Sekizinci Söz



İzahlı Metin

Sekizinci Söz

*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Allahu la ilahe illa Huvel Hayyul Kayyum (Allah, O’ndan başka ilah yoktur; Diridir, her şeyin varlığı O’na bağlı ve O’nunla ayaktadır.) ۞ İnneddine indallahil İslam (Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.)*

Bu dünyanın, içindeki insan ruhunun ve insandaki dinin özünü ve değerini; eğer gerçek din olmazsa dünyanın nasıl bir zindana dönüşeceğini, dinsiz bir insanın en talihsiz varlık olacağını ve bu evrenin sırrını çözen, insan ruhunu karanlıklardan kurtaran anahtarın Yâ Allah (Ey Allah!) ve Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilah yoktur) olduğunu anlamak istersen, şu temsili hikâyeyi dinle ve izle:

Eski zamanlarda iki kardeş, birlikte uzun bir seyahate çıkarlar. Gide gide yol bir yol ayrımına varır. Yolun başında ciddi görünümlü bir adam görürler. Ona, “Hangi yol daha iyidir?” diye sorarlar. O da onlara der ki: “Sağ yolda kanun ve düzene uyma zorunluluğu vardır; fakat bu zorluğun içinde bir güven ve mutluluk bulunur. Sol yolda ise bir serbestlik ve özgürlük vardır; fakat bu serbestliğin içinde bir tehlike ve bedbahtlık gizlidir. Şimdi seçim yapma özgürlüğü sizindir.”

Bunu dinledikten sonra, güzel huylu kardeş sağ yola *Tevekeltü alâllah (Allah’a güvendim)* deyip gider ve kurallara ve düzene uymayı kabul eder. Ahlaksız ve serseri olan diğer kardeş ise sırf serbestlik için sol yolu tercih eder. Şimdi, görünüşte hafif ama aslında manen ağır bir durumda giden bu adamı hayalimizde takip edelim:

İşte bu adam, dereleri tepeleri aşarak ilerler ve sonunda ıssız bir çöle varır. Birden korkunç bir ses duyar. Bir de bakar ki, dehşet verici bir aslan çalılıktan çıkıp kendisine doğru saldırıyor. O da kaçar ve altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast gelir. Korkusundan kendini kuyuya atar. Kuyunun yarısına kadar düşerken elleri bir ağaca takılır ve ona tutunur. Kuyunun duvarında yeşermiş olan o ağacın iki kökü vardır. Biri beyaz, diğeri siyah iki fare bu iki köke musallat olmuş, onları kemirerek kesmektedir. Yukarıya baktığında, aslanın bir nöbetçi gibi kuyunun başında beklediğini görür. Aşağıya baktığında ise korkunç bir ejderhanın kuyunun içinde olduğunu fark eder. Ejderha başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına yaklaşmıştır. Ağzı, kuyunun ağzı kadar geniştir. Kuyunun duvarlarına baktığında, etrafını zehirli ve zararlı haşerelerin sardığını görür. Ağacın tepesine baktığında ise, bunun bir incir ağacı olduğunu ancak harika bir şekilde cevizden nara kadar daha pek çok farklı ağacın meyvelerinin dallarında bulunduğunu görür.

İşte bu adam, kıt aklından ve yanlış anlayışından dolayı bunun sıradan bir olay olmadığını kavrayamaz. Bu işler tesadüfen olamaz. Bu tuhaf olayların ardında gizemli sırlar olduğunu ve tüm bunları yöneten çok büyük bir gücün bulunduğunu fark edemez. Şimdi kalbi, ruhu ve aklı bu acı verici durumdan dolayı gizlice feryat edip ağlarken; kötülüğü emreden nefsi, sanki hiçbir şey yokmuş gibi bilmezden gelerek ruhunun ve kalbinin feryatlarına kulaklarını tıkar. Kendi kendini, sanki bir bahçedeymiş gibi aldatarak o ağacın meyvelerini yemeye başlar. Hâlbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve zararlıydı.

Kutsî bir hadiste Yüce Allah şöyle buyurmuştur: *Enâ inde zanni abdî bî (Ben, kulumun benim hakkımdaki zannına göreyim.)* İşte bu bedbaht adam, kötü zannı ve akılsızlığıyla gördüğü bu durumu sıradan ve gerçeğin ta kendisi olarak kabul etti. Bu yüzden de o şekilde bir muamele gördü, görüyor ve görecek. Ne ölüp kurtulabiliyor ne de tam olarak yaşayabiliyor; böylece azap çekip duruyor. Biz de bu uğursuz adamı bu azabın içinde bırakıp döneceğiz ki diğer kardeşinin halini anlayalım.

İşte bu mübarek ve akıllı zat yoluna devam ediyor. Fakat kardeşi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünkü güzel ahlaklı olduğu için güzel şeyler düşünüyor, güzel hayaller kuruyor. Kendi iç dünyasıyla huzur buluyor. Üstelik kardeşi gibi zahmet ve zorluk da çekmiyor. Çünkü kuralları biliyor, onlara uyuyor ve bu sayede kolaylıklar görüyor. Güven ve emniyet içinde rahatça ilerliyor. Derken bir bahçeye rast gelir. Bahçenin içinde hem güzel çiçekler ve meyveler hem de bakımsızlıktan dolayı pis şeyler de vardır. Kardeşi de böyle bir bahçeye girmişti. Fakat o, pis şeylere odaklanıp onlarla meşgul olmuş, midesini bulandırmış ve hiç dinlenmeden çıkıp gitmişti. Bu zat ise “Her şeyin iyisine bak.” kuralınca hareket ederek pis şeylere hiç aldırmadı. İyi şeylerden güzelce faydalandı. Güzelce dinlenerek bahçeden çıkıp yoluna devam etti.

Sonra gide gide, o da ilk kardeşi gibi büyük bir çöle girdi. Aniden saldıran bir aslanın sesini duydu. Korktu, fakat kardeşi kadar korkmadı. Çünkü iyi niyeti ve güzel düşüncesiyle, “Bu çölün bir hâkimi vardır ve bu aslan, o hâkimin emri altında bir hizmetkârı olabilir,” diye düşünüp teselli buldu. Fakat yine de kaçtı. O da altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi ve kendini içine attı. Kardeşi gibi kuyunun ortasında bir ağaca tutunarak havada asılı kaldı. Baktı ki iki hayvan, ağacın iki kökünü kesiyor. Yukarı baktı aslanı, aşağı baktı bir ejderhayı gördü. Tıpkı kardeşi gibi tuhaf bir durumla karşılaştı. O da dehşete düştü, fakat onun dehşeti, kardeşininkinden bin kat daha hafifti. Çünkü güzel ahlakı ona güzel düşünceler vermiş, güzel düşünceler ise ona her şeyin güzel yönünü göstermişti.

İşte bu yüzden şöyle düşündü: “Bu tuhaf olaylar birbiriyle bağlantılıdır. Sanki hepsi tek bir emre göre hareket ediyor. Öyleyse bu işlerin ardında bir sır var. Evet, bunlar gizli bir hükümdarın emriyle dönüyor. O halde ben yalnız değilim. O gizli hükümdar beni izliyor; beni deniyor, belli bir amaç için beni bir yere yönlendiriyor ve davet ediyor.”

Bu tatlı korkudan ve güzel düşünceden bir merak doğar: “Acaba beni deneyerek kendini bana tanıtmak isteyen ve bu ilginç yolla beni bir amaca yönlendiren kimdir?” Sonra, bu tanıma merakından o sırrın sahibine karşı bir sevgi doğdu. Bu sevgiden, sırrı çözme arzusu ortaya çıktı. O arzudan da sır sahibini razı edecek ve onun hoşuna gidecek güzel bir duruş sergileme isteği doğdu.

Sonra ağacın tepesine baktı, onun bir incir ağacı olduğunu gördü. Fakat dallarında binlerce farklı ağacın meyvesi vardı. O an bütün korkusu kayboldu. Çünkü kesin olarak anladı ki bu incir ağacı bir liste, bir fihrist ve bir sergidir. O gizli Hükümdar, bağ ve bahçelerindeki meyvelerin numunelerini bir sır ve bir mucize ile o ağaca takmış ve misafirleri için hazırladığı yiyeceklere birer işaret olması için o ağacı süslemiş olmalı. Yoksa tek bir ağaç, binlerce ağacın meyvesini veremez.

Sonra dua etmeye başladı. Nihayet sırrın anahtarı ona ilham edildi. Şöyle haykırdı: “Ey bu yerlerin Hâkimi! Senin merhametine sığınıyorum. Sana dehalet ediyorum! Ben senin hizmetkârınım, senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum.” Bu duadan sonra, birdenbire kuyunun duvarı yarılarak şahane, temiz ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Hatta ejderhanın ağzı o kapıya dönüştü. Aslan ve ejderha ise iki hizmetkâr görünümüne bürünerek onu içeri davet ettiler. Hatta o aslan, ona uysal bir binek atı şekline girdi.

İşte ey tembel nefsim ve ey hayali arkadaşım! Gelin, bu iki kardeşin durumunu karşılaştıralım. Böylece iyiliğin nasıl iyilik getirdiğini ve kötülüğün nasıl kötülük getirdiğini görelim ve bilelim.

Bakınız, sol yolun bedbaht yolcusu, her an ejderhanın ağzına girmeyi beklerken titriyor. Şu mutlu yolcu ise meyvelerle dolu, parlak ve canlı bir bahçeye davet ediliyor. Hem o bedbaht, acı bir dehşet ve büyük bir korku içinde kalbi parçalanırken, şu mutlu yolcu ise lezzetli bir ibret, tatlı bir korku ve sevgi dolu bir tanıma hissi içinde harika şeyleri izleyip seyrediyor. Hem o bedbaht, yalnızlık, ümitsizlik ve kimsesizlik içinde azap çekerken, şu mutlu yolcu ise dostluk, ümit ve özlem içinde manevi lezzetler tadıyor. Hem o bedbaht, kendini vahşi canavarların saldırısına uğrayan bir mahkûm gibi görürken, şu mutlu yolcu ise misafiri olduğu Cömert Misafir Sahibi’nin harika hizmetkârlarıyla dostluk kurup eğlenen değerli bir misafirdir. Hem o bedbaht, görünüşte lezzetli ama aslında zehirli olan meyveleri yiyerek azabını hızlandırıyor. Zira o meyveler sadece birer numunedir; asıllarını arayıp müşteri olsun diye tatmaya izin vardır, yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Şu mutlu yolcu ise tadar, işin aslını anlar, yemeyi erteler ve beklemenin lezzetini yaşar. Hem o bedbaht, kendi kendine zulmetmiştir. Gündüz gibi aydınlık bir gerçeği ve parlak bir durumu, kavrayışsızlığı yüzünden kendisi için karanlık ve zulüm dolu bir vehme, bir cehenneme çevirmiştir. Ne şefkate layıktır ne de kimseden şikâyet etmeye hakkı vardır.

Mesela, bir adam güzel bir bahçede, dostlarının arasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfine razı olmayıp kendini pis içkilerle sarhoş etse ve kendini kışın ortasında, canavarlar içinde aç ve çıplak hayal edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate layık olmazsa, kendi kendine zulmediyorsa ve dostlarını canavar görüp onlara hakaret ediyorsa, işte bu bedbaht adam da aynı durumdadır. Şu mutlu yolcu ise gerçeği görür. Gerçek ise güzeldir. Gerçeğin güzelliğini anlamakla, o gerçeğin sahibinin mükemmelliğine saygı duyar ve O’nun rahmetine layık olur. İşte “Kötülüğü kendinden, iyiliği Allah’tan bil.” olan Kur’an hükmünün sırrı burada ortaya çıkıyor.

Daha bunlar gibi diğer farkları karşılaştırırsan anlarsın ki, birincisinin kötülüğü emreden nefsi, ona manevi bir cehennem hazırlamıştır. Diğerinin ise iyi niyeti, güzel zannı, güzel karakteri ve güzel düşüncesi, onu büyük bir iyiliğe, mutluluğa, parlak bir erdeme ve manevi bir berekete ulaştırmıştır.

Ey nefsim ve ey benimle birlikte bu hikâyeyi dinleyen kişi! Eğer bedbaht kardeş olmak istemiyor ve mutlu kardeş olmak istiyorsan, Kur’an’ı dinle, onun hükümlerine itaat et, ona sımsıkı sarıl ve emirleriyle amel et.

Bu temsili hikâyedeki hakikatleri anladıysan, dinin, dünyanın, insanın ve imanın gerçek yüzünü bu hikâyeye uygulayabilirsin. Önemli olanları ben söyleyeceğim, inceliklerini sen kendin çıkar.

İşte bak!

O iki kardeşten biri mümin bir ruh ve temiz bir kalptir. Diğeri ise inkârcı bir ruh ve yoldan çıkmış bir kalptir.

O iki yoldan sağdaki, Kur’an ve iman yoludur. Soldaki ise isyan ve inkâr yoludur.

O yoldaki bahçe ise, insan toplumu ve medeniyeti içindeki, iyi ile kötünün, temiz ile pisin bir arada bulunduğu geçici sosyal hayattır. Akıllı insan, *Huz mâ safâ, da’ mâ keder (Temiz olanı al, bulanık olanı bırak.)* kuralıyla hareket eder ve gönül rahatlığıyla yoluna devam eder.

O çöl, bu yeryüzü ve dünyadır.

O aslan, ölüm ve eceldir.

O kuyu, insan bedeni ve yaşam süresidir.

O altmış arşın derinlik, ortalama ve genel ömür olan altmış yıla işarettir.

O ağaç, ömrün süresi ve hayatın maddesidir.

O siyah ve beyaz iki hayvan ise gece ve gündüzdür.

O ejderha ise, ağzı kabir olan berzah âleminin (kabir hayatının) yolu ve ahiret sarayının bir girişidir. Fakat o ağız, mümin için zindandan bir bahçeye açılan bir kapıdır.

O zararlı haşereler, dünyevi musibetlerdir. Fakat mümin için, gaflet uykusuna dalmamak için tatlı İlahi uyarılar ve Rahman’ın lütufları hükmündedir.

O ağaçtaki meyveler ise dünyevi nimetlerdir ki, Mutlak Cömert olan Allah, onları ahiret nimetlerine bir liste, birer hatırlatıcı ve birer benzer olarak, cennet meyvelerine müşteri davet eden numuneler şeklinde yaratmıştır.

O ağacın tek olmasına rağmen farklı farklı meyveler vermesi ise, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın gücünün mührüne, İlahi Rabliğin (terbiyeciliğin) damgasına ve İlahlık saltanatının tuğrasına işarettir. Çünkü “bir tek şeyden her şeyi yapmak” – yani bir topraktan bütün bitkileri ve meyveleri yapmak, bir sudan bütün hayvanları yaratmak, basit bir yemekten bütün canlı organlarını icat etmek – ve bununla birlikte “her şeyi bir tek şey yapmak” – yani bir canlının yediği son derece çeşitli gıdalardan o canlıya özgü bir et ve basit bir deri dokumak gibi sanatlar – tek olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, ezelin ve ebedin Sultanı’na has özel bir mühür, kendine özgü bir damga ve taklit edilemez bir tuğradır. Evet, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak, her şeyin Yaratıcısı’na has ve her şeye gücü yetene mahsus bir nişan, bir ayettir.

O sır ise, iman sırrıyla açılan yaratılış hikmetinin sırrıdır.

O anahtar ise, Yâ Allah, Lâ ilâhe illâllah, Allahu lâ ilâhe illâ Huvel Hayyul Kayyum’dur.

O ejderha ağzının bahçe kapısına dönüşmesi ise şuna işarettir: Kabir, sapkınlık ve taşkınlık içinde olanlar için yalnızlık ve unutulmuşluk içinde zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha karnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı iken; Kur’an ve iman ehli için dünya zindanından sonsuzluk bahçesine, imtihan meydanından cennet bahçelerine ve hayatın zahmetinden Rahman’ın rahmetine açılan bir kapıdır.

O vahşi aslanın uysal bir hizmetkâra ve evcilleştirilmiş bir ata dönüşmesi ise şuna işarettir: Ölüm, sapkınlık ehli için bütün sevdiklerinden acı verici ve sonsuz bir ayrılıktır. Hem kendi sahte dünya cennetinden çıkarılıp yalnızlık ve kimsesizlik içinde mezar zindanına atılıp hapsedilmektir. Buna karşılık, hidayet ve Kur’an ehli için ise öteki âleme gitmiş eski dost ve arkadaşlarına kavuşmaya bir vesiledir. Hem gerçek vatanlarına ve ebedi mutluluk makamlarına girmeye bir vasıtadır. Hem dünya zindanından cennet bahçelerine bir davettir. Hem Rahman ve Rahim olan Allah’ın lütfundan, yaptığı hizmetin karşılığını alma nöbetidir. Hem hayat görevinin zorluğundan bir terhis olmaktır. Hem kulluk ve imtihan eğitiminin sona ermesidir.

Özetle: Her kim geçici hayatı temel amaç yaparsa, görünüşte bir cennet içinde bile olsa manen cehennemdedir. Ve her kim ciddiyetle sonsuz hayata yönelirse, iki cihan mutluluğuna erişir. Dünyası ne kadar kötü ve sıkıntılı olursa olsun, dünyasını cennetin bekleme salonu olarak gördüğü için onu hoş görür, dayanır ve sabır içinde şükreder.

*Allahumme’c-alnâ min ehli’s-saâdeti ve’s-selâmeti ve’l-Kur’âni ve’l-îmân, Âmîn. (Allah’ım! Bizi mutluluk, esenlik, Kur’an ve iman ehlinden eyle. Âmin.)*

*Allahumme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî biadedi cemîi’l-hurûfâti’l-müteşekkileti fî cemîi’l-kelimâti’l-mütemessileti bi-izni’r-Rahmâni fî merâyâ temevvücâti’l-hevâi inde kırâeti külli kelimetin mine’l-Kur’âni min külli kâriin min evveli’n-nüzûli ilâ âhiri’z-zemân, ve’r-hamnâ ve vâlideynâ ve’r-hami’l-mü’minîne ve’l-mü’minâti bi-adedihâ bi-rahmetike yâ Erhame’r-Râhimîn, Âmîn. Ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. (Allah’ım! Kur’an’ın indirilişinin başlangıcından zamanın sonuna kadar her bir okuyucunun okuduğu her bir Kur’an kelimesinin, Rahman’ın izniyle havanın dalgalanma aynalarında şekillenen bütün kelimelerin teşkil ettiği tüm harfler sayısınca Efendimiz Muhammed’e, onun ailesine ve ashabına salât ve selam eyle. Ve o harfler sayısınca bize, anne babamıza, erkek ve kadın bütün müminlere rahmetinle merhamet et, ey merhametlilerin en merhametlisi! Âmin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.)*

*

Lügatçeli Metin

Sekizinci Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Bismillâhirrahmânirrahîm / Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ ۞ اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ

(Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm / Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah, Hayy’dır, Kayyûm’dur. [Bakara Sûresi: 255] ۞ İnneddîne indallâhil islâm / Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır. [Âl-i İmrân Sûresi: 19])

Şu dünya ve dünya içindeki ruh-u insanî (insan ruhu) ve insanda dinin mahiyet (asıl, nitelik) ve kıymetlerini ve eğer din-i hak (hak din) olmazsa dünya bir zindan olması ve dinsiz insan, en bedbaht (mutsuz, talihsiz) mahluk (yaratık) olduğunu ve şu âlemin tılsımını (gizemini, sırrını) açan, ruh-u beşerîyi (insan ruhunu) zulümattan (karanlıklardan) kurtaran يَا اَللّٰهُ (Yâ Allah) ve لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ (Lâ ilâhe illallâh) olduğunu anlamak istersen şu temsilî (örnek getirme yoluyla anlatılan) hikâyeciğe bak, dinle:

Eski zamanda iki kardeş, uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddi bir adamı gördüler. Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?” O dahi onlara dedi ki: “Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet (uyma, tabi olma) mecburiyeti vardır. Fakat o külfet (sıkıntı, zorluk) içinde bir emniyet (güvenlik) ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet (serbestlik) ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şakavet (bedbahtlık, mutsuzluk) vardır. Şimdi intihabdaki (seçimdeki) ihtiyar (seçme, irade) sizdedir.”

Bunu dinledikten sonra güzel huylu kardeş sağ yola تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ (Tevekkeltü alallâh / Allah’a güvendim, O’na dayandım) deyip gitti ve nizam ve intizama (düzene) tebaiyeti (uymayı) kabul etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zahiren (görünüşte) hafif, manen (iç dünyasında) ağır vaziyette giden bu adamı hayalen takip ediyoruz:

İşte bu adam, dereden tepeden aşıp gitgide tâ hâlî (boş, ıssız) bir sahraya girdi. Birden müthiş bir sadâ (ses) işitti. Baktı ki dehşetli bir arslan, meşelikten (ağaçlıktan) çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın (yaklaşık 40 metre) derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş (yeşermiş) olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz biri siyah, o iki köke musallat olup (sataşıp) kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki dehşetli bir ejderha, içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın (yaklaşık 20 metre) yukarıdaki ayağına takarrub etmiş (yaklaşmış). Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki ısırıcı muzır (zararlı) haşerat (böcekler), etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki bir incir ağacıdır. Fakat hârika (olağanüstü) olarak muhtelif (çeşitli) çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var.

İşte şu adam, sû-i fehminden (yanlış anlamasından), akılsızlığından anlamıyor ki bu âdi (sıradan) bir iş değildir. Bu işler tesadüfî (rastlantısal) olamaz. Bu acib (şaşırtıcı) işler içinde garib esrar (sırlar) var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikal etmedi (anlamadı). Şimdi bunun kalbi ve ruh ve aklı, şu elîm (acı veren) vaziyetten gizli feryad u figan (feryat etme, inleme) ettikleri halde; nefs-i emmaresi (insanı sürekli kötülüğe teşvik eden nefsi), güya bir şey yokmuş gibi tecahül edip (bilmezlikten gelip) ruh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp kendi kendini aldatarak bir bahçede bulunuyor gibi o ağacın meyvelerini yemeye başladı. Halbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır (zararlı) idi.

Bir hadîs-i kudsîde (manası Allah’a (celle celaluhu), sözleri Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) ait olan hadiste) Cenab-ı Hak buyurmuş: اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدٖى بٖى (Ene inde zanni abdî bî / Kulum beni nasıl tanırsa onunla öyle muamele ederim.) İşte bu bedbaht (mutsuz) adam, sû-i zan (kötü zan) ile ve akılsızlığı ile, gördüğünü âdi (sıradan) ve ayn-ı hakikat (hakikatin ta kendisi) telakki etti (kabul etti) ve öyle de muamele gördü ve görüyor ve görecek. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor, böylece azap çekiyor. Biz de şu meş’umu (uğursuzu), bu azapta bırakıp döneceğiz tâ öteki kardeşin halini anlayacağız.

İşte şu mübarek akıllı zat gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünkü güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür, güzel hülyalar (hayaller) eder. Kendi kendine ünsiyet eder (dostluk kurar). Hem biraderi gibi zahmet ve meşakkat çekmiyor. Çünkü nizamı (düzeni) bilir, tebaiyet eder (uyar), teshilat (kolaylıklar) görür. Asayiş (huzur) ve emniyet (güvenlik) içinde serbest gidiyor. İşte bir bahçeye rast geldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için murdar (pis) şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış. Hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zat ise “Her şeyin iyisine bak.” kaidesiyle amel edip (davranıp) murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifade etti. Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.

Sonra gitgide bu dahi evvelki biraderi gibi bir sahra-i azîmeye (büyük çöle) girdi. Birden hücum eden bir arslanın sesini işitti. Korktu fakat biraderi kadar korkmadı. Çünkü hüsn-ü zannıyla (güzel düşüncesiyle) ve güzel fikriyle “Şu sahranın bir hâkimi var. Ve bu arslan, o hâkimin taht-ı emrinde (emri altında) bir hizmetkâr olması ihtimali var.” diye düşünüp teselli buldu. Fakat yine kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi, kendini içine attı. Biraderi gibi ortasında bir ağaca eli yapıştı, havada muallak (asılı) kaldı. Baktı iki hayvan, o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı arslan, aşağıya baktı, bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi bir acib (şaşırtıcı) vaziyet gördü. Bu dahi tedehhüş etti (dehşete kapıldı). Fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafif. Çünkü güzel ahlâkı, ona güzel fikir vermiş ve güzel fikir ise ona her şeyin güzel cihetini (yönünü) gösteriyor.

İşte bu sebepten şöyle düşündü ki: Bu acib işler, birbiriyle alâkadardır (ilgilidir). Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise bu işlerde bir tılsım (sır) vardır. Evet, bunlar, bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim, o gizli hâkim bana bakıyor; beni tecrübe ediyor, bir maksat için beni bir yere sevk edip davet ediyor.

Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak neş’et eder (doğar) ki: Acaba beni tecrübe edip kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acib yol ile bir maksada sevk eden kimdir? Sonra, tanımak merakından tılsım sahibinin muhabbeti neş’et etti ve şu muhabbetten, tılsımı açmak arzusu neş’et etti ve o arzudan, tılsım sahibini razı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaziyet almak iradesi neş’et etti.

Sonra ağacın başına baktı, gördü ki incir ağacıdır. Fakat başında, binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünkü kat’î (kesin) anladı ki bu incir ağacı, bir listedir, bir fihristedir (içindekiler listesidir), bir sergidir. O mahfî (gizli) hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin numunelerini (örneklerini), bir tılsım ve bir mu’cize ile o ağaca takmış ve kendi misafirlerine ihzar ettiği (hazırladığı) et’imeye (yiyeceklere) birer işaret suretinde o ağacı tezyin etmiş (süslemiş) olmalı. Yoksa bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez.

Sonra niyaza (yalvarmaya) başladı. Tâ tılsımın anahtarı ona ilham oldu (kalbine doğdu). Bağırdı ki: “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm (sana sığındım). Sana dehalet ediyorum (sığınıyorum) ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum.” Ve bu niyazdan sonra, birden kuyunun duvarı yarılıp şahane, nezih ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha ağzı, o kapıya inkılab etti (dönüştü) ve arslan ve ejderha, iki hizmetkâr suretini giydiler ve onu içeriye davet ediyorlar. Hattâ o arslan, kendisine musahhar (itaat eden) bir at şekline girdi.

İşte ey tembel nefsim ve ey hayalî arkadaşım! Geliniz, bu iki kardeşin vaziyetlerini muvazene edelim (karşılaştıralım). Tâ iyilik, nasıl iyilik getirir ve fenalık, nasıl fenalık getirir; görelim, bilelim.

Bakınız, sol yolun bedbaht yolcusu, her vakit ejderhanın ağzına girmeye muntazırdır (beklemektedir), titriyor. Ve şu bahtiyar ise meyvedar ve revnaktar (parlak, canlı) bir bahçeye davet edilir. Hem o bedbaht, elîm (acı veren) bir dehşette ve azîm (büyük) bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise leziz (lezzetli) bir ibret, tatlı bir havf (korku), mahbub (sevilen) bir marifet (Allah’ı tanıma) içinde garib şeyleri seyir ve temaşa ediyor (seyrediyor). Hem o bedbaht, vahşet (yalnızlık, ürkütücülük) ve meyusiyet (ümitsizlik) ve kimsesizlik içinde azap çekiyor. Ve şu bahtiyar ise ünsiyet (dostluk) ve ümit ve iştiyak (şiddetli arzu) içinde telezzüz ediyor (lezzet alıyor). Hem o bedbaht, kendini vahşi canavarların hücumuna maruz bir mahpus hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise bir aziz misafirdir ki misafiri olduğu Mihmandar-ı Kerîm’in (ikramı bol olan misafir sahibinin, yani Allah’ın) acib hizmetkârları ile ünsiyet edip eğleniyor. Hem o bedbaht zahiren leziz, manen zehirli yemişleri yemekle azabını tacil ediyor (çabuklaştırıyor). Zira o meyveler, numunelerdir, tatmaya izin var, tâ asıllarına talip olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini tehir eder (erteler) ve intizar (bekleyiş) ile telezzüz eder. Hem o bedbaht, kendi kendine zulmetmiş (haksızlık etmiş). Gündüz gibi güzel bir hakikati ve parlak bir vaziyeti, basîretsizliği (gerçeği görememesi) ile kendisine muzlim (karanlık) ve zulümatlı (karanlık dolu) bir evham (kuruntu), bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstahaktır (layıktır) ve ne de kimseden şekvaya (şikayete) hakkı vardır.

Mesela, bir adam, güzel bir bahçede, ahbaplarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe kanaat etmeyip kendini pis müskirlerle (sarhoş edici içkilerle) sarhoş edip; kendisini kış ortasında, canavarlar içinde aç, çıplak tahayyül edip (hayalinde canlandırıp) bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp tahkir ediyor (aşağılıyor). İşte bu bedbaht dahi öyledir. Ve şu bahtiyar ise hakikati görür. Hakikat ise güzeldir. Hakikatin hüsnünü (güzelliğini) derk etmekle (anlamakla) hakikat sahibinin kemaline (mükemmelliğine) hürmet eder, rahmetine müstahak olur. İşte “Fenalığı kendinden, iyiliği Allah’tan bil.” olan hükm-ü Kur’anînin (Kur’an hükmünün) sırrı zahir oluyor (ortaya çıkıyor).

Daha bunlar gibi sair (diğer) farkları muvazene etsen (karşılaştırsan) anlayacaksın ki evvelkisinin nefs-i emmaresi (onu kötülüğe sevk eden nefsi), ona bir manevî cehennem ihzar etmiş (hazırlamış). Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti (iyi niyeti) ve hüsn-ü zannı (güzel düşüncesi) ve hüsn-ü hasleti (güzel huyu) ve hüsn-ü fikri (güzel fikri), onu büyük bir ihsan ve saadete ve parlak bir fazilete ve feyze (manevi berekete) mazhar etmiş (eriştirmiş).

Ey nefsim ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam! Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur’an’ı dinle ve hükmüne mutî ol (itaat et) ve ona yapış ve ahkâmıyla (hükümleriyle) amel et.

Şu hikâye-i temsiliyede (temsili hikayede) olan hakikatleri eğer fehmettin (anladın) ise hakikat-i dini ve dünyayı ve insanı ve imanı ona tatbik edebilirsin (uygulayabilirsin). Mühimlerini ben söyleyeceğim, incelerini sen kendin istihraç et (anlam çıkar).

İşte bak!

O iki kardeş ise biri ruh-u mü’min (mü’min ruhu) ve kalb-i salihtir (temiz kalptir). Diğeri, ruh-u kâfir (kâfir ruhu) ve kalb-i fâsıktır (günahkâr kalptir).

Ve o iki tarîkten (yoldan) sağ ise tarîk-i Kur’an (Kur’an yolu) ve imandır, sol ise tarîk-ı isyan (isyankârlık yolu) ve küfrandır (inkâr ve nankörlüktür).

Ve o yoldaki bahçe ise cemiyet-i beşeriye (insan toplumu) ve medeniyet-i insaniye (insanlık medeniyeti) içinde muvakkat (geçici) hayat-ı içtimaiyedir (toplumsal hayattır) ki hayır ve şer, iyi ve fena, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Âkıl (akıllı) odur ki: خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ (Huz mâ safâ da’ mâ keder / Saf olanı al, bulanık olanı bırak) kaidesiyle amel eder (davranır), selâmet-i kalp (kalp huzuru) ile gider.

Ve o sahra ise şu arz (yeryüzü) ve dünyadır. Ve o arslan ise ölüm ve eceldir. Ve o kuyu ise beden-i insan (insan bedeni) ve zaman-ı hayattır (hayat zamanıdır). Ve o altmış arşın derinlik ise ömr-ü vasatî (ortalama ömür) ve ömr-ü galibî (çoğunluğun yaşadığı ömür) olan altmış seneye işarettir. Ve o ağaç ise müddet-i ömür (ömür süresi) ve madde-i hayattır (hayat maddesidir). Ve o siyah ve beyaz iki hayvan ise gece ve gündüzdür.

Ve o ejderha ise ağzı kabir olan tarîk-ı berzahiye (berzah yolu) ve revak-ı uhrevîdir (ahiret salonudur). Fakat o ağız, mü’min için zindandan bir bahçeye açılan bir kapıdır.

Ve o haşerat-ı muzırra (zararlı haşereler) ise musibat-ı dünyeviyedir (dünyevi musibetlerdir). Fakat mü’min için gaflet uykusuna dalmamak için tatlı ikazat-ı İlahiye (İlahi uyarılar) ve iltifatat-ı Rahmaniye (Rahman’ın lütufları) hükmündedir.

Ve o ağaçtaki yemişler ise dünyevî nimetlerdir ki Cenab-ı Kerîm-i Mutlak (ikramı mutlak ve sonsuz olan Yüce Allah), onları âhiret nimetlerine bir liste hem ihtar edici hem müşabihleri (benzerleri) hem cennet meyvelerine müşterileri davet eden numuneler (örnekler) suretinde yapmış.

Ve o ağacın birliğiyle beraber muhtelif başka başka meyveler vermesi ise kudret-i Samedaniyenin (hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kudretinin) sikkesine (mührüne) ve rububiyet-i İlahiyenin (Allah’ın her şeyi terbiye edip yönetmesinin) hâtemine (mührüne) ve saltanat-ı uluhiyetin (Allah’ın ilahlık saltanatının) turrasına (tuğrasına) işarettir. Çünkü “Bir tek şeyden her şeyi yapmak” yani bir topraktan bütün nebatat (bitkiler) ve meyveleri yapmak, hem bir sudan bütün hayvanatı halk etmek (yaratmak), hem basit bir yemekten bütün cihazat-ı hayvaniyeyi (hayvani donanımları) icad etmek (yaratmak); bununla beraber “Her şeyi bir tek şey yapmak” yani zîhayatın (canlının) yediği gayet muhtelifü’l-cins (çeşitli cinslerden) taamlardan (yiyeceklerden) o zîhayata bir lahm-ı mahsus (özel bir et) yapmak, bir cild-i basit (basit bir deri) dokumak gibi sanatlar; Zat-ı Ehad-i Samed (bir olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Zat) olan Sultan-ı ezel ve ebed’in (başlangıcı ve sonu olmayan Sultanın) sikke-i hâssasıdır (özel mührüdür), hâtem-i mahsusudur (özel mührüdür), taklit edilmez bir turrasıdır. Evet, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak; her şeyin Hâlık’ına (Yaratıcısına) has ve Kādir-i külli şey’e (her şeye gücü yetene) mahsus bir nişandır, bir âyettir (delildir).

Ve o tılsım ise sırr-ı iman (iman sırrı) ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir (yaratılış hikmetinin sırrıdır) ve o miftah (anahtar) ise يَا اَللّٰهُ (Yâ Allah), لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ (Lâ ilâhe illallâh / Allah’tan başka ilâh yoktur), اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ (Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm / Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah, Hayy’dır, Kayyûm’dur) dur. Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına inkılab etmesi (dönüşmesi) ise işarettir ki kabir ehl-i dalalet (doğru yoldan sapmışlar) ve tuğyan (azgınlık) için vahşet ve nisyan (unutulmuşluk) içinde, zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı (karnı) gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu halde, ehl-i Kur’an ve iman için zindan-ı dünyadan (dünya zindanından) bostan-ı bekaya (ebedilik bahçesine) ve meydan-ı imtihandan (imtihan meydanından) ravza-i cinana (cennet bahçelerine) ve zahmet-i hayattan (hayatın zorluğundan) rahmet-i Rahman’a (Rahman’ın rahmetine) açılan bir kapıdır. Ve o vahşi arslanın dahi munis (uysal) bir hizmetkâra dönmesi ve musahhar (itaatkar) bir at olması ise işarettir ki mevt (ölüm), ehl-i dalalet için bütün mahbubatından (sevdiklerinden) elîm (acı verici) bir firak-ı ebedîdir (sonsuz bir ayrılıktır). Hem kendi cennet-i kâzibe-i dünyeviyesinden (dünyadaki yalancı cennetinden) ihraç (çıkarılma) ve vahşet ve yalnızlık içinde zindan-ı mezara idhal (sokulma) ve hapis olduğu halde, ehl-i hidayet ve ehl-i Kur’an için öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbaplarına kavuşmaya vesiledir (araçtır). Hem hakiki vatanlarına ve ebedî makam-ı saadetlerine girmeye vasıtadır (araçtır). Hem zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana (cennet bahçelerine) bir davettir. Hem Rahman-ı Rahîm’in fazlından kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye (ücret almaya) bir nöbettir. Hem vazife-i hayat külfetinden (hayat görevinin zorluğundan) bir terhistir. Hem ubudiyet (kulluk) ve imtihanın talim (öğrenme) ve talimatından (öğretilmesinden) bir paydostur.

Elhasıl (kısacası): Her kim hayat-ı fâniyeyi (geçici hayatı) esas maksat yapsa zahiren bir cennet içinde olsa da manen cehennemdedir. Ve her kim hayat-ı bâkiyeye (sonsuz hayata) ciddi müteveccih (yönelmiş) ise saadet-i dâreyne (iki cihan saadetine) mazhardır. Dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da dünyasını, cennetin intizar (bekleme) salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَ السَّلَامَةِ وَ الْقُرْاٰنِ وَ الْاٖيمَانِ اٰمٖينْ

(Allahumme’c’alnâ min ehlis-saâdeti ves-selâmeti vel-Kur’âni vel-îmân, Âmîn / Allah’ım! Bizi saadet, selâmet, Kur’an ve iman ehli olanlardan eyle. Âmin.)

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ بِعَدَدِ جَمٖيعِ الْحُرُوفَاتِ الْمُتَشَكِّلَةِ فٖى جَمٖيعِ الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ فٖى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَ ارْحَمْنَا وَ وَالِدَيْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِعَدَدِهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ اٰمٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

(Allahumme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî biadedi cemîi’l-hurûfâti’l-müteşekkileti fî cemîi’l-kelimâti’l-mütemessileti bi-izni’r-Rahmâni fî merâyâ temevvücâti’l-hevâi inde kırâeti külli kelimetin mine’l-Kur’âni min külli kâriin min evveli’n-nüzûli ilâ âhiri’z-zamâni ve’rhamnâ ve vâlideynâ ve’rhami’l-mü’minîne ve’l-mü’minâti biadedehâ birahmetike yâ Erhame’r-râhimîn, Âmîn, ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. / Allah’ım! Kur’an’ın indirilişinin başlangıcından zamanın sonuna kadar her bir okuyucunun okuduğu Kur’an’ın her bir kelimesinin okunması anında, havanın dalgalanmalarının aynalarında Rahmân’ın izniyle temessül eden bütün kelimelerdeki şekillenen bütün harfler adedince Efendimiz Muhammed’e, onun ailesine ve ashabına salât ve selâm eyle. Ve o harfler sayısınca bize, anne-babamıza ve mü’min erkek ve kadınlara rahmetinle merhamet et, ey merhametlilerin en merhametlisi! Âmin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.)

*

Risale-i Nur Külliyatından

Sekizinci Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ ۞ اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ

Şu dünya ve dünya içindeki ruh-u insanî ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini ve eğer din-i hak olmazsa dünya bir zindan olması ve dinsiz insan, en bedbaht mahluk olduğunu ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümattan kurtaran يَا اَللّٰهُ ve لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

Eski zamanda iki kardeş, uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddi bir adamı gördüler. Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?” O dahi onlara dedi ki: “Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şakavet vardır. Şimdi intihabdaki ihtiyar sizdedir.”

Bunu dinledikten sonra güzel huylu kardeş sağ yola تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti kabul etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, manen ağır vaziyette giden bu adamı hayalen takip ediyoruz:

İşte bu adam, dereden tepeden aşıp gitgide tâ hâlî bir sahraya girdi. Birden müthiş bir sadâ işitti. Baktı ki dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki dehşetli bir ejderha, içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrub etmiş. Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki ısırıcı muzır haşerat, etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki bir incir ağacıdır. Fakat hârika olarak muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var.

İşte şu adam, sû-i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki bu âdi bir iş değildir. Bu işler tesadüfî olamaz. Bu acib işler içinde garib esrar var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikal etmedi. Şimdi bunun kalbi ve ruh ve aklı, şu elîm vaziyetten gizli feryad u figan ettikleri halde; nefs-i emmaresi, güya bir şey yokmuş gibi tecahül edip ruh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp kendi kendini aldatarak bir bahçede bulunuyor gibi o ağacın meyvelerini yemeye başladı. Halbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi.

Bir hadîs-i kudsîde Cenab-ı Hak buyurmuş: اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدٖى بٖى Yani “Kulum beni nasıl tanırsa onunla öyle muamele ederim.” İşte bu bedbaht adam, sû-i zan ile ve akılsızlığı ile, gördüğünü âdi ve ayn-ı hakikat telakki etti ve öyle de muamele gördü ve görüyor ve görecek. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor, böylece azap çekiyor. Biz de şu meş’umu, bu azapta bırakıp döneceğiz tâ öteki kardeşin halini anlayacağız.

İşte şu mübarek akıllı zat gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünkü güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür, güzel hülyalar eder. Kendi kendine ünsiyet eder. Hem biraderi gibi zahmet ve meşakkat çekmiyor. Çünkü nizamı bilir, tebaiyet eder, teshilat görür. Asayiş ve emniyet içinde serbest gidiyor. İşte bir bahçeye rast geldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış. Hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zat ise “Her şeyin iyisine bak.” kaidesiyle amel edip murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifade etti. Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.

Sonra gitgide bu dahi evvelki biraderi gibi bir sahra-i azîmeye girdi. Birden hücum eden bir arslanın sesini işitti. Korktu fakat biraderi kadar korkmadı. Çünkü hüsn-ü zannıyla ve güzel fikriyle “Şu sahranın bir hâkimi var. Ve bu arslan, o hâkimin taht-ı emrinde bir hizmetkâr olması ihtimali var.” diye düşünüp teselli buldu. Fakat yine kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi, kendini içine attı. Biraderi gibi ortasında bir ağaca eli yapıştı, havada muallak kaldı. Baktı iki hayvan, o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı arslan, aşağıya baktı, bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi bir acib vaziyet gördü. Bu dahi tedehhüş etti. Fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafif. Çünkü güzel ahlâkı, ona güzel fikir vermiş ve güzel fikir ise ona her şeyin güzel cihetini gösteriyor.

İşte bu sebepten şöyle düşündü ki: Bu acib işler, birbiriyle alâkadardır. Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise bu işlerde bir tılsım vardır. Evet, bunlar, bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim, o gizli hâkim bana bakıyor; beni tecrübe ediyor, bir maksat için beni bir yere sevk edip davet ediyor.

Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak neş’et eder ki: Acaba beni tecrübe edip kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acib yol ile bir maksada sevk eden kimdir? Sonra, tanımak merakından tılsım sahibinin muhabbeti neş’et etti ve şu muhabbetten, tılsımı açmak arzusu neş’et etti ve o arzudan, tılsım sahibini razı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaziyet almak iradesi neş’et etti.

Sonra ağacın başına baktı, gördü ki incir ağacıdır. Fakat başında, binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünkü kat’î anladı ki bu incir ağacı, bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O mahfî hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin numunelerini, bir tılsım ve bir mu’cize ile o ağaca takmış ve kendi misafirlerine ihzar ettiği et’imeye birer işaret suretinde o ağacı tezyin etmiş olmalı. Yoksa bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez.

Sonra niyaza başladı. Tâ tılsımın anahtarı ona ilham oldu. Bağırdı ki: “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum.” Ve bu niyazdan sonra, birden kuyunun duvarı yarılıp şahane, nezih ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha ağzı, o kapıya inkılab etti ve arslan ve ejderha, iki hizmetkâr suretini giydiler ve onu içeriye davet ediyorlar. Hattâ o arslan, kendisine musahhar bir at şekline girdi.

İşte ey tembel nefsim ve ey hayalî arkadaşım! Geliniz, bu iki kardeşin vaziyetlerini muvazene edelim. Tâ iyilik, nasıl iyilik getirir ve fenalık, nasıl fenalık getirir; görelim, bilelim.

Bakınız, sol yolun bedbaht yolcusu, her vakit ejderhanın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise meyvedar ve revnaktar bir bahçeye davet edilir. Hem o bedbaht, elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise leziz bir ibret, tatlı bir havf, mahbub bir marifet içinde garib şeyleri seyir ve temaşa ediyor. Hem o bedbaht, vahşet ve meyusiyet ve kimsesizlik içinde azap çekiyor. Ve şu bahtiyar ise ünsiyet ve ümit ve iştiyak içinde telezzüz ediyor. Hem o bedbaht, kendini vahşi canavarların hücumuna maruz bir mahpus hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise bir aziz misafirdir ki misafiri olduğu Mihmandar-ı Kerîm’in acib hizmetkârları ile ünsiyet edip eğleniyor. Hem o bedbaht zahiren leziz, manen zehirli yemişleri yemekle azabını tacil ediyor. Zira o meyveler, numunelerdir, tatmaya izin var, tâ asıllarına talip olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini tehir eder ve intizar ile telezzüz eder. Hem o bedbaht, kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakikati ve parlak bir vaziyeti, basîretsizliği ile kendisine muzlim ve zulümatlı bir evham, bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstahaktır ve ne de kimseden şekvaya hakkı vardır.

Mesela, bir adam, güzel bir bahçede, ahbaplarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe kanaat etmeyip kendini pis müskirlerle sarhoş edip; kendisini kış ortasında, canavarlar içinde aç, çıplak tahayyül edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp tahkir ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir. Ve şu bahtiyar ise hakikati görür. Hakikat ise güzeldir. Hakikatin hüsnünü derk etmekle hakikat sahibinin kemaline hürmet eder, rahmetine müstahak olur. İşte “Fenalığı kendinden, iyiliği Allah’tan bil.” olan hükm-ü Kur’anînin sırrı zahir oluyor.

Daha bunlar gibi sair farkları muvazene etsen anlayacaksın ki evvelkisinin nefs-i emmaresi, ona bir manevî cehennem ihzar etmiş. Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsan ve saadete ve parlak bir fazilete ve feyze mazhar etmiş.

Ey nefsim ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam! Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur’an’ı dinle ve hükmüne mutî ol ve ona yapış ve ahkâmıyla amel et.

Şu hikâye-i temsiliyede olan hakikatleri eğer fehmettin ise hakikat-i dini ve dünyayı ve insanı ve imanı ona tatbik edebilirsin. Mühimlerini ben söyleyeceğim, incelerini sen kendin istihraç et.

İşte bak! O iki kardeş ise biri ruh-u mü’min ve kalb-i salihtir. Diğeri, ruh-u kâfir ve kalb-i fâsıktır.

Ve o iki tarîkten sağ ise tarîk-i Kur’an ve imandır, sol ise tarîk-ı isyan ve küfrandır.

Ve o yoldaki bahçe ise cemiyet-i beşeriye ve medeniyet-i insaniye içinde muvakkat hayat-ı içtimaiyedir ki hayır ve şer, iyi ve fena, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Âkıl odur ki: خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ kaidesiyle amel eder, selâmet-i kalp ile gider.

Ve o sahra ise şu arz ve dünyadır. Ve o arslan ise ölüm ve eceldir. Ve o kuyu ise beden-i insan ve zaman-ı hayattır. Ve o altmış arşın derinlik ise ömr-ü vasatî ve ömr-ü galibî olan altmış seneye işarettir. Ve o ağaç ise müddet-i ömür ve madde-i hayattır. Ve o siyah ve beyaz iki hayvan ise gece ve gündüzdür.

Ve o ejderha ise ağzı kabir olan tarîk-ı berzahiye ve revak-ı uhrevîdir. Fakat o ağız, mü’min için zindandan bir bahçeye açılan bir kapıdır.

Ve o haşerat-ı muzırra ise musibat-ı dünyeviyedir. Fakat mü’min için gaflet uykusuna dalmamak için tatlı ikazat-ı İlahiye ve iltifatat-ı Rahmaniye hükmündedir.

Ve o ağaçtaki yemişler ise dünyevî nimetlerdir ki Cenab-ı Kerîm-i Mutlak, onları âhiret nimetlerine bir liste hem ihtar edici hem müşabihleri hem cennet meyvelerine müşterileri davet eden numuneler suretinde yapmış.

Ve o ağacın birliğiyle beraber muhtelif başka başka meyveler vermesi ise kudret-i Samedaniyenin sikkesine ve rububiyet-i İlahiyenin hâtemine ve saltanat-ı uluhiyetin turrasına işarettir. Çünkü “Bir tek şeyden her şeyi yapmak” yani bir topraktan bütün nebatat ve meyveleri yapmak, hem bir sudan bütün hayvanatı halk etmek, hem basit bir yemekten bütün cihazat-ı hayvaniyeyi icad etmek; bununla beraber “Her şeyi bir tek şey yapmak” yani zîhayatın yediği gayet muhtelifü’l-cins taamlardan o zîhayata bir lahm-ı mahsus yapmak, bir cild-i basit dokumak gibi sanatlar; Zat-ı Ehad-i Samed olan Sultan-ı ezel ve ebed’in sikke-i hâssasıdır, hâtem-i mahsusudur, taklit edilmez bir turrasıdır. Evet, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak; her şeyin Hâlık’ına has ve Kādir-i külli şey’e mahsus bir nişandır, bir âyettir.

Ve o tılsım ise sırr-ı iman ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir ve o miftah ise يَا اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ dur. Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına inkılab etmesi ise işarettir ki kabir ehl-i dalalet ve tuğyan için vahşet ve nisyan içinde, zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu halde, ehl-i Kur’an ve iman için zindan-ı dünyadan bostan-ı bekaya ve meydan-ı imtihandan ravza-i cinana ve zahmet-i hayattan rahmet-i Rahman’a açılan bir kapıdır. Ve o vahşi arslanın dahi munis bir hizmetkâra dönmesi ve musahhar bir at olması ise işarettir ki mevt, ehl-i dalalet için bütün mahbubatından elîm bir firak-ı ebedîdir. Hem kendi cennet-i kâzibe-i dünyeviyesinden ihraç ve vahşet ve yalnızlık içinde zindan-ı mezara idhal ve hapis olduğu halde, ehl-i hidayet ve ehl-i Kur’an için öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbaplarına kavuşmaya vesiledir. Hem hakiki vatanlarına ve ebedî makam-ı saadetlerine girmeye vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana bir davettir. Hem Rahman-ı Rahîm’in fazlından kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem ubudiyet ve imtihanın talim ve talimatından bir paydostur.

Elhasıl: Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksat yapsa zahiren bir cennet içinde olsa da manen cehennemdedir. Ve her kim hayat-ı bâkiyeye ciddi müteveccih ise saadet-i dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da dünyasını, cennetin intizar salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَ السَّلَامَةِ وَ الْقُرْاٰنِ وَ الْاٖيمَانِ اٰمٖينْ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ بِعَدَدِ جَمٖيعِ الْحُرُوفَاتِ الْمُتَشَكِّلَةِ فٖى جَمٖيعِ الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ فٖى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَ ارْحَمْنَا وَ وَالِدَيْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِعَدَدِهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ اٰمٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

*

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir