On Dokuzuncu Söz



İzahlı Metin

On Dokuzuncu Söz

Ahmedî Peygamberliğe Dairdir

*Ve mâ medahtu Muhammeden bi-makâletî § Ve lâkin medahtu makâletî bi-Muhammedin (Aleyhissalatu Vesselam)*

(Ben sözlerimle Muhammed’i (Aleyhissalatu Vesselam) övmedim; fakat Muhammed (Aleyhissalatu Vesselam) ile sözlerimi güzelleştirdim.)

Evet, bu söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren, güzellerin güzeli olan Muhammed’e (Aleyhissalatu Vesselam) ait özelliklerdir.

On dört damlacığı içeren On Dördüncü Lem’a’nın

Birinci Damla

Rabbimizi bize tanıtan üç büyük ve kapsamlı tanıtıcı vardır.

Birincisi: Şu kâinat kitabıdır ki, onun şahitliğini on üç Lem’a ile Arapça Nur Risalesi’nden On Üçüncü Ders’ten bir parça işittik.

İkincisi: Bu büyük kitabın en büyük ayeti/delili olan Peygamberlerin Sonuncusu Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’dır.

Üçüncüsü de Kur’an-ı Azîmüşşan’dır.

Şimdi, bu ikinci konuşan delil olan Peygamberlerin Sonuncusu Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ı tanımalıyız, dinlemeliyiz.

Evet, o delilin manevi kişiliğine bak: Yeryüzü bir mescit, Mekke bir mihrap, Medine bir minber… O apaçık delil olan Peygamberimiz Aleyhissalatu Vesselam, bütün iman edenlere imam, bütün insanlara hatip, bütün peygamberlere reis, bütün evliyalara seyyid (efendi), bütün peygamber ve evliyalardan oluşan bir zikir halkasının başıdır… Bütün peygamberler onun canlı kökleri, bütün evliyalar onun taptaze meyveleri olduğu nurlu bir ağaçtır ki; her bir davasını, mucizelerine dayanan bütün peygamberler ve kerametlerine güvenen bütün evliyalar onaylayıp imza ediyorlar.

Zira o, *lâ ilâhe illallâh* (Allah’tan başka ilah yoktur) der, bu davayı ileri sürer. Bütün sağ ve sol, yani geçmiş ve gelecek taraflarında saf tutan o nurlu zikredenler, aynı kelimeyi tekrar ederek manen hep birlikte *sadakte ve bi’l-hakkı natakte* (Doğru söyledin ve gerçeği konuştun) derler. Hangi vehmin haddine ki, böyle sayısız imzayla desteklenen bir iddiaya parmağını karıştırsın.

İkinci Damla

Allah’ın birliğinin o nurlu delili, nasıl ki iki kanadın (geçmiş peygamberler ve gelecek evliyalar) ortak görüşü ve sağlam nakliyle destekleniyorsa; aynı şekilde Tevrat ve İncil gibi ilahi kitapların (Haşiye[1]) yüzlerce işareti, peygamberlik öncesi olağanüstü hallerin binlerce gizli iması, gaybdan haber veren seslerin meşhur müjdeleri, kâhinlerin kesinleşmiş şahitlikleri, ayın yarılması gibi binlerce mucizesinin kanıtları ve getirdiği dinin hak oluşu ile desteklenip onaylandığı gibi; kendi zatında bulunan son derece mükemmel övülmüş ahlakı, görevinde bulunan nihayetsiz güzellikteki yüce karakteri ve tam bir güvenilirliği, imanının gücü, derin iç huzuru ve sarsılmaz kendine güvenini gösteren olağanüstü takvası, olağanüstü kulluğu, olağanüstü ciddiyeti ve olağanüstü metaneti de davasında son derece doğru olduğunu güneş gibi açıkça göstermektedir.

Üçüncü Damla

Eğer istersen gel, Saadet Asrı’na, Arap Yarımadası’na gidelim. Hayalen de olsa onu görevi başında görüp ziyaret edelim. İşte bak, güzel ahlakı ve güzel görünüşüyle seçkin bir şahsı görüyoruz ki, elinde mucizeler gösteren bir kitap, dilinde hakikatleri bilen bir konuşma ile bütün Âdemoğullarına, belki cinlere, insanlara ve meleklere, hatta bütün varlıklara karşı ezelî bir hutbeyi tebliğ ediyor. Âlemin yaratılış sırrı olan o şaşırtıcı bilmeceyi çözüp açıklayarak ve kâinatın sırrı olan o kilitli tılsımı açıp keşfederek, bütün varlıklardan sorulan, bütün akılları hayret içinde meşgul eden üç zor ve müthiş büyük soru olan “Nesin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” sorularına ikna edici ve makbul cevaplar veriyor.

Dördüncü Damla

Bak, öyle bir hakikat ışığı yayıyor ki, eğer onun o nurlu irşat dairesinin dışında bir şekilde kâinata bakacak olsan, şüphesiz kâinatın şeklini genel bir matem yeri hükmünde; varlıkları birbirine yabancı, hatta düşman; cansız varlıkları dehşet verici cenazeler ve bütün canlıları da yok oluşun ve ayrılığın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün.

Şimdi bak, onun yaydığı nur ile o genel matem yeri, şevk ve cezbeye kapılmış bir zikir meclisine dönüştü. O yabancı, düşman varlıklar, birer dost ve kardeş şekline girdi. O dilsiz ve ölü gibi duran cansız varlıklar, birer sevimli memur, birer boyun eğdirilmiş hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o ağlayan, şikâyet eden kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zikreden veya görev bitiminde şükreden bir görünüme büründü.

Beşinci Damla

Ayrıca o nur ile, kâinattaki hareketler, çeşitlenmeler, değişimler ve başkalaşımlar; anlamsızlıktan, abes olmaktan ve tesadüfün oyuncağı olmaktan çıkıp birer Rabbanî mektuplar, birer yaratılış ayetlerinin sayfası, birer ilahi isimlerin aynası ve âlem dahi Samed olan Allah’ın hikmet kitabı mertebesine yükseldiler.

Yine insanı bütün hayvanların aşağısına düşüren sınırsız zayıflığı ve acizliği, fakirliği ve ihtiyaçları ile bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, hüzün, elem ve gam taşıma aracı olan aklı, o nur ile aydınlandığı vakit, insan bütün hayvanların ve bütün mahlukatın üstüne çıkar. O nurlanmış acizlik, fakirlik ve akıl ile, niyaz ederek nazenin bir sultan ve yakarışıyla nazlı bir yeryüzü halifesi olur.

Demek ki, o nur olmazsa kâinat da insan da hatta her şey de hiçe iner. Evet, elbette böyle eşsiz güzellikteki bir kâinatta, böyle bir zat lazımdır. Yoksa kâinat ve gökler olmamalıdır.

Altıncı Damla

İşte o zat, ebedî bir mutluluğun habercisi ve müjdecisi, sonsuz bir rahmetin kâşifi ve ilancısı, Rabbinin saltanatındaki güzelliklerin tellalı ve seyircisi, ilahi isimlerin hazinelerinin keşfedicisi ve göstericisi olduğundan; böyle bakarsan –yani kulluk yönüyle– onu bir sevgi misali, bir rahmet timsali, bir insanlık şerefi ve yaratılış ağacının en nurlu bir meyvesi olarak göreceksin. Şöyle bakarsan –yani peygamberlik yönüyle– bir Hak delili, bir hakikat kandili, bir hidayet güneşi ve bir saadet vesilesi olarak görürsün.

İşte bak, nasıl şimşek gibi onun nuru doğudan batıya her yeri kapladı. Ve yeryüzünün yarısı ile insanlığın beşte biri, onun hidayet hediyesini kabul edip canı gibi korudu. Bizim nefsimize ve şeytanımıza ne oluyor ki, böyle bir zatın bütün davalarının temeli olan *lâ ilâhe illallâh*’ı (Allah’tan başka ilah yoktur), bütün mertebeleriyle beraber kabul etmesin?

Yedinci Damla

İşte bak, şu geniş yarımadada yaşayan vahşi, âdetlerine son derece bağlı ve inatçı çeşitli toplumları, ne kadar çabuk vahşice kötü âdet ve ahlaklarını bir anda söküp atarak bütün güzel ahlaklarla donatıp bütün âleme öğretmen ve medeni milletlere üstat yaptı. Bak, bu sadece dıştan bir hâkimiyet değil, bilakis akılları, ruhları, kalpleri ve nefisleri fethedip kendine bağlıyor. Kalplerin sevgilisi, akılların öğretmeni, nefislerin terbiye edicisi ve ruhların sultanı oldu.

Sekizinci Damla

Bilirsin ki sigara gibi küçük bir alışkanlığı, küçük bir toplumda büyük bir yönetici, büyük bir gayretle ancak kalıcı olarak kaldırabilir. Hâlbuki bak bu zat, büyük ve çok sayıdaki alışkanlıkları, hem de inatçı ve geleneklerine bağlı büyük toplumlardan, görünüşte küçük bir kuvvetle, küçük bir gayretle, az bir zamanda kaldırıp, yerlerine öyle yüce karakter özellikleri yerleştirip sabitliyor ki, bunlar âdeta kanlarına ve damarlarına işlemiş derecededir. Bunun gibi daha pek çok harika işler yapıyor.

İşte şu Saadet Asrı’nı görmeyenlere, Arap Yarımadası’nı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzlerce filozofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. O zatın, o zamana göre bir senede yaptığının yüzde birini acaba yapabilirler mi?

Dokuzuncu Damla

Yine bilirsin ki, sıradan bir adam, küçük bir itibarla, küçük bir toplulukta, önemsiz bir meselede, tartışmalı bir davada, utanmadan ve pervasızca; küçük fakat utanç verici bir yalanı, düşmanlarının yanında hilesini hissettirmeyecek derecede bir üzüntü ve telaş göstermeden söyleyemez. Şimdi bu zata bak; çok büyük bir görevde, çok büyük bir görevli, çok büyük bir itibarla, çok büyük bir güvene muhtaç bir halde, çok büyük bir toplulukta, çok büyük bir düşmanlık karşısında, çok büyük meselelerde, çok büyük bir davada, çok büyük bir rahatlıkla, pervasızca, tereddütsüz, utanmadan, telaşsız, samimi bir saflıkla, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şiddetli ve yüce bir üslupla söylediği sözlerinde hiç yalan bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Asla! *İn huve illâ vahyün yûhâ* (O, kendisine vahyedilen bir vahiyden başkası değildir).

Evet, hak aldatmaz, hakikati gören aldanmaz. Hak olan bir yol, hileye ihtiyaç duymaz. Hakikati görenin gözüne hayalin ne haddine ki hakikat gibi görünsün de onu aldatsın?

Onuncu Damla

İşte bak, ne kadar merak uyandırıcı, ne kadar çekici, ne kadar lüzumlu ve ne kadar dehşetli hakikatleri gösterir ve meseleleri ispat eder.

Bilirsin ki insanı en çok harekete geçiren şey meraktır. Hatta eğer sana denilse: “Ömrünün yarısını ve malının yarısını versen, Ay’dan ve Jüpiter’den biri gelip sana oralarda ne olup bittiğini, durumlarını haber verecek. Hem de doğru olarak senin geleceğini ve başına ne geleceğini bildirecek.” Merakın varsa, verirsin.

Hâlbuki şu zat, öyle bir Sultan’dan haberler veriyor ki, O’nun mülkünde Ay, bir pervane etrafında dönen bir sinek gibidir. O pervane olan Dünya ise bir lamba etrafında uçar. Ve o lamba olan Güneş ise, o Sultan’ın binlerce konutundan bir misafirhanesinde, binlerce lamba içindeki tek bir lambasıdır.

Hem öyle şaşırtıcı bir âlemden gerçekçi bir şekilde bahsediyor ve öyle bir devrimden haber veriyor ki, binlerce yerküre bomba olup patlasa, o kadar şaşırtıcı olmaz. Bak, onun dilinde *İze’ş-şemsu kuvviret* (Güneş dürülüp toplandığında), *İze’s-semâu’n-fetarat* (Gök yarıldığında), *el-Kâri’a* (O dehşetli Kıyamet) gibi sureleri işit.

Hem öyle bir gelecekten doğru olarak haber veriyor ki, şu dünyevi gelecek, ona kıyasla bir damla serap hükmündedir. Hem öyle bir mutluluktan çok ciddi olarak haber veriyor ki, bütün dünya mutlulukları, ona kıyasla, sönüp giden bir şimşeğin ebedî bir güneşe olan oranı gibidir.

On Birinci Damla

Böyle şaşırtıcı ve bilmecelerle dolu şu kâinatın görünen perdesinin altında, elbette ve elbette böyle şaşırtıcı şeyler bizi bekliyor. Bu tür acayip şeyleri haber verecek, böyle harika, olağanüstü ve mucizeler gösteren bir zat lazımdır. Zaten bu zatın gidişatından anlaşılıyor ki, o görmüş, görüyor ve gördüğünü söylüyor. Hem bizi nimetleriyle besleyen şu göklerin ve yerin İlahı’nın bizden ne istediğini, rızasının ne olduğunu çok sağlam bir şekilde bize ders veriyor.

Hem bunlar gibi daha pek çok merak uyandırıcı ve lüzumlu hakikati ders veren bu zata karşı her şeyi bırakıp ona koşmak, onu dinlemek gerekirken; insanların çoğuna ne olmuş ki sağır olmuş, kör olmuş, belki de divane olmuşlar da bu hakkı görmüyorlar, bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar?

On İkinci Damla

İşte bu zat, şu varlıkların Yaratıcısı’nın birliğinin hakkaniyeti derecesinde hak olan konuşan bir delil ve doğru bir kanıt olduğu gibi, yeniden dirilişin ve ebedî saadetin de kesin bir delili ve parlak bir kanıtıdır. Belki de o zat, nasıl hidayetiyle ebedî saadete ulaşmanın sebebi ve vesilesi ise, aynı şekilde duasıyla, niyazıyla da o saadetin var olmasının sebebi ve yaratılma vesilesidir. Yeniden diriliş meselesinde geçen şu sırrı, konunun uygunluğu sebebiyle tekrar ediyoruz:

İşte bak, o zat öyle büyük bir namazda dua ediyor ki, sanki bu yarımada, belki bütün yeryüzü, onun o azametli namazıyla namaz kılıyor, niyaz ediyor. Bak, hem öyle büyük bir cemaat içinde dua ediyor ki, sanki Âdem Aleyhisselam zamanından asrımıza ve kıyamete kadar bütün nurlu ve kâmil insanlar, ona uyup duasınâ âmin diyorlar.

Hem bak, öyle genel bir ihtiyaç için dua ediyor ki, sadece yeryüzündekiler değil, belki göklerdekiler, hatta bütün varlıklar, onun niyazına “Evet, yâ Rabbimiz ver, biz de istiyoruz” diyerek katılıyorlar. Hem öyle muhtaç bir halde, öyle hüzünlü, öyle sevgi dolu, öyle iştiyakla, öyle yalvararak niyaz ediyor ki, bütün kâinatı ağlatıyor, duasına iştirak ettiriyor.

Bak, hem öyle bir maksat, öyle bir gaye için dua ediyor ki, insanı ve âlemi, belki bütün mahlukatı en aşağı mertebeden, düşüşten, kıymetsizlikten, faydasızlıktan en yüce makama, yani kıymete, sonsuzluğa, yüce vazifeye çıkarıyor.

Bak, hem öyle yüksek bir feryatla yardım isteyerek ve öyle tatlı bir yalvarışla istiyor ki, sanki bütün varlıklara, göklere ve Arş’a işittirip onları vecd haline getirerek duasına “Âmin Allah’ım, âmin” dedirtiyor.

Bak, hem öyle işiten (Semî’), cömert (Kerîm) bir kudret sahibinden (Kadîr’den), öyle gören (Basîr), merhametli (Rahîm) bir her şeyi bilenden (Alîm’den) ihtiyaçlarını istiyor ki, gözle görüldüğü üzere en gizli bir canlının en gizli bir ihtiyacını, bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder. Çünkü istediğini –isterse hal diliyle olsun– verir. Ve öyle hikmetli, her şeyi gören, merhametli bir şekilde verir ki, şüphe bırakmaz; bu terbiye ve idare, öyle bir Semî’ ve Basîr’e ve öyle bir Kerîm ve Rahîm’e mahsustur.

On Üçüncü Damla

Acaba bütün Âdemoğullarının en faziletlilerini arkasına alıp, yeryüzünde durarak, en büyük Arş’a yönelip el kaldırıp dua eden şu insanlık neslinin şerefi, zaman ve mekânın eşsizi ve hakkıyla kâinatın övüncü ne istiyor? Bak, dinle:

Ebedî saadet istiyor, sonsuz yaşam istiyor, Allah’a kavuşmak istiyor, cenneti istiyor. Hem varlıkların aynalarında hükümlerini ve güzelliklerini gösteren bütün kutsal ilahi isimlerle beraber istiyor.

Hatta eğer rahmet, inayet, hikmet, adalet gibi sayısız gerekçe olmasaydı bile; şu zatın tek duası, baharın yaratılması kadar Allah’ın kudretine hafif gelen şu cennetin inşa edilmesine sebep olacaktı. Evet, nasıl ki onun peygamberliği bu imtihan dünyasının açılmasına sebep oldu, öyle de onun kulluğu da öteki dünyanın açılmasına sebeptir.

Acaba akıl ve araştırma ehli insanlara, *leyse fi’l-imkâni ebdeu mimmâ kân* (Mümkün olan içinde, olandan daha güzeli yoktur) dedirten şu gözle görülen üstün nizam, şu rahmet içindeki kusursuz sanat güzelliği ve eşsiz Rabblik cemali; hiç böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir düzensizliği kabul eder mi ki, en küçük, en önemsiz arzuları, sesleri önemle işitip yerine getirsin de; en önemli, en lüzumlu arzuları önemsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve asla, yüz bin defa hâşâ! Böyle bir güzellik, böyle bir çirkinliği kabul etmez, çirkinleşmez.

Yahu ey hayalî arkadaşım! Şimdilik bu kadar yeter, geri dönmeliyiz. Yoksa yüz sene şu zamanda, şu yarımadada kalsak, yine o zatın şaşırtıcı icraatlarını ve hayret verici görevlerini, yüzde birini bile tam olarak kavrayıp seyretmeye doyamayız.

Şimdi gel, üzerinde dolaşacağımız her asra birer birer bakacağız. Bak, nasıl her asır, o Hidayet Güneşi’nden aldıkları feyizle çiçek açmışlar. Ebu Hanife, Şafiî, Bayezid-i Bistamî, Şah-ı Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi milyonlarca aydınlanmış meyveler veriyor.

Gözlemlerimizin detaylarını başka bir vakte bırakıp, o mucizeler gösteren ve hidayet eden zata, onun kesin mucizelerinden bir kısmına işaret eden bir salavat getirmeliyiz:

*Alâ men unzile aleyhi’l-furkânu’l-hakîmu mine’r-rahmâni’r-rahîmi mine’l-arşi’l-azîm, seyyidinâ Muhammedin elfu elfi salâtin ve elfu elfi selâmin bi-adedi hasenâti ummetihî.*

(Rahman ve Rahim olan ve Büyük Arş’tan hikmetli Furkan’ı (Kur’an’ı) kendisine indiren Efendimiz Muhammed’e (Aleyhissalatu Vesselam), ümmetinin iyilikleri sayısınca milyonlarca salât ve milyonlarca selam olsun.)

*Alâ men beşşere bi-risâletihî et-tevrâtu ve’l-incîlu ve’z-zebûru, ve beşşere bi-nubuvvetihi’l-irhâsâtu ve hevâtifu’l-cinni ve evliyâu’l-insi ve kevâhinu’l-beşeri, ve’n-şakka bi-işâretihî’l-kameru, seyyidinâ Muhammedin elfu elfi salâtin ve selâmin bi-adedi enfâsi ummetihî.*

(Peygamberliğini Tevrat, İncil ve Zebur’un müjdelediği; nebiliğini peygamberlik öncesi harikaların, cinlerden gelen seslerin, insanlardan olan velilerin ve kâhinlerin haber verdiği; işaretiyle ayın yarıldığı Efendimiz Muhammed’e (Aleyhissalatu Vesselam), ümmetinin nefesleri sayısınca milyonlarca salât ve selam olsun.)

*Alâ men câet li-da’vetihi’ş-şeceru ve nezele sur’aten bi-duâihi’l-mataru ve ezallethu’l-ğamâmetu mine’l-harri ve şebia min sâin min taâmihî miâtun mine’l-beşeri ve nebea’l-mâu min beyni esâbiihî selâse merrâtin ke’l-kevseri ve entaka’llâhu lehu’d-dabbe ve’z-zabye ve’l-ciz’a ve’z-zirâa ve’l-cemele ve’l-cebele ve’l-hacere ve’l-medere, sâhibi’l-mi’râci ve mâ zâğa’l-basaru, seyyidinâ ve şefîinâ Muhammedin elfu elfi salâtin ve selâmin bi-adedi kulli’l-hurûfi’l-muteşekkileti fi’l-kelimâti’l-mutemessileti bi-izni’r-rahmâni fî merâyâ temevvucâti’l-hevâi inde kırâati kulli kelimetin mine’l-kur’âni min kulli kâriin min evveli’n-nuzûli ilâ âhiri’z-zamâni ve’ğfir lenâ ve’rhamnâ yâ ilâhenâ bi-kulli salâtin minhâ, âmîn.*

(Daveti üzerine ağacın geldiği, duasıyla yağmurun hızla indiği, bulutun onu sıcaktan gölgelediği, bir ölçek yemeğiyle yüzlerce insanın doyduğu, parmakları arasından üç defa Kevser gibi suyun fışkırdığı ve Allah’ın kendisi için kertenkeleyi, ceylanı, hurma kütüğünü, (zehirli) kolu, deveyi, dağı, taşı ve toprağı konuşturduğu, Mi’rac sahibi ve gözünün şaşmadığı Efendimiz ve şefaatçimiz Muhammed’e (Aleyhissalatu Vesselam); Kur’an’ın indirilişinin başından zamanın sonuna kadar her bir okuyucunun okuduğu her bir Kur’an kelimesinin, Rahman’ın izniyle havanın dalgalanmalarının aynalarında şekillenen bütün harfleri sayısınca milyonlarca salât ve selam olsun. Ve ey İlahımız, bunlardan her bir salât hürmetine bizi bağışla ve bize merhamet et, âmin.)

“Şuâât-ı Marifeti’n-Nebi” adındaki Türkçe bir risalede, On Dokuzuncu Mektup’ta ve bu Söz’de özetle işaret ettiğimiz Ahmed’in (Aleyhissalatu Vesselam) peygamberliğinin delillerini beyan etmişim. Ayrıca onda Kur’an-ı Hakîm’in mucize oluş yönlerini de özetle zikretmişim. Yine “Lemaat” adındaki Türkçe bir risalede ve Yirmi Beşinci Söz’de Kur’an’ın kırk yönden mucize olduğunu özetle beyan etmiş ve kırk mucize oluş yönüne işaret etmişim. O kırk yönden sadece nazmındaki belagati, “İşaratü’l-İ’caz” adındaki Arapça bir tefsirde kırk sayfa içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa, bu üç kitaba başvurabilirsin.

On Dördüncü Damla

Mucizeler hazinesi ve en büyük mucize olan Kur’an-ı Hakîm, Ahmed’in (Aleyhissalatu Vesselam) peygamberliğini ve Allah’ın birliğini o derece kesin ispat ediyor ki, başka bir delile ihtiyaç bırakmıyor. Biz de onun tarifine ve eleştiri konusu olmuş bir iki mucizevi pırıltısına işaret ederiz.

İşte Rabbimizi bize tanıtan Kur’an-ı Hakîm;

* Şu büyük kâinat kitabının ezelî bir tercümesidir,

* Şu yeryüzü ve gökyüzü sayfalarında gizli olan ilahi isimlerin hazinelerinin kâşifidir,

* Şu olaylar zincirinin altında saklı hakikatlerin anahtarıdır,

* Şu görünen âlem perdesinin arkasındaki gayb âleminden gelen Rahmanî iltifatların ve ezelî hitapların hazinesidir,

* Şu manevi İslam âleminin güneşi, temeli ve geometrisidir,

* Ahiret âlemlerinin haritasıdır,

* Allah’ın zat, sıfat ve işlerinin açıklayıcı sözü, apaçık tefsiri, konuşan delili ve parlak tercümanıdır,

* Şu insanlık âleminin terbiye edicisi, gerçek hikmeti, yol göstericisi ve hidayet rehberidir,

* Hem bir hikmet ve şeriat kitabı, hem bir dua ve kulluk kitabı, hem bir emir ve davet kitabı, hem de bir zikir ve marifet kitabı olarak; bütün manevi ihtiyaçlara karşılık birer kitap olan ve yolları ve meşrepleri farklı olan evliya, sıddıklar, asfiya ve muhakkiklerin her birinin meşrebine lâyık birer risale sunan bir “Kutsal Kütüphane”dir.

Kusur zannedilen tekrarlarındaki mucize pırıltısına bak ki, Kur’an hem bir zikir kitabı, hem bir dua kitabı, hem de bir davet kitabı olduğundan, içinde tekrar edilmesi güzeldir, hatta gereklidir ve daha etkileyicidir. Kusurlu insanların zannettiği gibi değildir. Çünkü zikrin şanı, tekrar ile aydınlatmaktır. Duanın şanı, tekrarlamakla pekiştirmektir. Emir ve davetin şanı, tekrar ile vurgulamaktır.

Ayrıca herkes her zaman bütün Kur’an’ı okumaya güç yetiremez. Fakat genellikle bir sureyi okuyabilir. Onun için en mühim Kur’anî maksatlar, çoğu uzun surelere yerleştirilerek her bir sure küçük bir Kur’an hükmüne geçmiştir. Demek ki, hiç kimseyi mahrum etmemek için tevhid, haşir ve Musa Aleyhisselam kıssası gibi bazı maksatlar tekrar edilmiştir.

Hem cismanî ihtiyaçlar gibi manevi ihtiyaçlar da çeşitlidir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur; cisme hava, ruha “Hû” (O) zikri gibi. Bazısına her saat, “Bismillah” gibi, ve bu şekilde devam eder… Demek ayetlerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri gelmiş ve o ihtiyaca işaret ederek uyandırmak, teşvik etmek, hem de arzu ve iştahı harekete geçirmek için tekrar eder.

Hem Kur’an, bir kurucudur. Apaçık bir dinin esaslarıdır, şu İslam âleminin temelleridir ve beşeriyetin sosyal hayatını değiştirip farklı tabakaların tekrarlanan sorularına cevaptır. Bir kurucu için, esasları sağlamlaştırmak amacıyla tekrar lazımdır. Vurgulamak için tekrarlamak lazımdır. Desteklemek için pekiştirmek, tahkik etmek ve tekrarlamak lazımdır.

Hem öyle büyük meselelerden ve ince hakikatlerden bahsediyor ki, herkesin kalbinde yerleştirmek için çok defa farklı şekillerde tekrar etmek lazımdır. Bununla beraber, görünüşte tekrardır fakat mana olarak her bir ayetin çok manaları, çok faydaları, çok yönleri ve tabakaları vardır. Her bir makamda ayrı bir mana, fayda ve maksat için zikrediliyor.

Kur’an’ın kâinata dair bazı meseleleri kapalı ve özet bir şekilde anlatması ise, yol gösterici bir mucize pırıltısıdır. Dinsizlerin zannettiği gibi bir eleştiri konusu olamaz ve bir kusur sebebi değildir.

Eğer desen: “Acaba neden Kur’an-ı Hakîm, felsefenin varlıklardan bahsettiği gibi bahsetmiyor? Bazı meseleleri özet bırakıyor, bazısını da genel bakışı okşayacak, halkın genel hissiyatını incitmeyecek, avamın fikrini yorup taciz etmeyecek basit ve zahirî bir üslupla söylüyor.”

Cevaben deriz ki: Felsefe, hakikatin yolunu şaşırmıştır, onun için. Hem geçmiş derslerden ve Sözlerden elbette anlamışsın ki, Kur’an-ı Hakîm, şu kâinattan bahsediyor ki Allah’ın zatını, sıfatlarını ve isimlerini bildirsin. Yani bu kâinat kitabının manalarını anlattırıp Yaratıcısını tanıttırsın. Demek ki, varlıklara kendileri için değil, Yaratıcıları için bakıyor. Ayrıca, genele hitap ediyor. Felsefe ilmi ise varlıklara varlıklar olduğu için bakıyor. Hem özellikle de bilim ehline hitap ediyor.

Öyleyse mademki Kur’an-ı Hakîm, varlıkları delil ve kanıt yapıyor; delilin ise görünürde olması, genel bakış açısıyla çabuk anlaşılması gerekir. Hem mademki yol gösterici Kur’an, bütün insan tabakalarına hitap eder ve insanların çoğunluğu avam tabakasıdır; elbette irşad şunu gerektirir ki, lüzumsuz şeyleri kapalı bırakıp özetlesin, ince meseleleri temsillerle yakınlaştırsın ve yanlış anlamalara düşürmemek için, onların zahirî bakışlarında apaçık olan şeyleri lüzumsuz, belki de zararlı bir şekilde değiştirmesin.

Mesela, güneşe der: “Dönen bir kandil, bir lambadır.” Çünkü güneşten, güneş olduğu için, mahiyeti için bahsetmiyor. Belki bir çeşit düzenin zembereği ve nizamın merkezi olduğundan, düzen ve nizam ise Yaratıcı’yı tanıtan bir ayna olduğu için bahsediyor. Evet, der: *Eş-şemsu tecrî* (“Güneş akar/döner.”). Bu “döner” tabiriyle, kış-yaz ve gece-gündüzün döngüsündeki düzenli ilahi kudret tasarruflarını hatırlatarak Yaratıcı’nın azametini anlatır. İşte bu dönme hakikati ne olursa olsun, asıl maksat olan, hem dokunmuş hem de gözle görülen düzene tesir etmez.

Hem der: *Ve cealnâ (eş-şemse) sirâcen* (Güneşi bir kandil yaptık). Şu “kandil” tabiriyle, âlemi bir saray suretinde, içindeki eşyanın ise insana ve canlılara hazırlanmış süsler, yiyecekler ve levazımat olduğunu ve güneşin dahi boyun eğdirilmiş bir mumdar (ışık kaynağı) olduğunu hatırlatarak Yaratıcı’nın rahmet ve ihsanını anlatır.

Şimdi bak, şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak, diyor ki:

“Güneş, alevli ve akışkan maddeden oluşan devasa bir kütledir. Kendisinden fırlamış olan gezegenleri etrafında döndürür; büyüklüğü şu kadar, mahiyeti şöyledir böyledir.” Ruha, ürkütücü bir dehşetten ve müthiş bir hayretten başka bir ilmi olgunluk vermiyor. Kur’an gibi bahsetmiyor. Buna kıyasen, içi boş, dışı görkemli felsefi meselelerin ne kıymette olduğunu anlarsın. Onun dış görünüşünün şaşaasına aldanıp Kur’an’ın son derece mucizevi beyanına karşı hürmetsizlik etme!

*Allâhümme’c-al’il-kur’âne şifâen lenâ ve li-kâtibihî ve emsâlihî min kulli dâin, ve mûnisen lenâ ve lehum fî hayâtinâ ve ba’de memâtinâ, ve fi’d-dünyâ karînen, ve fi’l-kabri mûnisen, ve fi’l-kıyâmeti şefîan, ve ale’s-sırâtı nûran, ve mine’n-nâri sitran ve hicâben, ve fi’l-cenneti refîkan, ve ile’l-hayrâti kullihâ delîlen ve imâmen, bi-fadlike ve cûdike ve keremike ve rahmetike, yâ ekreme’l-ekremîn ve yâ erhame’r-râhimîn, âmîn.*

(Allah’ım! Kur’an’ı, bize, onu yazana ve onun gibilere her türlü dertten bir şifa; hayatımızda ve ölümümüzden sonra bize ve onlara bir dost; dünyada bir yoldaş, kabirde bir can yoldaşı, kıyamette bir şefaatçi, Sırat köprüsünde bir nur, ateşten bir örtü ve perde, cennette bir arkadaş ve bütün hayırlara bir rehber ve önder kıl. Fazlınla, cömertliğinle, kereminle ve rahmetinle, ey ikram edenlerin en cömerdi ve ey merhametlilerin en merhametlisi! Âmin.)

*Allâhümme salli ve sellim alâ men unzile aleyhi’l-furkânu’l-hakîm ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn, âmîn, âmîn.*

(Allah’ım! Kendisine hikmetli Furkan (Kur’an) indirilen O Zata, O’nun bütün ailesine ve ashabına salât ve selam eyle. Âmin, âmin.)

İhtar: Arapça Risaletü’n-Nur’da, On Dördüncü Damla’nın altı katresi, özellikle Dördüncü Katre’nin altı nüktesi, Kur’an-ı Hakîm’in kırk kadar mucize türünden on beşini beyan eder. Ona yetinerek burada konuyu kısa kestik. İstersen ona başvur, bir mucizeler hazinesi bulursun.

*

[1] Haşiye: Hüseyin-i Cisrî, “Risale-i Hamîdiye”sinde, o kitaplardan yüz on dört işaret çıkarmıştır. Tahriften sonra bu kadar bulunsa, elbette daha evvel çok açık ifadeler varmış.

Lügatçeli Metin

On Dokuzuncu Söz

Risalet-i Ahmediyeye Dairdir (Peygamber Hazreti Muhammed’in elçiliği ile ilgilidir)

وَ مَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتٖى § وَ لٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتٖى بِمُحَمَّدٍ

Okunuşu: *Ve mâ medahtü Muhammeden bi-mekâletî, ve lâkin medahtü mekâletî bi-Muhammed.*

Meali: (Hazreti Muhammed’i) Sözlerimle övmedim; lâkin sözlerimi Muhammed ile (Hazreti Muhammed hürmetine) övdüm.

Evet, şu söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren, güzellerin güzeli olan evsaf-ı Muhammediyedir (Hazreti Muhammed’in vasıfları, özellikleridir).

On dört reşehatı (damlacıklar, pırıltıları) tazammun eden (içine alan, kapsayan) On Dördüncü Lem’a’nın

Birinci Reşhası (Damlacığı/Parıltısı)

Rabb’imizi bize tarif eden (tanıtan) üç büyük, küllî (umumî, genel, kapsamlı) muarrif (tarif eden, tanıtan) var.

Birisi: Şu kitab-ı kâinattır (evren kitabıdır) ki bir nebze (bir miktar) şehadetini (şahitliğini) on üç Lem’a ile Arabî Nur risalesinden (küçük kitabından) On Üçüncü Ders’ten işittik.

Birisi: Şu kitab-ı kebirin (büyük kitabın) âyet-i kübrası (en büyük delili, nişanesi) olan Hâtemü’l-Enbiya aleyhissalâtü vesselâmdır (Peygamberlerin Sonuncusu, Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun).

Birisi de Kur’an-ı Azîmüşşan’dır (Şanı Yüce Kur’an’dır).

Şimdi şu ikinci bürhan-ı nâtıkî (konuşan delil, canlı delil) olan Hâtemü’l-Enbiya aleyhissalâtü vesselâmı (Peygamberlerin Sonuncusu, Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) tanımalıyız, dinlemeliyiz.

Evet, o bürhanın (delilin) şahs-ı manevîsine (manevî şahsiyetine) bak: Sath-ı arz (yeryüzü) bir mescid, Mekke bir mihrab (cami veya mescitte, imamın namaz kıldırırken durduğu, kıble yönünü gösteren girintili yer), Medine bir minber (cami veya mescitte, hutbe okunan, basamaklı yüksekçe yer)… O bürhan-ı bâhir (apaçık delil) olan Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm (Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) bütün ehl-i imana (iman edenlere) imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya (peygamberlere) reis, bütün evliyaya (Allah dostlarına) seyyid (efendi, önder), bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb (oluşmuş) bir halka-i zikrin (zikir halkasının) serzâkiri (baş zikredeni)… Bütün enbiya hayattar (canlı) kökleri, bütün evliya taravettar (taze) semereleri (meyveleri) bir şecere-i nuraniyedir (nurani ağaçtır) ki her bir davasını, mu’cizatlarına (mucizelerine) istinad (dayanan) eden bütün enbiya ve kerametlerine (evliyanın gösterdiği olağanüstü hallerine) itimat (güvenen) eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.

Zira o لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, dava (iddia) eder.

Okunuşu: *Lâ ilâhe illallah.*

Meali: Allah’tan başka ilah yoktur.

Bütün sağ ve sol, yani mazi (geçmiş) ve müstakbel (gelecek) taraflarında saf tutan o nurani zâkirler (zikredenler), aynı kelimeyi tekrar ederek icma (ittifak) ile manen ‌صَدَقْتَ وَ بِالْحَقِّ نَطَقْتَ‌ derler.

Okunuşu: *Sadekte ve bi’l-hakkı natakte.*

Meali: Doğru söyledin ve hakkı konuştun.

Hangi vehmin (şüphenin, kuruntunun) haddi var ki böyle hesapsız imzalarla teyid edilen (desteklenen) bir müddeaya (iddia edilen şeye) parmak karıştırsın.

İkinci Reşha

O nurani bürhan-ı tevhid (tevhid delili, Allah’ın birliğini ispat eden delil), nasıl ki iki cenahın (kanadın/tarafın) icma (görüş birliği) ve tevatürüyle (yalan üzerinde birleşmesi imkânsız çok sayıda kişinin verdiği haberle) teyid ediliyor (destekleniyor). Öyle de Tevrat ve İncil gibi kütüb-ü semaviyenin (ilahî kitapların) (Hâşiye[1]) yüzler işaratı (işaretleri) ve irhasatın (peygamberliğin başlangıcında görülen olağanüstü hallerin) binler rumuzatı (gizli işaretleri) ve hâtiflerin (gaybdan haber veren seslerin) meşhur beşaratı (müjdeleri) ve kâhinlerin mütevatir (yaygın ve kesin) şehadatı (şahitlikleri) ve şakk-ı kamer (ayın ikiye yarılması) gibi binler mu’cizatının (mucizelerinin) delâlatı (işaretleri) ve şeriatın hakkaniyeti (ilahi kanunların hak oluşu) ile teyid ve tasdik ettikleri gibi; zatında gayet kemaldeki ahlâk-ı hamîdesini (övülmüş güzel ahlakını) ve vazifesinde nihayet hüsnündeki (son derece güzel olan) secaya-yı gâliyesini (değerli hasletlerini) ve kemal-i emniyetini (tam güvenilirliğini) ve kuvvet-i imanını ve gayet itminanını (tam eminliğini) ve nihayet vüsukunu (son derece sağlamlığını) gösteren fevkalâde takvası (Allah korkusuyla kötülüklerden sakınması), fevkalâde ubudiyeti (kulluğu), fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metaneti (sağlamlığı) davasında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi aşikâre (açıkça) gösteriyor.

Üçüncü Reşha

Eğer istersen gel asr-ı saadete (saadet asrına, Peygamberimiz zamanına), Ceziretü’l-Arab’a (Arap Yarımadası’na) gideriz. Hayalen olsun onu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak, hüsn-ü sîret (güzel ahlak) ve cemal-i suret (güzel görünüş) ile mümtaz (seçkin) bir zatı görüyoruz ki elinde mu’ciz-nüma (mucize gösteren) bir kitap, lisanında hakaik-aşina (gerçekleri bilen) bir hitap (konuşma), bütün benî-Âdem’e (Âdemoğullarına), belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcudata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi (ezelî hutbeyi) tebliğ ediyor (duyuruyor). Sırr-ı hilkat-i âlem (âlemin yaratılış sırrı) olan muamma-i acibanesini (şaşırtıcı bilmecesini) hall ve şerh edip (çözüp ve açıklayarak) ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlakını (anlaşılmaz sırrını) fetih ve keşfederek (açıp ortaya çıkararak) bütün mevcudattan sorulan, bütün ukûlü (akılları) hayret içinde meşgul eden üç müşkül (zor) ve müthiş (dehşetli) sual-i azîm (büyük soru) olan “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suallerine mukni (ikna edici), makbul (kabul edilebilir) cevap verir.

Dördüncü Reşha

Bak, öyle bir ziya-yı hakikat (hakikat ışığı) neşreder (yayar) ki eğer onun o nurani daire-i hakikat-i irşadından (nurlu hidayet hakikati dairesinden) hariç bir surette kâinata baksan elbette kâinatın şeklini bir matemhane-i umumî (genel yas evi) hükmünde ve mevcudatı (varlıkları) birbirine ecnebi (yabancı), belki düşman ve camidatı (cansız varlıkları) dehşetli cenazeler ve bütün zevi’l-hayatı (canlıları) zeval (yok oluş) ve firakın (ayrılığın) sillesiyle (tokadıyla) ağlayan yetimler hükmünde görürsün.

Şimdi bak, onun neşrettiği (yaydığı) nur ile o matemhane-i umumî, şevk u cezbe (coşku ve aşk) içinde bir zikirhaneye (zikir yerine) inkılab etti (dönüştü). O ecnebi, düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi. O camidat-ı meyyite-i sâmite (ölü, sessiz cansız varlıklar); birer munis (cana yakın) memur, birer musahhar (boyun eğdirilmiş) hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekva edici (şikâyet eden) kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir (zikreden) veya vazife paydosundan şâkir (şükreden) suretine girdi.

Beşinci Reşha

Hem o nur ile kâinattaki harekât (hareketler), tenevvüat (çeşitlilikler), tebeddülat (değişmeler), tagayyürat (değişiklikler); manasızlıktan ve abesiyetten (anlamsızlıktan) ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp birer mektubat-ı Rabbaniye (Rabbin mektupları), birer sahife-i âyât-ı tekviniye (yaratılış âyetleri sayfası), birer meraya-yı esma-i İlahiye (Allah’ın isimlerinin aynaları) ve âlem dahi bir kitab-ı hikmet-i Samedaniye (Samed isminin tecellisi olan hikmet kitabı) mertebesine çıktılar.

Hem insanı bütün hayvanatın mâdûnuna (aşağısına) düşüren hadsiz zaaf ve aczi (sınırsız zayıflığı ve acizliği), fakr u ihtiyacatı (fakirliği ve ihtiyaçları) ve bütün hayvanlardan daha bedbaht (mutsuz) eden, vasıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam (hüznü, kederi ve gamı taşıma aracı) olan aklı, o nur ile nurlandığı vakit, insan; bütün hayvanat, bütün mahlukat üstüne çıkar. O nurlanmış acz (acizlik), fakr (fakirlik), akıl ile niyaz (yalvarma) ile nâzenin (nazik, değerli) bir sultan ve fîzar (feryat) ile nazdar (nazlı) bir halife-i zemin (yeryüzünün halifesi) olur.

Demek, o nur olmazsa kâinat da insan da hattâ her şey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî’ (eşi benzeri görülmemiş güzellikte) bir kâinatta, böyle bir zat lâzımdır. Yoksa kâinat ve eflâk (gökler) olmamalıdır.

Altıncı Reşha

İşte o zat, bir saadet-i ebediyenin (sonsuz mutluluğun) muhbiri (haber vereni), müjdecisi, bir rahmet-i bînihayenin (sonsuz rahmetin) kâşifi (keşfedeni) ve ilancısı ve saltanat-ı rububiyetin (Rabliğin saltanatının) mehasininin (güzelliklerinin) dellâlı (ilân edicisi), seyircisi ve künuz-u esma-i İlahiyenin (Allah’ın isimlerinin hazinelerinin) keşşafı (keşfeden), göstericisi olduğundan; böyle baksan –yani ubudiyeti (kulluğu) cihetiyle– onu bir misal-i muhabbet (muhabbet örneği), bir timsal-i rahmet (rahmet simgesi), bir şeref-i insaniyet (insanlığın şerefi), en nurani bir semere-i şecere-i hilkat (yaratılış ağacının meyvesi) göreceksin. Şöyle baksan –yani risaleti (peygamberliği) cihetiyle– bir bürhan-ı Hak (Hakk’ın delili), bir sirac-ı hakikat (hakikat lambası), bir şems-i hidayet (hidayet güneşi), bir vesile-i saadet (saadet vesilesi) görürsün.

İşte bak, nasıl berk-i hâtıf (şimşek çakar gibi) gibi onun nuru, şarktan garbı (doğudan batıyı) tuttu. Ve nısf-ı arz (yeryüzünün yarısı) ve hums-u beşer (insanlığın beşte biri), onun hediye-i hidayetini (hidayet hediyesini) kabul edip hırz-ı can (canına siper) etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki böyle bir zatın bütün davalarının esası olan لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ı, bütün meratibiyle (dereceleriyle) beraber kabul etmesin?

Okunuşu: *Lâ ilâhe illallah.*

Meali: Allah’tan başka ilah yoktur.

Yedinci Reşha

İşte bak, şu cezire-i vâsiada (geniş yarımadada) vahşi ve âdetlerine mutaassıp (bağnaz) ve inatçı muhtelif akvamı (kavimleri), ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyanelerini (vahşice kötü âdet ve ahlaklarını) def’aten kal’ u ref’ (aniden kökünden söküp kaldırarak) ederek bütün ahlâk-ı hasene (güzel ahlaklar) ile teçhiz (donatarak) edip bütün âleme muallim ve medeni ümeme (medenî milletlere) üstad eyledi. Bak, değil zahirî (dış görünüşte) bir tasallut (egemenlik), belki akılları, ruhları, kalpleri, nefisleri fetih (ele geçirip) ve teshir (boyun eğdiriyor) ediyor. Mahbub-u kulûb (kalplerin sevgilisi), muallim-i ukûl (akılların öğretmeni), mürebbi-i nüfus (nefislerin terbiyecisi), sultan-ı ervah (ruhların sultanı) oldu.

Sekizinci Reşha

Bilirsin ki sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle (gayretle) ancak daimî (sürekli) kaldırabilir. Halbuki bak bu zat, büyük ve çok âdetleri hem inatçı, mutaassıp (bağnaz) büyük kavimlerden, zahirî (dış görünüşte) küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref’edip (kaldırıp) yerlerine öyle secaya-yı âliyeyi (yüksek hasletleri) ki dem ve damarlarına karışmış (kanına işlemiş) derecede sabit olarak vaz’ (yerleştirip) ve tesbit eyliyor (sağlamlaştırıyor). Bunun gibi daha pek çok hârika (harikulade) icraatı (işleri) yapıyor.

İşte şu asr-ı saadeti (saadet asrını) görmeyenlere, Ceziretü’l-Arab’ı (Arap Yarımadası’nı) gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu (filozofu) alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. O zatın, o zamana nisbeten (kıyasla) bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?

Dokuzuncu Reşha

Hem bilirsin, küçük bir adam, küçük bir haysiyetle (itibarla), küçük bir cemaatte (toplulukta), küçük bir meselede, münazaralı (tartışmalı) bir davada hicabsız (utanmazca), pervasız (korkusuzca); küçük fakat hacaletâver (utanç verici) bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür (üzüntü) ve telaş göstermeden söyleyemez. Şimdi bak bu zata; pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar (görevli), pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç (güvenliğe ihtiyacı olan) bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük husumet (düşmanlık) karşısında, pek büyük meselelerde, pek büyük davada, pek büyük bir serbestiyetle (serbestçe), bilâ-perva (korkusuzca), bilâ-tereddüt (tereddütsüzce), bilâ-hicab (utanmadan), telaşsız, samimi bir safvetle (saflıkla), büyük bir ciddiyetle, hasımlarının (düşmanlarının) damarlarına dokunduracak şedit (şiddetli), ulvi (yüce) bir surette söylediği sözlerinde hiç hilaf (zıtlık, yalan) bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ! (Asla!)

اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى

Okunuşu: *İn hüve illâ vahyun yûhâ.*

Meali: O (Peygamber) ancak kendisine vahyolunan bir vahiyden (ilahi bildirimden) başka bir şey söylemez. (Necm Sûresi, 53:4)

Evet hak aldatmaz, hakikatbîn (gerçeği gören) aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnidir (ihtiyaç duymaz). Hakikatbînin gözüne, hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın?

Onuncu Reşha

İşte bak, ne kadar merak-âver (merak uyandırıcı), ne kadar cazibedar (çekici), ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakaiki (hakikatleri) gösterir ve mesaili (meseleleri) ispat eder.

Bilirsin ki en ziyade insanı tahrik eden (harekete geçiren) meraktır. Hattâ eğer sana denilse: “Yarı ömrünü, yarı malını versen Kamer’den (Ay’dan) ve Müşteri’den (Jüpiter’den) biri gelir, Kamer’de ve Müşteri’de ne var ne yok, ahvalini (hallerini) sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbalini (geleceğini) ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek.” Merakın varsa vereceksin.

Halbuki şu zat, öyle bir Sultan’ın ahbarını (haberlerini) söylüyor ki memleketinde kamer (Ay) bir sinek gibi bir pervane (ateş böceği/kelebek) etrafında döner. O arz (yer, dünya) olan o pervane ise bir lamba etrafında pervaz eder (uçar). Ve o güneş olan lamba ise o Sultan’ın binler menzillerinden (konaklarından) bir misafirhanesinde binler misbahlar (lambalar) içinde bir lambasıdır.

Hem öyle acayip bir âlemden hakiki olarak bahsediyor ve öyle bir inkılabdan (büyük değişimden) haber veriyor ki binler küre-i arz (dünya küresi) bomba olsa patlasalar, o kadar acib olmaz. Bak, onun lisanında اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ۞ اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ۞ اَلْقَارِعَةُ gibi sureleri işit.

اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ

Okunuşu: *İza’ş-Şemsu küvviret.*

Meali: Güneş dürüldüğü zaman. (Tekvîr Sûresi, 81:1)

اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ

Okunuşu: *İza’s-Semâu’nfatarat.*

Meali: Gök yarıldığı zaman. (İnfitâr Sûresi, 82:1)

اَلْقَارِعَةُ

Okunuşu: *El-Kâri’ah.*

Meali: Kıyametin kopacağı zaman, kapıyı çalacak olan felaket. (Kâri’a Sûresi, 101:1)

Hem öyle bir istikbalden (gelecekten) doğru olarak haber veriyor ki, şu dünyevî istikbal, ona nisbeten (kıyasla) bir katre serap (bir damla göz yanılsaması) hükmündedir. Hem öyle bir saadetten pek ciddi olarak haber veriyor ki bütün saadet-i dünyeviye (dünya saadeti), ona nisbeten bir berk-i zâilin (geçici bir şimşeğin) bir şems-i sermede (ebedî güneşe) nisbeti gibidir.

On Birinci Reşha

Böyle acib ve muamma-âlûd (bilmece gibi) şu kâinatın perde-i zahiriyesi (dış görünüş perdesi) altında elbette ve elbette böyle acayip bizi bekliyor. Böyle acayibi haber verecek, böyle hârika ve fevkalâde mu’ciz-nüma (mucize gösteren) bir zat lâzımdır. Hem bu zatın gidişatından görünüyor ki o görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor. Hem bizi nimetleriyle perverde eden (besleyen) şu semavat ve arzın (göklerin ve yerin) İlahı bizden ne istiyor, marziyatı (rızası) nedir, pek sağlam olarak bize ders veriyor.

Hem bunlar gibi daha pek çok merak-âver, lüzumlu hakaiki (hakikatleri) ders veren bu zata karşı her şeyi bırakıp ona koşmak, onu dinlemek lâzım gelirken; ekser (çoğu) insanlara ne olmuş ki sağır olup kör olmuşlar, belki divane (deli) olmuşlar ki bu hakkı görmüyorlar, bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar?

On İkinci Reşha

İşte şu zat, şu mevcudat Hâlık’ının (Yaratıcısının) vahdaniyetinin hakkaniyeti (birliğinin doğruluğu) derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık (konuşan delil), bir delil-i sadık (doğru delil) olduğu gibi haşrin (öldükten sonra dirilmenin) ve saadet-i ebediyenin (sonsuz mutluluğun) dahi bir bürhan-ı kātı’ı (kesin delili), bir delil-i sâtııdır (parlak delilidir). Belki nasıl ki o zat, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü (meydana gelme sebebi) ve vesile-i vusulüdür (ulaşma aracıdır). Öyle de duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu (var olma sebebi) ve vesile-i icadıdır (yaratılış aracıdır). Haşir meselesinde geçen şu sırrı, makam münasebetiyle (yerine uygun olarak) tekrar ederiz:

İşte bak, o zat öyle bir salât-ı kübrada (en büyük namazda/duada) dua ediyor ki güya şu cezire (yarımada), belki arz (yer, dünya), onun azametli (büyük) namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Bak hem öyle bir cemaat-i uzmada (en büyük cemaatte) niyaz ediyor ki güya benî-Âdem’in (Ademoğullarının) zaman-ı Âdem’den asrımıza, kıyamete kadar bütün nurani kâmil insanlar, ona ittiba ile iktida (uyarak) edip duasına âmin diyorlar.

Hem bak, öyle bir hâcet-i âmme (genel ihtiyaç) için dua ediyor ki değil ehl-i arz (yer ehli), belki ehl-i semavat (gök ehli), belki bütün mevcudat (varlıklar), niyazına (duasına) “Evet, yâ Rabbenâ ver, biz dahi istiyoruz.” deyip iştirak (katılıyorlar) ediyorlar. Hem öyle fakirane (fakirce), öyle hazînane (hüzünlü bir şekilde), öyle mahbubane (sevilen bir şekilde), öyle müştakane (özlem dolu bir şekilde), öyle tazarrukârane (boynu bükük, yalvarırcasına) niyaz ediyor ki bütün kâinatı ağlattırıyor, duasına iştirak ettiriyor.

Bak, hem öyle bir maksat, öyle bir gaye için dua ediyor ki insanı ve âlemi, belki bütün mahlukatı esfel-i safilînden (en aşağıların aşağısından), sukuttan (düşüşten), kıymetsizlikten, faydasızlıktan a’lâ-yı illiyyîne (en yücelerin yücesine) yani kıymete, bekaya (sonsuzluğa), ulvi (yüce) vazifeye çıkarıyor.

Bak, hem öyle yüksek bir fîzar-ı istimdadkârane (yardım dileyen feryat) ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane (rica eden, yalvaran niyaz) ile istiyor, yalvarıyor ki güya bütün mevcudata ve semavata (göklere) ve arşa (Allah’ın kudret ve saltanat makamına) işittirip vecde (coşkuya) getirip duasına “Âmin Allahümme âmin” dedirtiyor.

Bak, hem öyle Semî’ (Her şeyi işiten), Kerîm (Cömert) bir Kadîr’den (Her şeye gücü yeten), öyle Basîr (Her şeyi gören), Rahîm (Çok merhametli) bir Alîm’den (Her şeyi bilen) hâcetini (ihtiyacını) istiyor ki bilmüşahede (gözlemle) en hafî (gizli, küçük) bir zîhayatın (canlının) en hafî bir hâcetini, bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder. Çünkü istediğini –velev (olsa bile) lisan-ı hal (hal dili) ile olsun– verir. Ve öyle bir suret-i hakîmane (hikmetli bir şekilde), basîrane (basiretli bir şekilde), rahîmanede (merhametli bir şekilde) verir ki şüphe bırakmaz bu terbiye ve tedbir (düzenleme) öyle bir Semî’ ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hastır (özgüdür).

On Üçüncü Reşha

Acaba bütün efazıl-ı benî-Âdem’i (Ademoğullarının faziletli, üstünlerini) arkasına alıp, arz (yeryüzü) üstünde durup, arş-ı a’zama (en büyük arşa) müteveccihen (yönelerek) el kaldırıp dua eden şu şeref-i nev-i insan (insanlık türünün şerefi) ve ferîd-i kevn ü zaman (kâinatın ve zamanın eşsizi) ve bihakkın (hakkıyla) fahr-i kâinat (kâinatın övüncü) ne istiyor? Bak dinle:

Saadet-i ebediye (ebedî saadet) istiyor, beka (sonsuzluk) istiyor, lika (Allah’a kavuşma) istiyor, cennet istiyor. Hem meraya-yı mevcudatta (varlıkların aynalarında) ahkâmını (hükümlerini) ve cemallerini (güzelliklerini) gösteren bütün esma-i kudsiye-i İlahiye (Allah’ın mukaddes isimleri) ile beraber istiyor.

Hattâ eğer rahmet, inayet (lütuf), hikmet, adalet gibi hesapsız o matlubun (istenen şeyin) esbab-ı mûcibesi (gerektiren sebepleri) olmasa idi; şu zatın tek duası, baharımızın icadı (yaratılması) kadar kudretine hafif gelen şu cennetin binasına (yapılmasına) sebebiyet verecekti (sebep olacaktı). Evet, nasıl ki onun risaleti (peygamberliği) şu dâr-ı imtihanın (imtihan yurdunun) açılmasına sebebiyet verdi. Öyle de onun ubudiyeti (kulluğu) dahi öteki dârın (ahiret yurdunun) açılmasına sebeptir.

Acaba ehl-i akıl ve tahkike (akıl ve araştırma sahiplerine) لَيْسَ فِى الْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ dediren şu meşhud intizam-ı faik (görülen üstün düzen), şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü sanat (sanat güzelliği) ve misilsiz cemal-i rububiyet (Rabliğin güzelliği); hiç böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabul eder mi ki en cüz’î (küçük), en ehemmiyetsiz (önemsiz) arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfa etsin (yerine getirsin); en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ (Allah korusun, asla ve asla), yüz bin defa hâşâ! Böyle bir cemal, böyle bir çirkinliği kabul etmez, çirkin olmaz.

Okunuşu: *Leyse fi’l-imkâni ebde’u mimmâ kâne.*

Meali: Mümkün olan şeyler içinde, var olandan (şu mevcut âlemden) daha mükemmeli ve güzeli yoktur.

Yahu ey hayalî arkadaşım! Şimdilik kâfidir (yeterlidir), geri gitmeliyiz. Yoksa yüz sene şu zamanda, şu cezirede (yarımadada) kalsak yine o zatın garaib-i icraatını (acayip işlerini) ve acayib-i vezaifini (şaşırtıcı görevlerini), yüzden birisine tamamen ihata (kapsayarak) edip temaşasında (seyretmesinde) doyamayız.

Şimdi gel, üstünde döneceğimiz her asra birer birer bakacağız. Bak, nasıl her asır, o Şems-i Hidayet’ten (Hidayet Güneşi’nden) aldıkları feyiz (bereket, ilham) ile çiçek açmışlar. Ebu Hanife, Şafiî, Bayezid-i Bistamî, Şah-ı Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi milyonlar münevver (aydınlanmış) meyveler veriyor.

Meşhudatımızın tafsilatını (gözlemlerimizin ayrıntılarını) başka vakte ta’lik (erteleyip) edip o mu’ciz-nüma (mucize gösteren) ve hidayet-edaya (hidayet veren) bir kısım kat’î (kesin) mu’cizatına (mucizelerine) işaret eden bir salavat (Peygamberimize dua ve selam) getirmeliyiz:

عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقَانُ الْحَكٖيمُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهٖ ٠ عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَ الْاِنْجٖيلُ وَ الزَّبُورُ ٠ وَ بَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ الْاِرْهَاصَاتُ وَ هَوَاتِفُ الْجِنِّ وَ اَوْلِيَاءُ الْاِنْسِ وَ كَوَاهِنُ الْبَشَرِ ٠ وَ انْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ ٠ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ سَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهٖ ٠ عَلٰى مَنْ جَائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ وَ نَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ وَ اَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ وَ شَبَعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهٖ مِأَتٌ مِنَ الْبَشَرِ وَ نَبَعَ الْمَاءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهٖ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَ اَنْطَقَ اللّٰهُ لَهُ الضَّبَّ وَ الظَّبْىَ وَ الْجِذْعَ وَ الذِّرَاعَ وَ الْجَمَلَ وَ الْجَبَلَ وَ الْحَجَرَ وَ الْمَدَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَ مَازَاغَ الْبَصَرُ ٠ سَيِّدِنَا وَ شَفٖيعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ سَلَامٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فٖى الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ فٖى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَ اغْفِرْلَنَا وَ ارْحَمْنَا يَا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا اٰمٖينَ

Okunuşu: *Alâ men ünzile aleyhi’l-Furkânu’l-Hakîmü mine’r-Rahmâni’r-Rahîmi mine’l-Arşi’l-Azîm, Seyyidinâ Muhammedin elfü elfi salâtin ve elfü elfi selâmin bi-adedi hasenâti ümmetihî. Alâ men beşşera bi-risâletihî’t-Tevrâtu ve’l-İncîlü ve’z-Zebûru, ve beşşera bi-nübüvvetihî’l-İrhâsâtu ve hevâtifü’l-cinni ve evliyâu’l-insi ve kevâhinü’l-beşeri, ve’nşakka bi-işâretihî’l-Kameru, Seyyidinâ Muhammedin elfü elfi salâtin ve selâmin bi-adedi enfâsi ümmetihî. Alâ men câet li-da’vetihi’ş-Şeceru ve nezele sür’aten bi-du’âihi’l-Mataru ve ezallet-hü’l-Gamâmetü mine’l-Harri ve şebi’a min sâ’ın min ta’âmihî mietün mine’l-beşeri ve nebe’a’l-mâü min beyni asâbi’ihî selâse merrâtin ke’l-Kevseri ve entaka’llâhü lehu’d-Dabbe ve’z-Zabye ve’l-Ciz’a ve’z-Zirâ’a ve’l-Cemele ve’l-Cebale ve’l-Hacere ve’l-Medere, Sâhibi’l-Mi’râci ve mâ zâğa’l-Basaru, Seyyidinâ ve Şefî’ınâ Muhammedin elfü elfi salâtin ve selâmin bi-adedi külli’l-hurûfi’l-müteşekkeleti fi’l-kelimâti’l-mütemessileti bi-izni’r-Rahmâni fî merâyâ temevvücâti’l-hevâi inde kırâeti külli kelimetin mine’l-Kur’âni min külli kâri’in min evveli’n-nüzûli ilâ âhiri’z-zamâni veğfir lenâ ve’rhamnâ yâ İlâhenâ bi-külli salâtin minhâ Âmîn.*

Meali: Yüce Arş’tan, Rahman ve Rahim olan Allah tarafından kendisine Furkan-ı Hakîm (Hak ile batılı ayıran hikmetli kitap olan Kur’an) indirilen Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin iyilikleri (sevapları) adedince bin kere bin salât (dua, rahmet) ve bin kere bin selam olsun. Peygamberliği Tevrat, İncil ve Zebur tarafından müjdelenen; peygamberliği irhasat (peygamberliğin başlangıcında görülen olağanüstü haller), cinlerin gaybdan haber veren sesleri, insanların evliyası (Allah dostları) ve kâhinleri tarafından haber verilen; işaretiyle Ay’ın yarıldığı Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin nefesleri adedince bin kere bin salât ve selam olsun. Davetine ağacın geldiği; duasıyla yağmurun hızla indiği; sıcaktan bulutun onu gölgelendirdiği; bir sâ’ (yaklaşık 2.4-3.6 kg) yemekten yüzlerce insanın doyduğu; parmakları arasından üç defa Kevser gibi su fışkıran; Allah’ın keleri (bir tür kertenkele), ceylanı, hurma kütüğünü, koyun kolunu, deveyi, dağı, taşı ve toprak parçasını kendisi için konuşturduğu, Miraç (göğe yükselme) sahibi ve gözü şaşmayan Efendimiz ve Şefaatçimiz Muhammed’e, Rahman’ın izniyle, Kur’an’dan her bir kelimenin, ilk inişinden zamanın sonuna kadar her okuyucu tarafından okunduğunda havanın dalgalanmaları aynalarında teşekkül eden (şekillenen) bütün harfler adedince bin kere bin salât ve selam olsun. Ey İlahımız, bu salâvatların her biri hürmetine bizi bağışla ve bize merhamet et, Âmin.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقَانُ الْحَكٖيمُ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ

Okunuşu: *Allahümme salli ve sellim alâ men ünzile aleyhi’l-Furkânu’l-Hakîmu ve alâ âlihî ve sahbihî ecma’în. Âmîn Âmîn.*

Meali: Allah’ım! Kendisine Furkan-ı Hakîm indirilen zata (Hazreti Muhammed’e) ve onun âline (ailesine) ve sahâbesinin (arkadaşlarının) hepsine salât ve selam eyle. Âmin, Âmin.

İhtar: Arabî Risaletü’n-Nur’da On Dördüncü Reşha’nın altı katresi (damlası), bâhusus (özellikle) Dördüncü Katre’nin altı nüktesi (ince anlamı), Kur’an-ı Hakîm’in kırk kadar enva-ı i’cazından (mucizevi yönlerinin türlerinden) on beşini beyan (açıklar) eder. Ona iktifaen (yetinerek) burada ihtisar (kısalttık) ettik. İstersen ona müracaat (başvur) et, bir hazine-i mu’cizat (mucizeler hazinesi) bulursun.

*

[1] Hâşiye: Hüseyin-i Cisrî “Risale-i Hamîdiye”sinde yüz on dört işaratı (işaretleri), o kitaplardan çıkarmıştır. Tahriften (bozulduktan, değiştirildikten) sonra bu kadar bulunsa elbette daha evvel çok tasrihat (açıkça belirtilenler) varmış.

Risale-i Nur Külliyatından

On Dokuzuncu Söz

Risalet-i Ahmediyeye Dairdir

وَ مَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتٖى § وَ لٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتٖى بِمُحَمَّدٍ (ع.ص.م)

Evet, şu söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren, güzellerin güzeli olan evsaf-ı Muhammediyedir.

On dört reşehatı tazammun eden On Dördüncü Lem’a’nın

Birinci Reşhası

Rabb’imizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var.

Birisi: Şu kitab-ı kâinattır ki bir nebze şehadetini on üç Lem’a ile Arabî Nur risalesinden On Üçüncü Ders’ten işittik.

Birisi: Şu kitab-ı kebirin âyet-i kübrası olan Hâtemü’l-Enbiya aleyhissalâtü vesselâmdır.

Birisi de Kur’an-ı Azîmüşşan’dır.

Şimdi şu ikinci bürhan-ı nâtıkî olan Hâtemü’l-Enbiya aleyhissalâtü vesselâmı tanımalıyız, dinlemeliyiz.

Evet, o bürhanın şahs-ı manevîsine bak: Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber… O bürhan-ı bâhir olan Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiri… Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki her bir davasını, mu’cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.

Zira o لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, dava eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek icma ile manen ‌صَدَقْتَ وَ بِالْحَقِّ نَطَقْتَ‌ derler. Hangi vehmin haddi var ki böyle hesapsız imzalarla teyid edilen bir müddeaya parmak karıştırsın.

İkinci Reşha

O nurani bürhan-ı tevhid, nasıl ki iki cenahın icma ve tevatürüyle teyid ediliyor. Öyle de Tevrat ve İncil gibi kütüb-ü semaviyenin (Hâşiye[1]) yüzler işaratı ve irhasatın binler rumuzatı ve hâtiflerin meşhur beşaratı ve kâhinlerin mütevatir şehadatı ve şakk-ı kamer gibi binler mu’cizatının delâlatı ve şeriatın hakkaniyeti ile teyid ve tasdik ettikleri gibi; zatında gayet kemaldeki ahlâk-ı hamîdesini ve vazifesinde nihayet hüsnündeki secaya-yı gâliyesini ve kemal-i emniyetini ve kuvvet-i imanını ve gayet itminanını ve nihayet vüsukunu gösteren fevkalâde takvası, fevkalâde ubudiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metaneti davasında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi aşikâre gösteriyor.

Üçüncü Reşha

Eğer istersen gel asr-ı saadete, Ceziretü’l-Arab’a gideriz. Hayalen olsun onu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak, hüsn-ü sîret ve cemal-i suret ile mümtaz bir zatı görüyoruz ki elinde mu’ciz-nüma bir kitap, lisanında hakaik-aşina bir hitap, bütün benî-Âdem’e, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcudata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr-ı hilkat-i âlem olan muamma-i acibanesini hall ve şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlakını fetih ve keşfederek bütün mevcudattan sorulan, bütün ukûlü hayret içinde meşgul eden üç müşkül ve müthiş sual-i azîm olan “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suallerine mukni, makbul cevap verir.

Dördüncü Reşha

Bak, öyle bir ziya-yı hakikat neşreder ki eğer onun o nurani daire-i hakikat-i irşadından hariç bir surette kâinata baksan elbette kâinatın şeklini bir matemhane-i umumî hükmünde ve mevcudatı birbirine ecnebi, belki düşman ve camidatı dehşetli cenazeler ve bütün zevi’l-hayatı zeval ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün.

Şimdi bak, onun neşrettiği nur ile o matemhane-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhaneye inkılab etti. O ecnebi, düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi. O camidat-ı meyyite-i sâmite; birer munis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekva edici kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir suretine girdi.

Beşinci Reşha

Hem o nur ile kâinattaki harekât, tenevvüat, tebeddülat, tagayyürat; manasızlıktan ve abesiyetten ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp birer mektubat-ı Rabbaniye, birer sahife-i âyât-ı tekviniye, birer meraya-yı esma-i İlahiye ve âlem dahi bir kitab-ı hikmet-i Samedaniye mertebesine çıktılar.

Hem insanı bütün hayvanatın mâdûnuna düşüren hadsiz zaaf ve aczi, fakr u ihtiyacatı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, vasıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı, o nur ile nurlandığı vakit, insan; bütün hayvanat, bütün mahlukat üstüne çıkar. O nurlanmış acz, fakr, akıl ile niyaz ile nâzenin bir sultan ve fîzar ile nazdar bir halife-i zemin olur.

Demek, o nur olmazsa kâinat da insan da hattâ her şey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî’ bir kâinatta, böyle bir zat lâzımdır. Yoksa kâinat ve eflâk olmamalıdır.

Altıncı Reşha

İşte o zat, bir saadet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi, bir rahmet-i bînihayenin kâşifi ve ilancısı ve saltanat-ı rububiyetin mehasininin dellâlı, seyircisi ve künuz-u esma-i İlahiyenin keşşafı, göstericisi olduğundan; böyle baksan –yani ubudiyeti cihetiyle– onu bir misal-i muhabbet, bir timsal-i rahmet, bir şeref-i insaniyet, en nurani bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan –yani risaleti cihetiyle– bir bürhan-ı Hak, bir sirac-ı hakikat, bir şems-i hidayet, bir vesile-i saadet görürsün.

İşte bak, nasıl berk-i hâtıf gibi onun nuru, şarktan garbı tuttu. Ve nısf-ı arz ve hums-u beşer, onun hediye-i hidayetini kabul edip hırz-ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki böyle bir zatın bütün davalarının esası olan لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ı, bütün meratibiyle beraber kabul etmesin?

Yedinci Reşha

İşte bak, şu cezire-i vâsiada vahşi ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvamı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyanelerini def’aten kal’ u ref’ ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medeni ümeme üstad eyledi. Bak, değil zahirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalpleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbi-i nüfus, sultan-ı ervah oldu.

Sekizinci Reşha

Bilirsin ki sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak daimî kaldırabilir. Halbuki bak bu zat, büyük ve çok âdetleri hem inatçı, mutaassıp büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref’edip yerlerine öyle secaya-yı âliyeyi ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz’ ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hârika icraatı yapıyor.

İşte şu asr-ı saadeti görmeyenlere, Ceziretü’l-Arab’ı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. O zatın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?

Dokuzuncu Reşha

Hem bilirsin, küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemaatte, küçük bir meselede, münazaralı bir davada hicabsız, pervasız; küçük fakat hacaletâver bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telaş göstermeden söyleyemez. Şimdi bak bu zata; pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük husumet karşısında, pek büyük meselelerde, pek büyük davada, pek büyük bir serbestiyetle, bilâ-perva, bilâ-tereddüt, bilâ-hicab, telaşsız, samimi bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedit, ulvi bir surette söylediği sözlerinde hiç hilaf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ! اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى

Evet hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnidir. Hakikatbînin gözüne, hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın?

Onuncu Reşha

İşte bak, ne kadar merak-âver, ne kadar cazibedar, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakaiki gösterir ve mesaili ispat eder.

Bilirsin ki en ziyade insanı tahrik eden meraktır. Hattâ eğer sana denilse: “Yarı ömrünü, yarı malını versen Kamer’den ve Müşteri’den biri gelir, Kamer’de ve Müşteri’de ne var ne yok, ahvalini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbalini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek.” Merakın varsa vereceksin.

Halbuki şu zat, öyle bir Sultan’ın ahbarını söylüyor ki memleketinde kamer bir sinek gibi bir pervane etrafında döner. O arz olan o pervane ise bir lamba etrafında pervaz eder. Ve o güneş olan lamba ise o Sultan’ın binler menzillerinden bir misafirhanesinde binler misbahlar içinde bir lambasıdır.

Hem öyle acayip bir âlemden hakiki olarak bahsediyor ve öyle bir inkılabdan haber veriyor ki binler küre-i arz bomba olsa patlasalar, o kadar acib olmaz. Bak, onun lisanında اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ۞ اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ۞ اَلْقَارِعَةُ gibi sureleri işit.

Hem öyle bir istikbalden doğru olarak haber veriyor ki, şu dünyevî istikbal, ona nisbeten bir katre serap hükmündedir. Hem öyle bir saadetten pek ciddi olarak haber veriyor ki bütün saadet-i dünyeviye, ona nisbeten bir berk-i zâilin bir şems-i sermede nisbeti gibidir.

On Birinci Reşha

Böyle acib ve muamma-âlûd şu kâinatın perde-i zahiriyesi altında elbette ve elbette böyle acayip bizi bekliyor. Böyle acayibi haber verecek, böyle hârika ve fevkalâde mu’ciz-nüma bir zat lâzımdır. Hem bu zatın gidişatından görünüyor ki o görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor. Hem bizi nimetleriyle perverde eden şu semavat ve arzın İlahı bizden ne istiyor, marziyatı nedir, pek sağlam olarak bize ders veriyor.

Hem bunlar gibi daha pek çok merak-âver, lüzumlu hakaiki ders veren bu zata karşı her şeyi bırakıp ona koşmak, onu dinlemek lâzım gelirken; ekser insanlara ne olmuş ki sağır olup kör olmuşlar, belki divane olmuşlar ki bu hakkı görmüyorlar, bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar?

On İkinci Reşha

İşte şu zat, şu mevcudat Hâlık’ının vahdaniyetinin hakkaniyeti derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık, bir delil-i sadık olduğu gibi haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir bürhan-ı kātı’ı, bir delil-i sâtııdır. Belki nasıl ki o zat, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür. Öyle de duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i icadıdır. Haşir meselesinde geçen şu sırrı, makam münasebetiyle tekrar ederiz:

İşte bak, o zat öyle bir salât-ı kübrada dua ediyor ki güya şu cezire, belki arz, onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Bak hem öyle bir cemaat-i uzmada niyaz ediyor ki güya benî-Âdem’in zaman-ı Âdem’den asrımıza, kıyamete kadar bütün nurani kâmil insanlar, ona ittiba ile iktida edip duasına âmin diyorlar.

Hem bak, öyle bir hâcet-i âmme için dua ediyor ki değil ehl-i arz, belki ehl-i semavat, belki bütün mevcudat, niyazına “Evet, yâ Rabbenâ ver, biz dahi istiyoruz.” deyip iştirak ediyorlar. Hem öyle fakirane, öyle hazînane, öyle mahbubane, öyle müştakane, öyle tazarrukârane niyaz ediyor ki bütün kâinatı ağlattırıyor, duasına iştirak ettiriyor.

Bak, hem öyle bir maksat, öyle bir gaye için dua ediyor ki insanı ve âlemi, belki bütün mahlukatı esfel-i safilînden, sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan a’lâ-yı illiyyîne yani kıymete, bekaya, ulvi vazifeye çıkarıyor.

Bak, hem öyle yüksek bir fîzar-ı istimdadkârane ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane ile istiyor, yalvarıyor ki güya bütün mevcudata ve semavata ve arşa işittirip vecde getirip duasına “Âmin Allahümme âmin” dedirtiyor.

Bak, hem öyle Semî’, Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr, Rahîm bir Alîm’den hâcetini istiyor ki bilmüşahede en hafî bir zîhayatın en hafî bir hâcetini, bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder. Çünkü istediğini –velev lisan-ı hal ile olsun– verir. Ve öyle bir suret-i hakîmane, basîrane, rahîmanede verir ki şüphe bırakmaz bu terbiye ve tedbir öyle bir Semî’ ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hastır.

On Üçüncü Reşha

Acaba bütün efazıl-ı benî-Âdem’i arkasına alıp, arz üstünde durup, arş-ı a’zama müteveccihen el kaldırıp dua eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-i kâinat ne istiyor? Bak dinle:

Saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, lika istiyor, cennet istiyor. Hem meraya-yı mevcudatta ahkâmını ve cemallerini gösteren bütün esma-i kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor.

Hattâ eğer rahmet, inayet, hikmet, adalet gibi hesapsız o matlubun esbab-ı mûcibesi olmasa idi; şu zatın tek duası, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen şu cennetin binasına sebebiyet verecekti. Evet, nasıl ki onun risaleti şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi. Öyle de onun ubudiyeti dahi öteki dârın açılmasına sebeptir.

Acaba ehl-i akıl ve tahkike لَيْسَ فِى الْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ dediren şu meşhud intizam-ı faik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü sanat ve misilsiz cemal-i rububiyet; hiç böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabul eder mi ki en cüz’î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfa etsin; en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ, yüz bin defa hâşâ! Böyle bir cemal, böyle bir çirkinliği kabul etmez, çirkin olmaz.

Yahu ey hayalî arkadaşım! Şimdilik kâfidir, geri gitmeliyiz. Yoksa yüz sene şu zamanda, şu cezirede kalsak yine o zatın garaib-i icraatını ve acayib-i vezaifini, yüzden birisine tamamen ihata edip temaşasında doyamayız.

Şimdi gel, üstünde döneceğimiz her asra birer birer bakacağız. Bak, nasıl her asır, o Şems-i Hidayet’ten aldıkları feyiz ile çiçek açmışlar. Ebu Hanife, Şafiî, Bayezid-i Bistamî, Şah-ı Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi milyonlar münevver meyveler veriyor.

Meşhudatımızın tafsilatını başka vakte ta’lik edip o mu’ciz-nüma ve hidayet-edaya bir kısım kat’î mu’cizatına işaret eden bir salavat getirmeliyiz:

عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقَانُ الْحَكٖيمُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهٖ ٠ عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَ الْاِنْجٖيلُ وَ الزَّبُورُ ٠ وَ بَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ الْاِرْهَاصَاتُ وَ هَوَاتِفُ الْجِنِّ وَ اَوْلِيَاءُ الْاِنْسِ وَ كَوَاهِنُ الْبَشَرِ ٠ وَ انْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ ٠ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ سَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهٖ ٠ عَلٰى مَنْ جَائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ وَ نَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ وَ اَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ وَ شَبَعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهٖ مِأَتٌ مِنَ الْبَشَرِ وَ نَبَعَ الْمَاءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهٖ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَ اَنْطَقَ اللّٰهُ لَهُ الضَّبَّ وَ الظَّبْىَ وَ الْجِذْعَ وَ الذِّرَاعَ وَ الْجَمَلَ وَ الْجَبَلَ وَ الْحَجَرَ وَ الْمَدَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَ مَازَاغَ الْبَصَرُ ٠ سَيِّدِنَا وَ شَفٖيعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ سَلَامٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِى الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ فٖى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَ اغْفِرْلَنَا وَ ارْحَمْنَا يَا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا اٰمٖينَ

Şuâat-ı Marifeti’n-Nebi namındaki Türkçe bir risalede ve On Dokuzuncu Mektup’ta ve şu Söz’de icmalen işaret ettiğimiz delail-i nübüvvet-i Ahmediyeyi (asm) beyan etmişim. Hem onda Kur’an-ı Hakîm’in vücuh-u i’cazı icmalen zikredilmiş. Yine “Lemaat” namında Türkçe bir risalede ve Yirmi Beşinci Söz’de Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu icmalen beyan ve kırk vücuh-u i’cazına işaret etmişim. O kırk vecihte, yalnız nazımda olan belâgatı, “İşaratü’l-İ’caz” namındaki bir tefsir-i Arabîde kırk sahife içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa şu üç kitaba müracaat edebilirsin.

On Dördüncü Reşha

Mahzen-i mu’cizat ve mu’cize-i kübra olan Kur’an-ı Hakîm, nübüvvet-i Ahmediye (asm) ile vahdaniyet-i İlahiyeyi, o derece kat’î ispat ediyor ki başka bürhana hâcet bırakmıyor. Biz de onun tarifine ve medar-ı tenkit olmuş bir iki lem’a-i i’cazına işaret ederiz.

İşte Rabb’imizi bize tarif eden Kur’an-ı Hakîm; şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,

Şu sahaif-i arz ve semada müstetir künuz-u esma-i İlahiyenin keşşafı,

Şu sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakaikin miftahı,

Şu âlem-i şehadet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı Rahmaniye ve hitabat-ı ezeliyenin hazinesi,

Şu âlem-i maneviye-i İslâmiyenin güneşi, temeli, hendesesi,

Avâlim-i uhreviyenin haritası,

Zat ve sıfât ve şuun-u İlahiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı nâtıkı, tercüman-ı sâtıı,

Şu âlem-i insaniyetin mürebbisi, hikmet-i hakikisi, mürşid ve hâdîsi,

Hem bir kitab-ı hikmet ve şeriat hem bir kitab-ı dua ve ubudiyet hem bir kitab-ı emir ve davet hem bir kitab-ı zikir ve marifet gibi; bütün hâcat-ı maneviyesine karşı birer kitap ve bütün muhtelif ehl-i mesalik ve meşarib olan evliya ve sıddıkînin, asfiya ve muhakkikînin her birinin meşreplerine lâyık birer risale ibraz eden bir “Kütüphane-i Mukaddese”dir.

Sebeb-i kusur tevehhüm edilen tekraratındaki lem’a-i i’caza bak ki Kur’an, hem bir kitab-ı zikir hem bir kitab-ı dua hem bir kitab-ı davet olduğundan içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir ve eblağdır. Ehl-i kusurun zannı gibi değil. Zira zikrin şe’ni tekrar ile tenvirdir. Duanın şe’ni terdad ile takrirdir. Emir ve davetin şe’ni tekrar ile tekiddir.

Hem herkes her vakit bütün Kur’an’ı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sureye galiben muktedir olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur’aniye ekser uzun surelerde derc edilerek her bir sure bir küçük Kur’an hükmüne geçmiş. Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için tevhid ve haşir ve kıssa-i Musa gibi bazı maksatlar tekrar edilmiş.

Hem cismanî ihtiyaç gibi manevî hâcat dahi muhteliftir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur; cisme hava, ruha hû gibi. Bazısına her saat, Bismillah gibi ve hâkeza… Demek tekrar-ı âyet, tekerrür-ü ihtiyaçtan ileri gelmiş ve o ihtiyaca işaret ederek uyandırıp teşvik etmek hem iştiyakı ve iştihayı tahrik etmek için tekrar eder.

Hem Kur’an müessistir. Bir din-i mübinin esasatıdır ve şu âlem-i İslâmiyet’in temelleridir ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi değiştirip muhtelif tabakata, mükerrer suallerine cevaptır. Müessise tesbit etmek için tekrar lâzımdır. Tekid için terdad lâzımdır. Teyid için takrir, tahkik, tekrir lâzımdır.

Hem öyle mesail-i azîme ve hakaik-i dakikadan bahsediyor ki umumun kalplerinde yerleştirmek için çok defa muhtelif suretlerde tekrar lâzımdır. Bununla beraber sureten tekrardır fakat manen her bir âyetin çok manaları, çok faydaları, çok vücuh ve tabakatı vardır. Her bir makamda ayrı bir mana ve fayda ve maksatlar için zikrediliyor.

Hem Kur’an’ın mesail-i kevniyenin bazısında ibham ve icmali ise irşadî bir lem’a-i i’cazdır. Ehl-i ilhadın tevehhüm ettikleri gibi medar-ı tenkit olamaz ve sebeb-i kusur değildir.

Eğer desen: Acaba neden Kur’an-ı Hakîm, felsefenin mevcudattan bahsettiği gibi etmiyor? Bazı mesaili mücmel bırakır, bazısını nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip yormayacak bir suret-i basitane-i zahiranede söylüyor.

Cevaben deriz ki: Felsefe hakikatin yolunu şaşırmış, onun için. Hem geçmiş derslerden ve Sözlerden elbette anlamışsın ki Kur’an-ı Hakîm, şu kâinattan bahsediyor; tâ zat ve sıfât ve esma-i İlahiyeyi bildirsin. Yani bu kitab-ı kâinatın maânîsini anlattırıp tâ Hâlık’ını tanıttırsın. Demek, mevcudata kendileri için değil belki mûcidleri için bakıyor. Hem umuma hitap ediyor. İlm-i hikmet ise mevcudata mevcudat için bakıyor. Hem hususan ehl-i fenne hitap ediyor.

Öyle ise mademki Kur’an-ı Hakîm, mevcudatı delil yapıyor, bürhan yapıyor. Delil zahirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir. Hem mademki Kur’an-ı Mürşid, bütün tabakat-ı beşere hitap eder. Kesretli tabaka ise tabaka-i avamdır. Elbette irşad ister ki lüzumsuz şeyleri ibham ile icmal etsin ve dakik şeyleri temsil ile takrib etsin ve mağlatalara düşürmemek için zahirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz belki zararlı bir surette tağyir etmemektir.

Mesela, güneşe der: “Döner bir siracdır, bir lambadır.” Zira güneşten, güneş için mahiyeti için bahsetmiyor. Belki bir nevi intizamın zembereği ve nizamın merkezi olduğundan, intizam ve nizam ise Sâni’in âyine-i marifeti olduğundan bahsediyor. Evet, der: اَلشَّمْسُ تَجْرٖى “Güneş döner.” Bu döner tabiriyle kış yaz, gece gündüzün deveranındaki muntazam tasarrufat-ı kudreti ihtar ile azamet-i Sâni’i ifham eder. İşte bu dönmek hakikati ne olursa olsun, maksud olan ve hem mensuc hem meşhud olan intizama tesir etmez.

Hem der: وَجَعَلْنَا (الشَّمْسَ) سِرَاجًا Şu sirac tabiriyle âlemi bir kasır suretinde, içinde olan eşya ise insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenat ve mat’umat ve levazımat olduğunu ve güneş dahi musahhar bir mumdar olduğunu ihtar ile rahmet ve ihsan-ı Hâlık’ı ifham eder.

Şimdi bak, şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak, diyor ki:

“Güneş, bir kitle-i azîme-i mayia-yi nâriyedir. Ondan fırlamış olan seyyaratı etrafında döndürüp cesameti bu kadar, mahiyeti böyledir şöyledir.” Mûhiş bir dehşetten, müthiş bir hayretten başka, ruha bir kemal-i ilmî vermiyor. Bahs-i Kur’an gibi etmiyor. Buna kıyasen bâtınen kof, zahiren mutantan felsefî meselelerin ne kıymette olduğunu anlarsın. Onun şaşaa-i surîsine aldanıp Kur’an’ın gayet mu’ciz-nüma beyanına karşı hürmetsizlik etme!

اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْاٰنَ شِفَاءً لَنَا وَ لِكَاتِبِهٖ وَ اَمْثَالِهٖ مِنْ كُلِّ دَاءٍ وَ مُونِسًا لَنَا وَ لَهُمْ فٖى حَيَاتِنَا وَ بَعْدَ مَمَاتِنَا وَ فِى الدُّنْيَا قَرٖينًا وَ فِى الْقَبْرِ مُونِسًا وَ فِى الْقِيَامَةِ شَفٖيعًا وَ عَلَى الصِّرَاطِ نُورًا وَ مِنَ النَّارِ سِتْرًا وَ حِجَابًا وَ فِى الْجَنَّةِ رَفٖيقًا وَ اِلَى الْخَيْرَاتِ كُلِّهَا دَلٖيلًا وَ اِمَامًا بِفَضْلِكَ وَ جُودِكَ وَ كَرَمِكَ وَ رَحْمَتِكَ يَا اَكْرَمَ الْاَكْرَمٖينَ وَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ اٰمٖينَ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقَانُ الْحَكٖيمُ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ

İhtar: Arabî Risaletü’n-Nur’da On Dördüncü Reşha’nın altı katresi, bâhusus Dördüncü Katre’nin altı nüktesi, Kur’an-ı Hakîm’in kırk kadar enva-ı i’cazından on beşini beyan eder. Ona iktifaen burada ihtisar ettik. İstersen ona müracaat et, bir hazine-i mu’cizat bulursun.

*

[1] Hâşiye: Hüseyin-i Cisrî “Risale-i Hamîdiye”sinde yüz on dört işaratı, o kitaplardan çıkarmıştır. Tahriften sonra bu kadar bulunsa elbette daha evvel çok tasrihat varmış.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir