İzahlı Metin
On Beşinci Söz
*
*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*Ve lekad zeyyenne’s-semâe’d-dunyâ bi mesâbîha ve ce’alnâhâ rucûmen liş-şeyâtîn* (Andolsun ki biz, en yakın göğü kandillerle donattık ve onları şeytanlar için atış taneleri yaptık.)
Ey kozmografyanın ruhsuz meseleleriyle zihni daralmış, aklı gözüne inmiş ve bu ayetin muhteşem sırrını o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen modern eğitimli efendi! Bu ayetin gökyüzüne yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız!
Birinci Basamak: Hakikat ve hikmet, yeryüzü gibi göklerin de kendine uygun sakinleri olmasını gerektirir. Din dilinde bu farklı türlere melekler ve ruhaniler ismi verilir.
Evet, gerçeklik bunu gerektirir. Çünkü yeryüzünün, küçüklüğüne ve değersizliğine rağmen canlı ve bilinçli varlıklarla doldurulması, ara sıra boşaltılıp yeniden bilinçli varlıklarla şenlendirilmesi, şunu işaret eder, hatta açıkça belirtir ki: Şu muhteşem burçların sahibi, süslenmiş saraylar hükmünde olan gökler de bilinçli ve anlayış sahibi varlıklarla doludur. Onlar da insanlar ve cinler gibi şu âlem sarayının seyircileri, şu kâinat kitabının okuyucuları ve şu ilahi egemenliğin ilan edicileridirler. Çünkü kâinatın, sayılamayacak kadar çok süs, güzellik ve nakışla bezenmesi, şüphesiz ki düşünen, beğenen ve hayranlıkla takdir eden bakışları gerektirir.
Evet, güzellik elbette bir âşık ister; yemek ise aç olana verilir. Hâlbuki insanlar ve cinler, bu sınırsız göreve, bu görkemli gözetime ve bu geniş kapsamlı kulluğa karşı milyonda birini ancak yapabilir. Demek ki bu sonsuz ve çeşitli görevler ve ibadetler için, sonsuz melek türleri ve ruhani cinsleri gereklidir.
Bazı rivayetlerin işaretleriyle ve âlemin düzenindeki hikmetle denilebilir ki, gezegenlerden yağmur damlalarına kadar bazı gök cisimleri, bir kısım meleklerin binekleridir. Onlar, Allah’ın izniyle bunlara binerler, görünen âlemi seyredip gezerler. Yine denilebilir ki, hadiste “Tuyûrun Hudrun” (yeşil kuşlar) olarak isimlendirilen cennet kuşlarından sineklere kadar bazı canlı bedenleri, bir tür ruhun uçaklarıdır. Onlar, Allah’ın emriyle bunların içine girerler, cismani âlemi seyreder ve o bedenlerdeki duyuların pencereleriyle yaratılışın cismani mucizelerini izlerler.
Elbette, yoğun topraktan ve bulanık sudan sürekli olarak latif hayatı ve nurlu, idrak sahibi varlıkları yaratan Yaratıcı’nın, elbette ruha ve hayata uygun olan şu nur denizinden ve hatta karanlıklar denizinden bir kısım bilinçli varlıkları vardır. Hem de çok sayıda vardır. Meleklerin ve ruhanilerin varlığına dair “Nokta” ismindeki bir risalemde ve Yirmi Dokuzuncu Söz’de, iki kere iki dört eder derecesinde bir kesinlikle ispat edilmiştir. Eğer istersen ona başvurabilirsin.
İkinci Basamak: Yeryüzü ile gökler, bir hükümetin iki ülkesi gibi birbiriyle ilişkilidir. Aralarında önemli irtibatlar ve mühim alışverişler vardır. Yeryüzü için gerekli olan ışık, sıcaklık, bereket ve rahmet gibi şeyler gökyüzünden geliyor, yani gönderiliyor. Vahye dayanan bütün semavi dinlerin ortak görüşüyle ve manevi keşfe dayanan bütün keşif ehlinin kesin tanıklığıyla, melekler ve ruhlar gökten yere iniyorlar.
Bundan, hisse yakın kesin bir sezgiyle bilinir ki, yeryüzü sakinlerinin gökyüzüne çıkması için bir yol vardır. Evet, nasıl ki herkesin aklı, hayali ve nazarı her zaman gökyüzüne gider. Aynen öyle de ağırlıklarını bırakan peygamberlerin ve evliyanın ruhları veya bedenlerini çıkaran ölülerin ruhları, Allah’ın izniyle oraya giderler. Mademki hafiflik ve incelik kazananlar oraya giderler, elbette misalî bir beden giyen ve ruhlar gibi hafif ve latif olan bir kısım yeryüzü ve hava sakinleri de gökyüzüne gidebilirler.
Üçüncü Basamak: Gökyüzünün sessizliği, dinginliği, düzeni, sürekliliği, genişliği ve nurlu oluşu gösterir ki, sakinleri yeryüzünün sakinleri gibi değillerdir. Aksine, bütün ahalisi itaatkârdır. Ne emredilirse onu yaparlar. Çekişme ve tartışmayı gerektirecek bir sebep yoktur. Çünkü memleketleri geniş, yaratılışları saf, kendileri masum, makamları sabittir.
Evet, yeryüzünde zıtlar bir araya gelmiş, kötüler iyilere karışmış, aralarında tartışmalar başlamış; bu sebepten anlaşmazlıklar ve sıkıntılar ortaya çıkmış. Bundan dolayı imtihanlar ve yarışmalar teklif edilmiş ve bunun sonucunda da yükselmeler ve alçalmalar meydana gelmiş. Bu gerçeğin hikmeti şudur ki:
İnsan, yaratılış ağacının en son parçası olan meyvesidir. Bilindiği gibi, bir şeyin meyvesi en uzak, en kapsamlı, en nazik ve en önemli parçasıdır. İşte bu yüzden, âlemin meyvesi olan insan, en kapsayıcı, en harika, en aciz, en zayıf ve en latif bir kudret mucizesi olduğundan, beşiği ve meskeni olan yeryüzü, gökyüzüne göre maddeten küçük ve değersiz olmasına rağmen, manen ve sanatsal olarak bütün kâinatın kalbi ve merkezidir. Bütün sanat mucizelerinin sergilendiği yer, bütün ilahi isimlerin tecellilerinin odak noktasıdır. Sonsuz ilahi faaliyetin toplandığı ve yansıdığı, sınırsız ilahi yaratıcılığın, özellikle bitki ve hayvanların sayısız küçük türlerinde cömertçe sergilendiği bir pazar yeridir. Çok geniş ahiret âlemlerindeki sanat eserlerinin küçük ölçekli bir numune sergisi, ebedi dokumaların hızla işleyen bir tezgâhı, sonsuz manzaraların hızla değişen bir taklit sahnesi ve daimi bahçelerin tohumlarının hızla filizlendiği dar ve geçici bir tarla ve eğitim yeridir.
İşte yeryüzünün (Haşiye[1]) bu manevi büyüklüğünden ve sanatsal önemindendir ki, Kur’an-ı Hakîm, göklere kıyasla büyük bir ağacın küçük bir meyvesi konumunda olan yeryüzünü, bütün göklere denk tutuyor. Onu bir kefeye, bütün gökleri diğer kefeye koyuyor. Defalarca *Rabbü’s-semâvâti ve’l-ard* (göklerin ve yerin Rabbi) der.
Ayrıca, yeryüzünün bu bahsedilen hikmetlerden kaynaklanan hızlı değişimi ve sürekli başkalaşımı, sakinlerinin de buna uygun olarak değişime uğramasını gerektirir. Hem bu sınırlı yeryüzü, sınırsız kudret mucizelerine sahne olduğu içindir ki, en önemli sakinleri olan insanlar ve cinlerin yeteneklerine, diğer canlılar gibi doğal bir sınır ve fıtrî bir kayıt konulmamıştır. Bu yüzden sonsuz bir ilerlemeye ve sonsuz bir alçalmaya maruz kalmışlardır. Peygamberlerden ve evliyalardan tutun, Nemrutlara ve şeytanlara kadar uzanan uzun bir imtihan meydanı ortaya çıkmıştır. Madem durum böyledir, elbette firavunlaşmış şeytanlar, sınırsız kötülükleriyle gökyüzüne ve gök ehline taş atacaklardır.
Dördüncü Basamak: Bütün âlemlerin Rabbi, Yöneticisi ve Yaratıcısı olan Yüce Zat’ın, hükümleri birbirinden farklı pek çok ismi, unvanı ve güzel isimleri vardır. Mesela, Peygamber Aleyhissalatu Vesselam’ın ashabının safında kâfirlere karşı savaşmaları için melekleri göndermesini gerektiren isim ve unvan ne ise, o isim ve unvan, meleklerle şeytanlar arasında da bir savaşın bulunmasını gerektirir. Göğün iyileri ile yeryüzünün kötüleri arasında bir mücadelenin olmasını ister. Evet, kâfirlerin canları ve nefesleri kudret elinde olan Kadîr-i Zülcelal, bir emirle, bir seslenişle onları yok etmiyor. Her şeyi kuşatan Rabliği unvanıyla, Hakîm (her işi hikmetli) ve Müdebbir (her şeyi yöneten) ismiyle bir imtihan ve mücadele meydanı açıyor.
Benzetmede hata olmasın, görüyoruz ki bir padişahın da hükümet dairesi açısından birbirinden farklı pek çok unvanı ve ismi bulunur. Mesela adalet dairesi onu “adil hâkim” adıyla anar. Askeriye dairesi onu “başkomutan” olarak bilir. Meşihat dairesi onu “halife” ismiyle zikreder. Mülki idare onu “sultan” adıyla tanır. İtaatkâr halk ona “merhametli padişah” der. Asi insanlar ona “kahredici hükümdar” derler. Diğerlerini de bunlara kıyasla düşünebilirsin. İşte bazen öyle olur ki, bütün halkı elinde olan o yüce padişah; aciz, zavallı bir asiyi bir emirle idam etmez. Aksine “adil hâkim” ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem güçlü hem de sadık bir memurunun övgüye layık olduğunu bilir. Fakat özel bilgisiyle, özel telefonuyla onu ödüllendirmez. Aksine, saltanatının haşmeti ve hükümetinin idaresi unvanıyla, ödüle layık olduğunu herkese göstermek için bir yarışma meydanı açar. Vezirine emreder, halkı seyretmeye davet eder. Siyasi bir karşılama töreni yaptırır. Muhteşem ve yüce bir imtihan sonucunda, seçkin bir toplulukta onu ödüllendirir, liyakatini ilan eder. Diğer yönleri de bunlara kıyas et.
İşte *ve lillâhi’l-meselü’l-a‘lâ* (en yüce sıfatlar Allah’a aittir), ezel ve ebed Sultanı’nın pek çok güzel ismi vardır. Celal ve cemal tecellileriyle pek çok sıfatı ve unvanı vardır. Nur ve karanlığın, yaz ve kışın, cennet ve cehennemin varlığını gerektiren isim, unvan ve sıfatlar; üreme kanunu, yarışma kanunu, yardımlaşma kanunu gibi pek çok genel kanun gibi, mücadele kanununun da bir derece genelleşmesini isterler. Kalbin çevresindeki ilhamlar ve vesveselerin mücadelesinden tutun, gökyüzünün ufuklarındaki melekler ve şeytanların mücadelesine kadar o kanunun geçerli olmasını gerektirir.
Beşinci Basamak: Madem yeryüzünden gökyüzüne gidip gelmek var, gökyüzünden yeryüzüne inip çıkmak oluyor ve yeryüzünün önemli ihtiyaçları oradan gönderiliyor. Ve madem iyi ruhlar gökyüzüne gidiyorlar, elbette kötü ruhlar da iyileri taklit ederek gökler âlemine gitmeye teşebbüs edeceklerdir. Çünkü bedensel olarak latif ve hafiftirler. Ve şüphesiz ki kovulacak ve geri çevrileceklerdir. Çünkü özleri itibarıyla kötü ve uğursuzdurlar.
Ve hiç şüphesiz, bu önemli alışverişin ve bu manevi mücadelenin görünen âlemde bir alameti, bir işareti bulunacaktır. Çünkü ilahi saltanatın hikmeti, bilinç sahibi varlıklar için, özellikle de en mühim görevi gözlemlemek, şahitlik etmek, ilan etmek ve denetlemek olan insan için, gaybi tasarrufların önemlilerine bir işaret koymasını, birer alamet bırakmasını gerektirir. Tıpkı, sonsuz bahar mucizelerine yağmuru bir işaret kıldığı ve harika sanat eserlerine görünen sebepleri bir alamet yaptığı gibi. Ta ki görünen âlemdekilere şahitlik ettirsin. Hatta o şaşırtıcı manzaraya, bütün gök sakinlerinin ve yeryüzü ahalisinin dikkatini çeksin. Yani o koca gökleri, etrafında nöbetçiler dizilmiş, burçları süslenmiş bir kale hükmünde, bir şehir suretinde gösterip Rabliğinin haşmetini düşündürsün.
Mademki bu yüce mücadelenin ilanı hikmeten gereklidir, elbette ona bir işaret vardır. Hâlbuki atmosferik ve gökyüzü olayları içinde bu ilana uygun hiçbir olay görünmüyor. Bundan daha uygunu yoktur. Çünkü yüksek kalelerin sağlam burçlarından atılan mancınıklara ve işaret fişeklerine benzeyen bu yıldız olayları, bu şeytan taşlamasına ne kadar uygun düştüğü apaçık anlaşılır. Hâlbuki bu olayın, bu hikmetten ve bu amaçtan başka ona uygun bir hikmeti bilinmiyor. Diğer olaylar öyle değil. Üstelik bu hikmet, Âdem Aleyhisselam zamanından beri meşhurdur ve hakikat ehli için gözle görülür bir gerçektir.
Altıncı Basamak: İnsan ve cin, sonsuz kötülüğe ve inkâra yetenekli olduklarından, sonsuz bir isyankârlık ve bir taşkınlık yaparlar. İşte bunun için Kur’an-ı Kerîm, öylesine mucizevi bir belagatle, öylesine yüce ve parlak üsluplarla ve öylesine değerli ve açık temsiller ve misallerle insanları ve cinleri isyandan ve taşkınlıktan caydırır ki, kâinatı titretir. Mesela:
Ey insanlar ve cinler! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi mülkümün sınırlarından gücünüz yeterse çıkın, meseline işaret eden şu ayetlere dikkat et:
*Yâ ma‘şera’l-cinni ve’l-insi inisteta‘tum en tenfuzû min aktâri’s-semâvâti ve’l-ardı fe’nfuzû, lâ tenfuzûne illâ bi sultân. Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân. Yurselu aleykumâ şuvâzun min nârin ve nuhâsun fe lâ tentesırân.* (Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin sınırlarından geçip gitmeye gücünüz yeterse, haydi geçin gidin. Fakat üstün bir güç olmadan geçemezsiniz. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Üzerinize ateşten bir alev ve erimiş bakır gönderilir de birbirinize yardım edemezsiniz.)
Ayetindeki azametli uyarıya, dehşetli tehdide ve şiddetli caydırmaya dikkat et. Nasıl, insanların ve cinlerin son derece kibirli isyankârlıklarını, son derece mucizevi bir belagatle kırar. Acizliklerini ilan eder. Rabliğinin saltanatının genişliği ve büyüklüğü oranında ne kadar aciz ve çaresiz olduklarını gösterir. Sanki bu ayetle ve *ve ce’alnâhâ rucûmen liş-şeyâtîn* (onları şeytanlar için atış taneleri yaptık) ayetiyle şöyle diyor:
“Ey küçüklüğü içinde kibirli ve isyankâr; ey zayıflığı ve fakirliği içinde dik başlı ve inatçı olan cin ve insan! Nasıl cesaret edersiniz ki, isyanınızla öyle şanı yüce bir Sultan’ın emirlerine karşı geliyorsunuz ki, yıldızlar, aylar, güneşler emirlerine itaat eden askerler gibidirler. Hem taşkınlığınızla öyle celal sahibi bir Hâkim’e karşı savaşıyorsunuz ki, öyle muazzam itaatkâr askerleri var; farz edelim ki şeytanlarınız dayanabilse, onları dağ gibi güllelerle taşlayabilirler. Hem nankörlüğünüzle öyle bir mülk sahibi Yüce Zat’ın memleketinde isyan ediyorsunuz ki, kullarından ve ordularından öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük, aciz mahlukları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve yeryüzü büyüklüğünde birer kâfir düşman olsaydınız, yeryüzü ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, alevli bakırları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleleri bağlıdır ki, eğer gerekirse dünyanızı yüzünüze çarpar, yerküreniz gibi gülle misali yıldızları üzerinize yağdırabilirler.”
Evet, Kur’an’da bazı önemli güç gösterileri vardır ki, bu düşmanların kuvvetli olmasından ileri gelmiyor. Aksine, haşmetin gösterilmesi ve düşmanın çirkinliğinin teşhir edilmesi gibi sebeplerden ileri geliyor.
Hem bazen mükemmel düzeni, sonsuz adaleti, nihayetsiz şefkati ve üstün hikmeti göstermek için, en büyük ve en kuvvetli sebepleri, en küçük ve en zayıf bir şeye karşı yığar ve üstünde tutar; düşürmez, saldırmasına izin vermez. Mesela şu ayete bak:
*Ve in tezâherâ aleyhi fe innallâhe huve mevlâhu ve cibrîlu ve sâlihu’l-mu’minîn, ve’l-melâiketu ba‘de zâlike zahîr.* (Eğer ikiniz ona karşı birbirinize arka çıkarsanız, bilin ki Allah onun yardımcısıdır. Cebrail, müminlerin salih olanları ve bundan sonra melekler de ona yardımcıdır.)
Peygamberin hakkına ne kadar hürmet ve hanımlarının hukukuna ne kadar merhamet var! Bu önemli güç gösterisi, yalnızca Peygamberin hürmetinin büyüklüğünü ve iki zayıf kadının şikâyetlerinin önemini ve haklarının merhametle gözetildiğini ifade etmek içindir.
Yedinci Basamak: Melekler ve balıklar gibi, yıldızların da son derece çeşitli bireyleri vardır. Bir kısmı son derece küçük, bir kısmı ise çok büyüktür. Hatta gökyüzünde parlayan her şeye “yıldız” denir. İşte bu yıldız cinsinden bir türü de, nazenin gökyüzünün süslü ziynetleri, o ağacın nurlu meyveleri ve o denizin tesbih eden balıkları hükmünde; Yüce Yaratıcı, Güzellik Sahibi Sanatkâr onları yaratmış ve meleklerine gezinti yerleri, binekler ve konaklar yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir türünü de şeytanların taşlanmasına alet etmiştir. İşte bu şeytanların taşlanması için atılan kayan yıldızların üç anlamı olabilir:
Birincisi: Mücadele kanununun, en geniş dairede dahi geçerli olduğuna bir ima ve işarettir.
İkincisi: Göklerde uyanık nöbetçiler, itaatkâr sakinler bulunduğuna; yeryüzündeki kötülerin karışmasından ve kulak hırsızlığı yapmasından hoşlanmayan Allah’ın orduları olduğuna bir ilan ve işarettir.
Üçüncüsü: Yeryüzünün kirli şeylerinin kötü temsilcileri olan casus şeytanların, temiz olan ve temizlerin meskeni olan gökyüzünü kirletmemesi ve kötü ruhlar hesabına casusluk yapmalarını engellemek için, edepsiz casusları korkutmak maksadıyla atılan mancınıklar ve işaret fişekleri gibi, o şeytanları gökyüzünün kapılarından bu kayan yıldızlarla kovup uzaklaştırmaktır.
İşte, ateş böceği hükmünde olan kafa fenerine güvenen ve Kur’an güneşinden gözünü yuman kozmografyacı efendi! Şu yedi basamakta işaret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi mucize ışığı içinde şu ayetin anlamını gör! O ayetin gökyüzünden bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını taşla! Biz de yapmalıyız ve hep beraber *Rabbi eûzu bike min hemezâti’ş-şeyâtîn* (Rabbim, şeytanların dürtmelerinden sana sığınırım) demeliyiz. *Fe lillâhi’l-huccetü’l-bâligatu ve’l-hikmetü’l-kâtıatu* (En üstün ve kesin delil Allah’a aittir, keskin ve kat’î hikmet O’nundur.)
*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapansın.)
*
## On Beşinci Söz’ün Zeyli
### Yirmi Altıncı Mektup’un Birinci Mebhası
*Bismihî Subhânehu ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdih* (Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*Ve immâ yenzeganneke mine’ş-şeytâni nezgun fe’steiz billâh, innehu huve’s-semîu’l-alîm* (Eğer şeytandan bir kışkırtma seni dürterse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.)
Kur’an’ın Şeytana ve Taraftarlarına Karşı Delili
İblis’i susturan, şeytanı delillerle mağlup eden ve isyankârları sessizliğe mahkûm eden Birinci Bölüm; tarafsız bir muhakeme içinde şeytanın müthiş bir hilesini kesin bir şekilde çürüten bir olaydır. O olayın özet bir kısmını on sene önce Lemaat’ta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin yazılmasından on bir sene önce, mübarek Ramazan ayında İstanbul’da Bayezid Camii’nde hafızları dinliyordum. Birden şahsını görmedim fakat manevi bir ses işitmiş gibi oldum. Zihnimi kendine çevirdi. Hayalen dinledim.
Baktım ki bana şöyle diyor:
“Sen Kur’an’ı çok yüce, çok parlak görüyorsun. Tarafsızca muhakeme et, öyle bak. Yani bir insan sözü farz et, öyle bak. Acaba o üstünlükleri, o süsleri yine görecek misin?”
Hakikaten ben de ona aldandım. İnsan sözü farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid Camii’nin elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa gömülürse, o varsayımla da Kur’an’ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O an anladım ki benimle konuşan şeytandır. Beni tehlikeli bir duruma sürüklüyor. Kur’an’dan yardım istedim. Birden kalbime bir nur geldi. Savunma için bana kesin bir kuvvet verdi. O vakit şöylece şeytana karşı tartışma başladı.
Dedim:
Ey şeytan! Tarafsız muhakeme, iki tarafın ortasında bir duruştur. Hâlbuki hem senin hem de insandaki senin öğrencilerinin “tarafsız muhakeme” dediğiniz şey, karşı tarafı tutmaktır, tarafsızlık değildir. Geçici bir dinsizliktir. Çünkü Kur’an’a insan sözü diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, karşı görüşü esas almaktır. Batılı benimsemektir, tarafsızlık değildir, aksine batıla tarafgirliktir.
Şeytan dedi ki:
Öyleyse ne Allah’ın kelamı ne de insanın kelamı de. Ortada bir yerde farz et, öyle bak.
Ben dedim:
O da olamaz. Çünkü üzerinde anlaşmazlık olan bir mal bulunsa, eğer iki davacı birbirine yakınsa ve mekân yakınlığı varsa, o zaman o mal ikisinden başka birinin eline verilir veya ikisinin de ellerinin yetişebileceği bir yere bırakılır. Hangisi ispat ederse o alır. Eğer o iki davacı birbirinden çok uzak, biri doğuda, diğeri batıda ise, o vakit kural gereği, malı elinde bulunduran kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak mümkün değildir.
İşte Kur’an, kıymetli bir maldır. İnsan sözü, Allah’ın kelamından ne kadar uzaksa, o iki taraf da o kadar, belki de sınırsız derecede birbirinden uzaktır. İşte, yerden Süreyya yıldızına kadar birbirinden uzak olan o iki tarafın ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası da yoktur. Çünkü varlık ve yokluk gibi, birbirinin zıddı olan iki şeydirler. Ortası olamaz.
Öyleyse Kur’an için mal sahibi, Allah tarafıdır. O halde onun elinde kabul edilip, ispat delillerine öyle bakılacak. Eğer diğer taraf, onun Allah kelamı olduğuna dair bütün delilleri birer birer çürütürse, elini ona uzatabilir. Yoksa uzatamaz. Heyhat! Binlerce kesin delilin çivileriyle en yüce arşa çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o çivileri söküp o direkleri keserek onu düşürebilir?
İşte ey şeytan! Senin inadına, hak ve insaf ehli bu şekildeki hakikatli muhakeme ile hüküm verirler. Hatta en küçük bir delilde dahi Kur’an’a karşı imanlarını artırırlar.
Senin ve öğrencilerinin gösterdiği yol ise şudur: Bir kere insan kelamı farz edilse, yani arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa, bütün çivilerin kuvvetinde ve çok sayıda delilin sağlamlığında tek bir delil gerekir ki onu yerden kaldırıp manevi arşa çaksın. Ta ki küfrün karanlıklarından kurtulup imanın nurlarına erişsin. Hâlbuki buna muvaffak olmak çok zordur. Onun için senin hilenle bu zamanda, tarafsız muhakeme görünümü altında birçokları imanlarını kaybediyorlar.
Şeytan döndü ve dedi:
Kur’an, insan sözüne benziyor. Onların konuşma tarzındadır. Demek ki insan kelamıdır. Eğer Allah’ın kelamı olsaydı, ona yakışacak şekilde her yönden olağanüstü bir tarzı olacaktı. Onun sanatı nasıl insan sanatına benzemiyorsa, kelamı da benzememeliydi.
Cevaben dedim:
Nasıl ki Peygamberimiz (Aleyhissalatu Vesselam), mucizelerinden ve kendine has özelliklerinden başka, fiillerinde, hallerinde ve tavırlarında insan olarak kalıp diğer insanlar gibi ilahi adetlere ve yaratılış kanunlarına uymuş ve itaat etmiştir. O da soğuk çeker, acı çeker ve benzeri durumları yaşar… Her hal ve tavrında olağanüstü bir durum verilmemiştir. Ta ki ümmetine fiilleriyle imam olsun, tavırlarıyla rehber olsun, bütün hareketleriyle ders versin. Eğer her tavrında olağanüstü olsaydı, bizzat her yönüyle imam olamazdı. Herkese mutlak yol gösterici olamazdı. Bütün halleriyle âlemlere rahmet olamazdı.
Aynen öyle de, Kur’an-ı Hakîm bilinç sahiplerine imamdır, cinlere ve insanlara yol göstericidir, kemal ehline rehberdir, hakikat ehline öğretmendir. Öyleyse insanların konuşma ve üslup tarzında olması zorunlu ve kesindir.
Çünkü cinler ve insanlar münacatlarını ondan alıyor, dualarını ondan öğreniyor, meselelerini onun diliyle ifade ediyor, görgü kurallarını ondan öğreniyor ve böyle devam ediyor… Herkes onu bir başvuru kaynağı yapıyor.
Öyleyse, eğer Hazreti Musa Aleyhisselam’ın Tûr-i Sina’da işittiği Allah kelamı tarzında olsaydı, insan bunu dinlemeye ve işitmeye dayanamazdı ve onu başvuru kaynağı yapamazdı. Hazreti Musa Aleyhisselam gibi azim sahibi büyük bir peygamber bile ancak birkaç kelimeyi işitmeye dayanabilmiştir. Musa Aleyhisselam demişti: *E Hâkezâ kelâmuke? Kâlallâhu: Lî kuvvetu cemîi’l-elsineh* (Senin kelamın böyle mi? Allah buyurdu: Bende bütün dillerin kuvveti vardır).
Şeytan yine döndü ve dedi ki:
Kur’an’ın konuları gibi, birçok kimse o çeşit meseleleri din adına söylüyor. Bu yüzden bir insanın din adına böyle bir şey yapması mümkün değil mi?
Cevaben Kur’an’ın nuruyla dedim ki:
Birincisi: Dindar bir adam, din sevgisi için “Hak böyledir. Hakikat budur. Allah’ın emri böyledir.” der. Yoksa Allah’ı kendi keyfine göre konuşturmaz. Sınırsız derecede haddini aşıp Allah’ı taklit ederek O’nun yerinde konuşmaz. *Fe men azlemu mimmen kezebe alâllâh* (Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?) prensibinden titrer.
İkincisi: Bir insanın kendi başına böyle bir şey yapması ve başarılı olması hiçbir şekilde mümkün değildir. Hatta yüz derece imkânsızdır. Çünkü birbirine yakın kimseler birbirini taklit edebilir. Aynı cinsten olanlar, birbirinin görünümüne bürünebilirler. Mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklit edebilirler. Geçici olarak insanları aldatabilirler fakat sürekli aldatamazlar. Çünkü dikkatli kimselerin nazarında, er ya da geç tavır ve hallerindeki yapmacıklıklar ve zorlamalar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecektir.
Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan kişi, taklit ettiğinden çok uzaksa, mesela sıradan bir adam, İbn-i Sina gibi bir dâhiyi ilimde taklit etmek istese ve bir çoban bir padişahın tavrını takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak, aksine kendini maskara edecektir. Her hali, “Bu sahtekârdır!” diye bağıracaktır.
İşte –hâşâ, yüz bin defa hâşâ– Kur’an, insan sözü farz edildiği vakit, nasıl ki bir ateş böceğinin bin sene boyunca zorlanmadan gerçek bir yıldız olarak gözlemcilere görünmesi, bir sineğin bir sene boyunca yapmacıksız bir şekilde tavus kuşu suretini seyircilere göstermesi, sahtekâr ve sıradan bir askerin, şanlı ve yüce bir mareşalin tavrını takınıp onun makamında uzun süre kalması ve hilesini hissettirmemesi, yalancı ve inançsız bir adamın, ömrü boyunca daima en sadık, en güvenilir, en inançlı bir zatın halini ve durumunu en dikkatli bakışlara karşı telaşsızca göstermesi ve yapmacıklığının dâhilerin nazarında saklanması nasıl imkânsızsa…
Bu, yüz derece imkânsızdır; hiçbir akıl sahibi buna mümkün diyemez. Böyle bir şeyi varsaymak, apaçık bir imkânsızlığı olmuş gibi kabul etmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de, Kur’an’ı insan sözü farz etmek şu anlama gelir: İslam âleminin gökyüzünde, gözle görülecek şekilde çok parlak ve daima hakikat nurlarını yayan bir hakikat yıldızı, hatta bir mükemmellik güneşi olarak kabul edilen Kitab-ı Mübin’in mahiyeti –hâşâ, sümme hâşâ– bir ateş böceği hükmünde, yapmacık bir insanın uydurma bir eseri olsun ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar bunun farkına varmasın ve onu daima yüce ve hakikatlerin kaynağı bir yıldız bilsin.
Bu, yüz derece imkânsız olmakla beraber, sen ey şeytan, şeytanlıkta yüz derece ileri gitsen bile buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın! Yalnızca manen çok uzaktan baktırarak aldatıyorsun! Yıldızı, ateş böceği gibi küçük gösteriyorsun.
Üçüncüsü: Kur’an’ı insan sözü farz etmek şu anlama gelir: Eserleriyle, etkileriyle, sonuçlarıyla insanlık âleminin gözle görülecek şekilde en ruhlu ve hayat veren, en hakikatli ve mutluluk getiren, en kapsamlı ve mucizevi anlatıma sahip, yüce özelliklerle bezenmiş bir Furkan’ın gizli hakikati –hâşâ– yardımsız, ilimsiz tek bir insanın fikrinin ürünü olsun ve yakınında onu izleyen ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, yüce dehalar onda hiçbir zaman, hiçbir yönden sahtekârlık ve yapmacıklık eseri görmesin; daima ciddiyeti, samimiyeti ve ihlası bulsun!
Bu, yüz derece imkânsız olmakla beraber, bütün halleriyle, sözleriyle, hareketleriyle, tüm hayatı boyunca emaneti, imanı, güveni, ihlası, ciddiyeti, doğruluğu gösteren ve ders veren, sıddıkları yetiştiren, en yüksek, en parlak, en yüce haslet olarak görülen ve kabul edilen bir zatı; en güvensiz, en ihlassız, en inançsız farz etmekle, katmerli bir imkânsızlığı olmuş gibi görmek gibi, şeytanı dahi utandıracak bir zihinsel hezeyandır.
Çünkü bu meselenin ortası yoktur. Zira farz-ı muhal olarak Kur’an, Allah kelamı olmazsa, arştan yere düşer gibi bir çöküş yaşar. Ortada kalamaz. Hakikatlerin toplandığı bir yer iken, hurafelerin kaynağı olur. Ve o harika fermanı gösteren zat, –hâşâ sümme hâşâ– eğer Allah’ın Resulü olmazsa, en yücelerin yücesinden en aşağıların aşağısına düşmek ve kemalatın kaynağı derecesinden hilelerin madeni makamına inmek zorunda kalır. Ortada kalamaz. Çünkü Allah adına iftira eden, yalan söyleyen en aşağı bir dereceye düşer.
Bir sineği, sürekli olarak tavus kuşu görmek ve tavus kuşunun büyük özelliklerini onda her zaman gözlemlemek ne kadar imkânsızsa, bu mesele de o kadar imkânsızdır. Fıtraten akılsız, sarhoş bir deli gerekir ki buna ihtimal versin.
Dördüncüsü: Kur’an’ı insan sözü farz etmek şunları gerektirir: İnsanlığın en büyük ve muhteşem ordusu olan Muhammed Aleyhissalatu Vesselam ümmetinin kutsal bir komutanı olan Kur’an, gözle görülecek şekilde güçlü kanunlarıyla, esaslı prensipleriyle, etkili emirleriyle o çok büyük orduyu, iki cihanı fethedecek bir derecede bir düzene soktuğu, bir disiplin altına aldığı, maddi ve manevi olarak donattığı ve bütün bireylerin derecelerine göre akıllarını eğittiği, kalplerini terbiye ettiği, ruhlarını etkilediği, vicdanlarını arındırdığı, organlarını ve uzuvlarını kullandığı halde –hâşâ, yüz bin hâşâ– onu kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir uydurma farz edip yüz derece imkânsızlığı kabul etmek gerekmekle beraber…
Hayatı boyunca ciddi hareketleriyle Allah’ın kanunlarını insanlığa ders veren, samimi fiilleriyle hakikatin prensiplerini beşere öğreten, hâlis ve makul sözleriyle doğruluğun ve mutluluğun usullerini gösteren ve tesis eden, bütün hayat hikâyesinin şahitliğiyle Allah’ın azabından çok korkan, herkesten daha fazla Allah’ı bilen ve bildiren, insanlığın beşte birine ve yeryüzünün yarısına bin üç yüz elli senedir tam bir haşmetle komutanlık eden ve cihanı heyecana getiren şöhretli icraatlarıyla insanlığın, belki de kâinatın hakikaten iftihar vesilesi olan bir zatı –hâşâ, yüz bin defa hâşâ– Allah’tan korkmaz, O’nu bilmez, yalandan çekinmez, haysiyetini tanımaz farz etmekle, yüz derece imkânsızlığı bir anda işlemek gerekir.
Çünkü bu meselenin ortası yoktur. Zira farz-ı muhal olarak Kur’an, Allah kelamı olmazsa, arştan düşse orta yerde kalamaz. Aksine, yeryüzündeki en yalancı birinin malı olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ise, ey şeytan, yüz derece katmerli bir şeytan olsan dahi, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi ikna edemezsin.
Şeytan döndü ve dedi:
Nasıl kandıramam? İnsanların çoğuna ve meşhur akıllarına Kur’an’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim ve kandırdım.
Cevap:
Birincisi: Çok uzak mesafeden bakılsa, en büyük bir şey en küçük bir şey gibi görünebilir. Bir yıldıza, bir mum kadardır denilebilir.
İkincisi: Yüzeysel ve ikinci dereceden bir bakışla bakılsa, son derece imkânsız bir şey mümkün görünebilir. Bir zamanlar yaşlı bir adam Ramazan hilalini görmek için gökyüzüne bakmış. Gözüne beyaz bir kıl inmiş. O kılı ay zannetmiş. “Ay’ı gördüm.” demiş. İşte hilalin o beyaz kıl olması imkânsızdır. Fakat asıl maksadı aya bakmak olduğu ve o saçı ikinci derecede ve dolaylı olarak gördüğü için, o imkânsızlığı mümkün sanmış.
Üçüncüsü: Kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Kabul etmemek bir ilgisizliktir, bir göz kapamadır ve cahilce bir hükümsüzlüktür. Bu durumda pek çok imkânsız şey onun içinde gizlenebilir. Aklı onlarla uğraşmaz. Ama inkâr ise, kabul etmemek değil, aksine yokluğu kabul etmektir, bir hükümdür. Aklı harekete geçmek zorundadır. O halde senin gibi bir şeytan onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur.
Hem ey şeytan! Batılı hak ve imkânsızı mümkün gösteren gaflet, sapkınlık, safsata, inat, yanıltmaca, zorbalık, aldatma ve görenek gibi şeytanî hilelerle, pek çok imkânsızlığı netice veren küfrü ve inkârı o bedbaht, insan suretindeki hayvanlara yutturmuşsun.
Dördüncüsü: Kur’an’ı insan sözü farz etmek şunları gerektirir: İnsanlık âleminin gökyüzünde yıldızlar gibi parlayan seçkin velilere, sıddıklara, kutuplara gözle görülür bir şekilde rehberlik eden ve apaçık bir şekilde sürekli olarak hakkı, hakkaniyeti, doğruluğu, sadakati, güveni ve emaneti bütün kemal sahibi tabakalara öğreten; imanın esaslarının hakikatleriyle ve İslam’ın şartlarının prensipleriyle iki cihanın saadetini temin eden ve bu icraatının şahitliğiyle zorunlu olarak hâlis hak, safi hakikat, son derece doğru ve pek ciddi olması gereken bir kitabı; kendi vasıflarının, etkilerinin ve nurlarının zıddıyla nitelenmiş tasavvur edip –hâşâ hâşâ– yapmacık ve iftiraların bir bütünü nazarıyla bakmak, sofistleri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek çirkin bir küfür hezeyanı olmakla beraber…
Ortaya koyduğu din ve İslam şeriatının şahitliğiyle, hayatı boyunca gösterdiği ittifakla kabul edilen fevkalade takvasının ve hâlis ve safi kulluğunun delaletiyle, ittifakla kendinde görülen güzel ahlakının gerektirdiğiyle ve yetiştirdiği bütün hakikat ehlinin ve kemal sahiplerinin tasdikiyle, en inançlı, en metin, en güvenilir, en sadık bir zatı –hâşâ sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ– inançsız, en güvensiz, Allah’tan korkmaz, yalandan çekinmez bir vaziyette farz edip, imkânsızlıkların en çirkin ve iğrenç bir suretini ve sapkınlığın en zalimce ve karanlık bir tarzını benimsemek gerekir.
Özetle: On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’inde denildiği gibi, nasıl ki kulaktan duyan halk tabakası Kur’an’ın mucizeliğini anlarken şöyle demiş: “Kur’an, bütün dinlediğim ve dünyada mevcut olan kitaplarla kıyaslandığında hiçbirisine benzemiyor ve onların seviyesinde değildir. Öyleyse ya Kur’an hepsinin altındadır ya da hepsinin üstünde bir derecesi vardır. Hepsinin altında olma şıkkı ise imkânsız olmakla beraber, hiçbir düşman, hatta şeytan bile bunu söyleyemez ve kabul etmez. Öyleyse Kur’an, bütün kitapların üstündedir. Öyleyse mucizedir.”
Aynen öyle de biz de usul ilmi ve mantık fennince “sebr ve taksim” denilen en kesin delil ile deriz:
Ey şeytan ve ey şeytanın öğrencileri! Kur’an, ya en yüce arştan ve en büyük isimden gelmiş bir Allah kelamıdır veyahut –hâşâ sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ– yeryüzünde Allah’tan korkmaz, Allah’ı bilmez, inançsız bir insanın uydurmasıdır. Bu ikinci şıkkı ise, ey şeytan, önceki delillere karşı sen diyemezsin, diyemedin ve diyemeyeceksin. Öyleyse zorunlu olarak ve şüphesizce Kur’an, kâinatın Yaratıcısı’nın kelamıdır. Çünkü ortası yoktur, imkânsızdır ve olamaz. Nitekim kesin bir şekilde ispat ettik, sen de gördün ve dinledin.
Yine, Muhammed Aleyhissalatu Vesselam ya Allah’ın Resulü’dür ve bütün resullerin en mükemmeli, bütün yaratılmışların en üstünüdür; veyahut –hâşâ, yüz bin defa hâşâ– Allah’a iftira ettiği, Allah’ı bilmediği ve azabına inanmadığı için inançsız, en aşağıların aşağısına düşmüş bir insan farz etmek (Haşiye[2]) gerekir. Bu ikinci şıkkı ise, ey iblis, ne sen ne de güvendiğin Avrupalı filozoflar ve Asyalı münafıklar diyemezsiniz, diyemediniz ve diyemeyeceksiniz; demediniz ve demeyeceksiniz. Çünkü bu şıkkı dinleyecek ve kabul edecek dünyada kimse yoktur. İşte bu yüzdendir ki, güvendiğin o filozofların en bozguncuları ve o münafıkların en vicdansızları dahi diyorlar ki: “Arap Muhammed (Aleyhissalatu Vesselam) çok akıllıydı ve çok güzel ahlaklıydı.”
Madem şu mesele iki şıkka indirgenmiştir ve madem ikinci şık imkânsızdır ve hiç kimse bunu sahiplenmiyor ve madem kesin delillerle ispat ettik ki ortası yoktur; elbette ve zorunlu olarak, senin ve şeytan taraftarlarının inadına, apaçık bir şekilde ve kesin bir hakikat olarak, Arap olan Muhammed Aleyhissalatu Vesselam, Allah’ın Resulü’dür, bütün resullerin en mükemmelidir ve bütün yaratılmışların en üstünüdür.
*Aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm bi adedi’l-meleki ve’l-insi ve’l-cân* (Meleklerin, insanların ve cinlerin sayısınca salat ve selam O’nun üzerine olsun.)
### Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazı
Kaf Suresi’ni okurken şu ayetlere geldim:
*Mâ yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîd. Ve câet sekratu’l-mevti bi’l-hakk, zâlike mâ kunte minhu tehîd. Ve nufiha fi’s-sûr, zâlike yevmu’l-vaîd. Ve câet kullu nefsin meahâ sâikun ve şehîd. Lekad kunte fî gafletin min hâzâ fe keşefnâ anke gıtâeke fe besaruke’l-yevme hadîd. Ve kâle karînuhu hâzâ mâ ledeyye atîd. Elkıyâ fî cehenneme kulle keffârin anîd.* (İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın. Ölüm sarhoşluğu bir hakikat olarak gelmiştir. İşte bu, senin kendisinden kaçıp durduğun şeydir. Sûr’a üfürülmüştür. İşte bu, tehdit günüdür. Herkes, kendisiyle beraber bir sevk edici ve bir şahit ile gelir. (Ona denir ki:) “Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin. İşte şimdi perdeni kaldırdık, bugün gözün keskindir.” Yanındaki arkadaşı (melek) der ki: “İşte yanımdaki hazır.” (Allah şöyle der:) “Atın cehenneme, her inatçı kâfiri!”)
Şu ayetleri okurken şeytan dedi ki: “Kur’an’ın en mühim belagatini, siz onun akıcılığında ve açıklığında buluyorsunuz. Hâlbuki şu ayette nereden nereye atlıyor? Ölüm anından ta kıyamete atlıyor. Sûr’a üflenmesinden, hesabın bitimine geçiyor ve oradan da cehenneme atılmayı zikrediyor. Bu tuhaf atlamalar içinde hangi akıcılık kalır? Kur’an’ın çoğu yerinde, böyle birbirinden uzak meseleleri birleştiriyor. Böyle münasebetsiz bir durumla akıcılık, belagat nerede kalır?”
Cevap: Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (açıklaması mucize olan Kur’an’ın) mucizeliğinin temeli, en önemlilerinden olan belagatinden sonra, îcazdır (kısa ve özlü anlatım). Îcaz, Kur’an’ın mucizeliğinin en sağlam ve en önemli bir esasıdır. Kur’an-ı Hakîm’de bu mucizevi îcaz, o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki, araştırma ehli karşısında hayrete düşer.
Mesela:
*Ve kîle yâ ardu’bleî mâeki ve yâ semâu akliî ve gîda’l-mâu ve kudiye’l-emru ve’stevet ale’l-cûdiyyi ve kîle bu’den li’l-kavmi’z-zâlimîn.* (Ve denildi ki: “Ey yer, suyunu yut! Ey gök, suyunu tut!” Su çekildi, iş bitirildi, gemi Cûdi’ye oturdu ve “Zalimler topluluğu Allah’ın rahmetinden uzak olsun!” denildi.)
Kısa birkaç cümle ile büyük Tufan olayını sonuçlarıyla öyle özlü ve mucizevi bir şekilde anlatıyor ki, birçok belagat âlimini belagatine secde ettirmiştir.
Hem mesela:
*Kezzebet semûdu bi tagvâhâ. İz inbease eşkâhâ. Fe kâle lehum resûlullâhi nâkatallâhi ve sukyâhâ. Fe kezzebûhu fe akarûhâ fe demdeme aleyhim rabbuhum bi zenbihim fe sevvâhâ. Ve lâ yehâfu ukbâhâ.* (Semud kavmi, azgınlığı yüzünden yalanladı. Onların en bedbahtı ileri atıldığında, Allah’ın Resulü onlara dedi ki: “Allah’ın devesine ve onun su içme hakkına dokunmayın.” Fakat onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri, günahları sebebiyle onları helak edip hepsini yerle bir etti. Ve O, bunun sonucundan korkmaz.)
İşte Semud kavminin şaşırtıcı ve önemli olaylarını, sonuçlarını ve kötü akıbetlerini, böyle kısa birkaç cümle ile îcaz içinde bir mucizeyle, akıcı, açık ve anlaşılmayı engellemeyen bir tarzda beyan ediyor.
Hem mesela:
*Ve ze’n-nûni iz zehebe mugâdıben fe zanne en len nakdira aleyhi fe nâdâ fi’z-zulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu mine’z-zâlimîn.* (Zünnûn’u (Yunus’u) da an. Hani öfkelenerek gitmişti de, kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!” diye yalvardı.)
İşte *en len nakdira aleyhi* (kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı) cümlesinden *fe nâdâ fi’z-zulumâti* (derken karanlıklar içinde yalvardı) cümlesine kadar pek çok cümle gizlidir. O zikredilmeyen cümleler, anlamayı engellemiyor, akıcılığa zarar vermiyor. Hazreti Yunus Aleyhisselam’ın kıssasından önemli esasları zikreder, geri kalanını akla havale eder.
Hem mesela, Yusuf Suresi’nde *fe ersilûn* (beni gönderin) kelimesinden *yûsufu eyyuhe’s-sıddîk* (Yusuf, ey doğru sözlü dost!) ifadesinin ortasında yedi sekiz cümle, îcaz ile atlanmıştır. Hiç anlamayı engellemiyor, akıcılığına zarar vermiyor.
Bu çeşit mucizevi îcazlar Kur’an’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.
Fakat Kaf Suresi’nin ayetine gelince, ondaki îcaz pek şaşırtıcı ve mucizevidir. Çünkü kâfirin çok müthiş, çok uzun ve bir günü elli bin sene olan geleceğine ve o geleceğin dehşetli değişimleri içinde kâfirin başına gelecek acı ve önemli olaylara birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi fikri, onların üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sayfa gibi nazara gösterir. Zikredilmeyen olayları hayale havale edip, yüce bir akıcılıkla beyan eder.
*Ve izâ kurie’l-kur’ânu fe’stemiû lehu ve ensitû leallekum turhamûn* (Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.)
İşte ey şeytan! Şimdi bir sözün daha varsa söyle…
Şeytan der: Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan suretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve filozoflardan çok firavunlar var, benliklerini okşayan meseleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerinin yayılmasına engel olurlar. Bunun için sana teslim olmam!
*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapansın.)
*
[1] Haşiye: Evet, yerküre küçüklüğüyle beraber göklere karşı gelebilir. Çünkü nasıl ki sürekli akan bir çeşme, dışarıdan su almayan büyük bir gölden daha büyük sayılabilir. Hem bir ölçek ile bir şey ölçülerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş, ona girip çıkmış bir mahsulle, görünüşte binlerce defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek denk tutulabilir.
Aynen öyle de, Cenab-ı Hak yerküreyi, sanatına bir sergi, icadına bir toplanma yeri, hikmetine bir dayanak, kudretine bir tecelli yeri, rahmetine bir kaynak, cennetine bir tarla, sınırsız kâinatlara ve yaratılmış âlemlere bir ölçek, geçmişin denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde yaratmıştır. Her sene kat kat ve katmerli yüz bin tarzda, sanatkârane dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup geçmişe boşalarak gayb âlemine döktüğü bütün o yenilenen âlemleri ve arzın sayısız gömleklerini nazara al, yani bütün geçmişini şimdiki gibi farz et. Sonra tek düze ve bir derece basit olan göklerle karşılaştır. Göreceksin ki, yeryüzü fazla gelmezse, noksan da kalmaz. İşte *Rabbü’s-semâvâti ve’l-ard* (göklerin ve yerin Rabbi) sırrını anla.
[2] Haşiye: Kur’an-ı Hakîm, kâfirlerin küfürlerini ve kaba ifadelerini çürütmek için zikrettiğine dayanarak, sapkınlık ehlinin küfür dolu fikirlerinin tamamen imkânsızlığını ve çürüklüğünü göstermek için, bu tabirleri farz-ı muhal suretinde, titreyerek kullanmaya mecbur oldum.
Lügatçeli Metin
On Beşinci Söz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
( Bismillâhirrahmânirrahîm. )
( Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. )
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابٖيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطٖينِ
( Ve lekad zeyyennâs semâed dünyâ bi mesâbîha ve cealnâhâ rucûmen liş şeyâtîn. )
( Andolsun, biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlar için taşlamalar (vasıtaları) kıldık. [Mülk Suresi, 67:5] )
Ey kozmoğrafyanın (evrenin yapısını inceleyen bilimin) ruhsuz meseleleriyle zihni darlaşan (daralan) ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli (yüce, büyük) sırrını, o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektepli efendi! Şu âyetin semasına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız!
Birinci Basamak: Hakikat (gerçek) ve hikmet (derin anlam) ister ki zemin (yeryüzü) gibi semavatın (göklerin) da kendine münasip (uygun) sekeneleri (sakinleri) bulunsun. Lisan-ı şer’îde (şeriat dilinde, dinî dilde) o ecnas-ı muhtelifeye (çeşitli türlere), melaike (melekler) ve ruhaniyat (ruhânî varlıklar) tesmiye (adlandırma) edilir.
Evet, hakikat öyle iktiza (gerektirme) eder. Zira (çünkü) zemin küçüklüğü ve hakaretiyle (değersizliğiyle) beraber, zîhayat (canlı) ve zîşuur (şuur sahibi) mahluklardan (yaratıklardan) doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih (açıklama) eder ki şu muhteşem (görkemli) burçlar sahibi, müzeyyen (süslenmiş) kasırlar (köşkler) hükmünde olan semavat dahi zîşuur ve zevi’l-idrak (idrak sahibi) mahluklarla doludur. Onlar dahi ins (insan) ve cin gibi şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalaacıları (inceleyicileri) ve şu saltanat-ı rububiyetin (Allah’ın Rabliğinin egemenliğinin) dellâllarıdırlar (ilan edicileridirler). Çünkü kâinatı, hadd ü hesaba gelmeyen (sayısız, sınırsız) tezyinat (süslemeler) ve mehasin (güzellikler) ve nukuş (nakışlar) ile süslendirip tezyin (süsleme) etmesi, bilbedahe (açıkça) mütefekkir (düşünen) istihsan (güzel bulma) edici ve mütehayyir (hayret eden) takdir edicilerin enzarını (bakışlarını) ister.
Evet, hüsün (güzellik) elbette bir âşık ister; taam (yemek) ise aç olana verilir. Halbuki ins ve cin, şu nihayetsiz (sonsuz) vazifeye, şu haşmetli (görkemli) nezarete (gözetime) ve şu vüs’atli (geniş) ubudiyete (kulluğa) karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi (çeşitli) vezaife (görevlere) ve ibadata (ibadetlere), nihayetsiz melaike envaı (melek türleri) ve ruhaniyat ecnası (ruhânî varlık cinsleri) lâzımdır (gereklidir).
Bazı rivayatın işaratıyla (rivayetlerin işaretleriyle) ve intizam-ı âlemin (evrenin düzeninin) hikmetiyle denilebilir ki bir kısım ecsam-ı seyyare (hareketli cisimler, gezegenler), seyyarattan tut, tâ katarata (su damlacıklarına) kadar bir kısım melaikenin merakibidirler (meleklerin binekleridirler). Onlar bunlara izn-i İlahî (Allah’ın izni) ile binerler, âlem-i şehadeti (görünen âlemi) seyredip gezerler. Hem denilebilir ki bir kısım ecsam-ı hayvaniye (hayvanî cisimler), hadîste (hadiste, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın sözünde) “Tuyûrun Hudrun” (yeşil kuşlar) tesmiye edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervahın (ruhların) tayyareleridirler (uçaklarıdırlar). Onlar, bunların içine emr-i Hak (Allah’ın emri) ile girerler, âlem-i cismaniyatı (cismanî âlemi) seyran edip o cesetlerdeki hâsselerin (duyuların) pencereleriyle cismanî mu’cizat-ı fıtratı (cismanî yaratılış mucizelerini) temaşa (seyretme) ederler.
Elbette kesafetli (yoğun, ağır) topraktan ve küdûretli (bulanık) sudan mütemadiyen (devamlı olarak) letafetli (latif, temiz) hayatı ve nuraniyetli zevi’l-idraki (nurani, idrak sahibi varlıkları) halk (yaratma) eden Hâlık’ın (Yaratıcı’nın), elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet (karanlık) bahrinden (denizinden) bir kısım zîşuur (şuur sahibi) mahlukları vardır. Hem çok kesretli (çok sayıda) olarak vardır. Melaike ve ruhaniyatın vücudlarına (varlıklarına) dair “Nokta” namında bir risalemde (küçük kitabımda) ve Yirmi Dokuzuncu Söz’de iki kere iki dört eder derecesinde bir kat’iyetle (kesinlikle) ispat edilmiştir. Eğer istersen ona müracaat (başvurma) et.
İkinci Basamak: Zemin ile gökler, bir hükûmetin (devletin) iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar (ilişkilidirler). Ortalarında ehemmiyetli (önemli) irtibat (bağlantı) ve mühim muameleler (işler) vardır. Zemine lâzım olan ziya (ışık), hararet (ısı) ve bereket (bolluk) ve rahmet (merhamet, ihsan) gibi şeyler semadan (gökten) geliyor, yani gönderiliyor. Vahye istinad eden (dayanan) bütün edyan-ı semaviyenin (ilahî dinlerin) icmaı (fikir birliği) ile ve şuhuda (gözleme) istinad eden bütün ehl-i keşfin (manevî hal sahiplerinin) tevatürüyle (çok sayıda kişinin haber vermesiyle) melaike ve ervah (ruhlar), semadan zemine geliyorlar.
Bundan, hisse karib (duyulara yakın) bir hads-i kat’î (kesin bir sezgi) ile bilinir ki sekene-i arz (yer sakinleri) için semaya çıkmak için bir yol vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayal ve nazarı (bakışı) her vakit semaya gider. Öyle de ağırlıklarını bırakan ervah-ı enbiya (Peygamberler (aleyhimüsselâm)’ın ruhları) ve evliya (velilerin ruhları) veya cesetlerini çıkaran ervah-ı emvat (ölenlerin ruhları), izn-i İlahî (Allah’ın izni) ile oraya giderler. Madem hiffet (hafiflik) ve letafet (incelik) bulanlar oraya giderler. Elbette cesed-i misalî (misalî beden) giyen ve ervah gibi hafif ve latîf bir kısım sekene-i arz ve hava (yer ve hava sakinleri), semaya gidebilirler.
Üçüncü Basamak: Semanın sükût (sessizliği) ve sükûneti (durgunluğu) ve intizam (düzen) ve ıttıradı (devamlılığı) ve vüs’at (genişliği) ve nuraniyeti (nurânîliği) gösterir ki sekenesi (sakinleri), zeminin sekenesi gibi değiller; belki bütün ahalisi mutîdirler (itaatkardırlar). Ne emrolunsa onu işlerler. Müzahame (itip kakışma) ve münakaşayı icab (gerektirme) edecek bir sebep yoktur. Zira memleket geniş, fıtratları (yaratılışları) safi, kendileri masum, makamları sabittir.
Evet, zeminde ezdad (zıtlar) içtima (toplanma) etmiş, eşrar (şerliler) ahyara (iyilere) karışmış, içlerinde münakaşat (tartışmalar) başlamış; o sebepten ihtilafat (anlaşmazlıklar) ve ızdırabat (sıkıntılar) düşmüş ve ondan imtihanat (imtihanlar) ve müsabakat (yarışmalar) teklif (önerilme) edilmiş ve ondan terakkiyat (ilerlemeler) ve tedenniyat (gerilemeler) çıkmış. Şu hakikatin hikmeti (derin anlamı) şudur ki:
Beşer (insan), şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) en son cüzü (parçası) olan meyvesidir. Malûmdur ki bir şeyin semeresi (meyvesi) en uzak en cem’iyetli (toplayıcı) en nazik en ehemmiyetli (önemli) cüzüdür. İşte bunun için semere-i âlem (âlemin meyvesi) olan insan en câmi’ (kapsamlı) en bedî’ (eşsiz, harika) en âciz (güçsüz) en zayıf ve en latîf (nazik) bir mu’cize-i kudret (kudret mucizesi) olduğundan, beşiği ve meskeni olan zemin, âsumana (gökyüzüne) nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle (değersizliğiyle) beraber manen ve sanaten bütün kâinatın kalbi, merkezi, bütün mu’cizat-ı sanatın (sanat mucizelerinin) meşheri (sergisi), sergisi ve bütün tecelliyat-ı esmasının (Allah’ın isimlerinin tecellilerinin) mazharı (tecelli yeri), nokta-i mihrakıyesi (odak noktası) ve nihayetsiz faaliyet-i Rabbaniyenin (Allah’ın sınırsız faaliyetinin) mahşeri (toplanma yeri) ve ma’kesi (yansıması) ve hadsiz hallakıyet-i İlahiyenin (Allah’ın sınırsız yaratıcılığının), hususan (özellikle) nebatat (bitkiler) ve hayvanatın kesretli (çok sayıdaki) enva-ı sağiresinde (küçük türlerinde) cevvadane (cömertçe) icadın (yaratmanın) medar (merkezi) ve çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın (sanat eserlerinin) küçük mikyasta (ölçekte) numunegâhı (örnekleme yeri) ve mensucat-ı ebediyenin (ebedî dokumaların) süratle işleyen tezgâhı ve menazır-ı sermediyenin (ebedî manzaraların) süratle değişen taklitgâhı (taklit yeri) ve besatin-i daimenin (ebedî bahçelerin) tohumcuklarına süratle sümbüllenen (filizlenen) dar ve muvakkat (geçici) mezraası (ekin tarlası) ve terbiyegâhı (eğitim yeri) olmuştur.
İşte arzın (yeryüzünün) (Hâşiye[1]) bu azamet-i maneviyesinden (manevi büyüklüğünden) ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir (sanatsal önemindendir) ki Kur’an-ı Hakîm, semavata nisbeten, büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semavata denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semavatı bir kefede koyuyor. Mükerreren (tekrar tekrar) رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ der.
( Rabbüs semâvâti vel ardı. )
( Göklerin ve yerin Rabbi )
Hem arzın şu mezkûr (zikredilen) hikmetlerden neş’et eden (doğan) süratli tahavvülü (değişimi) ve devamlı tagayyürü (başkalaşımı) iktiza eder ki sekenesi (sakinleri) de ona göre mazhar-ı tahavvülat (değişimlere mazhar) olsun. Hem şu mahdud (sınırlı) arz, hadsiz (sınırsız) mu’cizat-ı kudrete (kudret mucizelerine) mazhar olduğundandır ki en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvalarına (kuvvetlerine), sair (diğer) zîhayatlar (canlılar) gibi fıtrî (yaratılıştan gelen) bir had (sınır) ve hulkî (ahlakî) bir kayıt konulmadığı için nihayetsiz terakki (ilerleme) ve nihayetsiz tedenniye (gerilemeye) mazhar olmuştur. Enbiyadan (Peygamberler (aleyhimüsselâm)’dan), evliyadan (velilerden) tut, tâ nemrutlara (zalim hükümdarlara) tâ şeytanlara kadar uzun bir meydan-ı imtihanları (imtihan meydanları) peyda olmuştur. Madem öyledir, elbette firavunlaşmış şeytanlar, hadsiz (sınırsız) şeraretiyle (kötülükleriyle) semaya ve ehline taş atacaklar.
Dördüncü Basamak: Bütün âlemlerin Rabb’i ve Müdebbir’i (işlerini idare edeni) ve Hâlık’ı (Yaratıcısı) olan Zat-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Allah’ın Zatının), ahkâmları (hükümleri) ayrı ayrı pek çok namları (isimleri) ve unvanları ve esma-i hüsnası (en güzel isimleri) vardır. Mesela, Ashab-ı Nebi (Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm) ashabı) safında küffara (kafirlere) karşı muharebe (savaş) etmek için melaikeleri (melekleri) göndermesini iktiza (gerektiren) eden hangi isim ve unvan ise o isim ve unvan iktiza eder ki melaike ile şeyatîn (şeytanlar) ortasında muharebe (savaş) bulunsun ve ahyar-ı semaviyyîn (göklerin iyileri) ve eşrar-ı arzîn (yerin kötüleri) mabeynlerinde (aralarında) mübareze (mücadele) olsun. Evet, küffarın nüfus (nefisleri) ve enfasları (nefesleri) kabza-i kudretinde (kudret elinde) olan Kadîr-i Zülcelal (celal sahibi, her şeye gücü yeten Allah), bir emir ile bir sayha (şiddetli ses, çığlık) ile onları mahvetmiyor (yok etmiyor). Rububiyet-i âmme (genel Rablik) unvanıyla, Hakîm (hikmet sahibi) ve Müdebbir (işleri düzenleyen) ismiyle bir meydan-ı imtihan ve mübareze (mücadele) açıyor.
Temsilde (benzetmede) hata olmasın, görüyoruz ki nasıl ki bir padişahın daire-i hükûmeti (hükümet dairesi) itibarıyla (bakımından) ayrı ayrı pek çok unvanları, isimleri bulunur. Mesela, daire-i adliye onu “hâkim-i âdil” (adil hakim) namıyla yâd (anma) eder. Daire-i askeriye onu “kumandan-ı a’zam” (en büyük komutan) namıyla bilir. Daire-i meşihat (şeyhülislamlık dairesi) onu “halife” ismiyle zikreder. Daire-i mülkiye (idari işler dairesi) onu “sultan” namıyla tanır. Mutî (itaatkar) ahali ona “merhametkâr padişah” derler. Âsi (isyankar) insanlar ona “kahhar hâkim” (kahredici hakim) derler. Daha bunlara kıyas (kıyaslama) et. İşte bazı vakit oluyor ki bütün ahali onun elinde olan o padişah-ı âlî (yüce padişah); âciz (güçsüz), zelil (horlanmış) bir âsiyi bir emir ile idam etmiyor. Belki “hâkim-i âdil” ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir (güçlü) hem sadık (doğru sözlü) bir memurunu taltife (ödüllendirmeye) liyakatini (layık olduğunu) biliyor. Fakat hususi (özel) ilmiyle, hususi telefonuyla onu taltif (ödüllendirme) etmiyor. Belki haşmet-i saltanat (saltanatın görkemi) ve tedbir-i hükûmet (hükümetin yönetimi) unvanıyla mükâfata (ödüle) istihkakını (hak edişini) teşhir (gösterme, ilan etme) etmek için bir meydan-ı müsabaka (yarışma alanı) açar. Vezirine emreder, ahaliyi temaşaya (seyretmeye) davet eder. Bir istikbal-i siyasî (siyasî karşılama) yaptırır. Muhteşem (görkemli) bir imtihan-ı ulvi (yüce bir imtihan) neticesinde, bir mecma-ı âlîde (yüce bir toplulukta) onu taltif eder, liyakatini ilan eder. Daha başka cihetleri (yönleri) bunlara kıyas et.
İşte وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى ( Ve lillâhil meselül a’lâ. ) ( En yüce misaller Allah’a aittir. [Nahl Suresi, 16:60] ) ezel ve ebed Sultanı’nın pek çok esma-i hüsnası (en güzel isimleri) vardır. Tecelliyat-ı celaliye (celal tecellileri) ve tezahürat-ı cemaliye (cemal tecellileri) ile pek çok şuunatı (işleri, halleri) ve unvanları vardır. Nur ve zulmet (karanlık), yaz ve kış, cennet ve cehennemin vücudunu (varlığını) iktiza (gerektiren) eden isim ve unvan ve şe’n (iş) ise kanun-u tenasül (üreme kanunu), kanun-u müsabaka (yarışma kanunu), kanun-u teavün (yardımlaşma kanunu) gibi pek çok umumî (genel) kanunlar misillü (gibi) kanun-u mübarezenin (mücadele kanununun) dahi bir derece tamimini (yayılmasını) isterler. Kalp etrafındaki ilhamat (ilhamlar) ve vesveselerin mübarezelerinden (mücadelelerinden) tut, tâ sema âfakında (gök ufuklarında) melaike ve şeytanların mübarezesine kadar o kanunun şümulünü (kapsamını) iktiza (gerektirir) eder.
Beşinci Basamak: Madem arzdan (yeryüzünden) semaya gidip gelmek var. Semadan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli (önemli) levazımat-ı arziye (yeryüzüne ait ihtiyaçlar), oradan gönderiliyor. Ve madem ervah-ı tayyibeler (temiz ruhlar) semaya gidiyorlar. Elbette ervah-ı habîse (kötü ruhlar) dahi ahyarı (iyileri) takliden (taklit ederek) semavat memleketine gitmeye teşebbüs (girişim) edecekler. Çünkü vücudca (varlıkça) letafet (incelik) ve hiffetleri (hafiflikleri) var. Hem şüphesiz tard (kovulma) ve reddedilecekler. Çünkü mahiyetçe (özü itibarıyla) şeraret (şerlilik) ve nühusetleri (uğursuzlukları) vardır.
Hem bilâ-şek velâ şüphe (hiç şüphesiz), şu muamele-i mühimmenin (önemli muamelenin) ve şu mübareze-i maneviyenin (manevî mücadelenin) âlem-i şehadette (görünen âlemde) bir alâmeti (işareti), bir işareti bulunacaktır. Çünkü saltanat-ı rububiyetin (Allah’ın Rabliğinin egemenliğinin) hikmeti iktiza (gerektirme) eder ki zîşuur (şuur sahibi) için bâhusus (özellikle) en mühim vazifesi müşahede (gözlem), şehadet (şahitlik) ve dellâllık (ilan etme) ve nezaret (gözetim) olan insan için tasarrufat-ı gaybiyenin (gayb âlemindeki tasarrufların) mühimlerine bir işaret koysun, birer alâmet bıraksın. Nasıl ki nihayetsiz bahar mu’cizatına (mucizelerine) yağmuru işaret koymuş ve havârık-ı sanatına (harika sanatlarına) esbab-ı zahiriyeyi (zahiri sebepleri) alâmet (işaret) etmiş. Tâ âlem-i şehadet ehlini (görünen âlem ehli insanları) işhad (şahit kılma) etsin. Belki o acib (acayip) temaşaya (seyre), umum ehl-i semavat (bütün gök ehli) ve sekene-i arzın (yer sakinlerinin) enzar-ı dikkatlerini (dikkat nazarlarını) celbetsin (çeksin). Yani o koca semavatı, etrafında nöbettarlar (nöbetçiler) dizilmiş, burçları tezyin (süsleme) edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir suretinde gösterip haşmet-i rububiyetini (Allah’ın Rabliğinin görkemini) tefekkür (düşünme) ettirsin.
Madem şu mübareze-i ulviyenin (yüce mücadelenin) ilanı, hikmeten (hikmet gereği) lâzımdır (gereklidir). Elbette ona bir işaret vardır. Halbuki hâdisat-ı cevviye ve semaviye (atmosfer ve gök olayları) içinde şu ilana münasip (uygun) hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi (en uygunu) yoktur. Zira yüksek kalelerin muhkem (sağlam) burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu hâdisat-ı necmiye (yıldız olayları), bu recm-i şeytana (şeytanın taşlanmasına) ne kadar enseb (uygun) düştüğü bedaheten (apaçık) anlaşılır. Halbuki şu hâdisenin, bu hikmetten ve şu gayeden (amaçtan) başka ona münasip bir hikmeti bilinmiyor. Sair (diğer) hâdisat öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Âdem’den beri (Âdem (aleyhisselâm) zamanından beri) meşhurdur ve ehl-i hakikat (hakikat ehli) için meşhuddur (gözle görülmüştür).
Altıncı Basamak: Beşer (insan) ve cin, nihayetsiz (sonsuz) şerre ve cühuda (inkâra) müstaid (meyilli) olduklarından nihayetsiz bir temerrüd (inatçılık) ve bir tuğyan (azgınlık) yaparlar. İşte bunun için Kur’an-ı Kerîm, öyle i’cazkâr (mucizevî) bir belâgatla ve öyle âlî (yüce) ve bâhir (açık) üsluplarla ve öyle gâlî (aşırı) ve zahir (açık) temsiller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecreder (men eder, azarlar) ki kâinatı titretir. Mesela:
Ey ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz haydi hudud-u mülkümden (mülkümün sınırlarından) elinizden gelirse çıkınız, meseline (misaline) işaret eden
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ ۞ فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ۞ يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَ نُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ ۞
( Yâ ma’şeral cinni vel insi inisteta’tüm en tenfuzû min aktâris semâvâti vel ardı fenfüzû, lâ tenfüzûne illâ bi sultân. Fe bi eyyi âlâi Rabbikümâ tükezzibân. Yurselu aleykümâ şuvâzun min nârin ve nuhâsun felâ tentesırân. )
( Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse, geçip gidin. Fakat (Allah’tan verilmiş) bir güç (sultan) olmadan geçemezsiniz. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Üzerinize ateşten yalın bir alev ve erimiş bakır gönderilir de birbirinize yardım edemezsiniz. [Rahman Suresi, 55:33-35] )
âyetindeki azametli inzara (yüce ikaza) ve dehşetli tehdide ve şiddetli zecre (azara) dikkat et. Nasıl, ins ve cinnin gayet mağrurane (gururlu) temerrüdlerini (isyanlarını), gayet mu’cizane (mucizevî) bir belâgatla kırar. Aczlerini (acizliklerini) ilan eder. Saltanat-ı rububiyetin (Allah’ın Rabliğinin egemenliğinin) genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz (güçsüz) ve bîçare (çaresiz) olduklarını gösterir. Güya (sanki) şu âyetle hem وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطٖينِ ( Ve cealnâhâ rucûmen liş şeyâtîn. ) ( ve onları şeytanlar için taşlamalar (vasıtaları) kıldık. [Mülk Suresi, 67:5] ) âyetiyle böyle diyor ki:
“Ey hakareti (değersizliği) içinde mağrur (gururlu) ve mütemerrid (inatçı, başkaldıran) ve ey zaaf (zayıflık) ve fakrı (ihtiyacı) içinde serkeş (asi) ve muannid (inatçı) olan cin ve ins! Nasıl cesaret edersiniz ki isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşan’ın (şanı yüce Sultanın) evamirine (emirlerine) karşı geliyorsunuz ki yıldızlar, aylar, güneşler emirber neferleri (emir eri askerleri) gibi emirlerine itaat ederler. Hem tuğyanınızla (azgınlığınızla) öyle bir Hâkim-i Zülcelal’e (celal sahibi Hakime) karşı mübareze (mücadele) ediyorsunuz ki öyle azametli (yüce) mutî (itaatkar) askerleri var, faraza (farz edelim) şeytanlarınız dayanabilseler onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler (taşlayabilirler). Hem küfranınızla (nankörlüğünüzle) öyle bir Mâlik-i Zülcelal’in (celal sahibi Malik’in) memleketinde isyan ediyorsunuz ki ibadından (kullarından) ve cünudundan (askerlerinden) öyleleri var ki değil sizin gibi küçücük âciz (güçsüz) mahlukları, belki farz-ı muhal (imkânsız bir varsayım) olarak dağ ve arz (yeryüzü) büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir (kafir düşman) olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şüvazlı nühasları (alevli bakırları) size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzum (gereklilik) olsa arzınızı yüzünüze çarpar. Gülleler gibi küreniz misillü (küreniz gibi) yıldızları üstünüze yağdırabilirler.”
Evet, Kur’an’da bazı mühim tahşidat (kuvvet yığmaları) vardır ki düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin (görkemin) izharı (ortaya konulması) ve düşman şenaatinin (kötülüğünün) teşhiri (gösterilmesi) gibi sebeplerden ileri geliyor.
Hem bazen kemal-i intizamı (tam bir düzeni) ve nihayet-i adli (adaletin son noktasını) ve gayet-i hilmi (hilmin/yumuşak huyluluğun son noktasını) ve kuvvet-i hikmeti (hikmetin kuvvetini) göstermek için en büyük ve kuvvetli esbabı (sebepleri), en küçük ve zayıf bir şeye karşı tahşid (yığma, toplama) eder ve üstünde tutar; düşürtmez, tecavüz (sınırı aşma) ettirmez. Mesela, şu âyete bak:
وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْرٖيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَهٖيرٌ
( Ve in tezâherâ aleyhi fe innallâhe huve mevlâhu ve Cibrîlu ve sâlihul mu’minîne vel melâiketü ba’de zâlike zahîr. )
( Eğer siz ikiniz ona (Peygamber’e) karşı birbirinize arka çıkarsanız, kuşkusuz Allah onun yardımcısıdır, Cibrîl de, müminlerin sâlih olanları da. Bunların ardından melekler de (ona) destekçidir. [Tahrim Suresi, 66:4] )
Ne kadar Nebi (Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm)) hakkına hürmet (saygı) ve ne kadar ezvacın (eşlerin) hukukuna merhamet (şefkat) var. Şu mühim tahşidat (kuvvet yığması), yalnız hürmet-i Nebinin (Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm)’ın hürmetinin) azametini (büyüklüğünü) ve iki zaîfenin (zayıf kadının) şekvalarının (şikayetlerinin) ehemmiyetini (önemini) ve haklarının riayetini (gözetilmesini) rahîmane (merhametle) ifade etmek içindir.
Yedinci Basamak: Melekler ve semekler (balıklar) gibi yıldızların dahi gayet muhtelif (çok çeşitli) efradları (fertleri) vardır. Bir kısmı nihayet küçük (son derece küçük), bir kısmı gayet büyüktür. Hattâ gökyüzünde her parlayana “yıldız” denilir. İşte bu yıldız cinsinden bir nev’i (türü) de nâzenin (nazik) sema yüzünün murassa (mücevherlerle süslenmiş) ziynetleri (süsleri) ve o ağacın münevver (nurlu) meyveleri ve o denizin müsebbih (tesbih eden) balıkları hükmünde; Fâtır-ı Zülcelal (Celal sahibi Yaradan), Sâni’-i Zülcemal (Cemal sahibi Sanatçı) onları yaratmış ve meleklerine mesireler (gezi yerleri), binekler, menziller (konaklar) yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir nevini de şeyatînin (şeytanların) recmine (taşlanmasına) âlet etmiş. İşte bu recm-i şeyatîn (şeytanların taşlanması) için atılan şahapların (kayan yıldızların, meteorların) üç manası olabilir:
Birincisi: Kanun-u mübareze (mücadele kanunu), en geniş dairede dahi cereyan (uygulama) ettiğine remiz (işaret) ve alâmettir.
İkincisi: Semavatta hüşyar (uyanık) nöbettarlar (nöbetçiler), mutî (itaatkar) sekeneler (sakinler) var. Arzlı (yeryüzündeki) şerirlerin (kötülerin) ihtilatından (karışmasından) ve istima’larından (kulak kabartmalarından) hoşlanmayan cünudullah (Allah’ın askerleri) bulunduğuna ilan ve işarettir.
Üçüncüsü: Muzahrefat-ı arziyenin (yeryüzü pisliklerinin) mümessilât-ı habîseleri (kötü temsilcileri) olan casus şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semayı telvis (kirletme) etmemek ve nüfus-u habîse (kötü nefisler) hesabına tecessüs (casusluk) ettirmemek için edepsiz casusları korkutmak için atılan mancınıklar ve işaret fişekleri misillü (gibi), o şeytanları ebvab-ı semadan (gök kapılarından) o şahaplarla red ve tarddır (kovmadır).
İşte yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine itimat (güvenme) eden ve Kur’an güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu yedi basamaklarda işaret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i’caz (mucizelik) ışığı içinde şu âyetin manasını gör! O âyetin semasından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet (taşla)! Biz dahi etmeliyiz ve رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطٖينِ ( Rabbi e’ûzu bike min hemezâtiş şeyâtîn. ) ( Rabbim! Şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım! [Mü’minun Suresi, 23:97] ) beraber demeliyiz. فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ وَ الْحِكْمَةُ الْقَاطِعَةُ ( Felillâhil huccetül bâligatu vel hikmetül kâtıah. ) ( Artık kesin delil ve hikmet Allah’ındır. )
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
( Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel Alîmul Hakîm. )
( Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan Sensin. [Bakara Suresi, 2:32] )
*
On Beşinci Söz’ün Zeyli
Yirmi Altıncı Mektup’un Birinci Mebhası
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
( Bismillâhi Sübhânehû. Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî. )
( O (Allah)’ın adıyla, her şey O’nu hamd ile tesbih eder. [İsra Suresi, 17:44] )
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
( Bismillâhirrahmânirrahîm. )
( Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. )
وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ
( Ve immâ yenzeganneke mineş şeytâni nezgun festeiz billâhi innehu huves semîul alîm. )
( Eğer şeytandan sana bir vesvese gelecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir. [Fussilet Suresi, 41:36] )
Hüccetü’l-Kur’an Ale’ş-şeytan ve Hizbihi
( Şeytana ve Hizbine (taraftarlarına) Karşı Kur’an’ın Delili )
İblisi ilzam (susturan, mağlup eden), şeytanı ifham (susturarak anlaşılır kılan), ehl-i tuğyanı (azgınlık ehlini) iskât (susturan) eden Birinci Mebhas (konu); bîtarafane (tarafsız) muhakeme (değerlendirme) içinde şeytanın müthiş bir desisesini (hilesini) kat’î (kesin) bir surette reddeden bir vakıadır (olaydır, gerçektir). O vakıanın mücmel (özet) bir kısmını on sene evvel Lemaat’ta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin (kitapçığın) telifinden (yazılmasından) on bir sene evvel ramazan-ı şerifte (mübarek ramazan ayında) İstanbul’da Bayezid Cami-i Şerifi’nde hâfızları dinliyordum. Birden şahsını görmedim fakat manevî bir ses işittim gibi bana geldi. Zihnimi kendine çevirdi. Hayalen (hayalî olarak) dinledim.
Baktım ki bana der:
Sen Kur’an’ı pek âlî (yüce), çok parlak görüyorsun. Bîtarafane (tarafsız) muhakeme (değerlendirme) et, öyle bak. Yani bir beşer (insan) kelâmı (sözü) farz et (say), bak. Acaba o meziyetleri (üstünlükleri), o ziynetleri (süsleri) görecek misin?
Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer. Öyle de o farz ile Kur’an’ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O vakit anladım ki benim ile konuşan şeytandır. Beni vartaya (uçuruma) yuvarlandırıyor. Kur’an’dan istimdad (yardım) ettim. Birden bir nur kalbime geldi. Müdafaaya (savunmaya) kat’î bir kuvvet verdi. O vakit şöylece şeytana karşı münazara (tartışma) başladı.
Dedim:
Ey şeytan! Bîtarafane (tarafsız) muhakeme (değerlendirme), iki taraf ortasında bir vaziyettir (durumdur). Halbuki hem senin hem insandaki senin şakirdlerin (öğrencilerin), dediğiniz bîtarafane muhakeme ise taraf-ı muhalifi (karşı tarafı) iltizamdır (tutmaktır), bîtaraflık değildir. Muvakkaten (geçici olarak) bir dinsizliktir. Çünkü Kur’an’a kelâm-ı beşer (insan sözü) diye bakmak ve öyle muhakeme (değerlendirme) etmek, şıkk-ı muhalifi (karşı seçeneği) esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır (batılı benimsemektir), bîtarafane değildir, belki bâtıla tarafgirliktir.
Şeytan dedi ki:
Öyle ise ne Allah’ın kelâmı ne de beşerin kelâmı deme. Ortada farz et, bak.
Ben dedim:
O da olamaz. Çünkü münâzaun fîh (üzerinde tartışılan) bir mal bulunsa eğer iki müddeî (iddiacı) birbirine yakın ise ve kurbiyet-i mekân (mekân yakınlığı) varsa; o vakit o mal, ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta (doğuda), biri mağribde (batıda) ise o vakit kaideten (kural olarak) sahibü’l-yed (elin sahibi, tasarruf eden) kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil (mümkün) değildir.
İşte Kur’an kıymettar (kıymetli) bir maldır. Beşer kelâmı Cenab-ı Hakk’ın kelâmından ne kadar uzaksa o iki taraf o kadar, belki hadsiz (sınırsız) birbirinden uzaktır. İşte, serâdan süreyyaya (yerden yıldıza, çok uzak) kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü vücud (varlık) ve adem (yokluk) gibi ve nakîzeyn (iki zıt) gibi iki zıttırlar. Ortası olamaz.
Öyle ise Kur’an için sahibü’l-yed (elin sahibi), taraf-ı İlahîdir. Öyle ise onun elinde kabul edilip öylece delail-i ispata (ispat delillerine) bakılacak. Eğer öteki taraf onun kelâmullah olduğuna dair bütün bürhanları (delilleri) birer birer çürütse elini ona uzatabilir. Yoksa uzatamaz. Heyhat (ne yazık)! Binler berahin-i kat’iyenin (kesin delillerin) mıhlarıyla (çivileriyle) arş-ı a’zama (en büyük arşa) çakılan bu muazzam (muhteşem) pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp o direkleri kesip onu düşürebilir?
İşte ey şeytan! Senin rağmına (aksine) ehl-i hak ve insaf (hak ve insaf ehli) bu suretteki hakikatli (gerçekçi) muhakeme (değerlendirme) ile muhakeme (değerlendirme) ederler. Hattâ (hatta) en küçük bir delilde dahi Kur’an’a karşı imanlarını ziyadeleştirirler (artırırlar).
Senin ve şakirdlerinin (öğrencilerinin) gösterdiği yol ise: Bir kere beşer kelâmı (insan sözü) farz edilse yani arşa bağlanan o muazzam (muhteşem) pırlanta yere atılsa; bütün mıhların (çivilerin) kuvvetinde ve çok bürhanların (delillerin) metanetinde (sağlamlığında) bir tek bürhan lâzım ki onu yerden kaldırıp arş-ı manevîye (manevi arşa) çaksın. Tâ küfrün zulümatından (karanlıklarından) kurtulup imanın envarına (nurlarına) erişsin. Halbuki buna muvaffak (başarılı) olmak pek güçtür (çok zordur). Onun için senin desisen (hilen) ile şu zamanda, bîtarafane (tarafsız) muhakeme sureti altında çokları imanlarını kaybediyorlar.
Şeytan döndü ve dedi ki:
Kur’an beşer kelâmına (insan sözüne) benziyor. Onların muhaveresi (konuşması) tarzındadır. Demek, beşer kelâmıdır. Eğer Allah’ın kelâmı olsa ona yakışacak, her cihetçe hârikulâde (harikulade) bir tarzı olacaktı. Onun sanatı nasıl beşer sanatına benzemiyor, kelâmı da benzememeli?
Cevaben dedim:
Nasıl ki Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselâm) mu’cizatından (mucizelerinden) ve hasaisinden (özelliklerinden) başka, ef’al (fiiller) ve ahval (haller) ve etvarında (tavrında) beşeriyette kalıp beşer gibi âdet-i İlahiyeye (Allah’ın adetine) ve evamir-i tekviniyesine (yaratılış emirlerine) münkad (boyun eğmiş) ve mutî (itaatkar) olmuş. O da soğuk çeker, elem (acı) çeker ve hâkeza (bunun gibi)… Her bir ahval ve etvarında hârikulâde (harikulade) bir vaziyet verilmemiş. Tâ ki ümmetine ef’aliyle (fiilleriyle) imam olsun, etvarıyla (halleriyle) rehber olsun, umum (bütün) harekâtıyla (hareketleriyle) ders versin. Eğer her etvarında hârikulâde olsa idi, bizzat her cihetçe imam olamazdı. Herkese mürşid-i mutlak (mutlak yol gösterici) olamazdı. Bütün ahvaliyle Rahmeten li’l-âlemîn (âlemlere rahmet) olamazdı.
Aynen öyle de Kur’an-ı Hakîm ehl-i şuura (şuur ehline) imamdır, cin ve inse mürşiddir (yol göstericidir), ehl-i kemale (kemal ehline) rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir (öğretmendir). Öyle ise beşerin muhaveratı (konuşmaları) ve üslubu tarzında olmak zarurî (zorunlu) ve kat’îdir (kesindir).
Çünkü cin ve ins münâcatını (yalvarmalarını) ondan alıyor, duasını ondan öğreniyor, mesailini (meselelerini) onun lisanıyla (diliyle) zikrediyor, edeb-i muaşereti (toplumsal görgü kurallarını) ondan taallüm (öğrenme) ediyor ve hâkeza (bunun gibi)… Herkes onu merci (başvuru kaynağı) yapıyor.
Öyle ise eğer Hazret-i Musa (aleyhisselâm)’ın Tûr-i Sina’da işittiği kelâmullah (Allah’ın kelamı) tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül (dayanma) edemezdi ve merci (başvuru kaynağı) edemezdi. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) gibi bir ulü’l-azm (büyük azim sahibi peygamber) ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Musa (aleyhisselâm) demiş: اَهٰكَذَا كَلَامُكَ ؟ قَالَ اللّٰهُ : لٖى قُوَّةُ جَمٖيعِ الْاَلْسِنَةِ
( Ehâkezâ kelâmuke? Kâlallâhu: Lî kuvvetü cemîil elsineti. )
( Senin kelâmın böyle midir? Allah buyurdu: Benim bütün dillerin kuvveti vardır. )
Şeytan yine döndü, dedi ki:
Kur’an’ın mesaili (meseleleri) gibi çok zatlar o çeşit mesaili (meseleleri) din namına söylüyorlar. Onun için bir beşer (insan), din namına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi?
Cevaben Kur’an’ın nuruyla dedim ki:
Evvela: Dindar bir adam din muhabbeti (sevgisi) için “Hak böyledir. Hakikat budur. Allah’ın emri böyledir.” der. Yoksa Allah’ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz (sınırsız) derece haddinden (sınırından) tecavüz edip (aşıp) Allah’ın taklidini yapıp onun yerinde konuşmaz. فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ ( Femen azlemu mimmen kezzebe alâllah. ) ( Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? [Kehf Suresi, 18:57] ) düsturundan (prensibinden) titrer.
Ve sâniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak (başarılı) olması hiçbir cihetle (yönle) mümkün değildir. Belki yüz derece muhaldir (imkansızdır). Çünkü birbirine yakın zatlar birbirini taklit edebilirler. Bir cinsten olanlar, birbirinin suretine girebilirler. Mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklit edebilirler. Muvakkaten (geçici olarak) insanları iğfal (aldatma) ederler fakat daimî (sürekli) iğfal edemezler. Çünkü ehl-i dikkat (dikkatli kişiler) nazarında (bakışında) alâküllihal (her halükarda) etvar (haller) ve ahvali (tavırları) içindeki tasannuatlar (yapmacıklar) ve tekellüfatlar (zorlamalar) sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecek.
Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan; ötekinden gayet uzaksa mesela, âdi (sıradan) bir adam, İbn-i Sina gibi bir dâhîyi (dahiyi) ilimde taklit etmek istese ve bir çoban bir padişahın vaziyetini takınsa elbette hiç kimseyi aldatamayacak. Belki kendi maskara olacak. Her bir hali bağıracak ki: Bu sahtekârdır!
İşte –hâşâ (Allah korusun) yüz bin defa hâşâ (Allah korusun)– Kur’an, beşer kelâmı (insan sözü) farz edildiği vakit nasıl ki bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz (yapmacıksız) hakiki bir yıldız olarak rasad (gözlem) ehline görünsün. Hem bir sinek bir sene tamamen tavus suretini tasannusuz (yapmacıksız), temaşa (seyretme) ehline göstersin. Hem sahtekâr, âmî (cahil) bir nefer (asker); namdar (ünlü), âlî (yüksek rütbeli) bir müşirin (komutanın) tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsas (hissettirme) etmesin. Hem müfteri (iftiracı), yalancı itikadsız (inançsız) bir adam; müddet-i ömründe (hayatı boyunca) daima en sadık (doğru sözlü) en emin (güvenilir) en mutekid (inançlı) bir zatın keyfiyetini (halini) ve vaziyetini en müdakkik (çok dikkatli) nazarlara (bakışlara) karşı telaşsız (telaşsız) göstersin, dâhîlerin nazarında tasannuu (yapmacıklığı) saklansın?
Bu ise yüz derece muhaldir (imkansızdır), ona hiçbir zîakıl (akıl sahibi) mümkün diyemez ve öyle de farz etmek, bedihî (apaçık) bir muhali (imkansızı) vaki (gerçekleşmiş) farz etmek gibi bir hezeyandır (saçmalıktır).
Aynen öyle de Kur’an’ı kelâm-ı beşer (insan sözü) farz etmek; lâzım gelir ki âlem-i İslâm’ın semasında bilmüşahede (gözlemle) pek parlak ve daima envar-ı hakaiki (hakikat nurlarını) neşreden (yayan) bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemalât (kemalat güneşi) telakki (kabul) edilen Kitab-ı Mübin’in (apaçık kitabın, Kur’an’ın) mahiyeti (özü) –hâşâ (Allah korusun) sümme hâşâ (yine Allah korusun)– bir yıldız böceği hükmünde tasannucu (yapmacık) bir beşerin hurafatlı (hurafelerle dolu) bir düzmesi olsun ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın ve onu daima âlî (yüce) ve menba-ı hakaik (hakikat kaynağı) bir yıldız bilsin.
Bu ise yüz derece muhal olmakla beraber, sen ey şeytan yüz derece şeytanetinde ileri gitsen buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın! Yalnız manen (manevi olarak) pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun! Yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.
Sâlisen (üçüncü olarak): Hem Kur’an’ı beşer kelâmı (insan sözü) farz etmek, lâzım gelir ki âsârıyla (eserleriyle), tesiratıyla (tesirleriyle), netaiciyle (sonuçlarıyla) âlem-i insaniyetin bilmüşahede (gözlemle) en ruhlu ve hayat-feşan (hayat veren), en hakikatli ve saadet-resan (saadet ulaştıran), en cem’iyetli (toplayıcı) ve mu’ciz-beyan (mucizevî beyanlı), âlî (yüce) meziyetleriyle yaldızlı bir Furkan’ın (Kur’an’ın) gizli hakikati –hâşâ (Allah korusun)– muavenetsiz (yardımsız), ilimsiz bir tek insanın fikrinin tasniatı (yapımı, uydurması) olsun ve yakınında onu temaşa (seyretme) eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehalar (yüce dehalar) onda hiçbir zaman hiçbir cihette (yönle) sahtekârlık ve tasannu (yapmacıklık) eserini görmesin; daima ciddiyeti, samimiyeti, ihlası (içtenliği) bulsun!
Bu ise yüz derece muhal olmakla beraber, bütün ahvaliyle (halleriyle), akvaliyle (sözleriyle), harekâtıyla (hareketleriyle) bütün hayatında emaneti, imanı, emniyeti (güvenilirliği), ihlası, ciddiyeti, istikameti (doğruluğu) gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri (doğru sözlüleri) yetiştiren en yüksek en parlak en âlî (yüce) haslet (özellik) telakki (kabul) edilen ve kabul edilen bir zatı; en emniyetsiz en ihlassız en itikadsız (inançsız) farz etmekle, muzaaf (katmerli) bir muhali (imkansızı) vaki (gerçekleşmiş) görmek gibi şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan-ı fikrîdir (fikrî saçmalıktır).
Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zira farz-ı muhal (imkânsız bir varsayım) olarak Kur’an, kelâmullah (Allah’ın kelamı) olmazsa arştan ferşe (yere) düşer gibi sukut (düşüş) eder. Ortada kalmaz. Mecma-ı hakaik (hakikatlerin toplanma yeri) iken, menba-ı hurafat (hurafat kaynağı) olur. Ve o hârika fermanı (harika fermanı) gösteren zat, hâşâ (Allah korusun) sümme hâşâ (yine Allah korusun) eğer Resulullah (Allah’ın elçisi) olmazsa a’lâ-yı illiyyînden (yücelerin en yücesinden) esfel-i safilîne (aşağıların en aşağısına) sukut (düşüş) etmek ve menba-ı kemalât (kemalat kaynağı) derecesinden maden-i desais (hileler kaynağı) makamına düşmek lâzım gelir. Ortada kalamaz. Zira Allah namına iftira eden, yalan söyleyen en edna (en aşağı) bir dereceye düşer.
Bir sineği, daimî (sürekli) bir surette tavus görmek ve tavusun büyük evsafını (sıfatlarını) onda her vakit müşahede (gözlemleme) etmek ne kadar muhal (imkansız) ise şu mesele de öyle muhaldir. Fıtraten (yaratılışça) akılsız, sarhoş bir divane (deli) lâzım ki buna ihtimal (olasılık) versin.
Râbian (dördüncü olarak): Hem Kur’an’ı kelâm-ı beşer (insan sözü) farz etmek, lâzım gelir ki benî-Âdem’in (Âdem oğullarının) en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i Muhammediyenin (aleyhissalâtü vesselâm) mukaddes (kutsal) bir kumandanı olan Kur’an, bilmüşahede (gözlemle) kuvvetli kanunlarıyla, esaslı düsturlarıyla (prensipeleriyle), nâfiz (geçerli, etkili) emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam (düzen) verdiği ve bir inzibat (disiplin) altına aldığı ve maddî ve manevî teçhiz (donatma) ettiği ve umum (bütün) efradın (fertlerin) derecatına (derecelerine) göre akıllarını talim (eğitme) ve kalplerini terbiye (eğitme) ve ruhlarını teshir (etkileme, ele geçirme) ve vicdanlarını tathir (temizleme), aza (uzuv) ve cevarihlerini (organlarını) istimal (kullanma) ve istihdam (çalıştırma) ettiği halde –hâşâ (Allah korusun), yüz bin hâşâ (Allah korusun)– kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farz edip yüz derece muhali (imkansızı) kabul etmek lâzım gelmekle beraber…
Müddet-i hayatında (hayatı boyunca) ciddi harekâtıyla (hareketleriyle) Hakk’ın kanunlarını benî-Âdem’e (Âdem oğullarına) ders veren ve samimi ef’aliyle (fiilleriyle) hakikatin düsturlarını beşere (insanlara) talim (öğreten) eden ve hâlis (saf) ve makul (akla uygun) akvaliyle (sözleriyle) istikametin (doğruluğun) ve saadetin usûllerini gösteren ve tesis (kurup yerleştiren) eden ve bütün tarihçe-i hayatının şehadetiyle (hayat tarihinin şahitliğiyle) Allah’ın azabından çok havf (korkan) eden ve herkesten ziyade Allah’ı bilen ve bildiren ve nev-i beşerin (insanlığın) beşten birisine ve küre-i arzın (yeryüzünün) yarısına bin üç yüz elli sene kemal-i haşmetle (tam bir ihtişamla) kumandanlık eden ve cihanı velveleye (heyecana) veren şöhret-şiar (şöhret sahibi) şuunatıyla (tavırlarıyla) nev-i beşerin belki kâinatın elhak (gerçekten) medar-ı fahri (övünç kaynağı) olan bir zatı –hâşâ (Allah korusun) yüz bin defa hâşâ (Allah korusun)– Allah’tan korkmaz ve bilmez ve yalandan çekinmez, haysiyetini (itibarını) tanımaz farz etmekle, yüz derece muhali (imkansızı) birden irtikâb (işleme) etmek lâzım gelir.
Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zira farz-ı muhal (imkânsız bir varsayım) olarak Kur’an kelâmullah (Allah’ın kelamı) olmazsa arştan düşse orta yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise ey şeytan, yüz derece sen katmerli (daha da şeytanlaşmış) bir şeytan olsan bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi ikna edemezsin.
Şeytan döndü, dedi:
Nasıl kandıramam? Ekser (çoğu) insanlara ve insanın meşhur âkıllarına (akıllılarına) Kur’an’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim ve kandırdım.
Elcevap:
Evvela: Gayet uzak mesafeden bakılsa en büyük bir şey, en küçük bir şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadardır denilebilir.
Sâniyen (ikinci olarak): Hem tebeî (ikincil) ve sathî (yüzeysel) bir nazarla (bakışla) bakılsa gayet muhal (imkansız) bir şey, mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyar adam ramazan hilâlini görmek için semaya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş. O kılı ay zannetmiş. “Ay’ı gördüm.” demiş. İşte muhaldir ki hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat kasden (kasten) ve bizzat (bizzat) aya baktığı ve o saçı tebeî (ikincil) ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için o muhali (imkansızı) mümkün telakki (kabul) etmiş.
Sâlisen (üçüncü olarak): Hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabul (kabul etmeme) bir lâkaytlıktır (kayıtsızlıktır), bir göz kapamaktır ve cahilane (cahilce) bir hükümsüzlüktür. Bu surette çok muhal (imkansız) şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma (fakat) inkâr ise o adem-i kabul (kabul etmeme) değil belki o kabul-ü ademdir (yokluğu kabuldür), bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur. O halde senin gibi bir şeytan onun aklını elinden alır. Sonra inkârı ona yutturur.
Hem ey şeytan! Bâtılı (batılı) hak ve muhali (imkansızı) mümkün gösteren gaflet (dikkatsizlik) ve dalalet (sapıklık) ve safsata (mantıksız söz) ve inat ve mağlata (yanıltma) ve mükâbere (gururlanma) ve iğfal (aldatma) ve görenek gibi şeytanî desiselerle (hilelerle), çok muhalatı (imkansızları) intac (netice veren) eden küfür ve inkârı o bedbaht (talihsiz) insan suretindeki hayvanlara yutturmuşsun.
Râbian (dördüncü olarak): Hem Kur’an’ı kelâm-ı beşer (insan sözü) farz etmek, lâzım gelir ki: Âlem-i insaniyetin semasında yıldızlar gibi parlayan asfiyalara (seçkin, saf kişilere), sıddıkînlere (doğru sözlülere), aktablara (manevî önderlere) bilmüşahede (gözlemle) rehberlik eden ve bilbedahe (apaçık) mütemadiyen (devamlı) hak ve hakkaniyeti, sıdk (doğruluk) ve sadakati (doğruluğu), emn (güven) ve emaneti umum (bütün) tabakat-ı ehl-i kemale (kemal ehlinin tabakalarına) talim (öğreten) eden ve erkân-ı imaniyenin (iman rükünlerinin) hakaikiyle (hakikatleriyle) ve erkân-ı İslâmiyenin (İslam rükünlerinin) desatiriyle (prensipleriyle) iki cihanın saadetini temin eden ve bu icraatının şehadetiyle (icraatının şahitliğiyle) bizzarure (zorunlu olarak) hâlis (saf) hak ve safi hakikat ve gayet doğru ve pek ciddi olmak lâzım gelen bir kitabı; kendi evsafının (sıfatlarının) ve tesiratının (tesirlerinin) ve envarının (nurlarının) zıddıyla muttasıf (vasıflanmış) tasavvur (hayal) edip –hâşâ (Allah korusun) hâşâ (Allah korusun)– tasniat (uydurmalar) ve iftiraların mecmuası (toplamı) nazarıyla (bakışıyla) bakmak; sofestaîleri (sofistleri) ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şenî’ (çirkin) bir hezeyan-ı küfrî (küfür hezeyanı) olmakla beraber…
İzhar (ortaya koyma) ettiği din ve şeriat-ı İslâmiyenin (İslam şeriatının) şehadetiyle (şahitliğiyle) ve müddet-i hayatında (hayatı boyunca) gösterdiği bi’l-ittifak (ittifakla) fevkalâde takvasının (takvasının) ve hâlis (saf) ve safi ubudiyetinin (kulluğunun) delâletiyle (deliliyle) ve bi’l-ittifak (ittifakla) kendinde göründüğü ahlâk-ı hasenesinin (güzel ahlakının) iktizasıyla (gereğiyle) ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sahib-i kemalâtın (kemal sahiplerinin) tasdikiyle (doğrulamasıyla) en mutekid (inançlı) en metin (sağlam) en emin (güvenilir) en sadık bir zatı –hâşâ (Allah korusun) sümme hâşâ (yine Allah korusun) yüz bin kere hâşâ (Allah korusun)– itikadsız (inançsız), en emniyetsiz (güvensiz), Allah’tan korkmaz, yalandan çekinmez bir vaziyette farz edip muhalatın (imkansızların) en çirkin ve menfur (nefret edilen) bir suretini ve dalaletin (sapıklığın) en zulümlü ve zulümatlı (karanlık) bir tarzını irtikâb (işleme) etmek lâzım gelir.
Elhasıl (özetle): On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’inde denildiği gibi nasıl kulaklı âmî (cahil) tabakası i’caz-ı Kur’an (Kur’an’ın mucizeliğini) fehminde (anlamakta) demiş: Kur’an, bütün dinlediğim ve dünyada mevcud (mevcut) kitaplara kıyas (kıyaslama) edilse hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir. Öyle ise ya Kur’an umumun (hepsinin) altındadır veya umumun fevkinde (üstünde) bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık (seçenek) ise muhal (imkansız) olmakla beraber, hiçbir düşman hattâ (hatta) şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise Kur’an, umum kitapların fevkindedir. Öyle ise mu’cizedir (mucizedir).
Aynen öyle de biz de ilm-i usûl (usul ilmi) ve fenn-i mantıkça (mantık ilmince) sebr ü taksim (sınırlı seçeneklerden doğruyu seçme metodu) denilen en kat’î (kesin) hüccetle (delille) deriz:
Ey şeytan ve ey şeytanın şakirdleri (öğrencileri)! Kur’an, ya arş-ı a’zamdan (en büyük arş’tan) ve ism-i a’zamdan (en büyük isimden) gelmiş bir kelâmullahtır (Allah’ın kelamıdır) veyahut –hâşâ (Allah korusun) sümme hâşâ (yine Allah korusun) yüz bin kere hâşâ (Allah korusun)– yerde Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, itikadsız (inançsız) bir beşerin düzmesidir. Bu ise ey şeytan! Sâbık (önceki) hüccetlere (delillere) karşı bunu sen diyemezsin ve diyemezdin ve diyemeyeceksin. Öyle ise bizzarure (zorunlu olarak) ve bilâ-şüphe (şüphesiz) Kur’an, Hâlık-ı kâinat’ın (kâinatın Yaratıcısı’nın) kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhaldir (imkansızdır) ve olamaz. Nasıl ki kat’î (kesin) bir surette ispat ettik, sen de gördün ve dinledin.
Hem Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm), ya Resulullah’tır (Allah’ın elçisidir) ve bütün resullerin ekmeli (en mükemmeli) ve bütün mahlukatın efdalidir (en faziletlisidir) veyahut –hâşâ (Allah korusun) yüz bin defa hâşâ (Allah korusun)– Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azabına inanmadığı için itikadsız (inançsız), esfel-i safilîne (aşağıların en aşağısına) sukut (düşüş) etmiş bir beşer (insan) farz etmek (Hâşiye[2]) lâzım gelir. Bu ise ey iblis! Ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları (filozofları) ve Asya münafıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü bu şıkkı (seçeneği) dinleyecek ve kabul edecek dünyada yoktur. Onun içindir ki güvendiğin o feylesofların en müfsidleri (fesatçıları) ve o münafıkların en vicdansızları dahi diyorlar ki: “Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm) çok akıllı idi ve çok güzel ahlâklı idi.”
Madem şu mesele iki şıkka (seçeneğe) münhasırdır (sınırlıdır) ve madem ikinci şık muhaldir (imkansızdır) ve hiçbir kimse buna sahip çıkmıyor ve madem kat’î hüccetlerle (kesin delillerle) ispat ettik ki ortası yoktur. Elbette ve bizzarure (zorunlu olarak) senin ve hizbü’ş-şeytanın (şeytan grubunun) rağmına (aksine) olarak bilbedahe (apaçık) ve bihakkalyakîn (tam kesinlikle), Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm) Resulullah’tır (Allah’ın elçisidir) ve bütün resullerin ekmelidir (en mükemmelidir) ve bütün mahlukatın efdalidir (en faziletlisidir).
عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ
( Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmü bi adedi’l-meleki ve’l-insi ve’l-cânn. )
( O’na, meleklerin, insanların ve cinlerin sayısı adedince salât ve selam olsun. )
Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazı
Sure-i قٓ وَ الْقُرْاٰنِ الْمَجٖيدِ ( Sure-i Kaf ve’l-Kur’âni’l-Mecîd. ) ( Kaf Suresi ve şerefli Kur’an ) i okurken
مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَقٖيبٌ عَتٖيدٌ ۞ وَجَٓاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحٖيدُ ۞ وَ نُفِخَ فِى الصُّورِ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَعٖيدِ ۞ وَ جَٓاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَ شَهٖيدٌ ۞ لَقَدْ كُنْتَ فٖى غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدٖيدٌ ۞ وَ قَالَ قَرٖينُهُ هٰذَا مَا لَدَىَّ عَتٖيدٌ ۞ اَلْقِيَا فٖى جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنٖيدٍ
( Mâ yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîd. Ve câet sekratul mevti bil hakkı zâlike mâ künte minhu tehîd. Ve nüfiha fis sûri zâlike yevmul va’îd. Ve câet küllü nefsin meahâ sâikun ve şehîd. Lekad künte fî gafletin min hâzâ fe keşefnâ anke gıtâeke fe basarukel yevme hadîd. Ve kâle karînuhu hâzâ mâ ledeyye atîd. Elkıyâ fî cehenneme külle keffârin anîd. )
( İnsan hiçbir söz söylemez ki, onun yanında (sözünü) kaydeden hazır bir gözcü bulunmasın. Ölüm sarhoşluğu gerçekle gelir. İşte bu, senin kendisinden kaçıp durduğun şeydir. Sûr’a üfürülür; işte bu, tehdidin (azap vaadinin) gerçekleşeceği gündür. Her nefis, beraberinde bir sevk edici ve bir şahit ile gelir. Andolsun, sen bundan gaflet (dikkatsizlik) içindeydin. Şimdi biz senden perdeni kaldırdık; artık bugün gözün çok keskindir. Yanındaki (şeytan) arkadaşı der ki: İşte bu (amel defteri) yanımdaki hazır (kayıt)dır. (Allah meleklere emreder): Atın cehenneme her inatçı inkârcıyı! [Kaf Suresi, 50:18-24] )
Şu âyetleri okurken şeytan dedi ki: “Kur’an’ın en mühim fesahatini (belagatını), siz onun selasetinde (akıcılığında) ve vuzuhunda (açıklığında) buluyorsunuz. Halbuki şu âyette nereden nereye atlıyor? Sekerattan (ölüm sarhoşluğundan) tâ kıyamete atlıyor. Nefh-i Sûr’dan (Sûr’a üflenmeden) muhasebenin hitamına (sonuna) intikal (geçiş) ediyor ve ondan cehenneme idhali (sokulmasını) zikrediyor. Bu acib (acayip) atlamaklar içinde hangi selaset (akıcılık) kalır? Kur’an’ın ekser (çoğu) yerlerinde, böyle birbirinden uzak meseleleri birleştiriyor. Böyle münasebetsiz vaziyetle (durumla) selaset, fesahat nerede kalır?”
Elcevap: Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (mucizevî beyanlı Kur’an’ın) esas-ı i’cazı (mucizeliğinin esası), en mühimlerinden belâgatından sonra îcazdır (özlülüktür, vecizliktir). Îcaz, i’caz-ı Kur’an’ın en metin (sağlam) ve en mühim bir esasıdır. Kur’an-ı Hakîm’de şu mu’cizane îcaz (mucizevî özlülük), o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki ehl-i tetkik (araştırma ehli), karşısında hayrettedirler.
Mesela
وَ قٖيلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَعٖى مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِعٖى وَغٖيضَ الْمَٓاءُ وَقُضِىَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَقٖيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمٖينَ
( Ve kîle yâ ardu’bleî mâeki ve yâ semâu akliî, ve gîdal mâü ve kudıyel emru vestevet ale’l-Cûdîyyi ve kîle bu’den li’l-kavmi’z-zâlimîn. )
( Ve denildi ki: Ey yer, suyunu yut! Ve ey gök, sen de tut! Ve su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî üzerine yerleşti. Ve denildi ki: Zalimler kavmi helâk olsun! [Hud Suresi, 11:44] )
Kısa birkaç cümle ile Tufan hâdise-i azîmesini (büyük hadisesini) netaiciyle (sonuçlarıyla) öyle îcazkârane (veciz bir şekilde) ve mu’cizane (mucizevî bir şekilde) beyan ediyor ki çok ehl-i belâgatı (belagat ehlini), belâgatına secde ettirmiş.
Hem mesela
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَا ۞ اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَا ۞ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْيٰيهَا ۞ فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَا ۞ وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا
( Kezzebet Semûdü bitagvâhâ. İzib’ase eşkâhâ. Fe kâle lehum Resûlullâhi nâkatallâhi ve sukyâhâ. Fe kezzebûhu fe akarûhâ fe demdeme aleyhim Rabbuhum bi zenbihim fe sevvâhâ. Ve lâ yehâfu ukbâhâ. )
( Semûd (kavmi) azgınlığı yüzünden (hakikati) yalanladı. Onların en şakîsi (en azgın olanı) ileri atıldığında, Allah’ın Resûlü onlara: Allah’ın devesine ve onun su içme hakkına dokunmayın, dedi. Fakat onlar onu yalanladılar da deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri de günahları sebebiyle üzerlerine azap indirdi de onları yerle bir etti. Ve Allah, bunun akıbetinden (hiçbir zaman) korkmaz. [Şems Suresi, 91:11-15] )
İşte kavm-i Semud’un (Semud kavminin) acib (acayip) ve mühim hâdisatını (hadiselerini) ve netaicini (sonuçlarını) ve sû-i âkıbetlerini (kötü akıbetlerini), böyle kısa birkaç cümle ile îcaz (özlülük) içinde bir i’caz (mucize) ile selasetli (akıcı) ve vuzuhlu (açık) ve fehmi (anlamayı) ihlâl etmez bir tarzda beyan ediyor.
Hem mesela
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ
( Ve zennûni iz zehebe mugâdıben fe zanne en len nakdire aleyhi fe nâdâ fiz zulümâti en lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez zâlimîn. )
( Zünnûn’u (Yunus’u) da (an). Hani o, öfkelenerek gitmişti. Bizim kendisini asla sıkıntıya düşürmeyeceğimizi zannetmişti. Derken karanlıklar içinde: Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum, diye yalvarmıştı. [Enbiya Suresi, 21:87] )
İşte اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ ( en len nakdire aleyhi ) ( Bizim kendisini asla sıkıntıya düşürmeyeceğimizi ) cümlesinden فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِ ( fe nâdâ fiz zulümâti ) ( karanlıklar içinde yalvarmıştı ) cümlesine kadar çok cümleler matvîdir (dürülmüştür, gizlenmiştir). O mezkûr (zikredilen) olmayan cümleler; fehmi (anlamayı) ihlâl (bozma) etmiyor, selasete (akıcılığa) zarar vermiyor. Hazret-i Yunus (aleyhisselâm)’ın kıssasından mühim esasları zikreder. Mütebâkisini (kalanını) akla havale (bırakma) eder.
Hem mesela, Sure-i Yusuf’ta فَاَرْسِلُونِ ( Fe ersilûn. ) ( Beni gönderin ) kelimesinden يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّٖيقُ ( Yûsufu eyyuhe’s-sıddîk. ) ( Yusuf! Ey sıddık (doğru sözlü)! ) ortasında yedi sekiz cümle îcaz (özlülük) ile tayyedilmiş (gizlenmiştir). Hiç fehmi (anlamayı) ihlâl (bozma) etmiyor, selasetine (akıcılığına) zarar vermiyor.
Bu çeşit mu’cizane îcazlar (mucizevî özlülükler) Kur’an’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.
Amma Sure-i Kaf’ın âyeti ise ondaki îcaz (özlülük) pek acib (acayip) ve mu’cizanedir (mucizevîdir). Çünkü kâfirin pek müthiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbaline ve o istikbalin dehşetli inkılabatında (büyük değişimlerinde) kâfirin başına gelecek elîm (acı verici) ve mühim hâdisata (olaylara) birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi fikri, onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife (sayfa) gibi nazara (bakışa) gösterir. Zikredilmeyen hâdisatı (olayları) hayale havale (bırakma) edip ulvî (yüce) bir selasetle (akıcılıkla) beyan eder.
وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
( Ve izâ kurie’l-Kur’ânü festemiû lehû ve ensıtû lealleküm türhamûn. )
( Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki rahmete erdirilesiniz. [A’raf Suresi, 7:204] )
İşte ey şeytan! Şimdi bir sözün daha varsa söyle…
Şeytan der: Bunlara karşı gelemem, müdafaa (savunma) edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar ve insan suretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar ve feylesoflardan (filozoflardan) çok firavunlar var, enaniyetlerini (benliklerini) okşayan meseleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine (yayılmasına) set çekerler. Bunun için sana teslim-i silah (silah teslim etme) etmem!
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
( Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel Alîmul Hakîm. )
( Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan Sensin. [Bakara Suresi, 2:32] )
*
[1] Hâşiye: Evet, küre-i arz (yeryüzü) küçüklüğüyle beraber semavata (göklere) karşı gelebilir. Çünkü nasıl ki daimî (sürekli) bir çeşme, vâridatsız (gelirsiz) büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçek ile bir şey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulatla (ürünle), zahiren (dış görünüşte) binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvazeneye (dengeye) çıkabilir.
Aynen öyle de küre-i arz (yeryüzü), Cenab-ı Hak onu sanatına bir meşher (sergi) ve icadına bir mahşer (toplanma yeri) ve hikmetine medar (vesile) ve kudretine mazhar (tecelli yeri) ve rahmetine mezher (gösteriş yeri) ve cennetine mezraa (ekin tarlası) ve hadsiz (sınırsız) kâinata ve mahlukat (yaratıklar) âlemlerine ölçek ve mazi (geçmiş) denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad (yaratma) etmiş. Her sene kat kat ve katmerli (katmerli) yüz bin tarzda, masnuattan (sanat eserlerinden) dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup maziye (geçmişe) boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid (yenilenen) âlemleri ve arzın müteaddid (çok sayıdaki) gömleklerini nazara (dikkate) al, yani bütün mazisini hazır farz et. Sonra yeknesak (tekdüze) ve bir derece basit semavata (göklere) karşı muvazene (denge) et. Göreceksin ki arz, ziyade (fazla) gelmezse noksan (eksik) da kalmaz. İşte رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ ( Rabbüs semâvâti vel ardı. ) ( Göklerin ve yerin Rabbi ) sırrını anla.
[2] Hâşiye: Kur’an-ı Hakîm, kâfirlerin küfriyatlarını (küfürlerini) ve galiz (kaba) tabiratlarını (ifadelerini) iptal (geçersiz kılma) etmek için zikrettiğine istinaden (dayanarak), ehl-i dalaletin (sapıklık ehlinin) fikr-i küfrîlerinin (küfür düşüncelerinin) bütün bütün muhaliyetini (imkansızlığını) ve bütün bütün çürüklüğünü göstermek için şu tabiratı farz-ı muhal (imkânsız varsayım) suretinde, titreyerek kullanmaya mecbur oldum.
Risale-i Nur Külliyatından
On Beşinci Söz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابٖيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطٖينِ
Ey kozmoğrafyanın ruhsuz meseleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını, o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektepli efendi! Şu âyetin semasına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız!
Birinci Basamak: Hakikat ve hikmet ister ki zemin gibi semavatın da kendine münasip sekeneleri bulunsun. Lisan-ı şer’îde o ecnas-ı muhtelifeye, melaike ve ruhaniyat tesmiye edilir.
Evet, hakikat öyle iktiza eder. Zira zemin küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîhayat ve zîşuur mahluklardan doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki şu muhteşem burçlar sahibi, müzeyyen kasırlar hükmünde olan semavat dahi zîşuur ve zevi’l-idrak mahluklarla doludur. Onlar dahi ins ve cin gibi şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalaacıları ve şu saltanat-ı rububiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü kâinatı, hadd ü hesaba gelmeyen tezyinat ve mehasin ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedahe mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzarını ister.
Evet, hüsün elbette bir âşık ister; taam ise aç olana verilir. Halbuki ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezarete ve şu vüs’atli ubudiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi vezaife ve ibadata, nihayetsiz melaike envaı ve ruhaniyat ecnası lâzımdır.
Bazı rivayatın işaratıyla ve intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki bir kısım ecsam-ı seyyare, seyyarattan tut, tâ katarata kadar bir kısım melaikenin merakibidirler. Onlar bunlara izn-i İlahî ile binerler, âlem-i şehadeti seyredip gezerler. Hem denilebilir ki bir kısım ecsam-ı hayvaniye, hadîste “Tuyûrun Hudrun” tesmiye edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervahın tayyareleridirler. Onlar, bunların içine emr-i Hak ile girerler, âlem-i cismaniyatı seyran edip o cesetlerdeki hâsselerin pencereleriyle cismanî mu’cizat-ı fıtratı temaşa ederler.
Elbette kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi’l-idraki halk eden Hâlık’ın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlukları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır. Melaike ve ruhaniyatın vücudlarına dair “Nokta” namında bir risalemde ve Yirmi Dokuzuncu Söz’de iki kere iki dört eder derecesinde bir kat’iyetle ispat edilmiştir. Eğer istersen ona müracaat et.
İkinci Basamak: Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muameleler vardır. Zemine lâzım olan ziya, hararet ve bereket ve rahmet gibi şeyler semadan geliyor, yani gönderiliyor. Vahye istinad eden bütün edyan-ı semaviyenin icmaı ile ve şuhuda istinad eden bütün ehl-i keşfin tevatürüyle melaike ve ervah, semadan zemine geliyorlar.
Bundan, hisse karib bir hads-i kat’î ile bilinir ki sekene-i arz için semaya çıkmak için bir yol vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayal ve nazarı her vakit semaya gider. Öyle de ağırlıklarını bırakan ervah-ı enbiya ve evliya veya cesetlerini çıkaran ervah-ı emvat, izn-i İlahî ile oraya giderler. Madem hiffet ve letafet bulanlar oraya giderler. Elbette cesed-i misalî giyen ve ervah gibi hafif ve latîf bir kısım sekene-i arz ve hava, semaya gidebilirler.
Üçüncü Basamak: Semanın sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttıradı ve vüs’at ve nuraniyeti gösterir ki sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki bütün ahalisi mutîdirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzahame ve münakaşayı icab edecek bir sebep yoktur. Zira memleket geniş, fıtratları safi, kendileri masum, makamları sabittir.
Evet, zeminde ezdad içtima etmiş, eşrar ahyara karışmış, içlerinde münakaşat başlamış; o sebepten ihtilafat ve ızdırabat düşmüş ve ondan imtihanat ve müsabakat teklif edilmiş ve ondan terakkiyat ve tedenniyat çıkmış. Şu hakikatin hikmeti şudur ki:
Beşer, şecere-i hilkatin en son cüzü olan meyvesidir. Malûmdur ki bir şeyin semeresi en uzak en cem’iyetli en nazik en ehemmiyetli cüzüdür. İşte bunun için semere-i âlem olan insan en câmi’ en bedî’ en âciz en zayıf ve en latîf bir mu’cize-i kudret olduğundan, beşiği ve meskeni olan zemin, âsumana nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber manen ve sanaten bütün kâinatın kalbi, merkezi, bütün mu’cizat-ı sanatın meşheri, sergisi ve bütün tecelliyat-ı esmasının mazharı, nokta-i mihrakıyesi ve nihayetsiz faaliyet-i Rabbaniyenin mahşeri ve ma’kesi ve hadsiz hallakıyet-i İlahiyenin, hususan nebatat ve hayvanatın kesretli enva-ı sağiresinde cevvadane icadın medar ve çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta numunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin süratle işleyen tezgâhı ve menazır-ı sermediyenin süratle değişen taklitgâhı ve besatin-i daimenin tohumcuklarına süratle sümbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.
İşte arzın (Hâşiye[1]) bu azamet-i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki Kur’an-ı Hakîm, semavata nisbeten, büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semavata denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semavatı bir kefede koyuyor. Mükerreren رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ der.
Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş’et eden süratli tahavvülü ve devamlı tagayyürü iktiza eder ki sekenesi de ona göre mazhar-ı tahavvülat olsun. Hem şu mahdud arz, hadsiz mu’cizat-ı kudrete mazhar olduğundandır ki en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvalarına, sair zîhayatlar gibi fıtrî bir had ve hulkî bir kayıt konulmadığı için nihayetsiz terakki ve nihayetsiz tedenniye mazhar olmuştur. Enbiyadan, evliyadan tut, tâ nemrutlara tâ şeytanlara kadar uzun bir meydan-ı imtihanları peyda olmuştur. Madem öyledir, elbette firavunlaşmış şeytanlar, hadsiz şeraretiyle semaya ve ehline taş atacaklar.
Dördüncü Basamak: Bütün âlemlerin Rabb’i ve Müdebbir’i ve Hâlık’ı olan Zat-ı Zülcelal’in, ahkâmları ayrı ayrı pek çok namları ve unvanları ve esma-i hüsnası vardır. Mesela, Ashab-ı Nebi safında küffara karşı muharebe etmek için melaikeleri göndermesini iktiza eden hangi isim ve unvan ise o isim ve unvan iktiza eder ki melaike ile şeyatîn ortasında muharebe bulunsun ve ahyar-ı semaviyyîn ve eşrar-ı arzîn mabeynlerinde mübareze olsun. Evet, küffarın nüfus ve enfasları kabza-i kudretinde olan Kadîr-i Zülcelal, bir emir ile bir sayha ile onları mahvetmiyor. Rububiyet-i âmme unvanıyla, Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydan-ı imtihan ve mübareze açıyor.
Temsilde hata olmasın, görüyoruz ki nasıl ki bir padişahın daire-i hükûmeti itibarıyla ayrı ayrı pek çok unvanları, isimleri bulunur. Mesela, daire-i adliye onu “hâkim-i âdil” namıyla yâd eder. Daire-i askeriye onu “kumandan-ı a’zam” namıyla bilir. Daire-i meşihat onu “halife” ismiyle zikreder. Daire-i mülkiye onu “sultan” namıyla tanır. Mutî ahali ona “merhametkâr padişah” derler. Âsi insanlar ona “kahhar hâkim” derler. Daha bunlara kıyas et. İşte bazı vakit oluyor ki bütün ahali onun elinde olan o padişah-ı âlî; âciz, zelil bir âsiyi bir emir ile idam etmiyor. Belki “hâkim-i âdil” ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir hem sadık bir memurunu taltife liyakatini biliyor. Fakat hususi ilmiyle, hususi telefonuyla onu taltif etmiyor. Belki haşmet-i saltanat ve tedbir-i hükûmet unvanıyla mükâfata istihkakını teşhir etmek için bir meydan-ı müsabaka açar. Vezirine emreder, ahaliyi temaşaya davet eder. Bir istikbal-i siyasî yaptırır. Muhteşem bir imtihan-ı ulvi neticesinde, bir mecma-ı âlîde onu taltif eder, liyakatini ilan eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyas et.
İşte وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى ezel ve ebed Sultanı’nın pek çok esma-i hüsnası vardır. Tecelliyat-ı celaliye ve tezahürat-ı cemaliye ile pek çok şuunatı ve unvanları vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, cennet ve cehennemin vücudunu iktiza eden isim ve unvan ve şe’n ise kanun-u tenasül, kanun-u müsabaka, kanun-u teavün gibi pek çok umumî kanunlar misillü kanun-u mübarezenin dahi bir derece tamimini isterler. Kalp etrafındaki ilhamat ve vesveselerin mübarezelerinden tut, tâ sema âfakında melaike ve şeytanların mübarezesine kadar o kanunun şümulünü iktiza eder.
Beşinci Basamak: Madem arzdan semaya gidip gelmek var. Semadan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli levazımat-ı arziye, oradan gönderiliyor. Ve madem ervah-ı tayyibeler semaya gidiyorlar. Elbette ervah-ı habîse dahi ahyarı takliden semavat memleketine gitmeye teşebbüs edecekler. Çünkü vücudca letafet ve hiffetleri var. Hem şüphesiz tard ve reddedilecekler. Çünkü mahiyetçe şeraret ve nühusetleri vardır.
Hem bilâ-şek velâ şüphe, şu muamele-i mühimmenin ve şu mübareze-i maneviyenin âlem-i şehadette bir alâmeti, bir işareti bulunacaktır. Çünkü saltanat-ı rububiyetin hikmeti iktiza eder ki zîşuur için bâhusus en mühim vazifesi müşahede ve şehadet ve dellâllık ve nezaret olan insan için tasarrufat-ı gaybiyenin mühimlerine bir işaret koysun, birer alâmet bıraksın. Nasıl ki nihayetsiz bahar mu’cizatına yağmuru işaret koymuş ve havârık-ı sanatına esbab-ı zahiriyeyi alâmet etmiş. Tâ âlem-i şehadet ehlini işhad etsin. Belki o acib temaşaya, umum ehl-i semavat ve sekene-i arzın enzar-ı dikkatlerini celbetsin. Yani o koca semavatı, etrafında nöbettarlar dizilmiş, burçları tezyin edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir suretinde gösterip haşmet-i rububiyetini tefekkür ettirsin.
Madem şu mübareze-i ulviyenin ilanı, hikmeten lâzımdır. Elbette ona bir işaret vardır. Halbuki hâdisat-ı cevviye ve semaviye içinde şu ilana münasip hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zira yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu hâdisat-ı necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar enseb düştüğü bedaheten anlaşılır. Halbuki şu hâdisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka ona münasip bir hikmeti bilinmiyor. Sair hâdisat öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Âdem’den beri meşhurdur ve ehl-i hakikat için meşhuddur.
Altıncı Basamak: Beşer ve cin, nihayetsiz şerre ve cühuda müstaid olduklarından nihayetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte bunun için Kur’an-ı Kerîm, öyle i’cazkâr bir belâgatla ve öyle âlî ve bâhir üsluplarla ve öyle gâlî ve zahir temsiller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecreder ki kâinatı titretir. Mesela:
Ey ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz haydi hudud-u mülkümden elinizden gelirse çıkınız, meseline işaret eden
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ ۞ فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ۞ يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَ نُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ ۞
âyetindeki azametli inzara ve dehşetli tehdide ve şiddetli zecre dikkat et. Nasıl, ins ve cinnin gayet mağrurane temerrüdlerini, gayet mu’cizane bir belâgatla kırar. Aczlerini ilan eder. Saltanat-ı rububiyetin genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve bîçare olduklarını gösterir. Güya şu âyetle hem وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطٖينِ âyetiyle böyle diyor ki:
“Ey hakareti içinde mağrur ve mütemerrid ve ey zaaf ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesaret edersiniz ki isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşan’ın evamirine karşı geliyorsunuz ki yıldızlar, aylar, güneşler emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelal’e karşı mübareze ediyorsunuz ki öyle azametli mutî askerleri var, faraza şeytanlarınız dayanabilseler onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelal’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki ibadından ve cünudundan öyleleri var ki değil sizin gibi küçücük âciz mahlukları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şüvazlı nühasları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar. Gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler.”
Evet, Kur’an’da bazı mühim tahşidat vardır ki düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izharı ve düşman şenaatinin teşhiri gibi sebeplerden ileri geliyor.
Hem bazen kemal-i intizamı ve nihayet-i adli ve gayet-i hilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için en büyük ve kuvvetli esbabı, en küçük ve zayıf bir şeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar; düşürtmez, tecavüz ettirmez. Mesela, şu âyete bak:
وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْرٖيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَهٖيرٌ
Ne kadar Nebi hakkına hürmet ve ne kadar ezvacın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşidat, yalnız hürmet-i Nebinin azametini ve iki zaîfenin şekvalarının ehemmiyetini ve haklarının riayetini rahîmane ifade etmek içindir.
Yedinci Basamak: Melekler ve semekler gibi yıldızların dahi gayet muhtelif efradları vardır. Bir kısmı nihayet küçük, bir kısmı gayet büyüktür. Hattâ gökyüzünde her parlayana “yıldız” denilir. İşte bu yıldız cinsinden bir nev’i de nâzenin sema yüzünün murassa ziynetleri ve o ağacın münevver meyveleri ve o denizin müsebbih balıkları hükmünde; Fâtır-ı Zülcelal, Sâni’-i Zülcemal onları yaratmış ve meleklerine mesireler, binekler, menziller yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir nevini de şeyatînin recmine âlet etmiş. İşte bu recm-i şeyatîn için atılan şahapların üç manası olabilir:
Birincisi: Kanun-u mübareze, en geniş dairede dahi cereyan ettiğine remiz ve alâmettir.
İkincisi: Semavatta hüşyar nöbettarlar, mutî sekeneler var. Arzlı şerirlerin ihtilatından ve istima’larından hoşlanmayan cünudullah bulunduğuna ilan ve işarettir.
Üçüncüsü: Muzahrefat-ı arziyenin mümessilât-ı habîseleri olan casus şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semayı telvis etmemek ve nüfus-u habîse hesabına tecessüs ettirmemek için edepsiz casusları korkutmak için atılan mancınıklar ve işaret fişekleri misillü, o şeytanları ebvab-ı semadan o şahaplarla red ve tarddır.
İşte yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine itimat eden ve Kur’an güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu yedi basamaklarda işaret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i’caz ışığı içinde şu âyetin manasını gör! O âyetin semasından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet! Biz dahi etmeliyiz ve رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطٖينِ beraber demeliyiz. فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ وَ الْحِكْمَةُ الْقَاطِعَةُ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
*
On Beşinci Söz’ün Zeyli
Yirmi Altıncı Mektup’un Birinci Mebhası
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ
Hüccetü’l-Kur’an Ale’ş-şeytan ve Hizbihi
İblisi ilzam, şeytanı ifham (إفحام), ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas; bîtarafane muhakeme içinde şeytanın müthiş bir desisesini kat’î bir surette reddeden bir vakıadır. O vakıanın mücmel bir kısmını on sene evvel Lemaat’ta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin telifinden on bir sene evvel ramazan-ı şerifte İstanbul’da Bayezid Cami-i Şerifi’nde hâfızları dinliyordum. Birden şahsını görmedim fakat manevî bir ses işittim gibi bana geldi. Zihnimi kendine çevirdi. Hayalen dinledim.
Baktım ki bana der:
Sen Kur’an’ı pek âlî, çok parlak görüyorsun. Bîtarafane muhakeme et, öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?
Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer. Öyle de o farz ile Kur’an’ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O vakit anladım ki benim ile konuşan şeytandır. Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur’an’dan istimdad ettim. Birden bir nur kalbime geldi. Müdafaaya kat’î bir kuvvet verdi. O vakit şöylece şeytana karşı münazara başladı.
Dedim:
Ey şeytan! Bîtarafane muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin hem insandaki senin şakirdlerin, dediğiniz bîtarafane muhakeme ise taraf-ı muhalifi iltizamdır, bîtaraflık değildir. Muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur’an’a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafane değildir, belki bâtıla tarafgirliktir.
Şeytan dedi ki:
Öyle ise ne Allah’ın kelâmı ne de beşerin kelâmı deme. Ortada farz et, bak.
Ben dedim:
O da olamaz. Çünkü münâzaun fîh bir mal bulunsa eğer iki müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyet-i mekân varsa; o vakit o mal, ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağribde ise o vakit kaideten sahibü’l-yed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil değildir.
İşte Kur’an kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenab-ı Hakk’ın kelâmından ne kadar uzaksa o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan süreyyaya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü vücud ve adem gibi ve nakîzeyn gibi iki zıttırlar. Ortası olamaz.
Öyle ise Kur’an için sahibü’l-yed, taraf-ı İlahîdir. Öyle ise onun elinde kabul edilip öylece delail-i ispata bakılacak. Eğer öteki taraf onun kelâmullah olduğuna dair bütün bürhanları birer birer çürütse elini ona uzatabilir. Yoksa uzatamaz. Heyhat! Binler berahin-i kat’iyenin mıhlarıyla arş-ı a’zama çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp o direkleri kesip onu düşürebilir?
İşte ey şeytan! Senin rağmına ehl-i hak ve insaf bu suretteki hakikatli muhakeme ile muhakeme ederler. Hattâ en küçük bir delilde dahi Kur’an’a karşı imanlarını ziyadeleştirirler.
Senin ve şakirdlerinin gösterdiği yol ise: Bir kere beşer kelâmı farz edilse yani arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa; bütün mıhların kuvvetinde ve çok bürhanların metanetinde bir tek bürhan lâzım ki onu yerden kaldırıp arş-ı manevîye çaksın. Tâ küfrün zulümatından kurtulup imanın envarına erişsin. Halbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için senin desisen ile şu zamanda, bîtarafane muhakeme sureti altında çokları imanlarını kaybediyorlar.
Şeytan döndü ve dedi:
Kur’an beşer kelâmına benziyor. Onların muhaveresi tarzındadır. Demek, beşer kelâmıdır. Eğer Allah’ın kelâmı olsa ona yakışacak, her cihetçe hârikulâde bir tarzı olacaktı. Onun sanatı nasıl beşer sanatına benzemiyor, kelâmı da benzememeli?
Cevaben dedim:
Nasıl ki Peygamberimiz (asm) mu’cizatından ve hasaisinden başka, ef’al ve ahval ve etvarında beşeriyette kalıp beşer gibi âdet-i İlahiyeye ve evamir-i tekviniyesine münkad ve mutî olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker ve hâkeza… Her bir ahval ve etvarında hârikulâde bir vaziyet verilmemiş. Tâ ki ümmetine ef’aliyle imam olsun, etvarıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvarında hârikulâde olsa idi, bizzat her cihetçe imam olamazdı. Herkese mürşid-i mutlak olamazdı. Bütün ahvaliyle Rahmeten li’l-âlemîn olamazdı.
Aynen öyle de Kur’an-ı Hakîm ehl-i şuura imamdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemale rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir. Öyle ise beşerin muhaveratı ve üslubu tarzında olmak zarurî ve kat’îdir.
Çünkü cin ve ins münâcatını ondan alıyor, duasını ondan öğreniyor, mesailini onun lisanıyla zikrediyor, edeb-i muaşereti ondan taallüm ediyor ve hâkeza… Herkes onu merci yapıyor.
Öyle ise eğer Hazret-i Musa aleyhisselâmın Tûr-i Sina’da işittiği kelâmullah tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci edemezdi. Hazret-i Musa aleyhisselâm gibi bir ulü’l-azm ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Musa aleyhisselâm demiş: اَهٰكَذَا كَلَامُكَ ؟ قَالَ اللّٰهُ : لٖى قُوَّةُ جَمٖيعِ الْاَلْسِنَةِ
Şeytan yine döndü, dedi ki:
Kur’an’ın mesaili gibi çok zatlar o çeşit mesaili din namına söylüyorlar. Onun için bir beşer, din namına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi?
Cevaben Kur’an’ın nuruyla dedim ki:
Evvela: Dindar bir adam din muhabbeti için “Hak böyledir. Hakikat budur. Allah’ın emri böyledir.” der. Yoksa Allah’ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecavüz edip Allah’ın taklidini yapıp onun yerinde konuşmaz. فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ düsturundan titrer.
Ve sâniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir. Belki yüz derece muhaldir. Çünkü birbirine yakın zatlar birbirini taklit edebilirler. Bir cinsten olanlar, birbirinin suretine girebilirler. Mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklit edebilirler. Muvakkaten insanları iğfal ederler fakat daimî iğfal edemezler. Çünkü ehl-i dikkat nazarında alâküllihal etvar ve ahvali içindeki tasannuatlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecek.
Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan; ötekinden gayet uzaksa mesela, âdi bir adam, İbn-i Sina gibi bir dâhîyi ilimde taklit etmek istese ve bir çoban bir padişahın vaziyetini takınsa elbette hiç kimseyi aldatamayacak. Belki kendi maskara olacak. Her bir hali bağıracak ki: Bu sahtekârdır!
İşte –hâşâ yüz bin defa hâşâ– Kur’an, beşer kelâmı farz edildiği vakit nasıl ki bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakiki bir yıldız olarak rasad ehline görünsün. Hem bir sinek bir sene tamamen tavus suretini tasannusuz, temaşa ehline göstersin. Hem sahtekâr, âmî bir nefer; namdar, âlî bir müşirin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsas etmesin. Hem müfteri, yalancı itikadsız bir adam; müddet-i ömründe daima en sadık en emin en mutekid bir zatın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı telaşsız göstersin, dâhîlerin nazarında tasannuu saklansın?
Bu ise yüz derece muhaldir, ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez ve öyle de farz etmek, bedihî bir muhali vaki farz etmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de Kur’an’ı kelâm-ı beşer farz etmek; lâzım gelir ki âlem-i İslâm’ın semasında bilmüşahede pek parlak ve daima envar-ı hakaiki neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemalât telakki edilen Kitab-ı Mübin’in mahiyeti –hâşâ sümme hâşâ– bir yıldız böceği hükmünde tasannucu bir beşerin hurafatlı bir düzmesi olsun ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın ve onu daima âlî ve menba-ı hakaik bir yıldız bilsin.
Bu ise yüz derece muhal olmakla beraber, sen ey şeytan yüz derece şeytanetinde ileri gitsen buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın! Yalnız manen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun! Yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.
Sâlisen: Hem Kur’an’ı beşer kelâmı farz etmek, lâzım gelir ki âsârıyla, tesiratıyla, netaiciyle âlem-i insaniyetin bilmüşahede en ruhlu ve hayat-feşan, en hakikatli ve saadet-resan, en cem’iyetli ve mu’ciz-beyan, âlî meziyetleriyle yaldızlı bir Furkan’ın gizli hakikati –hâşâ– muavenetsiz, ilimsiz bir tek insanın fikrinin tasniatı olsun ve yakınında onu temaşa eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvi dehalar onda hiçbir zaman hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu eserini görmesin; daima ciddiyeti, samimiyeti, ihlası bulsun!
Bu ise yüz derece muhal olmakla beraber, bütün ahvaliyle, akvaliyle, harekâtıyla bütün hayatında emaneti, imanı, emniyeti, ihlası, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek en parlak en âlî haslet telakki edilen ve kabul edilen bir zatı; en emniyetsiz en ihlassız en itikadsız farz etmekle, muzaaf bir muhali vaki görmek gibi şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan-ı fikrîdir.
Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zira farz-ı muhal olarak Kur’an, kelâmullah olmazsa arştan ferşe düşer gibi sukut eder. Ortada kalmaz. Mecma-ı hakaik iken, menba-ı hurafat olur. Ve o hârika fermanı gösteren zat, hâşâ sümme hâşâ eğer Resulullah olmazsa a’lâ-yı illiyyînden esfel-i safilîne sukut etmek ve menba-ı kemalât derecesinden maden-i desais makamına düşmek lâzım gelir. Ortada kalamaz. Zira Allah namına iftira eden, yalan söyleyen en edna bir dereceye düşer.
Bir sineği, daimî bir surette tavus görmek ve tavusun büyük evsafını onda her vakit müşahede etmek ne kadar muhal ise şu mesele de öyle muhaldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir divane lâzım ki buna ihtimal versin.
Râbian: Hem Kur’an’ı kelâm-ı beşer farz etmek lâzım gelir ki benî-Âdem’in en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i Muhammediyenin (asm) mukaddes bir kumandanı olan Kur’an, bilmüşahede kuvvetli kanunlarıyla, esaslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî ve manevî teçhiz ettiği ve umum efradın derecatına göre akıllarını talim ve kalplerini terbiye ve ruhlarını teshir ve vicdanlarını tathir, aza ve cevarihlerini istimal ve istihdam ettiği halde –hâşâ, yüz bin hâşâ– kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farz edip yüz derece muhali kabul etmek lâzım gelmekle beraber…
Müddet-i hayatında ciddi harekâtıyla Hakk’ın kanunlarını benî-Âdem’e ders veren ve samimi ef’aliyle hakikatin düsturlarını beşere talim eden ve hâlis ve makul akvaliyle istikametin ve saadetin usûllerini gösteren ve tesis eden ve bütün tarihçe-i hayatının şehadetiyle Allah’ın azabından çok havf eden ve herkesten ziyade Allah’ı bilen ve bildiren ve nev-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına bin üç yüz elli sene kemal-i haşmetle kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren şöhret-şiar şuunatıyla nev-i beşerin belki kâinatın elhak medar-ı fahri olan bir zatı –hâşâ yüz bin defa hâşâ– Allah’tan korkmaz ve bilmez ve yalandan çekinmez, haysiyetini tanımaz farz etmekle, yüz derece muhali birden irtikâb etmek lâzım gelir.
Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zira farz-ı muhal olarak Kur’an kelâmullah olmazsa arştan düşse orta yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise ey şeytan, yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi ikna edemezsin.
Şeytan döndü, dedi:
Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhur âkıllarına Kur’an’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim ve kandırdım.
Elcevap:
Evvela: Gayet uzak mesafeden bakılsa en büyük bir şey, en küçük bir şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadardır denilebilir.
Sâniyen: Hem tebeî ve sathî bir nazarla bakılsa gayet muhal bir şey, mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyar adam ramazan hilâlini görmek için semaya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş. O kılı ay zannetmiş. “Ay’ı gördüm.” demiş. İşte muhaldir ki hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat kasden ve bizzat aya baktığı ve o saçı tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için o muhali mümkün telakki etmiş.
Sâlisen: Hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabul bir lâkaytlıktır, bir göz kapamaktır ve cahilane bir hükümsüzlüktür. Bu surette çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise o adem-i kabul değil belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur. O halde senin gibi bir şeytan onun aklını elinden alır. Sonra inkârı ona yutturur.
Hem ey şeytan! Bâtılı hak ve muhali mümkün gösteren gaflet ve dalalet ve safsata ve inat ve mağlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytanî desiselerle, çok muhalatı intac eden küfür ve inkârı o bedbaht insan suretindeki hayvanlara yutturmuşsun.
Râbian: Hem Kur’an’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki: Âlem-i insaniyetin semasında yıldızlar gibi parlayan asfiyalara, sıddıkînlere, aktablara bilmüşahede rehberlik eden ve bilbedahe mütemadiyen hak ve hakkaniyeti, sıdk ve sadakati, emn ve emaneti umum tabakat-ı ehl-i kemale talim eden ve erkân-ı imaniyenin hakaikiyle ve erkân-ı İslâmiyenin desatiriyle iki cihanın saadetini temin eden ve bu icraatının şehadetiyle bizzarure hâlis hak ve safi hakikat ve gayet doğru ve pek ciddi olmak lâzım gelen bir kitabı; kendi evsafının ve tesiratının ve envarının zıddıyla muttasıf tasavvur edip –hâşâ hâşâ– tasniat ve iftiraların mecmuası nazarıyla bakmak; sofestaîleri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şenî’ bir hezeyan-ı küfrî olmakla beraber…
İzhar ettiği din ve şeriat-ı İslâmiyenin şehadetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bi’l-ittifak fevkalâde takvasının ve hâlis ve safi ubudiyetinin delâletiyle ve bi’l-ittifak kendinde göründüğü ahlâk-ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sahib-i kemalâtın tasdikiyle en mutekid en metin en emin en sadık bir zatı –hâşâ sümme hâşâ yüz bin kere hâşâ– itikadsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz, yalandan çekinmez bir vaziyette farz edip muhalatın en çirkin ve menfur bir suretini ve dalaletin en zulümlü ve zulümatlı bir tarzını irtikâb etmek lâzım gelir.
Elhasıl: On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’inde denildiği gibi nasıl kulaklı âmî tabakası i’caz-ı Kur’an fehminde demiş: Kur’an, bütün dinlediğim ve dünyada mevcud kitaplara kıyas edilse hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir. Öyle ise ya Kur’an umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise muhal olmakla beraber, hiçbir düşman hattâ şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise Kur’an, umum kitapların fevkindedir. Öyle ise mu’cizedir.
Aynen öyle de biz de ilm-i usûl ve fenn-i mantıkça sebr ü taksim denilen en kat’î hüccetle deriz:
Ey şeytan ve ey şeytanın şakirdleri! Kur’an, ya arş-ı a’zamdan ve ism-i a’zamdan gelmiş bir kelâmullahtır veyahut –hâşâ sümme hâşâ yüz bin kere hâşâ– yerde Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, itikadsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise ey şeytan! Sâbık hüccetlere karşı bunu sen diyemezsin ve diyemezdin ve diyemeyeceksin. Öyle ise bizzarure ve bilâ-şüphe Kur’an, Hâlık-ı kâinat’ın kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhaldir ve olamaz. Nasıl ki kat’î bir surette ispat ettik, sen de gördün ve dinledin.
Hem Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, ya Resulullah’tır ve bütün resullerin ekmeli ve bütün mahlukatın efdalidir veyahut –hâşâ yüz bin defa hâşâ– Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azabına inanmadığı için itikadsız, esfel-i safilîne sukut etmiş bir beşer farz etmek (Hâşiye[2]) lâzım gelir. Bu ise ey iblis! Ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münafıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü bu şıkkı dinleyecek ve kabul edecek dünyada yoktur. Onun içindir ki güvendiğin o feylesofların en müfsidleri ve o münafıkların en vicdansızları dahi diyorlar ki: “Muhammed-i Arabî (asm) çok akıllı idi ve çok güzel ahlâklı idi.”
Madem şu mesele iki şıkka münhasırdır ve madem ikinci şık muhaldir ve hiçbir kimse buna sahip çıkmıyor ve madem kat’î hüccetlerle ispat ettik ki ortası yoktur. Elbette ve bizzarure senin ve hizbü’ş-şeytanın rağmına olarak bilbedahe ve bihakkalyakîn, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm Resulullah’tır ve bütün resullerin ekmelidir ve bütün mahlukatın efdalidir.
عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ
Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazı
Sure-i قٓ وَ الْقُرْاٰنِ الْمَجٖيدِ i okurken
مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَقٖيبٌ عَتٖيدٌ ۞ وَجَٓاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحٖيدُ ۞ وَ نُفِخَ فِى الصُّورِ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَعٖيدِ ۞ وَ جَٓاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَ شَهٖيدٌ ۞ لَقَدْ كُنْتَ فٖى غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدٖيدٌ ۞ وَ قَالَ قَرٖينُهُ هٰذَا مَا لَدَىَّ عَتٖيدٌ ۞ اَلْقِيَا فٖى جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنٖيدٍ
Şu âyetleri okurken şeytan dedi ki: “Kur’an’ın en mühim fesahatini, siz onun selasetinde ve vuzuhunda buluyorsunuz. Halbuki şu âyette nereden nereye atlıyor? Sekerattan tâ kıyamete atlıyor. Nefh-i Sûr’dan muhasebenin hitamına intikal ediyor ve ondan cehenneme idhali zikrediyor. Bu acib atlamaklar içinde hangi selaset kalır? Kur’an’ın ekser yerlerinde, böyle birbirinden uzak meseleleri birleştiriyor. Böyle münasebetsiz vaziyetle selaset, fesahat nerede kalır?”
Elcevap: Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın esas-ı i’cazı, en mühimlerinden belâgatından sonra îcazdır. Îcaz, i’caz-ı Kur’an’ın en metin ve en mühim bir esasıdır. Kur’an-ı Hakîm’de şu mu’cizane îcaz, o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki ehl-i tetkik, karşısında hayrettedirler.
Mesela
وَ قٖيلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَعٖى مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِعٖى وَغٖيضَ الْمَٓاءُ وَقُضِىَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَقٖيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمٖينَ
Kısa birkaç cümle ile Tufan hâdise-i azîmesini netaiciyle öyle îcazkârane ve mu’cizane beyan ediyor ki çok ehl-i belâgatı, belâgatına secde ettirmiş.
Hem mesela
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَا ۞ اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَا ۞ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْيٰيهَا ۞ فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَا ۞ وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا
İşte kavm-i Semud’un acib ve mühim hâdisatını ve netaicini ve sû-i âkıbetlerini, böyle kısa birkaç cümle ile îcaz içinde bir i’caz ile selasetli ve vuzuhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyan ediyor.
Hem mesela
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ
İşte اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ cümlesinden فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِ cümlesine kadar çok cümleler matvîdir. O mezkûr olmayan cümleler; fehmi ihlâl etmiyor, selasete zarar vermiyor. Hazret-i Yunus aleyhisselâmın kıssasından mühim esasları zikreder. Mütebâkisini akla havale eder.
Hem mesela, Sure-i Yusuf’ta فَاَرْسِلُونِ kelimesinden يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّٖيقُ ortasında yedi sekiz cümle îcaz ile tayyedilmiş. Hiç fehmi ihlâl etmiyor, selasetine zarar vermiyor.
Bu çeşit mu’cizane îcazlar Kur’an’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.
Amma Sure-i Kaf’ın âyeti ise ondaki îcaz pek acib ve mu’cizanedir. Çünkü kâfirin pek müthiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbaline ve o istikbalin dehşetli inkılabatında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisata birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi fikri, onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife gibi nazara gösterir. Zikredilmeyen hâdisatı hayale havale edip ulvi bir selasetle beyan eder.
وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
İşte ey şeytan! Şimdi bir sözün daha varsa söyle…
Şeytan der: Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar ve insan suretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar ve feylesoflardan çok firavunlar var, enaniyetlerini okşayan meseleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine set çekerler. Bunun için sana teslim-i silah etmem!
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
*
[1] Hâşiye: Evet, küre-i arz küçüklüğüyle beraber semavata karşı gelebilir. Çünkü nasıl ki daimî bir çeşme, vâridatsız büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçek ile bir şey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulatla, zahiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvazeneye çıkabilir.
Aynen öyle de küre-i arz, Cenab-ı Hak onu sanatına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlukat âlemlerine ölçek ve mazi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli yüz bin tarzda, masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup maziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddid gömleklerini nazara al, yani bütün mazisini hazır farz et. Sonra yeknesak ve bir derece basit semavata karşı muvazene et. Göreceksin ki arz, ziyade gelmezse noksan da kalmaz. İşte رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ sırrını anla.
[2] Hâşiye: Kur’an-ı Hakîm, kâfirlerin küfriyatlarını ve galiz tabiratlarını iptal etmek için zikrettiğine istinaden, ehl-i dalaletin fikr-i küfrîlerinin bütün bütün muhaliyetini ve bütün bütün çürüklüğünü göstermek için şu tabiratı farz-ı muhal suretinde, titreyerek kullanmaya mecbur oldum.
