Yedinci Söz



İzahlı Metin

Yedinci Söz

Bu kâinatın kapalı sırrını açan _Amentü billahi ve bilyevmil ahir_ (Allah’a ve ahiret gününe inandım) ilkesinin, insan ruhu için mutluluk kapısını açan ne kadar değerli, zorlukları çözen iki tılsım olduğunu; sabırla Yaratıcısına güvenip O’na sığınmanın ve şükürle Rezzak’ından (bolca rızık verenden) isteyip dua etmenin ne kadar faydalı ve panzehir gibi iki ilaç olduğunu; Kur’an’ı dinlemenin, onun hükümlerine uymanın, namazı kılmanın ve büyük günahları terk etmenin, sonsuzluk yolculuğunda ne kadar önemli, değerli ve parlak bir bilet, bir ahiret azığı ve bir kabir nuru olduğunu anlamak istersen, şu temsili hikâyeye bak ve dinle:

Bir zamanlar bir asker, savaş ve imtihan meydanında, kâr ve zararın sürekli değiştiği bir durumda çok korkunç bir vaziyete düşer. Şöyle ki:

Sağ ve sol tarafından, dehşet verici derinlikte iki yara almıştı. Arkasında ise devasa bir aslan, sanki ona saldırmak için bekliyordu. Gözünün önünde bir darağacı kurulmuştu; bütün sevdiklerini asıp yok ediyor, şimdi de onu bekliyordu. Üstelik bu haldeyken önünde uzun bir yolculuk vardı, sürgüne gönderiliyordu. O çaresiz asker, bu dehşet içinde umutsuzca düşünürken, sağ tarafında Hızır gibi iyiliksever, nurlu bir kişi belirir. Ona der ki:

“Umudunu yitirme. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Eğer onları güzelce kullanırsan, o aslan sana boyun eğen bir ata dönüşür. O darağacı da senin için keyifli ve gezinti dolu hoş bir salıncak haline gelir. Ayrıca sana iki ilaç vereceğim. Bunları güzelce kullanırsan, o iltihaplı, kötü kokulu iki yaran, Gül-i Muhammedî (Aleyhissalatu Vesselam) denilen o güzel çiçeğe dönüşürler. Hem sana bir bilet vereceğim ki onunla, bir yıllık yolu bir günde uçar gibi gidersin. İşte eğer inanmıyorsan, doğru olduğunu anlamak için birazcık dene.”

Asker gerçekten de biraz denedi ve doğru olduğunu onayladı. Evet, ben, yani şu çaresiz Said dahi bunu onaylıyorum. Çünkü biraz denedim ve son derece doğru olduğunu gördüm.

Bundan sonra birden sol tarafından şeytan gibi hilekâr, sefahate düşkün, aldatıcı bir adamın; yanında birçok süs, alımlı suretler, fanteziler ve sarhoş edici içkilerle birlikte çıkageldiğini gördü. Karşısında durup ona şöyle dedi:

— Hey arkadaş! Gel, gel! Beraber içki içip keyfimize bakalım. Şu güzel kız suretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.

Soru: Ha ha, nedir o ağzında gizlice okuduğun?

Cevap: Bir tılsım.

— Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım.

S: Hah, şu ellerindeki nedir?

C: Bir ilaç.

— At şunu. Sapasağlamsın. Neyin var ki? Şimdi eğlence zamanı.

S: Peki ya şu beş nişanlı kâğıt nedir?

C: Bir bilet. Bir tayınat senedi (geçim belgesi).

— Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk da neymiş, der. Her türlü hileyle onu ikna etmeye çalışır. Hatta o çaresiz asker, ona biraz meyleder. Evet, insan aldanır. Ben de böyle bir hilekâra aldandım.

Birden sağ taraftan gök gürültüsü gibi bir ses gelir. Der ki: “Sakın aldanma! Ve o hilekâra de ki: Eğer arkamdaki aslanı öldürecek, önümdeki darağacını kaldıracak, sağ ve solumdaki yaraları iyileştirecek ve beni bekleyen bu yolculuğu engelleyecek bir çaren varsa, haydi yap, göster, görelim. Ondan sonra ‘Gel, keyfimize bakalım,’ de. Yoksa sus be sersem! Ta ki Hızır gibi olan bu semavi zat, diyeceğini desin.”

İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüklerine ağlayan nefsim! Bil ki: O çaresiz asker sensin, yani insandır. O aslan ise eceldir. O darağacı ise ölüm, yok oluş ve ayrılıktır ki gece ile gündüzün birbirini izlemesiyle her dost vedalaşıp kaybolur. O iki yara ise, biri insanı rahatsız eden sınırsız acizliği, diğeri ise elem veren sonsuz muhtaçlığıdır. O sürgün ve yolculuk ise ruhlar âleminden, anne rahminden, çocukluktan, yaşlılıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden ve sırattan geçen uzun bir imtihan yolculuğudur.

O iki tılsım ise Yüce Allah’a ve ahirete imandır. Evet, bu kutsal tılsım sayesinde ölüm, inanan bir insanı dünya zindanından cennet bahçelerine, Rahman’ın huzuruna götüren, ona boyun eğmiş bir at ve bir Burak suretini alır. İşte bu yüzdendir ki ölümün hakikatini gören kâmil insanlar ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmeyi istemişlerdir. Aynı şekilde, yok oluş, ayrılık, vefat ve darağacını andıran zamanın geçişi, o iman tılsımıyla, Yüce ve Sanatlı Yaratıcı’nın taptaze, rengârenk, çeşit çeşit sanat mucizelerini, kudret harikalarını ve rahmetinin yansımalarını büyük bir lezzetle izlemeye ve seyretmeye bir aracı olur. Evet, güneşin ışığındaki renkleri gösteren aynaların değişip yenilenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş ve güzel manzaralar oluşturur.

O iki ilaç ise, birincisi sabırla birlikte tevekküldür. Yani, Yaratıcısının kudretine dayanmak ve hikmetine güvenmektir. Öyle değil mi? Evet, _“Emr-i kün feyekûn”_ (“Ol” der ve oluverir emrine) sahip bir Cihan Sultanı’na, acizliğini bir dilekçe gibi sunarak dayanan bir insanın ne korkusu olabilir? Çünkü en korkunç bir musibet karşısında _İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn_ (Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz) der ve kalp huzuruyla merhametli Rabbine güvenir. Evet, Allah’ı hakkıyla tanıyan kişi, acizliğinden ve Allah korkusundan manevi bir lezzet duyar. Evet, korkuda bir lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı olsaydı ve ona, “En lezzetli ve en tatlı halin nedir?” diye sorulsaydı, belki de şöyle derdi: “Acizliğimi ve zayıflığımı anlayıp annemin tatlı tokadından korkarak yine onun şefkatli göğsüne sığındığım andır.” Oysa bütün annelerin şefkati, ilahi rahmetin sadece bir parıltısıdır. İşte bu sebeple kâmil insanlar, acizlikte ve Allah korkusunda öyle bir lezzet bulmuşlardır ki kendi güç ve kuvvetlerinden şiddetle uzak durarak acizlikleriyle Allah’a sığınmışlar, acizliği ve korkuyu kendilerine şefaatçi yapmışlardır.

Diğer ilaç ise şükür ve kanaatle birlikte istemek ve dua etmek, ayrıca merhametli Rezzak’ın rahmetine güvenmektir. Öyle değil mi? Evet, bütün yeryüzünü bir nimet sofrası yapan ve bahar mevsimini bir çiçek demeti gibi o sofranın yanına koyup üzerine serpen Cömertliği ve ikramı sonsuz olan Allah’ın misafiri için fakirlik ve muhtaçlık nasıl acı verici ve ağır olabilir? Aksine, fakirlik ve muhtaçlık hoş bir iştah halini alır. Hatta iştah gibi, muhtaçlığının artması için çabalar. İşte bu yüzden kâmil insanlar fakirlikleriyle övünmüşlerdir. Sakın yanlış anlama! Bu, Allah’a karşı muhtaçlığını hissedip O’na yalvarmak demektir. Yoksa fakirliğini insanlara gösterip dilencilik yapmak demek değildir.

O bilet, yani senet ise başta namaz olmak üzere farzları yerine getirmek ve büyük günahlardan kaçınmaktır. Öyle değil mi? Evet, bütün uzmanların, manevi gözlem ehlinin, manevi zevk ve keşif sahiplerinin ittifakıyla, o uzun ve karanlık sonsuzluk yolunda azık, erzak, ışık ve binek, ancak Kur’an’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmakla elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, sanat ve hikmet o yolda beş para etmez. Onların ışıkları ancak kabrin kapısına kadardır.

İşte ey tembel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi büyük günahtan kaçınmak ne kadar az, rahat ve hafiftir. Eğer aklın varsa ve bozulmamışsa, bunun neticesinin, meyvesinin ve faydasının ne kadar çok, mühim ve büyük olduğunu anlarsın. Ve seni günaha ve sefahate teşvik eden şeytana ve o adama şöyle dersin:

Eğer ölümü öldürmenin, yok oluşu dünyadan kaldırmanın, acizliği ve muhtaçlığı insandan silmenin ve kabir kapısını kapatmanın bir çaresi varsa, söyle de dinleyelim. Yoksa sus! Kâinat büyük bir mescittir ve bu mescitte Kur’an, kâinatı okuyup yorumluyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, onun hidayetiyle amel edelim ve onu dilimizden düşürmeyelim.

Evet, söz odur ve söz ona denir. Hak olan, Hak’tan gelen, Hakk’ı söyleyen, hakikati gösteren ve nurlu hikmeti yayan odur.

_Allahumme nevvir kulubena bi-nuri’l-imani ve’l-Kur’an. Allahumme ağnina bi’l-iftikari ileyke ve la tufkirna bi’l-istiğnai anke. Teberra’na ileyke min havlina ve kuvvetina ve’l-tece’na ila havlike ve kuvvetike. Fe’c-alna mine’l-mütevekkiline aleyke ve la tekilna ila enfusina. Vahfazna bi-hifzike ve’r-hamna ve’r-hamil-mü’minine ve’l-mü’minat. Ve salli ve sellim ala seyyidina Muhammedin abdike ve nebiyyike ve safiyyike ve halilike ve cemali mülkike ve meliki sun’ike ve ayni inayetike ve şemsi hidayetike ve lisani hüccetike ve misali rahmetike ve nuri halkıke ve şerefi mevcudatike ve siraci vahdetike fi kesreti mahlukatike ve kaşifi tılsımi kainatike ve dellali saltanati rububiyyetike ve mübelliği mardiyyatike ve muarrifi künuzi esmaike ve muallimi ibadike ve tercumani ayatike ve mir’ati cemali rububiyyetike ve medari şuhudike ve işhadike ve habibike ve resulike’l-lezi erseltehu rahmeten li’l-alemin. Ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Ve ala ihvanihi mine’n-nebiyyine ve’l-mürselin. Ve ala melaiketike’l-mukarrebine ve ala ibadike’s-salihin. Amin._

(Allah’ım, kalplerimizi iman ve Kur’an nuruyla aydınlat. Allah’ım, Sana muhtaç olmakla bizi zenginleştir ve Senden müstağni kalarak (Sana ihtiyaç duymayarak) bizi fakirleştirme. Kendi güç ve kuvvetimizden Sana sığınıyor, Senin güç ve kuvvetine iltica ediyoruz. Bizi Sana hakkıyla tevekkül edenlerden eyle ve bizi kendi nefsimize bırakma. Bizi kendi korumanla koru, bize ve bütün mümin erkek ve kadınlara merhamet et. Salat ve selam eyle efendimiz Muhammed’e ki; O, Senin kulun, nebin, seçkinin, dostun, mülkünün güzelliği, sanatının sultanı, inayetinin pınarı, hidayetinin güneşi, delillerinin dili, rahmetinin örneği, yarattıklarının nuru, varlıkların şerefi, çokluk içindeki birliğinin kandili, kâinatın sırlarını açan, Rabliğinin saltanatının ilan edicisi, Senin rızanı tebliğ eden, isimlerinin hazinelerini tanıtan, kullarının öğretmeni, ayetlerinin tercümanı, Rabliğinin güzelliğinin aynası, şahitliğinin ve şahit kılmanın merkezi, sevgilin ve alemlere rahmet olarak gönderdiğin elçindir. Ve onun bütün ailesine ve ashabına, peygamber ve elçilerden olan kardeşlerine, Sana yakın meleklerine ve salih kullarının üzerine olsun. Amin.)

*

Lügatçeli Metin

Yedinci Söz

Şu kâinatın tılsım-ı muğlakını (anlaşılması zor, kapalı sırrını) açan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ (Okunuşu: Âmentü billâhi ve bi’l-yevmi’l-âhir / Meali: Allah’a ve ahiret gününe inandım) ruh-u beşer (insan ruhu) için saadet kapısını fetheden (açan) ne kadar kıymettar (değerli) iki tılsım-ı müşkül-küşa (zorlukları açan, çözen tılsım) olduğunu ve sabır ile Hâlık’ına (Yaratıcısına) tevekkül (güvenme, dayanma) ve iltica (sığınma) ve şükür ile Rezzak’ından (rızkı verenden) sual ve dua ne kadar nâfi’ (faydalı) ve tiryak (panzehir) gibi iki ilaç olduğunu ve Kur’an’ı dinlemek, hükmüne inkıyad etmek (boyun eğmek), namazı kılmak, kebairi (büyük günahları) terk etmek ebedü’l-âbâd (sonsuzlar sonsuzu) yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnaktar (parlak, gösterişli) bir bilet, bir zâd-ı âhiret (ahiret azığı), bir nur-u kabir (kabir ışığı) olduğunu anlamak istersen şu temsilî (örnek olarak anlatılan) hikâyeciğe bak, dinle:

Bir zaman bir asker, meydan-ı harp (savaş meydanı) ve imtihanda, kâr ve zarar deveranında (kâr ve zararın döndüğü bir durumda) pek müthiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki:

Sağ ve sol iki tarafından dehşetli derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm (çok büyük) bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor (sürgün ediliyor). O bîçare (çaresiz), şu dehşet içinde meyusane (ümitsizce) düşünürken sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhah (iyilik isteyen), nurani bir zat peyda olur (ortaya çıkar). Ona der:

“Meyus olma (ümitsizliğe kapılma). Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce istimal etsen (kullansan) o arslan, sana musahhar (itaat ettirilmiş) bir at olur. Hem o darağacı, sana keyif ve tenezzüh (gezip ferahlama) için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilaç vereceğim. Güzelce istimal etsen o iki müteaffin (kokuşmuş, iltihaplı) yaraların, iki güzel kokulu Gül-ü Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) denilen latîf (hoş, güzel) çiçeğe inkılab ederler (dönüşürler). Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi bir senelik bir yolu, bir günde kesersin. İşte eğer inanmıyorsan bir parça tecrübe et. Tâ doğru olduğunu anlayasın.”

Hakikaten bir parça tecrübe etti, doğru olduğunu tasdik etti (doğruladı). Evet ben, yani şu bîçare Said dahi bunu tasdik ederim. Çünkü biraz tecrübe ettim, pek doğru gördüm.

Bundan sonra birden gördü ki sol cihetinden şeytan gibi dessas (hileci), ayyaş (içki düşkünü), aldatıcı bir adam; çok ziynetler, süslü suretler, fanteziyeler (gelip geçici eğlenceler), müskirler (sarhoş edici şeyler) beraber olduğu halde geldi. Karşısında durdu, ona dedi:

— Hey arkadaş! Gel gel, beraber işret edip (içki içip) keyfedelim. Şu güzel kız suretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.

Sual: Hâ hâ, nedir ağzında gizli okuyorsun?

Cevap: Bir tılsım.

— Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım.

S- Hâ, şu ellerindeki nedir?

C- Bir ilaç.

— At şunu. Sağlamsın. Neyin var? Alkış zamanıdır.

S- Hâ, şu beş nişanlı kâğıt nedir?

C- Bir bilet. Bir tayinat senedi.

— Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım, der. Her bir desise (hile) ile onu iknaya (inandırmaya) çalışır. Hattâ o bîçare, ona biraz meyleder. Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessasa aldandım.

Birden sağ cihetinden ra’d gibi (gök gürültüsü gibi) bir ses gelir. Der: “Sakın aldanma. Ve o dessasa de ki: Eğer arkamdaki arslanı öldürüp önümdeki darağacını kaldırıp sağ ve solumdaki yaraları def’edip (giderip) peşimdeki yolculuğu men’edecek (engelleyecek) bir çare sende varsa bulursan; haydi yap, göster, görelim. Sonra de: Gel keyfedelim. Yoksa sus hey sersem! Tâ Hızır gibi bu zat-ı semavî (göksel zat), dediğini desin.”

İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim! Bil: O bîçare asker ise sensin ve insandır. Ve o arslan ise eceldir. Ve o darağacı ise ölüm ve zeval (yok olma) ve firaktır (ayrılıktır) ki gece gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur. Ve o iki yara ise birisi müz’iç (rahatsız edici) ve hadsiz bir acz-i beşerî (insanın acizliği); diğeri elîm (acı veren), nihayetsiz bir fakr-ı insanîdir (insanın muhtaçlığıdır). Ve o nefiy (sürgün) ve yolculuk ise âlem-i ervahtan (ruhlar âleminden), rahm-ı maderden (ana rahminden), sabavetten (çocukluktan), ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan (kabir âleminden), haşirden (yeniden dirilişten), sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır (imtihan yolculuğudur).

Ve o iki tılsım ise Cenab-ı Hakk’a iman ve âhirete imandır. Evet, şu kudsî (kutsal) tılsım ile ölüm; insan-ı mü’mini (inanan insanı), zindan-ı dünyadan (dünya zindanından) bostan-ı cinana (cennet bahçelerine), huzur-u Rahman’a (Rahman olan Allah’ın huzuruna) götüren bir musahhar at ve burak (Cennet bineği) suretini alır. Onun içindir ki ölümün hakikatini gören kâmil (olgun) insanlar, ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem zeval ve firak, memat (ölüm) ve vefat ve darağacı olan mürur-u zaman (zamanın geçmesi), o iman tılsımı ile Sâni’-i Zülcelal’in (Celal ve büyüklük sahibi Sanatkârın) taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu’cizat-ı nakşını (nakışlarının mucizelerini), havârık-ı kudretini (kudretinin harikalarını), tecelliyat-ı rahmetini (rahmetinin yansımalarını), kemal-i lezzetle (tam bir lezzetle) seyir ve temaşaya (izlemeye) vasıta suretini alır. Evet, güneşin nurundaki renkleri gösteren âyinelerin tebeddül edip (değişip) tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş daha güzel manzaralar teşkil eder.

Ve o iki ilaç ise biri sabır ile tevekküldür. Hâlık’ının (Yaratıcısının) kudretine istinad (dayanma), hikmetine itimattır (güvenmektir). Öyle mi? Evet, “Emr-i kün feyekûn”e (“Ol der, oluverir” emrine) mâlik bir Sultan-ı Cihan’a (Cihanın Sultanı’na) acz tezkeresiyle (acizlik dilekçesiyle) istinad eden bir adamın ne pervası (korkusu) olabilir? Zira en müthiş bir musibet karşısında اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ (Okunuşu: İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn / Meali: Muhakkak biz Allah’ınız ve muhakkak O’na döneceğiz) deyip itminan-ı kalp (kalp huzuru) ile Rabb-i Rahîm’ine (merhametli Rabb’ine) itimat eder. Evet ârif-i billah (Allah’ı tanıyan bilge kişi), aczden, mehafetullahtan (Allah korkusundan) telezzüz eder (lezzet alır). Evet, havfta (korkuda) lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sual edilse: “En leziz ve en tatlı haletin (halin) nedir?” Belki diyecek: “Aczimi, zaafımı anlayıp validemin (annemin) tatlı tokadından korkarak yine validemin şefkatli sinesine (göğsüne) sığındığım halettir.” Halbuki bütün validelerin şefkatleri ancak bir lem’a-i tecelli-i rahmettir (rahmet tecellisinin bir parıltısıdır). Onun içindir ki kâmil insanlar, aczde ve havfullahta (Allah korkusunda) öyle bir lezzet bulmuşlar ki kendi havl ve kuvvetlerinden (güç ve kuvvetlerinden) şiddetle teberri edip (yüz çevirip) Allah’a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı, kendilerine şefaatçi yapmışlar.

Diğer ilaç ise şükür ve kanaat ile talep ve dua ve Rezzak-ı Rahîm’in (merhametli ve rızık verici olan Allah’ın) rahmetine itimattır. Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i nimet (nimet sofrası) eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevvad-ı Kerîm’in (Cömertliği ve ikramı bol olan Allah’ın) misafirine fakr u ihtiyaç (fakirlik ve ihtiyaç), nasıl elîm ve ağır olabilir? Belki fakr u ihtiyacı, hoş bir iştiha (iştah) suretini alır. İştiha gibi fakrın tezyidine (artmasına) çalışır. Onun içindir ki kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler (övünmüşler). Sakın yanlış anlama! Allah’a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını halka gösterip dilencilik vaziyetini almak demek değildir.

Ve o bilet, senet ise başta namaz olarak eda-i feraiz (farzların yerine getirilmesi) ve terk-i kebairdir (büyük günahların terk edilmesidir). Öyle mi? Evet, bütün ehl-i ihtisas ve müşahedenin (uzmanlık ve gözlem sahiplerinin) ve bütün ehl-i zevk ve keşfin (manevi zevk ve keşif sahiplerinin) ittifakıyla (görüş birliğiyle) o uzun ve karanlıklı ebedü’l-âbâd (sonsuzlar sonsuzu) yolunda zâd u zahîre (azık ve erzak), ışık ve burak ancak Kur’an’ın evamirini imtisal (emirlerine uymak) ve nevahisinden içtinab (yasaklarından sakınmak) ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, sanat ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları, kabrin kapısına kadardır.

İşte ey tembel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebairi terk etmek, ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve faydası ne kadar çok, mühim ve büyük olduğunu, aklın varsa bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefahete (günaha ve eğlenceye) seni teşvik eden (özendiren) şeytana ve o adama dersin:

Eğer ölümü öldürüp zevali dünyadan izale etmek (ortadan kaldırmak) ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa söyle dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde (büyük mescidinde) Kur’an kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim (sürekli dilimizde tekrar edelim).

Evet, söz odur ve ona derler. Hak (doğru, gerçek) olup Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurani hikmeti neşreden (yayan) odur.

*

اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِنُورِ الْاٖيمَانِ وَ الْقُرْاٰنِ اَللّٰهُمَّ اَغْنِنَا بِالْاِفْتِقَارِ اِلَيْكَ وَ لَا تُفْقِرْنَا بِالْاِسْتِغْنَاءِ عَنْكَ تَبَرَّاْنَا اِلَيْكَ مِنْ حَوْلِنَا وَ قُوَّتِنَا وَ الْتَجَئْنَا اِلٰى حَوْلِكَ وَ قُوَّتِكَ فَاجْعَلْنَا مِنَ الْمُتَوَكِّلٖينَ عَلَيْكَ وَ لَاتَكِلْنَا اِلٰى اَنْفُسِنَا وَاحْفَظْنَا بِحِفْظِكَ وَارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُؤْمِنٖينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ وَ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَ نَبِيِّكَ وَ صَفِيِّكَ وَ خَلٖيلِكَ وَ جَمَالِ مُلْكِكَ وَ مَلٖيكِ صُنْعِكَ وَ عَيْنِ عِنَايَتِكَ وَ شَمْسِ هِدَايَتِكَ وَ لِسَانِ حُجَّتِكَ وَ مِثَالِ رَحْمَتِكَ وَ نُورِ خَلْقِكَ وَ شَرَفِ مَوْجُودَاتِكَ وَ سِرَاجِ وَحْدَتِكَ فٖى كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَ كَاشِفِ طِلْسِمِ كَائِنَاتِكَ وَ دَلَّالِ سَلْطَنَةِ رُبُوبِيَّتِكَ وَ مُبَلِّغِ مَرْضِيَّاتِكَ وَ مُعَرِّفِ كُنُوزِ اَسْمَائِكَ وَ مُعَلِّمِ عِبَادِكَ وَ تَرْجُمَانِ اٰيَاتِكَ وَمِرْاٰتِ جَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَ مَدَارِ شُهُودِكَ وَ اِشْهَادِكَ وَ حَبٖيبِكَ وَ رَسُولِكَ الَّذٖى اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ وَ عَلٰى اِخْوَانِهٖ مِنَ النَّبِيّٖينَ وَ الْمُرْسَلٖينَ وَ عَلٰى مَلٰئِكَتِكَ الْمُقَرَّبٖينَ وَ عَلٰى عِبَادِكَ الصَّالِحٖينَ اٰمٖينَ

*

Okunuşu:

Allâhümme nevvir kulûbenâ bi-nûri’l-îmâni ve’l-Kur’ân. Allâhümme ağninâ bi’l-iftikâri ileyke ve lâ tüfkirnâ bi’l-istiğnâi anke. Teberre’nâ ileyke min havlinâ ve kuvvetinâ ve’l-tece’nâ ilâ havlike ve kuvvetike. Fe’c-alnâ mine’l-mütevekkilîne aleyke ve lâ tekilnâ ilâ enfüsinâ. Va’hfaznâ bi-hifzike ve’r-hamnâ ve’r-hami’l-mü’minîne ve’l-mü’minât. Ve salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin abdike ve nebiyyike ve safiyyike ve halîlike ve cemâli mülkike ve melîki sun’ike ve ayni inâyetike ve şemsi hidâyetike ve lisâni hüccetike ve misâli rahmetike ve nûri halkıke ve şerefi mevcûdâtike ve sirâci vahdetike fî kesreti mahlûkâtike ve kâşifi tılsımi kâinâtike ve dellâli saltanati rubûbiyyetike ve mübelliği mardiyyâtike ve muarrifi künûzi esmâike ve muallimi ibâdike ve tercümâni âyâtike ve mir’âti cemâli rubûbiyyetike ve medâri şühûdike ve işhâdike ve habîbike ve resûlike’l-lezî erseltehû rahmeten li’l-âlemîn. Ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve alâ ihvânihî mine’n-nebiyyîne ve’l-mürselîn. Ve alâ melâiketike’l-mukarrebîn. Ve alâ ibâdike’s-sâlihîn. Âmîn.

Meali:

Allah’ım, kalplerimizi iman ve Kur’an nuruyla nurlandır. Allah’ım, Sana muhtaç olmakla bizi zenginleştir ve Senden müstağni kalarak (ihtiyaç duymayarak) bizi fakirleştirme. Kendi güç ve kuvvetimizden Sana sığınıyor, Senin güç ve kuvvetine iltica ediyoruz. Bizi Sana tevekkül edenlerden eyle ve bizi nefislerimize bırakma. Bizi hıfzınla (korumanla) muhafaza et, bize ve bütün mü’min erkek ve kadınlara merhamet et.

Ve salât ve selam eyle efendimiz Muhammed’e ki O; Senin kulun, peygamberin, seçkinin, dostun, mülkünün güzelliği, sanatının sultanı, inayetinin gözü, hidayetinin güneşi, delilinin dili, rahmetinin misali, yarattıklarının nuru, varlıklarının şerefi, mahlukatının çokluğu içinde birliğinin kandili, kâinatın tılsımının kâşifi (açıcısı), rububiyet saltanatının dellalı, razı olduklarının tebliğcisi, isimlerinin hazinelerinin tanıtıcısı, kullarının öğretmeni, âyetlerinin tercümanı, rububiyet güzelliğinin aynası, şahitliğinin ve şahit kılmanın medarı (vesilesi), sevgilin ve âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Resûlündür.

Ve onun bütün ailesine ve ashabına. Ve onun peygamberlerden ve resûllerden olan kardeşlerine. Ve mukarreb (Sana yakın) meleklerine. Ve salih kullarına. Âmin.

Risale-i Nur Külliyatından

Yedinci Söz

Şu kâinatın tılsım-ı muğlakını açan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ruh-u beşer için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymettar iki tılsım-ı müşkül-küşa olduğunu ve sabır ile Hâlık’ına tevekkül ve iltica ve şükür ile Rezzak’ından sual ve dua ne kadar nâfi’ ve tiryak gibi iki ilaç olduğunu ve Kur’an’ı dinlemek, hükmüne inkıyad etmek, namazı kılmak, kebairi terk etmek ebedü’l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnaktar bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nur-u kabir olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

Bir zaman bir asker, meydan-ı harp ve imtihanda, kâr ve zarar deveranında pek müthiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki:

Sağ ve sol iki tarafından dehşetli derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor. O bîçare, şu dehşet içinde meyusane düşünürken sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhah, nurani bir zat peyda olur. Ona der:

“Meyus olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce istimal etsen o arslan, sana musahhar bir at olur. Hem o darağacı, sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilaç vereceğim. Güzelce istimal etsen o iki müteaffin yaraların, iki güzel kokulu Gül-ü Muhammedî (asm) denilen latîf çiçeğe inkılab ederler. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi bir senelik bir yolu, bir günde kesersin. İşte eğer inanmıyorsan bir parça tecrübe et. Tâ doğru olduğunu anlayasın.”

Hakikaten bir parça tecrübe etti, doğru olduğunu tasdik etti. Evet ben, yani şu bîçare Said dahi bunu tasdik ederim. Çünkü biraz tecrübe ettim, pek doğru gördüm.

Bundan sonra birden gördü ki sol cihetinden şeytan gibi dessas, ayyaş, aldatıcı bir adam; çok ziynetler, süslü suretler, fanteziyeler, müskirler beraber olduğu halde geldi. Karşısında durdu, ona dedi:

— Hey arkadaş! Gel gel, beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız suretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.

Sual: Hâ hâ, nedir ağzında gizli okuyorsun?

Cevap: Bir tılsım.

— Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım.

S- Hâ, şu ellerindeki nedir?

C- Bir ilaç.

— At şunu. Sağlamsın. Neyin var? Alkış zamanıdır.

S- Hâ, şu beş nişanlı kâğıt nedir?

C- Bir bilet. Bir tayinat senedi.

— Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım, der. Her bir desise ile onu iknaya çalışır. Hattâ o bîçare, ona biraz meyleder. Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessasa aldandım.

Birden sağ cihetinden ra’d gibi bir ses gelir. Der: “Sakın aldanma. Ve o dessasa de ki: Eğer arkamdaki arslanı öldürüp önümdeki darağacını kaldırıp sağ ve solumdaki yaraları def’edip peşimdeki yolculuğu men’edecek bir çare sende varsa bulursan; haydi yap, göster, görelim. Sonra de: Gel keyfedelim. Yoksa sus hey sersem! Tâ Hızır gibi bu zat-ı semavî, dediğini desin.”

İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim! Bil: O bîçare asker ise sensin ve insandır. Ve o arslan ise eceldir. Ve o darağacı ise ölüm ve zeval ve firaktır ki gece gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur. Ve o iki yara ise birisi müz’iç ve hadsiz bir acz-i beşerî; diğeri elîm, nihayetsiz bir fakr-ı insanîdir. Ve o nefiy ve yolculuk ise âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, sabavetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.

Ve o iki tılsım ise Cenab-ı Hakk’a iman ve âhirete imandır. Evet, şu kudsî tılsım ile ölüm; insan-ı mü’mini, zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana, huzur-u Rahman’a götüren bir musahhar at ve burak suretini alır. Onun içindir ki ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem zeval ve firak, memat ve vefat ve darağacı olan mürur-u zaman, o iman tılsımı ile Sâni’-i Zülcelal’in taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu’cizat-ı nakşını, havârık-ı kudretini, tecelliyat-ı rahmetini, kemal-i lezzetle seyir ve temaşaya vasıta suretini alır. Evet, güneşin nurundaki renkleri gösteren âyinelerin tebeddül edip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş daha güzel manzaralar teşkil eder.

Ve o iki ilaç ise biri sabır ile tevekküldür. Hâlık’ının kudretine istinad, hikmetine itimattır. Öyle mi? Evet, “Emr-i kün feyekûn”e mâlik bir Sultan-ı Cihan’a acz tezkeresiyle istinad eden bir adamın ne pervası olabilir? Zira en müthiş bir musibet karşısında اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ deyip itminan-ı kalp ile Rabb-i Rahîm’ine itimat eder. Evet ârif-i billah, aczden, mehafetullahtan telezzüz eder. Evet, havfta lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sual edilse: “En leziz ve en tatlı haletin nedir?” Belki diyecek: “Aczimi, zaafımı anlayıp validemin tatlı tokadından korkarak yine validemin şefkatli sinesine sığındığım halettir.” Halbuki bütün validelerin şefkatleri ancak bir lem’a-i tecelli-i rahmettir. Onun içindir ki kâmil insanlar, aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberri edip Allah’a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı, kendilerine şefaatçi yapmışlar.

Diğer ilaç ise şükür ve kanaat ile talep ve dua ve Rezzak-ı Rahîm’in rahmetine itimattır. Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i nimet eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevvad-ı Kerîm’in misafirine fakr u ihtiyaç, nasıl elîm ve ağır olabilir? Belki fakr u ihtiyacı, hoş bir iştiha suretini alır. İştiha gibi fakrın tezyidine çalışır. Onun içindir ki kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler. Sakın yanlış anlama! Allah’a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını halka gösterip dilencilik vaziyetini almak demek değildir.

Ve o bilet, senet ise başta namaz olarak eda-i feraiz ve terk-i kebairdir. Öyle mi? Evet, bütün ehl-i ihtisas ve müşahedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifakıyla o uzun ve karanlıklı ebedü’l-âbâd yolunda zâd u zahîre, ışık ve burak ancak Kur’an’ın evamirini imtisal ve nevahisinden içtinab ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, sanat ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları, kabrin kapısına kadardır.

İşte ey tembel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebairi terk etmek, ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve faydası ne kadar çok, mühim ve büyük olduğunu, aklın varsa bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefahete seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin:

Eğer ölümü öldürüp zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa söyle dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim.

Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurani hikmeti neşreden odur.

اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِنُورِ الْاٖيمَانِ وَ الْقُرْاٰنِ اَللّٰهُمَّ اَغْنِنَا بِالْاِفْتِقَارِ اِلَيْكَ وَ لَا تُفْقِرْنَا بِالْاِسْتِغْنَاءِ عَنْكَ تَبَرَّاْنَا اِلَيْكَ مِنْ حَوْلِنَا وَ قُوَّتِنَا وَ الْتَجَئْنَا اِلٰى حَوْلِكَ وَ قُوَّتِكَ فَاجْعَلْنَا مِنَ الْمُتَوَكِّلٖينَ عَلَيْكَ وَ لَاتَكِلْنَا اِلٰى اَنْفُسِنَا وَاحْفَظْنَا بِحِفْظِكَ وَارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُؤْمِنٖينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ وَ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَ نَبِيِّكَ وَ صَفِيِّكَ وَ خَلٖيلِكَ وَ جَمَالِ مُلْكِكَ وَ مَلٖيكِ صُنْعِكَ وَ عَيْنِ عِنَايَتِكَ وَ شَمْسِ هِدَايَتِكَ وَ لِسَانِ حُجَّتِكَ وَ مِثَالِ رَحْمَتِكَ وَ نُورِ خَلْقِكَ وَ شَرَفِ مَوْجُودَاتِكَ وَ سِرَاجِ وَحْدَتِكَ فٖى كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَ كَاشِفِ طِلْسِمِ كَائِنَاتِكَ وَ دَلَّالِ سَلْطَنَةِ رُبُوبِيَّتِكَ وَ مُبَلِّغِ مَرْضِيَّاتِكَ وَ مُعَرِّفِ كُنُوزِ اَسْمَائِكَ وَ مُعَلِّمِ عِبَادِكَ وَ تَرْجُمَانِ اٰيَاتِكَ وَمِرْاٰتِ جَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَ مَدَارِ شُهُودِكَ وَ اِشْهَادِكَ وَ حَبٖيبِكَ وَ رَسُولِكَ الَّذٖى اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ وَ عَلٰى اِخْوَانِهٖ مِنَ النَّبِيّٖينَ وَ الْمُرْسَلٖينَ وَ عَلٰى مَلٰئِكَتِكَ الْمُقَرَّبٖينَ وَ عَلٰى عِبَادِكَ الصَّالِحٖينَ اٰمٖينَ

*

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir