On İkinci Söz



İzahlı Metin

On İkinci Söz

*Bismillahirrahmanirrahim* *(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Ve men yu’tel hikmete fekad ûtiye hayran kesîrâ* *(Kime hikmet verilirse, ona gerçekten de çok büyük bir hayır verilmiş demektir.)*

Bu söz; Hikmetli Kur’an’ın kutsal bilgeliği ile felsefenin bilgeliğinin özet bir karşılaştırması, ayrıca Kur’an bilgeliğinin insanın kişisel ve toplumsal hayatına verdiği eğitim dersinin çok kısa bir özeti ve aynı zamanda Kur’an’ın diğer ilahi kelamlara ve bütün sözlere olan üstünlüğüne bir işarettir. İşte bu söz, dört temel esastan oluşmaktadır.

Birinci Esas

Kur’an’ın bilgeliği ile fen ve felsefenin bilgeliği arasındaki farklara, şu temsili hikâyenin dürbünüyle bak:

Bir zamanlar, hem dindar hem de son derece sanatkâr, ünlü bir hükümdar, Hikmetli Kur’an’ı; manalarındaki kutsallığa ve kelimelerindeki mucizeviliğe layık bir yazıyla yazdırmak istedi. O mucize gibi görünen endamına, harika bir elbise giydirilsin arzu etti. İşte o sanatçı zat, Kur’an’ı çok hayranlık uyandıran bir tarzda yazdı. Bütün değerli mücevherleri yazısında kullandı. Hakikatlerinin çeşitliliğine işaret etmek için bazı üç boyutlu harflerini elmas ve zümrüt ile bir kısmını inci ve akik ile bir grubunu pırlanta ve mercanla ve bir türünü de altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir şekilde süsleyip nakışlarla işledi ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes onu seyretmekten hayran kalır ve beğenirdi. Özellikle hakikat ehlinin gözünde o dış güzellik, manasındaki son derece parlak güzelliğin ve çok tatlı süslemelerin bir işareti olduğundan, pek kıymetli bir antika esere dönüşmüştür.

Sonra o hükümdar, bu sanatlı ve mücevherlerle süslenmiş Kur’an’ı, yabancı bir filozofa ve Müslüman bir âlime gösterdi. Hem denemek hem de ödüllendirmek için şöyle emretti: “Her biriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız.” Önce o filozof, sonra da o âlim, konuyla ilgili birer kitap yazdılar.

Fakat filozofun kitabı, yalnızca harflerin nakışlarından, aralarındaki uyumdan, duruşlarından, mücevherlerin özelliklerinden ve tariflerinden bahsediyordu. Manasına ise hiç dokunmuyordu. Çünkü o yabancı adam, Arapça yazıyı okumayı hiç bilmiyordu. Hatta o süslenmiş Kur’an’ın bir kitap olduğunu ve bir mana ifade eden yazı olduğunu dahi bilmiyordu. Ona sadece nakışlı bir antika gözüyle bakıyordu. Gerçi Arapça bilmiyordu fakat çok iyi bir mühendis, güzel bir tasvirci, usta bir kimyager ve işinin ehli bir kuyumcuydu. İşte o adam, bu sanatlara göre eserini yazdı.

Müslüman âlim ise ona baktığı zaman anladı ki o, her şeyi açıklayan Kitap’tır, Hikmetli Kur’an’dır. İşte bu hakikati arayan zat, ne dış süslemelere önem verdi ne de harflerin nakışlarıyla ilgilendi. O, öyle bir şeyle meşgul oldu ki, diğer adamın uğraştığı konulardan milyonlarca kat daha yüce, daha değerli, daha ince, daha şerefli, daha faydalı ve daha kapsamlıydı… Çünkü nakışların perdesi altındaki kutsal hakikatlerden ve gizli nurlarından bahsederek son derece güzel ve şerefli bir tefsir yazdı.

Sonra ikisi, eserlerini götürüp o şanlı hükümdara takdim ettiler. Hükümdar, önce filozofun eserini aldı. Baktı ve gördü ki o kendini beğenmiş ve tabiata tapan adam çok çalışmış, fakat eserin gerçek hikmetini hiç yazmamış. Hiçbir manasını anlamamış, hatta işi karıştırmış. Ona karşı saygısızlık, belki de edepsizlik etmiş. Çünkü hakikatlerin kaynağı olan Kur’an’ı, manasız nakışlar zannederek mana yönüyle değersiz görüp aşağılamış olduğundan, o hikmetli hükümdar da onun eserini başına çaldı ve onu huzurundan kovdu.

Sonra diğer hakikat aşığı, derinlemesine inceleyen âlimin eserine baktı ve gördü ki bu, son derece güzel ve faydalı bir tefsir ve gayet bilgece, yol gösterici bir eserdir. “Aferin, maşallah!” dedi. İşte hikmet budur; âlim ve bilge de bunun sahibine denir. Diğeri ise haddini aşmış bir sanatkârdır. Sonra onun eserine bir ödül olarak, her bir harfine karşılık tükenmez hazinesinden “On altın verilsin.” diye emretti.

Eğer bu temsili anladıysan, şimdi bak ve hakikatin yüzünü de gör:

O süslenmiş Kur’an, şu sanatlı kâinattır. O hükümdar ise Ezelî Hikmet Sahibi olan Allah’tır. O iki adamdan yabancı olanı felsefe ilmini ve filozofları; diğeri ise Kur’an’ı ve onun öğrencilerini temsil eder.

Evet, Hikmetli Kur’an, şu büyük kâinat Kur’an’ının en yüce tefsircisi ve en etkili tercümanıdır. Evet, o Furkan’dır (hak ile batılı ayıran kitap); kâinatın sayfalarında ve zamanların yapraklarında kudret kalemiyle yazılan yaratılış ayetlerini insanlara ve cinlere ders verir. Hem her biri anlamlı bir harf olan varlıklara “mana-yı harfî” nazarıyla, yani onları Yaratıcıları hesabına ele alır. “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir şekilde Yaratıcısının güzelliğine işaret ediyor.” der. Ve böylece kâinatın gerçek güzelliğini gösterir.

Hikmet ilmi dedikleri felsefe ise varlık harflerinin süslemeleri ve ilişkileri içinde boğulmuş, sersemlemiş ve hakikat yolunu şaşırmıştır. Bu büyük kitabın harflerine “mana-yı harfî” ile, yani Allah hesabına bakmak gerekirken, öyle yapmayıp “mana-yı ismî” ile, yani varlıklara varlıklar hesabına bakar ve o şekilde bahseder. “Ne güzel yapılmış.” yerine, “Ne güzeldir.” der ve onu çirkinleştirir. Böylece kâinatı aşağılayarak kendisine davacı eder. Evet, dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir hakarettir.

İkinci Esas

Hikmetli Kur’an’ın bilgeliğinin kişisel hayata verdiği ahlak eğitimi ile felsefenin bilgeliğinin verdiği dersin karşılaştırması:

Felsefenin has bir öğrencisi, bir firavundur. Fakat o, menfaati için en değersiz şeye tapan alçak bir firavundur. Her faydalı gördüğü şeyi kendisine rab olarak tanır. Hem o dinsiz öğrenci, inatçı ve direngendir. Fakat bir zevk için en büyük alçaklığı kabul eden zavallı bir inatçıdır. Şeytan gibi kişilerin, küçük bir menfaat için ayağını öperek alçaklık gösteren aşağılık bir inatçıdır. Hem o dinsiz öğrenci, zorba ve gururlu biridir. Fakat kalbinde bir dayanak noktası bulamadığı için aslında son derece aciz, kendini beğenen bir zorbacıdır. Hem o öğrenci; menfaatperest ve kendini düşünen biridir ki, en büyük amacı nefsinin, midesinin ve cinsel arzularının isteklerini tatmin etmek ve kişisel çıkarını, birtakım toplumsal çıkarların içinde arayan hilekâr bir egoisttir.

Kur’an’ın bilgeliğinin has öğrencisi ise bir kuldur. Fakat o, yaratılmışların en büyüğüne bile kulluk etmeye tenezzül etmez; hatta cennet gibi en büyük bir menfaati dahi ibadetinin amacı olarak kabul etmeyen değerli bir kuldur. Hem Kur’an’ın gerçek öğrencisi alçakgönüllüdür, yumuşak huylu ve sakindir. Fakat Yaratıcısından başkasına, O’nun izni dışında kendi iradesiyle boyun eğmeye tenezzül etmez. Hem fakir ve zayıftır; fakirliğini ve zayıflığını bilir. Fakat onun Cömert Sahibi’nin, kendisi için biriktirdiği ahiret zenginliği ile zengindir ve Efendisinin sonsuz kudretine dayandığı için güçlüdür. Hem yalnızca Allah rızası için ve fazilet için amel eder, çalışır.

İşte, bu iki farklı bilgeliğin verdiği eğitim, öğrencilerinin karşılaştırılmasıyla anlaşılır.

Üçüncü Esas

Felsefenin bilgeliği ile Kur’an’ın bilgeliğinin, insanlığın toplumsal hayatına verdiği eğitimler:

Felsefenin bilgeliği, toplumsal hayatta dayanak noktası olarak “kuvvet”i kabul eder. Hedef olarak “menfaat”i bilir. Hayat ilkesi olarak “mücadele”yi tanır. Toplumların bağını ise “ırkçılık ve olumsuz milliyetçilik” olarak görür. Sonuçları ise “nefsin arzularını tatmin etmek ve insanın ihtiyaçlarını artırmaktır.”

Hâlbuki kuvvetin doğası saldırmaktır. Menfaatin doğası, her arzuya yetmediği için üzerinde boğuşmaktır. Mücadele ilkesinin doğası çarpışmaktır. Irkçılığın doğası, başkasını yutarak beslenmek olduğu için saldırmaktır. İşte bu felsefeden dolayı insanlığın saadeti elinden alınmıştır.

Kur’an’ın bilgeliği ise dayanak noktası olarak kuvvete bedel “hakkı” kabul eder. Hedefte menfaate bedel, “fazileti ve Allah’ın rızasını” kabul eder. Hayatta mücadele ilkesi yerine, “yardımlaşma ilkesini” esas tutar. Toplumların bağlarında ırkçılık ve milliyetçilik yerine “din, sınıf ve vatan bağını” kabul eder. Amaçları, nefsin aşırı isteklerine set çekip ruhu yüce hedeflere teşvik etmek, ulvi duygularını tatmin etmek ve insanı insani yetkinliklere yöneltip gerçek bir insan yapmaktır.

Hakkın doğası birleşmektir. Faziletin doğası dayanışmaktır. Yardımlaşma ilkesinin doğası birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin doğası kardeşliktir, birbirini çekmektir. Nefsi bir gemle bağlamak ve ruhu yetkinliklere doğru kamçılayarak serbest bırakmanın doğası ise iki dünya saadetidir.

Dördüncü Esas

Kur’an’ın, bütün ilahi kelamlar içindeki yüceliğini ve bütün sözler üzerindeki üstünlüğünü anlamak istersen, şu iki temsile bak:

Birincisi: Bir sultanın iki çeşit konuşması, iki tarzda hitabı vardır. Birincisi, sıradan bir vatandaşı ile küçük bir iş için, özel bir ihtiyaca dair, özel bir telefonla konuşmasıdır. Diğeri ise büyük saltanatı unvanıyla, büyük halifeliği namına ve genel egemenliği kimliğiyle, emirlerini etrafa yaymak ve duyurmak amacıyla bir elçisiyle veya büyük bir memuruyla konuşması ve haşmetini gösteren yüce bir fermanla hitap etmesidir.

İkinci Temsil: Bir adam, elinde bir aynayı güneşe karşı tutar. O ayna kadar bir ışık ve yedi rengi içinde barındıran bir aydınlık alır; bu ölçüde güneşle ilişki kurar, sohbet eder. Ve o ışıklı aynayı, karanlık evine veya çatısı altındaki bağına yöneltse, güneşin değeri oranında değil, belki o aynanın kapasitesi kadar faydalanabilir.

Diğeri ise evinden veya bağının çatısından geniş pencereler açar. Gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakiki güneşin daimi ışığıyla sohbet eder, konuşur ve hal diliyle şöyle minnettar bir sohbette bulunur. Der ki: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünü güldüren dünya güzeli ve göğün nazlısı olan zarif güneş! Onlar gibi benim küçük evimi ve bahçemi de ısıttın, ışıklandırdın.” Hâlbuki ayna sahibi böyle diyemez. O kayıt altındaki güneşin yansımasının etkileri sınırlıdır ve o kayda göredir.

İşte bu iki temsilin dürbünüyle Kur’an’a bak, ta ki onun mucizeviliğini göresin ve kutsallığını anlayasın.

Evet, Kur’an der ki: “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa, Cenab-ı Hakk’ın kelimelerini yazsalar, bitiremezler.” Şimdi, bu sonsuz kelimeler içinde en büyük makamın Kur’an’a verilmesinin sebebi şudur ki:

Kur’an, İsm-i A’zam’dan (Allah’ın en büyük isminden) ve her ismin en büyük mertebesinden gelmiştir. Hem bütün âlemlerin Rabbi olması itibarıyla Allah’ın kelamıdır. Hem bütün varlıkların ilahı unvanıyla Allah’ın fermanıdır. Hem göklerin ve yerin Yaratıcısı olması sıfatıyla bir hitaptır. Hem mutlak rububiyet (terbiye edicilik) yönüyle bir konuşmadır. Hem Yüce Allah’ın genel saltanatı adına ezeli bir hutbedir. Hem her şeyi kuşatan geniş rahmeti noktasında, Rahman’ın iltifatlarının bir defteridir. Hem uluhiyetin haşmetli azameti yönüyle, başlarında bazen şifre bulunan bir haberleşme mecmuasıdır. Hem İsm-i A’zam’ın kuşatıcılığından inerek, Arş-ı A’zam’ın (en büyük arşın) bütün çevresini gözeten ve denetleyen, hikmet saçan kutsal bir kitaptır.

İşte bu sırdandır ki “Kelâmullah” (Allah’ın kelamı) unvanı, tam bir liyakatle Kur’an’a verilmiştir.

Diğer ilahi kelamlar ise bir kısmı, özel bir bakış açısıyla, küçük bir unvanla, özel bir ismin sınırlı bir tecellisiyle, özel bir terbiye edicilikle, belirli bir saltanatla ve hususi bir rahmetle ortaya çıkan sözlerdir. Kapsam ve özellik bakımından dereceleri farklıdır. İlhamların çoğu bu kısımdandır. Fakat dereceleri çok çeşitlidir.

Mesela, en küçük ve en basiti, hayvanların ilhamlarıdır. Sonra sıradan insanların ilhamlarıdır. Sonra sıradan meleklerin ilhamlarıdır. Sonra evliyanın ilhamlarıdır. Sonra büyük meleklerin ilhamlarıdır. İşte bu sırdandır ki, kalbinin telefonuyla aracısız olarak dua eden bir veli şöyle der: *Haddesenî kalbî an Rabbî* *(“Kalbim, benim Rabbimden bana haber veriyor.”)*. Şöyle demez: “Âlemlerin Rabbinden haber veriyor.” Hem der: “Kalbim, Rabbimin aynasıdır, arşıdır.” Şöyle demez: “Âlemlerin Rabbinin arşıdır.” Çünkü kendi kabiliyeti ölçüsünde ve yetmiş bine yakın perdenin kalkma derecesine göre ilahi hitaba mazhar olabilir.

İşte, bir padişahın büyük saltanatı kimliğiyle çıkan fermanı, sıradan bir adamla yaptığı özel bir konuşmadan ne kadar yüksek ve yüce ise ve gökteki güneşin feyzinden faydalanmak, aynadaki yansımasının parıltısından faydalanmaktan ne derece çok ve üstün ise, şanlı Kur’an da o ölçüde bütün sözlerin ve bütün kitapların üzerindedir.

Kur’an’dan sonra ikinci derecede, kutsal kitapların ve ilahi sayfaların derecelerine göre bir üstünlükleri vardır. Onlar da bu üstünlük sırrından paylarını almışlardır.

Eğer bütün cinlerin ve insanların, Kur’an’dan sızmayan bütün güzel sözleri toplansa, yine de Kur’an’ın kutsal mertebesine yetişip ona benzer olamaz.

Eğer Kur’an’ın İsm-i A’zam’dan ve her ismin en büyük mertebesinden geldiğini bir parça anlamak istersen, Ayetü’l-Kürsi’ye ve *Ve indehû mefâtihul gayb* ayetine, *Kulillâhumme mâlikel mulk* ayetine, *Yugşil leylen nehâra yatlubuhû hasîsen veş şemse vel kamera ven nucûme musahharâtin bi emrih* ayetine, *Yâ arduble’î mâeki ve yâ semâu akli’î* ayetine, *Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinn* ayetine, *Mâ halkukum ve lâ ba’sukum illâ ke nefsin vâhidetin* ayetine, *İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâl* ayetine, *Yevme natvis semâe ke tayyis sicilli lil kutub* ayetine, *Ve mâ kadarûllâhe hakka kadrihî vel ardu cemîan kabdatuhû yevmel kıyâmeh* ayetine ve *Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le raeytehû* gibi ayetlerin kapsayıcı, genel ve yüce ifadelerine bak.

Hem başlarında *Elhamdülillah* veya *Sebbeha* ve *Yusebbihu* bulunan surelerin başlangıçlarına dikkat et, ta ki bu büyük sırrın ışığını göresin. Hem *Elif-Lâm-Mîm*’lerin, *Elif-Lâm-Râ*’ların ve *Hâ-Mîm*’lerin başlangıçlarına bak; Kur’an’ın, Cenab-ı Hak katındaki önemini bilesin.

Eğer bu “Dördüncü Esas”ın değerli sırrını anladıysan, peygamberlere gelen vahyin çoğunun melek aracılığıyla olduğunu ve ilhamın çoğunun aracısız olduğunu anlarsın. Hem en büyük bir velinin bile hiçbir peygamberin derecesine yetişememesinin sırrını anlarsın. Hem Kur’an’ın azametini, kutsal izzetini ve mucizeviliğinin yüceliğinin sırrını anlarsın. Hem miracın gerekliliğinin sırrını, yani göklere, Sidretü’l-Münteha’ya, Kâb-ı Kavseyn’e kadar gidip, insana şah damarından daha yakın olan O Yüce Zat ile konuşup göz açıp kapayıncaya kadar geri gelme sırrını anlarsın.

Evet, Ay’ın yarılması nasıl ki Peygamberliğinin bir mucizesi olarak nübüvvetini insanlara ve cinlere gösterdiyse, miraç da aynı şekilde onun kulluğunun bir mucizesi olarak, Allah’ın sevgilisi olduğunu ruhlara ve meleklere göstermiştir.

*Allahumme salli ve sellim aleyhi ve alâ âlihî kemâ yelîku bi-rahmetike ve bi-hurmetihî, âmîn.* *(Allah’ım! Rahmetine ve O’nun hürmetine yakışır şekilde O’na ve ailesine salât ve selam eyle. Âmin.)*

*

Lügatçeli Metin

On İkinci Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm)

(Meali: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا

(Okunuşu: Ve men yu’te’l-hikmete fekad ûtiye hayran kesîrâ.)

(Meali: Kime hikmet verilmişse, muhakkak ona çok hayır verilmiştir. (Bakara Suresi, 269))

Kur’an-ı Hakîm’in hikmet-i kudsiyesi (kutsal hikmeti) ile felsefe hikmetinin icmalen (özet olarak) muvazenesi (karşılaştırılması), hem hikmet-i Kur’aniyenin insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimaiyesine verdiği ders-i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi (özeti), hem Kur’an’ın sair (diğer) kelimat-ı İlahiyeye (ilahi kelimelere) ve bütün kelâmlara (sözlere) cihet-i rüçhaniyetine (üstünlük yönüne) bir işarettir. İşte bu sözde dört esas vardır.

Birinci Esas

Hikmet-i Kur’aniye ile hikmet-i fenniyenin (fen ve felsefe hikmetinin) farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye (temsilî hikâye) dürbünüyle bak:

Bir zaman hem dindar hem gayet sanatkâr bir hâkim-i namdar (ünlü hükümdar) istedi ki Kur’an-ı Hakîm’i, maânîsindeki (manalarındaki) kudsiyetine ve kelimatındaki (kelimelerindeki) i’caza (mu’cize oluşuna) şayeste (layık) bir yazı ile yazsın. O mu’ciz-nüma (mu’cize gösteren) kamete (boya, endama), hârika bir libas (elbise) giydirilsin. İşte o nakkaş (süsleme sanatçısı) zat, Kur’an’ı pek acib (şaşırtıcı) bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri, yazısında istimal etti (kullandı). Hakaikinin (hakikatlerinin) tenevvüüne (çeşitliliğine) işaret için bazı mücessem hurufatını (cisimleşmiş harflerini) elmas ve zümrüt ile ve bir kısmını lü’lü (inci) ve akik ile ve bir taifesini (grubunu) pırlanta ve mercanla ve bir nevini (türünü) altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti (nakışladı) ki okumayı bilen ve bilmeyen herkes temaşasından (seyretmekten) hayran olup istihsan ederdi (beğenirdi). Bâhusus (özellikle) ehl-i hakikatin (hakikat ehlinin) nazarına o surî (dış görünüşteki) güzellik, manasındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın (süslemelerin) işaratı olduğundan pek kıymettar bir antika olmuştur.

Sonra o hâkim, şu musanna (sanatlı) ve murassa (değerli taşlarla süslenmiş) Kur’an’ı, bir ecnebi (yabancı) feylesofa ve bir Müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe hem mükâfat için emretti ki: “Her biriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız.” Evvela o feylesof sonra o âlim, ona dair birer kitap telif ettiler (yazdılar).

Fakat feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden (özelliklerinden) ve tarifatından (tanımlarından) bahseder. Manasına hiç ilişmez. Çünkü o ecnebi adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen (süslenmiş) Kur’an’ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve manayı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin çendan (her ne kadar) Arabî bilmiyor fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf (kuyumcu, cevherden anlayan) bir cevhercidir. İşte o adam, bu sanatlara göre eserini yazdı.

Amma Müslüman âlim ise ona baktığı vakit anladı ki o, Kitab-ı Mübin’dir (her şeyi açıklayan kitaptır), Kur’an-ı Hakîm’dir. İşte bu hakperest (hakka tapan) zat, ne tezyinat-ı zahiriyesine (dış süslemelerine) ehemmiyet verdi ve ne de hurufun (harflerin) nukuşuyla (nakışlarıyla) iştigal etti (meşgul oldu). Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âlî (yüce) daha gâlî (kıymetli) daha latîf (hoş) daha şerif (şerefli) daha nâfi’ (faydalı) daha câmi’ (kapsayıcı)… Çünkü nukuşun perdesi altında olan hakaik-i kudsiyesinden (kutsal hakikatlerinden) ve envar-ı esrarından (sırlarının nurlarından) bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif (şerefli tefsir) yazdı.

Sonra ikisi, eserlerini götürüp o hâkim-i zîşana (şanlı hükümdara) takdim ettiler. O hâkim, evvela feylesofun eserini aldı. Baktı gördü ki o hodpesend (kendini beğenen) ve tabiat-perest (tabiata tapan) adam çok çalışmış fakat hiç hakiki hikmetini yazmamış. Hiçbir manasını anlamamış, belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edepsizlik etmiş. Çünkü o menba-ı hakaik (hakikatlerin kaynağı) olan Kur’an’ı, manasız nukuş zannederek mana cihetinde kıymetsizlik ile tahkir etmiş (aşağılamış) olduğundan o hâkim-i hakîm dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı.

Sonra öteki hakperest, müdakkik (dikkatli) âlimin eserine baktı gördü ki gayet güzel ve nâfi’ (faydalı) bir tefsir ve gayet hakîmane (bilgece), mürşidane (yol gösterici) bir teliftir (esedir). “Âferin, bârekellah (Allah mübarek etsin)” dedi. İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sahibine derler. Öteki adam ise haddinden tecavüz etmiş bir sanatkârdır. Sonra onun eserine bir mükâfat olarak her bir harfine mukabil, tükenmez hazinesinden “On altın verilsin.” irade etti.

Eğer temsili fehmettin (anladın) ise bak, hakikatin yüzünü de gör:

Amma o müzeyyen Kur’an ise şu musanna (sanatlı) kâinattır. O hâkim ise Hakîm-i Ezelî’dir (Ezelî Hikmet Sahibi Allah’tır). Ve o iki adam ise birisi yani ecnebisi, ilm-i felsefe ve hükemasıdır (filozoflarıdır). Diğeri, Kur’an ve şakirdleridir (öğrencileridir).

Evet, Kur’an-ı Hakîm, şu Kur’an-ı Azîm-i Kâinat’ın en âlî (yüce) bir müfessiridir (yorumlayıcısıdır) ve en beliğ (açık ve etkili) bir tercümanıdır. Evet, o Furkan’dır (hak ile batılı ayıran Kur’an’dır) ki şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi (yaratılış ayetlerini) cin ve inse ders verir. Hem her biri birer harf-i manidar (anlamlı harf) olan mevcudata “mana-yı harfî” nazarıyla yani onlara Sâni’ (Sanatkâr Yaratıcı) hesabına bakar, “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâni’inin cemaline delâlet ediyor (işaret ediyor).” der. Ve bununla kâinatın hakiki güzelliğini gösteriyor.

Amma ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise huruf-u mevcudatın (varlıkların harflerinin) tezyinatında (süslemelerinde) ve münasebatında (ilişkilerinde) dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin (büyük kitabın, kâinatın) hurufatına (harflerine) “mana-yı harfî” ile yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken öyle etmeyip “mana-yı ismî” ile yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne kadar güzel yapılmış.”a bedel, “Ne güzeldir.” der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip (aşağılayıp) kendisine müşteki (şikâyetçi) eder. Evet, dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır (boş sözdür) ve kâinata bir tahkirdir.

İkinci Esas

Kur’an-ı Hakîm’in hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye (ahlak eğitimi) ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi (karşılaştırılması):

Felsefenin hâlis bir tilmizi (öğrencisi), bir firavundur. Fakat menfaati için en hasis (alçak) şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir (alçak bir firavundur). Her menfaatli şeyi kendine rab tanır. Hem o dinsiz şakird (öğrenci), mütemerrid (inatçı) ve muanniddir (dirençlidir). Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasise (alçak bir çıkar) için ayağını öpmekle zillet gösterir denî (alçak) bir muanniddir. Hem o dinsiz şakird, cebbar (zorba) bir mağrurdur (gururludur). Fakat kalbinde nokta-i istinad (dayanak noktası) bulmadığı için zatında gayet acz (acizlik) ile âciz bir cebbar-ı hodfüruştur (kendini satan bir zorbadır). Hem o şakird; menfaat-perest, hodendiştir (kendini düşünendir) ki gaye-i himmeti (en büyük gayesi), nefis ve batnın (karnın) ve fercin (namusun) hevesatını (geçici arzularını) tatmin ve menfaat-i şahsiyesini, bazı menfaat-i kavmiye içinde arayan dessas (hileci) bir hodgâmdır (bencildir).

Amma hikmet-i Kur’an’ın hâlis tilmizi ise bir abddir (kuldur). Fakat a’zam-ı mahlukata (yaratılmışların en büyüğüne) da ibadete tenezzül etmez, hem cennet gibi a’zam-ı menfaat olan bir şeyi, gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir (izzetli bir kuldur). Hem hakiki tilmizi mütevazidir, selim halîmdir (yumuşak huyludur). Fakat Fâtır’ının (Yaratıcısının) gayrına, daire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle (alçalmaya) tenezzül etmez. Hem fakir ve zayıftır, fakr (fakirliğini) ve zaafını (zayıflığını) bilir. Fakat onun Mâlik-i Kerîm’i (Cömert Sahibi), ona iddihar ettiği (sakladığı) uhrevî (ahirete ait) servet ile müstağnidir (ihtiyaçsızdır) ve Seyyid’inin (Efendisinin) nihayetsiz kudretine istinad ettiği (dayandığı) için kavîdir (güçlüdür). Hem yalnız livechillah (Allah için), rıza-i İlahî için fazilet için amel eder, çalışır.

İşte iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvazenesiyle anlaşılır.

Üçüncü Esas

Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’aniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye (insanlığın sosyal hayatına) verdiği terbiyeler:

Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede (sosyal hayatta) nokta-i istinadı (dayanak noktasını), “kuvvet” kabul eder. Hedefi, “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı (hayat prensibini), “cidal” (çekişme) tanır. Cemaatlerin rabıtasını (bağını), “unsuriyet (ırkçılık), menfî (olumsuz) milliyet”i tutar. Semeratı (meyveleri) ise “hevesat-ı nefsaniyeyi (nefsin heveslerini) tatmin ve hâcat-ı beşeriyeyi (insanlığın ihtiyaçlarını) tezyid”dir (artırmaktır).

Halbuki kuvvetin şe’ni (özelliği) tecavüzdür. Menfaatin şe’ni her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidalin şe’ni çarpışmaktır. Unsuriyetin şe’ni başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür. İşte bu hikmettendir ki beşerin saadeti selb olmuştur (elinden alınmıştır).

Amma hikmet-i Kur’aniye ise nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakk”ı kabul eder. Gayede menfaate bedel, “fazilet ve rıza-yı İlahî”yi kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine, “düstur-u teavün”ü (yardımlaşma prensibini) esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında (bağlarında) unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” (din, sınıf ve vatan bağı) kabul eder. Gayatı (hedefleri), hevesat-ı nefsaniyenin tecavüzatına (nefsin heveslerinin saldırılarına) set çekip (engel olup) ruhu maâliyata (yüce şeylere) teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini (yüce hislerini) tatmin eder ve insanı kemalât-ı insaniyeye (insani olgunluklara) sevk edip insan eder.

Hakkın şe’ni ittifaktır (birleşmektir). Faziletin şe’ni tesanüddür (dayanışmadır). Düstur-u teavünün şe’ni birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe’ni uhuvvettir (kardeşliktir), incizabdır (cezbetmektir). Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni saadet-i dâreyndir (iki dünya saadetidir).

Dördüncü Esas

Kur’an’ın bütün kelimat-ı İlahiye (Allah’ın sözleri) içinde cihet-i ulviyetini (yücelik yönünü) ve bütün kelâmlar (sözler) üstünde cihet-i tefevvukunu (üstünlük yönünü) anlamak istersen şu iki temsile bak:

Birincisi: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi (konuşması), iki tarzda hitabı vardır. Birisi, âdi bir raiyet (halktan biri) ile cüz’î (küçük) bir iş için hususi bir hâcete (ihtiyaca) dair, has (özel) bir telefonla konuşmaktır. Diğeri, saltanat-ı uzma (büyük saltanat) unvanıyla ve hilafet-i kübra (büyük halifelik) namıyla ve hâkimiyet-i âmme (genel egemenlik) haysiyetiyle (yönüyle) evamirini (emirlerini) etrafa neşir (yayma) ve teşhir (gösterme) maksadıyla bir elçisiyle veya büyük bir memuruyla konuşmaktır ve haşmetini izhar eden (gösteren) ulvi (yüce) bir fermanla mükâlemedir.

İkinci Temsil: Bir adam, elinde bir âyineyi (aynayı) güneşe karşı tutar. O âyine miktarınca bir ışık ve yedi rengi câmi’ (içeren) bir ziya (ışık) alır; o nisbetle güneşle münasebettar (ilişkili) olur, sohbet eder. Ve o ışıklı âyineyi, karanlıklı hanesine (evine) veya dam altındaki bağına tevcih etse (yöneltse) güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir.

Diğeri ise hanesinden veya bağının damından geniş pencereler açar. Gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakiki güneşin daimî ziyasıyla sohbet eder, konuşur ve lisan-ı hal ile böyle minnettarane bir sohbet eder. Der: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünü güldüren dünya güzeli ve gök nazdarı olan nâzenin (nazlı) güneş! Onlar gibi benim haneciğimi (küçük evimi) ve bahçeciğimi (küçük bahçemi) ısındırdın, ışıklandırdın.” Halbuki âyine sahibi böyle diyemez. O kayıt altındaki güneşin aksi ise âsârı mahduddur (etkileri sınırlıdır). O kayda göredir.

İşte bu iki temsilin dürbünüyle Kur’an’a bak. Tâ ki i’cazını (mu’cize olduğunu) göresin ve kudsiyetini (kutsallığını) anlayasın.

Evet, Kur’an der ki: “Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup denizler mürekkep olsa Cenab-ı Hakk’ın kelimatını (kelimelerini) yazsalar, bitiremezler.” Şimdi şu nihayetsiz kelimat içinde en büyük makam, Kur’an’a verilmesinin sebebi şudur ki:

Kur’an, ism-i a’zamdan ve her ismin a’zamlık mertebesinden gelmiş. Hem bütün âlemlerin Rabb’i itibarıyla Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın ilahı unvanıyla Allah’ın fermanıdır. Hem semavat ve arzın Hâlık’ı (Yaratıcısı) haysiyetiyle bir hitaptır. Hem rububiyet-i mutlaka (mutlak Rab’lık) cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye (Allah’ın genel saltanatı) hesabına bir hutbe-i ezeliyedir (ezelî bir hutbedir). Hem rahmet-i vâsia-i muhita (her şeyi kuşatan geniş rahmet) noktasında, bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniyedir (Rahman’ın iltifatlarının defteridir). Hem uluhiyetin azamet-i haşmeti (ilahlığın haşmetinin büyüklüğü) haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhabere (haberleşme) mecmuasıdır. Hem ism-i a’zamın muhitinden (çevresinden) nüzul (inme) ile arş-ı a’zamın bütün muhatına (kuşattığı alana) bakan, teftiş eden hikmet-feşan (hikmet saçan) bir kitab-ı mukaddestir.

İşte bu sırdandır ki “kelâmullah” unvanı kemal-i liyakatle (tam bir layıklıkla) Kur’an’a verilmiş.

Amma sair (diğer) kelimat-ı İlahiye ise bir kısmı, has (özel) bir itibar ile ve cüz’î (tikel) bir unvan ve hususi bir ismin cüz’î tecellisi ile ve has bir rububiyet (Rab’lık) ile ve mahsus (özel) bir saltanat ile ve hususi bir rahmet ile zahir olan (ortaya çıkan) kelâmdır. Hususiyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir (çeşitlidir). Ekser ilhamat bu kısımdandır. Fakat derecatı çok mütefavittir (farklıdır).

Mesela, en cüz’îsi ve basiti, hayvanatın ilhamatıdır. Sonra avam-ı nâsın (halkın genelinin) ilhamatıdır. Sonra avam-ı melaikenin (sıradan meleklerin) ilhamatıdır. Sonra evliya ilhamatıdır. Sonra melaike-i izam (büyük melekler) ilhamatıdır. İşte şu sırdandır ki kalbin telefonuyla vasıtasız münâcat eden bir veli der:

حَدَّثَنٖى قَلْبٖى عَنْ رَبّٖى

(Okunuşu: Haddesenî kalbî an Rabbî.)

(Meali: “Kalbim, benim Rabb’imden haber veriyor.”)

Demiyor: “Rabbü’l-âlemîn’den haber veriyor.” Hem der: “Kalbim, Rabb’imin âyinesidir, arşıdır.” Demiyor: “Rabbü’l-âlemîn’in arşıdır.” Çünkü kabiliyeti miktarınca ve yetmiş bine yakın hicabların (perdelerin) nisbet-i ref’i (kalkma oranı) derecesinde mazhar-ı hitap olabilir.

İşte bir padişahın saltanat-ı uzması (büyük saltanatı) haysiyetiyle çıkan fermanı, âdi bir adamla cüz’î bir mükâlemesinden ne kadar yüksek ve âlî (yüce) ise ve gökteki güneşin feyzinden istifade, âyinedeki aksinin cilvesinden istifadeden ne derece çok ve faik (üstün) ise Kur’an-ı Azîmüşşan dahi o nisbette bütün kelâmların ve hep kitapların fevkindedir (üzerindedir).

Kur’an’dan sonra ikinci derecede kütüb-ü mukaddese (kutsal kitaplar) ve suhuf-u semaviyenin (ilahi sayfaların) dereceleri nisbetinde tefevvukları (üstünlükleri) vardır. O sırr-ı tefevvuktan hissedardırlar.

Eğer bütün cin ve insanın Kur’an’dan tereşşuh etmeyen (sızmayan, kaynaklanmayan) bütün güzel sözleri toplansa yine Kur’an’ın mertebe-i kudsiyesine (kutsal mertebesine) yetişip tanzir edemez (ona benzer olamaz).

Eğer Kur’an’ın ism-i a’zamdan ve her ismin a’zamlık mertebesinden geldiğini bir parça fehmetmek (anlamak) istersen Âyetü’l-Kürsî ve âyet-i (Okunuşu: ve indehû mefâtihu’l-ğayb) ve âyet-i (Okunuşu: kuli’llâhumme mâlike’l-mulk) ve âyet-i (Okunuşu: yuğşi’l-leyle’n-nehâra yetlubuhû hasîsen ve’ş-şemse ve’l-kamera ve’n-nucûme musahharâtin bi-emrihî) ve âyet-i (Okunuşu: yâ erdu’bleî mâeki ve yâ semâu akliî) ve âyet-i (Okunuşu: tusebbihu lehu’s-semâvâtu’s-seb’u ve’l-ardu ve men fîhinn) ve âyet-i (Okunuşu: mâ halkukum ve lâ ba’sukum illâ ke-nefsin vâhıdeh) ve âyet-i (Okunuşu: innâ aradnâ’l-emânete ale’s-semâvâti ve’l-ardı ve’l-cibâl) ve âyet-i (Okunuşu: yevme natvi’s-semâe ke-tayyi’s-sicilli li’l-kutub) ve âyet-i (Okunuşu: ve mâ kaderû’llâhe hakka kadrihî ve’l-ardu cemîan kabdatuhû yevme’l-kıyâmeh) ve âyet-i (Okunuşu: lev enzelnâ hâze’l-kur’âne alâ cebelin le-raeytehû) gibi âyetlerin küllî (kapsamlı), umumî, ulvi (yüce) ifadelerine bak.

Hem başlarında (Okunuşu: Elhamdülillâh) veyahut (Okunuşu: Sebbeha) ve (Okunuşu: Yusebbihu) bulunan surelerin başlarına dikkat et. Tâ bu sırr-ı azîmin (büyük sırrın) şuâını (ışığını) göresin. Hem (Okunuşu: Elif-Lâm-Mîm)’lerin ve (Okunuşu: Elif-Lâm-Râ)’ların ve (Okunuşu: Hâ-Mîm)’lerin fatihalarına (başlangıçlarına) bak; Kur’an’ın, Cenab-ı Hakk’ın yanında ehemmiyetini bilesin.

Eğer şu “Dördüncü Esas”ın kıymettar sırrını fehmettin ise enbiyaya (peygamberlere) gelen vahyin ekseri (çoğunlukla) melek vasıtasıyla olduğunu ve ilhamın ekseri vasıtasız olduğunu anlarsın. Hem en büyük bir veli, hiçbir nebinin derecesine yetişmediğinin sırrını anlarsın. Hem Kur’an’ın azametini (büyüklüğünü) ve izzet-i kudsiyetini (kutsal izzetini) ve ulviyet-i i’cazının (mu’cizeliğinin yüceliğinin) sırrını anlarsın. Hem mi’racın sırr-ı lüzumunu, yani tâ semavata, tâ Sidretü’l-münteha’ya, tâ Kab-ı Kavseyn’e gidip, (Okunuşu: akrabu ileyhi min habli’l-verîd) olan Zat-ı Zülcelal ile münâcat edip (dua edip) tarfetü’l-aynda (göz açıp kapayıncaya kadar) yerine gelmek sırrını anlarsın.

Evet, şakk-ı kamer (ayın yarılması), nasıl ki bir mu’cize-i risaletidir; nübüvvetini (peygamberliğini) cin ve inse gösterdi. Öyle de mi’rac dahi bir mu’cize-i ubudiyetidir (kulluğunun mucizesidir); habibiyetini (Allah’ın sevgilisi olduğunu), ervah ve melaikeye gösterdi.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهٖ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهٖ اٰمٖينَ

(Okunuşu: Allâhümme salli ve sellim aleyhi ve alâ âlihî kemâ yelîku bi-rahmetike ve bi-hurmetihî, âmîn.)

(Meali: Allah’ım! Rahmetine ve onun hürmetine lâyık bir tarzda ona ve âline salât ve selâm eyle. Âmin.)

*

Risale-i Nur Külliyatından

On İkinci Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا

Kur’an-ı Hakîm’in hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmalen muvazenesi, hem hikmet-i Kur’aniyenin insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimaiyesine verdiği ders-i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi, hem Kur’an’ın sair kelimat-ı İlahiyeye ve bütün kelâmlara cihet-i rüçhaniyetine bir işarettir. İşte bu sözde dört esas vardır.

Birinci Esas

Hikmet-i Kur’aniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye dürbünüyle bak:

Bir zaman hem dindar hem gayet sanatkâr bir hâkim-i namdar istedi ki Kur’an-ı Hakîm’i, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimatındaki i’caza şayeste bir yazı ile yazsın. O mu’ciz-nüma kamete, hârika bir libas giydirilsin. İşte o nakkaş zat, Kur’an’ı pek acib bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri, yazısında istimal etti. Hakaikinin tenevvüüne işaret için bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrüt ile ve bir kısmını lü’lü ve akik ile ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nevini altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki okumayı bilen ve bilmeyen herkes temaşasından hayran olup istihsan ederdi. Bâhusus ehl-i hakikatin nazarına o surî güzellik, manasındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işaratı olduğundan pek kıymettar bir antika olmuştur.

Sonra o hâkim, şu musanna ve murassa Kur’an’ı, bir ecnebi feylesofa ve bir Müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe hem mükâfat için emretti ki: “Her biriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız.” Evvela o feylesof sonra o âlim, ona dair birer kitap telif ettiler.

Fakat feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder. Manasına hiç ilişmez. Çünkü o ecnebi adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur’an’ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve manayı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin çendan Arabî bilmiyor fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam, bu sanatlara göre eserini yazdı.

Amma Müslüman âlim ise ona baktığı vakit anladı ki o, Kitab-ı Mübin’dir, Kur’an-ı Hakîm’dir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahiriyesine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âlî daha gâlî daha latîf daha şerif daha nâfi’ daha câmi’… Çünkü nukuşun perdesi altında olan hakaik-i kudsiyesinden ve envar-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı.

Sonra ikisi, eserlerini götürüp o hâkim-i zîşana takdim ettiler. O hâkim, evvela feylesofun eserini aldı. Baktı gördü ki o hodpesend ve tabiat-perest adam çok çalışmış fakat hiç hakiki hikmetini yazmamış. Hiçbir manasını anlamamış, belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edepsizlik etmiş. Çünkü o menba-ı hakaik olan Kur’an’ı, manasız nukuş zannederek mana cihetinde kıymetsizlik ile tahkir etmiş olduğundan o hâkim-i hakîm dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı.

Sonra öteki hakperest, müdakkik âlimin eserine baktı gördü ki gayet güzel ve nâfi’ bir tefsir ve gayet hakîmane, mürşidane bir teliftir. “Âferin, bârekellah” dedi. İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sahibine derler. Öteki adam ise haddinden tecavüz etmiş bir sanatkârdır. Sonra onun eserine bir mükâfat olarak her bir harfine mukabil, tükenmez hazinesinden “On altın verilsin.” irade etti.

Eğer temsili fehmettin ise bak, hakikatin yüzünü de gör:

Amma o müzeyyen Kur’an ise şu musanna kâinattır. O hâkim ise Hakîm-i Ezelî’dir. Ve o iki adam ise birisi yani ecnebisi, ilm-i felsefe ve hükemasıdır. Diğeri, Kur’an ve şakirdleridir.

Evet, Kur’an-ı Hakîm, şu Kur’an-ı Azîm-i Kâinat’ın en âlî bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır. Evet, o Furkan’dır ki şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi cin ve inse ders verir. Hem her biri birer harf-i manidar olan mevcudata “mana-yı harfî” nazarıyla yani onlara Sâni’ hesabına bakar, “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâni’inin cemaline delâlet ediyor.” der. Ve bununla kâinatın hakiki güzelliğini gösteriyor.

Amma ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına “mana-yı harfî” ile yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken öyle etmeyip “mana-yı ismî” ile yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış.”a bedel, “Ne güzeldir.” der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müşteki eder. Evet, dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir.

İkinci Esas

Kur’an-ı Hakîm’in hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi:

Felsefenin hâlis bir tilmizi, bir firavundur. Fakat menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. Her menfaatli şeyi kendine rab tanır. Hem o dinsiz şakird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasise için ayağını öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şakird, cebbar bir mağrurdur. Fakat kalbinde nokta-i istinad bulmadığı için zatında gayet acz ile âciz bir cebbar-ı hodfüruştur. Hem o şakird; menfaat-perest, hodendiştir ki gaye-i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesatını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini, bazı menfaat-i kavmiye içinde arayan dessas bir hodgâmdır.

Amma hikmet-i Kur’an’ın hâlis tilmizi ise bir abddir. Fakat a’zam-ı mahlukata da ibadete tenezzül etmez, hem cennet gibi a’zam-ı menfaat olan bir şeyi, gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem hakiki tilmizi mütevazidir, selim halîmdir. Fakat Fâtır’ının gayrına, daire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zayıftır, fakr ve zaafını bilir. Fakat onun Mâlik-i Kerîm’i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnidir ve Seyyid’inin nihayetsiz kudretine istinad ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillah, rıza-i İlahî için fazilet için amel eder, çalışır.

İşte iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvazenesiyle anlaşılır.

Üçüncü Esas

Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’aniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:

Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı, “kuvvet” kabul eder. Hedefi, “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı, “cidal” tanır. Cemaatlerin rabıtasını, “unsuriyet, menfî milliyet”i tutar. Semeratı ise “hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve hâcat-ı beşeriyeyi tezyid”dir.

Halbuki kuvvetin şe’ni tecavüzdür. Menfaatin şe’ni her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidalin şe’ni çarpışmaktır. Unsuriyetin şe’ni başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür. İşte bu hikmettendir ki beşerin saadeti selb olmuştur.

Amma hikmet-i Kur’aniye ise nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakk”ı kabul eder. Gayede menfaate bedel, “fazilet ve rıza-yı İlahî”yi kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine, “düstur-u teavün”ü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder. Gayatı, hevesat-ı nefsaniyenin tecavüzatına set çekip ruhu maâliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemalât-ı insaniyeye sevk edip insan eder.

Hakkın şe’ni ittifaktır. Faziletin şe’ni tesanüddür. Düstur-u teavünün şe’ni birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe’ni uhuvvettir, incizabdır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni saadet-i dâreyndir.

Dördüncü Esas

Kur’an’ın bütün kelimat-ı İlahiye içinde cihet-i ulviyetini ve bütün kelâmlar üstünde cihet-i tefevvukunu anlamak istersen şu iki temsile bak:

Birincisi: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, iki tarzda hitabı vardır. Birisi, âdi bir raiyet ile cüz’î bir iş için hususi bir hâcete dair, has bir telefonla konuşmaktır. Diğeri, saltanat-ı uzma unvanıyla ve hilafet-i kübra namıyla ve hâkimiyet-i âmme haysiyetiyle evamirini etrafa neşir ve teşhir maksadıyla bir elçisiyle veya büyük bir memuruyla konuşmaktır ve haşmetini izhar eden ulvi bir fermanla mükâlemedir.

İkinci Temsil: Bir adam, elinde bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine miktarınca bir ışık ve yedi rengi câmi’ bir ziya alır; o nisbetle güneşle münasebettar olur, sohbet eder. Ve o ışıklı âyineyi, karanlıklı hanesine veya dam altındaki bağına tevcih etse güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir.

Diğeri ise hanesinden veya bağının damından geniş pencereler açar. Gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakiki güneşin daimî ziyasıyla sohbet eder, konuşur ve lisan-ı hal ile böyle minnettarane bir sohbet eder. Der: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünü güldüren dünya güzeli ve gök nazdarı olan nâzenin güneş! Onlar gibi benim haneciğimi ve bahçeciğimi ısındırdın, ışıklandırdın.” Halbuki âyine sahibi böyle diyemez. O kayıt altındaki güneşin aksi ise âsârı mahduddur. O kayda göredir.

İşte bu iki temsilin dürbünüyle Kur’an’a bak. Tâ ki i’cazını göresin ve kudsiyetini anlayasın.

Evet, Kur’an der ki: “Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup denizler mürekkep olsa Cenab-ı Hakk’ın kelimatını yazsalar, bitiremezler.” Şimdi şu nihayetsiz kelimat içinde en büyük makam, Kur’an’a verilmesinin sebebi şudur ki:

Kur’an, ism-i a’zamdan ve her ismin a’zamlık mertebesinden gelmiş. Hem bütün âlemlerin Rabb’i itibarıyla Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın ilahı unvanıyla Allah’ın fermanıdır. Hem semavat ve arzın Hâlık’ı haysiyetiyle bir hitaptır. Hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhita noktasında, bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniyedir. Hem uluhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır. Hem ism-i a’zamın muhitinden nüzul ile arş-ı a’zamın bütün muhatına bakan, teftiş eden hikmet-feşan bir kitab-ı mukaddestir.

İşte bu sırdandır ki “kelâmullah” unvanı kemal-i liyakatle Kur’an’a verilmiş.

Amma sair kelimat-ı İlahiye ise bir kısmı, has bir itibar ile ve cüz’î bir unvan ve hususi bir ismin cüz’î tecellisi ile ve has bir rububiyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususi bir rahmet ile zahir olan kelâmdır. Hususiyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir. Ekser ilhamat bu kısımdandır. Fakat derecatı çok mütefavittir.

Mesela, en cüz’îsi ve basiti, hayvanatın ilhamatıdır. Sonra avam-ı nâsın ilhamatıdır. Sonra avam-ı melaikenin ilhamatıdır. Sonra evliya ilhamatıdır. Sonra melaike-i izam ilhamatıdır. İşte şu sırdandır ki kalbin telefonuyla vasıtasız münâcat eden bir veli der: حَدَّثَنٖى قَلْبٖى عَنْ رَبّٖى Yani “Kalbim, benim Rabb’imden haber veriyor.” Demiyor: “Rabbü’l-âlemîn’den haber veriyor.” Hem der: “Kalbim, Rabb’imin âyinesidir, arşıdır.” Demiyor: “Rabbü’l-âlemîn’in arşıdır.” Çünkü kabiliyeti miktarınca ve yetmiş bine yakın hicabların nisbet-i ref’i derecesinde mazhar-ı hitap olabilir.

İşte bir padişahın saltanat-ı uzması haysiyetiyle çıkan fermanı, âdi bir adamla cüz’î bir mükâlemesinden ne kadar yüksek ve âlî ise ve gökteki güneşin feyzinden istifade, âyinedeki aksinin cilvesinden istifadeden ne derece çok ve faik ise Kur’an-ı Azîmüşşan dahi o nisbette bütün kelâmların ve hep kitapların fevkindedir.

Kur’an’dan sonra ikinci derecede kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semaviyenin dereceleri nisbetinde tefevvukları vardır. O sırr-ı tefevvuktan hissedardırlar.

Eğer bütün cin ve insanın Kur’an’dan tereşşuh etmeyen bütün güzel sözleri toplansa yine Kur’an’ın mertebe-i kudsiyesine yetişip tanzir edemez.

Eğer Kur’an’ın ism-i a’zamdan ve her ismin a’zamlık mertebesinden geldiğini bir parça fehmetmek istersen Âyetü’l-Kürsî ve âyet-i وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ ve âyet-i قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ ve âyet-i يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثٖيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهٖ ve âyet-i يَٓا اَرْضُ ابْلَعٖى مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِعٖى ve âyet-i تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ ve âyet-i مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ve âyet-i اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ ve âyet-i يَوْمَ نَطْوِى السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ ve âyet-i وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهٖ وَالْاَرْضُ جَمٖيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ve âyet-i لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ gibi âyetlerin küllî, umumî, ulvi ifadelerine bak.

Hem başlarında اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ veyahut سَبَّحَ ve يُسَبِّحُ bulunan surelerin başlarına dikkat et. Tâ bu sırr-ı azîmin şuâını göresin. Hem الٓمٓ lerin ve الٓرٰ ların ve حٰمٓ lerin fatihalarına bak; Kur’an’ın, Cenab-ı Hakk’ın yanında ehemmiyetini bilesin.

Eğer şu “Dördüncü Esas”ın kıymettar sırrını fehmettin ise enbiyaya gelen vahyin ekseri melek vasıtasıyla olduğunu ve ilhamın ekseri vasıtasız olduğunu anlarsın. Hem en büyük bir veli, hiçbir nebinin derecesine yetişmediğinin sırrını anlarsın. Hem Kur’an’ın azametini ve izzet-i kudsiyetini ve ulviyet-i i’cazının sırrını anlarsın. Hem mi’racın sırr-ı lüzumunu, yani tâ semavata, tâ Sidretü’l-münteha’ya, tâ Kab-ı Kavseyn’e gidip, اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ olan Zat-ı Zülcelal ile münâcat edip tarfetü’l-aynda yerine gelmek sırrını anlarsın.

Evet, şakk-ı kamer, nasıl ki bir mu’cize-i risaletidir; nübüvvetini cin ve inse gösterdi. Öyle de mi’rac dahi bir mu’cize-i ubudiyetidir; habibiyetini, ervah ve melaikeye gösterdi.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهٖ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهٖ اٰمٖينَ

*

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir