İzahlı Metin
Otuz Birinci Söz
Peygamber Efendimizin Miracı Hakkındadır
Uyarı: Miraç meselesi, imanın temel esaslarından sonra gelen ve onlara dayanan bir sonuçtur. Ve imanın esaslarının nurlarından destek alan bir nurdur. İmanın esaslarını kabul etmeyen inançsız inkârcılara karşı, elbette Miraç doğrudan ispat edilemez. Çünkü Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan, melekleri kabul etmeyen veya göklerin varlığını inkâr eden insanlara Miraç’tan bahsedilmez. Öncelikle o esasların ispat edilmesi gerekir. Öyleyse biz, Miraç konusunda şüpheye ve vesveseye düşen bir mümini muhatap alarak ona göre açıklama yapacağız. Ara sıra, dinleyici konumundaki inkârcıyı da dikkate alarak sözlerimizi ifade edeceğiz. Bazı Sözlerde Miraç hakikatinin bir kısım parıltılarından bahsedilmişti. Kardeşlerimin ısrarı üzerine, o ayrı ayrı parıltıları hakikatin aslıyla birleştirmek ve Ahmedî kemalatın (Aleyhissalatu Vesselam) güzelliğine bir anda ayna tutmak için Allah’tan yardım istedik.
*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*Subhânellezî esrâ biabdihî leylen mine’l-mescidi’l-harâmi ile’l-mescidi’l-aksallezî bâreknâ havlehû linuriyehû min âyâtinâ innehu huve’s-semîu’l-basîr.* (Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, görendir.)
*İn huve illâ vahyün yûhâ. Allemâhû şedîdü’l-kuvâ. Zû mirretin festevâ. Ve huve bi’l-ufuki’l-a’lâ. Sümme denâ fetedellâ. Fekâne kâbe kavseyni ev ednâ. Feevhâ ilâ abdihî mâ evhâ. Mâ kezebel fuâdu mâ reâ. Efetumârûnehû alâ mâ yerâ. Ve lekad reâhu nezleten uhrâ. İnde sidreti’l-muntehâ. İndehâ cennetu’l-me’vâ. İz yağşe’s-sidrete mâ yağşâ. Mâ zâğa’l-basaru ve mâ tağâ. Lekad reâ min âyâti rabbihilkubrâ.* (O (Kur’an), kendisine bildirilen bir vahiyden başka bir şey değildir. Onu, O’na, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufuktaydı. Sonra (Peygambere) yaklaştı ve sarktı. O kadar ki (araları) iki yay mesafesi kadar, hatta daha da yakın oldu. Böylece Allah, kuluna vahyedeceğini vahyetti. Gözüyle gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O’nun gördüğü hakkında kendisiyle tartışıyor musunuz? Andolsun ki, O, Cebrail’i bir başka inişte daha gördü. Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında. Cennetü’l-Me’vâ da onun yanındadır. O zaman Sidre’yi kaplayan kaplamıştı. Göz ne şaştı ne de sınırı aştı. Andolsun O, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.)
İlk büyük ayetin engin hazinesinden, sadece *“innehû”* zamirinde bulunan ve belagat kuralına dayanan iki ince işaretin konumuzla ilgisi olduğu için, İ’caz (Kur’an’ın mucizeliği) bahsinde açıklandığı gibi yazacağız.
İşte Kur’an-ı Hakîm, en üstün salât ve en mükemmel selamların üzerine olduğu Sevgili Peygamberimizin Miracının başlangıcı olan Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yolculuğunu anlattıktan sonra *“innehû huve’s-semîu’l-basîr”* der. Bu ifadeyle ve Necm Suresi’nde işaret edilen Miracın son noktasına imada bulunan *“innehû”* zamiri, ya Cenab-ı Hakk’a ya da Peygamber Efendimize (Aleyhissalatu Vesselam) aittir.
Eğer zamir Peygamber Efendimize ait olursa, belagat kuralı ve sözün akışı şöyle bir anlam ifade eder: Bu kısa yolculuk içinde, öyle genel bir manevi seyir ve öyle kapsamlı bir yükseliş vardır ki Sidretü’l-Müntehâ’ya, Kâb-ı Kavseyn’e kadar isimlerin genel mertebelerinde gözüne ve kulağına takılan ilahi ayetleri ve Allah’ın sanatının harikalarını işitmiş ve görmüştür. Ayet, bu küçük ve sınırlı yolculuğu, hem kapsamlı hem de harikalarla dolu büyük bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.
Eğer zamir Cenab-ı Hakk’a ait olursa, anlam şöyle olur: Allah, bir kulunu huzuruna davet edip bir görev vermek için Mescid-i Haram’dan, peygamberlerin toplanma yeri olan Mescid-i Aksa’ya göndermiş, onu peygamberlerle görüştürüp bütün peygamberlerin dinlerinin temellerine mutlak vâris olduğunu gösterdikten sonra, Sidretü’l-Müntehâ’ya ve Kâb-ı Kavseyn’e kadar O’nu mülk ve melekût âleminde gezdirmiştir.
Her ne kadar o bir kul ve bu yolculuk özel bir miraç olsa da, bu kulun yanında bütün kâinatı ilgilendiren bir emanet vardır. Ayrıca, bu kâinatın rengini değiştirecek bir nur ve ebedî saadetin kapısını açacak bir anahtar da beraberindedir. Bu nedenle Cenab-ı Hak, kendisini “bütün her şeyi işiten ve gören” sıfatıyla tanımlar ki o emanetin, o nurun ve o anahtarın cihanı kaplayan, her şeyi kuşatan, bütün kâinatı ve mahlukatı kapsayan hikmetlerini göstersin.
Bu büyük sırrın dört esası vardır:
Birincisi: Miracın gerekli olmasının sırrı nedir?
İkincisi: Miracın hakikati nedir?
Üçüncüsü: Miracın hikmeti nedir?
Dördüncüsü: Miracın meyveleri ve faydası nedir?
### Birinci Esas
Miracın gerekli olmasının sırrı:
Mesela şöyle deniliyor: “Cenab-ı Hak, *‘akrabu ileyhi min habli’l-verîd’* (Biz ona şah damarından daha yakınız) ayetince her şeye her şeyden daha yakındır. Cisimden ve mekândan münezzehtir. Her veli, kalbi vasıtasıyla O’nunla görüşebilir. Neden Ahmedî velayeti (Aleyhissalatu Vesselam) Miraç gibi uzun bir yolculuğun sonucunda, her velinin kendi kalbinde başardığı bir görüşmeye muvaffak oluyor?”
Cevap: Bu derin sırrı, iki temsil ile anlaşıılır kılmaya çalışacağız. On İkinci Söz’de Kur’an’ın mucizeliği ve Miracın sırrı hakkında geçen şu iki temsili dinle:
Birinci Temsil: Bir sultanın iki türlü konuşması, sohbeti ve görüşmesi vardır. İki tarzda hitabı ve iltifatı bulunur.
Birincisi, sıradan bir vatandaşıyla, küçük bir iş için, özel bir ihtiyaca yönelik olarak hususi bir telefonla sohbet etmesidir.
Diğeri ise, büyük saltanatının unvanıyla, küresel halifeliği adına, genel hâkimiyeti vasfıyla ve emirlerini her tarafa yaymak ve duyurmak amacıyla, bu işlerle ilgili bir elçisiyle veya bu emirlerle ilişkili büyük bir memuruyla konuşması, sohbet etmesidir. Bu, onun haşmetini gösteren yüce bir fermanla yapılan bir konuşmadır.
İşte *ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ* (en yüce misaller Allah’a aittir) sırrınca, bu kâinatın Yaratıcısının, mülk ve melekût âleminin Sahibinin, ezel ve ebed Hâkiminin de iki tarzda konuşması, sohbeti ve iltifatı vardır. Biri özel ve sınırlı, diğeri genel ve kapsamlıdır. İşte Miraç, Ahmedî velayetinin (Aleyhissalatu Vesselam) bütün velayetlerin üstünde, genel ve yüce bir tezahürüdür ki bütün kâinatın Rabbi ismiyle ve bütün varlıkların Yaratıcısı unvanıyla Cenab-ı Hak ile sohbete ve O’na yalvarmaya nail olmaktır.
İkinci Temsil: Bir adam, elindeki bir aynayı güneşe tutar. O ayna, kendi büyüklüğü oranında bir ışık ve yedi rengi içeren bir yansımayı güneşten alır. Bu oranda güneşle bir ilişki kurar, sohbet eder. Ve o ışıklı aynayı karanlık evine veya dam altındaki küçük, özel bahçesine yöneltse, güneşin değeri oranında değil, ancak o aynanın kapasitesi kadar faydalanabilir. Diğeri ise aynayı bırakır, doğrudan doğruya güneşe yönelir, onun haşmetini görür, büyüklüğünü anlar. Sonra çok yüksek bir dağa çıkar, güneşin o çok geniş saltanat parıltısını görür ve onunla aracısız olarak bizzat görüşür. Sonra döner, evinden veya bahçesinin damından geniş pencereler açar, gökteki güneşe yollar yapar, hakiki güneşin daimi ışığıyla sohbet eder, konuşur. Ve böylece minnetle dolu bir sohbet edebilir ve diyebilir ki: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan, dünyanın yüzünü ve bütün çiçeklerin yüzlerini güldüren dünya güzeli, göğün nazlısı olan nazenin güneş! Onlar gibi benim küçücük evimi ve bahçemi de ısıtıp aydınlattın, tıpkı bütün dünyayı aydınlattığın ve yeryüzünü ısıttığın gibi.” Hâlbuki ilk ayna sahibi böyle diyemez. O aynanın kaydı altındaki güneşin yansımasının etkileri sınırlıdır ve o kayda göredir.
İşte ezel ve ebed Güneşi’nin Sultanı olan Zat-ı Ehad ve Samed’in tecellisi, insan mahiyetinde sonsuz mertebeleri içeren iki şekilde ortaya çıkar:
Birincisi: Kalp aynasına uzanan ilahi bir bağ ile gerçekleşen bir tecellidir ki herkes kendi kabiliyetine, manevi yolculuğundaki mertebeleri aşmasına, isim ve sıfatların tecellilerine oranla o Ezelî Güneş’in nuruna, sohbetine ve O’na yalvarmasına mazhar olur. Genellikle isim ve sıfatların gölgesinde ilerleyen velayet mertebeleri bu kısımdan kaynaklanır.
İkincisi: İnsanın kapsayıcılığı ve kâinat ağacının en parlak meyvesi olması sebebiyle, bütün kâinatta cilveleri görünen güzel isimleri (Esma-i Hüsna) bir anda ruhunun aynasında gösterebilmesi yönüyle Cenab-ı Hak, Zâtının tecellisiyle ve güzel isimlerinin en yüce mertebede, insan türünün manen en büyük bir ferdine, en büyük tecellisini gösterir ki bu tezahür ve tecelli, Ahmedî Miracının (Aleyhissalatu Vesselam) sırrıdır. Onun velayeti, peygamberliğine başlangıç olur.
Velayet, gölgeden geçtiği için ikinci temsilin birinci adamına benzer. Risalette ise gölge yoktur, doğrudan doğruya Zat-ı Zülcelal’in birliğine (ehadiyetine) bakar ve ikinci temsilin ikinci adamına benzer.
Miraç ise, Ahmedî velayetinin (Aleyhissalatu Vesselam) en büyük kerameti ve en yüce mertebesi olduğundan, risalet mertebesine dönüşmüştür. Miracın iç yüzü velayettir; halktan Hakk’a gitmiştir. Miracın dış yüzü ise risalettir; Hak’tan halka gelmektedir. Velayet, Allah’a yakınlık mertebelerinde manevi bir yolculuktur. Pek çok mertebeyi aşmayı ve bir derece zamana ihtiyaç duyar. En büyük nur olan risalet ise, Allah’a en yakın olmanın açığa çıkması sırrına bakar ki bir anlık bir zaman yeterlidir. Bu yüzden hadiste, “Bir anda dönüp gelmiş.” denilmiştir.
Şimdi dinleyici konumundaki inkârcıya deriz ki:
Mademki bu kâinat, son derece düzenli bir memleket, son derece muhteşem bir şehir, son derece süslü bir saray hükmündedir; elbette onun bir hâkimi, bir sahibi, bir ustası vardır.
Madem böyle haşmetli, celal sahibi bir Malik, kemal sahibi bir Hâkim, cemal sahibi bir Sanatkâr vardır. Ve madem bütün o âleme, o memlekete, o şehre, o saraya ilgi gösteren; duyuları ve hisleriyle hepsine bağlı olan ve bakışı kapsamlı olan bir insan vardır. Elbette o Muhteşem Sanatkârın, o genel bakışlı ve kapsamlı şuur sahibi insan ile yüce ve büyük bir ilişkisi bulunacaktır ve ona kutsal bir hitabı, yüce bir yönelişi olacaktır.
Hem madem Âdem Aleyhisselam’dan bugüne kadar bu ilişkiye mazhar olanların içinde, eserlerinin şahitliğiyle –yani yeryüzünün yarısını ve insanlığın beşte birini kendi idaresi altına alması, kâinatın manevi şeklini değiştirip aydınlatması gibi– en büyük mertebede bu ilişkiyi Muhammed-i Arabî (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) göstermiştir. Öyleyse, bu ilişkinin en büyük mertebesi olan Miraç, en çok ona layık ve en uygun olanıdır.
### İkinci Esas
Miracın hakikati nedir?
Cevap: Ahmedî Zâtın (Aleyhissalatu Vesselam) kemalat mertebelerinde manevi bir yolculuk yapmasından ibarettir. Yani, Cenab-ı Hakk’ın, yarattığı varlıkların düzeninde tecelli ettirdiği farklı isim ve unvanlarla; Rabliğinin saltanatında oluşturduğu idare ve icraat dairelerinde; ve o dairelerde birer Rablik arşı ve birer idare merkezi olan gök tabakalarında gösterdiği Rabliğinin eserlerini, o özel kuluna birer birer göstermekle, o kulu hem bütün insani kemalatı kendinde toplayan, hem bütün ilahi tecellilere mazhar olan, hem bütün kâinat tabakalarını gözeten, hem Rabliğinin saltanatının dellalı, hem ilahi rızanın tebliğcisi, hem de kâinat tılsımının kâşifi yapmak için Burak’a bindirip, şimşek gibi göklerde gezdirerek, mertebeleri aşırtarak, ay misali bir menzilden diğerine, bir daireden ötekine ilahi Rabliği seyrettirip, o dairelerin göklerinde makamları bulunan ve kardeşleri olan peygamberleri birer birer göstererek, tâ Kâb-ı Kavseyn makamına çıkarmış, O’nunla bir ve tek olarak kelamına ve O’nu görmeye mazhar kılmıştır.
Şu yüksek hakikate, iki temsil dürbünüyle bakılabilir:
Birincisi: Yirmi Dördüncü Söz’de açıklandığı gibi, nasıl ki bir padişahın, kendi hükümetinin dairelerinde farklı unvanları, halkının tabakalarında başka başka isim ve vasıfları, saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alametleri vardır.
Mesela, adliye dairesinde adil hâkim, mülkiye dairesinde sultan, askeriye dairesinde başkomutan, ilmiye dairesinde halife gibi isim ve unvanları bulunur. Her bir dairede manevi bir taht hükmünde olan makamı ve koltuğu vardır. O tek padişah, saltanatın dairelerinde ve hükümet tabakalarının mertebelerinde binlerce isim ve unvana sahip olabilir. Birbiri içinde binlerce saltanat tahtı bulunabilir. Sanki o hâkim, her bir dairede manevi bir şahsiyet olarak ve telefonuyla mevcut ve hazır bulunur, bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizamıyla, temsilcisiyle görünür, görür. Ve her mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle idare eder, bakar. Ve her bir dairenin başka bir merkezi, bir makamı vardır. Hükümleri birbirinden ayrıdır. Tabakaları birbirinden başkadır.
İşte böyle bir sultan, istediği bir kişiyi bütün o dairelerinde gezdirip, her daireye özgü şahane saltanatını ve hâkimane emirlerini gösterip, daireden daireye, tabakadan tabakaya gezdirerek ta huzuruna getirir. Sonra bütün o daireleri ilgilendiren bazı genel ve kapsamlı emirleri ona emanet ederek geri gönderir.
İşte bu misal gibi, ezel ve ebed Sultanı olan Âlemlerin Rabbi için de Rabliğinin mertebelerinde ayrı ayrı fakat birbirine bakan sıfat ve isimleri vardır. Ve ilahlığının dairelerinde başka başka fakat birbiri içinde görünen isim ve alametleri vardır. Ve haşmetli icraatlarında ayrı ayrı fakat birbirine benzeyen tecelli ve yansımaları vardır. Ve kudretinin tasarruflarında başka başka fakat birbirini hissettiren unvanları vardır. Ve sıfatlarının tecellilerinde başka başka fakat birbirini gösteren kutsal zuhurları vardır. Ve fiillerinin yansımalarında çeşit çeşit fakat birbirini tamamlayan tasarrufları vardır. Ve rengârenk sanatında ve eserlerinde çeşit çeşit fakat birbirini seyreden haşmetli bir Rabliği vardır.
İşte bu büyük sırra dayanarak kâinatı, hayret verici ve harika bir düzenle tanzim etmiştir. Yaratılmışların en küçük tabakası olan zerrelerden göklere ve göklerin birinci tabakasından en büyük arşa kadar birbiri üstünde teşkilatlar vardır. Her bir gök, ayrı bir âlemin çatısı, Rablik için bir arş ve ilahi tasarruflar için bir merkez hükmündedir. O dairelerde ve o tabakalarda, her ne kadar birliği (ehadiyet) itibarıyla bütün isimler bulunabilir ve bütün unvanlarla tecelli etse de, tıpkı adliye dairesinde “adil hâkim” unvanının esas ve hâkim olup diğer unvanların onun emrine tabi olması gibi, yaratılmışların her tabakasında ve her gökte de bir isim, bir ilahi unvan hâkimdir. Diğer unvanlar ise onun kapsamındadır.
Mesela, Kudret (Kadîr) ismine mazhar olan Hazreti İsa Aleyhisselam, hangi gökte Peygamber Aleyhissalatu Vesselam ile görüştüyse, işte o gök dairesinde Cenab-ı Hak, Kadîr unvanıyla bizzat orada tecelli etmektedir. Mesela, Hazreti Musa Aleyhisselam’ın makamı olan gök dairesinde en çok hükmeden unvan, Hazreti Musa Aleyhisselam’ın mazhar olduğu “Mütekellim” (konuşan) unvanıdır ve bu böyle devam eder…
İşte Ahmedî Zât Aleyhissalatu Vesselam, çünkü İsm-i A’zam’a (Allah’ın en büyük ismine) mazhardır, nübüvveti geneldir ve bütün isimlere mazhardır, elbette bütün Rablik daireleriyle ilişkilidir. Elbette o dairelerde makam sahibi olan peygamberlerle görüşmek ve bütün tabakalardan geçmek, Miracın hakikatinin bir gereğidir.
İkinci Temsil: Nasıl ki bir sultanın unvanlarından olan “başkomutan” unvanı, askeri dairelerin en büyüğü ve en geneli olan genelkurmay dairesinden tutun, onbaşı dairesi gibi en küçük ve özel her bir dairede bir görünüşü, bir yansıması vardır. Mesela bir er, o büyük komutanlık unvanının örneğini onbaşı şahsında görür, ona bakar, ondan emir alır. O er onbaşı olduğunda, çavuş dairesindeki komutanlık dairesi dikkatini çeker, ona bakar. Sonra çavuş olsa, o zaman komutanlık örneğini ve yansımasını teğmen dairesinde görür. O makamda ona özel bir koltuk bulunur ve bu böyle devam eder… Yüzbaşı, binbaşı, general, mareşal dairelerinden her birinde, dairelerin büyüklüğü ve küçüklüğü oranında o komutanlık unvanını görür.
Şimdi bir başkomutan, bir eri bütün askeri daireleri ilgilendirecek bir görevle vazifelendirmek istese, bir müfettiş gibi her daireyi görüp görünecek bir makam vermek istese, elbette o başkomutan, o eri onbaşı dairesinden başlayarak en büyük daireye kadar birer birer gezdirir ki görsün ve görülsün. Sonra huzuruna kabul edip sohbetiyle şereflendirerek, nişan ve ferman verip ödüllendirerek, geldiği yere kadar bir anda geri gönderir.
Bu temsilde bir noktayı dikkate almak gerekir ki, eğer padişah aciz değilse, görünen tarafı gibi manevi yönünde de gücü varsa, o zaman general, mareşal, teğmen gibi şahısları vekil tayin etmez. Bizzat her yerde bulunur. Yalnızca bazı perdeler altında ve makam sahibi şahısların arkasında, doğrudan doğruya emri o verir. Bazı kâmil veli olan padişahların, birçok dairede bazı şahıslar suretinde icraatlarını yaptığı rivayet edilir.
Bu temsil ile baktığımız hakikatte ise acizlik söz konusu olmadığı için, doğrudan doğruya her bir dairede emir ve hüküm başkomutandan gelmektedir. Onun emriyle, iradesiyle ve kuvvetiyledir.
İşte bu temsil gibi, yerin ve göklerin Hâkimi, *“emr-i kün feyekûn”* (Ol der, o da oluverir emrine) sahip Mutlak Âmir olan Ezelî ve Ebedî Sultan, yaratılmışların tabakalarında cereyan eden ve tam bir itaat ve düzenle yerine getirilen emir ve komutanlığının hallerini ve zerrelerden gezegenlere, sinekten göklere kadar olan mahlukat tabakalarında ve varlık topluluklarında küçük büyük, özel genel tabakaları ve toplulukları ayrı ayrı fakat birbirine bakar bir tarzda birer Rablik dairesi, birer hâkimiyet tabakası olarak gösterir.
Şimdi, bütün kâinattaki yüce gayeleri ve büyük neticeleri anlayacak; bütün tabakaların farklı kulluk görevlerini görmekle Yüce Zat’ın Rablik saltanatını, hâkimiyetinin haşmetini müşahede ederek O Zat’ın rızasının ne olduğunu anlamak ve O’nun saltanatına dellâl olmak için, her hâlükârda o tabakalara ve dairelere bir manevi yolculuk olacaktır. Tâ ki en büyük dairesinin unvanı olan en büyük arşına girecek, tâ Kâb-ı Kavseyn’e, yani imkân ve vücub (mümkün ve zorunlu varlık) arasında Kâb-ı Kavseyn ile işaret olunan makama girecek ve Celil ve Cemal sahibi Zât ile görüşecektir ki, işte bu manevi yolculuk Miracın hakikatidir.
Her bir insanın aklıyla hayal süratinde gezinmesi, her bir velinin kalbiyle şimşek süratinde dolaşması, nurani bir cismi olan her bir meleğin ruh süratinde arştan yeryüzüne, yeryüzünden arşa dönmesi, cennet ehli olan insanların Burak süratinde mahşerden beş yüz yıl daha fazla bir mesafeden cennete çıkmaları olduğu gibi; nur ve nur kabiliyetinde olan, evliyanın kalplerinden daha latif, ölülerin ruhlarından ve meleklerin cisimlerinden daha hafif, yıldızsal bedenden ve misalî bedenden daha zarif olan Muhammedî ruhun (Aleyhissalatu Vesselam), sonsuz görevlerine kaynak ve cihazlarının mahzeni olan Muhammedî cisim (Aleyhissalatu Vesselam), elbette onun yüce ruhuyla arşa kadar beraber gidecektir.
Şimdi dinleyici konumundaki inkârcıya bakıyoruz. Hatıra geliyor ki:
O inkârcı kalbinden der: “Ben Allah’ı tanımıyorum, Peygamberi bilmiyorum, nasıl Mirac’a inanacağım?”
Biz de deriz ki: Mademki şu kâinat ve içindeki varlıklar var ve içlerinde fiiller ve yaratılış var. Hem mademki düzenli bir fiil, yapanı olmadan olmaz. Anlamlı bir kitap, yazarı olmadan olmaz. Sanatlı bir nakış, nakkaşı olmadan olmaz. Elbette şu kâinatı dolduran hikmetli fiillerin bir yapıcısı ve yeryüzünün mevsimden mevsime tazelenen hayret verici nakışlarının, anlamlı mektuplarının bir yazarı, bir nakkaşı vardır.
Hem madem bir işte iki hâkimin bulunması, o işin düzenini bozuyor. Hem madem sinek kanadından göklerin kandillerine kadar mükemmel bir düzen var. Öyleyse o Hâkim birdir. (Bir olmazsa) çünkü her şeyde sanat ve hikmet o derece harikadır ki o şeyin Sanatkârı, her şeye gücü yetecek, her işi bilecek derecede mutlak kudret sahibi (Kadîr-i Mutlak) olması gerekir. Öyleyse bir olmazsa, varlıkların sayısı kadar ilahın bulunması gerekir. O ilahlar hem birbirine zıt hem de birbirine benzer olacaklar ve bu durumda şu harika düzenin bozulmaması, yüz bin defa imkânsızdır.
Hem madem şu varlıkların tabakaları, bir ordudan bin defa daha düzenli bir emirle hareket ettiği apaçık görünüyor. Yıldızların, güneşin ve ayın düzenli hareketlerinden tutun, badem çiçeklerine kadar her bir topluluk o kadar düzenli, o kadar mükemmel bir surette Ezelî Kudret Sahibinin o topluluğa verdiği nişanları, formaları, güzel elbiseleri ve belirlediği hareketleri, bin defa ordudan daha düzenli bir tarzda gösteriyor. Öyleyse şu kâinatın varlıkları O’nun emrine bakar ve itaat eder, gayb perdesinin arkasında bir Mutlak Hâkim’i vardır.
Hem madem o Hâkim, bütün yaptığı hikmetli icraatların şahitliğiyle ve gösterdiği haşmetli eserlerle Celal sahibi bir Sultandır. Hem gösterdiği ihsanlarla son derece Rahim bir Rab’dir. Hem ortaya koyduğu güzel sanatlarıyla, sanatsever ve sanatını çok seven bir Sanatkârdır. Hem gösterdiği süslemeler ve merak uyandıran sanatlarıyla, şuur sahiplerinin beğenisini eserlerine çekmek isteyen hikmetli bir Yaratıcıdır. Hem âlemin yaratılışında gösterdiği akıllara durgunluk veren süslemelerin ne demek olduğunu ve mahlukatın nereden gelip nereye gideceğini, Rabliğinin hikmetiyle şuur sahiplerine bildirmek istediği anlaşılıyor. Elbette bu Hikmetli Hâkim ve Bilgili Sanatkâr, Rabliğini göstermek ister.
Hem madem bu kadar gösterdiği lütuf, merhamet eserleri ve sanat harikalarıyla şuur sahiplerine kendini tanıtmak ve sevdirmek ister. Elbette şuur sahiplerinden arzularının ve onlardaki rızasının ne olduğunu bir tebliğci vasıtasıyla bildirecektir. Öyleyse şuur sahiplerinden birini görevlendirip onunla Rabliğini ilan edecektir. Ve sevdiği sanatlarını sergilemek için bir dellalı huzurunun yakınına alıp şereflendirerek sergilemeye vesile kılacaktır. Ve o yüce maksatlarını diğer şuur sahiplerine bildirmekle kemalatını göstermek için birini öğretmen tayin edecektir. Ve şu kâinata yerleştirdiği tılsımı ve şu varlıklarda gizlediği Rablik muammasını anlamsız kalmaması için herhalde bir rehber tayin edecektir. Ve gösterdiği ve nazarların seyrine sunduğu sanat güzellikleri faydasız ve anlamsız kalmaması için onlardaki maksatları ders verecek bir rehber tayin edecektir. Hem rızasını şuur sahiplerine tebliğ etmek için birisini bütün şuur sahiplerinin üstünde bir makama çıkaracak ve rızasını ona bildirip, onlara gönderecektir.
Madem hakikat ve hikmet bunu gerektiriyor ve bu görevlere en layık olan Hazreti Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’dır. Çünkü fiilen en mükemmel bir şekilde o vazifeleri yapmıştır. Kurduğu İslam âlemi ve gösterdiği İslamiyet nuru, adil ve sadık bir şahittir. Öyleyse o Zat, doğrudan doğruya bütün kâinatın üzerine çıkıp, bütün varlıklardan geçip bir makama girmesi lazımdır ki bütün mahlukatın Yaratıcısı ile genel, yüce, kapsamlı bir sohbet etsin. İşte Miraç da bu hakikati ifade ediyor.
Özetle, mademki şu büyük kâinatı, zikredilen maksatlar gibi çok büyük maksatlar ve çok büyük gayeler için bu şekilde oluşturmuş, düzenlemiş ve süslemiştir. Hem mademki şu varlıklar içinde, bu genel Rabliği bütün incelikleriyle; şu büyük ilahlık saltanatını bütün hakikatleriyle görecek insan türü vardır. Elbette o Mutlak Hâkim, o insan ile konuşacaktır, maksatlarını bildirecektir.
Madem her insan, sınırlılıktan ve aşağı mertebeden sıyrılıp en yüksek ve kapsamlı bir makama çıkamıyor. O Hâkim’in kapsamlı hitabına bizzat muhatap olamıyor. Elbette o insanlar içinde bazı özel fertler o görevle vazifelendirilecektir ki iki yönden bir uygunluk bulunsun. Hem insan olmalı ki insanlara öğretmen olsun. Hem ruhen son derece yüce olmalı ki doğrudan doğruya hitaba mazhar olsun.
Şimdi madem bu insanlar içinde, şu kâinat Sanatkârının maksatlarını en mükemmel bir surette bildiren, şu kâinat tılsımını keşfeden, yaratılışın muammasını açan ve Rabliğin saltanat güzelliklerine en mükemmel tarzda dellâllık eden Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’dır. Elbette bütün insanlar içinde öyle manevi bir yolculuğu olacaktır ki, cismani âlemde bir seyir ve seyahat suretinde bir Miracı olacaktır. “Yetmiş bin perde” diye tabir olunan isimlerin, sıfat ve fiil tecellilerinin ve varlık tabakalarının perdesini aşıp mertebeleri geçecektir. İşte Miraç budur.
Yine hatıra geliyor ki:
Ey dinleyici! Sen kalbinden diyorsun ki: “Nasıl inanayım, her şeyden daha yakın bir Rabbe binlerce yıllık mesafeyi katedip yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra O’nunla görüşmek ne demektir?”
Biz de deriz ki: Cenab-ı Hak her şeye, her şeyden daha yakındır. Fakat her şey, O’ndan sonsuz derecede uzaktır. Nasıl ki güneşin şuuru ve konuşması olsa, senin elindeki ayna vasıtasıyla seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki ayna gibi olan göz bebeğinden sana daha yakın olduğu halde, sen dört bin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir şekilde ona yanaşamazsın. Eğer ilerlesen, ay makamına gelip, doğrudan doğruya bir karşılama noktasına çıksan, ona yalnızca bir çeşit aynalık edebilirsin.
Öyle de Ezel ve Ebed Güneşi olan Celal sahibi Zat, her şeye her şeyden daha yakın olduğu halde, her şey O’ndan sonsuz derecede uzaktır. Yalnızca bütün varlıkları katedip, sınırlılıktan çıkıp, külliyetin mertebelerinde giderek binlerce perdeden geçip, tâ bütün varlıkları kuşatan bir ismine yanaşır, ondan daha ileride çok mertebeleri kateder. Sonra bir nevi yakınlığa şereflenir.
Hem mesela bir er, başkomutanın manevi şahsiyetinden çok uzaktır. O er, komutanını onbaşılıkta gördüğü küçük bir örnekle, son derece uzak bir mesafede, manevi birçok perde arkasından ona bakar. Onun manevi şahsiyetiyle hakiki yakınlık ise teğmenlik, yüzbaşılık, binbaşılık gibi pek çok genel mertebeden geçmeyi gerektirir. Hâlbuki başkomutan; emriyle, kanunuyla, nazarıyla, hükmüyle, ilmiyle –görünüşte olduğu gibi manen de komutan ise– bizzat zatıyla o erin yanında bulunur, görür. Bu hakikat On Altıncı Söz’de son derece kesin bir şekilde ispat edildiğinden, ona yetinerek burada kısa kesiyoruz.
Yine hatıra gelir ki:
Sen kalbinden dersin: “Ben gökleri inkâr ediyorum, meleklere inanmıyorum. Birinin göklerde gezmesine, meleklerle görüşmesine nasıl inanayım?”
Evet, senin gibi aklı gözüne inmiş ve gözüne perde çekilmiş adamlara söz anlatmak ve bir şey göstermek elbette zordur. Fakat hakikat o kadar parlaktır ki körler de görebildiği için biz de deriz ki:
Yüksek fezânın, ittifakla “esir” maddesiyle dolu olduğu kabul edilmektedir. Işık, elektrik, sıcaklık gibi diğer latif ve akışkan maddeler, o fezayı dolduran bir maddenin varlığına delalet eder. Meyveler ağacını, çiçekler çimenlerini, sümbüller tarlalarını, balıklar denizini apaçık gösterdiği gibi, şu yıldızlar da zorunlu olarak kendi kaynaklarını, tarlalarını, denizini, çimenliğini aklın gözüne sokarlar.
Mademki yüksek âlemde çeşitli teşkilatlar var, çeşitli durumlarda farklı hükümler görünüyor. Öyleyse o hükümlerin kaynakları olan gökler de çeşitlidir. İnsanda cisimden başka nasıl akıl, kalp, ruh, hayal, hafıza gibi manevi varlıklar da var; elbette büyük insan olan âlemde ve şu insan meyvesinin ağacı olan kâinatta, cismani âlemden başka âlemler de vardır. Hem yeryüzü âleminden, tâ cennet âlemine kadar her bir âlemin birer göğü vardır.
Melekler hakkında ise deriz ki: Gezegenler içinde orta büyüklükte, yıldızlar içinde küçük ve yoğun olan yerküresi; varlıklar içinde en kıymetli ve nurlu olan hayat ve şuur, hesapsız bir şekilde onda bulunuyor. Elbette karanlık bir ev hükmünde olan şu yeryüzüne kıyasla, süslü köşkler, mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler; şuur ve hayat sahibi, pek çok ve çeşitli türlerde olan meleklerin ve ruhanilerin meskenleridir. Pek kesin bir şekilde, İşaratü’l-İ’caz isimli tefsirimde *“Sümmestevâ ile’s-semâi fesevvâhünne seb’a semâvâtin”* (Sonra göğe yöneldi ve onları yedi gök olarak düzenledi) ayetinde göklerin hem varlığı hem de sayılarının çokluğu ispat edildiğinden ve melekler hakkında Yirmi Dokuzuncu Söz’de iki kere iki dört eder kesinliğinde meleklerin varlığını ispat ettiğimizden, onlara yetinerek burada kısa kesiyoruz.
Özetle, esir maddesinden yapılmış; elektrik, ışık, sıcaklık, çekim kuvveti gibi latif akışkanların kaynağı olmuş ve hadisteki *“es-semâu mevcun mekfûf”* (Gök, korunmuş bir dalgadır) işaretiyle gezegenlerin ve yıldızların hareketlerine uygun olmuş; Samanyolu denilen “Mecerretü’s-Sema”dan en yakın gezegene kadar, farklı durum ve yapıda yedi tabaka, her bir tabakanın yeryüzü âleminden, berzah âlemine, misal âlemine, ahiret âlemine kadar birer âlemin çatısı hükmünde birer göğün bulunması, hikmet ve akıl gereğidir.
Hem hatıra gelir ki:
Ey inkârcı! Sen dersin: “Binbir zorlukla, uçak vasıtasıyla ancak bir iki kilometre yukarı çıkılabilir. Nasıl olur da bir insan, cismiyle binlerce yıllık mesafeyi birkaç dakika içinde kat eder, gider, gelir?”
Biz de deriz: Yeryüzü gibi ağır bir cisim, sizin biliminize göre yıllık hareketiyle bir dakikada yaklaşık yüz seksen sekiz saatlik mesafeyi kateder. Yaklaşık yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede katediyor. Acaba, şu düzenli hareketleri ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren Celal sahibi bir Kadîr; bir insanı arşa getiremez mi? Güneşin çekim kuvveti denilen Rabbanî bir kanun ile, Mevlevi gibi etrafında pek ağır olan yeryüzü cismini gezdiren bir hikmet, Rahman’ın rahmetinin çekimi ve Ezel Güneşi’nin sevgiyle kendine çekmesi ile bir insan cismini şimşek gibi Rahman’ın arşına çıkaramaz mı?
Yine hatıra gelir ki:
Diyorsun: “Haydi çıkabilir, niçin çıkmış? Ne lüzumu var? Veliler gibi ruhu ve kalbi ile gitse yeter.”
Biz de deriz ki: Mademki Celal sahibi Sanatkâr, mülk ve melekût âlemindeki harika ayetlerini göstermek, bu âlemin tezgâh ve kaynaklarını seyrettirmek ve insan amellerinin ahiretteki sonuçlarını göstermek istemiş. Elbette görülebilen âlemin anahtarı hükmünde olan gözünü ve işitilebilen âlemdeki ayetleri seyreden kulağını arşa kadar beraber alması gerektiği gibi; ruhunun sayısız görevlerine kaynak olan alet ve cihazlarının makinesi hükmündeki mübarek cismini de tâ arşa kadar beraber alması, akıl ve hikmetin gereğidir.
Nasıl ki cennette, İlahi hikmet cismi ruha arkadaş ediyor. Çünkü pek çok kulluk görevine ve sayısız lezzetlere ve acılara kaynak olan cesettir. Elbette o mübarek ceset, ruha arkadaş olacaktır. Madem cennete cisim, ruh ile beraber gider. Elbette Cennetü’l-Me’vâ’nın gövdesi olan Sidretü’l-Müntehâ’ya yükselen Ahmedî Zâtın (Aleyhissalatu Vesselam) mübarek cesedini de yanında götürmesi, tam da hikmetin kendisidir.
Yine hatıra gelir ki:
Dersin: “Birkaç dakikada binlerce yıllık mesafeyi katetmek, aklen imkânsızdır.”
Biz de deriz ki: Celal sahibi Sanatkârın sanatında hareketler, son derece çeşitlidir. Mesela, sesin hızıyla; ışığın, elektriğin, ruhun, hayalin hızlarının ne kadar farklı olduğu bilinmektedir. Gezegenlerin dahi bilimsel olarak hareketleri o kadar çeşitlidir ki akıl hayret eder. Acaba latif cismi, yükselişte süratli olan yüce ruhuna tabi olmuş; ruh süratinde hareketi nasıl akla aykırı görünür? Hem on dakika yatsan, bazen bir sene kadar olaylar yaşarsın. Hatta bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimeleri toplasan, uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman gerekir. Demek oluyor ki aynı zaman dilimi, iki kişiye göre, birisine bir gün, diğerine de bir sene hükmüne geçer.
Bu manaya bir temsil ile bak ki: İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, sesten, ışıktan, elektrikten, ruhtan, hayalden ortaya çıkan hareket hızlarında bir ölçü olmak için şöyle bir saat farz ediyoruz ki o saatte on iğne var. Birisi, saatleri gösterir. Biri de ondan altmış defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi, altmış defa daha geniş bir daire içinde saniyeleri; diğeri, yine altmış defa daha geniş bir dairede saliseleri ve böylece rabiaları, hamiseleri, sadise, sabia, samine, tasia, tâ aşireleri sayacak gayet düzenli büyük bir dairede birer ibre farz ediyoruz. Faraza saati sayan ibrenin dairesi, küçük saatimiz kadar olsa, herhalde aşireleri sayan ibrenin dairesi, yeryüzünün yıllık yörüngesi kadar, belki daha fazla olmak gerekir.
Şimdi iki şahıs farz ediyoruz: Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi o ibrenin hareketine göre seyrediyor. Diğeri, aşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın aynı zaman diliminde gördükleri şeyler, saatimizle yeryüzünün yıllık yörüngesi oranı gibi, gördükleri şeyler açısından pek çok farklılık gösterir. İşte zaman, çünkü hareketlerin bir rengi, bir tonu yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, hareketlerde geçerli olan bir hüküm, zamanda da geçerlidir.
İşte bir saatte gördüklerimiz, bir saatin saati sayan ibresine binen şuur sahibi bir şahsın gördükleri kadar olduğu ve ömrünün hakikati de o kadar olduğu halde; aşire ibresine binen şahıs gibi aynı zamanda, o belirli saatte Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam, ilahi başarı Burak’ına biner; şimşek gibi bütün mümkünat dairesini katedip, mülk ve melekût âleminin harikalarını görüp, zorunlu varlık (vücub) dairesinin noktasına çıkıp, sohbete şereflenip, ilahi cemalin görülmesine mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine dönebilir; dönmüştür ve öyledir.
Yine hatıra gelir ki:
Dersiniz: “Evet olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün olan şey gerçekleşmiyor. Bunun benzerleri var mı ki kabul edilsin? Benzeri olmayan bir şeyin, sadece mümkün olmasıyla gerçekleştiğine nasıl hükmedilebilir?”
Biz de deriz ki: Benzerleri o kadar çoktur ki hesaba gelmez. Mesela, her gören, gözüyle yerden tâ Neptün gezegenine kadar bir saniyede çıkar. Her ilim sahibi, aklıyla kozmografya kanunlarına binip yıldızların tâ arkasına bir dakikada gider. Her iman sahibi, namazın hareket ve rükünlerine fikrini bindirip, bir nevi miraç ile kâinatı arkasına atıp huzura kadar gider. Her kalp sahibi ve kâmil veli, manevi yolculukla arşa ve isimler ve sıfatlar dairesine kırk günde ulaşabilir. Hatta Şeyh-i Geylanî, İmam-ı Rabbanî gibi bazı zatların doğru haberlerine göre, bir dakikada arşa kadar ruhani yükselişleri olmaktadır. Hem nurani cisimli meleklerin arştan yeryüzüne, yeryüzünden arşa kısa bir zamanda gidip gelmeleri vardır. Hem cennet ehli, mahşerden cennet bahçelerine kısa bir zamanda yükselirler.
Elbette bu kadar örnek gösteriyor ki bütün evliyanın sultanı, umum müminlerin imamı, umum cennet ehlinin reisi ve umum meleklerin makbulü olan Ahmedî Zâtın (Aleyhissalatu Vesselam) manevi yolculuğuna kaynak bir Miracı bulunması ve onun makamına uygun bir şekilde olması, tam da hikmetin kendisidir, son derece makuldür ve şüphesiz gerçekleşmiştir.
### Üçüncü Esas
Miracın hikmeti nedir?
Cevap: Miracın hikmeti o kadar yüksektir ki insan fikri ona ulaşamaz. O kadar derindir ki ona yetişemez. O kadar ince ve latiftir ki akıl kendi başına onu göremez. Fakat bazı işaretlerle, hakikatleri bilinmese de varlıkları bildirilebilir. Şöyle ki:
Şu kâinatın Yaratıcısı, şu çokluk tabakalarında birliğinin nurunu ve tekliğinin (ehadiyet) tecellisini göstermek için, çokluk tabakalarının sonundan birliğin başlangıcına bir bağlantı hattı şeklinde bir Miraç ile, seçkin bir ferdi bütün mahlukat hesabına kendine muhatap kabul ederek, bütün şuur sahipleri adına ilahi maksatlarını ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarıyla yarattıklarının aynasında sanatının güzelliğini, Rabliğinin kemalini görmek ve göstermektir.
Hem âlemin Sanatkârının, eserlerinin şahitliğiyle sonsuz güzelliği ve kemali vardır. Güzellik ve kemal, her ikisi de bizzat sevilir. Öyleyse o güzellik ve kemal sahibinin, kendi güzellik ve kemaline sonsuz bir sevgisi vardır. O sonsuz sevgi, sanat eserlerinde birçok şekilde ortaya çıkar. Eserlerini sever, çünkü eserlerinin içinde kendi güzelliğini ve kemalini görür. Eserler içinde en sevimli ve en yüce olan, hayat sahipleridir. Hayat sahipleri içinde en sevimli ve yüce olan, şuur sahipleridir. Ve şuur sahipleri içinde kapsayıcılık itibarıyla en sevimli olan, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde kabiliyeti tamamıyla gelişmiş, bütün eserlerde yayılmış ve tecelli etmiş kemalatın örneklerini gösteren fert, en sevimlidir.
İşte varlıkların Sanatkârı, bütün varlıklarda yayılmış olan sevgi tecellisinin bütün çeşitlerini bir noktada, bir aynada görmek ve bütün güzellik çeşitlerini, birliğinin sırrıyla göstermek için; yaratılış ağacından parlak bir meyve derecesinde ve kalbi o ağacın temel hakikatlerini içine alacak bir çekirdek hükmünde olan bir zatı, o ilk başlangıç olan çekirdekten, tâ son nokta olan meyveye kadar bir bağlantı hattı hükmünde olan bir Miraç ile o ferdin kâinat adına sevimliliğini göstermek, huzuruna celbetmek, cemalini görmesiyle şereflendirmek ve ondaki kutsal hali başkasına bulaştırmak için kelamıyla taltif edip fermanıyla görevlendirmektir.
Şimdi bu yüce hikmete bakmak için iki temsil dürbünüyle gözlem yapacağız.
Birinci Temsil: On Birinci Söz’ün temsili hikâyesinde detaylıca açıklandığı gibi, nasıl ki çok şanlı bir sultanın, pek çok hazineleri ve o hazinelerde pek çok mücevher çeşitleri bulunsa, hem harika sanatlarda çok mahareti olsa ve hesapsız acayip fenlerde bilgisi, kuşatıcılığı bulunsa, sonsuz güzel ilimlere bilgisi ve vakıfiyeti olsa; her güzellik ve kemal sahibi kendi güzellik ve kemalini görüp göstermek istemesi sırrınca, elbette o çok fen sahibi sultan da bir sergi açmak ister ki içinde eserlerini dizsin, tâ ki halkın nazarlarına saltanatının haşmetini, servetinin şaşaasını, kendi sanatının harikalarını, kendi marifetinin garipliklerini izhar edip göstersin; tâ ki manevi güzellik ve kemalini iki yönden görsün. Bir yönü: Bizzat ince detayları gören nazarıyla görsün. Diğeri: Başkalarının nazarıyla baksın. Ve bu hikmete binaen elbette büyük, muhteşem, geniş bir saray yapmaya başlar. Şahane bir surette dairelere, menzillere ayırır. Hazinelerinin türlü türlü süsleriyle süslendirip kendi sanatının elinden çıkma en güzel, en latif sanatlarla ziynetlendirir. Fen ve hikmetinin en incelikleriyle tanzim eder. Ve ilimlerinin mucizevi eserleriyle donatır, tamamlar. Sonra nimetlerinin çeşitleriyle, yemeklerinin lezzetleriyle, her topluluğa layık sofraları serer. Genel bir ziyafet hazırlar. Sonra halkına kendi kemalatını göstermek için onları seyretmeye ve ziyafete davet eder.
Sonra birisini en şerefli yaveri yapar, aşağıdaki tabakalardan ve menzillerden yukarıya davet eder; daireden daireye, üst üstteki tabakalarda gezdirir. O acayip sanatının makinelerini ve tezgâhlarını ve aşağıdan gelen ürünlerin mahzenlerini göstere göstere, tâ kendi özel dairesine kadar getirir. Bütün o kemalatının kaynağı olan mübarek zatını ona göstermekle ve huzuruyla onu şereflendirir. Sarayın hakikatlerini ve kendi kemalatını ona bildirir. Seyircilere rehber tayin eder, gönderir. Tâ ki o sarayın Sanatkârını, o sarayın içindekilerle, nakışlarıyla, harikalarıyla, ahaliye tarif etsin. Ve sarayın nakışlarındaki sırları bildirip ve içindeki sanatlarının işaretlerini öğretip, içindeki düzenli mücevherlerin ve ölçülü nakışların ne olduğunu ve saray sahibinin kemalatını ve hünerlerini nasıl gösterdiklerini, o saraya girenlere tarif etsin ve girmenin adabını ve seyretmenin merasimini bildirip ve görünmeyen, çok fen ve şan sahibi sultana karşı, onun rızası ve arzuları dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin.
Aynen öyle de, *ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ* (en yüce misaller Allah’a aittir) sırrınca, ezel ve ebed Sultanı olan Celal sahibi Sanatkâr, sonsuz kemalatını ve sonsuz güzelliğini görmek ve göstermek istemiştir ki, şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki her bir varlık, pek çok dille O’nun kemalatını zikreder. Pek çok işaretle güzelliğini gösterir. Güzel isimlerinin (Esma-i Hüsna) her bir isminde ne kadar gizli manevi defineler ve her bir kutsal unvanında ne kadar saklı incelikler bulunduğunu, şu kâinat bütün varlıklarıyla gösterir. Ve öyle bir tarzda gösterir ki bütün fenler, bütün düsturlarıyla şu kâinat kitabını, Âdem zamanından beri mütalaa ediyor. Hâlbuki o kitap, ilahi isimler ve kemalata dair ifade ettiği manaların ve gösterdiği ayetlerin milyonda birini daha okuyamamış.
İşte şöyle bir âlem sarayını, kendi manevi kemalat ve güzelliğini görmek ve göstermek için bir sergi hükmünde açan Celil-i Zülcemal, Cemil-i Zülcelal, Sâni’-i Zülkemal’in hikmeti gerektiriyor ki, şu yeryüzündeki şuur sahiplerine nispeten anlamsız ve faydasız olmamak için o sarayın ayetlerinin manasını birisine bildirsin. O saraydaki harikaların kaynaklarını ve neticelerinin mahzenleri olan yüksek âlemlerde birisini gezdirsin. Ve bütün onların üstüne çıkarsın ve huzurunun yakınına alarak şereflendirsin ve ahiret âlemlerinde gezdirsin, bütün kullarına bir öğretmen, Rabliğinin saltanatına bir dellâl, ilahi rızasına bir tebliğci ve âlem sarayındaki yaratılış ayetlerine bir müfessir gibi çok vazifelerle görevlendirsin. Mucize nişanlarıyla onun ayrıcalığını göstersin. Kur’an gibi bir ferman ile o şahsın, Celal sahibi Zâtın has ve sadık bir tercümanı olduğunu bildirsin.
İşte Miracın pek çok hikmetlerinden, bu temsil dürbünüyle bir ikisini numune olarak gösterdik. Diğerlerini kıyas edebilirsin.
İkinci Temsil: Nasıl ki çok fen sahibi bir zat, mucize gösteren bir kitap telif edip yazsa; öyle bir kitap ki her sayfasında yüz kitap kadar hakikat, her satırında yüz sayfa kadar latif mana, her bir kelimesinde yüz satır kadar hakikat, her harfinde yüz kelime kadar mana bulunsa, bütün o kitabın manaları ve hakikatleri, o mucize gösteren yazarın manevi kemalatına baksa, işaret etse, elbette öyle bitmez bir hazineyi kapalı bırakıp anlamsızlaştırmaz. Her halde o kitabı, bazılarına ders verecek. Tâ ki o kıymetli kitap, manasız kalıp beyhude olmasın. Onun gizli kemalatı ortaya çıkıp kemalini bulsun ve manevi güzelliği görünsün. O da sevinsin ve sevdirsin. Hem o acayip kitabı bütün manalarıyla, hakikatleriyle ders verecek birisini, en birinci sayfadan tâ sonuna kadar üstünde ders vere vere geçirecektir.
Aynen öyle de, Ezelî Nakkaş, şu kâinatı, kemalatını, güzelliğini ve isimlerinin hakikatlerini göstermek için öyle bir tarzda yazmıştır ki, bütün varlıklar sayısız yönlerle O’nun sonsuz kemalatını, isim ve sıfatlarını bildirir, ifade eder. Elbette bir kitabın manası bilinmezse hiçe düşer. Özellikle böyle her bir harfi binlerce mana içeren bir kitap, hiçe düşemez ve düşürülemez. Öyleyse o kitabı yazan, elbette onu bildirecektir, her topluluğun kabiliyetine göre bir kısmını anlattıracaktır. Hem tamamını, en genel bakışlı, en kapsamlı şuurlu, en seçkin kabiliyetli bir ferde ders verecektir. Öyle bir kitabın tamamını ve genel hakikatlerini ders vermek için, son derece yüksek bir manevi yolculuk yaptırmak hikmeten gereklidir. Yani, birinci sayfası olan çokluk tabakalarının en sonundan tut, tâ son sayfası olan birlik dairesine kadar bir gezi yaptırmak gerekir. İşte bu temsil ile Miracın yüce hikmetlerine bir derece bakabilirsin.
Şimdi dinleyici konumundaki inkârcıya bakıp kalbini dinleyeceğiz, ne hale girdiğini göreceğiz. İşte hatıra geliyor ki:
Onun kalbi diyor: İnanmaya başladım. Fakat iyi anlayamıyorum. Üç mühim sorunum daha var.
Birincisi: Bu büyük Miraç, niçin Muhammed-i Arabî Aleyhissalatu Vesselam’a mahsustur?
İkincisi: O zat, nasıl şu kâinatın çekirdeğidir? Diyorsunuz ki: Kâinat, onun nurundan yaratılmış. Hem kâinatın en son ve en parlak meyvesidir. Bu ne demektir?
Üçüncüsü: Önceki açıklamalarınızda diyorsunuz ki, yüksek âlemlere çıkmak; şu yeryüzü âlemindeki eserlerin makinelerini, tezgâhlarını ve neticelerinin mahzenlerini görmek için yükselmiştir. Bu ne demektir?
Cevap:
Birinci Sorunuz: Otuz adet Söz’de detaylıca çözülmüştür. Yalnız şurada, Ahmedî Zâtın (Aleyhissalatu Vesselam) kemalatına, peygamberliğinin delillerine ve o büyük Miraca en layık o olduğuna dair özet işaretler nevinde, kısa bir fihrist gösteriyoruz. Şöyle ki:
Evvela: Tevrat, İncil, Zebur gibi kutsal kitaplardan, pek çok tahrifata maruz kaldıkları halde, şu zamanda dahi Hüseyin-i Cisrî gibi bir araştırmacı, Ahmedî peygamberliğine (Aleyhissalatu Vesselam) dair yüz on dört işari müjdeyi çıkarıp “Risale-i Hamîdiye”de göstermiştir.
İkincisi: Tarihen sabit olduğu üzere, Şıkk ve Satih gibi meşhur iki kâhinin, Ahmedî peygamberliğinden (Aleyhissalatu Vesselam) biraz önce, onun peygamberliğine ve Ahir Zaman Peygamberi olduğuna dair beyanları gibi pek çok müjde, sahih bir şekilde tarihen nakledilmiştir.
Üçüncüsü: Ahmedî doğum (Aleyhissalatu Vesselam) gecesinde Kâbe’deki putların yıkılmasıyla, İran Kisrası’nın meşhur sarayı olan Eyvan’ın çatlaması gibi “irhasat” denilen yüzlerce harika, tarihçe meşhurdur.
Dördüncüsü: Bir orduya parmağından gelen suyu içirmesi ve camide büyük bir cemaatin huzurunda, kuru direğin, minberin yerinin değiştirilmesinden dolayı Ahmedî ayrılığından (Aleyhissalatu Vesselam) deve gibi inleyerek ağlaması ve *“ve’nşakka’l-kamer”* (Ay yarıldı) ayetinin açık ifadesiyle Ay’ın yarılması gibi, muhakkiklerin tahkikatıyla bine ulaşan mucizelerle şereflendirildiğini tarih ve siyer gösteriyor.
Beşincisi: Dost ve düşmanın ittifakıyla, güzel ahlakın en yüksek derecede onun şahsında bulunduğu; bütün muamelelerinin şahitliğiyle yüce seciyelerin, görevinde ve tebliğatında en âli bir derecede olduğu; ve İslam dinindeki güzel ahlakın şahitliğiyle, şeriatında en yüce övülmüş hasletlerin en mükemmel derecede bulunduğu konusunda insaf ve dikkat sahipleri tereddüt etmez.
Altıncısı: Onuncu Söz’ün İkinci İşareti’nde belirtildiği gibi, uluhiyetin, hikmet gereği olarak tezahür etmek istemesine karşılık, en büyük derecede Ahmedî Zât (Aleyhissalatu Vesselam), dinindeki en büyük kulluğuyla en parlak bir derecede bunu göstermiştir.
Hem Âlemin Yaratıcısının, sonsuz kemaldeki güzelliğini bir vasıta ile göstermek, hikmet ve hakikat gereği olarak istemesine karşılık; en güzel bir şekilde gösterici ve tarif edici olan, şüphesiz o zattır.
Hem Âlemin Sanatkârının, sonsuz güzellikteki sanatının kemali üzerine dikkatleri çekmek, teşhir etmek istemesine karşılık; en yüksek bir sesle dellâllık eden, yine gözle görülür bir şekilde o zattır.
Hem bütün âlemlerin Rabbinin, çokluk tabakalarında birliğini ilan etmek istemesine karşılık –tevhidin en büyük derecesinde– bütün tevhid mertebelerini ilan eden, yine zorunlu olarak o zattır.
Hem Âlemin Sahibinin, eserlerindeki güzelliğin işaretiyle, sonsuz zâtî hüsnünü, cemalinin güzelliklerini ve hüsnünün inceliklerini aynalarda hakikat ve hikmet gereği olarak görmek ve göstermek istemesine karşılık; en şaşaalı bir surette aynalık eden, gösteren, sevip başkasına sevdiren, yine şüphesiz o zattır.
Hem şu âlem sarayının Sanatkârının, son derece harika mucizeleri ile ve son derece kıymetli mücevherler ile dolu gizli hazinelerini ortaya çıkarmak ve sergilemek istemesi ve onlarla kemalatını tarif etmek ve bildirmek istemesine karşılık; en büyük bir surette sergileyici, vasıflandırıcı ve tarif edici, yine şüphesiz o zattır.
Hem şu kâinatın Sanatkârının, şu kâinatı türlü türlü harikalar ve ziynetlerle süslendirmek suretinde yapması ve şuur sahibi mahlukatını seyir, tenezzüh, ibret ve tefekkür için ona dâhil etmesi ve hikmet gereği olarak onlara o eser ve sanatların manalarını, kıymetlerini, temaşa ve tefekkür ehline bildirmek istemesine karşılık; en büyük bir surette cin ve inse, belki ruhanilere ve meleklere de Kur’an-ı Hakîm vasıtasıyla rehberlik eden, yine şüphesiz o zattır.
Hem şu kâinatın Hikmetli Hâkiminin, şu kâinatın değişimlerindeki maksat ve gayeyi içeren kapalı tılsımını ve varlıkların “Nereden? Nereye? Ve ne oldukları?” olan şu üç zor sorunun muammasını bir elçi vasıtasıyla umum şuur sahiplerine açtırmak istemesine karşılık, en açık bir surette ve en büyük bir derecede Kur’an hakikatleri vasıtasıyla o tılsımı açan ve o muammayı çözen, yine şüphesiz o zattır.
Hem şu âlemin Celal sahibi Sanatkârının, bütün güzel eserleriyle kendini şuur sahiplerine tanıtması ve kıymetli nimetlerle kendini onlara sevdirmesi, zorunlu olarak onun karşılığında şuur sahiplerine kendi rızasını ve ilahi arzularını bir elçi vasıtasıyla bildirmesini istemesine karşılık, en yüce ve en mükemmel bir surette, Kur’an vasıtasıyla o rıza ve arzuları beyan eden ve getiren, yine şüphesiz o zattır.
Hem Âlemlerin Rabbinin, âlemin meyvesi olan insana, âlemi içine alacak bir kabiliyet genişliği verdiğinden ve kapsamlı bir kulluğa hazırladığından ve hissiyatça çokluğa ve dünyaya düşkün olduğundan, bir rehber vasıtasıyla yüzlerini çokluktan birliğe, fâniden bâkiye çevirmek istemesine karşılık; en büyük bir derecede, en etkili bir surette, Kur’an vasıtasıyla en güzel bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en mükemmel bir tarzda yerine getiren, yine şüphesiz o zattır.
İşte varlıkların en şereflisi olan hayat sahipleri ve hayat sahipleri içinde en şerefli olan şuur sahipleri ve şuur sahipleri içinde en şerefli olan hakiki insan ve hakiki insan içinde geçmiş vazifeleri en büyük bir derecede, en mükemmel bir surette ifa eden zat; elbette o büyük Miraç ile Kâb-ı Kavseyn’e çıkacak, ebedî saadet kapısını çalacak, rahmet hazinesini açacak, imanın gaybi hakikatlerini görecek, yine o olacaktır.
Yedincisi: Gözle görüldüğü üzere, bu sanatlarda son derece güzel iyileştirmeler, nihayet derecede süslü tezyinatlar vardır. Ve şüphesiz şöyle iyileştirmeler ve süslemeler, onların Sanatkârında son derece şiddetli bir güzelleştirme iradesi ve süsleme kastı olduğunu gösterir. Ve güzelleştirme ve süsleme iradesi ise zorunlu olarak o Sanatkârda sanatına karşı kuvvetli bir rağbet ve kutsal bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve sanat eserleri içinde en kapsayıcı olan ve sanatın inceliklerini birden kendinde gösteren, bilen, bildiren, kendini sevdiren ve başka eserlerdeki güzelliklere “Maşallah” deyip beğenen, şüphesiz o sanatsever ve sanatını çok seven Sanatkârın nazarında en fazla sevilen o olacaktır.
İşte sanat eserlerini yaldızlayan meziyetlere, güzelliklere ve varlıkları ışıklandıran inceliklere ve kemalatlara karşı “Sübhanallah, Maşallah, Allahu ekber” diyerek gökleri çınlatan ve Kur’an’ın nağmeleriyle kâinatı coşturan, beğeni ve takdir ile, tefekkür ve teşhir ile, zikir ve tevhid ile karayı ve denizi cezbeye getiren, yine gözle görülür şekilde o zattır.
İşte böyle bir zat ki, *“es-sebebu ke’l-fâil”* (sebep olan yapan gibidir) sırrınca bütün ümmetinin işlediği iyiliklerin bir misli onun mizan kefesinde bulunan ve bütün ümmetinin salavatları onun manevi kemalatına destek veren ve risaletinde gördüğü vazifelerin neticelerini ve manevi ücretleriyle beraber Allah’ın rahmet ve muhabbetinin sonsuz feyzine mazhar olan bir zat, elbette Miraç merdiveniyle cennete, Sidretü’l-Müntehâ’ya, arşa ve Kâb-ı Kavseyn’e kadar gitmek, hakkın ta kendisi, hakikatin özü ve hikmetin mahzıdır.
İkinci Sorun: Ey dinleyici konumundaki insan! Şu ikinci sorun olarak gördüğün hakikat o kadar derindir, o kadar yüksektir ki akıl ona ne ulaşır ne de yanaşır; ancak iman nuruyla görünür. Fakat bazı temsillerle o hakikatin varlığı, anlaşıılır kılınabilir. Öyleyse bir nebze yaklaştırmaya çalışacağız.
İşte şu kâinata hikmet nazarıyla bakıldığı vakit, büyük bir ağaç manasında görünür. Ve ağacın nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Şu yaratılış ağacının da bir parçası olan aşağı âlemin; elementler dalları, bitkiler ve ağaçlar yaprakları, hayvanlar çiçekleri, insan meyveleri hükmünde görünür. Celal sahibi Sanatkârın ağaçlar hakkında geçerli olan bir kanunu, elbette şu en büyük ağaçta da geçerli olması, Hakîm isminin gereğidir. Öyleyse hikmetin gereği, şu yaratılış ağacının da bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki, cismani âlemden başka, diğer âlemlerin örneğini ve esaslarını da kapsasın. Çünkü binlerce farklı âlemi içeren kâinatın asli çekirdeği ve kaynağı, kuru bir madde olamaz.
Madem şu kâinat ağacından daha önce, o türden başka bir ağaç yok. Öyleyse ona kaynak ve çekirdek hükmünde olan mana ve nurun, elbette yine kâinat ağacında bir meyve elbisesi giydirilmesi, yine Hakîm isminin gereğidir. Çünkü çekirdek daima çıplak olamaz. Madem yaratılışın başında meyve elbisesini giymemiş. Elbette, sonunda o elbiseyi giyecektir.
Madem o meyve insandır. Ve madem insan içinde daha önce ispat edildiği üzere, en meşhur meyve ve en muhteşem semere ve herkesin dikkatini çeken ve yeryüzünün yarısının ve insanlığın beşte birinin nazarını kendine yönelten ve manevi güzellikleriyle âlemi, ya sevgi ya da hayret nazarıyla kendine baktıran meyve ise Muhammedî Zât Aleyhissalatu Vesselam’dır. Elbette kâinatın oluşumuna çekirdek olan nur, onun zatında cismini giyerek en son bir meyve suretinde görünecektir.
Ey dinleyici! Şu harika ve büyük kâinatın, bir insanın küçük mahiyetinden yaratılmasını uzak görme. Bir nevi âlem gibi olan muazzam çam ağacını, buğday tanesi kadar bir çekirdekten yaratan Celal sahibi Kadîr, şu kâinatı “Muhammedî Nur”dan (Aleyhissalatu Vesselam) nasıl yaratmasın veya yaratamasın?
İşte kâinat ağacı, Tûba ağacı gibi gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için; aşağıdaki meyve makamından, tâ asli çekirdek makamına kadar, nurlu bir bağlantı hattı vardır.
İşte Miraç, o bağlantı hattının kılıfı ve suretidir ki: Ahmedî Zât Aleyhissalatu Vesselam, o yolu açmış; velayetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmıştır. Arkasındaki ümmetin evliyası, ruh ve kalp ile o nurlu caddede, Nebevî Miracın gölgesinde manevi yolculuk yapıp kabiliyetlerine göre yüce makamlara çıkıyorlar.
Hem daha önce ispat edildiği üzere, şu kâinatın Sanatkârı, birinci sorunun cevabında gösterilen maksatlar için şu kâinatı bir saray suretinde yapmış ve süslemiştir. O maksatların merkezi Ahmedî Zât (Aleyhissalatu Vesselam) olduğu için, kâinattan önce kâinatın Sanatkârının lütuf nazarında olması ve en önce O’nun tecellisine mazhar olması gerekir. Çünkü bir şeyin neticesi, meyvesi; önce düşünülür. Demek ki vücut olarak en sonda, mana olarak en baştadır. Hâlbuki Ahmedî Zât (Aleyhissalatu Vesselam) hem en mükemmel meyve, hem bütün meyvelerin değerinin kaynağı, hem de bütün maksatların ortaya çıkışının merkezi olduğundan, yaratılış tecellisine en önce mazhar olanın, onun nuru olması gerekir.
Üçüncü Sorunun o kadar geniştir ki, bizim gibi dar zihinli insanlar onu kavrayıp kuşatamaz. Fakat uzaktan uzağa bakabiliriz.
Evet, aşağı âlemin manevi tezgâhları ve genel kanunları, yüksek âlemlerdedir. Ve sanat eserlerinin sergilendiği yer olan yerkürenin sayısız mahlukatının amellerinin sonuçları ve cin ile insanın fiillerinin meyveleri, yine yüksek âlemlerde suret bulur. Hatta iyiliklerin cennetin meyveleri suretine, kötülüklerin ise cehennemin zakkumları şekline girdikleri, pek çok delil ve pek çok rivayetin şahitliği ile ve kâinatın hikmetinin ve Hakîm isminin gereğiyle beraber, Kur’an-ı Hakîm’in işaretleri gösteriyor. Evet, yeryüzünde çokluk o kadar yayılmış ve yaratılış o kadar dallanmış ki, bütün kâinatta yayılmış olan tüm sanat eserlerinin pek çok üstünde mahlukat cinsleri ve sanat eserleri sınıfları yeryüzünde bulunur, değişir; daima dolup boşalır.
İşte bu küçük parçaların ve çokluğun kaynakları, madenleri, elbette genel kanunlar ve isimlerin genel tecellileridir ki o genel kanunlar, o genel tecelliler ve o kuşatıcı isimlerin mazharları da bir derece basit ve safi olan ve her biri bir âlemin arşı, çatısı ve bir âlemin idare merkezi hükmünde olan göklerdir ki, o âlemlerden birisi de Sidretü’l-Müntehâ’daki Cennetü’l-Me’vâ’dır. Yerdeki tesbihat ve tahmidatın, o cennetin meyveleri suretinde (Sadık Haberci’nin bildirmesiyle) şekil bulduğu sabittir. İşte bu üç nokta gösteriyor ki: Yerde olan neticelerin ve meyvelerin mahzenleri oralardadır ve mahsulleri o tarafa gider.
Deme ki: “Hava gibi olan bir ‘Elhamdülillah’ kelimem, nasıl cisimleşmiş bir cennet meyvesi olur?”
Çünkü sen gündüz uyanıkken güzel bir söz söylersin, bazen rüyada güzel bir elma şeklinde yersin. Gündüz çirkin bir sözün, gecede acı bir şey suretinde yutarsın. Bir gıybet etsen, murdar bir et suretinde sana yedirirler. Öyleyse şu dünya uykusunda söylediğin güzel sözlerin ve çirkin sözlerin, meyveler suretinde uyanıklık âlemi olan ahiret âleminde yersin ve yemeni uzak görmemelisin.
### Dördüncü Esas
Miracın meyveleri ve faydası nedir?
Cevap: Şu manevi Tûbâ ağacı olan Miracın beş yüzden fazla meyvesinden numune olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.
Birinci Meyve: İmanın esaslarının hakikatlerini göz ile görüp melekleri, cenneti, ahireti, hatta Celal sahibi Zâtı göz ile müşahede etmek; kâinata ve beşere öyle bir hazine ve ezelî ve ebedî bir nur, bir hediye getirmiştir ki, şu kâinatı, perişan, fâni ve karmakarışık bir hayalî durumdan çıkarıp, o nur ve o meyve ile o kâinatı, Samed olan Allah’ın kutsal mektupları, Ehad olan Zat’ın cemalinin güzel aynaları olan hakiki vaziyetini göstermiş. Kâinatı ve bütün şuur sahiplerini sevindirip mesrur etmiştir.
Hem o nur ve o meyve ile beşeri, karışık, perişan, aciz, fakir, ihtiyaçları sınırsız, düşmanları sonsuz, fâni ve geçici bir sapkınlık durumundan; o nur, o kutsal meyve ile, en güzel yaratılışta (ahsen-i takvim), Samed olan Allah’ın kudretinin bir mucizesi, O’nun Samedanî mektuplarının kapsamlı bir nüshası, ezel ve ebed Sultanı’nın bir muhatabı, özel bir kulu, kemalatının beğeneni, dostu ve cemalinin hayranı, sevgilisi ve ebedî cennetine aday değerli bir misafiri olan hakiki suretini göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, sonsuz bir sevinç, sınırsız bir şevk vermiştir.
İkinci Meyve: Varlıkların Sanatkârı, kâinatın Sahibi ve âlemlerin Rabbi olan ezel ve ebed Hâkiminin Rabbanî rızası olan İslamiyet’in –başta namaz olmak üzere– esaslarını, cin ve inse hediye getirmiştir ki, o rızayı anlamak o kadar merak uyandırıcı ve saadet vericidir ki tarif edilemez. Çünkü herkes, büyük bir nimet sahibinin yahut iyiliksever bir padişahın uzaktan arzularını anlamaya ne kadar istekli olur ve anlasa ne kadar memnun olur. Temenni eder ki: “Keşke bir haberleşme vasıtası olsaydı da doğrudan doğruya o zat ile konuşsaydım. Benden ne istiyor, anlasaydım. Benden onun hoşuna gideni bilseydim.” der.
Acaba bütün varlıklar O’nun tasarrufunda olan, bütün varlıklardaki güzellik ve kemalat, O’nun güzellik ve kemaline nispeten zayıf bir gölge olan ve her an sonsuz yönlerle O’na muhtaç ve sonsuz ihsanlarına mazhar olan beşer, ne derece O’nun rızasını ve arzularını anlama konusunda istekli ve meraklı olması gerektiğini anlarsın.
İşte Ahmedî Zât (Aleyhissalatu Vesselam), yetmiş bin perde arkasında o ezel ve ebed Sultanı’nın rızasını doğrudan doğruya Miraç meyvesi olarak kesin bir şekilde (hakkalyakîn) işitip, getirip beşere hediye etmiştir.
Evet, insan, aydaki hali anlamak için ne kadar merak eder ki biri gidip, dönüp haber verse. Hem ne kadar fedakârlık gösterir. Eğer anlasa ne kadar hayret ve meraka düşer. Hâlbuki Ay, öyle bir Mülk Sahibinin memleketinde geziyor ki Ay, bir sinek gibi yeryüzünün etrafında uçar. Yeryüzü, pervane gibi güneşin etrafında döner. Güneş, binlerce lamba içinde bir lambadır ki o Celal sahibi Mülk Sahibinin bir misafirhanesinde mumdarlık eder.
İşte Ahmedî Zât (Aleyhissalatu Vesselam), öyle bir Celal sahibi Zâtın işlerini, sanatının harikalarını ve beka âlemindeki rahmet hazinelerini görmüş, gelmiş, beşere söylemiştir. İşte beşer, bu zatı tam bir merak, hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar akıl ve hikmete aykırı hareket ettiğini anlarsın.
Üçüncü Meyve: Ebedî saadetin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş; cin ve inse hediye etmiştir. Evet, Miraç vasıtasıyla ve kendi gözüyle cenneti görmüş, Cemal sahibi Rahman’ın bâki rahmetinin cilvelerini müşahede etmiş ve ebedî saadeti kesinlikle (hakkalyakîn) anlamış, ebedî saadetin varlığının müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki, çaresiz cin ve ins, kararsız bir dünyada ve ayrılık ve yok oluşun sarsıntısı içindeki varlıkların, zamanın seli ve zerrelerin hareketleriyle yokluk ve ebedî ayrılık denizine döküldüğü o can yakan hayalî durumdayken; şöyle bir müjde ne kadar kıymetlidir ve kendilerini ebedî idamla mahkûm zanneden fâni cin ve insin kulağında öyle bir müjde ne kadar saadet vericidir, tarif edilemez. Bir adama, idam edileceği anda, affıyla padişahın yakınında bir saray verilse, ne kadar sevince sebep olur. Bütün cin ve ins sayısı kadar böyle sevinçleri topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.
Dördüncü Meyve: Allah’ın cemalini görme meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mümine de mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir. O meyve ne derece lezzetli, hoş ve güzel bir meyvedir, bununla kıyas edebilirsin: Yani her kalp sahibi bir insan; güzellik, kemal ve ihsan sahibi bir zatı sever. Ve o sevgi de güzellik, kemal ve ihsanın derecelerine göre artar, tapınma derecesine gelir, canını feda edecek derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir defa görmesine, dünyasını feda edecek derecesine çıkar. Hâlbuki bütün varlıklardaki güzellik, kemal ve ihsan, O’nun güzellik, kemal ve ihsanına nispeten; küçük birkaç parıltının güneşe nispeti gibi bile olmaz.
Demek ki, sonsuz bir sevgiye layık ve sonsuz bir görmeye ve sonsuz bir özleme layık olan Celal ve Kemal sahibi bir Zâtın, ebedî saadette görülmesine muvaffak olmak, ne kadar saadet verici, sevinç kaynağı, hoş ve güzel bir meyve olduğunu, insan isen anlarsın.
Beşinci Meyve: İnsanın, kâinatın kıymetli bir meyvesi ve kâinatın Sanatkârının nazlı sevgilisi olduğu, Miraç ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahluk, zayıf bir hayvan ve aciz bir şuur sahibi olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki kâinatın bütün varlıkları üstünde şerefli bir makam verir. Ve öyle bir sevinç ve mutluluk verici bir sürur verir ki tasvir edilemez. Çünkü sıradan bir ere denilse: “Sen mareşal oldun.” Ne kadar memnun olur.
Hâlbuki fâni, aciz bir konuşan hayvan, yok oluş ve ayrılık sillesini daima yiyen çaresiz insana; birden ebedî, bâki bir cennette, Rahim ve Kerim bir Rahman’ın rahmetinde ve hayal süratinde, ruhun genişliğinde, aklın gezintisinde, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekût âleminde gezmeye, seyahate ve dolaşmaya muvaffak olduğun gibi, ebedî saadette O’nun cemalini görmeye de muvaffak olursun denildiği vakit, insanlığı düşmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddi bir sevinç ve süruru kalbinde hissedeceğini hayal edebilirsin.
Şimdi dinleyici konumundaki zata deriz ki:
İnkârcılık gömleğini yırt, at. Mümin kulağını tak ve Müslüman gözlerini tak. Sana iki küçük temsil ile bir iki meyvenin değer derecesini göstereceğiz.
Mesela: Seninle biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki her şey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı, her taraf müthiş cenazelerle dolu, işitilen sesler yetimlerin ağlayışı, mazlumların feryadıdır. İşte biz, şöyle bir vaziyette olduğumuz vakitte; biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjde ile bize yabancı olanlar dost şekline girse, düşman gördüğümüz kimseler kardeşler suretine dönse, o müthiş cenazeler huşû ve huzur içinde zikir ve tesbihte birer ibadetkâr şeklinde görünse, o yetimane ağlayışlar şükran dolu “yaşasın”lar hükmüne girse ve o ölümler, o soygunlar, yağmalar terhisat suretine dönse, kendi sevincimizle beraber herkesin sevincine ortak olsak; o müjdenin ne kadar sevindirici olduğunu elbette anlarsın.
İşte Ahmedî Miracının (Aleyhissalatu Vesselam) bir meyvesi olan iman nurundan önce, şu kâinatın varlıkları, sapkınlık nazarıyla bakıldığı vakit; yabancı, zararlı, rahatsız edici, ürkütücü ve dağ gibi cisimler birer müthiş cenaze, ecel herkesin başını kesip yokluk kuyusuna atar. Bütün sesler, ayrılık ve yok oluştan gelen feryatlar olduğu halde, sapkınlığın öyle tasvir ettiği sırada; Miraç meyvesi olan imanın temel hakikatleri, nasıl varlıkları sana kardeş, dost ve Celal sahibi Sanatkârına zikreden ve tesbih eden; ölümü ve yok oluşu bir nevi terhis ve vazifeden azat etme; sesleri de birer tesbihat hakikatinde olduğunu sana gösterir. Bu hakikati tamamıyla görmek istersen İkinci ve Sekizinci Sözlere bak.
İkinci Temsil: Seninle biz, büyük bir çöl gibi bir yerdeyiz. Kum denizi fırtınasında, gece o kadar karanlık ki elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, koruyucusuz, aç ve susuz, çaresiz ve ümitsiz bir vaziyette olduğumuz dakikada, birden bir zat o karanlık perdesinden geçip; sonra gelip, bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden cennet gibi bir yerde geleceğimiz temin edilmiş, son derece merhametli bir koruyucumuz bulunmuş, yiyecek ve içecek hazırlanmış bir yere bizi koysa ne kadar memnun oluruz, bilirsin.
İşte o büyük çöl, bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hadiseler içinde zerrelerin hareketleri ve zamanın akışının hareketiyle çalkalanan varlıklar ve çaresiz insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dağlanmış olan geleceğini; müthiş karanlıklar içinde, sapkınlık nazarıyla görüyor. Feryadını işittirecek kimseyi bilmiyor. Sonsuz aç, sonsuz susuzdur.
İşte Miraç meyvesi olan ilahi rıza ile şu dünyanın, son derece cömert bir zatın misafirhanesi, insanların da O’nun misafirleri, memurları, geleceğin de cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve ebedî saadet gibi parlak göründüğü vakit; ne kadar hoş, güzel, şirin bir meyve olduğunu anlarsın.
Dinleyici konumundaki zat diyor ki: “Cenab-ı Hakk’a yüz binlerce hamd ve şükür olsun ki inkârcılıktan kurtuldum, tevhide girdim, tamamıyla inandım ve kâmil imanı kazandım.”
Biz de deriz: Ey kardeş! Seni tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak bizleri, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın şefaatine mazhar etsin, âmîn!
*Allahümme salli alâ meninşakka biişâretihi’l-kameru ve nebea min esâbiıhi’l-mâu ke’l-kevseri sâhibi’l-mi’râci ve mâ zâğa’l-basaru seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn min evveli’d-dünyâ ilâ âhiri’l-mahşer.* (Allah’ım! İşaretiyle ayın yarıldığı, parmaklarından Kevser gibi suyun aktığı, Mirac’ın sahibi, gözü şaşmayan ve sınırı aşmayan Efendimiz Muhammed’e, onun ailesine ve bütün ashabına, dünyanın başlangıcından mahşerin sonuna kadar salât eyle.)
*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm.* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapansın.)
*Rabbenâ tekabbel minnâ inneke ente’s-semîu’l-alîm. Rabbenâ lâ tuâhiznâ in nesînâ ev ahta’nâ. Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ. Rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vağfirlenâ inneke alâ külli şey’in kadîr.* (Rabbimiz! Bizden kabul eyle. Şüphesiz sen her şeyi işitensin, bilensin. Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter.)
*Ve âhiru da’vâhum eni’l-hamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn.* (Onların dualarının sonu, “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” demektir.)
*
### ON DOKUZUNCU VE OTUZ BİRİNCİ SÖZLERİN ZEYLİ
“Şakk-ı Kamer” (Ay’ın Yarılması) Mucizesine Dairdir
*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*İkterabeti’s-sâatu ve’nşakka’l-kamer. Ve in yerev âyeten yu’ridû ve yekûlû sihrun mustemirr.* (Saat yaklaştı ve Ay yarıldı. Onlar bir mucize görseler, yüz çevirirler ve ‘Bu, devam edegelen bir sihirdir’ derler.)
Ay gibi parlak bir Ahmedî mucizesi (Aleyhissalatu Vesselam) olan Ay’ın yarılmasını, çürük vehimlerle gölgelemek isteyen feylesoflar ve onların muhakemesiz taklitçileri diyorlar ki: “Eğer Ay’ın yarılması gerçekleşseydi, bütün âleme malum olurdu. Bütün insanlık tarihinin bunu nakletmesi gerekirdi.”
Cevap: Ay’ın yarılması, peygamberlik davasına delil olmak için, o davayı işiten ve inkâr eden hazır bir topluluğa, gece vaktinde, gaflet anında, aniden gösterildiğinden; hem ayın doğuş vakitlerindeki farklılıklar, sis ve bulutlar gibi görmeye engel sebeplerin varlığıyla beraber, o zamanda medeniyetin yaygınlaşmamış ve yerel kalmış olmasından ve gök gözlemlerinin pek az olmasından dolayı, bütün dünyada görülmesi, bütün tarihlere geçmesi, elbette gerekli değildir.
Ay’ın yarılması üzerindeki bu vehim bulutlarını dağıtacak pek çok noktadan şimdilik beş noktayı dinle:
Birinci Nokta: O zaman, o bölgedeki kâfirlerin son derece şiddetli inatları tarihen bilinen ve meşhur olduğu halde, Kur’an-ı Hakîm’in *“ve’nşakka’l-kamer”* demesiyle bu olayı bütün âleme ilan ettiği halde, Kur’an’ı inkâr eden o kâfirlerden hiçbir kimse, bu ayetin yalanlanmasına, yani bildirdiği bu olayın inkârına ağız açmamışlardır. Eğer o zamanda o hadise, o kâfirlerce kesin ve gerçekleşmiş bir olay olmasaydı, bu sözü bahane ederek son derece dehşetli bir yalanlamaya ve Peygamberin (Aleyhissalatu Vesselam) davasını çürütmeye hücum edeceklerdi.
Hâlbuki bu olaya dair siyer ve tarih, o olayla ilgili kâfirlerin “gerçekleşmediğine” dair hiçbir şeyini nakletmemişlerdir. Yalnızca *“ve yekûlû sihrun mustemirr”* ayetinin beyan ettiği gibi, tarihçe nakledilen şudur ki: O hadiseyi gören kâfirler “Sihirdir” demişler ve “Bize sihir gösterdi. Eğer diğer yerlerdeki kervanlar ve kafileler görmüşlerse hakikattir. Yoksa bize sihir etmiş” demişler. Sonra sabahleyin Yemen ve başka taraflardan gelen kafileler haber verdiler ki: “Böyle bir hadiseyi gördük.” Sonra kâfirler, Âlemlerin Övüncü (Aleyhissalatu Vesselam) hakkında –hâşâ– “Ebu Talib’in yetiminin sihri göğe de tesir etti” dediler.
İkinci Nokta: Sa’d-ı Taftazanî gibi büyük muhakkiklerin çoğu demişlerdir ki: Ay’ın yarılması; parmaklarından su akması ve bütün bir orduya su içirmesi, camide hutbe okurken dayandığı kuru direğin Ahmedî ayrılığından (Aleyhissalatu Vesselam) ağlaması ve bütün cemaatin işitmesi gibi mütevatirdir. Yani öyle ki bir nesilden diğerine kalabalık bir cemaat nakletmiştir ki yalan üzerine birleşmeleri imkânsızdır. “Hale” gibi meşhur bir kuyruklu yıldızın bin sene önce çıkması gibi mütevatirdir. Görmediğimiz Serendip Adası’nın varlığı gibi tevatürle varlığı kesindir, demişler. İşte böyle son derece kesin ve şahitli meselelerde vehme dayalı şüpheler uyandırmak akılsızlıktır. Yalnızca imkânsız olmaması yeterlidir. Hâlbuki Ay’ın yarılması, bir volkanla yarılan bir dağ gibi mümkündür.
Üçüncü Nokta: Mucize, peygamberlik davasının ispatı için inkârcıları ikna etmek içindir, zorlamak için değildir. Öyleyse peygamberlik davasını işitenler için ikna edecek bir derecede mucize göstermek gerekir. Diğer taraflara göstermek veya zorlayacak derecede bir apaçıklıkla ortaya koymak, Celal sahibi Hâkim’in hikmetine aykırı olduğu gibi, imtihan sırrına da aykırıdır. Çünkü imtihan sırrı, “akla kapı açmak, iradeyi elinden almamak” ilkesini gerektirir.
Eğer Hikmetli Yaratıcı, Ay’ın yarılmasını, feylesofların heveslerine göre bütün âleme göstermek için bir iki saat öyle bıraksaydı ve bütün insanlık tarihlerine geçseydi, o vakit diğer gök olayları gibi; ya peygamberlik davasına delil olmazdı, Ahmedî risaletine (Aleyhissalatu Vesselam) özgü bir yanı kalmazdı veyahut apaçıklık derecesinde öyle bir mucize olacaktı ki aklı zorlayacak, aklın iradesini elinden alacak, ister istemez peygamberliği tasdik edecekti. Ebu Cehil gibi kömür ruhlu, Ebubekir-i Sıddık gibi elmas ruhlu adamlar bir seviyede kalıp imtihan sırrı zayi olacaktı.
İşte bu sır içindir ki, hem ani, hem gece, hem gaflet vaktinde, hem de ayın doğuş vakitlerindeki farklılıklar, sis ve bulut gibi diğer engelleri perde ederek bütün âleme gösterilmedi veya tarihlere geçirilmedi.
Dördüncü Nokta: Bu hadise, gece vakti herkes gaflette iken ani bir surette meydana geldiğinden, dünyanın dört bir yanında elbette görülmeyecektir. Bazı fertlere görünse de gözüne inanmayacak. İnandırsa da elbette böyle mühim bir hadise, tek bir kişinin haberiyle tarihlere kalıcı bir sermaye olmayacak.
Bazı kitaplarda, “Ay, iki parça olduktan sonra yere inmiş” ilavesi ise, tahkik ehli tarafından reddedilmiştir. “Bu parlak mucizenin kıymetini düşürmek niyetiyle, belki bir münafık eklemiş” demişler.
Hem mesela o vakit, cehalet sisiyle kaplı İngiltere ve İspanya’da yeni batmış; Amerika’da gündüz; Çin’de, Japonya’da sabah olduğu gibi, başka yerlerde başka engelleyici sebeplere binaen elbette görülmeyecektir. Şimdi bu akılsız itirazcıya bak, diyor ki: “İngiltere, Çin, Japonya, Amerika gibi milletlerin tarihleri bundan bahsetmiyor. Öyleyse vuku bulmamış.” Bin lanet, onun gibi Avrupa dalkavuklarının başına…
Beşinci Nokta: Ay’ın yarılması, kendi kendine bazı sebeplere dayanarak meydana gelmiş, tesadüfî, tabii bir hadise değil ki, sıradan ve tabii kanunlarına uygulansın. Aksine, güneşin ve ayın Hikmetli Yaratıcısı, Resulünün risaletini tasdik etmek ve davasını aydınlatmak için harikulade olarak o hadiseyi meydana getirmiştir. İrşad sırrı, imtihan sırrı ve risalet hikmetinin gereği olarak, Rabliğin hikmetinin istediği insanlara delil getirmek için gösterilmiştir.
O hikmet sırrının gerektirmediği, istemediği ve peygamberlik davasını henüz işitmemiş olan yeryüzünün diğer bölgelerindeki insanlara göstermemek için; sis, bulut ve ayın doğuş vakitlerindeki farklılıklar sebebiyle; bazı memleketlerde ayın daha çıkmamış olması, bazılarında güneşin çıkması, bir kısmında sabah olması ve bir kısmında güneşin yeni batmış olması gibi, o hadiseyi görmeye engel pek çok sebebe binaen gösterilmemiştir.
Eğer bütün onlara da gösterilseydi, o halde ya Ahmedî işaretinin (Aleyhissalatu Vesselam) neticesi ve peygamberlik mucizesi olarak gösterilecekti; o vakit risaleti, apaçıklık derecesine çıkacaktı. Herkes tasdik etmeye mecbur olurdu, aklın iradesi kalmazdı. İman ise aklın iradesiyledir. İmtihan sırrı zayi olurdu. Eğer sırf bir gök olayı olarak gösterilseydi, Ahmedî risaleti (Aleyhissalatu Vesselam) ile münasebeti kesilirdi ve ona özgü bir yanı kalmazdı.
Özetle: Ay’ın yarılmasının imkânında şüphe kalmadı. Kesin olarak ispat edildi. Şimdi gerçekleştiğine delalet eden çok delillerden altısına (Hâşiye[1]) işaret ederiz. Şöyle ki:
1. Adalet ehli olan sahabelerin gerçekleştiğine dair icmaı (oybirliği).
2. Tahkik ehli olan bütün müfessirlerin *“ve’nşakka’l-kamer”* ayetinin tefsirinde gerçekleştiğine dair ittifakı.
3. Doğru rivayet ehli olan bütün muhaddislerin pek çok senetle ve farklı yollarla gerçekleştiğini nakletmesi.
4. Keşif ve ilham ehli olan bütün evliya ve sıddıkların şahitliği.
5. Kelam ilminde yolları birbirinden çok uzak olan imamların ve derin âlimlerin tasdiki.
6. Kesin bir nas ile sapkınlık üzerine birleşmeleri mümkün olmayan Muhammed ümmetinin (Aleyhissalatu Vesselam) o olayı kabul ile karşılaması, güneş gibi Ay’ın yarılmasını ispat eder.
Elhasıl: Buraya kadar olan kısım, tahkik adına ve hasmı susturma hesabınaydı. Bundan sonraki cümleler, hakikat adına ve iman hesabınadır. Evet, tahkik öyle dedi, hakikat ise diyor ki:
Risalet göğünün parlak ayı olan Peygamberlik Divanı’nın Mührü, nasıl ki sevgi derecesine çıkan kulluğundaki velayetinin en büyük kerameti ve en büyük mucizesi olan Miraç ile, yani bir yeryüzü cismini göklerde gezdirmekle gök sakinlerine ve yüksek âlem ehline üstünlüğünü ve sevildiğini gösterdi ve velayetini ispat etti.
Öyle de, yeryüzüne bağlı, gökyüzüne asılı olan Ay’ı, bir yeryüzü sakininin işaretiyle iki parça ederek yeryüzü sakinlerine, o yeryüzlünün risaletine öyle bir mucize gösterildi ki, Ahmedî Zât (Aleyhissalatu Vesselam), Ay’ın açılmış iki nurlu kanadı gibi, risalet ve velayet gibi iki nurlu kanadıyla, iki aydınlık kanatla kemalatın zirvesine uçmuş; tâ Kâb-ı Kavseyn’e çıkmış, hem gök ehli hem de yer ehline övünç kaynağı olmuştur.
*Aleyhi ve alâ âlihi’s-salâtü ve’t-teslîmâtü mil’e’l-arzı ve’s-semâvât.* (Yeryüzü ve gökyüzü dolusunca salât ve selamlar O’nun ve ailesinin üzerine olsun.)
*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm.* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapansın.)
*Allahümme bihakkı meninşakka’l-kameru biişâretihî ic’al kalbî ve kulûbe talebeti resâili’n-nûri’s-sâdikîne ke’l-kameri fî mukâbeleti şemsi’l-kur’âni âmîn âmîn.* (Allah’ım! İşaretiyle Ay’ı yaran Zâtın hakkı için, benim kalbimi ve sadık Risale-i Nur talebelerinin kalplerini, Kur’an güneşinin karşısındaki ay gibi kıl. Âmin, âmîn.)
*
[1] Hâşiye: Yani altı defa icma (oybirliği) şeklinde, gerçekleştiğine dair altı delil vardır. Bu makam çok izaha layık iken maalesef kısa kalmıştır.
Lügatçeli Metin
Otuz Birinci Söz
Mi’rac-ı Nebeviyeye (Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın Miraç olayına) dairdir (hakkındadır).
İhtar: Mi’rac meselesi, erkân-ı imaniyenin (iman esaslarının) usûlünden (temellerinden) sonra terettüp eden (sıralanan, ortaya çıkan) bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyenin (iman esaslarının) nurlarından meded alan (yardım alan) bir nurdur. Erkân-ı imaniyeyi (iman esaslarını) kabul etmeyen dinsiz mülhidlere (dinini inkâr eden, inkârcılara) karşı elbette bizzat (doğrudan) ispat edilmez. Çünkü Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melaikeyi (melekleri) kabul etmeyen veya semavatın (göklerin) vücudunu (varlığını) inkâr eden (reddeden) adamlara mi’racdan bahsedilmez. Evvela (öncelikle) o erkânı (esasları) ispat etmek lâzım geliyor (gerekli olur). Öyle ise biz, mi’racda istib’ad (akıldan uzak görmek, imkânsız saymak) ile vesveseye düşen (şüpheye düşen) bir mü’mini muhatap ittihaz ederek (muhatap kabul ederek) ona karşı beyan edeceğiz (açıklayacağız). Ara sıra makam-ı istima’da (dinleme makamında) olan mülhidi (inkârcıyı) nazara alıp (dikkate alıp) serd-i kelâm edeceğiz (söz söyleyeceğiz). Bazı sözlerde hakikat-i mi’racın (Miraç gerçeğinin) bir kısım lem’aları (parıltıları, ışıkları) zikredilmişti (anılmıştı). İhvanlarımın (kardeşlerimin) ısrarı ile (diretmesiyle) ayrı ayrı o lem’aları (parıltıları) hakikatin aslıyla birleştirmek ve kemalât-ı Ahmediyenin (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) mükemmelliklerinin) cemaline (güzelliğine) birden bir âyine (ayna) yapmak için inayeti (yardımı) Allah’tan istedik.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.
Meali: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
سُبْحَانَ الَّذٖٓى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَى الَّذٖى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ ۞
Okunuşu: Sübhânellezî esrâ biabdihî leylen minel mescidil harâmi ilel mescidil aksallezî bâreknâ havlehu linuriyahu min âyâtinâ innehu huves semî’ul basîr.
Meali: Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götürenin şanı yücedir. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (İsrâ Sûresi, 1)
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى ۞ عَلَّمَهُ شَدٖيدُ الْقُوٰى ۞ ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوٰى ۞ وَ هُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰى ۞ ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰى ۞ فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى ۞ فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِهٖ مَٓا اَوْحٰى ۞ مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَاٰى ۞ اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى ۞ وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى ۞ عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ۞ عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَاْوٰى ۞ اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى ۞ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ۞ لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى ۞
Okunuşu: İn hüve illâ vahyun yûhâ. Allemelhu şedîdul kuvâ. Zû mirratin festevâ. Ve hüve bil ufukıl a’lâ. Sümme denâ fetedelâ. Fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ. Fe evhâ ilâ abdihî mâ evhâ. Mâ kezebel fuâdu mâ raâ. Efetümârûnehu alâ mâ yerâ. Ve lekad raâhu nezleten uhrâ. İnde sidretil müntehâ. İndehâ cennetül me’vâ. İz yeğşâs sidrete mâ yeğşâ. Mâ zâğal basaru ve mâ tağâ. Lekad raâ min âyâti rabbihil kübrâ.
Meali: O (Peygamber’e okunan) ancak vahyolunur bir vahiydir. Onu üstün güçlere sahip olan (Cebrail) öğretti. O, güç ve kuvvet sahibiydi, hemen doğruldu. O, en yüce ufukta idi. Sonra yaklaştı ve iyice sarktı. İki yay arası kadar, yahut daha da yakın oldu. Böylece Allah, kuluna vahyedeceğini vahyetti. Gönül gördüğünü yalanlamadı. Onun gördüğü şeyler hakkında şimdi kendisiyle tartışacak mısınız? Andolsun ki, onu bir başka inişte de görmüştü. Sidre-i Müntehâ’nın yanında. Me’vâ Cenneti de onun yanındadır. Sidre’yi kaplayan kaplamıştı. Göz kaymadı ve haddi aşmadı. Andolsun ki, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını görmüştü. (Necm Sûresi, 4-18)
Evvelki âyet-i azîmenin (çok yüce ayetin) azîm (büyük) hazinesinden yalnız `اِنَّهُ` zamirinde (şahıs zamirinde) bir düstur-u belâgata (belagat kuralına) istinad eden (dayanan) iki remzin (işaretin, simgenin) meselemize münasebeti (konumuzla ilgisi) olduğu için i’caz (mu’cize oluş, hayret vericilik) bahsinde (konusunda) beyan edildiği (açıklandığı) üzere yazacağız.
İşte Kur’an-ı Hakîm, Habib-i Ekrem (en değerli dost, sevgililerin en yücesi olan Peygamber Efendimiz) (aleyhi efdalü’s-salâti ve ekmelü’s-selâmın – salatların en efdali ve selamların en mükemmeli onun üzerine olsun) mi’racının mebdei (başlangıcı) olan, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya olan seyranını (gezip görmesini, seyahatini) zikrettikten sonra `اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ` (İnnehu huves semî’ul basîr – Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir) der. Ve şu kelâm (söz) ile Sure-i وَ النَّجْمِ اِذَا هَوٰى (Necm Sûresi 1. ayet: Andolsun battığı zaman yıldıza.) da işaret olunan (işaret edilen) münteha-yı mi’raca (Miraç’ın son noktasına) remzeden (işaret eden) `اِنَّهُ` deki zamir, ya Cenab-ı Hakk’a râcidir (dönüktür, aittir) veyahut Peygamberedir (aleyhissalâtü vesselâm).
Peygambere göre olsa kanun-u belâgat (belagat kuralı) ve münasebet-i siyak-ı kelâm (söz akışının uygunluğu) şöyle ifade ediyor ki: Bu seyahat-i cüz’iyede (kısmi bir seyahatte) bir seyr-i umumî (genel bir gezi) ve bir urûc-u küllî (tam bir yükseliş) var ki tâ Sidretü’l-münteha’ya (son sınır ağacına, en son durağa), tâ Kab-ı Kavseyn’e (iki yay aralığına, Allah’a yakınlığın en son mertebesine) kadar meratib-i külliye-i esmaiyede (Esma-i Hüsna’nın (Allah’ın güzel isimlerinin) genel mertebelerinde) gözüne, kulağına tesadüf eden âyât-ı Rabbaniyeyi (Rabbe ait delilleri, işaretleri) ve acayib-i sanat-ı İlahiyeyi (Allah’ın sanatının harikalarını) işitmiş, görmüştür, der. O küçük, cüz’î (kısmi) seyahati hem küllî hem mahşer-i acayip (harikalar alanı, acayiplerin toplandığı yer) bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.
Eğer zamir, Cenab-ı Hakk’a râci (ait) olsa şöyle oluyor ki: Bir abdini (kulunu) bir seyahatte huzuruna davet edip, bir vazife ile tavzif etmek (görevlendirmek) için Mescid-i Haram’dan mecma-ı enbiya (Peygamberlerin toplandığı yer) olan Mescid-i Aksa’ya gönderip, enbiyalarla (Peygamberlerle) görüştürüp, bütün enbiyaların usûl-ü dinlerine (dinlerinin esaslarına) vâris-i mutlak (mutlak varis) olduğunu gösterdikten sonra, tâ Sidretü’l-münteha’ya (son sınır ağacına), tâ Kab-ı Kavseyn’e (iki yay aralığına) kadar mülk ve melekûtunda (mülkünde ve melekûtunda, görünen ve görünmeyen âlemlerinde) gezdirdi.
İşte çendan (gerçi, her ne kadar) o bir abddir (kul’dur) ve o seyahat, bir mi’rac-ı cüz’îdir (kısmi bir Miraç’tır). Fakat bu abdin (kulun), bütün kâinata taalluk eden (ilgili olan) bir emanet beraberindedir. Hem şu kâinatın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin (ebedi mutluluğun) kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için Cenab-ı Hak kendini “Bütün eşyayı işitir ve görür.” sıfatıyla tavsif (nitelendirir) eder. Tâ o emanet, o nur, o anahtarın cihan-şümul (evrensel, dünyayı kuşatan) ve muhit (kuşatıcı) ve umum kâinata âmm (tüm kâinata genel) ve bütün mahlukata şâmil (bütün yaratılmışları kapsayan) hikmetlerini göstersin.
Bu sırr-ı azîmin (yüce sırrın) dört esası var.
Birincisi: Mi’racın sırr-ı lüzumu nedir?
İkincisi: Hakikat-i mi’rac nedir?
Üçüncüsü: Hikmet-i mi’rac nedir?
Dördüncüsü: Mi’racın semerat (meyveleri) ve faydası nedir?
Birinci Esas
Mi’racın sırr-ı lüzumu (gereklilik sırrı):
Mesela deniliyor ki: “Cenab-ı Hak `اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ` (Akrebü ileyhi min hablil verîd – O, ona (insana) şah damarından daha yakındır) dir. Her şeye, her şeyden daha yakındır. Cisimden, mekândan münezzehtir (uzaktır, yücedir). Her veli, kalbi içinde onunla görüşebilir. Neden dolayı velayet-i Ahmediye (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) velayeti) mi’rac gibi uzun bir seyahatin neticesinden sonra, her velinin kendi kalbinde muvaffak olduğu münâcata (dua ve niyaza) muvaffak oluyor?”
Elcevap: Şu sırr-ı gamızı (anlaşılması zor, gizli sırrı) iki temsil ile fehme (akla, anlayışa) takrib ediyoruz (yaklaştırıyoruz). On İkinci Söz’ün sırr-ı i’caz-ı Kur’an (Kur’an’ın mu’cizelik sırrı) ve sırr-ı mi’rac hakkında olan şu iki temsili dinle:
Birinci Temsil: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi (konuşması), sohbeti, görüşmesi vardır. İki tarzda hitabı (seslenişi), iltifatı (iltifatı) vardır.
Birisi: Âmî (sıradan) bir raiyetiyle (vatandaşıyla) cüz’î (kısmi) bir iş için hususi bir hâcete (ihtiyaca) dair, has (özel) bir telefonla sohbet etmektir.
Diğeri: Saltanat-ı uzma (en büyük saltanat) unvanıyla ve hilafet-i kübra (en büyük halifelik) namıyla ve hâkimiyet-i âmme (genel hâkimiyet) haysiyetiyle ve evamirini (emirlerini) etrafa neşir (yaymak) ve teşhir (duyurmak) maksadıyla, o işlerle alâkadar (ilgili) bir elçisiyle veya o evamir (emirler) ile münasebettar (ilişkili) büyük bir memuru ile konuşmaktır, sohbet etmektir. Ve haşmetini (görkemini) izhar eden (ortaya koyan) ulvi (yüce) bir fermanla bir mükâlemedir (konuşmadır).
İşte `وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى` (Ve lillâhil meselül a’lâ – En yüce örnek Allah’a aittir) şu temsil gibi: Şu kâinat Hâlık’ının (Yaratıcısının) ve Mâlikü’l-mülk (mülkün gerçek sahibi) ve’l-melekût’un (ve melekûtun, görünmeyen âlemlerin) ve Hâkim-i ezel (ezelin hükmedeni) ve ebed’in (ebedin) iki tarzda mükâlemesi (konuşması), sohbeti, iltifatı vardır. Birisi cüz’î (kısmi) ve has (özel), diğeri küllî (genel) ve âmm (umumi). İşte mi’rac, velayet-i Ahmediyenin (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) velayetinin) bütün velayatın fevkinde (üstünde) bir külliyet (genellik), bir ulviyet (yücelik) suretinde bir tezahürüdür (ortaya çıkışıdır) ki bütün kâinatın Rabb’i ismiyle, bütün mevcudatın Hâlık’ı (Yaratıcısı) unvanıyla Cenab-ı Hakk’ın sohbetine ve münâcatına (dua ve niyazına) müşerrefiyettir (şereflenmesidir).
İkinci Temsil: Bir adam elindeki bir âyineyi (aynayı) güneşe karşı tutar. O âyine (ayna) kendi miktarınca bir ışık ve yedi rengi hâvi (içeren) bir ziyayı (ışığı), bir aksi (yansıması), şemsten (güneşten) alır. Onun nisbetinde (oranında) güneşle münasebettar (ilişkili) olur, sohbet eder. Ve o ışıklı âyineyi (aynayı) karanlıklı hanesine veya dam altındaki küçük, hususi bağına tevcih etse (yöneltse) güneşin kıymeti nisbetinde (oranında) değil belki o âyinenin (aynanın) kabiliyeti miktarınca istifade edebilir. Diğeri ise âyineyi (aynayı) bırakır, doğrudan doğruya güneşe karşı çıkar, haşmetini (görkemini) görür, azametini (büyüklüğünü) anlar. Sonra pek yüksek bir dağa çıkar, güneşin pek geniş şaşaa-i saltanatını (saltanatının parıltılarını) görür ve bizzat (doğrudan) perdesiz onunla görüşür. Sonra döner, hanesinden veya bağının damından geniş pencereler açar, gökteki güneşe karşı yollar yapar, hakiki güneşin daimî ziyası (sürekli ışığı) ile sohbet eder, konuşur. Ve böylece minnettarane (minnettar bir şekilde) bir sohbet edebilir ve diyebilir: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve zeminin (yerin) vechini (yüzünü) ve bütün çiçeklerin yüzlerini güldüren dünya güzeli, gök nazdarı (nazlısı) olan nâzenin (nazik, hoş) güneş! Onlar gibi benim haneciğimi, bahçeciğimi ısındırdın ve ışıklandırdın, bütün dünyayı ışıklandırdığın ve yeryüzünü ısındırdığın gibi.” Halbuki evvelki âyine (ayna) sahibi böyle diyemez. O âyine (ayna) kaydı altında güneşin aksi (yansıması) ise âsârı (eserleri) mahduddur (sınırlıdır), o kayda göredir.
İşte Şems-i ezel ve ebed (ezel ve ebed güneşi) Sultanı olan Zat-ı Ehad ve Samed’in (tek ve her şey kendisine muhtaç olan Allah’ın) tecellisi (yansıması, görünmesi), mahiyet-i insaniyeye (insan mahiyetine, özüne) hadsiz meratibi (sınırsız mertebeleri) tazammun eden (içeren) iki suretle tezahür eder (ortaya çıkar):
Birincisi: Âyine-i kalbe (kalp aynasına) uzanan bir nisbet-i Rabbaniye (Rabbe ait bağlantı, nispet) ile bir tezahürdür ki herkes istidadına (yeteneklerine) ve tayy-ı meratibde (mertebeleri aşmada) seyr ü sülûkune (manevi yolculuğuna), esma ve sıfâtın (Allah’ın isim ve sıfatlarının) tecelliyatına (yansımalarına) nisbeten (oranla) cüz’î (kısmi) ve küllî (genel) o Şems-i Ezelî’nin (ezel güneşinin) nuruna (ışığına) ve sohbetine ve münâcatına (dua ve niyazına) mazhariyeti (nailiyeti) var. Galib esma ve sıfâtın (galip isim ve sıfatların) zılalinde (gölgelerinde) giden velayetlerin derecatı (velayetlerin dereceleri) bu kısımdan ileri gelir.
İkincisi: İnsanın câmiiyeti (kapsayıcılığı) ve şecere-i kâinatın (kâinat ağacının) en münevver (nurlu) meyvesi olduğundan, bütün kâinatta cilveleri (tecellileri, yansımaları) tezahür eden (görünen) esma-i hüsnayı (Allah’ın en güzel isimlerini), birden âyine-i ruhunda (ruh aynasında) gösterebilmesi cihetiyle Cenab-ı Hak, tecelli-i zatıyla (zatının tecellisiyle) ve esma-i hüsnanın (Allah’ın güzel isimlerinin) a’zamî mertebede (en yüce mertebede), nev-i insanın (insan türünün) manen en a’zam (en büyük) bir ferdine (bireyine), tecelli-i a’zam (en büyük tecelli) tezahür eder ki bu tezahür ve tecelli, mi’rac-ı Ahmedî (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) Miraç’ı) sırrıdır ki onun velayeti, risaletine (peygamberliğine) mebde (başlangıç) olur.
Velayet ki zıllden (gölgeden) geçer, ikinci temsilin birinci adamına benzer. Risalette (peygamberlikte) zıll (gölge) yoktur, doğrudan doğruya Zat-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Allah’ın) ehadiyetine (birliğine, tekliğine) bakar, ikinci temsilin ikinci adamına benzer.
Mi’rac ise velayet-i Ahmediyenin (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) velayetinin) keramet-i kübrası (en büyük kerameti) hem mertebe-i ulyâsı (en yüce mertebesi) olduğundan, risalet mertebesine (peygamberlik mertebesine) inkılab etmiş (dönüşmüş). Mi’racın bâtını (iç yüzü, gizli tarafı) velayettir, halktan (yaratılmışlardan) Hakk’a gitmiş. Zahir-i mi’rac (Miraç’ın görünen yüzü) risalettir, Hak’tan halka geliyor (yaratılmışlara geliyor). Velayet, kurbiyet (yakınlık) meratibinde (mertebelerinde) sülûktur (yolculuktur, manevi ilerlemedir). Çok meratibin (mertebelerin) tayyına (aşmasına) ve bir derece zamana muhtaçtır. Nur-u a’zam (en büyük nur) olan risalet ise akrebiyet-i İlahiyenin (Allah’ın yakınlığının) inkişafı (açığa çıkması) sırrına bakar ki bir ân-ı seyyale (bir anlık zaman dilimi) kâfidir. Onun için hadîste denilmiş: “Bir anda dönmüş, gelmiş.”
Şimdi makam-ı istima’da (dinleme makamında) bulunan mülhide (inkârcıya) deriz ki:
Madem bu kâinat, gayet muntazam (çok düzenli) bir memleket, gayet muhteşem (çok görkemli) bir şehir, gayet müzeyyen (çok süslü) bir saray hükmündedir. Elbette onun bir hâkimi (hükümdarı), bir mâliki (sahibi), bir ustası vardır.
Madem böyle haşmetli (görkemli) bir Mâlik-i Zülcelal (Celal sahibi Malik), bir Hâkim-i Zülkemal (Kemal sahibi Hâkim), bir Sâni’-i Zülcemal (Cemal sahibi Sanatkâr) vardır. Hem madem umum (tüm) o âleme, o memlekete, o şehre, o saraya alâkadarlık (ilgi alaka) gösteren ve havas (duyu organları) ve duygularıyla umumuna (hepsiyle) münasebettar (ilişkili) ve nazarı küllî (bakışı, görüşü genel) olan bir insan vardır. Elbette o Sâni’-i Muhteşem (Görkemli Sanatkâr), o küllî (genel) nazarlı ve umumî şuurlu olan insan ile ulvi (yüce), a’zamî (en büyük) bir münasebeti (ilişkisi) bulunacaktır ve ona kudsî (kutsal) bir hitabı (sözü) ve âlî (yüce) bir teveccühü (yönelişi, ilgisi) olacaktır.
Hem madem Âdem aleyhisselâmdan (Hz. Âdem’den (aleyhisselâm)) şimdiye kadar şu münasebete mazhar olanların (bu ilişkiye nail olanların) içinde âsârının (eserlerinin) şehadetiyle (şahitliğiyle), yani küre-i arzın (yeryüzünün) nısfını (yarısını) ve nev-i beşerin (insan türünün) humsunu (beşte birini) daire-i tasarrufuna (idare alanına) aldığı ve kâinatın şekl-i manevîsini (kâinatın manevi şeklini) değiştirdiği, ışıklandırdığı gibi en a’zamî bir mertebede (en yüce bir mertebede) o münasebeti Muhammed-i Arabî (sallallahu aleyhi vesellem – Arap Peygamberi Muhammed (Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun)) göstermiştir. Öyle ise o münasebetin en a’zamî bir mertebesinden ibaret olan mi’rac, ona elyak (layık) ve ona evfaktır (daha uygun, daha muvafık).
İkinci Esas
Hakikat-i mi’rac nedir?
Elcevap: Zat-ı Ahmediye’nin (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) zatının) meratib-i kemalâtta (mükemmellik mertebelerinde) seyr ü sülûkundan (manevi yolculuğundan) ibarettir. Yani, Cenab-ı Hakk’ın tertib-i mahlukatta (yaratılmışların düzenlenmesinde) tecelli ettirdiği (göründürdüğü, yansıttığı) ayrı ayrı isim ve unvanlarla ve saltanat-ı rububiyetinde (Rabliğinin saltanatında) teşkil ettiği (oluşturduğu) devair-i tedbir ve icadda (tedbir ve yaratma dairelerinde) ve o dairelerde birer arş-ı rububiyet (Rabliğin bir arşı) ve birer merkez-i tasarrufa medar olan (tasarruf merkezine dayanak olan) bir sema tabakasında gösterdiği âsâr-ı rububiyeti (Rabliğe ait eserleri), birer birer o abd-i mahsusa (o özel kula) göstermekle, o abdi hem bütün kemalât-ı insaniyeyi câmi’ (insanlık kemallerini kapsayan) hem bütün tecelliyat-ı İlahiyeye mazhar (Allah’ın tecellilerine mazhar olan) hem bütün tabakat-ı kâinata nâzır (kâinatın tabakalarına bakan) ve saltanat-ı rububiyetin dellâlı (Rabliğin saltanatının tellalı, ilan edicisi) ve marziyat-ı İlahiyenin mübelliği (Allah’ın rızasının tebliğ edicisi) ve tılsım-ı kâinatın keşşafı (kâinat tılsımının çözücüsü) yapmak için Burak’a bindirip, berk gibi (şimşek gibi) semavatı (gökleri) seyrettirip, kat’-ı meratib (mertebeleri aşma) ettirerek, kamervari (ay gibi) menzilden menzile, daireden daireye rububiyet-i İlahiyeyi (Allah’ın Rabliğini) temaşa ettirip (seyrettirip), o dairelerin semavatında (göklerinde) makamları bulunan ve ihvanı (kardeşi) olan enbiyayı (Peygamberleri) birer birer göstererek tâ Kab-ı Kavseyn makamına (iki yay arası makamına) çıkarmış, ehadiyet (Allah’ın birliği) ile kelâmına (sözüne) ve rü’yetine (görüşüne) mazhar kılmıştır.
Şu yüksek hakikate iki temsil dürbünü (dürbünü) ile bakılabilir.
Birincisi: Yirmi Dördüncü Söz’de izah edildiği (açıklandığı) gibi nasıl ki bir padişahın kendi hükûmetinin dairelerinde ayrı ayrı unvanları ve raiyetinin (halkının) tabakalarında başka başka nam (isim) ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır.
Mesela, adliye dairesinde hâkim-i âdil (adil hâkim) ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan-ı a’zam (en büyük kumandan) ve ilmiyede halife ve hâkeza (bunun gibi) sair (diğer) isim ve unvanları bulunur. Her bir dairede birer manevî tahtı hükmünde olan makam ve iskemlesi bulunur. O tek padişah, o saltanatın dairelerinde ve tabakat-ı hükûmetin (hükümetin tabakalarının) mertebelerinde, bin isim ve unvana sahip olabilir. Birbiri içinde bin taht-ı saltanatı olabilir. Güya o hâkim, her bir dairede şahsiyet-i maneviye (manevi şahsiyet) haysiyetiyle (açısından) ve telefonu ile mevcud (var) ve hazır bulunur, bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizamıyla, mümessiliyle (temsilcisiyle) görünür, görür. Ve her mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle idare eder, bakar. Ve her bir dairenin başka bir merkezi, bir menzili (durağı) vardır. Ahkâmları (hükümleri) birbirinden ayrıdır. Tabakatları (tabakaları) birbirinden başkadır.
İşte böyle bir sultan, istediği bir zatı, bütün o dairelerinde gezdirip, her daireye mahsus (ait) saltanat-ı şahanesini ve evamir-i hâkimanesini (hükmedici emirlerini) gösterip, daireden daireye, tabakadan tabakaya gezdirip tâ huzuruna getirir. Sonra bütün o dairelere taalluk eden (ilgili olan) bazı evamir-i umumiye-i külliyeyi (genel ve kapsamlı emirleri) ona tevdi eder (emanet eder), gönderir.
İşte bu misal gibi ezel ve ebed Sultanı olan Rabbü’l-âlemîn (âlemlerin Rabbi) için rububiyetinin (Rabliğinin) mertebelerinde ayrı ayrı fakat birbirine bakar şe’n (iş, hal) ve namları (isimleri) vardır. Ve uluhiyetinin (ilahlığının) dairelerinde başka başka fakat birbiri içinde görünür isim ve alâmetleri vardır. Ve haşmetli (görkemli) icraatında (uygulamalarında) ayrı ayrı fakat birbirine benzer tecelli ve cilveleri (yansımaları) vardır. Ve kudretinin tasarrufatında (tasarruflarında) başka başka fakat birbirini ihsas eder (hissettiren) unvanları vardır. Ve sıfatlarının tecelliyatında (yansımalarında) başka başka fakat birbirini gösterir mukaddes (kutsal) zuhuratı (görünüşleri) vardır. Ve ef’alinin (fiillerinin) cilvelerinde (tecellilerinde) çeşit çeşit fakat birbirini ikmal eder (tamamlayan) tasarrufatı (tasarrufları) vardır. Ve rengârenk sanatında ve masnuatında (sanat eserlerinde) çeşit çeşit fakat birbirini temaşa eder (seyreden) haşmetli (görkemli) rububiyeti (Rabliği) vardır.
İşte şu sırr-ı azîme (yüce sırra) binaen (dayanarak) kâinatı hayret-feza (hayret verici) acib bir tertip ile tanzim etmiş (düzenlemiş). En küçük tabakat-ı mahlukattan (yaratılmış tabakalardan) olan zerrattan (atomlardan) tâ semavata (göklere) ve semavatın (göklerin) birinci tabakasından tâ arş-ı a’zama (en büyük arşa) kadar birbiri üstünde teşkilat var. Her bir sema, bir ayrı âlemin damı ve rububiyet için bir arş ve tasarrufat-ı İlahiye (Allah’ın tasarrufları) için bir merkez hükmündedir. O dairelerde ve o tabakatta çendan (gerçi) ehadiyet (Allah’ın birliği) itibarıyla (açısından) bütün esma (isimler) bulunabilir, bütün unvanlarla tecelli eder (görünür). Fakat nasıl ki adliyede hâkim-i âdil (adil hâkim) unvanı asıldır, hâkimdir. Sair (diğer) unvanlar orada onun emrine bakar, ona tabidir. Öyle de her bir tabakat-ı mahlukatta (yaratılmış tabakalarda), her bir semada bir isim, bir unvan-ı İlahî (Allah’a ait bir unvan) hâkimdir. Sair (diğer) unvanlar da onun zımnındadır (içindedir).
Mesela, ism-i Kadîr’e (her şeye gücü yeten Allah ismine) mazhar (nail) Hazret-i İsa (aleyhisselâm), hangi semada (gökte) Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm) ile görüştü ise işte o sema dairesinde Cenab-ı Hak, Kadîr unvanıyla bizzat (doğrudan) orada mütecellidir (görünendir). Mesela, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)’ın makamı olan sema dairesinde en ziyade hüküm-ferma (hükmeden), Hazret-i Musa (aleyhisselâm)’ın mazhar olduğu (nail olduğu) “Mütekellim” (konuşan) unvanıdır ve hâkeza (bunun gibi)…
İşte Zat-ı Ahmediye (Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)) (aleyhissalâtü vesselâm), çünkü ism-i a’zama (en büyük isme) mazhardır (naildir) ve nübüvveti (peygamberliği) umumîdir (geneldir) ve bütün esmaya (isimlere) mazhardır (naildir), elbette bütün devair-i rububiyetle (Rabliğin daireleriyle) alâkadardır (ilgilidir). Elbette o dairelerde makam sahibi olan enbiyalarla (Peygamberlerle) görüşmek ve umum tabakattan (tüm tabakalardan) geçmek, hakikat-i mi’racı (Miraç gerçeğini) iktiza ediyor (gerektiriyor).
İkinci Temsil: Nasıl ki bir sultanın unvanlarından olan “kumandan-ı a’zam” (en büyük kumandan) unvanı, devair-i askeriyenin (askeri dairelerin) serasker dairesi (başkomutanlık dairesi) gibi küllî (genel) ve geniş daireden tut, tâ onbaşı dairesi gibi cüz’î (kısmi) ve hususi her bir dairede bir zuhuru (görünüşü), bir cilvesi (yansıması) vardır. Mesela bir nefer (er); o kumandanlık unvan-ı a’zamının (en büyük kumandanlık unvanının) numunesini onbaşı şahsında görür, ona bakar, ondan emir alır. O nefer onbaşı olduğunda; çavuş dairesindeki kumandanlık dairesi nazarına (bakışına) çarpar, ona bakar. Sonra çavuş olsa o vakit kumandanlık numunesini ve cilvesini (yansımasını) mülazım (teğmen) dairesinde görür. O makamda ona mahsus (ait) bir iskemle bulunur ve hâkeza (bunun gibi)… Yüzbaşı, binbaşı, ferik (tümgeneral), müşir (mareşal) dairelerinden her birinde, dairelerin büyük ve küçüklüğü nisbetinde (oranında) o kumandanlık unvanını görür.
Şimdi bir neferi o kumandan-ı a’zam (en büyük kumandan), bütün devair-i askeriyeye (askeri dairelere) taalluk edecek (ilgili olacak) bir vazife ile tavzif etmek (görevlendirmek) istese, bir müfettiş gibi her devairi (daireyi) görüp ve görünecek bir makam vermek istese elbette o kumandan-ı a’zam (en büyük kumandan), o neferi onbaşı dairesinden tut tâ daire-i a’zamına (en büyük dairesine) kadar birer birer gezdirecek; tâ görsün, görülsün. Sonra huzuruna kabul edip sohbetine müşerref ederek (şereflendirerek), nişan ve ferman verip taltif ederek (ödüllendirerek), tâ geldiği yere kadar bir anda gönderir.
Şu temsilde bir noktayı nazara (dikkate) almak lâzım ki padişah eğer âciz olmazsa, surî (şeklen) olduğu gibi manevî cihetinde de iktidarı olsa o vakit ferik (tümgeneral), müşir (mareşal), mülazım (teğmen) gibi eşhası (şahısları) tevkil etmez (vekil tayin etmez). Bizzat (doğrudan) her yerde bulunur. Yalnız bazı perdeler altında ve makam sahibi eşhasın (şahısların) arkasında, doğrudan doğruya emri o verir. Bazı veliyy-i kâmil (kâmil veli) olan padişahlar, çok dairelerde bazı eşhas (şahıslar) suretinde icraatını (uygulamalarını) yaptığı rivayet edilir.
Şu temsil ile baktığımız hakikat ise acz (âcizlik), onun içinde olmadığı için doğrudan doğruya her bir dairede emir ve hüküm kumandan-ı a’zamdan (en büyük kumandandan) geliyor. Onun emriyle, iradesiyle, kuvvetiyledir.
İşte şu temsil gibi Hâkim-i arz ve semavat (yerin ve göklerin hâkimi) “Emr-i kün feyekûn”e (Kün feyekûn emrine – Ol der, o da hemen olur anlamına gelen emre) mâlik (sahip) Âmir-i Mutlak (Mutlak Amir) olan Sultan-ı Ezelî ve Ebedî (ezelî ve ebedî Sultan), tabakat-ı mahlukatında (yaratılmış tabakalarında) cereyan eden (meydana gelen) ve kemal-i itaat (tam itaat) ve intizam (düzen) ile imtisal olunan (yerine getirilen), evamir (emirler) ve kumandanlığının şuunatı (işleri, hâlleri) ve zerrattan (atomlardan) seyyarata (gezegenlere) ve sinekten semavata (göklere) kadar olan tabakat-ı mahlukat (yaratılmış tabakalar) ve tavaif-i mevcudatta (varlıklar topluluklarında) küçük büyük, cüz’î (kısmi) küllî (genel) tabakatı (tabakaları) ve taifeleri ayrı ayrı fakat birbirine bakar bir tarzda birer daire-i rububiyet (Rabliğe ait bir daire), birer tabaka-i hâkimiyet (hâkimiyet tabakası) görünüyor.
Şimdi, bütün kâinattaki makasıd-ı ulyâ (yüce maksatları) ve netaic-i uzmayı (en büyük neticeleri) anlayacak ve bütün tabakatın ayrı ayrı vezaif-i ubudiyetlerini (kulluk görevlerini) görmekle, Zat-ı Kibriya’nın (Büyüklük ve yücelik sahibi Allah’ın) saltanat-ı rububiyetini (Rabliğinin saltanatını), haşmet-i hâkimiyetini (hâkimiyetinin görkemini) müşahede ederek (gözlemleyerek) o zatın marziyatı (rızası) ne olduğunu anlamak ve onun saltanatına dellâl (tellal, ilan edici) olmak için alâküllihal (her hâlükârda) o tabakat ve dairelere bir seyr ü sülûk (manevi yolculuk) olacaktır. Tâ daire-i a’zamiyesinin (en büyük dairesinin) unvanı olan arş-ı a’zamına (en büyük arşına) girecek, tâ Kab-ı Kavseyn’e (iki yay aralığına), yani imkân ve vücub (varlığı zorunlu olma) ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan makama (iki yay aralığıyla işaret edilen makama) girecek ve Zat-ı Celil-i Zülcemal (Celal ve Cemal sahibi Zat) ile görüşecektir ki şu seyr ü sülûk (manevi yolculuk) ise mi’racın hakikatidir.
Her bir insan aklıyla hayal süratinde seyeranı (seyahat etmesi), her bir veli kalbiyle berk (şimşek) süratinde cevelanı (dolaşması) ve cism-i nurani (nurlu cisim) olan her bir melek ruh süratinde arştan ferşe (yere), ferşten arşa deveranı (dönmesi), ehl-i cennetin insanları, Burak süratinde haşirden (kıyamet meydanından) beş yüz sene fazla mesafeden cennete çıkmaları olduğu gibi; nur ve nur kabiliyetinde ve evliya kalplerinden daha latîf (ince) ve emvatın (ölülerin) ruhlarından ve melaike (melekler) cisimlerinden daha hafif ve cesed-i necmî (yıldız cismi) ve beden-i misalîden (misal bedeninden) daha zarif olan ruh-u Muhammedînin (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) ruhunun) hadsiz (sınırsız) vezaifine (görevlerine) medar (dayanak) ve cihazatının (donanımının) mahzeni (hazinesi) olan cism-i Muhammedî (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) cismi) (aleyhissalâtü vesselâm), elbette onun ruh-u âlîsiyle (yüce ruhuyla) arşa kadar beraber gidecektir.
Şimdi makam-ı istima’da (dinleme makamında) olan mülhide (inkârcıya) bakıyoruz. Hatıra geliyor ki:
O mülhid kalbinden der: “Ben Allah’ı tanımıyorum, Peygamberi bilmiyorum, nasıl mi’raca inanacağım?”
Biz de deriz ki: Madem şu kâinat ve mevcudat (varlıklar) var ve içinde ef’al (fiiller) ve icad (yaratma) var. Hem madem muntazam (düzenli) bir fiil, fâilsiz (faili olmadan) olmaz. Manidar (anlamlı) bir kitap, kâtipsiz (yazarsız) olmaz. Sanatlı bir nakış, nakkaşsız (ressamsız) olmaz. Elbette şu kâinatı dolduran ef’al-i hakîmanenin (hikmetli fiillerin) bir fâili ve yeryüzünün mevsim be-mevsim tazelenen hayret-feza (hayret verici) nukuşlarının (nakışlarının), manidar (anlamlı) mektubatının (mektuplarının) bir kâtibi (yazarı), bir nakkaşı (ressamı) vardır.
Hem madem bir işte iki hâkimin bulunması, o işin intizamını (düzenini) bozuyor. Hem madem sinek kanadından tâ semavat (gökler) kandiline kadar mükemmel bir intizam (düzen) var. Öyle ise o hâkim birdir. (Bir olmazsa) çünkü her şeyde sanat ve hikmet o derece acibdir (şaşırtıcıdır) ki o şeyin sâni’i (sanatkârı), her bir şeye muktedir (gücü yeten) olacak, her bir işi bilecek bir derecede kadîr-i mutlak (mutlak güç sahibi) olmak lâzım gelir (gerekir). Öyle ise bir olmazsa, mevcudat (varlıklar) adedince ilahların bulunması lâzım gelir (gerekir). O ilahlar hem birbirine zıt hem birbirine misil (benzer) olacaklar ve o halde şu acib (şaşırtıcı) intizam (düzen) bozulmamak, yüz bin defa muhaldir (imkânsızdır).
Hem madem şu mevcudatın (varlıkların) tabakatı (tabakaları), bir ordudan bin defa daha muntazam (düzenli) bir emir ile hareket ettiği bilbedahe (apaçık) görünüyor. Yıldızların, güneş ve kamerin (ay’ın) muntazaman (düzenli bir şekilde) hareketlerinden tut, tâ badem çiçeklerine kadar her bir taife (topluluk) o kadar muntazam (düzenli), o kadar mükemmel bir surette Kadîr-i Ezelî’nin (ezelî güç sahibinin) o taifeye verdiği nişanları, formaları, güzel libasları (elbiseleri) ve tayin ettiği harekâtı (hareketleri), bin defa ordudan daha muntazam (düzenli) bir tarzda izhar (ortaya koyuyor) ediyor. Öyle ise şu kâinatın mevcudatı (varlıkları) onun emrine bakar ve imtisal (itaat) eder, perde-i gayb (gayb perdesi) arkasında bir Hâkim-i Mutlak’ı (Mutlak Hâkim’i) vardır.
Hem madem o Hâkim, bütün yaptığı icraat-ı hakîmane (hikmetli uygulamalar) şehadetiyle (şahitliğiyle) hem gösterdiği âsâr-ı haşmetle (görkemli eserleriyle) bir Sultan-ı Zülcelal’dir (Celal sahibi Sultan’dır). Hem gösterdiği ihsanat (iyilikler) ile gayet Rahîm (çok merhametli) bir Rab’dir. Hem izhar ettiği (ortaya koyduğu) güzel sanatlarıyla, sanat-perver (sanatsever) ve sanatını çok sever bir Sâni’dir (Sanatkâr’dır). Hem gösterdiği tezyinat (süslemeler) ve merak-âver (merak uyandıran) sanatlarıyla, zîşuurların (şuurlu varlıkların) nazar-ı istihsanını (beğeni bakışını) âsârına (eserlerine) celbetmek (çekmek) isteyen bir Hâlık-ı Hakîm’dir (Hikmetli Yaratan’dır). Hem hilkat-i âlemde (âlemin yaratılışında) gösterdiği muhayyirü’l-ukûl (akılları hayrette bırakan) tezyinatın (süslemelerin) ne demek olduğunu ve mahlukat (yaratılmışlar) nereden gelip nereye gideceğini, rububiyetinin (Rabliğinin) hikmetiyle zîşuura (şuurlu varlığa) bildirmek istediği anlaşılıyor. Elbette bu Hâkim-i Hakîm (Hikmetli Hâkim) ve Sâni’-i Alîm (Her şeyi bilen Sanatkâr), rububiyetini (Rabliğini) göstermek ister.
Hem madem bu kadar gösterdiği âsâr-ı lütuf (lütuf eserleri) ve merhamet ve garaib-i sanat (sanat harikaları) ile zîşuura (şuurlu varlığa) kendini tanıttırmak ve sevdirmek ister. Elbette zîşuurlardan (şuurlu varlıklardan) arzularını ve onlardaki marziyatı (rızayı) ne olduğunu, bir mübelliğ (tebliğ eden) vasıtasıyla (aracılığıyla) bildirecektir. Öyle ise zîşuurlardan (şuurlu varlıklardan) birisini tayin edip onun ile o rububiyetini (Rabliğini) ilan edecektir. Ve sevdiği sanatlarını teşhir (duyurmak) için bir dellâlı (tellalı) kurb-u huzuruna (huzurunun yakınına) müşerref edip (şereflendirip) teşhire (duyurmaya) vasıta (aracı) edecektir. Ve o ulvi (yüce) makasıdını (maksatlarını) sair (diğer) zîşuurlara (şuurlu varlıklara) bildirmekle kemalâtını (mükemmelliklerini) izhar etmek (ortaya koymak) için birisini muallim (öğretmen) tayin edecektir. Ve şu kâinatta dercettiği (yerleştirdiği) tılsımı ve şu mevcudatta (varlıklarda) gizlediği muamma-i rububiyeti (Rabliğin muammasını) manasız kalmamak için herhalde bir rehber tayin edecektir. Ve gösterdiği ve enzarın (bakışların) temaşasına (seyretmesine) neşrettiği (yaydığı) mehasin-i sanat (sanat güzellikleri), faydasız ve abes (boş, anlamsız) kalmamak için onlardaki makasıdı (maksatları) ders verecek bir rehber tayin edecektir. Hem marziyatını (rızasını) zîşuurlara (şuurlu varlıklara) tebliğ etmek için birisini bütün zîşuurların (şuurlu varlıkların) fevkinde (üstünde) bir makama çıkaracak ve marziyatını (rızasını) ona bildirecek, onlara gönderecektir.
Madem hakikat ve hikmet böyle iktiza ediyor (gerektiriyor) ve şu vezaife (görevlere) en elyak (layık) Hazret-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)’dır. Çünkü bilfiil (fiilen) en mükemmel bir surette o vazifeleri yapmıştır. Teşkil ettiği (oluşturduğu) âlem-i İslâm ve gösterdiği nur-u İslâmiyet (İslam nuru), bir şahid-i âdil (adil şahit) ve sadıktır. Öyle ise o zat, doğrudan doğruya bütün kâinatın fevkine (üstüne) çıkıp, bütün mevcudattan (varlıklardan) geçip bir makama girmek lâzımdır ki bütün mahlukatın Hâlık’ı (Yaratıcısı) ile umumî (genel), ulvi (yüce), küllî (kapsamlı) bir sohbet etsin. İşte mi’rac dahi bu hakikati ifade ediyor.
Elhasıl (Özetle), madem şu azîm (yüce) kâinatı mezkûr (adı geçen) maksatlar gibi çok azîm (yüce) makasıd (maksatlar) ve çok büyük gayeler için şu surette teşkil (oluşturmuş), tertip (düzenlemiş) ve tezyin etmiştir (süslemiştir). Hem madem şu mevcudat (varlıklar) içinde, şu umumî rububiyeti (genel Rabliği), bütün dekaikı (incelikleriyle) ile; şu azîm (yüce) saltanat-ı uluhiyeti (ilahlık saltanatını), bütün hakaiki (gerçekleriyle) ile görecek insan nev’i (türü) vardır. Elbette o Hâkim-i Mutlak (Mutlak Hâkim), o insan ile konuşacaktır, makasıdını (maksatlarını) bildirecektir.
Madem her insan cüz’iyetten (kısmiyetten) ve süfliyetten (aşağılıktan) tecerrüd edip (soyutlanıp) en yüksek bir makam-ı küllîye (genel makama) çıkamıyor. O Hâkim’in küllî (genel) hitabına (seslenişine) bizzat (doğrudan) muhatap olamıyor. Elbette o insanlar içinde bazı efrad-ı mahsusa (özel bireyler), o vazife ile muvazzaf (görevli) olacaklar; tâ iki cihetle münasebeti (ilişkisi) bulunsun. Hem insan olmalı, tâ insanlara muallim (öğretmen) olsun. Hem ruhen gayet ulvi (çok yüce) olmalı ki tâ doğrudan doğruya hitaba mazhar (nail) olsun.
Şimdi madem şu insanlar içinde, şu kâinat Sâni’inin (Sanatkârının) makasıdını (maksatlarını) en mükemmel bir surette bildiren ve şu kâinat tılsımını keşfeden (çözen) ve hilkatin (yaratılışın) muammasını açan ve rububiyetin (Rabliğin) mehasin-i saltanatına (saltanatının güzelliklerine) en mükemmel tarzda dellâllık eden (tellallık eden) Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)’dır. Elbette bütün efrad-ı insaniye (insan bireyleri) içinde öyle bir manevî seyr ü sülûku (manevi yolculuğu) olacaktır ki cismanî âlemde seyr ü seyahat suretinde bir mi’racı (Miraç’ı) olacaktır. “Yetmiş bin perde” tabir olunan berzah-ı esma (isimlerin perdesi) ve tecelli-i sıfât ve ef’al (sıfat ve fiillerin tecellisi) ve tabakat-ı mevcudatın (varlık tabakalarının) arkasına kadar kat’-ı meratib (mertebeleri aşma) edecektir. İşte mi’rac budur.
Yine hatıra geliyor ki:
Ey müstemi (dinleyici)! Sen kalbinden diyorsun ki: “Nasıl inanayım, her şeyden daha yakın bir Rabb’e binler sene mesafeyi katedip (aşarak) yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra onunla görüşmek ne demektir?”
Biz de deriz ki: Cenab-ı Hak her şeye, her şeyden daha yakındır. Fakat her şey, ondan nihayetsiz (sınırsız) uzaktır. Nasıl ki güneşin şuuru ve konuşması olsa, senin elindeki âyine (ayna) vasıtasıyla (aracılığıyla) seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki âyine-misal (ayna misali) senin göz bebeğinden sana daha yakın olduğu halde, sen dört bin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette (yönden) ona yanaşamazsın. Eğer terakki etsen (ilerlesen) kamer (ay) makamına gelip, doğrudan doğruya bir mukabele (karşılıklı olma) noktasına çıksan ona yalnız bir nevi âyinedarlık (aynalık) edebilirsin.
Öyle de Şems-i ezel ve ebed (ezel ve ebed güneşi) olan Zat-ı Zülcelal (Celal sahibi Zat) her şeye her şeyden daha yakın olduğu halde, her şey ondan nihayetsiz (sınırsız) uzaktır. Yalnız bütün mevcudatı (varlıkları) katedip (aşarak), cüz’iyetten (kısmiyetten) çıkıp, külliyetin (genelliğin) meratibinde (mertebelerinde) gitgide binler hicablardan (perdelerden) geçip tâ bütün mevcudata muhit (kuşatıcı) bir ismine yanaşır, ondan daha ileride çok meratibi (mertebeleri) kateder (aşar). Sonra bir nevi kurbiyete (yakınlığa) müşerref olur (şereflenir).
Hem mesela bir nefer (er), kumandan-ı a’zamın (en büyük kumandanın) şahs-ı manevîsinden (manevi şahsiyetinden) çok uzaktır. O nefer, kumandanını onbaşılıkta gördüğü küçük bir numune ile gayet uzak bir mesafede, manevî çok perdeler arkasında ona bakar. Hakiki onun şahs-ı manevîsiyle (manevi şahsiyetiyle) kurbiyet (yakınlık) ise mülazımlık (teğmenlik), yüzbaşılık, binbaşılık gibi çok meratib-i külliyeden (genel mertebelerden) geçmek lâzım geliyor (gerekir). Halbuki kumandan-ı a’zam (en büyük kumandan); emriyle, kanunuyla, nazarıyla (bakışıyla), hükmüyle, ilmiyle –sureten (şeklen) olduğu gibi manen de kumandan ise– bizzat (doğrudan) zatıyla o neferin yanında bulunur, görür. Şu hakikat On Altıncı Söz’de gayet kat’î (çok kesin) bir surette ispat edildiğinden ona iktifaen (yetinerek) burada kısa kesiyoruz.
Yine hatıra gelir ki:
Sen kalbinden dersin: “Ben semavatı (gökleri) inkâr ediyorum (reddediyorum), melaikelere (meleklere) inanmıyorum. Semavatta (göklerde) birinin gezmesine, melaikelerle (meleklerle) görüşmesine nasıl inanayım?”
Evet, senin gibi aklı gözüne inmiş ve gözüne perde çekilmiş adamlara söz anlatmak ve bir şey göstermek, elbette müşküldür (zordur). Fakat hak o kadar parlaktır ki körler de görebildiği için biz de deriz ki:
Feza-yı ulvi (yüce uzay), bi’l-ittifak (ittifakla) “esîr” ile doludur. Ziya (ışık), elektrik, hararet (ısı) gibi sair (diğer) seyyalat-ı latîfe (ince akışkanlar), o fezayı dolduran bir maddenin vücuduna (varlığına) delâlet eder (işaret eder). Meyveler ağacını, çiçekler çimenlerini, sümbüller tarlalarını, balıklar denizini bilbedahe (apaçık) gösterdiği gibi şu yıldızlar dahi bizzarure (zorunlu olarak) menşelerini (kaynaklarını), tarlasını, denizini, çimengâhının (çimenlik alanının) vücudunu (varlığını), aklın gözüne sokuyorlar.
Madem âlem-i ulvide (yüce âlemde) muhtelif (farklı) teşkilat var. Muhtelif (farklı) vaziyetlerde muhtelif (farklı) ahkâmlar (hükümler) görünüyor. Öyle ise o ahkâmların (hükümlerin) menşeleri (kaynakları) olan semavat (gökler), muhteliftir (farklıdır). İnsanda cisimden başka nasıl akıl, kalp, ruh, hayal, hâfıza gibi manevî vücudlar (varlıklar) da var. Elbette insan-ı ekber (en büyük insan) olan âlemde ve şu insan meyvesinin şeceresi (ağacı) olan kâinatta, âlem-i cismaniyetten (cisimler âleminden) başka âlemler var. Hem âlem-i arzdan (yeryüzü âleminden), tâ cennet âlemine kadar her bir âlemin birer seması (göğü) vardır.
Hem melaike (melekler) için deriz ki: Seyyarat (gezegenler) içinde mutavassıt (orta, vasat) ve yıldızlar içinde küçük ve kesif (yoğun) olan küre-i arz (yeryüzü); mevcudat (varlıklar) içinde en kıymettar (değerli) ve nurani (nurlu) olan hayat ve şuur, hesapsız bir surette onda bulunuyorlar. Elbette karanlıklı bir hane hükmünde olan şu arza (yere) nisbeten (oranla) müzeyyen (süslü) kasırlar (köşkler), mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler; zîşuur (şuurlu) ve zîhayat (hayat sahibi) ve pek kesretli (çok sayıda) ve muhtelifü’l-ecnas (farklı cinslerden) olan melaike (melekler) ve ruhanîlerin (ruhânilerin) meskenleridir (yaşadıkları yerlerdir). Pek kat’î (çok kesin) bir surette İşaratü’l-İ’caz namındaki tefsirimde `ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ` (Sümme’s-tevâ ile’s-semâi fesevvâhunne seb’a semâvâtin – Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, onu yedi gök halinde düzenledi) âyetinde, semavatın (göklerin) hem vücudu (varlığı) hem taaddüdü (çokluğu) ispat edildiğinden ve melaike (melekler) hakkında Yirmi Dokuzuncu Söz’de iki kere iki dört eder kat’iyetinde (kesinliğinde), melaikelerin (meleklerin) vücudunu (varlığını) ispat ettiğimizden onlara iktifaen (yetinerek) burada kısa kesiyoruz.
Elhasıl (Özetle), esîrden yapılmış; elektrik, ziya (ışık), hararet (ısı), cazibe (çekim) gibi seyyalat-ı latîfenin (ince akışkanların) medarı (kaynağı) olmuş ve hadîste `اَلسَّمَاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ` (Es-semâü mev’ün mekfûfün – Sema, dalgalanması durdurulmuş bir dalgadır) işaretiyle, seyyarat (gezegenler) ve nücumun (yıldızların) harekâtına (hareketlerine) müsait (uygun) olmuş ve Samanyolu denilen “Mecerretü’s-Sema”dan (Göklerin Nehri’nden, Galaksi’den) tâ en yakın seyyareye (gezegenine) kadar, muhtelif (farklı) vaziyet ve teşekkülde (oluşumda) yedi tabaka, her bir tabaka âlem-i arzdan (yeryüzü âleminden), tâ âlem-i berzaha (kabir âlemine), âlem-i misale (misal âlemine), tâ âlem-i âhirete kadar birer âlemin damı hükmünde birer semanın (göğün) bulunması, hikmeten (hikmet açısından), aklen iktiza eder (gerektirir).
Hem hatıra gelir ki:
Ey mülhid (inkârcı)! Sen dersin: “Bin müşkülat (güçlük) ile tayyare (uçak) vasıtasıyla (aracılığıyla) ancak bir iki kilometre yukarıya çıkılabilir. Nasıl, bir insan cismiyle binler sene mesafeyi birkaç dakika zarfında (içinde) kateder (aşar), gider, gelir?”
Biz de deriz: Arz (yeryüzü) gibi ağır bir cisim, fenninizce (ilminizce) hareket-i seneviyesiyle (yıllık hareketiyle) bir dakikada takriben (yaklaşık) yüz seksen sekiz saat mesafeyi keser (aşar). Takriben (yaklaşık) yirmi beş bin senelik mesafeyi, bir senede katediyor (aşıyor). Acaba, şu muntazam (düzenli) harekâtı (hareketleri) ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kadîr-i Zülcelal (Celal sahibi Güçlü); bir insanı, arşa getiremez mi? Şemsin (Güneşin) cazibesi (çekimi) denilen bir kanun-u Rabbanî (Rabbe ait bir kanun) ile Mevlevî gibi etrafında pek ağır olan cism-i arzı (yeryüzü cismini) gezdiren bir hikmet, cazibe-i rahmet-i Rahman (Rahman’ın rahmetinin çekimi) ile ve incizab-ı muhabbet-i Şems-i Ezel (ezel güneşinin muhabbetinin cezbesi) ile bir cism-i insanı berk gibi (şimşek gibi) arş-ı Rahman’a çıkaramaz mı?
Yine hatıra gelir ki:
Diyorsun: “Haydi çıkabilir, niçin çıkmış? Ne lüzumu (gereği) var? Veliler gibi ruh ve kalbi ile gitse yeter.”
Biz de deriz ki: Madem Sâni’-i Zülcelal (Celal sahibi Sanatkâr), mülk ve melekûtundaki (görünen ve görünmeyen âlemlerindeki) âyât-ı acibesini (şaşırtıcı delillerini) göstermek ve şu âlemin tezgâh ve menbalarını (kaynaklarını) temaşa ettirmek (seyrettirmek) ve a’mal-i beşeriyenin (insanlık amellerinin) netaic-i uhreviyesini (ahiretteki neticelerini) irae etmek (göstermek) istemiş. Elbette âlem-i mubsıratın (görünenler âleminin) anahtarı hükmünde olan gözünü ve mesmuat (işitilenler) âlemindeki âyâtı (delilleri) temaşa eden (seyreden) kulağını, arşa kadar beraber alması lâzım geldiği gibi; ruhunun hadsiz (sınırsız) vezaife (görevlere) medar (dayanak) olan âlât (aletler) ve cihazatının (donanımının) makinesi hükmünde olan cism-i mübareğini (mübarek cismini) dahi tâ arşa kadar beraber alması mukteza-yı akıl (aklın gereği) ve hikmettir.
Nasıl ki cennette, hikmet-i İlahiye (Allah’ın hikmeti) cismi ruha arkadaş ediyor. Çünkü pek çok vezaif-i ubudiyete (kulluk görevlerine) ve hadsiz (sınırsız) lezaiz (lezzetler) ve âlâma (elemlere) medar (kaynak) olan cesettir. Elbette o cesed-i mübarek, ruha arkadaş olacaktır. Madem cennete cisim, ruh ile beraber gider. Elbette cennetü’l-me’va (sığınılacak cennet) gövdesi olan Sidretü’l-münteha’ya (son sınır ağacına) urûc eden (yükselen) Zat-ı Ahmediye (Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)) (aleyhissalâtü vesselâm) ile cesed-i mübareğini (mübarek cismini) refakat ettirmesi (eşlik ettirmesi), ayn-ı hikmettir (hikmetin ta kendisidir).
Yine hatıra gelir ki:
Dersin: “Birkaç dakikada binler sene mesafeyi katetmek (aşmak), aklen muhaldir (imkânsızdır)?”
Biz de deriz ki: Sâni’-i Zülcelal’in (Celal sahibi Sanatkârın) sanatında harekât (hareketler), nihayet derecede muhteliftir (farklıdır). Mesela, savtın (sesin) süratiyle; ziya (ışık), elektrik, ruh, hayal süratleri ne kadar mütefavit (farklı) olduğu malûm. Seyyaratın (gezegenlerin) dahi fennen (ilmî olarak) harekâtı (hareketleri) o kadar muhteliftir (farklıdır) ki akıl hayrettedir. Acaba latîf (ince) cismi, urûcda (yükselişte) süratli olan ulvi (yüce) ruhuna tabi olmuş; ruh süratinde hareketi nasıl akla muhalif (aykırı) görünür? Hem on dakika yatsan bazı olur ki bir sene kadar hâlâta (hallere) maruz olursun. Hattâ (hatta) bir dakikada insan gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimatı (kelimeleri) toplansa uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır (gereklidir). Demek oluyor ki bir zaman-ı vâhid (tek bir zaman), iki şahsa nisbeten (göre), birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer.
Şu manaya bir temsil ile bak ki: İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan (sesten), ziyadan (ışıktan), elektrikten, ruhtan, hayalden tezahür eden (ortaya çıkan) sürat-i harekâtta (hareket süratlerinde) bir mikyas (ölçü) olmak için şöyle bir saat farz ediyoruz ki o saatte on iğne var. Birisi, saatleri gösterir. Biri de ondan altmış defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi, altmış defa daha geniş bir daire içinde saniyeleri; diğeri, yine altmış defa daha geniş bir dairede sâliseleri (saliseleri, saniyenin altmışta biri) ve hâkeza (bunun gibi) râbiaları (dördüncüleri), hâmiseleri (beşincileri), sâdise (altıncı), sâbia (yedinci), sâmine (sekizinci), tâsia (dokuzuncu), tâ âşireleri (onuncuları) sayacak gayet muntazam (çok düzenli) azîm (büyük) bir dairede birer ibre farz ediyoruz. Faraza (varsayalım) saati sayan ibrenin dairesi, küçük saatimiz kadar olsa herhalde âşireleri (onuncuları) sayan ibrenin dairesi, arzın (yeryüzünün) medar-ı senevîsi (yıllık yörüngesi) kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir (gerekir).
Şimdi iki şahıs farz ediyoruz: Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi o ibrenin harekâtına (hareketlerine) göre temaşa ediyor (seyrediyor). Diğeri, âşireleri (onuncuları) sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman-ı vâhidde (tek bir zamanda) müşahede ettikleri (gözlemledikleri) eşya, saatimizle arzın (yeryüzünün) medar-ı senevîsi (yıllık yörüngesi) nisbeti gibi meşhudatça (gözlemlenenler açısından) pek çok farkları vardır. İşte zaman, çünkü harekâtın (hareketlerin) bir rengi, bir levni (çeşidi) yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta (hareketlerde) cari (geçerli) olan bir hüküm, zamanda dahi caridir (geçerlidir).
İşte bir saatte meşhudatımız (gözlemlediklerimiz), bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuur (şuurlu) şahsın meşhudatı (gözlemledikleri) kadar olduğu ve hakikat-i ömrü (ömür gerçeği) de o kadar olduğu halde; âşire ibresine (onuncu ibreye) binen şahıs gibi aynı zamanda, o muayyen (belirli) saatte Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm), burak-ı tevfik-i İlahîye (Allah’ın başarısı burakına) biner; berk gibi (şimşek gibi) bütün daire-i mümkinatı (mümkünler dairesini) katedip (aşarak), acayib-i mülk (mülkün harikaları) ve melekûtu (ve melekûtun) görüp, daire-i vücub (varlığı zorunlu olma dairesine) noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup (şereflenip), rü’yet-i cemal-i İlahîye (Allah’ın cemalini görmeye) mazhar olarak (nail olarak), fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.
Yine hatıra gelir ki:
Dersiniz: “Evet olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün vaki olmuyor (gerçekleşmiyor). Bunun emsali (benzerleri) var mı ki kabul edilsin? Emsali (benzerleri) olmayan bir şeyin, yalnız imkânı ile vukuuna (gerçekleşmesine) nasıl hükmedilebilir?”
Biz de deriz ki: Emsali (benzerleri) o kadar çoktur ki hesaba gelmez. Mesela, her zînazar (göz sahibi) gözüyle yerden tâ Neptün seyyaresine (gezegenine) kadar bir saniyede çıkar. Her zîilim (ilim sahibi) aklıyla kozmoğrafya kanunlarına binip yıldızların tâ arkasına bir dakikada gider. Her zîiman (iman sahibi), namazın ef’al (fiiller) ve erkânına (şartlarına) fikrini bindirip, bir nevi mi’rac ile kâinatı arkasına atıp huzura kadar gider. Her zîkalb (kalp sahibi) ve kâmil (olgun) veli, seyr ü sülûk (manevi yolculuk) ile arştan ve daire-i esma ve sıfâttan (isim ve sıfatlar dairesinden) kırk günde geçebilir. Hattâ (hatta) Şeyh-i Geylanî, İmam-ı Rabbanî gibi bazı zatların ihbarat-ı sadıkaları (doğru haberleri) ile bir dakikada arşa kadar urûc-u ruhanîleri (ruhani yükselişleri) oluyor. Hem ecsam-ı nurani (nurlu cisimler) olan melaikelerin (meleklerin) arştan ferşe (yere), ferşten arşa kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır. Hem ehl-i cennet, mahşerden (kıyamet meydanından) cennet bağlarına kısa bir zamanda urûc ediyorlar (yükseliyorlar).
Elbette bu kadar numuneler gösteriyorlar ki bütün evliyaların sultanı, umum (tüm) mü’minlerin imamı, umum (tüm) ehl-i cennetin reisi ve umum (tüm) melaikenin (meleklerin) makbulü olan Zat-ı Ahmediye’nin (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) zatının) (aleyhissalâtü vesselâm) seyr ü sülûkuna (manevi yolculuğuna) medar (dayanak) bir mi’racı bulunması ve onun makamına münasip bir surette olması, ayn-ı hikmettir (hikmetin ta kendisidir) ve gayet makuldür (çok akla uygundur) ve şüphesiz vakidir (gerçekleşmiştir).
Üçüncü Esas
Hikmet-i mi’rac nedir?
Elcevap: Mi’racın hikmeti o kadar yüksektir ki fikr-i beşer (insan düşüncesi) ulaşamıyor. O kadar derindir ki ona yetişemiyor. O kadar incedir ve latîftir (inceliklidir) ki akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işaretlerle, hakikatleri bilinmezse de vücudları (varlıkları) bildirilebilir. Şöyle ki:
Şu kâinatın Hâlık’ı (Yaratıcısı), şu kesret (çokluk) tabakatında (tabakalarında) nur-u vahdetini (birlik nurunu) ve tecelli-i ehadiyetini (birliğinin tecellisini) göstermek için kesret (çokluk) tabakatının müntehasından (son noktasından) tâ mebde-i vahdete (birliğin başlangıcına) bir hayt-ı ittisal (bağlantı ipi) suretinde bir mi’rac ile bir ferd-i mümtazı (seçkin bir bireyi), bütün mahlukat (yaratılmışlar) hesabına, kendine muhatap ittihaz ederek (kabul ederek), bütün zîşuur (şuurlu varlıklar) namına, makasıd-ı İlahiyesini (Allah’ın maksatlarını) ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarı (bakışı) ile âyine-i mahlukatında (yaratılmışlar aynasında) cemal-i sanatını (sanatının güzelliğini), kemal-i rububiyetini (Rabliğinin mükemmelliğini) müşahede etmek (gözlemlemek) ve ettirmektir.
Hem Sâni’-i âlem’in (âlemin Sanatkârının), âsârın (eserlerin) şehadetiyle (şahitliğiyle) nihayetsiz cemal ve kemali vardır. Cemal hem kemal, ikisi de mahbub-u lizatihîdirler (bizzat sevilendirler). Yani bizzat (doğrudan) sevilirler. Öyle ise o cemal ve kemal sahibinin cemal ve kemaline nihayetsiz (sınırsız) bir muhabbeti (sevgisi) vardır. O nihayetsiz (sınırsız) muhabbeti (sevgisi), masnuatında (sanat eserlerinde) çok tarzlarda tezahür ediyor (ortaya çıkıyor). Masnuatını (sanat eserlerini) sever çünkü masnuatının (sanat eserlerinin) içinde cemalini (güzelliğini), kemalini (mükemmelliğini) görür. Masnuat (sanat eserleri) içinde en sevimli ve en âlî (yüce), zîhayattır (hayat sahibidir). Zîhayatlar (hayat sahipleri) içinde en sevimli ve âlî (yüce), zîşuurdur (şuurlu varlıktır). Ve zîşuurun (şuurlu varlığın) içinde câmiiyet (kapsayıcılık) itibarıyla (açısından) en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde istidadı (yetenekleri) tamamıyla inkişaf eden (gelişen), bütün masnuatta (sanat eserlerinde) münteşir (yayılmış) ve mütecelli (görünür) kemalâtın (mükemmelliklerin) numunelerini gösteren fert (birey), en sevimlidir.
İşte Sâni’-i mevcudat (varlıkların Sanatkârı), bütün mevcudatta (varlıklarda) intişar eden (yayılan) tecelli-i muhabbetin (sevgi tecellisinin) bütün envaını (çeşitlerini) bir noktada, bir âyinede (aynada) görmek ve bütün enva-ı cemalini (güzellik çeşitlerini), ehadiyet sırrıyla (birliğinin sırrıyla) göstermek için; şecere-i hilkatten (yaratılış ağacından) bir meyve-i münevver (nurlu meyve) derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaik-i esasiyesini (temel gerçeklerini) istiab edecek (kapsayacak) bir çekirdek hükmünde olan bir zatı, o mebde-i evvel (ilk başlangıç) olan çekirdekten, tâ münteha (son nokta) olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal (bağlantı ipi) hükmünde olan bir mi’rac ile o ferdin kâinat namına mahbubiyetini (sevilirliğini) göstermek ve huzuruna celbetmek (çekmek) ve rü’yet-i cemaline (cemalini görmeye) müşerref etmek (şereflendirmek) ve ondaki halet-i kudsiyeyi (kutsal hâli) başkasına sirayet ettirmek (geçirmek) için kelâmıyla (sözüyle) taltif edip (ödüllendirip) fermanıyla tavzif etmektir (görevlendirmektir).
Şimdi şu hikmet-i âliyeye (yüce hikmete) bakmak için iki temsil dürbünüyle (dürbünüyle) tarassud edeceğiz (gözlemleyeceğiz).
Birinci temsil: On Birinci Söz’ün hikâye-i temsiliyesinde (temsili hikâyesinde) tafsilen (ayrıntılı olarak) beyan edildiği (açıklandığı) gibi nasıl ki bir sultan-ı zîşanın (şanlı bir sultanın), pek çok hazineleri ve o hazinelerde pek çok cevahirlerin (mücevherlerin) envaı (çeşitleri) bulunsa hem sanayi-i garibede (şaşırtıcı sanatlarda) çok mahareti (hüneri) olsa ve hesapsız fünun-u acibeye (şaşırtıcı bilimlere) marifeti (bilgisi), ihatası (kuşatması) bulunsa, nihayetsiz (sınırsız) ulûm-u bedîaya (eşsiz bilimlere) ilim ve ıttılaı (bilgisi, haberdarlığı) olsa; her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görüp ve göstermek istemesi sırrınca elbette o sultan-ı zîfünun (ilim sahibi sultan) dahi bir meşher (sergi) açmak ister ki içinde sergiler dizsin, tâ nâsın (insanların) enzarına (bakışlarına) saltanatının haşmetini (görkemini) hem servetinin şaşaasını (parıltısını) hem kendi sanatının hârikalarını (harikalarını) hem kendi marifetinin (bilgisinin) garibelerini (şaşırtıcı yönlerini) izhar edip (ortaya koyup) göstersin; tâ cemal ve kemal-i manevîsini (manevi güzelliğini ve mükemmelliğini) iki vecihle (yönden) müşahede etsin (gözlemlesin). Bir vechi (yönü): Bizzat (doğrudan) nazar-ı dekaik-aşinasıyla (incelikleri tanıyan bakışıyla) görsün. Diğeri: Gayrın (başkalarının) nazarıyla (bakışıyla) baksın. Ve şu hikmete binaen (dayanarak) elbette cesîm (iri), muhteşem (görkemli), geniş bir saray yapmaya başlar. Şahane bir surette dairelere, menzillere (durağa) taksim eder (böler). Hazinelerinin türlü türlü murassaatıyla (mücevherleriyle) süslendirip kendi dest-i sanatının (sanat elinin) en güzel, en latîf (ince) sanatlarıyla ziynetlendirir (süsler). Fünun (ilimler) ve hikmetinin en incelikleriyle tanzim eder (düzenler). Ve ulûmunun (ilimlerinin) âsâr-ı mu’cizekâraneleriyle (mu’cizevi eserleriyle) donatır, tekmil eder (tamamlar). Sonra nimetlerinin çeşitleriyle, taamlarının (yemeklerinin) lezizleriyle, her taifeye (zümreye) lâyık sofraları serer. Bir ziyafet-i âmme (genel ziyafet) ihzar eder (hazırlar). Sonra raiyetine (halkına) kendi kemalâtını (mükemmelliklerini) göstermek için onları seyre ve ziyafete davet eder.
Sonra birisini yaver-i ekrem (en değerli yaver) yapar, aşağıki tabakat (tabakalar) ve menzillerden (duraqlardan) yukarıya davet eder; daireden daireye, üst üstteki tabakalarda gezdirir. O acib (şaşırtıcı) sanatının makinelerini ve tezgâhlarını ve aşağıdan gelen mahsulatın (ürünlerin) mahzenlerini (depolarını) göstere göstere, tâ daire-i hususiyesine (özel dairesine) kadar getirir. Bütün o kemalâtının (mükemmelliklerinin) madeni (kaynağı) olan mübarek zatını ona göstermekle ve huzuruyla onu müşerref (şereflendirir) eder. Kasrın (sarayın) hakaikini (gerçeklerini) ve kendi kemalâtını (mükemmelliklerini) ona bildirir. Seyircilere rehber tayin eder, gönderir. Tâ o sarayın sâni’ini (sanatkârını), o sarayın müştemilatıyla (içindekilerle), nukuşuyla (nakışlarıyla), acayibiyle (şaşırtıcı şeyleriyle), ahaliye (halka) tarif etsin. Ve sarayın nakışlarındaki rumuzunu (sırrını) bildirip ve içindeki sanatlarının işaretlerini öğretip, derûnundaki (içindeki) manzum (düzenli) murassalar (mücevherler) ve mevzun (ölçülü) nukuş (nakışlar) nedir ve saray sahibinin kemalâtını (mükemmelliklerini) ve hünerlerini nasıl gösterirler, o saraya girenlere tarif etsin ve girmenin âdabını (edeplerini) ve seyrin (gezintinin) merasimini (törenlerini) bildirip ve görünmeyen sultan-ı zîfünun (ilim sahibi sultan) ve zîşuuna (şuurlu olana) karşı, marziyatı (rızası) ve arzuları dairesinde teşrifat (protokol) merasimini tarif etsin.
Aynen öyle de `وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى` (Ve lillâhil meselül a’lâ – En yüce örnek Allah’a aittir) ezel ebed Sultanı olan Sâni’-i Zülcelal (Celal sahibi Sanatkâr), nihayetsiz (sınırsız) kemalâtını (mükemmelliklerini) ve nihayetsiz (sınırsız) cemalini (güzelliğini) görmek ve göstermek istemiştir ki şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki her bir mevcud (varlık), pek çok dillerle onun kemalâtını (mükemmelliklerini) zikreder. Pek çok işaretlerle cemalini (güzelliğini) gösterir. Esma-i hüsnasının (Allah’ın en güzel isimlerinin) her bir isminde ne kadar gizli manevî defineler (hazineler) ve her bir unvan-ı mukaddesesinde (kutsal unvanında) ne kadar mahfî (gizli) letaif (incelikler) bulunduğunu, şu kâinat bütün mevcudatıyla (varlıklarıyla) gösterir. Ve öyle bir tarzda gösterir ki bütün fünun (ilimler), bütün desatiriyle (kanunlarıyla) şu kitab-ı kâinatı (kâinat kitabını), zaman-ı Âdem’den (Hz. Âdem’den) beri mütalaa ediyor (inceliyor). Halbuki o kitap, esma ve kemalât-ı İlahiyeye (Allah’ın isim ve mükemmelliklerine) dair ifade ettiği manaların ve gösterdiği âyetlerin öşr-i mi’şarını (onda birinin onda birini) daha okuyamamış.
İşte şöyle bir saray-ı âlemi (âlem sarayını), kendi kemalât (mükemmellikler) ve cemal-i manevîsini (manevi güzelliğini) görmek ve göstermek için bir meşher (sergi) hükmünde açan Celil-i Zülcemal (Celal ve Cemal sahibi), Cemil-i Zülcelal (Celal sahibi Güzel), Sâni’-i Zülkemal’in (Kemal sahibi Sanatkâr’ın) hikmeti iktiza ediyor (gerektiriyor) ki şu âlem-i arzdaki (yeryüzü âlemindeki) zîşuurlara (şuurlu varlıklara) nisbeten (oranla) abes (boş, anlamsız) ve faydasız olmamak için o sarayın âyetlerinin manasını birisine bildirsin. O saraydaki acayibin (şaşırtıcı şeylerin) menbalarını (kaynaklarını) ve netaicinin (neticelerinin) mahzenleri (depoları) olan avâlim-i ulviyede (yüce âlemlerde) birisini gezdirsin. Ve bütün onların fevkine (üstüne) çıkarsın ve kurb-u huzuruna (huzurunun yakınına) müşerref etsin (şereflendirsin) ve âhiret âlemlerinde gezdirsin, umum ibadına (tüm kullarına) bir muallim (öğretmen) ve saltanat-ı rububiyetine (Rabliğinin saltanatına) bir dellâl (tellal) ve marziyat-ı İlahiyesine (Allah’ın rızasına) bir mübelliğ (tebliğ edici) ve saray-ı âlemindeki âyât-ı tekviniyesine (yaratılış delillerine) bir müfessir (yorumlayıcı) gibi çok vazifeler (görevler) ile tavzif etsin (görevlendirsin). Mu’cizat (mu’cizeler) nişanlarıyla imtiyazını (ayrıcalığını) göstersin. Kur’an gibi bir ferman ile o şahsı, Zat-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Allah’ın) has (özel) ve sadık bir tercümanı olduğunu bildirsin.
İşte mi’racın pek çok hikmetlerinden şu temsil dürbünüyle (dürbünüyle) bir ikisini numune olarak gösterdik. Sairlerini (diğerlerini) kıyas edebilirsin.
İkinci Temsil: Nasıl ki bir zat-ı zîfünun (ilim sahibi bir zat), mu’ciz-nüma (mu’cize gösteren) bir kitabı telif edip (yazıp) yazsa; öyle bir kitap ki her sahifesinde yüz kitap kadar hakaik (gerçekler), her satırında yüz sahife kadar latîf (ince) manalar, her bir kelimesinde yüz satır kadar hakikatler, her harfinde yüz kelime kadar manalar bulunsa bütün o kitabın maânî (anlamları) ve hakaikleri (gerçekleri), o kâtib-i mu’ciz-nümanın (mu’cize gösteren yazarın) kemalât-ı maneviyesine (manevi mükemmelliklerine) baksa, işaret etse elbette öyle bitmez bir hazineyi kapalı bırakıp abes (boş) etmez. Her halde o kitabı, bazılara ders verecek. Tâ o kıymettar (değerli) kitap, manasız kalıp beyhude (boşuna) olmasın. Onun gizli kemalâtı (mükemmellikleri) zahir olup (ortaya çıkıp) kemalini (mükemmelliğini) bulsun ve cemal-i manevîsi (manevi güzelliği) görünsün. O da sevinsin ve sevdirsin. Hem o acib (şaşırtıcı) kitabı bütün maânîsiyle (anlamlarıyla), hakaikiyle (gerçekleriyle) ders verecek birisini, en birinci sahifeden tâ nihayete (sona) kadar üstünde ders vere vere geçirecektir.
Aynen öyle de Nakkaş-ı Ezelî (ezelî nakkaş), şu kâinatı, kemalâtını (mükemmelliklerini) ve cemalini (güzelliğini) ve hakaik-i esmasını (isimlerinin gerçeklerini) göstermek için öyle bir tarzda yazmıştır ki bütün mevcudat (varlıklar), hadsiz (sınırsız) cihetlerle nihayetsiz (sınırsız) kemalâtını (mükemmelliklerini) ve esma (isimler) ve sıfâtını (sıfatlarını) bildirir, ifade eder. Elbette bir kitabın manası bilinmezse hiçe sukut eder (düşer). Bâhusus (özellikle) böyle her bir harfi, binler manayı tazammun eden (içeren) bir kitap, sukut edemez ve ettirilmez. Öyle ise o kitabı yazan, elbette onu bildirecektir, her taifenin (zümrenin) istidadına (yeteneklerine) göre bir kısmını anlattıracaktır. Hem umumunu (hepsini), en âmm (en genel) nazarlı, en küllî (en genel) şuurlu, en mümtaz (seçkin) istidatlı (yetenekli) bir ferde (bireye) ders verecektir. Öyle bir kitabın umumunu (hepsini) ve küllî (genel) hakaikini (gerçeklerini) ders vermek için gayet yüksek bir seyr ü sülûk (manevi yolculuk) ettirmek hikmeten lâzımdır (gereklidir). Yani, birinci sahifesi olan tabakat-ı kesretin (çokluk tabakalarının) en nihayetinden (son noktasından) tut, tâ münteha (son nokta) sahifesi olan daire-i ehadiyete (Allah’ın birliği dairesine) kadar bir seyeran (seyahat) ettirmek lâzım geliyor (gerekir). İşte şu temsil ile mi’racın ulvi (yüce) hikmetlerine bir derece bakabilirsin.
Şimdi makam-ı istima’da (dinleme makamında) olan mülhide (inkârcıya) bakıp kalbini dinleyeceğiz, ne hale girdiğini göreceğiz. İşte hatıra geliyor ki:
Onun kalbi diyor: Ben inanmaya başladım. Fakat iyi anlayamıyorum. Üç mühim (önemli) müşkülüm (problemim) daha var.
Birincisi: Şu mi’rac-ı azîm (yüce Miraç), niçin Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm)’a mahsustur (özeldir)?
İkincisi: O zat, nasıl şu kâinatın çekirdeğidir? Dersiniz: Kâinat, onun nurundan halk olunmuş (yaratılmış). Hem kâinatın en âhir (son) ve en münevver (nurlu) meyvesidir. Bu ne demektir?
Üçüncüsü: Sâbık (önceki) beyanatınızda (açıklamalarınızda) diyorsunuz ki âlem-i ulviye (yüce âleme) çıkmak; şu âlem-i arziyedeki (yeryüzü âlemindeki) âsârların (eserlerin) makinelerini, tezgâhlarını ve netaicinin (neticelerinin) mahzenlerini (depolarını) görmek için urûc etmiştir (yükselmiştir). Ne demektir?
Elcevap:
Birinci Müşkülünüz: Otuz adet Sözlerde tafsilen (ayrıntılı olarak) halledilmiştir (çözülmüştür). Yalnız şurada Zat-ı Ahmediye’nin (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) zatının) (aleyhissalâtü vesselâm) kemalâtına (mükemmelliklerine) ve delail-i nübüvvetine (peygamberlik delillerine) ve o mi’rac-ı a’zama (en büyük Miraç’a) en elyak (layık) o olduğuna icmalî (kısa, özet) işaretler nevinde (türünde), bir muhtasar (kısa) fihriste (liste) gösteriyoruz. Şöyle ki:
Evvela: Tevrat, İncil, Zebur gibi kütüb-ü mukaddeseden (kutsal kitaplardan), pek çok tahrifata (bozulmaya) maruz (uğramış) oldukları halde, şu zamanda dahi Hüseyin-i Cisrî gibi bir muhakkik (araştırmacı), nübüvvet-i Ahmediyeye (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) peygamberliğine) (aleyhissalâtü vesselâm) dair yüz on dört işarî (işaretli) beşaretleri (müjdeleri) çıkarıp “Risale-i Hamîdiye”de göstermiştir.
Sâniyen (İkinci olarak): Tarihçe sabit (kesin), Şıkk ve Satih gibi meşhur iki kâhinin, nübüvvet-i Ahmediyeden (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) peygamberliğinden) (aleyhissalâtü vesselâm) biraz evvel, nübüvvetine (peygamberliğine) ve Âhir Zaman Peygamberi o olduğuna beyanatları (açıklamaları) gibi çok beşaretler (müjdeler), sahih (doğru) bir surette tarihen nakledilmiştir.
Sâlisen (Üçüncü olarak): Veladet-i Ahmediye (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) doğumu) (aleyhissalâtü vesselâm) gecesinde Kâbe’deki sanemlerin (putların) sukutuyla (yıkılmasıyla), Kisra-yı Faris’in (Pers Kralı Kisra’nın) saray-ı meşhuresi olan Eyvan’ı inşikak (yarılma) etmesi gibi irhasat (peygamberliğin ön belirtileri) denilen yüzer hârika (harika olay), tarihçe meşhurdur.
Râbian (Dördüncü olarak): Bir orduya parmağından gelen suyu içirmesi ve camide bir cemaat-i azîme (büyük bir cemaat) huzurunda, kuru direğin, minberin naklinden (taşınmasından) dolayı müfarakat-ı Ahmediyeden (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) ayrılığından) (aleyhissalâtü vesselâm) deve gibi enîn ederek (inleyerek) ağlaması `وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ` (Ve inşakkal kamer – Ve ay yarıldı) nassı (açık metni) ile şakk-ı kamer (ay’ın yarılması) gibi muhakkiklerin (araştırmacıların) tahkikatıyla (araştırmalarıyla) bine bâliğ (ulaşan) mu’cizatla (mu’cizelerle) serfiraz (şereflendirilmiş) olduğunu tarih ve siyer (Peygamberin hayatı) gösteriyor.
Hâmisen (Beşinci olarak): Dost ve düşmanın ittifakıyla (birleşmesiyle) ahlâk-ı hasenenin (güzel ahlakın) şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelatının (ilişkilerinin) şehadetiyle (şahitliğiyle) secaya-yı sâmiye (yüce karakter), vazifesinde ve tebligatında (tebliğlerinde) en âlî (yüce) bir derecede; ve din-i İslâm’daki mehasin-i ahlâkın (ahlak güzelliklerinin) şehadetiyle (şahitliğiyle), şeriatında en âlî (yüce) hisal-ı hamîde (övülmüş özellikler), en mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf (insaf sahipleri) ve dikkat tereddüt etmez.
Sâdisen (Altıncı olarak): Onuncu Söz’ün İkinci İşareti’nde işaret edildiği (edildiği) gibi uluhiyet (ilahlık), mukteza-yı hikmet (hikmetin gereği) olarak tezahür (ortaya çıkış) istemesine mukabil (karşılık), en a’zamî (en yüce) bir derecede Zat-ı Ahmediye (Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)) (aleyhissalâtü vesselâm) dinindeki a’zamî (en yüce) ubudiyetiyle (kulluğuyla) en parlak bir derecede göstermiştir.
Hem Hâlık-ı âlem’in (âlemin Yaratıcısının) nihayet kemaldeki (mükemmelliğin son noktasındaki) cemalini (güzelliğini) bir vasıta (aracı) ile göstermek, mukteza-yı hikmet (hikmetin gereği) ve hakikat olarak istemesine mukabil (karşılık); en güzel bir surette gösterici ve tarif edici (tanımlayıcı), bilbedahe (apaçık) o zattır.
Hem Sâni’-i âlem’in (âlemin Sanatkârının) nihayet cemalde (güzelliğin son noktasında) olan kemal-i sanatı (sanat mükemmelliği) üzerine enzar-ı dikkati (dikkat bakışlarını) celbetmek (çekmek), teşhir etmek (duyurmak) istemesine mukabil (karşılık); en yüksek bir sadâ (ses) ile dellâllık (tellallık) eden, yine bilmüşahede (gözlemle) o zattır.
Hem bütün âlemlerin Rabb’i, kesret (çokluk) tabakatında (tabakalarında) vahdaniyetini (birliğini) ilan etmek istemesine mukabil (karşılık) –tevhidin (Allah’ın birliğinin) en a’zamî (en yüce) bir derecede– bütün meratib-i tevhidi (tevhid mertebelerini) ilan eden yine bizzarure (zorunlu olarak) o zattır.
Hem Sahib-i âlem’in (âlemin Sahibinin) nihayet derecede âsârındaki (eserlerindeki) cemalin (güzelliğin) işaretiyle, nihayetsiz (sınırsız) hüsn-ü zatîsini (zatının güzelliğini) ve cemalinin (güzelliğinin) mehasinini (güzelliklerini) ve hüsnünün (güzelliğinin) letaifini (inceliklerini) âyinelerde (aynalarda) mukteza-yı hakikat (hakikatin gereği) ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukabil (karşılık); en şaşaalı (parıltılı) bir surette âyinedarlık (aynalık) eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren yine bilbedahe (apaçık) o zattır.
Hem şu saray-ı âlemin (âlem sarayının) Sâni’i (Sanatkârı), gayet hârika (çok harika) mu’cizeleri (mu’cizeleri) ile ve gayet kıymettar (çok değerli) cevahirler (mücevherler) ile dolu hazine-i gaybiyelerini (gaybi hazinelerini) izhar (ortaya koymak) ve teşhir (duyurmak) istemesi ve onlarla kemalâtını (mükemmelliklerini) tarif etmek ve bildirmek istemesine mukabil (karşılık); en a’zamî (en yüce) bir surette teşhir edici (duyurucu) ve tavsif edici (tanımlayıcı) ve tarif edici (tanıtıcı) yine bilbedahe (apaçık) o zattır.
Hem şu kâinatın Sâni’i (Sanatkârı), şu kâinatı enva-ı acayip (şaşırtıcı çeşitler) ve ziynetlerle (süslerle) süslendirmek suretinde yapması ve zîşuur (şuurlu) mahlukatını (yaratılmışlarını) seyir ve tenezzüh (gezinti) ve ibret ve tefekkür (derin düşünme) için ona idhal etmesi (dahil etmesi) ve mukteza-yı hikmet (hikmetin gereği) olarak onlara o âsâr (eserler) ve sanayiinin (sanatların) manalarını, kıymetlerini, ehl-i temaşa (seyredenlere) ve tefekküre (düşünenlere) bildirmek istemesine mukabil (karşılık); en a’zamî (en yüce) bir surette cin ve inse (insana), belki ruhanîlere (ruhanilere) ve melaikelere (meleklere) de Kur’an-ı Hakîm vasıtasıyla (aracılığıyla) rehberlik eden, yine bilbedahe (apaçık) o zattır.
Hem şu kâinatın Hâkim-i Hakîm’i (Hikmetli Hâkimi), şu kâinatın tahavvülatındaki (değişimlerindeki) maksat ve gayeyi tazammun eden (içeren) tılsım-ı muğlakını (anlaşılmaz tılsımını) ve mevcudatın (varlıkların) “Nereden? Nereye? Ve ne oldukları?” olan şu üç sual-i müşkülün (zor sorunun) muammasını bir elçi vasıtasıyla (aracılığıyla) umum (tüm) zîşuurlara (şuurlu varlıklara) açtırmak istemesine mukabil (karşılık), en vâzıh (açık) bir surette ve en a’zamî (en yüce) bir derecede hakaik-i Kuraniye (Kur’an hakikatleri) vasıtasıyla (aracılığıyla) o tılsımı açan ve o muammayı halleden, yine bilbedahe (apaçık) o zattır.
Hem şu âlemin Sâni’-i Zülcelal’i (Celal sahibi Sanatkârı), bütün güzel masnuatıyla (sanat eserleriyle) kendini zîşuur (şuurlu) olanlara tanıttırmak ve kıymetli nimetlerle kendini onlara sevdirmesi, bizzarure (zorunlu olarak) onun mukabilinde (karşılığında) zîşuur (şuurlu) olanlara marziyatı (rızası) ve arzu-yu İlahiyelerini (Allah’ın arzularını) bir elçi vasıtasıyla (aracılığıyla) bildirmesini istemesine mukabil (karşılık), en a’lâ (yüce) ve ekmel (mükemmel) bir surette, Kur’an vasıtasıyla (aracılığıyla) o marziyat (rıza) ve arzuları beyan eden (açıklayan) ve getiren, yine bilbedahe (apaçık) o zattır.
Hem Rabbü’l-âlemîn (âlemlerin Rabbi), meyve-i âlem (âlemin meyvesi) olan insana, âlemi içine alacak bir vüs’at-i istidat (yetenek genişliği) verdiğinden ve bir ubudiyet-i külliyeye (genel kulluğa) müheyya ettiğinden (hazırladığından) ve hissiyatça kesrete (çokluğa) ve dünyaya müptela (düşkün) olduğundan, bir rehber vasıtasıyla (aracılığıyla) yüzlerini kesretten (çokluktan) vahdete (birliğe), fâniden (geçiciden) bâkiye (kalıcıya) çevirmek istemesine mukabil (karşılık); en a’zamî (en yüce) bir derecede, en eblağ (en beliğ, etkili) bir surette, Kur’an vasıtasıyla (aracılığıyla) en ahsen (en güzel) bir tarzda rehberlik eden ve risaletin (peygamberliğin) vazifesini en ekmel (en mükemmel) bir tarzda îfa eden (yerine getiren), yine bilbedahe (apaçık) o zattır.
İşte mevcudatın (varlıkların) en eşrefi (şereflisi) olan zîhayat (hayat sahibi) ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuur (şuurlu) ve zîşuur içinde en eşref olan hakiki insan ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi (görevleri) en a’zamî (en yüce) bir derecede, en ekmel (en mükemmel) bir surette îfa eden zat; elbette o mi’rac-ı azîm (yüce Miraç) ile Kab-ı Kavseyn’e (iki yay aralığına) çıkacak, saadet-i ebediye (ebedi mutluluk) kapısını çalacak, hazine-i rahmetini açacak, imanın hakaik-i gaybiyesini (gaybi gerçeklerini) görecek, yine o olacaktır.
İkinci Müşkül: Ey makam-ı istima’daki (dinleme makamındaki) insan! Şu ikinci işkâl ettiğin (problem olarak gördüğün) hakikat o kadar derindir, o kadar yüksektir ki akıl ona ne ulaşır ne de yanaşır; illâ (ancak) nur-u iman (iman nuru) ile görünür. Fakat bazı temsilat (temsiller) ile o hakikatin vücudu (varlığı), fehme (akla, anlayışa) takrib edilir (yaklaştırılır). Öyle ise bir nebze (biraz) takribe (yaklaştırmaya) çalışacağız.
İşte şu kâinata nazar-ı hikmetle (hikmet bakışıyla) bakıldığı vakit, azîm (büyük) bir şecere (ağaç) manasında görünür. Ve şecerenin (ağacın) nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Şu şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) de bir şıkkı (kolu) olan âlem-i süflînin (aşağı âlemin); anâsır (elementler) dalları, nebatat (bitkiler) ve eşcar (ağaçlar) yaprakları, hayvanat (hayvanlar) çiçekleri, insan meyveleri hükmünde görünür. Sâni’-i Zülcelal’in (Celal sahibi Sanatkârın) ağaçlar hakkında cari (geçerli) olan bir kanunu, elbette şu şecere-i a’zamda (en büyük ağaçta) da cari olmak (geçerli olmak), mukteza-yı ism-i Hakîm’dir (Hakîm isminin gereğidir). Öyle ise mukteza-yı hikmet (hikmetin gereği), şu şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) de bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki âlem-i cismanîden (cisimler âleminden) başka, sair (diğer) âlemlerin numunesini ve esasatını (esaslarını) câmi’ (kapsayan) olsun. Çünkü binler muhtelif (farklı) âlemleri tazammun eden (içeren) kâinatın çekirdek-i aslîsi (aslî çekirdeği) ve menşei (kaynağı), kuru bir madde olamaz.
Madem şu şecere-i kâinattan (kâinat ağacından) daha evvel, o neviden (türden) başka şecere (ağaç) yok. Öyle ise ona menşe (kaynak) ve çekirdek hükmünde olan mana ve nur, elbette yine şecere-i kâinatta (kâinat ağacında) bir meyve libasının (elbisesinin) giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezasıdır (gereğidir). Çünkü çekirdek daima çıplak olamaz. Madem evvel-i fıtratta (yaratılışın başlangıcında) meyve libasını (elbisesini) giymemiş. Elbette, âhirde (sonda) o libası (elbiseyi) giyecektir.
Madem o meyve insandır. Ve madem insan içinde sâbıkan (önce) ispat edildiği (kanıtlandığı) üzere, en meşhur meyve ve en muhteşem (görkemli) semere (meyve) ve umumun (herkesin) nazar-ı dikkatini (dikkat bakışını) celbeden (çeken) ve arzın (yeryüzünün) nısfını (yarısını) ve beşerin (insanlığın) humsunun (beşte birinin) nazarını (bakışını) kendine hasreden ve mehasin-i maneviyesi (manevi güzellikleri) ile âlemi, ya nazar-ı muhabbet (sevgi bakışıyla) veya hayretle kendine baktıran meyve ise Zat-ı Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm)’dır. Elbette kâinatın teşekkülüne (oluşumuna) çekirdek olan nur, onun zatında cismini giyerek en âhir (son) bir meyve suretinde görünecektir.
Ey müstemi (dinleyici)! Şu acib (şaşırtıcı) kâinat-ı azîme (yüce kâinat), bir insanın cüz’î (kısmi) mahiyetinden (özünden) halk olunmasını (yaratılmasını) istib’ad etme (akıldan uzak görme). Bir nevi âlem gibi olan muazzam (büyük) çam ağacını, buğday tanesi kadar bir çekirdekten halk eden (yaratan) Kadîr-i Zülcelal (Celal sahibi Güçlü), şu kâinatı “Nur-u Muhammedî”den (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) nurundan) (aleyhissalâtü vesselâm) nasıl halk etmesin veya edemesin?
İşte şecere-i kâinat (kâinat ağacı), şecere-i tûba (Cennetteki Tuba ağacı) gibi gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için; aşağıdaki meyve makamından, tâ çekirdek-i aslî (aslî çekirdek) makamına kadar, nurani (nurlu) bir hayt-ı münasebet (ilişki ipi) var.
İşte mi’rac, o hayt-ı münasebetin (ilişki ipinin) gılafı (kılıfı) ve suretidir ki: Zat-ı Ahmediye (Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)) (aleyhissalâtü vesselâm), o yolu açmış; velayetiyle gitmiş, risaletiyle (peygamberliğiyle) dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliya-i ümmeti (ümmetinin velileri), ruh ve kalp ile o cadde-i nuranide (nurlu caddede), mi’rac-ı Nebevînin (Peygamberin Miraç’ının) gölgesinde seyr ü sülûk edip (manevi yolculuk yapıp) istidatlarına (yeteneklerine) göre makamat-ı âliyeye (yüce makamlara) çıkıyorlar.
Hem sâbıkan (önce) ispat edildiği (kanıtlandığı) üzere şu kâinatın Sâni’i (Sanatkârı), birinci işkâlin (problemin) cevabında gösterilen makasıd (maksatlar) için şu kâinatı, bir saray suretinde yapmış ve tezyin etmiştir (süslemiştir). O makasıdın (maksatların) medarı (dayanağı), Zat-ı Ahmediye (Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)) (aleyhissalâtü vesselâm) olduğu için kâinattan evvel Sâni’-i kâinat’ın (kâinat Sanatkârının) nazar-ı inayetinde (ilgi bakışında) olması ve en evvel tecellisine (yansımasına) mazhar (nail) olmak lâzım geliyor (gerekir). Çünkü bir şeyin neticesi, semeresi (meyvesi); evvel (önce) düşünülür. Demek vücuden (varlık açısından) en âhir (son), manen de en evveldir (ilk). Halbuki Zat-ı Ahmediye (Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)) (aleyhissalâtü vesselâm) hem en mükemmel meyve hem bütün meyvelerin medar-ı kıymeti (kıymet kaynağı) ve bütün maksatların medar-ı zuhuru (ortaya çıkış kaynağı) olduğundan en evvel tecelli-i icada (yaratma tecellisine) mazhar (nail), onun nuru olmak lâzım gelir (gerekir).
Üçüncü Müşkülün o kadar geniştir ki bizim gibi dar zihinli insanlar, istiab (kapsama) ve ihata (kuşatma) edemez. Fakat uzaktan uzağa bakabiliriz.
Evet, âlem-i süflînin (aşağı âlemin) manevî tezgâhları ve küllî (genel) kanunları, avâlim-i ulviyededir (yüce âlemlerde). Ve mahşer-i masnuat (sanat eserlerinin toplandığı yer) olan küre-i arzın (yeryüzünün) hadsiz (sınırsız) mahlukatının (yaratılmışlarının) netaic-i a’malleri (amellerinin neticeleri) ve cin ve insin (insanın) semerat-ı ef’alleri (fiillerinin meyveleri), yine avâlim-i ulviyede (yüce âlemlerde) temessül eder (cisimleşir). Hattâ (hatta) hasenat (iyilikler) cennetin meyveleri suretine (şekline), seyyiat (kötülükler) ise cehennemin zakkumları şekline girdikleri, pek çok emarat (deliller) ve pek çok rivayatın (rivayetlerin) şehadeti (şahitliği) ile ve hikmet-i kâinatın ve ism-i Hakîm’in iktizasıyla (Hakîm isminin gereğiyle) beraber, Kur’an-ı Hakîm’in işaratı (işaretleri) gösteriyor. Evet, zeminin (yerin) yüzünde kesret (çokluk) o kadar intişar etmiş (yayılmış) ve hilkat (yaratılış) o kadar teşaub etmiş (dallanmış) ki bütün kâinatta münteşir (yayılmış) umum (tüm) masnuatın (sanat eserlerinin) pek çok fevkinde (üstünde) ecnas-ı mahlukat (yaratılmış cinsleri) ve esnaf-ı masnuat (sanat eserleri sınıfları), küre-i zeminde (yeryüzünde) bulunur, değişir; daima dolup boşalır.
İşte şu cüz’iyat (kısmiyetler) ve kesretin (çokluğun) menbaları (kaynakları), madenleri elbette küllî (genel) kanunlar ve küllî (genel) tecelliyat-ı esmaiyedir (isimlerin tecellileridir) ki o küllî (genel) kanunlar, o küllî (genel) tecelliler ve o muhit (kuşatıcı) esmaların (isimlerin) mazharları (tecelligahları) da bir derece basit ve safi ve her biri bir âlemin arşı ve sakfı (tavanı) ve bir âlemin merkez-i tasarrufu (tasarruf merkezi) hükmünde olan semavattır (göklerdir) ki o âlemlerin birisi de Sidretü’l-münteha’daki (son sınır ağacındaki) cennetü’l-me’vadır (sığınılacak cennettir). Yerdeki tesbihat (Allah’ı anma) ve tahmidat (Allah’a hamd etme), o cennetin meyveleri suretinde (şeklinde) (Muhbir-i Sadık’ın (Doğru Haber Verenin (Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın)) ihbarıyla (bildirmesiyle)) temessül ettiği (cisimleştiği) sabittir. İşte bu üç nokta gösteriyorlar ki: Yerde olan netaic (neticeler) ve semeratın (meyvelerin) mahzenleri (depoları) oralardadır ve mahsulatı (ürünleri) o tarafa gider.
Deme ki: Havaî (havadan, boş) bir “Elhamdülillah” kelimem, nasıl mücessem (cisimleşmiş) bir meyve-i cennet (cennet meyvesi) olur?
Çünkü sen gündüz uyanık iken güzel bir söz söylersin, bazen rüyada güzel bir elma şeklinde yersin. Gündüz çirkin bir sözün, gecede acı bir şey suretinde yutarsın. Bir gıybet etsen (dedikodu yapsan) murdar (pis) bir et suretinde sana yedirirler. Öyle ise şu dünya uykusunda söylediğin güzel sözlerin ve çirkin sözlerin, meyveler suretinde uyanık âlemi olan âlem-i âhirette (ahiret âleminde) yersin ve yemesini istib’ad etmemelisin (akıldan uzak görmemelisin).
Dördüncü Esas
Mi’racın semeratı (meyveleri) ve faydası nedir?
Elcevap: Şu şecere-i tûba-i maneviye (manevi Tuba ağacı) olan mi’racın beş yüzden fazla meyvelerinden numune olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz (anacağız).
Birinci Meyve: Erkân-ı imaniyenin (iman esaslarının) hakaikini (gerçeklerini) göz ile görüp melaikeyi (melekleri), cenneti, âhireti, hattâ (hatta) Zat-ı Zülcelal’i (Celal sahibi Allah’ı) göz ile müşahede etmek (gözlemlemek); kâinata ve beşere öyle bir hazine ve bir nur-u ezelî (ezelî nur) ve ebedî bir hediye getirmiştir ki şu kâinatı, perişan ve fâni (geçici) ve karmakarışık bir vaziyet-i mevhumeden (vehmedilen durumdan) çıkarıp, o nur ve o meyve ile o kâinatı kudsî (kutsal) mektubat-ı Samedaniye (Samed’e ait mektuplar), güzel âyine-i cemal-i Zat-ı Ehadiye (Allah’ın birliğinin güzelliğinin aynası) vaziyeti olan hakikatini göstermiş. Kâinatı ve bütün zîşuuru (şuurlu varlıkları) sevindirip mesrur (mutlu) etmiş.
Hem o nur ve o meyve ile beşeri müşevveş (karışık, düzensiz), perişan, âciz, fakir, hâcatı (ihtiyaçları) hadsiz (sınırsız), a’dası (düşmanları) nihayetsiz (sınırsız) ve fâni (geçici), bekasız (kalıcısız) bir vaziyet-i dalaletkâraneden (sapıklığa düşüren durumdan) o insanı o nur, o meyve-i kudsiye (kutsal meyve) ile ahsen-i takvimde (en güzel şekilde) bir mu’cize-i kudret-i Samedaniyesi (Samed’in kudretinin bir mu’cizesi) ve mektubat-ı Samedaniyenin (Samed’e ait mektupların) bir nüsha-i câmiası (kapsayıcı bir kopyası) ve Sultan-ı ezel ve ebed’in (ezel ve ebed Sultanının) bir muhatabı, bir abd-i hâssı (özel kulu), kemalâtının (mükemmelliklerinin) istihsancısı (beğenicisi), halili (dostu) ve cemalinin (güzelliğinin) hayretkârı (hayranı), habibi (sevgilisi) ve cennet-i bâkiyesine (kalıcı cennetine) namzet bir misafir-i azizi (değerli misafiri) suret-i hakikisinde (gerçek şeklinde) göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihayetsiz (sınırsız) bir sürur (sevinç), hadsiz (sınırsız) bir şevk vermiştir.
İkinci Meyve: Sâni’-i mevcudat (varlıkların Sanatkârı) ve Sahib-i kâinat (kâinatın Sahibi) ve Rabbü’l-âlemîn (âlemlerin Rabbi) olan Hâkim-i ezel (ezelin hükmedeni) ve ebed’in marziyat-ı Rabbaniyesi (Rabbinin razı olduğu şeyler) olan İslâmiyet’in –başta namaz olarak– esasatını (esaslarını), cin ve inse (insanlara) hediye getirmiştir ki o marziyatı (rızayı) anlamak, o kadar merak-âver (merak uyandıran) ve saadet-averdir (mutluluk veren) ki tarif edilmez. Çünkü herkes, büyükçe bir veliyy-i nimet (nimet veren dost), yahut muhsin (iyilik eden) bir padişahının uzaktan arzularını anlamaya ne kadar arzukeş (istekli, arzulu) ve anlasa ne kadar memnun olur. Temenni eder ki: “Keşke bir vasıta-i muhabere (haberleşme aracı) olsa idi doğrudan doğruya o zat ile konuşsa idim. Benden ne istiyor, anlasa idim. Benden onun hoşuna gideni bilse idim.” der.
Acaba bütün mevcudat (varlıklar) kabza-i tasarrufunda (tasarrufunda, elinin altında) ve bütün mevcudattaki (varlıklardaki) cemal ve kemalât (güzellik ve mükemmellikler), onun cemal ve kemaline nisbeten (oranla) zayıf bir gölge ve her anda nihayetsiz (sınırsız) cihetlerle ona muhtaç ve nihayetsiz (sınırsız) ihsanlarına (lütuf ve bağışlarına) mazhar olan (nail olan) beşer, ne derece onun marziyatını (rızasını) ve arzularını anlamak hususunda hâhişger (istekli, arzulu) ve merak-âver (merak uyandıran) olması lâzım olduğunu anlarsın.
İşte Zat-ı Ahmediye (Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)) (aleyhissalâtü vesselâm) yetmiş bin perde arkasında o Sultan-ı ezel ve ebed’in (ezel ve ebed Sultanının) marziyatını (rızasını) doğrudan doğruya mi’rac semeresi (Miraç meyvesi) olarak hakkalyakîn (mutlak yakîn ile, tam bir kesinlikle) işitip, getirip beşere hediye etmiştir.
Evet beşer, kamerdeki (aydaki) hali anlamak için ne kadar merak eder ki biri gidip, dönüp haber verse. Hem ne kadar fedakârlık gösterir. Eğer anlasa ne kadar hayret ve meraka düşer. Halbuki kamer (ay), öyle bir Mâlikü’l-mülk’ün (mülkün gerçek sahibinin) memleketinde geziyor ki kamer (ay), bir sinek gibi küre-i arzın (yeryüzünün) etrafında pervaz eder (uçar). Küre-i arz (yeryüzü), pervane (kelebek) gibi şemsin (güneşin) etrafında uçar. Şems (güneş), binler lambalar içinde bir lambadır ki o Mâlikü’l-mülki Zülcelal’in (Celal sahibi mülkün sahibinin) bir misafirhanesinde mumdarlık eder (mum bekçiliği yapar).
İşte Zat-ı Ahmediye (Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)) (aleyhissalâtü vesselâm) öyle bir Zat-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Zat’ın) şuunatını (işlerini, hâllerini) ve acayib-i sanatını (sanatının harikalarını) ve âlem-i bekada (ebedi âlemde) hazain-i rahmetini (rahmet hazinelerini) görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu zatı kemal-i merak (tam bir merak) ve hayret ve muhabbetle (sevgiyle) dinlemezse, ne kadar hilaf-ı akıl ve hikmetle (akıl ve hikmete aykırı olarak) hareket ettiğini anlarsın.
Üçüncü Meyve: Saadet-i ebediyenin (ebedi mutluluğun) definesini (hazinesini) görüp, anahtarını alıp getirmiş; cin ve inse (insanlara) hediye etmiştir. Evet, mi’rac vasıtasıyla (aracılığıyla) ve kendi gözüyle cenneti görmüş ve Rahman-ı Zülcemal’in (Cemal sahibi Rahman’ın) rahmetinin bâki (kalıcı) cilvelerini (tecellilerini) müşahede etmiş (gözlemlemiş) ve saadet-i ebediyeyi (ebedi mutluluğu) kat’iyen (kesinlikle) hakkalyakîn (mutlak yakîn ile, tam bir kesinlikle) anlamış, saadet-i ebediyenin (ebedi mutluluğun) vücudunun (varlığının) müjdesini cin ve inse (insanlara) hediye etmiştir ki bîçare (çaresiz) cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele-i zeval ve firak (yok oluş ve ayrılık depremi) içindeki mevcudatı (varlıkları), seyl-i zaman (zaman seli) ve harekât-ı zerrat (zerrelerin hareketleri) ile adem (yokluk) ve firak-ı ebedî denizine (ebedi ayrılık denizine) döküldüğü olan vaziyet-i mevhume-i can-hıraşanede (can yakan vehimli durumda) oldukları hengâmda (anda); şöyle bir müjde, ne kadar kıymettar (değerli) olduğu ve idam-ı ebedî (ebedi idam) ile kendilerini mahkûm zanneden (sanan) fâni (ölümlü, geçici) cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saadet-aver (mutluluk veren) olduğu tarif edilmez. Bir adama, idam edileceği anda, onun affıyla kurb-u şahanede (padişahın yakınında) bir saray verilse, ne kadar sürura (sevince) sebeptir. Bütün cin ve ins adedince böyle sürurları (sevinçleri) topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.
Dördüncü Meyve: Rü’yet-i cemalullah (Allah’ın cemalini görmek) meyvesini kendi aldığı gibi o meyvenin her mü’mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse (insanlara) hediye getirmiştir ki o meyve, ne derece leziz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyas edebilirsin. Yani her kalp sahibi bir insan; zîcemal (cemal sahibi), zîkemal (kemal sahibi), zîihsan (ihsan sahibi) bir zatı sever. Ve o sevmek dahi cemal ve kemal ve ihsanın derecatına (derecelerine) nisbeten (oranla) tezayüd eder (artar), perestiş derecesine (tapınma derecesine) gelir, canını feda eder derecede muhabbet (sevgi) bağlar. Yalnız bir defa görmesine, dünyasını feda etmek derecesine çıkar. Halbuki bütün mevcudattaki (varlıklardaki) cemal ve kemal ve ihsan, onun cemal ve kemal ve ihsanına nisbeten (oranla); küçük birkaç lemaatın (parıltının), güneşe nisbeti (oranı) gibi de olmaz.
Demek, nihayetsiz (sınırsız) bir muhabbete (sevgiye) lâyık ve nihayetsiz (sınırsız) rü’yete (görmeye) ve nihayetsiz (sınırsız) bir iştiyaka (arzuya) elyak (layık) bir Zat-ı Zülcelali ve’l-kemal’in (Celal ve Kemal sahibi Zat’ın) saadet-i ebediyede (ebedi mutlulukta) rü’yetine (görmesine) muvaffak olması, ne kadar saadet-aver (mutluluk veren) ve medar-ı sürur (sevinç kaynağı) ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu insan isen anlarsın.
Beşinci Meyve: İnsan kâinatın kıymettar (değerli) bir meyvesi ve Sâni’-i kâinat’ın (kâinat Sanatkârının) nazdar (nazlı) sevgilisi olduğu, mi’rac ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse (insanlara) getirmiştir. Küçük bir mahluk (yaratılmış), zayıf bir hayvan ve âciz bir zîşuur (şuurlu varlık) olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki kâinatın bütün mevcudatı (varlıkları) üstünde bir makam-ı fahir (övünç makamı) veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürur-u mesudiyetkârane (mutluluk veren sevinç) veriyor ki tasvir edilmez (tarif edilemez). Çünkü âdi (sıradan) bir nefere (ere) denilse: “Sen müşir (mareşal) oldun.” Ne kadar memnun olur.
Halbuki fâni (geçici), âciz bir hayvan-ı nâtık (konuşan hayvan (insan)), zeval (yok oluş) ve firak (ayrılık) sillesini (tokadını) daima yiyen bîçare (çaresiz) insana; birden ebedî, bâki (kalıcı) bir cennette, Rahîm ve Kerîm bir Rahman’ın (Rahîm ve Kerîm olan Rahman’ın) rahmetinde ve hayal süratinde, ruhun vüs’atinde (genişliğinde), aklın cevelanında (dolaşmasında), kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda (görünen ve görünmeyen âlemlerinde) tenezzühe (gezintiye), seyerana (seyahate) ve cevelana (dolaşmaya) muvaffak olduğun gibi saadet-i ebediyede (ebedi mutlulukta) rü’yet-i cemaline (cemalini görmeye) de muvaffak olursun denildiği vakit, insaniyeti sukut etmemiş (düşmemiş) bir insan, ne kadar derin ve ciddi bir sevinç ve süruru (sevinci) kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin (hayal edebilirsin).
Şimdi makam-ı istima’da (dinleme makamında) olan zata deriz ki:
İlhad (inkâr) gömleğini yırt, at. Mü’min kulağını geçir ve müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsil ile bir iki meyvenin derece-i kıymetini (kıymet derecesini) göstereceğiz.
Mesela: Senin ile biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki her şey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı, her taraf müthiş cenazelerle dolu, işitilen sesler yetimlerin ağlayışı, mazlumların vaveylâsıdır (çığlığıdır). İşte biz, şöyle bir vaziyette olduğumuz vakitte; biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjde ile bize yabancı olanlar ahbap şekline girse düşman gördüğümüz kimseler, kardeşler suretine (şekline) dönse o müthiş cenazeler, huşû (derin saygı) ve huzûda (alçakgönüllülükte), zikir ve tesbihte (Allah’ı anmada) birer ibadetkâr şeklinde görünse o yetimane ağlayışlar, senakârane (övücü) “yaşasın”lar hükmüne girse ve o ölümler ve o soymaklar, garatlar (yağmalar) terhisat (terhisler, görevden ayrılmalar) suretine (şekline) dönse kendi sürurumuz (sevincimiz) ile beraber, herkesin süruruna (sevincine) müşterek olsak; o müjde ne kadar mesrurane (sevinçli) olduğunu elbette anlarsın.
İşte mi’rac-ı Ahmediyenin (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) Miraç’ının) bir meyvesi olan nur-u imandan (iman nurundan) evvel, şu kâinatın mevcudatı (varlıkları), nazar-ı dalaletle (sapıklık bakışıyla) bakıldığı vakit; yabancı, muzır (zararlı), müz’iç (rahatsız edici), muvahhiş (ürpertici, korkutucu) ve dağ gibi cirmler (cisimler) birer müthiş cenaze, ecel herkesin başını kesip adem-âbâd kuyusuna (yokluk diyarı kuyusuna) atar. Bütün sadâlar (sesler), firak (ayrılık) ve zevalden (yok oluştan) gelen vaveylâlar (çığlıklar) olduğu halde, dalaletin (sapıklığın) öyle tasvir ettiği hengâmda (anda); meyve-i mi’rac olan hakaik-i erkân-ı imaniye (Miraç meyvesi olan iman esaslarının hakikatleri) nasıl mevcudatı (varlıkları) sana kardeş, dost ve Sâni’-i Zülcelal’ine (Celal sahibi Sanatkârına) zâkir (zikreden) ve müsebbih (tesbih eden); ve mevt (ölüm) ve zeval (yok oluş), bir nevi terhis (terhis, görevden ayrılma) ve vazifeden âzad etmek (görevden azat etmek); ve sadâlar (sesler), birer tesbihat (Allah’ı anma) hakikatinde olduğunu sana gösterir. Bu hakikati tamam görmek istersen İkinci ve Sekizinci Sözlere bak.
İkinci Temsil: Senin ile biz, sahra-yı kebir (büyük çöl) gibi bir mevkideyiz (yerdeyiz). Kum denizi fırtınasında, gece o kadar karanlık olduğundan elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hâmisiz (koruyucusuz), aç ve susuz, meyus (üzgün) ve ümitsiz bir vaziyette olduğumuz dakikada, birden bir zat, o karanlık perdesinden geçip; sonra gelip, bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden cennet-misal bir yerde istikbalimiz (geleceğimiz) temin edilmiş (garanti edilmiş), gayet merhametkâr (çok merhametli) bir hâmimiz (koruyucumuz) bulunmuş, yiyecek ve içecek ihzar edilmiş (hazırlanmış) bir yerde bizi koysa ne kadar memnun oluruz, bilirsin.
İşte o sahra-yı kebir (büyük çöl), bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hâdisat (olaylar) içinde harekât-ı zerrat (zerrelerin hareketleri) ve seyl-i zaman (zaman seli) tahrikiyle (tahrikiyle, etkisiyle) çalkanan mevcudat (varlıklar) ve bîçare (çaresiz) insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dağdar (yaralı) olan istikbali (geleceği); müthiş zulümat (korkunç karanlıklar) içinde, nazar-ı dalaletle (sapıklık bakışıyla) görüyor. Feryadını işittirecek kimseyi bilmiyor. Nihayetsiz (sınırsız) aç, nihayetsiz (sınırsız) susuzdur.
İşte semere-i mi’rac (Miraç meyvesi) olan marziyat-ı İlahiye (Allah’ın rızası) ile şu dünya, gayet kerîm (çok cömert) bir zatın misafirhanesi, insanlar dahi onun misafirleri, memurları, istikbal (gelecek) dahi cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve saadet-i ebediye (ebedi mutluluk) gibi parlak göründüğü vakit; ne kadar hoş, güzel, şirin bir meyve olduğunu anlarsın.
Makam-ı istima’da (dinleme makamında) olan zat diyor ki: “Cenab-ı Hakk’a yüz binler hamd ve şükür olsun ki ilhaddan (inkârdan) kurtuldum, tevhide (Allah’ın birliğine) girdim, tamamıyla inandım ve kemal-i imanı (imanın kemalini) kazandım.”
Biz de deriz: Ey kardeş! Seni tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak bizleri, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’ın şefaatine mazhar etsin (nail etsin), âmin!
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنِ انْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ وَ نَبَعَ مِنْ اَصَابِعِهِ الْمَاءُ كَالْكَوْثَرِ صَاحِبُ الْمِعْرَاجِ وَ مَا زَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ اَجْمَعٖينَ مِنْ اَوَّلِ الدُّنْيَا اِلٰى اٰخِرِ الْمَحْشَرِ
Okunuşu: Allâhümme salli alâ men inşakka biişâretihil kameru ve nebaa min asâbiihil mâu kel kevseri sâhibil mi’râci ve mâ zâğal basaru seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmeîn min evvelid dünyâ ilâ âhiril mahşer.
Meali: Allah’ım! İşaretiyle Ay’ın yarıldığı, parmaklarından Kevser gibi suların aktığı, Miraç sahibi, gözü (haktan) şaşmayan Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashabının tamamına dünyanın başlangıcından mahşerin sonuna kadar salât ve selam eyle.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm.
Meali: Seni tenzih ederiz (bütün eksikliklerden uzaksın). Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapansın. (Bakara Sûresi, 32)
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ ۞ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا ۞ رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا ۞رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْلَنَا اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ
Okunuşu: Rabbenâ tekabbel minnâ inneke entes semîul alîm. Rabbenâ lâ tüâhiznâ in nesînâ ev ahta’nâ. Rabbenâ lâ tüzığ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ. Rabbenâ etmim lenâ nûrenâ veğfir lenâ inneke alâ külli şey’in kadîr.
Meali: Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Şüphesiz Sen, hakkıyla işiten, hakkıyla bilensin. (Bakara Sûresi, 127) Rabbimiz! Unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. (Bakara Sûresi, 286) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma. (Âl-i İmrân Sûresi, 8) Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla. Şüphesiz Sen, her şeye Kadirsin (gücü yetensin). (Tahrim Sûresi, 8’den uyarlanmıştır.)
وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
Okunuşu: Ve âhiru da’vâhum enil hamdü lillâhi rabbil âlemîn.
Meali: Dualarının sonu ise, ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur’ demektir. (Yunus Sûresi, 10)
*
ON DOKUZUNCU VE OTUZ BİRİNCİ SÖZLERİN ZEYLİ (Eki)
“Şakk-ı kamer” (Ay’ın yarılması) mu’cizesine (mu’cizesine) dairdir (hakkındadır).
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.
Meali: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ ۞ وَاِنْ يَرَوْا اٰيَةً يُعْرِضُوا وَ يَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ
Okunuşu: İkterabetis sâatu ven şakkal kamer. Ve in yerev âyeten yu’ridû ve yekûlû sihrun müstemirr.
Meali: Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. Bir mucize görseler yüz çevirirler ve ‘Bu süreklilik arz eden bir sihirdir!’ derler. (Kamer Sûresi, 1-2)
Kamer (Ay) gibi parlak bir mu’cize-i Ahmediye (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) mucizesi) (aleyhissalâtü vesselâm) olan inşikak-ı kameri (Ay’ın yarılmasını), evham-ı fâside (asılsız vehimler, kuruntular) ile inhisafa (gözden düşürmeye, kıymetini azaltmaya) uğratmak isteyen feylesoflar (filozoflar) ve onların muhakemesiz (mantıksız) mukallidleri (taklitçileri) diyorlar ki: “Eğer inşikak-ı kamer (Ay’ın yarılması) vuku bulsa idi (meydana gelseydi) umum (tüm) âleme malûm (bilinir) olurdu. Bütün tarih-i beşerin (insanlık tarihinin) nakletmesi (aktarması) lâzım gelirdi.”
Elcevap: İnşikak-ı kamer (Ay’ın yarılması), dava-yı nübüvvete (peygamberlik iddiasına) delil olmak için o davayı işiten ve inkâr eden hazır bir cemaate, gecede, vakt-i gaflette (gaflet vaktinde) âni (ani) olarak gösterildiğinden hem ihtilaf-ı metali’ (doğuş yerlerinin farklılığı) ve sis ve bulutlar gibi rü’yete (görmeye) mani (engel) esbabın (sebeplerin) vücuduyla (varlığıyla) beraber, o zamanda medeniyet taammüm etmediğinden (yaygınlaşmadığından) ve hususi (özel) kaldığından ve tarassudat-ı semaviye (gök gözlemleri) pek az olduğundan bütün etraf-ı âlemde görülmek, umum (tüm) tarihlere geçmek, elbette lâzım değildir.
Şakk-ı kamer (Ay’ın yarılması) yüzünden bu evham (kuruntu) bulutlarını dağıtacak çok noktalardan şimdilik beş noktayı dinle:
Birinci Nokta: O zaman, o zemindeki küffarın (kâfirlerin) gayet şedit (çok şiddetli) derecede inatları tarihen malûm (bilinir) ve meşhur olduğu halde, Kur’an-ı Hakîm’in `وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ` (Ve inşakkal kamer – Ve ay yarıldı) demesiyle şu vak’ayı (olayı) umum (tüm) âleme ihbar (haber) ettiği halde, Kur’an’ı inkâr eden o küffardan (kâfirlerden) hiçbir kimse, şu âyetin tekzibine (yalanlanmasına), yani ihbar ettiği (haber verdiği) şu vakıanın (olayın) inkârına (reddedilmesine) ağız açmamışlar. Eğer o zamanda o hâdise, o küffarca (kâfirlere göre) kat’î (kesin) ve vaki (gerçekleşmiş) bir hâdise olmasa idi, şu sözü serrişte (bahane) ederek gayet dehşetli bir tekzibe (yalanlamaya) ve Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselâm) iptal-i davasına (iddiasının çürütülmesine) hücum göstereceklerdi.
Halbuki şu vak’aya (olaya) dair siyer (Peygamberin hayatı) ve tarih, o vak’a ile münasebettar (ilgili) küffarın (kâfirlerin) adem-i vukuuna (gerçekleşmediğine) dair hiçbir şeyini nakletmemişlerdir (aktarmamışlardır). Yalnız `وَ يَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ` (Ve yekûlû sihrun müstemirr – Ve ‘Bu süreklilik arz eden bir sihirdir!’ derler) âyetinin beyan ettiği (açıkladığı) gibi tarihçe menkul (aktarılan) olan şudur ki: O hâdiseyi gören küffar (kâfirler) “Sihirdir.” demişler ve “Bize sihir gösterdi. Eğer sair (diğer) taraflardaki kervan ve kafileler görmüşlerse hakikattir. Yoksa bize sihir etmiş.” demişler. Sonra sabahleyin Yemen ve başka taraflardan gelen kafileler ihbar ettiler (haber verdiler) ki: “Böyle bir hâdiseyi gördük.” Sonra küffar (kâfirler), Fahr-i Âlem (Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)) (aleyhissalâtü vesselâm) hakkında –hâşâ (haşa)– “Yetim-i Ebu Talib’in sihri semaya (göğe) da tesir etti.” dediler.
İkinci Nokta: Sa’d-ı Taftazanî gibi eâzım-ı muhakkikînin (büyük araştırmacıların) ekseri (çoğu) demişler ki: İnşikak-ı kamer (Ay’ın yarılması); parmaklarından su akması umum (tüm) bir orduya su içirmesi, camide hutbe okurken dayandığı kuru direğin müfarakat-ı Ahmediyeden (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) ayrılığından) (aleyhissalâtü vesselâm) ağlaması umum (tüm) cemaatin işitmesi gibi mütevatirdir (birçok kişinin nesilden nesile aktardığı, inkârı mümkün olmayan haber). Yani öyle tabakadan tabakaya bir cemaat-i kesîre (büyük bir topluluk) nakletmiştir (aktarmıştır) ki kizbe (yalana) ittifakları (birleşmeleri) muhaldir (imkânsızdır). “Hâle” gibi meşhur bir kuyruklu yıldızın bin sene evvel çıkması gibi mütevatirdir (nesilden nesile aktarılan haberdir). Görmediğimiz Serendip Adası’nın vücudu (varlığı) gibi tevatürle (nesilden nesile aktarılmayla) vücudu (varlığı) kat’îdir (kesindir), demişler. İşte böyle gayet kat’î (çok kesin) ve şuhudî (gözleme dayalı) mesailde (konularda) teşkikat-ı vehmiye (asılsız vehimler oluşturmak) yapmak, akılsızlıktır. Yalnız muhal (imkânsız) olmamak kâfidir. Halbuki şakk-ı kamer (Ay’ın yarılması), bir volkanla inşikak (yarılma) eden bir dağ gibi mümkündür.
Üçüncü Nokta: Mu’cize, dava-yı nübüvvetin (peygamberlik iddiasının) ispatı için münkirleri (inkâr edenleri) ikna etmek içindir, icbar (zorlamak) için değildir. Öyle ise dava-yı nübüvveti (peygamberlik iddiasını) işitenler için ikna edecek bir derecede mu’cize göstermek lâzımdır (gereklidir). Sair (diğer) taraflara göstermek veyahut icbar (zorlama) derecesinde bir bedahetle (açıklıkla) izhar etmek (ortaya koymak), Hakîm-i Zülcelal’in (Celal sahibi Hakîm’in) hikmetine münafî olduğu gibi (aykırı olduğu gibi) sırr-ı teklife (sorumluluk sırrına) dahi muhaliftir (aykırıdır). Çünkü “Akla kapı açmak, ihtiyarı (iradeyi) elinden almamak” sırr-ı teklif (sorumluluk sırrı) iktiza ediyor (gerektiriyor).
Eğer Fâtır-ı Hakîm (Hikmetle Yaratan) inşikak-ı kameri (Ay’ın yarılmasını), feylesofların (filozofların) hevesatına (heveslerine) göre bütün âleme göstermek için bir iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin (insanlığın) umum (tüm) tarihlerine geçse idi o vakit sair (diğer) hâdisat-ı semaviye (göksel olaylar) gibi; ya dava-yı nübüvvete (peygamberlik iddiasına) delil olmazdı, risalet-i Ahmediyeye (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) peygamberliğine) (aleyhissalâtü vesselâm) hususiyeti (özelliği) kalmazdı veyahut bedahet derecesinde (açıklık derecesinde) öyle bir mu’cize olacaktı ki aklı icbar edecek (zorlayacak), aklın ihtiyarını (iradesini) elinden alacak, ister istemez nübüvveti (peygamberliği) tasdik edecek. Ebucehil gibi kömür ruhlu, Ebubekir-i Sıddık gibi elmas ruhlu adamlar bir seviyede kalıp sırr-ı teklif (sorumluluk sırrı) zayi olacaktı (kaybolacaktı).
İşte bu sır içindir ki hem ânî (ani) hem gece hem vakt-i gaflet (gaflet vakti) hem ihtilaf-ı metali’ (doğuş yerlerinin farklılığı), sis ve bulut gibi sair (diğer) mevanii (engelleri) perde ederek (perde yaparak) umum (tüm) âleme gösterilmedi veyahut tarihlere geçirilmedi.
Dördüncü Nokta: Şu hâdise, gece vakti herkes gaflette iken âni (ani) bir surette vuku bulduğundan (gerçekleştiğinden) etraf-ı âlemde elbette görülmeyecek. Bazı efrada (bireylere) görünse de gözüne inanmayacak. İnandırsa da elbette böyle mühim (önemli) bir hâdise, haber-i vâhid (tek bir haber) ile tarihlere bâki (kalıcı) bir sermaye olmayacak.
Bazı kitaplarda: “Kamer (Ay), iki parça olduktan sonra yere inmiş.” ilâvesi ise ehl-i tahkik (araştırmacılar) reddetmişler. “Şu mu’cize-i bâhireyi (açık mucizeyi) kıymetten düşürmek niyetiyle, belki bir münafık ilhak (eklemiş) etmiş.” demişler.
Hem mesela o vakit, cehalet sisiyle muhat (kuşatılmış) İngiltere, İspanya’da yeni gurûb (gün batımı); Amerika’da gündüz; Çin’de, Japonya’da sabah olduğu gibi başka yerlerde başka esbab-ı maniaya (engelleyici sebeplere) binaen (dayanarak) elbette görülmeyecek. Şimdi bu akılsız muterize (itiraz edene) bak, diyor ki: “İngiltere, Çin, Japon, Amerika gibi akvamın (kavimlerin) tarihleri bundan bahsetmiyor. Öyle ise vuku bulmamış.” Bin nefrin (lanet) onun gibi Avrupa kâselislerinin (gözlüklülerinin) başına…
Beşinci Nokta: İnşikak-ı kamer (Ay’ın yarılması), kendi kendine bazı esbaba (sebeplere) binaen (dayanarak) vuku bulmuş (gerçekleşmiş), tesadüfî, tabiî bir hâdise değil ki âdi (sıradan) ve tabiî kanunlarına tatbik edilsin (uygulansın). Belki şems (güneş) ve kamerin (ay’ın) Hâlık-ı Hakîm’i (Hikmetli Yaratıcısı), resulünün (elçisinin) risaletini (peygamberliğini) tasdik ve davasını tenvir (aydınlatmak) için hârikulâde (olağanüstü) olarak o hâdiseyi îka etmiştir (meydana getirmiştir). Sırr-ı irşad (doğru yolu gösterme sırrı) ve sırr-ı teklif (sorumluluk sırrı) ve hikmet-i risaletin (peygamberlik hikmetinin) iktizasıyla (gereğiyle), hikmet-i rububiyetin (Rabliğin hikmetinin) istediği insanlara ilzam-ı hüccet (delili ispat etme) için gösterilmiştir.
O sırr-ı hikmetin iktiza etmedikleri (gerektirmediği), istemedikleri ve dava-yı nübüvveti (peygamberlik iddiasını) henüz işitmedikleri aktar-ı zemindeki (yerin köşelerindeki) insanlara göstermemek için sis ve bulut ve ihtilaf-ı metali’ (doğuş yerlerinin farklılığı) haysiyetiyle (açısından); bazı memleketin kameri (ayı) daha çıkmaması ve bazıların güneşleri çıkması ve bir kısmının sabahı olması ve bir kısmının güneşi yeni gurûb etmesi (batması) gibi o hâdiseyi görmeye mani (engel) pek çok esbaba (sebeplere) binaen (dayanarak) gösterilmemiş.
Eğer umum (tüm) onlara dahi gösterilse idi o halde ya işaret-i Ahmediyenin (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) işareti) (aleyhissalâtü vesselâm) neticesi ve mu’cize-i nübüvvet (peygamberlik mu’cizesi) olarak gösterilecekti; o vakit risaleti (peygamberliği), bedahet (açıklık) derecesine çıkacaktı. Herkes tasdike (onaylamaya) mecbur olurdu, aklın ihtiyarı (iradesi) kalmazdı. İman ise aklın ihtiyarıyladır. Sırr-ı teklif (sorumluluk sırrı) zayi olurdu (kaybolurdu). Eğer sırf bir hâdise-i semaviye (göksel olay) olarak gösterilse idi risalet-i Ahmediye (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) peygamberliği) (aleyhissalâtü vesselâm) ile münasebeti (ilişkisi) kesilirdi ve onunla hususiyeti (özelliği) kalmazdı.
Elhasıl (Özetle): Şakk-ı kamerin (Ay’ın yarılmasının) imkânında şüphe kalmadı. Kat’î (kesin) ispat edildi. Şimdi vukuuna (gerçekleştiğine) delâlet eden (işaret eden) çok bürhanlarından (delillerinden) altısına (Hâşiye[1]) işaret ederiz. Şöyle ki:
Ehl-i adalet (adil olanlar) olan sahabelerin vukuuna (gerçekleştiğine) icmaı (ittifakı).
Ve ehl-i tahkik (araştırmacılar) umum (tüm) müfessirlerin (`وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ` – Ve ay yarıldı) tefsirinde (yorumunda) onun vukuuna (gerçekleştiğine) ittifakı (birleşmesi).
Ve ehl-i rivayet-i sadıka (doğru rivayet edenler) bütün muhaddisînin (hadis âlimlerinin) pek çok senetlerle (dayanaklarla) ve muhtelif (farklı) tarîklerle (yollarla) vukuunu (gerçekleştiğini) nakletmesi (aktarması).
Ve ehl-i keşif ve ilham (keşif ve ilham sahipleri) bütün evliya ve sıddıkînin (velilerin ve sıddıkların) şehadeti (şahitliği).
Ve ilm-i kelâmın (Kelam ilminin) meslekçe birbirinden çok uzak olan imamların ve mütebahhir (derinleşmiş) ulemanın (âlimlerin) tasdiki (onaylaması).
Ve nass-ı kat’î (kesin delil) ile dalalet (sapıklık) üzerine icmaları (ittifakları) vaki olmayan (gerçekleşmeyen) ümmet-i Muhammediyenin (Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) ümmetinin) (aleyhissalâtü vesselâm) o vak’ayı (olayı) telakki-i bi’l-kabul (kabul ederek alması) etmesi, güneş gibi inşikak-ı kameri (Ay’ın yarılmasını) ispat eder.
Elhasıl (Özetle): Buraya kadar tahkik (araştırma) namına ve hasmı (rakibi) ilzam (susturma) hesabına idi. Bundan sonraki cümleler, hakikat namına ve iman hesabınadır. Evet tahkik öyle dedi, hakikat ise diyor ki:
Sema-yı risaletin (peygamberlik semasının) kamer-i müniri (aydınlatıcı ayı) olan Hâtem-i Divan-ı Nübüvvet (Peygamberlik Divanının Mührü), nasıl ki mahbubiyet (sevimlilik) derecesine çıkan ubudiyetindeki (kulluğundaki) velayetin keramet-i uzması (en büyük kerameti) ve mu’cize-i kübrası (en büyük mucizesi) olan mi’rac ile yani bir cism-i arzı (yeryüzü cismini) semavatta (göklerde) gezdirmekle semavatın (göklerin) sekenesine (sakinlerine) ve âlem-i ulvi (yüce âlem) ehline rüçhaniyeti (üstünlüğü) ve mahbubiyeti (sevimliliği) gösterildi ve velayetini ispat etti.
Öyle de arza (yeryüzüne) bağlı, semaya (göğe) asılı olan kameri (ayı), bir arzlının (yeryüzünde yaşayanın) işaretiyle iki parça ederek arzın (yeryüzünün) sekenesine (sakinlerine), o arzlının (yeryüzünde yaşayanın) risaletine (peygamberliğine) öyle bir mu’cize gösterildi ki Zat-ı Ahmediye (Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)) (aleyhissalâtü vesselâm) kamerin (ay’ın) açılmış iki nurani (nurlu) kanadı gibi risalet ve velayet gibi iki nurani (nurlu) kanadıyla, iki ziyadar (ışıklı) cenah (kanat) ile evc-i kemalâta (kemalâtın zirvesine) uçmuş; tâ Kab-ı Kavseyn’e (iki yay aralığına) çıkmış hem ehl-i semavat (gök ehli) hem ehl-i arza (yeryüzü ehli) medar-ı fahir (övünç kaynağı) olmuştur.
عَلَيْهِ وَ عَلٰى اٰلِهِ الصَّلَاةُ وَ التَّسْلٖيمَاتُ مِلْأَ الْاَرْضِ وَ السَّمٰوَاتِ
Okunuşu: Aleyhi ve alâ âlihi es-salâtü ve’t-teslîmâtü mil’el ardı ve’s-semâvât.
Meali: Ona ve âline, yerleri ve gökleri dolduracak kadar salât ve selam olsun.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm.
Meali: Seni tenzih ederiz (bütün eksikliklerden uzaksın). Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapansın. (Bakara Sûresi, 32)
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ مَنِ انْشَقَّ الْقَمَرُ بِاِشَارَتِهِ اجْعَلْ قَلْبٖى وَ قُلُوبَ طَلَبَةِ رَسَائِلِ النُّورِ الصَّادِقٖينَ كَالْقَمَرِ فٖى مُقَابَلَةِ شَمْسِ الْقُرْاٰنِ اٰمٖينَ اٰمٖينَ
Okunuşu: Allâhümme bi hakkı men inşakkal kameru biişâretihî ic’al kalbî ve kulûbe talebeti Resâilin Nûri’s-sâdıkîne kel kameri fî mukâbeleti şemsi’l-Kur’ân. Âmîn, Âmîn.
Meali: Allah’ım! İşaretiyle Ay’ın yarıldığı zatın hakkı için, benim kalbimi ve Nur Risaleleri’nin sâdık talebelerinin kalplerini Kur’an güneşinin karşısında Ay gibi eyle. Âmîn, Âmîn.
*
[1] Hâşiye: Yani altı defa icma (ittifak) suretinde, vukuuna (gerçekleştiğine) dair altı hüccet (delil) vardır. Bu makam çok izaha lâyık iken maatteessüf (maalesef) kısa kalmıştır.
Risale-i Nur Külliyatından
Otuz Birinci Söz
Mi’rac-ı Nebeviyeye dairdir
İhtar: Mi’rac meselesi, erkân-ı imaniyenin usûlünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyenin nurlarından meded alan bir nurdur. Erkân-ı imaniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat ispat edilmez. Çünkü Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melaikeyi kabul etmeyen veya semavatın vücudunu inkâr eden adamlara mi’racdan bahsedilmez. Evvela o erkânı ispat etmek lâzım geliyor. Öyle ise biz, mi’racda istib’ad ile vesveseye düşen bir mü’mini muhatap ittihaz ederek ona karşı beyan edeceğiz. Ara sıra makam-ı istima’da olan mülhidi nazara alıp serd-i kelâm edeceğiz. Bazı sözlerde hakikat-i mi’racın bir kısım lem’aları zikredilmişti. İhvanlarımın ısrarı ile ayrı ayrı o lem’aları hakikatin aslıyla birleştirmek ve kemalât-ı Ahmediyenin (asm) cemaline birden bir âyine yapmak için inayeti Allah’tan istedik.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
سُبْحَانَ الَّذٖٓى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَى الَّذٖى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ ۞
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى ۞ عَلَّمَهُ شَدٖيدُ الْقُوٰى ۞ ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوٰى ۞ وَ هُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰى ۞ ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰى ۞ فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى ۞ فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِهٖ مَٓا اَوْحٰى ۞ مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَاٰى ۞ اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى ۞ وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى ۞ عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ۞ عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَاْوٰى ۞ اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى ۞ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ۞ لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى ۞
Evvelki âyet-i azîmenin azîm hazinesinden yalnız اِنَّهُ zamirinde bir düstur-u belâgata istinad eden iki remzin meselemize münasebeti olduğu için i’caz bahsinde beyan edildiği üzere yazacağız.
İşte Kur’an-ı Hakîm, Habib-i Ekrem aleyhi efdalü’s-salâti ve ekmelü’s-selâmın mi’racının mebdei olan, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya olan seyranını zikrettikten sonra اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ der. Ve şu kelâm ile Sure-i وَ النَّجْمِ اِذَا هَوٰى da işaret olunan münteha-yı mi’raca remzeden اِنَّهُ deki zamir, ya Cenab-ı Hakk’a râcidir veyahut Peygamberedir (asm).
Peygambere göre olsa kanun-u belâgat ve münasebet-i siyak-ı kelâm şöyle ifade ediyor ki: Bu seyahat-i cüz’iyede bir seyr-i umumî ve bir urûc-u küllî var ki tâ Sidretü’l-münteha’ya, tâ Kab-ı Kavseyn’e kadar meratib-i külliye-i esmaiyede gözüne, kulağına tesadüf eden âyât-ı Rabbaniyeyi ve acayib-i sanat-ı İlahiyeyi işitmiş, görmüştür, der. O küçük, cüz’î seyahati hem küllî hem mahşer-i acayip bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.
Eğer zamir, Cenab-ı Hakk’a râci olsa şöyle oluyor ki: Bir abdini bir seyahatte huzuruna davet edip, bir vazife ile tavzif etmek için Mescid-i Haram’dan mecma-ı enbiya olan Mescid-i Aksa’ya gönderip, enbiyalarla görüştürüp, bütün enbiyaların usûl-ü dinlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Sidretü’l-münteha’ya tâ Kab-ı Kavseyn’e kadar mülk ve melekûtunda gezdirdi.
İşte çendan o bir abddir ve o seyahat, bir mi’rac-ı cüz’îdir. Fakat bu abdin, bütün kâinata taalluk eden bir emanet beraberindedir. Hem şu kâinatın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için Cenab-ı Hak kendini “Bütün eşyayı işitir ve görür.” sıfatıyla tavsif eder. Tâ o emanet, o nur, o anahtarın cihan-şümul ve muhit ve umum kâinata âmm ve bütün mahlukata şâmil hikmetlerini göstersin.
Bu sırr-ı azîmin dört esası var.
Birincisi: Mi’racın sırr-ı lüzumu nedir?
İkincisi: Hakikat-i mi’rac nedir?
Üçüncüsü: Hikmet-i mi’rac nedir?
Dördüncüsü: Mi’racın semerat ve faydası nedir?
Birinci Esas
Mi’racın sırr-ı lüzumu:
Mesela deniliyor ki: “Cenab-ı Hak اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ dir. Her şeye, her şeyden daha yakındır. Cisimden, mekândan münezzehtir. Her veli, kalbi içinde onunla görüşebilir. Neden dolayı velayet-i Ahmediye (asm) mi’rac gibi uzun bir seyahatin neticesinden sonra, her velinin kendi kalbinde muvaffak olduğu münâcata muvaffak oluyor?”
Elcevap: Şu sırr-ı gamızı iki temsil ile fehme takrib ediyoruz. On İkinci Söz’ün sırr-ı i’caz-ı Kur’an ve sırr-ı mi’rac hakkında olan şu iki temsili dinle:
Birinci Temsil: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, sohbeti, görüşmesi vardır. İki tarzda hitabı, iltifatı vardır.
Birisi: Âmî bir raiyetiyle cüz’î bir iş için hususi bir hâcete dair, has bir telefonla sohbet etmektir.
Diğeri: Saltanat-ı uzma unvanıyla ve hilafet-i kübra namıyla ve hâkimiyet-i âmme haysiyetiyle ve evamirini etrafa neşir ve teşhir maksadıyla, o işlerle alâkadar bir elçisiyle veya o evamir ile münasebettar büyük bir memuru ile konuşmaktır, sohbet etmektir. Ve haşmetini izhar eden ulvi bir fermanla bir mükâlemedir.
İşte وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى şu temsil gibi: Şu kâinat Hâlık’ının ve Mâlikü’l-mülk ve’l-melekût’un ve Hâkim-i ezel ve ebed’in iki tarzda mükâlemesi, sohbeti, iltifatı vardır. Birisi cüz’î ve has, diğeri küllî ve âmm. İşte mi’rac, velayet-i Ahmediyenin (asm) bütün velayatın fevkinde bir külliyet, bir ulviyet suretinde bir tezahürüdür ki bütün kâinatın Rabb’i ismiyle, bütün mevcudatın Hâlık’ı unvanıyla Cenab-ı Hakk’ın sohbetine ve münâcatına müşerrefiyettir.
İkinci Temsil: Bir adam elindeki bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine kendi miktarınca bir ışık ve yedi rengi hâvi bir ziyayı, bir aksi, şemsten alır. Onun nisbetinde güneşle münasebettar olur, sohbet eder. Ve o ışıklı âyineyi karanlıklı hanesine veya dam altındaki küçük, hususi bağına tevcih etse güneşin kıymeti nisbetinde değil belki o âyinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir. Diğeri ise âyineyi bırakır, doğrudan doğruya güneşe karşı çıkar, haşmetini görür, azametini anlar. Sonra pek yüksek bir dağa çıkar, güneşin pek geniş şaşaa-i saltanatını görür ve bizzat perdesiz onunla görüşür. Sonra döner, hanesinden veya bağının damından geniş pencereler açar, gökteki güneşe karşı yollar yapar, hakiki güneşin daimî ziyası ile sohbet eder, konuşur. Ve böylece minnettarane bir sohbet edebilir ve diyebilir: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve zeminin vechini ve bütün çiçeklerin yüzlerini güldüren dünya güzeli, gök nazdarı olan nâzenin güneş! Onlar gibi benim haneciğimi, bahçeciğimi ısındırdın ve ışıklandırdın, bütün dünyayı ışıklandırdığın ve yeryüzünü ısındırdığın gibi.” Halbuki evvelki âyine sahibi böyle diyemez. O âyine kaydı altında güneşin aksi ise âsârı mahduddur, o kayda göredir.
İşte Şems-i ezel ve ebed Sultanı olan Zat-ı Ehad ve Samed’in tecellisi, mahiyet-i insaniyeye hadsiz meratibi tazammun eden iki suretle tezahür eder:
Birincisi: Âyine-i kalbe uzanan bir nisbet-i Rabbaniye ile bir tezahürdür ki herkes istidadına ve tayy-ı meratibde seyr ü sülûkune, esma ve sıfâtın tecelliyatına nisbeten cüz’î ve küllî o Şems-i Ezelî’nin nuruna ve sohbetine ve münâcatına mazhariyeti var. Galib esma ve sıfâtın zılalinde giden velayetlerin derecatı bu kısımdan ileri gelir.
İkincisi: İnsanın câmiiyeti ve şecere-i kâinatın en münevver meyvesi olduğundan, bütün kâinatta cilveleri tezahür eden esma-i hüsnayı, birden âyine-i ruhunda gösterebilmesi cihetiyle Cenab-ı Hak, tecelli-i zatıyla ve esma-i hüsnanın a’zamî mertebede, nev-i insanın manen en a’zam bir ferdine, tecelli-i a’zam tezahür eder ki bu tezahür ve tecelli, mi’rac-ı Ahmedî (asm) sırrıdır ki onun velayeti, risaletine mebde olur.
Velayet ki zıllden geçer, ikinci temsilin birinci adamına benzer. Risalette zıll yoktur, doğrudan doğruya Zat-ı Zülcelal’in ehadiyetine bakar, ikinci temsilin ikinci adamına benzer.
Mi’rac ise velayet-i Ahmediyenin (asm) keramet-i kübrası hem mertebe-i ulyâsı olduğundan, risalet mertebesine inkılab etmiş. Mi’racın bâtını velayettir, halktan Hakk’a gitmiş. Zahir-i mi’rac risalettir, Hak’tan halka geliyor. Velayet, kurbiyet meratibinde sülûktur. Çok meratibin tayyına ve bir derece zamana muhtaçtır. Nur-u a’zam olan risalet ise akrebiyet-i İlahiyenin inkişafı sırrına bakar ki bir ân-ı seyyale kâfidir. Onun için hadîste denilmiş: “Bir anda dönmüş, gelmiş.”
Şimdi makam-ı istima’da bulunan mülhide deriz ki:
Madem bu kâinat, gayet muntazam bir memleket, gayet muhteşem bir şehir, gayet müzeyyen bir saray hükmündedir. Elbette onun bir hâkimi, bir mâliki, bir ustası vardır.
Madem böyle haşmetli bir Mâlik-i Zülcelal, bir Hâkim-i Zülkemal, bir Sâni’-i Zülcemal vardır. Hem madem umum o âleme, o memlekete, o şehre, o saraya alâkadarlık gösteren ve havas ve duygularıyla umumuna münasebettar ve nazarı küllî olan bir insan vardır. Elbette o Sâni’-i Muhteşem, o küllî nazarlı ve umumî şuurlu olan insan ile ulvi, a’zamî bir münasebeti bulunacaktır ve ona kudsî bir hitabı ve âlî bir teveccühü olacaktır.
Hem madem Âdem aleyhisselâmdan şimdiye kadar şu münasebete mazhar olanların içinde âsârının şehadetiyle, yani küre-i arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu daire-i tasarrufuna aldığı ve kâinatın şekl-i manevîsini değiştirdiği, ışıklandırdığı gibi en a’zamî bir mertebede o münasebeti Muhammed-i Arabî (sallallahu aleyhi vesellem) göstermiştir. Öyle ise o münasebetin en a’zamî bir mertebesinden ibaret olan mi’rac, ona elyak ve ona evfaktır.
İkinci Esas
Hakikat-i mi’rac nedir?
Elcevap: Zat-ı Ahmediye’nin (asm) meratib-i kemalâtta seyr ü sülûkundan ibarettir. Yani, Cenab-ı Hakk’ın tertib-i mahlukatta tecelli ettirdiği ayrı ayrı isim ve unvanlarla ve saltanat-ı rububiyetinde teşkil ettiği devair-i tedbir ve icadda ve o dairelerde birer arş-ı rububiyet ve birer merkez-i tasarrufa medar olan bir sema tabakasında gösterdiği âsâr-ı rububiyeti, birer birer o abd-i mahsusa göstermekle, o abdi hem bütün kemalât-ı insaniyeyi câmi’ hem bütün tecelliyat-ı İlahiyeye mazhar hem bütün tabakat-ı kâinata nâzır ve saltanat-ı rububiyetin dellâlı ve marziyat-ı İlahiyenin mübelliği ve tılsım-ı kâinatın keşşafı yapmak için Burak’a bindirip, berk gibi semavatı seyrettirip, kat’-ı meratib ettirerek, kamervari menzilden menzile, daireden daireye rububiyet-i İlahiyeyi temaşa ettirip, o dairelerin semavatında makamları bulunan ve ihvanı olan enbiyayı birer birer göstererek tâ Kab-ı Kavseyn makamına çıkarmış, ehadiyet ile kelâmına ve rü’yetine mazhar kılmıştır.
Şu yüksek hakikate iki temsil dürbünü ile bakılabilir.
Birincisi: Yirmi Dördüncü Söz’de izah edildiği gibi nasıl ki bir padişahın kendi hükûmetinin dairelerinde ayrı ayrı unvanları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nam ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır.
Mesela, adliye dairesinde hâkim-i âdil ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan-ı a’zam ve ilmiyede halife ve hâkeza sair isim ve unvanları bulunur. Her bir dairede birer manevî tahtı hükmünde olan makam ve iskemlesi bulunur. O tek padişah, o saltanatın dairelerinde ve tabakat-ı hükûmetin mertebelerinde, bin isim ve unvana sahip olabilir. Birbiri içinde bin taht-ı saltanatı olabilir. Güya o hâkim, her bir dairede şahsiyet-i maneviye haysiyetiyle ve telefonu ile mevcud ve hazır bulunur, bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizamıyla, mümessiliyle görünür, görür. Ve her mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle idare eder, bakar. Ve her bir dairenin başka bir merkezi, bir menzili vardır. Ahkâmları birbirinden ayrıdır. Tabakatları birbirinden başkadır.
İşte böyle bir sultan, istediği bir zatı, bütün o dairelerinde gezdirip, her daireye mahsus saltanat-ı şahanesini ve evamir-i hâkimanesini gösterip, daireden daireye, tabakadan tabakaya gezdirip tâ huzuruna getirir. Sonra bütün o dairelere taalluk eden bazı evamir-i umumiye-i külliyeyi ona tevdi eder, gönderir.
İşte bu misal gibi ezel ve ebed Sultanı olan Rabbü’l-âlemîn için rububiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı fakat birbirine bakar şe’n ve namları vardır. Ve uluhiyetinin dairelerinde başka başka fakat birbiri içinde görünür isim ve alâmetleri vardır. Ve haşmetli icraatında ayrı ayrı fakat birbirine benzer tecelli ve cilveleri vardır. Ve kudretinin tasarrufatında başka başka fakat birbirini ihsas eder unvanları vardır. Ve sıfatlarının tecelliyatında başka başka fakat birbirini gösterir mukaddes zuhuratı vardır. Ve ef’alinin cilvelerinde çeşit çeşit fakat birbirini ikmal eder tasarrufatı vardır. Ve rengârenk sanatında ve masnuatında çeşit çeşit fakat birbirini temaşa eder haşmetli rububiyeti vardır.
İşte şu sırr-ı azîme binaen kâinatı hayret-feza acib bir tertip ile tanzim etmiş. En küçük tabakat-ı mahlukattan olan zerrattan tâ semavata ve semavatın birinci tabakasından tâ arş-ı a’zama kadar birbiri üstünde teşkilat var. Her bir sema, bir ayrı âlemin damı ve rububiyet için bir arş ve tasarrufat-ı İlahiye için bir merkez hükmündedir. O dairelerde ve o tabakatta çendan ehadiyet itibarıyla bütün esma bulunabilir, bütün unvanlarla tecelli eder. Fakat nasıl ki adliyede hâkim-i âdil unvanı asıldır, hâkimdir. Sair unvanlar orada onun emrine bakar, ona tabidir. Öyle de her bir tabakat-ı mahlukatta, her bir semada bir isim, bir unvan-ı İlahî hâkimdir. Sair unvanlar da onun zımnındadır.
Mesela, ism-i Kadîr’e mazhar Hazret-i İsa aleyhisselâm, hangi semada Peygamber aleyhissalâtü vesselâm ile görüştü ise işte o sema dairesinde Cenab-ı Hak, Kadîr unvanıyla bizzat orada mütecellidir. Mesela, Hazret-i Musa aleyhisselâmın makamı olan sema dairesinde en ziyade hüküm-ferma, Hazret-i Musa aleyhisselâmın mazhar olduğu “Mütekellim” unvanıdır ve hâkeza…
İşte Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm, çünkü ism-i a’zama mazhardır ve nübüvveti umumîdir ve bütün esmaya mazhardır, elbette bütün devair-i rububiyetle alâkadardır. Elbette o dairelerde makam sahibi olan enbiyalarla görüşmek ve umum tabakattan geçmek, hakikat-i mi’racı iktiza ediyor.
İkinci Temsil: Nasıl ki bir sultanın unvanlarından olan “kumandan-ı a’zam” unvanı, devair-i askeriyenin serasker dairesi gibi küllî ve geniş daireden tut, tâ onbaşı dairesi gibi cüz’î ve hususi her bir dairede bir zuhuru, bir cilvesi vardır. Mesela bir nefer; o kumandanlık unvan-ı a’zamının numunesini onbaşı şahsında görür, ona bakar, ondan emir alır. O nefer onbaşı olduğunda; çavuş dairesindeki kumandanlık dairesi nazarına çarpar, ona bakar. Sonra çavuş olsa o vakit kumandanlık numunesini ve cilvesini mülazım dairesinde görür. O makamda ona mahsus bir iskemle bulunur ve hâkeza… Yüzbaşı, binbaşı, ferik, müşir dairelerinden her birinde, dairelerin büyük ve küçüklüğü nisbetinde o kumandanlık unvanını görür.
Şimdi bir neferi o kumandan-ı a’zam, bütün devair-i askeriyeye taalluk edecek bir vazife ile tavzif etmek istese, bir müfettiş gibi her devairi görüp ve görünecek bir makam vermek istese elbette o kumandan-ı a’zam, o neferi onbaşı dairesinden tut tâ daire-i a’zamına kadar birer birer gezdirecek; tâ görsün, görülsün. Sonra huzuruna kabul edip sohbetine müşerref ederek, nişan ve ferman verip taltif ederek, tâ geldiği yere kadar bir anda gönderir.
Şu temsilde bir noktayı nazara almak lâzım ki padişah eğer âciz olmazsa, surî olduğu gibi manevî cihetinde de iktidarı olsa o vakit ferik, müşir, mülazım gibi eşhası tevkil etmez. Bizzat her yerde bulunur. Yalnız bazı perdeler altında ve makam sahibi eşhasın arkasında, doğrudan doğruya emri o verir. Bazı veliyy-i kâmil olan padişahlar, çok dairelerde bazı eşhas suretinde icraatını yaptığı rivayet edilir.
Şu temsil ile baktığımız hakikat ise acz, onun içinde olmadığı için doğrudan doğruya her bir dairede emir ve hüküm kumandan-ı a’zamdan geliyor. Onun emriyle, iradesiyle, kuvvetiyledir.
İşte şu temsil gibi Hâkim-i arz ve semavat “Emr-i kün feyekûn”e mâlik Âmir-i Mutlak olan Sultan-ı Ezelî ve Ebedî, tabakat-ı mahlukatında cereyan eden ve kemal-i itaat ve intizam ile imtisal olunan, evamir ve kumandanlığının şuunatı ve zerrattan seyyarata ve sinekten semavata kadar olan tabakat-ı mahlukat ve tavaif-i mevcudatta küçük büyük, cüz’î küllî tabakatı ve taifeleri ayrı ayrı fakat birbirine bakar bir tarzda birer daire-i rububiyet, birer tabaka-i hâkimiyet görünüyor.
Şimdi, bütün kâinattaki makasıd-ı ulyâ ve netaic-i uzmayı anlayacak ve bütün tabakatın ayrı ayrı vezaif-i ubudiyetlerini görmekle, Zat-ı Kibriya’nın saltanat-ı rububiyetini, haşmet-i hâkimiyetini müşahede ederek o zatın marziyatı ne olduğunu anlamak ve onun saltanatına dellâl olmak için alâküllihal o tabakat ve dairelere bir seyr ü sülûk olacaktır. Tâ daire-i a’zamiyesinin unvanı olan arş-ı a’zamına girecek, tâ Kab-ı Kavseyn’e, yani imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan makama girecek ve Zat-ı Celil-i Zülcemal ile görüşecektir ki şu seyr ü sülûk ise mi’racın hakikatidir.
Her bir insan aklıyla hayal süratinde seyeranı, her bir veli kalbiyle berk süratinde cevelanı ve cism-i nurani olan her bir melek ruh süratinde arştan ferşe, ferşten arşa deveranı, ehl-i cennetin insanları, Burak süratinde haşirden beş yüz sene fazla mesafeden cennete çıkmaları olduğu gibi; nur ve nur kabiliyetinde ve evliya kalplerinden daha latîf ve emvatın ruhlarından ve melaike cisimlerinden daha hafif ve cesed-i necmî ve beden-i misalîden daha zarif olan ruh-u Muhammedînin (asm) hadsiz vezaifine medar ve cihazatının mahzeni olan cism-i Muhammedî (asm), elbette onun ruh-u âlîsiyle arşa kadar beraber gidecektir.
Şimdi makam-ı istima’da olan mülhide bakıyoruz. Hatıra geliyor ki:
O mülhid kalbinden der: “Ben Allah’ı tanımıyorum, Peygamberi bilmiyorum, nasıl mi’raca inanacağım?”
Biz de deriz ki: Madem şu kâinat ve mevcudat var ve içinde ef’al ve icad var. Hem madem muntazam bir fiil, fâilsiz olmaz. Manidar bir kitap, kâtipsiz olmaz. Sanatlı bir nakış, nakkaşsız olmaz. Elbette şu kâinatı dolduran ef’al-i hakîmanenin bir fâili ve yeryüzünün mevsim be-mevsim tazelenen hayret-feza nukuşlarının, manidar mektubatının bir kâtibi, bir nakkaşı vardır.
Hem madem bir işte iki hâkimin bulunması, o işin intizamını bozuyor. Hem madem sinek kanadından tâ semavat kandiline kadar mükemmel bir intizam var. Öyle ise o hâkim birdir. (Bir olmazsa) çünkü her şeyde sanat ve hikmet o derece acibdir ki o şeyin sâni’i, her bir şeye muktedir olacak, her bir işi bilecek bir derecede kadîr-i mutlak olmak lâzım gelir. Öyle ise bir olmazsa, mevcudat adedince ilahların bulunması lâzım gelir. O ilahlar hem birbirine zıt hem birbirine misil olacaklar ve o halde şu acib intizam bozulmamak, yüz bin defa muhaldir.
Hem madem şu mevcudatın tabakatı, bir ordudan bin defa daha muntazam bir emir ile hareket ettiği bilbedahe görünüyor. Yıldızların, güneş ve kamerin muntazaman hareketlerinden tut, tâ badem çiçeklerine kadar her bir taife o kadar muntazam, o kadar mükemmel bir surette Kadîr-i Ezelî’nin o taifeye verdiği nişanları, formaları, güzel libasları ve tayin ettiği harekâtı, bin defa ordudan daha muntazam bir tarzda izhar ediyor. Öyle ise şu kâinatın mevcudatı onun emrine bakar ve imtisal eder, perde-i gayb arkasında bir Hâkim-i Mutlak’ı vardır.
Hem madem o Hâkim, bütün yaptığı icraat-ı hakîmane şehadetiyle hem gösterdiği âsâr-ı haşmetle bir Sultan-ı Zülcelal’dir. Hem gösterdiği ihsanat ile gayet Rahîm bir Rab’dir. Hem izhar ettiği güzel sanatlarıyla, sanat-perver ve sanatını çok sever bir Sâni’dir. Hem gösterdiği tezyinat ve merak-âver sanatlarıyla, zîşuurların nazar-ı istihsanını âsârına celbetmek isteyen bir Hâlık-ı Hakîm’dir. Hem hilkat-i âlemde gösterdiği muhayyirü’l-ukûl tezyinatın ne demek olduğunu ve mahlukat nereden gelip nereye gideceğini, rububiyetinin hikmetiyle zîşuura bildirmek istediği anlaşılıyor. Elbette bu Hâkim-i Hakîm ve Sâni’-i Alîm, rububiyetini göstermek ister.
Hem madem bu kadar gösterdiği âsâr-ı lütuf ve merhamet ve garaib-i sanat ile zîşuura kendini tanıttırmak ve sevdirmek ister. Elbette zîşuurlardan arzularını ve onlardaki marziyatı ne olduğunu, bir mübelliğ vasıtasıyla bildirecektir. Öyle ise zîşuurlardan birisini tayin edip onun ile o rububiyetini ilan edecektir. Ve sevdiği sanatlarını teşhir için bir dellâlı kurb-u huzuruna müşerref edip teşhire vasıta edecektir. Ve o ulvi makasıdını sair zîşuurlara bildirmekle kemalâtını izhar etmek için birisini muallim tayin edecektir. Ve şu kâinatta dercettiği tılsımı ve şu mevcudatta gizlediği muamma-i rububiyeti manasız kalmamak için herhalde bir rehber tayin edecektir. Ve gösterdiği ve enzarın temaşasına neşrettiği mehasin-i sanat, faydasız ve abes kalmamak için onlardaki makasıdı ders verecek bir rehber tayin edecektir. Hem marziyatını zîşuurlara tebliğ etmek için birisini bütün zîşuurların fevkinde bir makama çıkaracak ve marziyatını ona bildirecek, onlara gönderecektir.
Madem hakikat ve hikmet böyle iktiza ediyor ve şu vezaife en elyak Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. Çünkü bilfiil en mükemmel bir surette o vazifeleri yapmıştır. Teşkil ettiği âlem-i İslâm ve gösterdiği nur-u İslâmiyet, bir şahid-i âdil ve sadıktır. Öyle ise o zat, doğrudan doğruya bütün kâinatın fevkine çıkıp, bütün mevcudattan geçip bir makama girmek lâzımdır ki bütün mahlukatın Hâlık’ı ile umumî, ulvi, küllî bir sohbet etsin. İşte mi’rac dahi bu hakikati ifade ediyor.
Elhasıl, madem şu azîm kâinatı mezkûr maksatlar gibi çok azîm makasıd ve çok büyük gayeler için şu surette teşkil, tertip ve tezyin etmiştir. Hem madem şu mevcudat içinde, şu umumî rububiyeti, bütün dekaikı ile; şu azîm saltanat-ı uluhiyeti, bütün hakaiki ile görecek insan nev’i vardır. Elbette o Hâkim-i Mutlak, o insan ile konuşacaktır, makasıdını bildirecektir.
Madem her insan cüz’iyetten ve süfliyetten tecerrüd edip en yüksek bir makam-ı küllîye çıkamıyor. O Hâkim’in küllî hitabına bizzat muhatap olamıyor. Elbette o insanlar içinde bazı efrad-ı mahsusa, o vazife ile muvazzaf olacaklar; tâ iki cihetle münasebeti bulunsun. Hem insan olmalı, tâ insanlara muallim olsun. Hem ruhen gayet ulvi olmalı ki tâ doğrudan doğruya hitaba mazhar olsun.
Şimdi madem şu insanlar içinde, şu kâinat Sâni’inin makasıdını en mükemmel bir surette bildiren ve şu kâinat tılsımını keşfeden ve hilkatin muammasını açan ve rububiyetin mehasin-i saltanatına en mükemmel tarzda dellâllık eden Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. Elbette bütün efrad-ı insaniye içinde öyle bir manevî seyr ü sülûku olacaktır ki cismanî âlemde seyr ü seyahat suretinde bir mi’racı olacaktır. “Yetmiş bin perde” tabir olunan berzah-ı esma ve tecelli-i sıfât ve ef’al ve tabakat-ı mevcudatın arkasına kadar kat’-ı meratib edecektir. İşte mi’rac budur.
Yine hatıra geliyor ki:
Ey müstemi! Sen kalbinden diyorsun ki: “Nasıl inanayım, her şeyden daha yakın bir Rabb’e binler sene mesafeyi katedip yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra onunla görüşmek ne demektir?”
Biz de deriz ki: Cenab-ı Hak her şeye, her şeyden daha yakındır. Fakat her şey, ondan nihayetsiz uzaktır. Nasıl ki güneşin şuuru ve konuşması olsa, senin elindeki âyine vasıtasıyla seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki âyine-misal senin göz bebeğinden sana daha yakın olduğu halde, sen dört bin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette ona yanaşamazsın. Eğer terakki etsen kamer makamına gelip, doğrudan doğruya bir mukabele noktasına çıksan ona yalnız bir nevi âyinedarlık edebilirsin.
Öyle de Şems-i ezel ve ebed olan Zat-ı Zülcelal her şeye her şeyden daha yakın olduğu halde, her şey ondan nihayetsiz uzaktır. Yalnız bütün mevcudatı katedip, cüz’iyetten çıkıp, külliyetin meratibinde gitgide binler hicablardan geçip tâ bütün mevcudata muhit bir ismine yanaşır, ondan daha ileride çok meratibi kateder. Sonra bir nevi kurbiyete müşerref olur.
Hem mesela bir nefer, kumandan-ı a’zamın şahs-ı manevîsinden çok uzaktır. O nefer, kumandanını onbaşılıkta gördüğü küçük bir numune ile gayet uzak bir mesafede, manevî çok perdeler arkasında ona bakar. Hakiki onun şahs-ı manevîsiyle kurbiyet ise mülazımlık, yüzbaşılık, binbaşılık gibi çok meratib-i külliyeden geçmek lâzım geliyor. Halbuki kumandan-ı a’zam; emriyle, kanunuyla, nazarıyla, hükmüyle, ilmiyle –sureten olduğu gibi manen de kumandan ise– bizzat zatıyla o neferin yanında bulunur, görür. Şu hakikat On Altıncı Söz’de gayet kat’î bir surette ispat edildiğinden ona iktifaen burada kısa kesiyoruz.
Yine hatıra gelir ki:
Sen kalbinden dersin: “Ben semavatı inkâr ediyorum, melaikelere inanmıyorum. Semavatta birinin gezmesine, melaikelerle görüşmesine nasıl inanayım?”
Evet, senin gibi aklı gözüne inmiş ve gözüne perde çekilmiş adamlara söz anlatmak ve bir şey göstermek, elbette müşküldür. Fakat hak o kadar parlaktır ki körler de görebildiği için biz de deriz ki:
Feza-yı ulvi, bi’l-ittifak “esîr” ile doludur. Ziya, elektrik, hararet gibi sair seyyalat-ı latîfe, o fezayı dolduran bir maddenin vücuduna delâlet eder. Meyveler ağacını, çiçekler çimenlerini, sümbüller tarlalarını, balıklar denizini bilbedahe gösterdiği gibi şu yıldızlar dahi bizzarure menşelerini, tarlasını, denizini, çimengâhının vücudunu, aklın gözüne sokuyorlar.
Madem âlem-i ulvide muhtelif teşkilat var. Muhtelif vaziyetlerde muhtelif ahkâmlar görünüyor. Öyle ise o ahkâmların menşeleri olan semavat, muhteliftir. İnsanda cisimden başka nasıl akıl, kalp, ruh, hayal, hâfıza gibi manevî vücudlar da var. Elbette insan-ı ekber olan âlemde ve şu insan meyvesinin şeceresi olan kâinatta, âlem-i cismaniyetten başka âlemler var. Hem âlem-i arzdan, tâ cennet âlemine kadar her bir âlemin birer seması vardır.
Hem melaike için deriz ki: Seyyarat içinde mutavassıt ve yıldızlar içinde küçük ve kesif olan küre-i arz; mevcudat içinde en kıymettar ve nurani olan hayat ve şuur, hesapsız bir surette onda bulunuyorlar. Elbette karanlıklı bir hane hükmünde olan şu arza nisbeten müzeyyen kasırlar, mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler; zîşuur ve zîhayat ve pek kesretli ve muhtelifü’l-ecnas olan melaike ve ruhanîlerin meskenleridir. Pek kat’î bir surette İşaratü’l-İ’caz namındaki tefsirimde ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ âyetinde, semavatın hem vücudu hem taaddüdü ispat edildiğinden ve melaike hakkında Yirmi Dokuzuncu Söz’de iki kere iki dört eder kat’iyetinde, melaikelerin vücudunu ispat ettiğimizden onlara iktifaen burada kısa kesiyoruz.
Elhasıl, esîrden yapılmış; elektrik, ziya, hararet, cazibe gibi seyyalat-ı latîfenin medarı olmuş ve hadîste اَلسَّمَاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ işaretiyle, seyyarat ve nücumun harekâtına müsait olmuş ve Samanyolu denilen “Mecerretü’s-Sema”dan tâ en yakın seyyareye kadar, muhtelif vaziyet ve teşekkülde yedi tabaka, her bir tabaka âlem-i arzdan, tâ âlem-i berzaha, âlem-i misale, tâ âlem-i âhirete kadar birer âlemin damı hükmünde birer semanın bulunması, hikmeten, aklen iktiza eder.
Hem hatıra gelir ki:
Ey mülhid! Sen dersin: “Bin müşkülat ile tayyare vasıtasıyla ancak bir iki kilometre yukarıya çıkılabilir. Nasıl, bir insan cismiyle binler sene mesafeyi birkaç dakika zarfında kateder, gider, gelir?”
Biz de deriz: Arz gibi ağır bir cisim, fenninizce hareket-i seneviyesiyle bir dakikada takriben yüz seksen sekiz saat mesafeyi keser. Takriben yirmi beş bin senelik mesafeyi, bir senede katediyor. Acaba, şu muntazam harekâtı ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kadîr-i Zülcelal; bir insanı, arşa getiremez mi? Şemsin cazibesi denilen bir kanun-u Rabbanî ile Mevlevî gibi etrafında pek ağır olan cism-i arzı gezdiren bir hikmet, cazibe-i rahmet-i Rahman ile ve incizab-ı muhabbet-i Şems-i Ezel ile bir cism-i insanı berk gibi arş-ı Rahman’a çıkaramaz mı?
Yine hatıra gelir ki:
Diyorsun: “Haydi çıkabilir, niçin çıkmış? Ne lüzumu var? Veliler gibi ruh ve kalbi ile gitse yeter.”
Biz de deriz ki: Madem Sâni’-i Zülcelal, mülk ve melekûtundaki âyât-ı acibesini göstermek ve şu âlemin tezgâh ve menbalarını temaşa ettirmek ve a’mal-i beşeriyenin netaic-i uhreviyesini irae etmek istemiş. Elbette âlem-i mubsıratın anahtarı hükmünde olan gözünü ve mesmuat âlemindeki âyâtı temaşa eden kulağını, arşa kadar beraber alması lâzım geldiği gibi; ruhunun hadsiz vezaife medar olan âlât ve cihazatının makinesi hükmünde olan cism-i mübareğini dahi tâ arşa kadar beraber alması mukteza-yı akıl ve hikmettir.
Nasıl ki cennette, hikmet-i İlahiye cismi ruha arkadaş ediyor. Çünkü pek çok vezaif-i ubudiyete ve hadsiz lezaiz ve âlâma medar olan cesettir. Elbette o cesed-i mübarek, ruha arkadaş olacaktır. Madem cennete cisim, ruh ile beraber gider. Elbette cennetü’l-me’va gövdesi olan Sidretü’l-münteha’ya urûc eden Zat-ı Ahmediye (asm) ile cesed-i mübareğini refakat ettirmesi, ayn-ı hikmettir.
Yine hatıra gelir ki:
Dersin: “Birkaç dakikada binler sene mesafeyi katetmek, aklen muhaldir?”
Biz de deriz ki: Sâni’-i Zülcelal’in sanatında harekât, nihayet derecede muhteliftir. Mesela, savtın süratiyle; ziya, elektrik, ruh, hayal süratleri ne kadar mütefavit olduğu malûm. Seyyaratın dahi fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki akıl hayrettedir. Acaba latîf cismi, urûcda süratli olan ulvi ruhuna tabi olmuş; ruh süratinde hareketi nasıl akla muhalif görünür? Hem on dakika yatsan bazı olur ki bir sene kadar hâlâta maruz olursun. Hattâ bir dakikada insan gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimatı toplansa uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki bir zaman-ı vâhid, iki şahsa nisbeten, birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer.
Şu manaya bir temsil ile bak ki: İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyadan, elektrikten, ruhtan, hayalden tezahür eden sürat-i harekâtta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farz ediyoruz ki o saatte on iğne var. Birisi, saatleri gösterir. Biri de ondan altmış defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi, altmış defa daha geniş bir daire içinde saniyeleri; diğeri, yine altmış defa daha geniş bir dairede sâliseleri ve hâkeza râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam azîm bir dairede birer ibre farz ediyoruz. Faraza saati sayan ibrenin dairesi, küçük saatimiz kadar olsa herhalde âşireleri sayan ibrenin dairesi, arzın medar-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.
Şimdi iki şahıs farz ediyoruz: Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi o ibrenin harekâtına göre temaşa ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman-ı vâhidde müşahede ettikleri eşya, saatimizle arzın medar-ı senevîsi nisbeti gibi meşhudatça pek çok farkları vardır. İşte zaman, çünkü harekâtın bir rengi, bir levni yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta cari olan bir hüküm, zamanda dahi caridir.
İşte bir saatte meşhudatımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuur şahsın meşhudatı kadar olduğu ve hakikat-i ömrü de o kadar olduğu halde; âşire ibresine binen şahıs gibi aynı zamanda, o muayyen saatte Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, burak-ı tevfik-i İlahîye biner; berk gibi bütün daire-i mümkinatı katedip, acayib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rü’yet-i cemal-i İlahîye mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.
Yine hatıra gelir ki:
Dersiniz: “Evet olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün vaki olmuyor. Bunun emsali var mı ki kabul edilsin? Emsali olmayan bir şeyin, yalnız imkânı ile vukuuna nasıl hükmedilebilir?”
Biz de deriz ki: Emsali o kadar çoktur ki hesaba gelmez. Mesela, her zînazar gözüyle yerden tâ Neptün seyyaresine kadar bir saniyede çıkar. Her zîilim aklıyla kozmoğrafya kanunlarına binip yıldızların tâ arkasına bir dakikada gider. Her zîiman, namazın ef’al ve erkânına fikrini bindirip, bir nevi mi’rac ile kâinatı arkasına atıp huzura kadar gider. Her zîkalb ve kâmil veli, seyr ü sülûk ile arştan ve daire-i esma ve sıfâttan kırk günde geçebilir. Hattâ Şeyh-i Geylanî, İmam-ı Rabbanî gibi bazı zatların ihbarat-ı sadıkaları ile bir dakikada arşa kadar urûc-u ruhanîleri oluyor. Hem ecsam-ı nurani olan melaikelerin arştan ferşe, ferşten arşa kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır. Hem ehl-i cennet, mahşerden cennet bağlarına kısa bir zamanda urûc ediyorlar.
Elbette bu kadar numuneler gösteriyorlar ki bütün evliyaların sultanı, umum mü’minlerin imamı, umum ehl-i cennetin reisi ve umum melaikenin makbulü olan Zat-ı Ahmediye’nin (asm) seyr ü sülûkuna medar bir mi’racı bulunması ve onun makamına münasip bir surette olması, ayn-ı hikmettir ve gayet makuldür ve şüphesiz vakidir.
Üçüncü Esas
Hikmet-i mi’rac nedir?
Elcevap: Mi’racın hikmeti o kadar yüksektir ki fikr-i beşer ulaşamıyor. O kadar derindir ki ona yetişemiyor. O kadar incedir ve latîftir ki akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işaretlerle, hakikatleri bilinmezse de vücudları bildirilebilir. Şöyle ki:
Şu kâinatın Hâlık’ı, şu kesret tabakatında nur-u vahdetini ve tecelli-i ehadiyetini göstermek için kesret tabakatının müntehasından tâ mebde-i vahdete bir hayt-ı ittisal suretinde bir mi’rac ile bir ferd-i mümtazı, bütün mahlukat hesabına, kendine muhatap ittihaz ederek, bütün zîşuur namına, makasıd-ı İlahiyesini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarı ile âyine-i mahlukatında cemal-i sanatını, kemal-i rububiyetini müşahede etmek ve ettirmektir.
Hem Sâni’-i âlem’in, âsârın şehadetiyle nihayetsiz cemal ve kemali vardır. Cemal hem kemal, ikisi de mahbub-u lizatihîdirler. Yani bizzat sevilirler. Öyle ise o cemal ve kemal sahibinin cemal ve kemaline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatını sever çünkü masnuatının içinde cemalini, kemalini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âlî, zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve âlî, zîşuurdur. Ve zîşuurun içinde câmiiyet itibarıyla en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde istidadı tamamıyla inkişaf eden, bütün masnuatta münteşir ve mütecelli kemalâtın numunelerini gösteren fert, en sevimlidir.
İşte Sâni’-i mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecelli-i muhabbetin bütün envaını bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün enva-ı cemalini, ehadiyet sırrıyla göstermek için; şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaik-i esasiyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zatı, o mebde-i evvel olan çekirdekten, tâ münteha olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir mi’rac ile o ferdin kâinat namına mahbubiyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü’yet-i cemaline müşerref etmek ve ondaki halet-i kudsiyeyi başkasına sirayet ettirmek için kelâmıyla taltif edip fermanıyla tavzif etmektir.
Şimdi şu hikmet-i âliyeye bakmak için iki temsil dürbünüyle tarassud edeceğiz.
Birinci temsil: On Birinci Söz’ün hikâye-i temsiliyesinde tafsilen beyan edildiği gibi nasıl ki bir sultan-ı zîşanın, pek çok hazineleri ve o hazinelerde pek çok cevahirlerin envaı bulunsa hem sanayi-i garibede çok mahareti olsa ve hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası bulunsa, nihayetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılaı olsa; her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görüp ve göstermek istemesi sırrınca elbette o sultan-ı zîfünun dahi bir meşher açmak ister ki içinde sergiler dizsin, tâ nâsın enzarına saltanatının haşmetini hem servetinin şaşaasını hem kendi sanatının hârikalarını hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin; tâ cemal ve kemal-i manevîsini iki vecihle müşahede etsin. Bir vechi: Bizzat nazar-ı dekaik-aşinasıyla görsün. Diğeri: Gayrın nazarıyla baksın. Ve şu hikmete binaen elbette cesîm, muhteşem, geniş bir saray yapmaya başlar. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim eder. Hazinelerinin türlü türlü murassaatıyla süslendirip kendi dest-i sanatının en güzel, en latîf sanatlarıyla ziynetlendirir. Fünun ve hikmetinin en incelikleriyle tanzim eder. Ve ulûmunun âsâr-ı mu’cizekâraneleriyle donatır, tekmil eder. Sonra nimetlerinin çeşitleriyle, taamlarının lezizleriyle, her taifeye lâyık sofraları serer. Bir ziyafet-i âmme ihzar eder. Sonra raiyetine kendi kemalâtını göstermek için onları seyre ve ziyafete davet eder.
Sonra birisini yaver-i ekrem yapar, aşağıki tabakat ve menzillerden yukarıya davet eder; daireden daireye, üst üstteki tabakalarda gezdirir. O acib sanatının makinelerini ve tezgâhlarını ve aşağıdan gelen mahsulatın mahzenlerini göstere göstere, tâ daire-i hususiyesine kadar getirir. Bütün o kemalâtının madeni olan mübarek zatını ona göstermekle ve huzuruyla onu müşerref eder. Kasrın hakaikini ve kendi kemalâtını ona bildirir. Seyircilere rehber tayin eder, gönderir. Tâ o sarayın sâni’ini, o sarayın müştemilatıyla, nukuşuyla, acayibiyle, ahaliye tarif etsin. Ve sarayın nakışlarındaki rumuzunu bildirip ve içindeki sanatlarının işaretlerini öğretip, derûnundaki manzum murassalar ve mevzun nukuş nedir ve saray sahibinin kemalâtını ve hünerlerini nasıl gösterirler, o saraya girenlere tarif etsin ve girmenin âdabını ve seyrin merasimini bildirip ve görünmeyen sultan-ı zîfünun ve zîşuuna karşı, marziyatı ve arzuları dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin.
Aynen öyle de وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى ezel ebed Sultanı olan Sâni’-i Zülcelal, nihayetsiz kemalâtını ve nihayetsiz cemalini görmek ve göstermek istemiştir ki şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki her bir mevcud, pek çok dillerle onun kemalâtını zikreder. Pek çok işaretlerle cemalini gösterir. Esma-i hüsnasının her bir isminde ne kadar gizli manevî defineler ve her bir unvan-ı mukaddesesinde ne kadar mahfî letaif bulunduğunu, şu kâinat bütün mevcudatıyla gösterir. Ve öyle bir tarzda gösterir ki bütün fünun, bütün desatiriyle şu kitab-ı kâinatı, zaman-ı Âdem’den beri mütalaa ediyor. Halbuki o kitap, esma ve kemalât-ı İlahiyeye dair ifade ettiği manaların ve gösterdiği âyetlerin öşr-i mi’şarını daha okuyamamış.
İşte şöyle bir saray-ı âlemi, kendi kemalât ve cemal-i manevîsini görmek ve göstermek için bir meşher hükmünde açan Celil-i Zülcemal, Cemil-i Zülcelal, Sâni’-i Zülkemal’in hikmeti iktiza ediyor ki şu âlem-i arzdaki zîşuurlara nisbeten abes ve faydasız olmamak için o sarayın âyetlerinin manasını birisine bildirsin. O saraydaki acayibin menbalarını ve netaicinin mahzenleri olan avâlim-i ulviyede birisini gezdirsin. Ve bütün onların fevkine çıkarsın ve kurb-u huzuruna müşerref etsin ve âhiret âlemlerinde gezdirsin, umum ibadına bir muallim ve saltanat-ı rububiyetine bir dellâl ve marziyat-ı İlahiyesine bir mübelliğ ve saray-ı âlemindeki âyât-ı tekviniyesine bir müfessir gibi çok vazifeler ile tavzif etsin. Mu’cizat nişanlarıyla imtiyazını göstersin. Kur’an gibi bir ferman ile o şahsı, Zat-ı Zülcelal’in has ve sadık bir tercümanı olduğunu bildirsin.
İşte mi’racın pek çok hikmetlerinden şu temsil dürbünüyle bir ikisini numune olarak gösterdik. Sairlerini kıyas edebilirsin.
İkinci Temsil: Nasıl ki bir zat-ı zîfünun, mu’ciz-nüma bir kitabı telif edip yazsa; öyle bir kitap ki her sahifesinde yüz kitap kadar hakaik, her satırında yüz sahife kadar latîf manalar, her bir kelimesinde yüz satır kadar hakikatler, her harfinde yüz kelime kadar manalar bulunsa bütün o kitabın maânî ve hakaikleri, o kâtib-i mu’ciz-nümanın kemalât-ı maneviyesine baksa, işaret etse elbette öyle bitmez bir hazineyi kapalı bırakıp abes etmez. Her halde o kitabı, bazılara ders verecek. Tâ o kıymettar kitap, manasız kalıp beyhude olmasın. Onun gizli kemalâtı zahir olup kemalini bulsun ve cemal-i manevîsi görünsün. O da sevinsin ve sevdirsin. Hem o acib kitabı bütün maânîsiyle, hakaikiyle ders verecek birisini, en birinci sahifeden tâ nihayete kadar üstünde ders vere vere geçirecektir.
Aynen öyle de Nakkaş-ı Ezelî, şu kâinatı, kemalâtını ve cemalini ve hakaik-i esmasını göstermek için öyle bir tarzda yazmıştır ki bütün mevcudat, hadsiz cihetlerle nihayetsiz kemalâtını ve esma ve sıfâtını bildirir, ifade eder. Elbette bir kitabın manası bilinmezse hiçe sukut eder. Bâhusus böyle her bir harfi, binler manayı tazammun eden bir kitap, sukut edemez ve ettirilmez. Öyle ise o kitabı yazan, elbette onu bildirecektir, her taifenin istidadına göre bir kısmını anlattıracaktır. Hem umumunu, en âmm nazarlı, en küllî şuurlu, en mümtaz istidatlı bir ferde ders verecektir. Öyle bir kitabın umumunu ve küllî hakaikini ders vermek için gayet yüksek bir seyr ü sülûk ettirmek hikmeten lâzımdır. Yani, birinci sahifesi olan tabakat-ı kesretin en nihayetinden tut, tâ münteha sahifesi olan daire-i ehadiyete kadar bir seyeran ettirmek lâzım geliyor. İşte şu temsil ile mi’racın ulvi hikmetlerine bir derece bakabilirsin.
Şimdi makam-ı istima’da olan mülhide bakıp kalbini dinleyeceğiz, ne hale girdiğini göreceğiz. İşte hatıra geliyor ki:
Onun kalbi diyor: Ben inanmaya başladım. Fakat iyi anlayamıyorum. Üç mühim müşkülüm daha var.
Birincisi: Şu mi’rac-ı azîm, niçin Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma mahsustur?
İkincisi: O zat, nasıl şu kâinatın çekirdeğidir? Dersiniz: Kâinat, onun nurundan halk olunmuş. Hem kâinatın en âhir ve en münevver meyvesidir. Bu ne demektir?
Üçüncüsü: Sâbık beyanatınızda diyorsunuz ki âlem-i ulviye çıkmak; şu âlem-i arziyedeki âsârların makinelerini, tezgâhlarını ve netaicinin mahzenlerini görmek için urûc etmiştir. Ne demektir?
Elcevap:
Birinci Müşkülünüz: Otuz adet Sözlerde tafsilen halledilmiştir. Yalnız şurada Zat-ı Ahmediye’nin (asm) kemalâtına ve delail-i nübüvvetine ve o mi’rac-ı a’zama en elyak o olduğuna icmalî işaretler nevinde, bir muhtasar fihriste gösteriyoruz. Şöyle ki:
Evvela: Tevrat, İncil, Zebur gibi kütüb-ü mukaddeseden, pek çok tahrifata maruz oldukları halde, şu zamanda dahi Hüseyin-i Cisrî gibi bir muhakkik, nübüvvet-i Ahmediyeye (asm) dair yüz on dört işarî beşaretleri çıkarıp “Risale-i Hamîdiye”de göstermiştir.
Sâniyen: Tarihçe sabit, Şıkk ve Satih gibi meşhur iki kâhinin, nübüvvet-i Ahmediyeden (asm) biraz evvel, nübüvvetine ve Âhir Zaman Peygamberi o olduğuna beyanatları gibi çok beşaretler, sahih bir surette tarihen nakledilmiştir.
Sâlisen: Veladet-i Ahmediye (asm) gecesinde Kâbe’deki sanemlerin sukutuyla, Kisra-yı Faris’in saray-ı meşhuresi olan Eyvan’ı inşikak etmesi gibi irhasat denilen yüzer hârika, tarihçe meşhurdur.
Râbian: Bir orduya parmağından gelen suyu içirmesi ve camide bir cemaat-i azîme huzurunda, kuru direğin, minberin naklinden dolayı müfarakat-ı Ahmediyeden (asm) deve gibi enîn ederek ağlaması وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ nassı ile şakk-ı kamer gibi muhakkiklerin tahkikatıyla bine bâliğ mu’cizatla serfiraz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.
Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlâk-ı hasenenin şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelatının şehadetiyle secaya-yı sâmiye, vazifesinde ve tebligatında en âlî bir derecede; ve din-i İslâm’daki mehasin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatında en âlî hisal-ı hamîde, en mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf ve dikkat tereddüt etmez.
Sâdisen: Onuncu Söz’ün İkinci İşareti’nde işaret edildiği gibi uluhiyet, mukteza-yı hikmet olarak tezahür istemesine mukabil, en a’zamî bir derecede Zat-ı Ahmediye (asm) dinindeki a’zamî ubudiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir.
Hem Hâlık-ı âlem’in nihayet kemaldeki cemalini bir vasıta ile göstermek, mukteza-yı hikmet ve hakikat olarak istemesine mukabil; en güzel bir surette gösterici ve tarif edici, bilbedahe o zattır.
Hem Sâni’-i âlem’in nihayet cemalde olan kemal-i sanatı üzerine enzar-ı dikkati celbetmek, teşhir etmek istemesine mukabil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşahede o zattır.
Hem bütün âlemlerin Rabb’i, kesret tabakatında vahdaniyetini ilan etmek istemesine mukabil –tevhidin en a’zamî bir derecede– bütün meratib-i tevhidi ilan eden yine bizzarure o zattır.
Hem Sahib-i âlem’in nihayet derecede âsârındaki cemalin işaretiyle, nihayetsiz hüsn-ü zatîsini ve cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini âyinelerde mukteza-yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukabil; en şaşaalı bir surette âyinedarlık eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren yine bilbedahe o zattır.
Hem şu saray-ı âlemin Sâni’i, gayet hârika mu’cizeleri ile ve gayet kıymettar cevahirler ile dolu hazine-i gaybiyelerini izhar ve teşhir istemesi ve onlarla kemalâtını tarif etmek ve bildirmek istemesine mukabil; en a’zamî bir surette teşhir edici ve tavsif edici ve tarif edici yine bilbedahe o zattır.
Hem şu kâinatın Sâni’i, şu kâinatı enva-ı acayip ve ziynetlerle süslendirmek suretinde yapması ve zîşuur mahlukatını seyir ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhal etmesi ve mukteza-yı hikmet olarak onlara o âsâr ve sanayiinin manalarını, kıymetlerini, ehl-i temaşa ve tefekküre bildirmek istemesine mukabil; en a’zamî bir surette cin ve inse, belki ruhanîlere ve melaikelere de Kur’an-ı Hakîm vasıtasıyla rehberlik eden, yine bilbedahe o zattır.
Hem şu kâinatın Hâkim-i Hakîm’i, şu kâinatın tahavvülatındaki maksat ve gayeyi tazammun eden tılsım-ı muğlakını ve mevcudatın “Nereden? Nereye? Ve ne oldukları?” olan şu üç sual-i müşkülün muammasını bir elçi vasıtasıyla umum zîşuurlara açtırmak istemesine mukabil, en vâzıh bir surette ve en a’zamî bir derecede hakaik-i Kur’aniye vasıtasıyla o tılsımı açan ve o muammayı halleden, yine bilbedahe o zattır.
Hem şu âlemin Sâni’-i Zülcelal’i, bütün güzel masnuatıyla kendini zîşuur olanlara tanıttırmak ve kıymetli nimetlerle kendini onlara sevdirmesi, bizzarure onun mukabilinde zîşuur olanlara marziyatı ve arzu-yu İlahiyelerini bir elçi vasıtasıyla bildirmesini istemesine mukabil, en a’lâ ve ekmel bir surette, Kur’an vasıtasıyla o marziyat ve arzuları beyan eden ve getiren, yine bilbedahe o zattır.
Hem Rabbü’l-âlemîn, meyve-i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs’at-i istidat verdiğinden ve bir ubudiyet-i külliyeye müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya müptela olduğundan, bir rehber vasıtasıyla yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine mukabil; en a’zamî bir derecede, en eblağ bir surette, Kur’an vasıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda îfa eden, yine bilbedahe o zattır.
İşte mevcudatın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuur ve zîşuur içinde en eşref olan hakiki insan ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi en a’zamî bir derecede, en ekmel bir surette îfa eden zat; elbette o mi’rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn’e çıkacak, saadet-i ebediye kapısını çalacak, hazine-i rahmetini açacak, imanın hakaik-i gaybiyesini görecek, yine o olacaktır.
Sâbian: Bilmüşahede şu masnuatta gayet güzel tahsinat, nihayet derecede süslü tezyinat vardır. Ve bilbedahe şöyle tahsinat ve tezyinat, onların Sâni’inde gayet şiddetli bir irade-i tahsin ve kasd-ı tezyin var olduğunu gösterir. Ve irade-i tahsin ve tezyin ise bizzarure o Sâni’de sanatına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsî bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnuat içinde en câmi’ ve letaif-i sanatı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnuattaki güzellikleri “Mâşâallah” deyip istihsan eden, bilbedahe o sanat-perver ve sanatını çok seven Sâni’in nazarında en ziyade mahbub, o olacaktır.
İşte masnuatı yaldızlayan mezaya ve mehasine ve mevcudatı ışıklandıran letaif ve kemalâta karşı “Sübhanallah, Mâşâallah, Allahu ekber” diyerek semavatı çınlattıran ve Kur’an’ın nağamatıyla kâinatı velveleye verdiren, istihsan ve takdir ile tefekkür ve teşhir ile zikir ve tevhid ile berr ve bahri cezbeye getiren yine bilmüşahede o zattır.
İşte böyle bir zat ki اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca bütün ümmetin işlediği hasenatın bir misli, onun kefe-i mizanında bulunan ve umum ümmetinin salavatı, onun manevî kemalâtına imdat veren ve risaletinde gördüğü vezaifin netaicini ve manevî ücretleriyle beraber rahmet ve muhabbet-i İlahiyenin nihayetsiz feyzine mazhar olan bir zat, elbette mi’rac merdiveniyle cennete, Sidretü’l-münteha’ya, arşa ve Kab-ı Kavseyn’e kadar gitmek, ayn-ı hak, nefs-i hakikat ve mahz-ı hikmettir.
İkinci Müşkül: Ey makam-ı istima’daki insan! Şu ikinci işkâl ettiğin hakikat o kadar derindir, o kadar yüksektir ki akıl ona ne ulaşır ne de yanaşır; illâ nur-u iman ile görünür. Fakat bazı temsilat ile o hakikatin vücudu, fehme takrib edilir. Öyle ise bir nebze takribe çalışacağız.
İşte şu kâinata nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azîm bir şecere manasında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflînin; anâsır dalları, nebatat ve eşcar yaprakları, hayvanat çiçekleri, insan meyveleri hükmünde görünür. Sâni’-i Zülcelal’in ağaçlar hakkında cari olan bir kanunu, elbette şu şecere-i a’zamda da cari olmak, mukteza-yı ism-i Hakîm’dir. Öyle ise mukteza-yı hikmet, şu şecere-i hilkatin de bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki âlem-i cismanîden başka, sair âlemlerin numunesini ve esasatını câmi’ olsun. Çünkü binler muhtelif âlemleri tazammun eden kâinatın çekirdek-i aslîsi ve menşei, kuru bir madde olamaz.
Madem şu şecere-i kâinattan daha evvel, o neviden başka şecere yok. Öyle ise ona menşe ve çekirdek hükmünde olan mana ve nur, elbette yine şecere-i kâinatta bir meyve libasının giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezasıdır. Çünkü çekirdek daima çıplak olamaz. Madem evvel-i fıtratta meyve libasını giymemiş. Elbette, âhirde o libası giyecektir.
Madem o meyve insandır. Ve madem insan içinde sâbıkan ispat edildiği üzere, en meşhur meyve ve en muhteşem semere ve umumun nazar-ı dikkatini celbeden ve arzın nısfını ve beşerin humsunun nazarını kendine hasreden ve mehasin-i maneviyesi ile âlemi, ya nazar-ı muhabbet veya hayretle kendine baktıran meyve ise Zat-ı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâmdır. Elbette kâinatın teşekkülüne çekirdek olan nur, onun zatında cismini giyerek en âhir bir meyve suretinde görünecektir.
Ey müstemi! Şu acib kâinat-ı azîme, bir insanın cüz’î mahiyetinden halk olunmasını istib’ad etme. Bir nevi âlem gibi olan muazzam çam ağacını, buğday tanesi kadar bir çekirdekten halk eden Kadîr-i Zülcelal, şu kâinatı “Nur-u Muhammedî”den aleyhissalâtü vesselâm nasıl halk etmesin veya edemesin?
İşte şecere-i kâinat, şecere-i tûba gibi gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için; aşağıdaki meyve makamından, tâ çekirdek-i aslî makamına kadar, nurani bir hayt-ı münasebet var.
İşte mi’rac, o hayt-ı münasebetin gılafı ve suretidir ki: Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm, o yolu açmış; velayetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliya-i ümmeti, ruh ve kalp ile o cadde-i nuranide, mi’rac-ı Nebevînin gölgesinde seyr ü sülûk edip istidatlarına göre makamat-ı âliyeye çıkıyorlar.
Hem sâbıkan ispat edildiği üzere şu kâinatın Sâni’i, birinci işkâlin cevabında gösterilen makasıd için şu kâinatı, bir saray suretinde yapmış ve tezyin etmiştir. O makasıdın medarı, Zat-ı Ahmediye (asm) olduğu için kâinattan evvel Sâni’-i kâinat’ın nazar-ı inayetinde olması ve en evvel tecellisine mazhar olmak lâzım geliyor. Çünkü bir şeyin neticesi, semeresi; evvel düşünülür. Demek vücuden en âhir, manen de en evveldir. Halbuki Zat-ı Ahmediye (asm) hem en mükemmel meyve hem bütün meyvelerin medar-ı kıymeti ve bütün maksatların medar-ı zuhuru olduğundan en evvel tecelli-i icada mazhar, onun nuru olmak lâzım gelir.
Üçüncü Müşkülün o kadar geniştir ki bizim gibi dar zihinli insanlar, istiab ve ihata edemez. Fakat uzaktan uzağa bakabiliriz.
Evet, âlem-i süflînin manevî tezgâhları ve küllî kanunları, avâlim-i ulviyededir. Ve mahşer-i masnuat olan küre-i arzın hadsiz mahlukatının netaic-i a’malleri ve cin ve insin semerat-ı ef’alleri, yine avâlim-i ulviyede temessül eder. Hattâ hasenat cennetin meyveleri suretine, seyyiat ise cehennemin zakkumları şekline girdikleri, pek çok emarat ve pek çok rivayatın şehadeti ile ve hikmet-i kâinatın ve ism-i Hakîm’in iktizasıyla beraber, Kur’an-ı Hakîm’in işaratı gösteriyor. Evet, zeminin yüzünde kesret o kadar intişar etmiş ve hilkat o kadar teşaub etmiş ki bütün kâinatta münteşir umum masnuatın pek çok fevkinde ecnas-ı mahlukat ve esnaf-ı masnuat, küre-i zeminde bulunur, değişir; daima dolup boşalır.
İşte şu cüz’iyat ve kesretin menbaları, madenleri elbette küllî kanunlar ve küllî tecelliyat-ı esmaiyedir ki o küllî kanunlar, o küllî tecelliler ve o muhit esmaların mazharları da bir derece basit ve safi ve her biri bir âlemin arşı ve sakfı ve bir âlemin merkez-i tasarrufu hükmünde olan semavattır ki o âlemlerin birisi de Sidretü’l-münteha’daki cennetü’l-me’vadır. Yerdeki tesbihat ve tahmidat, o cennetin meyveleri suretinde (Muhbir-i Sadık’ın ihbarıyla) temessül ettiği sabittir. İşte bu üç nokta gösteriyorlar ki: Yerde olan netaic ve semeratın mahzenleri oralardadır ve mahsulatı o tarafa gider.
Deme ki: Havaî bir “Elhamdülillah” kelimem, nasıl mücessem bir meyve-i cennet olur?
Çünkü sen gündüz uyanık iken güzel bir söz söylersin, bazen rüyada güzel bir elma şeklinde yersin. Gündüz çirkin bir sözün, gecede acı bir şey suretinde yutarsın. Bir gıybet etsen murdar bir et suretinde sana yedirirler. Öyle ise şu dünya uykusunda söylediğin güzel sözlerin ve çirkin sözlerin, meyveler suretinde uyanık âlemi olan âlem-i âhirette yersin ve yemesini istib’ad etmemelisin.
Dördüncü Esas
Mi’racın semeratı ve faydası nedir?
Elcevap: Şu şecere-i tûba-i maneviye olan mi’racın beş yüzden fazla meyvelerinden numune olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.
Birinci Meyve: Erkân-ı imaniyenin hakaikini göz ile görüp melaikeyi, cenneti, âhireti, hattâ Zat-ı Zülcelal’i göz ile müşahede etmek; kâinata ve beşere öyle bir hazine ve bir nur-u ezelî ve ebedî bir hediye getirmiştir ki şu kâinatı, perişan ve fâni ve karmakarışık bir vaziyet-i mevhumeden çıkarıp, o nur ve o meyve ile o kâinatı kudsî mektubat-ı Samedaniye, güzel âyine-i cemal-i Zat-ı Ehadiye vaziyeti olan hakikatini göstermiş. Kâinatı ve bütün zîşuuru sevindirip mesrur etmiş.
Hem o nur ve o meyve ile beşeri müşevveş, perişan, âciz, fakir, hâcatı hadsiz, a’dası nihayetsiz ve fâni, bekasız bir vaziyet-i dalaletkâraneden o insanı o nur, o meyve-i kudsiye ile ahsen-i takvimde bir mu’cize-i kudret-i Samedaniyesi ve mektubat-ı Samedaniyenin bir nüsha-i câmiası ve Sultan-ı ezel ve ebed’in bir muhatabı, bir abd-i hâssı, kemalâtının istihsancısı, halili ve cemalinin hayretkârı, habibi ve cennet-i bâkiyesine namzet bir misafir-i azizi suret-i hakikisinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihayetsiz bir sürur, hadsiz bir şevk vermiştir.
İkinci Meyve: Sâni’-i mevcudat ve Sahib-i kâinat ve Rabbü’l-âlemîn olan Hâkim-i ezel ve ebed’in marziyat-ı Rabbaniyesi olan İslâmiyet’in –başta namaz olarak– esasatını, cin ve inse hediye getirmiştir ki o marziyatı anlamak, o kadar merak-âver ve saadet-averdir ki tarif edilmez. Çünkü herkes, büyükçe bir veliyy-i nimet, yahut muhsin bir padişahının uzaktan arzularını anlamaya ne kadar arzukeş ve anlasa ne kadar memnun olur. Temenni eder ki: “Keşke bir vasıta-i muhabere olsa idi doğrudan doğruya o zat ile konuşsa idim. Benden ne istiyor, anlasa idim. Benden onun hoşuna gideni bilse idim.” der.
Acaba bütün mevcudat kabza-i tasarrufunda ve bütün mevcudattaki cemal ve kemalât, onun cemal ve kemaline nisbeten zayıf bir gölge ve her anda nihayetsiz cihetlerle ona muhtaç ve nihayetsiz ihsanlarına mazhar olan beşer, ne derece onun marziyatını ve arzularını anlamak hususunda hâhişger ve merak-âver olması lâzım olduğunu anlarsın.
İşte Zat-ı Ahmediye (asm) yetmiş bin perde arkasında o Sultan-ı ezel ve ebed’in marziyatını doğrudan doğruya mi’rac semeresi olarak hakkalyakîn işitip, getirip beşere hediye etmiştir.
Evet beşer, kamerdeki hali anlamak için ne kadar merak eder ki biri gidip, dönüp haber verse. Hem ne kadar fedakârlık gösterir. Eğer anlasa ne kadar hayret ve meraka düşer. Halbuki kamer, öyle bir Mâlikü’l-mülk’ün memleketinde geziyor ki kamer, bir sinek gibi küre-i arzın etrafında pervaz eder. Küre-i arz, pervane gibi şemsin etrafında uçar. Şems, binler lambalar içinde bir lambadır ki o Mâlikü’l-mülki Zülcelal’in bir misafirhanesinde mumdarlık eder.
İşte Zat-ı Ahmediye (asm) öyle bir Zat-ı Zülcelal’in şuunatını ve acayib-i sanatını ve âlem-i bekada hazain-i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu zatı kemal-i merak ve hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilaf-ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.
Üçüncü Meyve: Saadet-i ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş; cin ve inse hediye etmiştir. Evet, mi’rac vasıtasıyla ve kendi gözüyle cenneti görmüş ve Rahman-ı Zülcemal’in rahmetinin bâki cilvelerini müşahede etmiş ve saadet-i ebediyeyi kat’iyen hakkalyakîn anlamış, saadet-i ebediyenin vücudunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki bîçare cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele-i zeval ve firak içindeki mevcudatı, seyl-i zaman ve harekât-ı zerrat ile adem ve firak-ı ebedî denizine döküldüğü olan vaziyet-i mevhume-i can-hıraşanede oldukları hengâmda; şöyle bir müjde, ne kadar kıymettar olduğu ve idam-ı ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fâni cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saadet-aver olduğu tarif edilmez. Bir adama, idam edileceği anda, onun affıyla kurb-u şahanede bir saray verilse, ne kadar sürura sebeptir. Bütün cin ve ins adedince böyle sürurları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.
Dördüncü Meyve: Rü’yet-i cemalullah meyvesini kendi aldığı gibi o meyvenin her mü’mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir ki o meyve, ne derece leziz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyas edebilirsin. Yani her kalp sahibi bir insan; zîcemal, zîkemal, zîihsan bir zatı sever. Ve o sevmek dahi cemal ve kemal ve ihsanın derecatına nisbeten tezayüd eder, perestiş derecesine gelir, canını feda eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir defa görmesine, dünyasını feda etmek derecesine çıkar. Halbuki bütün mevcudattaki cemal ve kemal ve ihsan, onun cemal ve kemal ve ihsanına nisbeten; küçük birkaç lemaatın, güneşe nisbeti gibi de olmaz.
Demek, nihayetsiz bir muhabbete lâyık ve nihayetsiz rü’yete ve nihayetsiz bir iştiyaka elyak bir Zat-ı Zülcelali ve’l-kemal’in saadet-i ebediyede rü’yetine muvaffak olması, ne kadar saadet-aver ve medar-ı sürur ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu insan isen anlarsın.
Beşinci Meyve: İnsan kâinatın kıymettar bir meyvesi ve Sâni’-i kâinat’ın nazdar sevgilisi olduğu, mi’rac ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahluk, zayıf bir hayvan ve âciz bir zîşuur olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki kâinatın bütün mevcudatı üstünde bir makam-ı fahir veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürur-u mesudiyetkârane veriyor ki tasvir edilmez. Çünkü âdi bir nefere denilse: “Sen müşir oldun.” Ne kadar memnun olur.
Halbuki fâni, âciz bir hayvan-ı nâtık, zeval ve firak sillesini daima yiyen bîçare insana; birden ebedî, bâki bir cennette, Rahîm ve Kerîm bir Rahman’ın rahmetinde ve hayal süratinde, ruhun vüs’atinde, aklın cevelanında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerana ve cevelana muvaffak olduğun gibi saadet-i ebediyede rü’yet-i cemaline de muvaffak olursun denildiği vakit, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddi bir sevinç ve süruru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin.
Şimdi makam-ı istima’da olan zata deriz ki:
İlhad gömleğini yırt, at. Mü’min kulağını geçir ve müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsil ile bir iki meyvenin derece-i kıymetini göstereceğiz.
Mesela: Senin ile biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki her şey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı, her taraf müthiş cenazelerle dolu, işitilen sesler yetimlerin ağlayışı, mazlumların vaveylâsıdır. İşte biz, şöyle bir vaziyette olduğumuz vakitte; biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjde ile bize yabancı olanlar ahbap şekline girse düşman gördüğümüz kimseler, kardeşler suretine dönse o müthiş cenazeler, huşû ve huzûda, zikir ve tesbihte birer ibadetkâr şeklinde görünse o yetimane ağlayışlar, senakârane “yaşasın”lar hükmüne girse ve o ölümler ve o soymaklar, garatlar terhisat suretine dönse kendi sürurumuz ile beraber, herkesin süruruna müşterek olsak; o müjde ne kadar mesrurane olduğunu elbette anlarsın.
İşte mi’rac-ı Ahmediyenin (asm) bir meyvesi olan nur-u imandan evvel, şu kâinatın mevcudatı, nazar-ı dalaletle bakıldığı vakit; yabancı, muzır, müz’iç, muvahhiş ve dağ gibi cirmler birer müthiş cenaze, ecel herkesin başını kesip adem-âbâd kuyusuna atar. Bütün sadâlar, firak ve zevalden gelen vaveylâlar olduğu halde, dalaletin öyle tasvir ettiği hengâmda; meyve-i mi’rac olan hakaik-i erkân-ı imaniye nasıl mevcudatı sana kardeş, dost ve Sâni’-i Zülcelal’ine zâkir ve müsebbih; ve mevt ve zeval, bir nevi terhis ve vazifeden âzad etmek; ve sadâlar, birer tesbihat hakikatinde olduğunu sana gösterir. Bu hakikati tamam görmek istersen İkinci ve Sekizinci Sözlere bak.
İkinci Temsil: Senin ile biz, sahra-yı kebir gibi bir mevkideyiz. Kum denizi fırtınasında, gece o kadar karanlık olduğundan elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hâmisiz, aç ve susuz, meyus ve ümitsiz bir vaziyette olduğumuz dakikada, birden bir zat, o karanlık perdesinden geçip; sonra gelip, bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden cennet-misal bir yerde istikbalimiz temin edilmiş, gayet merhametkâr bir hâmimiz bulunmuş, yiyecek ve içecek ihzar edilmiş bir yerde bizi koysa ne kadar memnun oluruz, bilirsin.
İşte o sahra-yı kebir, bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hâdisat içinde harekât-ı zerrat ve seyl-i zaman tahrikiyle çalkanan mevcudat ve bîçare insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dağdar olan istikbali; müthiş zulümat içinde, nazar-ı dalaletle görüyor. Feryadını işittirecek kimseyi bilmiyor. Nihayetsiz aç, nihayetsiz susuzdur.
İşte semere-i mi’rac olan marziyat-ı İlahiye ile şu dünya, gayet kerîm bir zatın misafirhanesi, insanlar dahi onun misafirleri, memurları, istikbal dahi cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve saadet-i ebediye gibi parlak göründüğü vakit; ne kadar hoş, güzel, şirin bir meyve olduğunu anlarsın.
Makam-ı istima’da olan zat diyor ki: “Cenab-ı Hakk’a yüz binler hamd ve şükür olsun ki ilhaddan kurtuldum, tevhide girdim, tamamıyla inandım ve kemal-i imanı kazandım.”
Biz de deriz: Ey kardeş! Seni tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak bizleri, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın şefaatine mazhar etsin, âmin!
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنِ انْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ وَ نَبَعَ مِنْ اَصَابِعِهِ الْمَاءُ كَالْكَوْثَرِ صَاحِبُ الْمِعْرَاجِ وَ مَا زَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ اَجْمَعٖينَ مِنْ اَوَّلِ الدُّنْيَا اِلٰى اٰخِرِ الْمَحْشَرِ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ ۞ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا ۞ رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا ۞رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْلَنَا اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ
وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
*
ON DOKUZUNCU VE OTUZ BİRİNCİ SÖZLERİN ZEYLİ
“Şakk-ı kamer” mu’cizesine dairdir
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ ۞ وَاِنْ يَرَوْا اٰيَةً يُعْرِضُوا وَ يَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ
Kamer gibi parlak bir mu’cize-i Ahmediye (asm) olan inşikak-ı kameri, evham-ı fâside ile inhisafa uğratmak isteyen feylesoflar ve onların muhakemesiz mukallidleri diyorlar ki: “Eğer inşikak-ı kamer vuku bulsa idi umum âleme malûm olurdu. Bütün tarih-i beşerin nakletmesi lâzım gelirdi.”
Elcevap: İnşikak-ı kamer, dava-yı nübüvvete delil olmak için o davayı işiten ve inkâr eden hazır bir cemaate, gecede, vakt-i gaflette âni olarak gösterildiğinden hem ihtilaf-ı metali’ ve sis ve bulutlar gibi rü’yete mani esbabın vücuduyla beraber, o zamanda medeniyet taammüm etmediğinden ve hususi kaldığından ve tarassudat-ı semaviye pek az olduğundan bütün etraf-ı âlemde görülmek, umum tarihlere geçmek, elbette lâzım değildir.
Şakk-ı kamer yüzünden bu evham bulutlarını dağıtacak çok noktalardan şimdilik beş noktayı dinle:
Birinci Nokta: O zaman, o zemindeki küffarın gayet şedit derecede inatları tarihen malûm ve meşhur olduğu halde, Kur’an-ı Hakîm’in وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ demesiyle şu vak’ayı umum âleme ihbar ettiği halde, Kur’an’ı inkâr eden o küffardan hiçbir kimse, şu âyetin tekzibine, yani ihbar ettiği şu vakıanın inkârına ağız açmamışlar. Eğer o zamanda o hâdise, o küffarca kat’î ve vaki bir hâdise olmasa idi, şu sözü serrişte ederek gayet dehşetli bir tekzibe ve Peygamber’in (asm) iptal-i davasına hücum göstereceklerdi.
Halbuki şu vak’aya dair siyer ve tarih, o vak’a ile münasebettar küffarın adem-i vukuuna dair hiçbir şeyini nakletmemişlerdir. Yalnız وَ يَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ âyetinin beyan ettiği gibi tarihçe menkul olan şudur ki: O hâdiseyi gören küffar “Sihirdir.” demişler ve “Bize sihir gösterdi. Eğer sair taraflardaki kervan ve kafileler görmüşlerse hakikattir. Yoksa bize sihir etmiş.” demişler. Sonra sabahleyin Yemen ve başka taraflardan gelen kafileler ihbar ettiler ki: “Böyle bir hâdiseyi gördük.” Sonra küffar, Fahr-i Âlem (asm) hakkında –hâşâ– “Yetim-i Ebu Talib’in sihri semaya da tesir etti.” dediler.
İkinci Nokta: Sa’d-ı Taftazanî gibi eâzım-ı muhakkikînin ekseri demişler ki: İnşikak-ı kamer; parmaklarından su akması umum bir orduya su içirmesi, camide hutbe okurken dayandığı kuru direğin müfarakat-ı Ahmediyeden (asm) ağlaması umum cemaatin işitmesi gibi mütevatirdir. Yani öyle tabakadan tabakaya bir cemaat-i kesîre nakletmiştir ki kizbe ittifakları muhaldir. “Hâle” gibi meşhur bir kuyruklu yıldızın bin sene evvel çıkması gibi mütevatirdir. Görmediğimiz Serendip Adası’nın vücudu gibi tevatürle vücudu kat’îdir, demişler. İşte böyle gayet kat’î ve şuhudî mesailde teşkikat-ı vehmiye yapmak, akılsızlıktır. Yalnız muhal olmamak kâfidir. Halbuki şakk-ı kamer, bir volkanla inşikak eden bir dağ gibi mümkündür.
Üçüncü Nokta: Mu’cize, dava-yı nübüvvetin ispatı için münkirleri ikna etmek içindir, icbar için değildir. Öyle ise dava-yı nübüvveti işitenler için ikna edecek bir derecede mu’cize göstermek lâzımdır. Sair taraflara göstermek veyahut icbar derecesinde bir bedahetle izhar etmek, Hakîm-i Zülcelal’in hikmetine münafî olduğu gibi sırr-ı teklife dahi muhaliftir. Çünkü “Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak” sırr-ı teklif iktiza ediyor.
Eğer Fâtır-ı Hakîm inşikak-ı kameri, feylesofların hevesatına göre bütün âleme göstermek için bir iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine geçse idi o vakit sair hâdisat-ı semaviye gibi; ya dava-yı nübüvvete delil olmazdı, risalet-i Ahmediyeye (asm) hususiyeti kalmazdı veyahut bedahet derecesinde öyle bir mu’cize olacaktı ki aklı icbar edecek, aklın ihtiyarını elinden alacak, ister istemez nübüvveti tasdik edecek. Ebucehil gibi kömür ruhlu, Ebubekir-i Sıddık gibi elmas ruhlu adamlar bir seviyede kalıp sırr-ı teklif zayi olacaktı.
İşte bu sır içindir ki hem âni hem gece hem vakt-i gaflet hem ihtilaf-ı metali’, sis ve bulut gibi sair mevanii perde ederek umum âleme gösterilmedi veyahut tarihlere geçirilmedi.
Dördüncü Nokta: Şu hâdise, gece vakti herkes gaflette iken âni bir surette vuku bulduğundan etraf-ı âlemde elbette görülmeyecek. Bazı efrada görünse de gözüne inanmayacak. İnandırsa da elbette böyle mühim bir hâdise, haber-i vâhid ile tarihlere bâki bir sermaye olmayacak.
Bazı kitaplarda: “Kamer, iki parça olduktan sonra yere inmiş.” ilâvesi ise ehl-i tahkik reddetmişler. “Şu mu’cize-i bâhireyi kıymetten düşürmek niyetiyle, belki bir münafık ilhak etmiş.” demişler.
Hem mesela o vakit, cehalet sisiyle muhat İngiltere, İspanya’da yeni gurûb; Amerika’da gündüz; Çin’de, Japonya’da sabah olduğu gibi başka yerlerde başka esbab-ı maniaya binaen elbette görülmeyecek. Şimdi bu akılsız muterize bak, diyor ki: “İngiltere, Çin, Japon, Amerika gibi akvamın tarihleri bundan bahsetmiyor. Öyle ise vuku bulmamış.” Bin nefrin onun gibi Avrupa kâselislerinin başına…
Beşinci Nokta: İnşikak-ı kamer, kendi kendine bazı esbaba binaen vuku bulmuş, tesadüfî, tabiî bir hâdise değil ki âdi ve tabiî kanunlarına tatbik edilsin. Belki şems ve kamerin Hâlık-ı Hakîm’i, resulünün risaletini tasdik ve davasını tenvir için hârikulâde olarak o hâdiseyi îka etmiştir. Sırr-ı irşad ve sırr-ı teklif ve hikmet-i risaletin iktizasıyla, hikmet-i rububiyetin istediği insanlara ilzam-ı hüccet için gösterilmiştir.
O sırr-ı hikmetin iktiza etmedikleri, istemedikleri ve dava-yı nübüvveti henüz işitmedikleri aktar-ı zemindeki insanlara göstermemek için sis ve bulut ve ihtilaf-ı metali’ haysiyetiyle; bazı memleketin kameri daha çıkmaması ve bazıların güneşleri çıkması ve bir kısmının sabahı olması ve bir kısmının güneşi yeni gurûb etmesi gibi o hâdiseyi görmeye mani pek çok esbaba binaen gösterilmemiş.
Eğer umum onlara dahi gösterilse idi o halde ya işaret-i Ahmediyenin (asm) neticesi ve mu’cize-i nübüvvet olarak gösterilecekti; o vakit risaleti, bedahet derecesine çıkacaktı. Herkes tasdike mecbur olurdu, aklın ihtiyarı kalmazdı. İman ise aklın ihtiyarıyladır. Sırr-ı teklif zayi olurdu. Eğer sırf bir hâdise-i semaviye olarak gösterilse idi risalet-i Ahmediye (asm) ile münasebeti kesilirdi ve onunla hususiyeti kalmazdı.
Elhasıl: Şakk-ı kamerin imkânında şüphe kalmadı. Kat’î ispat edildi. Şimdi vukuuna delâlet eden çok bürhanlarından altısına (Hâşiye[1]) işaret ederiz. Şöyle ki:
Ehl-i adalet olan sahabelerin vukuuna icmaı.
Ve ehl-i tahkik umum müfessirlerin وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ tefsirinde onun vukuuna ittifakı.
Ve ehl-i rivayet-i sadıka bütün muhaddisînin pek çok senetlerle ve muhtelif tarîklerle vukuunu nakletmesi.
Ve ehl-i keşif ve ilham bütün evliya ve sıddıkînin şehadeti.
Ve ilm-i kelâmın meslekçe birbirinden çok uzak olan imamların ve mütebahhir ulemanın tasdiki.
Ve nass-ı kat’î ile dalalet üzerine icmaları vaki olmayan ümmet-i Muhammediyenin (asm) o vak’ayı telakki-i bi’l-kabul etmesi, güneş gibi inşikak-ı kameri ispat eder.
Elhasıl: Buraya kadar tahkik namına ve hasmı ilzam hesabına idi. Bundan sonraki cümleler, hakikat namına ve iman hesabınadır. Evet tahkik öyle dedi, hakikat ise diyor ki:
Sema-yı risaletin kamer-i müniri olan Hâtem-i Divan-ı Nübüvvet, nasıl ki mahbubiyet derecesine çıkan ubudiyetindeki velayetin keramet-i uzması ve mu’cize-i kübrası olan mi’rac ile yani bir cism-i arzı semavatta gezdirmekle semavatın sekenesine ve âlem-i ulvi ehline rüçhaniyeti ve mahbubiyeti gösterildi ve velayetini ispat etti.
Öyle de arza bağlı, semaya asılı olan kameri, bir arzlının işaretiyle iki parça ederek arzın sekenesine, o arzlının risaletine öyle bir mu’cize gösterildi ki Zat-ı Ahmediye (asm) kamerin açılmış iki nurani kanadı gibi risalet ve velayet gibi iki nurani kanadıyla, iki ziyadar cenah ile evc-i kemalâta uçmuş; tâ Kab-ı Kavseyn’e çıkmış hem ehl-i semavat hem ehl-i arza medar-ı fahir olmuştur.
عَلَيْهِ وَ عَلٰى اٰلِهِ الصَّلَاةُ وَ التَّسْلٖيمَاتُ مِلْأَ الْاَرْضِ وَ السَّمٰوَاتِ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ مَنِ انْشَقَّ الْقَمَرُ بِاِشَارَتِهِ اجْعَلْ قَلْبٖى وَ قُلُوبَ طَلَبَةِ رَسَائِلِ النُّورِ الصَّادِقٖينَ كَالْقَمَرِ فٖى مُقَابَلَةِ شَمْسِ الْقُرْاٰنِ اٰمٖينَ اٰمٖينَ
*
[1] Hâşiye: Yani altı defa icma suretinde, vukuuna dair altı hüccet vardır. Bu makam çok izaha lâyık iken maatteessüf kısa kalmıştır.
