İzahlı Metin
On Birinci Söz
Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*Veşşemsi ve duhâhâ. Velkameri izâ telâhâ. Vennehâri izâ cellâhâ. Velleyli izâ yagşâhâ. Vessemâi ve mâ benâhâ. Vel ardı ve mâ tahâhâ. Ve nefsin ve mâ sevvâhâ…* (Güneşe ve onun aydınlığına, onu izlediğinde Ay’a, onu ortaya çıkardığında gündüze, onu bürüdüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene, nefse ve onu düzenleyene yemin olsun ki…)
Ey kardeşim! Eğer kâinatın hikmetindeki tılsımı, insanın yaratılışındaki gizemi ve namazın hakikatindeki sırları biraz olsun anlamak istersen, kendi nefsimle birlikte şu temsili hikâyeye bak:
Bir zamanlar bir sultan varmış. Servet bakımından pek çok hazineye sahipmiş. Bu hazinelerde her çeşit mücevher, elmas ve zümrüt bulunurmuş. Ayrıca gizli ve çok şaşırtıcı defineleri de varmış. Mükemmellik yönünden ise, hayranlık uyandıran sanatlarda büyük bir ustalığa sahipmiş. Bununla birlikte, hayret verici sayısız fen dalında bilgisi ve hâkimiyeti varmış. Yine, eşsiz ve sonsuz ilimler hakkında bilgisi ve derin anlayışı varmış.
Her güzellik ve mükemmellik sahibi, kendi güzelliğini ve mükemmelliğini görmek ve göstermek ister sırrınca, o şanlı sultan da bir sergi açmayı ve içinde eserlerini sergilemeyi arzu etti. Böylece halkın gözünde hem saltanatının büyüklüğünü, hem servetinin görkemini, hem sanatının harikalarını, hem de bilgisinin hayranlık uyandıran yönlerini ortaya koyup gösterecekti. Amacı, manevi güzelliğini ve mükemmelliğini iki şekilde gözlemlemekti:
Birincisi: Bizzat kendi ince anlayışlı bakışıyla görmek.
İkincisi: Başkalarının gözüyle bakmak.
Bu hikmete dayanarak, çok büyük, geniş ve görkemli bir saray yapmaya başladı. Sarayı şahane bir şekilde dairelere ve odalara ayırdıktan sonra, hazinelerindeki türlü türlü değerli taşlarla süsledi. Kendi sanatının en zarif, en güzel eserleriyle bezedi. Hikmetli fenlerinin en ince detaylarıyla düzenleyip düzeltti ve mucizevi eserler bırakan ilimleriyle donattı. Sarayı tamamladıktan sonra, her türlü yiyecek ve nimetin en lezzetlilerini içeren sofralar kurdu. Her topluluğa uygun bir sofra hazırladı. O kadar cömertçe ve sanatsever bir şekilde genel bir ziyafet hazırladı ki, sanki her bir sofra, yüzlerce zarif sanatın eseriyle vücut bulmuş gibi kıymetli ve sayısız nimeti serdi.
Sonra, ülkesinin her köşesindeki halkını ve tebaasını seyretmek, gezmek ve ziyafete katılmak üzere davet etti. Ardından, en şerefli bir yaverine sarayın hikmetlerini ve içindekilerin anlamlarını bildirerek onu bir rehber ve tanıtıcı olarak görevlendirdi. Bu rehber, sarayın içindeki eserler aracılığıyla halka sarayın Sanatkârı’nı tanıtacak, sarayın süslemelerindeki sırları bildirecek, içindeki sanatların işaretlerini öğretecek, iç kısımlardaki ahenkli mücevherlerin ve ölçülü işlemelerin ne olduğunu ve saray sahibinin mükemmelliklerine ve hünerlerine nasıl delil olduklarını saraya girenlere anlatacaktı. Ayrıca, saraya giriş adabını, gezi kurallarını bildirecek ve o görünmeyen sultana karşı O’nun rızası dairesinde nasıl davranılması gerektiğini öğretecekti.
İşte o tanıtıcı rehberin her dairede yardımcıları bulunuyordu. Kendisi ise en büyük dairede, öğrencilerinin arasında durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebligatta bulunuyordu:
“Ey ahali! Bu sarayın sahibi olan efendimiz, bu eserleri sergileyerek ve bu sarayı yaparak kendini size tanıtmak istiyor. Siz de onu tanıyın ve güzelce tanımaya çalışın. Hem bu süslemelerle kendini size sevdirmek istiyor. Siz de onun sanatını takdir ederek ve işlerini beğenerek kendinizi ona sevdirin. Hem bu gördüğünüz iyiliklerle size olan sevgisini gösteriyor. Siz de itaat ederek ona sevginizi gösterin. Hem şu görünen nimet ve ikramlarla size olan şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz de şükrederek ona hürmet edin. Hem bu mükemmellik eserleriyle manevi güzelliğini size göstermek istiyor. Siz de onu görmeye ve ilgisini kazanmaya olan arzunuzu gösterin. Hem bütün şu gördüğünüz sanat eserleri ve süslemelerin üzerine özel bir mühür, kendine has bir damga ve taklit edilemez bir tuğra koyarak, her şeyin kendisine ait olduğunu, kendi elinin eseri olduğunu ve kendisinin tek, eşsiz, bağımsız ve benzersiz olduğunu size göstermek istiyor. Siz de onu tek, eşsiz, misilsiz, benzersiz ve emsalsiz olarak tanıyın ve kabul edin.”
Daha bunun gibi, o makama ve duruma uygun sözleri seyircilere söyledi. Sonra, içeri giren halk iki gruba ayrıldı:
Birinci grup, kendini bilen, aklı başında ve kalbi yerinde olan kimselerdi. Sarayın içindeki harika şeylere baktıkları zaman, “Burada büyük bir iş var” dediler. Anladılar ki bu anlamsız değil, sıradan bir oyuncak değil. Bu yüzden merak ettiler. “Acaba bunun sırrı nedir, içinde ne var?” diye düşünürken, birden o tanıtıcı rehberin yaptığı konuşmayı işittiler. Anladılar ki bütün sırların anahtarları ondadır. Ona yönelip gittiler ve dediler: “*Esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad!* (Ey Üstad, selam üzerine olsun!) Gerçekten de, böyle muhteşem bir sarayın, senin gibi sadık ve dikkatli bir tanıtıcıya ihtiyacı var. Efendimiz sana ne bildirmişse, lütfen bize de bildir.”
Rehber de daha önce zikredilen konuşmaları onlara anlattı. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam olarak faydalandılar. Padişahın rızası dairesinde hareket ettiler. Onların bu edepli davranışları ve durumları padişahın hoşuna gittiğinden, onları özel, yüksek ve tarif edilemez başka bir saraya davet etti ve onlara ikramda bulundu. O cömert hükümdara layık, o itaatkâr halka yakışır, o edepli misafirlere uygun ve o yüksek saraya yaraşır bir şekilde ikram ederek onları ebediyen mutlu kıldı.
İkinci grup ise akılları bozulmuş, kalpleri sönmüş kimselerdi. Saraya girdiklerinde nefislerine yenik düşüp lezzetli yiyeceklerden başka hiçbir şeye ilgi göstermediler. Bütün o güzelliklere gözlerini kapadılar ve o rehberin irşatlarına ve yardımcılarının uyarılarına kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmemesi gereken fakat bazı amaçlar için hazırlanmış iksirlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, ortalığı karıştırdılar ki, seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler. O şanlı Sanatkâr’ın kurallarına karşı edepsizlik ettiler. Saray sahibinin askerleri de onları yakalayıp, o edepsizlere layık bir hapse attılar.
Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaşım! Elbette anladın ki o şanlı ve hikmet sahibi Hükümdar, bu sarayı, bahsettiğimiz amaçlar için yapmıştır. Bu amaçların gerçekleşmesi ise iki şeye bağlıdır:
Birincisi: Gördüğümüz ve konuşmasını işittiğimiz o rehberin varlığıdır. Çünkü o olmazsa, bütün amaçlar boşa gider. Zira anlaşılmaz bir kitap, öğretmeni olmazsa anlamsız bir kâğıttan ibaret kalır.
İkincisi: Halkın, o rehberin sözünü kabul edip dinlemesidir. Demek ki, rehberin varlığı, sarayın yapılma sebebidir ve halkın onu dinlemesi de sarayın varlığını sürdürme sebebidir. Öyleyse denilebilir ki, eğer bu rehber olmasaydı, o şanlı hükümdar bu sarayı yapmazdı. Yine denilebilir ki, halk o rehberin talimatlarını dinlemediği zaman, elbette o saray değiştirilip dönüştürülecektir.
Ey arkadaş! Hikâye burada bitti. Eğer bu temsilin sırrını anladıysan, bak, hakikatin yüzünü de gör:
İşte o saray, bu âlemdir. Tavanı, tebessüm eden yıldızlarla aydınlatılmış gökyüzüdür. Tabanı ise, doğudan batıya çeşit çeşit çiçeklerle süslenmiş yeryüzüdür. O hükümdar ise, ezel ve ebedin sultanı olan Mukaddes bir Zât’tır ki, yedi kat gökler, yeryüzü ve içlerindeki her şey, kendilerine özgü dillerle O’nu her türlü noksanlıktan tenzih edip yüceltirler. O, öyle Kadîr bir Hükümdardır ki, gökleri ve yeri altı günde yaratarak Rabliğinin arşında durup gece ile gündüzü siyah ve beyaz iki çizgi gibi birbiri ardınca döndürür ve kâinat sayfasında ayetlerini yazar. Güneş, ay ve yıldızlar O’nun emrine boyun eğmiştir; O, böyle haşmet ve kudret sahibidir.
O sarayın odaları ise şu on sekiz bin âlemdir ki, her biri kendine özgü bir tarzda süslenmiş ve düzenlenmiştir. İşte o sarayda gördüğün hayranlık uyandıran sanatlar, bu âlemde görünen İlahi kudretin mucizeleridir. Sarayda gördüğün yiyecekler ise, bu âlemde, özellikle yaz mevsiminde ve bilhassa Barla bahçelerindeki İlahi rahmetin harika meyvelerine işarettir. Oradaki ocak ve mutfak ise, burada kalbinde ateş olan yeryüzü ve yeryüzünün yüzeyidir.
Temsilde gördüğün gizli definelerin mücevherleri ise, bu hakikatte Allah’ın kutsal isimlerinin yansımalarına örnektir. Temsilde gördüğümüz işlemeler ve o işlemelerin sembolleri ise, bu âlemi süsleyen düzenli sanat eserleri ve kudret kaleminin ahenkli nakışlarıdır ki, Celal Sahibi Kadîr’in isimlerine delalet ederler. Ve o rehber ise, Efendimiz Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’dır. Yardımcıları peygamberler Aleyhimüsselam, öğrencileri ise evliya ve asfiyadır. Saraydaki hükümdarın hizmetkârları ise, bu âlemde meleklere Aleyhimüsselam işarettir. Temsilde, gezi ve ziyafete davet edilen misafirler ise, bu dünya misafirhanesindeki cinlere, insanlara ve insanın hizmetkârı olan hayvanlara işarettir.
O iki grup ise, burada biri iman ehlidir ki, kâinat kitabının ayetlerinin tefsiri olan Kur’an-ı Kerim’in öğrencileridir. Diğer grup ise, küfür ve azgınlık ehlidir ki, nefse ve şeytana uyup yalnızca dünya hayatını tanıyan, hayvan gibi, hatta daha aşağı; sağır, dilsiz ve sapkın bir gruptur.
Birinci kafile olan mutlular ve iyiler, iki kanatlı olan o rehberi dinlediler. O rehber hem bir kuldur; kulluk noktasında Rabbini tanıtır ve över ki, Cenab-ı Hakk’ın huzurunda ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem de bir resuldür; peygamberlik noktasında Rabbinin hükümlerini Kur’an aracılığıyla cinlere ve insanlara tebliğ eder.
Bu bahtiyar cemaat, o resulü dinleyip Kur’an’a kulak verdiler. Kendilerini, ibadet çeşitlerinin bir özeti olan namaz ile birçok yüce makam içinde çok zarif görevlerle meşgul olmuş gördüler.
Evet, namazın çeşitli zikir ve hareketleriyle işaret ettiği görevleri ve makamları detaylı bir şekilde gördüler. Şöyle ki:
Birincisi: Kâinattaki eserlere bakıp, Rabbini görmeden O’na yönelme suretinde, Rabliğinin saltanatının güzelliklerini seyretme makamında kendilerini gördüklerinden, tekbir ve tesbih görevini yerine getirip “Allahu Ekber” dediler.
İkincisi: Allah’ın kutsal isimlerinin yansımaları olan eşsiz sanat eserlerine ve parlak eserlerine dellallık makamında görünmekle “Sübhanallah, Velhamdülillah” diyerek O’nu noksanlıklardan tenzih etme ve övme görevini yerine getirdiler.
Üçüncüsü: İlahi rahmetin hazinelerinde saklanan nimetleri, zahirî ve batınî duygularıyla tadıp anlama makamında, şükür ve övgü görevini yerine getirmeye başladılar.
Dördüncüsü: İlahi isimlerin definelerindeki mücevherleri, manevi cihazlarının ölçüleriyle tartıp bilme makamında, O’nu noksanlıklardan tenzih etme ve övme görevine başladılar.
Beşincisi: Kaderin satırları üzerinde kudret kalemiyle yazılan ilahi mektupları okuma makamında, tefekkür ve beğenme görevine başladılar.
Altıncısı: Eşyanın yaratılışındaki ve sanat eserlerindeki zarif incelikleri ve nazenin güzellikleri seyrederek, Celal Sahibi Yaratıcılarına, Cemal Sahibi Sanatkârlarına karşı sevgi ve arzu duyma makamında muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.
Demek ki, kâinata ve eserlere bakıp Rabbini görmeden O’na kulluk etme şeklinde bahsedilen makamlarda, zikredilen görevleri yerine getirdikten sonra, Hikmet Sahibi Sanatkâr’ın bizzat fiillerine ve icraatlarına bakma derecesine çıktılar. Sanki O’nun huzurundaymış gibi bir muamele şeklinde, evvela Celal Sahibi Yaratıcı’nın kendi sanatının mucizeleriyle kendini şuur sahiplerine tanıtmasına karşı, hayret içinde bir marifet ile karşılık vererek, *“Sübhâneke mâ arafnâke hakka ma’rifetike”* (Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederiz, biz Seni hakkıyla tanıyamadık) dediler. “Senin tanıtıcıların, bütün sanat eserlerindeki mucizelerindir.”
Sonra o Rahman’ın, kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı, sevgi ve aşk ile karşılık verip *“İyyâke na’budu ve iyyâke nesta’în”* (Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz) dediler.
Sonra o hakiki Nimet Verici’nin tatlı nimetleriyle merhamet ve şefkatini göstermesine karşı şükür ve hamd ile karşılık verdiler, dediler: *“Sübhâneke ve bihamdike”* (Seni bütün noksanlıklardan tenzih eder ve sana hamdederiz). “Senin hak ettiğin şükrü nasıl yerine getirebiliriz? Sen, öyle şükre layık bir varlıksın ki, bütün kâinata serilmiş olan ihsanların, açık hal dilleriyle şükrünü ve övgünü okuyorlar. Hem âlem çarşısında dizilmiş ve yeryüzüne serpilmiş bütün nimetlerin, ilanlarıyla hamdini ve medhini bildiriyorlar. Hem rahmet ve nimetin ahenkli meyveleri ve ölçülü yemişleri, senin cömertliğine ve keremine şahitlik ederek, senin şükrünü bütün yaratılmışların gözleri önünde yerine getirirler.”
Sonra şu kâinatın yüzlerinde değişen varlık aynalarında cemal, celal, kemal ve büyüklüğünün tecellisine karşı “Allahu Ekber” deyip, tazim içinde bir acziyetle rükûya gidip, tam bir teslimiyet içinde bir sevgi ve hayretle secde ederek karşılık verdiler.
Sonra o Mutlak Zengin’in, servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı, kendi fakirlik ve ihtiyaçlarını ortaya koyup dua ederek ve isteyerek karşılık verip *“Ve iyyâke nesta’în”* (Ve yalnız senden yardım dileriz) dediler.
Sonra o Celal Sahibi Sanatkâr’ın, kendi sanatının inceliklerini, harikalarını, antikalarını sergilerle bütün mahlukatın teşhir salonunda sergilemesine karşı, “Mâşâallah” (Allah ne güzel dilemiş) deyip takdir ederek, “Ne güzel yapılmış!” deyip beğenerek, “Bârekallah” (Allah ne mübarek kılmış) deyip müşahede ederek, “Âmennâ” (İman ettik) deyip şahitlik ederek; “Geliniz, bakınız!” diyerek hayranlıkla “Hayye ale’l-felâh” (Haydi kurtuluşa) deyip herkesi şahit tutarak karşılık verdiler.
Ayrıca, o ezel ve ebed Sultanı’nın, kâinatın dört bir yanında Rabliğinin saltanatını ilan etmesine ve birliğini göstermesine karşılık, O’nu birleyip doğrulayarak ve ‘semicnâ ve ata’nâ’ (işittik ve itaat ettik) diyerek itaat ve teslimiyetle karşılık verdiler.
Sonra o Âlemlerin Rabbi’nin, ilahlığını göstermesine karşı, zayıflık içindeki acizliklerini ve ihtiyaç içindeki fakirliklerini ilan etmekten ibaret olan kulluk ile ve kulluğun özeti olan namaz ile karşılık verdiler.
Daha bunlar gibi çeşit çeşit kulluk görevleriyle, şu dünya denilen büyük mescitte ömür farzlarını ve hayat vazifelerini yerine getirip en güzel yaratılış (ahsen-i takvim) suretini aldılar. Bütün mahlukatın üzerinde bir mertebeye çıktılar ki, imanın bereketiyle, emniyet ve güven ile donanmış, yeryüzünün güvenilir bir halifesi oldular.
Ve şu tecrübe meydanı ve imtihan atölyesinden sonra, onların Kerim olan Rableri, onları imanlarına mükâfat olarak ebedî saadete ve İslamiyetlerine ücret olarak esenlik yurdu olan Cennet’e davet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki, hiç göz görmemiş, kulak işitmemiş ve insan kalbine gelmemiş derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve sonsuzluk verdi. Çünkü ebedî ve sermedî olan bir güzelliğin seyirci aşığı ve ayna olan âşığı, elbette baki kalıp ebede gidecektir.
İşte Kur’an öğrencilerinin sonu böyledir. Cenab-ı Hak bizleri onlardan eylesin, âmin!
Ama günahkâr ve şerli olan diğer grup ise, ergenlik çağına girerek şu âlem sarayına girdikleri vakit, Allah’ın birliğinin bütün delillerine karşı küfür ile; bütün nimetlere karşı nankörlük ile karşılık vererek ve bütün varlıkları değersiz görmekle kâfirce bir suçlamayla aşağıladılar. Bütün ilahi isimlerin tecellilerine karşı ret ve inkâr ile karşılık verdiklerinden, az bir zamanda sonsuz bir cinayet işlediler; sonsuz bir azaba müstahak oldular. Evet, insana ömür sermayesi ve insani donanımlar, bahsedilen bu görevler için verilmiştir.
Ey sersem nefsim ve ey çok hevesli arkadaşım! Zannediyor musunuz ki, hayat göreviniz sadece medeni terbiye ile nefsinizi güzelce korumak, ayıp olmasın diye mide ve cinsellik hizmetine mi mahsustur? Yahut zannediyor musunuz ki, hayat makinenize yerleştirilmiş şu nazik manevi latifelerin, şu hassas organ ve aletlerin, şu düzenli uzuv ve cihazların ve şu meraklı duygu ve hislerin tek gayesi, şu fani hayatta alçak nefsin ve süflî heveslerin tatmini için kullanılmasına mı mahsustur? Haşa ve asla! Bilakis, vücudunuzda bunların yaratılmasının ve fıtratınıza bunların yerleştirilmesinin gayesi iki temel esasa dayanır:
Biri: Hakiki Nimet Verici olan Cenab-ı Hakk’ın bütün nimetlerinin her bir çeşidini size hissettirip şükrettirmektir. Siz de hissedip şükür ve ibadetinizi yerine getirmelisiniz.
İkincisi: Âlemde tecelli eden Allah’ın kutsal isimlerinin bütün tecellilerinin kısımlarını birer birer size o cihazlar vasıtasıyla bildirip tattırmaktır. Siz de tadarak tanıyıp iman etmelisiniz.
İşte bu iki esas üzerine insanın mükemmellikleri gelişip serpilir. Bununla insan, insan olur.
İnsanın donanımlarının, hayvan gibi dünya hayatını kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsilin sırrıyla bak:
Mesela, bir zat bir hizmetçisine yirmi altın verdi ki, özel bir kumaştan kendisine bir kat elbise alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın en kalitelisinden mükemmel bir elbise aldı, giydi.
Sonra gördü ki o zat, diğer bir hizmetkârına bin altın verip bir kâğıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebine koydu ve ticarete gönderdi. Şimdi, aklı başında olan herkes bilir ki o sermaye, bir kat elbise almak için değildir. Çünkü önceki hizmetkâr, yirmi altınla en kaliteli kumaştan bir kat elbise almış olduğundan, elbette bu bin altın bir kat elbiseye harcanmaz. Şayet bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kâğıdı okumayıp, önceki hizmetçiye bakarak bütün parayı bir dükkâncıya bir kat elbise için verse, hem de o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının elbisesinden elli derece aşağı bir elbise alsa, elbette o hizmetçi son derece ahmaklık etmiş olacağı için şiddetle cezalandırılır ve öfkeyle terbiye edilir.
Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayın. Ömür sermayenizi ve hayat kabiliyetinizi hayvan gibi, hatta hayvandan çok daha aşağı bir derecede şu fani hayata ve maddi lezzetlere harcamayın. Yoksa sermayece en üstün hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en aşağısından elli derece aşağı düşersiniz.
Ey gafil nefsim! Hayatının gayesini, mahiyetini, suretini, hakikatinin sırrını ve saadetinin mükemmelliğini bir derece anlamak istersen, bak:
Senin hayatının gayelerinin özeti dokuz maddedir:
Birincisi: Vücuduna yerleştirilen duygu terazileriyle, İlahi rahmetin hazinelerinde saklanan nimetleri tartmak ve tam bir şükürle karşılık vermektir.
İkincisi: Yaratılışına konulmuş cihazların anahtarlarıyla, Allah’ın kutsal isimlerinin gizli definelerini açmak, o isimler aracılığıyla O Kutsal Zât’ı tanımaktır.
Üçüncüsü: Şu dünya sergisinde, mahlukatın gözü önünde, İlahi isimlerin sana taktıkları hayranlık uyandıran sanatları ve zarif yansımaları bilerek hayatınla sergilemek ve göstermektir.
Dördüncüsü: Hal ve söz dilinle, Yaratıcı’nın Rablik dergâhına kulluğunu ilan etmektir.
Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmi zamanlarda takıp padişahın nazarında görünerek onun iltifatlarının eserlerini gösterdiği gibi, sen de İlahi isimlerin yansımalarının sana verdikleri insani letafet mücevherleriyle bilerek süslenip o Ezelî Şahit’in müşahede ve şahitlik nazarına görünmektir.
Altıncısı: Canlıların, hayat belirtileri denilen Yaratıcılarına sundukları selamları; hayatî sırları denilen Sanatkârlarına yaptıkları tesbihleri; ve hayatlarının meyveleri ve gayeleri denilen Hayat Verici’ye sundukları kulluklarını bilerek müşahede etmek, tefekkürle görüp şehadetle göstermektir.
Yedincisi: Hayatına verilen cüz’î ilim, kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük numuneleri bir kıyas birimi kabul ederek, Celal Sahibi Yaratıcı’nın mutlak sıfatlarını ve kutsal işlerini o ölçülerle bilmektir. Mesela sen, cüz’î gücün, cüz’î bilgin ve cüz’î iraden ile bu evi düzenli bir şekilde yaptığından, şu kâinat sarayının senin evinden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nispette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir (Kudretli, Bilen, Hikmetli, Düzenleyici) bilmek gerekir.
Sekizincisi: Şu âlemdeki varlıkların her birinin kendine özgü bir dil ile Yaratıcı’sının birliğine ve Sanatkârı’nın Rabliğine dair manevi sözlerini anlamaktır.
Dokuzuncusu: Acizliğinin ve zayıflığının, fakirliğinin ve ihtiyacının ölçüsüyle, İlahi kudretin ve Rabbin zenginliğinin tecelli derecelerini anlamaktır. Nasıl ki açlığın derecelerine ve ihtiyacın çeşitlerine göre yemeğin lezzeti, dereceleri ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi sen de sonsuz acizliğin ve fakirliğinle, sonsuz kudret ve İlahi zenginliğin derecelerini anlamalısın. İşte senin hayatının gayeleri, özetle bunlar gibi hususlardır.
Şimdi kendi hayatının mahiyetine bak ki, o mahiyetin özeti şudur:
İlahi isimlere ait garipliklerin bir fihristi; hem İlahi işlerin ve sıfatların bir ölçüsü; hem kâinattaki âlemlerin bir terazisi; hem bu büyük âlemin bir listesi; hem şu kâinatın bir haritası; hem şu büyük kitabın bir özeti; hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar demeti; hem varlıklara serpilmiş ve zamanlara takılmış mükemmelliklerin en güzel bir takvimidir. İşte hayatının mahiyeti bunlar gibi hususlardır.
Şimdi senin hayatının sureti ve görev tarzı şudur ki:
Hayatın, yazılmış bir kelimedir. Kudret kalemiyle yazılmış, hikmet gösteren bir sözdür. Görünüp ve işitilip en güzel isimlere delalet eder. İşte hayatının sureti bu gibi hususlardır.
Şimdi hayatının hakikatinin sırrı şudur ki:
Allah’ın Ehadiyet tecellisine, Samediyet yansımasına aynalık etmektir. Yani bütün âleme tecelli eden isimlerin odak noktası hükmünde bir kapsayıcılıkla, Ehad ve Samed olan Zât’a aynalık etmektir.
Şimdi hayatının saadet içindeki kemali ise:
Senin hayatının aynasında yansıyan Ezelî Güneş’in nurlarını hissedip sevmektir. Şuur sahibi olarak ona şevk göstermektir. Onun sevgisiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde O’nun nurunun yansımasını yerleştirmektir. İşte bu sırdandır ki, seni en yücelerin yücesine çıkaran bir kutsî hadisin meali olan şu söz söylenmiştir:
*“Men ne guncem der semâvât u zemîn / Ez aceb guncem be kalb-i mü’minîn”* (Ben göklere ve yere sığmam, fakat mümin kulumun kalbine sığarım.)
İşte ey nefsim! Hayatın böyle yüce gayelere yönelik olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri içinde barındırdığı halde, hiçten de hiç olan geçici nefsanî zevklere, gelip geçici dünyevi lezzetlere harcayıp ziyan etmen hiç akla ve insafa uygun mudur? Eğer ziyan etmek istemiyorsan, geçen temsile ve hakikate işaret eden şu suredeki yemini ve yeminin cevabını düşünüp amel et:
*“Veşşemsi ve duhâhâ. Velkameri izâ telâhâ. Vennehâri izâ cellâhâ. Velleyli izâ yagşâhâ. Vessemâi ve mâ benâhâ. Vel ardı ve mâ tahâhâ. Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Feelhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.”* (Güneşe ve onun aydınlığına, onu izlediğinde Ay’a, onu ortaya çıkardığında gündüze, onu bürüdüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene, nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona kötülüğünü ve ondan sakınmayı ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömen ise ziyan etmiştir.)
*Allahumme salli ve sellim alâ şemsi semâi’r-risâleti ve kameri burci’n-nübüvveti ve alâ âlihî ve ashâbihî nücûmi’l-hidâyeti ve’rhamnâ ve’rhami’l-mü’minîne ve’l-mü’minât, âmîn, âmîn, âmîn.* (Allah’ım! Risalet semasının güneşi ve peygamberlik burcunun ayı olan zâta, onun ailesine ve hidayet yıldızları olan ashabına salat ve selam eyle. Bize ve bütün mümin erkek ve kadınlara merhamet eyle. Âmin, âmin, âmin.)
*
Lügatçeli Metin
On Birinci Söz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Bismillahirrahmanirrahim)
(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.)
وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ۞ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ۞ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ۞ وَ الَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ۞ وَ السَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ۞ وَ الْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ۞ وَ نَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ۞ … الخ
(Veşşemsi ve duhâhâ. Velkameri izâ telâhâ. Vennehâri izâ cellâhâ. Velleyli izâ yagşâhâ. Vessemâi ve mâ benâhâ. Vel’ardı ve mâ tahâhâ. Ve nefsin ve mâ sevvâhâ… ilah.)
(Güneşe ve kuşluk vaktine yemin olsun! Onu takip ettiği zaman aya yemin olsun! Onu (günesi) açığa çıkardığı zaman gündüze yemin olsun! Onu (dünyayı) bürüdüğü zaman geceye yemin olsun! Göğe ve onu bina edene (yapana) yemin olsun! Yere ve onu yayana yemin olsun! Nefse ve onu (insan olarak) düzenleyip şekillendirene yemin olsun!…)
Ey kardeş! Eğer hikmet-i âlemin (evrenin yaratılış gayesinin ve işleyişindeki sırrın) tılsımını (gizemini, sırrını) ve hilkat-i insanın (insanın yaratılışının) muammasını (bilmecesini, sırrını) ve hakikat-i salâtın (namazın gerçek mahiyetinin) rumuzunu (sembollerini, işaretlerini, sırlarını) bir parça fehmetmek (anlamak) istersen nefsimle beraber şu temsilî hikâyeciğe (benzetmeli, örnek bir küçük hikâyeye) bak:
Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe (zenginlik açısından) onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir (mücevherler), elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acayip (şaşırtıcı, garip) defineleri (gizli hazineleri) varmış. Hem kemalâtça (olgunluk, mükemmellik açısından) sanayi-i garibede (şaşırtıcı sanatlar, nadir zanaatlarda) pek çok mahareti (ustalığı, becerisi) varmış. Hem hesapsız (sayısız) fünun-u acibeye (şaşırtıcı bilimlere, sanatlara) marifeti (bilgisi, ustalığı), ihatası (kuşatması, her şeyi bilmesi, kavraması) varmış. Hem nihayetsiz (sonsuz) ulûm-u bedîaya (hayranlık uyandıran, eşsiz bilimlere) ilim ve ıttılaı (bilgi ve derinlemesine haberdarlığı) varmış.
Her cemal ve kemal (güzellik ve mükemmellik) sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca (sırrına uygun olarak, gereğince) o sultan-ı zîşan (şanlı, yüce sultan) dahi istedi ki bir meşher (sergi yeri, teşhir salonu) açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın (insanların) enzarında (gözleri önünde) saltanatının haşmetini (hükümdarlığının görkemini) hem servetinin şaşaasını (zenginliğinin ihtişamını) hem kendi sanatının hârikalarını (olağanüstülüklerini) hem kendi marifetinin (bilgisinin ve hünerlerinin) garibelerini (şaşırtıcı yönlerini) izhar (açığa çıkarıp) edip göstersin. Tâ cemal ve kemal-i manevîsini (manevi güzellik ve mükemmelliğini) iki vecihle (iki yönden) müşahede (gözlemlesin, görsün) etsin:
Bir vechi: Bizzat (şahsen, kendisi) nazar-ı dekaik-aşinasıyla (incelikleri tanıyan bakışıyla) görsün.
Diğeri: Gayrın (başkalarının) nazarıyla (bakışıyla) baksın.
Bu hikmete binaen (dayanarak), cesîm (iri, kocaman) ve geniş ve muhteşem (görkemli, ihtişamlı) bir kasrı (sarayı) yapmaya başladı. Şahane bir surette (görkemli bir biçimde) dairelere, menzillere (bölümlere, konaklama yerlerine) taksim (ayırarak) ederek hazinelerinin türlü türlü murassaatıyla (mücevher süslemeleriyle) süslendirip kendi dest-i sanatının (sanat elinin) en latîf (zarif, ince, hoş), en güzel eserleriyle ziynetlendirip (süslendirip) fünun-u hikmetinin (hikmetli bilimlerinin) en incelikleriyle tanzim (düzenleyip) edip düzelterek ve ulûmunun (bilimlerinin) âsâr-ı mu’cizekâraneleriyle (mucizevî eserleriyle) donatarak tekmil (tamamladıktan) ettikten sonra, her bir taam (yemek) ve nimetlerinin bütün çeşitlerinden en lezizlerini câmi’ (kapsayıcı, her şeyi toplayan) sofralar, o sarayda kurdu. Her bir taifeye (gruba, zümreye) lâyık bir sofra tayin (belirledi) etti. Öyle sehavetkârane (cömertçe), sanat-perverane (sanatı seven bir şekilde) bir ziyafet-i âmme (genel ziyafet, herkese açık şölen) ihzar (hazırladı) etti ki güya (sanki) her bir sofra, yüz sanayi-i latîfenin (zarif sanatların) eserleriyle vücud bulmuş gibi kıymetli hadsiz (sınırsız) nimetleri serdi.
Sonra aktar-ı memleketindeki (memleketinin dört bir yanındaki) ahali (halkı) ve raiyetini (tebaasını), seyre ve tenezzühe (seyretmeye ve gezmeye, eğlenmeye) ve ziyafete davet etti. Sonra bir yaver-i ekremine (çok değerli yaverine) sarayın hikmetlerini ve müştemilatının (içindekilerinin, kapsadıklarının) manalarını bildirerek onu üstad ve tarif edici tayin (görevlendirdi) etti. Tâ ki (böylece, amacıyla) sarayın sâni’ini (sanatkarını, yapıcısını), sarayın müştemilatıyla ahaliye tarif etsin ve sarayın nakışlarının rumuzlarını (işlemelerinin, süslemelerinin sırlarını) bildirip, içindeki sanatlarının işaretlerini öğretip, derûnundaki (içindeki) manzum murassalar (dizili, düzenli mücevher süslemeler) ve mevzun nukuş (ölçülü, ahenkli nakışlar) nedir? Ve ne vecihle (ne şekilde) saray sahibinin kemalâtına ve hünerlerine delâlet (işaret ettiklerini) ettiklerini, o saraya girenlere tarif etsin ve girmenin âdabını (kurallarını, edep kurallarını) ve seyrin merasimini (törenlerini, usullerini) bildirip, o görünmeyen sultana karşı marziyatı (rızası, hoşnutluğu) dairesinde teşrifat merasimini (karşılama, ağırlama törenlerini) tarif etsin.
İşte o muarrif (açıklayıcı, tanıtan) üstadın her bir dairede birer avenesi (yardımcıları, hizmetkârları) bulunuyor. Kendisi en büyük dairede şakirdleri (öğrencileri) içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebligatta (duyuruda) bulunuyor. Diyor ki:
“Ey ahali! Şu kasrın (sarayın) meliki (hükümdarı, sahibi) olan seyyidimiz (efendimiz), bu şeylerin izharıyla (açığa çıkarmasıyla, göstermesiyle) ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak (tanımasını sağlamak) istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız. Hem şu tezyinatla (süslemelerle) kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun sanatını takdir (beğenmek, değerini bilmek) ve işlerini istihsan (güzel bulmak, beğenmek) ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanat (iyilikler, lütuflar) ile size muhabbetini (sevgisini) gösteriyor. Siz dahi itaat (boyun eğme, söz dinleme) ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen in’am ve ikramlar (nimetler ve cömertlikler) ile size şefkatini ve merhametini (acıyıp kollamasını ve şefkatini) gösteriyor. Siz dahi şükür (nimetlere karşı minnettar olma) ile ona hürmet (saygı) ediniz. Hem şu kemalâtının (mükemmelliğinin) âsârıyla (eserleriyle) manevî cemalini (ruhsal güzelliğini) size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü (iltifatını, ilgisini) kazanmaya iştiyakınızı (özleminizi, arzunuzu) gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat (sanat eserleri, yapılmış şeyler) ve müzeyyenat (süslenmiş şeyler) üstünde birer mahsus (özel) sikke (damga, mühür), birer hususi (kendine ait) hâtem (mühür), birer taklit edilmez turra (imza, tuğra) koymakla her şey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti (elinin eseri) olduğunu ve kendisi tek ve yekta (eşsiz ve biricik), istiklal ve infirad (bağımsız ve tek başına var olma) sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, nazirsiz bîhemta (benzeri olmayan, eşsiz) tanıyınız ve kabul ediniz.”
Daha bunun gibi ona ve o makama (konuma) münasip (uygun) sözleri seyircilere (izleyicilere) söyledi. Sonra, giren ahali iki güruha (iki gruba) ayrıldılar:
Birinci güruhu, kendini tanımış ve aklı başında (akıllı, mantıklı) ve kalbi yerinde (kalbi sağlam, bilinçli) oldukları için o sarayın içindeki acayiplere (şaşırtıcı şeylere) baktıkları zaman dediler: “Bunda büyük bir iş var.” Hem anladılar ki beyhude (boşuna) değil, âdi (sıradan) bir oyuncak değil. Onun için merak ettiler. “Acaba tılsımı (sırrı) nedir, içinde ne var?” deyip düşünürken, birden o muarrif (tanıtıcı) üstadın beyan ettiği nutkunu (sözünü) işittiler. Anladılar ki bütün esrarın (sırların) anahtarları ondadır. Ona müteveccihen (yönelerek) gittiler ve dediler: “Esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad! (Selam üzerine olsun ey üstad!) Hakkan (gerçekten), şöyle bir muhteşem (görkemli) sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik (dikkatli) bir muarrifi (açıklayıcısı) lâzımdır. Seyyidimiz (efendimiz) sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.”
Üstad ise evvel zikri geçen (daha önce bahsedilen) nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade (fayda) ettiler. Padişahın marziyatı (rızası, hoşnutluğu) dairesinde amel ettiler. Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri (edebli davranış ve duruşları) o padişahın hoşuna geldiğinden onları has (özel) ve yüksek ve tavsif edilmez (anlatılamaz, tarif edilemez) diğer bir saraya davet etti, ihsan (lütuflandırdı, bağışladı) etti. Hem öyle bir cevvad-ı meliğe (cömert hükümdara) lâyık ve öyle mutî (itaatkar) ahaliye (halka) şayeste (layık, uygun) ve öyle edepli misafirlere münasip (uygun) ve öyle yüksek bir kasra (saraya) şâyan (layık) bir surette ikram (ağırladı, cömert davrandı) etti, daimî (sürekli olarak) onları saadetlendirdi.
İkinci güruh ise akılları bozulmuş (akılları karışmış, doğru düşünemeyen), kalpleri sönmüş (kalpleri kararmış, manevi hissiyatı ölmüş) olduklarından saraya girdikleri vakit, nefislerine mağlup olup lezzetli taamlardan (yemeklerden) başka hiçbir şeye iltifat (önem vermediler, dikkat etmediler) etmediler; bütün o mehasinden (güzelliklerden, iyiliklerden) gözlerini kapadılar ve o üstadın irşadatından (doğru yolu göstermelerinden, rehberliklerinden) ve şakirdlerinin (öğrencilerinin) ikazatından (uyarılarından) kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen fakat bazı şeyler için ihzar (hazırlanan) edilen iksirlerden (ilaçlardan, karışımlardan) içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar; seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler. Sâni’-i zîşanın (şanlı yapıcının) düsturlarına (kurallarına) karşı edepsizlikte bulundular. Saray sahibinin askerleri de onları tutup öyle edepsizlere lâyık bir hapse attılar.
Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş! Elbette anladın ki o hâkim-i zîşan (şanlı, hikmet sahibi hükümdar) bu kasrı (sarayı), şu mezkûr maksatlar (adı geçen maksatlar) için bina (inşa) etmiştir. Şu maksatların husulü (gerçekleşmesi) ise iki şeye mütevakkıftır (bağlıdır, şarta bağlıdır):
Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz üstadın vücududur (varlığıdır). Çünkü o bulunmazsa bütün maksatlar beyhude (boşuna) olur. Çünkü anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz (öğretmensiz) olsa manasız bir kâğıttan ibaret kalır.
İkincisi: Ahali, o üstadın sözünü kabul edip dinlemesidir. Demek, vücud-u üstad (üstadın varlığı) vücud-u kasrın (sarayın varlığının) dâîsidir (nedenidir, davet edicisidir) ve ahalinin istimaı (dinlemesi), kasrın bekasına (kalıcılığına) sebeptir. Öyle ise denilebilir ki şu üstad olmasaydı, o melik-i zîşan (şanlı hükümdar) şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki o üstadın talimatını (talimatlarını, yönergelerini) ahali dinlemedikleri vakit, elbette o kasır tebdil ve tahvil (değiştirilecek ve dönüştürülecek) edilecek.
Ey arkadaş! Hikâye burada bitti. Eğer şu temsilin (benzetmenin) sırrını anladınsa bak, hakikatin (gerçeğin) yüzünü de gör:
İşte o saray, şu âlemdir (dünyadır, evrendir) ki tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir (aydınlatılmış) edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise şarktan garba (doğudan batıya) gûnagûn (çeşit çeşit) çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O melik (hükümdar) ise ezel ebed sultanı olan bir Zat-ı Mukaddes’tir (kutsal bir zattır) ki yedi kat semavat (gökler) ve arz (yer) ve içlerinde olan her şey, kendilerine mahsus lisanlarla o zatı takdis edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr (her şeye gücü yeten hükümdar) ki semavat ve arzı altı günde yaratarak arş-ı rububiyetinde (Rabb’lığının tahtında) durup; gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat (çizgi) gibi birbiri arkası sıra döndürüp, kâinat sahifesinde âyâtını (ayetlerini, delillerini) yazan; ve güneş, ay, yıldızlar emrine musahhar (boyun eğmiş) zîhaşmet (haşmet) ve zîkudret (kudret) sahibidir.
O sarayın menzilleri (konaklama yerleri) ise şu on sekiz bin âlemdir ki her birisi kendine lâyık bir tarz ile tezyin (süslenmiş) ve tanzim (düzenlenmiştir) edilmiştir. İşte o sarayda gördüğün sanayi-i garibe (şaşırtıcı sanatlar) ise şu âlemde görünen kudret-i İlahiyenin mu’cizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar (yemekler) ise şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde rahmet-i İlahiyenin semerat-ı hârikalarına (olağanüstü meyvelerine) işarettir. Ve oradaki ocak ve matbah (mutfak) ise burada kalbinde ateş olan arz (yer) ve sath-ı arzdır (yer yüzeyidir).
Ve orada temsilde (benzetmede) gördüğün gizli definelerin (hazinelerin) cevherleri (mücevherleri) ise şu hakikatte esma-i kudsiye-i İlahiyenin (Allah’ın kutsal isimlerinin) cilvelerine (tecellilerine) misaldir. Ve temsilde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri (sembolleri) ise şu âlemi süslendiren muntazam masnuat (düzenli sanat eserleri) ve mevzun nukuş-u kalem-i kudrettir (ölçülü, ahenkli kudret kaleminin nakışlarıdır) ki Kadîr-i Zülcelal’in (Celal ve kudret sahibi Allah’ın) esmasına delâlet (işaret) ederler. Ve o üstad ise Seyyidimiz Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın selamı ve salâtı üzerine olsun) dır. Avenesi (yardımcıları) ise enbiya (aleyhimüsselâm – bütün peygamberlere selam olsun) dır ve şakirdleri (öğrencileri) ise evliya ve asfiyadır (Allah dostları ve seçkin insanlardır). O saraydaki hâkimin (hükümdarın) hizmetkârları ise şu âlemde melaike (aleyhimüsselâm – bütün meleklere selam olsun) a işarettir. Temsilde, seyir ve ziyafete davet edilen misafirler ise şu dünya misafirhanesinde cin ve ins (insan) ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işarettir.
Ve o iki fırka (iki grup) ise burada birisi ehl-i imandır (iman edenlerdir) ki kitab-ı kâinatın (evren kitabının) âyâtının (ayetlerinin) müfessiri (açıklayıcısı) olan Kur’an-ı Hakîm’in şakirdleridir (öğrencileridir). Diğer güruh ise ehl-i küfür ve tuğyandır (inkar ve azgınlık ehlidir) ki nefis ve şeytana tabi (uyarak) olup yalnız hayat-ı dünyeviyeyi (dünya hayatını) tanıyan, hayvan gibi belki daha aşağı; sağır, dilsiz, dâllîn (sapmışlar) güruhudur.
Birinci kafile olan süeda (bahtiyarlar) ve ebrar (iyiler) ise zülcenaheyn (iki kanatlı) olan üstadı dinlediler. O üstad hem abddir (kuldur), ubudiyet (kulluk) noktasında Rabb’ini tavsif (niteler) ve tarif (tanıtır) eder ki Cenab-ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür (elçidir), risalet (elçilik) noktasında Rabb’inin ahkâmını (hükümlerini) Kur’an vasıtasıyla cin ve inse tebliğ (bildirir) eder.
Şu bahtiyar cemaat, o resulü dinleyip Kur’an’a kulak verdiler. Kendilerini, enva-ı ibadatın (ibadet çeşitlerinin) fihristesi (özeti) olan namaz ile birçok makamat-ı âliye (yüksek makamlar) içinde çok latîf (zarif) vazifelerle telebbüs (kuşanmış) etmiş gördüler.
Evet, namazın mütenevvi (çeşitli) ezkâr (zikirler) ve harekâtıyla işaret ettiği vezaifi (görevleri), makamatı (makamları) mufassalan (ayrıntılı olarak) gördüler. Şöyle ki:
Evvelen (Birincisi): Âsâra (eserlere) bakıp gaibane (Allah’ı görmeden) muamele suretinde, saltanat-ı rububiyetin (Rab’lığın saltanatının) mehasinine (güzelliklerine) temaşager (hayranlıkla bakan) makamında kendilerini gördüklerinden tekbir (Allah’ı yüceltme) ve tesbih (Allah’ı noksanlardan tenzih etme) vazifesini eda edip “Allahu ekber” dediler.
Sâniyen (İkincisi): Esma-i kudsiye-i İlahiyenin (Allah’ın kutsal isimlerinin) cilveleri olan bedayi’ine (eşsiz sanatlarına) ve parlak eserlerine dellâllık (aracılık, tanıtıcılık) makamında görünmekle “Sübhanallah, Velhamdülillah” diyerek takdis (kutsama) ve tahmid (övgü) vazifesini îfa (yerine getirdiler).
Sâlisen (Üçüncüsü): Rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde iddihar (saklanan) edilen nimetlerini zahir (dış) ve bâtın (iç) duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve sena (övgü) vazifesini edaya başladılar.
Râbian (Dördüncüsü): Esma-i İlahiyenin definelerindeki (hazinelerindeki) cevherleri (mücevherleri), manevî cihazat (cihazlar) mizanlarıyla (terazileriyle) tartıp bilmek makamında, tenzih (noksanlıklardan arındırma) ve medih (övgü) vazifesine başladılar.
Hâmisen (Beşincisi): Mistar-ı kader (kader çizgisi) üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubat-ı Rabbaniyeyi (Rabbanî mektupları) mütalaa (okuma) makamında, tefekkür (derin düşünme) ve istihsan (güzel bulma) vazifesine başladılar.
Sâdisen (Altıncısı): Eşyanın yaratılışında ve masnuatın (sanat eserlerinin) sanatındaki latîf (zarif) incelik ve nâzenin (nazik) güzellikleri temaşa (hayranlıkla seyrederek) ile tenzih (Allah’ı noksanlardan arındırma) makamında Fâtır-ı Zülcelal (Celal sahibi Yaratıcı), Sâni’-i Zülcemal’lerine (Cemal sahibi Sanatkârlarına) muhabbet (sevgi) ve iştiyak (özlem) vazifesine girdiler.
Demek, kâinata ve âsâra (eserlere) bakıp gaibane (Allah’ı görmeden) muamele-i ubudiyetle (kulluk davranışı ile) mezkûr (adı geçen) makamatta mezkûr vezaifi (görevleri) eda ettikten sonra Sâni’-i Hakîm’in (Hikmet sahibi Sanatkar’ın) dahi muamelesine ve ef’aline (fiillerine) bakmak derecesine çıktılar ki hazırane (huzurunda -Allah’ı görüyormuş gibi-) bir muamele suretinde evvela Hâlık-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Yaratıcı’nın) kendi sanatının mu’cizeleriyle kendini zîşuura (şuurlu varlıklara) tanıttırmasına karşı hayret içinde bir marifet (bilgi) ile mukabele (karşılık) ederek سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ (Sübhâneke mâ arefnâke hakka ma’rifetike) dediler.
(Seni layıkıyla bilemedik, Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz.)
“Senin tarif edicilerin bütün masnuatındaki (sanat eserlerindeki) mu’cizelerindir.”
Sonra o Rahman’ın kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı, muhabbet ve aşk ile mukabele edip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ (İyyâke na’budu ve iyyâke nesta’în) dediler.
(Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz.)
Sonra o Mün’im-i Hakiki’nin (Hakiki Nimet Veren’in) tatlı nimetleriyle terahhum (acımasını) ve şefkatini göstermesine karşı şükür ve hamd (övgü) ile mukabele ettiler, dediler: سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ (Sübhâneke ve bihamdike)
(Seni noksan sıfatlardan tenzih eder ve Sana hamd ederiz.)
“Senin hak şükrünü nasıl eda edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir meşkûrsun (şükredilmeye layık olansın) ki bütün kâinata serilmiş bütün ihsanatın (iyiliklerin) açık lisan-ı halleri (durumlarının açık dilleri), şükür ve senanızı (övgünüzü) okuyorlar. Hem âlem çarşısında (dünya pazarında) dizilmiş ve zeminin (yerin) yüzüne serpilmiş bütün nimetlerin ilanatıyla hamd ve medhinizi (övgü ve yüceltmenizi) bildiriyorlar. Hem rahmet ve nimetin manzum (dizili) meyveleri ve mevzun (ölçülü) yemişleri, senin cûd (cömertliğine) ve keremine (lütfuna) şehadet (şahitlik) etmekle senin şükrünü enzar-ı mahlukat (mahlukların gözleri) önünde îfa (yerine getirirler).”
Sonra şu kâinatın yüzlerinde değişen mevcudat (varlıklar) âyinelerinde (aynalarında) cemal (güzellik) ve celal (yücelik) ve kemal (mükemmellik) ve kibriyasının (büyüklüğünün) izharına (açığa çıkmasına) karşı اَللّٰهُ اَكْبَرُ (Allahu ekber) deyip tazim (yüceltme) içinde bir aczle rükûya gidip mahviyet (hiçlik) içinde bir muhabbet (sevgi) ve hayretle secde edip mukabele ettiler.
(Allah en büyüktür.)
Sonra o Ganiyy-i Mutlak’ın (Mutlak Zengin’in) servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı fakr u hâcetlerini (fakirlik ve ihtiyaçlarını) izhar (açıklayıp) edip, dua edip istemekle mukabele edip وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ (ve iyyâke nesta’în) dediler.
(Ve ancak Senden yardım isteriz.)
Sonra o Sâni’-i Zülcelal’in (Celal sahibi Sanatkar’ın) kendi sanatının latîflerini (zarif, ince), hârikalarını (olağanüstülerini), antikalarını, sergilerle teşhirgâh-ı enamda (insanlar için teşhir yerinde) neşrine (yaymasına) karşı مَاشَاءَ اللّٰهُ (Mâşâallah) deyip takdir (beğenerek) ederek “Ne güzel yapılmış!” deyip istihsan (güzel bularak) ederek بَارَكَ اللّٰهُ (Bârekallah) deyip müşahede (gözlemlemek), اٰمَنَّا (Âmennâ) deyip şehadet (şahitlik) etmek; “Geliniz, bakınız!” hayran olarak حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ (Hayye ale’l-felâh) deyip herkesi şahit tutmakla mukabele ettiler.
(Allah ne dilerse o olur.) (Allah mübarek kılsın.) (İman ettik.) (Kurtuluşa gelin!)
Hem o Sultan-ı ezel ve ebed (ezel ve ebedin Sultanı), kâinatın aktarında (evrenin her köşesinde) kendi rububiyetinin (Rab’lığının) saltanatını ilanına ve vahdaniyetinin (birliğinin, tekliğinin) izharına (açığa çıkarmasına) karşı, tevhid ve tasdik (Allah’ın birliğini tasdik edip) edip سَمِعْنَا وَ اَطَعْنَا (Semi’nâ ve eta’nâ) diyerek itaat ve inkıyad (boyun eğme) ile mukabele ettiler.
(İşittik ve itaat ettik.)
Sonra o Rabbü’l-âlemîn’in (âlemlerin Rabb’inin) uluhiyetinin (ilahlığının) izharına (açığa çıkmasına) karşı zaaf (zayıflık) içinde aczlerini (acizliklerini), ihtiyaç içinde fakrlarını (fakirliklerini) ilandan ibaret olan ubudiyet (kulluk) ile ve ubudiyetin hülâsası (özeti) olan namaz ile mukabele ettiler.
Daha bunlar gibi gûnagûn (çeşit çeşit) ubudiyet (kulluk) vazifeleriyle şu dâr-ı dünya (dünya evi) denilen mescid-i kebirinde (büyük mescidinde) farîza-i ömürlerini (ömürlerinin farizasını) ve vazife-i hayatlarını eda edip ahsen-i takvim (en güzel şekil) suretini aldılar. Bütün mahlukat (yaratılmışlar) üstünde bir mertebeye çıktılar ki yümn-ü iman (imanın bereketi) ile emn ü emanet (emniyet ve emanet) ile mücehhez (donatılmış), emin bir halife-i arz (yeryüzü halifesi) oldular.
Ve şu meydan-ı tecrübe (deneme alanı) ve şu destgâh-ı imtihandan (imtihan tezgâhından) sonra onların Rabb-i Kerîm’i (Kerim Rabbi) onları, imanlarına mükâfat (ödül) olarak saadet-i ebediyeye (ebedi saadete) ve İslâmiyetlerine ücret olarak Dârü’s-selâm’a (Cennet’e) davet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb-i beşere (insan kalbine) hutur etmemiş (gelmemiş) derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar (nail) etti ve onlara ebediyet ve beka (sonsuzluk ve kalıcılık) verdi. Çünkü ebedî ve sermedî (sonsuz) olan bir cemalin (güzelliğin) seyirci müştakı (özleyicisi) ve âyinedar (ayna tutan) âşığı, elbette bâki (kalıcı) kalıp ebede gidecektir.
İşte Kur’an şakirdlerinin (öğrencilerinin) âkıbetleri (sonları) böyledir. Cenab-ı Hak bizleri onlardan eylesin, âmin!
Amma füccar (günahkar) ve eşrar (şerir) olan diğer güruh ise hadd-i büluğ (erginlik çağına ulaşmakla) ile şu âlem sarayına girdikleri vakit, bütün vahdaniyetin (Allah’ın birliğinin) delillerine karşı küfür (inkar) ile mukabele edip ve bütün nimetlere karşı küfran (nankörlük) ile mukabele ederek ve bütün mevcudatı (varlıkları) kıymetsizlikle kâfirane bir ittiham (suçlama) ile tahkir (hor gördüler) ettiler ve bütün esma-i İlahiyenin (Allah’ın isimlerinin) tecelliyatına (tecellilerine) karşı red (ret) ve inkâr ile mukabele ettiklerinden, az bir vakitte nihayetsiz (sonsuz) bir cinayet işlediler; nihayetsiz bir azaba müstahak (layık) oldular. Evet, insana sermaye-i ömür (ömür sermayesi) ve cihazat-ı insaniye (insani donanımlar), mezkûr (adı geçen) vezaif (görevler) için verilmiştir.
Ey sersem nefsim (şaşkın nefsim) ve ey pür-heves arkadaşım (heves dolu arkadaşım)! Âyâ zannediyor musunuz ki vazife-i hayatınız (hayatınızın görevi); yalnız terbiye-i medeniye (medeniyet terbiyesiyle) ile güzelce muhafaza-i nefis (nefsi korumak) etmek, ayıp olmasın, batn (karın) ve fercin (cinsel organın) hizmetine mi münhasırdır (sınırlıdır)? Yahut zannediyor musunuz ki hayatınızın makinesinde dercedilen (yerleştirilen) şu nazik letaif (duygular) ve maneviyat (maneviyatlar) ve şu hassas aza (organlar) ve âlât (aletler) ve şu muntazam cevarih (uzuvlar) ve cihazat (donanımlar) ve şu mütecessis (meraklı) havas (duyular) ve hissiyatın gaye-i yegânesi (tek amacı); şu hayat-ı fâniyede (fani hayatta) nefs-i rezilenin (adi nefsin), hevesat-ı süfliyenin (alçak heveslerin) tatmini için istimaline (kullanılmasına) mi münhasırdır (sınırlıdır)? Hâşâ ve kellâ! (Asla ve katiyen öyle değildir!) Belki vücudunuzda şunların yaratılması ve fıtratınızda bunların gaye-i idhali (yerleştirilmesinin amacı), iki esastır:
Biri: Cenab-ı Mün’im-i Hakiki’nin (Hakiki Nimet Veren Allah’ın) bütün nimetlerinin her bir çeşitlerini size ihsas (hissettirip) ettirip şükrettirmekten ibarettir. Siz de hissedip şükür ve ibadetini etmelisiniz.
İkincisi: Âleme tecelli eden esma-i kudsiye-i İlahiyenin (Allah’ın kutsal isimlerinin) bütün tecelliyatının (tecellilerinin) aksamını (kısımlarını), birer birer, size o cihazat (donanımlar) vasıtasıyla bildirip tattırmaktır. Siz dahi tatmakla tanıyarak iman getirmelisiniz.
İşte bu iki esas üzerine kemalât-ı insaniye (insani mükemmellikler) neşv ü nema bulur (gelişir, büyür). Bununla insan, insan olur.
İnsaniyetin cihazatı (donanımları), hayvan gibi hayat-ı dünyeviyeyi (dünya hayatını) kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsil sırrıyla (benzetme sırrıyla) bak:
Mesela (örneğin), bir zat (kişi) bir hizmetçisine yirmi altın verdi, tâ mahsus (özel) bir kumaştan kendisine bir kat libas (takım elbise) alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın a’lâsından (en iyisinden) mükemmel bir libas aldı, giydi.
Sonra gördü ki o zat, diğer bir hizmetkârına bin altın verip bir kâğıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebine koydu, ticarete gönderdi. Şimdi, her aklı başında (akıllı) olan bilir ki o sermaye (ana para, kapital), bir kat libas almak için değil. Çünkü evvelki (önceki) hizmetkâr, yirmi altınla en a’lâ (kaliteli) kumaştan bir kat libas almış olduğundan elbette bu bin altın, bir kat libasa sarf (harcanmaz) edilmez. Şayet (eğer) bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kâğıdı okumayıp belki evvelki (önceki) hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya bir kat libas için verip hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libasından elli derece aşağı bir libas alsa, elbette o hâdim (hizmetkâr) nihayet derecede ahmaklık etmiş olacağı için şiddetle tazip (cezalandırılacak) ve hiddetle te’dib (terbiye edilecektir).
Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür (ömür sermayenizi) ve istidad-ı hayatınızı (hayat yeteneğinizi) hayvan gibi belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye (fani hayata) ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa sermayece en a’lâ (iyi) hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde en ednasından (alçağından) elli derece aşağı düşersiniz.
Ey gafil (gafil) nefsim! Senin hayatının gayesini (amacını) ve hayatının mahiyetini (özünü, gerçek niteliğini) hem hayatının suretini (şeklini) hem hayatının sırr-ı hakikatini (gerçek sırrını) hem hayatının kemal-i saadetini (mutluluğunun kemalini) bir derece anlamak istersen bak:
Senin hayatının gayelerinin (amaçlarının) icmali (özeti) dokuz emirdir:
Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde iddihar (biriktirilen) edilen nimetleri tartmaktır ve küllî (topyekün) şükretmektir.
İkincisi: Senin fıtratında vaz’edilen (yerleştirilen) cihazatın (donanımların) anahtarlarıyla esma-i kudsiye-i İlahiyenin (Allah’ın kutsal isimlerinin) gizli definelerini (hazinelerini) açmaktır, Zat-ı Akdes’i (En Kutsal Zat’ı) o esma ile tanımaktır.
Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada (dünyanın sergi yerinde), mahlukat (yaratılmışlar) nazarında (gözü önünde), esma-i İlahiyenin sana taktıkları garib (garip) sanatlarını ve latîf (zarif) cilvelerini bilerek hayatınla teşhir (sergilemek) ve izhar (göstermek) etmektir.
Dördüncüsü: Lisan-ı hal (hal diliyle) ve kālinle (söz diliyle) Hâlık’ının (Yaratıcının) dergâh-ı rububiyetine (Rab’lık dergahına) ubudiyetini (kulluğunu) ilan etmektir.
Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları, resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında (gözü önünde) görünmekle onun iltifatat-ı âsârını (iltifatlarının eserlerini) gösterdiği gibi sen dahi esma-i İlahiyenin (Allah’ın isimlerinin) cilvelerinin sana verdikleri letaif-i insaniye (insani incelikler) murassaatıyla (mücevherleriyle) bilerek süslenip o Şahid-i Ezelî’nin (Ezelî Şahit’in) nazar-ı şuhud (şahitlik bakışına) ve işhadına (şehadetine) görünmektir.
Altıncısı: Zevi’l-hayat (hayat sahipleri) olanların tezahürat-ı hayatiye (hayat tezahüratları) denilen, Hâlıklarına (Yaratıcılarına) tahiyyatları (selamlamaları); ve rumuzat-ı hayatiye (hayatın sırları) denilen, Sâni’lerine (Sanatkârlarına) tesbihatları (tespihleri) ve semerat (meyveleri) ve gayat-ı hayatiye (hayatın amaçları) denilen, Vâhibü’l-hayat’a (Hayat Vericiye) arz-ı ubudiyetlerini (kulluklarını arz etmelerini) bilerek müşahede (gözlemlemek), tefekkür (derin düşünme) ile görüp şehadetle (şahitlikle) göstermektir.
Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz’î (kısmi) ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük numunelerini vâhid-i kıyasî (kıyaslama birimi) ittihaz (edinerek) ile Hâlık-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Yaratıcı’nın) sıfât-ı mutlakasını ve şuun-u mukaddesesini (kutsal işlerini) o ölçüler ile bilmektir. Mesela sen, cüz’î iktidarın (kısmi iktidarın) ve cüz’î ilmin (kısmi ilmin) ve cüz’î iraden (kısmi iraden) ile bu haneyi muntazam (düzenli) yaptığından şu kasr-ı âlemin (evren sarayının) senin hanenden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr (gücü yeten), Alîm (her şeyi bilen), Hakîm (hikmetle iş yapan), Müdebbir (işleri düzenleyen) bilmek lâzımdır.
Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudatın (varlıkların) her biri kendine mahsus (özgü) bir dil ile Hâlık’ının (Yaratıcısının) vahdaniyetine (birliğine) ve Sâni’inin (Sanatkarının) rububiyetine (Rab’lığına) dair manevî sözlerini fehmetmektir (anlamaktır).
Dokuzuncusu: Acz (acizlik) ve zaafın (zayıflığın), fakr (fakirlik) ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlahiye (ilahi kudret) ve gına-yı Rabbaniyenin (Rabbanî zenginliğin) derecat-ı tecelliyatını (tecelli derecelerini) anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde (oranında) ve ihtiyacın envaı (çeşitleri) miktarınca, taamın (yemeğin) lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi sen de nihayetsiz (sonsuz) aczin ve fakrınla nihayetsiz kudret ve gına-yı İlahiyenin (ilahi zenginliğin) derecatını fehmetmelisin (anlamalısın). İşte senin hayatının gayeleri (amaçları), icmalen (kısaca) bunlar gibi emirlerdir.
Şimdi kendi hayatının mahiyetine (özüne, gerçek niteliğine) bak ki o mahiyetinin icmali (özeti) şudur:
Esma-i İlahiyeye (Allah’ın isimlerine) ait garaibin (garip sanatların) fihristesi (özeti) hem şuun (işler) ve sıfât-ı İlahiyenin (Allah’ın sıfatlarının) bir mikyası (ölçüsü) hem kâinattaki âlemlerin bir mizanı (terazisi, ölçüsü) hem bu âlem-i kebirin (büyük alemin) bir listesi hem şu kâinatın bir haritası hem şu kitab-ı ekberin (en büyük kitabın) bir fezlekesi (özeti) hem kudretin gizli definelerini (hazinelerini) açacak bir anahtar külçesi (destesi) hem mevcudata (varlıklara) serpilen ve evkata (zamanlara) takılan kemalâtının (mükemmelliklerinin) bir ahsen-i takvimidir (en güzel takvimidir, şeklidir). İşte mahiyet-i hayatın (hayatın özü) bunlar gibi emirlerdir.
Şimdi senin hayatının sureti (şekli) ve tarz-ı vazifesi (görev tarzı) şudur ki:
Hayatın bir kelime-i mektubedir (yazılmış bir kelimedir). Kalem-i kudretle yazılmış hikmet-nüma (hikmet gösteren) bir sözdür. Görünüp ve işitilip esma-i hüsnaya (en güzel isimlere) delâlet (işaret) eder. İşte hayatının sureti bu gibi emirlerdir.
Şimdi hayatının sırr-ı hakikati (gerçek sırrı) şudur ki:
Tecelli-i ehadiyete (ehadiyet tecellisine), cilve-i samediyete (samediyet cilvesine) âyineliktir (ayna olmaktır). Yani bütün âleme tecelli eden esmanın (isimlerin) nokta-i mihrakıyesi (odak noktası) hükmünde bir câmiiyetle (kapsayıcılıkla) Zat-ı Ehad-i Samed’e (Ehad ve Samed olan Zat’a) âyineliktir.
Şimdi hayatının saadet içindeki kemali (mutluluğunun kemali) ise:
Senin hayatının âyinesinde (aynasında) temessül (yansıyan) eden Şems-i Ezelî’nin (Ezelî Güneş’in) envarını (nurlarını) hissedip sevmektir. Zîşuur (şuurlu) olarak ona şevk (iştiyak) göstermektir. Onun muhabbetiyle (sevgisiyle) kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde aks-i nurunu (nurunun yansımasını) yerleştirmektir. İşte bu sırdandır ki seni a’lâ-yı illiyyîne (en yüce makamlara) çıkaran bir hadîs-i kudsînin meal-i şerifi (şerefli anlamı) olan
مَنْ نَه گُنْجَمْ دَرْ سَمٰوَات و زَمٖينْ § اَزْ عَجَبْ گُنْجَمْ بَقَلْبِ مُؤْمِنٖينْ
(Men ne guncem der semâvât u zemîn § Ez acib guncem be kalbi mü’minîn)
(Hiçbir şey beni kuşatamaz, ne göklerde ne yerlerde, ama şaşılacak şeydir ki mü’min bir kulun kalbine sığarım.)
denilmiştir.
İşte ey nefsim! Hayatının böyle ulvi (yüce) gayata (amaçlara) müteveccih (yönelmiş) olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri câmi’ (barındırdığı) olduğu halde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki hiç-ender hiç (hiç hükmünde) olan muvakkat (geçici) huzuzat-ı nefsaniyeye (nefsi zevklere), geçici lezaiz-i dünyeviyeye (dünya lezzetlerine) sarf edip zayi (kaybedersin) edersin? Eğer zayi etmemek istersen, geçen temsil (benzetme) ve hakikate remzeden (işaret eden)
وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ۞ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ۞ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ۞ وَ الَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ۞ وَ السَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ۞ وَ الْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ۞ وَ نَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ۞ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَ تَقْوٰيهَا ۞ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ۞ وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ۞
(Veşşemsi ve duhâhâ. Velkameri izâ telâhâ. Vennehâri izâ cellâhâ. Velleyli izâ yagşâhâ. Vessemâi ve mâ benâhâ. Vel’ardı ve mâ tahâhâ. Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.)
(Güneşe ve kuşluk vaktine yemin olsun! Onu takip ettiği zaman aya yemin olsun! Onu (güneşi) açığa çıkardığı zaman gündüze yemin olsun! Onu (dünyayı) bürüdüğü zaman geceye yemin olsun! Göğe ve onu bina edene (yapana) yemin olsun! Yere ve onu yayana yemin olsun! Nefse ve onu (insan olarak) düzenleyip şekillendirene yemin olsun! Sonra da ona, kötülüğünü ve takvasını (Allah’a karşı gelmekten sakınmasını) ilham etti. Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu (günahlarla) kirleten de hüsrana uğramıştır.)
suresindeki kasem (yemin) ve cevab-ı kasemi (yemin cevabını) düşünüp amel et.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى شَمْسِ سَمَاءِ الرِّسَالَةِ وَ قَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ نُجُومِ الْهِدَايَةِ وَ ارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُؤْمِنٖينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ اٰمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ
(Allâhümme salli ve sellim alâ şemsi semâi’r-risâleti ve kameri burci’n-nübüvveti ve alâ âlihi ve ashâbihi nücûmi’l-hidâyeti verhamnâ verhami’l-mü’minîne ve’l-mü’minât. Âmîn, âmîn, âmîn.)
(Allah’ım! Risalet semasının güneşi, nübüvvet burcunun ay’ı olan (Hazret-i Muhammed’e sallallahu aleyhi ve sellem) ve hidâyet yıldızları olan Âline (ailesine) ve Ashâbına (arkadaşlarına) salât ve selâm eyle. Bize ve bütün mü’min erkek ve kadınlara merhamet eyle. Âmin, Âmin, Âmin.)
Risale-i Nur Külliyatından
On Birinci Söz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ۞ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ۞ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ۞ وَ الَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ۞ وَ السَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ۞ وَ الْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ۞ وَ نَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ۞ … الخ
Ey kardeş! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rumuzunu bir parça fehmetmek istersen nefsimle beraber şu temsilî hikâyeciğe bak:
Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acayip defineleri varmış. Hem kemalâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılaı varmış.
Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca o sultan-ı zîşan dahi istedi ki bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın enzarında saltanatının haşmetini hem servetinin şaşaasını hem kendi sanatının hârikalarını hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Tâ cemal ve kemal-i manevîsini iki vecihle müşahede etsin:
Bir vechi: Bizzat nazar-ı dekaik-aşinasıyla görsün.
Diğeri: Gayrın nazarıyla baksın.
Bu hikmete binaen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmaya başladı. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü murassaatıyla süslendirip kendi dest-i sanatının en latîf, en güzel eserleriyle ziynetlendirip fünun-u hikmetinin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ulûmunun âsâr-ı mu’cizekâraneleriyle donatarak tekmil ettikten sonra, her bir taam ve nimetlerinin bütün çeşitlerinden en lezizlerini câmi’ sofralar, o sarayda kurdu. Her bir taifeye lâyık bir sofra tayin etti. Öyle sehavetkârane, sanat-perverane bir ziyafet-i âmme ihzar etti ki güya her bir sofra, yüz sanayi-i latîfenin eserleriyle vücud bulmuş gibi kıymetli hadsiz nimetleri serdi.
Sonra aktar-ı memleketindeki ahali ve raiyetini, seyre ve tenezzühe ve ziyafete davet etti. Sonra bir yaver-i ekremine sarayın hikmetlerini ve müştemilatının manalarını bildirerek onu üstad ve tarif edici tayin etti. Tâ ki sarayın sâni’ini, sarayın müştemilatıyla ahaliye tarif etsin ve sarayın nakışlarının rumuzlarını bildirip, içindeki sanatlarının işaretlerini öğretip, derûnundaki manzum murassalar ve mevzun nukuş nedir? Ve ne vecihle saray sahibinin kemalâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere tarif etsin ve girmenin âdabını ve seyrin merasimini bildirip, o görünmeyen sultana karşı marziyatı dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin.
İşte o muarrif üstadın her bir dairede birer avenesi bulunuyor. Kendisi en büyük dairede şakirdleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebligatta bulunuyor. Diyor ki:
“Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız. Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun sanatını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen in’am ve ikramlar ile size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu kemalâtının âsârıyla manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususi hâtem, birer taklit edilmez turra koymakla her şey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yekta, istiklal ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, nazirsiz bîhemta tanıyınız ve kabul ediniz.”
Daha bunun gibi ona ve o makama münasip sözleri seyircilere söyledi. Sonra, giren ahali iki güruha ayrıldılar:
Birinci güruhu, kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için o sarayın içindeki acayiplere baktıkları zaman dediler: “Bunda büyük bir iş var.” Hem anladılar ki beyhude değil, âdi bir oyuncak değil. Onun için merak ettiler. “Acaba tılsımı nedir, içinde ne var?” deyip düşünürken, birden o muarrif üstadın beyan ettiği nutkunu işittiler. Anladılar ki bütün esrarın anahtarları ondadır. Ona müteveccihen gittiler ve dediler: “Esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.”
Üstad ise evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyatı dairesinde amel ettiler. Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti. Hem öyle bir cevvad-ı meliğe lâyık ve öyle mutî ahaliye şayeste ve öyle edepli misafirlere münasip ve öyle yüksek bir kasra şâyan bir surette ikram etti, daimî onları saadetlendirdi.
İkinci güruh ise akılları bozulmuş, kalpleri sönmüş olduklarından saraya girdikleri vakit, nefislerine mağlup olup lezzetli taamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler; bütün o mehasinden gözlerini kapadılar ve o üstadın irşadatından ve şakirdlerinin ikazatından kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksirlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar; seyirci misafirleri çok rahatsız ettiler. Sâni’-i zîşanın düsturlarına karşı edepsizlikte bulundular. Saray sahibinin askerleri de onları tutup öyle edepsizlere lâyık bir hapse attılar.
Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş! Elbette anladın ki o hâkim-i zîşan bu kasrı, şu mezkûr maksatlar için bina etmiştir. Şu maksatların husulü ise iki şeye mütevakkıftır:
Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz üstadın vücududur. Çünkü o bulunmazsa bütün maksatlar beyhude olur. Çünkü anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa manasız bir kâğıttan ibaret kalır.
İkincisi: Ahali, o üstadın sözünü kabul edip dinlemesidir. Demek, vücud-u üstad vücud-u kasrın dâîsidir ve ahalinin istimaı, kasrın bekasına sebeptir. Öyle ise denilebilir ki şu üstad olmasaydı, o melik-i zîşan şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki o üstadın talimatını ahali dinlemedikleri vakit, elbette o kasır tebdil ve tahvil edilecek.
Ey arkadaş! Hikâye burada bitti. Eğer şu temsilin sırrını anladınsa bak, hakikatin yüzünü de gör:
İşte o saray, şu âlemdir ki tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise şarktan garba gûnagûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O melik ise ezel ebed sultanı olan bir Zat-ı Mukaddes’tir ki yedi kat semavat ve arz ve içlerinde olan her şey, kendilerine mahsus lisanlarla o zatı takdis edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki semavat ve arzı altı günde yaratarak arş-ı rububiyetinde durup; gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp, kâinat sahifesinde âyâtını yazan; ve güneş, ay, yıldızlar emrine musahhar zîhaşmet ve zîkudret sahibidir.
O sarayın menzilleri ise şu on sekiz bin âlemdir ki her birisi kendine lâyık bir tarz ile tezyin ve tanzim edilmiştir. İşte o sarayda gördüğün sanayi-i garibe ise şu âlemde görünen kudret-i İlahiyenin mu’cizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar ise şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde rahmet-i İlahiyenin semerat-ı hârikalarına işarettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise burada kalbinde ateş olan arz ve sath-ı arzdır.
Ve orada temsilde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise şu hakikatte esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilvelerine misaldir. Ve temsilde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise şu âlemi süslendiren muntazam masnuat ve mevzun nukuş-u kalem-i kudrettir ki Kadîr-i Zülcelal’in esmasına delâlet ederler. Ve o üstad ise Seyyidimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. Avenesi ise enbiya aleyhimüsselâmdır ve şakirdleri ise evliya ve asfiyadır. O saraydaki hâkimin hizmetkârları ise şu âlemde melaike aleyhimüsselâma işarettir. Temsilde, seyir ve ziyafete davet edilen misafirler ise şu dünya misafirhanesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işarettir.
Ve o iki fırka ise burada birisi ehl-i imandır ki kitab-ı kâinatın âyâtının müfessiri olan Kur’an-ı Hakîm’in şakirdleridir. Diğer güruh ise ehl-i küfür ve tuğyandır ki nefis ve şeytana tabi olup yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi belki daha aşağı; sağır, dilsiz, dâllîn güruhudur.
Birinci kafile olan süeda ve ebrar ise zülcenaheyn olan üstadı dinlediler. O üstad hem abddir, ubudiyet noktasında Rabb’ini tavsif ve tarif eder ki Cenab-ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür, risalet noktasında Rabb’inin ahkâmını Kur’an vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.
Şu bahtiyar cemaat, o resulü dinleyip Kur’an’a kulak verdiler. Kendilerini, enva-ı ibadatın fihristesi olan namaz ile birçok makamat-ı âliye içinde çok latîf vazifelerle telebbüs etmiş gördüler.
Evet, namazın mütenevvi ezkâr ve harekâtıyla işaret ettiği vezaifi, makamatı mufassalan gördüler. Şöyle ki:
Evvelen: Âsâra bakıp gaibane muamele suretinde, saltanat-ı rububiyetin mehasinine temaşager makamında kendilerini gördüklerinden tekbir ve tesbih vazifesini eda edip “Allahu ekber” dediler.
Sâniyen: Esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilveleri olan bedayi’ine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle “Sübhanallah, Velhamdülillah” diyerek takdis ve tahmid vazifesini îfa ettiler.
Sâlisen: Rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetlerini zahir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve sena vazifesini edaya başladılar.
Râbian: Esma-i İlahiyenin definelerindeki cevherleri, manevî cihazat mizanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzih ve medih vazifesine başladılar.
Hâmisen: Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubat-ı Rabbaniyeyi mütalaa makamında, tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar.
Sâdisen: Eşyanın yaratılışında ve masnuatın sanatındaki latîf incelik ve nâzenin güzellikleri temaşa ile tenzih makamında Fâtır-ı Zülcelal, Sâni’-i Zülcemal’lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.
Demek, kâinata ve âsâra bakıp gaibane muamele-i ubudiyetle mezkûr makamatta mezkûr vezaifi eda ettikten sonra Sâni’-i Hakîm’in dahi muamelesine ve ef’aline bakmak derecesine çıktılar ki hazırane bir muamele suretinde evvela Hâlık-ı Zülcelal’in kendi sanatının mu’cizeleriyle kendini zîşuura tanıttırmasına karşı hayret içinde bir marifet ile mukabele ederek سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ dediler. “Senin tarif edicilerin bütün masnuatındaki mu’cizelerindir.”
Sonra o Rahman’ın kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı, muhabbet ve aşk ile mukabele edip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ dediler.
Sonra o Mün’im-i Hakiki’nin tatlı nimetleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı şükür ve hamd ile mukabele ettiler, dediler: سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ “Senin hak şükrünü nasıl eda edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir meşkûrsun ki bütün kâinata serilmiş bütün ihsanatın açık lisan-ı halleri, şükür ve senanızı okuyorlar. Hem âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün nimetlerin ilanatıyla hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem rahmet ve nimetin manzum meyveleri ve mevzun yemişleri, senin cûd ve keremine şehadet etmekle senin şükrünü enzar-ı mahlukat önünde îfa ederler.”
Sonra şu kâinatın yüzlerinde değişen mevcudat âyinelerinde cemal ve celal ve kemal ve kibriyasının izharına karşı اَللّٰهُ اَكْبَرُ deyip tazim içinde bir aczle rükûya gidip mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip mukabele ettiler.
Sonra o Ganiyy-i Mutlak’ın servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı fakr u hâcetlerini izhar edip, dua edip istemekle mukabele edip وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ dediler.
Sonra o Sâni’-i Zülcelal’in kendi sanatının latîflerini, hârikalarını, antikalarını, sergilerle teşhirgâh-ı enamda neşrine karşı مَاشَاءَ اللّٰهُ deyip takdir ederek “Ne güzel yapılmış!” deyip istihsan ederek بَارَكَ اللّٰهُ deyip müşahede etmek, اٰمَنَّا deyip şehadet etmek; “Geliniz, bakınız!” hayran olarak حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ deyip herkesi şahit tutmakla mukabele ettiler.
Hem o Sultan-ı ezel ve ebed, kâinatın aktarında kendi rububiyetinin saltanatını ilanına ve vahdaniyetinin izharına karşı, tevhid ve tasdik edip سَمِعْنَا وَ اَطَعْنَا diyerek itaat ve inkıyad ile mukabele ettiler.
Sonra o Rabbü’l-âlemîn’in uluhiyetinin izharına karşı zaaf içinde aczlerini, ihtiyaç içinde fakrlarını ilandan ibaret olan ubudiyet ile ve ubudiyetin hülâsası olan namaz ile mukabele ettiler.
Daha bunlar gibi gûnagûn ubudiyet vazifeleriyle şu dâr-ı dünya denilen mescid-i kebirinde farîza-i ömürlerini ve vazife-i hayatlarını eda edip ahsen-i takvim suretini aldılar. Bütün mahlukat üstünde bir mertebeye çıktılar ki yümn-ü iman ile emn ü emanet ile mücehhez, emin bir halife-i arz oldular.
Ve şu meydan-ı tecrübe ve şu destgâh-ı imtihandan sonra onların Rabb-i Kerîm’i onları, imanlarına mükâfat olarak saadet-i ebediyeye ve İslâmiyetlerine ücret olarak Dârü’s-selâm’a davet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb-i beşere hutur etmemiş derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve beka verdi. Çünkü ebedî ve sermedî olan bir cemalin seyirci müştakı ve âyinedar âşığı, elbette bâki kalıp ebede gidecektir.
İşte Kur’an şakirdlerinin âkıbetleri böyledir. Cenab-ı Hak bizleri onlardan eylesin, âmin!
Amma füccar ve eşrar olan diğer güruh ise hadd-i büluğ ile şu âlem sarayına girdikleri vakit, bütün vahdaniyetin delillerine karşı küfür ile mukabele edip ve bütün nimetlere karşı küfran ile mukabele ederek ve bütün mevcudatı kıymetsizlikle kâfirane bir ittiham ile tahkir ettiler ve bütün esma-i İlahiyenin tecelliyatına karşı red ve inkâr ile mukabele ettiklerinden, az bir vakitte nihayetsiz bir cinayet işlediler; nihayetsiz bir azaba müstahak oldular. Evet, insana sermaye-i ömür ve cihazat-ı insaniye, mezkûr vezaif için verilmiştir.
Ey sersem nefsim ve ey pür-heves arkadaşım! Âyâ zannediyor musunuz ki vazife-i hayatınız; yalnız terbiye-i medeniye ile güzelce muhafaza-i nefis etmek, ayıp olmasın, batn ve fercin hizmetine mi münhasırdır? Yahut zannediyor musunuz ki hayatınızın makinesinde dercedilen şu nazik letaif ve maneviyat ve şu hassas aza ve âlât ve şu muntazam cevarih ve cihazat ve şu mütecessis havas ve hissiyatın gaye-i yegânesi; şu hayat-ı fâniyede nefs-i rezilenin, hevesat-ı süfliyenin tatmini için istimaline mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ! Belki vücudunuzda şunların yaratılması ve fıtratınızda bunların gaye-i idhali, iki esastır:
Biri: Cenab-ı Mün’im-i Hakiki’nin bütün nimetlerinin her bir çeşitlerini size ihsas ettirip şükrettirmekten ibarettir. Siz de hissedip şükür ve ibadetini etmelisiniz.
İkincisi: Âleme tecelli eden esma-i kudsiye-i İlahiyenin bütün tecelliyatının aksamını, birer birer, size o cihazat vasıtasıyla bildirip tattırmaktır. Siz dahi tatmakla tanıyarak iman getirmelisiniz.
İşte bu iki esas üzerine kemalât-ı insaniye neşv ü nema bulur. Bununla insan, insan olur.
İnsaniyetin cihazatı, hayvan gibi hayat-ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsil sırrıyla bak:
Mesela, bir zat bir hizmetçisine yirmi altın verdi, tâ mahsus bir kumaştan kendisine bir kat libas alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın a’lâsından mükemmel bir libas aldı, giydi.
Sonra gördü ki o zat, diğer bir hizmetkârına bin altın verip bir kâğıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebine koydu, ticarete gönderdi. Şimdi, her aklı başında olan bilir ki o sermaye, bir kat libas almak için değil. Çünkü evvelki hizmetkâr, yirmi altınla en a’lâ kumaştan bir kat libas almış olduğundan elbette bu bin altın, bir kat libasa sarf edilmez. Şayet bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kâğıdı okumayıp belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya bir kat libas için verip hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libasından elli derece aşağı bir libas alsa, elbette o hâdim nihayet derecede ahmaklık etmiş olacağı için şiddetle tazip ve hiddetle te’dib edilecektir.
Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı hayatınızı hayvan gibi belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa sermayece en a’lâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde en ednasından elli derece aşağı düşersiniz.
Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mahiyetini hem hayatının suretini hem hayatının sırr-ı hakikatini hem hayatının kemal-i saadetini bir derece anlamak istersen bak:
Senin hayatının gayelerinin icmali dokuz emirdir:
Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.
İkincisi: Senin fıtratında vaz’edilen cihazatın anahtarlarıyla esma-i kudsiye-i İlahiyenin gizli definelerini açmaktır, Zat-ı Akdes’i o esma ile tanımaktır.
Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlukat nazarında, esma-i İlahiyenin sana taktıkları garib sanatlarını ve latîf cilvelerini bilerek hayatınla teşhir ve izhar etmektir.
Dördüncüsü: Lisan-ı hal ve kālinle Hâlık’ının dergâh-ı rububiyetine ubudiyetini ilan etmektir.
Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları, resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifatat-ı âsârını gösterdiği gibi sen dahi esma-i İlahiyenin cilvelerinin sana verdikleri letaif-i insaniye murassaatıyla bilerek süslenip o Şahid-i Ezelî’nin nazar-ı şuhud ve işhadına görünmektir.
Altıncısı: Zevi’l-hayat olanların tezahürat-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyatları; ve rumuzat-ı hayatiye denilen, Sâni’lerine tesbihatları ve semerat ve gayat-ı hayatiye denilen, Vâhibü’l-hayat’a arz-ı ubudiyetlerini bilerek müşahede etmek, tefekkür ile görüp şehadetle göstermektir.
Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük numunelerini vâhid-i kıyasî ittihaz ile Hâlık-ı Zülcelal’in sıfât-ı mutlakasını ve şuun-u mukaddesesini o ölçüler ile bilmektir. Mesela sen, cüz’î iktidarın ve cüz’î ilmin ve cüz’î iraden ile bu haneyi muntazam yaptığından şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.
Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudatın her biri kendine mahsus bir dil ile Hâlık’ının vahdaniyetine ve Sâni’inin rububiyetine dair manevî sözlerini fehmetmektir.
Dokuzuncusu: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlahiye ve gına-yı Rabbaniyenin derecat-ı tecelliyatını anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envaı miktarınca, taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla nihayetsiz kudret ve gına-yı İlahiyenin derecatını fehmetmelisin. İşte senin hayatının gayeleri, icmalen bunlar gibi emirlerdir.
Şimdi kendi hayatının mahiyetine bak ki o mahiyetinin icmali şudur:
Esma-i İlahiyeye ait garaibin fihristesi hem şuun ve sıfât-ı İlahiyenin bir mikyası hem kâinattaki âlemlerin bir mizanı hem bu âlem-i kebirin bir listesi hem şu kâinatın bir haritası hem şu kitab-ı ekberin bir fezlekesi hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi hem mevcudata serpilen ve evkata takılan kemalâtının bir ahsen-i takvimidir. İşte mahiyet-i hayatın bunlar gibi emirlerdir.
Şimdi senin hayatının sureti ve tarz-ı vazifesi şudur ki:
Hayatın bir kelime-i mektubedir. Kalem-i kudretle yazılmış hikmet-nüma bir sözdür. Görünüp ve işitilip esma-i hüsnaya delâlet eder. İşte hayatının sureti bu gibi emirlerdir.
Şimdi hayatının sırr-ı hakikati şudur ki:
Tecelli-i ehadiyete, cilve-i samediyete âyineliktir. Yani bütün âleme tecelli eden esmanın nokta-i mihrakıyesi hükmünde bir câmiiyetle Zat-ı Ehad-i Samed’e âyineliktir.
Şimdi hayatının saadet içindeki kemali ise:
Senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems-i Ezelî’nin envarını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir. İşte bu sırdandır ki seni a’lâ-yı illiyyîne çıkaran bir hadîs-i kudsînin meal-i şerifi olan
مَنْ نَه گُنْجَمْ دَرْ سَمٰوَات و زَمٖينْ § اَزْ عَجَبْ گُنْجَمْ بَقَلْبِ مُؤْمِنٖينْ
denilmiştir.
İşte ey nefsim! Hayatının böyle ulvi gayata müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri câmi’ olduğu halde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki hiç-ender hiç olan muvakkat huzuzat-ı nefsaniyeye, geçici lezaiz-i dünyeviyeye sarf edip zayi edersin? Eğer zayi etmemek istersen, geçen temsil ve hakikate remzeden
وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ۞ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ۞ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ۞ وَ الَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ۞ وَ السَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ۞ وَ الْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ۞ وَ نَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ۞ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَ تَقْوٰيهَا ۞ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ۞ وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ۞
suresindeki kasem ve cevab-ı kasemi düşünüp amel et.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى شَمْسِ سَمَاءِ الرِّسَالَةِ وَ قَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ نُجُومِ الْهِدَايَةِ وَ ارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُؤْمِنٖينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ اٰمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ
*
