Yirmi Üçüncü Söz



İzahlı Metin

Yirmi Üçüncü Söz

Bu sözün iki bölümü vardır.

*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm. Sümme radednâhu esfele sâfilîn. İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihât (Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka.)*

Birinci Bölüm

İmanın binlerce güzelliğinden sadece beşini, beş nokta içinde açıklayacağız.

Birinci Nokta

İnsan, imanın nuruyla yüceler yücesine çıkar ve cennete layık bir değer kazanır. Küfrün karanlığıyla ise aşağıların aşağısına düşer ve cehennemi hak edecek bir duruma girer. Çünkü iman, insanı Yüce Sanatkârı’na bağlar; iman, bir mensubiyettir. Öyleyse insan, iman sayesinde kendisinde ortaya çıkan İlahi sanat ve Rabbinin isimlerinin nakışları itibarıyla bir değer kazanır. Küfür ise o bağı koparır. Bu kopuşla Rabbinin sanatı gizlenir. Değeri de yalnızca maddi yönüyle ölçülür. Madde ise hem fani, hem yok olucu, hem de geçici hayvani bir hayattan ibaret olduğu için değeri hiç hükmündedir.

Bu sırrı bir örnekle açıklayacağız. Mesela, insanların sanat eserlerinde maddenin değeri ile sanatın değeri nasıl ki birbirinden ayrıdır. Bazen eşit, bazen madde daha değerli olur. Bazen de beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir sanat bulunur. Hatta bazen antika bir sanat eseri bir milyon değer kazanırken, maddesi beş kuruş bile etmeyebilir. İşte böyle antika bir sanat eseri, antikacılar çarşısına götürülse, harikalar yaratan ve çok eski, hünerli sanatkârına atfedilerek, o sanatkâr anılarak ve o sanatla sergilense bir milyon fiyata satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına götürülse, beş kuruşluk bir demir fiyatına alınabilir.

İşte insan, Cenab-ı Hakk’ın böyle antika bir sanat eseridir ve O’nun kudretinin en nazik ve nazenin bir mucizesidir. Öyle ki Allah, insanı bütün isimlerinin yansımasına bir ayna, nakışlarına bir merkez ve kâinatın küçültülmüş bir örneği suretinde yaratmıştır.

Eğer imanın nuru insanın içine girerse, üzerindeki bütün anlamlı nakışlar o ışıkla okunur. O mümin kişi, bu nakışları bilinçle okur ve bu mensubiyetiyle başkalarına da okutur. Yani, “Yüce Sanatkâr’ın sanat eseriyim, O’nun yarattığıyım, rahmet ve keremine mazharım” gibi manalarla insandaki ilahi sanat ortaya çıkar. Demek ki, Yaratıcı’ya mensubiyetten ibaret olan iman, insandaki bütün sanat eserlerini gösterir. İnsanın değeri, o ilahi sanata ve O’nun her şeye Hâkim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğunun bir aynası olması itibarıyladır. O halde bu önemsiz görünen insan, bu yönüyle bütün yaratılmışların üstünde, Allah’ın bir muhatabı ve cennete layık, Rabbinin bir misafiri olur.

Eğer mensubiyetin kopmasından ibaret olan küfür insanın içine girse, o zaman Allah’ın isimlerinin bütün o anlamlı nakışları karanlığa gömülür, okunmaz hale gelir. Çünkü Yaratıcı unutulsa, Yaratıcı’ya yönelik manevi yönler de anlaşılmaz. Adeta baş aşağı düşer. O anlamlı ve yüce sanatların ve manevi yüksek nakışların çoğu gizlenir. Geriye kalan ve gözle görülen bir kısmı ise basit sebeplere, tabiata ve tesadüfe bağlanarak sonunda değerini yitirir. Her biri parlak birer elmas iken, birer sönük cam parçası olurlar. Önemi, yalnızca hayvani maddesine bakar. Maddenin amacı ve meyvesi ise –dediğimiz gibi– kısacık bir ömürde, hayvanların en acizi, en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, sadece küçük bir hayat geçirmektir. Sonra çürüyüp gider. İşte küfür, insanlık mahiyetini böyle yıkar, elmastan kömüre çevirir.

İkinci Nokta

İman nasıl ki bir nurdur, insanı aydınlatıyor, üzerinde yazılı olan Allah’a ait bütün mektupları okutturuyor. Aynen öyle de kâinatı dahi aydınlatıyor. Geçmiş ve gelecek zamanı karanlıklardan kurtarıyor. Bu sırrı, *“Allâhu veliyyullezîne âmenû yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr” (Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır)* ayet-i kerimesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsille açıklarız. Şöyle ki:

Hayalî bir olayda gördüm ki, birbirine bakan iki yüksek dağ var. Üzerinde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında çok derin bir vadi… Ben o köprünün üzerindeyim. Dünyayı da her tarafı karanlık, yoğun bir zulmet kaplamıştı. Sağ tarafıma baktım, sonsuz bir karanlık içinde dev bir mezar gördüm, yani öyle hayal ettim. Sol tarafıma baktım, korkunç karanlık dalgaları içinde büyük fırtınaların, kargaşaların, büyük felaketlerin hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım, son derece derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu korkunç karanlığa karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu kullandım, yarım yamalak ışığıyla baktım. Çok korkunç bir durum bana göründü. Hatta önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müthiş ejderhalar, aslanlar, canavarlar göründü ki, “Keşke bu cep fenerim olmasaydı da bu dehşetleri görmeseydim” dedim. O feneri hangi tarafa çevirdiysem öyle dehşetler yaşadım. “Eyvah! Bu fener başıma bela oldu” dedim. Ona kızdım, o cep fenerini yere çarpıp kırdım. Sanki onun kırılması, dünyayı aydınlatan büyük bir elektrik lambasının düğmesine dokunmam gibi oldu; birden o karanlık dağıldı. Her taraf o lambanın nuru ile doldu. Her şeyin gerçeğini gösterdi.

Baktım ki o gördüğüm köprü, gayet düzgün bir yerde, bir ova içinde uzanan bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm o büyük mezar; baştan başa güzel, yeşil bahçelerle, nurlu insanların başkanlığında ibadet, hizmet, sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, kargaşalı zannettiğim uçurumlar ve zirveler ise, süslü, sevimli, çekici dağların arkalarında büyük bir ziyafet yeri, güzel bir gezinti alanı, yüksek bir dinlenme mekânı bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o korkunç canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahluklar ise uysal deve, öküz, koyun, keçi gibi evcil hayvanlar olduğunu gördüm. *“Elhamdülillahi alâ nuri’l-iman” (İmanın nurundan dolayı Allah’a hamdolsun)* diyerek *“Allâhu veliyyullezîne âmenû yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr” (Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır)* ayet-i kerimesini okudum ve o hayalî olaydan uyandım.

İşte o iki dağ; hayatın başlangıcı ve sonu, yani dünya âlemi ve kabir âlemidir. O köprü ise hayat yoludur. O sağ taraf geçmiş zamandır. Sol taraf ise gelecektir. O cep feneri ise bencil, kendi bildiğine güvenen ve gökten gelen vahyi dinlemeyen insan egosudur. O canavarlar zannedilen şeyler ise âlemin olayları ve tuhaf yaratıklarıdır.

İşte benliğine güvenen, gaflet karanlığına düşen, sapkınlık karanlığına müptela olan adam, o olaydaki ilk halime benzer ki o cep feneri hükmündeki eksik ve sapkınlık dolu bilgileriyle geçmiş zamanı, büyük bir mezar şeklinde ve yoklukla karışık bir karanlık içinde görüyor. Geleceği ise son derece fırtınalı ve tesadüfe bağlı bir vahşet yeri olarak görüyor. Ayrıca, her biri Merhametli ve Hikmet Sahibi bir Yaratıcı’nın emre amade birer görevlisi olan olayları ve varlıkları, zararlı birer canavar hükmünde gösterir ve *“Vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilez zulumât” (İnkâr edenlerin dostları ise tâğuttur ki, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır)* hükmüne mazhar olur.

Eğer ilahi hidayet yetişse, iman kalbine girse, nefsinin firavunluğu kırılsa, Allah’ın Kitabı’nı dinlese, o olaydaki ikinci halime benzeyecektir. O zaman birden kâinat bir gündüz rengini alır, ilahi nur ile dolar. Âlem, *“Allâhu nûrus semâvâti vel ard” (Allah, göklerin ve yerin nurudur)* ayetini okur. O vakit geçmiş zaman, büyük bir mezar değil, bilakis her bir asrın bir peygamberin veya bir evliyanın başkanlığında, kulluk görevini yerine getiren temiz ruhlar topluluğunun, hayat görevlerini bitirerek “Allahu Ekber” deyip yüce makamlara uçmalarını ve gelecek tarafına geçmelerini kalp gözüyle görür. Sol tarafına bakar ki dağlar misali bazı kabir ve ahiret âlemine ait değişimlerin arkalarında, cennet bahçelerindeki saadet saraylarında kurulmuş Rahman’ın bir ziyafetini o iman nuruyla uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına, deprem, veba gibi olayları, emre boyun eğdirilmiş birer görevli olarak bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi olayları; görünüşte sert, fakat manen çok latif hikmetlere vesile olarak görür. Hatta ölümü, ebedi hayatın bir başlangıcı ve kabri, ebedi saadetin kapısı olarak görür. Diğer yönleri de sen buna göre kıyasla. Gerçeği bu temsile uygula.

Üçüncü Nokta

İman hem nurdur, hem de kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın gücüne göre olayların baskısından kurtulabilir. *“Tevekkeltü alâllah” (Allah’a güvendim)* der, hayat gemisinde tam bir güven içinde olayların dağlar gibi dalgaları arasında seyreder. Bütün yüklerini, Kudreti Mutlak olan Allah’ın kudret eline emanet eder, dünyadan rahatça geçer, kabir âleminde dinlenir. Sonra ebedi saadete girmek için cennete uçabilir. Yoksa Allah’a güvenmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına engel olmakla kalmaz, belki onu aşağıların aşağısına çeker. Demek ki, iman tevhidi (Allah’ı birlemeyi), tevhid teslimiyeti, teslimiyet tevekkülü (Allah’a güvenmeyi), tevekkül ise iki cihan saadetini gerektirir.

Fakat yanlış anlama! Tevekkül, sebepleri tamamen reddetmek değildir. Aksine, sebepleri Allah’ın kudret elinin bir perdesi bilip onlara riayet ederek, sebeplere başvurmayı bir çeşit fiili dua kabul ederek, sonuçları yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek, neticeleri O’ndan bilmek ve O’na minnettar olmaktan ibarettir.

Tevekkül edenle etmeyenin misali şu hikâyeye benzer:

Vaktiyle iki adam, hem bellerine hem de başlarına ağır yükler yüklenip büyük bir gemiye bilet alarak girdiler. Biri, girer girmez yükünü gemiye bırakıp üstünde oturarak etrafı izler. Diğeri ise hem ahmak hem de gururlu olduğundan yükünü yere bırakmıyor.

Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”

O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki kaybolur. Ben kuvvetliyim. Malımı belimde ve başımda koruyacağım.”

Yine ona denildi: “Bizi ve sizi taşıyan bu güvenli padişah gemisi daha kuvvetlidir, daha iyi korur. Belki başın döner, yükünle beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan bu yüklere dayanamayacak. Kaptan da eğer seni bu halde görse, ya ‘delidir’ diye seni kovar ya da ‘haindir, gemimizi itham ediyor, bizimle alay ediyor, hapsedilsin’ diye emreder. Hem herkese maskara olursun. Çünkü dikkatli bakanların nazarında, zayıflığını gösteren kibrinle, acizliğini gösteren gururunla, riyakârlığı ve alçaklığı gösteren yapmacık tavrınla kendini halka komik duruma düşürdün. Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o çaresizin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstüne oturdu. “Oh! Allah senden razı olsun. Sıkıntıdan, hapisten, maskaralıktan kurtuldum” dedi.

İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Ta ki bütün kâinatın dilenciliğinden, her olayın karşısında titremekten, kendini beğenmişlikten, maskaralıktan, ahiret bedbahtlığından ve dünyevi baskıların hapsinden kurtulasın.

Dördüncü Nokta

İman, insanı insan eder. Hatta insanı sultan eder. Öyleyse, insanın asıl görevi, iman ve duadır. Küfür ise insanı son derece aciz bir canavar hayvana çevirir.

Bu meselenin binlerce delilinden sadece hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farklar, o meseleye apaçık bir delildir ve kesin bir kanıttır. Evet, insanlığın iman ile insanlık olduğunu, insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farklar gösterir. Çünkü hayvan dünyaya geldiği vakit, adeta başka bir âlemde olgunlaşmış gibi, kabiliyetine göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün hayat şartlarını, kâinatla olan ilişkisini ve hayat kanunlarını öğrenir, ustalaşır. İnsanın yirmi senede kazandığı hayat becerisini ve uygulama yeteneğini, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan elde eder, yani ona ilham edilir.

Demek ki hayvanın asıl görevi öğrenerek olgunlaşmak değildir, bilgi edinerek ilerlemek değildir ve acizliğini göstererek yardım istemek, dua etmek değildir. Aksine görevi, kabiliyetine göre hareket etmektir, amel etmektir, fiili kulluktur.

İnsan ise dünyaya gelişinde her şeyi öğrenmeye muhtaç, hayat kanunlarına cahil, hatta yirmi senede hayat şartlarını tam olarak öğrenemiyor. Belki ömrünün sonuna kadar öğrenmeye muhtaçtır. Hem gayet aciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zararı ve faydayı ayırt edebiliyor. Toplumun yardımıyla ancak menfaatlerini elde edip zararlardan sakınabilir.

Demek ki insanın yaratılış görevi, öğrenerek olgunlaşmak, dua ile kulluk etmektir. Yani, “Kimin merhametiyle böyle hikmetli bir şekilde idare ediliyorum? Kimin cömertliğiyle böyle şefkatli bir şekilde terbiye ediliyorum? Nasıl birinin lütuflarıyla böyle nazenin bir şekilde besleniyor ve idare ediliyorum?” diye bilmektir. Ve binden ancak birine eli yetişemediği ihtiyaçları için, İhtiyaçları Gideren’e acizlik ve fakirlik diliyle yalvarmaktır, istemektir ve dua etmektir. Yani acizliğin ve fakirliğin kanatlarıyla kulluğun en yüce makamına uçmaktır.

Demek ki insan, bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla olgunlaşmak için gelmiştir. Mahiyeti ve kabiliyeti itibarıyla her şey ilme bağlıdır. Bütün gerçek ilimlerin esası, kaynağı, nuru ve ruhu, Allah’ı bilmektir (marifetullah) ve onun da temeli, Allah’a imandır.

Hem insan, sonsuz acizliğiyle sonsuz belalara maruz, hadsiz düşmanların saldırısına uğramış ve sonsuz fakirliğiyle beraber sonsuz ihtiyaçlar içinde ve sonsuz isteklere muhtaç olduğundan, yaratılıştan gelen asıl görevi, imandan sonra duadır. Dua ise kulluğun esasıdır. Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir isteğini, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar ya da ister. Yani ya fiili ya da sözlü olarak acizlik diliyle bir dua eder ve isteğine ulaşır. Öyle de insan, bütün canlılar âlemi içinde nazik, nazenin, nazlı bir çocuk hükmündedir. Rahman ve Rahim olan Allah’ın dergâhında ya zayıflığı ve acizliğiyle ağlamak veya fakirliği ve ihtiyacıyla dua etmek gerekir. Ta ki istekleri ona boyun eğdirilsin veya bu boyun eğdirmenin şükrünü eda etsin. Yoksa bir sinekten feryat eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, “Ben kuvvetimle, boyun eğdirilmesi mümkün olmayan ve benden bin kat daha kuvvetli olan bu acayip şeyleri boyun eğdiriyorum ve fikrimle, tedbirimle kendime itaat ettiriyorum” deyip nimete nankörlük etmek, insanlığın asli yaratılışına zıt olduğu gibi, şiddetli bir azabı da hak eder.

Beşinci Nokta

İman, duayı kesin bir vesile olarak gerektirdiği ve insan fıtratı onu şiddetle istediği gibi; Cenab-ı Hak dahi, “Duanız olmazsa ne öneminiz var?” mealinde *“Kul mâ ya’beu bikum rabbî levlâ duâukum” (De ki: Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?)* diye ferman ediyor. Hem de *“Ud’ûnî estecib lekum” (Bana dua edin, size cevap vereyim)* diye emrediyor.

Eğer desen: “Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Hâlbuki ayet geneldir, her duaya cevap verileceğini ifade ediyor.”

Elcevap: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için bir cevap vardır; fakat kabul etmek ve istenen şeyi aynen vermek, Cenab-ı Hakk’ın hikmetine bağlıdır. Mesela, hasta bir çocuk çağırır: “Ey doktor! Bana bak.” Doktor: “Buyur” der, “Ne istersin?” diye cevap verir. Çocuk: “Şu ilacı ver bana” der. Doktor ise ya aynen istediğini verir, yahut onun faydasına olacağı için ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zararlı olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenab-ı Hak, Mutlak Hikmet Sahibi, her an hazır ve nazır olduğu için kulunun duasına cevap verir. Yalnızlık ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla bir dostluğa çevirir. Fakat insanın heveslerine düşkün ve arzularına göre hükmetme isteğiyle değil, aksine ilahi hikmetin gerektirdiği şekilde ya istediğini veya daha hayırlısını verir ya da hiç vermez.

Hem dua bir kulluktur. Kulluğun meyveleri ise ahirete aittir. Dünyevi maksatlar ise o tür dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, duaların gayeleri değildir. Mesela, yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile yapılırsa, o dua ve o ibadet samimi olmadığından kabule layık olmaz. Nasıl ki güneşin batışı, akşam namazının vaktidir. Veya güneşin ve ayın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları denilen iki özel ibadetin vaktidir. Yani gece ve gündüzün nurlu ayetlerinin perdelenmesiyle bir ilahi azametin ilanına vesile olduğundan, Cenab-ı Hak kullarını o vakitte bir çeşit ibadete davet eder. Yoksa o namaz, açılması ve ne kadar süreceği astronomi hesabıyla belirli olan ay ve güneş tutulmalarının sona ermesi için değildir. Aynen onun gibi, yağmursuzluk da yağmur namazının vaktidir. Ve belaların istilası, zararlı şeylerin musallat olması, bazı duaların özel vakitleridir ki, insan o vakitlerde acizliğini anlar, dua ve niyaz ile Kudreti Mutlak olan Allah’ın dergâhına sığınır.

Eğer dua çok edildiği halde belalar def edilmezse, “Dua kabul olmadı” denilmez. Aksine, “Duanın vakti henüz bitmedi” denilir. Eğer Cenab-ı Hak, lütuf ve keremiyle belayı kaldırırsa, ne âlâ; o vakit dua vakti biter, yerine gelmiş olur.

Demek ki dua, bir kulluk sırrıdır. Kulluk ise samimiyetle Allah rızası için olmalıdır. Yalnızca acizliğini ortaya koyup dua ile O’na sığınmalı, O’nun Rabliğine karışmamalıdır. Tedbiri O’na bırakmalı, hikmetine güvenmeli, rahmetini itham etmemelidir.

Evet, apaçık ayetlerin beyanıyla sabit olan gerçek şudur ki: Bütün varlıklar, her biri kendine özgü bir tesbih, özel bir ibadet, has bir secde ettikleri gibi, bütün kâinattan Allah’ın dergâhına giden bir dua vardır.

Ya kabiliyet diliyledir. Bütün bitkilerin duaları gibi ki, her biri kabiliyet diliyle Cömertliği Mutlak olandan bir suret talep ediyor ve O’nun isimlerinin kendilerinde açıkça görünmesini istiyorlar.

Veya doğal ihtiyaç diliyledir. Bütün canlıların, güçleri dâhilinde olmayan zorunlu ihtiyaçları için yaptıkları dualardır ki, her biri o doğal ihtiyaç diliyle Cömertliği Mutlak olandan hayatlarının devamı için bir nevi rızık hükmünde bazı taleplerde bulunurlar.

Veya çaresizlik diliyle bir duadır ki, zorda kalan her bir canlı, kesin bir sığınma ile dua eder, meçhul bir koruyucusuna sığınır, belki de Merhametli Rabbine yönelir. Bu üç çeşit dua, bir engel olmazsa daima makbuldür.

Dördüncü nevi ki en meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır: Biri, fiili ve hal ile; diğeri, kalp ve söz iledir. Mesela, sebeplere başvurmak, bir fiili duadır. Sebeplerin bir araya gelmesi, sonucu yaratmak için değil, belki hal diliyle sonucu Cenab-ı Hak’tan istemek için O’nun razı olacağı bir duruma girmektir. Hatta toprağı sürmek, rahmet hazinesinin kapısını çalmaktır. Bu çeşit fiili dua, Cömertliği Mutlak olanın isim ve unvanına yönelik olduğundan, kabul görmesi mutlak bir çoğunluktadır.

İkinci kısım; dil ile ve kalp ile dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım talepleri istemektir. Bunun en önemli yönü, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: “Dua eden adam anlar ki birisi var; onun kalbinden geçenleri işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, acizliğine merhamet eder, fakirliğine yardım eder.”

İşte ey aciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi rahmet hazinesinin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin kaynağı olan bir vesileyi elden bırakma, ona yapış, insanlığın en yüce mertebelerine çık. Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duanın içine al. Tam bir kul ve genel bir vekil gibi *“İyyâke nestaîn” (Yalnız Senden yardım dileriz)* de. Kâinatın güzel bir takvimi ol.

*

İkinci Bölüm

İnsanın mutluluk ve bedbahtlığına sebep olan beş nükteyi içerir.

İnsan en güzel biçimde yaratıldığı ve ona çok kapsamlı bir kabiliyet verildiği için, aşağıların aşağısından tâ yüceler yücesine, yerden tâ arşa, zerreden tâ güneşe kadar dizilmiş olan makamlara, mertebelere, derecelere ve çukurlara girebilir ve düşebilir bir imtihan meydanına atılmış; sonsuz bir düşüşe ve yükselişe giden iki yol onun önünde açılmış, bir kudret mucizesi, yaratılışın bir neticesi ve sanatın bir harikası olarak şu dünyaya gönderilmiştir. İşte insanın bu dehşetli yükseliş ve alçalışının sırrını beş nüktede açıklayacağız.

Birinci Nükte

İnsan, kâinatın çoğu türüne muhtaç ve onlarla ilişkilidir. İhtiyaçları âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmıştır. Bir çiçeği istediği gibi, koskoca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedi cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye hasret duyduğu gibi, Sonsuz Güzellik ve Yücelik Sahibi’ni de görmeye hasret duyar. Başka bir evde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o evin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; ahirete göçmüş yüzde doksan dokuz dostunu ziyaret etmek ve ebedi ayrılıktan kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapatacak ve acayip olayların toplandığı bir mahşer olan ahiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp yerine ahireti kuracak ve koyacak olan Kudreti Mutlak bir Zat’ın dergâhına sığınmaya muhtaçtır.

İşte bu durumdaki bir insana hakiki Mabud (ibadet edilecek varlık) olacak; ancak her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında gözeten, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, acizlikten uzak, kusurdan kutsal, noksanlıktan yüce olan Yüce ve Kudret Sahibi, Cemal Sahibi ve Rahim, Kemal Sahibi ve Hakîm bir zat olabilir. Çünkü insanın sonsuz ihtiyaçlarını yerine getirecek olan, ancak sonsuz bir kudret ve her şeyi kuşatan bir ilim sahibi olabilir. Öyleyse ibadet edilmeye layık olan yalnız O’dur.

İşte ey insan! Eğer yalnız O’na kul olsan, bütün mahlukatın üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer kulluktan kaçınırsan, aciz mahlukata zelil bir köle olursun. Eğer benliğine ve gücüne güvenip tevekkülü ve duayı bırakıp kibir ve iddiaya saparsan, o vakit iyilik ve yaratma yönünden arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin. Kötülük ve tahrip yönünden ise dağdan daha ağır, vebadan daha zararlı olursun.

Evet ey insan! Sende iki yön var: Birisi, icat, varlık, hayır, olumlu ve fiil yönüdür. Diğeri ise tahrip, yokluk, şer, olumsuzluk ve edilgenlik yönüdür. Birinci yön itibarıyla arıdan, serçeden aşağı; sinekten, örümcekten daha zayıfsın. İkinci yön itibarıyla dağları, yeri, gökleri aşarsın. Onların çekindiği ve acizliklerini itiraf ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünkü sen iyilik ve icat ettiğin vakit, yalnız gücün nispetinde, elinin ulaşacağı derecede, kuvvetinin yeteceği mertebede iyilik ve icat edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrip edersen, o vakit fenalığın yayılır ve tahribin genişler.

Mesela, küfür; bir fenalıktır, bir tahriptir, bir tasdik etmemedir. Fakat o tek kötülük; bütün kâinatın aşağılanmasını, bütün ilahi isimlerin küçümsenmesini, bütün insanlığın alçaltılmasını içinde barındırır. Çünkü şu varlıkların yüce bir makamı, önemli bir vazifesi vardır. Zira onlar, Allah’ın mektupları, O’nun yansıdığı aynalar ve ilahi memurlardır. Küfür ise onları bu aynalık, görevlilik ve anlamlılık makamından düşürüp, anlamsızlık ve tesadüfün oyuncağı derecesine; yok oluş ve ayrılığın tahribiyle çabuk bozulup değişen fani maddeler seviyesine ve önemsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi; bütün kâinatta ve varlıkların aynalarında nakışları, yansımaları ve güzellikleri görünen ilahi isimleri inkâr ile küçümser. Ve insanlık denilen, bütün ilahi kutsal isimlerin yansımalarını güzelce ilan eden hikmetli bir kasideyi; ebedi bir ağacın donanımlarını içinde barındıran çekirdek misali göz kamaştırıcı bir kudret mucizesini ve en büyük emaneti üstlenmekle yere, göğe, dağa üstünlük sağlayan ve meleklere karşı rüçhaniyet kazanan yeryüzü halifeliği makamının sahibini; en zelil, fani ve yok olucu bir hayvandan daha zelil, daha zayıf, daha aciz, daha fakir bir dereceye atar. Ve anlamsız, karmakarışık, çabuk bozulan adi bir levha derekesine indirir.

Özetle, insana kötülüğü emreden nefis, tahrip ve şer yönünde sonsuz cinayet işleyebilir, fakat icat ve hayırda gücü pek az ve sınırlıdır. Evet, bir evi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz. Lâkin eğer benliği bıraksa, hayrı ve varlığı ilahi yardımdan istese, şer ve tahripten ve nefse güvenden vazgeçse, istiğfar ederek tam bir kul olsa, o vakit *“Yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât” (Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir)* sırrına mazhar olur. Ondaki sonsuz kötülük kabiliyeti, sonsuz iyilik kabiliyetine dönüşür. En güzel yaratılış değerini alır, yüceler yücesine çıkar.

İşte ey gafil insan! Cenab-ı Hakk’ın lütfuna ve keremine bak! Kötülüğü bir iken bin yazmak, iyiliği bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde; bir kötülüğü bir yazar, bir iyiliği on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz, bazen yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki, o müthiş cehenneme girmek amelin cezasıdır, adaletin ta kendisidir. Fakat cennete girmek, sırf lütuftur.

İkinci Nükte

İnsanda iki yön vardır. Birisi, benlik yönüyle şu dünya hayatına bakar. Diğeri, kulluk yönüyle ebedi hayata bakar.

Birinci yön itibarıyla öyle çaresiz bir mahluktur ki sermayesi, sadece iradeden bir saç teli gibi cüz’i bir seçme özgürlüğü, güçten zayıf bir kazanım, hayattan çabuk sönen bir alev, ömürden çabuk geçen kısa bir süre ve varlıktan çabuk çürüyen küçük bir cisimdir. Bu haliyle beraber kâinatın tabakalarında serilmiş hadsiz türlerin sayısız fertlerinden nazik, zayıf bir fert olarak bulunmaktadır.

İkinci yön itibarıyla ve özellikle kulluğa yönelik acizlik ve fakirlik cihetinde pek büyük bir genişliği var, pek büyük bir önemi bulunmaktadır. Çünkü Hikmet Sahibi Yaratıcı, insanın manevi mahiyetine sonsuz ve muazzam bir acizlik ve sınırsız ve devasa bir fakirlik yerleştirmiştir. Ta ki kudreti sonsuz, Merhametli bir Kudret Sahibi’nin ve zenginliği sonsuz, Cömert bir Zengin’in sınırsız tecellilerine kapsamlı ve geniş bir ayna olsun.

Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki o çekirdeğe kudretten manevi ve önemli cihazlar ve kaderden ince ve kıymetli bir program verilmiş. Ta ki toprak altında çalışıp, o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Yaratıcısından kabiliyet diliyle bir ağaç olmayı isteyip kendine layık bir olgunluk bulsun.

Eğer o çekirdek, kötü tabiatından dolayı ona verilen manevi cihazları, toprak altında bazı zararlı maddeleri çekmeye sarf etse, o dar yerde kısa bir zamanda faydasızca bozulup çürüyecektir.

Eğer o çekirdek, o manevi cihazlarını, *“Fâlikul habbi ven nevâ” (Taneyi ve çekirdeği yaran O’dur)* ayetinin yaratılış emrine uyarak güzelce kullansa, o dar âlemden çıkacak, meyve veren koskoca bir ağaç olmakla küçücük cüz’i hakikati ve manevi ruhu, büyük bir külli hakikat suretini alacaktır.

İşte aynen onun gibi, insanın mahiyetine kudretten önemli cihazlar ve kaderden kıymetli programlar emanet edilmiş. Eğer insan, şu dar yeryüzü âleminde, dünya hayatı toprağı altında o manevi cihazlarını nefsinin heveslerine harcarsa, bozulan çekirdek gibi küçük bir zevk için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp bozularak manevi sorumluluğu bedbaht ruhuna yükleyecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.

Eğer o kabiliyet çekirdeğini İslamiyet suyu ile, imanın ışığıyla, kulluk toprağı altında terbiye ederek Kur’an’ın emirlerine uyup manevi cihazlarını hakiki gayelerine yöneltirse; elbette misal ve berzah âleminde dal budak verecek ve ahiret ve cennet âleminde sınırsız olgunluklara ve nimetlere vesile olacak ebedi bir ağacın ve daimi bir hakikatin donanımlarını barındıran kıymetli bir çekirdek ve parlak bir makine ve bu kâinat ağacının mübarek ve nurlu bir meyvesi olacaktır.

Evet, hakiki ilerleme ise insana verilen kalp, sır, ruh, akıl, hatta hayal ve diğer kuvvetlerin yüzlerini ebedi hayata çevirerek her birinin kendine layık özel bir kulluk vazifesiyle meşgul olmasıdır. Yoksa sapkınlık ehlinin ilerleme zannettikleri, dünya hayatının bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşidini, hatta en aşağı olanını tatmak için bütün latifelerini, kalp ve aklını kötülüğü emreden nefse boyun eğdirip yardımcı vermesi; o ilerleme değil, alçalmadır. Şu hakikati hayali bir olayda, şöyle bir temsilde gördüm ki:

Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlikli, parlak bir tiyatro gibi dikkatleri çeker, herkesi eğlendirir bir çekiciliği vardı. Dikkat ettim ki o sarayın efendisi kapıya gelmiş, köpekle oynuyor ve onun oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabancı gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar da çocukların oynamasını düzenliyorlar. Kapıcı da onlara komutanlık eder gibi bir aktör tavrı almış. O vakit anladım ki o koca sarayın içi bomboş. Bütün nazik vazifeler terk edilmiş. Ahlakları bozulmuş ki kapıda bu sureti almışlardır.

Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki kapıda uzanmış vefadar bir köpek, kaba, sert, sakin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim. Neden o öyle, bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki içerisi çok şenlikli. Kat kat dairelerde, saray ahalisi ayrı ayrı nazik vazifelerle meşguller. Birinci kattaki adamlar sarayın idaresini, düzenini sağlıyorlar. Üst kattaki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet latif sanatlar, güzel nakışlarla uğraşıyorlar. En yukarıda efendi, padişahla haberleşip halkın rahatını temin etmek için ve kendi olgunluğu ve ilerlemesi için kendine has ve yüce vazifelerle meşgul olduğunu gördüm. Ben onlara görünmediğim için “Yasak” demediler, gezebildim.

Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum, dediler: “O kapısı şenlikli ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve sapkınlık ehlinindir. Diğerleri, namuslu Müslüman büyüklerinindir.” Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde “Said” ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi üstünde gördüm gibi geldi. Aşırı şaşkınlığımdan bağırarak aklım başıma geldi, ayıldım.

İşte o hayalî olayı sana tabir edeceğim. Allah hayra çıkarsın.

İşte o şehir, beşeri sosyal hayat ve insanlık medeniyetinin şehridir. O sarayların her birisi birer insandır. O saray ahalisi ise insandaki göz, kulak, kalp, sır, ruh, akıl gibi latifeler ve nefis, heva, şehvet ve gazap kuvveti gibi şeylerdir. Her bir insanda, her bir latifenin ayrı ayrı kulluk görevleri vardır. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri vardır. Nefis ve heva, şehvet ve gazap kuvveti, bir kapıcı ve köpek hükmündedirler. İşte o yüksek latifeleri, nefis ve hevaya boyun eğdirmek ve asli görevlerini unutturmak, elbette bir alçalmadır, ilerleme değildir. Diğer yönleri sen tabir edebilirsin.

Üçüncü Nükte

İnsan, fiil ve amel yönünden ve maddi çaba itibarıyla zayıf bir hayvandır, aciz bir mahluktur. Onun o yöndeki tasarruf ve sahiplik dairesi o kadar dardır ki, elini uzatsa ona yetişebilir. Hatta insanın eline dizginini veren evcil hayvanlar, insanın zayıflık, acizlik ve tembelliğinden birer hisse almışlardır ki, yabanî emsalleriyle kıyaslandıklarında büyük fark görülür (Evcil keçi ve öküz, yabanî keçi ve öküz gibi).

Fakat o insan, edilgenlik, kabul etme, dua ve isteme yönünden, şu dünya hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle cömert bir Zata misafir olmuş ki, sonsuz rahmet hazinelerini ona açmış. Ve sınırsız, eşsiz sanat eserlerini ve hizmetkârlarını ona boyun eğdirmiş. Ve o misafirin gezip görmesi, seyretmesi ve faydalanması için öyle büyük bir daire açıp hazırlamıştır ki, o dairenin yarıçapı –yani merkezden çevre çizgisine kadar– gözün gördüğü mesafe, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.

İşte eğer insan, benliğine dayanıp dünya hayatını en büyük hayali yaparak geçim derdi içinde geçici bazı lezzetler için çalışsa, son derece dar bir daire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün cihazlar, aletler ve latifeler ondan şikâyet ederek, mahşerde onun aleyhinde şahitlik edeceklerdir ve davacı olacaklardır.

Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Cömert Zat’ın izni dairesinde ömür sermayesini harcasa, öyle geniş bir daire içinde uzun bir ebedi hayat için güzelce çalışır, nefes alır ve dinlenir. Sonra yüceler yücesine kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazlar ve aletler, ondan memnun olarak ahirette lehinde şahitlik ederler.

Evet, insana verilen bütün bu olağanüstü donanımlar, bu önemsiz dünya hayatı için değil, aksine çok önemli bir ebedi hayat için verilmiştir. Çünkü insanı hayvanla karşılaştırsak görüyoruz ki insan, donanım ve aletler itibarıyla çok zengindir, hayvandan yüz derece daha fazladır. Dünya hayatı lezzetinde ve hayvani yaşayışta ise yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde bir elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi yok olma elemi, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk duyar. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne de gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Yaratıcısına şükreder.

Demek ki en güzel biçimde yaratılan insan, eğer fikrini dünya hayatına odaklarsa; sermayece hayvandan yüz derece yüksek olduğu halde, bir serçe kuşu gibi bir hayvandan yüz derece aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsille bu hakikati açıklamıştım. Yeri geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:

Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip, “Özel bir kumaştan bir kat elbise yaptır” diye emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı olarak o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir. Birinci hizmetkâr, on altın ile en iyi kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, delilik edip birinci hizmetkâra bakarak, cebine konulan hesap pusulasını okumadan bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, efendisinin huzuruna geldi ve şiddetli bir azar işitti ve dehşetli bir azap çekti. İşte en ufak bir şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir.

Aynen onun gibi, insandaki manevi donanımlar ve insani latifeler ki her birisi hayvana göre yüz derece genişlemiştir. Mesela, güzelliğin bütün mertebelerini fark eden insan gözü, yemeklerin bütün çeşit çeşit özel tatlarını ayırt eden insanın dilindeki tat alma duyusu, hakikatlerin bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı ve olgunluğun bütün türlerine hasret duyan insanın kalbi gibi diğer cihazları, aletleri nerede? Hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe gelişmiş aletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki, hayvan kendine has bir amelde (sadece o hayvana özgü bir cihazda) daha fazla gelişir. Fakat o gelişme, özeldir.

İnsanın cihazlar yönünden zenginliği şu sırdandır: Akıl ve fikir sebebiyle insanın duyuları fazla gelişmiş ve genişlemiştir. İhtiyaçların çokluğu sebebiyle çok çeşitli hissiyatlar ortaya çıkmıştır. Duyarlılığı çok çeşitlenmiştir. Yaratılışının kapsayıcılığı sebebiyle pek çok amaca yönelik arzulara kaynak olmuştur. Pek çok fıtri görevi bulunduğu sebebiyle aletleri ve cihazları fazlasıyla genişlemiştir. Ve ibadetlerin bütün türlerine uygun bir fıtratta yaratıldığı için bütün kemalatın tohumlarını barındıran bir kabiliyet verilmiştir.

İşte bu derece cihazlarca zenginlik ve sermayece çokluk, elbette önemsiz ve geçici olan şu dünya hayatını elde etmek için verilmemiştir. Belki şöyle bir insanın asıl görevi, sonsuz amaçlara yönelik vazifelerini görüp acizlik, fakirlik ve kusurunu kulluk suretinde ilan etmek ve genel bir bakışla varlıkların tesbihatını müşahede ederek şahitlik etmek ve nimetler içinde Rahman’ın yardımlarını görüp şükretmek ve sanat eserlerinde Rabbinin kudret mucizelerini seyrederek ibret nazarıyla tefekkür etmektir.

Ey dünyaya tapan, dünya hayatına âşık ve en güzel yaratılış sırrından gafil insan! Şu dünya hayatının hakikatini, hayali bir olayda Eski Said görmüş. Onu Yeni Said’e dönüştürmüş olan şu temsili olayı dinle:

Gördüm ki ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum, yani gönderiliyorum. Efendim olan zat, bana tahsis ettiği altmış altından yavaş yavaş bir miktar para veriyordu. Ben de harcayıp pek eğlenceli bir hana geldim. O handa bir gece içinde on altını kumara, eğlencelere ve şöhret düşkünlüğü yoluna harcadım. Sabahleyin elimde hiç para kalmadı. Bir ticaret yapamadım. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı.

Birden ben o hüzünlü haldeyken orada bir adam belirdi. Bana dedi: “Bütün sermayeni ziyan ettin. Tokadı da hak ettin. Gideceğin yere de iflas etmiş olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa, tövbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana verilecek geri kalan on beş altından her eline geçtikçe yarısını tedbiren muhafaza et. Yani gideceğin yerde sana lazım olacak bazı şeyleri al.” Baktım, nefsim razı olmuyor. “Üçte birini” dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra “Dörtte birini” dedi. Baktım, nefsim müptela olduğu âdetini terk edemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi, gitti.

Birden o hal değişti. Baktım ki ben, tünel içinde düşer gibi bir süratle giden bir trenin içindeyim. Telaş ettim. Fakat ne çare ki hiçbir tarafa kaçılamaz. Tuhaftır ki, o trenin iki tarafında pek çekici çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemiler gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler dikenliydi, dokunduğunda elime batıyor, kanatıyordu. Trenin gitmesiyle onlardan ayrılırken elimi parçalıyorlar, bana pek pahalıya mal oluyorlardı. Birden trendeki bir görevli dedi: “Beş kuruş ver, sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine elinin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de cezası var, izinsiz koparamazsın.”

Birden sıkıntıdan, tünel ne vakit bitecek diye başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun trenden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana denk gelen bir delik gördüm. İki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merakla dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle “Said” ismi yazılmış gördüm. Üzüntü ve hayretimden “Eyvah!” dedim. Birden o han kapısında bana nasihat eden zatın sesini işittim. Dedi: “Aklın başına geldi mi?” Dedim: “Evet geldi, fakat kuvvet kalmadı, çare yok.” Dedi: “Tövbe et, tevekkül et.” Dedim: “Ettim!”

Ayıldım… Eski Said kaybolmuş. Yeni Said olarak kendimi gördüm.

İşte o hayalî olayı –Allah hayra çıkarsın– bir iki kısmını ben tabir edeceğim, diğer yönleri sen kendin tabir et.

O yolculuk, ruhlar âleminden, ana rahminden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, mahşerden, köprüden geçen ve sonsuzluğa uzanan bir yolculuktur. O altmış altın, altmış senelik ömürdür ki, bu olayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Belge yok, fakat geri kalan on beş seneden yarısını ahirete harcamak için Kur’an-ı Hakîm’in samimi bir öğrencisi beni irşat etti. O han, benim için İstanbul imiş. O tren, zamandır. Her bir yıl bir vagondur. O tünel, dünya hayatıdır. O dikenli çiçekler ve meyveler ise gayrimeşru lezzetler ve haram eğlencelerdir ki, onlarla buluşma esnasında yok olacağını düşünmenin elemi kalbi kanatır. Ayrılırken parçalar. Cezayı da çektirir. Tren görevlisi demişti: “Beş kuruş ver, onlardan istediğin kadar vereceğim.” Onun tabiri şudur ki, insanın helal emeğiyle, meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler keyfine yeter. Harama girmeye ihtiyaç bırakmaz. Diğer kısımları sen tabir edebilirsin…

Dördüncü Nükte

İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer. Zayıflığında büyük bir kuvvet ve acizliğinde büyük bir kudret vardır. Çünkü o zayıflığın kuvvetiyle ve acizliğin kudretiyledir ki şu varlıklar ona boyun eğdirilmiştir. Eğer insan zayıflığını anlayıp sözle, halle, tavırla dua etse ve acizliğini bilip yardım dilese; o boyun eğdirmenin şükrünü eda etmekle beraber istediğine öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle boyun eğdirilir ki, kendi gücüyle onun on binde birine bile ulaşamaz. Yalnızca bazen hal diliyle yapılan dua ile elde ettiği bir isteğini yanlışlıkla kendi gücüne bağlar. Mesela, tavuğun yavrusunun zayıflığındaki kuvvet, tavuğu aslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen aslanın yavrusu, o canavar ve aç aslanı kendine boyun eğdirip onu aç bırakarak kendi karnını doyurur. İşte dikkat edilecek yer, zayıflıktaki bir kuvvet ve seyredilmeye değer bir rahmet cilvesi…

Nasıl ki nazlı bir çocuk, ağlamasıyla ya da istemesiyle ya da hüzünlü haliyle isteklerine öyle muvaffak olur ve öyle güçlüler ona boyun eğer ki, o isteklerden binde birine bin defa kendi kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek ki zayıflık ve acizlik, onun hakkında şefkat ve himayeti harekete geçirdikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine boyun eğdirir. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti itham etmek suretiyle ahmakça bir gururla, “Ben kuvvetimle bunları boyun eğdiriyorum” dese, elbette bir tokat yiyecektir.

İşte insan dahi, Yaratıcısının rahmetini inkâr ve hikmetini itham edecek bir tarzda nimete nankörlük ederek Karun gibi, *“İnnemâ ûtîtuhu alâ ilmin” yani “Ben bunu kendi ilmimle, kendi gücümle kazandım”* dese, elbette azap sillesini hak eder.

Demek ki şu gözle görülen insanlık saltanatı, beşeriyetin ilerlemesi ve medeniyetin olgunlukları; zorla değil, galibiyetle değil, mücadeleyle değil, aksine ona, onun zayıflığı için boyun eğdirilmiş, onun acizliği için ona yardım edilmiş, onun fakirliği için ona ihsan edilmiş, onun cehaleti için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiştir. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve ilmi kudret değil, aksine ilahi rahmet ve hikmet ile Rabbani şefkat ve merhamettir ki eşyayı ona boyun eğdirmiştir. Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlup olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun gücü değil, belki onun zayıflığının meyvesi olan Rabbani boyun eğdirme ve Rahmani ikramdır.

Ey insan! Madem hakikat böyledir, gururu ve benliği bırak. Uluhiyetin dergâhında aczini ve zayıflığını yardım isteme diliyle; fakirliğini ve ihtiyaçlarını yalvarış ve dua diliyle ilan et ve kul olduğunu göster. Ve *“Hasbunâllâhu ve ni’mel vekîl” (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir)* de, yüksel.

Hem deme ki: “Ben hiçim, ne önemim var ki bu kâinat Mutlak bir Hikmet Sahibi tarafından kasıtlı olarak bana boyun eğdirilsin, benden topyekûn bir şükür istensin?”

Çünkü sen, gerçi nefsin ve suretin itibarıyla hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli varlıkların etkileyici bir konuşan dili ve şu âlem kitabının anlayışlı bir okuyucusu ve şu tesbih eden mahlukatın hayretli bir gözlemcisi ve şu ibadet eden sanat eserlerinin hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.

Evet ey insan! Sen, bitkisel cismaniyetin yönüyle ve hayvani nefsin itibarıyla küçük bir parça, değersiz bir cüz, fakir bir mahluk, zayıf bir hayvansın ki bütün dehşetli ve akıp giden varlıkların dalgaları içinde çalkalanıp gidiyorsun. Fakat ilahi muhabbetin ışığını içinde barındıran imanın nuruyla aydınlanmış İslamiyet’in terbiyesiyle olgunlaşıp; insanlık yönüyle, kulluğun içinde bir sultansın ve parçanın içinde bir bütünsün, küçüklüğün içinde bir âlemsin ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve gözetim dairen geniş bir gözlemcisin ki diyebilirsin: “Benim Merhametli Rabbim dünyayı bana bir ev yaptı. Ay ve güneşi, o evime bir lamba; baharı, bir deste gül; yazı, bir nimet sofrası; hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve bitkileri, o evimin süslü eşyaları yapmıştır.”

Sözün özü: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen aşağıların aşağısına düşersin. Eğer Hak ve Kur’an’ı dinlersen yüceler yücesine çıkar, kâinatın güzel bir takvimi olursun.

Beşinci Nükte

İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş, ona çok önemli kabiliyetler verilmiş. Ve o kabiliyetlere göre önemli vazifeler yüklenmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler yapılmış. Başka yerde izah ettiğimiz insanlık vazifesinin ve kulluğun esaslarını şurada özetleyeceğiz. Ta ki “en güzel yaratılış” sırrı anlaşılsın.

İşte insan, şu kâinata geldikten sonra iki yönden kulluğu vardır: Bir yönü; gıyabi bir surette bir kulluğu, bir tefekkürü var. Diğeri; hazırda, muhatap suretinde bir kulluğu, bir münacatı vardır.

Birinci yön şudur ki: Kâinatta görünen Rabliğin saltanatını itaat ederek tasdik edip, O’nun kemalatına ve güzelliklerine hayranlıkla seyretmektir.

Sonra, Allah’ın kutsal isimlerinin nakışlarından ibaret olan eşsiz sanatları, birbirinin ibret nazarlarına gösterip dellallık ve ilancılık yapmaktır.

Sonra, her biri birer gizli manevi hazine hükmünde olan ilahi isimlerin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin değer bilirliği ile takdir ederek kıymet vermektir.

Sonra, kudret kaleminin mektupları hükmünde olan varlık sayfalarını, arz ve sema yapraklarını mütalaa edip hayranlıkla tefekkür etmektir.

Sonra, şu varlıklardaki ziynetleri ve latif sanatları beğenerek seyretmekle, onların Cemal Sahibi Yaratıcısının marifetine muhabbet etmek ve onların Kemal Sahibi Sanatkârının huzuruna çıkmaya ve iltifatına mazhar olmaya bir arzu duymaktır.

İkinci yön, huzur ve hitap makamıdır ki, eserden eser sahibine geçer, görür ki: Yüce bir Sanatkâr, kendi sanatının mucizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile ve marifet ile karşılık verir.

Sonra görür ki, Merhametli bir Rab, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da muhabbetini sadece O’na yönelterek, ibadetini O’na has kılarak kendini O’na sevdirir.

Sonra görüyor ki, Cömert bir Nimet Veren, maddi ve manevi nimetlerin lezzetleriyle onu besliyor. O da ona karşılık; fiiliyle, haliyle, sözüyle, hatta elinden gelse bütün duyuları ve cihazları ile şükür ve hamd ü senada bulunur.

Sonra görüyor ki, Cemil ve Celil olan Zat, şu varlıkların aynalarında ululuğunu ve kemalini, celal ve cemalini gösterip dikkatleri çekiyor. O da ona karşılık, “Allahu Ekber, Sübhanallah” deyip, hiçlik içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.

Sonra görüyor ki, Mutlak Zengin olan Zat, mutlak bir cömertlik içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona karşılık, tazim ve övgü içinde tam bir muhtaçlıkla talep eder ve ister.

Sonra görüyor ki, o Yüce Yaratıcı, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika sanatlarını orada teşhir ediyor. O da ona karşılık, “Mâşâallah” diyerek takdir ile, “Bârekellah” diyerek beğenisini ifade ile, “Sübhanallah” diyerek hayret ile, “Allahu Ekber” diyerek yücelterek karşılık verir.

Sonra görüyor ki, Vahid ve Ehad olan Zat, şu kâinat sarayında taklit edilmez sikkeleriyle, O’na mahsus mühürleriyle, O’na has tuğralarıyla, O’na özel fermanlarıyla bütün varlıklara birlik damgasını vuruyor ve tevhidin ayetlerini nakşediyor. Ve âlemin ufuklarının dört bir yanında vahdaniyetin bayrağını dikiyor ve Rabliğini ilan ediyor. O da ona karşılık, tasdik ile, iman ile, tevhid ile, kesin inanç ile, şahitlik ile, kulluk ile karşılık verir.

İşte bu çeşit ibadetler ve tefekkürlerle hakiki insan olur, en güzel yaratılışta olduğunu gösterir. İmanın bereketiyle emanete layık, emin bir yeryüzü halifesi olur.

Ey en güzel biçimde yaratılan ve kötü tercihiyle aşağıların aşağısına giden gafil insan! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, ahirete yönelik olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve ahirete bakan hakiki yüzünün ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı’nın 219-220’nci sahifelerinde yazılan iki hakikat levhasına bak, sen de gör:

*Birinci Levha:* Sapkınlık ehli gibi, fakat sarhoş olmadan gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm gaflet ehlinin dünyasının hakikatini tasvir eder.

*İkinci Levha:* Hidayet ve huzur ehlinin dünya hakikatlerine işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmışsa, o tarzda bıraktım. Şiire benzer fakat şiir değillerdir.

*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.)*

*Rabbişrah lî sadrî. Ve yessir lî emrî. Vahlul ukdeten min lisânî. Yefkahû kavlî (Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar.)*

*Allâhumme salli ve sellim alâz zâtil Muhammediyyetil latîfetil ehadiyyeti şemsi semâil esrâri ve mazharil envâri ve merkezi medâril celâli ve kutbi felekil cemâli. Allâhumme bi sirrihî ledeyke ve bi seyrihî ileyke âmin havfî ve ekil usratî ve ezhib huznî ve hırsî ve kun lî ve huznî ileyke minnî ve’rzuknil fenâe annî ve lâ tec’alnî meftûnen bi nefsî mahcûben bi hissî ve’kşif lî an kulli sirrin mektûmin yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm. Ve’rhamnî ve’rham rufekâî ve’rham ehlel îmâni vel Kur’ân. Âmin yâ Erhamer Râhimîn ve yâ Ekremel Ekremîn (Allah’ım! Sırlar semasının güneşi, nurların tecelli ettiği yer, celalin yörüngesinin merkezi ve güzellik feleğinin kutbu olan o Lütufkâr ve biricik Muhammedî zâta salât ve selam eyle. Allah’ım! O’nun Senin katındaki sırrı ve Sana olan yolculuğu hürmetine; korkumu gider, sürçmelerimi affet, hüznümü ve hırsımı yok et. Benim yanımda ol ve beni benden alıp Sana ulaştır. Bana benden fani olmayı nasip et. Beni nefsime meftun ve hislerime mahpus eyleme. Bana her gizli sırrı aç, ey Hayy, ey Kayyum! Ey Hayy, ey Kayyum! Ey Hayy, ey Kayyum! Bana, arkadaşlarıma ve iman ve Kur’an ehline merhamet et. Amin, ey Merhametlilerin en Merhametlisi ve ey Cömertlerin en Cömerdi.)*

*Ve âhiru da’vâhum enil hamdu lillâhi rabbil âlemîn (Onların dualarının sonu, ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun’ demektir.)*

*

Lügatçeli Metin

Yirmi Üçüncü Söz

Şu sözün iki mebhası (bölümü, konusu) vardır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.

Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖٓى اَحْسَنِ تَقْوٖيمٍ ۞ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلٖينَ ۞ اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

(Okunuşu: Lekad halakne’l-insâne fî ahsen-i takvîm. Sümme radednâhu esfele sâfilîn. İllellezîne âmenû ve amilû’s-sâlihât.

Meali: Andolsun ki biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvimde) yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına (esfel-i safilîne) indirdik. Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesna. (Tin Suresi, 4-6))

Birinci Mebhas (Bölüm)

İmanın binler mehasininden (güzelliklerinden, iyiliklerinden) yalnız beşini beş nokta içinde beyan (açıklarız) ederiz.

Birinci Nokta

İnsan, nur-u iman (iman nuru, imanın aydınlığı) ile a’lâ-yı illiyyîne (yücelerin yücesine, en yüksek mertebelere) çıkar, cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür (küfür karanlığı) ile esfel-i safilîne (aşağıların aşağısına, en düşük mertebelere) düşer, cehenneme ehil (lâyık, uygun) bir vaziyete girer. Çünkü iman, insanı Sâni’-i Zülcelal’ine (Celâl sahibi, her şeyi sanatkârane yaratan Allah’ına) nisbet (ilişkilendirir, bağlar) ediyor; iman, bir intisaptır (bağlanma, mensup olma). Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden (ortaya çıkan) sanat-ı İlahiye (Allah’ın sanatı) ve nukuş-u esma-i Rabbaniye (Rabbanî isimlerin nakışları, tecellileri) itibarıyla bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kat’eder (keser, koparır). O kat’dan (kopmadan) sanat-ı Rabbaniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise hem fâniye (geçici, yok olucu) hem zâile (yok olucu, geçici) hem muvakkat (geçici) bir hayat-ı hayvanî olduğundan kıymeti hiç hükmündedir.

Bu sırrı bir temsil (benzetme, örnek) ile beyan (açıklayacağız) edeceğiz. Mesela, insanların sanatları içinde nasıl ki maddenin kıymeti ile sanatın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazen müsavi (eşit) bazen madde daha kıymettar (değerli) bazen oluyor ki beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir sanat bulunuyor. Belki bazen, antika olan bir sanat, bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir sanat, antikacıların çarşısına gidilse hârika-pîşe (olağanüstü sanatkar, mucizevi işler yapan) ve pek eski hünerver (sanatkar, becerikli) sanatkârına nisbet (ilişkilendirerek) ederek o sanatkârı yâd etmekle (anmakla, hatırlamakla) ve o sanatla teşhir (sergilense, gösterilse) edilse bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse beş kuruşluk bir demir pahasına (değerine) alınabilir.

İşte insan, Cenab-ı Hakk’ın böyle antika bir sanatıdır ve en nazik (narin, ince) ve nâzenin (nazlı, zarif) bir mu’cize-i kudretidir (kudret mucizesidir) ki insanı, bütün esmasının cilvesine mazhar (tecellisine nail, yansıtıcısı) ve nakışlarına medar (nakışlarına vesile, mahal) ve kâinata bir misal-i musağğar (küçük bir örnek, minyatür) suretinde yaratmıştır.

Eğer nur-u iman (iman nuru), içine girse üstündeki bütün manidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü’min (iman eden), şuur (bilinç, idrak) ile okur ve o intisapla (bağlanmayla) okutur. Yani “Sâni’-i Zülcelal’in masnuuyum (sanat eseriyim), mahlukuyum (yaratılmışıyım), rahmet ve keremine mazharım.” gibi manalarla insandaki sanat-ı Rabbaniye tezahür eder (ortaya çıkar). Demek Sâni’ine (Sanatkarına) intisaptan (bağlanmaktan) ibaret olan iman, insandaki bütün âsâr-ı sanatı (sanat eserlerini) izhar (gösterir, ortaya çıkarır). İnsanın kıymeti, o sanat-ı Rabbaniyeye göre olur ve âyine-i Samedaniye (Samed isminin aynası) itibarıyladır. O halde şu ehemmiyetsiz (önemsiz) olan insan, şu itibarla bütün mahlukat (yaratılmışlar) üstünde bir muhatab-ı İlahî (Allah’ın muhatabı) ve cennete lâyık bir misafir-i Rabbanî (Rabbanî misafir, Allah’ın misafiri) olur.

Eğer kat’-ı intisaptan (bağlantıyı kesmeden, aidiyeti koparmadan) ibaret olan küfür, insanın içine girse o vakit bütün o manidar nukuş-u esma-i İlahiye (İlahi isimlerin nakışları) karanlığa düşer, okunmaz. Zira Sâni’ (Sanatkar) unutulsa Sâni’e müteveccih (sanatkarına yönelik) manevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O manidar âlî (yüksek, yüce) sanatların ve manevî âlî nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise süflî esbaba (aşağı, bayağı sebeplere) ve tabiata ve tesadüfe verilip nihayet sukut (düşer, alçalır) eder. Her biri birer parlak elmas iken birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye (hayvanî maddeye) bakar. Maddenin gayesi (amacı) ve meyvesi (sonucu) ise –dediğimiz gibi– kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi (en acizi) ve en muhtacı (en muhtaç olanı) ve en kederlisi olduğu bir halde yalnız cüz’î (önemsiz, küçük) bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh (çürür, kokuşur) eder, gider. İşte küfür, böyle mahiyet-i insaniyeyi (insan mahiyetini) yıkar, elmastan kömüre kalbeder (dönüştürür).

İkinci Nokta

İman nasıl ki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektubat-ı Samedaniyeyi (Samed’in mektuplarını) okutturuyor. Öyle de kâinatı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mazi (geçmiş zaman) ve müstakbeli (geleceği), zulümattan (karanlıklardan) kurtarıyor. Şu sırrı, bir vakıada (rüya, olayda) اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ (Okunuşu: Allâhu veliyyu’l-lezîne âmenû yuhricuhum mine’z-zulümâti ile’n-nûr. Meali: Allah, iman edenlerin Velisi (yardımcısı ve dostu)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır. (Bakara Suresi, 257)) âyet-i kerîmesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsil (benzetme) ile beyan (açıklarız) ederiz. Şöyle ki:

Bir vakıa-i hayaliyede (hayalî olayda, rüyada) gördüm ki iki yüksek dağ var, birbirine mukabil (karşılıklı). Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere… Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da her tarafı karanlık, kesif (yoğun) bir zulümat (karanlık) istila etmişti (kaplamıştı). Ben sağ tarafıma baktım, nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber (büyük mezar) gördüm, yani tahayyül (hayal) ettim. Sol tarafıma baktım, müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar (kargaşalar, gürültüler), dâhiyeler (büyük felaketler, belalar) hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım, gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müthiş zulümata karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu istimal (kullandım) ettim, yarım yamalak (yetersiz, eksik) ışığıyla baktım. Pek müthiş bir vaziyet (durum) bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müthiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki “Keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim.” dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise öyle dehşetler aldım. “Eyvah! Şu fener, başıma beladır.” dedim. Ondan kızdım, o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lambasının düğmesine dokundum gibi birden o zulümat boşandı. Her taraf o lambanın nuru ile doldu. Her şeyin hakikatini gösterdi.

Baktım ki o gördüğüm köprü, gayet muntazam (düzenli) yerde, ova içinde bir caddedir (yoldur). Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber; baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nurani (nurlu, aydınlık) insanların taht-ı riyasetinde (idaresi altında) ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim (ayırt ettim, anladım). Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar (yüksek dağ dorukları, zirveler) ise süslü, sevimli cazibedar (çekici, alımlı) olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh (ziyafet yeri), güzel bir seyrangâh (gezinme yeri), yüksek bir nüzhetgâh (gezi yeri) bulunduğunu hayal meyal (belli belirsiz, silik) gördüm. Ve o müthiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahluklar ise munis (uysal, sevimli) deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvanat-ı ehliye (evcil hayvanlar) olduğunu gördüm. “Elhamdülillahi alâ nuri’l-iman (İman nuruna hamdolsun Allah’a).” diyerek اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerîmesini okudum, o vakıadan (rüyamdan) ayıldım.

İşte o iki dağ; mebde-i hayat (hayatın başlangıcı), âhir-i hayat (hayatın sonu) yani âlem-i arz (dünya âlemi) ve âlem-i berzahtır (kabir âlemi). O köprü ise hayat yoludur. O sağ taraf ise geçmiş zamandır. Sol taraf ise istikbaldir (gelecektir). O cep feneri ise hodbin (bencil) ve bildiğine itimat eden (güvenen) ve vahy-i semavîyi (semavi vahyi) dinlemeyen enaniyet-i insaniyedir (insan bencilliğidir). O canavarlar zannolunan (sanılan) şeyler ise âlemin hâdisatı (olayları) ve acib (şaşırtıcı) mahlukatıdır (yaratıklarıdır).

İşte enaniyetine (bencilliğine) itimat eden (güvenen), zulümat-ı gaflete (gaflet karanlıklarına) düşen, dalalet (sapıklık) karanlığına müptela (düşkün) olan adam; o vakıada (rüya/olayda) evvelki halime benzer ki o cep feneri hükmünde nâkıs (eksik, kusurlu) ve dalalet-âlûd (sapıklık bulaşmış) malûmat ile zaman-ı maziyi (geçmiş zamanı), bir mezar-ı ekber (büyük bir mezar) suretinde ve adem-âlûd (yoklukla karışık) bir zulümat (karanlık) içinde görüyor. İstikbali (geleceği), gayet fırtınalı ve tesadüfe bağlı bir vahşetgâh (vahşet yeri, ıssız yer) gösterir. Hem her birisi, bir Hakîm-i Rahîm’in (her şeyi hikmetle ve rahmetle yaratan Allah’ın) birer memur-u musahharı (boyun eğdirilmiş memuru) olan hâdisat (olaylar) ve mevcudatı (varlıkları), muzır (zararlı) birer canavar hükmünde bildirir, وَالَّذٖينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ (Okunuşu: Vellezîne keferû evliyâuhumu’t-tâğûtü yuhricûnehum mine’n-nûri ile’z-zulümât. Meali: İnkâr edenlerin dostları ise tâğuttur (şeytanlar ve putlardır). Onları nurdan (imandan) çıkarıp karanlıklara (küfre) götürürler. (Bakara Suresi, 257)) hükmüne mazhar (nail) eder.

Eğer hidayet-i İlahiye (İlahi hidayet) yetişse, iman kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, Kitabullah’ı (Allah’ın kitabını/Kur’an’ı) dinlese, o vakıada (rüya/olayda) ikinci halime benzeyecek. O vakit birden kâinat bir gündüz rengini alır, nur-u İlahî ile dolar. Âlem (evren) اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ (Okunuşu: Allâhu nûru’s-semâvâti ve’l-ard. Meali: Allah, göklerin ve yerin nurudur. (Nur Suresi, 35)) âyetini okur. O vakit zaman-ı mazi (geçmiş zaman), bir mezar-ı ekber (büyük bir mezar) değil, belki her bir asrı bir nebinin (peygamberin) veya evliyanın (Allah dostunun) taht-ı riyasetinde (idaresi altında), vazife-i ubudiyeti (kulluk vazifesini) îfa eden (yerine getiren) ervah-ı safiye (temiz ruhlar) cemaatlerinin vazife-i hayatlarını bitirmekle “Allahu ekber” diyerek makamat-ı âliyeye (yüksek makamlara) uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalp gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki dağlar-misal bazı inkılabat-ı berzahiye (berzah/kabir âlemi değişimleri) ve uhreviye (ahirete ait değişimler) arkalarında cennetin bağlarındaki saadet (mutluluk) saraylarında kurulmuş bir ziyafet-i Rahmaniyeyi (Rahman’ın ziyafetini) o nur-u iman (iman nuru) ile uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına ve zelzele, taun (veba) gibi hâdiseleri (olayları), birer musahhar memur (boyun eğdirilmiş memur) bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisatı (olayları); sureten (görünüşte) haşin (sert), manen çok latîf (güzel) hikmetlere medar (kaynak) görüyor. Hattâ mevti (ölümü), hayat-ı ebediyenin (ebedî hayatın) mukaddimesi (başlangıcı) ve kabri, saadet-i ebediyenin (ebedî saadetin) kapısı görüyor. Daha sair (diğer) cihetleri sen kıyas eyle (kıyasla). Hakikati temsile (benzetmeye) tatbik (uygula) et.

Üçüncü Nokta

İman, hem nurdur hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın (olayların) tazyikatından (baskılarından) kurtulabilir. تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ (Okunuşu: Tevekkeltü alellah. Meali: Allah’a tevekkül ettim (güvendim).) der, sefine-i hayatta (hayat gemisinde) kemal-i emniyetle (tam bir güvenle) hâdisatın (olayların) dağlarvari dalgaları içinde seyran (gezinir) eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın (mutlak kudret sahibi Allah’ın) yed-i kudretine (kudret eline) emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta (kabirde) istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye (ebedî mutluluğa) girmek için cennete uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne (aşağıların aşağısına) çeker. Demek iman tevhidi (Allah’ın birliğini tanımayı), tevhid teslimi (Allah’a teslim olmayı), teslim tevekkülü (Allah’a tevekkül etmeyi), tevekkül saadet-i dâreyni (iki dünya saadetini) iktiza (gerektirir) eder.

Fakat yanlış anlama! Tevekkül, esbabı (sebepleri) bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı (sebepleri), dest-i kudretin (kudret elinin) perdesi bilip riayet (önem) ederek esbaba teşebbüs (sebeplere sarılmak, girişimde bulunmak) ise bir nevi dua-i fiilî (fiilî dua) telakki (sayarak, kabul ederek) ederek müsebbebatı (sebeplerin sonuçlarını), yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.

Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:

Vaktiyle (bir zamanlar) iki adam, hem bellerine hem başlarına ağır yükler yüklenip büyük bir sefineye (gemiye) bir bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp üstünde oturup nezaret (gözetler) eder. Diğeri, hem ahmak (aptal) hem mağrur (gururlu) olduğundan yükünü yere bırakmıyor.

Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”

O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi (kaybolur) olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza (koruyacağım) edeceğim.”

Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye (sultanlık gemisi) daha kuvvetlidir, daha ziyade (fazla) iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat (güç) getiremeyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse ya divanedir diye seni tard (kovacak) edecek ya haindir, gemimizi ittiham (suçluyor) ediyor, bizimle istihza (alay ediyor) ediyor, hapsedilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara (alay konusu) olursun. Çünkü ehl-i dikkat (dikkatli kimseler) nazarında, zaafı gösteren tekebbürün (kibrin) ile aczi gösteren gururun ile riyayı (iki yüzlülüğü) ve zilleti (alçaklığı) gösteren tasannuun (yapmacıklığın) ile kendini halka mudhike (alay konusu) yaptın. Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o bîçarenin (zavallının) aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh! Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi.

İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ (ki) bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin (olayın) karşısında titremekten ve hodfüruşluktan (kendini beğenmişlikten) ve maskaralıktan ve şakavet-i uhreviyeden (ahiret azabından, bedbahtlığından) ve tazyikat-ı dünyeviye (dünya sıkıntılarının) hapsinden kurtulasın.

Dördüncü Nokta

İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise insanın vazife-i asliyesi (asıl vazifesi), iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.

Şu meselenin binler delillerinden yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o meseleye vâzıh (açık) bir delildir ve bir bürhan-ı kātı’dır (kesin delildir). Evet insaniyet, iman ile insaniyet olduğunu insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü hayvan dünyaya geldiği vakit âdeta başka bir âlemde tekemmül (olgunlaşmış) etmiş gibi istidadına (yetenek) göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda, bütün şerait-i hayatiyesini (hayat şartlarını) ve kâinatla olan münasebetini (ilişkisini) ve kavanin-i hayatını (hayat kanunlarını) öğrenir, meleke (beceri) sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi (yaşam becerisini) ve meleke-i ameliyeyi (uygulama becerisini), yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil (elde) eder, yani ona ilham olunur (edilir).

Demek hayvanın vazife-i asliyesi (asıl vazifesi) taallümle (öğrenmekle) tekemmül (olgunlaşmak) etmek değildir ve marifet (bilgi) kesbetmekle (edinmekle) terakki (ilerlemek) etmek değildir ve aczini göstermekle meded (yardım) istemek, dua etmek değildir. Belki vazifesi istidadına (yetenek) göre taammüldür (iş yapmaktır, çalışmaktır), amel etmektir, ubudiyet-i fiiliyedir (fiilî kulluktur).

İnsan ise dünyaya gelişinde her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil (bilgisiz), hattâ yirmi senede tamamen şerait-i hayatı (hayat şartlarını) öğrenemiyor. Belki âhir-i ömrüne (ömrünün sonuna) kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder. Hayat-ı beşeriyenin (insan hayatının) muavenetiyle (yardımıyla) ancak menfaatlerini celb (çekip) ve zararlardan sakınabilir.

Demek ki insanın vazife-i fıtriyesi (fıtrî, doğuştan gelen vazifesi); taallümle (öğrenmeyle) tekemmüldür (olgunlaşmaktır), dua ile ubudiyettir (kulluktur). Yani “Kimin merhametiyle böyle hakîmane (hikmetle) idare olunuyorum? Kimin keremiyle (cömertliğiyle) böyle müşfikane (şefkatle) terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla (ihsanlarıyla) böyle nâzeninane (nazlı, zarif bir şekilde) besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir. Ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcatına (ihtiyaçlarına) dair Kādıyü’l-Hâcat’a (İhtiyaçları gideren Allah’a) lisan-ı acz (acizlik dili) ve fakr (fakirlik dili) ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani aczin ve fakrın cenahlarıyla (kanatlarıyla) makam-ı a’lâ-yı ubudiyete (en yüksek kulluk makamına) uçmaktır.

Demek insan, bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet (öz) ve istidat (yetenek) itibarıyla her şey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin (gerçek ilimlerin) esası (temeli) ve madeni (kaynağı) ve nuru (aydınlığı) ve ruhu, marifetullahtır (Allah’ı tanımadır) ve onun üssü’l-esası (esasların esası) da iman-ı billahtır (Allah’a imandır).

Hem insan, nihayetsiz (sonsuz) acziyle nihayetsiz beliyyata (belalara, musibetlere) maruz (açık, hedef) ve hadsiz (sayısız) a’danın (düşmanların) hücumuna müptela (tutulmuş) ve nihayetsiz fakrıyla (fakirliğiyle) beraber nihayetsiz hâcata (ihtiyaçlara) giriftar (tutulmuş) ve nihayetsiz metalibe (isteklere, taleplere) muhtaç olduğundan vazife-i asliye-i fıtriyesi (fıtrî, asıl görevi), imandan sonra duadır. Dua ise esas-ı ubudiyettir (kulluğun esasıdır). Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını (maksadını, isteğini), bir arzusunu elde etmek için ya ağlar ya ister. Yani ya fiilî ya kavlî (sözlü) lisan-ı acziyle (acizlik diliyle) bir dua eder, maksuduna (amacına) muvaffak (ulaşır) olur. Öyle de insan bütün zîhayat (canlılar) âlemi içinde nazik, nâzenin (nazlı, zarif), nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmanu’r-Rahîm’in (Rahman ve Rahîm olan Allah’ın) dergâhında (huzurunda) ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki makasıdı (maksatları) ona musahhar (boyun eğdirilsin) olsun veya teshirin (boyun eğdirilmesinin) şükrünü eda (yerine getirsin) etsin. Yoksa bir sinekten vaveylâ (yaygara) eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, ben kuvvetimle bu –kabil-i teshir (boyun eğdirilebilen) olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan– acib (şaşırtıcı) şeyleri teshir (boyun eğdiriyorum) ediyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum, deyip küfran-ı nimete (nimetlere nankörlüğe) sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine (asıl fıtratına) zıt olduğu gibi, şiddetli bir azaba kendini müstahak (hak kazanır) eder.

Beşinci Nokta

İman, duayı bir vesile-i kat’iye (kesin bir vesile) olarak iktiza (gerektirdiği) ettiği ve fıtrat-ı insaniye (insan fıtratı), onu şiddetle istediği gibi; Cenab-ı Hak dahi “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” mealinde قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖى لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ (Okunuşu: Kul mâ ya’beu bikum rabbî levlâ duâukum. Meali: De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin? (Furkan Suresi, 77)) ferman (buyuruyor) ediyor. Hem اُدْعُونٖٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Okunuşu: Ud’ûnî estecib lekum. Meali: Bana dua edin, size icabet edeyim (duanıza karşılık vereyim). (Mü’min Suresi, 60)) emrediyor.

Eğer desen: “Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki âyet umumîdir (geneldir), her duaya cevap var ifade ediyor.”

Elcevap: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var; fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu (istenilenin aynısını) vermek Cenab-ı Hakk’ın hikmetine tabidir (bağlıdır). Mesela, hasta bir çocuk çağırır: “Yâ Hekim! Bana bak.” Hekim: “Lebbeyk” der, “Ne istersin?” cevap verir. Çocuk: “Şu ilacı ver bana” der. Hekim ise ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına (faydasına) binaen (göre) ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak (mutlak hikmet sahibi) hazır nâzır (gören, gözeten) olduğu için abdin (kulun) duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete (cana yakınlığa, samimiyete) çevirir. Fakat insanın heva-perestane (nefsin isteklerine düşküncesine) ve heveskârane (keyfî) tahakkümüyle (yönetimiyle) değil, belki hikmet-i Rabbaniyenin iktizasıyla (Rabbanî hikmetin gerektirmesiyle) ya matlubunu (istediğini) veya daha evlâsını (iyisini) verir veya hiç vermez.

Hem dua bir ubudiyettir (kulluktur). Ubudiyet ise semeratı (meyveleri) uhreviyedir (ahirete aittir). Dünyevî maksatlar ise o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil. Mesela, yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa o dua, o ibadet hâlis (samimi) olmadığından kabule lâyık (uygun) olmaz. Nasıl ki güneşin gurûbu (batışı), akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, küsuf ve husuf (güneş ve ay tutulması) namazları denilen iki ibadet-i mahsusanın (özel ibadetlerin) vakitleridir. Yani gece ve gündüzün nurani (nurlu) âyetlerinin nikablanmasıyla (perdelenmesiyle) bir azamet-i İlahiyeyi (İlahi azameti) ilana medar (vesile) olduğundan, Cenab-ı Hak ibadını (kullarını) o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim (astrolog) hesabıyla muayyen (belli) olan ay ve güneşin husuf ve küsuflarının inkişafları (açılması) için değildir. Aynı onun gibi yağmursuzluk dahi yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin (belaların) istilası (kaplaması) ve muzır (zararlı) şeylerin tasallutu (musallat olması), bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır (özel vakitleridir) ki insan o vakitlerde aczini (acizliğini) anlar, dua ile niyaz (yalvarma) ile Kadîr-i Mutlak’ın (mutlak kudret sahibi Allah’ın) dergâhına (huzuruna) iltica (sığınır) eder.

Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler (belalar) def’olmazsa (savuşturulmazsa) denilmeyecek ki: “Dua kabul olmadı.” Belki denilecek ki: “Duanın vakti, kaza (yerine gelmedi, geçmedi) olmadı.” Eğer Cenab-ı Hak, fazl (lütuf) ve keremiyle (cömertliğiyle) belayı ref’etse (kaldırsa) nurun alâ nur (nur üstüne nur); o vakit dua vakti biter, kaza (yerine gelmiş) olur.

Demek dua, bir sırr-ı ubudiyettir (kulluğun sırrıdır). Ubudiyet ise hâlisen livechillah (sırf Allah rızası için) olmalı. Yalnız aczini (acizliğini) izhar (gösterip) edip dua ile ona iltica (sığınmalı) etmeli. Rububiyetine (Rablığına) karışmamalı. Tedbiri ona bırakmalı. Hikmetine itimat (güvenmeli) etmeli. Rahmetini ittiham (suçlamamalı) etmemeli.

Evet hakikat-i halde âyât-ı beyyinatın (açık âyetlerin) beyanıyla (açıklamasıyla) sabit olan: Bütün mevcudat (varlıklar), her birisi birer mahsus (özel) tesbih ve birer hususi (özel) ibadet, birer has (özel) secde ettikleri gibi bütün kâinattan dergâh-ı İlahiyeye giden, bir duadır.

Ya istidat (yetenek) lisanıyladır (diliyledir). Bütün nebatatın (bitkilerin) duaları gibi ki her biri lisan-ı istidadıyla (yetenek diliyle) Feyyaz-ı Mutlak’tan (sonsuz feyiz ve nimet veren Allah’tan) bir suret talep ediyorlar ve esmasına bir mazhariyet-i münkeşife (açıkça yansıtma, mazhar olma) istiyorlar.

Veya ihtiyac-ı fıtrî (doğuştan gelen ihtiyaç) lisanıyladır. Bütün zîhayatın (canlıların), iktidarları dâhilinde olmayan hâcat-ı zaruriyeleri (zorunlu ihtiyaçları) için dualarıdır ki her birisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevvad-ı Mutlak’tan (mutlak cömert olan Allah’tan) idame-i hayatları (hayatlarını devam ettirmek) için bir nevi rızık hükmünde bazı metalibi (talepleri) istiyorlar.

Veya lisan-ı ıztırarıyla (çaresizlik diliyle) bir duadır ki muztar (çaresiz) kalan her bir zîruh (canlı); kat’î (kesin) bir iltica (sığınma) ile dua eder, bir hâmi-i meçhulüne (bilinmeyen bir koruyucusuna) iltica (sığınır) eder, belki Rabb-i Rahîm’ine (Rahîm Rabbine) teveccüh (yönelir) eder. Bu üç nevi dua, bir mani (engel) olmazsa daima makbuldür (kabul olunur).

Dördüncü nevi ki, en meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır: Biri, fiilî ve halî (hâl diliyle); diğeri, kalbî ve kālîdir (sözlüdür). Mesela, esbaba teşebbüs (sebeplere sarılmak), bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı (sebeplerin bir araya gelmesi), müsebbebi (sonucu) icad (yaratmak) etmek için değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenab-ı Hak’tan istemek için bir vaziyet-i marziye (rızaya uygun bir durum) almaktır. Hattâ çift sürmek hazine-i rahmet (rahmet hazinesi) kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevvad-ı Mutlak’ın (mutlak cömert olan Allah’ın) isim ve unvanına müteveccih (yönelik) olduğundan kabule mazhariyeti (kabul edilme ihtimali) ekseriyet-i mutlakadır (mutlak çoğunluktadır).

İkinci kısım; lisan ile kalp ile dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metalibi (istekleri) istemektir. Bunun en mühim (önemli) ciheti, en güzel gayesi (amacı), en tatlı meyvesi şudur ki: “Dua eden adam anlar ki birisi var; onun hatırat-ı kalbini (kalbinin düşüncelerini) işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına (fakirliğine) meded (yardım) eder.”

İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer (insan)! Dua gibi hazine-i rahmetin (rahmet hazinesinin) anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı (kaynağı) olan bir vesileyi elden bırakma, ona yapış, a’lâ-yı illiyyîn-i insaniyete (insanlığın yüceler yücesine) çık. Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duan içine al. Bir abd-i küllî (küllî bir kul) ve bir vekil-i umumî (genel bir vekil) gibi اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ (Okunuşu: İyyâke nesta’în. Meali: Ancak Senden yardım dileriz. (Fatiha Suresi, 5)) de. Kâinatın güzel bir takvimi ol.

*

İkinci Mebhas (Bölüm)

İnsanın saadet (mutluluk) ve şakavetine (bedbahtlığına) medar (vesile olan) beş nükteden (ince anlamdan) ibarettir.

İnsan ahsen-i takvimde (en güzel biçimde) yaratıldığı ve ona gayet câmi’ (çok kapsamlı) bir istidat (yetenek) verildiği için esfel-i safilînden (aşağıların aşağısından) tâ (ta ki) a’lâ-yı illiyyîne (yücelerin yücesine), ferşten (yerden) tâ (ta ki) arşa (Allah’ın yüce makamına), zerreden (en küçük parçadan) tâ (ta ki) şemse (güneşe) kadar dizilmiş olan makamata, meratibe (mertebelere), derecata, derekata girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana (imtihan meydanına) atılmış, nihayetsiz (sonsuz) sukut (düşüş) ve suuda (yükselişe) giden iki yol onun önünde açılmış bir mu’cize-i kudret (kudret mucizesi) ve netice-i hilkat (yaratılışın sonucu) ve acube-i sanat (sanat harikası) olarak şu dünyaya gönderilmiştir. İşte insanın şu dehşetli terakki (ilerleme) ve tedennisinin (gerilemesinin) sırrını beş nüktede (ince anlamda) beyan (açıklayacağız) edeceğiz.

Birinci Nükte

İnsan, kâinatın ekser (çoğu) envaına (çeşitlerine) muhtaç ve alâkadardır (ilişkilidir). İhtiyacatı (ihtiyaçları) âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede (sonsuzluğa) kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi ebedî cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak (özlem duyan) olduğu gibi Cemil-i Zülcelal’i (Celâl sahibi, güzel olan Allah’ı) de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde (yerde) duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha (kabir âlemine) göçmüş yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı ebedîden (ebedî ayrılıktan) kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acayip (harikalar mahşeri) olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak’ın (mutlak kudret sahibi Allah’ın) dergâhına (huzuruna) ilticaya (sığınmaya) muhtaçtır.

İşte şu vaziyette bir insana hakiki Mabud (ibadet edilecek varlık) olacak; yalnız, her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır (gözeten, denetleyen), her mekânda hazır, mekândan münezzeh (uzak, üstün), aczden müberra (uzak, temiz), kusurdan mukaddes (kutsal), nakıstan (eksikliklerden) muallâ (yüce) bir Kadîr-i Zülcelal (Celâl sahibi, her şeye gücü yeten Allah), bir Rahîm-i Zülcemal (Cemâl sahibi, çok merhametli Allah), bir Hakîm-i Zülkemal (Kemal sahibi, çok hikmetli Allah) olabilir. Çünkü nihayetsiz hâcat-ı insaniyeyi (insanlığın sonsuz ihtiyaçlarını) îfa (yerine getirecek) edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit (her şeyi kuşatan) bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise mabudiyete (ibadet edilmeye) lâyık yalnız odur.

İşte ey insan! Eğer yalnız ona abd (kul) olsan bütün mahlukat (yaratılmışlar) üstünde bir mevki (makam) kazanırsın. Eğer ubudiyetten (kulluktan) istinkâf (kaçınsan) etsen âciz mahlukata zelil (aşağılık) bir abd (kul) olursun. Eğer enaniyetine (bencilliğine) ve iktidarına güvenip tevekkül ve duayı bırakıp tekebbür (kibir) ve davaya (iddia) sapsan, o vakit iyilik ve icad (yaratma) cihetinde (yönünde) arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin. Şer (kötülük) ve tahrip (yıkım) cihetinde (yönünde) dağdan daha ağır, taundan (vebadan) daha muzır (zararlı) olursun.

Evet ey insan! Sende iki cihet (yön) var: Birisi, icad (yaratma) ve vücud (varlık) ve hayır ve müsbet (olumlu) ve fiil (eylem) cihetidir. Diğeri; tahrip (yıkım), adem (yokluk), şer (kötülük), nefiy (olumsuzluk), infial (edilgenlik) cihetidir. Birinci cihet itibarıyla arıdan, serçeden aşağı; sinekten, örümcekten daha zayıfsın. İkinci cihet itibarıyla dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhar-ı acz (acizliğini gösterme) ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünkü sen iyilik ve icad (yaratma) ettiğin vakit, yalnız vüs’atin (genişliğin) nisbetinde (oranında), elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrip (yıkım) etsen, o vakit fenalığın tecavüz (aşar) ve tahribin (yıkımın) intişar (yayılır) eder.

Mesela, küfür; bir fenalıktır, bir tahriptir (yıkımdır), bir adem-i tasdiktir (tasdik etmeme, inkârdır). Fakat o tek seyyie (günah, kötülük); bütün kâinatın tahkirini (hor görmesini, aşağılamasını) ve bütün esma-i İlahiyenin (Allah’ın isimlerinin) tezyifini (aşağılamasını), bütün insaniyetin terzilini (aşağılık hale getirmesini) tazammun (içerir, kapsar) eder. Çünkü şu mevcudatın (varlıkların) âlî (yüce) bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar, mektubat-ı Rabbaniye (Rabbanî mektuplar) ve meraya-yı Sübhaniye (Sübhan isimlerinin aynaları) ve memurîn-i İlahiyedirler. Küfür ise onları âyinedarlık (ayna olma) ve vazifedarlık (görevli olma) ve manidarlık makamından düşürüp abesiyet (anlamsızlık) ve tesadüfün oyuncağı derekesine (aşağı derecesine) ve zeval (yok oluş) ve firakın (ayrılığın) tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye (fani maddelere) ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi; bütün kâinatta ve mevcudatın (varlıkların) âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemalleri görünen esma-i İlahiyeyi (Allah’ın isimlerini) inkâr ile tezyif (aşağılar) eder. Ve insanlık denilen, bütün esma-i kudsiye-i İlahiyenin (İlahi kutsal isimlerin) cilvelerini güzelce ilan eden bir kaside-i manzume-i hikmet (hikmetli, manzum bir kaside) ve bir şecere-i bâkiyenin (ebedî ağacın) cihazatını (donanımını) câmi’ (toplayan) çekirdek-misal bir mu’cize-i kudret-i bâhire (açık, aşikâr kudret mucizesi) ve emanet-i kübrayı (en büyük emaneti) uhdesine (üstüne) almakla yer, gök, dağa tefevvuk (üstün gelen) eden ve melaikeye (meleklere) karşı rüçhaniyet (üstünlük) kazanan bir sahib-i mertebe-i hilafet-i arziyeyi (yeryüzünde halifelik rütbesine sahip olanı); en zelil (aşağılık) bir hayvan-ı fâni-i zâilden (geçici, yok olucu hayvandan) daha zelil, daha zayıf, daha âciz, daha fakir bir derekeye (aşağı dereceye) atar. Ve manasız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi (bayağı) levha (levha) derekesine (derecesine) indirir.

Elhasıl (Kısacası), nefs-i emmare (kötülüğü emreden nefis) tahrip (yıkım) ve şer (kötülük) cihetinde (yönünde) nihayetsiz (sonsuz) cinayet işleyebilir, fakat icad (yaratma) ve hayırda iktidarı (gücü) pek azdır ve cüz’îdir (sınırlıdır). Evet, bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz. Lâkin eğer enaniyeti (bencilliği) bıraksa, hayrı ve vücudu (varlığı) tevfik-i İlahiyeden (İlahi yardımdan) istese, şer (kötülük) ve tahripten (yıkımdan) ve nefse itimattan (güvenmekten) vazgeçse, istiğfar (tövbe) ederek tam abd (kul) olsa o vakit يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Okunuşu: Yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât. Meali: Allah onların kötülüklerini (seyyiâtlarını) iyiliklere (hasenât’a) çevirir. (Furkan Suresi, 70)) sırrına mazhar (nail) olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer (kötülük kabiliyeti), nihayetsiz kabiliyet-i hayra (hayır kabiliyetine) inkılab (dönüşür) eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, a’lâ-yı illiyyîne (yücelerin yücesine) çıkar.

İşte ey gafil (gaflet içinde olan) insan! Bak Cenab-ı Hakk’ın fazlına (lütfuna) ve keremine (cömertliğine)! Seyyieyi (günahı) bir iken bin yazmak, haseneyi (iyiliği) bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz, bazen yedi bin yazar. Hem şu nükteden (ince anlamdan) anla ki o müthiş cehenneme girmek ceza-yı ameldir (amelin cezasıdır), ayn-ı adildir (adaletin ta kendisidir). Fakat cennete girmek, mahz-ı fazıldır (sırf lütuf ve ihsandır).

İkinci Nükte

İnsanda iki vecih (yön) var. Birisi, enaniyet (bencillik) cihetinde (yönünde) şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır (bakar). Diğeri, ubudiyet (kulluk) cihetinde (yönünde) hayat-ı ebediyeye (ebedî hayata) bakar.

Evvelki vecih (yön) itibarıyla öyle bir bîçare (zavallı) mahluktur ki sermayesi (varlığı) yalnız ihtiyardan (iradeden) bir şa’re (kıl) gibi cüz’î (küçük) bir cüz-i ihtiyarî (cüzi irade) ve iktidardan zayıf bir kesb (kazanım) ve hayattan çabuk söner bir şule (alev) ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik (kısacık bir süre) ve mevcudiyetten (varlıktan) çabuk çürür küçük bir cisimdir. O haliyle beraber kâinatın tabakatında (katmanlarında) serilmiş hadsiz (sınırsız) envaın (türlerin) hesapsız efradından (fertlerinden) nazik, zayıf bir fert olarak bulunuyor.

İkinci vecih (yön) itibarıyla ve bilhassa ubudiyete (kulluğa) müteveccih (yönelik) acz ve fakr (fakirlik) cihetinde (yönünde) pek büyük bir vüs’ati (genişliği) var, pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor. Çünkü Fâtır-ı Hakîm (her şeyi hikmetle ve eşsiz bir şekilde yaratan Allah), insanın mahiyet-i maneviyesinde (manevî özünde) nihayetsiz azîm (büyük) bir acz ve hadsiz cesîm (kocaman) bir fakr (fakirlik) dercetmiştir (yerleştirmiştir). Tâ ki kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm (sonsuz kudret sahibi, çok merhametli Allah) ve gınası (zenginliği) nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerîm (sonsuz zengin ve cömert olan Allah) bir zatın hadsiz tecelliyatına (yansımalarına) câmi’ (toplayan) geniş bir âyine olsun.

Evet insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki o çekirdeğe kudretten manevî ve ehemmiyetli cihazat (donanımlar) ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş. Tâ ki toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hâlık’ından (Yaratıcısından) istidat (yetenek) lisanıyla (diliyle) bir ağaç olmasını isteyip kendine lâyık bir kemal (olgunluk) bulsun.

Eğer o çekirdek, sû-i mizacından (kötü huyundan) dolayı ona verilen cihazat-ı maneviyeyi (manevî donanımı), toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı (zararlı maddeleri) celbine (çekmeye) sarf (harcasa) etse o dar yerde kısa bir zamanda faydasız tefessüh (çürüyüp) edip çürüyecektir.

Eğer o çekirdek, o manevî cihazatını فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى (Okunuşu: Fâliku’l-habbi ve’n-nevâ. Meali: Taneyi ve çekirdeği çatlatan (Allah’tır). (En’am Suresi, 95)) nın emr-i tekvinîsini (yaratma emrini) imtisal (yerine getirip, uyup) edip hüsn-ü istimal (güzel kullanırsa) etse o dar âlemden çıkacak, meyvedar koca bir ağaç olmakla küçücük cüz’î (küçük, sınırlı) hakikati ve ruh-u manevîsi, büyük bir hakikat-i külliye (külli hakikat) suretini alacaktır.

İşte aynen onun gibi insanın mahiyetine (özüne), kudretten ehemmiyetli cihazat (donanımlar) ve kaderden kıymetli programlar tevdi (emanet) edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde (dünya aleminde), hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihazat-ı maneviyesini (manevî donanımlarını) nefsin hevesatına (heveslerine) sarf (harcarsa) etse bozulan çekirdek gibi bir cüz’î (kısmi) telezzüz (zevk) için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh (çürüyerek) ederek mes’uliyet-i maneviyeyi (manevî sorumluluğu) bedbaht (bahtsız) ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.

Eğer o istidat (yetenek) çekirdeğini İslâmiyet suyu ile imanın ziyasıyla (ışığıyla) ubudiyet (kulluk) toprağı altında terbiye ederek evamir-i Kur’aniyeyi (Kur’an emirlerini) imtisal (yerine getirip) edip cihazat-ı maneviyesini (manevî donanımlarını) hakiki gayelerine (amaçlarına) tevcih (yöneltirse) etse; elbette âlem-i misal ve berzahta (kabir âleminde) dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve cennette hadsiz (sonsuz) kemalât (olgunluklar) ve nimetlere medar (vesile) olacak bir şecere-i bâkiyenin (ebedî ağacın) ve bir hakikat-i daimenin (daimî hakikatin) cihazatına (donanımına) câmi’ (toplayan) kıymettar bir çekirdek ve revnaktar (gösterişli, parlak) bir makine ve bu şecere-i kâinatın (kainat ağacının) mübarek ve münevver (nurlu) bir meyvesi olacaktır.

Evet, hakiki terakki (ilerleme) ise insana verilen kalp, sır (kalpteki gizli idrak yeri), ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin (diğer güçlerin, yeteneklerin) hayat-ı ebediyeye (ebedî hayata) yüzlerini çevirerek her biri kendine lâyık hususi (özel) bir vazife-i ubudiyet (kulluk vazifesi) ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalaletin (sapıklık ehlinin) terakki (ilerleme) zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini (en bayağısını) tatmak için bütün letaifini (latifelerini) ve kalp ve aklını nefs-i emmareye (kötülüğü emreden nefse) musahhar (boyun eğdirip) edip yardımcı verse; o terakki değil, sukuttur (düşüştür). Şu hakikati bir vakıa-i hayaliyede (hayali bir olayda), şöyle bir temsilde (benzetmede) gördüm ki:

Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati (dikkatleri) celbeder (çeker), herkesi eğlendirir bir cazibedarlık (çekicilik) vardı. Dikkat ettim ki o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it (köpek) ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabani gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi çocukların oynamasını tanzim (düzenliyorlar) ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki o koca sarayın içerisi bomboş. Hep nazik vazifeler, muattal (işlevsiz) kalmış. Ahlâkları, sukut (düşmüş) etmiş ki kapıda bu sureti almışlardır.

Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki kapıda uzanmış vefadar bir it (köpek) ve kaba, sert, sakin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim. Ne için o öyle, bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki içerisi çok şenlik. Daire daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet latîf (güzel) sanatlar, güzel nakışlarla iştigal (uğraşıyorlar) ediyorlar. En yukarıda efendi, padişahla muhabere (haberleşip) edip halkın istirahatini temin (sağlamak) için ve kendi kemalâtı (olgunlukları) ve terakkiyatı (ilerlemeleri) için kendine has (özel) ve ulvi (yüce) vazifeler ile iştigal (uğraşıyor) ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için “Yasak” demediler, gezebildim.

Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum, dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve ehl-i dalaletindir (sapıklık ehlinindir). Diğerleri, namuslu Müslüman büyüklerinindir.” Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde “Said” ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemal-i taaccübümden (tam bir şaşkınlıkla) bağırarak aklım başıma geldi, ayıldım (uyandım).

İşte o vakıa-i hayaliyeyi (hayali olayı) sana tabir (yorumlayacağım) edeceğim. Allah hayır etsin.

İşte o şehir ise hayat-ı içtimaiye-i beşeriye (insanî sosyal hayat) ve medine-i medeniyet-i insaniyedir (insan medeniyetinin şehridir). O sarayların her birisi, birer insandır. O saray ehli ise insandaki göz, kulak, kalp, sır (manevî latife), ruh, akıl gibi letaif (manevi duyular) ve nefis ve heva (arzular) ve kuvve-i şeheviye (şehvet gücü) ve kuvve-i gazabiye (öfke gücü) gibi şeylerdir. Her bir insanda her bir latîfenin ayrı ayrı vazife-i ubudiyetleri (kulluk görevleri) var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve heva, kuvve-i şeheviye ve gazabiye, bir kapıcı ve it (köpek) hükmündedirler. İşte o yüksek letaifi (manevi duyuları), nefis ve hevaya musahhar (boyun eğdirmek) etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukuttur (düşüştür), terakki (ilerleme) değildir. Sair (diğer) cihetleri (yönleri) sen tabir (yorumlayabilirsin) edebilirsin.

Üçüncü Nükte

İnsan, fiil ve amel cihetinde (yönünde) ve sa’y-i maddî (maddî çalışma, gayret) itibarıyla zayıf bir hayvandır, âciz bir mahluktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufatı (tasarruf alanı) ve mâlikiyeti (sahipliği) o kadar dardır ki elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvanat-ı ehliye (evcil hayvanlar), insanın zaaf (zayıflık) ve acz (acizlik) ve tembelliğinden birer hisse almışlardır ki yabani emsallerine (benzerlerine) kıyas edildikleri vakit, azîm (büyük) fark görünür (Ehlî keçi ve öküz, yabani keçi ve öküz gibi).

Fakat o insan, infial (edilgenlik) ve kabul ve dua ve sual (istek) cihetinde (yönünde), şu dünya hanında aziz (değerli) bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîm’e (cömert zata) misafir olmuş ki nihayetsiz (sonsuz) rahmet hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz (sınırsız) bedî’ masnuatını (eşsiz sanat eserlerini) ve hizmetkârlarını ona musahhar (boyun eğdirmiş) etmiş. Ve o misafirin tenezzühüne (gezmesine) ve temaşasına (seyretmesine) ve istifadesine öyle büyük bir daire açıp müheyya (hazırlamıştır) etmiştir ki o dairenin nısf-ı kutru (yarıçapı) –yani merkezden muhit (çevre) hattına kadar– gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.

İşte eğer insan, enaniyetine (bencilliğine) istinad (dayanıp) edip hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal (hayallerin amacı) ederek derd-i maişet (geçim sıkıntısı) içinde muvakkat (geçici) bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur, gider. Ona verilen bütün cihazat (donanımlar) ve âlât (aletler) ve letaif (manevi duyular), ondan şikayet ederek haşirde (ahirette) onun aleyhinde şehadet (şahitlik) edeceklerdir ve davacı olacaklardır.

Eğer kendini misafir bilse misafir olduğu Zat-ı Kerîm’in (Cömert Zat’ın) izni dairesinde sermaye-i ömrünü (ömür sermayesini) sarf (harcarsa) etse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye (ebedî hayat) için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder. Sonra a’lâ-yı illiyyîne (yücelerin yücesine) kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat (donanımlar) ve âlât (aletler), ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet (şahitlik) ederler.

Evet insana verilen bütün cihazat-ı acibe (şaşırtıcı donanımlar), bu ehemmiyetsiz (önemsiz) hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye (ebedî hayat) için verilmişler. Çünkü insanı hayvana nisbet (kıyas) etsek görüyoruz ki insan, cihazat (donanım) ve âlât (alet) itibarıyla çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde bir elem (üzüntü) izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevali (yok olma üzüntüsü), onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne de gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlık’ına (Yaratıcısına) şükreder.

Demek ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikr (fikrini sınırlasa, yoğunlaştırsa) etse; yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsil (benzetme) ile bu hakikati beyan (açıklamıştım) etmiştim. Münasebet (fırsat) geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:

Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip “Mahsus (özel) bir kumaştan bir kat elbise yaptır.” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula (not kağıdı) içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr, on altın ile a’lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip (delilik edip) evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesap pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht (bahtsız) hizmetkâr, seyyidinin (efendisinin) huzuruna geldi ve şiddetli bir te’dib (ceza, terbiye) gördü ve dehşetli bir azap çekti. İşte edna (en basit) bir şuuru (bilinci) olan anlar ki ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim (önemli) bir ticaret içindir.

Aynen onun gibi insandaki cihazat-ı maneviye (manevî donanımlar) ve letaif-i insaniye (insanî latifeler) ki her birisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat (genişlemiş, açılmış) etmiş. Mesela, güzelliğin bütün meratibini (mertebelerini) fark eden insan gözü ve taamların (yemeklerin) bütün çeşit çeşit ezvak-ı mahsusalarını (özel lezzetlerini) temyiz (ayırt) eden insanın zaika-i lisaniyesi (dilinin tat alma duyusu) ve hakaikin (hakikatlerin) bütün inceliklerine nüfuz (işleyen, anlayan) eden insanın aklı ve kemalâtın (olgunlukların) bütün envaına (türlerine) müştak (özlem duyan) insanın kalbi gibi sair (diğer) cihazları, âletleri nerede? Hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişaf (gelişmiş) etmiş âletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki hayvan, kendine has (özel) bir amelde (işte) (münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus (özel donanım)) ziyade inkişaf (gelişir) eder. Fakat o inkişaf, hususidir (özeldir).

İnsanın cihazat (donanım) cihetiyle (yönüyle) zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle insanın hâsseleri (duyguları), duyguları fazla inkişaf (gelişim) ve inbisat (genişleme) peyda etmiştir. Ve ihtiyacatın (ihtiyaçların) kesreti (çokluğu) sebebiyle çok çeşit çeşit hissiyat peyda olmuştur. Ve hassasiyeti çok tenevvü (çeşitlenmiş) etmiş. Ve fıtratın (yaratılışın) câmiiyeti (kapsamlılığı) sebebiyle pek çok makasıda (amaçlara) müteveccih (yönelik) arzulara medar (vesile) olmuş. Ve pek çok vazife-i fıtriyesi (doğuştan gelen görevleri) bulunduğu sebebiyle âlât (aletler) ve cihazatı (donanımları) ziyade inbisat (genişleme) peyda etmiştir. Ve ibadatın (ibadetlerin) bütün envaına (türlerine) müstaid (yetenekli) bir fıtratta yaratıldığı için bütün kemalâtın (olgunlukların) tohumlarına câmi’ (toplayan) bir istidat (yetenek) verilmiştir.

İşte şu derece cihazatça (donanımca) zenginlik ve sermayece kesret (çokluk), elbette ehemmiyetsiz (önemsiz) muvakkat (geçici) şu hayat-ı dünyeviyenin tahsili (elde edilmesi) için verilmemiştir. Belki şöyle bir insanın vazife-i asliyesi (asıl vazifesi), nihayetsiz (sonsuz) makasıda (amaçlara) müteveccih (yönelik) vezaifini (görevlerini) görüp acz ve fakr (fakirlik) ve kusurunu ubudiyet (kulluk) suretinde ilan etmek ve küllî (genel) nazarıyla (bakışıyla) mevcudatın (varlıkların) tesbihatını müşahede (gözlemleyerek) ederek şehadet (şahitlik) etmek ve nimetler içinde imdadat-ı Rahmaniyeyi (Rahman’dan gelen yardımları) görüp şükretmek ve masnuatta (sanat eserlerinde) kudret-i Rabbaniyenin (Allah’ın kudretinin) mu’cizatını temaşa (seyrederek) ederek nazar-ı ibretle (ibretle bakarak) tefekkür etmektir.

Ey dünya-perest (dünya düşkünü) ve hayat-ı dünyeviyeye âşık ve sırr-ı ahsen-i takvimden (ahsen-i takvim sırrından) gafil (gaflet içinde olan) insan! Şu hayat-ı dünyeviyenin hakikatini bir vakıa-i hayaliyede (hayali bir olayda) Eski Said görmüş. Onu Yeni Said’e döndürmüş olan şu vakıa-i temsiliyeyi (temsili olayı) dinle:

Gördüm ki ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum, yani gönderiliyorum. Seyyidim (Efendim) olan zat, bana tahsis ettiği (ayırdığı) altmış altından tedricen (azar azar) birer miktar para veriyordu. Ben de sarf (harcayıp) edip pek eğlenceli bir hana geldim. O handa bir gece içinde on altını kumara mumara, eğlencelere ve şöhret-perestlik (şöhret düşkünlüğü) yoluna sarf (harcadım) ettim. Sabahleyin elimde hiçbir para kalmadı. Bir ticaret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı.

Birden ben o hazîn (üzüntülü) halette iken orada bir adam peyda oldu. Bana dedi: “Bütün bütün sermayeni zayi (yok) ettin. Tokada da müstahak (hak ettin) oldun. Gideceğin yere de müflis (iflas etmiş) olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa tövbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana verilecek bâki kalan on beş altından her eline geçtikçe yarısını ihtiyaten (tedbiren) muhafaza (koru) et. Yani gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al.” Baktım, nefsim razı olmuyor. “Üçte birisini” dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra “Dörtte birisini” dedi. Baktım, nefsim müptela (düşkün) olduğu âdetini terk edemiyor. O adam hiddetle (öfkeyle) yüzünü çevirdi, gitti.

Birden o hal değişti. Baktım ki ben, tünel içinde sukut (düşer) eder gibi bir süratle giden bir şimendifer (tren) içindeyim. Telaş ettim. Fakat ne çare ki hiçbir tarafa kaçılmaz. Garaibden (garipliklerden) olarak o şimendiferin (trenin) iki tarafında pek cazibedar (çekici) çiçekler, leziz (lezzetli) meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemiler gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler, dikenli mikenli, mülakatında (temasında) elime batıyor, kanatıyor. Şimendiferin gitmesiyle müfarakatından (ayrılığından) elimi parçalıyorlar, bana pek pahalı düşüyorlardı. Birden şimendiferdeki bir hademe (hizmetçi) dedi: “Beş kuruş ver, sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var, izinsiz koparamazsın.”

Birden sıkıntıdan ne vakit tünel bitecek diye başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil (karşılık gelen) bir delik gördüm. İki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merak ile dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle “Said” ismi yazılmış gördüm. Teessüf (üzüntü) ve hayretimden “Eyvah!” dedim. Birden o han kapısında bana nasihat eden zatın sesini işittim. Dedi: “Aklın başına geldi mi?” Dedim: “Evet geldi fakat kuvvet kalmadı, çare yok.” Dedi: “Tövbe et, tevekkül et.” Dedim: “Ettim!”

Ayıldım (uyandım)… Eski Said kaybolmuş. Yeni Said olarak kendimi gördüm.

İşte o vakıa-i hayaliyeyi (hayali olayı) –Allah hayretsin– bir iki kısmını ben tabir (yorumlayacağım) edeceğim, sair (diğer) cihetleri (yönleri) sen kendin tabir (yorumla) et.

O yolculuk ise âlem-i ervahtan (ruhlar aleminden), rahm-ı maderden (anne rahminden), gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan (kabir âleminden), haşirden (dirilişten), köprüden geçen ebedü’l-âbâd (sonsuzlar sonsuzu) tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise altmış sene ömürdür ki bu vakıayı (olayı) gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim (belgem) yok, fakat bâki (geri) kalan on beşinden yarısını âhirete sarf (harcamak) etmek için Kur’an-ı Hakîm’in (Hikmetli Kur’an’ın) hâlis (samimi) bir tilmizi (öğrencisi) beni irşad (doğru yolu gösterdi) etti. O han ise benim için İstanbul imiş. O şimendifer (tren) ise zamandır. Her bir yıl bir vagondur. O tünel ise hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise lezaiz-i nâmeşruadır (meşru olmayan lezzetler) ve lehviyat-ı muharremedir (haram olan eğlenceler) ki mülakat (temas) esnasında tasavvur-u zevaldeki (yok olma düşüncesindeki) elem (acı), kalbi kanatıyor. Müfarakatında (ayrılığında) parçalıyor. Cezayı dahi çektiriyor. Şimendifer hademesi (hizmetçisi) demişti: “Beş kuruş ver, onlardan istediğin kadar vereceğim.” Onun tabiri (yorumlaması) şudur ki insanın helâl sa’yiyle (emeğiyle) meşru dairede (uygun dairede) gördüğü zevkler, lezzetler keyfine kâfidir (yeterlidir). Harama girmeye ihtiyaç bırakmaz. Sair (diğer) kısımları sen tabir (yorumlayabilirsin) edebilirsin…

Dördüncü Nükte

İnsan, şu kâinat içinde pek nazik (narin) ve nâzenin (nazlı, zarif) bir çocuğa benzer. Zaafında (zayıflığında) büyük bir kuvvet ve aczinde (acizliğinde) büyük bir kudret vardır. Çünkü o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki şu mevcudat (varlıklar) ona musahhar (boyun eğdirilmiş) olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp kālen (sözle), halen (hal diliyle), tavren (tavırla) dua etse ve aczini bilip istimdad (yardım istese) eylese; o teshirin (boyun eğdirilmesinin) şükrünü eda (yerine getirmek) ile beraber matlubuna (istediğine) öyle muvaffak (ulaşır) olur ve maksatları ona öyle musahhar (boyun eğdirilmiş) olur ki iktidar-ı zatîsiyle (kendi gücüyle) onun öşr-i mi’şarına (onda birinin onda birine) muvaffak (ulaşamaz) olamaz. Yalnız bazı vakit lisan-ı hal duasıyla hasıl olan bir matlubunu (istediğini) yanlış olarak kendi iktidarına hamleder (yorar, yükler). Mesela, tavuğun yavrusunun zaafındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar (boyun eğdirip) edip onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte cây-ı dikkat (dikkat çekici) zaaftaki bir kuvvet ve şâyan-ı temaşa (seyretmeye değer) bir cilve-i rahmet…

Nasıl ki nazdar (nazlı) bir çocuk ağlamasıyla ya istemesiyle ya hazîn (üzüntülü) haliyle matlublarına (istediklerine) öyle muvaffak (ulaşır) olur ve öyle kavîler (güçlüler) ona musahhar (boyun eğer) olurlar ki o matlublardan (isteklerden) binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek zaaf ve acz (acizlik), onun hakkında şefkat ve himayeti (korumayı) tahrik (tetikledikleri) ettikleri için küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar (boyun eğdirir) eder. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti ittiham (suçlamak) etmek suretiyle ahmakane (aptalca) bir gurur ile “Ben kuvvetimle bunları teshir (boyun eğdiriyorum).” dese, elbette bir tokat yiyecektir.

İşte insan dahi Hâlık’ının (Yaratıcısının) rahmetini inkâr ve hikmetini ittiham (suçlayacak) edecek bir tarzda küfran-ı nimet (nankörlük) suretinde Karun gibi اِنَّمَٓا اُوتٖيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ (Okunuşu: İnnemâ ûtîtühu alâ ilmin indî. Meali: Bu (servet) bana ancak bendeki bir ilim sayesinde verildi. (Kasas Suresi, 78’den bir bölüm)) yani “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım.” dese, elbette sille-i azaba (azap tokadına) kendini müstahak (hak eder) eder.

Demek şu meşhud (gözle görülen) saltanat-ı insaniyet ve terakkiyat-ı beşeriye (insanlık ilerlemeleri) ve kemalât-ı medeniyet (medeniyetin olgunlukları); celb (çekmekle) ile değil, galebe (galip gelmekle) ile değil, cidal (mücadeleyle) ile değil, belki ona, onun zaafı (zayıflığı) için teshir (boyun eğdirilmiş), onun aczi (acizliği) için ona muavenet (yardım) edilmiş, onun fakrı (fakirliği) için ona ihsan (iyilik, bağış) edilmiş, onun cehli (bilgisizliği) için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram (cömertlik, bağış) edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî (ilmî güç) değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbaniye (Rabbanî şefkat) ve rahmet ve hikmet-i İlahiyedir ki eşyayı ona teshir (boyun eğdirmiştir) etmiştir. Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata (böceklere) mağlup olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi (meyvesi) olan teshir-i Rabbanî (Rabbanî boyun eğdirme) ve ikram-ı Rahmanîdir (Rahmanî ikramdır).

Ey insan! Madem hakikat böyledir, gururu ve enaniyeti (bencilliği) bırak. Uluhiyetin (ilahlık) dergâhında (huzurunda) acz ve zaafını (zayıflığını), istimdad (yardım isteme) lisanıyla (diliyle); fakr (fakirliğini) ve hâcatını (ihtiyaçlarını), tazarru (yalvarma) ve dua lisanıyla (diliyle) ilan et ve abd (kul) olduğunu göster. Ve حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ (Okunuşu: Hasbunallâhu ve ni’me’l-vekîl. Meali: Allah bize yeter, O ne güzel Vekil’dir. (Âl-i İmran Suresi, 173)) de, yüksel.

Hem deme ki: “Ben hiçim, ne ehemmiyetim (önemim) var ki bu kâinat bir Hakîm-i Mutlak (mutlak hikmet sahibi Allah) tarafından kasdî (kasıtlı) olarak bana teshir (boyun eğdirilsin) edilsin, benden bir şükr-ü küllî (kapsamlı şükür) istenilsin?”

Çünkü sen, çendan (gerçi) nefsin ve suretin itibarıyla hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli (görkemli) kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın (varlıkların) belâgatlı (güzel ve etkili konuşan) bir lisan-ı nâtıkı (konuşan bir dili) ve şu kitab-ı âlemin (âlem kitabının/Kâinatın) anlayışlı bir mütalaacısı (okuyucusu, inceleyicisi) ve şu tesbih eden mahlukatın (yaratılmışların) hayretli bir nâzırı (gözlemcisi) ve şu ibadet eden masnuatın (sanat eserlerinin) hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.

Evet ey insan! Sen, nebatî (bitkisel) cismaniyetin (cismaniyetin) cihetiyle (yönüyle) ve hayvanî nefsin itibarıyla sağir (küçük) bir cüz (parça), hakir (değersiz) bir cüz’î (küçük), fakir bir mahluk, zayıf bir hayvansın ki bütün dehşetli mevcudat-ı seyyalenin (akıcı, değişken varlıkların) dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlahiyenin (İlahi muhabbetin) ziyasını (ışığını) tazammun (içeren) eden imanın nuruyla münevver (nurlanmış) olan İslâmiyet’in terbiyesiyle tekemmül (olgunlaşıp) edip; insaniyet cihetinde (yönünde), abdiyetin (kulluğun) içinde bir sultansın ve cüz’iyetin (parçalığın) içinde bir küllîsin (bütün), küçüklüğün içinde bir âlemsin ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin (denetim alanın) geniş bir nâzırsın ki diyebilirsin: “Benim Rabb-i Rahîm’im (Rahîm Rabbim) dünyayı bana bir hane (ev) yaptı. Ay ve güneşi, o haneme bir lamba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet (nimet sofrası); ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve nebatatı (bitkileri), o hanemin ziynetli (süslü) levazımatı (eşyaları) yapmıştır.”

Netice-i kelâm (Sözün özü): Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen esfel-i safilîne (aşağıların aşağısına) düşersin. Eğer Hak ve Kur’an’ı dinlersen a’lâ-yı illiyyîne (yücelerin yücesine) çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.

Beşinci Nükte

İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidat (yetenek) ona verilmiş. Ve o istidadata (yeteneklere) göre ehemmiyetli vazifeler tevdi (emanet) edilmiş. Ve insanı, o gayeye (amaca) ve o vazifelere çalıştırmak için şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. Başka yerde izah (açıkladığımız) ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubudiyetin (kulluğun) esasatını (esaslarını) şurada icmal (özetleyeceğiz) edeceğiz. Tâ ki “ahsen-i takvim” sırrı anlaşılsın.

İşte insan, şu kâinata geldikten sonra iki cihet (yön) ile ubudiyeti (kulluğu) var: Bir ciheti; gaibane (görmeden) bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü (düşünmesi) var. Diğeri; hazırane (huzurda), muhataba suretinde (muhatap olarak) bir ubudiyeti, bir münâcatı (dua ve yakarışı) vardır.

Birinci vecih (yön) şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı rububiyeti (Rablık saltanatını), itaatkârane (itaatkar bir şekilde) tasdik edip kemalâtına (olgunluklarına) ve mehasinine (güzelliklerine) hayretkârane (hayranlıkla) nezaretidir (gözlemesidir).

Sonra, esma-i kudsiye-i İlahiyenin (İlahi kutsal isimlerin) nukuşlarından (nakışlarından) ibaret olan bedî’ (eşsiz) sanatları, birbirinin nazar-ı ibretlerine (ibret gözlerine) gösterip dellâllık (tellallık) ve ilancılıktır.

Sonra, her biri birer gizli hazine-i maneviye hükmünde olan esma-i Rabbaniyenin (Rabbanî isimlerin) cevherlerini idrak (anlama) terazisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinaslığı (kıymet bilirlik) ile takdirkârane (takdir ederek) kıymet vermektir.

Sonra, kalem-i kudretin (kudret kaleminin) mektubatı (mektupları) hükmünde olan mevcudat (varlıklar) sahifelerini, arz ve sema (gök) yapraklarını mütalaa (inceleyip, okuyup) edip hayretkârane (hayranlıkla) tefekkürdür.

Sonra, şu mevcudattaki (varlıklardaki) ziynetleri (süsleri) ve latîf (güzel) sanatları istihsankârane (beğenerek) temaşa (seyretmekle) etmekle onların Fâtır-ı Zülcemal’inin (Cemâl sahibi yaratıcısının) marifetine (onu tanımaya) muhabbet etmek ve onların Sâni’-i Zülkemal’inin (Kemal sahibi sanatkarının) huzuruna çıkmaya ve iltifatına mazhar (nail) olmaya bir iştiyaktır (özlemdir).

İkinci vecih (yön), huzur ve hitap makamıdır ki eserden (yaratılandan) müessire (yaratıcıya) geçer, görür ki: Bir Sâni’-i Zülcelal (Celâl sahibi sanatkar), kendi sanatının mu’cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile marifet (Allah’ı tanıma) ile mukabele (karşılık verir) eder.

Sonra görür ki bir Rabb-i Rahîm (Rahîm Rab), rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da ona hasr-ı muhabbetle (muhabbeti ona hasretmekle), tahsis-i taabbüdle (ibadeti ona özgü kılmakla) kendini ona sevdirir.

Sonra görüyor ki bir Mün’im-i Kerîm (Nimet veren, cömert olan Allah), maddî ve manevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde (besliyor, yetiştiriyor) ediyor. O da ona mukabil (karşılık); fiiliyle, haliyle, kāliyle (sözüyle), hattâ elinden gelse bütün hâsseleri (duyularıyla) ile cihazatı (donanımları) ile şükür ve hamd ü sena (hamdetme ve övgü) eder.

Sonra görüyor ki bir Celil-i Cemil (Celâl sahibi ve cemâl sahibi Allah), şu mevcudatın (varlıkların) âyinelerinde kibriya (azametini) ve kemalini (olgunluğunu) ve celal ve cemalini (cemâlini) izhar (gösterip) edip nazar-ı dikkati (dikkatleri) celbediyor. O da ona mukabil, “Allahu ekber, Sübhanallah” deyip mahviyet (alçakgönüllülük) içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.

Sonra görüyor ki bir Ganiyy-i Mutlak (Mutlak zengin Allah), bir sehavet-i mutlak (mutlak cömertlik) içinde nihayetsiz (sonsuz) servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukabil, tazim (saygı) ve sena (övgü) içinde kemal-i iftikar (tam bir fakirlikle) ile sual (sorar) eder ve ister.

Sonra görüyor ki o Fâtır-ı Zülcelal (Celâl sahibi yaratıcı), yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika sanatlarını orada teşhir (sergiliyor) ediyor. O da ona mukabil, “Mâşâallah” (Allah ne güzel dilemiş) diyerek takdir (ederek) ile “Bârekellah” (Allah mübarek etsin) diyerek tahsin (beğenerek) ile “Sübhanallah” (Allah noksan sıfatlardan münezzehtir) diyerek hayret (ile) ile “Allahu ekber” diyerek istihsan (beğenerek) ile mukabele (karşılık verir) eder.

Sonra görüyor ki bir Vâhid-i Ehad (Bir ve Tek olan Allah), şu kâinat sarayında taklit edilmez sikkeleriyle (mühürleriyle), ona mahsus (özel) hâtemleriyle (mühürleriyle), ona münhasır (kendine özgü) turralarıyla (tuğralarıyla), ona has (özel) fermanlarıyla bütün mevcudata (varlıklara) damga-i vahdet (birlik mührü) koyuyor ve tevhidin (Allah’ın birliğinin) âyâtını (ayetlerini) nakşediyor. Ve âfak-ı âlemin aktarında (âlemin ufuklarının her tarafında) vahdaniyetin (birliğin) bayrağını dikiyor ve rububiyetini (Rablığını) ilan ediyor. O da ona mukabil, tasdik ile iman ile tevhid ile iz’an (inanma, boyun eğme) ile şehadet (şahitlik) ile ubudiyet (kulluk) ile mukabele (karşılık verir) eder.

İşte bu çeşit ibadat (ibadetler) ve tefekküratla (tefekkürlerle) hakiki insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir. İmanın yümnüyle (bereketiyle) emanete lâyık, emin bir halife-i arz (yeryüzünün halifesi) olur.

Ey ahsen-i takvimde (en güzel biçimde) yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla (kötü seçimiyle) esfel-i safilîn (aşağıların aşağısı) tarafına giden insan-ı gafil (gaflet içinde olan insan)! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim âhirete müteveccih (yönelik) olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakiki yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı’nın 219-220’nci sahifelerinde yazılan iki levha-i hakikate (hakikat levhasına) bak, sen de gör:

Birinci Levha: Ehl-i dalalet (sapıklık ehli) gibi fakat sarhoş olmadan gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet (gaflet ehli) dünyasının hakikatini tasvir (betimler) eder.

İkinci Levha: Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer fakat şiir değillerdir.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

(Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm.

Meali: Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapansın. (Bakara Suresi, 32))

رَبِّ اشْرَحْ لٖى صَدْرٖى ۞ وَيَسِّرْ لٖٓى اَمْرٖى ۞ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانٖى ۞ يَفْقَهُوا قَوْلٖى

(Okunuşu: Rabbişrah lî sadrî. Ve yessir lî emrî. Vahlul ukdeten min lisânî. Yefkahû kavlî.

Meali: Rabbim! Göğsümü genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki düğümü çöz ki sözümü anlasınlar. (Tâ-Hâ Suresi, 25-28))

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ اللَّطٖيفَةِ الْاَحَدِيَّةِ شَمْسِ سَمَاءِ الْاَسْرَارِ وَ مَظْهَرِ الْاَنْوَارِ وَ مَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلَالِ وَ قُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهٖ لَدَيْكَ وَ بِسَيْرِهٖ اِلَيْكَ اٰمِنْ خَوْفٖى وَ اَقِلْ عُثْرَتٖى وَ اَذْهِبْ حُزْنٖى وَ حِرْصٖى وَ كُنْ لٖى وَ خُذْنٖى اِلَيْكَ مِنّٖى وَ ارْزُقْنِى الْفَنَاءَ عَنّٖى وَ لَا تَجْعَلْنٖى مَفْتُونًا بِنَفْسٖى مَحْجُوبًا بِحِسّٖى وَاكْشِفْ لٖى عَنْ كُلِّ سِرٍّ مَكْتُومٍ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ وَ ارْحَمْنٖى وَارْحَمْ رُفَقَائٖى وَ ارْحَمْ اَهْلِ الْاٖيمَانِ وَ الْقُرْاٰنِ اٰمٖينَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ وَ يَا اَكْرَمَ الْاَكْرَمٖينَ

(Okunuşu: Allâhumme salli ve sellim ale’z-zâti’l-Muhammediyyeti’l-latîfeti’l-ahadiyyeti şemsi semâi’l-esrâri ve mazhari’l-envâri ve merkizi medâri’l-celâli ve kutbi feleki’l-cemâli. Allâhumme bi-sırrihî ledeyke ve bi-seyrihî ileyke âmin havfî ve ekıl usretî ve ezhib huznî ve hırsî ve kun lî ve huznî ileyke minnî ve erzuknî’l-fenâe annî ve lâ tecalnî meftûnen bi-nefsî mahcûben bi-hissî vekşif lî an külli sırrin mektûmin. Yâ Hayyu yâ Kayyûm! Yâ Hayyu yâ Kayyûm! Yâ Hayyu yâ Kayyûm! Ve’rhamnî ve’rham rufekâî ve’rham ehle’l-îmâni ve’l-Kur’âni âmîn. Yâ Erhame’r-râhimîn ve yâ Ekreme’l-ekramîn.

Meali: Allah’ım! Muhammedî, Latîf (nazik, ince) ve Ehad (tek) olan zâtına, sırların gökyüzünün güneşi, nurların tecelligâhı (yansıma yeri), celâl (azamet) dairesinin merkezi ve cemâl (güzellik) feleğinin kutbu olana salât ve selâm eyle. Allah’ım! Onun (Hz. Muhammed’in) Senden yana olan sırrı ve Sana doğru olan seyri hürmetine korkumu gider, sürçmelerimi azalt, hüznümü ve hırsımı yok et. Bana ol ve beni benden Sana al. Bana benden fena (yokluk) ihsan et. Beni nefsimle meftun (baştan çıkmış), hissimle mahcup (perdelenmiş) kılma. Ve bana her gizli sırrı aç. Ey Hayy (diri olan), Ey Kayyûm (her şeyi ayakta tutan)! Ey Hayy, Ey Kayyûm! Ey Hayy, Ey Kayyûm! Bana ve arkadaşlarıma, iman ve Kur’an ehline rahmet et. Âmin. Ey merhametlilerin en merhametlisi ve ey kerem sahiplerinin en cömerdi!)

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

(Okunuşu: Ve âhiru da’vâhum eni’l-hamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn.

Meali: Onların son duaları ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun’dur. (Yunus Suresi, 10))

*

Risale-i Nur Külliyatından

Yirmi Üçüncü Söz

Şu sözün iki mebhası vardır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖٓى اَحْسَنِ تَقْوٖيمٍ ۞ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلٖينَ ۞ اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

Birinci Mebhas

İmanın binler mehasininden yalnız beşini beş nokta içinde beyan ederiz.

Birinci Nokta

İnsan, nur-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne çıkar, cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i safilîne düşer, cehenneme ehil (olacak) bir vaziyete girer. Çünkü iman, insanı Sâni’-i Zülcelal’ine nisbet ediyor; iman, bir intisaptır. Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden sanat-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kateder. O kat’dan sanat-ı Rabbaniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise hem fâniye hem zâile hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan kıymeti hiç hükmündedir.

Bu sırrı bir temsil ile beyan edeceğiz. Mesela, insanların sanatları içinde nasıl ki maddenin kıymeti ile sanatın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazen müsavi bazen madde daha kıymettar bazen oluyor ki beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir sanat bulunuyor. Belki bazen, antika olan bir sanat, bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir sanat, antikacıların çarşısına gidilse hârika-pîşe ve pek eski hünerver sanatkârına nisbet ederek o sanatkârı yâd etmekle ve o sanatla teşhir edilse bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse beş kuruşluk bir demir pahasına alınabilir.

İşte insan, Cenab-ı Hakk’ın böyle antika bir sanatıdır ve en nazik ve nâzenin bir mu’cize-i kudretidir ki insanı, bütün esmasının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.

Eğer nur-u iman, içine girse üstündeki bütün manidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü’min, şuur ile okur ve o intisapla okutur. Yani “Sâni’-i Zülcelal’in masnuuyum, mahlukuyum, rahmet ve keremine mazharım.” gibi manalarla insandaki sanat-ı Rabbaniye tezahür eder. Demek Sâni’ine intisaptan ibaret olan iman, insandaki bütün âsâr-ı sanatı izhar eder. İnsanın kıymeti, o sanat-ı Rabbaniyeye göre olur ve âyine-i Samedaniye itibarıyladır. O halde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlukat üstünde bir muhatab-ı İlahî ve cennete lâyık bir misafir-i Rabbanî olur.

Eğer kat’-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse o vakit bütün o manidar nukuş-u esma-i İlahiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira Sâni’ unutulsa Sâni’e müteveccih manevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O manidar âlî sanatların ve manevî âlî nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip nihayet sukut eder. Her biri birer parlak elmas iken birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise –dediğimiz gibi– kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder, gider. İşte küfür, böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder.

İkinci Nokta

İman nasıl ki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektubat-ı Samedaniyeyi okutturuyor. Öyle de kâinatı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mazi ve müstakbeli, zulümattan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vakıada اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerîmesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsil ile beyan ederiz. Şöyle ki:

Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki iki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere… Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da her tarafı karanlık, kesif bir zulümat istila etmişti. Ben sağ tarafıma baktım, nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım, müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım, gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müthiş zulümata karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu istimal ettim, yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müthiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müthiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki “Keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim.” dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise öyle dehşetler aldım. “Eyvah! Şu fener, başıma beladır.” dedim. Ondan kızdım, o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lambasının düğmesine dokundum gibi birden o zulümat boşandı. Her taraf o lambanın nuru ile doldu. Her şeyin hakikatini gösterdi.

Baktım ki o gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber; baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nurani insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar ise süslü, sevimli cazibedar olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müthiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahluklar ise munis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvanat-ı ehliye olduğunu gördüm. “Elhamdülillahi alâ nuri’l-iman” diyerek اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerîmesini okudum, o vakıadan ayıldım.

İşte o iki dağ; mebde-i hayat, âhir-i hayat yani âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise hayat yoludur. O sağ taraf ise geçmiş zamandır. Sol taraf ise istikbaldir. O cep feneri ise hodbin ve bildiğine itimat eden ve vahy-i semavîyi dinlemeyen enaniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise âlemin hâdisatı ve acib mahlukatıdır.

İşte enaniyetine itimat eden, zulümat-ı gaflete düşen, dalalet karanlığına müptela olan adam; o vakıada evvelki halime benzer ki o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalalet-âlûd malûmat ile zaman-ı maziyi, bir mezar-ı ekber suretinde ve adem-âlûd bir zulümat içinde görüyor. İstikbali, gayet fırtınalı ve tesadüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem her birisi, bir Hakîm-i Rahîm’in birer memur-u musahharı olan hâdisat ve mevcudatı, muzır birer canavar hükmünde bildirir, وَالَّذٖينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ hükmüne mazhar eder.

Eğer hidayet-i İlahiye yetişse, iman kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, Kitabullah’ı dinlese, o vakıada ikinci halime benzeyecek. O vakit birden kâinat bir gündüz rengini alır, nur-u İlahî ile dolar. Âlem اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okur. O vakit zaman-ı mazi, bir mezar-ı ekber değil, belki her bir asrı bir nebinin veya evliyanın taht-ı riyasetinde, vazife-i ubudiyeti îfa eden ervah-ı safiye cemaatlerinin vazife-i hayatlarını bitirmekle “Allahu ekber” diyerek makamat-ı âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalp gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki dağlar-misal bazı inkılabat-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında cennetin bağlarındaki saadet saraylarında kurulmuş bir ziyafet-i Rahmaniyeyi o nur-u iman ile uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına ve zelzele, taun gibi hâdiseleri, birer musahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisatı; sureten haşin, manen çok latîf hikmetlere medar görüyor. Hattâ mevti, hayat-ı ebediyenin mukaddimesi ve kabri, saadet-i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sair cihetleri sen kıyas eyle. Hakikati temsile tatbik et.

Üçüncü Nokta

İman, hem nurdur hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ der, sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hâdisatın dağlarvari dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye girmek için cennete uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne çeker. Demek iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder.

Fakat yanlış anlama! Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek esbaba teşebbüs ise bir nevi dua-i fiilî telakki ederek müsebbebatı, yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.

Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:

Vaktiyle iki adam, hem bellerine hem başlarına ağır yükler yüklenip büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp üstünde oturup nezaret eder. Diğeri, hem ahmak hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor.

Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”

O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim.”

Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse ya divanedir diye seni tard edecek ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza ediyor, hapsedilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü ehl-i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile aczi gösteren gururun ile riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh! Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi.

İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şakavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.

Dördüncü Nokta

İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.

Şu meselenin binler delillerinden yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o meseleye vâzıh bir delildir ve bir bürhan-ı kātı’dır. Evet insaniyet, iman ile insaniyet olduğunu insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü hayvan dünyaya geldiği vakit âdeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi istidadına göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda, bütün şerait-i hayatiyesini ve kâinatla olan münasebetini ve kavanin-i hayatını öğrenir, meleke sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur.

Demek hayvanın vazife-i asliyesi taallümle tekemmül etmek değildir ve marifet kesbetmekle terakki etmek değildir ve aczini göstermekle meded istemek, dua etmek değildir. Belki vazifesi istidadına göre taammüldür, amel etmektir, ubudiyet-i fiiliyedir.

İnsan ise dünyaya gelişinde her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil, hattâ yirmi senede tamamen şerait-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir-i ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder. Hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle ancak menfaatlerini celb ve zararlardan sakınabilir.

Demek ki insanın vazife-i fıtriyesi; taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir. Yani “Kimin merhametiyle böyle hakîmane idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nâzeninane besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir. Ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcatına dair Kādıyü’l-Hâcat’a lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı a’lâ-yı ubudiyete uçmaktır.

Demek insan, bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu, marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billahtır.

Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyata maruz ve hadsiz a’danın hücumuna müptela ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcata giriftar ve nihayetsiz metalibe muhtaç olduğundan vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra duadır. Dua ise esas-ı ubudiyettir. Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar ya ister. Yani ya fiilî ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder, maksuduna muvaffak olur. Öyle de insan bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nâzenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmanu’r-Rahîm’in dergâhında ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki makasıdı ona musahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin. Yoksa bir sinekten vaveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, ben kuvvetimle bu –kabil-i teshir olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan– acib şeyleri teshir ediyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum, deyip küfran-ı nimete sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıt olduğu gibi, şiddetli bir azaba kendini müstahak eder.

Beşinci Nokta

İman, duayı bir vesile-i kat’iye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye, onu şiddetle istediği gibi; Cenab-ı Hak dahi “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” mealinde قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖى لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ ferman ediyor. Hem اُدْعُونٖٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ emrediyor.

Eğer desen: “Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki âyet umumîdir, her duaya cevap var ifade ediyor.”

Elcevap: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var; fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek Cenab-ı Hakk’ın hikmetine tabidir. Mesela, hasta bir çocuk çağırır: “Yâ Hekim! Bana bak.” Hekim: “Lebbeyk” der, “Ne istersin?” cevap verir. Çocuk: “Şu ilacı ver bana” der. Hekim ise ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hazır nâzır olduğu için abdin duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın heva-perestane ve heveskârane tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbaniyenin iktizasıyla ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.

Hem dua bir ubudiyettir. Ubudiyet ise semeratı uhreviyedir. Dünyevî maksatlar ise o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil. Mesela, yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz. Nasıl ki güneşin gurûbu, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir. Yani gece ve gündüzün nurani âyetlerinin nikablanmasıyla bir azamet-i İlahiyeyi ilana medar olduğundan, Cenab-ı Hak ibadını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesabıyla muayyen olan ay ve güneşin husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir. Aynı onun gibi yağmursuzluk dahi yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilası ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki insan o vakitlerde aczini anlar, dua ile niyaz ile Kadîr-i Mutlak’ın dergâhına iltica eder.

Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler def’olunmazsa denilmeyecek ki: “Dua kabul olmadı.” Belki denilecek ki: “Duanın vakti, kaza olmadı.” Eğer Cenab-ı Hak, fazl ve keremiyle belayı ref’etse nurun alâ nur; o vakit dua vakti biter, kaza olur.

Demek dua, bir sırr-ı ubudiyettir. Ubudiyet ise hâlisen livechillah olmalı. Yalnız aczini izhar edip dua ile ona iltica etmeli. Rububiyetine karışmamalı. Tedbiri ona bırakmalı. Hikmetine itimat etmeli. Rahmetini ittiham etmemeli.

Evet hakikat-i halde âyât-ı beyyinatın beyanıyla sabit olan: Bütün mevcudat, her birisi birer mahsus tesbih ve birer hususi ibadet, birer has secde ettikleri gibi bütün kâinattan dergâh-ı İlahiyeye giden, bir duadır.

Ya istidat lisanıyladır. Bütün nebatatın duaları gibi ki her biri lisan-ı istidadıyla Feyyaz-ı Mutlak’tan bir suret talep ediyorlar ve esmasına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar.

Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır. Bütün zîhayatın, iktidarları dâhilinde olmayan hâcat-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki her birisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevvad-ı Mutlak’tan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metalibi istiyorlar.

Veya lisan-ı ıztırarıyla bir duadır ki muztar kalan her bir zîruh; kat’î bir iltica ile dua eder, bir hâmi-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîm’ine teveccüh eder. Bu üç nevi dua, bir mani olmazsa daima makbuldür.

Dördüncü nevi ki, en meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır: Biri, fiilî ve halî; diğeri, kalbî ve kālîdir. Mesela, esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı, müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenab-ı Hak’tan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevvad-ı Mutlak’ın isim ve unvanına müteveccih olduğundan kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır.

İkinci kısım; lisan ile kalp ile dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metalibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: “Dua eden adam anlar ki birisi var; onun hatırat-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder.”

İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden bırakma, ona yapış, a’lâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duan içine al. Bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ de. Kâinatın güzel bir takvimi ol.

*

 

İkinci Mebhas

İnsanın saadet ve şakavetine medar beş nükteden ibarettir.

İnsan ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet câmi’ bir istidat verildiği için esfel-i safilînden tâ a’lâ-yı illiyyîne, ferşten tâ arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamata, meratibe, derecata, derekata girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suuda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu’cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i sanat olarak şu dünyaya gönderilmiştir. İşte insanın şu dehşetli terakki ve tedennisinin sırrını beş nüktede beyan edeceğiz.

Birinci Nükte

İnsan, kâinatın ekser envaına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi ebedî cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak olduğu gibi Cemil-i Zülcelal’i de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı ebedîden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acayip olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak’ın dergâhına ilticaya muhtaçtır.

İşte şu vaziyette bir insana hakiki Mabud olacak; yalnız, her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelal, bir Rahîm-i Zülcemal, bir Hakîm-i Zülkemal olabilir. Çünkü nihayetsiz hâcat-ı insaniyeyi îfa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise mabudiyete lâyık yalnız odur.

İşte ey insan! Eğer yalnız ona abd olsan bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkâf etsen âciz mahlukata zelil bir abd olursun. Eğer enaniyetine ve iktidarına güvenip tevekkül ve duayı bırakıp tekebbür ve davaya sapsan, o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin. Şer ve tahrip cihetinde dağdan daha ağır, taundan daha muzır olursun.

Evet ey insan! Sende iki cihet var: Birisi, icad ve vücud ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri; tahrip, adem, şer, nefiy, infial cihetidir. Birinci cihet itibarıyla arıdan, serçeden aşağı; sinekten, örümcekten daha zayıfsın. İkinci cihet itibarıyla dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünkü sen iyilik ve icad ettiğin vakit, yalnız vüs’atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrip etsen, o vakit fenalığın tecavüz ve tahribin intişar eder.

Mesela, küfür; bir fenalıktır, bir tahriptir, bir adem-i tasdiktir. Fakat o tek seyyie; bütün kâinatın tahkirini ve bütün esma-i İlahiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünkü şu mevcudatın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar, mektubat-ı Rabbaniye ve meraya-yı Sübhaniye ve memurîn-i İlahiyedirler. Küfür ise onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firakın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi; bütün kâinatta ve mevcudatın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemalleri görünen esma-i İlahiyeyi inkâr ile tezyif eder. Ve insanlık denilen, bütün esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilvelerini güzelce ilan eden bir kaside-i manzume-i hikmet ve bir şecere-i bâkiyenin cihazatını câmi’ çekirdek-misal bir mu’cize-i kudret-i bâhire ve emanet-i kübrayı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melaikeye karşı rüçhaniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilafet-i arziyeyi; en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha zelil, daha zayıf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve manasız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.

Elhasıl, nefs-i emmare tahrip ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir, fakat icad ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz’îdir. Evet, bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz. Lâkin eğer enaniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i İlahiyeden istese, şer ve tahripten ve nefse itimattan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa o vakit يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılab eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, a’lâ-yı illiyyîne çıkar.

İşte ey gafil insan! Bak Cenab-ı Hakk’ın fazlına ve keremine! Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz, bazen yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki o müthiş cehenneme girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adildir. Fakat cennete girmek, mahz-ı fazıldır.

İkinci Nükte

İnsanda iki vecih var. Birisi, enaniyet cihetinde şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri, ubudiyet cihetinde hayat-ı ebediyeye bakar.

Evvelki vecih itibarıyla öyle bir bîçare mahluktur ki sermayesi yalnız ihtiyardan bir şa’re (saç) gibi cüz’î bir cüz-i ihtiyarî ve iktidardan zayıf bir kesb ve hayattan çabuk söner bir şule ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik ve mevcudiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O haliyle beraber kâinatın tabakatında serilmiş hadsiz envaın hesapsız efradından nazik, zayıf bir fert olarak bulunuyor.

İkinci vecih itibarıyla ve bilhassa ubudiyete müteveccih acz ve fakr cihetinde pek büyük bir vüs’ati var, pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor. Çünkü Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i maneviyesinde nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr dercetmiştir. Tâ ki kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınası nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir zatın hadsiz tecelliyatına câmi’ geniş bir âyine olsun.

Evet insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki o çekirdeğe kudretten manevî ve ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş. Tâ ki toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hâlık’ından istidat lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip kendine lâyık bir kemal bulsun.

Eğer o çekirdek, sû-i mizacından dolayı ona verilen cihazat-ı maneviyeyi, toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı celbine sarf etse o dar yerde kısa bir zamanda faydasız tefessüh edip çürüyecektir.

Eğer o çekirdek, o manevî cihazatını فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى nın emr-i tekvinîsini imtisal edip hüsn-ü istimal etse o dar âlemden çıkacak, meyvedar koca bir ağaç olmakla küçücük cüz’î hakikati ve ruh-u manevîsi, büyük bir hakikat-i külliye suretini alacaktır.

İşte aynen onun gibi insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kıymetli programlar tevdi edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihazat-ı maneviyesini nefsin hevesatına sarf etse bozulan çekirdek gibi bir cüz’î telezzüz için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek mes’uliyet-i maneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.

Eğer o istidat çekirdeğini İslâmiyet suyu ile imanın ziyasıyla ubudiyet toprağı altında terbiye ederek evamir-i Kur’aniyeyi imtisal edip cihazat-ı maneviyesini hakiki gayelerine tevcih etse; elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve cennette hadsiz kemalât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i daimenin cihazatına câmi’ kıymettar bir çekirdek ve revnaktar bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.

Evet, hakiki terakki ise insana verilen kalp, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek her biri kendine lâyık hususi bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalaletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letaifini ve kalp ve aklını nefs-i emmareye musahhar edip yardımcı verse; o terakki değil, sukuttur. Şu hakikati bir vakıa-i hayaliyede, şöyle bir temsilde gördüm ki:

Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celbeder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık vardı. Dikkat ettim ki o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabani gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki o koca sarayın içerisi bomboş. Hep nazik vazifeler, muattal kalmış. Ahlâkları, sukut etmiş ki kapıda bu sureti almışlardır.

Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sakin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim. Ne için o öyle, bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki içerisi çok şenlik. Daire daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet latîf sanatlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar. En yukarıda efendi, padişahla muhabere edip halkın istirahatini temin için ve kendi kemalâtı ve terakkiyatı için kendine has ve ulvi vazifeler ile iştigal ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için “Yasak” demediler, gezebildim.

Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum, dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve ehl-i dalaletindir. Diğerleri, namuslu Müslüman büyüklerinindir.” Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde “Said” ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemal-i taaccübümden bağırarak aklım başıma geldi, ayıldım.

İşte o vakıa-i hayaliyeyi sana tabir edeceğim. Allah hayır etsin.

İşte o şehir ise hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve medine-i medeniyet-i insaniyedir. O sarayların her birisi, birer insandır. O saray ehli ise insandaki göz, kulak, kalp, sır, ruh, akıl gibi letaif ve nefis ve heva ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gazabiye gibi şeylerdir. Her bir insanda her bir latîfenin ayrı ayrı vazife-i ubudiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve heva, kuvve-i şeheviye ve gazabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letaifi, nefis ve hevaya musahhar etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukuttur, terakki değildir. Sair cihetleri sen tabir edebilirsin.

Üçüncü Nükte

İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa’y-i maddî itibarıyla zayıf bir hayvandır, âciz bir mahluktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufatı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvanat-ı ehliye, insanın zaaf ve acz ve tembelliğinden birer hisse almışlardır ki yabani emsallerine kıyas edildikleri vakit, azîm fark görünür (Ehlî keçi ve öküz, yabani keçi ve öküz gibi).

Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu dünya hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîm’e misafir olmuş ki nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz bedî’ masnuatını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş. Ve o misafirin tenezzühüne ve temaşasına ve istifadesine öyle büyük bir daire açıp müheyya etmiştir ki o dairenin nısf-ı kutru –yani merkezden muhit hattına kadar– gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.

İşte eğer insan, enaniyetine istinad edip hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek derd-i maişet içinde muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur, gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letaif, ondan şikayet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir ve davacı olacaklardır.

Eğer kendini misafir bilse misafir olduğu Zat-ı Kerîm’in izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder. Sonra a’lâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler.

Evet insana verilen bütün cihazat-ı acibe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki insan, cihazat ve âlât itibarıyla çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde bir elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevali, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne de gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlık’ına şükreder.

Demek ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikr etse; yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsil ile bu hakikati beyan etmiştim. Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:

Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır.” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr, on altın ile a’lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesap pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir te’dib gördü ve dehşetli bir azap çekti. İşte edna bir şuuru olan anlar ki ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir.

Aynen onun gibi insandaki cihazat-ı maneviye ve letaif-i insaniye ki her birisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Mesela, güzelliğin bütün meratibini fark eden insan gözü ve taamların bütün çeşit çeşit ezvak-ı mahsusalarını temyiz eden insanın zaika-i lisaniyesi ve hakaikin bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı ve kemalâtın bütün envaına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, âletleri nerede? Hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki hayvan, kendine has bir amelde (münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus) ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf, hususidir.

İnsanın cihazat cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle insanın hâsseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peyda etmiştir. Ve ihtiyacatın kesreti sebebiyle çok çeşit çeşit hissiyat peyda olmuştur. Ve hassasiyeti çok tenevvü etmiş. Ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok makasıda müteveccih arzulara medar olmuş. Ve pek çok vazife-i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle âlât ve cihazatı ziyade inbisat peyda etmiştir. Ve ibadatın bütün envaına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için bütün kemalâtın tohumlarına câmi’ bir istidat verilmiştir.

İşte şu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz muvakkat şu hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki şöyle bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makasıda müteveccih vezaifini görüp acz ve fakr ve kusurunu ubudiyet suretinde ilan etmek ve küllî nazarıyla mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek ve nimetler içinde imdadat-ı Rahmaniyeyi görüp şükretmek ve masnuatta kudret-i Rabbaniyenin mu’cizatını temaşa ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.

Ey dünya-perest ve hayat-ı dünyeviyeye âşık ve sırr-ı ahsen-i takvimden gafil insan! Şu hayat-ı dünyeviyenin hakikatini bir vakıa-i hayaliyede Eski Said görmüş. Onu Yeni Said’e döndürmüş olan şu vakıa-i temsiliyeyi dinle:

Gördüm ki ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum, yani gönderiliyorum. Seyyidim olan zat, bana tahsis ettiği altmış altından tedricen birer miktar para veriyordu. Ben de sarf edip pek eğlenceli bir hana geldim. O handa bir gece içinde on altını kumara mumara, eğlencelere ve şöhret-perestlik yoluna sarf ettim. Sabahleyin elimde hiçbir para kalmadı. Bir ticaret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı.

Birden ben o hazîn halette iken orada bir adam peyda oldu. Bana dedi: “Bütün bütün sermayeni zayi ettin. Tokada da müstahak oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa tövbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana verilecek bâki kalan on beş altından her eline geçtikçe yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al.” Baktım, nefsim razı olmuyor. “Üçte birisini” dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra “Dörtte birisini” dedi. Baktım, nefsim müptela olduğu âdetini terk edemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi, gitti.

Birden o hal değişti. Baktım ki ben, tünel içinde sukut eder gibi bir süratle giden bir şimendifer içindeyim. Telaş ettim. Fakat ne çare ki hiçbir tarafa kaçılmaz. Garaibden olarak o şimendiferin iki tarafında pek cazibedar çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemiler gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler, dikenli mikenli, mülakatında elime batıyor, kanatıyor. Şimendiferin gitmesiyle müfarakatından elimi parçalıyorlar, bana pek pahalı düşüyorlardı. Birden şimendiferdeki bir hademe dedi: “Beş kuruş ver, sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var, izinsiz koparamazsın.”

Birden sıkıntıdan ne vakit tünel bitecek diye başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil bir delik gördüm. İki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merak ile dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle “Said” ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden “Eyvah!” dedim. Birden o han kapısında bana nasihat eden zatın sesini işittim. Dedi: “Aklın başına geldi mi?” Dedim: “Evet geldi fakat kuvvet kalmadı, çare yok.” Dedi: “Tövbe et, tevekkül et.” Dedim: “Ettim!”

Ayıldım… Eski Said kaybolmuş. Yeni Said olarak kendimi gördüm.

İşte o vakıa-i hayaliyeyi –Allah hayretsin– bir iki kısmını ben tabir edeceğim, sair cihetleri sen kendin tabir et.

O yolculuk ise âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise altmış sene ömürdür ki bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok, fakat bâki kalan on beşinden yarısını âhirete sarf etmek için Kur’an-ı Hakîm’in hâlis bir tilmizi beni irşad etti. O han ise benim için İstanbul imiş. O şimendifer ise zamandır. Her bir yıl bir vagondur. O tünel ise hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise lezaiz-i nâmeşruadır ve lehviyat-ı muharremedir ki mülakat esnasında tasavvur-u zevaldeki elem, kalbi kanatıyor. Müfarakatında parçalıyor. Cezayı dahi çektiriyor. Şimendifer hademesi demişti: “Beş kuruş ver, onlardan istediğin kadar vereceğim.” Onun tabiri şudur ki insanın helâl sa’yiyle meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler keyfine kâfidir. Harama girmeye ihtiyaç bırakmaz. Sair kısımları sen tabir edebilirsin…

Dördüncü Nükte

İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nâzenin bir çocuğa benzer. Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp kālen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese; o teshirin şükrünü eda ile beraber matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki iktidar-ı zatîsiyle onun öşr-i mi’şarına muvaffak olamaz. Yalnız bazı vakit lisan-ı hal duasıyla hasıl olan bir matlubunu yanlış olarak kendi iktidarına hamleder. Mesela, tavuğun yavrusunun zaafındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte cây-ı dikkat zaaftaki bir kuvvet ve şâyan-ı temaşa bir cilve-i rahmet…

Nasıl ki nazdar bir çocuk ağlamasıyla ya istemesiyle ya hazîn haliyle matlublarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki o matlublardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek zaaf ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti ittiham etmek suretiyle ahmakane bir gurur ile “Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum.” dese, elbette bir tokat yiyecektir.

İşte insan dahi Hâlık’ının rahmetini inkâr ve hikmetini ittiham edecek bir tarzda küfran-ı nimet suretinde Karun gibi اِنَّمَٓا اُوتٖيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ yani “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım.” dese, elbette sille-i azaba kendini müstahak eder.

Demek şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyat-ı beşeriye ve kemalât-ı medeniyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile değil, belki ona, onun zaafı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbaniye ve rahmet ve hikmet-i İlahiyedir ki eşyayı ona teshir etmiştir. Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlup olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi olan teshir-i Rabbanî ve ikram-ı Rahmanîdir.

Ey insan! Madem hakikat böyledir, gururu ve enaniyeti bırak. Uluhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdad lisanıyla; fakr ve hâcatını, tazarru ve dua lisanıyla ilan et ve abd olduğunu göster. Ve حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ de, yüksel.

Hem deme ki: “Ben hiçim, ne ehemmiyetim var ki bu kâinat bir Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî istenilsin?”

Çünkü sen, çendan nefsin ve suretin itibarıyla hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belâgatlı bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalaacısı ve şu tesbih eden mahlukatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuatın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.

Evet ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarıyla sağir bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahluk, zayıf bir hayvansın ki bütün dehşetli mevcudat-ı seyyalenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlahiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyet’in terbiyesiyle tekemmül edip; insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâzırsın ki diyebilirsin: “Benim Rabb-i Rahîm’im dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi, o haneme bir lamba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve nebatatı, o hanemin ziynetli levazımatı yapmıştır.”

Netice-i kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen esfel-i safilîne düşersin. Eğer Hak ve Kur’an’ı dinlersen a’lâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.

Beşinci Nükte

İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidadata göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı, o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. Başka yerde izah ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubudiyetin esasatını şurada icmal edeceğiz. Tâ ki “ahsen-i takvim” sırrı anlaşılsın.

İşte insan, şu kâinata geldikten sonra iki cihet ile ubudiyeti var: Bir ciheti; gaibane bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri; hazırane, muhataba suretinde bir ubudiyeti, bir münâcatı vardır.

Birinci vecih şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı rububiyeti, itaatkârane tasdik edip kemalâtına ve mehasinine hayretkârane nezaretidir.

Sonra, esma-i kudsiye-i İlahiyenin nukuşlarından ibaret olan bedî’ sanatları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilancılıktır.

Sonra, her biri birer gizli hazine-i maneviye hükmünde olan esma-i Rabbaniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinaslığı ile takdirkârane kıymet vermektir.

Sonra, kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve sema yapraklarını mütalaa edip hayretkârane tefekkürdür.

Sonra, şu mevcudattaki ziynetleri ve latîf sanatları istihsankârane temaşa etmekle onların Fâtır-ı Zülcemal’inin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni’-i Zülkemal’inin huzuruna çıkmaya ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.

İkinci vecih, huzur ve hitap makamıdır ki eserden müessire geçer, görür ki: Bir Sâni’-i Zülcelal, kendi sanatının mu’cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile marifet ile mukabele eder.

Sonra görür ki bir Rabb-i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini ona sevdirir.

Sonra görüyor ki bir Mün’im-i Kerîm, maddî ve manevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da ona mukabil; fiiliyle, haliyle, kāliyle, hattâ elinden gelse bütün hâsseleri ile cihazatı ile şükür ve hamd ü sena eder.

Sonra görüyor ki bir Celil-i Cemil, şu mevcudatın âyinelerinde kibriya ve kemalini ve celal ve cemalini izhar edip nazar-ı dikkati celbediyor. O da ona mukabil, “Allahu ekber, Sübhanallah” deyip mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.

Sonra görüyor ki bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehavet-i mutlak içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukabil, tazim ve sena içinde kemal-i iftikar ile sual eder ve ister.

Sonra görüyor ki o Fâtır-ı Zülcelal, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika sanatlarını orada teşhir ediyor. O da ona mukabil, “Mâşâallah” diyerek takdir ile “Bârekellah” diyerek tahsin ile “Sübhanallah” diyerek hayret ile “Allahu ekber” diyerek istihsan ile mukabele eder.

Sonra görüyor ki bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklit edilmez sikkeleriyle, ona mahsus hâtemleriyle, ona münhasır turralarıyla, ona has fermanlarıyla bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfak-ı âlemin aktarında vahdaniyetin bayrağını dikiyor ve rububiyetini ilan ediyor. O da ona mukabil, tasdik ile iman ile tevhid ile iz’an ile şehadet ile ubudiyet ile mukabele eder.

İşte bu çeşit ibadat ve tefekküratla hakiki insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir. İmanın yümnüyle emanete lâyık, emin bir halife-i arz olur.

Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i safilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakiki yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı’nın 219-220’nci sahifelerinde yazılan iki levha-i hakikate bak, sen de gör:

Birinci Levha: Ehl-i dalalet gibi fakat sarhoş olmadan gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder.

İkinci Levha: Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer fakat şiir değillerdir.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

رَبِّ اشْرَحْ لٖى صَدْرٖى ۞ وَيَسِّرْ لٖٓى اَمْرٖى ۞ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانٖى ۞ يَفْقَهُوا قَوْلٖى

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ اللَّطٖيفَةِ الْاَحَدِيَّةِ شَمْسِ سَمَاءِ الْاَسْرَارِ وَ مَظْهَرِ الْاَنْوَارِ وَ مَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلَالِ وَ قُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهٖ لَدَيْكَ وَ بِسَيْرِهٖ اِلَيْكَ اٰمِنْ خَوْفٖى وَ اَقِلْ عُثْرَتٖى وَ اَذْهِبْ حُزْنٖى وَ حِرْصٖى وَ كُنْ لٖى وَ خُذْنٖى اِلَيْكَ مِنّٖى وَ ارْزُقْنِى الْفَنَاءَ عَنّٖى وَ لَا تَجْعَلْنٖى مَفْتُونًا بِنَفْسٖى مَحْجُوبًا بِحِسّٖى وَاكْشِفْ لٖى عَنْ كُلِّ سِرٍّ مَكْتُومٍ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ وَ ارْحَمْنٖى وَارْحَمْ رُفَقَائٖى وَ ارْحَمْ اَهْلِ الْاٖيمَانِ وَ الْقُرْاٰنِ اٰمٖينَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ وَ يَا اَكْرَمَ الْاَكْرَمٖينَ

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

*

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir