Yirminci Söz



İzahlı Metin

### Yirminci Söz

İki Makamdır

#### Birinci Makam

*Bismillahirrahmanirrahim* *(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Ve iz kulnâ lil melâiketi’scudû li âdeme fe secedû illâ iblîs* *(Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin!” demiştik de İblis hariç hepsi secde etmişti.)*

*İnnallâhe ye’murukum en tezbahû bakaraten* *(Şüphesiz Allah size bir inek kesmenizi emrediyor.)*

*Sümme kaset kulûbuküm min ba’di zâlike fehiye kelhicârati ev eşeddü kasveten* *(Sonra, bunun ardından kalpleriniz katılaştı; artık onlar taş gibi, hatta daha da katıdır.)*

Bir gün bu ayetleri okurken, şeytanın telkinlerine karşı Hikmetli Kur’an’ın feyzinden üç önemli nokta ilham edildi. Vesvese şöyleydi:

Diyorsunuz ki: “Kur’an bir mucizedir. Hem sonsuz bir belağat (edebî üstünlük) içindedir. Hem de her zaman, herkese bir hidayet rehberidir.” Hâl böyleyken, bazı küçük olayları bir tarihçi gibi ısrarla tekrar etmenin ne anlamı var? Bir ineğin kesilmesi gibi önemsiz bir olayı bu kadar önemli nitelemelerle zikretmenin, hatta o büyük sureye “Bakara (İnek)” ismini vermenin ne ilgisi var? Ayrıca, Âdem’e secde edilmesi olayı tamamen gaybi (akılla bilinemeyen) bir emirdir. Akıl buna bir yol bulamaz; ancak güçlü bir imandan sonra teslimiyetle kabul edilebilir. Oysa Kur’an, bütün akıl sahiplerine ders veriyor. Birçok yerde *efelâ ya’kilûn* *(Hiç akletmezler mi?)* diyerek meseleyi akla havale ediyor. Hem taşların rastlantısal gibi görünen bazı doğal durumlarını önemle anlatmakta nasıl bir hidayet olabilir?

İlham edilen önemli noktalar ise şunlardır:

Birinci Nükte

Hikmetli Kur’an’da pek çok küçük olay vardır ki her birinin arkasında genel bir ilke saklanmış ve evrensel bir kanunun ucu olarak gösterilmiştir. Nitekim *alleme âdeme’l-esmâe küllehâ* *(Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti)* ayeti, Hz. Âdem’in meleklere karşı halifelik yeteneğini gösteren bir mucizesi olan “isimlerin öğretilmesi” olayıdır ve görünüşte küçük bir hadisedir. Ancak bu, şu genel ilkenin bir ucudur:

İnsan türüne, kapsamlı yeteneği sayesinde öğretilen sayısız ilimler, kâinatın türlerini kuşatan pek çok fen bilimleri ve Yaratıcı’nın işlerine ve sıfatlarına dair çok sayıda bilginin öğretilmesiyle insanlık, sadece meleklere değil, göklere, yeryüzüne ve dağlara karşı bile “en büyük emaneti yüklenme” davasında bir üstünlük kazanmıştır. Ve Kur’an’ın ifade ettiği gibi, insanlık bütünüyle yeryüzünün manevi bir halifesi olmuştur. Tıpkı bunun gibi, meleklerin Hz. Âdem’e secde etmesi ve şeytanın secde etmemesi şeklindeki gaybi ve küçük olay da, gözle görülen çok geniş ve genel bir ilkenin ucu olduğu gibi, çok büyük bir gerçeği de hissettirmektedir. Şöyle ki:

Kur’an, Âdem şahsında meleklerin itaat ve bağlılığını, şeytanın ise kibirlenip reddedişini anlatarak; insan türüne, kâinattaki maddi varlıkların çoğunun, onların manevi temsilcilerinin ve görevlilerinin boyun eğdirildiğini, insanlığın bütün duyularının faydalanmasına hazır ve itaatkâr hâle getirildiğini anlatır. Bununla birlikte, o türün yeteneklerini bozan ve yanlış yollara sevk eden şerli unsurların, onların temsilcilerinin ve kötü sakinlerinin, insanlığın manevi gelişim yolunda ne büyük bir engel ve ne müthiş bir düşman oluşturduğunu hatırlatır. Böylece Mucizelerle Dolu Kur’an, tek bir Âdem (Aleyhisselam) ile ilgili küçük bir olayı anlatırken, aslında bütün kâinatla ve bütün insanlıkla yüce bir diyalog kurmaktadır.

İkinci Nükte

Mısır toprakları, aslında kumluk bir alan olan Büyük Sahra Çölü’nün bir parçası olmasına rağmen, mübarek Nil Nehri’nin feyziyle çok verimli bir tarla hâline gelmiştir. Bu cehennem gibi çölün komşuluğunda, böylesine cennet gibi mübarek bir yerin bulunması, tarım ve ziraati halkı için çok cazip bir hâle getirmiştir. Bu durum, o bölge halkının karakterine öylesine yerleşmiştir ki ziraati kutsallaştırmış, ziraatın aracı olan “inek” ve “öküzü” kutsal, hatta ilah derecesine çıkarmışlardır. Hatta o dönemdeki Mısır milleti, öküze ve ineğe tapınma derecesinde bir kutsallık atfetmişti. İşte o zamanlar İsrailoğulları da o bölgede yetişiyordu ve bu terbiyeden bir pay aldıkları, buzağıya tapma meselesinden anlaşılmaktadır.

İşte Hikmetli Kur’an, Hz. Musa Aleyhisselam’ın peygamberliği aracılığıyla, o milletin karakterine sinmiş ve yeteneklerine işlemiş olan inek-perestlik (ineğe tapma) düşüncesini kökünden kesip öldürdüğünü, bir ineğin kesilmesi olayıyla anlatmaktadır.

İşte bu küçük olay üzerinden, her zaman ve herkes için son derece gerekli olan genel bir ilkeyi ve hikmetli bir dersi, yüce bir mucizevilikle beyan eder.

Buna kıyasla bil ki, Hikmetli Kur’an’da bazı tarihi olaylar şeklinde zikredilen küçük hadiseler, genel ilkelerin birer ucudur. Hatta pek çok surede zikredilen ve tekrar edilen Hz. Musa kıssasının yedi cümlesine örnek olarak, Lemaat’taki İ’caz-ı Kur’an Risalesi’nde, o küçük cümlelerin her bir parçasının nasıl önemli bir genel ilkeyi içerdiğini açıklamışız. İstersen o risaleye müracaat et.

Üçüncü Nükte

*Sümme kaset kulûbuküm min ba’di zâlike fehiye kelhicârati ev eşeddü kasveten ve inne mine’l-hicârati lemâ yetefecceru minhu’l-enhâr ve inne minhâ lemâ yeşşakkaku fe yahrucu minhu’l-mâ ve inne minhâ lemâ yehbitu min haşyetillâh vemâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn* *(Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı; artık onlar taş gibi, hatta daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki içinden nehirler fışkırır. Öylesi var ki yarılır da içinden su çıkar. Öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.)*

Bu ayeti okurken vesvese veren dedi ki: “Herkesin bildiği sıradan bir şey olan taşların bu bazı doğal durumlarını, en önemli ve büyük meseleler gibi anlatmanın ne anlamı, ne ilgisi ve ne gereği var?”

Bu vesveseye karşı Kur’an’ın feyzinden şöyle bir nükte ilham edildi:

Evet, bir ilgisi ve gereği vardır. Hem o kadar büyük bir ilgi, o kadar önemli bir anlam ve o kadar muazzam ve gerekli bir hakikat var ki, ancak Kur’an’ın mucizevi özlü anlatımı ve irşadının lütfuyla bir derece basitleştirilmiş ve özetlenmiştir.

Evet, Kur’an’ın mucizeviliğinin bir esası olan özlü anlatım (icaz) ve Kur’an hidayetinin bir nuru olan irşat lütfu ve güzel anlatım üslubu, şunu gerektirir ki: Kur’an’ın muhatapları içinde çoğunluğu oluşturan halka, genel hakikatler ve derin evrensel ilkeler, alışkın oldukları ve küçük örneklerle gösterilsin. Fikirleri basit olan genel halk kitlesine, muazzam hakikatlerin sadece uçları ve basit bir şekli gösterilsin. Ayrıca, alışkanlık perdesi altında ve yeryüzünün derinliklerinde gerçekleşen olağanüstü ilahi tasarruflar, özetle gösterilsin. İşte bu sırra dayanarak Hikmetli Kur’an, bu ayetle şöyle der:

Ey İsrailoğulları ve ey Âdemoğulları! Size ne oldu da kalpleriniz taştan daha donuk ve daha katı bir hâle geldi? Çünkü görmüyor musunuz ki, o çok sert, çok katı ve toprağın altında muazzam bir tabaka oluşturan o kocaman taşlar, ilahi emirlere karşı o kadar itaatkâr ve boyun eğmiş, Rabbin icraatları altında o kadar yumuşak ve emirberdir ki, havada ağaçların şekillenmesinde ilahi tasarruflar ne derece kolaylıkla gerçekleşiyorsa, yeraltında ve o sert, sağır taşlarda da o derece kolaylık ve düzenle, hatta damarlarda kanın dolaşımı gibi düzenli su kanalları¹ ve su damarları, tam bir hikmetle o taşlarda bir direniş görmeden akar. Yine, havadaki bitki ve ağaç dallarının kolaylıkla yayılması gibi, o derece bir kolaylıkla köklerin incecik damarları da yeraltındaki taşlarda bir engelle karşılaşmadan ilahi emirlerle düzenli bir şekilde yayılır. Kur’an buna işaret ederek, bu ayetle geniş bir hakikati ders verir ve o dersle o katı kalplere şu manayı fısıldar:

Ey İsrailoğulları ve ey Âdemoğulları! Zayıflığınız ve acizliğiniz içinde nasıl bir kalp taşıyorsunuz ki, öyle bir Zat’ın emirlerine karşı o kalp katılıkla direniyor? Hâlbuki o koca sert taşların devasa tabakası, O Zat’ın emirleri karşısında tam bir bağlılıkla karanlıklar içinde en ince görevlerini mükemmel bir şekilde yerine getiriyor, itaatsizlik göstermiyorlar. Hatta o taşlar, yeryüzündeki bütün canlılara hayat suyu ile birlikte diğer yaşam kaynakları için öyle bir hazinedarlık ediyor, öyle bir adaletle dağıtıma vesile oluyor ve öyle bir hikmetle paylaştırmaya aracı oluyor ki, sonsuz hikmet sahibi Yüce Allah’ın kudret elinde, adeta bir balmumu gibi, belki de hava gibi yumuşaktır, dirençsizdir ve kudretinin azameti karşısında secde hâlindedir.

Çünkü yeryüzünde gözlemlediğimiz bu düzenli sanat eserleri ve bu hikmetli, şefkatli ilahi tasarruflar gibi, yeraltında da aynen gerçekleşiyor. Hatta hikmet açısından daha şaşırtıcı ve düzen bakımından daha olağanüstü bir şekilde ilahi hikmet ve şefkat tecelli ediyor.

Bakınız! En sert ve hissiz o kocaman taşlar, yaratılış emirlerine karşı nasıl balmumu gibi bir yumuşaklık gösteriyorlar. Allah’ın memuru olan o latif sulara, o nazik köklere, o ipek gibi damarlara karşı o kadar dirençsiz ve katı kalpsizdirler ki, sanki bir âşık gibi o latif ve güzellerin temasıyla kalbini parçalıyor, onların yollarında toprak oluyor.

Ayrıca, *ve inne minhâ lemâ yehbitu min haşyetillâh* *(Öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır)* ayetiyle şöyle muazzam bir hakikatin ucunu gösteriyor:

“Allah’ı görme talebi” hadisesinde, meşhur dağın tecelli ile parçalanması ve taşlarının dağılması gibi, yeryüzünün tamamında, aslı sudan katılaşmış ve adeta tek parça taşlardan ibaret olan dağların çoğunun, deprem veya bazı yeryüzü olayları şeklinde gerçekleşen celalli tecellilerle o dağların yüksek zirvelerinden, o haşyet verici celalli tecellilerin ortaya çıkmasıyla taşlar parçalanarak bir kısmı ufalanıp toprağa karışır ve bitkilere kaynak olur. Diğer bir kısmı taş olarak kalıp yuvarlanarak derelere, ovalara dağılır ve yeryüzü sakinlerinin meskenleri gibi birçok işlerinde hizmetkârlık eder. Gizli bazı hikmetler ve faydalar için Allah’ın kudret ve hikmetine itaat secdesi ederek, Yüce Yaratıcı’nın hikmet kanunlarına boyun eğmiş bir şekil alırlar.

Elbette o haşyetle (korku ve saygıyla) yüksek konumunu terk edip alçakgönüllülükle daha aşağıdaki yerleri tercih etmek ve bu önemli faydalara sebep olmak, boşuna ve başıboş değildir; rastlantısal da olamaz. Aksine, her şeye gücü yeten ve sonsuz hikmet sahibi bir Zat’ın hikmetli tasarruflarıyla, o düzensizlik içinde, dışarıdan görünmeyen hikmetli bir düzenin bulunduğuna delil ise, o taşlarla ilgili faydalar, menfaatler ve onların üzerinden yuvarlandıkları dağın bedenine giydirilen, çiçek ve meyvelerin değerli taşlarıyla işlenmiş ve süslenmiş olan gömleklerin mükemmel düzeni ve güzel sanatı, kesin ve şüphesiz bir şekilde şahitlik eder.

İşte bu üç ayetin hikmet açısından ne kadar değerli olduğunu gördünüz. Şimdi de Kur’an’ın ifade letafetine ve belağatının mucizeviliğine bakınız ki, zikredilen bu büyük, geniş ve önemli hakikatlerin uçlarını, üç bölüm içinde, herkesçe bilinen ve görülen üç olayla nasıl gösteriyor. Ve ibret alınacak başka üç hadiseyi hatırlatarak latif bir irşat yapıyor ve karşı konulmaz bir şekilde uyarıyor.

Mesela, ikinci bölümde der: *ve inne minhâ lemâ yeşşakkaku fe yahrucu minhu’l-mâ* *(Öylesi var ki yarılır da içinden su çıkar.)*

Bu bölümle, Hz. Musa Aleyhisselam’ın asasına karşı tam bir şevkle yarılarak on iki gözünden on iki çeşme akıtan taşa işaret ederek, şöyle bir anlamı ifade eder ve manen der:

Ey İsrailoğulları! Hz. Musa’nın (Aleyhisselam) tek bir mucizesi karşısında kocaman taşlar yumuşayıp parçalanıyor; ya haşyetinden ya da sevincinden ağlayarak sel gibi gözyaşı döktüğü hâlde, ne hakla Hz. Musa’nın (Aleyhisselam) bütün mucizelerine karşı inat edip ağlamıyor, gözünüz donuk, kalbiniz katı kalıyor?

Üçüncü bölümde ise der: *ve inne minhâ lemâ yehbitu min haşyetillâh* *(Öylesi de var ki Allah korkusundan yuvarlanır.)*

Bu bölümle, Tur-i Sina Dağı’nda Hz. Musa’nın (Aleyhisselam) münacatı sırasında gerçekleşen celalli tecellinin heybetinden koca dağın parçalanıp dağılması ve o haşyetten taşların etrafa yuvarlanması olayını hatırlatarak şöyle bir ders verir:

Ey Musa’nın (Aleyhisselam) kavmi! Nasıl oluyor da Allah’tan korkmuyorsunuz? Hâlbuki taşlardan ibaret olan dağlar, O’nun haşyetinden ezilip dağılıyor. Hem sizden kesin söz almak için Tur Dağı’nın üzerinize kaldırıldığını, hem de “Allah’ı görme talebi” hadisesinde dağın parçalandığını bilip gördüğünüz hâlde, ne cesaretle O’nun haşyetinden titremeyip kalbinizi katılık ve katılığın içinde tutuyorsunuz?

Birinci bölümde ise şöyle diyor: *ve inne mine’l-hicârati lemâ yetefecceru minhu’l-enhâr* *(Taşlardan öylesi var ki içinden nehirler fışkırır.)*

Bu bölümle, dağlardan fışkıran mübarek Nil, Dicle ve Fırat gibi ırmakları hatırlatarak, taşların yaratılış emirlerine karşı ne kadar olağanüstü ve mucizevi bir şekilde boyun eğdiğini ve ilahi tecellilere mazhar olduğunu ifade eder. Ve bu yolla, uyanık kalplere şöyle bir mana verir: Bu kadar büyük ırmakların gerçek kaynağının şu dağlar olması kesinlikle mümkün değildir. Çünkü farz edelim ki o dağlar tamamen su kesilse ve koni şeklinde birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin bu kadar hızlı ve bol akışına karşı dengelerini kaybetmeden ancak birkaç ay dayanabilirler. Ve bu kadar çok harcamaya karşılık, genellikle toprağın bir metre kadar derinine işleyen yağmur, yeterli bir gelir kaynağı olamaz.

Demek ki bu nehirlerin fışkırması, sıradan, doğal ve tesadüfi bir olay değildir. Aksine, sonsuz celal sahibi Yaratıcı, onları tamamen gayb hazinesinden akıtmaktadır.

İşte bu sırra işaretle bu manayı ifade etmek için hadiste rivayet edilir ki: “O üç nehrin her birine cennetten her an bir damla damlar ve bu yüzden bereketlidirler.” Bir başka rivayette ise, “Bu üç nehrin kaynakları cennettendir,” denilmiştir. Bu rivayetin hakikati şudur: Mademki maddi sebepler, bu nehirlerin bu kadar bol fışkırmasına güç yetiremiyor, öyleyse kaynakları gayb âlemindedir ve gizli bir rahmet hazinesinden gelir ki, harcamalar ile gelirler arasındaki denge devam etsin.

İşte Hikmetli Kur’an, bu manayı hatırlatarak şöyle bir ders verir:

Ey İsrailoğulları ve ey Âdemoğulları! Kalp katılığı ve katılığınızla öyle bir Yüce Zat’ın emirlerine karşı itaatsizlik ediyorsunuz ve öyle ebedi bir Güneş’in marifet (tanıma) ışığına karşı gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki, Mısır’ınızı cennete çeviren mübarek Nil gibi koca nehirleri, sıradan, cansız taşların ağızlarından akıtarak, kudretinin mucizelerini ve birliğinin delillerini, o koca nehirlerin gücü, ortaya çıkışı ve feyzi derecesinde kâinatın kalbine ve yeryüzünün aklına vererek, cinlerin ve insanların kalplerine ve akıllarına ulaştırıyor. Hem hissiz, cansız bazı taşları böyle şaşırtıcı bir tarzda² kudretinin mucizelerine mazhar etmesi, güneşin ışığının güneşi göstermesi gibi, o sonsuz celal sahibi Yaratıcı’yı gösterdiği hâlde, nasıl oluyor da O’nun o marifet nuruna karşı kör olup görmüyorsunuz?

İşte bu üç hakikate nasıl bir belağat giydirilmiş, gör ve irşat edici belağata dikkat et. Acaba hangi katılık ve katılıktır ki, böylesine hararetli bu irşat edici belağat karşısında dayanabilsin, ezilmesin?

İşte baştan buraya kadar anladıysan, Hikmetli Kur’an’ın irşat edici bir mucize pırıltısını gör ve Allah’a şükret.

*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm* *(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapan sensin.)*

*Allâhümme fehhimnâ esrâra’l-Kur’ân kemâ tuhibbu ve terdâ ve veffıknâ li hidmetihî âmîn bi rahmetike yâ erhamerrâhimîn* *(Allah’ım! Kur’an’ın sırlarını, sevdiğin ve razı olduğun şekilde bize anlamayı nasip et ve ona hizmet etmede bizi muvaffak kıl. Âmin. Ey merhametlilerin en merhametlisi, rahmetinle duamızı kabul eyle.)*

*Allâhümme salli ve sellim alâ men ünzile aleyhi’l-Kur’ânü’l-Hakîm ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn* *(Allah’ım! Üzerine Hikmetli Kur’an indirilen zata, onun ailesine ve bütün ashabına salat ve selam eyle.)*

*

### Yirminci Söz’ün İkinci Makamı

Peygamberlerin Mucizeleri Yüzünde Parlayan Kur’an’ın Mucizeviliğine Dair Bir Pırıltı

*Sondaki iki soru ve iki cevaba dikkat et.*

*Bismillahirrahmanirrahim* *(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mübîn* *(Yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir kitapta yazılıdır.)*

On dört sene evvel (şimdi otuz seneden fazla oldu), bu ayetin bir sırrına dair *İşaratü’l-İ’caz* isimli tefsirimde Arapça bir bahis yazmıştım. Şimdi, arzuları benim için önemli olan iki kardeşim, o bahisle ilgili Türkçe bir açıklama istediler. Ben de Cenab-ı Hakk’ın yardımına güvenerek ve Kur’an’ın feyzine dayanarak diyorum ki:

Bir görüşe göre “Kitab-ı Mübin” (Apaçık Kitap), Kur’an’dan ibarettir. Bu ayet, yaş ve kuru her şeyin onun içinde bulunduğunu beyan ediyor. Öyle mi? Evet, her şey içinde bulunur. Fakat herkes, her şeyi içinde göremez. Çünkü farklı derecelerde bulunur. Bazen çekirdekleri, bazen nüveleri, bazen özetleri, bazen ilkeleri, bazen de alametleri; ya açıkça, ya işaretle, ya remizle (gizli işaretle), ya kapalı bir ifadeyle ya da bir ihtar şeklinde bulunur. Fakat ihtiyaca göre, Kur’an’ın maksadına uygun bir tarzda ve makamın gerektirdiği bir üslupla bu tarzlardan biriyle ifade edilir. Örneğin:

İnsanlığın sanat ve fen alanındaki ilerlemelerinin bir sonucu olan uçak, elektrik, tren, telgraf gibi harika sanat eserleri ve ilginç fen ürünleri ortaya çıkmış ve insanlığın maddi hayatında en büyük yeri almışlardır. Elbette bütün insanlığa hitap eden Hikmetli Kur’an, bunları ihmal etmez. Evet, ihmal etmemiştir. İki yönden onlara da işaret etmiştir:

Birinci Yön: Peygamberlerin mucizeleri şeklinde…

İkinci Kısım: Bazı tarihi olaylar şeklinde işaret eder. Örneğin:

*Kutile ashâbu’l-uhdûd. Ennâri zâti’l-vekûd. İz hüm aleyhâ kuûd. Ve hüm alâ mâ yef’alûne bi’l-mü’minîne şühûd.*³ *Ve mâ nekamû minhüm illâ en yü’minû billâhi’l-azîzi’l-hamîd.* *(Kahrolsun o hendek sahipleri! O çıralı ateşin (sahipleri)! Hani onlar (ateşin) çevresine oturmuşlardı ve müminlere yaptıklarına da şahitlik ediyorlardı. Onlardan, sırf Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman ettikleri için intikam aldılar.)*

Yine, *Fi’l-fülki’l-meşhûn. Ve halaknâ lehüm min mislihî mâ yerkebûn* *(Dolu gemide (onları taşıdık). Ve onlar için, onun gibi binecekleri başka şeyler de yarattık)* gibi ayetlerle trene işaret ettiği gibi,

*Allâhu nûru’s-semâvâti ve’l-ard. Meselü nûrihî ke mişkâtin fîhâ misbâh. El misbâhu fî zücâceh. Ez zücâcetü keennehâ kevkebün dürriyyün yûkadü min şeceratin mübâraketin zeytûnetin lâ şarkiyyetin ve lâ garbiyyetin yekâdü zeytühâ yudîu ve lev lem temseshü nâr. Nûrun alâ nûr.*⁴ *Yehdillâhu li nûrihî men yeşâ’* *(Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. Lamba bir sırça (cam) içindedir. O sırça, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. O lamba, ne doğuya ne de batıya ait olan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur. Onun yağı, kendisine ateş değmese bile neredeyse ışık verecek (kadar saftır). Nur üstüne nurdur. Allah, dilediğini nuruna iletir.)* ayeti de pek çok nura ve sırra işaret etmekle birlikte, elektriğe de bir remizde bulunur.

Bu ikinci kısım, hem birçok âlimin ilgilendiği, hem çok dikkat ve açıklama gerektiren, hem de çok geniş bir konu olduğundan; şimdilik tren ve elektriğe işaret eden bu ayetlerle yetinip o kapıyı açmayacağım.

Birinci Kısım ise, peygamberlerin mucizeleri şeklinde işaret eder. Biz de o kısımdan bazı örnekleri misal olarak zikredeceğiz.

Giriş: İşte Hikmetli Kur’an, peygamberleri, insan topluluklarına manevi ilerlemeleri için birer öncü ve imam olarak gönderdiği gibi, yine insanların maddi ilerlemeleri için de o peygamberlerin her birinin eline bazı harikalar verip, onları insanlara birer ustabaşı ve üstat yapmıştır. Ve onlara mutlak olarak uymayı emreder.

İşte Kur’an, peygamberlerin manevi olgunluklarından bahsederek insanları onlardan faydalanmaya teşvik ettiği gibi, mucizelerinden bahsetmesi de onların benzerlerine ulaşmaya ve onları taklit etmeye yönelik bir teşviki ima eder. Hatta denilebilir ki, manevi olgunluklar gibi, maddi olgunlukları ve harikaları da insanlığa ilk defa mucize eli hediye etmiştir. İşte Hz. Nuh’un (Aleyhisselam) bir mucizesi olan gemi ve Hz. Yusuf’un (Aleyhisselam) bir mucizesi olan saat, insanlığa ilk defa mucize eliyle hediye edilmiştir.

Bu gerçeğe latif bir işarettir ki, sanatkârların çoğu, her sanatta bir peygamberi üstat kabul eder. Mesela, gemiciler Hz. Nuh’u (Aleyhisselam), saatçiler Hz. Yusuf’u (Aleyhisselam), terziler ise Hz. İdris’i (Aleyhisselam)…

Evet, mademki Kur’an’ın her bir ayetinin birçok irşat yönü ve çeşitli hidayet cihetleri olduğu, tahkik ehli ve belağat âlimleri tarafından ittifakla kabul edilmiştir. Öyleyse, Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın en parlak ayetleri olan peygamber mucizelerini anlatan ayetler, sadece birer tarihi hikâye değil, aksine birçok irşat edici manayı içermektedir.

Evet, Kur’an, peygamber mucizelerini zikrederek, beşerî fen ve sanatın nihai sınırlarını çizer. En ileri hedeflerine parmak basar. En son gayelerini belirler. İnsanlığın sırtına teşvik elini vurup o gayeye sevk eder. Geçmiş zaman, gelecek zamanın tohumlarının ambarı ve olaylarının aynası olduğu gibi, gelecek de geçmişin tarlası ve hâllerinin aynasıdır.

Şimdi misal olarak o çok geniş kaynaktan sadece birkaç numune beyan edeceğiz:

Mesela, Hz. Süleyman Aleyhisselam’ın bir mucizesi olarak havanın emrine verilmesini beyan eden *Ve li Süleymâne’r-rîha gudüvvühâ şehrun ve ravâhuhâ şehrun* *(Süleyman’ın emrine de rüzgârı verdik; onun sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir aylık yol idi.)* ayeti, “Hz. Süleyman bir günde havada uçarak iki aylık bir mesafeyi katetmiştir” der. İşte bunda, insanlık için havada böyle bir mesafeyi katetme yolunun açık olduğuna işaret eder. Öyleyse ey insan! Madem sana yol açıktır, bu mertebeye yetiş ve yaklaş.

Cenab-ı Hak, bu ayetin diliyle manen şöyle der: “Ey insan! Bir kulum, nefsinin heveslerini terk ettiği için onu havaya bindirdim. Siz de nefsin tembelliğini bırakıp, âdet kanunlarımdan güzelce istifade ederseniz, siz de binebilirsiniz.”

Yine, Hz. Musa Aleyhisselam’ın bir mucizesini beyan eden *Fe kulnadrib bi asâke’l-hacer. Fenfece-rat minhü’snetâ aşrate aynen* *(“Asanla taşa vur!” dedik. Vurunca ondan on iki pınar fışkırdı.)* ayeti, yeraltında gizli olan rahmet hazinelerinden basit aletlerle faydalanılabileceğine işaret eder. Hatta taş gibi sert bir yerden, bir asa ile hayat suyu çıkarılabilir. İşte bu ayet, bu manasıyla insanlığa der ki: “Rahmetin en latif feyzi olan hayat suyunu bir asa ile bulabilirsiniz. Öyleyse haydi çalışın, bulun!”

Cenab-ı Hak, bu ayetin remizli diliyle manen der ki: “Ey insan! Madem bana güvenen bir kulumun eline öyle bir asa veriyorum ki, her istediği yerde hayat suyunu onunla çıkarır. Sen de benim rahmet kanunlarıma dayanırsan, ona benzer veya ona yakın bir aleti elde edebilirsin. Haydi, elde et!”

İşte insanlığın önemli ilerlemelerinden biri, bir aletin icadıdır ki, çoğu yerde vurulduğunda suyu fışkırtır. Bu ayet, ondan daha ileri, nihai ve en son sınırlarını çizmiştir. Tıpkı önceki ayetin, şimdiki uçağın çok ilerisindeki nihai noktalarını belirlediği gibi.

Yine mesela, Hz. İsa Aleyhisselam’ın bir mucizesine dair *Ve übriü’l-ekmehe ve’l-ebrasa ve uhyi’l-mevtâ bi iznillâh* *(Allah’ın izniyle, anadan doğma körü ve alaca hastalığını iyileştirir, ölüleri diriltirim)* ayeti… Kur’an, insanlığı Hz. İsa Aleyhisselam’ın yüce ahlakına uymaya açıkça teşvik ettiği gibi, onun elindeki bu yüksek sanata ve ilahi tıbba da remzen teşvik eder. İşte bu ayet şunu işaret eder: “En müzmin dertlere bile derman bulunabilir. Öyleyse ey insan ve ey musibete uğramış Âdemoğulları! Ümitsiz olmayın. Her dert, ne olursa olsun dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hatta ölüme bile geçici bir hayat rengi vermek mümkündür.”

Cenab-ı Hak, bu ayetin işaret diliyle manen der ki: “Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir kuluma iki hediye verdim: Biri manevi dertlerin dermanı, diğeri de maddi dertlerin ilacıdır. İşte, ölmüş kalpler hidayet nuruyla diriliyor; ölmüş gibi hastalar da onun nefesi ve ilacıyla şifa buluyor. Sen de benim hikmet eczanemde her derdine deva bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.”

İşte bu ayet, insanlığın tıp alanındaki şimdiki ilerlemelerinin çok ötesindeki sınırlarını çizer, ona işaret eder ve teşvikte bulunur.

Yine mesela, Hz. Davud Aleyhisselam hakkında *Ve elennâ lehü’l-hadîd* *(Demiri ona yumuşattık)* ve *Ve âteynâhu’l-hikmete ve fasle’l-hitâb* *(Ona hikmet ve kesin söz söyleme yeteneği verdik)*, Hz. Süleyman Aleyhisselam hakkında ise *Ve eselnâ lehû ayne’l-kıtr* *(Erimiş bakırı onun için sel gibi akıttık)* ayetleri şuna işaret ederler: Demirin yumuşatılması, o kadar büyük bir ilahi nimettir ki, büyük bir peygamberin üstünlüğünü onunla gösteriyor. Evet, demiri yumuşatmak, yani hamur gibi yapmak, bakırı eritmek ve madenleri bulup çıkarmak, bütün maddi beşeri sanayinin aslı, anası, esası ve madenidir. İşte bu ayet şunu işaret ediyor: “Büyük bir elçiye, yeryüzünün büyük bir halifesine, büyük bir mucize şeklinde ve büyük bir nimet olarak verilen şey, demiri yumuşatmak, tel gibi inceltmek ve bakırı eriterek genel sanayinin çoğuna temel olmaktır.”

Mademki bir peygambere ve aynı zamanda halifeye, yani hem manevi hem de maddi bir yöneticiye, diline hikmet ve eline sanat vermiş. Dilindeki hikmete açıkça teşvik ettiğine göre, elbette elindeki sanata da bir teşvik işareti vardır.

Cenab-ı Hak, bu ayetin işaret diliyle manen der ki: “Ey Âdemoğulları! Teklifî emirlerime itaat eden bir kulumun diline ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki, her şeyi tam bir açıklıkla ayırt edip hakikatini gösteriyor. Eline de öyle bir sanat verdim ki, elinde demiri balmumu gibi her şekle çevirir, halifeliği ve padişahlığı için önemli bir kuvvet elde eder. Madem bu mümkündür ve veriliyor, hem önemlidir, hem de toplumsal hayatınızda ona çok ihtiyacınız var. Siz de benim yaratılış kanunlarıma itaat etseniz, o hikmet ve o sanat size de verilebilir. Zamanla ona yetişir ve yaklaşırsınız.”

İşte insanlığın sanat yönünden en ileri gitmesi ve maddi kuvvet açısından en önemli gücü elde etmesi, demiri yumuşatmak ve bakırı eritmekle olur. Ayette bakır, “kıtr” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu ayetler, bütün insanlığın dikkatini bu gerçeğe çeker ve bu hakikatin ne kadar önemli olduğunu takdir etmeyen eski zaman insanlarına ve şimdiki tembellere şiddetle ihtar eder.

Yine mesela, Hz. Süleyman Aleyhisselam’ın, Belkıs’ın tahtını yanına getirmek için vezirlerinden, celb ilminde (eşyayı uzaktan getirme ilmi) âlim birinin, “Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar o tahtı yanınızda hazır ederim” dediği o olağanüstü olaya delalet eden şu ayet:

*Kâle’llezî indehû ilmün mine’l-kitâbi ene âtîke bihî kable en yertedde ileyke tarfük. Felemmâ raâhü müstekirran indehû…* *(Kitaptan bilgisi olan kimse, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi. Süleyman, tahtı yanında yerleşmiş görünce…)*

Bu ayet, uzak mesafelerden eşyayı aynen veya suretiyle getirmenin mümkün olduğuna işaret eder. Hem şu da bir gerçektir ki, peygamberliğiyle birlikte saltanatla da şereflenmiş olan Hz. Süleyman Aleyhisselam’a, hem masumiyetine hem de adaletine vesile olması için, çok geniş olan memleketinin dört bir yanından bizzat ve zahmetsizce haberdar olma, halkının durumunu görme ve dertlerini işitme imkânı bir mucize olarak Cenab-ı Hak tarafından ihsan edilmiştir. Demek ki, Cenab-ı Hakk’a güvenip, Hz. Süleyman Aleyhisselam’ın masumiyet diliyle istediği gibi, o da kendi kabiliyet diliyle Cenab-ı Hak’tan istese ve O’nun âdet ve inayet kanunlarına uygun hareket etse, dünya onun için bir şehir hükmüne geçebilir.

Demek ki Belkıs’ın tahtı Yemen’de iken Şam’da ya aynen ya da suretiyle hazır olmuş ve görülmüştür. Elbette tahtın etrafındaki adamların suretleriyle birlikte sesleri de işitilmiştir. İşte bu ayet, uzak mesafeden suret ve ses nakline görkemli bir şekilde işaret ediyor ve manen diyor ki:

“Ey saltanat sahipleri! Tam bir adalet uygulamak isterseniz, Süleyman gibi yeryüzünün her tarafını görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünkü adaletli bir hâkim, halkını seven bir padişah, memleketinin her köşesinden istediği zaman haberdar olma derecesine çıkarak manevi sorumluluktan kurtulur veya tam adalet yapabilir.”

Cenab-ı Hak, bu ayetin remizli diliyle manen der ki: “Ey Âdemoğulları! Bir kuluma geniş bir mülk ve o geniş mülkünde tam adaleti sağlaması için yeryüzündeki olaylardan ve durumlardan bizzat haberdar olma imkânı veriyorum. Mademki her bir insana fıtraten yeryüzüne halife olma kabiliyetini vermişim, elbette o kabiliyete göre yeryüzünü görecek, bakacak ve anlayacak bir yetenek vermem de hikmetimin gereğidir ve bunu vermişim. Kişi olarak o noktaya ulaşamasa da, tür olarak ulaşabilir. Maddeten erişemese de, veli kullar gibi manen erişebilir. Öyleyse bu büyük nimetten faydalanabilirsiniz. Haydi göreyim sizi, kulluk görevinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, yeryüzünü her tarafı görülen ve her köşesindeki sesleri işitilen bir bahçeye çeviriniz.

*Hüve’llezî ceale lekümü’l-arda zelûlen femşû fî menâkibihâ ve külû min rızkıhî ve ileyhi’n-nüşûr* *(O, yeryüzünü sizin için uysal kıldı. O hâlde onun omuzlarında yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş ancak O’nadır)* mealindeki Rahmanî fermanı dinleyiniz.”

İşte insanlığın nazik sanatlarından olan suret ve ses naklinin çok ilerisindeki nihai sınırlarını bu ayet remzen gösteriyor ve bir teşviki ima ediyor.

Yine mesela, Hz. Süleyman Aleyhisselam’ın, cinleri, şeytanları ve kötü ruhları emri altına alıp şerlerini önleyerek faydalı işlerde çalıştırdığını ifade eden şu ayetler:

*Mukarranîne fi’l-asfâd…* *(Zincirlere vurulmuş olarak…)*

*Ve mine’ş-şeyâtîni men yegûsûne lehû ve ya’melûne amelen dûne zâlik…* *(Şeytanlardan da onun için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenler vardı…)*

Bu ayetler diyor ki: Yeryüzünün, insandan sonra en önemli şuurlu sakinleri olan cinler, insana hizmetkâr olabilir; onlarla temas kurulabilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur kalıp, ister istemez hizmet edebilirler. Nitekim Cenab-ı Hakk’ın emirlerine boyun eğmiş bir kuluna, onları da itaatkâr kılmıştır.

Cenab-ı Hak, bu ayetin remizli diliyle manen der ki: “Ey insan! Bana itaat eden bir kuluma cinleri, şeytanları ve şerlileri itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime boyun eğersen, pek çok varlık, hatta cin ve şeytan bile sana itaatkâr olabilir.”

İşte insanlığın, sanat ve bilimin birleşmesinden süzülen, maddi ve manevi olağanüstü hassasiyetinden ortaya çıkan ispirtizma gibi ruhları çağırma ve cinlerle haberleşme olgusunun en son sınırlarını bu ayet çiziyor, en faydalı şekillerini belirliyor ve ona yolu da açıyor. Fakat şimdiki gibi, bazen kendilerine ölüler adını veren cinlere, şeytanlara ve kötü ruhlara boyun eğip maskara olarak oyuncak olmak değil; aksine, Kur’an’ın tılsımlarıyla onları emri altına almak ve şerlerinden kurtulmaktır.

Yine, ruhların bedenlenerek görünmesine işaret eden, Hz. Süleyman Aleyhisselam’ın ifritleri çağırması ve emri altına almasına dair ayetler ile *Fe erselnâ ileyhâ rûhanâ fe temessele lehâ beşeran seviyyâ* *(Biz de ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine sapasağlam bir insan şeklinde göründü)* gibi bazı ayetler, ruhanilerin bedenlenmesine işaret etmekle beraber, ruhları çağırmaya da işaret ederler. Fakat işaret edilen, iyi ruhları çağırmak, medenilerin yaptığı gibi anlamsız eğlenceler şeklinde, o çok ciddi ve ciddi bir âlemde bulunan ruhlara saygısızlık edip onları kendi yerine ve oyuncaklarına çağırmak değil; aksine, ciddi bir niyetle ve ciddi bir maksat için, Muhyiddin-i Arabî gibi, istediği zaman ruhlarla görüşen bazı veli zatlar gibi onlara yönelip bir münasebet kurmak, onların yerine gidip âlemlerine bir derece yaklaşarak ruhaniyetlerinden manevi olarak faydalanmaktır. Ayetler buna işaret eder ve bu işaretin içinde bir teşviki hissettirirler. Ve bu tür gizli sanat ve ilimlerin en ileri sınırlarını çizer, en güzel şekillerini gösterirler.

Yine mesela, Hz. Davud Aleyhisselam’ın mucizelerine dair,

*İnnâ sahharne’l-cibâle meahû yüsebbihne bi’l-aşiyyi ve’l-işrâk.* *(Doğrusu biz, akşam ve sabah onunla birlikte tesbih eden dağları (ona) boyun eğdirdik.)*

*Yâ cibâlü evvibî meahû ve’t-tayr. Ve elennâ lehü’l-hadîd.* *(Ey dağlar, onunla birlikte tesbih edin ve kuşlar da (onunla birlikte tesbih edin)! Ve biz demiri ona yumuşattık.)*

Ve *Ullimnâ mantıka’t-tayr* *(Bize kuşların dili öğretildi)* ayetleri şuna delalet ediyor ki: Cenab-ı Hak, Hz. Davud Aleyhisselam’ın tesbihatına öyle bir kuvvet, yüksek bir ses ve hoş bir eda vermiştir ki, dağları vecde getirip, her biri muazzam bir fonograf gibi ve birer insan gibi, bir zikir liderinin etrafında halka kurup bir daire şeklinde tesbihat ediyorlardı.

Acaba bu mümkün müdür, hakikat midir?

Evet, hakikattir. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın diliyle papağan gibi konuşabilir. Çünkü sesin yankısı vasıtasıyla, dağın önünde sen “Elhamdülillah” de, dağ da aynen senin gibi “Elhamdülillah” diyecektir. Madem bu kabiliyeti Cenab-ı Hak dağlara vermiştir, elbette o kabiliyet geliştirilebilir ve o çekirdek filizlenir.

İşte Hz. Davud Aleyhisselam’a, peygamberliğiyle birlikte yeryüzü halifeliğini de istisnai bir şekilde verdiğinden, o geniş peygamberlik ve muazzam saltanata layık bir mucize olarak, o kabiliyet çekirdeğini öyle geliştirmiş ki, çok büyük dağlar birer asker, birer öğrenci, birer mürid gibi Hz. Davud’a uyup onun diliyle ve onun emriyle Yüce Yaratıcı’ya tesbihatta bulunuyorlardı. Hz. Davud Aleyhisselam ne söylese, onlar da tekrar ediyorlardı. Nasıl ki şimdi haberleşme ve iletişim vasıtalarının çokluğu ve gelişmesi sebebiyle, heybetli bir komutan, dağlara dağılmış muazzam ordusuna bir anda “Allahu Ekber” dedirtir ve o koca dağları konuşturur, velveleye getirir. Madem insanın bir komutanı, dağları, sakinlerinin diliyle mecazi olarak konuşturur, elbette Cenab-ı Hakk’ın heybetli bir komutanı, onları hakiki olarak konuşturur, tesbihat yaptırır.

Bununla birlikte, her dağın bir manevi şahsiyeti bulunduğunu ve ona uygun bir tesbihi ve ibadeti olduğunu eski Sözlerde açıklamıştık. Demek ki her dağ, insanların diliyle sesin yankısı sırrıyla tesbihat yaptıkları gibi, kendi özel dilleriyle de Yüce Yaratıcı’ya tesbihatları vardır.

*Ve’t-tayra mahşûraten* *(Kuşları da toplu olarak (onun emrine verdik))* ve *Ullimnâ mantıka’t-tayr* *(Bize kuşların dili öğretildi)* cümleleriyle, Cenab-ı Hakk’ın Hz. Davud ve Süleyman Aleyhimesselam’a kuş türlerinin dillerini ve kabiliyetlerinin lisanını, yani hangi işe yaradıklarını öğrettiğini bu cümleler gösteriyor. Evet, madem bu bir hakikattir ve madem yeryüzü Rahman’ın bir sofrasıdır ve insanın şerefine kurulmuştur, öyleyse o sofradan faydalanan diğer hayvanların ve kuşların çoğu, insana hizmetkâr ve boyun eğdirilmiş olabilir. Nasıl ki en küçüklerinden bal arısını ve ipek böceğini çalıştırıp ilahi ilhamla büyük bir fayda yolunu açarak, güvercinleri bazı işlerde kullanarak ve papağan gibi kuşları konuşturarak insanlık medeniyetinin güzelliklerine yeni şeyler eklemiştir, öyle de başka kuşların ve hayvanların kabiliyet dilleri bilinirse, pek çok tür vardır ki, kardeşleri olan evcil hayvanlar gibi önemli bir işte çalıştırılabilirler. Mesela, çekirge felaketinin istilasına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve hareketleri düzenlense, ne kadar faydalı bir hizmette ücretsiz olarak çalıştırılabilirler.

İşte kuşlardan bu şekilde faydalanma, onları emri altına alma, telefon ve fonograf gibi cansız varlıkları konuşturma ve kuşlardan istifade etme konusunda, bu ayet en son sınırı çizer, en uzak hedefi belirler, en görkemli şekline parmakla işaret eder ve bir nevi teşvikte bulunur.

İşte Cenab-ı Hak, bu ayetlerin remizli diliyle manen diyor ki:

Ey insanlar! Bana tam kul olan bir hemcinsinize, onun peygamberliğinin masumiyetine ve saltanatının tam adaletine vesile olması için, mülkümdeki muazzam mahlukatı ona boyun eğdirip konuşturuyorum ve ordularımdan ve hayvanlarımdan çoğunu ona hizmetkâr olarak veriyorum. Öyleyse her birinize de, madem göklerin, yerin ve dağların taşımaktan çekindiği büyük bir emaneti yüklemişim, yeryüzüne halife olma kabiliyetini vermişim, bu mahlukatın dizginleri kimin elindeyse O’na boyun eğmeniz gerekir. Ta ki O’nun mülkündeki mahluklar da size boyun eğebilsin. Ve onların dizginleri elinde olan Zat’ın namına hareket edebilirseniz, kabiliyetlerinize layık makama çıkarsınız…

Madem hakikat böyledir, anlamsız bir eğlence hükmünde olan fonograf işletmek, güvercinlerle oynamak, mektup postacılığı yapmak, papağanları konuşturmak yerine, en hoş, en yüksek, en yüce ve masum bir eğlenceye çalış ki, dağlar sana Davud gibi birer muazzam fonograf olabilsin. Ve hafif rüzgârın dokunmasıyla ağaçlardan ve bitkilerden birer müzik teli gibi zikir nağmeleri kulağına gelsin. Dağ, binlerce diliyle tesbihat yapan olağanüstü bir varlık mahiyetini göstersin. Ve kuşların çoğu, Süleyman’ın Hüdhüd kuşu gibi sevimli birer arkadaş veya itaatkâr birer hizmetkâr suretini giysin. Hem seni eğlendirsin, hem de yetenekli olduğun olgunluklara seni şevkle sevk etsin; diğer boş eğlenceler gibi seni insanlığın gerektirdiği makamdan düşürmesin.

Yine mesela, Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın bir mucizesi hakkında olan *Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ İbrâhîm* *(“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selametli ol!” dedik)* ayetinde üç latif işaret vardır:

Birincisi: Ateş de diğer doğal sebepler gibi kendi keyfiyle, tabiatıyla, körü körüne hareket etmiyor. Aksine, bir emir altında görev yapıyor ki, Hz. İbrahim Aleyhisselam’ı yakmadı ve ona “Yakma!” diye emredildi.

İkincisi: Ateşin öyle bir derecesi vardır ki, soğukluğuyla yakar; yani yakma gibi bir etki yapar. Cenab-ı Hak, *selâmen*⁵ *(selametli ol)* kelimesiyle soğukluğa diyor ki: “Sen de sıcaklık gibi, soğukluğunla yakma.” Demek ki o mertebedeki ateş, soğukluğuyla yakar gibi bir etki gösteriyor. Hem ateştir, hem de soğuktur. Evet, tabiat hikmetinde “beyaz ateş” hâlinde ateşin bir derecesi vardır ki, sıcaklığını etrafına yaymaz ve etrafındaki sıcaklığı kendine çektiği için, bu tarz bir soğuklukla etrafındaki su gibi sıvı şeyleri dondurur ve manen soğukluğuyla yakar. İşte zemheri (dondurucu soğuk), soğukluğuyla yakan bir ateş sınıfıdır. Öyleyse, ateşin bütün derecelerini ve tüm türlerini içinde barındıran cehennemde, elbette zemheririn de bulunması zorunludur.

Üçüncüsü: Cehennem ateşinin etkisini önleyecek ve güvence verecek iman gibi manevi bir madde, İslamiyet gibi bir zırh olduğu gibi, dünya ateşinin de etkisini önleyecek maddi bir madde vardır. Çünkü Cenab-ı Hak, Hakîm isminin gereği olarak, bu dünyanın bir hikmet yurdu olması sebebiyle, icraatlarını sebepler perdesi altında yapar. Öyleyse Hz. İbrahim’in bedeni gibi gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı bir direnç hâli vermiştir. İbrahim’i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor.

İşte bu işaretin remziyle bu ayet manen diyor ki: “Ey İbrahim milleti! İbrahim gibi olunuz ki, maddi ve manevi gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem burada hem de ahirette bir zırh olsun. Ruhunuza imanı giydirip cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi, Cenab-ı Hakk’ın yeryüzünde sizin için sakladığı ve hazırladığı bazı maddeler vardır. Onlar sizi ateşin şerrinden korur. Arayınız, çıkarınız, giyiniz.”

İşte beşeriyetin önemli ilerlemelerinden ve keşiflerindendir ki, yanmayan bir madde bulmuş ve ateşe dayanıklı bir gömlek giymiştir. Bu ayet ise ona karşılık, bak ne kadar yüce, latif, güzel ve ebediyen yırtılmayacak, *hanîfen müslimen* *(Allah’ı bir tanıyan bir Müslüman olarak)* tezgâhında dokunacak bir cennet elbisesi gösteriyor.

Yine mesela, *Ve alleme Âdeme’l-esmâe küllehâ* *(Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti)* ayeti, “Hz. Âdem Aleyhisselam’ın büyük halifelik davasındaki en büyük mucizesi, isimlerin öğretilmesidir” diyor. İşte diğer peygamberlerin mucizeleri, insanlığın özel bir harikasına remzettiği gibi, bütün peygamberlerin babası ve peygamberlik divanının başlangıcı olan Hz. Âdem Aleyhisselam’ın mucizesi, bütün beşeri kemalatın ve ilerlemelerin nihayetlerine ve en ileri hedeflerine, açıklığa yakın bir şekilde işaret ediyor.

Cenab-ı Hak, bu ayetin işaret diliyle manen diyor ki:

Ey Âdemoğulları! Babanıza, meleklere karşı halifelik davasında üstünlüğünün delili olarak bütün isimleri öğrettiğimden, siz de madem onun evlatları ve kabiliyetinin mirasçılarısınız, bütün isimleri öğrenip, en büyük emanet mertebesinde bütün mahlukata karşı üstünlüğünüze liyakatinizi göstermeniz gerekir. Çünkü kâinat içinde bütün mahlukatın üstünde en yüksek makamlara gitmek ve yeryüzü gibi büyük mahlukatın size boyun eğdirilmesi gibi yüce bir mertebeye size yol açıktır. Haydi ileri atılınız ve her bir ismime yapışarak yükseliniz.

Fakat babanız bir defa şeytana aldandı, cennet gibi bir makamdan yeryüzüne geçici olarak düştü. Sakın siz de ilerlemelerinizde şeytana uyup, ilahi hikmetin göklerinden, tabiat sapkınlığına düşmeye bir araç yapmayınız. Zaman zaman başınızı kaldırıp güzel isimlerime dikkat ederek o göklere yükselmek için, ilimlerinizi ve ilerlemelerinizi bir merdiven yapınız. Ta ki ilimlerinizin ve olgunluklarınızın kaynakları ve hakikatleri olan ilahi isimlerime çıkasınız ve o isimlerin dürbünüyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız.

Önemli Bir Nükte ve Mühim Bir Sır

Bu şaşırtıcı ayet, insanın kapsamlı kabiliyeti yönüyle mazhar olduğu bütün ilmi olgunlukları, fenni ilerlemeleri ve sanatsal harikaları “isimlerin öğretilmesi” unvanıyla ifade ve tabir etmekle, şöyle latif ve yüce bir remizde bulunur:

Her bir kemalin, her bir ilmin, her bir ilerlemenin, her bir fennin yüksek bir hakikati vardır ki, o hakikat bir ilahi isme dayanır. Pek çok perdeleri, çeşitli tecellileri ve farklı daireleri bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemalat, o sanat olgunluğa erer, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette, eksik bir gölge olarak kalır.

Mesela, hendese (geometri) bir fendir. Onun hakikati ve en son noktası, Cenab-ı Hakk’ın Adl (Adaletli) ve Mukaddir (Her Şeyi Ölçüyle Yaratan) isimlerine ulaşıp, geometri aynasında o ismin hikmetli cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.

Mesela, tıp bir fendir ve aynı zamanda bir sanattır. Onun da nihayeti ve hakikati, Mutlak Hikmet Sahibi’nin Şâfî (Şifa Veren) ismine dayanıp, O’nun en büyük eczanesi olan yeryüzünde, ilaçlardaki merhametli cilvelerini görmekle tıp, kemalatını bulur, hakikat olur.

Mesela, varlıkların hakikatinden bahseden eşyanın hikmeti ilmi, Cenab-ı Hakk’ın Hakîm (Hikmet Sahibi) isminin en büyük tecellilerini, her şeyi tedbir ve terbiye edici bir şekilde, eşyada, onların faydalarında ve maslahatlarında görmekle, o isme ulaşmakla ve ona dayanmakla, bu hikmet ilmi hikmet olabilir. Yoksa ya hurafelere dönüşür ve boş işlerle uğraşmak olur ya da tabiat felsefesi gibi sapkınlığa yol açar.

İşte sana üç misal; diğer olgunlukları ve fenleri bu üç misale kıyas et.

İşte Hikmetli Kur’an, bu ayetle insanlığı, şimdiki ilerlemelerinde pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara, en ileri sınırlara, en son mertebelere, sırtına teşvik elini vurup parmağıyla o mertebeleri göstererek “Haydi, ileri marş!” diyor. Bu ayetin büyük hazinesinden şimdilik bu cevherle yetinerek o kapıyı kapatıyoruz.

Yine mesela, peygamberlik divanının mührü ve bütün peygamberlerin mucizeleri, onun peygamberlik davasına tek bir mucize hükmünde olan, peygamberlerin efendisi, şu kâinatın iftihar vesilesi ve Hz. Âdem’e özetle öğretilen bütün isimlerin bütün mertebeleriyle detaylı bir şekilde tecelli ettiği; yukarıya celal ile parmağını kaldırmakla Ay’ı ikiye yaran, aşağıya cemal ile indirmekle yine on parmağından Kevser gibi su akıtan ve bin mucize ile tasdik edilmiş ve desteklenmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam’ın en büyük mucizesi olan Hikmetli Kur’an’ın mucizevi yönlerinin en parlaklarından olan, hak ve hakikate dair beyanlarındaki güzellik, ifadesindeki belağat, manalarındaki kapsayıcılık, üsluplarındaki yücelik ve tatlılığı ifade eden:

*Kul leini’ctemeati’l-insü ve’l-cinnü alâ en ye’tû bi misli hâze’l-Kur’âni lâ ye’tûne bi mislihî ve lev kâne ba’duhüm li ba’dın zahîrâ* *(De ki: “Andolsun, bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere insanlar ve cinler bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, yine onun bir benzerini getiremezler.”)*

gibi pek çok apaçık ayetle, insanların ve cinlerin nazarlarını, bu ebedi mucizenin mucizevi yönlerinden en belirgin ve en parlak olanına çeviriyor. Bütün insanların ve cinlerin damarlarına dokunduruyor. Dostlarının şevkini, düşmanlarının inadını tahrik edip, büyük bir teşvik ve şiddetli bir isteklendirmeyle dost ve düşmanları, ona nazire yapmaya ve taklit etmeye, yani bir benzerini yapmaya ve sözlerini ona benzetmeye sevk ediyor.

Hem o mucizeyi öyle bir şekilde insanların gözü önüne koyuyor ki, sanki insanın bu dünyaya gelişinin yegâne gayesi, o mucizeyi hedef ve ilke edinip ona bakarak, insanlığın yaratılış gayesine bilerek yürümektir.

Kısacası: Diğer peygamberlerin (Aleyhimüsselam) mucizeleri, birer sanatsal harikaya işaret ediyor. Hz. Âdem Aleyhisselam’ın mucizesi ise, sanatın esaslarıyla birlikte, ilimlerin ve fenlerin harikalarının ve olgunluklarının fihristesini özet bir şekilde işaret edip teşvik ediyor. Ama Ahmed’in (Aleyhissalatu Vesselam) en büyük mucizesi olan Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan ise, “isimlerin öğretilmesi” hakikatine detaylı bir şekilde mazhar olduğunu; hak ve hakikat olan ilimlerin ve fenlerin doğru hedeflerini, dünyevi ve uhrevi olgunlukları ve mutlulukları açıkça gösteriyor. Hem pek çok büyük teşvikle insanlığı onlara sevk ediyor. Hem öyle bir tarzda sevk ve teşvik ediyor ki, o tarz ile şöyle anlattırıyor:

“Ey insan! Şu kâinattan en yüce maksat, Rububiyetin (Rabliğin) tecellisine karşı insanın kapsamlı kulluğudur. Ve insanın en yüce gayesi, o kulluğa ilimler ve olgunluklar ile yetişmektir.”

Hem öyle bir surette ifade ediyor ki, o ifade ile şöyle işaret eder: “Elbette insanlık, ahir zamanda ilimlere ve fenlere yönelecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise ilmin eline geçecektir.”

Hem o Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan, Kur’an’ın ifade güzelliğini ve belağatını defalarca öne sürdüğünden, remzen anlattırıyor ki: “İlimlerin ve fenlerin en parlağı olan belağat ve ifade güzelliği, bütün çeşitleriyle ahir zamanda en çok rağbet gören bir suret alacaktır. Hatta insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için, en keskin silahını ifade güzelliğinden ve en karşı konulmaz kuvvetini edebi belağattan alacaktır.”

Kısacası: Kur’an’ın ayetlerinin çoğu, her biri bir kemalat hazinesinin anahtarı ve bir ilim definesinin miftahıdır.

Eğer Kur’an’ın semalarına ve ayetlerinin yıldızlarına ulaşmak istersen, geçmiş yirmi adet Söz’ü yirmi basamaklı⁶ bir merdiven yaparak çık. Onunla gör ki, Kur’an ne kadar parlak bir güneştir. İlahi hakikatler ve varlıkların hakikatleri üzerine nasıl saf bir nur serpiyor ve parlak bir ışık saçıyor, bak.

Netice: Madem peygamberlere dair olan ayetler, şimdiki beşeri ilerlemelerin harikalarına birer nevi işaretle beraber, daha ilerideki sınırlarını çizer gibi bir ifade tarzına sahiptir; ve madem her bir ayetin birden çok manaya delaleti kesindir, belki de üzerinde ittifak edilmiştir; ve madem peygamberlere uymaya ve onları örnek almaya dair mutlak emirler vardır. Öyleyse, bu geçmiş ayetlerin açık manalarına delalet etmekle birlikte, beşeri sanat ve fenlerin önemlilerine de işari bir tarzda delalet ettiği ve teşvik ettiği söylenebilir.

İki Önemli Soruya Karşı İki Önemli Cevap

Birincisi: Eğer desen: “Madem Kur’an, insanlık için indirilmiştir, neden insanlığın nazarında en önemli olan medeniyet harikalarını açıkça belirtmiyor da, sadece gizli bir remiz, hafif bir ima, belli belirsiz bir işaret ve zayıf bir ihtar ile yetiniyor?”

Cevap: Çünkü beşeri medeniyet harikalarının Kur’an’ın bahsindeki hakkı ancak o kadar olabilir. Zira Kur’an’ın asıl vazifesi, Rububiyet (Rablik) dairesinin kemalatını ve işlerini ve Ubudiyet (kulluk) dairesinin vazifelerini ve hâllerini öğretmektir. Öyleyse, bu beşeri harikaların o iki dairedeki hakları, ancak zayıf bir remiz, hafif bir işarettir. Çünkü onlar, Rububiyet dairesinden haklarını isteseler, o zaman pek az hak alabilirler.

Mesela, insanın yaptığı uçak⁷, Kur’an’a dese: “Bana bir söz hakkı ver, ayetlerinde bir yer ver.” Elbette o Rububiyet dairesinin uçakları olan gezegenler, yeryüzü ve Ay, Kur’an namına diyecekler: “Burada cüssün kadar bir yer alabilirsin.”

Eğer insanın denizaltıları, Kur’an ayetlerinden yer isteseler, o dairenin denizaltıları, yani hava okyanusunda ve esir denizinde yüzen yeryüzü ve yıldızlar ona diyecekler: “Yanımızda senin yerin, görünmeyecek derecede azdır.”

Eğer elektriğin parlak, yıldız gibi lambaları, söz hakkı isteyerek ayetlere girmek isteseler, o dairenin elektrik lambaları olan şimşekler, kayan yıldızlar ve gökyüzünü süsleyen yıldızlar ve kandiller diyecekler: “Işığın oranında bahis ve beyana girebilirsin.”

Eğer medeniyet harikaları, sanatlarının incelikleri yönünden haklarını isterlerse ve ayetlerden makam talep ederlerse, o vakit bir tek sinek onlara “Susunuz!” diyecek. “Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Çünkü sizlerdeki, insanın cüzi iradesiyle kazanılan bütün ince sanatlar ve bütün nazik cihazlar toplansa, benim küçücük vücudumdaki ince sanat ve nazenin cihazlar kadar şaşırtıcı olamaz.

*İnne’llezîne ted’ûne min dûnillâhi len yahlükû zübâben ve levi’ctemeû leh…* *(Allah’tan başka taptıklarınız, bir araya gelseler bile, bir sinek dahi yaratamazlar…)* ayeti sizi susturur.”

Eğer o harikalar, kulluk dairesine gidip o daireden haklarını isterlerse, o zaman o daireden şöyle bir cevap alırlar: “Sizin bizimle münasebetiniz pek azdır ve dairemize kolay giremezsiniz. Çünkü programımız şudur:

Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az kalacak ve vazifesi çok bir misafirdir. Ve kısa bir ömürde ebedi hayata lazım olanları tedarik etmekle mükelleftir. En önemli ve en lüzumlu işler öne alınacaktır.

Hâlbuki siz, çoğunlukla, bu fani dünyayı ebedi bir kalış yeri olarak görme ve gaflet perdesi altında dünya sevgisi hissiyle işlenmiş bir suret sizde görülüyor. Öyleyse, hakka bağlılık ve ahireti düşünme esasları üzerine kurulu olan kulluktan hisseniz pek azdır. Lâkin eğer kıymettar bir ibadet olan sırf Allah’ın kullarının menfaati için, umumi menfaatler, genel refah ve toplumsal hayatın kemaline hizmet eden ve elbette azınlığı teşkil eden muhterem sanatkârlar ve ilham sahibi kaşifler, arkanızda ve içinizde varsa, o hassas zatlara bu remizler ve Kur’an’ın işaretleri, çalışmaya teşvik ve sanatlarını takdir etmek için, doğrusu kâfi ve yeterlidir.”

İkinci Soruya Cevap: Eğer desen: “Şimdi bu tahkikattan sonra şüphem kalmadı ve tasdik ettim ki, Kur’an’da diğer hakikatlerle beraber, günümüz medeniyetinin harikalarına ve belki daha ilerisine işaret ve remiz vardır. Dünyevi ve uhrevi insan mutluluğuna lazım olan her şey, değeri nispetinde içinde bulunur. Fakat niçin Kur’an, bunları açıkça zikretmiyor da, inatçı kâfirler bile tasdik etmeye mecbur kalsınlar, kalbimiz de rahat etsin?”

Cevap: Din bir imtihandır. İlahi teklif bir tecrübedir. Tâ ki yüksek ruhlarla alçak ruhlar, müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın. Nasıl ki bir madene ateş verilir de elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılır. Öyle de, bu imtihan yurdundaki ilahi teklifler bir imtihan ve bir müsabakaya sevktir ki, beşer kabiliyetinin madeninde olan yüce cevherlerle süfli maddeler birbirinden ayrılsın.

Madem Kur’an, bu imtihan yurdunda bir tecrübe suretinde, bir müsabaka meydanında beşerin tekemmülü için indirilmiştir, elbette bu dünyevi ve herkese görünecek olan geleceğe ait gaybi işlere yalnızca işaret edecek ve delilini ispat edecek derecede akla kapı açacaktır. Eğer açıkça zikretseydi, teklifin sırrı bozulurdu. Adeta gökyüzündeki yıldızlarla apaçık “Lâ ilâhe illallah” yazmak gibi bir bedahete (apaçıklığa) girerdi. O zaman herkes ister istemez tasdik ederdi. Müsabaka olmaz, imtihan ortadan kalkardı. Kömür gibi bir ruh ile elmas gibi bir ruh⁸ beraber kalırlardı.

Kısacası: Hikmetli Kur’an, hakîmdir (hikmet sahibidir). Her şeye, kıymeti nispetinde bir makam verir. İşte Kur’an, bin üç yüz sene evvel, geleceğin karanlıklarında gizli ve gaybi olan insani meyveleri ve ilerlemeleri görüyor ve gördüğümüzden ve göreceğimizden daha güzel bir surette gösteriyor.

Demek Kur’an, öyle bir Zat’ın kelamıdır ki, bütün zamanları ve içindeki bütün eşyayı bir anda görüyor.

İşte, peygamberlerin mucizeleri yüzünde parlayan Kur’an’ın mucizeviliğine dair bir pırıltı…

*Allâhümme fehhimnâ esrâra’l-Kur’ân ve veffıknâ li hidmetihî fî külli ânin ve zemân* *(Allah’ım! Bize Kur’an’ın sırlarını anlamayı nasip et ve her an ve zamanda ona hizmet etmekte bizi muvaffak kıl.)*

*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm* *(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapan sensin.)*

*Rabbenâ lâ tüâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ* *(Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma.)*

*Allâhümme salli ve sellim ve bârik ve kerrim alâ seyyidinâ ve mevlânâ Muhammedin abdike ve nebiyyike ve resûlike’n-nebiyyi’l-ümmiyyi ve alâ âlihî ve ashâbihî ve ezvâcihî ve zürriyyâtihî ve ale’n-nebiyyîne ve’l-mürselîne ve’l-melâiketi’l-mukarrabîne ve’l-evliyâi ve’s-sâlihîn, efdale salâtin ve ezkâ selâmin ve enmâ berekâtin bi adedi süveri’l-Kur’âni ve âyâtihî ve hurûfihî ve kelimâtihî ve meânîhî ve işârâtihî ve rumûzihî ve delâlâtihî, vağfirlenâ verhamnâ veltuf binâ yâ ilâhenâ yâ hâlikanâ bi külli salâtin minhâ bi rahmetike yâ erhamerrâhimîn ve’l-hamdülillâhi rabbi’l-âlemîn. Âmîn.* *(Allah’ım! Efendimiz ve Mevlamız, kulun, peygamberin ve resulün olan o ümmi peygamber Muhammed’e, onun ailesine, ashabına, eşlerine, nesline, diğer peygamberlere, resullere, yakın meleklere, velilere ve salihlere; Kur’an’ın sureleri, ayetleri, harfleri, kelimeleri, manaları, işaretleri, remizleri ve delaletleri sayısın-ca en üstün salâtı, en temiz selamı ve en bereketli duaları eyle. Lütfet, ikramda bulun. Ey ilahımız, ey yaratıcımız! O salâtların her biri hürmetine bizi bağışla, bize merhamet et ve bize lütufta bulun. Ey merhametlilerin en merhametlisi, rahmetinle duamızı kabul eyle. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Âmin.)*

*

¹ Haşiye: Evet, yeryüzü denilen muhteşem ve hareketli sarayın temel taşı olan taş tabakasının, Her Şeyi Sanatla Yaratan Yüce Allah tarafından görevlendirildiği en mühim üç vazifeyi açıklamak ancak Kur’an’a yaraşır.

İşte birinci vazifesi: Toprağın, Rabbani bir kudretle bitkilere analık edip onları yetiştirdiği gibi, ilahi kudretle taş da toprağa dayılık edip onu yetiştirir.

İkinci vazifesi: Yeryüzünün bedeninde kan dolaşımı hükmünde olan suların düzenli bir şekilde dolaşmasına hizmet etmektir.

Üçüncü fıtri vazifesi: Çeşmelerin, ırmakların, pınarların ve nehirlerin düzenli bir ölçüyle ortaya çıkmalarına ve devam etmelerine hazinedarlık etmektir. Evet, taşlar bütün kuvvetleriyle ve ağızlarının dolusuyla akıttıkları hayat suyu suretinde, birliğin delillerini yeryüzüne yazıp serperler.

² Haşiye: Mübarek Nil, Ay Dağı’ndan çıktığı gibi, Dicle’nin en mühim bir kolu Van vilayetinin Müküs nahiyesinde bir kayanın mağarasından çıkar. Fırat’ın da mühim bir kolu, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkar. Dağların aslının, yaratılışta sıvı bir maddeden katılaşmış taşlar olduğu ilmen sabittir. Peygamberimizin tesbihatından olan *Sübhâne men besata’l-arda alâ mâin cemed* *(Donmuş su üzerine yeryüzünü yayan Zat’ı tesbih ederim)* sözü, kesin olarak şuna delalet eder ki, yeryüzünün yaratılışının aslı şöyledir:

Su gibi bir madde, ilahi emirle katılaşır, taş olur. Taş, ilahi izinle toprak olur. Tesbihteki arz kelimesi, toprak demektir. Demek ki o su çok yumuşaktır, üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Bu yüzden, sonsuz hikmet ve merhamet sahibi Allah, toprağı taşın üstüne serer, canlılara bir yurt yapar.

³ Haşiye: Bu cümle, trene işaret ediyor. İslam âlemini esaret altına almıştır. Kâfirler onunla İslam’ı mağlup etmiştir.

⁴ Haşiye: *Yekâdü zeytühâ yudîu ve lev lem temseshü nâr. Nûrun alâ nûr* *(Onun yağı, kendisine ateş değmese bile neredeyse ışık verecek. Nur üstüne nurdur)* cümlesi, o remzi aydınlatıyor.

⁵ Haşiye: Bir tefsir diyor ki: Eğer *“selâmen”* demeseydi, soğukluğuyla yakacaktı.

⁶ Haşiye: Belki otuz üç adet Sözler, otuz üç adet Mektuplar, otuz bir Lem’alar, on üç Şuâlar; yüz yirmi basamaklı bir merdivendir.

⁷ Haşiye: Bu ciddi meseleyi yazarken, ihtiyarsız olarak kalemim üslubunu bu latif nükteye çevirdi. Ben de kalemimi serbest bıraktım. Ümit ederim ki üslubun latifeliği, meselenin ciddiyetine zarar vermesin.

⁸ Haşiye: Lanetlenmiş Ebu Cehil ile Ebubekir-i Sıddık eşit görünecek, teklifin sırrı zayi olacaktı.

Lügatçeli Metin

Yirminci Söz

İki Makamdır

Birinci Makam

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Bismillahirrahmanirrahim – Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلٖيسَ ۞

(Ve iz kulnâ lil melâiketi’scudû li Âdeme fe secedû illâ iblîs – Hani meleklere: “Âdem’e secde edin!” demiştik de İblis hariç hepsi secde etmişti.)

اِنَّ اللّٰهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةً ۞

(İnnallâhe ye’mürukum en tezbehû bakarah – Gerçekten Allah, size bir sığır kesmenizi emrediyor.)

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِىَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً

(Sümme kaset kulûbukum min ba’di zâlike fe hiye kel hicâreti ev eşeddu kasveten – Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu.)

Bir gün şu âyetleri okurken iblisin ilkaatına (telkinlerine, fısıltılarına) karşı Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) feyzinden (bereketinden) üç nükte (ince mana) ilham edildi (esinlendi). Vesvesenin (şüphenin) sureti (şekli) şudur. Dedi ki:

Dersiniz: “Kur’an mu’cizedir. Hem nihayetsiz (sonsuz) belâgattadır (güzel söz söyleme sanatındadır). Hem umuma (herkese) her vakitte hidayettir (doğru yoldur).” Halbuki şöyle bazı hâdisat-ı cüz’iyeyi (cüz’i olayları, özel olayları) tarihvari (tarihi olay gibi) bir surette (şekilde) musırrane (ısrarla) tekrar etmekte ne mana var? Bir ineği kesmek gibi bir vakıa-i cüz’iyeyi (cüz’i olayı), o kadar mühim (önemli) tavsifat (nitelendirmeler) ile böyle zikretmek (anmak), hattâ o sure-i azîmeye (büyük sureye) de El-Bakara tesmiye etmekte (isim vermekte) ne münasebet var? Hem de Âdem’e secde olan hâdise, sırf bir emr-i gaybîdir (gaybî emirdir). Akıl ona yol bulamaz. Kavî (kuvvetli) bir imandan sonra teslim ve iz’an (boyun eğme ve kabul etme) edilebilir. Halbuki Kur’an, umum (bütün) ehl-i akla (akıl sahiplerine) ders veriyor. Çok yerlerde اَفَلَا يَعْقِلُونَ (Efelâ ya’kılûn – Hala akıllanmayacak mısınız?) der, akla havale eder. Hem taşların tesadüfî (rastlantısal) olan bazı hâlât-ı tabiiyesini (doğal hallerini) ehemmiyetle (önemle) beyan (açıklamakta) etmekte ne hidayet (doğru yol gösterme) var?

İlham olunan nüktelerin sureti (şekli) şudur:

Birinci Nükte

Kur’an-ı Hakîm’de (hikmetli Kur’an’da) çok hâdisat-ı cüz’iye (cüz’i olaylar) vardır ki her birisinin arkasında bir düstur-u küllî (genel bir kural) saklanmış ve bir kanun-u umumînin (genel bir kanunun) ucu olarak gösteriliyor. Nasıl ki عَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا (Alleme Âdemel esmâe küllehâ – Âdem’e bütün isimleri öğretti.) Hazret-i Âdem’in (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) melaikelere (meleklere) karşı kabiliyet-i hilafet (halifelik kabiliyeti) için bir mu’cizesi olan talim-i esmadır (isimlerin öğretilmesidir) ki bir hâdise-i cüz’iyedir (cüz’i bir olaydır). Şöyle bir düstur-u küllînin (genel kuralın) ucudur ki:

Nev-i beşere (insan türüne), câmiiyet-i istidat (kapsayıcı istidat, her şeyi içine alan kabiliyet) cihetiyle (yönüyle) talim (öğretilen) olunan hadsiz (sınırsız) ulûm (ilimler, bilimler) ve kâinatın envaına (türlerine) muhit (kapsayan) pek çok fünun (fenler, bilimler) ve Hâlık’ın (Yaratıcı’nın) şuunat (işleri, fiilleri) ve evsafına (vasıflarına) şâmil (kapsayan) kesretli (çok sayıdaki) maarif (bilgiler) in talimidir (öğretilmesidir) ki nev-i beşere (insan türüne), değil yalnız melaikelere (meleklere), belki semavat (gökler) ve arz (yer) ve dağlara karşı emanet-i kübrayı (en büyük emaneti) haml (taşımak) davasında bir rüçhaniyet (üstünlük) vermiş. Ve heyet-i mecmuasıyla (bütünüyle) arzın (yerin) bir halife-i manevîsi (manevi halifesi) olduğunu Kur’an ifham (anlatıyor, bildiriyor) ettiği misillü (gibi); melaikelerin (meleklerin) Âdem’e secdesiyle beraber, şeytanın secde etmemesi olan hâdise-i cüz’iye-i gaybiye (gaybî, cüz’i olay), pek geniş bir düstur-u külliye-i meşhudenin (görünen külli bir kuralın) ucu olduğu gibi pek büyük bir hakikati ihsas (hissettiriyor) ediyor. Şöyle ki:

Kur’an, şahs-ı Âdem’e (Âdem’in şahsına) melaikelerin (meleklerin) itaat ve inkıyadını (boyun eğmesini) ve şeytanın tekebbür (büyüklük taslamasını) ve imtinaını (çekinmesini) zikretmesiyle; nev-i beşere (insan türüne) kâinatın ekser (çoğu) maddî envaları (maddi türleri) ve o envaın manevî mümessilleri (manevi temsilcileri) ve müekkelleri (vekil kılınmışları) musahhar (boyun eğdirilmiş) olduklarını ve nev-i beşerin hâsselerinin (özelliklerinin) bütün istifadelerine (faydalanmalarına) müheyya (hazır) ve münkad (boyun eğmiş) olduklarını ifham (anlatmak) etmekle beraber; o nev’in (türün) istidadatını (kabiliyetlerini) bozan ve yanlış yollara sevk eden (götüren) mevadd-ı şerire (şerli maddeler) ile onların mümessilleri (temsilcileri) ve sekene-i habîseleri (kötü, habis sakinleri), o nev-i beşerin tarîk-i kemalâtında (kemalat yolunda) ne büyük bir engel, ne müthiş bir düşman teşkil ettiğini ihtar (hatırlatarak) ederek Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan (mucizevi anlatımlı Kur’an), bir tek Âdem’le (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) cüz’î (küçük) hâdiseyi konuşurken bütün kâinatla ve bütün nev-i beşerle bir mükâleme-i ulviye (yüce bir konuşma) ediyor.

İkinci Nükte

Mısır kıtası (ülkesi), kumistan (kumlu arazi, çöl) olan Sahra-yı Kebir’in (Büyük Sahra Çölü’nün) bir parçası olduğundan Nil-i Mübarek’in (mübarek Nil Nehri’nin) feyziyle (bereketiyle) gayet (çok) mahsuldar (verimli) bir tarla hükmüne (vasfına) geçtiğinden o cehennem-nümun (cehennem benzeri) sahra (çöl) komşuluğunda şöyle cennet-misal (cennet gibi) bir mevki-i mübareğin (mübarek yerin) bulunması, felahat (çiftçilik) ve ziraatı (tarımı) ahalisinde (halkında) pek mergub (rağbet gören, beğenilen) bir surete (şekle) getirmiş. Ve o sekenenin (sakinlerin) seciyesine (karakterine, tabiatına) öyle tesbit etmiş (yerleştirmiş) ki ziraatı (tarımı) kudsiye (kutsal) ve vasıta-i ziraat (tarım aracı) olan “bakar”ı (sığıra) ve “sevr”i (öküze) mukaddes (kutsal), belki mabud (tapılan) derecesine çıkarmış. Hattâ (hatta) o zamandaki Mısır milleti sevre (öküze), bakara (sığıra) ibadet etmek derecesinde bir kudsiyet (kutsallık) vermişler. İşte o zamanda Benî-İsrail (İsrailoğulları) dahi (de) o kıtada (ülkede) neş’et ediyordu (ortaya çıkıyordu, yetişiyordu) ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, “icl” (buzağı) meselesinden anlaşılıyor.

İşte Kur’an-ı Hakîm, Hazret-i Musa (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) risaletiyle (peygamberliğiyle), o milletin seciyelerine (karakterlerine) girmiş ve istidatlarına (kabiliyetlerine) işlemiş olan o bakar-perestlik (sığıra tapıcılık) mefkûresini (fikrini) kesip öldürdüğünü, bir bakarın (sığırın) zebhi (kesilmesi) ile ifham (anlatıyor) ediyor.

İşte şu hâdise-i cüz’iye (cüz’i olay) ile bir düstur-u küllîyi (genel kuralı), her vakit hem herkese gayet (çok) lüzumlu (gerekli) bir ders-i hikmet (hikmet dersi) olduğunu ulvi (yüce) bir i’caz (mucize) ile beyan (açıklar) eder.

Buna kıyasen (kıyasla, örnek alarak) bil ki Kur’an-ı Hakîm’de (hikmetli Kur’an’da) bazı hâdisat-ı tarihiye (tarihi olaylar) suretinde (şeklinde) zikredilen (anılan) cüz’î (küçük) hâdiseler, küllî (genel) düsturların (kuralların) uçlarıdır. Hattâ çok surelerde zikir (anma) ve tekrar edilen Kıssa-i Musa’nın (Hz. Musa kıssasının) yedi cümlelerine misal olarak Lemaat’ta İ’caz-ı Kur’an Risalesi’nde, o cüz’î (küçük) cümlelerin her bir cüzünün (parçasının) nasıl mühim (önemli) bir düstur-u küllîyi (genel kuralı) tazammun ettiğini (içerdiğini) beyan (açıklamışız). İstersen o risaleye müracaat et (başvur).

Üçüncü Nükte

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِىَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

(Sümme kaset kulûbukum min ba’di zâlike fe hiye kel hicâreti ev eşeddu kasveten ve inne minel hıcâreti lemâ yetefecceru minhül enhâru ve inne minhâ lemâ yeşşekkaku fe yahrucu minhül mâu ve inne minhâ lemâ yehbitu min haşyetillâhi ve mallâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn – Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu. Çünkü taşlardan öylesi vardır ki ondan ırmaklar fışkırır. Öylesi de vardır ki yarılır da içinden su çıkar. Öylesi de vardır ki Allah korkusundan yuvarlanıp aşağı düşer. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil (habersiz) değildir.)

Şu âyeti okurken müvesvis (vesvese veren) dedi ki: “Herkese malûm (bilinen) ve âdi (sıradan) olan taşların şu fıtrî (yaratılıştan gelen) bazı hâlât-ı tabiiyesini (doğal hallerini), en mühim (önemli) ve büyük meseleler suretinde (şeklinde) bahis (konu) ve beyanda (açıklamada) ne mana var, ne münasebet var, ne ihtiyaç var?”

Şu vesveseye karşı feyz-i Kur’an’dan (Kur’an’ın bereketinden) şöyle bir nükte (ince mana) ilham edildi (esinlendi):

Evet, münasebet var ve ihtiyaç var. Hem o derece büyük bir münasebet ve ehemmiyetli (önemli) bir mana ve o derece muazzam (büyük) ve lüzumlu (gerekli) bir hakikat var ki ancak Kur’an’ın îcaz-ı mu’cizi (mucizevi kısa ve öz anlatımı) ve lütf-u irşadıyla (irşat lütfuyla, doğru yolu gösterme lütfuyla) bir derece basitleştirilmiş (basit hale getirilmiş) ve ihtisar edilmiş (kısaltılmış).

Evet, i’caz-ı Kur’an’ın (Kur’an’ın mucizeviliğinin) bir esası (temeli) olan îcaz (kısa ve öz anlatım) hem hidayet-i Kur’an’ın (Kur’an’ın hidayetinin) bir nuru (ışığı) olan lütf-u irşad (irşat lütfu) ve hüsn-ü ifham (güzel anlatma), iktiza ediyorlar (gerektiriyorlar) ki Kur’an’ın muhatapları (hitap ettikleri kişiler) içinde ekseriyeti (çoğunluğu) teşkil eden (oluşturan) avama (avam tabakasına, halka) karşı küllî hakikatleri (genel gerçekleri) ve derin ve umumî (genel) düsturları (kuralları), me’luf (alışılmış) ve cüz’î (küçük) suretler (şekiller) ile gösterilsin ve fikirleri basit olan umumî (genel) avama (halka) karşı, muazzam (büyük) hakikatlerin yalnız uçları ve basit bir sureti (şekli) gösterilsin. Hem âdet perdesi tahtında (altında) ve zeminin (yerin) altında hârikulâde (olağanüstü) olan tasarrufat-ı İlahiye (İlahi tasarruflar, Cenab-ı Hakk’ın işleri), icmalen (özetle) gösterilsin. İşte bu sırra binaendir (dayalıdır) ki Kur’an-ı Hakîm (hikmetli Kur’an) şu âyetle diyor:

Ey Benî-İsrail (İsrailoğulları) ve ey benî-Âdem (Ademoğulları)! Sizlere ne olmuş ki kalpleriniz taştan daha camid (cansız, katı) ve daha ziyade katılaşmıştır. Zira (çünkü) görmüyor musunuz ki o pek sert ve pek camid (katı) ve toprak altında bir tabaka-i azîme (büyük bir tabaka) teşkil eden (oluşturan) o koca taşlar, o kadar evamir-i İlahiyeye (İlahi emirlere) karşı mutî (itaatkar) ve musahhar (boyun eğdirilmiş) ve icraat-ı Rabbaniye (Rabbani işler, Rabbin icraatları) altında o kadar yumuşak ve emirberdir (emre itaat eden, emir kulu) ki havada ağaçların teşkilinde (oluşmasında) tasarrufat-ı İlahiye (İlahi tasarruflar) ne derece suhuletle (kolaylıkla) cereyan ediyor (meydana geliyor). Öyle de tahte’z-zemin (yer altında) ve o sert, sağır taşlarda o derece suhulet (kolaylık) ve intizam (düzen) ile hattâ damarlara karşı kanın cevelanı (dolaşması) gibi muntazam (düzenli) su cetvelleri (Hâşiye[1]) ve su damarları, kemal-i hikmetle (tam bir hikmetle) o taşlarda mukavemet (direnç) görmeyerek cereyan ediyor (akıyor). Hem havada nebatat (bitkiler) ve ağaçların dallarının suhuletle (kolaylıkla) suret-i intişarı (yayılması) gibi o derece suhuletle köklerin nazik (narin) damarları, yer altındaki taşlarda mümanaat (engel) görmeyerek evamir-i İlahî (İlahi emirler) ile muntazaman (düzenli bir şekilde) intişar ettiğini (yayıldığını) Kur’an işaret ediyor ve geniş bir hakikati, şu âyetle ders veriyor ve o ders ile o kasavetli (katılaşmış) kalplere bu manayı veriyor ve remzen (işaretle, gizlice) diyor:

Ey Benî-İsrail (İsrailoğulları) ve ey benî-Âdem (Ademoğulları)! Zaaf (zayıflık) ve acziniz (güçsüzlüğünüz) içinde nasıl bir kalp taşıyorsunuz ki öyle bir Zatın (Allah’ın) evamirine (emirlerine) karşı o kalp kasavetle (katılıkla, kalpsizlikle) mukavemet (direnç) ediyor. Halbuki o koca sert taşların tabaka-i muazzaması (büyük tabakası), o Zatın evamiri (emirleri) önünde kemal-i inkıyadla (tam bir boyun eğmeyle) karanlıkta nazik (narin) vazifelerini mükemmel (kusursuzca) îfa (yerine) ediyorlar. İtaatsizlik göstermiyorlar. Belki o taşlar, toprak üstünde bulunan bütün zevi’l-hayata (canlılara), âb-ı hayatla (hayat suyuyla) beraber sair medar-ı hayatlarına (diğer hayat kaynaklarına) öyle bir hazinedarlık ediyor ve öyle bir adaletle taksimata (paylaştırmaya) vesiledir (aracılık eder) ve öyle bir hikmetle tevziata (dağıtıma) vasıta (aracı) oluyor ki Hakîm-i Zülcelal’in (celal sahibi, hikmetli Allah’ın) dest-i kudretinde (kudret elinde), bal mumu gibi ve belki hava gibi yumuşaktır, mukavemetsizdir (dirençsizdir) ve azamet-i kudretine (kudretinin büyüklüğüne) karşı secdededir.

Zira (çünkü) toprak üstünde müşahede ettiğimiz (gözlemlediğimiz) şu masnuat-ı muntazama (düzenli sanat eserleri) ve şu hikmetli ve inayetli (yardımcı) tasarrufat-ı İlahiye (İlahi tasarruflar) misillü (gibi), zemin altında aynen cereyan ediyor (meydana geliyor). Belki hikmeten daha acib (şaşırtıcı) ve intizamca (düzen bakımından) daha garib (şaşırtıcı) bir surette (şekilde) hikmet ve inayet-i İlahiye (İlahi hikmet ve inayet) tecelli ediyor (ortaya çıkıyor).

Bakınız! En sert ve hissiz (duygusuz) o koca taşlar, nasıl bal mumu gibi evamir-i tekviniyeye (yaratılış emirlerine) karşı yumuşaklık gösteriyorlar ve memur-u İlahî (İlahi görevli) olan o latîf (nazik) sulara, o nazik (narin) köklere, o ipek gibi damarlara o derece mukavemetsiz (dirençsiz) ve kasavetsizdir (katılıksızdır). Güya (sanki) bir âşık (aşık) gibi o latîf (nazik) ve güzellerin temasıyla (dokunuşuyla) kalbini parçalıyor, yollarında toprak oluyor.

Hem وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ (Ve inne minhâ lemâ yehbitu min haşyetillâhi – Ve onlardan (taşlardan) öylesi de vardır ki Allah korkusundan yuvarlanıp aşağı düşer.) ile şöyle bir hakikat-i muazzamanın (büyük hakikatin) ucunu gösteriyor ki:

“Taleb-i rü’yet” (görmeyi talep etme) hâdisesinde (olayında), meşhur (bilinen) dağın tecelli (Allah’ın bir esmasıyla görünmesi) ile parçalanması ve taşlarının dağılması gibi umum (bütün) rûy-i zeminde (yeryüzünde) aslı sudan incimad etmiş (donmuş) âdeta (sanki) yekpare (tek parça) taşlardan ibaret olan ekser (çoğu) dağların zelzele (deprem) veya bazı hâdisat-ı arziye (yer olayları) suretinde (şeklinde) tecelliyat-ı celaliye (celal tecellileri, azametli görünüşler) ile o dağların yüksek zirvelerinden o haşyet (korku) verici tecelliyat-ı celaliyenin (celal tecellilerinin) zuhuruyla (ortaya çıkmasıyla) taşlar parçalanarak, bir kısmı ufalanıp (parçalanıp) toprağa kalbolup (dönüşüp) nebatata (bitkilere) menşe (kaynak) olur. Diğer bir kısmı taş kalarak, yuvarlanıp (yuvarlanıp) derelere, ovalara dağılıp sekene-i zeminin (yer sakinlerinin) meskeni (evi) gibi birçok işlerinde hizmetkârlık ederek ve mahfî (gizli) bazı hikem (hikmetler) ve menafi (faydalar) için kudret (güç) ve hikmet-i İlahiyeye (İlahi hikmete) secde-i itaat (itaat secdesi) ederek, desatir-i hikmet-i Sübhaniyeye (Sübhani hikmet düsturlarına) emirber (emre amade) şeklini alıyorlar.

Elbette o haşyetten (korkudan), o yüksek mevkii (yeri) terk edip mütevaziane (tevazuyla) aşağı yerleri ihtiyar etmek (seçmek) ve o mühim (önemli) menfaatlere (faydalara) sebep olmak beyhude (boşuna) olmayıp başıboş değil ve tesadüfî (rastlantısal) dahi (de) olmadığını, belki bir Hakîm-i Kadîr’in (hikmet ve kudret sahibi Allah’ın) tasarrufat-ı hakîmanesiyle (hikmetli tasarruflarıyla) o intizamsızlık (düzensizlik) içinde zahir nazara (dış görünüşe) görünmeyen bir intizam-ı hakîmane (hikmetli bir düzen) bulunduğuna delil ise o taşlara müteallik (ilgili) faydalar, menfaatler ve onlar üstünde yuvarlandıkları dağın cesedine (gövdesine) giydirilen ve çiçek ve meyvelerin murassaatıyla (süslenmiş şeyleriyle) münakkaş (işlenmiş) ve müzeyyen (süslenmiş) olan gömleklerin kemal-i intizamı (tam düzeni) ve hüsn-ü sanatı (sanatının güzelliği); kat’î (kesin), şüphesiz şehadet eder (şahitlik eder).

İşte şu üç âyetin hikmet nokta-i nazarında (hikmet açısından) ne kadar kıymettar (kıymetli) olduğunu gördünüz. Şimdi bakınız Kur’an’ın letafet-i beyanına (anlatımının inceliğine) ve i’caz-ı belâgatına (belagat mucizeviliğine), nasıl şu zikrolunan (anılan) büyük ve geniş ve ehemmiyetli (önemli) hakikatlerin uçlarını üç fıkra (bölüm) içinde üç vakıa-yı meşhure (meşhur olay) ve meşhude (görünen) ile gösteriyor ve medar-ı ibret (ibret alınacak) üç hâdise-i uhrayı (diğer olayları) hatırlatmakla latîf (hoş) bir irşad (doğru yola yönlendirme) yapar, mukavemetsûz (karşı konulamaz) bir zecreder (azarlamada bulunur).

Mesela, ikinci fıkrada (bölümde) der: وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُ

(Ve inne minhâ lemâ yeşşekkaku fe yahrucu minhül mâu – Ve onlardan (taşlardan) öylesi de vardır ki yarılır da içinden su çıkar.)

Şu fıkra (bölüm) ile Hazret-i Musa (asm – Allah’ın selamı üzerine olsun) asâsına (asasına) karşı kemal-i şevk (tam bir şevk) ile inşikak edip (yarılıp) on iki gözünden on iki çeşme akıtan (akıtan) taşa işaret etmekle, şöyle bir manayı ifham ediyor (anlatıyor) ve manen (manevi olarak) diyor:

Ey Benî-İsrail (İsrailoğulları)! Bir tek mu’cize-i Musa’ya (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) karşı koca taşlar yumuşar, parçalanır. Ya haşyetinden (korkusundan) veya sürurundan (sevincinden) ağlayarak sel gibi yaş akıttığı halde, hangi insafla (adaletle) bütün mu’cizat-ı Museviyeye (Hz. Musa’nın mucizelerine) karşı temerrüd (direniş) ederek ağlamayıp gözünüz cümud (donukluk) ve kalbiniz katılık ediyor.

Hem üçüncü fıkrada (bölümde) der: وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ

(Ve inne minhâ lemâ yehbitu min haşyetillâhi – Ve onlardan (taşlardan) öylesi de vardır ki Allah korkusundan yuvarlanıp aşağı düşer.)

Şu fıkra (bölüm) ile Tûr-i Sina’daki (Sina Dağı’ndaki) münâcat-ı Museviyede (Hz. Musa’nın yakarışında) vuku bulan (meydana gelen) tecelliye-i celaliye (celal tecellisi) heybetinden (azametinden) koca dağ parçalanıp (parçalanıp) dağılması ve o haşyetten (korkudan) taşların etrafa yuvarlanması olan vakıa-yı meşhureyi (meşhur olayı) ihtar (hatırlatma) ile şöyle bir manayı ders veriyor ki:

Ey kavm-i Musa (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun)! Nasıl Allah’tan korkmuyorsunuz? Halbuki taşlardan ibaret olan dağlar, onun haşyetinden (korkusundan) ezilip dağılıyor ve sizden ahz-ı misak (söz alma) için üstünüzde Cebel-i Tûr’u (Tur Dağı’nı) tuttuğunu hem “taleb-i rü’yet” (görmeyi talep etme) hâdisesinde (olayında) dağın parçalanmasını bilip (bilip) ve gördüğünüz halde, ne cesaretle onun haşyetinden (korkusundan) titremeyip kalbinizi katılık ve kasavette (katılıkta) bulunduruyorsunuz?

Hem birinci fıkrada (bölümde) diyor: وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُ

(Ve inne minel hıcâreti lemâ yetefecceru minhül enhâr – Çünkü taşlardan öylesi vardır ki ondan ırmaklar fışkırır.)

Bu fıkra (bölüm) ile dağlardan nebean eden (fışkıran) Nil-i Mübarek, Dicle ve Fırat gibi ırmakları (nehirleri) hatırlatmakla, taşların evamir-i tekviniyeye (yaratılış emirlerine) karşı ne kadar hârika-nüma (harika gösteren) ve mu’cizevari (mucize gibi) bir surette (şekilde) mazhar (nail olmuş) ve musahhar (boyun eğdirilmiş) olduğunu ifham (anlatır) eder ve onunla böyle bir manayı müteyakkız kalplere (uyanık kalplere) veriyor ki şöyle azîm (büyük) ırmakların (nehirlerin) elbette mümkün değil, şu dağlar hakiki (gerçek) menbaları (kaynakları) olsun. Çünkü faraza (farz edelim ki) o dağlar tamamen su kesilse ve mahrutî (konik) birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin şöyle süratli (hızlı) ve kesretli (bol) cereyanlarına (akışlarına) muvazeneyi (dengeyi) kaybetmeden birkaç ay ancak dayanabilirler. Ve o kesretli (bol) masarife (harcamalara) karşı galiben (çoğunlukla) bir metre kadar toprakta nüfuz eden (içine işleyen) yağmur, kâfi (yeterli) vâridat (gelir) olamaz.

Demek ki şu enharın (nehirlerin) nebeanları (fışkırmaları), âdi (sıradan) ve tabiî (doğal) ve tesadüfî (rastlantısal) bir iş değildir. Belki pek hârika bir surette (şekilde) Fâtır-ı Zülcelal (Celal sahibi Yaratıcı), onları sırf hazine-i gaybdan (gayb hazinesinden) akıttırıyor.

İşte bu sırra işareten (işaret olarak) bu manayı ifade için (ifade etmek için) hadîste rivayet ediliyor (hadiste rivayet ediliyor) ki: “O üç nehrin her birine cennetten birer katre (damla) her vakit damlıyor ve ondan bereketlidirler (bereketlidirler).” Hem bir rivayette denilmiş ki: “Şu üç nehrin menbaları (kaynakları) cennettendir.” Şu rivayetin hakikati şudur ki: Madem esbab-ı maddiye (maddi sebepler), şunların bu derece kesretli (bol) nebeanına (fışkırmalarına) kabil (mümkün) değildir. Elbette menbaları (kaynakları), bir âlem-i gaybdadır (gayb alemindedir) ve gizli bir hazine-i rahmetten (rahmet hazinesinden) gelir ki masarif (harcamalar) ile vâridatın (gelirlerin) muvazenesi (dengesi) devam eder.

İşte Kur’an-ı Hakîm (hikmetli Kur’an), şu manayı ihtar (hatırlatma) ile şöyle bir ders veriyor ki der:

Ey Benî-İsrail (İsrailoğulları) ve ey benî-Âdem (Ademoğulları)! Kalp katılığı ve kasavetinizle (katılığınızla) öyle bir Zat-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Zat’ın) evamirine (emirlerine) karşı itaatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i sermedî’nin (Ebedi Güneş’in) ziya-yı marifetine (marifet nuruna) gafletle (gafletle) gözlerinizi yumuyorsunuz ki Mısır’ınızı cennet suretine (şekline) çeviren Nil-i Mübarek gibi koca nehirleri; âdi (sıradan), camid (cansız, katı) taşların ağızlarından akıtıp mu’cizat-ı kudretini (kudretinin mucizelerini), şevahid-i vahdaniyetini (vahdaniyetinin şahitlerini) o koca nehirlerin kuvvet ve zuhur (ortaya çıkış) ve ifazaları (taşmaları) derecesinde kâinatın kalbine ve zeminin (yerin) dimağına (beynine) vererek cin ve insin (insan ve cinlerin) kulûb (kalplerine) ve ukûlüne (akıllarına) isale (ulaştırıyor) ediyor. Hem hissiz (duygusuz), camid (cansız) bazı taşları böyle acib (acayip) bir tarzda (şekilde) (Hâşiye[2]) mu’cizat-ı kudretine (kudretinin mucizelerine) mazhar (nail) etmesi, güneşin ziyası (ışığı) güneşi gösterdiği gibi o Fâtır-ı Zülcelal’i (Celal sahibi Yaratıcı’yı) gösterdiği halde, nasıl onun o nur-u marifetine (marifet nuruna) karşı kör olup (kör olup) görmüyorsunuz?

İşte şu üç hakikate nasıl bir belâgat (güzel söz söyleme sanatı) giydirilmiş, gör ve belâgat-ı irşadiyeye (irşad edici belagata) dikkat et. Acaba hangi kasavet (kalp katılığı) ve katılık vardır ki böyle hararetli (coşkulu) şu belâgat-ı irşada (irşad edici belagata) karşı dayanabilsin (dayanabilsin), ezilmesin (ezilmesin)?

İşte baştan buraya kadar anladınsa (anladıysan) Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) irşadî (irşad edici) bir lem’a-i i’cazını (mucize parıltısını) gör, Allah’a şükret (şükret).

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

(Sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm – Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin, bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapansın.)

اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ كَمَا تُحِبُّ وَ تَرْضٰى وَ وَفِّقْنَا لِخِدْمَتِهٖ اٰمٖينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحٖيمٖينَ

(Allahümme fehhimnâ esrâral Kur’âni kemâ tuhibbu ve terdâ ve veffiknâ li hidmetihî âmîn birahmetike yâ erhamer râhimîn – Allah’ım! Kur’an’ın sırlarını, sevdiğin ve razı olduğun şekilde bize bildir ve onun hizmetine muvaffak kıl, Ey merhametlilerin en merhametlisi, rahmetinle kabul buyur.)

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ الْحَكٖيمُ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ

(Allahümme salli ve sellim alâ men ünzile aleyhil Kur’ânül hakîmu ve alâ âlihî ve sahbihî ecmeîn – Allah’ım! Kendisine Kur’an-ı Hakim indirilen Zat’a, onun âl ve ashabının hepsine salat ve selam eyle.)

*

Yirminci Söz’ün İkinci Makamı

Mu’cizat-ı enbiya (Peygamberlerin mucizeleri) yüzünde parlayan bir lem’a-i i’caz-ı Kur’an (Kur’an’ın mucizevi parıltısı).

Âhirdeki (sondaki) iki sual (soru) ve iki cevaba dikkat et.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Bismillahirrahmanirrahim – Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ

(Ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mübîn – Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta (yazılı) olmasın.)

On dört sene evvel (şimdi otuz seneden geçti) şu âyetin bir sırrına dair İşaratü’l-İ’caz namındaki tefsirimde Arabiyyü’l-ibare (Arapça ifadeyle) bir bahis (konu) yazmıştım. Şimdi arzuları (istekleri) bence ehemmiyetli (önemli) olan iki kardeşim, o bahse dair Türkçe olarak bir parça izah (açıklama) istediler. Ben de Cenab-ı Hakk’ın (Allah’ın) tevfikine (muvaffakiyetine) itimaden (güvenerek) ve Kur’an’ın feyzine (bereketine) istinaden (dayanarak) diyorum ki:

Bir kavle göre (görüşe göre) Kitab-ı Mübin (apaçık kitap), Kur’an’dan ibarettir. Yaş ve kuru, her şey içinde bulunduğunu şu âyet-i kerîme (Kur’an ayeti) beyan (açıklıyor) ediyor. Öyle mi? Evet, her şey içinde bulunur. Fakat herkes her şeyi içinde göremez. Zira (çünkü) muhtelif derecelerde (farklı derecelerde) bulunur. Bazen çekirdekleri bazen nüveleri (özleri) bazen icmalleri (özetleri) bazen düsturları (kuralları) bazen alâmetleri (işaretleri), ya sarahaten (açıkça) ya işareten (işaretle) ya remzen (gizlice, sembolle) ya ibhamen (kapalı bir şekilde) ya ihtar tarzında (hatırlatma tarzında) bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur’an’a (Kur’an’ın amacına) münasip (uygun) bir tarzda (şekilde) ve iktiza-yı makam (makamın gereği) münasebetinde şu tarzların birisiyle ifade ediliyor. Ezcümle (Mesela):

Beşerin (insanlığın) sanat ve fen cihetindeki (yönündeki) terakkiyatlarının (ilerlemelerinin) neticesi (sonucu) olan havârık-ı sanat (sanat harikaları) ve garaib-i fen (fenin garip şeyleri, harikaları) olarak tayyare (uçak), elektrik, şimendifer (tren), telgraf gibi şeyler vücuda gelmiş (meydana gelmiş) ve beşerin (insanlığın) hayat-ı maddiyesinde (maddi hayatında) en büyük mevki (yer) almışlar. Elbette umum (bütün) nev-i beşere (insan türüne) hitap eden (seslenen) Kur’an-ı Hakîm (hikmetli Kur’an), şunları mühmel (ihmal edilmiş, boş) bırakmaz. Evet, bırakmamış. İki cihet (yön) ile onlara da işaret etmiştir:

Birinci cihet (yön): Mu’cizat-ı enbiya (Peygamberlerin mucizeleri) suretiyle…

İkinci kısım şudur ki: Bazı hâdisat-ı tarihiye (tarihi olaylar) suretinde (şeklinde) işaret eder. Ezcümle (Mesela):

قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِ ۞ اَلنَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ ۞ اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ ۞ وَهُمْ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنٖينَ شُهُودٌ ([3]) ۞ وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ اِلَّٓا اَنْ يُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ

(Kutila ashâbul uhdûd(i) Ennâri zâtil vekûd(i) İz hum aleyhâ kuûd(un) Ve hum alâ mâ yef’alûne bil mu’minîne şuhûd(un) Ve mâ nakamû minhüm illâ en yü’minû billâhil azîzil hamîd – Hendek Ashabı kahrolsun! Tutuşmuş ateşe (sahip olanlar). Onlar onun başında oturmuşlardı. Müminlere yaptıkları işkenceyi seyrediyorlardı. Onlardan intikam almalarının tek sebebi, aziz ve hamid (övülmeye layık) olan Allah’a iman etmeleriydi.)

Keza (Aynı şekilde) فِى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ ۞ وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهٖ مَا يَرْكَبُونَ

(Fîl fülkil meşhûn(i) Ve halaknâ lehüm min mislihî mâ yerkebûn – (Ve taşımışızdır onları) dolu gemide. Ve onlar için onun benzeri binekler yarattık.)

gibi âyetlerle şimendifere (trene) işaret ettiği gibi

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓىءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ ([4]) يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ يَشَٓاءُ

(Allâhu nûrus semâvâti vel ardı meselü nûrihî kemişkâtin fîhâ misbâhun elmisbâhu fî zücâcetin ezzücâcetü keennehâ kevkebün dürriyyün yûkadü min şeceratin mübâraketin zeytûnetin lâ şarkıyyetin velâ garbiyyetin yekâdü zeytühâ yudîu velev lem temseshu nârun nûrun alâ nûrin yehdillâhu li nûrihî men yeşâu – Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde bir lamba bulunan bir kandil gibidir. Lamba bir cam içindedir, cam inci gibi parlayan bir yıldız gibidir. Bu lamba, ne doğuda ne batıda bulunan mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Onun yağı, kendisine ateş değmese bile neredeyse ışık verir. Nur üstüne nurdur. Allah, dilediğini nuruna iletir.)

âyeti, pek çok envara (nurlara), esrara (sırlara) işaretle beraber elektriğe dahi remzediyor (işaret ediyor, sembolize ediyor).

Şu ikinci kısım hem çok zatlar onlarla uğraştığından hem çok dikkat ve izaha muhtaç (açıklamaya muhtaç) olduğundan ve hem çok olduğundan; şimdilik şimendifer ve elektriğe işaret eden şu âyetlerle iktifa edip (yetinip) o kapıyı açmayacağım (açmayacağım).

Birinci kısım ise mu’cizat-ı enbiya (Peygamberlerin mucizeleri) suretinde (şeklinde) işaret ediyor. Biz dahi (de) o kısımdan bazı numuneleri (örnekleri) misal olarak zikredeceğiz (anlatacağız).

Mukaddime (Giriş): İşte Kur’an-ı Hakîm (hikmetli Kur’an); enbiyaları (peygamberleri), insanın cemaatlerine terakkiyat-ı maneviye (manevi ilerlemeler) cihetinde (yönünde) birer pişdar (öncü) ve imam (önder) gönderdiği gibi yine insanların terakkiyat-ı maddiye (maddi ilerlemeler) suretinde (şeklinde) dahi (de) o enbiyanın (peygamberlerin) her birisinin eline bazı hârikalar (mucizeler) verip yine o insanlara birer ustabaşı (ustabaşı) ve üstad (üstat) etmiştir. Onlara mutlak olarak (kesinlikle) ittibaa emrediyor (itaat etmeyi, uymayı emrediyor).

İşte enbiyaların (peygamberlerin) manevî kemalâtını (manevi olgunluklarını) bahsetmekle insanları onlardan istifadeye (faydalanmaya) teşvik ettiği gibi mu’cizatlarından (mucizelerinden) bahis (söz etmek) dahi (de) onların nazirelerine (benzerlerine) yetişmeye ve taklitlerini yapmaya bir teşviki işmam (sezdiriyor) ediyor. Hattâ (hatta) denilebilir ki manevî kemalât (manevi olgunluklar) gibi maddî kemalâtı (maddi olgunlukları) ve hârikaları (mucizeleri) dahi (de) en evvel mu’cize eli nev-i beşere (insan türüne) hediye etmiştir. İşte Hazret-i Nuh’un (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) bir mu’cizesi olan sefine (gemi) ve Hazret-i Yusuf’un (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) bir mu’cizesi olan saati en evvel beşere (insanlığa) hediye eden, dest-i mu’cizedir (mucize elidir).

Bu hakikate latîf (hoş) bir işarettir ki sanatkârların ekseri (çoğu), her bir sanatta birer peygamberi pîr (üstat) ittihaz ediyor (ediniyor). Mesela, gemiciler Hazret-i Nuh’u (asm – Allah’ın selamı üzerine olsun), saatçiler Hazret-i Yusuf’u (asm – Allah’ın selamı üzerine olsun), terziler Hazret-i İdris’i (asm – Allah’ın selamı üzerine olsun)…

Evet, madem Kur’an’ın her bir âyeti, çok vücuh-u irşadî (irşad edici yönleri) ve müteaddid (birçok) cihat-ı hidayeti (hidayet yönü) olduğunu ehl-i tahkik (araştırmacılar) ve ilm-i belâgat (belagat ilmi) ittifak etmişler (ittifak etmişler). Öyle ise Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (Mucizevi anlatımlı Kur’an’ın) en parlak âyetleri olan mu’cizat-ı enbiya (peygamberlerin mucizeleri) âyetleri, birer hikâye-i tarihiye (tarihi hikaye) olarak değil belki onlar çok maânî-i irşadiyeyi (irşad edici manaları) tazammun ediyorlar (içeriyorlar).

Evet, mu’cizat-ı enbiyayı (peygamberlerin mucizelerini) zikretmesiyle fen ve sanat-ı beşeriyenin (insanlık fen ve sanatının) nihayet hududunu (nihai sınırını) çiziyor. En ileri gayatına (gayelerine) parmak basıyor. En nihayet hedeflerini tayin (belirliyor) ediyor. Beşerin (insanlığın) arkasına dest-i teşviki (teşvik elini) vurup o gayeye (amaca) sevk ediyor. Zaman-ı mazi (geçmiş zaman), zaman-ı müstakbel (gelecek zaman) tohumlarının mahzeni (hazinesi) ve şuunatının (işlerinin, fiillerinin) âyinesi (aynası) olduğu gibi müstakbel (gelecek) dahi (de) mazinin tarlası ve ahvalinin (hallerinin) âyinesidir (aynasıdır).

Şimdi misal olarak o çok vâsi menbadan (geniş kaynaktan) yalnız birkaç numunelerini (örneklerini) beyan edeceğiz (açıklayacağız):

Mesela, Hazret-i Süleyman (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) bir mu’cizesi olarak teshir-i havayı (havayı tesir etme, boyun eğdirme) beyan eden وَ لِسُلَيْمٰنَ الرّٖيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ (Ve li süleymâne’r-rîha gudüvvühâ şehrun ve ravâhuhâ şehrun – Ve Süleyman için rüzgarı (musahhar kıldık); onun sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe kat ederdi).) âyeti “Hazret-i Süleyman (asm), bir günde havada tayeran (uçma) ile iki aylık bir mesafeyi katetmiştir (katetmiştir).” der. İşte bunda işaret ediyor ki beşere (insanlığa) yol açıktır ki havada böyle bir mesafeyi katetsin. Öyle ise ey beşer (insan)! Madem sana yol açıktır. Bu mertebeye yetiş ve yanaş (yaklaş).

Cenab-ı Hak (Allah), şu âyetin lisanıyla (diliyle) manen (manevi olarak) diyor: “Ey insan! Bir abdim (kulum), heva-i nefsini (nefsinin arzularını) terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tembelliğini bırakıp bazı kavanin-i âdetimden (adet kanunlarımdan, yaratılış yasalarımdan) güzelce istifade etseniz siz de binebilirsiniz.”

Hem Hazret-i Musa (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) bir mu’cizesini beyan eden فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا …اِلٰى اٰخِرِ (Fegulnâdrib biasâkel hacere fenfecerat minhü’snetâ aşrate aynâ… ilâ âhirih – Bunun üzerine Asanla taşa vur! dedik. Hemen ondan on iki pınar fışkırıverdi… ayetin sonuna kadar.) Bu âyet işaret ediyor ki zemîn tahtında (yerin altında) gizli olan rahmet hazinelerinden (rahmet hazinelerinden) basit âletlerle (aletlerle) istifade edilebilir (faydalanılabilir). Hattâ (hatta) taş gibi bir sert yerde, bir asâ ile âb-ı hayat (hayat suyu) celbedilebilir (getirilebilir). İşte şu âyet, bu mana ile beşere (insanlığa) der ki: “Rahmetin en latîf (hoş) feyzi (bereketi) olan âb-ı hayatı (hayat suyunu), bir asâ ile bulabilirsiniz. Öyle ise haydi çalış, bul!”

Cenab-ı Hak (Allah) şu âyetin lisan-ı remziyle (sembolik diliyle) manen (manevi olarak) diyor ki: “Ey insan! Madem bana itimat eden (güvenen) bir abdimin (kulumun) eline öyle bir asâ veriyorum ki her istediği yerde âb-ı hayatı (hayat suyunu) onunla çeker. Sen de benim kavânin-i rahmetime (rahmet kanunlarıma) istinad (dayansan) etsen şöyle ona benzer veyahut ona yakın bir âleti elde edebilirsin, haydi et!”

İşte beşer (insanlık) terakkiyatının (ilerlemelerinin) mühimlerinden (önemlilerinden) birisi, bir âletin icadıdır (icat edilmesidir) ki ekser yerlerde (çoğu yerlerde) vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet, ondan daha ileri, nihayat ve gayat-ı hududunu (son ve nihai sınırlarını) çizmiştir (belirlemiştir). Nasıl ki evvelki (önceki) âyet, şimdiki hal-i hazır tayyareden (şimdiki uçaktan) çok ileri nihayetlerinin noktalarını tayin (belirlemiştir) etmiştir.

Hem mesela, Hazret-i İsa (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) bir mu’cizesine dair وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْيِى الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِ (Ve übriül ekmehe vel ebrasa ve uhyîl mevtâ biiznillâh – Ben körü ve alaca hastalığına yakalanmış olanı iyileştirir, Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim.) Kur’an, Hazret-i İsa (asm) nasıl ahlâk-ı ulviyesine (yüce ahlakına) ittibaa (uymaya) beşeri (insanlığı) sarîhan (açıkça) teşvik eder. Öyle de şu elindeki sanat-ı âliyeye (yüce sanata) ve tıbb-ı Rabbanîye (Rabbani tıbba), remzen (gizlice) tergib ediyor (teşvik ediyor). İşte şu âyet işaret ediyor ki: “En müzmin (kronik) dertlere dahi derman (çare) bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musibetzede benî-Âdem (Ademoğulları)! Me’yus (ümitsiz) olmayınız. Her dert, ne olursa olsun dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ (hatta) ölüme de muvakkat (geçici) bir hayat rengi vermek mümkündür.”

Cenab-ı Hak (Allah), şu âyetin lisan-ı işaretiyle (işaret diliyle) manen (manevi olarak) diyor ki: “Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime (kulum) iki hediye verdim. Biri, manevî dertlerin dermanı (çaresi); biri de maddî dertlerin ilacı. İşte ölmüş kalpler nur-u hidayetle (hidayet nuruyla) diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi (de) onun nefesiyle ve ilacıyla şifa buluyor. Sen de benim eczahane-i hikmetimde (hikmet eczahanemde) her derdine deva (çare) bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.”

İşte beşerin (insanlığın) tıp cihetindeki (yönündeki) şimdiki terakkiyatından (ilerlemelerinden) çok ilerideki hududunu (sınırını), şu âyet çiziyor ve ona işaret ediyor ve teşvik yapıyor (teşvik ediyor).

Hem mesela, Hazret-i Davud (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) hakkında وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدٖيدَ ۞ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ (Ve alennâ lehül hadîd(e) Ve âteynâhül hikmete ve faslel hitâb – Ve ona demiri yumuşattık. Ve ona hikmet ve isabetli hüküm verme (yeteneği) verdik.)

Hazret-i Süleyman (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) hakkında وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ (Ve eselnâ lehû aynel kıtr – Ve ona erimiş bakır pınarını akıttık.) âyetleri işaret ediyorlar ki telyin-i hadîd (demiri yumuşatma), en büyük bir nimet-i İlahiyedir (İlahi nimettir) ki büyük bir peygamberinin fazlını (üstünlüğünü), onunla gösteriyor. Evet, telyin-i hadîd yani demiri hamur gibi yumuşatmak ve nühası (bakırı) eritmek ve madenleri bulmak, çıkarmak; bütün maddî sanayi-i beşeriyenin (insanlık sanayisinin) aslı (temeli) ve anasıdır ve esası (temeli) ve madenidir. İşte şu âyet işaret ediyor ki: “Büyük bir resule (peygambere), büyük bir halife-i zemine (yerin halifesine), büyük bir mu’cize suretinde (şeklinde), büyük bir nimet olarak telyin-i hadîddir (demiri yumuşatmadır) ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve bakırı eritmekle ekser (çoğu) sanayi-i umumiyeye (genel sanayiye) medar olmaktır (kaynak olmaktır).”

Madem bir resule (peygambere) hem halife yani hem manevî hem maddî bir hâkime (yöneticiye), lisanına (diline) hikmet ve eline sanat vermiş. Lisanındaki (dilindeki) hikmete sarîhan (açıkça) teşvik eder. Elbette elindeki sanata dahi (de) tergib işareti (teşvik işareti) var.

Cenab-ı Hak (Allah), şu âyetin lisan-ı işaretiyle (işaret diliyle) manen (manevi olarak) diyor ki: “Ey benî-Âdem (Ademoğulları)! Evamir-i teklifiyeme (mükellefiyet emirlerime) itaat eden bir abdimin (kulumun) lisanına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki her şeyi kemal-i vuzuh (tam bir açıklık) ile fasledip (ayırt edip, hükmedip) hakikatini gösteriyor ve eline de öyle bir sanat verdim ki elinde bal mumu gibi demiri her şekle çevirir, halifelik ve padişahlığına mühim (önemli) kuvvet elde eder. Madem bu mümkündür, veriliyor. Hem ehemmiyetlidir (önemlidir). Hem hayat-ı içtimaiyenizde (sosyal hayatınızda) ona çok muhtaçsınız. Siz de evamir-i tekviniyeme (yaratılış emirlerime) itaat etseniz o hikmet ve o sanat size de verilebilir. Mürur-u zamanla (zamanla geçerek) yetişir ve yanaşabilirsiniz (yaklaşabilirsiniz).”

İşte beşerin (insanlığın) sanat cihetinde (yönünde) en ileri gitmesi ve maddî kuvvet cihetinde (yönünde) en mühim (önemli) iktidar elde etmesi, telyin-i hadîd (demiri yumuşatma) iledir ve izabe-i nühas (bakırı eritme) iledir. Âyette nühas (bakır) “kıtr” (erimiş bakır) ile tabir edilmiş (adlandırılmış). Şu âyetler, umum (bütün) nev-i beşerin (insan türünün) nazarını (dikkatini) şu hakikate çeviriyor ve şu hakikatin ne kadar ehemmiyetli (önemli) olduğunu takdir etmeyen eski zaman insanlarına ve şimdiki tembellerine şiddetle ihtar ediyor (uyarıyor).

Hem mesela, Hazret-i Süleyman (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) taht-ı Belkıs’ı (Belkıs’ın tahtını) yanına celbetmek için (getirmek için) vezirlerinden (vezirlerinden) bir âlim-i ilm-i celb (celb ilmini bilen alim) dedi: “Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim (hazır ederim).” olan hâdise-i hârikaya (harika olaya) delâlet eden (işaret eden) şu âyet

قَالَ الَّذٖى عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ …اِلٰى اٰخِرِ

(Kâlellezî indehû ilmün minel kitâbi enâ âtîke bihî kable en yertedde ileyke tarfük felemmâ raâhü müstekırran indehû… ilâ âhirih – Kitaptan bir ilmi olan kişi şöyle dedi: Ben onu sana gözünü kırpmadan önce getiririm. Derken (Süleyman) onu kendi yanında yerleşmiş görünce… ayetin sonuna kadar.)

İşaret ediyor ki uzak mesafelerden eşyayı aynen (aynısıyla) veya sureten (şeklen) ihzar etmek (hazırlamak, getirmek) mümkündür. Hem vakidir (gerçektir) ki risaletiyle (peygamberliğiyle) beraber saltanatla (hükümranlıkla) müşerref olan (şereflendirilmiş olan) Hazret-i Süleyman (asm) hem masumiyetine (günahsızlığına) hem de adaletine medar olmak için (sebep olmak için) pek geniş olan aktar-ı memleketine (memleketinin uzak yerlerine) bizzat (şahsen) zahmetsiz (yorgunluk çekmeden) muttali olmak (haberdar olmak) ve raiyetinin (halkının) ahvalini (hallerini) görmek ve dertlerini işitmek, bir mu’cize suretinde (şeklinde) Cenab-ı Hak ihsan etmiştir (Allah lütfetmiştir). Demek, Cenab-ı Hakk’a (Allah’a) itimat edip (güvenip) Süleyman (asm) lisan-ı ismetiyle (ismet diliyle, günahsızlık diliyle) istediği gibi o da lisan-ı istidadıyla (kabiliyet diliyle) Cenab-ı Hak’tan (Allah’tan) istese ve kavanin-i âdetine (adet kanunlarına, yaratılış yasalarına) ve inayetine (lütfuna) tevfik-i hareket etse (uygun hareket etse) ona dünya, bir şehir hükmüne (vasfına) geçebilir.

Demek taht-ı Belkıs (Belkıs’ın tahtı) Yemen’de iken Şam’da aynıyla (aynısıyla) veyahut suretiyle (suretiyle) hazır olmuştur (hazır olmuştur), görülmüştür (görülmüştür). Elbette taht etrafındaki adamların suretleri (görüntüleri) ile beraber sesleri de işitilmiştir. İşte uzak mesafede, celb-i surete (suretleri getirme) ve savta (sesi) haşmetli bir surette (görkemli bir şekilde) işaret ediyor ve manen (manevi olarak) diyor:

“Ey ehl-i saltanat (saltanat sahipleri)! Adalet-i tamme (tam adalet) yapmak isterseniz Süleymanvari (Süleyman gibi), rûy-i zemini (yeryüzünü) etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünkü bir hâkim-i adalet-pîşe (adaletle iş yapan hakim), bir padişah-ı raiyet-perver (halkını seven padişah); aktar-ı memleketine (memleketinin her yerine), her istediği vakit muttali olmak (haberdar olmak) derecesine çıkmakla mes’uliyet-i maneviyeden (manevi sorumluluktan) kurtulur veya tam adalet yapabilir.”

Cenab-ı Hak (cc – Celali yüce olsun), şu âyetin lisan-ı remziyle (sembolik diliyle) manen (manevi olarak) diyor ki: “Ey benî-Âdem (Ademoğulları)! Bir abdime (kulum) geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adalet-i tamme (tam adalet) yapmak için ahval ve vukuat-ı zemine (yerdeki hallere ve olaylara) bizzat (şahsen) ıttıla (bilgi) veriyorum ve madem her bir insana fıtraten (doğuştan), zemine bir halife olmak kabiliyetini vermişim (vermişim). Elbette o kabiliyete göre rûy-i zemini (yeryüzünü) görecek ve bakacak, anlayacak istidadını (kabiliyetini) dahi (de) vermesini, hikmetim iktiza ettiğinden (hikmetim gerektirdiğinden) vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de nev’en (tür olarak) yetişebilir. Maddeten (maddi olarak) erişemezse de ehl-i velayet (velayet ehli, Allah dostları) misillü (gibi) manen (manevi olarak) erişebilir. Öyle ise şu azîm (büyük) nimetten istifade edebilirsiniz (faydalanabilirsiniz). Haydi göreyim sizi, vazife-i ubudiyetinizi (kulluk vazifenizi) unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki rûy-i zemini (yeryüzünü), her tarafı her birinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz.

هُوَ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فٖى مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهٖ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ

(Hüvellezî ceale lekümül arda zelûlen femşû fî menâkibihâ ve kûlû mir rızkıhî ve ileyhin nüşûr – O’dur ki arzı size boyun eğdirmiştir. Öyleyse onun omuzlarında yürüyün ve rızkından yiyin. Dönüş ancak O’nadır.)

daki ferman-ı Rahmanîyi (Rahman’ın fermanını) dinleyiniz.

İşte beşerin (insanlığın) nazik (narin) sanatlarından olan celb-i suret (suretleri çekme) ve savtların (seslerin) çok ilerisindeki nihayet hududunu (nihai sınırını) şu âyet, remzen (gizlice) gösteriyor ve teşviki işmam ediyor (teşvik hissettiriyor).

Hem mesela, yine Hazret-i Süleyman (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun), cin ve şeytanları ve ervah-ı habîseyi (habis ruhları) teshir edip (boyun eğdirip) şerlerini men’ (engelleme) ve umûr-u nâfiada (faydalı işlerde) istihdam etmeyi (kullanmayı) ifade eden şu âyetler:

مُقَرَّنٖينَ فِى الْاَصْفَادِ …اِلٰى اٰخِرِ

(Mukarranîne fîl asfâd… ilâ âhirih – Zincirlerle birbirine bağlanmış… ayetin sonuna kadar.)

وَمِنَ الشَّيَاطٖينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذٰلِكَ …اِلٰى اٰخِرِ

(Ve mineş şeyâtîni men yeğûsûne lehû ve ya’melûne amelen dûne zâlike… ilâ âhirih – Ve şeytanlardan da (bazıları vardı) ki onun için dalgıçlık yapıyor ve bundan başka işler de görüyorlardı… ayetin sonuna kadar.)

âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra zîşuur (şuurlu varlık) olarak en mühim (önemli) sekenesi (sakinleri) olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup (mecbur olup) ister istemez hizmet edebilirler ki Cenab-ı Hakk’ın (Allah’ın) evamirine (emirlerine) musahhar olan (boyun eğen) bir abdine (kuluna), onları musahhar etmiştir (boyun eğdirmiştir).

Cenab-ı Hak (Allah), manen (manevi olarak) şu âyetin lisan-ı remziyle (sembolik diliyle) der ki: “Ey insan! Bana itaat eden bir abdime (kulum) cin ve şeytanları ve şerirlerini (şerlilerini) itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime musahhar olsan (boyun eğsen) çok mevcudat (varlık), hattâ (hatta) cin ve şeytan dahi sana musahhar (boyun eğmiş) olabilirler.”

İşte beşerin (insanlığın), sanat ve fennin imtizacından (karışımından) süzülen, maddî ve manevî fevkalâde (olağanüstü) hassasiyetinden tezahür eden (ortaya çıkan) ispirtizma (spiritüalizm) gibi celb-i ervah (ruh çağırma) ve cinlerle muhabereyi (haberleşmeyi) şu âyet, en nihayet hududunu (sınırını) çiziyor ve en faydalı suretlerini (şekillerini) tayin (belirliyor) ediyor ve ona yolu dahi (de) açıyor. Fakat şimdiki gibi bazen kendine emvat (ölüler) namını veren (adını veren) cinlere ve şeytanlara ve ervah-ı habîseye (habis ruhlara) musahhar (boyun eğmiş) ve maskara olup (maskara olup) oyuncak olmak değil belki tılsımat-ı Kur’aniye (Kur’ani tılsımlar) ile onları teshir etmektir (boyun eğdirmektir), şerlerinden (şerlerinden) kurtulmaktır.

Hem temessül-ü ervaha (ruhların cisimlenmesine, görünmesine) işaret eden, Hazret-i Süleyman (asm) ifritleri celb (çağırma) ve teshirine (boyun eğdirmesine) dair âyetler hem فَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا (Fe erselnâ ileyhâ rûhanâ fetemesselâ lehâ beşeran seviyyâ – Bunun üzerine ona ruhumuzu (Cebrail’i) gönderdik de o, ona tam bir insan şeklinde göründü.) misillü (gibi) bazı âyetler, ruhanîlerin temessülüne (ruhanilerin cisimlenmesine) işaret etmekle beraber celb-i ervaha (ruh çağırmaya) dahi (de) işaret ediyorlar. Fakat işaret olunan celb-i ervah-ı tayyibe (temiz ruh çağırma) ise medenilerin yaptığı gibi hezeliyat (şaka yollu) suretinde (şeklinde) bazı oyuncaklara, o pek ciddi (çok ciddi) ve ciddi bir âlemde (alemde) olan ruhlara hürmetsizlik edip kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek (getirmek) değil belki ciddi olarak ve ciddi bir maksat (amaç) için Muhyiddin-i Arabî gibi zatlar ki istediği vakit ervah (ruhlar) ile görüşen bir kısım ehl-i velayet (velayet ehli, Allah dostları) misillü (gibi) onlara müncelib olup (yönelip) münasebet peyda etmek (ilişki kurmak) ve onların yerine gidip âlemlerine (alelerine) bir derece takarrub etmekle (yakınlaşmakla) ruhaniyetlerinden (ruhaniyetlerinden) manevî istifade etmektir (faydalanmaktır) ki âyetler ona işaret eder. Ve işaret içinde bir teşviki ihsas ediyorlar (hissettiriyorlar) ve bu nevi sanat ve fünun-u hafiyenin (gizli fenlerin) en ileri hududunu (sınırını) çiziyor ve en güzel suretini (şeklini) gösteriyorlar.

Hem mesela, Hazret-i Davud (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) mu’cizelerine dair

اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِىِّ وَالْاِشْرَاقِ ۞ يَا جِبَالُ اَوِّبٖى مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدٖيدَ

(İnnâ sahharnal cibâle meahu yüsebbıhne bil aşiyyi vel işrâk(ı) Yâ cibâlu evvibî meahu vet tayra ve alennâ lehül hadîd(e) – Şüphesiz Biz, dağları onunla beraber tesbih ederler kıldık, akşam ve sabah. Ey dağlar, onunla birlikte tesbih edin! Ve kuşlar da. Ve ona demiri yumuşattık.)

ve عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ (Ullimnâ mantıkattayr – Bize kuş dili öğretildi.) âyetler delâlet ediyor (işaret ediyor) ki: Cenab-ı Hak (Allah), Hazret-i Davud (asm) tesbihatına (zikirlerine) öyle bir kuvvet (güç) ve yüksek bir ses ve hoş bir eda (tavır) vermiştir ki dağları vecde getirip (coşturup) birer muazzam fonoğraf misillü (büyük fonograf gibi) ve birer insan gibi bir serzâkirin (zikirbaşı, orkestra şefi) etrafında ufkî halka (yatay halka) tutup bir daire olarak tesbihat ediyorlardı (zikir yapıyorlardı).

Acaba bu mümkün müdür, hakikat mıdır (gerçek midir)?

Evet, hakikattir. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın diliyle papağan gibi konuşabilir. Çünkü aks-i sadâ (yankı) vasıtasıyla (aracılığıyla) dağın önünde sen “Elhamdülillah” de. Dağ da aynen senin gibi “Elhamdülillah” diyecek. Madem bu kabiliyeti Cenab-ı Hak (Allah) dağlara ihsan etmiştir (bağışlamıştır). Elbette o kabiliyet inkişaf ettirilebilir (geliştirilebilir) ve o çekirdek sümbüllenir (filizlenir).

İşte Hazret-i Davud (asm) risaletiyle (peygamberliğiyle) beraber hilafet-i rûy-i zemini (yeryüzünün halifeliğini) müstesna bir surette (istisnai bir şekilde) ona verdiğinden (verdiğinden), o geniş risalet (peygamberlik) ve muazzam saltanata (büyük hükümranlığa) lâyık (layık) bir mu’cize olarak o kabiliyet çekirdeğini öyle inkişaf ettirmiş (geliştirmiş) ki çok büyük dağlar birer nefer (asker), birer şakird (öğrenci), birer mürid gibi (mürit gibi) Hazret-i Davud’a iktida edip (uyup) onun lisanıyla (diliyle), onun emriyle Hâlık-ı Zülcelal’e (Celal sahibi Yaratıcı’ya) tesbihat ediyorlardı (zikir yapıyorlardı). Hazret-i Davud (asm) ne söylese, onlar da tekrar ediyorlardı. Nasıl ki şimdi vesait-i muhabere (haberleşme vasıtaları) ve vesail-i irtibatın (irtibat vasıtalarının) kesret (çokluk) ve tekemmülü sebebiyle (gelişmesi sebebiyle) haşmetli bir kumandan (görkemli bir kumandan), dağlara dağılan azîm (büyük) ordusuna bir anda “Allahu ekber” dedirir ve o koca dağları konuşturur, velveleye getirir (çalkantıya, sese boğar). Madem insanın bir kumandanı, dağları sekenelerinin (sakinlerinin) lisanıyla mecazî (mecazi) olarak konuşturur. Elbette Cenab-ı Hakk’ın (Allah’ın) haşmetli bir kumandanı, hakiki (gerçek) olarak konuşturur, tesbihat yaptırır.

Bununla beraber her cebelin (dağın) bir şahs-ı manevîsi (manevi şahsiyeti) bulunduğunu ve ona münasip (uygun) birer tesbih ve birer ibadeti olduğunu eski Sözlerde beyan etmişiz (açıklamışız). Demek her dağ, insanların lisanıyla aks-i sadâ (yankı) sırrıyla tesbihat yaptıkları gibi kendi elsine-i mahsusalarıyla (kendilerine mahsus dilleriyle) dahi (de) Hâlık-ı Zülcelal’e (Celal sahibi Yaratıcı’ya) tesbihatları (zikirleri) vardır.

وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً ۞ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ (Vettayra mahşûrah. Ullimnâ mantıkattayr – Ve kuşlar da toplanmıştır. Bize kuş dili öğretildi.) cümleleriyle Hazret-i Davud ve Süleyman (aleyhimesselam – Allah’ın selamı üzerine olsun), kuşlar envaının (türlerinin) lisanlarını hem istidatlarının dillerini (kabiliyetlerinin dillerini), yani hangi işe yaradıklarını, onlara Cenab-ı Hakk’ın (Allah’ın) ihsan ettiğini (lütfettiğini) şu cümleler gösteriyorlar. Evet, madem hakikattir. Madem rûy-i zemin (yeryüzü), bir sofra-i Rahman’dır (Rahman’ın sofrasıdır). İnsanın şerefine kurulmuştur (kurulmuştur). Öyle ise o sofradan istifade eden (faydalanan) sair hayvanat (diğer hayvanlar) ve tuyûrun (kuşların) çoğu insana musahhar (boyun eğdirilmiş) ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip (kullanıp) ilham-ı İlahî (İlahi ilham) ile azîm (büyük) bir istifade yolu (fayda yolu) açarak (açarak) ve güvercinleri bazı işlerde istihdam ederek (kullanarak) ve papağan misillü (gibi) kuşları konuşturarak (konuşturarak), medeniyet-i beşeriyenin (insanlık medeniyetinin) mehasinine (güzelliklerine) güzel şeyleri ilâve etmiştir (eklemiştir). Öyle de başka kuş ve hayvanların istidat dili (kabiliyet dili) bilinse çok taifeleri (sınıfları) var ki karındaşları (kardeşleri) hayvanat-ı ehliye (evcil hayvanlar) gibi birer mühim (önemli) işte istihdam edilebilirler (kullanılabilirler). Mesela, çekirge âfetinin (afetinin) istilasına (saldırısına) karşı, çekirgeyi yemeden mahveden (yok eden) sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse (hareketleri düzenlense) ne kadar faydalı bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir (kullanılabilir).

İşte kuşlardan şu nevi istifade (faydalanma) ve teshiri (boyun eğdirme) ve telefon ve fonoğraf gibi camidatı (cansızları) konuşturmak ve tuyûrdan (kuşlardan) istifade etmek, en münteha (nihai) hududunu (sınırını) şu âyet çiziyor. En uzak hedefini tayin (belirliyor) ediyor. En haşmetli suretine (şekline) parmakla işaret ediyor ve bir nevi teşvik eder.

İşte Cenab-ı Hak (Allah) şu âyetlerin lisan-ı remziyle (sembolik diliyle) manen (manevi olarak) diyor ki:

Ey insanlar! Bana tam abd (kul) olan bir hemcinsinize (türdeşinize), onun nübüvvetinin (peygamberliğinin) ismetine (günahsızlığına) ve saltanatının (hükümranlığının) tam adaletine medar olmak (sebep olmak) için mülkümdeki (mülkümdeki) muazzam (büyük) mahlukatı (yaratıkları) ona musahhar edip (boyun eğdirip) konuşturuyorum ve cünudumdan (ordularımdan) ve hayvanatımdan (hayvanlarımdan) çoğunu ona hizmetkâr veriyorum. Öyle ise her birinize de madem gök ve yer ve dağlar hamlinden (taşımaktan) çekindiği bir emanet-i kübrayı (en büyük emaneti) tevdi etmişim (emanet etmişim), halife-i zemin (yerin halifesi) olmak istidadını (kabiliyetini) vermişim. Şu mahlukatın (yaratıkların) da dizginleri kimin elinde ise ona râm olmanız (boyun eğmeniz) lâzımdır. Tâ (ta ki) onun mülkündeki mahluklar da size râm olabilsin. Ve onların dizginleri elinde olan zatın namına elde edebilseniz ve istidatlarınıza (kabiliyetlerinize) lâyık (layık) makama çıksanız…

Madem hakikat böyledir. Manasız (anlamsız) bir eğlence hükmünde olan fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektup postacılığı yapmak, papağanları konuşturmaya bedel (yerine); en hoş, en yüksek, en ulvi (yüce) bir eğlence-i masumaneye (masum eğlenceye) çalış ki dağlar sana Davudvari (Davud gibi) birer muazzam (büyük) fonoğraf olabilsin. Ve hava-i nesîminin (tatlı rüzgarının) dokunmasıyla eşcar (ağaçlar) ve nebatattan (bitkilerden) birer tel-i musikî (müzik teli) gibi nağamat-ı zikriye (zikir nağmeleri) kulağına gelsin. Ve dağ, binler dilleriyle tesbihat (zikirler) yapan bir acayibü’l-mahlukat (acayip mahluklar, yaratılmışların hayret vericileri) mahiyetini (niteliğini) göstersin. Ve ekser (çoğu) kuşlar, Hüdhüd-ü Süleymanî (Süleyman’ın hüdhüd kuşu) gibi birer munis (cana yakın) arkadaş veya mutî (itaatkar) birer hizmetkâr suretini (şeklini) giysin. Hem seni eğlendirsin, hem müstaid (kabiliyetli) olduğun kemalâta (olgunluklara) da seni şevk (istek) ile sevk (götürsün) etsin. Öteki lehviyat (boş eğlenceler) gibi insaniyetin (insanlığın) iktiza ettiği (gerektirdiği) makamdan seni düşürtmesin.

Hem mesela, Hazret-i İbrahim (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) bir mu’cizesi hakkında olan قُلْنَا يَا نَارُ كُونٖى بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰٓى اِبْرَاهٖيمَ (Kulnâ yâ nâru kûnî berdan ve selâmen alâ ibrâhîm – Biz de dedik ki: Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet (esenlik) ol!) âyetinde üç işaret-i latîfe (latif işaret) var:

Birincisi: Ateş dahi (de) sair esbab-ı tabiiye (diğer doğal sebepler) gibi kendi keyfiyle, tabiatıyla, körü körüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında (altında) bir vazife yapıyor ki Hazret-i İbrahim’i (asm) yakmadı ve ona “Yakma!” emrediliyor.

İkincisi: Ateşin bir derecesi var ki bürudetiyle ihrak eder (soğukluğuyla yakar). Yani ihrak gibi (yakma gibi) bir tesir yapar. Cenab-ı Hak (Allah) سَلَامًا (selâmen – esenlik, barış) (Hâşiye[5]) lafzıyla (sözüyle) bürudete (soğukluğa) diyor ki: “Sen de hararet gibi bürudetinle (soğukluğunla) ihrak etme (yakma).” Demek, o mertebedeki (mertebedeki) ateş, soğukluğuyla yandırır gibi tesir gösteriyor. Hem ateştir hem berddir (soğuktur). Evet, hikmet-i tabiiyede (tabiat hikmetinde) nâr-ı beyza (beyaz ateş) halinde ateşin bir derecesi var ki harareti etrafına neşretmiyor (yaymıyor) ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için (çektiği için) şu tarz bürudetle (soğuklukla), etrafındaki su gibi mayi (sıvı) şeyleri incimad ettirip (dondurup) manen (manevi olarak) bürudetiyle (soğukluğuyla) ihrak eder (yakar). İşte zemherir (şiddetli soğuk), bürudetiyle (soğukluğuyla) ihrak eden (yakıp yok eden) bir sınıf ateştir. Öyle ise ateşin bütün derecatına (derecelerine) ve umum (bütün) envaına câmi’ (türlerini kapsayan) olan cehennem içinde elbette zemheririn (şiddetli soğuğun) bulunması zarurîdir (kaçınılmazdır).

Üçüncüsü: Cehennem ateşinin tesirini men’edecek (engelleyecek) ve eman verecek (güven verecek) iman gibi bir madde-i maneviye (manevi madde), İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillü (gibi) dünyevî (dünyevi) ateşinin dahi (de) tesirini men’edecek (engelleyecek) bir madde-i maddiye (maddi madde) vardır. Çünkü Cenab-ı Hak (Allah), ism-i Hakîm (Hakîm ismi, hikmet sahibi) iktizasıyla (gereğiyle) bu dünya dârü’l-hikmet (hikmet yurdu) olmak hasebiyle (dolayısıyla), esbab perdesi altında (sebepler perdesi altında) icraat yapıyor (işler yapıyor). Öyle ise Hazret-i İbrahim’in (asm) cismi gibi gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukavemet (direnç) haletini (halini) vermiştir (vermiştir). İbrahim’i yakmadığı gibi gömleğini de yakmıyor.

İşte bu işaretin remziyle (sembolüyle) manen (manevi olarak) şu âyet diyor ki: “Ey millet-i İbrahim! İbrahimvari (İbrahim gibi) olunuz. Tâ (ta ki) maddî ve manevî gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem burada hem orada bir zırh olsun. Ruhunuza imanı giydirip cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi Cenab-ı Hakk’ın (Allah’ın) zeminde (yerde) sizin için sakladığı ve ihzar ettiği (hazırladığı) bazı maddeler var. Onlar sizi ateşin şerrinden (kötülüğünden) muhafaza (korur) eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz.”

İşte beşerin (insanlığın) mühim (önemli) terakkiyatından (ilerlemelerinden) ve keşfiyatındandır (keşiflerinden) ki bir maddeyi bulmuş ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet ise ona mukabil (karşılık) bak ne kadar ulvi (yüce), latîf (hoş) ve güzel ve ebede kadar (ebediyete kadar) yırtılmayacak hanîfen müslimâ (Hanif bir Müslüman olarak) tezgâhında dokunacak bir hulleyi (elbiseyi) gösteriyor.

Hem mesela وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا (Ve alleme âdemel esmâe küllehâ – Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti.) “Hazret-i Âdem (aleyhisselam – Allah’ın selamı üzerine olsun) dava-yı hilafet-i kübrada (büyük halifelik davasında) mu’cize-i kübrası (büyük mucizesi), talim-i esmadır (isimlerin öğretilmesidir).” diyor. İşte sair enbiyanın (diğer peygamberlerin) mu’cizeleri, birer hususi (özel) hârika-i beşeriyeye (insanlık harikasına) remzettiği gibi (işaret ettiği gibi) bütün enbiyanın (peygamberlerin) pederi (babası) ve divan-ı nübüvvetin fatihası (peygamberlik divanının başlangıcı) olan Hazret-i Âdem (asm) mu’cizesi umum (bütün) kemalât (olgunluklar) ve terakkiyat-ı beşeriyenin (insanlık ilerlemelerinin) nihayetlerine (sonlarına) ve en ileri hedeflerine, sarahate (açıklığa) yakın işaret ediyor.

Cenab-ı Hak (cc – Celali yüce olsun), manen (manevi olarak) şu âyetin lisan-ı işaretiyle (işaret diliyle) diyor ki:

Ey benî-Âdem (Ademoğulları)! Sizin pederinize (babanıza), melaikelere (meleklere) karşı hilafet davasında rüçhaniyetine (üstünlüğüne) hüccet (delil) olarak bütün esmayı (isimleri) talim ettiğimden (öğrettiğimden) siz dahi (de) madem onun evladı ve vâris-i istidadısınız (kabiliyetlerinin varisisiniz); bütün esmayı (isimleri) taallüm (öğrenip) edip mertebe-i emanet-i kübrada (en büyük emanet mertebesinde), bütün mahlukata (yaratıklara) karşı rüçhaniyetinize (üstünlüğünüze) liyakatinizi (layık olduğunuzu) göstermek gerektir. Zira (çünkü) kâinat içinde, bütün mahlukat (yaratıklar) üstünde en yüksek makamata (makamlara) gitmek ve zemin gibi büyük mahlukatlar size musahhar olmak (boyun eğmek) gibi mertebe-i âliyeye (yüce mertebeye) size yol açıktır. Haydi ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız.

Fakat sizin pederiniz (babanız) bir defa şeytana aldandı, cennet gibi bir makamdan rûy-i zemine (yeryüzüne) muvakkaten (geçici olarak) sukut etti (düştü). Sakın siz de terakkiyatınızda (ilerlemelerinizde) şeytana uyup hikmet-i İlahiyenin (İlahi hikmetin) semavatından (göklerinden), tabiat dalaletine (tabiat sapkınlığına) sukuta (düşmeye) vasıta yapmayınız. Vakit be-vakit (zaman zaman) başınızı kaldırıp esma-i hüsnama (güzel isimlerime) dikkat ederek o semavata (göklere) urûc etmek (yükselmek) için fünununuzu (fenlerinizi) ve terakkiyatınızı (ilerlemelerinizi) merdiven yapınız. Tâ (ta ki) fünun ve kemalâtınızın (olgunluklarınızın) menbaları (kaynakları) ve hakikatleri olan esma-i Rabbaniyeme (Rabbani isimlerime) çıkasınız ve o esmanın (isimlerin) dürbünüyle, kalbinizle Rabb’inize bakasınız.

Bir nükte-i mühimme (önemli nükte) ve bir sırr-ı ehemm (daha önemli sır)

Şu âyet-i acibe (acayip ayet), insanın câmiiyet-i istidadı (kapsayıcı kabiliyeti) cihetiyle (yönüyle) mazhar olduğu (nail olduğu) bütün kemalât-ı ilmiye (ilmi kemalatlar) ve terakkiyat-ı fenniye (fenni ilerlemeler) ve havârık-ı sun’iyeyi (yapay harikaları) “talim-i esma” (isimlerin öğretilmesi) unvanıyla (başlığıyla) ifade ve tabir etmekte (açıklamakta) şöyle latîf bir remz-i ulvi (latif bir yüce işaret) var ki:

Her bir kemalin (olgunluğun) her bir ilmin her bir terakkiyatın (ilerlemenin) her bir fennin (bilimin) bir hakikat-i âliyesi (yüce hakikati) var ki o hakikat, bir ism-i İlahîye (İlahi isme) dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı (çeşitli tecellileri) ve muhtelif (farklı) daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemalât, o sanat kemalini (olgunluğunu) bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette (şekilde) nâkıs (eksik) bir gölgedir.

Mesela, hendese (geometri) bir fendir (bilimdir). Onun hakikati ve nokta-i müntehası (nihai noktası), Cenab-ı Hakk’ın (Allah’ın) ism-i Adl (Adl ismi, adil) ve Mukaddir’ine (Kadir ismi, takdir eden) yetişip hendese âyinesinde (geometri aynasında) o ismin hakîmane cilvelerini (hikmetli tecellilerini) haşmetiyle (görkemle) müşahede etmektir (gözlemlemektir).

Mesela, tıp bir fendir (bilimdir) hem bir sanattır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlak’ın (Mutlak Hakim’in) Şâfî ismine (Şafi ismine, şifa veren) dayanıp eczahane-i kübrası (büyük eczahanesi) olan rûy-i zeminde (yeryüzünde) rahîmane cilvelerini (merhametli tecellilerini) edviyelerde (ilaçlarda) görmekle tıp kemalâtını (olgunluklarını) bulur, hakikat olur.

Mesela, hakikat-i mevcudattan (varlıkların hakikatinden) bahseden (söz eden) hikmetü’l-eşya (eşyanın hikmeti), Cenab-ı Hakk’ın (cc) ism-i Hakîm’inin (Hakîm isminin) tecelliyat-ı kübrasını (büyük tecellilerini) müdebbirane (tedbirle), mürebbiyane (terbiye edici); eşyada, menfaatlerinde (faydalarında) ve maslahatlarında (faydalarında) görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa ya hurafata inkılab eder (hurafeye dönüşür) ve malayaniyat (boş şeyler) olur veya felsefe-i tabiiye (tabiat felsefesi) misillü (gibi) dalalete (sapkınlığa) yol açar.

İşte sana üç misal, sair kemalât (diğer kemalatlar) ve fünunu (fenleri) bu üç misale kıyas et (kıyas et).

İşte Kur’an-ı Hakîm (hikmetli Kur’an), şu âyetle beşeri (insanlığı), şimdiki terakkiyatında (ilerlemelerinde) pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara, en ileri hududa (sınıra), en nihayet mertebelere, arkasına dest-i teşviki (teşvik elini) vurup parmağıyla o mertebeleri göstererek “Haydi arş ileri (ileri yürü)!” diyor. Bu âyetin hazine-i uzmasından (büyük hazinesinden) şimdilik bu cevherle (cevherle) iktifa ederek (yetinerek) o kapıyı kapıyoruz (kapıyoruz).

Hem mesela, hâtem-i divan-ı nübüvvet (peygamberlik divanının mührü) ve bütün enbiyanın (peygamberlerin) mu’cizeleri onun dava-i risaletine (peygamberlik davasına) bir tek mu’cize hükmünde olan enbiyanın serveri (efendisi) ve şu kâinatın mâbihi’l-iftiharı (iftihar sebebi) ve Hazret-i Âdem’e (asm) icmalen (özetle) talim olunan (öğretilen) bütün esmanın (isimlerin) bütün meratibiyle (dereceleriyle) tafsilen mazharı (detaylı olarak mazharı); yukarıya celal (azamet) ile parmağını kaldırmakla şakk-ı kamer (ayın yarılması) eden ve aşağıya cemal (güzellik) ile indirmekle yine on parmağından kevser gibi su akıtan ve bin mu’cizat (mucize) ile musaddak (doğrulanmış) ve müeyyed olan (desteklenmiş olan) Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun) mu’cize-i kübrası (büyük mucizesi) olan Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) vücuh-u i’cazının (mucizevi yönlerinin) en parlaklarından olan hak ve hakikate dair (ilişkin) beyanatındaki (açıklamalarındaki) cezalet (kuvvetli ifade), ifadesindeki belâgat (güzel söz söyleme sanatı), maânîsindeki (manalarındaki) câmiiyet (kapsamlılık), üsluplarındaki ulviyet (yücelik) ve halâveti (tatlılığı) ifade eden

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَاْتُونَ بِمِثْلِهٖ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهٖيرًا

(Kul le inicemeatil insü vel cinnü alâ en ye’tû bi misli hâzel kur’âni lâ ye’tûne bi mislihî velev kâne ba’duhüm li ba’dın zahîrâ – De ki: Andolsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek için bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, yine de onun bir benzerini getiremezler.)

gibi çok âyât-ı beyyinatla (açık ayetlerle) ins ve cinnin (insan ve cinlerin) enzarını (nazarlarını, dikkatlerini), şu mu’cize-i ebediyenin (ebedi mucizenin) vücuh-u i’cazından (mucizevi yönlerinden) en zahir (açık) ve en parlak vechine (yönüne) çeviriyor. Bütün ins ve cinnin damarlarına dokunduruyor. Dostlarının şevklerini (isteklerini), düşmanlarının inadını tahrik edip (harekete geçirip) azîm (büyük) bir teşvik ile şiddetli bir tergib (teşvik) ile dost ve düşmanları onu tanzire (benzerini yapmaya) ve taklide (taklit etmeye), yani nazirini (benzerini) yapmak ve kelâmını (sözünü) ona benzetmek için sevk ediyor (yönlendiriyor).

Hem öyle bir surette (şekilde) o mu’cizeyi nazargâh-ı enama (halkın dikkat merkezine) koyuyor; güya insanın bu dünyaya gelişinden gaye-i yegânesi (tek gayesi), o mu’cizeyi hedef ve düstur (kural) ittihaz edip (edinip) ona bakarak, netice-i hilkat-i insaniyeye (insan yaratılışının sonucuna) bilerek yürümektir.

Elhasıl (Özetle), sair enbiya (aleyhimüsselâm – Allah’ın selamı üzerlerine olsun) mu’cizatları, birer havârık-ı sanata (sanat harikasına) işaret ediyor ve Hazret-i Âdem (asm) mu’cizesi ise esasat-ı sanat (sanat esasları) ile beraber, ulûm ve fünunun (ilimler ve fenlerin) havârık (harikalar) ve kemalâtının (olgunluklarının) fihristesini (içindekiler listesini) bir suret-i icmalîde (özet bir şekilde) işaret ediyor ve teşvik ediyor. Amma mu’cize-i kübra-i Ahmediye (Muhammed’in (asm) en büyük mucizesi) olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan (mucizevi anlatımlı Kur’an) ise talim-i esmanın (isimlerin öğretilmesinin) hakikatine mufassalan (detaylı olarak) mazhariyetini (nailiyetini); hak ve hakikat olan ulûm ve fünunun (ilimler ve fenlerin) doğru hedeflerini ve dünyevî, uhrevî (dünyevi, ahirete ait) kemalâtı (olgunlukları) ve saadâtı (mutlulukları) vâzıhan (açıkça) gösteriyor. Hem pek çok azîm (büyük) teşvikatla (teşviklerle) beşeri (insanlığı) onlara sevk (yönlendiriyor) ediyor. Hem öyle bir tarzda sevk eder, teşvik eder ki o tarz ile şöyle anlattırıyor:

“Ey insan! Şu kâinattan maksad-ı a’lâ (en yüce maksat), tezahür-ü rububiyete (rububiyetin tecellisine) karşı ubudiyet-i külliye-i insaniyedir (insanlığın külli kulluğudur) ve insanın gaye-i aksası (nihai gayesi), o ubudiyete (kulluğa) ulûm ve kemalât (ilimler ve olgunluklar) ile yetişmektir.”

Hem öyle bir surette (şekilde) ifade ediyor ki o ifade ile şöyle işaret eder ki: “Elbette nev-i beşer (insan türü), âhir vakitte (ahir zamanda) ulûm ve fünuna (ilimler ve fenlere) dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise ilmin eline geçecektir.”

Hem o Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan (mucizevi anlatımlı Kur’an), cezalet (kuvvetli ifade) ve belâgat-ı Kur’aniyeyi (Kur’an’ın belagatini) mükerreren (tekrar tekrar) ileri sürdüğünden remzen (gizlice) anlattırıyor ki: “Ulûm ve fünunun (ilimler ve fenlerin) en parlağı olan belâgat (güzel söz söyleme sanatı) ve cezalet (kuvvetli ifade), bütün envaıyla (türleriyle) âhir zamanda (ahir zamanda) en mergub (rağbet gören) bir suret (şekil) alacaktır. Hattâ (hatta) insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için en keskin silahını cezalet-i beyandan (beyanın kuvvetli anlatımından) ve en mukavemetsûz (karşı konulmaz) kuvvetini belâgat-ı edadan (sözün belagatinden) alacaktır.”

Elhasıl (Özetle): Kur’an’ın ekser (çoğu) âyetleri, her biri birer hazine-i kemalâtın (kemalat hazinesinin) anahtarı ve birer define-i ilmin (ilim hazinesinin) miftahıdır (anahtarıdır).

Eğer istersen Kur’an’ın semavatına (göklerine) ve âyâtının nücumlarına (yıldızlarına) yetişesin (yetişesin); geçmiş olan yirmi adet Sözleri, yirmi basamaklı (Hâşiye[6]) bir merdiven yaparak çık. Onunla gör ki Kur’an ne kadar parlak bir güneştir. Hakaik-i İlahiyeye (İlahi hakikatlere) ve hakaik-i mümkinat (mümkün olan şeylerin hakikatleri) üstüne nasıl safi bir nur (temiz bir nur) serpiyor (serpiyor) ve parlak bir ziya (ışık) neşrediyor (yayıyor) bak.

Netice (Sonuç): Madem enbiyaya (peygamberlere) dair olan âyetler, şimdiki terakkiyat-ı beşeriyenin (insanlık ilerlemelerinin) hârikalarına (harikalarına) birer nevi işaretle beraber, daha ilerideki hududunu (sınırını) çiziyor gibi bir tarz-ı ifadesi (ifade tarzı) var ve madem her bir âyetin müteaddid (birçok) manalara delâleti (işaret etmesi) muhakkaktır (kesindir), belki müttefekun aleyhtir (üzerinde ittifak edilmiştir) ve madem enbiyaya (peygamberlere) ittiba etmek (uymak) ve iktida (örnek almak) etmeye dair evamir-i mutlaka (mutlak emirler) var. Öyle ise şu geçmiş âyetlerin maânî-i sarîhalarına (açık manalarına) delâletle (işaretle) beraber, sanat ve fünun-u beşeriyenin (insanlık sanat ve fenlerinin) mühimlerine (önemlilerine) işarî bir tarzda (işaretli bir tarzda) delâlet hem teşvik ediliyor, denilebilir.

İki mühim (önemli) suale (soruya) karşı iki mühim (önemli) cevap

Birincisi: Eğer desen: “Madem Kur’an, beşer (insanlık) için nâzil olmuştur (indirilmiştir). Neden beşerin (insanlığın) nazarında (gözünde) en mühim (önemli) olan medeniyet hârikalarını (medeniyet harikalarını) tasrih etmiyor (açıkça belirtmiyor)? Yalnız gizli bir remiz (sembol) ile hafî (gizli) bir îma (işaret) ile hafif bir işaretle zayıf bir ihtar (uyarı) ile iktifa ediyor (yetiniyor)?”

Elcevap (Cevap olarak): Çünkü medeniyet-i beşeriye hârikalarının (insanlık medeniyeti harikalarının) hakları, bahs-i Kur’anîde (Kur’an’ın bahsinde) o kadar olabilir. Zira (çünkü) Kur’an’ın vazife-i asliyesi (asıl vazifesi), daire-i rububiyetin (rububiyet dairesinin) kemalât (olgunluklar) ve şuunatını (işlerini, fiillerini) ve daire-i ubudiyetin (kulluk dairesinin) vezaif (vazifeler) ve ahvalini (hallerini) talim etmektir (öğretmektir). Öyle ise şu havârık-ı beşeriyenin (insanlık harikalarının) o iki dairede hakları; yalnız bir zayıf remiz (sembol), bir hafif işaret ancak düşer. Çünkü onlar, daire-i rububiyetten (rububiyet dairesinden) haklarını isteseler o vakit pek az hak alabilirler.

Mesela, tayyare-i beşer (insan uçağı) (Hâşiye[7]) Kur’an’a dese: “Bana bir hakk-ı kelâm (söz hakkı) ver, âyâtında (ayetlerinde) bir mevki (yer) ver.” Elbette o daire-i rububiyetin (rububiyet dairesinin) tayyareleri (uçakları) olan seyyarat (gezegenler), arz (yer), kamer (ay); Kur’an namına diyecekler: “Burada cirmin (hacminin) kadar bir mevki (yer) alabilirsin.”

Eğer beşerin (insanlığın) tahte’l-bahirleri (denizaltıları), âyât-ı Kur’aniyeden (Kur’an ayetlerinden) mevki (yer) isteseler o dairenin tahte’l-bahirleri yani, bahr-i muhit-i havaîde (hava okyanusunda) ve esîr denizinde yüzen zemin ve yıldızlar ona diyecekler: “Yanımızda senin yerin, görünmeyecek derecede azdır.”

Eğer elektriğin parlak, yıldız-misal lambaları, hakk-ı kelâm (söz hakkı) isteyerek âyetlere girmek isteseler o dairenin elektrik lambaları olan şimşekler, şahaplar ve gökyüzünü ziynetlendiren yıldızlar ve misbahlar (lambalar) diyecekler: “Işığın nisbetinde bahis (konu) ve beyana (açıklamaya) girebilirsin.”

Eğer havârık-ı medeniyet (medeniyet harikaları), dekaik-ı sanat (sanatın incelikleri) cihetinde (yönünde) haklarını isterlerse ve âyetlerden makam talep ederlerse o vakit, bir tek sinek onlara “Susunuz!” diyecek. “Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira (çünkü) sizlerdeki, beşerin (insanlığın) cüz-i ihtiyarıyla (irade-i cüz’iyesiyle, küçük iradesiyle) kesbedilen (kazanılan) bütün ince sanatlar ve bütün nazik cihazlar toplansa benim küçücük vücudumdaki ince sanat ve nâzenin (narin) cihazlar kadar acib (şaşırtıcı) olamaz.

اِنَّ الَّذٖينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوْ اجْتَمَعُوا لَهُ …اِلٰى اٰخِرِ

(İnnellezîne ted’ûne min dûnillâhi len yahlikû zübâben ve lev içtemeû lehû… ilâ âhirih – Şüphesiz Allah’tan başka taptıklarınız, bir sineği bile yaratamazlar, hatta bunun için bir araya gelseler bile… ayetin sonuna kadar.)

âyeti sizi susturur.”

Eğer o hârikalar (harikalar), daire-i ubudiyete (kulluk dairesine) gidip o daireden haklarını isterlerse o zaman o daireden şöyle bir cevap alırlar ki: “Sizin münasebetiniz bizimle pek azdır ve dairemize kolay giremezsiniz. Çünkü programımız budur ki:

Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye (ebedi hayata) lâzım olan levazımatı (gerekli şeyleri) tedarik etmekle (hazırlamakla) mükelleftir (sorumludur). En ehemm (en önemli) ve en elzem (en gerekli) işler, takdim edilecektir (öncelik verilecektir).

Halbuki siz ekseriyet itibarıyla (çoğunlukla) şu fâni (geçici) dünyayı bir makarr-ı ebedî (ebedi bir makam) nokta-i nazarında (açısından) ve gaflet perdesi altında, dünya-perestlik hissiyle işlenmiş bir suret sizde görülüyor. Öyle ise hakperestlik ve âhireti düşünmeklik esasları üzerine müesses (kurulmuş) olan ubudiyetten (kulluktan) hisseniz pek azdır. Lâkin eğer kıymettar (kıymetli) bir ibadet olan sırf menfaat-i ibadullah (Allah kullarının menfaati) için ve menafi-i umumiye (genel faydalar) ve istirahat-i âmmeye (genel rahatlık) ve hayat-ı içtimaiyenin (sosyal hayatın) kemaline (olgunlaşmasına) hizmet eden ve elbette ekalliyet (azınlık) teşkil eden (oluşturan) muhterem sanatkârlar ve mülhem keşşaflar (ilham edilmiş kaşifler), arkanızda ve içinizde varsa o hassas zatlara şu remiz (sembol) ve işarat-ı Kur’aniye (Kur’an işaretleri) sa’ye (çalışmaya) teşvik ve sanatlarını takdir etmek için elhak kâfi (gerçekten yeterli) ve vâfidir (bolcadır).”

İkinci suale (soruya) cevap: Eğer desen: “Şimdi şu tahkikattan (araştırmalardan) sonra şüphem kalmadı ve tasdik ettim ki Kur’an’da sair hakaikle (diğer hakikatlerle) beraber, medeniyet-i hazıranın (şimdiki medeniyetin) hârikalarına (harikalarına) ve belki daha ilerisine işaret ve remiz (sembol) vardır. Dünyevî ve uhrevî (ahirete ait) saadet-i beşere (insanlık saadetine) lâzım (gerekli) olan her şey, değeri nisbetinde (oranında) içinde bulunur. Fakat niçin Kur’an, onları sarahatle zikretmiyor (açıkça belirtmiyor), tâ (ta ki) muannid kâfirler (inatçı kafirler) dahi (de) tasdike mecbur olsunlar (tasdik etmeye mecbur olsunlar), kalbimiz de rahat olsun (kalbimiz de rahat olsun)?”

Elcevap (Cevap olarak): Din bir imtihandır. Teklif-i İlahî (İlahi teklif, yükümlülük) bir tecrübedir. Tâ (ta ki) ervah-ı âliye (yüce ruhlar) ile ervah-ı safile (aşağı ruhlar), müsabaka meydanında (yarışma alanında) birbirinden ayrılsın. Nasıl ki bir madene ateş veriliyor; tâ (ta ki) elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de bu dâr-ı imtihanda (imtihan yurdunda) olan teklifat-ı İlahiye (İlahi teklifler, yükümlülükler) bir ibtiladır (imtihandır) ve bir müsabakaya (yarışmaya) sevktir (yönlendirmedir) ki istidad-ı beşer (insan kabiliyeti) madeninde olan cevahir-i âliye (yüce cevherler) ile mevadd-ı süfliye (aşağı maddeler), birbirinden tefrik edilsin (ayrık edilsin).

Madem Kur’an, bu dâr-ı imtihanda (imtihan yurdunda) bir tecrübe suretinde (şeklinde), bir müsabaka meydanında beşerin (insanlığın) tekemmülü (olgunlaşması) için nâzil olmuştur (indirilmiştir). Elbette şu dünyevî (dünyevi) ve herkese görünecek umûr-u gaybiye-i istikbaliyeye (gelecekteki gaybî işlere) yalnız işaret edecek ve hüccetini (delilini) ispat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarahaten zikretse (açıkça belirtse) sırr-ı teklif bozulur. Âdeta (sanki) gökyüzündeki yıldızlarla vâzıhan (açıkça) لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ‌ (Lâ ilâhe illallâh – Allah’tan başka ilah yoktur.) yazmak misillü (gibi) bir bedahete (apaçık bir gerçekliğe) girecek. O zaman herkes ister istemez tasdik edecek. Müsabaka (yarışma) olmaz, imtihan fevt olur (kaçırılır). Kömür gibi bir ruh ile elmas gibi bir ruh (Hâşiye[8]) beraber kalacaklar.

Elhasıl (Özetle): Kur’an-ı Hakîm (hikmetli Kur’an), hakîmdir (hikmet sahibidir). Her şeye, kıymeti nisbetinde (oranında) bir makam verir. İşte Kur’an, bin üç yüz sene evvel, istikbalin zulümatında (geleceğin karanlıklarında) müstetir (gizli) ve gaybî olan semerat (meyveler) ve terakkiyat-ı insaniyeyi (insanlık ilerlemelerini) görüyor ve gördüğümüzden ve göreceğimizden daha güzel bir surette (şekilde) gösterir.

Demek Kur’an, öyle bir zatın kelâmıdır (sözüdür) ki bütün zamanları ve içindeki bütün eşyayı bir anda görüyor.

İşte mu’cizat-ı enbiya (Peygamberlerin mucizeleri) yüzünde parlayan bir lem’a-i i’caz-ı Kur’an (Kur’an’ın mucizevi parıltısı)…

اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ وَ وَفِّقْنَا لِخِدْمَتِهٖ فٖى كُلِّ اٰنٍ وَ زَمَانٍ

(Allahümme fehhimnâ esrâral Kur’âni ve veffiknâ li hidmetihî fî külli âne ve zemânin – Allah’ım! Kur’an’ın sırlarını bize idrak ettir ve her an ve her zaman onun hizmetine bizi muvaffak kıl.)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

(Sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm – Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin, bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapansın.)

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

(Rabbenâ lâ tüâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ – Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma.)

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ وَ بَارِكْ وَ كَرِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا وَ مَوْلٰينَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَ نَبِيِّكَ وَ رَسُولِكَ النَّبِىِّ الْاُمِّىِّ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ وَ اَزْوَاجِهٖ وَ ذُرِّيَّاتِهٖ وَ عَلَى النَّبِيّٖينَ وَ الْمُرْسَلٖينَ وَ الْمَلٰئِكَةِ الْمُقَرَّبٖينَ وَ الْاَوْلِيَاءِ وَ الصَّالِحٖينَ اَفْضَلَ صَلَاةٍ وَ اَزْكٰى سَلَامٍ وَ اَنْمٰى بَرَكَاتٍ بِعَدَدِ سُوَرِ الْقُرْاٰنِ وَ اٰيَاتِهٖ وَ حُرُوفِهٖ وَ كَلِمَاتِهٖ وَ مَعَانٖيهٖ وَ اِشَارَاتِهِ وَ رُمُوزِهٖ وَ دَلَالَاتِهٖ وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا وَ الْطُفْ بِنَا يَا اِلٰهَنَا يَا خَالِقَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحٖيمٖينَ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ اٰمٖينَ

(Allahümme salli ve sellim ve bârik ve kerrem alâ seyyidinâ ve Mevlânâ Muhammedin abdike ve nebiyyike ve resûliken nebiyyil ümmiyyi ve alâ âlihî ve ashabihî ve ezvacihî ve zürriyyatihî ve alennebiyyîne vel mürselîne vel melâiketil mukarrebîne vel evliyâi ves sâlihîne efdale salâtin ve ezkâ selâmin ve enmâ berekâtin bi adedi süveril Kur’âni ve âyâtihî ve hurûfihî ve kelimâtihî ve meânîhî ve işârâtihî ve rumûzihî ve delâlâtihî vağfirlenâ verhamnâ veltuf binâ yâ İlâhenâ yâ Hâlikanâ bi külli salâtin minhâ birahmetike yâ erhamer râhimîne velhamdülillâhi rabbil âlemîne âmîn – Allah’ım! Efendimiz ve Mevlâmız, kulun, peygamberin ve elçin olan ümmî nebî Muhammed’e, onun âline (aile efradına), ashabına (sahabelerine), eşlerine, zürriyetine (nesline), bütün peygamberlere, resullere, mukarreb (yakınlaştırılmış) meleklere, evliyaya (Allah dostlarına) ve salihlere (iyi kimselere); Kur’an’ın sureleri, ayetleri, harfleri, kelimeleri, manaları, işaretleri, remizleri (sembolleri) ve delaletleri (delilleri) adedince en faziletli salatı, en temiz selamı ve en artan bereketleri ihsan eyle. Ve her bir salat hürmetine bizleri bağışla, bize merhamet et ve bize lütfeyle, ey İlahımız, ey Yaratıcımız! Rahmetinle, ey merhametlilerin en merhametlisi! Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Âmîn.)

*

[1] Hâşiye (Dipnot): Evet, zemin denilen muhteşem (görkemli) ve seyyar sarayın (hareketli sarayın) temel taşı olan taş tabakasının Fâtır-ı Zülcelal (Celal sahibi Yaratıcı) tarafından tavzif edilen (vazifelendirilen) en mühim (önemli) üç vazifeyi (görevi) beyan etmek (açıklamak) ancak Kur’an’a yakışır.

İşte birinci vazifesi: Toprağın kudret-i Rabbaniye (Rabbani kudret) ile nebatata (bitkilere) analık edip (analık edip) yetiştirdiği gibi kudret-i İlahiye (İlahi kudret) ile taş dahi (de) toprağa dâyelik edip (bakıcılık yapıp) yetiştiriyor.

İkinci vazifesi: Zeminin (yerin) bedeninde deveran-ı dem (kan dolaşımı) hükmünde olan suların muntazam cevelanına (düzenli dolaşımına) hizmetidir.

Üçüncü vazife-i fıtriyesi (doğal görevi): Çeşmelerin ve ırmakların (nehirlerin), uyûn (pınarlar) ve enharın (nehirlerin) muntazam (düzenli) bir mizan (ölçü) ile zuhur (ortaya çıkış) ve devamlarına hazinedarlık etmektir (hazinedarlık etmektir). Evet taşlar, bütün kuvvetiyle ve ağızlarının dolusuyla akıttıkları âb-ı hayat (hayat suyu) suretinde (şeklinde), delail-i vahdaniyeti (vahdaniyet delillerini) zemin yüzüne yazıp serpiyor.

[2] Hâşiye (Dipnot): Nil-i Mübarek, Cebel-i Kamer’den (Kamer Dağı’ndan) çıktığı gibi Dicle’nin en mühim (önemli) bir şubesi, Van vilayetinden Müküs nahiyesinde bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat’ın da mühim (önemli) bir şubesi, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı (temeli), hilkaten (yaratılış itibarıyla) bir madde-i mayiadan (sıvı bir maddeden) incimad etmiş (donmuş) taşlar olduğu fennen sabittir (fenen sabittir). Tesbihat-ı Nebeviyeden (Peygamber tesbihatından) olan سُبْحَانَ مَنْ بَسَطَ الْاَرْضَ عَلٰى مَاءٍ جَمَدْ (Sübhâne men besatal arda alâ mâin cemeden – Suyu dondurup yeryüzünü onun üzerine yayan (Allah) münezzehtir.) kat’î delâlet ediyor (kesin delalet ediyor) ki asl-ı hilkat-i arz (yerin yaratılışının aslı) şöyledir ki:

Su gibi bir madde, emr-i İlahî (İlahi emir) ile incimad eder (donar), taş olur. Taş, izn-i İlahî (İlahi izin) ile toprak olur. Tesbihteki “arz” lafzı (sözü), toprak demektir. Demek o su çok yumuşaktır, üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i Rahîm (Hakîm ve Rahîm olan Allah), toprağı taş üstünde serer, zevi’l-hayata (canlılara) makar eder (mesken eder, yer yapar).

[3] Hâşiye (Dipnot): Şu cümle işaret ediyor ki şimendiferdir (trendir). Âlem-i İslâm’ı (İslam alemini) esaret altına almıştır (esaret altına almıştır). Kâfirler (kafirler) onunla İslâm’ı mağlup etmiştir (mağlup etmiştir).

[4] Hâşiye (Dipnot): يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓىءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ (Yekâdü zeytühâ yudîu velev lem temseshu nârun nûrun alâ nûrin – Onun yağı, kendisine ateş değmese bile neredeyse ışık verir. Nur üstüne nurdur.) cümlesi, o remzi (sembolü) ışıklandırıyor (aydınlatıyor).

[5] Hâşiye (Dipnot): Bir tefsir diyor: سَلَامًا (selâmen) demese idi, bürudetiyle ihrak edecekti (soğukluğuyla yakıp yok edecekti).

[6] Hâşiye (Dipnot): Belki otuz üç adet Sözleri, otuz üç adet Mektupları, otuz bir Lem’aları, on üç Şuâları; yüz yirmi basamaklı bir merdivendir.

[7] Hâşiye (Dipnot): Şu ciddi meseleyi yazarken ihtiyarsız olarak (irade dışı olarak) kalemim üslubunu (ifade tarzını), şu latîf latîfeye (hoş nüktelere) çevirdi. Ben de kalemimi serbest bıraktım. Ümit ederim ki üslubun latîfeliği (hoşluğu), meselenin ciddiyetine halel vermesin (zarar vermesin).

[8] Hâşiye (Dipnot): Ebucehil-i Laîn (Lanetli Ebu Cehil) ile Ebubekir-i Sıddık (Hz. Ebu Bekir Sıddık) müsavi görünecek (eşit görünecek). Sırr-ı teklif zayi olacak (teklif sırrı kaybolacak).

Risale-i Nur Külliyatından

Yirminci Söz

İki Makamdır

Birinci Makam

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلٖيسَ ۞

اِنَّ اللّٰهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةً ۞

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِىَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً

Bir gün şu âyetleri okurken iblisin ilkaatına karşı Kur’an-ı Hakîm’in feyzinden üç nükte ilham edildi. Vesvesenin sureti şudur. Dedi ki:

Dersiniz: “Kur’an mu’cizedir. Hem nihayetsiz belâgattadır. Hem umuma her vakitte hidayettir.” Halbuki şöyle bazı hâdisat-ı cüz’iyeyi tarihvari bir surette musırrane tekrar etmekte ne mana var? Bir ineği kesmek gibi bir vakıa-i cüz’iyeyi, o kadar mühim tavsifat ile böyle zikretmek, hattâ o sure-i azîmeye de El-Bakara tesmiye etmekte ne münasebet var? Hem de Âdem’e secde olan hâdise, sırf bir emr-i gaybîdir. Akıl ona yol bulamaz. Kavî bir imandan sonra teslim ve iz’an edilebilir. Halbuki Kur’an, umum ehl-i akla ders veriyor. Çok yerlerde اَفَلَا يَعْقِلُونَ der, akla havale eder. Hem taşların tesadüfî olan bazı hâlât-ı tabiiyesini ehemmiyetle beyan etmekte ne hidayet var?

İlham olunan nüktelerin sureti şudur:

Birinci Nükte

Kur’an-ı Hakîm’de çok hâdisat-ı cüz’iye vardır ki her birisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor. Nasıl ki عَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا Hazret-i Âdem’in melaikelere karşı kabiliyet-i hilafet için bir mu’cizesi olan talim-i esmadır ki bir hâdise-i cüz’iyedir. Şöyle bir düstur-u küllînin ucudur ki:

Nev-i beşere, câmiiyet-i istidat cihetiyle talim olunan hadsiz ulûm ve kâinatın envaına muhit pek çok fünun ve Hâlık’ın şuunat ve evsafına şâmil kesretli maarifin talimidir ki nev-i beşere, değil yalnız melaikelere, belki semavat ve arz ve dağlara karşı emanet-i kübrayı haml davasında bir rüçhaniyet vermiş. Ve heyet-i mecmuasıyla arzın bir halife-i manevîsi olduğunu Kur’an ifham ettiği misillü; melaikelerin Âdem’e secdesiyle beraber, şeytanın secde etmemesi olan hâdise-i cüz’iye-i gaybiye, pek geniş bir düstur-u külliye-i meşhudenin ucu olduğu gibi pek büyük bir hakikati ihsas ediyor. Şöyle ki:

Kur’an, şahs-ı Âdem’e melaikelerin itaat ve inkıyadını ve şeytanın tekebbür ve imtinaını zikretmesiyle; nev-i beşere kâinatın ekser maddî envaları ve o envaın manevî mümessilleri ve müekkelleri musahhar olduklarını ve nev-i beşerin hâsselerinin bütün istifadelerine müheyya ve münkad olduklarını ifham etmekle beraber; o nev’in istidadatını bozan ve yanlış yollara sevk eden mevadd-ı şerire ile onların mümessilleri ve sekene-i habîseleri, o nev-i beşerin tarîk-i kemalâtında ne büyük bir engel, ne müthiş bir düşman teşkil ettiğini ihtar ederek Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, bir tek Âdem’le (as) cüz’î hâdiseyi konuşurken bütün kâinatla ve bütün nev-i beşerle bir mükâleme-i ulviye ediyor.

İkinci Nükte

Mısır kıtası, kumistan olan Sahra-yı Kebir’in bir parçası olduğundan Nil-i Mübarek’in feyziyle gayet mahsuldar bir tarla hükmüne geçtiğinden o cehennem-nümun sahra komşuluğunda şöyle cennet-misal bir mevki-i mübareğin bulunması, felahat ve ziraatı ahalisinde pek mergub bir surete getirmiş. Ve o sekenenin seciyesine öyle tesbit etmiş ki ziraatı kudsiye ve vasıta-i ziraat olan “bakar”ı ve “sevr”i mukaddes, belki mabud derecesine çıkarmış. Hattâ o zamandaki Mısır milleti sevre, bakara ibadet etmek derecesinde bir kudsiyet vermişler. İşte o zamanda Benî-İsrail dahi o kıtada neş’et ediyordu ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, “icl” meselesinden anlaşılıyor.

İşte Kur’an-ı Hakîm, Hazret-i Musa aleyhisselâmın risaletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve istidatlarına işlemiş olan o bakar-perestlik mefkûresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile ifham ediyor.

İşte şu hâdise-i cüz’iye ile bir düstur-u küllîyi, her vakit hem herkese gayet lüzumlu bir ders-i hikmet olduğunu ulvi bir i’caz ile beyan eder.

Buna kıyasen bil ki Kur’an-ı Hakîm’de bazı hâdisat-ı tarihiye suretinde zikredilen cüz’î hâdiseler, küllî düsturların uçlarıdır. Hattâ çok surelerde zikir ve tekrar edilen Kıssa-i Musa’nın yedi cümlelerine misal olarak Lemaat’ta İ’caz-ı Kur’an Risalesi’nde, o cüz’î cümlelerin her bir cüzünün nasıl mühim bir düstur-u küllîyi tazammun ettiğini beyan etmişiz. İstersen o risaleye müracaat et.

Üçüncü Nükte

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِىَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

Şu âyeti okurken müvesvis dedi ki: “Herkese malûm ve âdi olan taşların şu fıtrî bazı hâlât-ı tabiiyesini, en mühim ve büyük meseleler suretinde bahis ve beyanda ne mana var, ne münasebet var, ne ihtiyaç var?”

Şu vesveseye karşı feyz-i Kur’an’dan şöyle bir nükte ilham edildi:

Evet, münasebet var ve ihtiyaç var. Hem o derece büyük bir münasebet ve ehemmiyetli bir mana ve o derece muazzam ve lüzumlu bir hakikat var ki ancak Kur’an’ın îcaz-ı mu’cizi ve lütf-u irşadıyla bir derece basitleştirilmiş ve ihtisar edilmiş.

Evet, i’caz-ı Kur’an’ın bir esası olan îcaz hem hidayet-i Kur’an’ın bir nuru olan lütf-u irşad ve hüsn-ü ifham, iktiza ediyorlar ki Kur’an’ın muhatapları içinde ekseriyeti teşkil eden avama karşı küllî hakikatleri ve derin ve umumî düsturları, me’luf ve cüz’î suretler ile gösterilsin ve fikirleri basit olan umumî avama karşı, muazzam hakikatlerin yalnız uçları ve basit bir sureti gösterilsin. Hem âdet perdesi tahtında ve zeminin altında hârikulâde olan tasarrufat-ı İlahiye, icmalen gösterilsin. İşte bu sırra binaendir ki Kur’an-ı Hakîm şu âyetle diyor:

Ey Benî-İsrail ve ey benî-Âdem! Sizlere ne olmuş ki kalpleriniz taştan daha camid ve daha ziyade katılaşmıştır. Zira görmüyor musunuz ki o pek sert ve pek camid ve toprak altında bir tabaka-i azîme teşkil eden o koca taşlar, o kadar evamir-i İlahiyeye karşı mutî ve musahhar ve icraat-ı Rabbaniye altında o kadar yumuşak ve emirberdir ki havada ağaçların teşkilinde tasarrufat-ı İlahiye ne derece suhuletle cereyan ediyor. Öyle de tahte’z-zemin ve o sert, sağır taşlarda o derece suhulet ve intizam ile hattâ damarlara karşı kanın cevelanı gibi muntazam su cetvelleri (Hâşiye[1]) ve su damarları, kemal-i hikmetle o taşlarda mukavemet görmeyerek cereyan ediyor. Hem havada nebatat ve ağaçların dallarının suhuletle suret-i intişarı gibi o derece suhuletle köklerin nazik damarları, yer altındaki taşlarda mümanaat görmeyerek evamir-i İlahî ile muntazaman intişar ettiğini Kur’an işaret ediyor ve geniş bir hakikati, şu âyetle ders veriyor ve o ders ile o kasavetli kalplere bu manayı veriyor ve remzen diyor:

Ey Benî-İsrail ve ey benî-Âdem! Zaaf ve acziniz içinde nasıl bir kalp taşıyorsunuz ki öyle bir zatın evamirine karşı o kalp kasavetle mukavemet ediyor. Halbuki o koca sert taşların tabaka-i muazzaması, o zatın evamiri önünde kemal-i inkıyadla karanlıkta nazik vazifelerini mükemmel îfa ediyorlar. İtaatsizlik göstermiyorlar. Belki o taşlar, toprak üstünde bulunan bütün zevi’l-hayata, âb-ı hayatla beraber sair medar-ı hayatlarına öyle bir hazinedarlık ediyor ve öyle bir adaletle taksimata vesiledir ve öyle bir hikmetle tevziata vasıta oluyor ki Hakîm-i Zülcelal’in dest-i kudretinde, bal mumu gibi ve belki hava gibi yumuşaktır, mukavemetsizdir ve azamet-i kudretine karşı secdededir.

Zira toprak üstünde müşahede ettiğimiz şu masnuat-ı muntazama ve şu hikmetli ve inayetli tasarrufat-ı İlahiye misillü, zemin altında aynen cereyan ediyor. Belki hikmeten daha acib ve intizamca daha garib bir surette hikmet ve inayet-i İlahiye tecelli ediyor.

Bakınız! En sert ve hissiz o koca taşlar, nasıl bal mumu gibi evamir-i tekviniyeye karşı yumuşaklık gösteriyorlar ve memur-u İlahî olan o latîf sulara, o nazik köklere, o ipek gibi damarlara o derece mukavemetsiz ve kasavetsizdir. Güya bir âşık gibi o latîf ve güzellerin temasıyla kalbini parçalıyor, yollarında toprak oluyor.

Hem وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ ile şöyle bir hakikat-i muazzamanın ucunu gösteriyor ki:

“Taleb-i rü’yet” hâdisesinde, meşhur dağın tecelli ile parçalanması ve taşlarının dağılması gibi umum rûy-i zeminde aslı sudan incimad etmiş âdeta yekpare taşlardan ibaret olan ekser dağların zelzele veya bazı hâdisat-ı arziye suretinde tecelliyat-ı celaliye ile o dağların yüksek zirvelerinden o haşyet verici tecelliyat-ı celaliyenin zuhuruyla taşlar parçalanarak, bir kısmı ufalanıp toprağa kalbolup nebatata menşe olur. Diğer bir kısmı taş kalarak, yuvarlanıp derelere, ovalara dağılıp sekene-i zeminin meskeni gibi birçok işlerinde hizmetkârlık ederek ve mahfî bazı hikem ve menafi için kudret ve hikmet-i İlahiyeye secde-i itaat ederek, desatir-i hikmet-i Sübhaniyeye emirber şeklini alıyorlar.

Elbette o haşyetten, o yüksek mevkii terk edip mütevaziane aşağı yerleri ihtiyar etmek ve o mühim menfaatlere sebep olmak beyhude olmayıp başıboş değil ve tesadüfî dahi olmadığını, belki bir Hakîm-i Kadîr’in tasarrufat-ı hakîmanesiyle o intizamsızlık içinde zahir nazara görünmeyen bir intizam-ı hakîmane bulunduğuna delil ise o taşlara müteallik faydalar, menfaatler ve onlar üstünde yuvarlandıkları dağın cesedine giydirilen ve çiçek ve meyvelerin murassaatıyla münakkaş ve müzeyyen olan gömleklerin kemal-i intizamı ve hüsn-ü sanatı; kat’î, şüphesiz şehadet eder.

İşte şu üç âyetin hikmet nokta-i nazarında ne kadar kıymettar olduğunu gördünüz. Şimdi bakınız Kur’an’ın letafet-i beyanına ve i’caz-ı belâgatına, nasıl şu zikrolunan büyük ve geniş ve ehemmiyetli hakikatlerin uçlarını üç fıkra içinde üç vakıa-yı meşhure ve meşhude ile gösteriyor ve medar-ı ibret üç hâdise-i uhrayı hatırlatmakla latîf bir irşad yapar, mukavemetsûz bir zecreder.

Mesela, ikinci fıkrada der: وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُ

Şu fıkra ile Hazret-i Musa aleyhisselâmın asâsına karşı kemal-i şevk ile inşikak edip on iki gözünden on iki çeşme akıtan taşa işaret etmekle, şöyle bir manayı ifham ediyor ve manen diyor:

Ey Benî-İsrail! Bir tek mu’cize-i Musa’ya (as) karşı koca taşlar yumuşar, parçalanır. Ya haşyetinden veya sürurundan ağlayarak sel gibi yaş akıttığı halde, hangi insafla bütün mu’cizat-ı Museviyeye (as) karşı temerrüd ederek ağlamayıp gözünüz cümud ve kalbiniz katılık ediyor.

Hem üçüncü fıkrada der: وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ

Şu fıkra ile Tûr-i Sina’daki münâcat-ı Museviyede (as) vuku bulan tecelliye-i celaliye heybetinden koca dağ parçalanıp dağılması ve o haşyetten taşların etrafa yuvarlanması olan vakıa-yı meşhureyi ihtar ile şöyle bir manayı ders veriyor ki:

Ey kavm-i Musa (as)! Nasıl Allah’tan korkmuyorsunuz? Halbuki taşlardan ibaret olan dağlar, onun haşyetinden ezilip dağılıyor ve sizden ahz-ı misak için üstünüzde Cebel-i Tûr’u tuttuğunu hem “taleb-i rü’yet” hâdisesinde dağın parçalanmasını bilip ve gördüğünüz halde, ne cesaretle onun haşyetinden titremeyip kalbinizi katılık ve kasavette bulunduruyorsunuz?

Hem birinci fıkrada diyor: وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُ

Bu fıkra ile dağlardan nebean eden Nil-i Mübarek, Dicle ve Fırat gibi ırmakları hatırlatmakla, taşların evamir-i tekviniyeye karşı ne kadar hârika-nüma ve mu’cizevari bir surette mazhar ve musahhar olduğunu ifham eder ve onunla böyle bir manayı müteyakkız kalplere veriyor ki şöyle azîm ırmakların elbette mümkün değil, şu dağlar hakiki menbaları olsun. Çünkü faraza o dağlar tamamen su kesilse ve mahrutî birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin şöyle süratli ve kesretli cereyanlarına muvazeneyi kaybetmeden birkaç ay ancak dayanabilirler. Ve o kesretli masarife karşı galiben bir metre kadar toprakta nüfuz eden yağmur, kâfi vâridat olamaz.

Demek ki şu enharın nebeanları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki pek hârika bir surette Fâtır-ı Zülcelal, onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor.

İşte bu sırra işareten bu manayı ifade için hadîste rivayet ediliyor ki: “O üç nehrin her birine cennetten birer katre her vakit damlıyor ve ondan bereketlidirler.” Hem bir rivayette denilmiş ki: “Şu üç nehrin menbaları cennettendir.” Şu rivayetin hakikati şudur ki: Madem esbab-ı maddiye, şunların bu derece kesretli nebeanına kabil değildir. Elbette menbaları, bir âlem-i gaybdadır ve gizli bir hazine-i rahmetten gelir ki masarif ile vâridatın muvazenesi devam eder.

İşte Kur’an-ı Hakîm, şu manayı ihtar ile şöyle bir ders veriyor ki der:

Ey Benî-İsrail ve ey benî-Âdem! Kalp katılığı ve kasavetinizle öyle bir Zat-ı Zülcelal’in evamirine karşı itaatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i sermedî’nin ziya-yı marifetine gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki Mısır’ınızı cennet suretine çeviren Nil-i Mübarek gibi koca nehirleri; âdi, camid taşların ağızlarından akıtıp mu’cizat-ı kudretini, şevahid-i vahdaniyetini o koca nehirlerin kuvvet ve zuhur ve ifazaları derecesinde kâinatın kalbine ve zeminin dimağına vererek cin ve insin kulûb ve ukûlüne isale ediyor. Hem hissiz, camid bazı taşları böyle acib bir tarzda (Hâşiye[2]) mu’cizat-ı kudretine mazhar etmesi, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi o Fâtır-ı Zülcelal’i gösterdiği halde, nasıl onun o nur-u marifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?

İşte şu üç hakikate nasıl bir belâgat giydirilmiş, gör ve belâgat-ı irşadiyeye dikkat et. Acaba hangi kasavet ve katılık vardır ki böyle hararetli şu belâgat-ı irşada karşı dayanabilsin, ezilmesin?

İşte baştan buraya kadar anladınsa Kur’an-ı Hakîm’in irşadî bir lem’a-i i’cazını gör, Allah’a şükret.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ كَمَا تُحِبُّ وَ تَرْضٰى وَ وَفِّقْنَا لِخِدْمَتِهٖ اٰمٖينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ الْحَكٖيمُ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ

*

 

Yirminci Söz’ün İkinci Makamı

Mu’cizat-ı enbiya yüzünde parlayan bir lem’a-i i’caz-ı Kur’an

Âhirdeki iki sual ve iki cevaba dikkat et.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ

On dört sene evvel (şimdi otuz seneden geçti) şu âyetin bir sırrına dair İşaratü’l-İ’caz namındaki tefsirimde Arabiyyü’l-ibare bir bahis yazmıştım. Şimdi arzuları bence ehemmiyetli olan iki kardeşim, o bahse dair Türkçe olarak bir parça izah istediler. Ben de Cenab-ı Hakk’ın tevfikine itimaden ve Kur’an’ın feyzine istinaden diyorum ki:

Bir kavle göre Kitab-ı Mübin, Kur’an’dan ibarettir. Yaş ve kuru, her şey içinde bulunduğunu şu âyet-i kerîme beyan ediyor. Öyle mi? Evet, her şey içinde bulunur. Fakat herkes her şeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bazen çekirdekleri bazen nüveleri bazen icmalleri bazen düsturları bazen alâmetleri, ya sarahaten ya işareten ya remzen ya ibhamen ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur’an’a münasip bir tarzda ve iktiza-yı makam münasebetinde şu tarzların birisiyle ifade ediliyor. Ezcümle:

Beşerin sanat ve fen cihetindeki terakkiyatlarının neticesi olan havârık-ı sanat ve garaib-i fen olarak tayyare, elektrik, şimendifer, telgraf gibi şeyler vücuda gelmiş ve beşerin hayat-ı maddiyesinde en büyük mevki almışlar. Elbette umum nev-i beşere hitap eden Kur’an-ı Hakîm, şunları mühmel bırakmaz. Evet, bırakmamış. İki cihet ile onlara da işaret etmiştir:

Birinci cihet: Mu’cizat-ı enbiya suretiyle…

İkinci kısım şudur ki: Bazı hâdisat-ı tarihiye suretinde işaret eder. Ezcümle:

قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِ ۞ اَلنَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ ۞ اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ ۞ وَهُمْ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنٖينَ شُهُودٌ ([3]) ۞ وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ اِلَّٓا اَنْ يُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ

Keza فِى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ ۞ وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهٖ مَا يَرْكَبُونَ

gibi âyetlerle şimendifere işaret ettiği gibi

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓىءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ ([4]) يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ يَشَٓاءُ

âyeti, pek çok envara, esrara işaretle beraber elektriğe dahi remzediyor.

Şu ikinci kısım hem çok zatlar onlarla uğraştığından hem çok dikkat ve izaha muhtaç olduğundan ve hem çok olduğundan; şimdilik şimendifer ve elektriğe işaret eden şu âyetlerle iktifa edip o kapıyı açmayacağım.

Birinci kısım ise mu’cizat-ı enbiya suretinde işaret ediyor. Biz dahi o kısımdan bazı numuneleri misal olarak zikredeceğiz.

Mukaddime: İşte Kur’an-ı Hakîm; enbiyaları, insanın cemaatlerine terakkiyat-ı maneviye cihetinde birer pişdar ve imam gönderdiği gibi yine insanların terakkiyat-ı maddiye suretinde dahi o enbiyanın her birisinin eline bazı hârikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibaa emrediyor.

İşte enbiyaların manevî kemalâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi mu’cizatlarından bahis dahi onların nazirelerine yetişmeye ve taklitlerini yapmaya bir teşviki işmam ediyor. Hattâ denilebilir ki manevî kemalât gibi maddî kemalâtı ve hârikaları dahi en evvel mu’cize eli nev-i beşere hediye etmiştir. İşte Hazret-i Nuh’un (as) bir mu’cizesi olan sefine ve Hazret-i Yusuf’un (as) bir mu’cizesi olan saati en evvel beşere hediye eden, dest-i mu’cizedir.

Bu hakikate latîf bir işarettir ki sanatkârların ekseri, her bir sanatta birer peygamberi pîr ittihaz ediyor. Mesela, gemiciler Hazret-i Nuh’u (as), saatçiler Hazret-i Yusuf’u (as), terziler Hazret-i İdris’i (as)…

Evet, madem Kur’an’ın her bir âyeti, çok vücuh-u irşadî ve müteaddid cihat-ı hidayeti olduğunu ehl-i tahkik ve ilm-i belâgat ittifak etmişler. Öyle ise Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın en parlak âyetleri olan mu’cizat-ı enbiya âyetleri, birer hikâye-i tarihiye olarak değil belki onlar çok maânî-i irşadiyeyi tazammun ediyorlar.

Evet, mu’cizat-ı enbiyayı zikretmesiyle fen ve sanat-ı beşeriyenin nihayet hududunu çiziyor. En ileri gayatına parmak basıyor. En nihayet hedeflerini tayin ediyor. Beşerin arkasına dest-i teşviki vurup o gayeye sevk ediyor. Zaman-ı mazi, zaman-ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuunatının âyinesi olduğu gibi müstakbel dahi mazinin tarlası ve ahvalinin âyinesidir.

Şimdi misal olarak o çok vâsi menbadan yalnız birkaç numunelerini beyan edeceğiz:

Mesela, Hazret-i Süleyman aleyhisselâmın bir mu’cizesi olarak teshir-i havayı beyan eden وَ لِسُلَيْمٰنَ الرّٖيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ âyeti “Hazret-i Süleyman, bir günde havada tayeran ile iki aylık bir mesafeyi katetmiştir.” der. İşte bunda işaret ediyor ki beşere yol açıktır ki havada böyle bir mesafeyi katetsin. Öyle ise ey beşer! Madem sana yol açıktır. Bu mertebeye yetiş ve yanaş.

Cenab-ı Hak, şu âyetin lisanıyla manen diyor: “Ey insan! Bir abdim, heva-i nefsini terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tembelliğini bırakıp bazı kavanin-i âdetimden güzelce istifade etseniz siz de binebilirsiniz.”

Hem Hazret-i Musa aleyhisselâmın bir mu’cizesini beyan eden فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا …اِلٰى اٰخِرِ Bu âyet işaret ediyor ki zemin tahtında gizli olan rahmet hazinelerinden basit âletlerle istifade edilebilir. Hattâ taş gibi bir sert yerde, bir asâ ile âb-ı hayat celbedilebilir. İşte şu âyet, bu mana ile beşere der ki: “Rahmetin en latîf feyzi olan âb-ı hayatı, bir asâ ile bulabilirsiniz. Öyle ise haydi çalış, bul!”

Cenab-ı Hak şu âyetin lisan-ı remziyle manen diyor ki: “Ey insan! Madem bana itimat eden bir abdimin eline öyle bir asâ veriyorum ki her istediği yerde âb-ı hayatı onunla çeker. Sen de benim kavanin-i rahmetime istinad etsen şöyle ona benzer veyahut ona yakın bir âleti elde edebilirsin, haydi et!”

İşte beşer terakkiyatının mühimlerinden birisi, bir âletin icadıdır ki ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet, ondan daha ileri, nihayat ve gayat-ı hududunu çizmiştir. Nasıl ki evvelki âyet, şimdiki hal-i hazır tayyareden çok ileri nihayetlerinin noktalarını tayin etmiştir.

Hem mesela, Hazret-i İsa aleyhisselâmın bir mu’cizesine dair وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْيِى الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِ Kur’an, Hazret-i İsa aleyhisselâmın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibaa beşeri sarîhan teşvik eder. Öyle de şu elindeki sanat-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbanîye, remzen tergib ediyor. İşte şu âyet işaret ediyor ki: “En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musibetzede benî-Âdem! Meyus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.”

Cenab-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle manen diyor ki: “Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim. Biri, manevî dertlerin dermanı; biri de maddî dertlerin ilacı. İşte ölmüş kalpler nur-u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi onun nefesiyle ve ilacıyla şifa buluyor. Sen de benim eczahane-i hikmetimde her derdine deva bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.”

İşte beşerin tıp cihetindeki şimdiki terakkiyatından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işaret ediyor ve teşvik yapıyor.

Hem mesela, Hazret-i Davud aleyhisselâm hakkında وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدٖيدَ ۞ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ

Hazret-i Süleyman aleyhisselâm hakkında وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ âyetleri işaret ediyorlar ki telyin-i hadîd, en büyük bir nimet-i İlahiyedir ki büyük bir peygamberinin fazlını, onunla gösteriyor. Evet, telyin-i hadîd yani demiri hamur gibi yumuşatmak ve nühası eritmek ve madenleri bulmak, çıkarmak; bütün maddî sanayi-i beşeriyenin aslı ve anasıdır ve esası ve madenidir. İşte şu âyet işaret ediyor ki: “Büyük bir resule, büyük bir halife-i zemine, büyük bir mu’cize suretinde, büyük bir nimet olarak telyin-i hadîddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve bakırı eritmekle ekser sanayi-i umumiyeye medar olmaktır.”

Madem bir resule hem halife yani hem manevî hem maddî bir hâkime, lisanına hikmet ve eline sanat vermiş. Lisanındaki hikmete sarîhan teşvik eder. Elbette elindeki sanata dahi tergib işareti var.

Cenab-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle manen diyor: “Ey benî-Âdem! Evamir-i teklifiyeme itaat eden bir abdimin lisanına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki her şeyi kemal-i vuzuh ile fasledip hakikatini gösteriyor ve eline de öyle bir sanat verdim ki elinde bal mumu gibi demiri her şekle çevirir, halifelik ve padişahlığına mühim kuvvet elde eder. Madem bu mümkündür, veriliyor. Hem ehemmiyetlidir. Hem hayat-ı içtimaiyenizde ona çok muhtaçsınız. Siz de evamir-i tekviniyeme itaat etseniz o hikmet ve o sanat size de verilebilir. Mürur-u zamanla yetişir ve yanaşabilirsiniz.”

İşte beşerin sanat cihetinde en ileri gitmesi ve maddî kuvvet cihetinde en mühim iktidar elde etmesi, telyin-i hadîd iledir ve izabe-i nühas iledir. Âyette nühas “kıtr” ile tabir edilmiş. Şu âyetler, umum nev-i beşerin nazarını şu hakikate çeviriyor ve şu hakikatin ne kadar ehemmiyetli olduğunu takdir etmeyen eski zaman insanlarına ve şimdiki tembellerine şiddetle ihtar ediyor.

Hem mesela, Hazret-i Süleyman aleyhisselâm taht-ı Belkıs’ı yanına celbetmek için vezirlerinden bir âlim-i ilm-i celb dedi: “Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim.” olan hâdise-i hârikaya delâlet eden şu âyet

قَالَ الَّذٖى عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ …اِلٰى اٰخِرِ

İşaret ediyor ki uzak mesafelerden eşyayı aynen veya sureten ihzar etmek mümkündür. Hem vakidir ki risaletiyle beraber saltanatla müşerref olan Hazret-i Süleyman aleyhisselâm hem masumiyetine hem de adaletine medar olmak için pek geniş olan aktar-ı memleketine bizzat zahmetsiz muttali olmak ve raiyetinin ahvalini görmek ve dertlerini işitmek, bir mu’cize suretinde Cenab-ı Hak ihsan etmiştir. Demek, Cenab-ı Hakk’a itimat edip Süleyman aleyhisselâmın lisan-ı ismetiyle istediği gibi o da lisan-ı istidadıyla Cenab-ı Hak’tan istese ve kavanin-i âdetine ve inayetine tevfik-i hareket etse ona dünya, bir şehir hükmüne geçebilir.

Demek taht-ı Belkıs Yemen’de iken Şam’da aynıyla veyahut suretiyle hazır olmuştur, görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların suretleri ile beraber sesleri de işitilmiştir. İşte uzak mesafede, celb-i surete ve savta haşmetli bir surette işaret ediyor ve manen diyor:

“Ey ehl-i saltanat! Adalet-i tamme yapmak isterseniz Süleymanvari, rûy-i zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünkü bir hâkim-i adalet-pîşe, bir padişah-ı raiyet-perver; aktar-ı memleketine, her istediği vakit muttali olmak derecesine çıkmakla mes’uliyet-i maneviyeden kurtulur veya tam adalet yapabilir.”

Cenab-ı Hak, şu âyetin lisan-ı remziyle manen diyor ki: “Ey benî-Âdem! Bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adalet-i tamme yapmak için ahval ve vukuat-ı zemine bizzat ıttıla veriyorum ve madem her bir insana fıtraten, zemine bir halife olmak kabiliyetini vermişim. Elbette o kabiliyete göre rûy-i zemini görecek ve bakacak, anlayacak istidadını dahi vermesini, hikmetim iktiza ettiğinden vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de nev’en yetişebilir. Maddeten erişemezse de ehl-i velayet misillü manen erişebilir. Öyle ise şu azîm nimetten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife-i ubudiyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki rûy-i zemini, her tarafı her birinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz.

هُوَ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فٖى مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهٖ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ

daki ferman-ı Rahmanîyi dinleyiniz.”

İşte beşerin nazik sanatlarından olan celb-i suret ve savtların çok ilerisindeki nihayet hududunu şu âyet, remzen gösteriyor ve teşviki işmam ediyor.

Hem mesela, yine Hazret-i Süleyman aleyhisselâm, cin ve şeytanları ve ervah-ı habîseyi teshir edip şerlerini men’ ve umûr-u nâfiada istihdam etmeyi ifade eden şu âyetler:

مُقَرَّنٖينَ فِى الْاَصْفَادِ …اِلٰى اٰخِرِ

وَمِنَ الشَّيَاطٖينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذٰلِكَ …اِلٰى اٰخِرِ

âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra zîşuur olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup ister istemez hizmet edebilirler ki Cenab-ı Hakk’ın evamirine musahhar olan bir abdine, onları musahhar etmiştir.

Cenab-ı Hak manen şu âyetin lisan-ı remziyle der ki: “Ey insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime musahhar olsan çok mevcudat, hattâ cin ve şeytan dahi sana musahhar olabilirler.”

İşte beşerin, sanat ve fennin imtizacından süzülen, maddî ve manevî fevkalâde hassasiyetinden tezahür eden ispirtizma gibi celb-i ervah ve cinlerle muhabereyi şu âyet, en nihayet hududunu çiziyor ve en faydalı suretlerini tayin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi bazen kendine emvat namını veren cinlere ve şeytanlara ve ervah-ı habîseye musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil belki tılsımat-ı Kur’aniye ile onları teshir etmektir, şerlerinden kurtulmaktır.

Hem temessül-ü ervaha işaret eden, Hazret-i Süleyman aleyhisselâmın ifritleri celb ve teshirine dair âyetler hem فَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا misillü bazı âyetler, ruhanîlerin temessülüne işaret etmekle beraber celb-i ervaha dahi işaret ediyorlar. Fakat işaret olunan celb-i ervah-ı tayyibe ise medenilerin yaptığı gibi hezeliyat suretinde bazı oyuncaklara, o pek ciddi ve ciddi bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip kendi yerine ve oyuncaklara celbetmek değil belki ciddi olarak ve ciddi bir maksat için Muhyiddin-i Arabî gibi zatlar ki istediği vakit ervah ile görüşen bir kısım ehl-i velayet misillü onlara müncelib olup münasebet peyda etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece takarrub etmekle ruhaniyetlerinden manevî istifade etmektir ki âyetler ona işaret eder. Ve işaret içinde bir teşviki ihsas ediyorlar ve bu nevi sanat ve fünun-u hafiyenin en ileri hududunu çiziyor ve en güzel suretini gösteriyorlar.

Hem mesela, Hazret-i Davud aleyhisselâmın mu’cizelerine dair

اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِىِّ وَالْاِشْرَاقِ ۞ يَا جِبَالُ اَوِّبٖى مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدٖيدَ

ve عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ âyetler delâlet ediyor ki: Cenab-ı Hak, Hazret-i Davud aleyhisselâmın tesbihatına öyle bir kuvvet ve yüksek bir ses ve hoş bir eda vermiştir ki dağları vecde getirip birer muazzam fonoğraf misillü ve birer insan gibi bir serzâkirin etrafında ufkî halka tutup bir daire olarak tesbihat ediyorlardı.

Acaba bu mümkün müdür, hakikat mıdır?

Evet, hakikattir. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın diliyle papağan gibi konuşabilir. Çünkü aks-i sadâ vasıtasıyla dağın önünde sen “Elhamdülillah” de. Dağ da aynen senin gibi “Elhamdülillah” diyecek. Madem bu kabiliyeti Cenab-ı Hak dağlara ihsan etmiştir. Elbette o kabiliyet inkişaf ettirilebilir ve o çekirdek sümbüllenir.

İşte Hazret-i Davud aleyhisselâma risaletiyle beraber hilafet-i rûy-i zemini müstesna bir surette ona verdiğinden, o geniş risalet ve muazzam saltanata lâyık bir mu’cize olarak o kabiliyet çekirdeğini öyle inkişaf ettirmiş ki çok büyük dağlar birer nefer, birer şakird, birer mürid gibi Hazret-i Davud’a iktida edip onun lisanıyla, onun emriyle Hâlık-ı Zülcelal’e tesbihat ediyorlardı. Hazret-i Davud aleyhisselâm ne söylese, onlar da tekrar ediyorlardı. Nasıl ki şimdi vesait-i muhabere ve vesail-i irtibatın kesret ve tekemmülü sebebiyle haşmetli bir kumandan, dağlara dağılan azîm ordusuna bir anda “Allahu ekber” dedirir ve o koca dağları konuşturur, velveleye getirir. Madem insanın bir kumandanı, dağları sekenelerinin lisanıyla mecazî olarak konuşturur. Elbette Cenab-ı Hakk’ın haşmetli bir kumandanı, hakiki olarak konuşturur, tesbihat yaptırır.

Bununla beraber her cebelin bir şahs-ı manevîsi bulunduğunu ve ona münasip birer tesbih ve birer ibadeti olduğunu eski Sözlerde beyan etmişiz. Demek her dağ, insanların lisanıyla aks-i sadâ sırrıyla tesbihat yaptıkları gibi kendi elsine-i mahsusalarıyla dahi Hâlık-ı Zülcelal’e tesbihatları vardır.

وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً ۞ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ cümleleriyle Hazret-i Davud ve Süleyman aleyhimesselâma, kuşlar envaının lisanlarını hem istidatlarının dillerini, yani hangi işe yaradıklarını, onlara Cenab-ı Hakk’ın ihsan ettiğini şu cümleler gösteriyorlar. Evet, madem hakikattir. Madem rûy-i zemin, bir sofra-i Rahman’dır. İnsanın şerefine kurulmuştur. Öyle ise o sofradan istifade eden sair hayvanat ve tuyûrun çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip ilham-ı İlahî ile azîm bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bazı işlerde istihdam ederek ve papağan misillü kuşları konuşturarak, medeniyet-i beşeriyenin mehasinine güzel şeyleri ilâve etmiştir. Öyle de başka kuş ve hayvanların istidat dili bilinirse çok taifeleri var ki karındaşları hayvanat-ı ehliye gibi birer mühim işte istihdam edilebilirler. Mesela, çekirge âfetinin istilasına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse ne kadar faydalı bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir.

İşte kuşlardan şu nevi istifade ve teshiri ve telefon ve fonoğraf gibi camidatı konuşturmak ve tuyûrdan istifade etmek, en münteha hududunu şu âyet çiziyor. En uzak hedefini tayin ediyor. En haşmetli suretine parmakla işaret ediyor ve bir nevi teşvik eder.

İşte Cenab-ı Hak şu âyetlerin lisan-ı remziyle manen diyor ki:

Ey insanlar! Bana tam abd olan bir hemcinsinize, onun nübüvvetinin ismetine ve saltanatının tam adaletine medar olmak için mülkümdeki muazzam mahlukatı ona musahhar edip konuşturuyorum ve cünudumdan ve hayvanatımdan çoğunu ona hizmetkâr veriyorum. Öyle ise her birinize de madem gök ve yer ve dağlar hamlinden çekindiği bir emanet-i kübrayı tevdi etmişim, halife-i zemin olmak istidadını vermişim. Şu mahlukatın da dizginleri kimin elinde ise ona râm olmanız lâzımdır. Tâ onun mülkündeki mahluklar da size râm olabilsin. Ve onların dizginleri elinde olan zatın namına elde edebilseniz ve istidatlarınıza lâyık makama çıksanız…

Madem hakikat böyledir. Manasız bir eğlence hükmünde olan fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektup postacılığı yapmak, papağanları konuşturmaya bedel; en hoş, en yüksek, en ulvi bir eğlence-i masumaneye çalış ki dağlar sana Davudvari birer muazzam fonoğraf olabilsin. Ve hava-i nesîminin dokunmasıyla eşcar ve nebatattan birer tel-i musikî gibi nağamat-ı zikriye kulağına gelsin. Ve dağ, binler dilleriyle tesbihat yapan bir acayibü’l-mahlukat mahiyetini göstersin. Ve ekser kuşlar, Hüdhüd-ü Süleymanî gibi birer munis arkadaş veya mutî birer hizmetkâr suretini giysin. Hem seni eğlendirsin, hem müstaid olduğun kemalâta da seni şevk ile sevk etsin. Öteki lehviyat gibi insaniyetin iktiza ettiği makamdan seni düşürtmesin.

Hem mesela, Hazret-i İbrahim aleyhisselâmın bir mu’cizesi hakkında olan قُلْنَا يَا نَارُ كُونٖى بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰٓى اِبْرَاهٖيمَ âyetinde üç işaret-i latîfe var:

Birincisi: Ateş dahi sair esbab-ı tabiiye gibi kendi keyfiyle, tabiatıyla, körü körüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında bir vazife yapıyor ki Hazret-i İbrahim’i aleyhisselâm yakmadı ve ona “Yakma!” emrediliyor.

İkincisi: Ateşin bir derecesi var ki bürudetiyle ihrak eder. Yani ihrak gibi bir tesir yapar. Cenab-ı Hak سَلَامًا (Hâşiye[5]) lafzıyla bürudete diyor ki: “Sen de hararet gibi bürudetinle ihrak etme.” Demek, o mertebedeki ateş, soğukluğuyla yandırır gibi tesir gösteriyor. Hem ateştir hem berddir. Evet, hikmet-i tabiiyede nâr-ı beyza halinde ateşin bir derecesi var ki harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için şu tarz bürudetle, etrafındaki su gibi mayi şeyleri incimad ettirip manen bürudetiyle ihrak eder. İşte zemherir, bürudetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öyle ise ateşin bütün derecatına ve umum envaına câmi’ olan cehennem içinde elbette zemheririn bulunması zarurîdir.

Üçüncüsü: Cehennem ateşinin tesirini men’edecek ve eman verecek iman gibi bir madde-i maneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillü dünyevî ateşinin dahi tesirini men’edecek bir madde-i maddiye vardır. Çünkü Cenab-ı Hak, ism-i Hakîm iktizasıyla bu dünya dârü’l-hikmet olmak hasebiyle, esbab perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise Hazret-i İbrahim’in cismi gibi gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukavemet haletini vermiştir. İbrahim’i yakmadığı gibi gömleğini de yakmıyor.

İşte bu işaretin remziyle manen şu âyet diyor ki: “Ey millet-i İbrahim! İbrahimvari olunuz. Tâ maddî ve manevî gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem burada hem orada bir zırh olsun. Ruhunuza imanı giydirip cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi Cenab-ı Hakk’ın zeminde sizin için sakladığı ve ihzar ettiği bazı maddeler var. Onlar sizi ateşin şerrinden muhafaza eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz.”

İşte beşerin mühim terakkiyatından ve keşfiyatındandır ki bir maddeyi bulmuş ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet ise ona mukabil bak ne kadar ulvi, latîf ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak حَنٖيفًا مُسْلِمًا‌ tezgâhında dokunacak bir hulleyi gösteriyor.

Hem mesela وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا “Hazret-i Âdem aleyhisselâmın dava-yı hilafet-i kübrada mu’cize-i kübrası, talim-i esmadır.” diyor. İşte sair enbiyanın mu’cizeleri, birer hususi hârika-i beşeriyeye remzettiği gibi bütün enbiyanın pederi ve divan-ı nübüvvetin fatihası olan Hazret-i Âdem aleyhisselâmın mu’cizesi umum kemalât ve terakkiyat-ı beşeriyenin nihayetlerine ve en ileri hedeflerine, sarahate yakın işaret ediyor.

Cenab-ı Hak (cc), manen şu âyetin lisan-ı işaretiyle diyor ki:

Ey benî-Âdem! Sizin pederinize, melaikelere karşı hilafet davasında rüçhaniyetine hüccet olarak bütün esmayı talim ettiğimden siz dahi madem onun evladı ve vâris-i istidadısınız; bütün esmayı taallüm edip mertebe-i emanet-i kübrada, bütün mahlukata karşı rüçhaniyetinize liyakatinizi göstermek gerektir. Zira kâinat içinde, bütün mahlukat üstünde en yüksek makamata gitmek ve zemin gibi büyük mahlukatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız.

Fakat sizin pederiniz bir defa şeytana aldandı, cennet gibi bir makamdan rûy-i zemine muvakkaten sukut etti. Sakın siz de terakkiyatınızda şeytana uyup hikmet-i İlahiyenin semavatından, tabiat dalaletine sukuta vasıta yapmayınız. Vakit be-vakit başınızı kaldırıp esma-i hüsnama dikkat ederek o semavata urûc etmek için fünununuzu ve terakkiyatınızı merdiven yapınız. Tâ fünun ve kemalâtınızın menbaları ve hakikatleri olan esma-i Rabbaniyeme çıkasınız ve o esmanın dürbünüyle, kalbinizle Rabb’inize bakasınız.

Bir nükte-i mühimme ve bir sırr-ı ehemm

Şu âyet-i acibe, insanın câmiiyet-i istidadı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemalât-ı ilmiye ve terakkiyat-ı fenniye ve havârık-ı sun’iyeyi “talim-i esma” unvanıyla ifade ve tabir etmekte şöyle latîf bir remz-i ulvi var ki:

Her bir kemalin her bir ilmin her bir terakkiyatın her bir fennin bir hakikat-i âliyesi var ki o hakikat, bir ism-i İlahîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemalât, o sanat kemalini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir.

Mesela, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehası, Cenab-ı Hakk’ın ism-i Adl ve Mukaddir’ine yetişip hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.

Mesela, tıp bir fendir hem bir sanattır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlak’ın Şâfî ismine dayanıp eczahane-i kübrası olan rûy-i zeminde rahîmane cilvelerini edviyelerde görmekle tıp kemalâtını bulur, hakikat olur.

Mesela, hakikat-i mevcudattan bahseden hikmetü’l-eşya, Cenab-ı Hakk’ın (cc) ism-i Hakîm’inin tecelliyat-ı kübrasını müdebbirane, mürebbiyane; eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa ya hurafata inkılab eder ve malayaniyat olur veya felsefe-i tabiiye misillü dalalete yol açar.

İşte sana üç misal, sair kemalât ve fünunu bu üç misale kıyas et.

İşte Kur’an-ı Hakîm, şu âyetle beşeri, şimdiki terakkiyatında pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara, en ileri hududa, en nihayet mertebelere, arkasına dest-i teşviki vurup parmağıyla o mertebeleri göstererek “Haydi arş ileri!” diyor. Bu âyetin hazine-i uzmasından şimdilik bu cevherle iktifa ederek o kapıyı kapıyoruz.

Hem mesela, hâtem-i divan-ı nübüvvet ve bütün enbiyanın mu’cizeleri onun dava-i risaletine bir tek mu’cize hükmünde olan enbiyanın serveri ve şu kâinatın mâbihi’l-iftiharı ve Hazret-i Âdem’e icmalen talim olunan bütün esmanın bütün meratibiyle tafsilen mazharı; yukarıya celal ile parmağını kaldırmakla şakk-ı kamer eden ve aşağıya cemal ile indirmekle yine on parmağından kevser gibi su akıtan ve bin mu’cizat ile musaddak ve müeyyed olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın mu’cize-i kübrası olan Kur’an-ı Hakîm’in vücuh-u i’cazının en parlaklarından olan hak ve hakikate dair beyanatındaki cezalet, ifadesindeki belâgat, maânîsindeki câmiiyet, üsluplarındaki ulviyet ve halâveti ifade eden

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَاْتُونَ بِمِثْلِهٖ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهٖيرًا

gibi çok âyât-ı beyyinatla ins ve cinnin enzarını, şu mu’cize-i ebediyenin vücuh-u i’cazından en zahir ve en parlak vechine çeviriyor. Bütün ins ve cinnin damarlarına dokunduruyor. Dostlarının şevklerini, düşmanlarının inadını tahrik edip azîm bir teşvik ile şiddetli bir tergib ile dost ve düşmanları onu tanzire ve taklide, yani nazirini yapmak ve kelâmını ona benzetmek için sevk ediyor.

Hem öyle bir surette o mu’cizeyi nazargâh-ı enama koyuyor; güya insanın bu dünyaya gelişinden gaye-i yegânesi, o mu’cizeyi hedef ve düstur ittihaz edip ona bakarak, netice-i hilkat-i insaniyeye bilerek yürümektir.

Elhasıl, sair enbiya aleyhimüsselâmın mu’cizatları, birer havârık-ı sanata işaret ediyor ve Hazret-i Âdem aleyhisselâmın mu’cizesi ise esasat-ı sanat ile beraber, ulûm ve fünunun havârık ve kemalâtının fihristesini bir suret-i icmalîde işaret ediyor ve teşvik ediyor. Amma mu’cize-i kübra-i Ahmediye (asm) olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan ise talim-i esmanın hakikatine mufassalan mazhariyetini; hak ve hakikat olan ulûm ve fünunun doğru hedeflerini ve dünyevî, uhrevî kemalâtı ve saadâtı vâzıhan gösteriyor. Hem pek çok azîm teşvikatla beşeri onlara sevk ediyor. Hem öyle bir tarzda sevk eder, teşvik eder ki o tarz ile şöyle anlattırıyor:

“Ey insan! Şu kâinattan maksad-ı a’lâ, tezahür-ü rububiyete karşı ubudiyet-i külliye-i insaniyedir ve insanın gaye-i aksası, o ubudiyete ulûm ve kemalât ile yetişmektir.”

Hem öyle bir surette ifade ediyor ki o ifade ile şöyle işaret eder ki: “Elbette nev-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise ilmin eline geçecektir.”

Hem o Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, cezalet ve belâgat-ı Kur’aniyeyi mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki: “Ulûm ve fünunun en parlağı olan belâgat ve cezalet, bütün envaıyla âhir zamanda en mergub bir suret alacaktır. Hattâ insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için en keskin silahını cezalet-i beyandan ve en mukavemetsûz kuvvetini belâgat-ı edadan alacaktır.”

Elhasıl: Kur’an’ın ekser âyetleri, her biri birer hazine-i kemalâtın anahtarı ve birer define-i ilmin miftahıdır.

Eğer istersen Kur’an’ın semavatına ve âyâtının nücumlarına yetişesin; geçmiş olan yirmi adet Sözleri, yirmi basamaklı (Hâşiye[6]) bir merdiven yaparak çık. Onunla gör ki Kur’an ne kadar parlak bir güneştir. Hakaik-i İlahiyeye ve hakaik-i mümkinat üstüne nasıl safi bir nur serpiyor ve parlak bir ziya neşrediyor bak.

Netice: Madem enbiyaya dair olan âyetler, şimdiki terakkiyat-ı beşeriyenin hârikalarına birer nevi işaretle beraber, daha ilerideki hududunu çiziyor gibi bir tarz-ı ifadesi var ve madem her bir âyetin müteaddid manalara delâleti muhakkaktır, belki müttefekun aleyhtir ve madem enbiyaya ittiba etmek ve iktida etmeye dair evamir-i mutlaka var. Öyle ise şu geçmiş âyetlerin maânî-i sarîhalarına delâletle beraber, sanat ve fünun-u beşeriyenin mühimlerine işarî bir tarzda delâlet hem teşvik ediliyor, denilebilir.

İki mühim suale karşı iki mühim cevap

Birincisi: Eğer desen: “Madem Kur’an, beşer için nâzil olmuştur. Neden beşerin nazarında en mühim olan medeniyet hârikalarını tasrih etmiyor? Yalnız gizli bir remiz ile hafî bir îma ile hafif bir işaretle zayıf bir ihtar ile iktifa ediyor?”

Elcevap: Çünkü medeniyet-i beşeriye hârikalarının hakları, bahs-i Kur’anîde o kadar olabilir. Zira Kur’an’ın vazife-i asliyesi, daire-i rububiyetin kemalât ve şuunatını ve daire-i ubudiyetin vezaif ve ahvalini talim etmektir. Öyle ise şu havârık-ı beşeriyenin o iki dairede hakları; yalnız bir zayıf remiz, bir hafif işaret ancak düşer. Çünkü onlar, daire-i rububiyetten haklarını isteseler o vakit pek az hak alabilirler.

Mesela, tayyare-i beşer (Hâşiye[7]) Kur’an’a dese: “Bana bir hakk-ı kelâm ver, âyâtında bir mevki ver.” Elbette o daire-i rububiyetin tayyareleri olan seyyarat, arz, kamer; Kur’an namına diyecekler: “Burada cirmin kadar bir mevki alabilirsin.”

Eğer beşerin tahte’l-bahirleri, âyât-ı Kur’aniyeden mevki isteseler o dairenin tahte’l-bahirleri yani, bahr-i muhit-i havaîde ve esîr denizinde yüzen zemin ve yıldızlar ona diyecekler: “Yanımızda senin yerin, görünmeyecek derecede azdır.”

Eğer elektriğin parlak, yıldız-misal lambaları, hakk-ı kelâm isteyerek âyetlere girmek isteseler o dairenin elektrik lambaları olan şimşekler, şahaplar ve gökyüzünü ziynetlendiren yıldızlar ve misbahlar diyecekler: “Işığın nisbetinde bahis ve beyana girebilirsin.”

Eğer havârık-ı medeniyet, dekaik-ı sanat cihetinde haklarını isterlerse ve âyetlerden makam talep ederlerse o vakit, bir tek sinek onlara “Susunuz!” diyecek. “Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira sizlerdeki, beşerin cüz-i ihtiyarıyla kesbedilen bütün ince sanatlar ve bütün nazik cihazlar toplansa benim küçücük vücudumdaki ince sanat ve nâzenin cihazlar kadar acib olamaz.

اِنَّ الَّذٖينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ …اِلٰى اٰخِرِ

âyeti sizi susturur.”

Eğer o hârikalar, daire-i ubudiyete gidip o daireden haklarını isterlerse o zaman o daireden şöyle bir cevap alırlar ki: “Sizin münasebetiniz bizimle pek azdır ve dairemize kolay giremezsiniz. Çünkü programımız budur ki:

Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir. En ehemm ve en elzem işler, takdim edilecektir.

Halbuki siz ekseriyet itibarıyla şu fâni dünyayı bir makarr-ı ebedî nokta-i nazarında ve gaflet perdesi altında, dünya-perestlik hissiyle işlenmiş bir suret sizde görülüyor. Öyle ise hakperestlik ve âhireti düşünmeklik esasları üzerine müesses olan ubudiyetten hisseniz pek azdır. Lâkin eğer kıymettar bir ibadet olan sırf menfaat-i ibadullah için ve menafi-i umumiye ve istirahat-i âmmeye ve hayat-ı içtimaiyenin kemaline hizmet eden ve elbette ekalliyet teşkil eden muhterem sanatkârlar ve mülhem keşşaflar, arkanızda ve içinizde varsa o hassas zatlara şu remiz ve işarat-ı Kur’aniye sa’ye teşvik ve sanatlarını takdir etmek için elhak kâfi ve vâfidir.”

İkinci suale cevap: Eğer desen: “Şimdi şu tahkikattan sonra şüphem kalmadı ve tasdik ettim ki Kur’an’da sair hakaikle beraber, medeniyet-i hazıranın hârikalarına ve belki daha ilerisine işaret ve remiz vardır. Dünyevî ve uhrevî saadet-i beşere lâzım olan her şey, değeri nisbetinde içinde bulunur. Fakat niçin Kur’an, onları sarahatle zikretmiyor, tâ muannid kâfirler dahi tasdike mecbur olsunlar, kalbimiz de rahat olsun?”

Elcevap: Din bir imtihandır. Teklif-i İlahî bir tecrübedir. Tâ ervah-ı âliye ile ervah-ı safile, müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın. Nasıl ki bir madene ateş veriliyor; tâ elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de bu dâr-ı imtihanda olan teklifat-ı İlahiye bir ibtiladır ve bir müsabakaya sevktir ki istidad-ı beşer madeninde olan cevahir-i âliye ile mevadd-ı süfliye, birbirinden tefrik edilsin.

Madem Kur’an, bu dâr-ı imtihanda bir tecrübe suretinde, bir müsabaka meydanında beşerin tekemmülü için nâzil olmuştur. Elbette şu dünyevî ve herkese görünecek umûr-u gaybiye-i istikbaliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini ispat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarahaten zikretse sırr-ı teklif bozulur. Âdeta gökyüzündeki yıldızlarla vâzıhan لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ‌ yazmak misillü bir bedahete girecek. O zaman herkes ister istemez tasdik edecek. Müsabaka olmaz, imtihan fevt olur. Kömür gibi bir ruh ile elmas gibi bir ruh (Hâşiye[8]) beraber kalacaklar.

Elhasıl: Kur’an-ı Hakîm, hakîmdir. Her şeye, kıymeti nisbetinde bir makam verir. İşte Kur’an, bin üç yüz sene evvel, istikbalin zulümatında müstetir ve gaybî olan semerat ve terakkiyat-ı insaniyeyi görüyor ve gördüğümüzden ve göreceğimizden daha güzel bir surette gösterir.

Demek Kur’an, öyle bir zatın kelâmıdır ki bütün zamanları ve içindeki bütün eşyayı bir anda görüyor.

İşte mu’cizat-ı enbiya yüzünde parlayan bir lem’a-i i’caz-ı Kur’an…

اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ وَ وَفِّقْنَا لِخِدْمَتِهٖ فٖى كُلِّ اٰنٍ وَ زَمَانٍ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ وَ بَارِكْ وَ كَرِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا وَ مَوْلٰينَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَ نَبِيِّكَ وَ رَسُولِكَ النَّبِىِّ الْاُمِّىِّ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ وَ اَزْوَاجِهٖ وَ ذُرِّيَّاتِهٖ وَ عَلَى النَّبِيّٖينَ وَ الْمُرْسَلٖينَ وَ الْمَلٰئِكَةِ الْمُقَرَّبٖينَ وَ الْاَوْلِيَاءِ وَ الصَّالِحٖينَ اَفْضَلَ صَلَاةٍ وَ اَزْكٰى سَلَامٍ وَ اَنْمٰى بَرَكَاتٍ بِعَدَدِ سُوَرِ الْقُرْاٰنِ وَ اٰيَاتِهٖ وَ حُرُوفِهٖ وَ كَلِمَاتِهٖ وَ مَعَانٖيهٖ وَ اِشَارَاتِهِ وَ رُمُوزِهٖ وَ دَلَالَاتِهٖ وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا وَ الْطُفْ بِنَا يَا اِلٰهَنَا يَا خَالِقَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ اٰمٖينَ

*

[1] Hâşiye: Evet, zemin denilen muhteşem ve seyyar sarayın temel taşı olan taş tabakasının Fâtır-ı Zülcelal tarafından tavzif edilen en mühim üç vazifeyi beyan etmek ancak Kur’an’a yakışır.

İşte birinci vazifesi: Toprağın kudret-i Rabbaniye ile nebatata analık edip yetiştirdiği gibi kudret-i İlahiye ile taş dahi toprağa dâyelik edip yetiştiriyor.

İkinci vazifesi: Zeminin bedeninde deveran-ı dem hükmünde olan suların muntazam cevelanına hizmetidir.

Üçüncü vazife-i fıtriyesi: Çeşmelerin ve ırmakların, uyûn ve enharın muntazam bir mizan ile zuhur ve devamlarına hazinedarlık etmektir. Evet taşlar, bütün kuvvetiyle ve ağızlarının dolusuyla akıttıkları âb-ı hayat suretinde, delail-i vahdaniyeti zemin yüzüne yazıp serpiyor.

[2] Hâşiye: Nil-i Mübarek, Cebel-i Kamer’den çıktığı gibi Dicle’nin en mühim bir şubesi, Van vilayetinden Müküs nahiyesinde bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat’ın da mühim bir şubesi, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı, hilkaten bir madde-i mayiadan incimad etmiş taşlar olduğu fennen sabittir. Tesbihat-ı Nebeviyeden olan سُبْحَانَ مَنْ بَسَطَ الْاَرْضَ عَلٰى مَاءٍ جَمَدْ kat’î delâlet ediyor ki asl-ı hilkat-i arz şöyledir ki:

Su gibi bir madde, emr-i İlahî ile incimad eder, taş olur. Taş, izn-i İlahî ile toprak olur. Tesbihteki “arz” lafzı, toprak demektir. Demek o su çok yumuşaktır, üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i Rahîm, toprağı taş üstünde serer, zevi’l-hayata makar eder.

[3] Hâşiye: Şu cümle işaret ediyor ki şimendiferdir. Âlem-i İslâm’ı esaret altına almıştır. Kâfirler onunla İslâm’ı mağlup etmiştir.

[4] Hâşiye: يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓىءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ cümlesi, o remzi ışıklandırıyor.

[5] Hâşiye: Bir tefsir diyor: سَلَامًا demese idi, bürudetiyle ihrak edecekti.

[6] Hâşiye: Belki otuz üç adet Sözleri, otuz üç adet Mektupları, otuz bir Lem’aları, on üç Şuâları; yüz yirmi basamaklı bir merdivendir.

[7] Hâşiye: Şu ciddi meseleyi yazarken ihtiyarsız olarak kalemim üslubunu, şu latîf latîfeye çevirdi. Ben de kalemimi serbest bıraktım. Ümit ederim ki üslubun latîfeliği, meselenin ciddiyetine halel vermesin.

[8] Hâşiye: Ebucehil-i Laîn ile Ebubekir-i Sıddık müsavi görünecek. Sırr-ı teklif zayi olacak.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir