On Üçüncü Söz



İzahlı Metin

On Üçüncü Söz

*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

*Ve nunezzilu minel kur’âni mâ huve şifâun ve rahmetun lil mu’minîn* (Biz Kur’an’dan, müminler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiririz) ۞ *Ve mâ allemnâhuş şi’re ve mâ yenbegî leh* (Biz ona şiir öğretmedik, bu ona yaraşmaz da)

Kur’an-ı Hakîm ile felsefe ilimlerinin ortaya koyduğu hikmetleri, ibret derslerini ve ilim derecelerini karşılaştırmak istersen, şu gelecek sözlere dikkat et!

İşte ifade gücü mucize olan Kur’an, bütün kâinatta ‘sıradan’ diye isimlendirilen, fakat aslında olağanüstü ve birer kudret mucizesi olan varlıkların üzerindeki alışkanlık perdesini keskin açıklamalarıyla yırtar. Böylece o şaşırtıcı gerçekleri şuur sahiplerine gösterir, onların ibret dolu bakışlarını kendine çeker ve akıllara tükenmez bir ilimler hazinesi açar.

Felsefe hikmeti ise, olağanüstü olan bütün bu kudret mucizelerini alışkanlık perdesi içine saklayıp cahilce ve umursamazca üzerlerinden geçer. Yalnızca olağanüstü olma özelliğini yitirmiş, yaratılış düzeninin dışına çıkmış ve fıtratın mükemmelliğinden sapmış nadir varlıkları dikkate sunar, onları birer ibretli hikmet diye şuur sahiplerine takdim eder.

Mesela, kudretin en kapsamlı mucizesi olan insanın yaratılışına sıradan bir şeymiş gibi umursamazca bakar. Fakat insanın mükemmel yaratılışının dışına çıkmış üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı, büyük bir şaşkınlık gürültüsüyle ibret nazarlarına sergiler.

Mesela, rahmetin en zarif ve en genel bir mucizesi olan bütün yavruların gayb hazinesinden düzenli bir şekilde beslenmesini sıradan görüp üzerine nankörlük perdesini çeker. Fakat düzenden sapmış, sürüsünden ayrılmış, tek başına gurbete düşmüş, denizin altındaki bir böceğin bir yeşil yaprakla beslendiğini görür; onda ortaya çıkan lütuf ve cömertlikle oradaki balıkçıları ağlatmak ister. (Haşiye[1])

İşte Kur’an-ı Kerîm’in ilim, hikmet ve Allah’ı tanıma yönünden zenginliğini ve felsefenin ilim, ibret ve Sanatkârı tanıma yönündeki fakirliğini ve iflasını gör, ibret al!

İşte bu sırdandır ki Kur’an-ı Hakîm, sonsuz parlaklıkta ve yükseklikte hakikatleri içerdiğinden, şiirin hayallerine ihtiyaç duymaz. Evet, ifade gücü mucize olan Kur’an’ın mucize derecesindeki mükemmel düzeni ve kâinat kitabındaki sanatsal düzenlilikleri, düzenli üsluplarıyla açıkladığı halde şiir şeklinde olmamasının bir diğer sebebi de şudur:

Ayetlerinin her bir yıldızı, vezin kaydı altına girmeyerek ayetlerin çoğuna bir nevi merkez ve kardeş olsun; aralarında var olan manevi ilişkiye bir bağ olmak için o kuşatıcı daire içindeki ayetlere birer bağlantı hattı oluştursun. Sanki serbest olan her bir ayetin, ayetlerin çoğuna bakan birer gözü, onlara yönelmiş birer yüzü vardır. Kur’an içinde binlerce Kur’an bulunur ki her farklı mizaç sahibine birini verir. Nasıl ki Yirmi Beşinci Söz’de açıklandığı gibi, İhlas Suresi içinde, her biri kanatlı olan altı cümlenin birleşiminden oluşan otuz altı İhlas Suresi değerinde bir tevhid ilmi hazinesi bulunur ve bunu içinde barındırır. Evet, nasıl ki gökyüzündeki düzensiz gibi görünen yıldızların bu görünüşteki düzensizliği sebebiyle her bir yıldız bir kayıt altına girmeyip, yıldızların çoğuna bir nevi merkez olarak kendi yörüngesindeki her bir yıldıza, varlıklar arasındaki gizli ilişkiye bir işaret olarak birer bağlantı hattı uzatır. Sanki her bir tek yıldız, bir ayet yıldızı gibi bütün yıldızlara bakan birer göze, onlara yönelmiş birer yüze sahiptir.

İşte düzensizlik içindeki mükemmel düzeni gör, ibret al! *Ve mâ allemnâhuş şi’re ve mâ yenbegî leh* (Biz ona şiir öğretmedik, bu ona yaraşmaz da) ayetinin bir sırrını anla!

Ayrıca *ve mâ yenbegî leh* (bu ona yaraşmaz da) ayetinin sırrını da şununla anla ki, şiirin özelliği, küçük ve sönük hakikatleri büyük ve parlak hayallerle süsleyip beğendirmeye çalışmaktır. Hâlbuki Kur’an’ın hakikatleri o kadar büyük, yüce, parlak ve canlıdır ki en büyük ve parlak hayal bile o hakikatlere kıyasla son derece küçük ve sönük kalır. Mesela,

*Yevme natvis semâe ke tayyis sicilli lil kutub* (O gün biz göğü, yazı tomarlarını dürer gibi düreceğiz) ۞ *Yugşil leylen nehâre yetlubuhu hasîsâ* (Geceyi, peşinden süratle gelen gündüze bürür) ۞ *İn kânet illâ sayhaten vâhideten fe izâhum cemîun ledeynâ muhdarûn* (Olan, sadece korkunç bir sesti. Bir de bakarsın ki hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilmişlerdir)

gibi sayısız hakikatler buna şahittir.

Kur’an’ın her bir ayetinin, parlak bir yıldız gibi mucizelik ve hidayet nurunu yayarak küfür karanlıklarını nasıl dağıttığını görmek ve bundan zevk almak istersen, kendini o cehalet asrında ve o bedevîlik çölünde farz et. Her şeyin cehalet ve gaflet karanlığı altında, cansızlık ve tabiat perdesine sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’an’ın yüce dilinden,

*Yusebbihu lillâhi mâ fis semâvâti ve mâ fil ardıl melikil kuddûsil azîzil hakîm* (Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Melik, Kuddûs, Azîz ve Hakîm olan Allah’ı tesbih eder)

gibi ayetleri işit, bak. O ölmüş veya uyumuş olan âlemdeki varlıklar, *yusebbihu* (tesbih eder) sedasıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyor, uyanıyor, ayağa kalkıp zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer cansız ateş parçası olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahluklar, *Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu* (Yedi gök ve yer O’nu tesbih eder) nidasıyla, işitenlerin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer hikmetli kelime ve hakikat nuru saçan birer ışık; yeryüzü bir kafa, kara ve deniz birer dil ve bütün hayvanlar ve bitkiler birer tesbih sözü olarak kendilerini gösterirler. Yoksa bu zamandan o zamana bakmakla, bahsedilen zevkin inceliklerini göremezsin.

Evet, o zamandan beri nurunu yayan, zamanın geçmesiyle herkesçe bilinen ilimler hükmüne geçen, diğer İslami nurlarla parlayan ve Kur’an’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir durum içindeyken veya yüzeysel ve basit bir alışkanlık perdesiyle bakarsan, elbette her bir ayetin ne kadar tatlı bir mucize nağmesi içinde ne tür karanlıkları dağıttığını tam olarak göremezsin ve birçok mucize türü içinde bu türünü zevk edemezsin.

İfade gücü mucize olan Kur’an’ın en yüksek mucize derecesine bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:

Çok yüksek, tuhaf ve etrafa fazlasıyla yayılmış acayip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç bir gayb perdesi altında, gizli bir tabaka içinde saklanmış olsun. Bilindiği gibi bir ağacın, insanın organları gibi dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün parçaları arasında bir ilişki, bir uyum, bir denge bulunması gerekir. Her bir parçası, o ağacın yapısına göre bir şekil alır, ona bir suret verilir. İşte, hiç görünmeyen (ve hâlâ görünmeyen) o ağaç hakkında biri çıksa, bir perde üzerine onun her bir parçasına karşılık birer resim çizse, birer sınır belirlese, daldan meyveye, meyveden yaprağa bir uyumla bir şekil resmetse ve birbirinden sonsuz uzaklıkta olan başlangıç ve bitiş noktasının ortasını, organlarının aynı şekil ve suretini gösterecek uygun çizimlerle doldursa, elbette şüphe kalmaz ki o ressam, o gaybî ağacı, gaybı gören bir nazarla görür, kuşatır ve sonra onu tasvir eder.

Aynen bunun gibi, ifade gücü mucize olan Kur’an’ın da, mümkinatın hakikatine dair açıklamaları… Ki o hakikat; dünyanın başlangıcından tut, ta ahiretin en sonuna kadar uzanmış ve yerden arşa, zerreden güneşe kadar yayılmış olan yaratılış ağacının hakikatine dair Furkan’ın (Kur’an’ın) açıklamaları, o kadar büyük bir uyumu korumuş ve her bir organa ve meyveye layık birer şekil vermiştir ki, bütün derin âlimler, araştırmalarının sonunda Kur’an’ın tasvirine “Maşallah, barekallah” deyip, “Kâinatın tılsımını ve yaratılışın sırrını keşfedip açan yalnız sensin ey hikmetli Kur’an!” demişlerdir.

*Ve lillâhil meselul a’lâ* (En yüce misaller Allah’a aittir) –temsilde hata olmaz– Allah’ın isim ve sıfatlarını, ilahî şan ve fiillerini, nurdan bir Tuba ağacı hükmünde temsil edelim ki, o nurlu ağacın büyüklük dairesi ezelden ebede uzanıp gidiyor. Ululuk sınırları, sonsuz mutlak boşlukta yayılıp her şeyi kuşatıyor. İcraatının sınırları,

*Yehûlu beynel mer’i ve kalbih* (Kişi ile kalbinin arasına girer) ۞ *Fâlikul habbi ven nevâ* (Tohumu ve çekirdeği yarıp çatlatandır) ۞ *Huvellezî yusavvirukum fil erhâmi keyfe yeşâ’* (Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O’dur)

hududundan başlayıp, tâ

*Ves semâvâtu matviyyâtun bi yemînih* (Gökler O’nun kudret eliyle dürülmüştür) ۞ *Halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâm* (Gökleri ve yeri altı günde yarattı) ۞ *Ve sehhareş şemse vel kamera* (Güneşi ve ayı hizmete soktu)

hududuna kadar uzanmış olan o nurlu hakikati; bütün dal ve budaklarıyla, amaç ve meyveleriyle o kadar uyumlu, birbirine uygun, layık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden ürkmeyecek bir surette o isim ve sıfatların, şan ve fiillerin hakikatlerini açıklamıştır ki, bütün keşif ve hakikat ehli, melekût âleminde dolaşan bütün irfan ve hikmet sahipleri, Furkan’ın bu açıklamaları karşısında “Sübhanallah” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar uygun, ne kadar güzel, ne kadar layık!” diyerek onu tasdik ediyorlar.

Mesela, bütün imkân ve vücub dairesine bakan ve o iki büyük ağacın tek bir dalı hükmünde olan imanın altı şartını ve o şartların bütün dal ve budaklarını, ta en ince meyve ve çiçeklerine varıncaya kadar aralarında öylesine bir uyum gözeterek tasvir eder, o derece bir denge içinde tarif eder ve o mertebede bir uyum tarzında gösterir ki, insan aklı bunu idrak etmekten aciz ve güzelliğine hayran kalır.

Ve o iman dalının bir budağı hükmünde olan İslamiyet’in beş şartı arasında ve o şartların en ince ayrıntıları, en küçük adapları, en uzak hedefleri, en derin hikmetleri ve en cüz’î meyvelerine varıncaya kadar aralarında güzel bir uyum, mükemmel bir münasebet ve tam bir denge korunduğuna delil, o kapsayıcı Kur’an’ın açık ayetlerinden, farklı yorumlarından, işaretlerinden ve remizlerinden çıkan büyük İslam şeriatının mükemmel düzeni, dengesi, güzel uyumu ve sağlamlığıdır. Bu, çürütülemez adil bir şahit, şüphe götürmez kesin bir delildir.

Demek oluyor ki, Kur’an’ın açıklamaları, insanın sınırlı bilgisine, özellikle de ümmi (okuma yazma bilmeyen) birinin bilgisine dayandırılamaz. Aksine, her şeyi kuşatan bir ilme dayanmaktadır ve bütün varlığı birden görebilen, ezel ile ebed arasında bütün hakikatleri bir anda müşahede eden bir Zat’ın kelamıdır. *Elhamdu lillâhillezî enzele alâ abdihil kitâbe ve lem yec’al lehu ivecâ* (Hamd, o Allah’a mahsustur ki, kuluna Kitab’ı indirdi ve onda hiçbir eğriliğe yer vermedi) ayeti bu hakikate işaret eder.

*Allâhumme yâ munzilel kur’ân, bi hakkıl kur’ân ve bi hakkı men unzile aleyhil kur’ân, nevvir kulûbenâ ve kubûrenâ bi nûril îmâni vel kur’ân. Âmin yâ musteân.* (Ey Kur’an’ı indiren Allah’ım! Kur’an hakkı için ve Kur’an’ın kendisine indirildiği zat hakkı için, kalplerimizi ve kabirlerimizi iman ve Kur’an nuruyla aydınlat. Âmin, ey yardım istenen!)

*

On Üçüncü Söz’ün İkinci Makamı

*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

(Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir konuşmadır.)

Bir grup genç, şimdiki aldatıcı ve çekici eğlencelerin ve geçici heveslerin saldırıları karşısında “Ahiretimizi nasıl kurtaracağız?” diye Risale-i Nur’dan yardım istediler. Ben de Risale-i Nur’un manevi şahsiyeti adına onlara dedim ki:

Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.

Birinci yol: O kabir, iman ehli için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.

İkinci yol: Ahireti onaylayan fakat günahkâr ve sapkın bir hayat sürenler için ebedî bir hapishane ve bütün dostlarından ayrı, tek başına kalacağı bir hücre hapsi kapısıdır. Öyle gördüğü, inandığı ve inandığı gibi yaşamadığı için öyle bir muamele görecek.

İkinci yol: Ahirete inanmayan inkâr ve sapkınlık ehli için bir ebedî idam kapısı, yani hem kendisini hem bütün sevdiklerini idam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak tam da bunu görecek. Bu son iki şık apaçıktır, delil istemez, gözle görünür.

Madem ecel gizlidir; her an ölüm, insanın başını kesmek için gelebilir ve bunun genci yaşlısı yoktur. Elbette daima gözü önünde böylesine büyük ve dehşetli bir meseleyle karşı karşıya olan çaresiz insan için; o ebedî idamdan, o dipsiz, sonsuz hücre hapsinden kurtulma çaresini aramak ve kabir kapısını kendi adına ebedî bir âleme, sonsuz bir mutluluğa ve nurlu bir âleme açılan bir kapıya dönüştürmek, o insanın dünya kadar büyük bir meselesidir.

Bu kesin gerçek, bu üç yol ile ortadayken ve bu üç yolun da bahsedilen üç sonuçla neticeleneceğini haber veren yüz yirmi dört bin doğru sözlü elçi olan peygamberler (ki onların ellerinde doğruluğun nişanesi olan mucizeler bulunmaktadır) ve o peygamberlerin bildirdiği aynı haberleri keşif, manevi zevk ve bizzat görerek doğrulayan ve imza basan yüz yirmi dört milyon evliyanın aynı hakikate şahitlik etmeleri ve sayılamayacak kadar çok derin âlimin, kesin delilleriyle o peygamberlerin ve evliyaların verdikleri aynı haberleri aklen ve ilmen kesinlik derecesinde (*[2]) ispat etmeleri ve yüzde doksan dokuz kesin ihtimalle “İdamdan ve ebedî zindandan kurtulmak ve o yolu sonsuz mutluluğa çevirmek, yalnızca iman ve itaat iledir” diye ittifakla haber veriyorlar.

Acaba, yüzde bir helak olma ihtimali bulunan tehlikeli bir yola gitmemek için tek bir habercinin sözü dikkate alınırken ve onun sözünü dinlemeyip o yola giden adamın, yok olma endişesinden kaynaklanan manevi acısı yemek iştahını kaçırırken; böylesine yüz binlerce doğru sözlü ve doğruluğu onaylanmış habercinin, yüzde yüz ihtimalle sapkınlık ve günahkârlığın, göz önündeki kabir darağacına ve ebedî hücre hapsine kesin bir sebep olduğunu ve imanın ve kulluğun ise yüzde yüz ihtimalle o darağacını kaldırıp o hücre hapsini kapattığını ve şu göz önündeki kabri ebedî bir hazineye, bir mutluluk sarayına açılan bir kapıya çevirdiğini haber verdikleri ve bunun delillerini ve izlerini gösterdikleri halde; bu şaşırtıcı, garip, dehşetli ve muazzam mesele karşısında bulunan çaresiz insan, özellikle de Müslüman, eğer iman ve kulluğu olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti tek bir insana verilse, acaba her an oraya çağrılmak için sırasını bekleyen bir insana verdiği o endişeden kaynaklanan acı elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.

Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her taraftaki vefatlar o dehşetli acıyı deşiyor ve hatırlatıyorlar. Elbette o sapkınlık ve günah ehli, yüz bin lezzet ve zevk alsa da, yine de manevi bir cehennem kalbinde yaşar ve onu yakar. Fakat çok kalın bir gaflet sersemliği, bunu geçici olarak hissettirmez.

Madem iman ve itaat ehli, göz önünde gördüğü kabri, ebedî bir hazineye, sonsuz bir mutluluğa kendisi için açılan bir kapı olarak görmektedir ve o ezelî kader piyangosundan milyarlarca altın ve elmas kazandıracak bir biletin de iman belgesiyle ona çıktığını bilmektedir. Her an “Gel biletini al!” diye beklenmesinden kaynaklanan derin, esaslı, hakiki lezzet ve manevi zevk öyle bir lezzettir ki, eğer cisimleşse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama özel bir cennet hükmüne geçerdi. Hal böyleyken; o büyük zevki ve lezzeti terk edip gençliğin itmesiyle, o sınırsız acılarla dolu, zehirli bir bala benzeyen sefih ve heveskâr, geçici ve gayrimeşru bir lezzeti tercih eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer.

Ecnebi dinsizler gibi de olamaz. Çünkü onlar, bir peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de manevi olgunluğa vesile olacak bazı güzel karakter özellikleri bulunabilir. Fakat bir Müslüman; hem peygamberleri, hem Rabb’ini, hem de bütün manevi olgunlukları Muhammed-i Arabî Aleyhissalatu Vesselam vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, artık hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah’ı da tanımaz. Ve ruhunda olgunluğu koruyacak hiçbir temel prensibi bilemez. Çünkü peygamberlerin en sonuncusu ve en büyüğü olan, dini ve daveti bütün insanlığa yönelik olduğu için, mucizeler ve din bakımından herkesten üstün olan ve on dört asırdır bütün hakikatlerde tüm insanlığa üstatlık ettiğini parlak bir şekilde ispat eden ve insanlığın iftihar kaynağı olan bir zatın temel terbiyesini ve dininin esaslarını terk eden, elbette hiçbir yönden bir nur, bir kemal bulamaz. Mutlak bir çöküşe mahkûmdur.

İşte ey dünya hayatının zevkine düşkün ve gelecek kaygısıyla geleceğini ve hayatını güvence altına almak için çabalayan çaresizler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini ve rahatını isterseniz, meşru dairedeki keyifle yetininiz. O, keyfinize yeterlidir. Onun dışında ve gayrimeşru dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu önceki açıklamalardan elbette anladınız.

Eğer geçmiş zamanın olayları sinemayla şimdiki zamanda gösterildiği gibi, gelecekteki durumlar da mesela elli sene sonraki haller bir sinemayla gösterilseydi, sefahet ehli şimdiki güldüklerine yüz binlerce kez lanet ve nefret edip ağlayacaklardı.

Dünyada ve ahirette ebedî ve daimî mutluluğu isteyenin, iman dairesindeki Muhammedî terbiyeyi (Aleyhissalatu Vesselam) kendine rehber etmesi gerekir.

*

Birkaç Çaresiz Gence Verilen Bir Uyanış, Bir Ders, Bir İhtardır

Bir gün yanıma birkaç parlak genç geldi. Hayat, gençlik ve nefsi arzulardan gelen tehlikelerden sakınmak için etkili bir ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risale-i Nur’dan yardım isteyen gençlere dediğim gibi dedim ki:

Sizdeki gençlik kesinlikle gidecek. Eğer siz meşru dairede kalmazsanız, o gençlik ziyan olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem de ahirette kendi lezzetinden çok daha fazla bela ve acı getirecek. Eğer İslam terbiyesiyle o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet, namusluluk ve itaate harcarsanız, o gençlik manen kalıcı olacak ve ebedî bir gençlik kazanmanıza sebep olacaktır.

Hayat ise, eğer iman olmazsa veya isyan sebebiyle o iman etkisiz kalırsa, hayat görünüşte ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, o zevk ve lezzetten binlerce kat daha fazla acılar, hüzünler, kederler verir. Çünkü insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine, şimdiki zamanla birlikte geçmiş ve gelecek zamanlarla da yaratılışı gereği ilgilidir. O zamanlardan da hem elem hem lezzet alabilir. Hayvan ise fikri olmadığı için şimdiki lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise eğer sapkınlığa ve gaflete düşmüşse, şimdiki lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o kısmi lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Özellikle de gayrimeşru ise, tamamen zehirli bir bal hükmündedir. Demek ki hayatın lezzeti noktasında, hayvandan yüz derece aşağı düşer.

Belki de sapkınlık ve gaflet ehlinin hayatı, belki varlığı, belki kâinatı, bulunduğu günden ibarettir. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun sapkınlığı açısından yok olmuş, ölmüştür. Akıl bu yoklukla ilişki kurarak ona karanlıklar verir. Gelecek zamanlar ise inançsızlığı sebebiyle yine yok hükmündedir. Ve yokluktan kaynaklanan ebedî ayrılıklar, sürekli olarak onun düşünce yoluyla hayatına karanlıklar verirler.

Eğer iman, hayata hayat olsa, o zaman hem geçmiş hem de gelecek zamanlar imanın nuruyla aydınlanır ve varlık bulur. Şimdiki zaman gibi ruhuna ve kalbine, iman noktasında yüce ve manevi zevkler ve varlığın nurlarını verir. Bu hakikatin İhtiyar Risalesi’nde Yedinci Rica’da açıklaması var, ona bakmalısınız.

İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız, farzlarla süsleyiniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.

Her gün, her yerde ve her an vefatların gösterdiği dehşetli ölüm gerçeğini ise size –başka gençlere söylediğim gibi– bir temsil ile açıklıyorum:

Mesela, burada gözünüzün önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında ise çok büyük bir ikramiye biletleri veren bir piyango dairesi var. Biz, buradaki on kişi, her halükârda, ister istemez, başka hiçbir çare olmadan oraya davet edileceğiz, bizi çağıracaklar. Ve çağrılma zamanı gizli olduğu için her dakika, ya “Gel, idam biletini al, darağacına çık!” ya da “Gel, milyonlarca altın kazandıran bir ikramiye bileti sana çıktı, gel al!” demelerini beklerken, birden kapıya iki kişi geldi.

Biri yarı çıplak, güzel ve aldatıcı bir kadın; elinde görünüşte çok tatlı fakat zehirli bir helva getirip yedirmek istiyor.

Diğeri ise aldatmaz ve aldanmaz ciddi bir adam; o kadının arkasından girdi. Dedi ki: “Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okursanız, o helvayı yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsımla o eşsiz ikramiye biletini alırsınız. İşte bu darağacında zaten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya giriyorlar ve oraya girinceye kadar o helvanın zehrinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikramiye biletini alanlar gerçi görünmüyorlar ve görünüşte onlar da o darağacına çıkıyorlar. Fakat onların asılmadıklarını, aksine oradan kolayca ikramiye dairesine girmek için basamak yaptıklarını milyonlarca şahit var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük memurlar ve bu işle ilgili büyük zatlar, yüksek sesle ilan ediyorlar ve haber veriyorlar ki, o darağacına gidenleri bizzat gözünüzle gördüğünüz gibi, bu ikramiye biletini tılsımcıların aldıklarını hiç şüphe etmeden, gündüz gibi kesin biliniz.” dedi.

İşte bu temsil gibi, zehirli bir bal hükmünde olan gayrimeşru dairedeki gençliğin sefahat dolu zevkleri, ebedî hazinenin ve sonsuz mutluluğun bileti ve belgesi olan imanı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölümün ve ebedî karanlıklar kapısı olan kabrin musibetine, aynen göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli olduğu için, genç ihtiyar fark etmeksizin her an ecel celladı başını kesmek için gelebilir.

Eğer o zehirli bal hükmündeki gayrimeşru hevesleri terk edip, Kur’an’ın tılsımı olan iman ve farzları elde etmekle, insanlığın olağanüstü kader piyangosundan çıkan ebedî saadet hazinesi biletini alacağına, yüz yirmi dört bin peygamber Aleyhimüsselam ile birlikte, sayılamayacak kadar çok velayet ve hakikat ehli ittifakla haber veriyor ve bunun izlerini gösteriyorlar.

Özetle: Gençlik gidecek. Eğer sefahatte gitmişse, hem dünyada hem ahirette binlerce bela ve acı getirdiğini ve böyle gençlerin çoğunlukla kötüye kullanma ve israfla gelen evhamlı hastalıklarla hastanelere, taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve manevi sıkıntılardan gelen bunalımlarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastanelerden, hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz.

Elbette hastanelerin çoğunluğunun hal dilinden, gençliğin itmesiyle yapılan israflar ve kötüye kullanımlardan kaynaklanan hastalıklardan dolayı inlemeler, “eyvahlar” işittiğiniz gibi; hapishanelerden de çoğunlukla gençliğin taşkınlığının itmesiyle gayrimeşru dairedeki hareketlerin tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin pişmanlıklarını işiteceksiniz. Ve kabristanda ve sürekli oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o berzah âleminde –kabir ehlinin durumunu keşfedenlerin müşahedeleriyle ve bütün hakikat ehlinin tasdiki ve şahitliğiyle– azapların çoğunun, gençliğin kötüye kullanılmasının bir sonucu olduğunu bileceksiniz.

Ayrıca insan türünün çoğunluğunu oluşturan yaşlılardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ezici bir çoğunlukla pişmanlıklar, hasretler içinde “Eyvah, gençliğimizi boş yere, hatta zararlı bir şekilde ziyan ettik. Sakın bizim gibi yapmayın!” diyecekler. Çünkü beş on senelik gayrimeşru gençlik zevki için dünyada çok seneler gam ve keder, berzahta azap ve zarar, ahirette cehennem ve sakar belasını çeken bir adam, en acınacak bir halde olduğu halde, *er-Râdî bid-darari lâ yunzaru leh* (Zarara kendi rızasıyla girene merhamet edilmez) sırrıyla hiç acınmaya layık olamaz. Çünkü zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve bu layık değildir.

Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın çekici fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmin!

*

Risale-i Nur Mizanlarından On Üçüncü Söz’ün İkinci Makamı’nın Haşiyesidir

*Bismihî Sübhânehû* (Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın adıyla)

Risale-i Nur’daki hakiki teselliye mahpuslar çok muhtaçtır. Özellikle gençlik darbesini yiyip taze ve şirin ömrünü hapiste geçirenlerin Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var.

Evet, gençlik damarı akıldan ziyade hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, sonunu görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman (yaklaşık 8 kg) lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile cinayet işler, seksen bin saat hapis elemlerini çeker. Ve bir saat sefahet keyfiyle bir namus meselesinde, binlerce gün hem hapsin hem düşmanın endişesinden sıkıntılarla ömrünün mutluluğu mahvolur.

Bunlara kıyasen, çaresiz gençlerin çok tehlikeli yolları var ki, en tatlı hayatlarını en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar.

Ve özellikle kuzeyde koca bir devlet, gençlik heveslerini kullanarak bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünkü sonunu görmeyen kör hislerle hareket eden gençlere, namuslu insanların güzel kızlarını ve eşlerini helal kılıyor. Hatta hamamlarına kadın ve erkeğin birlikte çıplak girmesine izin vermesi yönüyle bu ahlaksızlığı teşvik ediyor. Hem serseri ve fakir olanlara, zenginlerin mallarını helal kılıyor ki bütün insanlık bu musibete karşı titriyor.

İşte bu asırda İslam ve Türk gençlerinin, kahramanca davranıp iki yönden saldıran bu tehlikeye karşı Risale-i Nur’un Meyve ve Gençlik Rehberi gibi keskin kılıçlarıyla karşılık vermeleri zorunludur. Yoksa o çaresiz genç, hem dünya geleceğini, hem mutlu hayatını, hem de ahiretteki saadetini ve ebedî hayatını azaplara, elemlere çevirip mahveder ve kötüye kullanma ve sefahatle hastanelere, hislerinin taşkınlıklarıyla hapishanelere düşer. “Eyvahlar, yazıklar olsun” diyerek ihtiyarlığında çok ağlayacak.

Eğer Kur’an terbiyesi ve Nur’un hakikatleriyle kendini korursa, tam bir kahraman genç, mükemmel bir insan, mutlu bir Müslüman ve diğer canlılara, hayvanlara bir nevi sultan olur.

Evet, bir genç hapiste yirmi dört saatlik her günkü ömründen sadece bir saatini beş vakit farz namazına ayırsa ve hapis çoğu günaha engel olduğu gibi, bu musibete sebep olan hatasından da tövbe edip diğer zararlı, elemli günahlardan çekilse, hem hayatına, hem geleceğine, hem vatanına, hem milletine, hem de akrabasına büyük bir faydası olacağı gibi, o on-on beş senelik fani gençlikle ebedî ve parlak bir gençliği kazanacağını, başta ifade gücü mucize olan Kur’an olmak üzere bütün semavi kitaplar ve sahifeler kesin olarak haber verip müjdeliyorlar.

Evet, o şirin, güzel gençlik nimetine istikametle, itaatle şükretse, hem çoğalır, hem kalıcı olur, hem de lezzetlenir. Yoksa hem belalı olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem de milletine zararlı bir serseri durumuna düşmesine sebebiyet verir.

Eğer mahpus, haksız yere mahkûm olmuşsa, farz namazını kılmak şartıyla her bir saati bir gün ibadet olduğu gibi, o hapis onun hakkında bir inziva çilehanesi olup, eski zamanda mağaralara girerek ibadet eden münzevi salihlerden sayılabilir.

Eğer fakir, yaşlı, hasta ve iman hakikatlerine iştiyaklı ise, farzını yapmak ve tövbe etmek şartıyla her bir saati yirmişer saat ibadet olup, hapis ona bir istirahat yeri ve ona merhametle bakan dostları için bir sevgi, terbiye ve ders mekânı hükmüne geçer. O hapiste durmakla, dışarıdaki karmaşık ve her yönden günahların saldırısına maruz kalan serbestlikten daha fazla hoşlanabilir. Hapisten tam terbiye alır. Çıktığı zaman bir katil, bir intikamcı olarak değil, aksine tövbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete faydalı bir adam olarak çıkar.

Hatta Denizli hapsindeki zatların, kısa zamanda Nurlardan olağanüstü güzel ahlak dersi aldıklarını gören bazı ilgili zatlar demişler ki: “Terbiye için on beş sene hapse atmaktansa, on beş hafta Risale-i Nur dersi alsalar, bu onları daha fazla ıslah eder.”

Madem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her an gelebilir. Ve madem kabir kapanmıyor, kafile kafile arkadan gelenler oraya girip kayboluyorlar. Ve madem ölüm, iman ehli hakkında ebedî idamdan terhis tezkeresine çevrildiği Kur’an hakikatiyle gösterilmiş ve sapkınlık ve sefahet ehli hakkında gözle görüldüğü gibi bir ebedî idamdır; bütün sevdiklerinden ve varlıklardan sonsuz bir ayrılıktır.

Elbette ve elbette hiç şüphe kalmaz ki, en bahtiyar odur ki, sabır içinde şükretmek ve hapis süresinden tam olarak istifade ederek Nurların dersini alarak istikamet dairesinde, imanına ve Kur’an’a hizmete çalışmaktır.

Ey zevk ve lezzete düşkün insan! Ben yetmiş beş yaşımda, binlerce tecrübe, delil ve olayla kesin olarak bildim ki:

Hakiki zevk, elemsiz lezzet, kedersiz sevinç ve hayattaki saadet, yalnızca imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevi bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesi yedirir, on tokat vurur gibi hayatın lezzetini kaçırır.

Ey hapis musibetine düşen çaresizler! Madem dünyanız ağlıyor ve hayatınız acılaştı; çalışınız, ahiretiniz de ağlamasın ve ebedî hayatınız gülsün, tatlılaşsın. Hapisten istifade ediniz. Nasıl ki bazen ağır şartlar altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. Öyle de sizin bu ağır şartlar altında çektiğiniz her bir saat ibadet zahmeti, çok saatler değerinde olup o zahmetleri rahmetlere çevirir.

*

*Bismihî Sübhânehû* (Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın adıyla)

*Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuh* (Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun)

Aziz, sadık kardeşlerim!

Hapis musibetine düşenlere ve onlara merhametle, sadakatle dışarıdan gelen erzaklarına göz kulak olan ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi üç noktada açıklayacağım.

Birinci Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, her bir gün on gün kadar bir ibadet kazandırabilir ve fani saatleri, meyveleri yönüyle manen kalıcı saatlere çevirebilir. Ve beş on senelik ceza ile milyonlarca senelik ebedî hapisten kurtulmaya vesile olabilir.

İşte iman ehli için bu pek büyük ve çok kıymetli kazancın şartı; farz namazını kılmak, hapse sebep olan günahlardan tövbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zaten hapis, birçok günaha engeldir, meydan vermiyor.

İkinci Nokta: Lezzetin sona ermesi elem olduğu gibi, elemin sona ermesi de lezzettir. Evet, herkes geçmişteki lezzetli, keyifli günlerini düşünse, pişmanlık ve özlemin manevi acısını hissedip “Eyvah!” der. Ve geçmişteki musibetli, elemli günlerini hatırlasa, onların sona ermesinden bir manevi lezzet hisseder ki: “Elhamdülillah şükür, o bela sevabını bıraktı, gitti.” der. Ferahlıkla bir nefes alır. Demek ki bir saatlik geçici elem, ruhta bir manevi lezzet bırakır; lezzetli bir saat ise aksine elem bırakır.

Madem hakikat budur ve madem geçmiş musibet saatleri, elemleriyle beraber yok olmuşlardır ve gelecek bela günleri de şimdi yoktur; yoktan elem olmaz ve var olmayandan elem gelmez. Mesela, birkaç gün sonra aç ve susuz kalma ihtimaliyle bugün bu niyetle sürekli ekmek yese ve su içse, bu ne derece divaneliktir.

Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri –ki hiç hükmünde, yok olmuşlardır– şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp Allah’tan şikâyet eder gibi “Of, of!” etmek divaneliktir. Eğer sabır kuvvetini sağa sola, yani geçmişe ve geleceğe dağıtmazsa ve şimdiki saate ve güne karşı tutsa, tam olarak yeterli gelir. Sıkıntı ondan bire iner.

Hatta şikâyet olmasın, ben bu üçüncü Medrese-i Yusufiye’de (hapishanede), birkaç gün içinde, ömrümde hiç görmediğim maddi ve manevi sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, özellikle Nur’un hizmetinden mahrum kalmamdan kaynaklanan ümitsizlik ve kalbî ve ruhi sıkıntılar beni ezdiği sırada, Allah’ın inayeti bu zikredilen hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan ve hapsimden razı oldum. Çünkü benim gibi kabir kapısında olan bir çaresize, gafletle geçebilecek bir saatini, on ibadet saatine çevirmek büyük bir kârdır diye şükrettim.

Üçüncü Nokta: Mahpuslara şefkatle hizmet edip yardım etmek, muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve manevi yaralarına tesellilerle merhem sürmekte, az bir amelle büyük bir kazanç vardır. Dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek, o yemeğin sevabı kadar, o gardiyanın ve gardiyanla birlikte içeride ve dışarıda çalışanların –bir sadaka hükmünde– iyilik defterine yazılır. Özellikle musibete uğrayan kişi yaşlı, hasta, fakir veya garip ise, o manevi sadakanın sevabı çok daha fazla olur.

İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Ta ki o hizmet, Allah için olsun. Bir şartı da sadakat, şefkat ve sevinç ile, başa kakmadan yardımlarına koşmaktır.

*

*Bismihî sübhânehu ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdih* (Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin)

*Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu ebeden dâimâ* (Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi sonsuza dek üzerinize olsun)

Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim!

Size hem dünya azabından hem ahiret azabından kurtaracak bir hakikati açıklamam kalbime ihtar edildi. O da şudur:

Mesela, birisi diğerinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakikalık intikam lezzetiyle işlenen bir cinayet, milyonlarca dakika hem kalbî sıkıntı hem de hapis azabını çektirir. Maktulün akrabası da intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku hem de öfke azabını çeker. Bunun tek bir çaresi var. O da Kur’an’ın emrettiği ve hak, hakikat, maslahat, insaniyet ve İslamiyet’in gerektirdiği ve teşvik ettiği barışmaktır.

Evet, hakikat ve maslahat barıştadır. Çünkü ecel tektir, değişmez. O maktul, her halükârda eceli geldiği için daha fazla yaşamayacaktı. O katil ise o ilahî kazaya sadece bir vasıta olmuş. Eğer barışılmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabını çeker. Onun içindir ki İslamiyet, “Bir mümin diğer bir mümine üç günden fazla küs kalmasın” diye emrediyor. Eğer o cinayet, bir düşmanlıktan ve kinli bir garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye sebep olmuşsa, çabuk barışmak zorunludur. Yoksa o küçük musibet büyür, devam eder. Eğer barışsalar, öldüren tövbe etse ve maktule her zaman dua etse, o halde her iki taraf da çok kazanır ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeş kazanır. Allah’ın kaza ve kaderine teslim olup düşmanını affeder.

Ve özellikle madem Risale-i Nur dersini dinlemişler, elbette aralarında bulunan bütün küskünlükleri bırakmaya hem kişisel ve genel rahatlıkları ve maslahatları, hem de Nur dairesindeki kardeşlikleri gerektiriyor.

Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular ve bizim beraatimize bir sebep olup, hatta dinsizlere, serserilere bile o mahpuslar hakkında “Maşallah, barekallah” dedirttiler ve o mahpuslar tam bir nefes aldılar. Ben burada gördüm ki, bir tek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip beraber havalandırmaya çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı bir mümin, küçük ve cüz’î bir hata veya menfaatle, yüzlerce zararı iman ehline vermez. Eğer hata edip verse, çabuk tövbe etmesi lazımdır.

*

*Bismihî sübhânehu ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdih* (Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin)

Aziz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar!

Benim kesin kanaatim oluştu ki, buraya girmemizin ilahî inayet yönünden önemli bir sebebi sizsiniz. Yani, Nurların tesellileriyle ve imanın hakikatleriyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından, dünyevi birçok zarardan ve boşu boşuna gam ve hüzünle giden hayatınızı faydasızlıktan, boşa ziyan olmaktan ve dünyanızın ağladığı gibi ahiretinizin de ağlamasından kurtarıp size tam bir teselli vermektir.

Madem hakikat budur. Elbette sizlerin de Denizli mahpusları ve Nur talebeleri gibi birbirinize kardeş olmanız lazımdır. Görüyorsunuz ki, bir bıçak aranıza girmesin ve birbirinize saldırmayasınız diye dışarıdan gelen bütün eşyanızı, yemeğinizi, ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatle hizmet eden gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz, beraber havalandırmaya çıkmıyorsunuz. Sanki canavar ve vahşi gibi birbirinize saldıracaksınız.

İşte şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda manevi büyük bir kahramanlık ile heyete deyiniz ki: “Değil elimize bıçak, belki mavzer ve revolver de verilse, hatta emir de verilse, biz bu çaresiz ve bizim gibi musibete uğramış arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskiden yüz düşmanlığımız ve husumetimiz dahi olsa, onları helal edip hatırlarını kırmamaya çalışacağımıza, Kur’an’ın, imanın, İslam kardeşliğinin ve kendi menfaatimizin emri ve irşadıyla karar verdik.” diyerek bu hapsi mübarek bir dershaneye çeviriniz.

*

Kadir Gecesi’nde İhtar Edilen Önemli Bir Mesele

On Üçüncü Söz’ün İkinci Makamı’nın Zeyli

Kadir Gecesi’nde kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, çok kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:

İnsanlık, bu son Dünya Savaşı’nın en şiddetli zulmü ve en katı baskısıyla, merhametsiz tahribatıyla, tek bir düşman yüzünden yüzlerce masumun perişan edilmesiyle, mağlupların dehşetli ümitsizlikleriyle, galiplerin ise dehşetli telaşları, hâkimiyetlerini koruma çabaları ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azaplarıyla; dünya hayatının tamamen fani ve geçici olduğunun ve medeniyet fantezilerinin aldatıcı ve uyutucu olduğunun herkese görünmesiyle; insan fıtratındaki yüksek kabiliyetlerin ve insanlık mahiyetinin genel olarak dehşetli bir şekilde yaralanmasıyla; gaflet ve sapkınlığın sert ve sağır perdesi olan tabiat fikrinin, Kur’an’ın elmas kılıcı altında parçalanmasıyla ve gaflet ve sapkınlığın en boğucu, aldatıcı ve en geniş perdesi olan yeryüzü siyasetinin pek çirkin, pek gaddarane gerçek yüzünün görünmesiyle, elbette ve elbette hiç şüphe yoktur ki:

Kuzey’de, Batı’da ve Amerika’da belirtilerinin görüldüğüne dayanarak, insanlığın mecazi sevgilisi olan dünya hayatının böylesine çirkin ve geçici olmasından dolayı, insan fıtratının hakiki sevdiği ve aradığı ebedî hayatı bütün kuvvetiyle arayacaktır.

Ve elbette hiç şüphe yoktur ki:

Bin üç yüz altmış senedir, her asırda üç yüz elli milyon öğrencisi bulunan, her hükmüne ve davasına milyonlarca hakikat ehlinin tasdik ederek imza bastığı, her dakikada milyonlarca hafızın kalbinde kudsiyetle bulunup dilleriyle insanlığa ders veren ve hiçbir kitapta benzeri bulunmayan bir tarzda, insanlık için ebedî hayatı ve sonsuz mutluluğu müjdeleyen ve bütün insanlığın yaralarını tedavi eden ifade gücü mucize Kur’an’ın; şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binlerce ayetiyle, belki açıkça ve işareten on binlerce defa dava edip haber veren ve sarsılmaz, kesin delillerle, şüphe getirmeyen sayısız kanıtlarıyla ebedî hayatı kesinlikle müjdelemesi ve sonsuz mutluluğu ders vermesi karşısında, insanlık bütün bütün aklını kaybetmezse, maddi veya manevi bir kıyamet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’an’ı kabul etmeye çalışan meşhur hatipleri ve Amerika’nın hak dini arayan önemli cemiyeti gibi, yeryüzünün geniş kıtaları ve büyük hükümetleri ifade gücü mucize olan Kur’an’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh ve canlarıyla ona sarılacaklardır.

Çünkü bu hakikat noktasında, kesinlikle Kur’an’ın bir benzeri yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu en büyük mucizenin yerini tutamaz.

İkinci olarak: Madem Risale-i Nur, bu en büyük mucizenin elinde bir elmas kılıç hükmünde hizmetini göstermiş ve inatçı düşmanlarını teslime mecbur etmiştir. Hem kalbi, hem ruhu, hem de hissiyatı tam aydınlatacak ve ilaçlarını verecek bir tarzda Kur’an hazinesinin dellallığını yapan, ondan başka kaynağı ve mercii olmayan ve bir manevi mucizesi bulunan Risale-i Nur, o vazifeyi tam olarak yapıyor. Aleyhindeki dehşetli propagandalara ve son derece inatçı dinsizlere tam olarak galip gelmiş ve sapkınlığın en sert ve kuvvetli kalesi olan tabiat fikrini, Tabiat Risalesi’yle parça parça etmiş ve gafletin en kalın, boğucu ve geniş ufuklarında ve fennin en geniş perdelerinde, Asâ-yı Musa risalesindeki Meyve’nin Altıncı Meselesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleriyle son derece parlak bir tarzda gafleti dağıtıp tevhid nurunu göstermiştir.

*

Meyve Risalesi’nden Altıncı Mesele

Risale-i Nur’un çok yerlerinde açıklaması ve kesin, sayısız delilleri bulunan Allah’a iman rüknünün binlerce genel kanıtından sadece bir tanesine kısaca bir işarettir.

Kastamonu’da lise öğrencilerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Yaratıcımızı tanıttır, öğretmenlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar.” dediler.

Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her biri, kendine özgü diliyle sürekli Allah’tan bahsedip Yaratıcıyı tanıttırıyor. Öğretmenleri değil, o fenleri dinleyiniz.

Mesela, nasıl ki mükemmel bir eczane ki, her kavanozunda harika ve hassas ölçülerle alınmış hayat dolu macunlar ve şifalı ilaçlar var. Şüphesiz bu, son derece maharetli, kimyager ve bilge bir eczacıyı gösterir.

Öyle de yeryüzü eczanesinde bulunan dört yüz bin çeşit bitki ve hayvan kavanozlarındaki canlı macunlar ve şifalı ilaçlar yönüyle, bu çarşıdaki eczaneden ne derece daha mükemmel ve büyükse, okuduğunuz tıp ilmi ölçüsüyle, yeryüzü denen o büyük eczanenin eczacısı olan hikmet sahibi ve celal sahibi Allah’ı, hatta kör gözlere bile gösterir, tanıttırır.

Hem mesela, nasıl ki harika bir fabrika, binlerce çeşit kumaşı basit bir maddeden dokuyor. Şüphesiz, bir fabrikatörü ve maharetli bir makinisti tanıttırır.

Öyle de yüz binlerce başı olan ve her başında yüz binlerce mükemmel fabrika bulunan yeryüzü denilen bu seyyar ilahî makine, bu insan fabrikasından ne derece büyük ve mükemmelse, o derecede okuduğunuz makine mühendisliği ölçüsüyle, yeryüzünün ustasını ve sahibini bildirir ve tanıttırır.

Hem mesela, nasıl ki gayet mükemmel, bin bir çeşit erzağı etrafından toplayıp içinde düzenli bir şekilde istifleyip hazırlamış bir depo, iaşe ambarı ve dükkân, şüphesiz olağanüstü bir iaşe ve erzak sahibini, mâlikini ve memurunu bildirir.

Öyle de bir senede yirmi dört bin senelik bir yörüngede düzenli bir şekilde seyahat eden, yüz binlerce farklı erzak isteyen toplulukları içine alan, seyahatiyle mevsimlere uğrayıp baharı büyük bir vagon gibi binlerce çeşit yiyecekle doldurarak kışın erzağı tükenen çaresiz canlılara getiren ve yeryüzü denilen bu Rahmanî iaşe ambarı, bu ilahî gemi ve bin bir çeşit cihazatı, malları ve konserve paketleri taşıyan bu ilahî depo ve dükkân, o örnekteki depodan ne derece büyük ve mükemmelse, okuduğunuz ve okuyacağınız iaşe ilmi ölçüsüyle, o kesinlikte ve o derecede yeryüzü deposunun sahibini, yöneticisini ve idarecisini bildirir, tanıttırır, sevdirir.

Hem nasıl ki dört yüz bin milletten oluşan ve her milletin istediği erzağı ayrı, kullandığı silahı ayrı, giydiği elbisesi ayrı, talimatı ayrı ve terhisi ayrı olan bir ordunun mucize sahibi bir kumandanı, tek başına bütün o ayrı ayrı milletlerin farklı erzaklarını, çeşitli silahlarını, elbiselerini ve teçhizatlarını hiçbirini unutmadan ve şaşırmadan veriyorsa; o şaşırtıcı ordu ve ordugâh, şüphesiz apaçık bir şekilde o harika kumandanı gösterir, takdirle sevdirir.

Aynen öyle de, yeryüzü ordugâhında, her baharda yeniden silah altına alınmış ilahî bir orduda, bitki ve hayvan milletlerinden dört yüz bin türün çeşitli elbise, erzak, silah, talim ve terhisleri son derece mükemmel, düzenli ve hiçbirini unutmadan, şaşırmadan tek bir Yüce Kumandan tarafından veriliyorsa; yeryüzünün bahar ordugâhı, bahsedilen insan ordusu ve ordugâhından ne derece büyük ve mükemmelse, sizin okuyacağınız askerlik bilimi ölçüsüyle, dikkatli ve aklı başında olanlara o derece yeryüzünün hâkimini, Rabb’ini, idarecisini ve En Kutsal Kumandanını hayretler ve takdislerle bildirir, hamd ve tesbihle sevdirir.

Hem nasıl ki harika bir şehirde milyonlarca elektrik lambası hareket ederek her yeri gezer ve yakıtları tükenmeyen bir tarzdaki bu elektrik lambaları ve fabrikası; şüphesiz, apaçık bir şekilde elektriği idare eden, seyyar lambaları yapan, fabrikayı kuran ve yakıt maddelerini getiren mucize sahibi bir ustayı ve olağanüstü kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar diyerek sevdirir.

Aynen öyle de bu âlem şehrinde, dünya sarayının çatısındaki yıldız lambaları – ki bir kısmı, kozmografyanın dediğine göre yeryüzünden bin kat büyük ve top güllesinden yetmiş kat daha hızlı hareket ettikleri halde düzenlerini bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor ve yakıtları tükenmiyor.

Okuduğunuz kozmografyanın dediğine göre, yeryüzünden bir milyon defadan daha büyük ve bir milyon seneden daha uzun yaşayan ve bir Rahmanî misafirhanede bir lamba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün yeryüzünün denizleri kadar gaz yağı ve dağları kadar kömür veya bin dünya kadar odun yığını lazımdır ki sönmesin.

Ve onu ve onun gibi yüce yıldızları gaz yağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen, beraber hızla gezdiren ve birbirine çarptırmayan sonsuz bir kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu muhteşem kâinat şehrindeki dünya sarayının elektrik lambaları ve idaresi, o misalden ne derece daha büyük ve mükemmelse, o derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız elektrik bilimi ölçüsüyle, bu en büyük kâinat sergisinin sultanını, aydınlatıcısını, idarecisini ve sanatkârını, o nurlu yıldızları şahit göstererek tanıttırır. Tesbihatla, takdisatla sevdirir, O’na sonsuz bir sevgi ve saygıyla bağlatır.

Hem mesela, nasıl ki bir kitap bulunsa ki bir satırında bir kitap ince yazılmış ve her bir kelimesinde ince bir kalemle bir Kur’an suresi yazılmış, son derece manalı, bütün meseleleri birbirini destekleyen ve kâtibini ve yazarını olağanüstü maharetli ve yetenekli gösteren şaşırtıcı bir eser; şüphesiz, gündüz gibi açık bir şekilde kâtibini ve yazarını mükemmellikleri ve hünerleriyle bildirir, tanıttırır. “Maşallah, barekallah” cümleleriyle takdir ettirir.

Aynen öyle de bu büyük kâinat kitabı ki, tek bir sayfası olan yeryüzünde ve tek bir forması olan baharda, üç yüz bin ayrı kitap hükmündeki üç yüz bin bitki ve hayvan topluluğunu beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatasız, karıştırmadan, şaşırmadan; mükemmel, düzenli ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi, çekirdek gibi bir noktada ise bir kitabın tam fihristini yazan bir kalemin işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu sonsuz manalı ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan kâinat mecmuası ve bu cisimleşmiş Büyük Kâinat Kur’an’ı, bahsedilen misaldeki kitaptan ne derece büyük, mükemmel ve manalı ise, o derecede sizin okuduğunuz eşyanın hikmeti ilmi ve mektepte bizzat meşgul olduğunuz okuma ve yazma ilmi, geniş ölçüleriyle ve dürbünlü gözleriyle bu kâinat kitabının nakkaşını, kâtibini sonsuz mükemmellikleriyle tanıttırır. “Allahu ekber” cümlesiyle bildirir, “Sübhanallah” takdisiyle tarif eder, “Elhamdülillah” övgüleriyle sevdirir.

İşte bu fenlere kıyasen, yüzlerce bilim dalından her biri, kendi geniş ölçüsüyle, özel aynasıyla, dürbünlü gözüyle ve ibretli bakışlarıyla bu kâinatın Celal Sahibi Yaratıcısını isimleriyle bildirir; sıfatlarını, kemallerini tanıttırır.

İşte bu muhteşem ve parlak birlik delili olan zikredilen hücceti ders vermek içindir ki, ifade gücü mucize olan Kur’an, çok tekrar ile ve en çok,

*Rabbus semâvâti vel ard* (Göklerin ve yerin Rabbi) ۞ *Halakas semâvâti vel arda* (Gökleri ve yeri yarattı)

ayetleriyle Yaratıcımızı bize tanıttırıyor, diye o mektepli gençlere dedim. Onlar da tamamıyla kabul edip tasdik ederek: “Rabb’imize sonsuz şükürler olsun ki tam kutsal ve hakikatin ta kendisi olan bir ders aldık. Allah senden razı olsun.” dediler. Ben de dedim:

“İnsan, binlerce çeşit elemle acı çeken ve binlerce tür lezzetle zevk alan canlı bir makine iken; son derece acizliğiyle beraber sayısız maddi ve manevi düşmanları, sonsuz fakirliğiyle beraber sayısız zahirî ve batınî ihtiyaçları bulunan ve sürekli yok oluş ve ayrılık tokatlarını yiyen çaresiz bir mahluk iken, birden iman ve kullukla böyle Celal Sahibi bir Padişaha bağlanıp bütün düşmanlarına karşı bir dayanma noktası ve bütün ihtiyaçlarına yönelik bir yardım isteme noktası bularak, herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi; o da böyle sonsuz Kudret ve Rahmet Sahibi bir Padişaha iman ile bağlansa ve kullukla hizmetine girse ve ecelin idam ilanını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse, ne kadar memnun, minnettar ve ne kadar şükranla iftihar edebilir, kıyas ediniz.”

O mektepli gençlere dediğim gibi, musibete uğramış mahpuslara da tekrar ile derim: Onu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hatta bahtiyar bir mazlum, idam edilirken bedbaht zalimlere demiş: “Ben idam olmuyorum. Aksine, terhis olup saadete gidiyorum. Fakat ben de sizi ebedî idam ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum.” diyerek, *Lâ ilâhe illallah* (Allah’tan başka ilah yoktur) diyerek sevinçle ruhunu teslim eder.

*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.)

*

Hüve Nüktesi

*Bismihî sübhânehu ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdih* (Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin)

*Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu ebeden dâimâ* (Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi sonsuza dek üzerinize olsun)

Çok aziz ve sadık kardeşlerim!

Kardeşlerim, *Lâ ilâhe illâ Hû* (O’ndan başka ilah yoktur) ve *Kul huvallâhu* (De ki: O Allah’tır) ifadelerindeki Hû (O) lafzında, yalnız maddi yönden hayalî bir tefekkür seyahatinde, hava sayfasını incelerken aniden görünen zarif bir tevhid nüktesinde, iman yolunun ne kadar kolay ve zorunluluk derecesinde basit olduğunu ve şirk ve sapkınlık yolunun ise ne kadar zor, imkânsız ve binlerce muhal barındırdığını müşahede ettim. Çok kısa bir işaretle o geniş ve uzun nükteyi açıklayacağım.

Evet, nasıl ki bir avuç toprak, yüzlerce çiçeğe sırayla saksılık eden bir kapta, eğer bu iş tabiata ve sebeplere havale edilse, ya o kapta küçük ölçekte yüzlerce, belki de çiçekler sayısınca manevi makineler, fabrikalar bulunması gerekir; yahut o parçacık topraktaki her bir zerrenin, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, farklı özellikleriyle ve canlı cihazlarıyla yapmayı bilmesi; adeta bir ilah gibi sınırsız ilme ve sonsuz iktidara sahip olması gerekir.

Aynen öyle de, emir ve iradenin bir arşı olan havanın, rüzgârın her bir parçasında ve bir nefes, bir tırnak kadar olan Hû lafzındaki havada; küçücük bir ölçekte, bütün dünyada mevcut olan telefonların, telgrafların, radyoların ve sayısız, farklı konuşmaların merkezleri, santralleri, alıcı ve vericileri bulunsun ve o sayısız işi beraber ve bir anda yapabilsin. Veyahut o Hû’daki havanın, belki de hava elementinin her bir parçasının her bir zerresinde, bütün telefoncular ve ayrı ayrı tüm telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevi şahsiyetler ve kabiliyetler bulunsun ve onların bütün dillerini bilsin, aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, yaysın. Çünkü fiilen o durum kısmen görünüyor ve havanın bütün parçalarında o kabiliyet var.

İşte küfür, tabiatçılık ve maddecilik ehlinin mesleğinde değil bir imkânsızlık, belki zerreler sayısınca imkânsızlıklar, muhaller ve zorluklar apaçık görünüyor.

Eğer bu iş Celal Sahibi Sanatkâr’a verilse, hava bütün zerreleriyle O’nun emrinde bir nefer olur. Tek bir zerrenin düzenli bir tek vazifesi kadar kolayca, sayısız külli vazifelerini Yaratıcısının izniyle ve kuvvetiyle, Yaratıcıya bağlanarak ve dayanarak, Sanatkârının kudretinin bir cilvesiyle bir anda şimşek süratinde ve Hû telaffuzu ve havanın dalgalanması kolaylığında yapılır. Yani kudret kaleminin sayısız, harika ve düzenli yazılarına bir sayfa olur; zerreleri o kalemin uçları, zerrelerin vazifeleri de kader kaleminin noktaları olur. Tek bir zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.

İşte ben, *Lâ ilâhe illâ Hû* ve *Kul huvallâhu* ifadelerindeki tefekkür seyahatimde hava âlemini seyrederken ve o unsurun sayfasını incelerken bu özet hakikati, tam açık ve ayrıntılı olarak bizzat müşahede ettim. Ve Hû lafzının havasında böyle parlak bir delil ve bir birlik parıltısı bulunduğu gibi, manasında ve işaretinde de son derece nurlu bir ehadiyet cilvesi ve çok kuvvetli bir tevhid delili bulunduğunu; Hû zamirinin mutlak ve belirsiz işaretinin hangi zata baktığına dair bir belirleme ipucunun o delilde bulunması sebebiyledir ki, hem ifade gücü mucize olan Kur’an, hem de zikir ehli, tevhid makamında bu kutsal kelimeyi çok tekrar ederler diye ilmen kesin olarak bildim.

Evet, mesela bir beyaz kâğıda iki üç nokta konsa karışacağı, bir adamın farklı birçok görevi bir arada yapmasıyla şaşıracağı, küçük bir canlıya çok yük yüklenmesiyle altında ezileceği, bir dil ve bir kulağa aynı anda birden fazla kelimenin girmesi ve çıkmasının düzeni bozup karıştıracağı halde; bizzat müşahede ettim ki:

Hû’nun anahtarı ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda, her bir parçasının, hatta her bir zerresinin içine farklı binlerce nokta, harf, kelime konulduğu veya konulabileceği halde karışmadığını ve düzenini bozmadığını; hem ayrı ayrı pek çok vazifeyi yaptığı halde hiç şaşırmadan yapıldığını; o parçaya ve zerreye pek çok ağır yük yüklendiği halde hiç zayıflık göstermeden, geri kalmadan düzenle taşıdığını; hem binlerce ayrı kelimenin, ayrı tarzda, ayrı manada o küçücük kulaklara ve lisanlara mükemmel bir düzenle gelip çıktığını, hiç karışmadan, bozulmadan o küçücük kulaklara girip o son derece incecik lisanlardan çıktığını ve o her zerre ve her parçacık, bu şaşırtıcı vazifeleri görmekle beraber tam bir serbestiyetle, cezbedici bir hal diliyle ve bahsedilen hakikatin şehadeti ve lisanıyla *Lâ ilâhe illâ Hû* ve *Kul huvallâhu ehad* (De ki: O Allah birdir) deyip gezdiğini; fırtınaların, şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştıran dalgalar içinde düzenini ve vazifelerini hiç bozmuyor, şaşırmıyor ve bir iş diğer bir işe engel olmuyor. Ben bunu bizzat müşahede ettim.

Demek ki, ya her bir zerrede ve her bir hava parçasında sonsuz bir hikmet, sonsuz bir ilim, irade ve sonsuz bir kuvvet, kudret ve bütün zerrelere mutlak hâkim olan özellikler bulunması lazımdır ki bu işlere kaynak olabilsin. Bu ise zerreler adedince imkânsız ve batıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu aklına getiremez.

Öyleyse bu hava sayfası, hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn derecesinde apaçık bir şekilde, Celal Sahibi Zat’ın, sonsuz ilim ve hikmetle çalıştırdığı kudret ve kader kaleminin değişen sayfasıdır ve levh-i mahfuzun, değişkenlik âleminde ve değişen tecellilerinde bir “levh-i mahv ve ispat” (yaz-boz tahtası) hükmündedir.

İşte hava unsurunun, yalnız sesleri nakletme vazifesinde bahsedilen birlik cilvesini ve zikredilen harikaları gösterdiği ve sapkınlığın ne kadar imkânsız olduğunu ortaya koyduğu gibi; hava unsurunun diğer önemli vazifelerinden biri de elektrik, çekim, itim, ışık gibi diğer latif şeylerin naklinde şaşırmadan, düzenli bir şekilde, sesleri nakletme vazifesini gördüğü aynı zamanda, bu vazifeleri de gördüğü aynı zamanda, bütün bitki ve hayvanlara solunum ve döllenme gibi hayat için gerekli olan ihtiyaçları mükemmel bir düzenle yetiştiriyor. Böylece, ilahî emir ve iradenin bir arşı olduğunu kesin bir surette ispat ediyor.

Ve serseri tesadüf, kör kuvvet, sağır tabiat, karışık ve hedefsiz sebepler ve aciz, cansız, cahil maddelerin, bu hava sayfasının yazımına ve vazifelerine karışmasının hiçbir şekilde ihtimal ve imkânı bulunmadığını bizzat görme derecesinde ispat ettiğine kesin kanaat getirdim. Ve her bir zerrenin ve her bir parçanın hal diliyle *Lâ ilâhe illâ Hû* ve *Kul huvallâhu ehad* dediklerini bildim. Ve bu Hû anahtarı ile havanın maddi yönündeki bu harikaları gördüğüm gibi, hava unsuru da bir Hû olarak misal âlemine ve mana âlemine bir anahtar oldu.

Gerisi şimdilik yazdırılmadı.

Herkese binlerce selam…

*

[1] Haşiye: Amerika’da aynen bu olay olmuştur.

[2] * Onlardan birisi Risale-i Nur’dur, meydandadır.

Lügatçeli Metin

On Üçüncü Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Okunuşu: Bismillahirrahmanirrahim – Meali: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖينَ ۞ وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغٖى لَهُ

(Okunuşu: Ve nünezzilü minel kur’âni mâ hüve şifâün ve rahmetün lil mü’minîn. Ve mâ allemnâhuş şi’ra ve mâ yenbagî leh. – Meali: Biz Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet olanı indiririz. Biz ona (Peygamber’e) şiir öğretmedik, zaten ona yakışmazdı da.)

Kur’an-ı Hakîm (Hikmet sahibi Kur’an) ile felsefe ulûmunun (ilimlerinin) mahsul-ü hikmetlerini (hikmet mahsullerini), ders-i ibretlerini (ibret derslerini), derece-i ilimlerini muvazene etmek (karşılaştırmak, dengelemek) istersen şu gelecek sözlere dikkat et!

İşte Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (Beyanı mucize olan Kur’an’ın) bütün kâinattaki (evrendeki) âdiyat (sıradan şeyler) namıyla yâd olunan (anılan), hârikulâde (olağanüstü) ve birer mu’cize-i kudret (kudret mucizesi) olan mevcudat (varlıklar) üstündeki âdet ve ülfet (alışkanlık ve sıradanlık) perdesini keskin beyanatıyla (açıklamalarıyla) yırtıp, o hakaik-i acibeyi (hayret verici gerçekleri) zîşuura (şuur sahibine, akıllı varlıklara) açıp, nazar-ı ibretlerini (ibret nazarlarını) celbedip (çekip) ukûle (akıllara) tükenmez bir hazine-i ulûm (ilim hazinesi) açar.

İşte Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın bütün kâinattaki âdiyat namıyla yâd olunan, hârikulâde ve birer mu’cize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-i acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celbedip ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.

Felsefe hikmeti ise bütün hârikulâde (olağanüstü) olan mu’cizat-ı kudreti (kudret mucizelerini), âdet perdesi içinde saklayıp cahilane (cahilce) ve lâkaydane (kayıtsızca) üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten (yaratılışın düzeninden) huruç eden (ayrılan) ve kemal-i fıtrattan (fıtratın mükemmelliğinden) sukut eden (düşen) nadir (az bulunan) fertleri nazar-ı dikkate (dikkat nazarına) arz eder (sunar), onları birer ibretli hikmet diye zîşuura (şuur sahibine) takdim eder (sunar).

Mesela, en câmi’ (kapsamlı) bir mu’cize-i kudret (kudret mucizesi) olan insanın hilkatini (yaratılışını) âdi (sıradan) deyip lâkaytlıkla (kayıtsızlıkla) bakar. Fakat insanın kemal-i hilkatinden (yaratılışının mükemmelliğinden) huruç etmiş (ayrılmış), üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla (hayret velvelesiyle) nazar-ı ibrete (ibret nazarına) teşhir eder (sergiler).

Mesela, en latîf (hoş, güzel, ince) ve umumî (genel) bir mu’cize-i rahmet (rahmet mucizesi) olan bütün yavruların hazine-i gaybdan (gayb hazinesinden) muntazam (düzenli) iaşelerini (rızıklarını) âdi görüp küfran (nankörlük) perdesini üstüne çeker. Fakat intizamdan şüzuz etmiş (düzensizleşmiş, kuralsızlaşmış), kabilesinden cüda olmuş (ayrılmış), yalnız olarak gurbete düşmüş (yabancı bir yere düşmüş), denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iaşesini (rızıklanmasını) görür, ondan tecelli eden (ortaya çıkan) lütf u keremle (iyilik ve cömertlikle) hazır balıkçıları ağlatmak ister (Hâşiye[1]).

İşte Kur’an-ı Kerîm’in ilim ve hikmet ve marifet-i İlahiye (Allah’ı bilme) cihetiyle servet (zenginlik) ve gınası (zenginliği) ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni’ (Sanatkarı/Allah’ı bilme) cihetindeki fakr (fakirlik) ve iflasını gör, ibret al!

İşte bu sırdandır ki Kur’an-ı Hakîm (Hikmet sahibi Kur’an), nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri câmi’ (kapsamlı) olduğundan şiirin hayalatından (hayallerinden) müstağnidir (ihtiyaç duymaz). Evet, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (Beyanı mucize olan Kur’an’ın) i’caz (mucizelik) derecesindeki kemal-i nizam ve intizamı (mükemmel düzeni ve ahengi) ve kitab-ı kâinattaki (kâinat kitabındaki) intizamat-ı sanatı (sanatın düzenlemeleri), muntazam (düzenli) üsluplarıyla (anlatım tarzlarıyla) tefsir ettikleri (açıklayıp yorumladıkları) halde manzum (vezinli, şiirsel) olmadığının diğer bir sebebi de budur ki:

Âyetlerinin her bir necmi (yıldızı/ayeti), vezin kaydı (şiir ölçüsü) altına girmeyip tâ ekser (çoğu) âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mabeynlerinde (aralarında) mevcud münasebet-i maneviyeye (manevi ilişkiye) rabıta (bağ) olmak için o daire-i muhita (kuşatıcı daire) içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet (bağlantı çizgisi) teşkil etsin (oluştursun). Güya serbest her bir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih (yönelmiş) birer yüzü var. Kur’an içinde binler Kur’an bulunur ki her bir meşrep (tarz, görüş) sahibine birisini verir. Nasıl ki Yirmi Beşinci Söz’de beyan edildiği (açıklandığı) gibi; Sure-i İhlas içinde otuz altı Sure-i İhlas miktarınca her biri zi’l-ecniha (kanatlı, çok yönlü) olan altı cümlenin terkibatından (bileşimlerinden) müteşekkil (oluşan) bir hazine-i ilm-i tevhid (tevhid ilmi hazinesi) bulunur ve tazammun ediyor (içeriyor). Evet, nasıl ki semada (gökyüzünde) olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı (düzensizliği) cihetiyle (yönüyle) her bir yıldız, kayıt altına girmeyip her birisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhitasındaki (çevreleyen dairesindeki) –birer birer– her bir yıldıza mevcudat (varlıklar) beynindeki nisbet-i hafiyeye (gizli ilişkiye) işaret olarak birer hatt-ı münasebet (bağlantı çizgisi) uzatıyor. Güya her bir tek yıldız, necm-i âyet (âyet yıldızı) gibi umum (bütün) yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih (yönelmiş) birer yüzü vardır.

İşte intizamsızlık içinde kemal-i intizamı (mükemmel düzeni) gör, ibret al! وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغٖى لَهُ (Okunuşu: Ve mâ allemnâhuş şi’ra ve mâ yenbagî leh. – Meali: Biz ona (Peygamber’e) şiir öğretmedik, zaten ona yakışmazdı da.) nün bir sırrını bil!

Hem âyet-i وَمَا يَنْبَغٖى لَهُ (Okunuşu: Ve mâ yenbagî leh. – Meali: Ve ona yakışmazdı da.) sırrını da bununla anla ki şiirin şe’ni (doğası); küçük ve sönük hakikatleri, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’an’ın hakikatleri o kadar büyük, âlî (yüce), parlak ve revnaktardır (gösterişlidir) ki en büyük ve parlak hayal, o hakikatlere nisbet edilse (kıyas edilse) gayet (çok) küçük ve sönük kalır. Mesela

يَوْمَ نَطْوِى السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ ۞ (Okunuşu: Yevme natvîs semâe ke tayyis sicilli lil kütübi. – Meali: O gün göğü, kitap sayfalarını dürer gibi düreceğiz. [Enbiyâ Suresi, 104])

يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثٖيثًا۞ (Okunuşu: Yuğşîl leylen nehâra yatlübuhu hasîsâ. – Meali: Gündüzü de süratle takip eden geceyle örter. [A’raf Suresi, 54])

اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمٖيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (Okunuşu: İn kânet illâ sayhaten vâhideten fe izâ hum cemîun ledeynâ muhdarûn. – Meali: O sadece bir tek sayha (ses)tır, bir de bakarsın ki onlar toplanmış, huzurumuzda beklemektedirler. [Yâsîn Suresi, 53])

gibi hadsiz (sınırsız) hakikatleri buna şahittir (tanıktır).

Kur’an’ın her bir âyeti, birer necm-i sâkıb (parlak yıldız) gibi i’caz (mucizelik) ve hidayet nurunu neşir (yayma) ile küfrün (inkarın) zulümatını (karanlıklarını) nasıl dağıttığını görmek, zevk etmek istersen kendini o asr-ı cahiliyette (Cahiliye devrinde) ve o sahra-yı bedeviyette (bedeviyet sahrasında) farz et ki her şey zulmet-i cehil ve gaflet (cehalet ve gaflet karanlığı) altında perde-i cümud u tabiata (cansızlık ve tabiat perdesine) sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’an’ın lisan-ı ulvîsinden (yüce lisanından)

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ

(Okunuşu: Yüsebbibu lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardil melikil kuddûsil azîzil hakîm. – Meali: Göklerde olanlar ve yerde olanlar, Melik (Hükümran), Kuddüs (Her türlü noksanlıktan uzak), Aziz (üstün ve güçlü), Hakîm (Hikmet sahibi) olan Allah’ı tesbih eder. [Cuma Suresi, 1])

gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem (âlemdeki varlıklar) يُسَبِّحُ (tesbih eder) sadâsıyla (sesiyle) işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar (uyanıyorlar), kıyam edip (kalkıp) zikrediyorlar (anıyorlar). Hem o karanlık gökyüzünde birer camid (cansız) ateşpare (ateş parçası) olan yıldızlar ve yerdeki perişan (dağınık) mahlukat (yaratıklar)

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ

(Okunuşu: Tüsebbibu lehus semâvâtüs seb’u vel erdu. – Meali: Yedi gök ve yer O’nu tesbih eder. [İsrâ Suresi, 44, eksik alıntı; tam hali Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder.])

sayhasıyla (nidasıyla) işitenlerin nazarında (gözünde) gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmet-nüma (hikmet gösteren kelime), birer nur-u hakikat-eda (hakikat nuru veren) ve arz (yeryüzü) bir kafa, berr ve bahir (kara ve deniz) birer lisan ve bütün hayvanat ve nebatat birer kelime-i tesbih-feşan (tesbih saçan kelime) suretinde arz-ı dîdar eder (görünür). Yoksa bu zamandan tâ o zamana bakmakla mezkûr (zikredilen) zevkin dekaikını (inceliklerini) göremezsin.

Evet, o zamandan beri nurunu neşreden (yayan) ve mürur-u zaman (zamanın geçmesi) ile ulûm-u mütearife (bilinen ilimler) hükmüne geçen ve sair (diğer) neyyirat-ı İslâmiye (İslam’ın aydınlatıcıları) ile parlayan ve Kur’an’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile yahut sathî (yüzeyel) ve basit bir perde-i ülfet (alışkanlık perdesi) ile baksan elbette her bir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz (mucizelik fısıltısı) içinde ne çeşit zulümatı (karanlıkları) dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok enva-ı i’cazı (mucizelik çeşitleri) içinde bu nev-i i’cazını (mucizelik türünü) zevk edemezsin.

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (Beyanı mucize olan Kur’an’ın) en yüksek bir derece-i i’cazına (mucizelik derecesine) bakmak istersen şu temsil (benzetme) dürbünüyle bak. Şöyle ki:

Gayet (çok) yüksek ve garib (şaşırtıcı) ve gayetle yayılmış acib (acayip) bir ağaç farz edelim ki o ağaç bir perde-i gayb (gayb perdesi) altında, bir tabaka-i mestûriyet (gizlilik tabakası) içinde saklanmış. Malûmdur ki bir ağacın, insanın azaları (organları) gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları (organları) arasında bir münasebet (ilişki), bir tenasüp (uyum, orantı), bir muvazenet (denge) lâzımdır. Her bir cüzü (parçası), o ağacın mahiyetine (özüne) göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görünmeyen (ve hâlen görünmüyor) o ağaca dair biri çıksa, bir perde üstünde onun her bir azasına mukabil (karşılık) birer resim çekse, birer hudut (sınır) çizse, daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenasüple (uyumla) bir suret tersim etse (çizse) ve birbirinden nihayetsiz uzak mebde ve müntehasının (başlangıcının ve sonunun) ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık (uygun) tersimatla (çizimlerle) doldursa elbette şüphe kalmaz ki o ressam o gaybî (gayba ait) ağacı gayb-aşina nazarıyla (gaybı bilen bir bakışla) görür, ihata eder (kuşatır), sonra tasvir eder (betimler).

Aynen onun gibi Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (Beyanı mucize olan Kur’an’ın) dahi hakikat-i mümkinata (mümkün varlıkların hakikatine) dair –ki o hakikat; dünyanın iptidasından (başlangıcından) tut, tâ âhiretin en nihayetine (ahiretin sonuna) kadar uzanmış ve ferşten (yerden) arşa (göğe) ve zerreden (atomdan) şemse (güneşe) kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) hakikatine dair– beyanat-ı Furkaniyesi (Furkan’ın/Kur’an’ın beyanları), o kadar tenasübü (uyumu) muhafaza etmiş ve her bir uzva (organa) ve meyveye lâyık birer suret vermiştir ki bütün muhakkikler (araştırmacılar), nihayet-i tahkikinde (araştırmalarının sonunda), Kur’an’ın tasvirine “Mâşâallah, bârekellah” (Allah ne güzel yaratmış, Allah mübarek kılsın) deyip “Tılsım-ı kâinatı (kâinatın sırrını) ve muamma-yı hilkati (yaratılış muammasını) keşif ve fetheden (keşfeden ve çözen) yalnız sensin ey Kur’an-ı Hakîm (Hikmet sahibi Kur’an)!” demişler.

وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى (Okunuşu: Ve lillâhil meselül a’lâ – Meali: En yüce örnek Allah’ındır.) –temsilde kusur yok– esma ve sıfât-ı İlahiyeyi (Allah’ın isim ve sıfatlarını), şuun ve ef’al-i Rabbaniyeyi (Allah’ın işlerini ve fiillerini), bir şecere-i tûba-i nur (nurdan Tûbâ ağacı) hükmünde temsil edelim ki o şecere-i nuraniyenin (nurdan ağacın) daire-i azameti (büyüklük alanı), ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyası (büyüklük sınırları), gayr-ı mütenahî (sonsuz) feza-yı ıtlakta (mutlak uzayda) yayılıp ihata ediyor (kuşatıyor). Hudud-u icraatı (icraat sınırları)

يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهٖ ۞ (Okunuşu: Yahûlü beynel mer’i ve kalbihî. – Meali: İnsan ile kalbi arasına girer. [Enfâl Suresi, 24])

فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى ۞ (Okunuşu: Fâlikul habbi ven nevâ. – Meali: Taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. [En’âm Suresi, 95])

هُوَ الَّذٖى يُصَوِّرُكُمْ فِى الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُ (Okunuşu: Hüvellezî yusavvirukum fîl erhâmi keyfe yeşâ. – Meali: Rahîmlerde sizi dilediği gibi şekillendirendir. [Âl-i İmran Suresi, 6])

hududundan tut tâ

وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمٖينِهٖ ۞ (Okunuşu: Ves semâvâtu matviyyâtün bi yemînih. – Meali: Gökler de O’nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. [Zümer Suresi, 67])

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ ۞ (Okunuşu: Halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâm. – Meali: Gökleri ve yeri altı günde yarattı. [Hadîd Suresi, 4])

وَ سَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ (Okunuşu: Ve sahhaeş şemse vel kamer. – Meali: Güneşi ve Ay’ı (hizmetinize) tabi kıldı. [Ra’d Suresi, 2])

hududuna kadar uzanmış o hakikat-i nuraniyeyi (nurani hakikati); bütün dal ve budaklarıyla, gayat (gayeler, amaçlar) ve meyveleriyle o kadar tenasüple (orantıyla) ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek (ürkmeyecek) bir surette o hakaik-i esma ve sıfâtı (isim ve sıfatların hakikatlerini) ve şuun ve ef’ali (Allah’ın işlerini ve fiillerini) beyan etmiştir ki bütün ehl-i keşif ve hakikat (keşif ve hakikat ehli) ve daire-i melekûtta (melekût âleminde) cevelan eden (dolaşan) bütün ashab-ı irfan ve hikmet (irfan ve hikmet sahipleri), o beyanat-ı Furkaniyeye (Furkan’ın beyanlarına) karşı “Sübhanallah” deyip “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık (uygun), ne kadar güzel, ne kadar lâyık.” diyerek tasdik ediyorlar.

Mesela, bütün daire-i imkân (mümkün varlıklar dairesi) ve daire-i vücuba (vacip varlık dairesi) bakan hem o iki şecere-i azîmenin (büyük ağacın) bir tek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi (altı rüknü) ve o erkânın bütün dal ve budakları, tâ en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir tenasüp (orantı) gözetilerek tasvir eder (betimler) ve o derece bir muvazenet (denge) suretinde tarif eder (tanımlar) ve o mertebe bir tenasüp (uyum) tarzında izhar eder (ortaya koyar) ki akl-ı beşer (insan aklı), idrakinden (anlayışından) âciz (aciz) ve hüsnüne (güzelliğine) hayran kalır.

Ve o iman dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyet’in erkân-ı hamsesi (beş rüknü), aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruatı (ayrıntıları) ve en küçük âdabı (edep kuralları) ve en uzak gayatı (amaçları) ve en derin hikemiyatı (hikmetleri) ve en cüz’î (küçük) semeratına (meyvelerine) varıncaya kadar aralarında hüsn-ü tenasüp (güzel uyum) ve kemal-i münasebet (tam bir uygunluk) ve tam bir muvazenet (denge) muhafaza edildiğine delil, o Kur’an-ı câmiin (her şeyi kapsayan Kur’an’ın) nusus (metinleri) ve vücuhundan (yönlerinden) ve işarat (işaretleri) ve rumuzundan (gizli anlamlarından) çıkan şeriat-ı kübra-yı İslâmiyenin (büyük İslam şeriatının) kemal-i intizamı (mükemmel düzeni) ve muvazeneti (dengesi) ve hüsn-ü tenasübü (güzel uyumu) ve resaneti (sağlamlığı); cerh edilmez (çürütülemez) bir şahid-i âdil (adil şahit), şüphe getirmez bir bürhan-ı kātı’dır (kesin delildir).

Demek oluyor ki beyanat-ı Kur’aniye (Kur’an’ın beyanları), beşerin (insanın) ilm-i cüz’îsine (kısmi ilmine), bâhusus (özellikle) bir ümminin (okuma yazma bilmeyenin) ilmine müstenid (dayalı) olamaz. Belki bir ilm-i muhite (her şeyi kuşatan ilme) istinad ediyor (dayanıyor) ve cemi’ eşyayı (bütün eşyayı) birden görebilir, ezel ebed ortasında bütün hakaiki (hakikatleri) bir anda müşahede eder (gözlemleyen) bir zatın kelâmıdır (sözüdür).

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖٓى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا

(Okunuşu: Elhamdu lillâhillezî enzele alâ abdihil kitâbe ve lem yec’al lehû ivecâ. – Meali: Hamd, kuluna kitabı indiren ve onda hiçbir eğrilik yapmayan Allah’a mahsustur. [Kehf Suresi, 1])

bu hakikate işaret eder.

اَللّٰهُمَّ يَا مُنْزِلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ وَ بِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَ قُبُورَنَا بِنُورِ الْاٖيمَانِ وَ الْقُرْاٰنِ اٰمٖينَ يَا مُسْتَعَانُ

(Okunuşu: Allâhümme yâ münzilel Kur’âni bi hakkıl Kur’âni ve bi hakkı men ünzile aleyhil Kur’ânü nevvir kulûbenâ ve kubûrenâ bi nûril îmâni vel Kur’ân. Âmîn yâ Müsteân. – Meali: Ey Kur’an’ı indiren Allah’ım! Kur’an’ın hakkı için ve Kur’an’ın kendisine indirildiği (Peygamber Efendimiz’in) hakkı için kalplerimizi ve kabirlerimizi iman ve Kur’an nuruyla aydınlat. Âmin ey yardım edilen (Allah)!)

*

On Üçüncü Söz’ün İkinci Makamı

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Okunuşu: Bismillahirrahmanirrahim – Meali: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)

(Cazibedar (çekici) bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir (konuşmadır).)

Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve cazibedar (çekici) lehviyat (eğlenceler) ve hevesatın (boş heveslerin) hücumları karşısında “Âhiretimizi ne suretle kurtaracağız?” diye Risale-i Nur’dan meded (yardım) istediler. Ben de Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi (manevi şahsiyeti) namına onlara dedim ki:

Kabir var, hiç kimse inkâr edemez (reddedemez). Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.

Birinci yol: O kabir, ehl-i iman (iman ehli) için bu dünyadan daha güzel bir âlemin (dünyanın) kapısıdır.

İkinci yol: Âhireti tasdik eden (doğrulayan) fakat sefahet (boş ve lüks eğlenceler, ahlaksızlık) ve dalalette (sapıklıkta) gidenlere bir haps-i ebedî (sonsuz hapis) ve bütün dostlarından bir tecrit (yalnızlaştırma) içinde bir haps-i münferid (hücre hapsi), yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği (inandığı) ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele (işlem) görecek.

Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalalet (inkâr ve sapıklık ehli) için bir idam-ı ebedî (sonsuz idam) kapısı yani hem kendisini hem bütün sevdiklerini idam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık (seçenek) bedihîdir (apaçıktır), delil istemiyor, göz ile görünür.

Madem ecel (ölüm vakti) gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette daima gözü önünde öyle büyük dehşetli bir mesele karşısında bîçare (çaresiz) insan; o idam-ı ebedî (sonsuz idam), o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferidden (hücre hapsinden) kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkiye (ebedi âleme), bir saadet-i ebediyeye (sonsuz mutluluğa) ve âlem-i nura (nur âlemine) açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi (olayı); o insanın dünya kadar büyük bir meselesidir.

Bu kat’î (kesin) hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr (zikredilen) üç hakikat ile olacağını ihbar eden (haber veren) yüz yirmi dört bin muhbir-i sadık (doğru haber veren), ellerinde nişane-i tasdik (doğrulama nişanı) olan mu’cizeler bulunan peygamberler (Allah’ın selamı üzerlerine olsun) ve o peygamberlerin haber verdikleri aynı haberleri, keşif (sezgi) ve zevk (manevi tat) ve şuhud (gözlem) ile tasdik eden ve imza basan yüz yirmi dört milyon velinin (Allah dostlarının) aynı hakikate şehadetleri (şahitlikleri) ve hadd ü hesaba gelmeyen (sayısız) muhakkiklerin (araştırmacıların) kat’î (kesin) delilleriyle o peygamber ve velilerin verdikleri aynı haberleri aklen, ilmelyakîn (ilim yoluyla kesin bilgi) derecesinde (*[2]) ispat ettikleri ve yüzde doksan dokuz ihtimal-i kat’î (kesin ihtimal) ile “İdam ve zindan-ı ebedîden (sonsuz zindandan) kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye (sonsuz mutluluğa) çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir.” diye ittifaken (oy birliğiyle) haber veriyorlar.

Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket (yok olma ihtimali) bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için bir tek muhbirin (haber verenin) sözü nazara alınsa (dikkate alınsa) ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten (yok olma endişesinden) gelen elem-i manevî (manevi acı), onun yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüz binler sadık ve musaddak (doğrulanmış) muhbirlerin yüzde yüz ihtimal ile dalalet (sapıklık) ve sefahet (ahlaksızlık) göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine (hücre hapsine) kat’î (kesin) sebep olduğunu ve iman, ubudiyet (kulluk) yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp o haps-i münferidi kapatıp şu göz önündeki kabri, bir hazine-i ebediyeye (sonsuz hazineye), bir saray-ı saadete (saadet sarayına) açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbar eden (haber veren) ve emarelerini (işaretlerini) ve âsârlarını (eserlerini) gösterdikleri halde, bu acib (acayip) ve garib (şaşırtıcı) ve dehşetli ve azametli (heybetli) mesele karşısında bulunan bîçare (çaresiz) insan ve bâhusus (özellikle) Müslüman eğer iman ve ubudiyeti (kulluğu) olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse; acaba o göz önündeki, her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm (acıklı) elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.

Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta vefiyatlar (ölümler) o dehşetli elemi (acıyı) deşiyorlar (ortaya çıkarıyorlar) ve ihtar ediyorlar (hatırlatıyorlar). Elbette o ehl-i dalalet ve sefahet (sapıklık ve ahlaksızlık ehli), yüz bin lezzeti ve zevki alsa da yine o manevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten (geçici olarak) hissettirmez.

Madem ehl-i iman ve taat (ibadet ehli), göz önünde gördüğü kabri bir hazine-i ebediyeye (sonsuz hazineye), bir saadet-i lâyezalîye (sonsuz mutluluğa) kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî mukadderat (kader) piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi iman vesikasıyla (belgesiyle) ona çıkmış. Her vakit “Gel biletini al!” diye beklemesinden derin, esaslı, hakiki lezzet ve zevk-i manevî öyle bir lezzettir ki eğer tecessüm etse (cisimlense) ve o çekirdek bir ağaç olsa o adama hususi (özel) bir cennet hükmüne geçtiği halde; o zevk ve lezzet-i azîmeyi (büyük lezzeti) terk edip gençlik sâikasıyla (sebebiyle), o hadsiz (sınırsız) elemler ile âlûde (bulaşmış) zehirli bir bala benzeyen sefihane (sefahatçi) ve heveskârane (hevesli) muvakkat (geçici) bir lezzet-i gayr-ı meşruayı (haram lezzeti) ihtiyar eden (seçen), hayvandan yüz derece aşağı düşer.

Ecnebi (yabancı) dinsizleri gibi de olamaz. Çünkü onlar, peygamberi inkâr etseler diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de kemalâta (mükemmelliklere) medar (vesile) olacak bazı güzel hasletler (nitelikler) bulunabilir. Fakat bir Müslüman hem peygamberleri (Allah’ın selamı üzerlerine olsun) hem Rabb’ini hem bütün kemalâtı Arap olan Hz. Muhammed (Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun) vasıtasıyla (aracılığıyla) biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah’ı da tanımaz. Ve ruhunda kemalâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez. Çünkü peygamberlerin en âhiri (sonuncusu) ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev-i beşere (bütün insan nesline) baktığı için ve mu’cizatça (mucizeler bakımından) ve dince umuma faik (hepsinden üstün) ve bütün nev-i beşere bütün hakaikte (hakikatlerde) üstadlık edip on dört asırda parlak bir surette ispat eden ve nev-i beşerin medar-ı iftiharı (övünç kaynağı) bir zatın terbiye-i esasiyelerini (temel terbiyelerini) ve usûl-ü dinini (din kaidelerini) terk eden, elbette hiçbir cihette (yönde) bir nur (ışık), bir kemal (mükemmellik) bulamaz. Sukut-u mutlaka (tamamen düşmeye, alçalmaya) mahkûmdur.

İşte ey hayat-ı dünyeviyenin (dünya hayatının) zevkine müptela (düşkün) ve endişe-i istikbal (gelecek endişesi) ile istikbalini ve hayatını temin (sağlama) için çabalayan bîçareler (çaresizler)! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz meşru dairedeki (helal dairedeki) keyfe iktifa ediniz (yetinin). O, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşru (haram) dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu sâbık beyanatta (önceki açıklamalarda) elbette anladınız.

Eğer mazi (geçmiş), yani geçmiş zamanın hâdisatını (olaylarını), sinema ile halihazırda (şu an) gösterdikleri gibi istikbaldeki ahval (gelecekteki durumlar) dahi mesela elli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefahet (sefahat ehli) şimdiki güldüklerine yüz binlerce nefrin ve nefret (lanet ve tiksinti) edip ağlayacaktılar.

Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru (sevinci) isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (Arap olan Hz. Muhammed’in (Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun) terbiyesini) kendine rehber etmek (kılavuz edinmek) gerektir.

*

Birkaç Bîçare Gençlere Verilen Bir Tenbih, Bir Ders, Bir İhtardır

Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesat (hevesler) cihetinden (yönünden) gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar (uyarı) almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risale-i Nur’dan meded (yardım) isteyen gençlere dediğim gibi dedim ki:

Sizdeki gençlik kat’iyen (kesinlikle) gidecek. Eğer siz daire-i meşruada (helal dairede) kalmazsanız o gençlik zayi (kayıp) olup başınıza hem dünyada hem kabirde hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye (İslam terbiyesi) ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte (ibadette, itaatte) sarf etseniz (harcasanız) o gençlik manen bâki (kalıcı) kalacak ve ebedî (sonsuz) bir gençlik kazanmasına sebep olacak.

Hayat ise eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse hayat, zahirî (görünüşteki) ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler (acılar), hüzünler (üzüntüler), kederler (tasalar) verir. Çünkü insanda akıl ve fikir olduğu için hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten (yaratılışı gereği) alâkadardır (ilişkilidir). O zamanlardan dahi hem elem hem lezzet alabilir. Hayvan ise fikri olmadığı için hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise eğer dalalet (sapıklık) ve gaflete düşmüş ise hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz’î (kısmi) lezzeti cidden (gerçekten) acılaştırıyor, bozuyor. Hususan (özellikle) gayr-ı meşru (haram) ise bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece, lezzet-i hayat (hayat lezzeti) noktasında aşağı düşer.

Belki ehl-i dalaletin (sapıklık ehlinin) ve gafletin hayatı belki vücudu (varlığı) belki kâinatı, bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalaleti noktasında ma’dumdur (yoktur), ölmüştür. Akıl alâkadarlığı (ilgililiği) ile ona zulmetler (karanlıklar), karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise itikadsızlığı (inançsızlığı) cihetiyle (yönüyle) yine ma’dumdur (yoktur). Ve ademle (yoklukla) hasıl olan ebedî firaklar (sonsuz ayrılıklar), mütemadiyen (sürekli) onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar.

Eğer iman, hayata hayat olsa o vakit hem geçmiş hem gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve vücud bulur. Zaman-ı hazır (şimdiki zaman) gibi ruh ve kalbine iman noktasında ulvi (yüce) ve manevî ezvakı (lezzetleri) ve envar-ı vücudiyeyi (varlık nurlarını) veriyor. Bu hakikatin İhtiyar Risalesi’nde Yedinci Rica’da izahı (açıklaması) var, ona bakmalısınız.

İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle (farzlarla) ziynetlendiriniz (süsleyiniz) ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz (koruyunuz).

Her gün ve her yerde ve her vakit vefiyatların (ölümlerin) gösterdikleri dehşetli hakikat-i mevt (ölüm hakikati) ise size –başka gençlere söylediğim gibi– bir temsil (benzetme) ile beyan ediyorum (açıklıyorum):

Mesela, burada gözünüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango –fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren– dairesi var. Biz buradaki on kişi alâküllihal (her halükarda), ister istemez, hiç başka çare yok, oraya davet edileceğiz (çağrılacağız), bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından her dakika, ya “Gel, idam biletini al, darağacına çık!” veyahut (veya) “Gel, milyonlar altın kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış gel, al!” demelerini beklerken birden kapıya iki adam geldi.

Biri yarı çıplak güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zahiren (görünüşte) gayet (çok) tatlı fakat zehirli bir helva getirip yedirmek istiyor.

Diğer biri de aldatmaz ve aldanmaz ciddi bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki: “Size bir tılsım (sihir, koruyucu nesne), bir ders getirdim. Bunu okusanız o helvayı yemezseniz o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile o emsalsiz (eşsiz) ikramiye biletini alırsınız. İşte bu darağacında zaten gözünüzle görüyorsunuz ki bal yiyenler oraya giriyorlar ve oraya girinceye kadar o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar ve o büyük ikramiye biletini alanlar çendan (gerçi) görünmüyorlar ve zahiren (görünüşte) onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikramiye dairesine girmek için basamak yaptıklarını milyonlar şahitler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük memurlar ve bu işle alâkadar büyük zatlar, yüksek sesle ilan ediyorlar ve haber veriyorlar ki o darağacına gidenleri aynelyakîn (gözle görerek kesin bilgiyle) gözünüz ile gördüğünüz gibi bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şüphesiz, gündüz gibi kat’î (kesin) biliniz.” dedi.

İşte bu temsil gibi zehirli bir bal hükmünde olan gayr-ı meşru (haram) dairedeki gençliğin sefahetkârane (sefahatçi) zevkleri, hazine-i ebediyenin (sonsuz hazinenin) ve saadet-i sermediyenin (sonsuz mutluluğun) bileti ve vesikası (belgesi) olan imanı kaybettiği için darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümat (sonsuz karanlıklar) kapısı olan kabrin musibetine, aynen zahiren (görünüşte) göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli olduğu için genç, ihtiyar fark etmeyerek her vakit ecel celladı (infazcısı), başını kesmek için gelebilir.

Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesat-ı gayr-ı meşruayı (haram hevesleri) terk edip tılsım-ı Kur’anî (Kur’an tılsımı) olan iman ve feraizi (farzları) elde etmekle ve fevkalâde (olağanüstü) mukadderat-ı beşer (insan kaderi) piyangosundan çıkan saadet-i ebediye (sonsuz mutluluk) hazinesi biletini alacağına, yüz yirmi dört bin peygamber (Allah’ın selamı üzerlerine olsun) ile beraber hadd ü hesaba gelmeyen (sayısız) ehl-i velayet (veli) ve ehl-i hakikat (hakikat ehli), müttefikan (oy birliğiyle) haber veriyorlar ve âsârını (eserlerini) gösteriyorlar.

Elhasıl (Kısacası): Gençlik gidecek. Sefahette (sefahatte) gitmiş ise hem dünyada hem âhirette, binler bela ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle (çoğunlukla) sû-i istimal (kötüye kullanma) ile israfat (israflar) ile gelen evhamlı (kuruntulu) hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere (sefalet evlerine) ve manevî elemlerden (manevi acılardan) gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz.

Elbette hastahanelerin ekseriyetle (çoğunlukla) lisan-ı halinden (hal dilinden), gençlik sâikasıyla (sebebiyle) israfat ve sû-i istimalden gelen hastalıktan enînler (iniltiler), eyvahlar işittiğiniz gibi; hapishanelerden dahi ekseriyetle gençliğin taşkınlık sâikasıyla gayr-ı meşru (haram) dairedeki harekâtın (hareketlerin) tokatlarını yiyen bedbaht (bahtsız) gençlerin teessüflerini (pişmanlıklarını) işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen (sürekli) oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta (kabir âleminde) –ehl-i keşfe’l-kuburun (kabirleri keşfedenlerin) müşahedatıyla (gözlemleriyle) ve bütün ehl-i hakikatin (hakikat ehlinin) tasdikiyle ve şehadetiyle (şahitliğiyle)– ekser azaplar, gençlik sû-i istimalatının (kötüye kullanmalarının) neticesi olduğunu bileceksiniz.

Hem nev-i insanın (insan türünün) ekseriyetini (çoğunluğunu) teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka (mutlak çoğunluk) ile esefler (üzüntüler), hasretler (özlemler) ile “Eyvah gençliğimizi bâd-i heva (boş yere), belki zararlı zayi (kayıp) ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız.” diyecekler. Çünkü beş on senelik gençliğin gayr-ı meşru (haram) zevki için dünyada çok seneler gam ve keder (üzüntü ve tasa) ve berzahta (kabir âleminde) azap ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar (cehennemin bir adı) belasını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde

اَلرَّاضٖى بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ

(Okunuşu: Er-râdî bi’d-darari lâ yünzaru lehû. – Meali: Zarara rıza gösterene bakılmaz, acınmaz.)

sırrıyla hiç acınmaya müstahak (hak eden) olamaz. Çünkü zarara rızasıyla (isteğiyle) girene merhamet edilmez ve lâyık değildir.

Cenab-ı Hak (Hak Teâlâ) bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar (çekici) fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin (korusun), âmin!

*

Risale-i Nur Mizanlarından On Üçüncü Söz’ün İkinci Makamı’nın Hâşiyesidir

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

(Okunuşu: Bi’smihî Sübhânehû. – Meali: O’nun adıyla, O yücedir.)

Risale-i Nur’daki hakiki teselliye (avutmaya) mahpuslar (tutuklular, mahkumlar) çok muhtaçtırlar. Hususan (özellikle) gençlik darbesini yiyip taze ve şirin ömrünü hapiste geçirenlerin Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var.

Evet gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı (duyguları) dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti (sonunu) görmez. Bir dirhem (eski bir ağırlık ölçüsü) hazır lezzeti, ileride bir batman (eski bir ağırlık ölçüsü) lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile katleder (öldürür), seksen bin saat hapis elemlerini (acılar) çeker. Ve bir saat sefahet (ahlaksızlık) keyfiyle bir namus meselesinde, binler gün hem hapsin hem düşmanın endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti (mutluluğu) mahvolur (yok olur).

Bunlara kıyasen (kıyasla) bîçare (çaresiz) gençlerin çok vartaları (tehlikeleri) var ki en tatlı hayatını, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar.

Ve bilhassa şimalde (kuzeyde) koca bir devlet, gençlik hevesatını (heveslerini) elde ederek bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünkü âkıbeti (sonu) görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i namusun (namus ehlinin) güzel kızlarını ve karılarını ibahe eder (mubah kılar, helal sayar). Belki hamamlarında erkek kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde (yönünde) bu fuhşiyatı (ahlaksızlıkları) teşvik eder (destekler). Hem serseri ve fakir olanlara, zenginlerin mallarını helâl eder ki bütün beşer (insanlık) bu musibete karşı titriyor.

İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri, kahramanane davranıp iki cihetten (yönden) hücum eden bu tehlikeye karşı Risale-i Nur’un Meyve ve Gençlik Rehberi gibi keskin kılınçlarıyla mukabele etmeleri (karşılık vermeleri) elzemdir (zaruridir). Yoksa o bîçare (çaresiz) genç, hem dünya istikbalini hem mesud (mutlu) hayatını hem âhiretteki saadetini ve hayat-ı bâkiyesini (ebedi hayatını) azaplara, elemlere çevirip mahveder (yok eder) ve sû-i istimal (kötüye kullanma) ve sefahetle (ahlaksızlıkla) hastahanelere ve hissiyatın (duyguların) taşkınlıklarıyla hapishanelere düşer. Eyvahlar, esefler (üzüntüler) ile ihtiyarlığında çok ağlayacak.

Eğer terbiye-i Kur’aniye (Kur’an terbiyesi) ve Nur’un hakikatleriyle kendini muhafaza eylese (korusa) tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mesud (mutlu) bir Müslüman ve sair (diğer) zîhayatlara (canlılara), hayvanlara bir nevi sultan olur.

Evet bir genç, hapiste yirmi dört saat her günkü ömründen tek bir saatini beş farz namazına sarf etse (harcasa) ve ekser (çoğu) günahlardan hapis mani olduğu gibi (engel olduğu gibi) o musibete sebebiyet veren (neden olan) hatadan dahi tövbe edip sair (diğer) zararlı, elemli günahlardan çekilse hem hayatına hem istikbaline hem vatanına hem milletine hem akrabasına büyük bir faydası olması gibi o on, on beş senelik fâni (geçici) gençlikle ebedî (sonsuz) parlak bir gençliği kazanacağını başta Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan (Beyanı mucize olan Kur’an), bütün kütüb (kitaplar) ve suhuf-u semaviye (semavi sahifeler) kat’î (kesin) haber verip müjde ediyorlar.

Evet o şirin, güzel gençlik nimetine istikametle (doğrulukla), taatle (ibadetle) şükretse hem ziyadeleşir hem bâkileşir (kalıcılaşır) hem lezzetlenir. Yoksa hem belalı olur hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına hem vatanına hem milletine muzır (zararlı) bir serseri hükmüne geçirmeye sebebiyet verir.

Eğer mahpus, zulmen (zulümle) mahkûm olmuş ise farz namazını kılmak şartıyla her bir saati, bir gün ibadet olduğu gibi o hapis onun hakkında bir çilehane-i uzlet (yalnızlık, inziva çilehanesi) olup eski zamanda mağaralara girerek ibadet eden münzevi salihlerden (inzivaya çekilmiş salihlerden) sayılabilirler.

Eğer fakir ve ihtiyar ve hasta ve iman hakikatlerine müştak (istekli) ise farzını yapmak ve tövbe etmek şartıyla her bir saatleri yirmişer saat ibadet olup hapis ona bir istirahathane (dinlenme yeri) ve merhametkârane (merhametle) ona bakan dostlar için bir muhabbethane (sevgi yuvası), bir terbiyehane (terbiye yeri), bir dershane hükmüne geçer. O hapiste durmakla hariçteki müşevveş (karışık), her taraftaki günahların hücumuna maruz (maruz kalan) serbestiyetten (özgürlükten) daha ziyade hoşlanabilir. Hapisten tam terbiye alır. Çıktığı zaman bir kātil (katil), bir müntakim (intikam alan) olarak değil, belki tövbekâr (tövbe eden), tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli (faydalı) bir adam çıkar.

Hattâ Denizli hapsindeki zatların az zamanda Nurlardan fevkalâde (olağanüstü) hüsn-ü ahlâk (güzel ahlak) dersini alanlarını gören bazı alâkadar (ilgili) zatlar demişler ki: “Terbiye için on beş sene hapse atmaktan ise on beş hafta Risale-i Nur dersini alsalar daha ziyade onları ıslah eder (düzeltir).”

Madem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir. Ve madem kabir kapanmıyor, kafile kafile arkasında gelenler oraya girip kayboluyorlar. Ve madem ölüm, ehl-i iman (iman ehli) hakkında idam-ı ebedîden (sonsuz idamdan) terhis tezkeresine (terhis belgesine) çevrildiği, hakikat-i Kur’aniye (Kur’an hakikati) ile gösterilmiş ve ehl-i dalalet ve sefahet (sapıklık ve ahlaksızlık ehli) hakkında göz ile göründüğü gibi bir idam-ı ebedîdir (sonsuz idamdır); bütün mahbubatından (sevdiklerinden) ve mevcudattan (varlıklardan) bir firak-ı lâyezalîdir (sonsuz ayrılıktır).

Elbette ve elbette hiç şüphe kalmaz ki en bahtiyar (mutlu) odur ki sabır içinde şükretmek ve hapis müddetinden (süresinden) tam istifade ederek (faydalanarak) Nurların dersini alarak istikamet (doğruluk) dairesinde, imanına ve Kur’an’a hizmete çalışmaktır.

Ey zevk ve lezzete müptela (düşkün) insan! Ben yetmiş beş yaşımda binler tecrübelerle ve hüccetlerle (delillerle) ve hâdiselerle (olaylarla) aynelyakîn (gözle görerek kesin bilgiyle) bildim ki:

Hakiki zevk ve elemsiz (acısız) lezzet ve kedersiz (tasasız) sevinç ve hayattaki saadet (mutluluk) yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî (dünyaya ait) bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi hayatın lezzetini kaçırır.

Ey hapis musibetine düşen bîçareler (çaresizler)! Madem dünyanız ağlıyor ve hayatınız acılaştı; çalışınız, âhiretiniz dahi ağlamasın ve hayat-ı bâkiyeniz (sonsuz hayatınız) gülsün, tatlılaşsın, hapisten istifade ediniz. Nasıl bazen ağır şerait (şartlar) altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. Öyle de sizin bu ağır şerait altında her bir saat ibadet zahmeti (zorluğu), çok saatler olup o zahmetleri rahmetlere çevirir.

*

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

(Okunuşu: Bi’smihî Sübhânehû. – Meali: O’nun adıyla, O yücedir.)

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

(Okunuşu: Es-selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû ebeden dâimâ. – Meali: Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketleri sonsuz ve daimi olarak üzerinize olsun.)

Aziz (çok değerli), sıddık (doğru, sadık) kardeşlerim!

Hapis musibetine düşenlere ve onlara merhametkârane (merhametle), sadakatle hariçten gelen erzaklarına (yiyeceklerine) nezaret (gözetim) ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi (avutmayı) üç noktada beyan edeceğim (açıklayacağım).

Birinci Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, her bir gün on gün kadar bir ibadet kazandırabilir ve fâni (geçici) saatleri, meyveleri cihetiyle (yönüyle) manen bâki (kalıcı) saatlere çevirebilir ve beş on sene ceza ile milyonlar sene haps-i ebedîden (sonsuz hapisten) kurtulmaya vesile olabilir.

İşte ehl-i iman (iman ehli) için bu pek büyük ve çok kıymettar (kıymetli) kazanç şartı, farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren (neden olan) günahlardan tövbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zaten hapis çok günahlara manidir (engeldir), meydan vermiyor.

İkinci Nokta: Zeval-i lezzet (lezzetin bitmesi) elem (acı) olduğu gibi zeval-i elem (acının bitmesi) dahi lezzettir. Evet, herkes geçmiş lezzetli, safalı (neşeli) günlerini düşünse teessüf ve tahassür (üzüntü ve özlem) elem-i manevîsini (manevi acısını) hissedip “Eyvah!” der. Ve geçmiş musibetli, elemli günlerini tahattur etse (hatırlasa) zevalinden (bitmesinden) bir manevî lezzet hisseder ki: “Elhamdülillah şükür, o bela sevabını bıraktı, gitti.” der. Ferah ile teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat (geçici) elem, ruhta bir manevî lezzet bırakır ve lezzetli saat, bilakis (aksine) elem bırakır.

Madem hakikat budur ve madem geçmiş musibet saatleri, elemleri ile beraber ma’dum (yok) ve yok olmuş ve gelecek bela günleri, şimdi ma’dum (yok) ve yoktur ve yoktan elem yok ve ma’dumdan (yoktan) elem gelmez. Mesela, birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün o niyetle mütemadiyen (sürekli) ekmek yese ve su içse ne derece divaneliktir (deliliktir).

Aynen öyle de geçmiş ve gelecek elemli saatleri –ki hiç ve ma’dum (yok) ve yok olmuşlar– şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp Allah’tan şekva etmek (şikayet etmek) gibi “Of, of!” etmek divaneliktir (deliliktir). Eğer sağa sola yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa tam kâfi gelir (yeterli gelir). Sıkıntı ondan bire iner.

Hattâ şekva (şikayet) olmasın, ben bu üçüncü Medrese-i Yusufiyede (hapishanede), birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve manevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, hususan (özellikle) Nur’un hizmetinden mahrumiyetimden (yoksunluğumdan) gelen meyusiyet (ümitsizlik) ve kalbî ve ruhî (kalple ve ruhla ilgili) sıkıntılar beni ezdiği sırada, inayet-i İlahiye (İlahi yardım) bu mezkûr (zikredilen) hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan ve hapsimden razı oldum. Çünkü benim gibi kabir kapısında bir bîçareye (çaresize), gafletle (duyarsızlıkla) geçebilir bir saatini, on adet ibadet saatleri yapmak büyük kârdır diye şükreyledim (şükrettim).

Üçüncü Nokta: Mahpuslara şefkatkârane (şefkatle) hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve manevî yaralarına tesellilerle merhem sürmekte (iyileştirmekte), az bir amel (iş) ile büyük bir kazanç var ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek, aynı o yemek kadar o gardiyan ve gardiyan ile beraber dâhilde (içeride) ve hariçte (dışarıda) çalışanların –bir sadaka hükmünde– defter-i hasenatına (iyilik defterine) yazılır. Hususan (özellikle) musibetzede (musibete uğramış), ihtiyar veya hasta veya fakir veya garib (kimsesiz) olsa o sadaka-i maneviyenin (manevi sadakanın) sevabı (karşılığı) çok ziyadeleşir.

İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Tâ ki o hizmeti, lillah (Allah rızası) için olsun. Hem bir şartı da sadakat ve şefkat ve sevinç ile ve minnet etmemek (başa kakmamak) tarzda yardımlarına koşmaktır.

*

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

(Okunuşu: Bi’smihî Sübhânehû. Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi hamdihî. – Meali: O’nun adıyla, O yücedir. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

(Okunuşu: Es-selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû ebeden dâimâ. – Meali: Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketleri sonsuz ve daimi olarak üzerinize olsun.)

Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim!

Size hem dünya azabından hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek (açıklamak), kalbime ihtar edildi (hatırlatıldı). O da şudur:

Mesela, birisi birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam lezzetiyle bir katl (öldürme), milyonlar dakika hem kalbî (kalple ilgili) sıkıntı hem hapis azabını çektirir ve maktûlün (öldürülenin) akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku hem hiddet (öfke) azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var. O da Kur’an’ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat (fayda) ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza (gerektirdiği) ve teşvik ettikleri olan, barışmak ve musalaha (barış) etmektir.

Evet, hakikat ve maslahat (fayda) sulhtur (barıştır). Çünkü ecel birdir, değişmez. O maktûl, herhalde ecel geldiğinden daha ziyade kalmayacaktı. O kātil (katil) ise o kaza-i İlahiyeye (İlahi takdire) vasıta olmuş (aracı olmuş). Eğer barışmak olmazsa iki taraf da daima (sürekli) korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki “Üç günden fazla bir mü’min diğer bir mü’mine küsmemek” İslâmiyet emrediyor. Eğer o katl, bir adâvetten (düşmanlıktan) ve bir kinli garazdan (maksattan) gelmemişse ve bir münafık (ikiyüzlü) o fitneye vesile olmuş (aracı olmuş) ise çabuk barışmak elzemdir (zaruridir). Yoksa o cüz’î (küçük) musibet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tövbe etse ve maktûle her vakit dua etse o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel (yerine), birkaç dindar kardeşleri kazanır. Kaza ve kader-i İlahîye teslim olup düşmanını affeder.

Ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler, elbette mabeynlerinde (aralarında) bulunan bütün küsmekleri bırakmaya hem maslahat (fayda) ve istirahat-i şahsiye ve umumiye (şahsi ve umumi rahat) hem Nur dairesindeki uhuvvet (kardeşlik) iktiza ediyor (gerektiriyor).

Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar (mahkumlar), Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular ve bizim beraetimize (aklanmamıza) bir sebep olup hattâ dinsizlere, serserilere de o mahpuslar hakkında “Mâşâallah, bârekellah” (Allah ne güzel yaratmış, Allah mübarek kılsın) dedirttiler ve o mahpuslar tam teneffüs ettiler (rahat ettiler). Ben burada gördüm ki bir tek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı bir mü’min, küçük ve cüz’î (kısmi) bir hata veya menfaatle, yüzer zararı ehl-i imana (iman ehline) vermez. Eğer hata etse verse çabuk tövbe etmek lâzımdır.

*

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

(Okunuşu: Bi’smihî Sübhânehû. Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi hamdihî. – Meali: O’nun adıyla, O yücedir. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)

Aziz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar!

Benim kat’î (kesin) kanaatim gelmiş ki buraya girmemizin inayet-i İlahiye (İlahi yardım) cihetinde (yönünde) bir ehemmiyetli (önemli) sebebi sizsiniz. Yani, Nurlar tesellileriyle (avutmalarla) ve imanın hakikatleriyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevî (dünyaya ait) çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzün (üzüntü ve keder) ile giden hayatınızı faydasızlıktan, bâd-i heva (boş yere) zayi (kayıp) olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size vermektir.

Madem hakikat budur. Elbette siz dahi Denizli mahpusları (tutukluları) ve Nur talebeleri gibi birbirinize kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecavüz etmemek (saldırmamak) için dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatle (bağlılıkla) hizmet eden gardiyanlar çok zahmet (zorluk) çekiyorlar. Hem siz, beraber teneffüse (nefes almaya) çıkmıyorsunuz. Güya canavar ve vahşi gibi birbirinize saldıracaksınız.

İşte şimdi sizin gibi fıtrî (doğuştan) kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda manevî (manevi) büyük bir kahramanlık ile heyete (kurula) deyiniz ki: “Değil elimize bıçak, belki mavzer ve rovelver (tüfek ve tabanca) de verilse hem emir de verilse biz bu bîçare (

Risale-i Nur Külliyatından

On Üçüncü Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖينَ ۞ وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغٖى لَهُ

Kur’an-ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen şu gelecek sözlere dikkat et!

İşte Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın bütün kâinattaki âdiyat namıyla yâd olunan, hârikulâde ve birer mu’cize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-i acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celbedip ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.

Felsefe hikmeti ise bütün hârikulâde olan mu’cizat-ı kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp cahilane ve lâkaydane üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruç eden ve kemal-i fıtrattan sukut eden nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder.

Mesela, en câmi’ bir mu’cize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaytlıkla bakar. Fakat insanın kemal-i hilkatinden huruç etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder.

Mesela, en latîf ve umumî bir mu’cize-i rahmet olan bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iaşelerini âdi görüp küfran perdesini üstüne çeker. Fakat intizamdan şüzuz etmiş, kabilesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iaşesini görür, ondan tecelli eden lütf u keremle hazır balıkçıları ağlatmak ister (Hâşiye[1]).

İşte Kur’an-ı Kerîm’in ilim ve hikmet ve marifet-i İlahiye cihetiyle servet ve gınası ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni’ cihetindeki fakr ve iflasını gör, ibret al!

İşte bu sırdandır ki Kur’an-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri câmi’ olduğundan şiirin hayalatından müstağnidir. Evet, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın i’caz derecesindeki kemal-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizamat-ı sanatı, muntazam üsluplarıyla tefsir ettikleri halde manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki:

Âyetlerinin her bir necmi, vezin kaydı altına girmeyip tâ ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mabeynlerinde mevcud münasebet-i maneviyeye rabıta olmak için o daire-i muhita içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etsin. Güya serbest her bir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur’an içinde binler Kur’an bulunur ki her bir meşrep sahibine birisini verir. Nasıl ki Yirmi Beşinci Söz’de beyan edildiği gibi; Sure-i İhlas içinde otuz altı Sure-i İhlas miktarınca her biri zi’l-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunur ve tazammun ediyor. Evet, nasıl ki semada olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı cihetiyle her bir yıldız, kayıt altına girmeyip her birisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhitasındaki –birer birer– her bir yıldıza mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya her bir tek yıldız, necm-i âyet gibi umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır.

İşte intizamsızlık içinde kemal-i intizamı gör, ibret al! وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغٖى لَهُ nün bir sırrını bil!

Hem âyet-i وَمَا يَنْبَغٖى لَهُ sırrını da bununla anla ki şiirin şe’ni; küçük ve sönük hakikatleri, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’an’ın hakikatleri o kadar büyük, âlî, parlak ve revnaktardır ki en büyük ve parlak hayal, o hakikatlere nisbet edilse gayet küçük ve sönük kalır. Mesela

يَوْمَ نَطْوِى السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ ۞ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثٖيثًا۞ اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمٖيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ

gibi hadsiz hakikatleri buna şahittir.

Kur’an’ın her bir âyeti, birer necm-i sâkıb gibi i’caz ve hidayet nurunu neşir ile küfrün zulümatını nasıl dağıttığını görmek, zevk etmek istersen kendini o asr-ı cahiliyette ve o sahra-yı bedeviyette farz et ki her şey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümud u tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’an’ın lisan-ı ulvîsinden

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ

gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem يُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer camid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlukat تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ sayhasıyla işitenlerin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmet-nüma, birer nur-u hakikat-eda ve arz bir kafa, berr ve bahir birer lisan ve bütün hayvanat ve nebatat birer kelime-i tesbih-feşan suretinde arz-ı dîdar eder. Yoksa bu zamandan tâ o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikını göremezsin.

Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zaman ile ulûm-u mütearife hükmüne geçen ve sair neyyirat-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’an’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile yahut sathî ve basit bir perde-i ülfet ile baksan elbette her bir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz içinde ne çeşit zulümatı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok enva-ı i’cazı içinde bu nev-i i’cazını zevk edemezsin.

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın en yüksek bir derece-i i’cazına bakmak istersen şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:

Gayet yüksek ve garib ve gayetle yayılmış acib bir ağaç farz edelim ki o ağaç bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmış. Malûmdur ki bir ağacın, insanın azaları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. Her bir cüzü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görünmeyen (ve hâlen görünmüyor) o ağaca dair biri çıksa, bir perde üstünde onun her bir azasına mukabil birer resim çekse, birer hudut çizse, daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayetsiz uzak mebde ve müntehasının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa elbette şüphe kalmaz ki o ressam o gaybî ağacı gayb-aşina nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.

Aynen onun gibi Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın dahi hakikat-i mümkinata dair –ki o hakikat; dünyanın iptidasından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve ferşten arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine dair– beyanat-ı Furkaniyesi, o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve her bir uzva ve meyveye lâyık birer suret vermiştir ki bütün muhakkikler, nihayet-i tahkikinde, Kur’an’ın tasvirine “Mâşâallah, bârekellah” deyip “Tılsım-ı kâinatı ve muamma-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin ey Kur’an-ı Hakîm!” demişler.

وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى –temsilde kusur yok– esma ve sıfât-ı İlahiyeyi, şuun ve ef’al-i Rabbaniyeyi, bir şecere-i tûba-i nur hükmünde temsil edelim ki o şecere-i nuraniyenin daire-i azameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyası, gayr-ı mütenahî feza-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatı

يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهٖ ۞ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى ۞ هُوَ الَّذٖى يُصَوِّرُكُمْ فِى الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُ

hududundan tut tâ

وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمٖينِهٖ ۞ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ ۞ وَ سَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ

hududuna kadar uzanmış o hakikat-i nuraniyeyi; bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyveleriyle o kadar tenasüple ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir surette o hakaik-i esma ve sıfâtı ve şuun ve ef’ali beyan etmiştir ki bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelan eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Furkaniyeye karşı “Sübhanallah” deyip “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık.” diyerek tasdik ediyorlar.

Mesela, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan hem o iki şecere-i azîmenin bir tek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, tâ en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir tenasüp tarzında izhar eder ki akl-ı beşer, idrakinden âciz ve hüsnüne hayran kalır.

Ve o iman dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyet’in erkân-ı hamsesi, aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruatı ve en küçük âdabı ve en uzak gayatı ve en derin hikemiyatı ve en cüz’î semeratına varıncaya kadar aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemal-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza edildiğine delil, o Kur’an-ı câmiin nusus ve vücuhundan ve işarat ve rumuzundan çıkan şeriat-ı kübra-yı İslâmiyenin kemal-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve resaneti; cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir bürhan-ı kātı’dır.

Demek oluyor ki beyanat-ı Kur’aniye, beşerin ilm-i cüz’îsine, bâhusus bir ümminin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm-i muhite istinad ediyor ve cemi’ eşyayı birden görebilir, ezel ebed ortasında bütün hakaiki bir anda müşahede eder bir zatın kelâmıdır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖٓى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا bu hakikate işaret eder.

اَللّٰهُمَّ يَا مُنْزِلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ وَ بِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَ قُبُورَنَا بِنُورِ الْاٖيمَانِ وَ الْقُرْاٰنِ اٰمٖينَ يَا مُسْتَعَانُ

*

 

On Üçüncü Söz’ün İkinci Makamı

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.)

Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve cazibedar lehviyat ve hevesatın hücumları karşısında “Âhiretimizi ne suretle kurtaracağız?” diye Risale-i Nur’dan meded istediler. Ben de Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi namına onlara dedim ki:

Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.

Birinci yol: O kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.

İkinci yol: Âhireti tasdik eden fakat sefahet ve dalalette gidenlere bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrit içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.

Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalalet için bir idam-ı ebedî kapısı yani hem kendisini hem bütün sevdiklerini idam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık bedihîdir, delil istemiyor, göz ile görünür.

Madem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette daima gözü önünde öyle büyük dehşetli bir mesele karşısında bîçare insan; o idam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferidden kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkiye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi; o insanın dünya kadar büyük bir meselesidir.

Bu kat’î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüz yirmi dört bin muhbir-i sadık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu’cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan yüz yirmi dört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat’î delilleriyle o enbiya ve evliyanın verdikleri aynı haberleri aklen, ilmelyakîn derecesinde (*[2]) ispat ettikleri ve yüzde doksan dokuz ihtimal-i kat’î ile “İdam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir.” diye ittifaken haber veriyorlar.

Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i manevî, onun yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüz binler sadık ve musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimal ile dalalet ve sefahet göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat’î sebep olduğunu ve iman, ubudiyet yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp o haps-i münferidi kapatıp şu göz önündeki kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbar eden ve emarelerini ve âsârlarını gösterdikleri halde, bu acib ve garib ve dehşetli ve azametli mesele karşısında bulunan bîçare insan ve bâhusus Müslüman eğer iman ve ubudiyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse; acaba o göz önündeki, her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.

Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalalet ve sefahet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da yine o manevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.

Madem ehl-i iman ve taat, göz önünde gördüğü kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezalîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi iman vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit “Gel biletini al!” diye beklemesinden derin, esaslı, hakiki lezzet ve zevk-i manevî öyle bir lezzettir ki eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa o adama hususi bir cennet hükmüne geçtiği halde; o zevk ve lezzet-i azîmeyi terk edip gençlik sâikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefihane ve heveskârane muvakkat bir lezzet-i gayr-ı meşruayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer.

Ecnebi dinsizleri gibi de olamaz. Çünkü onlar, peygamberi inkâr etseler diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de kemalâta medar olacak bazı güzel hasletler bulunabilir. Fakat bir Müslüman hem enbiyayı hem Rabb’ini hem bütün kemalâtı Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah’ı da tanımaz. Ve ruhunda kemalâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez. Çünkü peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev-i beşere baktığı için ve mu’cizatça ve dince umuma faik ve bütün nev-i beşere bütün hakaikte üstadlık edip on dört asırda parlak bir surette ispat eden ve nev-i beşerin medar-ı iftiharı bir zatın terbiye-i esasiyelerini ve usûl-ü dinini terk eden, elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemal bulamaz. Sukut-u mutlaka mahkûmdur.

İşte ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine müptela ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz. O, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşru dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu sâbık beyanatta elbette anladınız.

Eğer mazi, yani geçmiş zamanın hâdisatını, sinema ile halihazırda gösterdikleri gibi istikbaldeki ahval dahi mesela elli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine yüz binlerce nefrin ve nefret edip ağlayacaktılar.

Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (asm) kendine rehber etmek gerektir.

*

 

Birkaç Bîçare Gençlere Verilen Bir Tenbih, Bir Ders, Bir İhtardır

Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risale-i Nur’dan meded isteyen gençlere dediğim gibi dedim ki:

Sizdeki gençlik kat’iyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız o gençlik zayi olup başınıza hem dünyada hem kabirde hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz o gençlik manen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep olacak.

Hayat ise eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü insanda akıl ve fikir olduğu için hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem hem lezzet alabilir. Hayvan ise fikri olmadığı için hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise eğer dalalet ve gaflete düşmüş ise hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-ı meşru ise bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece, lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer.

Belki ehl-i dalaletin ve gafletin hayatı belki vücudu belki kâinatı, bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalaleti noktasında ma’dumdur, ölmüştür. Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise itikadsızlığı cihetiyle yine ma’dumdur. Ve ademle hasıl olan ebedî firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar.

Eğer iman, hayata hayat olsa o vakit hem geçmiş hem gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve vücud bulur. Zaman-ı hazır gibi ruh ve kalbine iman noktasında ulvi ve manevî ezvakı ve envar-ı vücudiyeyi veriyor. Bu hakikatin İhtiyar Risalesi’nde Yedinci Rica’da izahı var, ona bakmalısınız.

İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle ziynetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.

Her gün ve her yerde ve her vakit vefiyatların gösterdikleri dehşetli hakikat-i mevt ise size –başka gençlere söylediğim gibi– bir temsil ile beyan ediyorum:

Mesela, burada gözünüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango –fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren– dairesi var. Biz buradaki on kişi alâküllihal, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya davet edileceğiz, bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından her dakika, ya “Gel, idam biletini al, darağacına çık!” veyahut “Gel, milyonlar altın kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış gel, al!” demelerini beklerken birden kapıya iki adam geldi.

Biri yarı çıplak güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zahiren gayet tatlı fakat zehirli bir helva getirip yedirmek istiyor.

Diğer biri de aldatmaz ve aldanmaz ciddi bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki: “Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız o helvayı yemezseniz o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile o emsalsiz ikramiye biletini alırsınız. İşte bu darağacında zaten gözünüzle görüyorsunuz ki bal yiyenler oraya giriyorlar ve oraya girinceye kadar o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar ve o büyük ikramiye biletini alanlar çendan görünmüyorlar ve zahiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikramiye dairesine girmek için basamak yaptıklarını milyonlar şahitler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük memurlar ve bu işle alâkadar büyük zatlar, yüksek sesle ilan ediyorlar ve haber veriyorlar ki o darağacına gidenleri aynelyakîn gözünüz ile gördüğünüz gibi bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şüphesiz, gündüz gibi kat’î biliniz.” dedi.

İşte bu temsil gibi zehirli bir bal hükmünde olan gayr-ı meşru dairedeki gençliğin sefahetkârane zevkleri, hazine-i ebediyenin ve saadet-i sermediyenin bileti ve vesikası olan imanı kaybettiği için darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümat kapısı olan kabrin musibetine, aynen zahiren göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli olduğu için genç, ihtiyar fark etmeyerek her vakit ecel celladı, başını kesmek için gelebilir.

Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesat-ı gayr-ı meşruayı terk edip tılsım-ı Kur’anî olan iman ve feraizi elde etmekle ve fevkalâde mukadderat-ı beşer piyangosundan çıkan saadet-i ebediye hazinesi biletini alacağına, yüz yirmi dört bin enbiya aleyhimüsselâm ile beraber hadd ü hesaba gelmeyen ehl-i velayet ve ehl-i hakikat, müttefikan haber veriyorlar ve âsârını gösteriyorlar.

Elhasıl: Gençlik gidecek. Sefahette gitmiş ise hem dünyada hem âhirette, binler bela ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû-i istimal ile israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz.

Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı halinden, gençlik sâikasıyla israfat ve sû-i istimalden gelen hastalıktan enînler, eyvahlar işittiğiniz gibi; hapishanelerden dahi ekseriyetle gençliğin taşkınlık sâikasıyla gayr-ı meşru dairedeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta –ehl-i keşfe’l-kuburun müşahedatıyla ve bütün ehl-i hakikatin tasdikiyle ve şehadetiyle– ekser azaplar, gençlik sû-i istimalatının neticesi olduğunu bileceksiniz.

Hem nev-i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile “Eyvah gençliğimizi bâd-i heva, belki zararlı zayi ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız.” diyecekler. Çünkü beş on senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azap ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar belasını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde اَلرَّاضٖى بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstahak olamaz. Çünkü zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir.

Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmin!

*

 

Risale-i Nur Mizanlarından On Üçüncü Söz’ün İkinci Makamı’nın Hâşiyesidir

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Risale-i Nur’daki hakiki teselliye mahpuslar çok muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yiyip taze ve şirin ömrünü hapiste geçirenlerin Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var.

Evet gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker. Ve bir saat sefahet keyfiyle bir namus meselesinde, binler gün hem hapsin hem düşmanın endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur.

Bunlara kıyasen bîçare gençlerin çok vartaları var ki en tatlı hayatını, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar.

Ve bilhassa şimalde koca bir devlet, gençlik hevesatını elde ederek bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünkü âkıbeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i namusun güzel kızlarını ve karılarını ibahe eder. Belki hamamlarında erkek kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyatı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara, zenginlerin mallarını helâl eder ki bütün beşer bu musibete karşı titriyor.

İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri, kahramanane davranıp iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı Risale-i Nur’un Meyve ve Gençlik Rehberi gibi keskin kılınçlarıyla mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa o bîçare genç, hem dünya istikbalini hem mesud hayatını hem âhiretteki saadetini ve hayat-ı bâkiyesini azaplara, elemlere çevirip mahveder ve sû-i istimal ve sefahetle hastahanelere ve hissiyatın taşkınlıklarıyla hapishanelere düşer. Eyvahlar, esefler ile ihtiyarlığında çok ağlayacak.

Eğer terbiye-i Kur’aniye ve Nur’un hakikatleriyle kendini muhafaza eylese tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mesud bir Müslüman ve sair zîhayatlara, hayvanlara bir nevi sultan olur.

Evet bir genç, hapiste yirmi dört saat her günkü ömründen tek bir saatini beş farz namazına sarf etse ve ekser günahlardan hapis mani olduğu gibi o musibete sebebiyet veren hatadan dahi tövbe edip sair zararlı, elemli günahlardan çekilse hem hayatına hem istikbaline hem vatanına hem milletine hem akrabasına büyük bir faydası olması gibi o on, on beş senelik fâni gençlikle ebedî parlak bir gençliği kazanacağını başta Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, bütün kütüb ve suhuf-u semaviye kat’î haber verip müjde ediyorlar.

Evet o şirin, güzel gençlik nimetine istikametle, taatle şükretse hem ziyadeleşir hem bâkileşir hem lezzetlenir. Yoksa hem belalı olur hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına hem vatanına hem milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeye sebebiyet verir.

Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuş ise farz namazını kılmak şartıyla her bir saati, bir gün ibadet olduğu gibi o hapis onun hakkında bir çilehane-i uzlet olup eski zamanda mağaralara girerek ibadet eden münzevi salihlerden sayılabilirler.

Eğer fakir ve ihtiyar ve hasta ve iman hakikatlerine müştak ise farzını yapmak ve tövbe etmek şartıyla her bir saatleri yirmişer saat ibadet olup hapis ona bir istirahathane ve merhametkârane ona bakan dostlar için bir muhabbethane, bir terbiyehane, bir dershane hükmüne geçer. O hapiste durmakla hariçteki müşevveş, her taraftaki günahların hücumuna maruz serbestiyetten daha ziyade hoşlanabilir. Hapisten tam terbiye alır. Çıktığı zaman bir kātil, bir müntakim olarak değil, belki tövbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam çıkar.

Hattâ Denizli hapsindeki zatların az zamanda Nurlardan fevkalâde hüsn-ü ahlâk dersini alanlarını gören bazı alâkadar zatlar demişler ki: “Terbiye için on beş sene hapse atmaktan ise on beş hafta Risale-i Nur dersini alsalar daha ziyade onları ıslah eder.”

Madem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir. Ve madem kabir kapanmıyor, kafile kafile arkasında gelenler oraya girip kayboluyorlar. Ve madem ölüm, ehl-i iman hakkında idam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrildiği, hakikat-i Kur’aniye ile gösterilmiş ve ehl-i dalalet ve sefahet hakkında göz ile göründüğü gibi bir idam-ı ebedîdir; bütün mahbubatından ve mevcudattan bir firak-ı lâyezalîdir.

Elbette ve elbette hiç şüphe kalmaz ki en bahtiyar odur ki sabır içinde şükretmek ve hapis müddetinden tam istifade ederek Nurların dersini alarak istikamet dairesinde, imanına ve Kur’an’a hizmete çalışmaktır.

Ey zevk ve lezzete müptela insan! Ben yetmiş beş yaşımda binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki:

Hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi hayatın lezzetini kaçırır.

Ey hapis musibetine düşen bîçareler! Madem dünyanız ağlıyor ve hayatınız acılaştı; çalışınız, âhiretiniz dahi ağlamasın ve hayat-ı bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın, hapisten istifade ediniz. Nasıl bazen ağır şerait altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. Öyle de sizin bu ağır şerait altında her bir saat ibadet zahmeti, çok saatler olup o zahmetleri rahmetlere çevirir.

*

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Hapis musibetine düşenlere ve onlara merhametkârane, sadakatle hariçten gelen erzaklarına nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi üç noktada beyan edeceğim.

Birinci Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, her bir gün on gün kadar bir ibadet kazandırabilir ve fâni saatleri, meyveleri cihetiyle manen bâki saatlere çevirebilir ve beş on sene ceza ile milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmaya vesile olabilir.

İşte ehl-i iman için bu pek büyük ve çok kıymettar kazanç şartı, farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tövbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zaten hapis çok günahlara manidir, meydan vermiyor.

İkinci Nokta: Zeval-i lezzet elem olduğu gibi zeval-i elem dahi lezzettir. Evet, herkes geçmiş lezzetli, safalı günlerini düşünse teessüf ve tahassür elem-i manevîsini hissedip “Eyvah!” der. Ve geçmiş musibetli, elemli günlerini tahattur etse zevalinden bir manevî lezzet hisseder ki: “Elhamdülillah şükür, o bela sevabını bıraktı, gitti.” der. Ferah ile teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, ruhta bir manevî lezzet bırakır ve lezzetli saat, bilakis elem bırakır.

Madem hakikat budur ve madem geçmiş musibet saatleri, elemleri ile beraber ma’dum ve yok olmuş ve gelecek bela günleri, şimdi ma’dum ve yoktur ve yoktan elem yok ve ma’dumdan elem gelmez. Mesela, birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün o niyetle mütemadiyen ekmek yese ve su içse ne derece divaneliktir.

Aynen öyle de geçmiş ve gelecek elemli saatleri –ki hiç ve ma’dum ve yok olmuşlar– şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp Allah’tan şekva etmek gibi “Of, of!” etmek divaneliktir. Eğer sağa sola yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa tam kâfi gelir. Sıkıntı ondan bire iner.

Hattâ şekva olmasın, ben bu üçüncü Medrese-i Yusufiyede, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve manevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, hususan Nur’un hizmetinden mahrumiyetimden gelen meyusiyet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inayet-i İlahiye bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan ve hapsimden razı oldum. Çünkü benim gibi kabir kapısında bir bîçareye, gafletle geçebilir bir saatini, on adet ibadet saatleri yapmak büyük kârdır diye şükreyledim.

Üçüncü Nokta: Mahpuslara şefkatkârane hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve manevî yaralarına tesellilerle merhem sürmekte, az bir amel ile büyük bir kazanç var ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek, aynı o yemek kadar o gardiyan ve gardiyan ile beraber dâhilde ve hariçte çalışanların –bir sadaka hükmünde– defter-i hasenatına yazılır. Hususan musibetzede, ihtiyar veya hasta veya fakir veya garib olsa o sadaka-i maneviyenin sevabı çok ziyadeleşir.

İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Tâ ki o hizmeti, lillah için olsun. Hem bir şartı da sadakat ve şefkat ve sevinç ile ve minnet etmemek tarzda yardımlarına koşmaktır.

*

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim!

Size hem dünya azabından hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek, kalbime ihtar edildi. O da şudur:

Mesela, birisi birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı hem hapis azabını çektirir ve maktûlün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var. O da Kur’an’ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan, barışmak ve musalaha etmektir.

Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü ecel birdir, değişmez. O maktûl, herhalde ecel geldiğinden daha ziyade kalmayacaktı. O kātil ise o kaza-i İlahiyeye vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa iki taraf da daima korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki “Üç günden fazla bir mü’min diğer bir mü’mine küsmemek” İslâmiyet emrediyor. Eğer o katl, bir adâvetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuş ise çabuk barışmak elzemdir. Yoksa o cüz’î musibet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tövbe etse ve maktûle her vakit dua etse o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır. Kaza ve kader-i İlahîye teslim olup düşmanını affeder.

Ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler, elbette mabeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmaya hem maslahat ve istirahat-i şahsiye ve umumiye hem Nur dairesindeki uhuvvet iktiza ediyor.

Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular ve bizim beraetimize bir sebep olup hattâ dinsizlere, serserilere de o mahpuslar hakkında “Mâşâallah, bârekellah” dedirttiler ve o mahpuslar tam teneffüs ettiler. Ben burada gördüm ki bir tek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı bir mü’min, küçük ve cüz’î bir hata veya menfaatle, yüzer zararı ehl-i imana vermez. Eğer hata etse verse çabuk tövbe etmek lâzımdır.

*

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Aziz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar!

Benim kat’î kanaatim gelmiş ki buraya girmemizin inayet-i İlahiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani, Nurlar tesellileriyle ve imanın hakikatleriyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzün ile giden hayatınızı faydasızlıktan, bâd-i heva zayi olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size vermektir.

Madem hakikat budur. Elbette siz dahi Denizli mahpusları ve Nur talebeleri gibi birbirinize kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecavüz etmemek için dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatle hizmet eden gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz, beraber teneffüse çıkmıyorsunuz. Güya canavar ve vahşi gibi birbirinize saldıracaksınız.

İşte şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda manevî büyük bir kahramanlık ile heyete deyiniz ki: “Değil elimize bıçak, belki mavzer ve rovelver de verilse hem emir de verilse biz bu bîçare ve bizim gibi musibetzede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskiden yüz düşmanlık ve adâvetimiz dahi olsa da onları helâl edip hatırlarını kırmamaya çalışacağımıza, Kur’an’ın ve imanın ve uhuvvet-i İslâmiyenin ve maslahatımızın emriyle ve irşadıyla karar verdik.” diyerek bu hapsi bir mübarek dershaneye çeviriniz.

*

Leyle-i Kadirde İhtar Edilen Bir Mesele-i Mühimme

On Üçüncü Söz’ün İkinci Makamı’nın Zeyli

Leyle-i Kadirde kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Nev-i beşer, bu son Harb-i Umumî’nin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadı ile ve merhametsiz tahribatı ile ve bir tek düşmanın yüzünden yüzer masumu perişan etmesiyle ve mağlupların dehşetli meyusiyetleriyle ve galiblerin dehşetli telaş ve hâkimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azaplarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fanteziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidadatın ve mahiyet-i insaniyesinin umumî bir surette dehşetli yaralanmasıyla ve gaflet ve dalaletin, sert ve sağır olan tabiatın, Kur’an’ın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla ve gaflet ve dalaletin en boğucu, aldatıcı en geniş perdesi olan siyaset-i rûy-i zeminin pek çirkin, pek gaddarane hakiki sureti görünmesiyle elbette ve elbette hiç şüphe yok ki:

Şimal’de, Garp’ta, Amerika’da emareleri göründüğüne binaen nev-i beşerin maşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviye, böyle çirkin ve geçici olmasından fıtrat-ı beşerin hakiki sevdiği, aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak.

Ve elbette hiç şüphe yok ki:

Bin üç yüz altmış senede, her asırda üç yüz elli milyon şakirdi bulunan ve her hükmüne ve davasına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisanlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsali bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat-ı bâkiyeyi ve saadet-i ebediyeyi müjde veren ve bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarîhan ve işareten on binler defa dava edip haber veren ve sarsılmaz kat’î delillerle şüphe getirmez hadsiz hüccetleriyle hayat-ı bâkiyeyi kat’iyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi, elbette nev-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyamet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’an’ı kabul etmeye çalışan meşhur hatipleri ve Amerika’nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cemiyeti gibi rûy-i zeminin geniş kıtaları ve büyük hükûmetleri Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar.

Çünkü bu hakikat noktasında kat’iyen Kur’an’ın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu’cize-i ekberin yerini tutamaz.

Sâniyen: Madem Risale-i Nur, bu mu’cize-i kübranın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslime mecbur etmiş. Hem kalbi hem ruhu hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilaçlarını verecek bir tarzda hazine-i Kur’aniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’hazi ve mercii olmayan ve bir mu’cize-i maneviyesi bulunan Risale-i Nur, o vazifeyi tam yapıyor ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalaletin en sert kuvvetli kalesi olan tabiatı, Tabiat Risalesi’yle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i âfakında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Musa’daki Meyve’nin Altıncı Meselesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş.

*

 

Meyve Risalesi’nden Altıncı Mesele

Risale-i Nur’un çok yerlerinde izahı ve kat’î hadsiz hüccetleri bulunan iman-ı billah rüknünün binler küllî bürhanlarından bir tek bürhana kısaca bir işarettir.

Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hâlık’ımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar.” dediler.

Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlık’ı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.

Mesela, nasıl ki mükemmel bir eczahane ki her kavanozunda hârika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var. Şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir.

Öyle de küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıp mikyasıyla küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelal’i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.

Hem mesela, nasıl bir hârika fabrika ki binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve maharetli bir makinisti tanıttırır.

Öyle de küre-i arz denilen yüz binler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbaniye, ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse o derecede okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla küre-i arzın ustasını ve sahibini bildirir ve tanıttırır.

Hem mesela, nasıl ki gayet mükemmel bin bir çeşit erzak etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iaşe ambarı ve dükkân, şeksiz bir fevkalâde iaşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir.

Öyle de bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden ve yüz binler ve ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp baharı bir büyük vagon gibi binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak kışta erzakı tükenen bîçare zîhayatlara getiren ve küre-i arz denilen bu Rahmanî iaşe ambarı ve bir sefine-i Sübhaniye ve bin bir çeşit cihazatı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbanî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise okuduğunuz ve okuyacağınız fenn-i iaşe mikyasıyla o kat’iyette ve o derecede küre-i arz deposunun sahibini, mutasarrıfını, müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.

Hem nasıl ki dört yüz bin millet içinde bulunan ve her milletin istediği erzakı ayrı ve istimal ettiği silahı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve talimatı ayrı ve terhisatı ayrı olan bir ordunun mu’cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acib ordu ve ordugâh, şüphesiz bedahetle o hârika kumandanı gösterir, takdirkârane sevdirir.

Aynen öyle de zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silah altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhanîde, nebatat ve hayvanat milletlerinden dört yüz bin nev’in çeşit çeşit elbise, erzak, esliha, talim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan-ı a’zam tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyasıyla dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre-i arzın hâkimini ve Rabb’ini ve müdebbirini ve Kumandan-ı Akdes’ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.

Hem nasıl ki bir hârika şehirde milyonlar elektrik lambaları hareket ederek her yeri gezerler, yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lambaları ve fabrikası; şeksiz, bedahetle elektriği idare eden ve seyyar lambaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren bir mu’cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.

Aynen öyle de bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lambaları, bir kısmı –kozmoğrafyanın dediğine bakılsa– küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa süratli hareket ettikleri halde intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor.

Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve bir misafirhane-i Rahmaniyede bir lamba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için her gün küre-i arzın denizleri kadar gaz yağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin.

Ve onu ve onun gibi ulvi yıldızları gaz yağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lambaları ve idareleri ne derece o misalden daha büyük daha mükemmeldir. O derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i elektrik mikyasıyla bu meşher-i a’zam-ı kâinatın sultanını, münevvirini, müdebbirini, sâni’ini, o nurani yıldızları şahit göstererek tanıttırır. Tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiş ettirir.

Hem mesela, nasıl ki bir kitap bulunsa ki bir satırında bir kitap ince yazılmış ve her bir kelimesinde ince kalemle bir sure-i Kur’aniye yazılmış, gayet manidar ve bütün meseleleri birbirini teyid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde maharetli ve iktidarlı gösteren bir acib mecmua; şeksiz, gündüz gibi kâtip ve musannifini kemalâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. “Mâşâallah, bârekellah” cümleleriyle takdir ettirir.

Aynen öyle de bu kâinat kitab-ı kebiri ki bir tek sahifesi olan zemin yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üç yüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üç yüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak; mükemmel, muntazam ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz manidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur’an-ı Ekber-i Âlem, mezkûr misaldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve manidar ise o derecede sizin okuduğunuz fenn-i hikmetü’l-eşya ve mektepte bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet, geniş mikyaslarıyla ve dürbün gözleriyle bu kitab-ı kâinatın nakkaşını, kâtibini hadsiz kemalâtıyla tanıttırır. “Allahu ekber” cümlesiyle bildirir, “Sübhanallah” takdisiyle tarif eder, “Elhamdülillah” senalarıyla sevdirir.

İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünundan her bir fen, geniş mikyasıyla ve hususi âyinesiyle ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarlarıyla bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal’ini esmasıyla bildirir; sıfâtını, kemalâtını tanıttırır.

İşte bu muhteşem ve parlak bir bürhan-ı vahdaniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan çok tekrar ile en ziyade

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ۞ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ

âyetleriyle Hâlık’ımızı bize tanıttırıyor, diye o mektepli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabul edip tasdik ederek: “Hadsiz şükür olsun Rabb’imize ki tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah senden razı olsun.” dediler. Ben de dedim:

“İnsan, binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî, manevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz zahirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarını yiyen bir bîçare mahluk iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelal’e intisap edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad ve bütün hâcatına medar bir nokta-i istimdad bularak herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi; o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir Padişah’a iman ile intisap etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin idam ilanını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz.”

O mektepli gençlere dediğim gibi musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim: Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum, idam olunurken bedbaht zalimlere demiş: “Ben idam olmuyorum. Belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat ben de sizi idam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum.” لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek sürur ile teslim-i ruh eder.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

*

 

Hüve Nüktesi

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Çok aziz ve sıddık kardeşlerim!

Kardeşlerim, لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ daki هُوَ lafzında, yalnız maddî cihette bir seyahat-i hayaliye-i fikriyede hava sahifesinin mütalaasıyla âni bir surette görünen bir zarif nükte-i tevhidde, meslek-i imaniyenin hadsiz derece kolay ve vücub derecesinde suhuletli bulunmasını ve şirk ve dalaletin mesleğinde hadsiz derecede müşkülatlı, mümteni binler muhal bulunduğunu müşahede ettim. Gayet kısa bir işaretle o geniş ve uzun nükteyi beyan edeceğim.

Evet, nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında eğer tabiata, esbaba havale edilse lâzım gelir ki ya o kapta küçük mikyasta yüzer, belki çiçekler adedince manevî makineler, fabrikalar bulunsun veyahut o parçacık topraktaki her bir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hâsiyetleriyle ve hayattar cihazatıyla yapmalarını bilsin; âdeta bir ilah gibi hadsiz ilmi ve nihayetsiz iktidarı bulunsun.

Aynen öyle de emir ve iradenin bir arşı olan havanın, rüzgârın her bir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan هُوَ lafzındaki havada; küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcud telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda yapabilsin. Veyahut o هُوَ deki havanın belki unsur-u havanın her bir parçasının her bir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevî şahsiyetleri ve kabiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet var.

İşte ehl-i küfrün ve tabiiyyun ve maddiyyunların mesleklerinde değil bir muhal, belki zerreler adedince muhaller ve imtinalar ve müşkülatlar aşikâre görünüyor.

Eğer Sâni’-i Zülcelal’e verilse hava bütün zerratıyla onun emirber neferi olur. Bir tek zerrenin muntazam bir tek vazifesi kadar kolayca, hadsiz küllî vazifelerini Hâlık’ının izniyle ve kuvvetiyle ve Hâlık’a intisap ve istinad ile ve Sâni’inin cilve-i kudreti ile bir anda şimşek süratinde ve هُوَ telaffuzu ve havanın temevvücü suhuletinde yapılır. Yani, kalem-i kudretin hadsiz ve hârika ve muntazam yazılarına bir sahife olur ve zerreleri, o kalemin uçları ve zerrelerin vazifeleri dahi kalem-i kaderin noktaları bulunur. Bir tek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.

İşte ben لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ daki hareket-i fikriye ile seyahatimde hava âlemini temaşa ve o unsurun sahifesini mütalaa ederken bu mücmel hakikati, tam vâzıh ve mufassal aynelyakîn müşahede ettim. Ve هُوَ nin lafzında, havasında böyle parlak bir bürhan ve bir lem’a-yı vâhidiyet bulunduğu gibi manasında ve işaretinde gayet nurani bir cilve-i ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid ve هُوَ zamirinin mutlak ve mübhem işareti hangi zata bakıyor işaretine bir karine-i taayyün o hüccette bulunması içindir ki hem Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan hem ehl-i zikir makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye ilmelyakîn ile bildim.

Evet mesela, bir nokta beyaz kâğıtta, iki üç nokta konulsa karıştığı ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı ve bir küçük zîhayata, çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği ve bir lisan ve bir kulak, aynı anda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve girmesi intizamını bozup karışacağı halde; aynelyakîn gördüm ki:

هُوَ nin anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda, her bir parçası hattâ her bir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği halde, karışmadığını ve intizamını bozmadığını hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı halde, hiç şaşırmadan yapıldığını ve o parçaya ve zerreye pek çok ağır yükler yüklendiği halde hiç zaaf göstermeyerek, geri kalmayarak intizam ile taşıdığını hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, manada o küçücük kulak ve lisanlara kemal-i intizamla gelip çıkıp, hiç karışmayarak bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik lisanlardan çıktığı ve o her zerre ve her parçacık, bu acib vazifeleri görmekle beraber kemal-i serbestiyet ile cezbedarane hal dili ile ve mezkûr hakikatin şehadeti ve lisanıyla لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor ve bir iş diğer bir işe mani olmuyor. Ben aynelyakîn müşahede ettim.

Demek, ya her bir zerre ve her bir parça havada nihayetsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilmi, iradesi ve nihayetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrata hâkim-i mutlak bir hâssaları bulunmak lâzımdır ki bu işlere medar olabilsin. Bu ise zerreler adedince muhal ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu hatıra getiremez.

Öyle ise bu sahife-i havanın hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn derecesinde bedahetle Zat-ı Zülcelal’in hadsiz gayr-ı mütenahî ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem-i kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir levh-i mahfuzun âlem-i tagayyürde ve mütebeddil şuunatında bir “levh-i mahv ispat” namında yazar bozar tahtası hükmündedir.

İşte hava unsurunun yalnız nakl-i asvat vazifesinde mezkûr cilve-i vahdaniyeti ve mezkûr acayibi gösterdiği ve dalaletin hadsiz muhaliyetini izhar ettiği gibi unsur-u havaînin sair ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, cazibe, dâfia, ziya gibi sair letaifin naklinde şaşırmadan muntazaman, asvat naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda, bu vazifeleri dahi gördüğü aynı zamanında, bütün nebatat ve hayvanata teneffüs ve telkîh gibi hayata lüzumu bulunan levazımatı kemal-i intizam ile yetiştiriyor. Emir ve irade-i İlahiyenin bir arşı olduğunu kat’î bir surette ispat ediyor.

Ve serseri tesadüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbab ve âciz, camid, cahil maddeler bu sahife-i havaiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakîn derecesinde ispat ettiğini kat’î kanaat getirdim. Ve her bir zerre ve her bir parça lisan-ı hal ile لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ dediklerini bildim. Ve bu هُوَ anahtarı ile havanın maddî cihetindeki bu acayibi gördüğüm gibi hava unsuru da bir هُوَ olarak âlem-i misal ve âlem-i manaya bir anahtar oldu.

Mütebâkisi şimdilik yazdırılmadı.

Umuma binler selâm…

*

[1] Hâşiye: Amerika’da aynen bu vakıa olmuştur.

[2] * Onlardan birisi Risale-i Nur’dur, meydandadır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir