İzahlı Metin
Yirmi Altıncı Söz
Kader Risalesi
*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*
*Ve in min şey’in illâ ‘indenâ hazâinuhu ve mâ nunezziluhû illâ bi kaderin ma’lûm* *(Hiçbir şey yoktur ki hazineleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz.)*
*Ve kulle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mubîn* *(Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazmışızdır.)*
Kader ve cüz’i irade, iki önemli konudur. Bu konuya dair dört bölümde, bu iki meselenin bazı sırlarını açıklamaya çalışacağız.
Birinci Bölüm
Kader ve cüz’i irade, İslamiyet’in ve imanın en ileri sınırlarını gösteren, kalben ve vicdanen yaşanan bir imanın parçalarıdır. Yoksa bunlar bilimsel ve teorik konular değildir. Yani, mümin olan bir kişi her şeyi, hatta kendi eylemlerini ve nefsini Yüce Allah’a teslim ede ede, en sonunda, sorumluluktan ve yükümlülükten kaçmaması için karşısına “cüz’i irade” çıkar. Ona, “Sorumlu ve yükümlüsün.” der. Sonra, kendisinden kaynaklanan iyilikler ve olgunluklarla gurura kapılmaması için karşısına “kader” çıkar ve der ki: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”
Evet, kader ve cüz’i irade, imanın ve İslamiyet’in en ileri seviyelerinde, kader nefsi gururdan, cüz’i irade ise sorumsuzluktan kurtarmak için iman konuları arasına girmişlerdir. Yoksa inatla kötülüğü emreden nefislerin işledikleri günahların sorumluluğundan kendilerini kurtarmak için kadere sığınmaları ve kendilerine verilen güzelliklerle övünüp gururlanarak cüz’i iradeye dayanmaları, kaderin sırrına ve cüz’i iradenin hikmetine tamamen zıt bir davranışa sebep olan ilmi konular değildir.
Evet, manevi olarak ilerlememiş halk arasında kaderin bir kullanım yeri vardır. Fakat bu da ancak geçmişte yaşananlar ve başa gelen musibetler içindir ki, umutsuzluğun ve üzüntünün ilacıdır. Yoksa günahlar ve gelecekle ilgili konularda kullanılamaz; zira bu durum, sefahate ve tembelliğe sebep olur.
Demek ki kader konusu, insanı yükümlülük ve sorumluluktan kurtarmak için değil, bilakis övünme ve gururdan kurtarmak için imana dahil edilmiştir. Cüz’i irade ise, kötülüklerin bir kaynağı olarak kabul edilmek üzere inanç esaslarına girmiştir. Yoksa güzelliklerin kaynağı olarak gösterilip firavunlaşmak için değildir.
Evet, Kur’an’ın dediği gibi, insan işlediği kötülüklerden tamamen sorumludur. Çünkü kötülüğü isteyen kendisidir. Kötülükler bir çeşit yıkım ve tahribat olduğu için insan, tek bir kötülükle çok büyük tahribatlar yapabilir ve korkunç bir cezayı hak edebilir. Tıpkı bir kibritle bir evi yakmak gibi.
Fakat insan, yaptığı iyiliklerle övünme hakkına sahip değildir. O iyiliklerdeki payı çok azdır. Çünkü iyilikleri isteyen ve gerektiren ilahi rahmet, onları yaratan ise Rabbin kudretidir. İstek ve sebep, her ikisi de Allah’tandır. İnsan bunlara ancak dua, iman, bilinç ve rıza ile sahip olabilir.
Fakat kötülüğü isteyen, insanın nefsidir (ya yeteneğiyle ya da tercihiyle). Tıpkı beyaz ve güzel güneşin ışığından bazı maddelerin siyahlık ve kokuşmuşluk alması gibi. O siyahlık, maddenin kendi yapısına aittir. Fakat içinde pek çok fayda barındıran ilahi bir kanunla o kötülükleri yaratan yine Allah’tır. Demek ki, kötülüğe sebep olmak ve onu istemek nefistendir, bu yüzden sorumluluğu da nefis çeker. Allah’a ait olan yaratma fiili ise, başka güzel sonuçlar ve meyveler içerdiği için güzeldir, hayırdır.
İşte bu sırdan dolayıdır ki: Kötülüğü kazanmak kötüdür; ama kötülüğün yaratılması kötü değildir. Tıpkı içinde pek çok fayda barındıran bir yağmurdan zarar gören tembel bir adamın, “Yağmur rahmet değildir” diyemeyeceği gibi. Evet, yaratılışta küçük bir kötülükle beraber çok büyük bir hayır vardır. Küçük bir kötülük yüzünden büyük bir hayrı terk etmek ise büyük bir kötülük olur. Bu yüzden o küçük kötülük, hayır hükmüne geçer. Allah’ın yaratmasında kötülük ve çirkinlik yoktur. Bunlar, kulun kendi kazancına ve kabiliyetine aittir.
İlahi kader, nasıl ki sonuçları ve meyveleri açısından kötülükten ve çirkinlikten uzaksa, aynı şekilde sebep ve gerekçe açısından da zulümden ve çirkinlikten kutsaldır. Çünkü kader, gerçek sebeplere bakar ve adalet eder. İnsanlar ise, gördükleri dış sebeplere göre hüküm verir ve kaderin tam adalet ettiği bir durumda zulme düşerler. Mesela, bir hâkim seni hırsızlıkla suçlayıp hapsetti. Hâlbuki sen hırsız değilsin, ama kimsenin bilmediği gizli bir cinayetin var. İşte ilahi kader de seni o hapisle mahkûm etmiştir. Fakat kader, o gizli cinayetin sebebiyle mahkûm ederek adalet etmiştir. Hâkim ise, senin masum olduğun hırsızlık suçuna dayanarak hüküm verdiği için zulmetmiştir. İşte tek bir olayda iki farklı yönden kaderin ve ilahi yaratmanın adaleti ile insanın kendi kazancının zulmü nasıl göründüyse, başka şeyleri de buna kıyas et. Demek ki, ilahi kader ve yaratma; başlangıç ve sonuç, asıl ve dal, sebep ve netice bakımından kötülükten, çirkinlikten ve zulümden uzaktır.
Eğer denilse: Madem cüz’i iradenin bir şey yaratma kabiliyeti yok ve insanın elinde varlığı başka şeye bağlı bir kavram olan “kazanma”dan başka bir şey bulunmuyor; nasıl oluyor da Mucizelerle Dolu Kur’an’da, insana, gökleri ve yeri yaratan Allah’a karşı asi ve düşman bir tavır atfediliyor? Gökleri ve yeri yaratan Allah, o asi insandan büyük şikâyetlerde bulunuyor ve o isyankâr insana karşı mümin kuluna yardım etmek için kendini ve meleklerini seferber ediyor, ona büyük bir önem veriyor.
Cevap: Çünkü küfür, isyan ve kötülük; birer yıkımdır, yokluktur. Hâlbuki çok büyük yıkımlar ve sayısız yokluklar, tek bir itibarî ve yokluk temelli duruma bağlı olabilir. Tıpkı büyük bir geminin kaptanının görevini yapmamasıyla geminin batması ve bütün mürettebatın çalışmalarının boşa gitmesi gibi. Bütün o tahribat, bir “yokluğa” (görevi yapmamaya) dayanır. İşte bunun gibi, küfür ve günah da yokluk ve yıkım türünden olduğu için, cüz’i irade itibarî bir kavramla onları harekete geçirip korkunç sonuçlara sebep olabilir. Zira küfür, gerçi tek bir kötülüktür. Fakat bütün kâinatı değersizlikle ve anlamsızlıkla aşağıladığı, Allah’ın birliğinin delillerini gösteren bütün varlıkları yalanladığı ve Allah’ın isimlerinin bütün tecellilerini küçümsediği için, bütün kâinat, bütün varlıklar ve bütün ilahi isimler adına Yüce Allah’ın kâfirden şiddetle şikâyet etmesi ve dehşetli tehditlerde bulunması hikmetin ta kendisidir. Ona ebedî azap vermek de adaletin ta kendisidir.
Madem insan, küfür ve isyanla yıkım tarafına gidiyor ve az bir çabayla çok büyük tahribatlar yapıyor. Bu yüzden iman edenler, onlara karşı Yüce Allah’ın büyük yardımına muhtaçtır. Çünkü on güçlü adam, bir evin korunmasını ve tamirini üstlense, haylaz bir çocuğun o evi yakma girişimine karşı o çocuğun velisine, hatta padişahına başvurup yalvarmaya mecbur kalır. Tıpkı bunun gibi, müminler de böyle edepsiz ve isyankâr insanlara karşı direnebilmek için Yüce Allah’ın çok büyük yardımlarına muhtaçtırlar.
Özetle: Eğer kader ve cüz’i iradeden bahseden kişi, huzur ve iman olgunluğuna sahip biriyse, kâinatı ve nefsini Yüce Allah’a verir, her şeyin O’nun kontrolünde olduğunu bilir. O zaman kaderden ve cüz’i iradeden bahsetmeye hakkı vardır. Çünkü madem nefsini ve her şeyi Allah’tan bilir, o vakit cüz’i iradeye dayanarak sorumluluğu üstlenir. Kötülüklerin kaynağının kendisi olduğunu kabul edip Rabbini her türlü eksiklikten tenzih eder. Kulluk dairesinde kalarak ilahi yükümlülüğü üzerine alır. Hem kendisinden kaynaklanan olgunluk ve güzelliklerle gururlanmamak için kadere bakar, övünmek yerine şükreder. Başına gelen musibetlerde kaderi görür, sabreder.
Eğer kader ve cüz’i iradeden bahseden kişi, gaflet ehli biriyse, o zaman kaderden ve cüz’i iradeden bahsetmeye hakkı yoktur. Çünkü onun kötülüğü emreden nefsi, gafletin veya sapkınlığın etkisiyle kâinatı sebeplere bağlayıp Allah’ın mülkünü onlara dağıtır, kendini de kendi mülkü sanır. Eylemlerini kendine ve sebeplere mal eder. Sorumluluğu ve kusuru ise kadere yükler. O zaman, en sonunda Allah’a verilecek olan cüz’i irade ve en nihayetinde dikkate alınacak olan kader konusundan bahsetmek anlamsızdır. Bu, sadece ve sadece onların hikmetine tamamen zıt, sorumluluktan kaçmak için nefsin bir aldatmacasıdır.
İkinci Bölüm
Bu bölüm, ilim ehline özel, (Haşiye[1]) ince bir bilimsel araştırmadır.
Eğer desen: “Kader ile cüz’i irade nasıl uzlaştırılabilir?”
Cevap: Yedi yönden…
Birincisi: Elbette, kâinatın düzeni ve dengesi diliyle hikmetine ve adaletine şahitlik ettiği Adil ve Hakîm bir Zat, insan için sevap ve cezanın dayanağı olacak, mahiyeti bilinmeyen bir cüz’i irade vermiştir. O Adil ve Hakîm Zat’ın pek çok hikmetini bilmediğimiz gibi, bu cüz’i iradenin kaderle nasıl uzlaştırıldığını bilmememiz de, onun olmadığı anlamına gelmez.
İkincisi: Herkes zorunlu olarak kendisinde bir irade hisseder. O iradenin varlığını vicdanen bilir. Varlıkların mahiyetini bilmek ayrıdır, varlığını bilmek ayrıdır. Öyle çok şey var ki, varlığı bizim için apaçık olduğu halde, mahiyeti bizim için meçhuldür. İşte bu cüz’i irade de bu tür şeyler arasına girebilir. Her şey bizim bilgimizle sınırlı değildir. Bir şeyi bilmiyor olmamız, onun yok olduğu anlamına gelmez.
Üçüncüsü: Cüz’i irade, kadere zıt değildir. Aksine, kader iradeyi destekler. Çünkü kader, ilahi ilmin bir türüdür. İlahi ilim, bizim irademize göre tecelli etmiştir. Öyleyse iradeyi geçersiz kılmıyor, aksine destekliyor.
Dördüncüsü: Kader, ilim türündendir. İlim, bilinene tabidir. Yani, bir şey nasıl olacaksa, ilim ona öyle yönelir. Yoksa bilinen, ilme tabi değildir. Yani ilahi ilmin kuralları, bilineni dış dünyada yönetmek için bir esas değildir. Çünkü bilinenin kendisi ve dış dünyadaki varlığı, iradeye bakar ve kudrete dayanır.
Ayrıca ezel, geçmiş zaman zincirinin bir ucu değildir ki, olayların var oluşunda temel alınıp ona göre bir zorunluluk tasavvur edilsin. Aksine ezel; geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği aynı anda kuşatan, yüksekten bakan ayna gibidir. Öyleyse, imkân dairesi içinde uzayıp giden zamanın geçmiş tarafında bir uç hayal edip, ona ezel demek ve olayların o ezel ilmine sırayla girdiğini, kendisinin de bunun dışında olduğunu sanarak buna göre bir muhakeme yapmak hakikat değildir.
Bu sırrın anlaşılması için şu örneğe bak: Elinde bir ayna olsa, sağ tarafındaki mesafeyi geçmiş, sol tarafındaki mesafeyi gelecek farz etsen, o ayna sadece karşısındakini gösterir. Sonra o iki tarafı bir sırayla gösterir, çoğunu gösteremez. O ayna ne kadar aşağıda ise o kadar az görür. Fakat o ayna ile ne kadar yükseğe çıkarsan, aynanın yansıtma dairesi o kadar genişler. Giderek, her iki tarafı da birden, tek bir anda göstermeye başlar. İşte bu ayna bu durumdayken, onun yansımasında o mesafelerde meydana gelen olaylar için birbirine göre önce veya sonra, uyumlu veya zıt denilemez.
İşte kader de ezelî ilimden olduğu için, ezelî ilim, hadisin ifadesiyle “en yüce bir bakış noktasından, ezelden ebede kadar olmuş ve olacak her şeyi, birden tutar, kuşatır; öyle yüce bir makamdadır.” Biz ve muhakemelerimiz, onun dışında olamayız ki, geçmiş mesafesinde bir ayna gibi davranalım.
Beşincisi: Kaderin, sebeple sonuç arasına bir ilişkisi vardır. Yani, “şu sonuç, şu sebeple meydana gelecek” şeklindedir. Öyleyse denilmesin ki: “Madem filan adamın filan vakitte ölmesi kaderde yazılıdır. Cüz’i iradesiyle tüfek atan adamın ne suçu var? Atmasaydı da yine ölecekti.”
Soru: Niçin denilmesin?
Cevap: Çünkü kader, onun ölümünü o adamın tüfeğiyle belirlemiştir. Eğer onun tüfek atmadığını farz edersen, o zaman kaderin bu konuya ilişkin olmadığını farz etmiş olursun. O takdirde, ölmesine ne ile hükmedeceksin? Ya Cebriye mezhebi gibi sebebe ayrı, sonuca ayrı birer kader tasavvur edersin veyahut Mutezile gibi kaderi inkâr edersin de, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’i bırakıp sapkın bir fırkaya girersin. Öyleyse biz, hak ehli olarak deriz ki: “Tüfeği atmasaydı ölüp ölmeyeceği bizim için meçhuldür.” Cebriye der ki: “Atmasaydı da ölecekti.” Mutezile der ki: “Atmasaydı ölmeyecekti.”
Altıncısı: (Haşiye[2]) Cüz’i iradenin temelini oluşturan “meyelan” (eğilim), İmam Mâtürîdî’ye göre itibarî bir kavramdır ve kula verilebilir. Fakat İmam Eş’arî, ona var olan bir şey nazarıyla baktığı için kula vermemiştir. Ancak Eş’arî’ye göre, o eğilimdeki tasarruf itibarî bir kavramdır. Öyleyse o eğilim, o tasarruf, nisbî bir kavramdır. Somut bir dış varlığı yoktur. İtibarî bir kavram ise, tam bir illet (zorunlu sebep) gerektirmez ki, o illetin varlığı için bir zorunluluk ve gereklilik ortaya çıkıp iradeyi ortadan kaldırsın. Aksine, o itibarî kavramın sebebi, bir tercih üstünlüğü derecesinde bir durum kazansa, o itibarî kavram var olabilir. Öyleyse, insan o anda onu terk edebilir. Kur’an da ona o anda diyebilir ki: “Şu kötülüktür, yapma.”
Evet, eğer kul, eylemlerinin yaratıcısı olsaydı ve yaratma gücü bulunsaydı, o zaman iradesi ortadan kalkardı. Çünkü usûl ve hikmet ilminde yerleşmiş olan *“Mâ lem yecib lem yûced”* (Bir şey zorunlu olmadıkça var olmaz) kaidesince, bir şeyin var olabilmesi için önce zorunlu hale gelmesi gerekir. Yani, tam illet (zorunlu sebep) bulunacak, ondan sonra var olabilir. Tam illet ise, sonucunu zorunlu olarak gerektirir. O zaman da irade kalmaz.
Eğer desen: Tercih sebebi olmadan tercih yapmak imkânsızdır (*tercih bilâ-müreccih muhaldir*). Hâlbuki o itibarî kavram dediğimiz insanın kazanması (kesb), bazen yapıp bazen yapmaması durumunda, eğer zorunlu bir tercih sebebi bulunmazsa, sebepsiz tercih durumu ortaya çıkar. Bu ise, kelâm ilminin en önemli esaslarından birini yıkar.
Cevap: Tercih sebebine rağmen üstünlüğün olmaması imkânsızdır (*tereccuh bilâ-müreccih muhaldir*). (Haşiye[3]) Yani, tercih sebebi olmadan bir tarafın üstün gelmesi imkânsızdır. Yoksa, tercih sebebi olmadan tercih yapmak mümkündür ve gerçekleşmektedir. İrade bir sıfattır; onun görevi de böyle bir işi görmektir.
Eğer desen: Madem öldürme fiilini yaratan Allah’tır, niçin bana “katil” deniliyor?
Cevap: Çünkü sarf (Arapça dilbilgisi) ilminin kaidesine göre, ism-i fâil (eylemi yapanı bildiren kelime), nisbî bir kavram olan “masdar”dan (fiilin kökünden) türetilir. Yoksa sabit bir durum olan “hâsıl-ı bi’l-masdar”dan (fiilin sonucundan) türemez. Masdar bizim kazancımızdır, “katil” unvanını da biz alırız. Fiilin sonucu ise Allah’ın yarattığıdır. Sorumluluk ima eden bir şey, fiilin sonucundan türetilmez.
Yedincisi: İnsanın cüz’i iradesi ve irade yeteneği gerçi zayıftır, itibarî bir kavramdır; fakat Yüce Allah ve Mutlak Hikmet Sahibi, o zayıf cüz’i iradeyi, kendi küllî iradesinin tecelli etmesi için basit bir şart yapmıştır. Yani, manen der ki: “Ey kulum! İradenle hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyleyse sorumluluk sana aittir!” Teşbihte hata olmasın, sen güçsüz bir çocuğu omuzuna alsan, onu serbest bırakıp “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim” desen, o çocuk yüksek bir dağı istese ve sen de götürsen, çocuk üşüse yahut düşse, elbette “Sen istedin!” diyerek onu azarlar ve üstüne bir tokat vurursun.
İşte Hâkimler Hâkimi Yüce Allah, son derece zayıf olan kulunun iradesini basit bir şart yaparak, küllî iradesini ona göre yönlendirir.
Özetle: Ey insan! Senin elinde son derece zayıf, fakat kötülüklerde ve yıkımda eli çok uzun, iyiliklerde ise eli çok kısa olan, adına cüz’i irade denilen bir irade vardır. O iradenin bir eline duayı ver ki, iyilikler zincirinin bir meyvesi olan cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan ebedî mutluluğa eli uzansın. Diğer eline de istiğfarı ver ki, onun eli kötülüklerden kısalsın ve o lanetlenmiş ağacın bir meyvesi olan cehennem zakkumuna yetişmesin.
Demek, dua ve tevekkül, hayra olan eğilime büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tövbe de şerre olan eğilimi keser, aşırılıklarını kırar.
Üçüncü Bölüm
Kadere iman, imanın rükünlerindendir. Yani “Her şey, Yüce Allah’ın takdiriyledir.” Kadere dair kesin deliller o kadar çoktur ki, sayılamaz. Biz, basit ve açık bir tarzla, bu iman rüknünün ne derece kuvvetli ve geniş olduğunu bir giriş ile göstereceğiz.
Giriş: Her şeyin, var olmadan önce ve var olduktan sonra yazıldığını *“Ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mubîn”* *(Yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır)* gibi pek çok Kur’an ayeti açıkça belirtiyor. Şu kâinat denilen, kudretin büyük Kur’an’ının ayetleri de bu Kur’an hükmünü; nizam, mizan, intizam, tasvir, süsleme ve imtiyaz gibi yaratılış ayetleriyle tasdik ediyor.
Evet, şu kâinat kitabının şiir gibi dizilmiş yazıları ve ölçülü ayetleri, her şeyin yazılı olduğuna şahitlik eder.
Her şeyin var olmadan önce takdir edilmiş ve yazılmış olduğuna delil olarak, bütün başlangıçlar, çekirdekler, ölçüler ve suretler birer şahittir. Zira her bir tohum ve çekirdek, “Ol” (kâf-nun) tezgâhından çıkan birer latif sandıkçıktır ki, kaderle çizilmiş bir fihristçik ona emanet edilmiştir. Kudret de, o kaderin planına göre zerreleri çalıştırıp o tohumcuklar üzerinde kudretin koca mucizelerini inşa ediyor. Demek ki, bir ağacın başına gelecek bütün olaylar, onun çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zira tohumlar maddeten basittir, birbirinin aynıdır, madde olarak içlerinde bir şey yoktur.
Ayrıca, her şeyin düzenli ölçüsü, kaderi açıkça gösterir. Evet, hangi canlıya bakılsa görülür ki, son derece hikmetli ve sanatlı bir kalıptan çıkmış gibi bir ölçüsü, bir şekli vardır. O ölçüyü, o sureti, o şekli alması için ya harika ve son derece eğri büğrü maddi bir kalıp bulunmalı veyahut kaderden gelen ölçülü, ilmi bir manevi kalıpla ezelî kudret, o sureti, o şekli biçip giydiriyor.
Mesela, sen şu ağaca, şu hayvana dikkatle bak ki; cansız, sağır, kör, şuursuz, birbirinin benzeri olan zerreler, onun büyümesi sırasında hareket eder. Bazı eğri büğrü sınırlarda meyve ve faydaların yerini tanır, görür, bilir gibi durur, bekler. Sonra başka bir yerde, büyük bir gayeyi takip eder gibi yolunu değiştirir. Demek ki zerreler, kaderden gelen manevi ölçünün ve o ölçünün manevi emriyle hareket ederler.
Madem maddi ve görünen eşyada bu derece kaderin tecellileri var, elbette eşyanın zamanla giydikleri suretler ve yaptıkları hareketlerle ortaya çıkan durumlar da kaderin bir düzenine tabidir. Evet, bir çekirdekte hem açıkça, irade ve yaratılış emirlerinin unvanı olan “Kitab-ı Mübin”den haber veren ve ona işaret eden; hem de teorik olarak, Allah’ın emri ve ilminin bir unvanı olan “İmam-ı Mübin”den haber veren ve onu ima eden iki kader tecellisi vardır:
Açık kader: O çekirdeğin içinde barındırdığı ağacın maddi nitelikleri, durumları ve şekilleridir ki, sonra gözle görülecektir.
Teorik kader: O çekirdekte, ondan yaratılacak olan ağacın hayatı boyunca geçireceği tavırlar, durumlar, şekiller, hareketler ve tesbihatlardır ki, “hayat hikâyesi” adıyla anılan, zamanla değişen tavırlar, durumlar, şekiller ve fiiller; o ağacın dalları ve yaprakları gibi düzenli birer kader ölçüsüne sahiptir.
Madem en basit ve sıradan şeylerde bile kaderin böyle bir tecellisi var, elbette bütün eşyanın var olmadan önce yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır.
Şimdi, var olduktan sonra her şeyin hayat macerasının yazıldığına delil ise; âlemde “Kitab-ı Mübin” ve “İmam-ı Mübin”den haber veren bütün meyveler ve “Levh-i Mahfuz”dan haber veren ve ona işaret eden insandaki bütün hafıza kuvvetleri birer şahit, birer delildir. Evet, her bir meyve, bütün ağacın hayatının kaderinin, onun kalbi hükmündeki çekirdeğine yazıldığını gösterir. İnsanın hayat macerasıyla birlikte, geçmiş âlemin olaylarının bir kısmı, hafıza kuvvetine öyle bir surette yazılıyor ki, sanki hardal tanesi küçüklüğündeki bu kuvvecikte kudret eli, kader kalemiyle insanın amel sayfasından küçük bir senet kopyalayarak insanın eline verip beyninin cebine koymuş. Ta ki hesap vaktinde onunla hatırlatsın. Hem ta ki insan mutmain olsun ki, bu fani ve geçici kargaşada, kalıcılık için pek çok ayna vardır ki, Kudret Sahibi ve Hikmetli Allah, gelip geçenlerin kimliklerini onlarda resmedip baki kılıyor. Hem kalıcılık için pek çok levha vardır ki, her şeyi koruyan ve bilen Allah, fanilerin manalarını onlarda yazıyor.
Özetle: Madem hayatın en basit ve en aşağı derecesi olan bitki hayatı bile bu derece kaderin nizamına tabidir, elbette hayatın en yüksek derecesi olan insan hayatı, bütün ayrıntılarıyla kaderin ölçüsüyle çizilmiş ve kalemiyle yazılmaktadır. Evet, nasıl ki damlalar buluttan haber verir, sızıntılar su kaynağını gösterir, senetler ve cüzdanlar büyük bir defterin varlığına işaret ederler; öyle de gözümüzle gördüğümüz canlılardaki maddi düzen olan açık kader ve manevi ve hayati düzen olan teorik kaderin sızıntıları, damlaları, senetleri ve cüzdanları hükmündeki meyveler, nutfeler, tohumlar, çekirdekler, suretler ve şekiller; şüphesiz, irade ve yaratılış emirlerinin defteri olan “Kitab-ı Mübin”i ve ilahi ilmin bir divanı olan Levh-i Mahfuz’u gösterir.
Maksadın sonucu: Madem gözlemleyerek görüyoruz ki, her bir canlının büyüme zamanında, zerreleri eğri büğrü sınırlara gider, durur. Zerreler yolunu değiştirir. O sınırların sonlarında birer hikmet, birer fayda, birer maslahat meyve verirler. Şüphesiz ki, o şeyin şekilsel ölçüsü bir kader kalemiyle çizilmiştir. İşte bu gözle görülen, açık kader, o canlının manevi hallerinde de bir kader kalemiyle çizilmiş düzenli, meyvedar sınırlar ve sonlar olduğunu gösterir. Kudret masdardır (kaynak), kader mistardır (yazı altlığı). Kudret, o manalar kitabını, o mistar üzerine yazar.
Madem maddi ve manevi kader kalemiyle çizilmiş verimli sınırlar, hikmetli sonlar olduğunu kesin olarak anlıyoruz, elbette her bir canlının hayat süresince geçireceği haller ve tavırlar, o kaderin kalemiyle çizilmiştir. Çünkü hayat macerası, bir düzen ve denge ile akıp gitmektedir; suretler değiştiriyor, şekiller alıyor.
Madem bütün canlılarda kaderin kalemi hükmediyor, elbette âlemin en mükemmel meyvesi, yeryüzünün halifesi ve en büyük emanetin taşıyıcısı olan insanın hayat macerası, her şeyden daha fazla kaderin kanununa tabidir.
Eğer desen: “Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi elimizden almıştır. Gelişmeye ve gezip dolaşmaya hevesli olan kalp ve ruh için kadere iman bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?”
Cevap: Kesinlikle ve asla! Sıkıntı vermediği gibi, sonsuz bir hafiflik, bir rahatlık, bir huzur ve ferahlık veren, güven ve emniyet sağlayan bir sevinç, bir nur veriyor. Çünkü insan kadere iman etmezse, küçük bir dairede, cüzi bir serbestlik ve geçici bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, zavallı ruhunun omuzlarında taşımaya mecburdur. Çünkü insan bütün kâinatla ilişkilidir. Sonsuz maksatları ve istekleri vardır. Gücü, iradesi ve hürriyeti bunların milyonda birine bile yetmediği için çektiği manevi sıkıntının ağırlığının ne kadar müthiş ve ürkütücü olduğu anlaşılır.
İşte kadere iman, bütün o ağırlığı kaderin gemisine atar, tam bir rahatlık içinde ruhun ve kalbin tam bir hürriyetle kendi olgunluklarında serbestçe dolaşmasına meydan verir. Yalnızca kötülüğü emreden nefsin cüzi hürriyetini elinden alır, onun firavunluğunu, rablik taslamasını ve keyfine göre hareket etmesini kırar.
Kadere iman o kadar lezzetli ve mutluluk vericidir ki, tarif edilemez. Yalnızca şu temsil ile o lezzete ve o saadete bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
İki adam, bir padişahın başkentine giderler. O padişahın olağanüstü güzelliklerle dolu özel sarayına girerler. Biri, padişahı tanımaz; o yerde zorla ve hırsızcasına yerleşmek ister. Fakat o bahçenin ve sarayın gerektirdiği idare, tedbir, gelir kaynakları, makineleri çalıştırmak ve garip hayvanların rızkını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, sürekli ızdırap çeker. O cennet gibi bahçe, başına bir cehennem gibi olur. Her şeye acır, idare edemez. Üzüntüyle vaktini geçirir. Sonra da o hırsız, edepsiz adam, terbiye edilmek üzere hapse atılır. İkinci adam ise padişahı tanır, kendini padişahın misafiri olarak bilir. Bütün o bahçede ve sarayda olan işlerin bir kanun düzeniyle yürüdüğünü, her şeyin bir programla, son derece kolaylıkla işlediğine inanır. Zahmet ve külfetleri padişahın kanununa bırakıp tam bir huzurla o cennet gibi bahçenin bütün lezzetlerinden istifade eder. Padişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine dayanarak her şeyi hoş görür, tam bir lezzet ve saadetle hayatını geçirir. İşte, *“Men âmene bil kaderi, emine minel kederi”* *(Kadere iman eden, kederden güvende olur)* sırrını anla.
Dördüncü Bölüm
Eğer desen: “Birinci Bölüm’de ispat ettin ki, kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki şu dünya yurdundaki musibetler ve belalar bu hükmü çürütüyor.”
Cevap: Ey aşırı şefkatinden dolayı şiddetli bir acı hisseden nefsim ve arkadaşım! Varlığın sırf hayır, yokluğun ise sırf şer olduğuna, bütün güzelliklerin ve mükemmelliklerin varlığa dayanması ve bütün günahların, musibetlerin ve eksikliklerin temelinin yokluk olması delildir. Madem yokluk sırf şerdir, yokluğa götüren veya yokluğu hissettiren haller de şer içerir. Bu yüzden, varlığın en parlak nuru olan hayat, çeşitli haller içinde yuvarlanıp güçleniyor, farklı durumlara girip saflaşıyor, çeşitli nitelikler kazanıp istenen meyveleri veriyor ve çeşitli tavırlara bürünüp Hayatı Veren Zat’ın isimlerinin nakışlarını güzelce gösteriyor.
İşte bu hakikatten dolayıdır ki, canlılara acılar, musibetler, meşakkatler ve belalar suretinde bazı haller gelir. Bu hallerle hayatlarındaki varlık nurları yenilenip yokluğun karanlıkları uzaklaşarak hayatları saflaşır. Zira duraklama, sükûnet, sessizlik, atalet, istirahat ve monotonluk; niteliklerde ve hallerde birer yokluktur. Hatta en büyük bir lezzet bile monotonluk içinde hiçe iner.
Özetle: Madem hayat, Allah’ın güzel isimlerinin (Esma-i Hüsna) nakışlarını gösterir; hayatın başına gelen her şey güzeldir.
Mesela, çok zengin, son derece sanatkâr ve pek çok sanatta mahir bir zat, sanat eserlerini ve kıymetli servetini göstermek için sıradan, fakir bir adamı modellik yapması için bir ücret karşılığında tutar. Bir saat içinde mücevherlerle süslü, sanatlı yaptığı bir gömleği ona giydirir, üzerinde işler, çeşitli pozlar verdirir, değiştirir. Hem her çeşit sanatını göstermek için keser, değiştirir, uzatır, kısaltır. Acaba bu ücretli fakir adam o zata, “Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla poz verdiriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun” demeye hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin” diyebilir mi?
İşte bunun gibi, Celal sahibi Sanatkâr, eşsiz Yaratıcı; canlılara göz, kulak, akıl, kalp gibi duyular ve latifelerle süsleyerek giydirdiği varlık gömleğini, güzel isimlerinin nakışlarını göstermek için pek çok hal içinde çevirir, pek çok durumda değiştirir. Acılar, musibetler türünden olan durumlar; O’nun bazı isimlerinin hükümlerini göstermek için, hikmet parıltıları içinde bazı rahmet ışıkları ve o rahmet ışıkları içinde de latif güzellikler barındırır.
*
Sonuç
Eski Said’in isyankâr, övüngen, mağrur, kendini beğenmiş, riyakâr nefsini susturan, teslim olmaya mecbur eden beş fıkradır.
Birinci Fıkra: Madem eşya var ve sanatlıdır, elbette bir ustaları vardır. Yirmi İkinci Söz’de kesin olarak ispat edildiği gibi, eğer her şey tek bir Zat’ın olmazsa, o zaman her bir şey, bütün eşya kadar zor ve ağır olur. Eğer her şey tek bir Zat’ın olursa, o zaman bütün eşya bir tek şey kadar kolay ve basit olur. Madem yeri ve göğü birisi yapmış, yaratmış, elbette o çok hikmetli ve çok sanatkâr Zat, yerin ve göğün meyveleri, neticeleri ve gayeleri olan canlıları başkalarına bırakıp işi bozmayacaktır. Başka ellere teslim edip bütün hikmetli işlerini anlamsızlaştırmayacak, hiçe indirmeyecek, şükür ve ibadetlerini başkasına vermeyecektir.
İkinci Fıkra: Sen ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Övünme! Salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmıştır.
Üçüncü Fıkra: Sen ey riyakâr nefsim! “Dine hizmet ettim” diye gururlanma. *“İnnallâhe le yu’eyyidu hâze’d-dîne bi’r-raculi’l-fâcir”* *(Muhakkak ki Allah, bu dini günahkâr bir adamla da destekler)* sırrınca, sen henüz temize çıkmadığın için belki de kendini o günahkâr adam bilmelisin. Hizmetini ve kulluğunu, geçmiş nimetlerin şükrü, yaratılış görevin, fıtratının gereği ve sanatının bir neticesi bil de, kendini beğenmekten ve riyadan kurtul!
Dördüncü Fıkra: Hakikat ilmini, gerçek hikmeti istersen, Yüce Allah’ı tanımaya (marifetine) çalış. Çünkü bütün varlıkların hakikatleri, Hakk isminin ışıkları, O’nun isimlerinin tezahürleri ve sıfatlarının tecellileridir. Maddi ve manevi, cevherî ve arazî her bir şeyin, her bir insanın hakikati, bir ismin nuruna dayanır ve onun hakikatine yaslanır. Yoksa hakikatsiz, önemsiz bir suretten ibarettir. Yirminci Söz’ün sonunda bu sırra dair kısa bir bahis geçmiştir.
Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına düşkünsen, ölümden kaçıyorsan, kesin olarak bil ki: Hayat zannettiğin haller, yalnızca içinde bulunduğun dakikadan ibarettir. O dakikadan önceki bütün zamanın ve o zaman içindeki dünyevi eşya, o anda ölüdür, ölmüştür. O dakikadan sonraki bütün zaman ve onun içindekiler ise o anda yokluktur, hiçtir. Demek ki, güvendiğin maddi hayat, yalnızca bir dakikadır. Hatta bazı araştırmacılar “bir saniyenin onda biri, belki de akıp giden bir andır” demişlerdir. İşte bu sırdandır ki, bazı veliler, dünyanın dünya yönüyle yok olduğuna hükmetmişlerdir.
Madem böyledir, nefsani maddi hayatı bırak. Kalp, ruh ve sırrın hayat derecelerine çık, bak; ne kadar geniş bir hayat daireleri var! Senin için ölü olan geçmiş ve gelecek, onlar için diridir, canlıdır ve mevcuttur. Ey nefsim! Madem öyledir, sen de kalbim gibi ağla, bağır ve de ki:
“Faniyim, fani olanı istemem. Acizim, aciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim ettim, başkasını istemem. İsterim, fakat ebedî bir dost isterim. Zerreyim, fakat sonsuz bir güneş isterim. Hiçten de hiçim, fakat bu varlıkları birden isterim.”
Beşinci Fıkra: Bu fıkra Arapça geldiği için Arapça yazılmıştır. Ayrıca bu Arapça fıkra, “Allahu ekber” zikrinde otuz üç tefekkür mertebesinden bir mertebeye işarettir.
*Allahu Ekber, iz huve’l-Kadîru’l-Alîmu’l-Hakîmu’l-Kerîmu’r-Rahîmu’l-Cemîlu’n-Nakkâşu’l-Ezeliyyu’llezî mâ hakîkatu hâzihi’l-kâinâti kullen ve cuz’en ve sahâifen ve tabakâtin ve mâ hakâiku hâzihi’l-mevcûdâti külliyyen ve cuz’iyyen ve vucûden ve bekâen illâ hutûtu kalemi kazâihî ve kaderihî ve tanzîmihî ve takdîrihî bi ilmin ve hikmetin ve nukûşu perkâri ilmihî ve hikmetihî ve tasvîrihî ve tedbîrihî bi sun’in ve inâyetin ve tezyînâtu yedi beydâi sun’ihî ve inâyetihî ve tezyînihî ve tenvîrihî bi lutfun ve keremin ve ezâhîru latâifi lutfihî ve keremihî ve teveddudihî ve taarrufihî bi rahmetin ve ni’metin ve semerâtu feyyâzı rahmetihî ve ni’metihî ve terahhumihî ve tahannunihî bi cemâli ve kemâli ve lemeâtu tecelliyâti cemâlihî ve kemâlihî bi şehâdeti tefâniyeti’l-merâyâ ve seyyâliyyeti’l-mezâhiri mea bekâi’l-cemâli’l-mucerredi’s-sermediyyi’d-dâimi’t-tecellî ve’z-zuhûri alâ merri’l-fusûli ve’l-usûri ve’d-duhûri ve’d-dâimi’l-in’âmi alâ merri’l-enâmi ve’l-eyyâmi ve’l-a’vâmi. Ne’am fe’l-eseru’l-mükemmelu yedullu li zî aklin ale’l-fi’li’l-mükemmeli summe’l-fi’lu’l-mükemmelu yedullu li zî fehmin ale’l-ismi’l-mükemmeli summe’l-ismu’l-mükemmelu yedullu bi’l-bedâheti ale’l-vasfi’l-mükemmeli summe’l-vasfu’l-mükemmelu yedullu bi’z-zarûreti ale’ş-şâ’ni’l-mükemmeli summe’ş-şâ’nu’l-mükemmelu yedullu bi’l-yakîni alâ kemâli’z-zâti bimâ yelîku bi’z-zâti ve huve’l-hakku’l-yakîn. Ne’am tefâni’l-mir’âti zevâlu’l-mevcûdâti mea’t-tecelliyyi’d-dâimi mea’l-feyzi’l-mulâzimi min ezheri’z-zavâhiri enne’l-cemâle’z-zâhire leyse mülke’l-mezâhiri min efsahi tibyânin min evdahi burhânin li’l-cemâli’l-mucerredi li’l-ihsâni’l-muceddedi li’l-Vâcibi’l-Vucûdi li’l-Bâki’l-Vedûd. Allahumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin mine’l-ezeli ile’l-ebedi adede mâ fî ilmillâhi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.*
(Allah en büyüktür; çünkü O, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, her işte hikmet sahibi olan, çok cömert olan, çok merhametli olan, çok güzel olan, sanatla yaratan, varlığının başlangıcı olmayan Ezeli Sanatkâr’dır. Öyle ki, bu kâinatın bir bütün olarak ve parçalarıyla, sayfalarıyla ve tabakalarıyla hakikati ve bu varlıkların genel ve özel olarak varlık ve bekalarının hakikati; O’nun kaza ve kader kaleminin ilim ve hikmetle çizdiği çizgilerden, O’nun ilim ve hikmet pergelinin sanat ve özenle yaptığı nakışlardan, O’nun sanat ve inayetinin nurani elinin lütuf ve keremle yaptığı süslemeler ve aydınlatmalardan, O’nun lütuf, kerem, sevdirme ve kendini tanıtmasının latifelerinin rahmet ve nimetle açan çiçeklerinden, O’nun rahmet, nimet, şefkat ve merhametinin bereketli feyzinin cemal ve kemalle sunduğu meyvelerden ve O’nun cemal ve kemalinin tecellilerinin parıltılarından başka bir şey değildir. Buna, aynaların faniliği ve tecelli yerlerinin akıcılığıyla birlikte soyut, ebedi, daima tecelli eden ve zuhur eden güzelliğin mevsimler, asırlar ve devirler boyunca baki kalması ve O’nun nimetlerinin insanlar, günler ve yıllar boyunca devam etmesi şahitlik eder. Evet, mükemmel eser, akıl sahibi için mükemmel bir fiile delalet eder. Sonra mükemmel fiil, anlayış sahibi için mükemmel bir isme delalet eder. Sonra mükemmel isim, apaçık bir şekilde mükemmel bir sıfata delalet eder. Sonra mükemmel sıfat, zorunlu olarak mükemmel bir şe’ne (şan, hal) delalet eder. Sonra mükemmel şe’n de kesin olarak, Zat’a layık bir şekilde Zat’ın kemaline delalet eder ki bu, hakku’l-yakîndir (kesinliğin en üst derecesidir). Evet, aynanın faniliği ve varlıkların yok olmasıyla birlikte, daimi tecellinin ve sürekli feyzin varlığı, en açık gerçeklerdendir ki, görünen güzellik, göründüğü yerlerin mülkü değildir. Bu, soyut güzelliğin, yenilenen ihsanın, varlığı zorunlu olan Vâcibü’l-vücûd’un ve kullarını çok seven Bâkî’nin varlığına en açık beyan, en net delildir. Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e (Aleyhissalatu Vesselam) ezelden ebede, Allah’ın ilminde bulunanlar sayısınca, onun ailesine ve ashabına salat ve selam eyle.)
*
Ek Bölüm (Zeyl)
*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*
(Bu küçücük ek bölümün büyük bir önemi vardır. Herkese faydalıdır.)
Yüce Allah’a ulaştıracak yollar pek çoktur. Bütün hak yollar Kur’an’dan alınmıştır. Fakat bu yolların bazısı, diğerlerinden daha kısa, daha güvenli ve daha geneldir. Bu yollar içinde, benim kısa anlayışımla Kur’an’dan istifade ettiğim yol; acz, fakr, şefkat ve tefekkür yoludur.
Evet, acz (güçsüzlüğünü bilmek) dahi, aşk gibi, belki ondan daha güvenli bir yoldur ki, kulluk yoluyla Allah’ın sevgisine kadar götürür.
Fakr (ihtiyaç sahibi olduğunu bilmek) dahi, insanı Rahman ismine ulaştırır.
Şefkat dahi, aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir yoldur ki, insanı Rahîm ismine ulaştırır.
Tefekkür (derin düşünme) dahi, aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak ve daha geniş bir yoldur ki, insanı Hakîm ismine ulaştırır.
Bu yol, gizli zikir yapan tarikatlar gibi “On Latife” (Letaif-i Aşere) gibi on adım değildir ve açık zikir yapan tarikatlar gibi “Yedi Nefis” (Nüfus-u Seb’a) mertebesine atılan yedi adım da değildir; belki dört adımdan ibarettir. Tarikattan ziyade hakikattir, şeriattır. Yanlış anlaşılmasın; acz, fakr ve kusurunu Yüce Allah’a karşı görmek demektir. Yoksa bunları yapmak veya halka göstermek demek değildir.
Bu kısa yolun düzenli okunan duaları (evradı): Sünnete uymak, farzları işlemek, büyük günahları terk etmektir. Ve özellikle namazı, şartlarına uyarak (ta’dil-i erkân ile) kılmak ve namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.
Birinci adıma *“Felâ tuzekkû enfusekum”* *(Kendinizi temize çıkarmayın)* ayeti işaret ediyor.
İkinci adıma *“Ve lâ tekûnû kellezîne nesûllâhe fe ensâhum enfusehum”* *(Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın)* ayeti işaret ediyor.
Üçüncü adıma *“Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâhi ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsik”* *(Sana gelen her iyilik Allah’tandır, başına gelen her kötülük ise nefsindendir)* ayeti işaret ediyor.
Dördüncü adıma *“Kullu şey’in hâlikun illâ vecheh”* *(O’nun Zat’ından başka her şey yok olucudur)* ayeti işaret ediyor.
Bu dört adımın kısa bir izahı şudur ki:
Birinci adımda, *“Felâ tuzekkû enfusekum”* ayetinin işaret ettiği gibi: Nefsini temize çıkarmamak. Zira insan, yaratılışı ve doğası gereği nefsini sever. Belki de her şeyden önce ve bizzat sadece kendini sever, başka her şeyi nefsine feda eder. Sanki bir ilaha layıkmış gibi nefsini över. Bir ilaha layık bir şekilde, nefsini ayıplardan uzak tutar ve temize çıkarır. Elden geldiğince kusurları kendine yakıştırmaz ve kabul etmez. Nefsine taparcasına onu şiddetle savunur. Hatta yaratılışına yerleştirilen ve gerçek Mabud’a hamd ve tesbih için ona verilen donanım ve yetenekleri kendi nefsine harcayarak *“Meni’t-tehaze ilâhehû hevâhu”* *(Hevâ ve hevesini ilah edineni gördün mü?)* sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir.
İşte bu mertebede, bu adımda nefsin arınması ve temizlenmesi, onu temize çıkarmamak, aklamamaktır.
İkinci adımda, *“Ve lâ tekûnû kellezîne nesûllâhe fe ensâhum enfusehum”* ayetinin ders verdiği gibi: İnsan kendini unutmuş, kendinden habersizdir. Ölümü düşünse başkasına yakıştırır. Yok oluşu ve geçiciliği görse üzerine almaz. Kötülüğü emreden nefsin gereği, zahmet ve hizmet makamında kendini unutmak, fakat ücret alma ve lezzetlerden faydalanma makamında nefsini düşünmek ve şiddetle ona bağlı kalmaktır.
Bu makamda nefsin temizlenmesi, terbiye edilmesi, bu halin tam tersidir. Yani, kendini unutma gafleti içinde kendini unutmamak. Yani, lezzetlerde ve hırslarda nefsini unutmak, ama ölümde ve hizmette onu düşünmektir.
Üçüncü adımda, *“Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâhi ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsik”* ayetinin ders verdiği gibi: Nefsin gereği, daima iyiliği kendinden bilip övünmeye ve kendini beğenmeye girmektir. Bu adımda insan, nefsinde sadece kusuru, eksikliği, acizliği ve fakirliği görüp bütün güzellik ve olgunlukların, Celal sahibi Yaratıcı tarafından kendisine ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, övünmek yerine şükretmek ve kendini methetmek yerine hamd etmektir.
Bu mertebede nefsin arınması, *“Kad eflaha men zekkâhâ”* *(Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir)* sırrıyla şudur ki: Kendi kemalini kemalsizlikte, kudretini acizlikte, zenginliğini fakirlikte bilmektir.
Dördüncü adımda, *“Kullu şey’in hâlikun illâ vecheh”* ayetinin ders verdiği gibi: Nefis, kendini serbest, bağımsız ve bizzat var bilir. Bu yüzden bir nevi rablik davası güder. Mabud’una karşı düşmanca bir isyan taşır. İşte gelecek şu hakikati idrak etmekle ondan kurtulur.
Hakikat şöyledir ki: Her şey, kendi başına (mana-yı ismiyle) fanidir, kaybolmuştur, sonradan yaratılmıştır, yoktur. Fakat harf manasıyla (mana-yı harfiyle), yani Celal sahibi Sanatkâr’ın isimlerine aynalık etmesi yönüyle ve görevli olması itibarıyla şahittir, görünür, vardır ve mevcuttur.
Bu makamda nefsin temizlenmesi ve arınması şudur ki: Varlığında yokluk, yokluğunda varlık vardır. Yani, kendini bilse, kendine bir varlık verse, kâinat kadar bir yokluk karanlığı içindedir. Yani, şahsi varlığına güvenip Gerçek Yaratıcı’dan gafil olsa, ateş böceği gibi şahsi bir varlık ışığı, sonsuz yokluk ve ayrılık karanlıkları içinde bulunur, boğulur. Fakat benliği bırakıp, bizzat nefsinin hiç olduğunu ve Gerçek Yaratıcı’nın bir tecelli aynası olduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve sonsuz bir varlığı kazanır. Zira varlığı zorunlu olan ve bütün mevcudatın, isimlerinin yansımalarına mazhar olduğu Zat’ı bulan, her şeyi bulur.
*
Sonuç
Bu acz, fakr, şefkat ve tefekkür yolundaki dört adımın açıklamaları; hakikat ilmine, şeriatın hakikatine, Kur’an’ın hikmetine dair olan yirmi altı adet Söz’de geçmiştir. Yalnız burada bir iki noktaya kısa bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Evet, bu yol daha kısadır. Çünkü dört adımdır. Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kudret ve Celal Sahibi’ne verir. Hâlbuki en keskin yol olan aşk, nefisten elini çeker fakat mecazi bir sevgiliye yapışır. Onun da geçici olduğunu anladıktan sonra Gerçek Sevgili’ye gider.
Hem bu yol daha güvenlidir. Çünkü nefsin taşkınlıkları ve yüksekten uçan iddiaları bulunmaz. Çünkü nefsinde acizlikten, fakirlikten ve kusurdan başka bir şey bulmuyor ki haddini aşsın.
Hem bu yol daha geneldir ve en büyük caddedir. Çünkü kâinatı, vahdet-i vücud ehli gibi daimi bir huzur kazanmak için idama mahkûm zannedip “Lâ mevcûde illâ Hû” (O’ndan başka varlık yoktur) hükmünü vermeye; veyahut vahdet-i şuhud ehli gibi daimi bir huzur için kâinatı mutlak bir unutuş hapsine mahkûm hayal edip “Lâ meşhûde illâ Hû” (O’ndan başka görünen yoktur) demeye mecbur olmuyor. Bilakis, Kur’an’ın gayet açık bir şekilde idamdan ve hapisten affettiği varlıklara o da ilişmeyip, mevcudatı kendi hesaplarına hizmetten azlederek Celal sahibi Yaratıcı hesabına çalıştırıp, O’nun güzel isimlerinin tecelli yeri ve aynası olma vazifesinde kullanarak, onlara harf manasıyla (yani O’nu gösteren işaretler olarak) bakıp, mutlak gafletten kurtularak daimi bir huzura girmektir; her şeyde Yüce Allah’a bir yol bulmaktır.
Özetle: Varlıkları, varlıklar hesabına hizmetten azlederek, onlara isim manasıyla (kendi başlarına bir varlıkmış gibi) bakmamaktır.
*
[1] Haşiye: Bu İkinci Bölüm, kader sırrının en derin ve en zor bir meselesidir. Bütün muhakkik âlimlerce en önemli ve tartışmalı kelamî inanç konularından biridir. Risale-i Nur bunu tam olarak çözmüştür.
[2] Haşiye: Bu, çok derinlemesine düşünen âlimlere mahsus bir hakikattir.
[3] Haşiye: “Tereccuh” (bir tarafın üstün gelmesi) ayrıdır, “tercih” (seçim yapma) ayrıdır; aralarında çok fark vardır.
Lügatçeli Metin
Yirmi Altıncı Söz
Kader Risalesi
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm. Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)
وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ۞ وَ كُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فٖٓى اِمَامٍ مُبٖينٍ
(Okunuşu: Ve in min şey’in illâ indenâ hazâinuhû ve mâ nunziluhû illâ bi kaderin ma’lûm. Ve külle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mubîn. Meali: Hiçbir şey yoktur ki hazineleri yanımızda olmasın; ve Biz onu ancak belli bir miktar (ölçü) ile indiririz. Ve Biz her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) sayıp yazmışızdır.)
Kader ile cüz-i ihtiyarî (insanın sahip olduğu sınırlı seçme ve irade gücü), iki mesele-i mühimmedir (önemli meseledir). Ona dair dört mebhas (bölüm, konu) içinde birkaç sırlarını açmaya çalışacağız.
Birinci Mebhas
Kader ve cüz-i ihtiyarî, İslâmiyet’in ve imanın nihayet hududunu (son sınırını) gösteren, halî (hâl ile, yaşayarak hissedilen) ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir (parçalarındandır). Yoksa ilmî (bilimsel) ve nazarî (teorik) değillerdir. Yani mü’min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk’a (Hak Teâlâ’ya, Allah’a) vere vere, tâ nihayette teklif (yükümlülük) ve mes’uliyetten (sorumluluktan) kurtulmamak için “cüz-i ihtiyarî” önüne çıkıyor. Ona “Mes’ul (sorumlu) ve mükellefsin (yükümlüsün).” der. Sonra, ondan sudûr eden (ortaya çıkan) iyilikler ve kemalât (olgunluklar, mükemmellikler) ile mağrur olmamak (gururlanmamak) için “kader” karşısına geliyor. Der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”
Evet kader, cüz-i ihtiyarî; iman ve İslâmiyet’in nihayet meratibinde (son derecelerinde) kader, nefsi gururdan ve cüz-i ihtiyarî, adem-i mes’uliyetten (sorumsuzluktan) kurtarmak içindir ki mesail-i imaniyeye (iman meselelerine) girmişler. Yoksa mütemerrid (inatçı, dikbaşlı) nüfus-u emmarenin (kötülüğü emreden nefislerin) işledikleri seyyiatının (kötülüklerinin) mes’uliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in’am olunan (ihsan edilen) mehasinle (güzelliklerle) iftihar etmek (övünmek), gururlanmak, cüz-i ihtiyarîye istinad etmek (dayanmak); bütün bütün sırr-ı kadere (kaderin sırrına) ve hikmet-i cüz-i ihtiyariyeye (cüz-i iradenin hikmetine) zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.
Evet, manen terakki etmeyen (manevi olarak ilerlemeyen) avam (halk, sıradan insanlar) içinde kaderin cây-ı istimali (kullanım yeri) var. Fakat o da maziyat (geçmiş olaylar) ve mesaibdedir (musibetlerdedir) ki yeisin (ümitsizliğin) ve hüznün (üzüntünün) ilacıdır. Yoksa maâsi (günahlar) ve istikbaliyatta (gelecek işlerde) değildir ki sefahete (günaha, ahlaksızlığa) ve atalete (tembelliğe) sebep olsun.
Demek kader meselesi, teklif ve mes’uliyetten kurtarmak için değil belki fahir (övünme) ve gururdan (kibirden) kurtarmak içindir ki imana girmiş. Cüz-i ihtiyarî, seyyiata (kötülüklere) merci (kaynak) olmak içindir ki akideye (inanç sistemine) dâhil olmuş. Yoksa mehasine (iyiliklere) masdar (kaynak) olarak tefer’un etmek (övünmek, dallanıp budaklanmak) için değildir.
Evet, Kur’an’ın dediği gibi insan seyyiatından (kötülüklerinden) tamamen mes’uldür. Çünkü seyyiatı isteyen odur. Seyyiat tahribat (yıkım) nevinden olduğu için insan, bir seyyie (kötülük) ile çok tahribat yapabilir. Müthiş bir cezaya kesb-i istihkak eder (hak eder). Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi.
Fakat hasenatta (iyiliklerde) iftihara (övünmeye) hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü hasenatı isteyen, iktiza eden (gerektiren) rahmet-i İlahiye (Allah’ın rahmeti) ve icad eden (yaratan) kudret-i Rabbaniyedir (Rabbin kudretidir). Sual ve cevap, dâî (sebep) ve sebep, ikisi de Hak’tandır. İnsan yalnız dua ile iman ile şuur ile rıza ile onlara sahip olur.
Fakat seyyiatı isteyen, nefs-i insaniyedir (insan nefsidir) (ya istidat (yetenek, yatkınlık) ile ya ihtiyar (seçim, irade) ile). Nasıl ki beyaz, güzel güneşin ziyasından (ışığından) bazı maddeler siyahlık ve taaffün (kokuşma) alır. O siyahlık, onun istidadına aittir (yetenek ve yatkınlığına aittir). Fakat o seyyiatı, çok mesalihi (faydaları) tazammun eden (içeren) bir kanun-u İlahî ile (Allah’ın kanunu ile) icad eden (yaratan) yine Hak’tır. Demek, sebebiyet ve sual nefistendir ki mes’uliyeti o çeker. Hakk’a ait olan halk ve icad (yaratma ve var etme) ise daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır.
İşte şu sırdandır ki: Kesb-i şer (kötülüğü kazanma, kötü fiili işleme), şerdir; halk-ı şer (kötülüğü yaratma), şer değildir. Nasıl ki pek çok mesalihi tazammun eden (pek çok faydayı içeren) bir yağmurdan zarar gören tembel bir adam diyemez: “Yağmur rahmet değil.” Evet, halk ve icadda (yaratma ve var etmede) bir şerr-i cüz’î (kısmi kötülük) ile beraber hayr-ı kesîr (çok hayır) vardır. Bir şerr-i cüz’î için hayr-ı kesîri terk etmek, şerr-i kesîr (çok kötülük) olur. Onun için o şerr-i cüz’î, hayır hükmüne geçer. İcad-ı İlahîde (Allah’ın yaratmasında) şer ve çirkinlik yoktur. Belki abdin kesbine (kulun kazancına, fiiline) ve istidadına (yetenek ve yatkınlığına) aittir.
Hem nasıl kader-i İlahî (Allah’ın kaderi), netice ve meyveler itibarıyla şerden ve çirkinlikten münezzehtir (uzaktır, arınmıştır). Öyle de illet ve sebep (asıl neden ve gerekçe) itibarıyla dahi zulümden ve kubuhtan (çirkinlikten) mukaddestir (kutsaldır, münezzehtir). Çünkü kader, hakiki illetlere (gerçek nedenlere) bakar, adalet eder. İnsanlar, zahirî (görünürdeki) gördükleri illetlere hükümlerini bina eder (hükümlerini dayandırır), kaderin aynı adaletinde zulme düşerler (haksızlığa düşerler). Mesela, hâkim seni sirkatle (hırsızlıkla) mahkûm edip (hüküm giydirip) hapsetti. Halbuki sen sârık (hırsız) değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte kader-i İlahî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise sen ondan masum (suçsuz) olduğun sirkate binaen (hırsızlığa dayanarak) mahkûm ettiği için zulmetmiştir (haksızlık etmiştir). İşte şey-i vâhidde (tek bir şeyde) iki cihetle (iki yönden) kader ve icad-ı İlahînin (Allah’ın yaratmasının) adaleti ve insan kesbinin (insan fiilinin) zulmü göründüğü gibi başka şeyleri buna kıyas et (benzet). Demek, kader ve icad-ı İlahî; mebde (başlangıç) ve münteha (son), asıl (kök) ve fer’ (dal, şube), illet ve neticeler itibarıyla şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir (arınmıştır).
Eğer denilse: “Madem cüz-i ihtiyarînin icada (yaratmaya) kabiliyeti yok. Bir emr-i itibarî (itibari bir hükümde olan, varlığı farazi olan) hükmünde olan kesbden (kazançtan, fiilden) başka insanın elinde bir şey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’da (Mucizevî beyan sahibi Kur’an’da), Hâlık-ı semavat ve arz’a (yerlerin ve göklerin yaratıcısına) karşı, insana âsi (isyankar) ve düşman vaziyeti verilmiş. Hâlık-ı arz ve semavat (yerin ve göklerin yaratıcısı), ondan azîm (büyük) şikayetler ediyor. O âsi insana karşı abd-i mü’mine (mümin kula) yardım için kendini ve melaikesini (meleklerini) tahşid ediyor (topluyor, seferber ediyor). Ona azîm bir ehemmiyet (büyük bir önem) veriyor.”
Elcevap (Cevap olarak): Çünkü küfür ve isyan ve seyyie (kötülük) tahriptir, ademdir (yokluktur). Halbuki azîm tahribat (büyük yıkımlar) ve hadsiz ademler (sınırsız yokluklar), bir tek emr-i itibarîye (bir tek itibari şeye) ve ademîye (yokluğa ait şeye) terettüp edebilir (dayanabilir, ortaya çıkabilir). Nasıl ki bir azîm sefinenin (büyük geminin) dümencisi, vazifesinin adem-i îfasıyla (yerine getirmemesiyle), sefine gark olup (gemi batıp) bütün hademelerin (hizmetçilerin) netice-i sa’yleri (çabalarının sonuçları) iptal olur (boşa gider). Bütün o tahribat, bir ademe terettüp ediyor. Öyle de küfür ve masiyet (inkar ve günah), adem ve tahrip nevinden (yokluk ve yıkım cinsinden) olduğu için cüz-i ihtiyarî bir emr-i itibarî ile onları tahrik edip (harekete geçirip) müthiş netaice (korkunç sonuçlara) sebebiyet verebilir. Zira küfür, çendan (gerçi) bir seyyiedir. Fakat bütün kâinatı kıymetsizlikle ve abesiyetle (anlamsızlıkla) tahkir (aşağılama) ve delail-i vahdaniyeti (Allah’ın birliğinin delillerini) gösteren bütün mevcudatı (varlıkları) tekzip (yalanlama) ve bütün tecelliyat-ı esmayı (Allah’ın isimlerinin tecellilerini) tezyif (küçük düşürme, hafife alma) olduğundan, bütün kâinat ve mevcudat ve esma-i İlahiye (Allah’ın isimleri) namına Cenab-ı Hak kâfirden şedit (şiddetli) şikayet ve dehşetli tehdidat (tehditler) etmek; ayn-ı hikmettir (hikmetin ta kendisidir) ve ebedî azap vermek, ayn-ı adalettir (adaletin ta kendisidir).
Madem insan, küfür ve isyanla tahribat tarafına gidiyor. Az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için ehl-i iman, onlara karşı Cenab-ı Hakk’ın inayet-i azîmine (büyük yardımına) muhtaçtır (ihtiyaç duyar). Çünkü on kuvvetli adam, bir evin muhafazasını (korunmasını) ve tamiratını deruhte etse (üstlense) haylaz bir çocuğun o haneye (eve) ateş vermeye çalışmasına karşı, o çocuğun velisine (vasisine), belki padişahına müracaata (başvurmaya), yalvarmaya mecbur olması gibi; mü’minlerin de böyle edepsiz ehl-i isyana (edepsiz isyancılara) karşı dayanmak için Cenab-ı Hakk’ın çok inayatına (yardımlarına) muhtaçtırlar.
Elhasıl (Özetle): Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemal-i iman sahibi ise (Allah’ın huzurunda olduğunu hisseden ve imanı kamil ise) kâinatı ve nefsini Cenab-ı Hakk’a verir, onun tasarrufunda (idaresi altında) bilir. O vakit hakkı var, kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü madem nefsini ve her şeyi Cenab-ı Hak’tan bilir, o vakit cüz-i ihtiyarîye istinad ederek (dayanarak) mes’uliyeti deruhte eder (sorumluluğu üstlenir). Seyyiata (kötülüklere) merciiyeti (kaynak oluşu) kabul edip Rabb’ini takdis eder (Rabbini kutsar). Daire-i ubudiyette (kulluk dairesinde) kalıp teklif-i İlahiyeyi (Allah’ın emirlerini) zimmetine alır (sorumluluğuna alır). Hem kendinden sudûr eden (ortaya çıkan) kemalât ve hasenat (mükemmellikler ve iyilikler) ile gururlanmamak için kadere bakar, fahir (övünme) yerine şükreder. Başına gelen musibetlerde kaderi görür, sabreder.
Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i gaflet ise (gaflette olan kimse ise) o vakit kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahse hakkı yoktur. Çünkü nefs-i emmaresi (kötülüğü emreden nefsi), gaflet veya dalalet (sapkınlık) sâikasıyla (sebebiyle) kâinatı esbaba (sebeplere) verip Allah’ın malını onlara taksim eder, kendini de kendine temlik eder (sahip kılar). Fiilini kendine ve esbaba verir. Mes’uliyeti ve kusuru kadere havale eder (yükler). O vakit, nihayette Cenab-ı Hakk’a verilecek olan cüz-i ihtiyarî ve en nihayette medar-ı nazar (dikkate alınacak) olacak olan kader bahsi manasızdır. Yalnız, bütün bütün onların hikmetine zıt ve mes’uliyetten kurtulmak için bir desise-i nefsiyedir (nefsin bir hilesidir).
İkinci Mebhas
Ehl-i ilme mahsus (Hâşiye[1]) ince bir tetkik-i ilmîdir (ilmî araştırmadır).
Eğer desen: “Kader ile cüz-i ihtiyarî, nasıl tevfik edilebilir (uyuşturulabilir, bağdaştırılabilir)?”
Elcevap (Cevap olarak): Yedi vecihle (yedi yönden)…
Birincisi: Elbette kâinatın intizam ve mizan (düzen ve ölçü) lisanıyla (diliyle) hikmet ve adaletine şehadet ettiği (şahitlik ettiği) bir Âdil-i Hakîm (Hikmetli ve Adil Allah), insan için medar-ı sevap ve ikab (sevap ve ceza sebebi) olacak, mahiyeti meçhul (niteliği bilinmeyen) bir cüz-i ihtiyarî vermiştir. O Âdil-i Hakîm’in pek çok hikmetini bilmediğimiz gibi şu cüz-i ihtiyarînin kaderle nasıl tevfik edildiğini bilmediğimiz, olmamasına delâlet etmez (işaret etmez).
İkincisi: Bizzarure (Zorunlu olarak) herkes kendisinde bir ihtiyar (seçme yeteneği) hisseder. O ihtiyarın vücudunu vicdanen bilir (varlığını vicdanen bilir). Mevcudatın mahiyetini (varlıkların özünü, niteliğini) bilmek ayrıdır, vücudunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var; vücudu bizce bedihî (açıkça belli) olduğu halde, mahiyeti bizce meçhul. İşte şu cüz-i ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Her şey, malûmatımıza (bilgimizle) münhasır değildir (sınırlı değildir). Adem-i ilmimiz (bilgisizliğimiz), onun ademine (yokluğuna) delâlet etmez (işaret etmez).
Üçüncüsü: Cüz-i ihtiyarî, kadere münafî (çelişik) değil. Belki kader, ihtiyarı teyid eder (destekler). Çünkü kader, ilm-i İlahînin (Allah’ın ilminin) bir nev’idir (çeşididir). İlm-i İlahî, ihtiyarımıza taalluk etmiş (ilişmiş, ilgili olmuş). Öyle ise ihtiyarı teyid ediyor, iptal etmiyor (geçersiz kılmıyor).
Dördüncüsü: Kader, ilim nevindendir. İlim, malûma tabidir (bilinen şeye tabidir). Yani nasıl olacak, öyle taalluk ediyor. Yoksa malûm, ilme tabi değil. Yani ilim desatiri (kanunları, prensipleri); malûmu, haricî vücud (dış varlık) noktasında idare etmek için esas değil. Çünkü malûmun zatı (kendi özü) ve vücud-u haricîsi (dış varlığı), iradeye bakar ve kudrete istinad eder (kudrete dayanır).
Hem ezel, mazi (geçmiş) silsilesinin bir ucu değil ki eşyanın vücudunda (varlıkların var oluşunda) esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin (varsayılsın). Belki ezel; mazi ve hal ve istikbali (geleceği) birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misaldir (ayna gibidir). Öyle ise daire-i mümkinat (mümkünat dairesi) içinde uzanıp giden zamanın mazi tarafında bir uç tahayyül edip (hayal edip), ona ezel deyip o ezel ilmine, eşyanın tertip ile girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi (zannetmesi), ona göre muhakeme etmek (yargılamak) hakikat değildir.
Şu sırrın keşfi için (sırrın ortaya çıkması için) şu misale bak: Senin elinde bir âyine (ayna) bulunsa, sağ tarafındaki mesafe mazi, sol tarafındaki mesafe müstakbel (gelecek) farz edilse o âyine yalnız mukabilini (karşılığını) tutar. Sonra o iki tarafı bir tertip ile tutar, çoğunu tutamaz. O âyine ne kadar aşağı ise o kadar az görür. Fakat o âyine ile yükseğe çıktıkça o âyinenin mukabil dairesi genişlenir. Gitgide, bütün iki taraf mesafeyi birden bir anda tutar. İşte şu âyine şu vaziyette onun irtisamında (yansımasında), o mesafelerde cereyan eden hâlât (meydana gelen durumlar) birbirine mukaddem (önceki), muahhar (sonraki), muvafık (uygun), muhalif (karşıt) denilmez.
İşte kader, ilm-i ezelîden (ezeli ilimden) olduğu için ilm-i ezelî, hadîsin tabiriyle (hadis tabiriyle) “Manzar-ı a’lâdan (en yüksek noktadan), ezelden ebede kadar her şey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder (kuşatır) bir makam-ı a’lâdadır (en yüksek makamdadır).” Biz ve muhakematımız (yargılarımız), onun haricinde olamaz ki mazi mesafesinde bir âyine tarzında olsun.
Beşincisi: Kader, sebeple müsebbebe (sonuca) bir taalluku (bağlantısı) var. Yani şu müsebbeb, şu sebeple vukua gelecek (meydana gelecek). Öyle ise denilmesin ki: “Madem filan adamın ölmesi, filan vakitte mukadderdir (takdir edilmiştir). Cüz-i ihtiyarıyla (kendi iradesiyle) tüfek atan adamın ne kabahati (suçu) var, atmasaydı yine ölecekti?”
Sual: Niçin denilmesin?
Elcevap: Çünkü kader, onun ölmesini onun tüfeğiyle tayin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farz etsen o vakit kaderin adem-i taallukunu (ilişkisizliğini) farz ediyorsun. O vakit ölmesini ne ile hükmedeceksin? Ya Cebrî gibi (cebrîler gibi – insanın iradesi olmadığını savunanlar) sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyahut Mutezile gibi (mutezile gibi – insanın kendi fiillerini yarattığını savunanlar) kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’i bırakıp fırka-i dâlleye (sapık fırkaya) girersin. Öyle ise biz ehl-i hak (hak ehli) deriz ki: “Tüfek atmasaydı ölmesi bizce meçhul (bizce bilinmez).” Cebrî der: “Atmasaydı yine ölecekti.” Mutezile der: “Atmasaydı ölmeyecekti.”
Altıncısı: (Hâşiye[2]) Cüz-i ihtiyarînin üssü’l-esası (temeli, ana esası) olan meyelan (meyil, eğilim), Matüridîce (Matüridi mezhebine göre) bir emr-i itibarîdir (itibari bir şeydir, varlığı farazi olan bir durumdur), abde (kula) verilebilir. Fakat Eş’arî (Eş’ari mezhebi), ona mevcud (varlık) nazarıyla baktığı için abde vermemiş. Fakat o meyelandaki tasarruf (o eğilimdeki kullanım), Eş’ariyece bir emr-i itibarîdir. Öyle ise o meyelan, o tasarruf, bir emr-i nisbîdir (izafi bir şeydir, göreceli bir durumdur). Muhakkak bir vücud-u haricîsi (dış varlığı) yoktur. Emr-i itibarî ise illet-i tamme (tam sebep) istemez ki illet-i tamme vücudu için lüzum ve zaruret ve vücub (gereklilik, zorunluluk ve vaciplik) ortaya girip ihtiyarı ref’etsin (iradeyi ortadan kaldırsın). Belki o emr-i itibarînin illeti, bir rüçhaniyet (üstünlük, tercih) derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i itibarî sübut bulabilir (gerçekleşebilir, sabit olabilir). Öyle ise o anda onu terk edebilir. Kur’an ona o anda diyebilir ki: “Şu şerdir, yapma.”
Evet, eğer abd hâlık-ı ef’ali (kul fiillerin yaratıcısı) bulunsaydı ve icada (yaratmaya) iktidarı olsaydı o vakit ihtiyarı ref’ olurdu (iradesi ortadan kalkardı). Çünkü ilm-i usûl ve hikmette مَا لَمْ يَجِبْ لَمْ يُوجَدْ (Okunuşu: Mâ lem yecib lem yûced. Meali: Vacip olmayan var olmaz.) kaidesince mukarrerdir ki (kaidesince yerleşmiştir ki): “Bir şey vâcib olmazsa vücuda gelmez.” Yani illet-i tamme bulunacak, sonra vücuda gelebilir. İllet-i tamme ise ma’lulü (sonucu, sebebe bağlı olanı), bizzarure ve bi’l-vücub iktiza ediyor (zorunlu olarak ve kaçınılmaz olarak gerektirir). O vakit ihtiyar kalmaz.
Eğer desen: “Tercih bilâ-müreccih muhaldir (Tercih edici (sebep) olmaksızın tercih imkansızdır). Halbuki o emr-i itibarî dediğimiz kesb-i insanî (insanın fiili), bazen yapmak ve bazen yapmamak, eğer mûcib (gerektiren) bir müreccih bulunmazsa tercih bilâ-müreccih lâzım gelir (gerekir). Şu ise usûl-ü kelâmiyenin (kelam ilminin esaslarının) en mühim bir esasını hedmeder (yıkılır)?”
Elcevap: Tereccuh bilâ-müreccih muhaldir (Müreccihsiz (sebepsiz) rüçhan (üstün gelme) muhaldir (imkansızdır)). (Hâşiye[3]) Yani müreccihsiz (sebepsiz), sebepsiz rüçhaniyet (üstünlük) muhaldir. Yoksa, tercih bilâ-müreccih caizdir (mümkündür) ve vakidir (gerçekleşmiştir). İrade bir sıfattır; onun şe’ni (işi, vazifesi), böyle bir işi görmektir.
Eğer desen: “Madem katli halk eden (öldürmeyi yaratan) Hak’tır. Niçin bana kātil (katil) denilir?”
Elcevap: Çünkü ilm-i sarf kaidesince (sarf ilmi kuralınca, dilbilgisinde) ism-i fâil (fail ismi, fiili yapanı gösteren isim), bir emr-i nisbî (izafi, göreceli) olan masdardan (mastardan) müştaktır (türetilmiştir). Yoksa bir emr-i sabit (sabit bir şey) olan hasıl-ı bi’l-masdardan (mastarın sonucu, fiilin kendisi) inşikak etmez (ayrılmaz, türemez). Masdar kesbimizdir (mastar bizim fiilimizdir), kātil unvanını (katil ünvanını) da biz alırız. Hasıl-ı bi’l-masdar, Hakk’ın mahlukudur. Mes’uliyeti işmam eden (sorumluluğu çağrıştıran, hissettiren) bir şey, hasıl-ı bi’l-masdardan müştak kılınmaz (türetilmez).
Yedincisi: İrade-i cüz’iye-i insaniye (insanın cüz’i iradesi) ve cüz-i ihtiyariyesi çendan (gerçi) zayıftır, bir emr-i itibarîdir fakat Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak (Mutlak Hikmet Sahibi), o zayıf cüz’î iradeyi, irade-i külliyesinin (külli iradesinin) taallukuna (ilişkisine) bir şart-ı âdi (sıradan bir şart) yapmıştır. Yani manen der: “Ey abdim (kulum)! İhtiyarınla (iradenle) hangi yolu istersen seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes’uliyet sana aittir!” Teşbihte hata olmasın (benzetmede hata olmasın), sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp (serbest bırakıp) “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim.” desen o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette “Sen istedin!” diyerek itab edip (azarlayıp) üstünde bir tokat vuracaksın.
İşte Cenab-ı Hak, Ahkemü’l-Hâkimîn (Hükmedenlerin en hikmetlisi, hakimlerin hakimi), nihayet zaafta olan (son derece zayıf olan) abdin (kulun) iradesini bir şart-ı âdi yapıp irade-i külliyesi ona nazar eder.
Elhasıl (Özetle): Ey insan! Senin elinde gayet zayıf fakat seyyiatta (kötülüklerde) ve tahribatta (yıkımlarda) eli gayet uzun ve hasenatta (iyiliklerde) eli gayet kısa, cüz-i ihtiyarî namında (cüz-i irade isminde) bir iraden var. O iradenin bir eline duayı ver ki silsile-i hasenatın (iyilikler zincirinin) bir meyvesi olan cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye (sonsuz saadete) eli uzansın. Diğer eline istiğfarı (günahları affetmeyi istemeyi) ver ki onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel’unenin (lanetlenmiş ağacın) bir meyvesi olan zakkum-u cehenneme (cehennem zakkumuna) yetişmesin.
Demek dua ve tevekkül, meyelan-ı hayra (hayır eğilimine) büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tövbe dahi meyelan-ı şerri (şer eğilimini) keser, tecavüzatını (sınırı aşmalarını) kırar.
Üçüncü Mebhas
Kadere iman, imanın erkânındandır (imanın şartlarındandır). Yani “Her şey, Cenab-ı Hakk’ın takdiriyledir (belirlemesiyledir).” Kadere delail-i kat’iye (kesin deliller) o kadar çoktur ki hadd ü hesaba gelmez (sayılamayacak kadar çoktur). Biz, basit ve zahir (açık) bir tarz ile şu rükn-ü imanîyi (iman rüknünü, iman şartını), ne derece kuvvetli ve geniş olduğunu, bir mukaddime (giriş) ile göstereceğiz.
Mukaddime: Her şey vücudundan evvel (var olmadan önce) ve vücudundan sonra yazıldığını وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ (Okunuşu: Ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mubîn. Meali: Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir Kitap’ta (Levh-i Mahfuz’da) bulunmasın.) gibi pek çok âyât-ı Kur’aniye (Kur’an ayetleri) tasrih ediyor (açıkça belirtiyor) ve şu kâinat denilen, kudretin Kur’an-ı kebirinin (kudretin büyük Kur’an’ının) âyâtı dahi (ayetleri de) şu hükm-ü Kur’anîyi (Kur’an hükmünü), nizam ve mizan (düzen ve ölçü) ve intizam (düzenlilik) ve tasvir ve tezyin (şekillendirme ve süsleme) ve imtiyaz (farklılık, özellik) gibi âyât-ı tekviniyesiyle (yaratılış ayetleriyle) tasdik ediyor (doğruluyor).
Evet, şu kâinat kitabının manzum mektubatı (düzenli mektupları) ve mevzun âyâtı (ölçülü ayetleri) şehadet eder ki her şey yazılıdır.
Amma vücudundan evvel her şey mukadder (takdir edilmiş) ve yazılı olduğuna delil, bütün mebâdi (başlangıçlar) ve çekirdekler ve mekadîr (miktarlar, ölçüler) ve suretler, birer şahittir. Zira her bir tohum ve çekirdekler, “kâf-nun” tezgâhından çıkan birer latîf sandukçadır (ince sandıkçıktır) ki kaderle tersim edilen (kaderle resmedilen) bir fihristecik, ona tevdi edilmiştir (teslim edilmiştir) ki kudret, o kaderin hendesesine (geometrisine, ölçüsüne) göre zerratı (zerreleri) istihdam edip (kullanıp), o tohumcuklar üstünde koca mu’cizat-ı kudreti (kudret mucizelerini) bina ediyor (inşa ediyor). Demek, bütün ağacın başına gelecek bütün vakıatı (olaylarıyla) ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zira tohumlar maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten bir şey yoktur.
Hem her şeyin miktar-ı muntazaması (düzenli miktarı), kaderi vâzıhan (açıkça) gösterir. Evet, hangi zîhayata (canlıya) bakılsa görünüyor ki gayet hikmetli ve sanatlı bir kalıptan çıkmış gibi bir miktar, bir şekil var ki o miktarı, o sureti, o şekli almak ya hârika (harika) ve nihayet derecede (son derece) eğri büğrü maddî bir kalıp bulunmalı veyahut kaderden gelen mevzun (ölçülü), ilmî bir kalıb-ı manevî ile (manevi kalıp ile) kudret-i ezeliye (ezeli kudret) o sureti, o şekli biçip giydiriyor.
Mesela, sen şu ağaca, şu hayvana dikkat ile bak ki camid (cansız), sağır, kör, şuursuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemasında (büyüyüp gelişmesinde) hareket eder. Bazı eğri büğrü hududlarda (sınırlarda) meyve ve faydaların yerini tanır, görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder (durur). Sonra başka bir yerde, büyük bir gayeyi takip eder gibi yolunu değiştirir. Demek, kaderden gelen miktar-ı manevînin (manevi miktarın) ve o miktarın emr-i manevîsiyle (manevi emriyle) zerreler hareket ederler.
Madem maddî ve görünecek eşyada bu derece kaderin tecelliyatı (tecellileri, yansımaları) var. Elbette eşyanın mürur-u zamanla (zamanın geçişiyle) giydikleri suretler (şekiller) ve ettikleri harekât (yaptıkları hareketler) ile hasıl olan vaziyetler (oluşan durumlar) dahi bir intizam-ı kadere (kaderin düzenine) tabidir. Evet, bir çekirdekte hem bedihî olarak (açıkça, apaçık olarak) irade ve evamir-i tekviniyenin (irade ve yaratılış emirlerinin) unvanı (ismi) olan “Kitab-ı Mübin” (Açık Kitap, Allah’ın ilminin bir kısmı)’dan haber veren ve işaret eden hem nazarî olarak (teorik olarak) emir ve ilm-i İlahînin (Allah’ın emrinin ve ilminin) bir unvanı olan “İmam-ı Mübin” (Apaçık İmam, Allah’ın ilminin bir kısmı, Levh-i Mahfuz’un ayrı bir yönü)’den haber veren ve remzeden (işaret eden) iki kader tecellisi var:
Bedihî kader ise o çekirdeğin tazammun ettiği (içerdiği) ağacın, maddî keyfiyat ve vaziyetleri ve heyetleridir (maddi nitelikleri ve durumları ve şekilleridir) ki sonra göz ile görünecek.
Nazarî ise o çekirdekte, ondan halk olunacak (yaratılacak) ağacın müddet-i hayatındaki (hayat süresindeki) geçireceği tavırlar (haller), vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihatlardır (Allah’ı anmalardır) ki tarihçe-i hayat namıyla tabir edilen (hayat hikayesi adıyla tabir edilen) vakit be-vakit (zaman zaman) değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller; o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî miktarı vardır.
Madem en âdi (sıradan) ve basit eşyada böyle kaderin tecellisi var. Elbette umum eşyanın (bütün şeylerin) vücudundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır.
Şimdi, vücudundan sonra her şeyin sergüzeşt-i hayatı (hayat macerası) yazıldığına delil ise âlemde “Kitab-ı Mübin” ve “İmam-ı Mübin”den haber veren bütün meyveler ve “Levh-i Mahfuz” (Korunmuş Levha’dan, kâinatın kaderinin yazılı olduğu ana kitaptan)’dan haber veren ve işaret eden insandaki bütün kuvve-i hâfızalar (hafıza güçleri) birer şahittir, birer emaredir (işarettir, delildir). Evet, her bir meyve, bütün ağacın mukadderat-ı hayatı (hayat kaderleri) onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt-i hayatıyla beraber kısmen âlemin hâdisat-ı maziyesi (kısmen alemin geçmiş olayları), kuvve-i hâfızasında öyle bir surette yazılıyor ki güya hardal küçüklüğünde (sanki hardal küçüklüğünde) bu kuvvecikte dest-i kudret (kudret eli), kalem-i kaderiyle (kader kalemiyle) insanın sahife-i a’malinden (amel sayfasından) küçük bir senet istinsah ederek (belge kopyalayarak), insanın eline verip dimağının (beyninin) cebine koymuş. Tâ muhasebe vaktinde (hesap vaktinde) onunla hatırlatsın. Hem tâ mutmain olsun (emin olsun) ki bu fena (yok oluş) ve zeval (ortadan kalkış) herc ü mercinde (karmaşasında) beka için (baki kalmak için) pek çok âyineler var ki Kadîr-i Hakîm (Her şeye gücü yeten, hikmet sahibi Allah) zâillerin (yok olanların) hüviyetlerini (kimliklerini) onlarda tersim edip (resmedip) ibka ediyor (baki kılıyor). Hem beka için pek çok levhalar var ki Hafîz-i Alîm (Her şeyi bilen ve koruyan Allah) fânilerin (yok olanların) manalarını onlarda yazıyor.
Elhasıl (Özetle): Madem en basit ve en aşağı derece-i hayat olan nebatat (bitkisel) hayatı, bu derece kaderin nizamına (düzenine) tabidir. Elbette en yüksek derece-i hayat olan hayat-ı insaniye (insan hayatı), bütün teferruatıyla (ayrıntılarıyla) kaderin mikyasıyla (ölçüsüyle) çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor. Evet nasıl katreler (damlalar), buluttan haber verir; reşhalar (sızıntılar), su menbaını (su kaynağını) gösterir; senetler, cüzdanlar, bir defter-i kebirin (büyük defterin) vücuduna işaret ederler. Öyle de şu meşhudumuz (gördüğümüz) olan, zîhayatlardaki (canlılardaki) intizam-ı maddî olan bedihî kader (maddi düzen olan apaçık kader) ve intizam-ı manevî ve hayatî olan nazarî kaderin (manevi ve hayati düzen olan teorik kaderin) reşhaları, katreleri, senetleri, cüzdanları hükmünde olan meyveler, nutfeler (sperm hücreleri), tohumlar, çekirdekler, suretler, şekiller; bilbedahe (açıkça, apaçık) “Kitab-ı Mübin” denilen irade ve evamir-i tekviniyenin (irade ve yaratılış emirlerinin) defterini ve “İmam-ı Mübin” denilen ilm-i İlahînin (Allah’ın ilminin) bir divanı olan Levh-i Mahfuz’u gösterir.
Netice-i meram (İstenilen sonuç): Madem bilmüşahede (gözlemle) görüyoruz ki her bir zîhayatın neşv ü nema (büyüyüp gelişme) zamanında, zerreleri eğri büğrü hududlara (sınırlara) gider, durur. Zerreler yolunu değiştirir. O hududların nihayetlerinde birer hikmet, birer fayda, birer maslahatı (faydayı) semere verirler (meyve verirler). Bilbedahe o şeyin miktar-ı surîsi (şekli miktarı), bir kader kalemiyle tersim edilmiştir (çizilmiştir, resmedilmiştir). İşte meşhud (görünen), bedihî kader (açık kader), o zîhayatın manevî hâlâtında (manevi hallerinde) dahi bir kader kalemiyle çizilmiş muntazam meyvedar (verimli) hududları, nihayetleri var olduğunu gösterir. Kudret masdardır (Kudret kaynaktır), kader mistardır (kader cetveldir). Kudret o maânî kitabını (anlamlar kitabını), o mistar üstünde yazar.
Madem maddî ve manevî kader kalemiyle tersim edilmiş (çizilmiş, resmedilmiş) müsmir (verimli) hudutlar, hikmetli nihayetler olduğunu kat’iyen anlıyoruz. Elbette her bir zîhayatın müddet-i hayatında geçireceği ahval ve etvarı (halleri ve tavırları), o kaderin kalemiyle tersim edilmiş. Çünkü sergüzeşt-i hayatı (hayat macerası), bir intizam ve mizan (düzen ve ölçü) ile cereyan ediyor (devam ediyor). Suretler değiştiriyor, şekiller alıyor.
Madem böyle umum zîhayatta (bütün canlılarda) kalem-i kader hükümrandır (hükmeder). Elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın (yeryüzünün) halifesi ve emanet-i kübranın hâmili (büyük emanetin taşıyıcısı) olan insanın sergüzeşt-i hayatiyesi (hayat macerası), her şeyden ziyade kaderin kanununa tabidir.
Eğer desen: “Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selbetmiştir (gasp etmiştir). İnbisat (genişlemeye) ve cevelana (dolaşmaya) müştak (istekli) olan kalp ve ruh için kadere iman bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?”
Elcevap: Kat’â ve aslâ! (Kesinlikle ve asla!) Sıkıntı vermediği gibi nihayetsiz (sonsuz) bir hiffet (hafiflik), bir rahatlık ve revh u reyhanı veren (huzur ve güzel kokular veren) ve emn ü emanı (güven ve emniyeti) temin eden bir sürur (sevinç), bir nur veriyor. Çünkü insan kadere iman etmezse küçük bir dairede cüz’î bir serbestiyet (kısmi bir serbestiyet), muvakkat (geçici) bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçare ruhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü insan bütün kâinatla alâkadardır (ilgilidir). Nihayetsiz makasıd (amaçlar) ve metalibi (istekleri) var. Kudreti, iradesi, hürriyeti milyondan birisine kâfi gelmediği için çektiği manevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müthiş ve muvahhiş (dehşetli) olduğu anlaşılır.
İşte kadere iman, bütün o ağırlığı kaderin sefinesine (gemisine) atar, kemal-i rahat ile (tam bir rahatlıkla) ruh ve kalbin kemal-i hürriyetiyle (tam bir hürriyetle) kemalâtında (mükemmelliklerinde) serbest cevelanına (dolaşmasına) meydan veriyor. Yalnız nefs-i emmarenin (kötülüğü emreden nefsin) cüz’î hürriyetini selbeder ve firavuniyetini (firavunluk taslamasını) ve rububiyetini (rablik iddia etmesini) ve keyfe-mâyeşa (keyfine göre) hareketini kırar.
Kadere iman o kadar lezzetli, saadetlidir (mutludur) ki tarif edilmez. Yalnız şu temsil (benzetme) ile o lezzete ve o saadete bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
İki adam, bir padişahın payitahtına (başkentine) giderler. O padişahın mahall-i garaib (acayip yerler) olan has sarayına girerler. Biri, padişahı bilmez; o yerde gasıbane (gasp edercesine), sârıkane (hırsızcasına) tavattun etmek (yerleşmek) ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri (gerektirdikleri) idare ve tedbir (yönetim ve düzenleme) ve vâridat (gelirler) ve makinelerini işlettirmek ve garib hayvanatın erzakını vermek gibi zahmetli külfetleri (yükleri) görür, mütemadiyen (sürekli) ızdırap çeker. O cennet gibi bahçe, başına bir cehennem gibi oluyor. Her şeye acıyor. İdare edemiyor. Teessüfle (üzüntüyle) vaktini geçirir. Sonra da o hırsız edepsiz adam, te’dib (terbiye etme) suretiyle hapse atılır. İkinci adam, padişahı tanır, padişaha kendini misafir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizam-ı kanunla (kanunî bir düzenle) cereyan ettiğini, her şey bir programla, kemal-i suhuletle (tam bir kolaylıkla) işlediğini itikad eder (inanır). Zahmet ve külfetleri, padişahın kanununa bırakıp kemal-i safa ile o cennet-misal bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip padişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinaden (dayanarak) her şeyi hoş görür, kemal-i lezzet ve saadetle (tam bir lezzet ve saadetle) hayatını geçirir. İşte مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ (Okunuşu: Men âmene bilkaderi emine minel kederi. Meali: Kadere iman eden, kederden emin olur.) sırrını anla.
Dördüncü Mebhas
Eğer desen: “Birinci Mebhas’ta ispat ettin ki: Kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Halbuki şu dâr-ı dünyadaki musibetler, beliyyeler (belalar), o hükmü cerh ediyor (çürütüyor, zedeliyor).”
Elcevap: Ey şiddet-i şefkatten (şefkatin şiddetinden) şedit (şiddetli) bir elemi (acıyı) hisseden nefsim ve arkadaşım! Vücud (varlık), hayr-ı mahz (tamamen hayırdır); adem (yokluk), şerr-i mahz (tamamen şerdir) olduğuna; bütün mehasin (güzellikler) ve kemalâtın (mükemmelliklerin) vücuda rücûu (varlığa dönmesi) ve bütün maâsi (günahlar) ve mesaib (musibetler) ve nekaisin (eksikliklerin) esası adem olduğu, delildir. Madem adem şerr-i mahzdır. Ademe müncer olan (yokluğa sebep olan) veya ademi işmam eden (yokluğu hissettiren) hâlât (haller) dahi şerri tazammun eder (içerir). Onun için vücudun en parlak nuru olan hayat, ahval-i muhtelife (farklı haller) içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebayin (farklı) vaziyetlere girip tasaffi ediyor (saflaşıyor). Ve müteaddid (birçok) keyfiyatı (nitelikleri) alıp matlub (istenilen) semeratı (meyveleri) veriyor. Ve müteaddid tavırlara (hallere) girip Vâhib-i Hayat’ın (Hayat Veren Allah’ın) nukuş-u esmasını (isimlerinin nakışlarını) güzelce gösterir.
İşte şu hakikattendir ki zîhayatlara (canlılara) âlâm (acı) ve mesaib (musibetler) ve meşakkat (zorluk) ve beliyyat (belalar) suretinde bazı hâlât (haller) ârız olur (ortaya çıkar) ki o hâlât ile hayatlarına envar-ı vücud (varlığın nurları) teceddüd edip (yenilenip) zulümat-ı adem (yokluk karanlıkları) tebâud ederek (uzaklaşarak) hayatları tasaffi ediyor (saflaşıyor). Zira tevakkuf (durma), sükûnet (sükûnet), sükût (susma), atalet (tembellik), istirahat (rahatlama), yeknesaklık (tekdüzelik); keyfiyatta ve ahvalde birer ademdir (yokluktur). Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.
Elhasıl (Özetle): Madem hayat, esma-i hüsnanın (Allah’ın güzel isimlerinin) nukuşunu (nakışlarını) gösterir. Hayatın başına gelen her şey hasendir (güzeldir).
Mesela gayet zengin, nihayet derecede (son derece) sanatkâr ve çok sanatlarda mahir bir zat; âsâr-ı sanatını (sanat eserlerini) hem kıymettar (kıymetli) servetini göstermek için âdi (sıradan) bir miskin (fakir) adamı, modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukabil (bir ücret karşılığında) bir saatte murassa (süslü, mücevherli), musanna (sanatlı) yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder (değiştirir). Hem her nevi sanatını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır (uzatır), kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam o zata dese: “Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeye hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?
İşte onun gibi Sâni’-i Zülcelal (Celal ve sanat sahibi Allah), Fâtır-ı Bîmisal (Eşsiz Yaratan); zîhayata (canlıya) göz, kulak, akıl, kalp gibi havas (duygular) ve letaif (latifeler) ile murassa (işlenmiş, süslenmiş) olarak giydirdiği vücud gömleğini esma-i hüsnanın (Allah’ın güzel isimlerinin) nakışlarını göstermek için çok hâlât (haller) içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musibetler nevinde olan keyfiyat (nitelikler); bazı esmasının ahkâmını (bazı isimlerinin hükümlerini) göstermek için lemaat-ı hikmet (hikmet pırıltıları) içinde bazı şuâat-ı rahmet (rahmet ışınları) ve o şuâat-ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.
*
Hâtime
Eski Said’in serkeş (asi, başına buyruk), müftehir (övünen), mağrur (gururlu), ucublu (kendini beğenen, benlikli), riyakâr (ikiyüzlü) nefsini susturan, teslime mecbur eden beş fıkradır (paragraftır).
Birinci Fıkra: Madem eşya var ve sanatlıdır. Elbette bir ustaları var. Yirmi İkinci Söz’de gayet kat’î (çok kesin) ispat edildiği gibi eğer her şey birinin olmazsa o vakit her bir şey, bütün eşya kadar müşkül (güç) ve ağır olur. Eğer her şey birinin olsa o zaman bütün eşya, bir şey kadar âsân (kolay) ve kolay olur. Madem zemin ve âsumanı (yeri ve göğü) birisi yapmış, yaratmış. Elbette o pek hikmetli ve çok sanatkâr zat, zemin ve âsumanın meyveleri ve neticeleri ve gayeleri (amaçları) olan zîhayatları (canlıları) başkalara bırakıp işi bozmayacak. Başka ellere teslim edip bütün hikmetli işlerini abes etmeyecek (boşa çıkarmayacak), hiçe indirmeyecek, şükür ve ibadetlerini başkasına vermeyecektir.
İkinci Fıkra: Sen ey mağrur (gururlu) nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme (övünme)! Salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmış.
Üçüncü Fıkra: Sen ey riyakâr (riya gösteriş yapan) nefsim! “Dine hizmet ettim.” diye gururlanma. اِنَّ اللّٰهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدّٖينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ (Okunuşu: İnnallâhe le yüeyyidü hâzâd-dîne birracüli’l-fâcir. Meali: Şüphesiz Allah, bu dini facir (günahkâr) bir adamla da destekler.) sırrınca (sırrınca): müzekkâ (temizlenmiş) olmadığın için belki sen kendini o recül-ü fâcir (günahkâr adam) bilmelisin. Hizmetini, ubudiyetini (kulluğunu); geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat (fıtrat vazifesi) ve farîza-i hilkat (yaratılış görevi) ve netice-i sanat (sanatın sonucu) bil, ucub (kendini beğenmek) ve riyadan kurtul!
Dördüncü Fıkra: Hakikat ilmini, hakiki hikmeti istersen Cenab-ı Hakk’ın marifetini (Allah’ı tanımayı) kazan. Çünkü bütün hakaik-i mevcudat (varlıkların gerçekleri), ism-i Hakk’ın şuâatı (Allah isminin ışınları) ve esmasının tezahüratı (isimlerinin görünüşleri) ve sıfâtının tecelliyatıdırlar (yansımalarıdır). Maddî ve manevî, cevherî (öz, cevherle ilgili), arazî (arazla ilgili, sonradan olma) her bir şeyin, her bir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinad eder (dayanır). Yoksa hakikatsiz, ehemmiyetsiz (önemsiz) bir surettir. Yirminci Söz’ün âhirinde (sonunda), şu sırra dair bir nebze (biraz) bahsi geçmiştir.
Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan (düşkünsen), mevtten (ölümden) kaçarsan kat’iyen bil ki (kesinlikle bil ki): Hayat zannettiğin hâlât (durumlar), yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-i dünyeviye (dünya şeyleri), o dakikada meyyittir (ölüdür), ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu (içindekileri), o dakikada ademdir (yokluktur), hiçtir. Demek, güvendiğin hayat-ı maddiye (maddi hayat), yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tetkik (araştırıcı kimseler) “Bir âşiredir (onda birdir) belki bir ân-ı seyyaledir (akan andır).” demişler. İşte şu sırdandır ki bazı ehl-i velayet (velilik mertebesindeki kimseler), dünyanın dünya cihetiyle ademine (dünyanın dünya yönüyle yokluğuna) hükmetmişler (hükmetmişler).
Madem böyledir, hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak. Kalp ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir daire-i hayatları var. Senin için meyyit (ölü) olan mazi (geçmiş), müstakbel (gelecek); onlar için haydır (diridir), hayattar (canlıdır) ve mevcuddur (vardır). Ey nefsim! Madem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
“Fâniyim (Yok olucuyum), fâni olanı istemem. Âcizim (Acizim), âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr (başkası) istemem. İsterim fakat bir yâr-ı bâki (baki dost) isterim. Zerreyim fakat bir şems-i sermed (sonsuz güneş) isterim. Hiç-ender hiçim (hiç içinde hiçim) fakat bu mevcudatı (varlıkları) birden isterim.”
Beşinci Fıkra: Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra-i Arabiye (Arapça paragraf), “Allahu ekber” zikrinde otuz üç mertebe-i tefekkürden (tefekkür mertebelerinden) bir mertebeye işarettir.
اَللّٰهُ اَكْبَرُ اِذْ هُوَ الْقَدٖيرُ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ الْكَرٖيمُ الرَّحٖيمُ الْجَمٖيلُ النَّقَّاشُ الْاَزَلِىُّ الَّذٖى مَا حَقٖيقَةُ هٰذِهِ الْكَائِنَاتِ كُلًّا وَ جُزْءً وَ صَحَائِفَ وَ طَبَقَاتٍ وَ مَا حَقَائِقُ هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ كُلِّيًّا وَ جُزْئِيًّا وَ وُجُودًا وَ بَقَاءً اِلَّا خُطُوطُ قَلَمِ قَضَائِهٖ وَ قَدَرِهٖ وَ تَنْظٖيمِهٖ وَ تَقْدٖيرِهٖ بِعِلْمٍ وَ حِكْمَةٍ وَ نُقُوشُ پَرْكَارِ عِلْمِهٖ وَ حِكْمَتِهٖ وَ تَصْوٖيرِهٖ وَ تَدْبٖيرِهٖ بِصُنْعٍ وَ عِنَايَةٍ وَ تَزْيٖينَاتُ يَدِ بَيْضَاءِ صُنْعِهٖ وَ عِنَايَتِهٖ وَ تَزْيٖينِهٖ وَ تَنْوٖيرِهٖ بِلُطْفٍ وَ كَرَمٍ وَ اَزَاهٖيرُ لَطَائِفِ لُطْفِهٖ وَ كَرَمِهٖ وَ تَوَدُّدِهٖ وَ تَعَرُّفِهٖ بِرَحْمَةٍ وَ نِعْمَةٍ وَ ثَمَرَاتُ فَيَّاضِ رَحْمَتِهٖ وَ نِعْمَتِهٖ وَ تَرَحُّمِهٖ وَ تَحَنُّنِهٖ بِجَمَالِ وَ كَمَالِ وَ لَمَعَاتِ تَجَلِّيَاتِ جَمَالِهٖ وَ كَمَالِهٖ بِشَهَادَةِ تَفَانِيَةِ الْمَرَايَا وَ سَيَّالِيَّةِ الْمَظَاهِرِ مَعَ بَقَاءِ الْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ السَّرْمَدِىِّ الدَّائِمِ التَّجَلٖى وَ الظُّهُورِ عَلٰى مَرِّ الْفُصُولِ وَ الْعُصُورِ وَ الدُّهُورِ وَ الدَّائِمِ الْاِنْعَامِ عَلٰى مَرِّ الْاَنَامِ وَ الْاَيَّامِ وَ الْاَعْوَامِ نَعَمْ فَالْاَثَرُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ لِذٖى عَقْلٍ عَلَى الْفِعْلِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْفِعْلُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ لِذٖى فَهْمٍ عَلَى الْاِسْمِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْاِسْمُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْبَدَاهَةِ عَلَى الْوَصْفِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْوَصْفُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالضَّرُورَةِ عَلَى الشَّاْنِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الشَّاْنُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْيَقٖينِ عَلٰى كَمَالِ الذَّاتِ بِمَا يَلٖيقُ بِالذَّاتِ وَ هُوَ الْحَقُّ الْيَقٖينُ. نَعَمْ تَفَانِى الْمِرْاٰةِ زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ التَّجَلِّى الدَّائِمِ مَعَ الْفَيْضِ الْمُلَازِمِ مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ مُلْكَ الْمَظَاهِرِ مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ لِلْاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ لِلْبَاقِى الْوَدُودِ.. اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ عَدَدَ مَا فٖى عِلْمِ اللّٰهِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ سَلِّمْ
(Okunuşu: Allahu Ekber! İz Hüve’l-Kadîru’l-Alîmü’l-Hakîmü’l-Kerîmü’r-Rahîmü’l-Cemîlü’n-Nakkaşü’l-Ezeliyyü’l-lezî mâ hakîkatü hâzihi’l-kâinâti küllen ve cüz’en ve sahâife ve tabakâtin ve mâ hakâiku hâzihi’l-mevcûdâti külliyyen ve cüz’iyyen ve vücûden ve bekâen illâ hutûtu kalemi kadâihî ve kaderihî ve tanzîmihî ve takdîrihî bi ilmin ve hikmetin ve nukûşu perkâri ilmihî ve hikmetihî ve tasvîrihî ve tedbîrihî bi sun’ın ve inâyetin ve tezyînâtu yedi beydâi sun’ıhî ve inâyetihî ve tezyînihî ve tenvîrihî bi lütfin ve keremin ve ezâhîru latâifi lütfihî ve keremihî ve teveddüdihî ve ta’arrufihî bi rahmetin ve ni’metin ve semerâtu feyyâdı rahmetihî ve ni’metihî ve terahhumihî ve tehanünihî bi cemâlin ve kemâlin ve lemeâtı tecelliyâti cemâlihî ve kemâlihî bi şehâdeti tefâniyeti’l-merâyâ ve seyyâliyyeti’l-mezâhirî mea bekâi’l-cemâli’l-mücerredi’s-sermediyyi’d-dâimi’t-tecellî ve’z-zuhûri alâ merri’l-fusûli ve’l-usûri ve’d-duhûri ve’d-dâimi’l-in’âmi alâ merri’l-enâmî ve’l-eyyâmî ve’l-a’vâmi. Neam, fel’eserü’l-mükemmelü yedüllü li zî aklin ale’l-fi’li’l-mükemmel. Sümme’l-fi’lü’l-mükemmelü yedüllü li zî fehmin ale’l-ismi’l-mükemmel. Sümme’l-ismü’l-mükemmelü yedüllü bi’l-bedâheti ale’l-vasfi’l-mükemmel. Sümme’l-vasfü’l-mükemmelü yedüllü bi’d-darûreti ale’ş-şe’ni’l-mükemmel. Sümme’ş-şe’nü’l-mükemmelü yedüllü bi’l-yakîni alâ kemâli’z-Zâtî bimâ yelîku bi’z-Zâtî ve Hüve’l-Hakku’l-Yakînü. Neam, tefânî’l-mir’âti zevâlü’l-mevcûdâti mea’t-tecellî’d-dâimi mea’l-feyzi’l-mulâzimi min ezheri’z-zevâhiri enn’el-cemâle’z-zâhira leyse mülke’l-mezâhiri min efsahi tibyânin min evdahı burhânin li’l-cemâli’l-mücerredi li’l-ihsâni’l-müceddedi li’l-Vâcibi’l-Vücûdi li’l-Bâkî’l-Vedûdi. Allahümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin mine’l-ezeli ile’l-ebedi adede mâ fî ilmillâhi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.
Meali: Allahu Ekber! Zira O; Kadîr (Her şeye gücü yeten), Alîm (Her şeyi bilen), Hakîm (Her şeyi hikmetle yapan), Kerîm (Cömert), Rahîm (Çok merhametli), Cemil (Güzel), Nakkaş (Nakış nakış işleyen), Ezelîdir (Başlangıcı olmayandır). Bu kâinatların ve mevcudatın -toplu ve cüz’î, sayfalar ve tabakalar halinde, küllî ve cüz’î, var oluş ve devamlılık olarak- hakikatleri nedir ki, ilim ve hikmetle O’nun kaza ve kader kaleminin (kadâihî ve kaderihî) çizgileri, tanzimi (düzenlemesi) ve takdiri (belirlemesi); ilim ve hikmet pergelinin nakışları (nukûşu perkâri), tasviri (şekillendirmesi) ve tedbiri (idaresi); sanat ve inayet (yardım) elinin bembeyaz tezyinatı (süslemeleri), süslemesi ve tenviri (aydınlatması); lütuf ve kereminin latif çiçekleri (ezâhîru latâifi), teveddüdü (sevdirişi) ve taarrufu (tanıttırması); rahmet ve nimetinin feyizli meyveleri (semerâtu feyyâdı rahmetihî ve ni’metihî), merhameti (terahhumihî) ve şefkatidir (tehanünihî). Bunlar, güzellik (cemâlin) ve kemal (kemâlin) ile O’nun cemal ve kemal tecellilerinin parıltılarıdır (lemeâtı tecelliyâti). Aynaların yok oluşu (tefâniyeti’l-merâyâ) ve tecelligâhların akışkanlığı (seyyâliyyeti’l-mezâhir) şahittir ki, o mücerred (soyut) ve sermedî (sonsuz), daima tecellî ve zuhur eden (görünüşte olan) cemal (güzellik); mevsimlerin (fusûl), çağların (usûr) ve devirlerin (duhûr) geçişiyle devamlı olarak, bütün âlemlerin (enâm), günlerin (eyyâm) ve yılların (a’vâm) geçişiyle devamlı olarak in’am edenin (nimet verenin) güzelliğidir. Evet, mükemmel eser, akıl sahibine mükemmel fiili gösterir. Sonra mükemmel fiil, anlayış sahibine mükemmel ismi gösterir. Sonra mükemmel isim, apaçık bir şekilde mükemmel sıfatı gösterir. Sonra mükemmel sıfat, zaruri olarak mükemmel şanı gösterir. Sonra mükemmel şan, kesin olarak Zât’ın Zât’a yakışan kemalini gösterir ki, O Hakku’l-Yakîn’dir (kesin haktır). Evet, aynanın faniliği ve mevcudatın yok oluşu, daimî tecellî ve sürekli feyizle birlikte, görünen güzelliğin mazharlara (tecelli yerlerine) ait olmadığını en açık gösteren delillerdendir. Bu, mücerred cemal (soyut güzellik), mücedded ihsan (yenilenen iyilik), Vâcibü’l-Vücud (varlığı zorunlu olan), Bâki (daimî) ve Vedûd (çok seven) olan Allah için en açık bir beyan ve en parlak bir burhandır. Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e, ezelden ebede kadar Allah’ın ilminde ne kadar varsa o sayıca, âline (ailesine) ve sahâbîlerine (arkadaşlarına) salât ve selam eyle!)
*
Zeyl
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm. Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)
(Bu küçücük zeylin (ek bölümün) büyük bir ehemmiyeti (önemi) var. Herkese menfaatlidir (faydalıdır).)
Cenab-ı Hakk’a vâsıl olacak (ulaşacak) tarîkler (yollar) pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur’an’dan alınmıştır. Fakat tarîkatların (tarikatların) bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli (güvenli), daha umumiyetli (genel) oluyor. O tarîkler içinde, kāsır fehmimle (kıt anlayışımla) Kur’an’dan istifade ettiğim (fayda gördüğüm) acz (acizlik) ve fakr (fakirlik, ihtiyaç sahibi olma) ve şefkat (merhamet) ve tefekkür (derin düşünme) tarîkıdır (yoludur).
Evet, acz dahi aşk gibi belki daha eslem (daha güvenli) bir tarîktir ki ubudiyet tarîkıyla (kulluk yoluyla) mahbubiyete (sevgili olma derecesine) kadar gider.
Fakr dahi Rahman ismine îsal eder (ulaştırır).
Hem şefkat dahi aşk gibi belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki Rahîm ismine îsal eder.
Hem tefekkür dahi aşk gibi belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktir ki Hakîm ismine îsal eder.
Şu tarîk, hafî tarîkler (gizli tarikatlar) misillü (gibi) “Letaif-i Aşere (on latife, tasavvufta manevi makamlar)” gibi on hatve (adım) değil ve tarîk-ı cehriye (açıkça zikredilen tarikatlar) gibi “Nüfus-u Seb’a (yedi nefis mertebesi)” yedi mertebeye atılan adımlar değil belki dört hatveden ibarettir. Tarîkattan ziyade hakikattir, şeriattır. Yanlış anlaşılmasın, acz ve fakr ve kusurunu Cenab-ı Hakk’a karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir.
Şu kısa tarîkın evradı (zikirleri): İttiba-ı sünnettir (sünnete uymaktır), feraizi (farzları) işlemek, kebairi (büyük günahları) terk etmektir. Ve bilhassa namazı ta’dil-i erkân (rükünlerini tam ve yerli yerinde yerine getirerek) ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.
Birinci hatveye فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ (Okunuşu: Felâ tüzekkû enfüseküm. Meali: Nefislerinizi temize çıkarmayın.) âyeti işaret ediyor.
İkinci hatveye وَلَا تَكُونُوا كَالَّذٖينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ (Okunuşu: Ve lâ tekûnû kellezîne nesullahe fe ensâhum enfüsehüm. Meali: Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.) âyeti işaret ediyor.
Üçüncü hatveye مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ (Okunuşu: Mâ esâbeke min hasenetin fe minallahi ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsike. Meali: Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse nefsindendir.) âyeti işaret ediyor.
Dördüncü hatveye كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ (Okunuşu: Küllü şey’in hâlikün illâ vechehû. Meali: O’nun Zât’ından başka her şey yok olucudur.) âyeti işaret ediyor.
Şu dört hatvenin kısa bir izahı şudur ki:
Birinci hatvede فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ âyeti işaret ettiği gibi: Tezkiye-i nefis (nefsi temize çıkarma) etmemek. Zira insan, cibilliyeti (yaratılışı) ve fıtratı hasebiyle (gereği) nefsini sever. Belki evvela ve bizzat (doğrudan) yalnız zatını sever, başka her şeyi nefsine feda eder. Mabuda (ibadet edilmeye layık olana) lâyık bir tarzda nefsini medheder (över). Mabuda lâyık bir tenzih (uzak tutma) ile nefsini meayibden (kusurlardan) tenzih ve tebrie (aklama) eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder (taparcasına) tarzında şiddetle müdafaa eder. Hattâ fıtratında tevdi edilen (verilen, emanet edilen) ve Mabud-u Hakiki’nin (Gerçek Mabud’un, Allah’ın) hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat (cihazlar) ve istidadı (yetenekleri), kendi nefsine sarf ederek (harcayarak) مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ (Okunuşu: Menittehaze ilâhehu hevâhu. Meali: Heva ve hevesini kendine ilâh edineni görmedin mi?) sırrına mazhar olur (erişir). Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir.
İşte şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi (arınması), tathiri (temizlenmesi): Onu tezkiye etmemek, tebrie (aklama) etmemektir.
İkinci hatvede وَلَا تَكُونُوا كَالَّذٖينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ dersini verdiği gibi: Kendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti (ölümü) düşünse başkasına verir. Fena (yok oluş) ve zevali (ortadan kalkışı) görse kendine almaz. Ve külfet (zorluk) ve hizmet makamında nefsini unutmak fakat ahz-ı ücret (ücret alma) ve istifade-i huzuzat (lezzetlerden faydalanma) makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek (sahip çıkmak), nefs-i emmarenin (kötülüğü emreden nefsin) muktezasıdır (gereğidir).
Şu makamda tezkiyesi, tathiri, terbiyesi şu haletin aksidir. Yani nisyan-ı nefis (nefsi unutma) içinde nisyan (unutma) etmemek. Yani huzuzat (lezzetler) ve ihtirasatta unutmak ve mevtte (ölümde) ve hizmette düşünmek.
Üçüncü hatvede مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ dersini verdiği gibi: Nefsin muktezası (gereği), daima iyiliği kendinden bilip fahir (övünme) ve ucbe (kendini beğenmeye) girer. Bu hatvede nefsinde yalnız kusuru ve naksı (eksikliği) ve aczi (acizliği) ve fakrı (fakirliği) görüp bütün mehasin (güzellikler) ve kemalâtını (mükemmelliklerini), Fâtır-ı Zülcelal (Celal sahibi Yaratıcı) tarafından ona ihsan edilmiş (bağışlanmış) nimetler olduğunu anlayıp, fahir (övünme) yerinde şükür ve temeddüh (övme) yerinde hamdetmektir.
Şu mertebede tezkiyesi قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا (Okunuşu: Kad efleha men zekkâhâ. Meali: Nefsini temizleyen muhakkak felâh bulmuştur.) sırrıyla şudur ki: Kemalini kemalsizlikte, kudretini aczde, gınasını (zenginliğini) fakrda bilmektir.
Dördüncü hatvede كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ dersini verdiği gibi: Nefis, kendini serbest ve müstakil (bağımsız) ve bizzat mevcud (kendiliğinden var) bilir. Ondan bir nevi rububiyet (rablik) dava eder. Mabud’una karşı adâvetkârane (düşmanca) bir isyanı taşır. İşte gelecek şu hakikati derk etmekle (idrak etmekle) ondan kurtulur.
Hakikat şöyledir ki: Her şey nefsinde mana-yı ismiyle (isim anlamıyla) fânidir (yok olucudur), mefkuddur (kaybolmuştur), hâdistir (sonradan var olmuştur), ma’dumdur (yoktur). Fakat mana-yı harfiyle (harf anlamıyla, başkasına işaret eden anlamıyla) ve Sâni’-i Zülcelal’in (Celal sahibi Sanatkar’ın) esmasına âyinedarlık (ayna olma) cihetiyle ve vazifedarlık itibarıyla şahittir, meşhuddur (görünen, şahit olunan), vâciddir (bulan, var eden), mevcuddur (vardır).
Şu makamda tezkiyesi ve tathiri şudur ki: Vücudunda adem (varlığında yokluk), ademinde vücudu vardır. Yani kendini bilse, vücud (varlık) verse kâinat kadar bir zulümat-ı adem (yokluk karanlıkları) içindedir. Yani vücud-u şahsîsine (kişisel varlığına) güvenip Mûcid-i Hakiki’den (Gerçek Varedici’den) gaflet etse yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu (kişisel bir varlık ışığı), nihayetsiz zulümat-ı adem (sonsuz yokluk karanlıkları) ve firaklar (ayrılıklar) içinde bulunur, boğulur. Fakat enaniyeti (benliğini) bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakiki’nin bir âyine-i tecellisi (tecelli aynası) bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı (varlıkları) ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira bütün mevcudat, esmasının cilvelerine mazhar olan (tecellilerine mazhar olan) Zat-ı Vâcibü’l-vücud’u (Varlığı Zorunlu olan Zât’ı) bulan, her şeyi bulur.
*
Hâtime
Şu acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkındaki dört hatvenin (adımın) izahatı (açıklamaları); hakikatin ilmine, şeriatın hakikatine, Kur’an’ın hikmetine dair (hakkında) olan yirmi altı adet Sözlerde geçmiştir. Yalnız şurada bir iki noktaya kısa bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Evet, şu tarîk daha kısadır. Çünkü dört hatvedir. Acz, elini nefisten çekse doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelal’e (Celal sahibi Kadîr olan Allah’a) verir. Halbuki en keskin tarîk olan aşk, nefisten elini çeker fakat maşuk-u mecazîye (mecazi sevgiliye) yapışır. Onun zevalini (yok oluşunu) bulduktan sonra Mahbub-u Hakiki’ye (Gerçek Sevgili’ye) gider.
Hem şu tarîk daha eslemdir (daha güvenlidir). Çünkü nefsin şatahat (saçmalıklar) ve bâlâ-pervazane (yüksekten uçan) davaları bulunmaz. Çünkü acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki haddinden fazla geçsin.
Hem bu tarîk daha umumî (genel) ve cadde-i kübradır (büyük yoldur). Çünkü kâinatı ehl-i vahdetü’l-vücud (vahdet-i vücud ehli) gibi huzur-u daimî (daimî huzuru) kazanmak için idama mahkûm zannedip لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ (Okunuşu: Lâ mevcûde illâ Hû. Meali: O’ndan başka varlık yoktur.) hükmetmeye veyahut ehl-i vahdetü’ş-şuhud (vahdet-i şuhud ehli) gibi huzur-u daimî için kâinatı nisyan-ı mutlak (mutlak unutulmuşluk) hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip (hayal edip) لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ (Okunuşu: Lâ meşhûde illâ Hû. Meali: O’ndan başka görünen yoktur.) demeye mecbur olmuyor. Belki idamdan ve hapisten gayet zahir (açık) olarak Kur’an affettiğinden, o da sarf-ı nazar edip (vazgeçip) ve mevcudatı (varlıkları) kendileri hesabına hizmetten azlederek (görevden alarak) Fâtır-ı Zülcelal (Celal sahibi Yaradan) hesabına istihdam edip (kullanıp), esma-i hüsnasının mazhariyet (tecelligahı) ve âyinedarlık (ayna olma) vazifesinde istimal ederek (kullanarak) mana-yı harfî (harf anlamıyla, başkasına işaret eden anlamıyla) nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u daimîye girmektir; her şeyde Cenab-ı Hakk’a bir yol bulmaktır.
Elhasıl (Özetle): Mevcudatı mevcudat hesabına hizmetten azlederek, mana-yı ismiyle (isim anlamıyla) bakmamaktır.
*
[1] Hâşiye (Dipnot): Bu İkinci Mebhas, en derin ve en müşkül (en zor) bir sırr-ı kader meselesidir (kader sırrı meselesidir). Bütün ulema-i muhakkikînce (gerçekleri araştıran alimlerce) en ehemmiyetli (önemli) ve münazaralı (tartışmalı) bir mesele-i akaid-i kelâmiyedir (kelam ilminin inanç meselesidir). Risale-i Nur tam halletmiş (çözmüştür).
[2] Hâşiye (Dipnot): Gayet müdakkik (çok ince eleyip sık dokuyan) âlimlere mahsus (özel) bir hakikattir.
[3] Hâşiye (Dipnot): Tereccuh (bir şeyin tercih edilebilir hâle gelmesi, üstün gelmesi) ayrıdır, tercih (seçim) ayrıdır, çok fark var.
Risale-i Nur Külliyatından
Yirmi Altıncı Söz
Kader Risalesi
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ۞ وَ كُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فٖٓى اِمَامٍ مُبٖينٍ
Kader ile cüz-i ihtiyarî, iki mesele-i mühimmedir. Ona dair dört mebhas içinde birkaç sırlarını açmaya çalışacağız.
Birinci Mebhas
Kader ve cüz-i ihtiyarî, İslâmiyet’in ve imanın nihayet hududunu gösteren, halî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani mü’min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk’a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için “cüz-i ihtiyarî” önüne çıkıyor. Ona “Mes’ul ve mükellefsin.” der. Sonra, ondan sudûr eden iyilikler ve kemalât ile mağrur olmamak için “kader” karşısına geliyor. Der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”
Evet kader, cüz-i ihtiyarî; iman ve İslâmiyet’in nihayet meratibinde kader, nefsi gururdan ve cüz-i ihtiyarî, adem-i mes’uliyetten kurtarmak içindir ki mesail-i imaniyeye girmişler. Yoksa mütemerrid nüfus-u emmarenin işledikleri seyyiatının mes’uliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in’am olunan mehasinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz-i ihtiyarîye istinad etmek; bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz-i ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.
Evet, manen terakki etmeyen avam içinde kaderin cây-ı istimali var. Fakat o da maziyat ve mesaibdedir ki yeisin ve hüznün ilacıdır. Yoksa maâsi ve istikbaliyatta değildir ki sefahete ve atalete sebep olsun.
Demek kader meselesi, teklif ve mes’uliyetten kurtarmak için değil belki fahir ve gururdan kurtarmak içindir ki imana girmiş. Cüz-i ihtiyarî, seyyiata merci olmak içindir ki akideye dâhil olmuş. Yoksa mehasine masdar olarak tefer’un etmek için değildir.
Evet, Kur’an’ın dediği gibi insan seyyiatından tamamen mes’uldür. Çünkü seyyiatı isteyen odur. Seyyiat tahribat nevinden olduğu için insan, bir seyyie ile çok tahribat yapabilir. Müthiş bir cezaya kesb-i istihkak eder. Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi.
Fakat hasenatta iftihara hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü hasenatı isteyen, iktiza eden rahmet-i İlahiye ve icad eden kudret-i Rabbaniyedir. Sual ve cevap, dâî ve sebep, ikisi de Hak’tandır. İnsan yalnız dua ile iman ile şuur ile rıza ile onlara sahip olur.
Fakat seyyiatı isteyen, nefs-i insaniyedir (ya istidat ile ya ihtiyar ile). Nasıl ki beyaz, güzel güneşin ziyasından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istidadına aittir. Fakat o seyyiatı, çok mesalihi tazammun eden bir kanun-u İlahî ile icad eden yine Hak’tır. Demek, sebebiyet ve sual nefistendir ki mes’uliyeti o çeker. Hakk’a ait olan halk ve icad ise daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır.
İşte şu sırdandır ki: Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir. Nasıl ki pek çok mesalihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tembel bir adam diyemez: “Yağmur rahmet değil.” Evet, halk ve icadda bir şerr-i cüz’î ile beraber hayr-ı kesîr vardır. Bir şerr-i cüz’î için hayr-ı kesîri terk etmek, şerr-i kesîr olur. Onun için o şerr-i cüz’î, hayır hükmüne geçer. İcad-ı İlahîde şer ve çirkinlik yoktur. Belki abdin kesbine ve istidadına aittir.
Hem nasıl kader-i İlahî, netice ve meyveler itibarıyla şerden ve çirkinlikten münezzehtir. Öyle de illet ve sebep itibarıyla dahi zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünkü kader, hakiki illetlere bakar, adalet eder. İnsanlar, zahirî gördükleri illetlere hükümlerini bina eder, kaderin aynı adaletinde zulme düşerler. Mesela, hâkim seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte kader-i İlahî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey-i vâhidde iki cihetle kader ve icad-ı İlahînin adaleti ve insan kesbinin zulmü göründüğü gibi başka şeyleri buna kıyas et. Demek, kader ve icad-ı İlahî; mebde ve münteha, asıl ve fer’, illet ve neticeler itibarıyla şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir.
Eğer denilse: Madem cüz-i ihtiyarînin icada kabiliyeti yok. Bir emr-i itibarî hükmünde olan kesbden başka insanın elinde bir şey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’da, Hâlık-ı semavat ve arz’a karşı, insana âsi ve düşman vaziyeti verilmiş. Hâlık-ı arz ve semavat, ondan azîm şikayetler ediyor. O âsi insana karşı abd-i mü’mine yardım için kendini ve melaikesini tahşid ediyor. Ona azîm bir ehemmiyet veriyor.
Elcevap: Çünkü küfür ve isyan ve seyyie tahriptir, ademdir. Halbuki azîm tahribat ve hadsiz ademler, bir tek emr-i itibarîye ve ademîye terettüp edebilir. Nasıl ki bir azîm sefinenin dümencisi, vazifesinin adem-i îfasıyla, sefine gark olup bütün hademelerin netice-i sa’yleri iptal olur. Bütün o tahribat, bir ademe terettüp ediyor. Öyle de küfür ve masiyet, adem ve tahrip nevinden olduğu için cüz-i ihtiyarî bir emr-i itibarî ile onları tahrik edip müthiş netaice sebebiyet verebilir. Zira küfür, çendan bir seyyiedir. Fakat bütün kâinatı kıymetsizlikle ve abesiyetle tahkir ve delail-i vahdaniyeti gösteren bütün mevcudatı tekzip ve bütün tecelliyat-ı esmayı tezyif olduğundan, bütün kâinat ve mevcudat ve esma-i İlahiye namına Cenab-ı Hak kâfirden şedit şikayet ve dehşetli tehdidat etmek; ayn-ı hikmettir ve ebedî azap vermek, ayn-ı adalettir.
Madem insan, küfür ve isyanla tahribat tarafına gidiyor. Az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için ehl-i iman, onlara karşı Cenab-ı Hakk’ın inayet-i azîmine muhtaçtır. Çünkü on kuvvetli adam, bir evin muhafazasını ve tamiratını deruhte etse haylaz bir çocuğun o haneye ateş vermeye çalışmasına karşı, o çocuğun velisine, belki padişahına müracaata, yalvarmaya mecbur olması gibi; mü’minlerin de böyle edepsiz ehl-i isyana karşı dayanmak için Cenab-ı Hakk’ın çok inayatına muhtaçtırlar.
Elhasıl: Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemal-i iman sahibi ise kâinatı ve nefsini Cenab-ı Hakk’a verir, onun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var, kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü madem nefsini ve her şeyi Cenab-ı Hak’tan bilir, o vakit cüz-i ihtiyarîye istinad ederek mes’uliyeti deruhte eder. Seyyiata merciiyeti kabul edip Rabb’ini takdis eder. Daire-i ubudiyette kalıp teklif-i İlahiyeyi zimmetine alır. Hem kendinden sudûr eden kemalât ve hasenat ile gururlanmamak için kadere bakar, fahir yerine şükreder. Başına gelen musibetlerde kaderi görür, sabreder.
Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i gaflet ise o vakit kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahse hakkı yoktur. Çünkü nefs-i emmaresi, gaflet veya dalalet sâikasıyla kâinatı esbaba verip Allah’ın malını onlara taksim eder, kendini de kendine temlik eder. Fiilini kendine ve esbaba verir. Mes’uliyeti ve kusuru kadere havale eder. O vakit, nihayette Cenab-ı Hakk’a verilecek olan cüz-i ihtiyarî ve en nihayette medar-ı nazar olacak olan kader bahsi manasızdır. Yalnız, bütün bütün onların hikmetine zıt ve mes’uliyetten kurtulmak için bir desise-i nefsiyedir.
İkinci Mebhas
Ehl-i ilme mahsus (Hâşiye[1]) ince bir tetkik-i ilmîdir.
Eğer desen: “Kader ile cüz-i ihtiyarî, nasıl tevfik edilebilir?”
Elcevap: Yedi vecihle…
Birincisi: Elbette kâinatın intizam ve mizan lisanıyla hikmet ve adaletine şehadet ettiği bir Âdil-i Hakîm, insan için medar-ı sevap ve ikab olacak, mahiyeti meçhul bir cüz-i ihtiyarî vermiştir. O Âdil-i Hakîm’in pek çok hikmetini bilmediğimiz gibi şu cüz-i ihtiyarînin kaderle nasıl tevfik edildiğini bilmediğimiz, olmamasına delâlet etmez.
İkincisi: Bizzarure herkes kendisinde bir ihtiyar hisseder. O ihtiyarın vücudunu vicdanen bilir. Mevcudatın mahiyetini bilmek ayrıdır, vücudunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var; vücudu bizce bedihî olduğu halde, mahiyeti bizce meçhul. İşte şu cüz-i ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Her şey, malûmatımıza münhasır değildir. Adem-i ilmimiz, onun ademine delâlet etmez.
Üçüncüsü: Cüz-i ihtiyarî, kadere münafî değil. Belki kader, ihtiyarı teyid eder. Çünkü kader, ilm-i İlahînin bir nev’idir. İlm-i İlahî, ihtiyarımıza taalluk etmiş. Öyle ise ihtiyarı teyid ediyor, iptal etmiyor.
Dördüncüsü: Kader, ilim nevindendir. İlim, malûma tabidir. Yani nasıl olacak, öyle taalluk ediyor. Yoksa malûm, ilme tabi değil. Yani ilim desatiri; malûmu, haricî vücud noktasında idare etmek için esas değil. Çünkü malûmun zatı ve vücud-u haricîsi, iradeye bakar ve kudrete istinad eder.
Hem ezel, mazi silsilesinin bir ucu değil ki eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel; mazi ve hal ve istikbali birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misaldir. Öyle ise daire-i mümkinat içinde uzanıp giden zamanın mazi tarafında bir uç tahayyül edip, ona ezel deyip o ezel ilmine, eşyanın tertip ile girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhakeme etmek hakikat değildir.
Şu sırrın keşfi için şu misale bak: Senin elinde bir âyine bulunsa, sağ tarafındaki mesafe mazi, sol tarafındaki mesafe müstakbel farz edilse o âyine yalnız mukabilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertip ile tutar, çoğunu tutamaz. O âyine ne kadar aşağı ise o kadar az görür. Fakat o âyine ile yükseğe çıktıkça o âyinenin mukabil dairesi genişlenir. Gitgide, bütün iki taraf mesafeyi birden bir anda tutar. İşte şu âyine şu vaziyette onun irtisamında, o mesafelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvafık, muhalif denilmez.
İşte kader, ilm-i ezelîden olduğu için ilm-i ezelî, hadîsin tabiriyle “Manzar-ı a’lâdan, ezelden ebede kadar her şey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı a’lâdadır.” Biz ve muhakematımız, onun haricinde olamaz ki mazi mesafesinde bir âyine tarzında olsun.
Beşincisi: Kader, sebeple müsebbebe bir taalluku var. Yani şu müsebbeb, şu sebeple vukua gelecek. Öyle ise denilmesin ki: “Madem filan adamın ölmesi, filan vakitte mukadderdir. Cüz-i ihtiyarıyla tüfek atan adamın ne kabahati var, atmasaydı yine ölecekti?”
Sual: Niçin denilmesin?
Elcevap: Çünkü kader, onun ölmesini onun tüfeğiyle tayin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farz etsen o vakit kaderin adem-i taallukunu farz ediyorsun. O vakit ölmesini ne ile hükmedeceksin? Ya Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyahut Mutezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’i bırakıp fırka-i dâlleye girersin. Öyle ise biz ehl-i hak deriz ki: “Tüfek atmasaydı ölmesi bizce meçhul.” Cebrî der: “Atmasaydı yine ölecekti.” Mutezile der: “Atmasaydı ölmeyecekti.”
Altıncısı: (Hâşiye[2]) Cüz-i ihtiyarînin üssü’l-esası olan meyelan, Matüridîce bir emr-i itibarîdir, abde verilebilir. Fakat Eş’arî, ona mevcud nazarıyla baktığı için abde vermemiş. Fakat o meyelandaki tasarruf, Eş’ariyece bir emr-i itibarîdir. Öyle ise o meyelan, o tasarruf, bir emr-i nisbîdir. Muhakkak bir vücud-u haricîsi yoktur. Emr-i itibarî ise illet-i tamme istemez ki illet-i tamme vücudu için lüzum ve zaruret ve vücub ortaya girip ihtiyarı ref’etsin. Belki o emr-i itibarînin illeti, bir rüçhaniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i itibarî sübut bulabilir. Öyle ise o anda onu terk edebilir. Kur’an ona o anda diyebilir ki: “Şu şerdir, yapma.”
Evet, eğer abd hâlık-ı ef’ali bulunsaydı ve icada iktidarı olsaydı o vakit ihtiyarı ref’ olurdu. Çünkü ilm-i usûl ve hikmette مَا لَمْ يَجِبْ لَمْ يُوجَدْ kaidesince mukarrerdir ki: “Bir şey vâcib olmazsa vücuda gelmez.” Yani illet-i tamme bulunacak, sonra vücuda gelebilir. İllet-i tamme ise ma’lulü, bizzarure ve bi’l-vücub iktiza ediyor. O vakit ihtiyar kalmaz.
Eğer desen: Tercih bilâ-müreccih muhaldir. Halbuki o emr-i itibarî dediğimiz kesb-i insanî, bazen yapmak ve bazen yapmamak, eğer mûcib bir müreccih bulunmazsa tercih bilâ-müreccih lâzım gelir. Şu ise usûl-ü kelâmiyenin en mühim bir esasını hedmeder?
Elcevap: Tereccuh bilâ-müreccih muhaldir. (Hâşiye[3]) Yani müreccihsiz, sebepsiz rüçhaniyet muhaldir. Yoksa, tercih bilâ-müreccih caizdir ve vakidir. İrade bir sıfattır; onun şe’ni, böyle bir işi görmektir.
Eğer desen: Madem katli halk eden Hak’tır. Niçin bana kātil denilir?
Elcevap: Çünkü ilm-i sarf kaidesince ism-i fâil, bir emr-i nisbî olan masdardan müştaktır. Yoksa bir emr-i sabit olan hasıl-ı bi’l-masdardan inşikak etmez. Masdar kesbimizdir, kātil unvanını da biz alırız. Hasıl-ı bi’l-masdar, Hakk’ın mahlukudur. Mes’uliyeti işmam eden bir şey, hasıl-ı bi’l-masdardan müştak kılınmaz.
Yedincisi: İrade-i cüz’iye-i insaniye ve cüz-i ihtiyariyesi çendan zayıftır, bir emr-i itibarîdir fakat Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zayıf cüz’î iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yani manen der: “Ey abdim! İhtiyarınla hangi yolu istersen seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes’uliyet sana aittir!” Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim.” desen o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette “Sen istedin!” diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın.
İşte Cenab-ı Hak, Ahkemü’l-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapıp irade-i külliyesi ona nazar eder.
Elhasıl: Ey insan! Senin elinde gayet zayıf fakat seyyiatta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta eli gayet kısa, cüz-i ihtiyarî namında bir iraden var. O iradenin bir eline duayı ver ki silsile-i hasenatın bir meyvesi olan cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel’unenin bir meyvesi olan zakkum-u cehenneme yetişmesin.
Demek dua ve tevekkül, meyelan-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tövbe dahi meyelan-ı şerri keser, tecavüzatını kırar.
Üçüncü Mebhas
Kadere iman, imanın erkânındandır. Yani “Her şey, Cenab-ı Hakk’ın takdiriyledir.” Kadere delail-i kat’iye o kadar çoktur ki hadd ü hesaba gelmez. Biz, basit ve zahir bir tarz ile şu rükn-ü imanîyi, ne derece kuvvetli ve geniş olduğunu, bir mukaddime ile göstereceğiz.
Mukaddime: Her şey vücudundan evvel ve vücudundan sonra yazıldığını وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ gibi pek çok âyât-ı Kur’aniye tasrih ediyor ve şu kâinat denilen, kudretin Kur’an-ı kebirinin âyâtı dahi şu hükm-ü Kur’anîyi, nizam ve mizan ve intizam ve tasvir ve tezyin ve imtiyaz gibi âyât-ı tekviniyesiyle tasdik ediyor.
Evet, şu kâinat kitabının manzum mektubatı ve mevzun âyâtı şehadet eder ki her şey yazılıdır.
Amma vücudundan evvel her şey mukadder ve yazılı olduğuna delil, bütün mebâdi ve çekirdekler ve mekadîr ve suretler, birer şahittir. Zira her bir tohum ve çekirdekler, “kâf-nun” tezgâhından çıkan birer latîf sandukçadır ki kaderle tersim edilen bir fihristecik, ona tevdi edilmiştir ki kudret, o kaderin hendesesine göre zerratı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mu’cizat-ı kudreti bina ediyor. Demek, bütün ağacın başına gelecek bütün vakıatı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zira tohumlar maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten bir şey yoktur.
Hem her şeyin miktar-ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösterir. Evet, hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki gayet hikmetli ve sanatlı bir kalıptan çıkmış gibi bir miktar, bir şekil var ki o miktarı, o sureti, o şekli almak ya hârika ve nihayet derecede eğri büğrü maddî bir kalıp bulunmalı veyahut kaderden gelen mevzun, ilmî bir kalıb-ı manevî ile kudret-i ezeliye o sureti, o şekli biçip giydiriyor.
Mesela, sen şu ağaca, şu hayvana dikkat ile bak ki camid, sağır, kör, şuursuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemasında hareket eder. Bazı eğri büğrü hududlarda meyve ve faydaların yerini tanır, görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra başka bir yerde, büyük bir gayeyi takip eder gibi yolunu değiştirir. Demek, kaderden gelen miktar-ı manevînin ve o miktarın emr-i manevîsiyle zerreler hareket ederler.
Madem maddî ve görünecek eşyada bu derece kaderin tecelliyatı var. Elbette eşyanın mürur-u zamanla giydikleri suretler ve ettikleri harekât ile hasıl olan vaziyetler dahi bir intizam-ı kadere tabidir. Evet, bir çekirdekte hem bedihî olarak irade ve evamir-i tekviniyenin unvanı olan “Kitab-ı Mübin”den haber veren ve işaret eden hem nazarî olarak emir ve ilm-i İlahînin bir unvanı olan “İmam-ı Mübin”den haber veren ve remzeden iki kader tecellisi var:
Bedihî kader ise o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddî keyfiyat ve vaziyetleri ve heyetleridir ki sonra göz ile görünecek.
Nazarî ise o çekirdekte, ondan halk olunacak ağacın müddet-i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihatlardır ki tarihçe-i hayat namıyla tabir edilen vakit be-vakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller; o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî miktarı vardır.
Madem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellisi var. Elbette umum eşyanın vücudundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır.
Şimdi, vücudundan sonra her şeyin sergüzeşt-i hayatı yazıldığına delil ise âlemde “Kitab-ı Mübin” ve “İmam-ı Mübin”den haber veren bütün meyveler ve “Levh-i Mahfuz”dan haber veren ve işaret eden insandaki bütün kuvve-i hâfızalar birer şahittir, birer emaredir. Evet, her bir meyve, bütün ağacın mukadderat-ı hayatı onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt-i hayatıyla beraber kısmen âlemin hâdisat-ı maziyesi, kuvve-i hâfızasında öyle bir surette yazılıyor ki güya hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest-i kudret, kalem-i kaderiyle insanın sahife-i a’malinden küçük bir senet istinsah ederek, insanın eline verip dimağının cebine koymuş. Tâ muhasebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem tâ mutmain olsun ki bu fena ve zeval herc ü mercinde beka için pek çok âyineler var ki Kadîr-i Hakîm zâillerin hüviyetlerini onlarda tersim edip ibka ediyor. Hem beka için pek çok levhalar var ki Hafîz-i Alîm fânilerin manalarını onlarda yazıyor.
Elhasıl: Madem en basit ve en aşağı derece-i hayat olan nebatat hayatı, bu derece kaderin nizamına tabidir. Elbette en yüksek derece-i hayat olan hayat-ı insaniye, bütün teferruatıyla kaderin mikyasıyla çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor. Evet nasıl katreler, buluttan haber verir; reşhalar, su menbaını gösterir; senetler, cüzdanlar, bir defter-i kebirin vücuduna işaret ederler. Öyle de şu meşhudumuz olan, zîhayatlardaki intizam-ı maddî olan bedihî kader ve intizam-ı manevî ve hayatî olan nazarî kaderin reşhaları, katreleri, senetleri, cüzdanları hükmünde olan meyveler, nutfeler, tohumlar, çekirdekler, suretler, şekiller; bilbedahe “Kitab-ı Mübin” denilen irade ve evamir-i tekviniyenin defterini ve “İmam-ı Mübin” denilen ilm-i İlahînin bir divanı olan Levh-i Mahfuz’u gösterir.
Netice-i meram: Madem bilmüşahede görüyoruz ki her bir zîhayatın neşv ü nema zamanında, zerreleri eğri büğrü hududlara gider, durur. Zerreler yolunu değiştirir. O hududların nihayetlerinde birer hikmet, birer fayda, birer maslahatı semere verirler. Bilbedahe o şeyin miktar-ı surîsi, bir kader kalemiyle tersim edilmiştir. İşte meşhud, bedihî kader, o zîhayatın manevî hâlâtında dahi bir kader kalemiyle çizilmiş muntazam meyvedar hududları, nihayetleri var olduğunu gösterir. Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret o maânî kitabını, o mistar üstünde yazar.
Madem maddî ve manevî kader kalemiyle tersim edilmiş müsmir hudutlar, hikmetli nihayetler olduğunu kat’iyen anlıyoruz. Elbette her bir zîhayatın müddet-i hayatında geçireceği ahval ve etvarı, o kaderin kalemiyle tersim edilmiş. Çünkü sergüzeşt-i hayatı, bir intizam ve mizan ile cereyan ediyor. Suretler değiştiriyor, şekiller alıyor.
Madem böyle umum zîhayatta kalem-i kader hükümrandır. Elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halifesi ve emanet-i kübranın hâmili olan insanın sergüzeşt-i hayatiyesi, her şeyden ziyade kaderin kanununa tabidir.
Eğer desen: “Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelana müştak olan kalp ve ruh için kadere iman bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?”
Elcevap: Kat’â ve aslâ! Sıkıntı vermediği gibi nihayetsiz bir hiffet, bir rahatlık ve revh u reyhanı veren ve emn ü emanı temin eden bir sürur, bir nur veriyor. Çünkü insan kadere iman etmezse küçük bir dairede cüz’î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçare ruhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü insan bütün kâinatla alâkadardır. Nihayetsiz makasıd ve metalibi var. Kudreti, iradesi, hürriyeti milyondan birisine kâfi gelmediği için çektiği manevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müthiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır.
İşte kadere iman, bütün o ağırlığı kaderin sefinesine atar, kemal-i rahat ile ruh ve kalbin kemal-i hürriyetiyle kemalâtında serbest cevelanına meydan veriyor. Yalnız nefs-i emmarenin cüz’î hürriyetini selbeder ve firavuniyetini ve rububiyetini ve keyfe-mâyeşa hareketini kırar.
Kadere iman o kadar lezzetli, saadetlidir ki tarif edilmez. Yalnız şu temsil ile o lezzete ve o saadete bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
İki adam, bir padişahın payitahtına giderler. O padişahın mahall-i garaib olan has sarayına girerler. Biri, padişahı bilmez; o yerde gasıbane, sârıkane tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve vâridat ve makinelerini işlettirmek ve garib hayvanatın erzakını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemadiyen ızdırap çeker. O cennet gibi bahçe, başına bir cehennem gibi oluyor. Her şeye acıyor. İdare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da o hırsız edepsiz adam, te’dib suretiyle hapse atılır. İkinci adam, padişahı tanır, padişaha kendini misafir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizam-ı kanunla cereyan ettiğini, her şey bir programla, kemal-i suhuletle işlediğini itikad eder. Zahmet ve külfetleri, padişahın kanununa bırakıp kemal-i safa ile o cennet-misal bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip padişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinaden her şeyi hoş görür, kemal-i lezzet ve saadetle hayatını geçirir. İşte مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrını anla.
Dördüncü Mebhas
Eğer desen: “Birinci Mebhas’ta ispat ettin ki: Kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Halbuki şu dâr-ı dünyadaki musibetler, beliyyeler, o hükmü cerh ediyor.”
Elcevap: Ey şiddet-i şefkatten şedit bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım! Vücud, hayr-ı mahz; adem, şerr-i mahz olduğuna; bütün mehasin ve kemalâtın vücuda rücûu ve bütün maâsi ve mesaib ve nekaisin esası adem olduğu, delildir. Madem adem şerr-i mahzdır. Ademe müncer olan veya ademi işmam eden hâlât dahi şerri tazammun eder. Onun için vücudun en parlak nuru olan hayat, ahval-i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebayin vaziyetlere girip tasaffi ediyor. Ve müteaddid keyfiyatı alıp matlub semeratı veriyor. Ve müteaddid tavırlara girip Vâhib-i Hayat’ın nukuş-u esmasını güzelce gösterir.
İşte şu hakikattendir ki zîhayatlara âlâm ve mesaib ve meşakkat ve beliyyat suretinde bazı hâlât ârız olur ki o hâlât ile hayatlarına envar-ı vücud teceddüd edip zulümat-ı adem tebâud ederek hayatları tasaffi ediyor. Zira tevakkuf, sükûnet, sükût, atalet, istirahat, yeknesaklık; keyfiyatta ve ahvalde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.
Elhasıl: Madem hayat, esma-i hüsnanın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen her şey hasendir.
Mesela gayet zengin, nihayet derecede sanatkâr ve çok sanatlarda mahir bir zat; âsâr-ı sanatını hem kıymettar servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukabil bir saatte murassa, musanna yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. Hem her nevi sanatını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam o zata dese: “Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeye hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?
İşte onun gibi Sâni’-i Zülcelal, Fâtır-ı Bîmisal; zîhayata göz, kulak, akıl, kalp gibi havas ve letaif ile murassa olarak giydirdiği vücud gömleğini esma-i hüsnanın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musibetler nevinde olan keyfiyat; bazı esmasının ahkâmını göstermek için lemaat-ı hikmet içinde bazı şuâat-ı rahmet ve o şuâat-ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.
*
Hâtime
Eski Said’in serkeş, müftehir, mağrur, ucublu, riyakâr nefsini susturan, teslime mecbur eden beş fıkradır.
Birinci Fıkra: Madem eşya var ve sanatlıdır. Elbette bir ustaları var. Yirmi İkinci Söz’de gayet kat’î ispat edildiği gibi eğer her şey birinin olmazsa o vakit her bir şey, bütün eşya kadar müşkül ve ağır olur. Eğer her şey birinin olsa o zaman bütün eşya, bir şey kadar âsân ve kolay olur. Madem zemin ve âsumanı birisi yapmış, yaratmış. Elbette o pek hikmetli ve çok sanatkâr zat, zemin ve âsumanın meyveleri ve neticeleri ve gayeleri olan zîhayatları başkalara bırakıp işi bozmayacak. Başka ellere teslim edip bütün hikmetli işlerini abes etmeyecek, hiçe indirmeyecek, şükür ve ibadetlerini başkasına vermeyecektir.
İkinci Fıkra: Sen ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme! Salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmış.
Üçüncü Fıkra: Sen ey riyakâr nefsim! “Dine hizmet ettim.” diye gururlanma. اِنَّ اللّٰهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدّٖينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ sırrınca: müzekkâ olmadığın için belki sen kendini o recül-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubudiyetini; geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farîza-i hilkat ve netice-i sanat bil, ucub ve riyadan kurtul!
Dördüncü Fıkra: Hakikat ilmini, hakiki hikmeti istersen Cenab-ı Hakk’ın marifetini kazan. Çünkü bütün hakaik-i mevcudat, ism-i Hakk’ın şuâatı ve esmasının tezahüratı ve sıfâtının tecelliyatıdırlar. Maddî ve manevî, cevherî, arazî her bir şeyin, her bir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinad eder. Yoksa hakikatsiz, ehemmiyetsiz bir surettir. Yirminci Söz’ün âhirinde, şu sırra dair bir nebze bahsi geçmiştir.
Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten kaçarsan kat’iyen bil ki: Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-i dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek, güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tetkik “Bir âşiredir belki bir ân-ı seyyaledir.” demişler. İşte şu sırdandır ki bazı ehl-i velayet, dünyanın dünya cihetiyle ademine hükmetmişler.
Madem böyledir, hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak. Kalp ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir daire-i hayatları var. Senin için meyyit olan mazi, müstakbel; onlar için haydır, hayattar ve mevcuddur. Ey nefsim! Madem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
“Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç-ender hiçim fakat bu mevcudatı birden isterim.”
Beşinci Fıkra: Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra-i Arabiye, “Allahu ekber” zikrinde otuz üç mertebe-i tefekkürden bir mertebeye işarettir.
اَللّٰهُ اَكْبَرُ اِذْ هُوَ الْقَدٖيرُ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ الْكَرٖيمُ الرَّحٖيمُ الْجَمٖيلُ النَّقَّاشُ الْاَزَلِىُّ الَّذٖى مَا حَقٖيقَةُ هٰذِهِ الْكَائِنَاتِ كُلًّا وَ جُزْءً وَ صَحَائِفَ وَ طَبَقَاتٍ وَ مَا حَقَائِقُ هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ كُلِّيًّا وَ جُزْئِيًّا وَ وُجُودًا وَ بَقَاءً اِلَّا خُطُوطُ قَلَمِ قَضَائِهٖ وَ قَدَرِهٖ وَ تَنْظٖيمِهٖ وَ تَقْدٖيرِهٖ بِعِلْمٍ وَ حِكْمَةٍ وَ نُقُوشُ پَرْكَارِ عِلْمِهٖ وَ حِكْمَتِهٖ وَ تَصْوٖيرِهٖ وَ تَدْبٖيرِهٖ بِصُنْعٍ وَ عِنَايَةٍ وَ تَزْيٖينَاتُ يَدِ بَيْضَاءِ صُنْعِهٖ وَ عِنَايَتِهٖ وَ تَزْيٖينِهٖ وَ تَنْوٖيرِهٖ بِلُطْفٍ وَ كَرَمٍ وَ اَزَاهٖيرُ لَطَائِفِ لُطْفِهٖ وَ كَرَمِهٖ وَ تَوَدُّدِهٖ وَ تَعَرُّفِهٖ بِرَحْمَةٍ وَ نِعْمَةٍ وَ ثَمَرَاتُ فَيَّاضِ رَحْمَتِهٖ وَ نِعْمَتِهٖ وَ تَرَحُّمِهٖ وَ تَحَنُّنِهٖ بِجَمَالِ وَ كَمَالِ وَ لَمَعَاتِ تَجَلِّيَاتِ جَمَالِهٖ وَ كَمَالِهٖ بِشَهَادَةِ تَفَانِيَةِ الْمَرَايَا وَ سَيَّالِيَّةِ الْمَظَاهِرِ مَعَ بَقَاءِ الْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ السَّرْمَدِىِّ الدَّائِمِ التَّجَلّٖى وَ الظُّهُورِ عَلٰى مَرِّ الْفُصُولِ وَ الْعُصُورِ وَ الدُّهُورِ وَ الدَّائِمِ الْاِنْعَامِ عَلٰى مَرِّ الْاَنَامِ وَ الْاَيَّامِ وَ الْاَعْوَامِ نَعَمْ فَالْاَثَرُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ لِذٖى عَقْلٍ عَلَى الْفِعْلِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْفِعْلُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ لِذٖى فَهْمٍ عَلَى الْاِسْمِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْاِسْمُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْبَدَاهَةِ عَلَى الْوَصْفِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْوَصْفُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالضَّرُورَةِ عَلَى الشَّاْنِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الشَّاْنُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْيَقٖينِ عَلٰى كَمَالِ الذَّاتِ بِمَا يَلٖيقُ بِالذَّاتِ وَ هُوَ الْحَقُّ الْيَقٖينُ. نَعَمْ تَفَانِى الْمِرْاٰةِ زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ التَّجَلِّى الدَّائِمِ مَعَ الْفَيْضِ الْمُلَازِمِ مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ مُلْكَ الْمَظَاهِرِ مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ لِلْاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ لِلْبَاقِى الْوَدُودِ.. اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ عَدَدَ مَا فٖى عِلْمِ اللّٰهِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ سَلِّمْ
*
Zeyl
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var. Herkese menfaatlidir.)
Cenab-ı Hakk’a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur’an’dan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kāsır fehmimle Kur’an’dan istifade ettiğim acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkıdır.
Evet, acz dahi aşk gibi belki daha eslem bir tarîktir ki ubudiyet tarîkıyla mahbubiyete kadar gider.
Fakr dahi Rahman ismine îsal eder.
Hem şefkat dahi aşk gibi belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki Rahîm ismine îsal eder.
Hem tefekkür dahi aşk gibi belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktir ki Hakîm ismine îsal eder.
Şu tarîk, hafî tarîkler misillü “Letaif-i Aşere” gibi on hatve değil ve tarîk-ı cehriye gibi “Nüfus-u Seb’a” yedi mertebeye atılan adımlar değil belki dört hatveden ibarettir. Tarîkattan ziyade hakikattir, şeriattır. Yanlış anlaşılmasın, acz ve fakr ve kusurunu Cenab-ı Hakk’a karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir.
Şu kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terk etmektir. Ve bilhassa namazı ta’dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.
Birinci hatveye فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ âyeti işaret ediyor.
İkinci hatveye وَلَا تَكُونُوا كَالَّذٖينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ âyeti işaret ediyor.
Üçüncü hatveye مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ âyeti işaret ediyor.
Dördüncü hatveye كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ âyeti işaret ediyor.
Şu dört hatvenin kısa bir izahı şudur ki:
Birinci hatvede فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْ âyeti işaret ettiği gibi: Tezkiye-i nefis etmemek. Zira insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki evvela ve bizzat yalnız zatını sever, başka her şeyi nefsine feda eder. Mabuda lâyık bir tarzda nefsini medheder. Mabuda lâyık bir tenzih ile nefsini meayibden tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder tarzında şiddetle müdafaa eder. Hattâ fıtratında tevdi edilen ve Mabud-u Hakiki’nin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı, kendi nefsine sarf ederek مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir.
İşte şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathiri: Onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir.
İkinci hatvede وَلَا تَكُونُوا كَالَّذٖينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ dersini verdiği gibi: Kendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti düşünse başkasına verir. Fena ve zevali görse kendine almaz. Ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak fakat ahz-ı ücret ve istifade-i huzuzat makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs-i emmarenin muktezasıdır.
Şu makamda tezkiyesi, tathiri, terbiyesi şu haletin aksidir. Yani nisyan-ı nefis içinde nisyan etmemek. Yani huzuzat ve ihtirasatta unutmak ve mevtte ve hizmette düşünmek.
Üçüncü hatvede مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ dersini verdiği gibi: Nefsin muktezası, daima iyiliği kendinden bilip fahir ve ucbe girer. Bu hatvede nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp bütün mehasin ve kemalâtını, Fâtır-ı Zülcelal tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahir yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamdetmektir.
Şu mertebede tezkiyesi قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا sırrıyla şudur ki: Kemalini kemalsizlikte, kudretini aczde, gınasını fakrda bilmektir.
Dördüncü hatvede كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ dersini verdiği gibi: Nefis, kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcud bilir. Ondan bir nevi rububiyet dava eder. Mabud’una karşı adâvetkârane bir isyanı taşır. İşte gelecek şu hakikati derk etmekle ondan kurtulur.
Hakikat şöyledir ki: Her şey nefsinde mana-yı ismiyle fânidir, mefkuddur, hâdistir, ma’dumdur. Fakat mana-yı harfiyle ve Sâni’-i Zülcelal’in esmasına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibarıyla şahittir, meşhuddur, vâciddir, mevcuddur.
Şu makamda tezkiyesi ve tathiri şudur ki: Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani kendini bilse, vücud verse kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakiki’den gaflet etse yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümat-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enaniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakiki’nin bir âyine-i tecellisi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira bütün mevcudat, esmasının cilvelerine mazhar olan Zat-ı Vâcibü’l-vücud’u bulan, her şeyi bulur.
*
Hâtime
Şu acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkındaki dört hatvenin izahatı; hakikatin ilmine, şeriatın hakikatine, Kur’an’ın hikmetine dair olan yirmi altı adet Sözlerde geçmiştir. Yalnız şurada bir iki noktaya kısa bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Evet, şu tarîk daha kısadır. Çünkü dört hatvedir. Acz, elini nefisten çekse doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelal’e verir. Halbuki en keskin tarîk olan aşk, nefisten elini çeker fakat maşuk-u mecazîye yapışır. Onun zevalini bulduktan sonra Mahbub-u Hakiki’ye gider.
Hem şu tarîk daha eslemdir. Çünkü nefsin şatahat ve bâlâ-pervazane davaları bulunmaz. Çünkü acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki haddinden fazla geçsin.
Hem bu tarîk daha umumî ve cadde-i kübradır. Çünkü kâinatı ehl-i vahdetü’l-vücud gibi huzur-u daimî kazanmak için idama mahkûm zannedip لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ hükmetmeye veyahut ehl-i vahdetü’ş-şuhud gibi huzur-u daimî için kâinatı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ demeye mecbur olmuyor. Belki idamdan ve hapisten gayet zahir olarak Kur’an affettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcudatı kendileri hesabına hizmetten azlederek Fâtır-ı Zülcelal hesabına istihdam edip, esma-i hüsnasının mazhariyet ve âyinedarlık vazifesinde istimal ederek mana-yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u daimîye girmektir; her şeyde Cenab-ı Hakk’a bir yol bulmaktır.
Elhasıl: Mevcudatı mevcudat hesabına hizmetten azlederek, mana-yı ismiyle bakmamaktır.
*
[1] Hâşiye: Bu İkinci Mebhas, en derin ve en müşkül bir sırr-ı kader meselesidir. Bütün ulema-i muhakkikînce en ehemmiyetli ve münazaralı bir mesele-i akaid-i kelâmiyedir. Risale-i Nur tam halletmiş.
[2] Hâşiye: Gayet müdakkik âlimlere mahsus bir hakikattir.
[3] Hâşiye: Tereccuh ayrıdır, tercih ayrıdır, çok fark var.
