İzahlı Metin
### Yirmi Dördüncü Söz
Bu Söz beş daldan oluşur.
Dördüncü Dal’a dikkat et. Beşinci Dal’a tutunup yüksel, meyvelerini topla.
*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*
*Allâhu lâ ilâhe illâ huve, lehu’l-esmâu’l-husnâ* (Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur; en güzel isimler O’nundur.)
Bu yüce ayetin nurlu bir ağaç gibi olan anlamının pek çok hakikatinden sadece birinin beş dalına işaret edeceğiz.
#### Birinci Dal
Nasıl ki bir sultanın, kendi yönetiminin farklı dairelerinde ayrı ayrı unvanları, halkının tabakalarında başka başka isim ve sıfatları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit unvan ve alametleri vardır. Mesela, adalet dairesinde “adil hükümdar,” sivil yönetimde “sultan,” orduda “başkomutan,” ilim camiasında ise “halife” olarak anılır. Buna benzer diğer isim ve unvanlarını da bilirsen anlarsın ki tek bir padişah, saltanatının farklı dairelerinde ve yönetiminin çeşitli katmanlarında binlerce isim ve unvana sahip olabilir. Sanki o hükümdar, her bir dairede manevi bir kimlikle ve emriyle hazır bulunur; her yerde vardır ve her şeyi bilir. Her bir halk tabakasında kanunuyla, düzeniyle ve temsilcisiyle görünür ve gözetler. Her bir makamda ise perde arkasından hükmüyle, ilmiyle ve gücüyle her şeye müdahale eder ve her şeyi görür; yönetir ve bakar.
İşte bunun gibi, ezel ve ebedin Sultanı olan alemlerin Rabbi için de Rablığının mertebelerinde ayrı ayrı fakat birbiriyle bağlantılı olan haller ve isimler vardır. İlahlığının dairelerinde farklı farklı fakat iç içe görünen isimler ve nişanlar bulunur. Görkemli icraatlarında ayrı ayrı fakat birbirine benzeyen tecelliler ve yansımalar vardır. Kudretinin tasarruflarında başka başka fakat birbirini hissettiren unvanlar mevcuttur. Sıfatlarının tecellilerinde farklı farklı fakat birbirini gösteren kutsal zuhurlar görülür. Fiillerinin yansımalarında çeşit çeşit fakat birbirini tamamlayan hikmetli tasarrufları vardır. Rengârenk sanatında ve çeşitli eserlerinde farklı farklı fakat birbirini seyreden görkemli bir Rablık yönetimi vardır.
Bununla birlikte, kâinatın her bir aleminde ve her bir topluluğunda, Allah’ın güzel isimlerinden (Esma-i Hüsna) bir ismin unvanı tecelli eder. O isim, o dairede hakimdir; diğer isimler ise ona tabidir, hatta onun içinde yer alır.
Ayrıca, yaratılmışların her bir tabakasında, az ya da çok, küçük ya da büyük, özel ya da genel her bir varlıkta, o varlığa özel bir tecelli, özel bir Rablık ve özel bir ismin yansıması vardır. Yani o isim, her şeyi kuşatıcı ve genel olduğu halde, bir şeye öyle bir kasıt ve önemle yönelir ki, sanki o isim sadece o şeye özgüymüş gibi görünür.
Bununla beraber, Yüce Yaratıcı her şeye yakın olduğu halde, yetmiş bine yakın nurani perdesi vardır. Mesela, senin yaratılmışlığında tecelli eden Yaratıcı (Hâlık) isminin en küçük mertebesinden başlayıp, bütün kâinatın Yaratıcısı olan en büyük mertebeye ve en yüce unvana kadar ne kadar çok perde bulunduğunu kıyaslayabilirsin. Demek ki, bütün kâinatı arkanda bırakmak şartıyla, yaratılmışlık kapısından girerek Yaratıcı isminin en son noktasına ulaşır, O’nun sıfatlarının dairesine yanaşırsın.
Mademki perdelerin birbirini seyreden pencereleri vardır, isimler birbirinin içinde görünmektedir, ilahi haller (şüunat) birbirine bakmaktadır, tecelliler birbiriyle iç içedir, unvanlar birbirini hissettirmektedir, zuhurlar birbirine benzemektedir, tasarruflar birbirine yardım edip tamamlamaktadır ve Rablığın çeşitli terbiye şekilleri birbirine destek olup yardımlaşmaktadır; öyleyse şüphesiz ki, Allah’ı bir isim, bir unvan veya bir Rablık yönüyle tanıyan bir kimse, O’nun diğer unvanlarını, Rablık yönlerini ve ilahi hallerini inkâr etmemelidir. Hatta her bir ismin yansımasından diğer isimlere geçmezse zarar eder. Mesela, Güçlü (Kadîr) ve Yaratıcı (Hâlık) isimlerinin eserini görüp de Bilen (Alîm) ismini görmezse, gaflete ve tabiat bataklığına düşebilir. Aksine, bakışı daima karşısında *Huve Huve Allah* (O, O Allah’tır) yazısını okumalı ve görmelidir. Kulağı her şeyden *Kul huvallâhu ehad* (De ki: O Allah birdir) dersini dinlemeli ve işitmelidir. Dili de *Lâ ilâhe illâ Hû berâber mîzened âlem* (Bütün alem, “O’ndan başka ilah yoktur” diye birlikte haykırıyor) demeli ve bunu ilan etmelidir.
İşte apaçık Kur’an, *Allâhu lâ ilâhe illâ huve, lehu’l-esmâu’l-husnâ* (Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur; en güzel isimler O’nundur) buyruğuyla, bahsettiğimiz bu hakikatlere işaret eder.
Eğer bu yüksek hakikatleri yakından seyretmek istersen, git, fırtınalı bir denize, depremle sarsılan bir yeryüzüne sor. “Ne diyorsunuz?” de. Şüphesiz ki, “Ya Celil, Ya Celil, Ya Aziz, Ya Cebbar” dediklerini işiteceksin. Sonra denizin içinde ve yeryüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanlara ve yavrulara sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Ya Cemil, Ya Cemil, Ya Rahîm, Ya Rahîm” diyecekler. Göğü dinle, nasıl “Ya Celil-i Zülcemal” (Ey Güzellik Sahibi Yüce) diyor. Yeryüzüne kulak ver, nasıl “Ya Cemil-i Zülcelal” (Ey Yücelik Sahibi Güzel) diyor. Hayvanlara dikkat et, nasıl “Ya Rahman, Ya Rezzak” diyorlar. Bahardan sor. Bak nasıl “Ya Hannan, Ya Rahman, Ya Rahîm, Ya Kerîm, Ya Latîf, Ya Atûf, Ya Musavvir, Ya Münevvir, Ya Muhsin, Ya Müzeyyin” gibi pek çok ismi işiteceksin. Ve insan olan bir insana sor. Bak, nasıl bütün güzel isimleri (Esma-i Hüsna) okuyor ve alnında yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Sanki kâinat, muazzam bir zikir musikisidir. En küçük nağme, en gür nağmelerle birleşerek görkemli bir güzellik ortaya çıkarıyor. İşte diğer şeyleri de buna göre kıyas et.
Fakat insan bütün isimlere ayna olsa da kâinatın çeşitliliğini ve meleklerin farklı ibadetlerini ortaya çıkaran isimlerin çeşitliliği, insanların da bir derece farklılaşmasına sebep olmuştur. Peygamberlerin ayrı ayrı şeriatları, evliyanın farklı farklı yolları (tarikatları), alimlerin ve ariflerin çeşit çeşit meşrepleri bu sırdan kaynaklanmıştır. Mesela İsa Aleyhisselam’da, diğer isimlerle birlikte Güçlü (Kadîr) ismi daha baskındır. Aşk ehli olanlarda Seven (Vedud) ismi, tefekkür ehli olanlarda ise Hikmet Sahibi (Hakîm) ismi daha fazla hakimdir.
İşte nasıl ki bir adam hem hoca, hem subay, hem adliye kâtibi, hem de sivil müfettiş olsa, onun her bir dairede ayrı bir konumu, görevi, hizmeti, maaşı, sorumluluğu, terfi imkânı ve başarısızlığına sebep olan düşmanları ve rakipleri olur. Padişahın huzuruna pek çok unvanla çıkar ve onu farklı yönleriyle görür. Ondan pek çok dille yardım ister. Amirinin farklı unvanlarına müracaat eder ve düşmanlarının şerrinden kurtulmak için onun yardımını çok çeşitli yollarla talep eder.
Aynen bunun gibi, pek çok ilahi isme ayna olan, birçok görevle yükümlü kılınan ve sayısız düşmanla karşı karşıya olan insan, dualarında ve sığınmalarında Allah’ın birçok ismini zikreder. Nitekim insanlık türünün iftihar vesilesi ve şüphesiz en hakiki kâmil insan olan Arap Peygamberi Muhammed Aleyhissalatu Vesselam, Cevşenü’l-Kebir isimli duasında bin bir ismiyle Allah’a yalvarıyor ve ateşten O’na sığınıyor. İşte bu sırdandır ki, *Kul e’ûzu birabbi’n-nâs. Meliki’n-nâs. İlâhi’n-nâs. Min şerri’l-vesvâsi’l-hannâs.* suresinde üç unvanla Allah’a sığınmayı emrediyor ve *Bismillahirrahmanirrahim*’de üç ismiyle O’ndan yardım istemeyi gösteriyor.
#### İkinci Dal
Pek çok sırrın anahtarını içinde barındıran iki sırrı açıklar.
Birinci Sır: Allah dostları (evliya), imanın esaslarında ittifak ettikleri halde, neden manevi müşahedelerinde ve keşiflerinde bu kadar farklılık gösteriyorlar? Müşahede derecesindeki keşifleri bazen neden gerçeğe aykırı ve hakikate zıt çıkıyor? Ayrıca, fikir ve nazar ehli olanlar, her biri kesin delillerle hakikat kabul ettikleri düşüncelerinde, neden birbirine zıt bir şekilde hakikati görüyor ve gösteriyorlar? Bir hakikat neden bu kadar çok farklı renge bürünüyor?
İkinci Sır: Geçmiş peygamberler, neden bedensel diriliş (haşr-i cismanî) gibi bazı iman esaslarını bir derece özet halinde bırakmışlar da Kur’an gibi detaylı anlatmamışlar? Sonrasında ise ümmetlerinden bir kısmı, bu özet bırakılan esasları inkâra kadar gitmişler? Hem neden hakiki arif olan evliyalardan bir kısmı sadece tevhid konusunda ileri gitmişler? Hatta “hakkalyakîn” (bizzat yaşayarak bilme) derecesine ulaştıkları halde, iman esaslarının bir kısmı onların meşreplerinde çok az ve özet bir şekilde görünüyor. İşte bu yüzden onlara uyanlar, ileride o iman esaslarına gereken önemi vermemişler; hatta bazıları yoldan sapmışlar. Mademki gerçek kemale bütün iman esaslarının tam olarak anlaşılmasıyla ulaşılır, neden hakikat ehli bazı konularda çok ileri giderken, bazılarında çok geri kalmışlar? Halbuki bütün isimlerin en yüce mertebelerine ayna olan ve bütün peygamberlerin efendisi olan Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam ve bütün kutsal kitapların en nurlu reisi olan Kur’an-ı Hakîm, bütün iman esaslarını açık bir şekilde, çok ciddi bir ifadeyle ve kasıtlı bir tarzda detaylandırmışlardır?
Evet, çünkü hakikatte en mükemmel kemal böyledir. İşte bu sırların hikmeti şudur ki:
İnsan, gerçi bütün isimlere ayna ve bütün kemalatlara yeteneklidir. Ancak gücü sınırlı, iradesi cüz’î, yeteneği farklı, arzuları çeşitlidir ve binlerce perde ve ara alem içinde hakikati arar. Bu yüzden, hakikati keşfederken ve hakkı müşahede ederken araya perdeler girer. Bazıları bu perdeleri aşamaz. Kabiliyetler farklı farklıdır. Bazılarının kabiliyeti, bazı iman esaslarının tam olarak açılmasına imkân vermez. Ayrıca, ilahi isimlerin yansımalarının renkleri, aynaya (mazhara) göre çeşitlenir, farklılaşır. Bazen ayna olan zat, bir ismin tam yansımasına vesile olamaz. Hem külliyet ve cüz’iyet (bütünlük ve parçalılık), gölgelik ve asıllık bakımından isimlerin yansıması farklı şekiller alır. Bazı kabiliyetler cüz’iyetten öteye geçemez ve gölgeden çıkamaz. Ve kabiliyete göre bazen bir isim baskın çıkar, sadece kendi hükmünü icra eder. O kabiliyette onun hükmü geçerli olur. İşte bu derin sırra ve bu geniş hikmete, sırlı, geniş ve bir derece hakikatle karışık bir temsil ile bazı işaretler edeceğiz.
Mesela, “zühre” adıyla nakışlı bir çiçek, aya âşık hayat sahibi bir damla ve güneşe bakan saf bir su zerresini farz ediyoruz ki her birinin bir bilinci, bir kemali var ve o kemale karşı bir özlemi bulunuyor. Bu üç şey, pek çok hakikate işaret etmekle birlikte, nefis, akıl ve kalbin manevi yolculuklarına (sülûk) da işaret eder. Ve üç tabaka hakikat ehline örnektir.
Birincisi, fikir ehli, velayet ehli ve nübüvvet ehlinin işaretleridir.
İkincisi, bedensel donanımlarıyla kemale ulaşmaya çalışıp hakikate gidenlerin; nefis tezkiyesi ve aklı kullanma yoluyla mücadele ederek hakikate gidenlerin; ve kalbin tasfiyesi, iman ve teslimiyetle hakikate gidenlerin misalleridir.
Üçüncüsü, benliğini bırakmayan, eserlere dalan ve sadece akıl yürütmeyle hakikate gidenlerin; ilim ve hikmetle, akıl ve marifetle hakikati aramaya gidenlerin; ve iman ve Kur’an ile, fakirlik ve kullukla hakikate çabucak giden farklı kabiliyetlerdeki üç taifenin, ihtilaflarının hikmetine işaret eden temsillerdir.
İşte bu üç tabakanın manevi yükselişlerindeki sırrı ve geniş hikmeti; zühre, damla ve zerre unvanları altında bir temsil ile bir derece göstereceğiz.
Mesela, güneşin, Yaratıcısının izni ve emriyle üç çeşit tecellisi, yansıması ve feyiz vermesi vardır: Birincisi çiçeklere, ikincisi aya ve gezegenlere, üçüncüsü ise cam ve su gibi parlak şeylere verdiği ayrı ayrı yansımalardır.
Birincisi üç şekildedir:
Biri, külli ve genel bir tecelli ve yansımadır ki bütün çiçeklere aynı anda feyiz vermesidir.
Biri de özel bir tecellidir ki her bir türe göre hususi bir yansıması vardır.
Biri de cüz’î bir tecellidir ki her bir çiçeğin şahsiyetine göre bir feyiz vermesidir. Bu temsilimiz, çiçeklerin süslü renklerinin, güneş ışığındaki yedi rengin yansıyarak değişmesinden kaynaklandığı görüşüne göredir. Bu görüşe göre, çiçekler de güneşin bir çeşit aynalarıdır.
İkincisi, güneşin aya ve gezegenlere, Hikmet Sahibi Yaratıcı’nın izniyle verdiği nur ve feyizdir. Bu külli ve geniş feyiz ve nurdan sonra ay, o ışığın gölgesi hükmündeki nuru güneşten bütüncül bir şekilde alır, sonra özel bir tarzda denizlere, havaya ve parlak toprağa; cüz’î bir surette de denizin kabarcıklarına, toprağın şeffaf parçacıklarına ve havanın zerrelerine ifade ve feyiz verir.
Üçüncüsü, güneşin ilahi emirle gökyüzünü ve denizlerin yüzeylerini birer ayna yaparak saf, külli ve gölgesiz bir yansıması vardır. Sonra o güneş, denizin kabarcıklarına, suyun damlalarına, havanın zerrelerine ve karın kristallerine, her birine birer cüz’î akis, birer küçük suretini verir.
İşte güneşin her bir çiçeğe, aya karşılık her bir damlaya ve her bir zerreye, belirtilen üç yönden ikişer yolla bir yönelişi ve feyiz vermesi vardır:
Birinci yol, aracısız ve perdesiz olarak doğrudan doğruyadır. Bu yol, peygamberlik yolunu temsil eder.
İkinci yol, aracıların vasıtasıyla olur. Aynaların ve mazharların kabiliyetleri, güneşin yansımalarına birer renk katar. Bu yol ise velayet mesleğini temsil eder.
İşte zühre (çiçek), damla ve zerre, her birisi birinci yolda diyebilirler ki: “Ben bütün alem güneşinin bir aynasıyım.” Fakat ikinci yolda böyle diyemez. Aksine, “Ben kendi güneşimin aynasıyım” veya “kendi türüme tecelli eden güneşin aynasıyım” der. Çünkü güneşi ancak o şekilde tanıyor. Bütün aleme bakan bir güneşi göremiyor. Halbuki o şahsın, türün veya cinsin güneşi, dar bir perde içinde sınırlı bir kayıt altında ona görünüyor. Oysa kayıtsız, perdesiz, mutlak olan güneşin eserlerini o sınırlı güneşe veremiyor. Çünkü bütün yeryüzünü ısıtmak, aydınlatmak, bütün bitki ve hayvanların hayatlarını harekete geçirmek ve gezegenleri etrafında döndürmek gibi görkemli eserleri, o dar kayıt ve sınırlı perde içinde gördüğü güneşe kalbi bir müşahede ile veremiyor. Belki o olağanüstü eserleri, eğer o bilinçli farz ettiğimiz üç şey, o kayıt altında gördüğü güneşe verse bile, bunu sadece akli ve imani bir tarzda ve o kayıtlı güneşin mutlak güneşin aynısı olduğunu bir teslimiyetle kabul ederek yapabilir. Fakat o insan gibi akıllı farz ettiğimiz çiçek, damla ve zerrenin bu hükümleri, yani çok büyük eserleri kendi güneşlerine isnat etmeleri aklidir, müşahedeye dayalı değildir. Hatta bazen imanla vardıkları hükümler, gözle gördükleriyle çelişir ve çok zorlukla inanabilirler.
İşte hakikate dar gelen, bazı köşelerinde hakikatin parçaları görünen ve hakikatle karışık olan bu temsilin içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi çiçek, damla ve zerre farz edeceğiz. Çünkü onlarda farz ettiğimiz bilinç yeterli gelmiyor, aklımızı da onlara katmalıyız. Yani, onlar maddi güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlarsa, biz de manevi güneşimizden öyle feyiz aldığımızı anlamalıyız.
İşte, sen ey dünyayı unutmayan, maddiyata dalan ve nefsi katılaşan arkadaş! Sen çiçek ol. Nasıl ki o zühre çiçeği, güneş ışığından süzülmüş bir renk alıyor ve o rengin içinde güneşin suretini karıştırıp kendine süslü bir görünüm kazandırıyor. Zira senin kabiliyetin de ona benzer.
Sebeplere dalmış Eski Said gibi mektepli filozof ise, aya âşık olan damla olsun. Ay, güneşten aldığı ışığın gölgesini ona verir ve onun göz bebeğine bir nur verir. O da o nur ile parlar. Fakat o damla, o nur ile sadece ayı görür, güneşi göremez; belki imanıyla görebilir.
Her şeyi doğrudan doğruya Cenab-ı Hak’tan bilen, sebepleri bir perde olarak kabul eden bu fakir adam da zerre olsun. Öyle bir zerre ki, kendi zatında fakirdir; hiçbir şeyi yok ki ona dayanıp çiçek gibi kendine güvensin. Hiçbir rengi yok ki onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki onlara yönelsin. Sadece saf bir duruluğu var ki, doğrudan doğruya güneşin suretini göz bebeğinde saklıyor. Şimdi madem biz bu üç şeyin yerine geçtik, kendimize bakmalıyız. Bizde ne var? Ne yapacağız?
İşte bakıyoruz ki Kerim bir Zat, ihsanıyla bizi son derece süslüyor, aydınlatıyor ve terbiye ediyor. İnsan ise ihsan edene hayranlık duyar. Hayranlığa layık olana yakınlaşmak ister ve onu görmek talep eder. Öyleyse her birimiz, kabiliyetimize göre o sevgi çekimiyle manevi bir yolculuğa çıkacağız.
Ey çiçek misali insan! Sen gidiyorsun, fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Gelişe gelişe ta külli bir mertebeye ulaştın. Sanki bütün çiçeklerin yerine geçtin. Halbuki çiçek, katı bir aynadır. Onda ışıktaki yedi renk dağılır ve kırılır, güneşin yansımasını gizler. Sen, sevdiğin güneşin yüzünü görmekte başarılı olamazsın. Çünkü kayıtlı olan renkler ve özellikler dikkatini dağıtıyor, perde çekiyor, göstermiyor. Sen bu halde, suretlerin ve perdelerin araya girmesiyle ortaya çıkan ayrılıktan kurtulamazsın.
Ancak bir şartla kurtulabilirsin: Kendi nefsinin sevgisine dalmış olan başını kaldırmalı, nefsinin güzellikleriyle zevk alıp övünen bakışını çekip gökyüzündeki güneşin yüzüne çevirmelisin. Hem rızık temin etmek için baş aşağı toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki güneşe çevirmelisin. Çünkü sen onun aynasısın, görevin aynalık yapmaktır. Bilsen de bilmesen de rahmet hazinesinin kapısı olan toprak tarafından rızkın gelecektir. Evet, nasıl bir çiçek güneşin küçücük bir aynası ise, şu koca güneş de gök denizinde Ezelî Güneş’in “Nur” isminden tecelli eden bir parıltının damla misali bir aynasıdır. Ey insan kalbi! Sen, nasıl bir güneşin aynası olduğunu bundan anla.
Bu şartı yerine getirdikten sonra kemalini bulursun. Fakat güneşi, gerçekte nasıl ise öyle göremezsin. O hakikati çıplak olarak anlayamazsın. Aksine, senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir, katılaşmış dürbünün bir suret takar ve sınırlı kabiliyetin onu bir kayıt altına alır.
Şimdi sen de ey damla içine giren hikmetli filozof! Fikir damlanın dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle ta aya kadar yükseldin, aya girdin. Bak, ay kendi zatında katı ve karanlıktır. Ne ışığı var, ne de hayatı. Senin çaban boşa, ilmin faydasız gitti.
Sen, ümitsizliğin karanlığından, kimsesizliğin yalnızlığından, kötü ruhların rahatsız etmesinden ve o yalnızlığın dehşetinden şu şartlarla kurtulabilirsin ki, tabiat gecesini terk edip hakikat güneşine yönelesen ve kesin olarak inansan ki bu gece nurları, gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir.
Bu şartı yerine getirdikten sonra, sen de kemalini bulursun. Fakir ve karanlık ay yerine, görkemli güneşi bulursun. Fakat sen de diğer arkadaşın gibi güneşi saf bir şekilde göremezsin. Aksine, aklının ve felsefenin alıştığı perdelerin arkasında, ilim ve hikmetin ördüğü örtülerin gerisinde ve kabiliyetinin verdiği bir renk içinde görebilirsin.
İşte zerre misali üçüncü arkadaşınız ki, hem fakirdir hem de renksizdir. Güneşin sıcaklığıyla çabucak buharlaşır, benliğini bırakır, buhara biner, havaya yükselir. İçindeki katı madde, aşk ateşiyle tutuşur, ışıkla nura döner. O ışıktan gelen bir parıltıya yapışır, yanaşır.
Ey zerre misali insan! Madem doğrudan doğruya güneşe aynalık ediyorsun, sen hangi mertebede bulunursan bulun, güneşin kendisine doğrudan bakılacak saf bir delik, bir pencere bulursun. Hem o güneşin olağanüstü eserlerini ona vermekte zorluk çekmezsin. Ona layık görkemli vasıfları tereddütsüz verebilirsin. Onun zati saltanatının dehşetli eserlerini ona vermekten hiçbir şey seni alıkoyamaz. Seni ne perdelerin darlığı, ne kabiliyetlerin sınırlılığı, ne de aynaların küçüklüğü şaşırtmaz; hakikatin dışına çıkarmaz. Çünkü sen saf, duru ve doğrudan ona baktığın için anlamışsın ki, mazharlarda ve aynalarda görünen şey güneşin kendisi değil, belki bir çeşit yansımalarıdır, renkli akisleridir. Gerçi o akisler onun unvanlarıdır, fakat bütün o görkemli eserlerini gösteremiyorlar.
İşte bu hakikatle karışık temsilde, böyle farklı üç yolla kemale ulaşılır. Ve o kemallerin üstünlüklerinde ve müşahede mertebesinin detaylarında birbirlerinden farklıdırlar. Fakat sonuçta, hakkı kabul etme ve hakikati tasdik etme noktasında birleşirler.
İşte nasıl ki hiç güneş görmemiş bir gece adamı, sadece ay aynasında güneşin bir gölgesini görür de, güneşe özgü o haşmetli ışığı, o dehşetli çekim gücünü aklına sığıştıramaz; ancak görenlere teslim olup taklit eder.
Aynen bunun gibi, Peygamberlik mirasıyla Güçlü (Kadîr) ve Hayat Veren (Muhyî) gibi isimlerin en yüce mertebesine ulaşamayanlar, büyük dirilişi (haşr-i a’zam) ve büyük kıyameti taklidi olarak kabul eder ve “Bu akli bir mesele değildir” derler. Çünkü diriliş ve kıyamet hakikati, İsm-i A’zam’ın ve bazı isimlerin en yüce derecesinin bir yansımasıdır. Kimin nazarı oraya çıkmazsa, taklit etmeye mecburdur. Kimin fikri oraya ulaşırsa, dirilişi ve kıyameti gece-gündüz, kış-bahar kadar kolay görür, tam bir kalp tatminiyle kabul eder.
İşte bu sırdandır ki, dirilişi ve kıyameti en yüce mertebede ve en mükemmel detaylarla Kur’an zikrediyor ve İsm-i A’zam’a ayna olan Peygamberimiz Aleyhissalatu Vesselam ders veriyor. Eski peygamberler ise, irşad hikmetinin gereği olarak, bir derece basit ve ilkel bir halde olan ümmetlerine, dirilişi en yüce derecede ve en geniş detaylarla anlatmamışlardır. Hem bu sırdandır ki, evliyanın bir kısmı, bazı iman esaslarını en yüce mertebesinde görmemiş veya gösterememişlerdir. Hem bu sırdandır ki, Allah’ı tanıma (marifetullah) konusunda ariflerin dereceleri çok farklılık gösterir. Bunlar gibi daha pek çok sır, bu hakikatten ortaya çıkar.
Şimdi bu temsil hem bir derece hakikati hissettirdiğinden hem de hakikat çok geniş ve derin olduğundan, biz de temsille yetiniyoruz. Haddimizi ve gücümüzü aşan sırlara girmeyeceğiz.
#### Üçüncü Dal
Kıyamet alametlerinden, ahir zaman olaylarından ve bazı amellerin fazilet ve sevaplarından bahseden hadis-i şerifler güzelce anlaşılamadığından, akıllarına güvenen bazı ilim adamları onların bir kısmına zayıf veya uydurma demişlerdir. İmanı zayıf ve benliği güçlü bir kısım ise inkâra kadar gitmiştir. Şimdi detaya girmeyeceğiz. Yalnızca on iki temel prensibi açıklayacağız.
Birinci Prensip: Yirminci Söz’ün sonundaki soru ve cevapta açıkladığımız meseledir. Özeti şudur ki:
Din bir imtihandır, bir denemedir; yüce ruhları alçak ruhlardan ayırır. Öyleyse, ileride herkesin gözüyle göreceği olayları öyle bir tarzda anlatacak ki, ne tamamen meçhul kalsın ne de apaçık olup herkes ister istemez inanmak zorunda kalsın. Akla kapı açacak, iradeyi elinden almayacak. Çünkü eğer kıyamet alameti tamamen apaçık bir şekilde görülse, herkes inanmak zorunda kalsa, o zaman kömür gibi bir kabiliyet, elmas gibi bir kabiliyetle bir seviyede kalır. Sorumluluk sırrı ve imtihanın neticesi kaybolur. İşte bu yüzden, Mehdi ve Süfyan meseleleri gibi birçok konuda çok ihtilaf olmuş, rivayetler de çok farklılaşmış ve birbirine zıt hükümler ortaya çıkmıştır.
İkinci Prensip: İslami meselelerin katmanları vardır. Biri kesin bir delil isterken, diğeri güçlü bir zan ile yetinir. Bir başkası ise sadece teslimiyetle kabul edip reddetmemeyi gerektirir. Öyleyse, imanın esaslarından olmayan tali meselelerde veya zamana bağlı olayların her birinde kesin bir kanaatle mutlak bir delil istenmez. Belki sadece reddetmemek ve teslimiyetle karşılamak gerekir.
Üçüncü Prensip: Sahabe döneminde, İsrailoğulları ve Hristiyan alimlerinden birçoğu İslamiyet’e girdiler. Onların eski bilgileri de kendileriyle birlikte Müslüman oldu. Gerçeğe aykırı olan bazı eski bilgileri, İslam’ın malı zannedildi.
Dördüncü Prensip: Hadis-i şerifleri rivayet edenlerin bazı kişisel görüşleri veya hadisten çıkardıkları anlamlar, hadisin metni zannediliyordu. Halbuki insan hatadan uzak olmadığı için, onların gerçeğe aykırı bazı çıkarımları veya görüşleri hadis zannedilerek zayıf olduğuna hükmedilmiştir.
Beşinci Prensip: *İnne fî ümmetî muhaddesûn yani mülhemûn* (Ümmetim içinde kendilerine ilham olunanlar vardır) sırrınca, bazı keşif ve velayet ehli olan muhaddisler, ilhamlarıyla gelen bazı manaları hadis zannetmişlerdir. Halbuki evliyanın ilhamı –bazı arızi durumlarla– hatalı olabilir. İşte bu türden bir kısım gerçeğe aykırı durumlar çıkabilir.
Altıncı Prensip: Halk arasında yaygınlaşmış bazı hikayeler vardır ki, bunlar atasözü hükmüne geçer. Gerçek anlamına bakılmaz; ne amaçla söylendiğine bakılır. İşte bu türden, halk arasında bilinen bazı kıssa ve hikayeleri, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam, irşad amacıyla temsil ve kinaye olarak zikretmiştir. Bu tür meselelerin gerçek manasında bir kusur varsa, bu halkın örf ve adetlerine aittir ve genel kabule ve söylentiye dayanır.
Yedinci Prensip: Pek çok teşbih ve temsil vardır ki, zamanla veya ilmin elinden cehaletin eline geçmesiyle maddi bir gerçeklik olarak algılanır ve hataya düşülür. Mesela, “Sevr” (öküz) ve “Hut” (balık) isminde ve misal aleminde öküz ve balık suretinde olan, kara ve deniz hayvanlarının denetçisi olan iki Allah meleği, adeta dev bir öküz ve cismani bir balık zannedilerek hadise itiraz edilmiştir.
Yine mesela, bir defasında Peygamberin huzurunda derin bir ses işitildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam şöyle buyurdu: “Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp da ancak bu dakika cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” İşte bu hadisi işitip hakikatine ulaşamayanlar inkâra sapar. Halbuki, o hadisten yirmi dakika sonra kesin olarak sabittir ki, biri gelip Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’a dedi ki: “Meşhur münafık, yirmi dakika önce öldü.” Yetmiş yaşına giren o münafığın, cehennemin bir taşı olarak bütün ömrünün alçalmaktan, en aşağı mertebeye ve küfre düşmekten ibaret olduğunu, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam son derece beliğ bir şekilde açıklamıştır. Cenab-ı Hak, o vefat anında o sesi işittirerek buna bir işaret kılmıştır.
Sekizinci Prensip: Mutlak Hikmet Sahibi olan Allah, bu tecrübe dünyası ve imtihan meydanında pek çok önemli şeyi, sayısız şeyin içinde gizler. Bu gizlemede birçok hikmet ve fayda vardır. Mesela Kadir Gecesi’ni bütün Ramazan ayında; duanın kabul olduğu anı Cuma gününde; sevdiği veli kulunu insanlar içinde; eceli ömür içinde ve kıyametin vaktini dünya ömrü içinde gizlemiştir. Çünkü insanın eceli belli olsaydı, ömrünün yarısına kadar mutlak bir gaflet içinde yaşar, yarıdan sonra ise darağacına adım adım gider gibi bir dehşet duyardı. Halbuki ahiret ve dünya dengesini korumak ve her an korku ile ümit arasında bulunmak, her an hem ölmenin hem de yaşamanın mümkün olmasını gerektirir. Bu durumda, belirsiz tarzda yirmi senelik bir ömür, bin senelik belli bir ömre tercih edilir.
İşte kıyamet de, bu büyük insan olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti belli olsaydı, ilk ve orta çağlar mutlak bir gaflete dalacak, sonraki çağlar ise dehşet içinde kalacaktı. İnsan nasıl kişisel hayatıyla evinin ve köyünün devamıyla ilgiliyse, aynı şekilde toplumsal ve türsel hayatıyla da yerkürenin ve dünyanın varlığıyla ilgilidir. Kur’an *İkterabeti’s-sâah* (Saat yaklaştı) der. “Kıyamet yakındır” diye ferman eder. Bin küsur sene geçmesine rağmen gelmemesi, yakınlığına bir zarar vermez. Zira kıyamet, dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne kıyasla bin veya iki bin sene, bir seneye göre bir iki gün veya bir iki dakika gibidir. Kıyamet saati sadece insanlığın eceli değildir ki, onun ömrüne kıyasla uzak görülsün.
İşte bu sebeple Mutlak Hikmet Sahibi Allah, kıyameti beş bilinmeyenden biri olarak kendi ilminde saklamaktadır. Bu gizlilik sırrındandır ki, her asır, hatta hakikati en iyi gören saadet asrı dahi daima kıyametten korkmuş, hatta bazıları “Şartları neredeyse gerçekleşti” demişlerdir.
İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: “Ahiretin detaylarını öğrenen uyanık kalpli, keskin nazarlı sahabelerin fikirleri, nasıl olur da bin sene hakikatten uzak düşerek, bin dört yüz sene sonra gelecek bir hakikati kendi asırlarında yakın zannetmişler?”
Cevap: Çünkü sahabeler, peygamber sohbetinin feyziyle herkesten daha çok ahiret yurdunu düşünerek, dünyanın geçiciliğini bilerek, kıyamet vaktinin gizli tutulmasındaki ilahi hikmeti anlayarak, kişisel ecelleri gibi dünyanın eceline karşı da daima hazır bir vaziyet alarak ahiretleri için ciddi bir şekilde çalışmışlardır. Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın “Kıyameti bekleyiniz, gözetleyiniz” diye tekrar etmesi, bu hikmetten kaynaklanan bir peygamber irşadıdır. Yoksa, belirli bir olayın gerçekleşmesine dair bir vahyin hükmü değildir ki hakikatten uzak olsun. Sebep ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte Peygamber Aleyhissalatu Vesselam’ın bu tür sözleri, gizlilik hikmetinden ileri gelmektedir.
Hem bu sırdandır ki, Mehdi ve Süfyan gibi ahir zamanda gelecek şahısları çok zaman önce, hatta Tabiîn zamanında beklemişler, onlara yetişme ümidinde bulunmuşlardır. Hatta bazı evliya “Onlar gelip geçti” demişlerdir. İşte bu da kıyamet gibi, ilahi hikmet gereği vakitlerinin belirlenmemesini gerektirir. Çünkü her zaman, her asır, manevi gücü takviye edecek ve ümitsizlikten kurtaracak bir “Mehdi” manasına muhtaçtır. Bu manadan her asrın bir payı bulunması gerekir.
Ayrıca, gaflet içinde kötülüklere uymamak ve umursamazlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müthiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalıdır. Eğer kim oldukları belirtilseydi, genel irşadın maslahatı kaybolurdu.
Şimdi, Mehdi gibi şahıslar hakkındaki rivayetlerin farklı olmasının sırrı şudur ki:
Hadisleri tefsir edenler, hadis metinlerini kendi tefsirlerine ve çıkarımlarına uygulamışlardır. Mesela, o vakit saltanat merkezi Şam’da veya Medine’de olduğundan, Mehdi veya Süfyan ile ilgili olayları saltanat merkezi civarında olan Basra, Kufe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişlerdir. Hem de o şahısların manevi kimliğine veya temsil ettikleri cemaate ait büyük eserleri, o şahısların kendi zatlarında tasavvur ederek öyle yorumlamışlar ki, o harika şahıslar çıktıkları zaman bütün halkın onları tanıyacağı gibi bir şekil vermişlerdir. Halbuki demiştik: Bu dünya bir imtihan meydanıdır. Akla kapı açılır fakat irade elinden alınmaz. Öyleyse o şahıslar, hatta o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman birçokları, hatta kendisi bile başlangıçta Deccal olduğunu bilmez. Ancak iman nurunun dikkatiyle, o ahir zaman şahısları tanınabilir.
Kıyamet alametlerinden olan Deccal hakkında hadis-i şerifte şöyle rivayet ediliyor: “Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü ise diğer günler gibidir. Çıktığı zaman bütün dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer.” İnsafsız insanlar bu rivayete imkânsız demişler ve hâşâ, bu rivayeti inkâr ve iptal yoluna gitmişlerdir. Halbuki *ve’l-ilmu indallâh* (ilim Allah katındadır), hakikati şu olmalıdır ki:
Küfür aleminin en yoğun olduğu kuzeyde, tabiatçıların küfür fikrinden süzülen büyük bir akımın başına geçecek ve ilahlığı inkâr edecek bir şahsın kuzey tarafından çıkmasına işarettir. Ve bu işaret içinde şöyle bir hikmet remzi vardır ki, Kuzey Kutbu’na yakın dairede bütün sene bir gece ve bir gündüzden ibarettir; altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. “Deccal’in bir günü bir senedir” ifadesi, o daireye yakın bir yerde ortaya çıkacağına işarettir. “İkinci günü bir aydır” demekten kasıt, kuzeyden bu tarafa gelindikçe bazen yazın bir ay boyunca güneşin batmamasıdır. Bu da Deccal’in kuzeyden çıkıp medeniyet alemine doğru ilerleyeceğine bir işarettir. Günü Deccal’e isnat etmekle bu işarete dikkat çeker. Daha bu tarafa gelindikçe bir hafta boyunca güneş batmaz. Daha da gelince, güneşin doğuşu ile batışı arasında üç saat geçer. Ben Rusya’da esaretteyken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta güneşin batmadığı bir yer vardı, insanlar oraya gezmek için gidiyorlardı. “Deccal’in çıktığı vakit bütün dünyanın işiteceği” kaydını, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde dünyayı gezmesini de bineği olan tren ve uçak halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı imkânsız gören dinsizler, şimdi bunları sıradan görüyorlar.
Kıyamet alametlerinden olan Ye’cüc ve Me’cüc’e ve Sedd’e dair, bir risalede bir derece tafsilatlı yazdığımdan ona havale edip burada sadece şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol adıyla insan topluluklarını altüst eden kabilelerin, kıyamete yakın yine anarşistlik gibi bir fikirle insanlık medeniyetini altüst edecekleri rivayetlerde vardır.
Bazı dinsizler derler: “Bu kadar acayip işler yapan ve yapacak olan bu topluluklar nerede?”
Cevap: Çekirge gibi bir afet, bir mevsimde çok kalabalık halde bulunur. Mevsim değiştikçe memleketi fesada veren o kalabalık toplulukların hakikatleri, sınırlı bazı fertlerde saklanır. Zamanı gelince yine ilahi emirle o sınırlı fertlerden son derece kalabalık bir şekilde aynı fesat yine başlar. Güya onların milli kimlikleri incelir, kopmaz; mevsimi gelince tekrar ortaya çıkar. Aynen bunun gibi, bir zamanlar dünyayı karıştıran o topluluklar, ilahi izinle mevsimi geldiği vakit aynı şekilde insanlık medeniyetini altüst edeceklerdir. Fakat onları harekete geçiren sebepler başka bir surette ortaya çıkar.
*Lâ ya’lemu’l-ğaybe illallâh* (Gaybı Allah’tan başkası bilemez.)
Dokuzuncu Prensip: İman meselelerinin bir kısmının sonuçları, bu sınırlı ve dar dünyaya bakar. Diğer bir kısmı ise geniş ve mutlak olan ahiret alemine bakar. Amellerin fazilet ve sevabına dair hadis-i şeriflerin bir kısmı, teşvik ve sakındırmaya uygun bir etki bırakmak için beliğ bir üslupla geldiğinden, dikkatsiz insanlar bunları mübalağalı zannetmişlerdir. Halbuki bütün onlar gerçeğin ta kendisi ve hakikatin özü olduklarından, içlerinde abartı ve mübalağa yoktur.
Mesela, insafsızların zihnini en çok kurcalayan şu hadistir:
*Lev vuzineti’d-dünyâ indallâhi cenâha be’ûdatin mâ şeribe’l-kâfiru minhâ cur’ate mâin* – veya rivayet edildiği gibi –
Meal-i şerifi: “Eğer dünyanın Allah katında bir sivrisinek kanadı kadar değeri olsaydı, kâfirler ondan bir yudum su bile içemezlerdi.” Bunun hakikati şudur ki: *İndallâh* (Allah katında) tabiri, beka alemi (ebediyet yurdu) demektir. Evet, beka aleminden bir sivrisinek kanadı kadar bir nur madem ebedidir, yeryüzünü dolduracak geçici bir nurdan daha çoktur. Demek ki, koca dünyanın bir sivrisinek kanadıyla karşılaştırılması değil, belki herkesin kısacık ömrüne sığan özel dünyasının, beka aleminden bir sivrisinek kanadı kadar daimi bir ilahi feyze ve ilahi ihsana denk gelmediği demektir.
Hem dünyanın iki yüzü vardır, belki üç yüzü. Biri, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin aynalarıdır. Diğeri ahirete bakar, ahiret tarlasıdır. Diğeri ise yokluğa, hiçliğe bakar. Bildiğimiz, Allah’ın razı olmadığı, sapkınlık ehlinin dünyasıdır. Demek ki, güzel isimlerin aynaları, Samedani mektuplar ve ahiretin tarlası olan koca dünya değil; belki ahirete zıt, bütün günahların kaynağı ve belaların menbaı olan dünyaperestlerin dünyasının, ahiret aleminde iman ehline verilen ebedi bir zerreye bile değmediğine işarettir.
İşte, en doğru ve ciddi olan bu hakikat nerede, insafsız ilhad ehlinin anladığı mana nerede? O insafsız ilhad ehlinin en abartılı, en mübalağalı zannettikleri mana nerede?
Hem mesela, insafsız ilhad ehlinin mübalağa zannettikleri, hatta imkânsız bir abartı ve mübalağa sandıkları bir diğeri de, amellerin sevabına ve bazı surelerin faziletlerine dair gelen rivayetlerdir. Mesela, “Fatiha’nın Kur’an kadar sevabı vardır,” “İhlas suresi Kur’an’ın üçte biri,” “İzâ Zülzilet suresi dörtte biri,” “Kâfirûn suresi dörtte biri,” “Yâsin suresi on defa Kur’an kadar” olduğuna dair rivayetler vardır.
İşte insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki: “Bu imkânsızdır. Çünkü Kur’an içinde Yâsin ve diğer faziletli sureler de vardır. Bu yüzden anlamsız olur.”
Cevap: Hakikati şudur ki: Kur’an-ı Hakîm’in her bir harfinin bir sevabı, bir iyiliği vardır. Allah’ın lütfuyla o harflerin sevabı başak verir; bazen on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz (Ayetü’l-Kürsî harfleri gibi), bazen bin beş yüz (İhlas suresi harfleri gibi), bazen on bin (Berat Gecesi’nde okunan ayetler ve makbul vakitlere denk gelenler gibi) ve bazen otuz bin (mesela, haşhaş tohumunun çokluğu gibi, Kadir Gecesi’nde okunan ayetler gibi) sevap verir. Ve o gecenin bin aydan daha hayırlı olduğuna işaretiyle, bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olacağı anlaşılır. İşte Kur’an-ı Hakîm, sevabının katlanmasıyla birlikte elbette bir karşılaştırmaya gelmez ve gelemez. Ancak, temel sevap bakımından bazı surelerle karşılaştırılabilir.
Mesela, içine mısır ekilmiş bir tarla düşünelim ki bin tane tohum ekilmiş olsun. Bazı tohumların yedi başak verdiğini ve her başakta yüz tane olduğunu farz etsek, o zaman tek bir tohum, bütün tarlanın üçte ikisine denk gelir. Mesela, bir diğeri on başak vermiş ve her birinde iki yüz tane vermişse, o vakit tek bir tohum, tarladaki asıl tohumların iki katı kadardır. İşte buna göre kıyas et.
Şimdi Kur’an-ı Hakîm’i nurlu, kutsal bir semavi tarla olarak tasavvur ediyoruz. İşte her bir harfi, temel sevabıyla birer tohum hükmündedir. Onların başakları hesaba katılmayacak. Yâsin, İhlas, Fatiha, Kâfirûn, İzâ Zülzilet gibi faziletlerine dair rivayet edilen sure ve ayetlerle karşılaştırılabilir.
Mesela, Kur’an-ı Hakîm’in üç yüz bin altı yüz yirmi harfi olduğundan, İhlas suresi Besmele ile beraber altmış dokuz harftir. Üç defa altmış dokuz, iki yüz yedi harf eder. Demek ki İhlas suresinin her bir harfinin sevabı bin beş yüze yakındır.
İşte Yâsin suresinin harfleri hesap edilse, Kur’an-ı Hakîm’in toplam harflerine oranı alınsa ve on defa katlanması göz önüne alınsa, şöyle bir sonuç çıkar ki: Yâsin-i Şerif’in her bir harfinin yaklaşık beş yüze yakın sevabı vardır. Yani o kadar iyilik sayılabilir.
İşte buna kıyasen diğerlerini de uygulasan, ne kadar latif, güzel, doğru ve mübalağasız bir hakikat olduğunu anlarsın.
Onuncu Prensip: Yaratılmışların çoğunda olduğu gibi, insanların fiil ve amellerinde de bazı harika fertler bulunur. O fertler eğer iyilikte ileri gitmişlerse, o türün iftihar vesilesidir; yoksa uğursuzluk kaynağıdırlar. Hem gizlenirler. Adeta birer manevi şahsiyet, birer hayal hedefi haline gelirler. Diğer fertlerin her birisi o olmaya çalışır ve o olma ihtimali vardır. Demek ki o mükemmel harika fert, mutlak ve belirsiz bulunup her yerde bulunması mümkündür. Bu belirsizlik itibarıyla, mantıkça mümkün bir önerme suretinde genelliğine hükmedilebilir. Yani her bir amelin böyle bir sonuç vermesi mümkündür.
Mesela, “Kim falan vakitte iki rekât namaz kılsa, bir hac kadardır.” İşte iki rekât namazın bazı vakitlerde bir hacca denk gelmesi hakikattir. Her iki rekât namazda bu mananın genel olarak mümkün olması söz konusudur. Demek ki bu tür rivayetler, fiilen daimi ve genel bir vukuu ifade etmez. Zira kabulün şartları olduğundan, genellik ve devamlılıktan çıkar. Belki ya fiilen geçicidir, mutlaktır; yahut mümkündür, geneldir. Demek ki, bu tür hadislerdeki genellik, imkân itibarıyladır.
Mesela, “Gıybet, adam öldürmek gibidir.” Demek ki gıybette öyle bir fert bulunur ki, adam öldürmek gibi öldürücü bir zehirden daha zararlıdır. Mesela, “Bir güzel söz, bir köleyi azat etmek gibi büyük bir sadakanın yerine geçer.”
Şimdi, teşvik etmek için o belirsiz mükemmel fert, mutlak bir surette her yerde bulunmasının imkânını, sanki vaki bir surette göstererek hayra olan şevki ve şerden nefreti harekete geçirmektir.
Hem de bu alemin ölçüsüyle ebedi alemin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne denk gelemez. Amellerin sevabı o aleme baktığı için, dünyevi bakışımız ona dar geliyor, aklımıza sığıştıramıyoruz. Mesela,
*Men karae hâzâ u’tıye lehû mislü sevâbi Mûsâ ve Hârûn* yani,
*Elhamdülillâhi Rabbi’s-semâvâti ve Rabbi’l-aradîne Rabbi’l-âlemîn. Ve lehü’l-kibriyâu fi’s-semâvâti ve’l-ard ve hüve’l-Azîzü’l-Hakîm. Elhamdülillâhi Rabbi’s-semâvâti ve Rabbi’l-aradîne Rabbi’l-âlemîn. Ve lehü’l-azametü fi’s-semâvâti ve’l-ard ve hüve’l-Azîzü’l-Hakîm. Ve lehü’l-mülkü Rabbü’s-semâvâti ve hüve’l-Azîzü’l-Hakîm.*
“Kim bunu okursa, ona Musa ve Harun’un sevabı kadar sevap verilir.”
İnsafsız ve dikkatsizlerin en çok dikkatini çeken bu gibi rivayetlerdir. Hakikati şudur ki: Dünyada dar bakışımızla, kısacık fikrimizle Musa ve Harun Aleyhimesselam’ın sevaplarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz? Ebedi alemde, Mutlak Rahim olan Allah, ebedi saadette, nihayetsiz ihtiyaç içindeki bir kuluna, tek bir zikre karşılık vereceği hakiki sevap, o iki zatın sevaplarına –fakat bizim ilim ve tahmin dairemize giren sevaplarına– eşit olabilir.
Mesela, medeniyetten uzak, vahşi bir adam hiç padişah görmemiş, saltanatın haşmetini bilmiyor. Bir köydeki bir ağayı nasıl tasavvur ederse, o sınırlı fikriyle bir padişahı ondan biraz daha büyük bir ağa kadar bilir. Hatta bizde saf kalpli bir topluluk vardır ki, eskiden derlerdi: “Padişah, kendi ocağının yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbasının başında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve sıradan bir surette hayal ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor, adeta bir yüzbaşı haşmetinde farz ediyorlar. Şimdi biri o adamlardan birine dese: “Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim.” Yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim. O söz hakikattir. Çünkü padişahlık haşmetinden onun dar fikir dairesine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şereftir.
İşte dünya nazarıyla, dar fikrimizle ahirete yönelik sevap hakikatlerini o bedevi adam kadar bile düşünemiyoruz. Hazret-i Musa (Aleyhisselam) ve Harun’un (Aleyhisselam) bizim bilmediğimiz hakiki sevapları ile bir karşılaştırma değil –çünkü benzetme kaidesi, bilinmeyeni bilinene kıyas eder– belki karşılaştırılan, bizim bildiğimiz ve tahminimize giren sevaplarıyla, mümin bir kulun bir zikrine karşılık bizim bilmediğimiz hakiki sevabıdır.
Hem de denizin yüzü ile damlanın göz bebeği, güneşin tam yansımasını tutmakta eşittirler; fark, niteliktedir. Hazret-i Musa (Aleyhisselam) ve Harun’un (Aleyhisselam) deniz misali ruh aynalarına yansıyan sevabın mahiyeti, bir damla hükmünde bir mümin kulun bir ayetten aldığı aynı sevap mahiyetidir. Mahiyetçe, nicelikçe birdirler. Nitelik ise kabiliyete bağlıdır.
Hem bazen olur ki, bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saadet hazinesini açar ki, altmış senelik hizmetle o açılmamıştır. Demek ki, bazı haller oluyor ki bir tek ayet, Kur’an kadar fayda verebilir.
Hem İsm-i A’zam’a mazhar olan Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın bir ayette mazhar olduğu ilahi feyiz, belki bir peygamberin bütün feyzi kadar olabilir. Peygamberlik mirasıyla İsm-i A’zam’ın gölgesine mazhar bir mümin, kendi kabiliyeti itibarıyla nicelikçe bir peygamberin feyzi kadar sevap alıyor denilse, hakikate aykırı olmaz.
Hem de sevap ve fazilet, nur alemindendir. O alemden bir alem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki bir zerrecik camda, gökler yıldızlarıyla beraber görünebilir. Öyle de, samimi bir niyetle şeffaflık kazanan bir zikirde veya bir ayette, gökler gibi nurlu sevap ve fazilet yerleşebilir.
Sözün Özü: Ey insafsız, dikkatsiz, imanı zayıf, felsefesi güçlü, bencil ve eleştirmen adam! Şu on prensibi dikkate al. Sonra, hakikate aykırı ve kesinlikle gerçeğe zıt gördüğün bir rivayeti bahane ederek hadis-i şeriflere ve dolayısıyla Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın ismet (günahsızlık) mertebesine zarar verecek itiraz parmağını uzatma! Zira evvela o on prensibin on dairesi, seni inkârdan vazgeçirir. “Gerçek bir kusur varsa, bize aittir,” derler, hadise ait olamaz. “Eğer gerçek değilse, senin yanlış anlamana aittir,” derler.
Kısacası: İnkâr ve redde gitmek için, bu on prensibi yalanlamak ve iptal etmek gerekir. Şimdi insafın varsa, bu on prensibi tam bir dikkatle düşündükten sonra, aklının hakikate aykırı gördüğü bir hadisi inkâra kalkışma! “Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya da bir tabiri vardır,” de, ilişme!
On Birinci Prensip: Nasıl Kur’an-ı Hakîm’in müteşabih (manası kapalı) ayetleri varsa, tevil (yorum) gerektirir veya mutlak teslimiyet ister; hadislerin de Kur’an’ın müteşabihleri gibi zorlukları vardır. Bazen çok dikkatli bir tefsir ve tabire ihtiyaç duyar. Geçmiş misallerle yetinebilirsiniz.
Evet, nasıl ki uyanık olan bir adam, uyuyan bir adamın rüyasını tabir eder. Öyle de, bazen uykuda olan bir adam, yanında uyanık olanların konuşmalarını işitir fakat kendi rüya alemine uygun bir tarzda mana verir, tabir eder. İşte ey gaflet ve felsefe uykusu içinde uyutulan insafsız adam! *Mâ zâğa’l-basaru ve mâ tağâ* (Gözü kaymadı ve haddi aşmadı) ve *Tenâmu aynî ve lâ yenâmu kalbî* (Gözlerim uyur ama kalbim uyumaz) hükmüne mazhar ve hakiki anlamda uyanık ve tetikte olan zatın gördüğünü, sen kendi rüyanda inkâr etme, tabir et. Evet, uykudaki bir adamı bir sinek ısırsa, müthiş bir savaşta yaralar almış gibi bir rüya hakikati olarak algılayabilir. Ona sorulsa, “Gerçekten yaralandım, bana top tüfek atıldı” diyecektir. Yanında oturanlar onun uykusundaki ızdırabına gülerler. İşte bu uykuya dalmış gaflet nazarı ve felsefe fikri, elbette peygamberlik hakikatlerine bir ölçü olamaz.
On İkinci Prensip: Peygamberlik, tevhid ve iman nazarı; birliğe, ahirete ve ilahlığa baktığı için hakikatleri ona göre görür. Felsefe ve hikmet ehlinin nazarı ise; çokluğa, sebeplere ve tabiata bakar, ona göre görür. Bakış açıları birbirinden çok uzaktır. Felsefe ehlinin en büyük bir gayesi, din usulü alimlerinin ve kelam bilginlerinin hedefleri içinde görünmeyecek derecede küçük ve önemsizdir.
İşte bu yüzdendir ki, varlıkların mahiyetlerinin detaylarında ve ince durumlarında hikmet ehli çok ileri gitmişlerdir. Fakat hakiki hikmet olan yüce ilahi ve ahirete dair ilimlerde o kadar geridirler ki, en basit bir müminden bile daha geridirler. Bu sırrı anlamayanlar, İslam alimlerini filozoflara kıyasla geri zannederler. Halbuki akılları gözlerine inmiş, çoklukta boğulmuş olanların ne haddine ki, peygamberlik mirasıyla yüce ve kutsal hedeflere ulaşanlara yetişebilsinler.
Hem bir şeye iki farklı nazarla bakıldığı vakit, iki farklı hakikat gösterir; ikisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir kesin hakikati, Kur’an’ın kutsal hakikatlerine ilişemez. Fennin kısa eli, onun her türlü noksanlıktan uzak ve yüce eteğine erişemez. Örnek olarak bir misal zikredelim:
Mesela, yerküreye hikmet ehlinin nazarıyla bakılsa, hakikati şudur ki: Güneş etrafında ortalama bir gezegen gibi, hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara kıyasla küçük bir mahluktur. Fakat Kur’an ehlinin nazarıyla bakıldığı vakit –On Beşinci Söz’de izah edildiği gibi– hakikati şöyledir ki: Alemin meyvesi olan insan, en kapsamlı, en harika, en aciz, en aziz, en zayıf, en latif bir kudret mucizesi olduğundan, onun beşiği ve meskeni olan yeryüzü; gökyüzüne kıyasla maddi küçüklüğüne ve değersizliğine rağmen, mana ve sanat bakımından bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün sanat mucizelerinin sergilendiği yer; bütün isimlerinin tecelligâhı, odak noktası; nihayetsiz Rabbani faaliyetin toplandığı ve yansıdığı yer; sayısız ilahi yaratıcılığın, özellikle bitki ve hayvanların sayısız küçük türlerinden cömertçe icadın merkezi, çarşısı; ve çok geniş ahiret alemlerindeki eserlerin küçük ölçekte bir numune sergisi; ebedi dokumaların hızla işleyen tezgâhı; ebedi manzaraların çabuk değişen bir taklit yeri; ve daimi bahçelerin tohumlarının hızla filizlendiği dar ve geçici bir tarla ve terbiye yeri olmuştur.
İşte yeryüzünün bu manevi azametinden ve sanatsal önemindendir ki Kur’an-ı Hakîm; göklere kıyasla büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan yeryüzünü, bütün göklere karşı, küçücük bir kalbi büyük bir bedene karşı tutar gibi denk tutuyor. Onu bir kefeye, bütün gökleri diğer kefeye koyuyor, defalarca *Rabbü’s-semâvâti ve’l-ard* (göklerin ve yerin Rabbi) diyor.
İşte diğer meseleleri buna kıyas et ve anla ki, felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri; Kur’an’ın parlak, ruhlu hakikatleriyle çatışamaz. Bakış açısı farklı olduğu için farklı görünürler.
#### Dördüncü Dal
*Elem tera ennallâhe yescudu lehû men fi’s-semâvâti ve men fi’l-ardı ve’ş-şemsu ve’l-kameru ve’n-nucûmu ve’l-cibâlu ve’ş-şeceru ve’d-devâbbu ve kesîrun mine’n-nâsi ve kesîrun hakka aleyhi’l-azâb. Ve men yuhinillâhu femâ lehû min mukrim. İnnallâhe yef’alu mâ yeşâ’.* (Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah’a secde eder. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa, artık onu yükseltecek kimse yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.)
Bu büyük ve geniş ayetin hazinesinden sadece bir tek cevherini göstereceğiz. Şöyle ki:
Kur’an-ı Hakîm açıkça belirtiyor ki, Arş’tan yeryüzüne, yıldızlardan sineklere, meleklerden balıklara, gezegenlerden zerrelere kadar her şey Cenab-ı Hakk’a secde eder, ibadet eder, hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları isimlere ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. Biz onların ibadetlerinin çeşitliliğinden bir türü, bir temsil ile açıklayacağız.
Mesela, *ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ* (en yüce misaller Allah’a aittir), büyük bir mülk sahibi, büyük bir şehir veya muhteşem bir saray inşa ettiği zaman, o zat dört çeşit işçiyi onun inşasında istihdam eder ve kullanır:
Birinci tür: Onun sahip olduğu köleleridir. Bu türün ne maaşı ne de ücreti vardır. Aksine, onlar efendilerinin emriyle yaptıkları her işte, son derece latif bir zevk ve hoş bir şevk duyarlar. Efendilerinin övgüsünden ve vasfından ne deseler, onların zevkini ve şevkini artırır. Onlar o kutsal efendilerine mensup olmayı büyük bir şeref bilerek bununla yetinirler. Hem o efendinin adıyla, hesabıyla ve nazarıyla işlere bakmaktan da manevi bir lezzet bulurlar. Ücrete, rütbeye ve maaşa ihtiyaç duymazlar.
İkinci kısım: Bazı sıradan hizmetkârlardır. Niçin çalıştıklarını bilmezler. Belki o şanlı mülk sahibi onları kullanır, kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırır. Onlara layık cüzi bir ücret de verir. O hizmetkârlar, amellerinin ne gibi kapsamlı gayelere, yüce maslahatlara vesile olduğunu bilmezler. Hatta bazıları, amellerinin sadece kendilerine ait o ücret ve maaştan başka bir gayesi olmadığını zanneder.
Üçüncü kısım: O mülk sahibinin bir kısım hayvanları vardır. Onları o şehrin, o sarayın inşasında bazı işlerde kullanır. Onlara sadece yem verir. Onların da kabiliyetlerine uygun işlerde çalışmaları onlara bir lezzet verir. Çünkü potansiyel haldeki bir kabiliyet ve yetenek, fiil ve amel suretine girince açılıp rahatlar, bir lezzet verir. Bütün faaliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Bu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, sadece yem ve bu manevi lezzettir; bununla yetinirler.
Dördüncü kısım: Öyle işçilerdir ki, ne işlediklerini, ne için işlediklerini, kimin için işlediklerini ve diğer işçilerin ne için çalıştıklarını bilirler. Ve o mülk sahibinin maksadının ne olduğunu, niçin işlettiğini anlarlar. İşte bu tür işçilerin diğer işçiler üzerinde bir yöneticilik ve denetçilikleri vardır. Onların derecelerine ve rütbelerine göre farklı farklı maaşları vardır.
Aynen bunun gibi, göklerin ve yerin Yüce Sahibi ve dünya ile ahiretin Güzel Yaratıcısı olan alemlerin Rabbi, ihtiyaçtan dolayı değil –çünkü her şeyin Yaratıcısı O’dur– belki izzet, azamet ve Rablığın gerektirdiği bazı hikmetler için, bu kâinat sarayında, bu sebepler dairesi içinde hem melekleri, hem hayvanları, hem cansızları ve bitkileri, hem de insanları istihdam ediyor. Onlara ibadet ettiriyor.
Bu dört türü, ayrı ayrı kulluk görevleriyle sorumlu tutmuştur:
Birinci Kısım: Temsildeki kölelerin misali, meleklerdir. Meleklerde mücadele ile yükselme yoktur. Aksine, her birinin sabit bir makamı, belirli bir rütbesi vardır. Fakat yaptıkları işlerin kendisinde özel bir zevkleri vardır. İbadetlerinin kendisinde derecelerine göre feyizlenirler. Demek ki, o hizmetkârların mükâfatı, hizmetlerinin içindedir. Nasıl insan su, hava, ışık ve gıda ile beslenip lezzet alırsa, melekler de zikir, tesbih, hamd, ibadet, marifet ve muhabbetin nurlarıyla beslenip lezzet alırlar. Çünkü onlar nurdan yaratıldıkları için, gıdalarına nur yeterlidir. Hatta nura yakın olan güzel kokular dahi onların bir nevi gıdasıdır ki, ondan hoşlanırlar. Evet, temiz ruhlar, temiz kokuları sever.
Hem melekler, Rablerinin emriyle işledikleri işlerde, O’nun hesabına yaptıkları amellerde, O’nun adıyla ettikleri hizmette, O’nun nazarıyla yaptıkları denetimde, O’na mensup olmakla kazandıkları şerefte, O’nun mülk ve melekûtunu seyretmekle aldıkları zevkte ve O’nun cemal ve celal tecellilerini müşahede etmekle kazandıkları nimette öyle büyük bir saadet vardır ki, insan aklı bunu anlayamaz, melek olmayan bilemez.
Meleklerin bir kısmı ibadet ehlidir, diğer bir kısmının kulluğu ise ameldedir. Yeryüzü meleklerinin işçi olan kısmı bir nevi insan gibidir. Tabir caiz ise, bir nevi çobanlık ve çiftçilik yaparlar. Yani yeryüzü, genel bir tarladır. İçindeki bütün hayvan topluluklarına, Yüce Yaratıcı’nın emriyle, izniyle, hesabıyla, güç ve kuvvetiyle görevli bir melek nezaret eder. Ondan daha küçük her bir hayvan türüne mahsus çobanlık yapacak görevli bir melek vardır.
Hem de yeryüzü bir tarladır, bütün bitkiler onun içinde ekilir. Hepsine Cenab-ı Hakk’ın adıyla ve kuvvetiyle nezaret edecek görevli bir melek vardır. Ondan daha aşağıda bir melek, belirli bir topluluğa nezaret etmekle Cenab-ı Hakk’a ibadet ve tesbih eden melekler vardır. Rızık Arşı’nın taşıyıcılarından olan Hazret-i Mikâil Aleyhisselam, bunların en büyük denetçisidir.
Meleklerin çoban ve çiftçi mesabesindeki olanlarının insanlara bir benzerliği yoktur. Çünkü onların denetimi sırf Cenab-ı Hakk’ın hesabına, O’nun adıyla, kuvvetiyle ve emriyledir. Belki denetimleri, sadece Rablığın tecellilerini görevli oldukları türde müşahede etmek, kudret ve rahmetin yansımalarını o türde seyretmek, ilahi emirleri o türe bir nevi ilham etmek ve o türün iradi fiillerini bir nevi düzenlemekten ibarettir.
Ve özellikle yeryüzü tarlasındaki bitkilere nezaretleri, onların manevi tesbihlerini melek diliyle temsil etmek, hayatlarıyla Yüce Yaratıcı’ya sundukları manevi selamları melek diliyle ilan etmek, hem onlara verilen donanımları güzelce kullanmak, belirli gayelere yöneltmek ve bir nevi düzenlemekten ibarettir.
Meleklerin bu hizmetleri, cüzi iradeleriyle bir nevi kazançtır. Belki bir nevi kulluk ve ibadettir. Hakiki tasarrufları yoktur. Çünkü her şeyde, her şeyin Yaratıcısı’na has bir mühür vardır. Başkaları yaratmaya parmağını karıştıramaz. Demek ki, meleklerin bu tür amelleri onların ibadetidir, insan gibi adetleri değildir.
Ve bu kâinat sarayında ikinci kısım işçiler: Hayvanlardır. Hayvanların da iştah sahibi bir nefisleri ve cüzi bir iradeleri olduğundan, amelleri tamamen Allah için olmaz; bir derece nefislerine de pay çıkarırlar. Bu yüzden, Kerem Sahibi Yüce Mülk Sahibi, onların nefislerine bir pay vermek için amellerinin içinde onlara bir maaş ihsan eder. Mesela, meşhur bülbül kuşu, güle olan aşkıyla bilinen o hayvancığı, Hikmet Sahibi Yaratıcı istihdam eder. Beş gaye için onu kullanır:
Birincisi: Hayvan kabileleri adına, bitki topluluklarına karşı olan yoğun ilişkileri ilanla görevlidir.
İkincisi: Rahman’ın rızka muhtaç misafirleri hükmündeki hayvanlar tarafından, Kerim olan Rızık Verici tarafından gönderilen hediyeleri alkışlamak ve sevinçlerini ilan etmekle görevli bir Rabbani hatiptir.
İkincisi: Rahman’ın rızka muhtaç misafirleri hükmündeki hayvanlar tarafından, Kerim olan Rızık Verici tarafından gönderilen hediyeleri alkışlamak ve sevinçlerini ilan etmekle görevli bir Rabbani hatiptir.
Üçüncüsü: Kendi türünden olanlara yardım için gönderilen bitkilere karşı güzel bir karşılama yapmayı, herkesin huzurunda göstermektir.
Dördüncüsü: Hayvan türünün bitkilere aşk derecesine varan şiddetli ihtiyacını, bitkilerin güzel yüzlerine karşı mübarek başları üstünde beyan etmektir.
Beşincisi: Yücelik, Güzellik ve İkram Sahibi Mülkün Malikinin merhamet dergâhına en latif bir tesbihi, en latif bir şevk içinde, gül gibi en latif bir yüzde sunmaktır.
İşte bu beş gaye gibi başka manalar da vardır. Bu manalar ve gayeler, bülbülün Yüce Allah hesabına yaptığı amelin gayesidir. Bülbül kendi diliyle konuşur. Biz bu manaları onun hüzünlü sözlerinden anlıyoruz –meleklerin ve ruhanilerin anladığı gibi– kendisi nağmelerinin manasını tam olarak bilmese de, bizim anlamamıza zarar vermez. “Dinleyen, söyleyenden daha iyi anlar” meşhurdur. Hem bülbülün bu gayeleri detaylarıyla bilmemesi, onların olmamasına delalet etmez. En azından saat gibi, sana vakitleri bildirir ama kendisi ne yaptığını bilmez. Onun bilmemesi, senin bilmene zarar vermez.
Ama o bülbülün cüzi maaşı ise, o tebessüm eden ve gülen güzel gül çiçeklerini seyretmekle aldığı zevk ve onlarla sohbet edip dertlerini dökmekle aldığı lezzettir. Demek ki, onun hüzünlü nağmeleri, hayvani acılardan gelen şikayetler değil, belki Rahman’ın lütuflarından gelen teşekkürlerdir.
Bülbüle; arıyı, dölleyici erkek hayvanı, örümceği, karıncayı ve diğer küçük hayvanların bülbüllerini kıyas et. Her birinin amellerinin bülbül gibi pek çok gayesi vardır. Onlar için de cüzi bir maaş hükmünde özel bir zevk, hizmetlerinin içine yerleştirilmiştir. O zevk ile Rabbani sanattaki mühim gayelere hizmet ediyorlar. Nasıl ki bir padişah gemisinde bir asker dümencilik edip cüzi bir maaş alır, öyle de Sübhani hizmette bulunan bu hayvanların da cüzi birer maaşları vardır.
Bülbül Bahsine Bir Ek
Sakın zannetme ki bu ilan, dellallık ve tesbihat nağmeleriyle şakımak sadece bülbüle mahsustur. Aksine, türlerin çoğunun her birinin bülbül gibi bir sınıfı vardır ki, o türün en latif hislerini, en latif bir tesbih ile, en latif nağmelerle temsil edecek birer latif ferdi veya fertleri bulunur. Özellikle sinek ve böceklerin bülbülleri hem çoktur hem de çeşit çeşittirler. Onlar, bütün kulağı olanların, en küçük hayvandan en büyüğüne kadar olanların başlarında tesbihatlarını güzel nağmelerle onlara işittirip onları zevklendirirler.
Onlardan bir kısmı gecedir. Gecede sessizliğe dalan ve sükunete bürünen bütün küçük hayvanların kaside okuyan dostları, gecenin sessizliğinde ve varlıkların sükutunda onların tatlı dilli konuşmacılarıdır. Ve o tenha mecliste yapılan gizli zikrin dairesinde birer kutupturlar ki, her biri onları dinler, kendi kalpleriyle Yüce Yaratıcılarına bir nevi zikir ve tesbih ederler.
Diğer bir kısmı gündüzcüdür. Gündüzleri ağaçların minberlerinde, bütün canlıların başlarında, yaz ve bahar mevsimlerinde yüksek sesleriyle, latif nağmelerle ve ahenkli tesbihatla Rahman ve Rahim olan Allah’ın rahmetini ilan ederler. Güya bir cehri zikir halkasının reisi gibi, işitenlerin cezbelerini harekete geçirirler ki, o vakit işitenlerin her birisi kendine has bir dille ve özel bir sesle Yüce Yaratıcısının zikrine başlar. Demek ki her bir varlık türünün, hatta yıldızların bile bir zikir lideri ve nur saçan bir bülbülü vardır.
Fakat bütün bülbüllerin en üstünü, en şereflisi, en nurlusu, en parlağı, en azametlisi, en kerimi, sesi en yüksek, vasfı en parlak, zikri en tam, şükrü en genel, mahiyeti en mükemmel ve sureti en güzel olanı; kâinat bostanında, yeryüzü ve gökyüzünün bütün varlıklarını latif nağmeleriyle, leziz şakımalarıyla, yüce tesbihatıyla vecde ve cezbeye getiren, insanlık türünün şanlı bülbülü ve Ademoğullarının Kur’an sahibi bülbülü: Arap Peygamberi Muhammed’dir.
*Aleyhi ve alâ âlihî ve emsâlihî efdalu’s-salâti ve ecmelü’t-teslîmât* (O’na, ailesine ve benzerlerine salatların en üstünü ve selamların en güzeli olsun.)
Kısacası: Kâinat sarayında hizmet eden hayvanlar, tekvini emirlere tam bir itaatle uyup, fıtratlarındaki gayeleri güzel bir şekilde ve Cenab-ı Hakk’ın adıyla göstererek, hayatlarının vazifelerini harika bir tarzda Cenab-ı Hakk’ın kuvvetiyle işlemekle ettikleri tesbihat ve ibadetler, onların Yüce Yaratıcı ve Hayat Verici’nin dergâhına sundukları hediye ve selamlardır.
Üçüncü kısım işçiler: Bitkiler ve cansızlardır. Onların cüzi iradeleri olmadığı için maaşları yoktur. Amelleri tamamen Allah içindir ve Cenab-ı Hakk’ın iradesiyle, ismiyle, hesabıyla, güç ve kuvvetiyledir. Fakat bitkilerin gidişatından hissediliyor ki, onların döllenme ve üreme görevlerinde ve meyvelerin terbiyesinde bir çeşit lezzetleri vardır. Fakat hiç acı çekmezler. Hayvan irade sahibi olduğu için, lezzetle beraber elemi de vardır. Cansızların ve bitkilerin amellerinde irade devreye girmediği için, eserleri de irade sahibi olan hayvanların amellerinden daha mükemmel olur. İrade sahibi olanların içinde, arı gibi vahiy ve ilhamla aydınlananların amelleri, cüzi iradesine güvenenlerin amellerinden daha mükemmeldir.
Yeryüzü tarlasında bitkilerin her bir topluluğu, hal dili ve kabiliyet diliyle Hikmet Sahibi Yaratıcı’dan talep eder, dua ederler ki: “Ey Rabbimiz! Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün her bir tarafında topluluğumuzun bayrağını dikerek Rablığının saltanatını dilimizle ilan edelim. Ve yeryüzü mescidinin her bir köşesinde sana ibadet etmek için bize başarı ver. Ve yeryüzü sergisinin her bir tarafında senin güzel isimlerinin nakışlarını, senin harika ve antika sanatlarını kendi dilimizle sergilemek için bize bir yaygınlık ve seyahat gücü ver.” derler.
Hikmet Sahibi Yaratıcı onların manevi dualarını kabul eder ki, bir topluluğun tohumlarına kıldan kanatçıklar verir, her tarafa uçup giderler. Toplulukları adına ilahi isimleri okuturlar (çoğu dikenli bitki ve bir kısım sarı çiçeklerin tohumları gibi). Ve bir kısmına da insana lazım veya hoşuna gidecek güzel bir et verir, insanı ona hizmetkâr edip her tarafa ektirir. Bazı topluluklarına da hazmedilemeyecek sert bir kemik üzerinde hayvanların yutacağı bir et verir ki, hayvanlar onu pek çok tarafa dağıtırlar. Bazılarına da çengeller verip temas eden her şeye yapışır, başka yerlere giderek topluluklarının bayrağını dikerler, Yüce Sanatkâr’ın antika sanatını sergilerler. Ve bir kısmına da acıdüvelek denilen bitki gibi, saçmalı tüfek gibi bir kuvvet verir ki, vakti geldiğinde meyvesi olan hıyarcık düşer, saçmalar gibi birkaç metre yerlere tohumcuklarını atar, eker. Yüce Yaratıcı’nın zikir ve tesbihini çok sayıda dille söylettirmeye çalışırlar. İşte buna göre kıyas et.
Hikmet Sahibi Yaratıcı ve Her Şeye Gücü Yeten Bilge, tam bir düzenle her şeyi güzel yaratmış, güzel donatmış, güzel gayelere yöneltmiş, güzel görevlerle vazifelendirmiş, güzel tesbihat yaptırıyor, güzel ibadet ettiriyor. Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, sapkınlığı karıştırma; çirkinleştirme, çirkin yapma, çirkin olma.
Dördüncü kısım: İnsandır. Şu kâinat sarayında bir nevi hizmetkâr olan insanlar, hem meleklere hem de hayvanlara benzer. Külli kullukta, genel denetimde, kapsamlı marifette, Rablığın dellallığında meleklere benzerler. Belki insan daha kapsamlıdır. Fakat insanın şerli ve iştahlı bir nefsi bulunduğundan, meleklerin aksine olarak çok önemli yükselişlere ve alçalışlara maruzdur. Hem insan, amelinde nefsi için bir haz ve zatı için bir pay aradığı için hayvana benzer. Öyleyse insanın iki maaşı vardır: Biri cüzi, hayvani ve peşindir. İkincisi meleki, külli ve ertelenmiştir.
Şimdi, insanın vazifesiyle maaşı, yükseliş ve alçalışları, geçmiş yirmi üç Söz’de kısmen geçmiştir. Özellikle On Birinci ve Yirmi Üçüncü Söz’de daha fazla açıklanmıştır. Bu yüzden burada kısaca değinip kapıyı kapatıyoruz. Merhametlilerin en merhametlisinden rahmet kapılarını bize açmasını ve bu Söz’ün tamamlanmasında yardımını bize yoldaş eylemesini niyaz ederek, kusurumuzun ve hatamızın affını talep ederek bitiriyoruz.
#### Beşinci Dal
Beşinci Dal’ın beş meyvesi vardır.
Birinci Meyve: Ey nefsine tapan nefsim! Ey dünyaya tapan arkadaşım! Sevgi (muhabbet), bu kâinatın varlık sebebidir. Hem bu kâinatın bağıdır, hem de bu kâinatın nuru ve hayatıdır. İnsan, kâinatın en kapsamlı bir meyvesi olduğu için, kâinatı kaplayacak bir sevgi, o meyvenin çekirdeği olan kalbine yerleştirilmiştir. İşte böyle sonsuz bir sevgiye layık olacak varlık, ancak sonsuz bir kemal sahibi olabilir.
İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın fıtratına, korku ve sevgiye alet olacak iki cihaz yerleştirilmiştir. Bu sevgi ve korku, her halükarda ya yaratılmışlara ya da Yaratıcı’ya yönelecektir. Halbuki yaratılmışlardan korkmak, acı verici bir beladır. Yaratılmışlara sevgi duymak da belalı bir musibettir. Çünkü sen öylelerinden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya yalvarışını kabul etmez. Bu durumda korku, acı bir beladır.
Sevgi ise, sevdiğin şey ya seni tanımaz, “Allah’a ısmarladık” demeden gider –gençliğin ve malın gibi– ya da sevgin yüzünden seni aşağılar. Görmüyor musun ki, mecazi aşklarda yüzde doksan dokuzu sevdiğinden şikâyet eder. Çünkü Samed’in (hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın) aynası olan kalbin içiyle, puta benzeyen dünyevi sevgililere taparcasına bağlanmak, o sevgililerin nazarında ağır gelir, itici bulunur ve reddedilir. Zira fıtrat, fıtri ve layık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvani sevgiler konumuzun dışındadır.)
Demek ki sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni aşağılıyor, ya sana eşlik etmiyor, senin isteğine rağmen senden ayrılıyor. Madem öyledir; bu korku ve sevgiyi öyle Birisine yönelt ki, senin korkun lezzetli bir alçakgönüllülük olsun, sevgin ise zilletsiz bir saadet olsun.
Evet, Yüce Yaratıcı’dan korkmak, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup sığınmak demektir. Korku, bir kamçıdır; seni O’nun rahmetinin kucağına atar. Bilindiği gibi, mesela bir anne, bir yavrusunu korkutup göğsüne çeker. O korku, o yavruya son derece lezzetlidir, çünkü şefkat dolu bir sineye çekilmektedir. Halbuki bütün annelerin şefkati, ilahi rahmetin sadece bir parıltısıdır.
Demek ki, Allah korkusunda büyük bir lezzet vardır. Madem Allah korkusunun böyle bir lezzeti varsa, Allah sevgisinde ne kadar sonsuz bir lezzet bulunduğu anlaşılır. Hem Allah’tan korkan, başkalarının kasvetli, belalı korkusundan kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için, mahlukata duyduğu sevgi de ayrılık acısı vermez, elemli olmaz.
Evet, insan önce kendini sever. Sonra yakınlarını, sonra milletini, sonra canlı varlıkları, sonra kâinatı ve dünyayı sever. Bu dairelerin her birisiyle ilgilidir. Onların lezzetleriyle zevk alabilir, elemleriyle acı çekebilir. Halbuki bu karmaşık alemde ve sürekli dönen rüzgârda hiçbir şey yerinde durmadığından, zavallı insan kalbi her zaman yaralanır. Ellerinin yapıştığı şeyler, o şeyler gidip ellerini parçalar, belki koparır. Daima ızdırap içinde kalır veya gafletle sarhoş olur.
Madem öyledir, ey nefis! Aklın varsa, bütün o sevgileri topla, hakiki sahibine ver, bu belalardan kurtul. Bu sonsuz sevgiler, sonsuz bir kemal ve cemal sahibine mahsustur. Ne zaman hakiki sahibine verdin, o zaman bütün eşyayı O’nun adıyla ve O’nun aynası olduğu için ızdırapsız sevebilirsin. Demek ki bu sevgi, doğrudan doğruya kâinata harcanmamalıdır. Yoksa sevgi en lezzetli bir nimet iken, en acı bir azap olur.
Bir yön kaldı ki, en önemlisi de odur: Ey nefis! Sen, sevgini kendi nefsine harcıyorsun. Sen, kendi nefsini kendine mabud ve sevgili yapıyorsun. Her şeyi nefsine feda ediyorsun, adeta bir nevi rablık veriyorsun. Halbuki sevginin sebebi ya kemaldir; çünkü kemal zatında sevilir. Ya menfaattir, ya lezzettir, yahut iyiliktir veya bunlar gibi bir sebeple sevgi duyulur.
Şimdi ey nefis! Birkaç Söz’de kesin olarak ispat ettik ki, senin asıl mahiyetin kusur, noksanlık, fakirlik ve acizlikten yoğrulmuştur. Tıpkı karanlığın derecesine göre nurun parlaklığını göstermesi gibi, sen de bu zıtlıklarla Yüce Yaratıcı’nın kemaline, cemaline, kudretine ve rahmetine aynalık ediyorsun.
Demek ey nefis! Nefsine sevgi değil, belki düşmanlık etmelisin veya ona acımalısın veya tatmin olduktan sonra şefkat göstermelisin. Eğer nefsini seversen –çünkü senin nefsin lezzet ve menfaatin kaynağıdır, sen de lezzet ve menfaatin zevkine düşkünsün– o zerre hükmündeki nefsani lezzet ve menfaati, sonsuz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Ateşböceği gibi olma. Çünkü o, bütün dostlarını ve sevdiği şeyleri karanlığın dehşetine boğar, kendindeki küçücük bir parıltıyla yetinir. Zira nefsani lezzet ve menfaatinle birlikte, bütün ilgili olduğun, bütün menfaatlerinden yararlandığın ve mutluluklarıyla mutlu olduğun varlıkların ve bütün kâinatın menfaatleri ve nimetleri, iltifatına tabi olan Ezelî bir Sevgili’yi sevmen gerekir. Ta ki, hem kendinin hem de bütün onların saadetiyle zevk alasın. Hem Mutlak Kemal’in sevgisinden aldığın sonsuz bir lezzeti tadabilesin.
Zaten sana, sende senin nefsine olan şiddetli sevgin, O’nun zatına karşı olan zati sevgidir ki, sen kötüye kullanarak kendi zatına harcıyorsun. Öyleyse nefsindeki “ben”i yırt, “O”nu göster. Ve kâinata dağılmış bütün sevgilerin, O’nun isim ve sıfatlarına karşı verilmiş bir sevgidir. Sen kötüye kullanmışsın, cezasını da çekiyorsun. Çünkü yerinde harcanmayan gayrimeşru bir sevginin cezası, merhametsiz bir musibettir. Rahman ve Rahim ismiyle, hurilerle süslenmiş cennet gibi senin bütün arzularını toplayan bir meskeni, senin cismani heveslerin için hazırlayan ve diğer isimleriyle senin ruhunun, kalbinin, sırrının, aklının ve diğer latifelerinin arzularını tatmin edecek ebedi ihsanlarını o cennette sana hazırlayan ve her bir isminde manevi pek çok ihsan ve kerem hazinesi bulunan Ezelî bir Sevgili’nin, elbette bir zerre sevgisi kâinata bedel olabilir. Kâinat ise, O’nun sevgi tecellisinin küçük bir parçasına bile bedel olamaz. Öyleyse o Ezelî Sevgili’nin, kendi Habibine söylettiği şu ezelî fermanı dinle ve ona uy:
*İn kuntum tuhibbûnallâhe fettebi’ûnî yuhbibkumullâh* (Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.)
İkinci Meyve: Ey nefis! Kulluk (ubudiyet), gelecekteki bir mükâfatın öncüsü değil, aksine geçmişteki bir nimetin neticesidir. Evet, biz ücretimizi almışız; ona göre hizmetle ve kullukla görevliyiz.
Çünkü ey nefis! Sırf hayır olan varlığı sana giydiren Yüce Yaratıcı, sana iştahlı bir mide verdiğinden Rezzak ismiyle bütün yiyecekleri bir nimet sofrası içinde senin önüne koymuştur.
Sonra sana duyarlı bir hayat verdiğinden, o hayat da bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki yeryüzü kadar geniş bir nimet sofrasını o ellerin önüne koymuştur.
Sonra manevi pek çok rızık ve nimet isteyen insanlığı sana verdiğinden, mülk ve melekût alemi gibi geniş bir nimet sofrasını, o insanlık midesinin önüne ve aklın eli yetişecek ölçüde sana açmıştır.
Sonra sonsuz nimetler isteyen, hadsiz rahmetin meyveleriyle beslenen ve büyük insanlık olan İslamiyet’i ve imanı sana verdiğinden, imkânlar dairesiyle birlikte güzel isimler (Esma-i Hüsna) ve kutsal sıfatların dairesini kapsayan bir nimet, saadet ve lezzet sofrasını sana açmıştır.
Sonra imanın bir nuru olan sevgiyi sana vermekle, sonsuz bir nimet, saadet ve lezzet sofrasını sana ihsan etmiştir.
Yani, cismaniyetin itibarıyla küçük, zayıf, aciz, değersiz, sınırlı ve mahdut bir parçaydın. O’nun ihsanıyla küçük bir parçadan, nurlu bir bütün hükmüne geçtin. Zira sana hayatı vermekle cüz’iyetten bir nevi külliyete, insanlığı vermekle hakiki külliyete, İslamiyet’i vermekle yüce ve nurlu bir külliyete, marifet ve muhabbeti vermekle de kuşatıcı bir nura seni çıkarmış.
İşte ey nefis! Sen bu ücreti almışsın. Kulluk gibi lezzetli, nimetli, rahat ve hafif bir hizmetle görevlisin. Halbuki buna da tembellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, sanki eski ücretler yetmiyormuş gibi çok büyük şeyler istiyorsun ve hükmedercesine bir tavır takınıyorsun. Ve hem “Niçin duam kabul olmadı?” diye nazlanıyorsun. Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenab-ı Hak, cenneti ve ebedi saadeti sırf kendi lütfu ve keremiyle ihsan eder. Sen daima O’nun rahmetine ve keremine sığın, O’na güven ve şu fermanı dinle:
*Kul bifadlillâhi ve birahmetihî fe bizâlike felyefrahû, huve hayrun mimmâ yecma’ûn* (De ki: Ancak Allah’ın lütfu ve rahmetiyle sevinsinler. Bu, onların biriktirdikleri her şeyden daha hayırlıdır.)
Eğer desen: “Bu kapsamlı ve sınırsız nimetlere karşı, bu sınırlı ve cüzi şükrümle nasıl karşılık verebilirim?”
Cevap: Külli bir niyetle, sınırsız bir inançla…
Mesela, nasıl ki bir adam beş kuruş değerinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer ve görür ki her biri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey efendim! Bütün bu kıymetli hediyeleri kendi adıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara layıksın. Eğer benim gücüm olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.” İşte hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve halkının sadakat ve hürmet derecelerine bir alamet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o zavallının o büyük ve külli niyetini, arzusunu ve o güzel, yüksek inanç liyakatini en büyük bir hediye gibi kabul eder.
Aynen öyle de, aciz bir kul namazında *Ettahiyyâtü lillâh* der. Yani, bütün mahlukatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri kulluk hediyelerini, ben kendi hesabıma, tamamını sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar selam ve hürmet sunardım. Hem sen onlara hem de daha fazlasına layıksın. İşte bu niyet ve inanç, pek geniş ve külli bir şükürdür. Bitkilerin tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir.
Hem mesela bir kavun, kalbinde çekirdekler suretinde bin niyet eder ki, “Ey Yaratıcım! Senin güzel isimlerinin nakışlarını yeryüzünün pek çok yerinde ilan etmek isterim.” Cenab-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceğini bildiği için, onların niyetlerini fiili bir ibadet gibi kabul eder. “Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır” hadisi bu sırra işaret eder. Hem
*Sübhâneke ve bihamdike adede halkıke ve rıdâe nefsike ve zinete arşike ve midâde kelimâtike ve nüsebbihuke bi-cemî’i tesbîhâti enbiyâike ve evliyâike ve melâiketike* (Seni, yarattıklarının sayısı, Zâtının rızası, Arşının ağırlığı ve kelimelerinin mürekkebi kadar hamdinle tesbih ederiz. Ve seni, bütün peygamberlerinin, velilerinin ve meleklerinin tesbihleriyle tesbih ederiz) gibi sınırsız sayıda tesbih etmenin hikmeti bu sırdan anlaşılır.
Hem nasıl bir subay, bütün askerlerinin toplam hizmetlerini kendi adına padişaha sunar. Öyle de, mahlukata yöneticilik yapan, hayvanlara ve bitkilere komutanlık eden, yeryüzündeki varlıklara halifelik etme kabiliyetinde olan ve kendi özel aleminde kendini herkese vekil gören insan, *İyyâke na’budu ve iyyâke nesta’în* (Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz) der. Bütün halkın ibadetlerini ve yardımlarını kendi adına Yüce Mabud’una sunar. Hem
*Sübhâneke bi-cemî’i tesbîhâti cemî’i mahlûkâtike ve bi-elsineti cemî’i masnûâtike* (Seni, bütün yarattıklarının bütün tesbihleriyle ve bütün sanat eserlerinin dilleriyle tesbih ederiz) der. Bütün varlıkları kendi hesabına konuşturur. Hem
*Allâhümme salli alâ Muhammedin bi-adedi zerrâti’l-kâinâti ve mürekkebâtihâ* (Allah’ım! Kâinatın zerreleri ve bileşenleri sayısınca Muhammed’e salat et) der. Her şey adına bir salavat getirir. Çünkü her şey, Ahmedî nur (Aleyhissalatu Vesselam) ile ilgilidir. İşte tesbihatlarda, salavatlarda hadsiz sayıların hikmetini anla.
Üçüncü Meyve: Ey nefis! Az bir ömürde sınırsız bir ahiret ameli istersen, ömrünün her bir dakikasını bir ömür kadar faydalı görmek istersen ve alışkanlıklarını ibadete, gafletini huzura çevirmeyi seversen, Sünnet-i Seniyye’ye uy. Çünkü bir şer’i muameleye uygun hareket ettiğin zaman, bu bir nevi huzur verir, bir nevi ibadet olur ve ahirete yönelik pek çok meyve verir.
Mesela, bir şey satın aldın. Şer’i icap ve kabulü uyguladığın anda, o sıradan alışverişin bir ibadet hükmünü alır. O şer’i hükmü hatırlamak, bir vahiy tasavvuru verir. O da Şâri’i (kanun koyucuyu) düşünmekle bir ilahi yöneliş sağlar. O da bir huzur verir.
Demek ki, Sünnet-i Seniyye’ye uygun hareket etmekle, bu fani ömür ebedi meyveler verecek ve bir ebedi hayata vesile olacak faydalar elde edilir.
*Fe âminû billâhi ve resûlihi’n-nebiyyi’l-ümmiyyi’llezî yu’minu billâhi ve kelimâtihî vettebi’ûhu leallekum tehtedûn* (Öyleyse Allah’a ve O’nun Allah’a ve kelimelerine iman eden ümmi peygamber olan Resulüne iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız) fermanını dinle. Şeriat ve Sünnet-i Seniyye’nin hükümleri içinde yansımaları yayılan güzel isimlerin her birinin tecelli feyzine kapsamlı bir ayna olmaya çalış.
Dördüncü Meyve: Ey nefis! Dünya ehline, özellikle sefahat ehline, özellikle de küfür ehline bakıp onların dış görünüşteki süslerine ve aldatıcı gayrimeşru lezzetlerine aldanıp onları taklit etme. Çünkü sen onları taklit etsen, onlar gibi olamazsın. Çok daha aşağılara düşersin. Hayvan dahi olamazsın. Çünkü başındaki akıl, uğursuz bir alet olur ve sürekli başını döver.
Mesela, nasıl ki bir saray olsa ve büyük bir dairesinde büyük bir elektrik lambası bulunsa, o elektrikten kollara ayrılmış ve ona bağlı küçük küçük elektrikler, küçük odalara taksim edilmiş olsa. Şimdi birisi o büyük elektrik lambasının düğmesini çevirip ışığı kapatsa, bütün odalar derin bir karanlığa ve yalnızlığa düşer. Ve başka bir sarayda, büyük elektrik lambasıyla bağlantılı olmayan, her odada ayrı küçük elektrik lambaları bulunsa, o saray sahibi büyük lambanın düğmesini çevirerek kapatsa bile, diğer odalarda ışıklar bulunabilir, işini görebilir ve hırsızlar bundan faydalanamaz.
İşte ey nefsim! Birinci saray, bir Müslüman’dır. Hazret-i Peygamber Aleyhissalatu Vesselam, onun kalbinde o büyük elektrik lambasıdır. Eğer onu unutsa, Allah korusun kalbinden onu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabul edemez. Belki ruhunda hiçbir kemalatın yeri kalamaz, hatta Rabbini de tanımaz. Mahiyetindeki bütün odalar ve latifeler karanlığa düşer ve kalbinde müthiş bir tahribat ve yalnızlık olur. Acaba bu tahribat ve yalnızlığa karşılık hangi şeyi kazanıp onunla teselli bulabilirsin? Hangi menfaati bulup o tahribatın zararını onunla tamir edebilirsin?
Halbuki yabancılar, o ikinci saraya benzerler. Hazret-i Peygamber Aleyhissalatu Vesselam’ın nurunu kalplerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir veya kalabileceğini zannederler. Onların manevi ve ahlaki kemallerine kaynak olacak Hazret-i Musa ve İsa Aleyhimesselam’a bir nevi imanları ve Yaratıcılarına bir çeşit inançları kalabilir.
Ey emreden nefis! Eğer desen: “Ben yabancı değil, hayvan olmak isterim.” Sana kaç defa söylemiştim: “Hayvan gibi olamazsın. Çünkü kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokadıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise elemsiz güzel bir lezzet alır, zevk eder. Öyleyse önce aklını çıkar at, sonra hayvan ol. Hem *kel-en’âmi bel hum edall* (Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdırlar) terbiye tokadını gör.”
Beşinci Meyve: Ey nefis! Defalarca söylediğimiz gibi, insan yaratılış ağacının meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en kapsamlıdır; her şeye bakar ve her şeyin birlik yönünü içinde saklayan bir kalp çekirdeği taşır. Yüzü ise çokluğa, geçiciliğe ve dünyaya bakan bir varlıktır. Kulluk ise, onun yüzünü fenadan bekaya, halktan Hakk’a, çokluktan birliğe, sondan başlangıca çeviren bir vuslat ipi veya başlangıç ile son arasında bir birleşme noktasıdır.
Nasıl ki tohum olacak kıymetli ve bilinçli bir meyve, ağacın altındaki canlılara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, sıradan bir meyve gibi zayi olacaktır. Eğer o meyve, dayanak noktasını bulsa, içindeki çekirdeğin bütün ağacın birlik yönünü tutmakla birlikte, ağacın devamına ve hakikatinin sürmesine vasıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içindeki tek bir çekirdek, ebedi bir hayat içinde daimi ve külli bir hakikate ayna olur.
Aynen öyle de, insan eğer çokluğa dalıp kâinat içinde boğulur, dünyanın sevgisiyle sersemleyip fanilerin tebessümlerine aldanır, onların kucaklarına atılırsa, elbette sonsuz bir hüsrana düşer. Hem yokluğa hem faniye hem de hiçliğe düşer. Hem manen kendini idam eder. Eğer Kur’an diliyle kalp kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, birliğe yönelse, kulluk miracıyla kemalatın zirvesine çıkabilir. Baki bir insan olur.
Ey nefsim! Madem hakikat böyledir ve madem İbrahim Milleti’ndensin (Aleyhisselam), İbrahim gibi *lâ uhibbu’l-âfilîn* (Ben batanları sevmem) de ve Baki olan Sevgili’ye yüzünü çevir ve benim gibi şöyle ağla:
(Buradaki Farsça beyitler, On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı’nda yazıldığı için burada yazılmamıştır.)
*
[1] Haşiye: Hatta bir gün kedilere baktım. Yalnız yemeklerini yediler, oynadılar, yattılar. Aklıma geldi: “Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübarek denilir?” Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi. Açık bir şekilde “Ya Rahîm, Ya Rahîm, Ya Rahîm, Ya Rahîm” diyerek, sanki aklıma gelen itirazı ve aşağılamayı, kendi topluluğu adına reddedip yüzüme çarptı.
Aklıma geldi: “Acaba bu zikir bu ferde mi mahsustur, yoksa türüne mi geneldir? Ve bunu işitmek sadece benim gibi haksız bir itirazcıya mı özeldir, yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?” Sonra sabahleyin başka kedileri dinledim. Gerçi onunki gibi açık değil, fakat farklı derecelerde aynı zikri tekrar ediyorlar. Başlangıçta hırıltılarının arkasında “Ya Rahîm” fark ediliyor. Gittikçe hırıltıları, mırıltıları aynı “Ya Rahîm” oluyor. Mahreçsiz, fasih ve hüzünlü bir zikir haline geliyor. Ağzını kapar, güzelce “Ya Rahîm” çeker. Yanıma gelen kardeşlerime anlattım. Onlar da dikkat ettiler ve “Bir derece işitiyoruz” dediler.
Sonra kalbime geldi: “Acaba bu ismin özellikle seçilmesinin sebebi nedir? Ve neden insan diliyle zikrediyorlar da hayvan diliyle etmiyorlar?” Kalbime geldi: Bu hayvanlar çocuk gibi çok nazlı, nazik ve insanla iç içe bir arkadaş olduklarından, çok şefkat ve merhamete muhtaçtırlar. Okşandıkları zaman hoşlarına giden iltifatları gördüklerinde, o nimete bir şükür olarak, köpeğin aksine sebepleri bırakıp, sadece kendi Rahim olan Yaratıcılarının rahmetini kendi alemlerinde ilan ederek, gaflet uykusunda olan insanları uyarır ve “Ya Rahîm” nidasıyla, kimden yardım gelir ve kimden rahmet beklenir, bunu sebeplere tapanlara ihtar ediyorlar.
[2] Haşiye: Her tabakada dahi üç taife var. Temsildeki üç misal, her tabakadaki o üç taifeye, belki dokuz taifeye bakar. Yoksa üç tabakaya değil.
[3] Haşiye: Bülbül şairane konuştuğu için, bu bahsimiz de bir parça şairane düşüyor. Fakat hayal değil, hakikattir.
Lügatçeli Metin
Yirmi Dördüncü Söz
Şu Söz beş daldır.
Dördüncü Dal’a dikkat et. Beşinci Dal’a yapış çık, meyvelerini kopar al.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm)
(Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla)
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى
(Okunuşu: Allâhu lâ ilâhe illâ hû, lehü’l-esmâü’l-hüsnâ)
(Meali: O Allah ki, Ondan başka ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur.)
Şu âyet-i celilenin (yüce, şerefli ayetinin) şecere-i nuraniyesinin (nurdan ağacının) çok hakikatlerinden bir hakikatinin beş dalına işaret ederiz.
Birinci Dal
Nasıl ki bir sultanın kendi hükûmetinin dairelerinde ayrı ayrı unvanları (makamları) ve raiyetinin (halkının) tabakalarında başka başka nam (ad) ve vasıfları (özellikleri) ve saltanatının mertebelerinde (derecelerinde) çeşit çeşit isim ve alâmetleri (işaretleri) vardır. Mesela, adliye (adalet) dairesinde “hâkim-i âdil (adaletli yargıç)” ve mülkiyede (devlet yönetiminde) “sultan” ve askeriyede (askerlikte) “kumandan-ı a’zam (en büyük komutan)” ve ilmiyede (ilim alanında) “halife”… Daha buna kıyasen (benzeterek) sair (diğer) isim ve unvanlarını bilsen anlarsın ki bir tek padişah, saltanatının dairelerinde ve tabaka-i hükûmet mertebelerinde (hükümet katmanlarının derecelerinde) bin isim ve unvana sahip olabilir. Güya (sanki) o hâkim, her bir dairede şahsiyet-i maneviye (manevi kişilik) haysiyetiyle (itibarıyla) ve telefonuyla mevcud (var) ve hazırdır; bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizamıyla (düzeniyle), mümessiliyle (temsilcisiyle) meşhud (görülen) ve nâzırdır (gözlemleyendir); görünür, görür. Ve her bir mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle mutasarrıf (idare eden) ve basîrdir (görendir); idare eder, bakar.
Öyle de ezel ebed Sultanı olan Rabbü’l-âlemîn (alemlerin Rabbi) için rububiyetinin (Rabliğinin, terbiye ediciliğinin) mertebelerinde ayrı ayrı fakat birbirine bakar şe’n (ilahi iş, hal) ve namları (adları) ve uluhiyetinin (ilahlığının) dairelerinde başka başka fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları (alametleri) ve haşmet-nüma (görkemli) icraatında (uygulamalarında) ayrı ayrı fakat birbirine benzer temessül (beliriş, görünüş) ve cilveleri (tecellileri) ve kudretinin tasarrufatında (idare etmelerinde) başka başka fakat birbirini ihsas eder (hissettiren) unvanları (makamları) var. Ve sıfatlarının tecelliyatında (yansımalarında) başka başka fakat birbirini gösterir mukaddes (kutsal) zuhuratı (ortaya çıkışları) var. Ve ef’alinin (fiillerinin) cilvelerinde çeşit çeşit fakat birbirini ikmal eder (tamamlayan) hikmetli tasarrufatı (idare edişleri) var. Ve rengârenk sanatında ve mütenevvi (çeşitli) masnuatında (sanat eserlerinde) çeşit çeşit fakat birbirini temaşa eder (seyreden) haşmetli (görkemli) rububiyatı (terbiye edicilikleri) vardır.
Bununla beraber kâinatın her bir âleminde, her bir taifesinde (grubunda), esma-i hüsnadan (Allah’ın güzel isimlerinden) bir ismin unvanı (makamı) tecelli eder. O isim o dairede hâkimdir. Başka isimler orada ona tabidirler (bağlıdırlar), belki onun zımnında (içinde, kapsamında) bulunurlar.
Hem mahlukatın (yaratılmışların) her bir tabakasında az ve çok, küçük ve büyük, has (özel) ve âmm (genel) her birisinde has (özel) bir tecelli (yansıma), has bir rububiyet (terbiye edicilik), has bir isimle cilvesi (yansıması) vardır. Yani, o isim her şeye muhit (kuşatıcı) ve âmm (genel) olduğu halde öyle bir kasd (amaç) ve ehemmiyetle (önemle) bir şeye teveccüh eder (yönelir); güya (sanki) o isim yalnız o şeye hastır (özeldir).
Hem bununla beraber Hâlık-ı Zülcelal (celal sahibi yaratıcı), her şeye yakın olduğu halde yetmiş bine yakın nurani perdeleri vardır. Mesela, sana tecelli eden Hâlık (yaratıcı) isminin mahlukıyetindeki (yaratılmışlık hâlindeki) cüz’î (kısmi) mertebesinden tut, tâ bütün kâinatın Hâlık’ı olan mertebe-i kübra (en büyük mertebe) ve unvan-ı a’zama (en yüce makama) kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyas (mukayese) edebilirsin. Demek, bütün kâinatı arkada bırakmak şartıyla mahlukıyetin (yaratılmışlığın) kapısından Hâlık isminin müntehasına (son noktasına) yetişirsin, daire-i sıfâta (sıfatlar dairesine) yanaşırsın.
Madem perdelerin birbirine temaşa eder (seyreden) pencereleri var. Ve isimler birbiri içinde görünüyor. Ve şuunat (ilahi işler, haller), birbirine bakar. Ve temessülat (belirişler, görünüşler), birbiri içine girer. Ve unvanlar (makamlar), birbirini ihsas eder (hissettirir). Ve zuhurat (ortaya çıkışlar), birbirine benzer. Ve tasarrufat (idare edişler), birbirine yardım edip itmam eder (tamamlar). Ve rububiyetin (terbiye ediciliğin) mütenevvi (çeşitli) terbiyeleri, birbirine imdat (yardım) edip muavenet (yardım) eder. Elbette gerektir ki Cenab-ı Hakk’ı bir isimle, bir unvan ile bir rububiyetle ve hâkeza (buna benzer şekilde) tanısa başka unvanları, rububiyetleri, şe’nleri (ilahi işleri), içinde inkâr etmesin. Belki her bir ismin cilvesinden (yansımasından) sair (diğer) esmaya (isimlere) intikal etmezse (geçmezse) zarar eder. Mesela, Kadîr (her şeye gücü yeten) ve Hâlık (yaratıcı) isminin eserini görse, Alîm (her şeyi bilen) ismini görmezse gaflet ve tabiat dalaletine (sapıklığına) düşebilir. Belki lâzım gelir ki onun nazarı (bakışı), daima karşısında هُوَ هُوَ اللّٰهُ okusun, görsün.
(Okunuşu: Hüve hüve Allah)
(Meali: O’dur, O’dur Allah)
Onun kulağı her şeyden قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ dinlesin, işitsin.
(Okunuşu: Kul hüvellâhu ahad)
(Meali: De ki: O Allah bir tektir)
Onun lisanı (dili) لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو بَرَابَرْ مٖيزَنَدْ عَالَمْ desin, ilan etsin.
(Okunuşu: Lâ ilâhe illâ Hû berâber mîzened âlem)
(Meali: O’ndan başka ilah yoktur, âlem (varlık) onunla (yani o bir olan Allah ile) tartılır, kıymet bulur.)
İşte Kur’an-ı Mübin (apaçık Kur’an) اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى fermanıyla (buyruğuyla), zikrettiğimiz hakikatlere işaret eder.
(Okunuşu: Allâhu lâ ilâhe illâ hû, lehü’l-esmâü’l-hüsnâ)
(Meali: O Allah ki, Ondan başka ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur.)
Eğer o yüksek hakikatleri yakından temaşa (seyretmek) etmek istersen git, fırtınalı bir denizden, zelzeleli (depremli) bir zeminden (yerden) sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Yâ Celil (ey Celil), Yâ Celil, Yâ Aziz (ey Aziz), Yâ Cebbar (ey Cebbar)” dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Yâ Cemil (ey Cemil), Yâ Cemil, Yâ Rahîm (ey Rahîm), Yâ Rahîm” diyecekler (Hâşiye[1]). Semayı (gökyüzünü) dinle. Nasıl “Yâ Celil-i Zülcemal (ey Cemal sahibi Celil)” diyor. Ve arza (yeryüzüne) kulak ver. Nasıl “Yâ Cemil-i Zülcelal (ey Celal sahibi Cemil)” diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl “Yâ Rahman (ey Rahman), Yâ Rezzak (ey Rezzak)” diyorlar. Bahardan sor. Bak nasıl “Yâ Hannan (ey Hannan), Yâ Rahman, Yâ Rahîm, Yâ Kerîm (ey Kerim), Yâ Latîf (ey Latif), Yâ Atûf (ey Atuf), Yâ Musavvir (ey Musavvir), Yâ Münevvir (ey Münevvir), Yâ Muhsin (ey Muhsin), Yâ Müzeyyin (ey Müzeyyin)” gibi çok esmayı (isimleri) işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor. Bak, nasıl bütün esma-i hüsnayı (Allah’ın güzel isimlerini) okuyor ve cephesinde yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Güya (sanki) kâinat, azîm (büyük) bir musika-i zikriyedir (zikir müziğidir). En küçük nağme (melodi), en gür nağamata (melodilere) karışmakla, haşmetli (görkemli) bir letafet (incelik) veriyor. Ve hâkeza (buna benzer şekilde) kıyas (mukayese) et.
Fakat çendan (gerçi) insan bütün esmaya (isimlere) mazhardır (ayinedir) fakat kâinatın tenevvüünü (çeşitliliğini) ve melaikenin (meleklerin) ihtilaf-ı ibadatını (ibadetlerinin farklılığını) intac (netice veren) eden tenevvü-ü esma (isimlerin çeşitliliği), insanların dahi bir derece tenevvüüne (çeşitliliğine) sebep olmuştur. Enbiyanın (peygamberlerin) ayrı ayrı şeriatları (şeriatları), evliyanın (velilerin) başka başka tarîkatları (yolları), asfiyanın (ilim ve irfan sahibi zatların) çeşit çeşit meşrepleri (farklı anlayış ve eğilimleri) şu sırdan neş’et (meydana gelmiştir) etmiştir. Mesela İsa aleyhisselâm (Allah’ın selamı üzerine olsun), sair (diğer) esma (isimler) ile beraber Kadîr (her şeye gücü yeten) ismi onda daha galiptir (üstündür). Ehl-i aşkta Vedud (seven ve sevilmeye layık olan) ismi ve ehl-i tefekkürde (düşünce ehli) Hakîm (her şeyi hikmetle yapan) ismi daha ziyade hâkimdir (baskındır).
İşte nasıl eğer bir adam hem hoca hem zabit (subay) hem adliye kâtibi (adalet kâtibi) hem mülkiye müfettişi (idari müfettiş) olsa onun her bir dairede birer nisbeti (ilişkisi), birer vazifesi, birer hizmeti, birer maaşı, birer mes’uliyeti (sorumluluğu), birer terakkiyatı (ilerleyişi) ve muvaffakıyetsizliğine (başarısızlığına) sebep birer düşman ve rakipleri oluyor. Ve padişaha karşı çok unvanlarla (makamlarla) görünüyor ve görür. Ve çok lisanlarla (dillerle) ondan meded (yardım) ister. Ve âmirinin (üstünün) çok unvanlarına (makamlarına) müracaat (başvurur) eder. Ve düşmanların şerrinden (kötülüğünden) kurtulmak için muavenetini (yardımını) çok suretlerle (şekillerle) talep (ister) eder.
Öyle de çok esmaya (isimlere) mazhar (ayine) ve çok vazifelerle mükellef (sorumlu) ve çok düşmanlara müptela (tutulmuş) olan insan; münâcatında (yakarmasında), istiazesinde (sığınmasında) çok isimleri zikreder. Nasıl ki nev-i insanın (insan türünün) medar-ı fahri (övünç kaynağı) ve elhak (gerçekten) en hakiki insan-ı kâmil (kamil insan) olan Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm (Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun), Cevşenü’l-Kebir (Büyük Cevşen) namındaki münâcatında (yakarmasında) bin bir ismiyle dua ediyor; ateşten istiaze (sığınma) ediyor. İşte şu sırdandır ki sure-i قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ۞ مَلِكِ النَّاسِ ۞ اِلٰهِ النَّاسِ ۞ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ de üç unvan (makam) ile istiazeyi (sığınmayı) emrediyor ve بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ de üç ismiyle istianeyi (yardım dilemeyi) gösteriyor.
(Okunuşu: Kul eûzü birabbinnâs. Melikinnâs. İlâhinnâs. Min şerrilvesvâsilhannâs)
(Meali: De ki: İnsanların Rabbine sığınırım. İnsanların Melikine (sahibine). İnsanların İlahına. Sinsi vesvese verenin şerrinden.)
(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm)
(Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla)
İkinci Dal
Çok esrarın (sırların) anahtarlarını tazammun (içeren) eden iki sırrı beyan (açıklar) eder.
Birinci Sır: Evliya (veliler), niçin usûl-ü imaniyede (iman esaslarında) ittifak (anlaştıkları) ettikleri halde meşhudatlarında (gördüklerinde), keşfiyatlarında (keşiflerinde) çok tehalüf (farklılık) ediyorlar? Şuhud (görme) derecesinde olan keşifleri bazen hilaf-ı vaki (gerçeğe aykırı) ve muhalif-i hak (hakikate ters) çıkıyor? Hem niçin ehl-i fikir ve nazar (düşünce ve görüş sahipleri), her biri kat’î (kesin) bürhan (delil) ile hak (doğru) telakki (kabul) ettikleri efkârlarında (düşüncelerinde), birbirine mütenakız (çelişkili) bir surette hakikati görüyorlar ve gösteriyorlar? Bir hakikat niçin çok renklere giriyor?
İkinci Sır: Enbiya-yı sâlife (geçmiş peygamberler), niçin haşr-i cismanî (bedenlerin dirilişi) gibi bir kısım erkân-ı imaniyeyi (iman esaslarını), bir derece mücmel (özet, kapalı) bırakmışlar, Kur’an gibi tafsilat (ayrıntılar) vermemişler? Sonra ümmetlerinden bir kısmı ileride o mücmel (özet) olan erkânı (esasları) inkâra (redde) kadar gitmişler? Hem niçin hakiki ârif (bilen) olan evliyanın (velilerin) bir kısmı yalnız tevhidde (birlemede) ileri gitmişler? Hattâ derece-i hakkalyakîne (hakkalyakin derecesine kadar – kesin bilginin en üst seviyesi) kadar gittikleri halde, bir kısım erkân-ı imaniye (iman esasları) onların meşreplerinde (anlayışlarında) pek az ve mücmel (özet) bir surette görünüyor. Hattâ onun içindir ki onlara tebaiyet (uymak) edenler, ileride o erkân-ı imaniyeye (iman esaslarına) lâzım olan ehemmiyeti (önemi) vermemişler; hattâ bazıları sapmışlar. Madem bütün erkân-ı imaniyenin (iman esaslarının) inkişafıyla (açığa çıkmasıyla) hakiki kemal (olgunluk) bulunur. Niçin ehl-i hakikat (hakikat ehli) bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar? Halbuki bütün esmanın (isimlerin) mertebe-i a’zamlarının (en yüce mertebelerinin) mazharı (ayinesi) ve bütün enbiyanın (peygamberlerin) serveri (efendisi) olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm (Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) ve bütün kütüb-ü mukaddesenin (kutsal kitapların) reis-i enveri (en nurlu reisi) olan Kur’an-ı Hakîm (hikmetli Kur’an), bütün erkân-ı imaniyeyi (iman esaslarını) vâzıh (açık) bir surette, pek ciddi bir ifadede ve kasdî (kasıtlı) bir tarzda tafsil (açıklamışlardır) etmişlerdir?
Evet, çünkü hakikatte hakiki kemal-i etem (en tam olgunluk) öyledir. İşte şu esrarın (sırların) hikmeti şudur ki:
İnsan çendan (gerçi) bütün esmaya (isimlere) mazhar (ayine) ve bütün kemalâta (olgunluklara) müstaiddir (elverişlidir). Lâkin (fakat) iktidarı cüz’î (kısmi), ihtiyarı cüz’î (kısmi), istidadı muhtelif (yetenekleri farklı), arzuları mütefavit (çeşitli) olduğu halde binler perdeler, berzahlar (engeller, âlemler arası geçitler) içinde hakikati taharri (araştırır) eder. Onun için hakikatin keşfinde ve hakkın şuhudunda (görülmesinde) berzahlar (engeller) ortaya düşüyor. Bazılar berzahtan (engelden) geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor. Bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin (iman esaslarının) inkişafına (açığa çıkmasına) menşe (kaynak) olamıyor. Hem esmanın (isimlerin) cilvelerinin (yansımalarının) renkleri, mazhara (ayineye) göre tenevvü (çeşitlilik) ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar (ayine) olan zat, bir ismin tam cilvesine (yansımasına) medar (sebep) olamıyor. Hem külliyet (genellik) ve cüz’iyet (kısmiyet) ve zılliyet (gölge olma) ve asliyet (asıl olma) itibarıyla cilve-i esma (isimlerin yansıması), başka başka suret (şekil) alıyor. Bazı istidat (yetenek), cüz’iyetten (kısmiyetten) geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada (yeteneklere) göre bazen bir isim galip (baskın) oluyor, yalnız kendi hükmünü icra (uygular) ediyor. O istidatta (yetenekte) onun hükmü hükümran (hakim) oluyor. İşte şu derin sırra ve şu geniş hikmete esrarlı (sırlı), geniş ve hakikat ile bir derece karışık bir temsil (benzetme) ile bazı işaretler ederiz.
Mesela, zühre (çiçek) namıyla (adıyla) nakışlı (işlenmiş) bir çiçek ve kamere (aya) âşık hayatlı bir katre (damla) ve güneşe bakan safvetli (saf) bir reşhayı (su damlası) farz ediyoruz ki her birisinin bir şuuru (bilinci), bir kemali (olgunluğu) var. Ve o kemale (olgunluğa) bir iştiyakı (arzusu) bulunuyor. Şu üç şeyde çok hakikatlere işaret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklarına (manevi yollarına) işaret eder. Ve üç tabaka ehl-i hakikate (hakikat ehline) misaldir (örnektir). (Hâşiye[2])
Birincisi: Ehl-i fikir (düşünce ehli), ehl-i velayet (velilik ehli), ehl-i nübüvvetin (peygamberlik ehlinin) işaratıdır (işaretleridir).
İkincisi: Cismanî (bedensel) cihazat (donanımlar) ile kemaline (olgunluğuna) sa’y (çaba) edip hakikate gidenleri…
Ve nefsin tezkiyesiyle (arındırılmasıyla) ve aklın istimaliyle (kullanılmasıyla) mücahede (mücadele) etmekle hakikate gidenleri…
Ve kalbin tasfiyesiyle (arınmasıyla) ve iman ve teslimiyetle hakikate gidenlerin misalleridir (örnekleridir).
Üçüncüsü: Enaniyeti (benliği) bırakmayan ve âsâra (eserlere) dalan ve yalnız istidlaliyle (çıkarımıyla) hakikate giden…
Ve ilim ve hikmetle ve akıl ve marifetle (ilimle) hakikati aramaya giden…
Ve iman ve Kur’an ile fakr (muhtaçlık) ve ubudiyetle (kullukla) hakikate çabuk giden ayrı ayrı istidatta (yetenekte) bulunan üç taifenin (grubun) hikmet-i ihtilaflarına (farklılıklarının hikmetlerine) işaret eden temsillerdir (benzetmelerdir).
İşte şu üç tabakanın terakkiyatındaki (ilerleyişindeki) sırrı ve geniş hikmeti; zühre (çiçek), katre (damla), reşha (su damlası) unvanları (adları) altında bir temsil (benzetme) ile bir derece göstereceğiz.
Mesela, güneşin kendi Hâlık’ının (yaratıcısının) izniyle ve emriyle üç çeşit tecellisi (yansıması) ve in’ikası (aksetmesi) ve ifazası (bolca vermesi) var: Birisi çiçeklere, birisi kamere (aya) ve seyyarelere (gezegenlere), birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı in’ikaslarıdır (yansımalarıdır).
Birincisi üç tarzdadır:
Biri: Küllî (genel) ve umumî (evrensel) bir tecelli (yansıma) ve in’ikasıdır (aksetmesidir) ki bütün çiçeklere birden ifazasıdır (bolca vermesidir).
Biri de: Has (özel) bir tecellidir (yansımadır) ki her bir nev’e (türe) göre bir hususi (özel) in’ikası (yansıması) vardır.
Biri de: Cüz’î (kısmi) bir tecellidir (yansımadır) ki her bir çiçeğin şahsiyetine (kişiliğine) göre bir ifazasıdır (bolca vermesidir). Şu temsilimiz (benzetmemiz), o kavle (söze) göredir ki çiçeklerin süslü renkleri, güneşin ziyasındaki (ışığındaki) yedi rengin istihale-i in’ikasiyesinden (yansıma dönüşümünden) neş’et (meydana) ediyor. Ve bu kavle (söze) göre çiçekler dahi güneşin bir çeşit âyineleridir (aynılarıdır).
İkincisi: Güneşin kamere (aya) ve seyyarelere (gezegenlere), Fâtır-ı Hakîm’in (her şeyi hikmetle ve eşsiz yaratanın) izniyle verdiği nur ve feyizdir (bereket). Şu küllî (genel) ve geniş feyiz (bereket) ve nurdan sonra kamer (ay), o ziyanın (ışığın) gölgesi hükmünde olan nuru; güneşten küllî (genel) bir surette istifade eder, sonra hususi (özel) bir tarzda denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir suret-i cüz’iyede (kısmi bir şekilde) denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffaflarına (şeffaf yerlerine) ve havanın zerrelerine ifade (belirtme) ve ifazasıdır (bolca vermesidir).
Üçüncüsü: Güneşin emr-i İlahî (ilahi emir) ile cevv-i havayı (hava boşluğunu) ve denizlerin yüzlerini birer âyine (ayna) ederek safi (saf) ve küllî (genel) ve gölgesiz bir in’ikası (yansıması) var. Sonra o güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine (damlalarına) ve havanın reşhalarına (damlalarına) ve karın şişeciklerine, her birine birer cüz’î (kısmi) aksi (yansıması), birer küçük timsalini (suretini) veriyor.
İşte güneşin her bir çiçeğe ve kamere (aya) mukabil (karşılık) her bir katreye (damlaya), her bir reşhaya (damlaya) mezkûr (adı geçen) üç cihette ikişer tarîk (yol) ile teveccüh (yönelme) ve ifazası (bolca vermesi) var:
Birinci tarîk (yol): Bi’l-asale (doğrudan doğruya, asıl olarak) doğrudan doğruya berzahsız (engelsiz), hicabsızdır (perdesizdir). Şu yol, nübüvvetin (peygamberliğin) tarîkını (yolunu) temsil eder.
İkinci yol: Berzahlar (engeller) tavassut (aracılık) eder. Âyine (ayna) ve mazharların (ayine olanların) kabiliyetleri, şemsin (güneşin) cilvelerine (yansımalarına) birer renk takıyor. Şu yol ise velayet (velilik) mesleğini temsil eder.
İşte zühre (çiçek), katre (damla), reşha (su damlası) her birisi evvelki (önceki) yolda diyebilirler ki: “Ben umum (bütün) âlem güneşinin bir âyinesiyim (aynasıyım).” Fakat ikinci yolda öyle diyemez. Belki “Ben kendi güneşimin âyinesiyim (aynasıyım) veyahut nevime (türüme) tecelli eden (yansıyan) güneşin âyinesiyim (aynasıyım).” der. Çünkü güneşi öyle tanıyor. Bütün âleme bakar bir güneşi göremiyor. Halbuki o şahsın veyahut nevinin (türünün) veya cinsinin güneşi, dar berzah (engel) içinde mahdud (sınırlı) bir kayıt altında ona görünüyor. Halbuki kayıtsız, berzahsız (engelsiz), mutlak (sınırsız) güneşin âsârını (eserlerini) o mukayyed (sınırlı) güneşe veremiyor. Çünkü bütün yeryüzünü ısıtmak, tenvir (aydınlatmak) etmek, umum (bütün) nebatat (bitkiler), hayvanatın hayatlarını tahrik (harekete geçirmek) etmek ve seyyaratı (gezegenleri) etrafında döndürmek gibi haşmet-nüma (görkemli) eserleri; o dar kayıt ve mahdud (sınırlı) berzah (engel) içinde gördüğü güneşe, şuhud-u kalbî (kalbi görme) ile veremiyor. Belki o âsâr-ı acibeyi (acayip eserleri), eğer o şuurlu (bilinçli) farz ettiğimiz üç şey, o kayıt altında gördüğü güneşe verse de sırf aklî ve imanî bir tarzda ve o mukayyed (sınırlı), ayn-ı mutlak (mutlakın aynısı) olduğunu bir teslimiyet ile verebilir. Fakat o, insan gibi akıllı farz ettiğimiz zühre (çiçek), katre (damla), reşha (su damlası) şu hükümleri, yani pek büyük âsârı (eserleri) güneşlerine isnad (dayandırmaları) etmeleri aklîdir, şuhudî (görsel) değil. Belki bazen hükm-ü imanîleri (iman hükümleri), şuhud-u kevniyelerine (kainattaki gördüklerine) müsademe (çatışma) eder. Pek güçlükle inanabilirler.
İşte, hakikate dar gelen ve bazı köşelerinde hakikatin azaları (uzuvları) görünen ve hakikatle karışık şu temsil (benzetme) içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi zühre (çiçek), katre (damla), reşha (su damlası) farz edeceğiz. Zira onlarda farz ettiğimiz şuur (bilinç) kâfi gelmiyor. Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz (bereket) alıyorlar, biz de manevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız.
İşte, sen ey dünyayı unutmayan ve maddiyata tevaggul (aşırı düşkün olan) eden ve nefsi kesafet (yoğunluk, katılık) peyda (oluşan) eden arkadaş! Sen zühre (çiçek) ol. Nasıl ki o zühre çiçeği, ziya-yı şemsten (güneş ışığından) inhilal (çözülmüş) etmiş bir renk alıyor. Ve o bir renk içinde şemsin (güneşin) timsalini (suretini) karıştırıp kendine ziynetli (süslü) bir suret (şekil) giydiriyor. Zira senin istidadın (yeteneklerin) dahi ona benzer.
Hem şu esbaba (sebeplere) dalmış Eski Said gibi mektepli feylesof (filozof) ise kamere (aya) âşık olan katre (damla) olsun ki kamer (ay), güneşten aldığı ziya zıllini (ışık gölgesini) ona verir ve onun göz bebeğine bir nur verir. O da o nur ile parlar. Fakat o katre (damla) o nur ile yalnız kameri (ayı) görür. Güneşi göremez, belki imanıyla görebilir.
Hem şu her şeyi doğrudan doğruya Cenab-ı Hak’tan bilir, esbabı (sebepleri) bir perde telakki (kabul) eder fakir adam, o da reşha (su damlası) olsun. Öyle bir reşha ki kendi zatında (özünde) fakirdir. Hiçbir şeyi yok ki ona dayanıp zühre (çiçek) gibi kendine güvensin. Hiçbir rengi yok ki onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki ona teveccüh (yönelsin) etsin. Hâlis (saf) bir safveti (saflığı) var ki doğrudan doğruya güneşin timsalini (suretini) göz bebeğinde saklıyor. Şimdi madem biz bu üç şey yerine geçtik. Kendimize bakmalıyız. Bizde ne var? Ne yapacağız?
İşte bakıyoruz ki bir Zat-ı Kerîm (cömert ve yüce bir Zat), ihsanıyla (lütfuyla) bizi gayet derece tezyin (süslüyor) ve tenvir (aydınlatıyor) ve terbiye ediyor. İnsan ise ihsan edene perestiş (taparcasına sevmek) eder. Perestişe (taparcasına sevmeye) lâyık olana kurbiyet (yakınlık) ister ve görmek talep (ister) eder. Öyle ise her birimiz istidadımıza (yeteneklerimize) göre o muhabbet cazibesiyle sülûk (yolculuk) edeceğiz.
Ey zühre-misal (çiçek gibi)! Sen gidiyorsun fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakki (ilerle) ede ede tâ bir mertebe-i külliyeye (genel bir mertebeye) geldin. Güya (sanki) bütün çiçeklerin hükmüne geçtin. Halbuki zühre (çiçek), kesif (yoğun) bir âyinedir (aynadır). Onda ziyadaki (ışıktaki) yedi renk inhilal (çözülme) ve inkisar (kırılma) eder. Şemsin (güneşin) aksini (yansımasını) gizler. Sen, sevdiğin güneşin yüzünü görmekte muvaffak (başarılı) olamazsın. Çünkü kayıtlı olan renkler, hususiyetler (özellikler) dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu halde suretlerin (şekillerin), berzahların (engellerin) ortaya girmesiyle neş’et (meydana gelen) eden firaktan (ayrılıktan) kurtulamazsın.
Lâkin (fakat) bir şart ile kurtulabilirsin ki sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin mehasini (güzellikleriyle) ile telezzüz (lezzet alma) ve iftihar eden nazarını (bakışını) çekesin, gökyüzündeki güneşin yüzüne atasın. Hem baş aşağı celb-i rızık (rızık elde etmek) için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki şemse (güneşe) çeviresin. Çünkü sen, onun âyinesisin (aynasısın). Vazifen, âyinedarlıktır (aynalık etmektir). Bilsen, bilmesen hazine-i rahmet (rahmet hazinesi) kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir. Evet, nasıl bir çiçek, güneşin küçücük bir âyinesidir (aynasıdır). Şu koca güneş dahi gök denizinde Şems-i Ezelî’nin (ezeli güneşin) “Nur” isminden tecelli eden (yansıyan) bir lem’anın (parıltının) katre-misal (damla misali) bir âyinesidir (aynasıdır). Ey kalb-i insanî (insan kalbi)! Sen, nasıl bir güneşin âyinesi (aynası) olduğunu bundan bil.
Bu şartı yaptıktan sonra kemalini (olgunluğunu) bulursun. Fakat güneşi, nefsü’l-emirde (gerçekte) nasıl ise öyle göremezsin. O hakikati, çıplak anlamazsın. Belki senin sıfatlarının (vasıflarının) renkleri ona bir renk verir ve kesafetli (yoğun, kalın) dürbünün bir suret (şekil) takar. Ve kayıtlı kabiliyetin bir kayıt altına alır.
Şimdi sen dahi ey katre (damla) içine giren hakîm (hikmet sahibi) feylesof (filozof)! Senin katre-i fikrin (fikir damlanın) dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle tâ kamere (aya) kadar terakki (ilerledin) ettin, kamere (aya) girdin. Bak, kamer (ay) kendi zatında (özünde) kesafetli (yoğun, karanlık), zulümatlıdır (karanlıklıdır). Ne ziyası (ışığı) var, ne hayatı. Senin sa’yin (çaban) beyhude (boşuna), ilmin faydasız gitti.
Sen yeisin (ümitsizliğin) zulümatından (karanlığından) ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervah-ı habîsenin (kötü ruhların) iz’acatından (eziyetlerinden) ve o vahşetin dehşetinden şu şartlar ile kurtulabilirsin ki tabiat gecesini terk edip hakikat güneşine teveccüh (yönelsen) etsen ve yakînen (kesinlikle) inansan ki şu gece nurları, gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir.
Bu şartı yaptıktan sonra, sen kemalini (olgunluğunu) bulursun. Fakir ve karanlıklı kamer (ay) yerine, haşmetli (görkemli) güneşi bulursun. Fakat sen dahi öteki arkadaşın gibi güneşi safi (saf) göremezsin. Belki senin aklın ve felsefen, ünsiyet (alışma) ve ülfet (tanışıklık) ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği (dokuduğu) hicabların (perdelerin) halfinde (arkasında) ve kabiliyetin (yeteneklerinin) verdiği bir renk içinde görebilirsin.
İşte reşha-misal (su damlası gibi) üçüncü arkadaşınız ki hem fakirdir hem renksizdir. Güneşin hararetiyle çabuk tebahhur (buharlaşır) eder, enaniyetini (benliğini) bırakır, buhara biner, havaya çıkar. İçindeki madde-i kesife (yoğun madde); nâr-ı aşk (aşk ateşi) ile ateş alır, ziya (ışık) ile nura döner. O ziyanın (ışığın) cilvelerinden (yansımalarından) gelen bir şuâya (ışına) yapışır, yanaşır.
Ey reşha-misal (su damlası gibi)! Madem doğrudan doğruya güneşe âyinedarlık (aynalık) ediyorsun, sen hangi mertebede bulunsan bulun, ayn-ı şemse (güneşin kendisine) karşı aynelyakîn (gözle görerek kesin bilgi edinme) bir tarzda, safi (saf) bakılacak bir delik, bir pencere bulursun. Hem o şemsin (güneşin) âsâr-ı acibesini (acayip eserlerini) ona vermekte müşkülat (güçlük) çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli (görkemli) evsafını (vasıflarını) tereddütsüz verebilirsin. Saltanat-ı zatiyesinin (zatına ait saltanatın) dehşetli âsârını (eserlerini) ona vermekte, hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez. Seni ne berzahların (engellerin) darlığı, ne kabiliyetlerin (yeteneklerin) kaydı (sınırlaması), ne âyinelerin (aynaların) küçüklüğü seni şaşırtmaz; hilaf-ı hakikate (gerçeğe aykırı bir duruma) sevk (yönlendirmez) etmez. Çünkü sen safi (saf), hâlis (katıksız), doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın ki mazharlarda (ayinalarda) görünen ve âyinelerde (aynalarda) müşahede (görülen) olunan güneş değil belki bir nevi cilveleridir (yansımalarıdır), bir çeşit renkli akisleridir (yansımalarıdır). Çendan (gerçi) o akisler (yansımalar) onun unvanlarıdır (makamlarıdır) fakat bütün âsâr-ı haşmetini (görkemli eserlerini) gösteremiyorlar.
İşte şu hakikatle karışık temsilde (benzetmede) böyle başka başka üç tarîk (yol) ile kemale (olgunluğa) gidilir. Ve o kemalâtın (olgunlukların) mezayasında (faydalarında) ve mertebe-i şuhudun (görgü derecesinin) tafsilatında (ayrıntılarında) başka başkadırlar. Fakat neticede ve hakka iz’an (hakkı kabul etme) ve hakikati tasdikte (doğrulama) ittifak (anlaşırlar) ederler.
İşte nasıl bir gece adamı ki hiç güneşi görmemiş. Yalnız kamer (ay) âyinesinde (aynası) bir gölgesini görüyor. Güneşe mahsus (ait) haşmetli (görkemli) ziyayı (ışığı), dehşetli cazibeyi (çekimi) aklına sığıştıramıyor. Belki görenlere teslim olup taklit ediyor.
Öyle de veraset-i Ahmediye (Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın mirası) ile Kadîr (her şeye gücü yeten) ve Muhyî (hayat veren) gibi isimlerin mertebe-i uzmasına (en yüce mertebesine) yetişmeyen, haşr-i a’zamı (en büyük dirilişi) ve kıyamet-i kübrayı (en büyük kıyameti) taklidî olarak kabul eder “Aklî bir mesele değildir.” der. Çünkü hakikat-i haşir ve kıyamet, ism-i a’zamın (Allah’ın en büyük isminin) ve bazı esmanın (isimlerin) derece-i a’zamının (en büyük derecesinin) mazharıdır (ayinesidir). Kimin nazarı (bakışı) oraya çıkmazsa taklide (taklit etmeye) mecburdur. Kimin fikri oraya girse haşir ve kıyameti, gece gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, itminan-ı kalp (kalp huzuru) ile kabul eder.
İşte şu sırdandır ki haşir ve kıyameti en a’zam mertebede (en yüce mertebede), en ekmel (en mükemmel) tafsilatla (ayrıntıyla) Kur’an zikrediyor ve ism-i a’zamın (Allah’ın en büyük isminin) mazharı (ayinesi) olan Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm (Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) ders veriyor. Ve eski peygamberler ise hikmet-i irşadın (irşad hikmetinin) iktizasıyla (gereğiyle), bir derece basit ve iptidaî (ilkel) bir halde olan ümmetlerine, haşri en a’zam (en yüce) bir derecede, en geniş bir tafsilatla (ayrıntıyla) ders vermemişler. Hem şu sırdandır ki bir kısım ehl-i velayet (velilik ehli) bazı erkân-ı imaniyeyi (iman esaslarını) mertebe-i uzmasında (en yüce mertebesinde) görmemişler veya gösterememişler. Hem şu sırdandır ki marifetullahta (Allah’ı bilmede) derecat-ı ârifîn (ariflerin dereceleri) çok tefavüt (farklılık gösterir) ediyor. Daha bunlar gibi çok esrar (sırlar) şu hakikatten inkişaf (açığa çıkar) eder.
Şimdi şu temsil (benzetme) hem bir derece hakikati ihsas (hissettirdiğinden) ettiğinden hem hakikat çok geniş ve çok derin olduğundan biz dahi temsil (benzetme) ile iktifa (yetiniyoruz) ediyoruz. Haddimizin ve tâkatimizin (gücümüzün) fevkinde (üstünde) olan esrara (sırlara) girişmeyeceğiz.
Üçüncü Dal
Kıyamet alâmetlerinden ve âhir zaman vukuatından (olaylarından) ve bazı a’malin (amellerin) fazilet ve sevaplarından bahseden ehadîs-i şerife (Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın hadisleri) güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim (ilim ehli) onların bir kısmına zayıf veya mevzu (uydurma) demişler. İmanı zayıf ve enaniyeti (benliği) kavî (güçlü) bir kısım da inkâra (redde) kadar gitmişler. Şimdi tafsile (ayrıntıya) girişmeyeceğiz. Yalnız on iki aslı (temeli) beyan (açıklayacağız) ederiz.
Birinci Asıl: Yirminci Söz’ün âhirindeki (sonundaki) sual ve cevapta izah (açıkladığımız) ettiğimiz meseledir. İcmali (özeti) şudur ki:
Din bir imtihandır, bir tecrübedir. Ervah-ı âliyeyi (yüce ruhları), ervah-ı safileden (aşağı ruhlardan) tefrik (ayırt) eder. Öyle ise ileride herkese göz ile görülecek vukuatı (olayları), öyle bir tarzda bahsedecek ki ne bütün bütün meçhul (bilinmez) kalsın ne de bedihî (açık, apaçık) olup herkes ister istemez tasdike (doğrulamaya) mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı (iradeyi) elinden almayacak. Zira eğer tamamen bedahet (apaçıklık) derecesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike (doğrulamaya) muztar (mecbur) olsa o vakit kömür gibi bir istidat (yetenek), elmas gibi bir istidat ile beraber kalır. Sırr-ı teklif (imtihan sırrı) ve netice-i imtihan (imtihanın sonucu) zayi (kaybolur) olur. İşte bunun için Mehdi ve Süfyan meseleleri gibi çok meselelerde çok ihtilaf (farklılık) olmuş. Hem rivayat (rivayetler) dahi çok muhteliftir (farklıdır), birbirine zıt hükümler olmuş.
İkinci Asıl: Mesail-i İslâmiyenin (İslami meselelerin) tabakatı (dereceleri) vardır. Biri bürhan-ı kat’î (kesin delil) istese diğeri bir zann-ı galibî (kuvvetli zan) ile iktifa (yeter) eder. Başkası yalnız bir kabul-ü teslimî (teslimiyetle kabul) ve reddetmemek ister. Öyle ise esasat-ı imaniyeden (iman esaslarından) olmayan mesail-i fer’iye (ikincil meseleler) veya vukuat-ı zamaniyenin (zamanın olaylarının) her birinde bir iz’an-ı yakîn (kesin bilgiyle kabul) ile bir bürhan-ı kat’î (kesin delil) istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslimiyetle ilişmemektir.
Üçüncü Asıl: Zaman-ı sahabede (Sahabe döneminde) Benî-İsrail (İsrailoğulları) ve Nasâra (Hristiyan) ulemalarından (âlimlerinden) çoğu İslâmiyet’e girdiler. Eski malûmatları (bilgileri) dahi onlarla beraber Müslüman oldu. Bazı hilaf-ı vaki (gerçeğe aykırı) malûmat-ı sâbıkaları (önceki bilgileri), İslâmiyet’in malı olarak tevehhüm (zannedildi) edildi.
Dördüncü Asıl: Ehadîs-i şerife (Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın hadisleri) râvilerinin (rivayet edenlerin) bazı kavilleri (sözleri) veyahut istinbat ettikleri (çıkardıkları) manaları, metn-i hadîsten (hadis metninden) telakki (kabul) ediliyordu. Halbuki insan hatadan hâlî (uzak) olmadığı için hilaf-ı vaki (gerçeğe aykırı) bazı istinbatları (çıkarımları) veya kavilleri (sözleri) hadîs zannedilerek zaafına (zayıflığına) hükmedilmiş.
Beşinci Asıl: اِنَّ فٖى اُمَّتٖى مُحَدَّثُونَ (Okunuşu: İnne fî ümmetî muhaddesûn) (Meali: Şüphesiz ümmetimde ilham ile konuşanlar vardır.) yani مُلْهَمُونَ (Okunuşu: mülhemûn) (Meali: ilham alanlar) sırrınca (sırrına göre) bazı ehl-i keşif (keşif ehli) ve ehl-i velayet (velilik ehli) olan muhaddisîn-i muhaddesûn (hadis rivayet eden ve ilhama mazhar olan zatlar) ilhamlarıyla gelen bazı maânî (manalar), hadîs telakki (kabul) edilmiş. Halbuki ilham-ı evliya (velilerin ilhamı) –bazı arızalarla (kusurlarla)– hata olabilir. İşte bu neviden (türden) bir kısım hilaf-ı hakikat (gerçeğe aykırı durum) çıkabilir.
Altıncı Asıl: Beyne’n-nâs (insanlar arasında) iştihar (ün) bulmuş bazı hikâyeler bulunuyor ki durub-u emsal (atasözleri) hükmüne geçer. Hakiki manasına bakılmaz. Ne maksat için sevk (nakledilir), ona bakılır. İşte bu neviden (türden) beyne’n-nâs (insanlar arasında) tearüf (bilinen) etmiş bazı kıssa ve hikâyatı (hikayeleri), Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm (Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) bir maksad-ı irşadî (irşat amacı) için temsil (benzetme) ve kinaye (üstü kapalı söz) nevinden (türünden) zikredivermiş. Şu nevi meselelerin mana-yı hakikisinde (gerçek manasında) kusur varsa örf ve âdât-ı nâsa (insanların gelenek ve göreneklerine) aittir ve tearüf (bilinirlik) ve tesamu’-u umumîye (genel kabul ve duyuma) râcidir (aittir).
Yedinci Asıl: Pek çok teşbih (benzetme) ve temsiller (örnekler) bulunuyor ki mürur-u zamanla (zamanla) veya ilmin elinden cehlin (cahilliğin) eline geçmesiyle hakikat-i maddiye (maddi gerçek) telakki (kabul) ediliyor. Hataya düşer. Mesela “Sevr (öküz)” ve “Hut (balık)” isminde ve âlem-i misalde (misal aleminde) sevr ve hut timsalinde (suretinde) berrî (karada yaşayan) ve bahrî (denizde yaşayan) hayvanat nâzırlarından (hayvanların yöneticilerinden) iki melaiketullah (Allah’ın iki meleği), âdeta (neredeyse) bir koca öküz ve cismanî (bedensel) bir balık zannedilerek hadîse (hadise) ilişilmiş.
Hem mesela, bir vakit huzur-u Nebevîde (Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın huzurunda) derin bir ses işitildi. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm (Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) ferman (buyurdu) etti ki: “Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp da ancak bu dakika cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” İşte bu hadîsi işiten, hakikate vâsıl (ulaşan) olmayan inkâra (redde) sapar. Halbuki yirmi dakika o hadîsten sonra kat’iyen (kesinlikle) sabittir ki biri geldi, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma (Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) dedi ki: “Meşhur münafık, yirmi dakika evvel öldü.” Yetmiş yaşına giren o münafık cehennemin bir taşı olarak bütün müddet-i ömrü (ömrü boyunca) tedennide (düşüşte), esfel-i safilîne (en aşağı derecelere), küfre sukuttan (düşmekten) ibaret olduğunu gayet beliğane (çok beliğ bir şekilde) bir surette Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm (Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) beyan (açıklamıştır) etmiştir. Cenab-ı Hak o vefat dakikasında o sesi işittirip ona alâmet (işaret) etmiştir.
Sekizinci Asıl: Cenab-ı Hakîm-i Mutlak (her şeyi hikmetle yapan ve mutlak olan Allah), şu dâr-ı tecrübe (deneme yurdu) ve meydan-ı imtihanda çok mühim şeyleri, kesretli (çok sayıdaki) eşya içinde saklıyor. O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar (faydalar) bağlıdır. Mesela Leyle-i Kadri (Kadir Gecesi’ni), umum (bütün) ramazanda; saat-i icabe-i duayı (duanın kabul saati), cuma gününde; makbul velisini, insanlar içinde; eceli (ölüm vaktini), ömür içinde ve kıyametin vaktini, ömr-ü dünya (dünya ömrü) içinde saklamış. Zira ecel-i insan (insanın eceli) muayyen (belli) olsa yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka (tamamen gaflet), yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Halbuki âhiret ve dünya muvazenesini (dengesini) muhafaza (korumak) etmek ve her vakit havf (korku) ve reca (ümit) ortasında bulunmak maslahatı (faydası) iktiza (gerektirir) eder ki her dakika hem ölmek hem yaşamak mümkün olsun. Şu halde mübhem (belirsiz) tarzdaki yirmi sene mübhem (belirsiz) bir ömür, bin sene muayyen (belli) bir ömre müreccahtır (tercih edilir).
İşte kıyamet dahi şu insan-ı ekber (en büyük insan) olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün (belli) etseydi bütün kurûn-u ûlâ ve vustâ (ilk ve orta çağlar), gaflet-i mutlakaya (tamamen gaflete) dalacak idiler ve kurûn-u uhra (son çağlar) dehşette kalacaktı. İnsan nasıl hayat-ı şahsiyesiyle (şahsi hayatıyla) hanesinin (evinin) ve köyünün bekasıyla (devamlılığıyla) alâkadardır (ilgilidir). Öyle de hayat-ı içtimaiye (sosyal hayat) ve neviyesiyle (türüyle), küre-i arzın (yeryüzünün) ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır (ilgilidir). Kur’an اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ (Okunuşu: Ikterabetissâatü) (Meali: Kıyamet yaklaştı) der. “Kıyamet yakındır.” ferman (buyuruyor) ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel (zarar) vermez. Zira kıyamet, dünyanın ecelidir (ölüm vaktidir). Dünyanın ömrüne nisbeten (oranla) bin veya iki bin sene, bir seneye nisbetle bir iki gün veya bir iki dakika gibidir. Saat-i kıyamet yalnız insaniyetin eceli (ölüm vaktidir) değil ki onun ömrüne nisbet (oranla) edilip baîd (uzak) görülsün.
İşte bunun içindir ki Hakîm-i Mutlak (mutlak hikmet sahibi olan Allah), kıyameti mugayyebat-ı hamseden (beş bilinmezden biri) olarak ilminde saklıyor. İşte bu ibham (belirsizlik) sırrındandır ki her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn (gerçeği gören asır) olan asr-ı saadet (Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ve sahabelerinin yaşadığı mutlu dönem) dahi daima kıyametten korkmuşlar. Hattâ bazıları, “Şeraiti (şartları) hemen hemen çıkmış.” demişler.
İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: “Âhiretin tafsilatını (ayrıntılarını) ders alan müteyakkız (uyanık) kalpli, keskin nazarlı (bakışlı) olan sahabelerin fikirleri, niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş gibi istikbal-i dünyevîde (dünyevi gelecekte) bin dört yüz sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib (yakın) zannetmişler?”
Elcevap (Cevap olarak): Çünkü sahabeler, feyz-i sohbet-i nübüvvetten (peygamberlik sohbetinin bereketinden) herkesten ziyade dâr-ı âhireti (ahiret yurdunu) düşünerek, dünyanın fenasını (yok oluşunu) bilerek, kıyametin ibham-ı vaktindeki (vaktinin belirsizliğindeki) hikmet-i İlahiyeyi (ilahi hikmeti) anlayarak, ecel-i şahsî (şahsi ölüm) gibi dünyanın eceline (ölüm vaktine) karşı dahi daima muntazır (bekler) bir vaziyet alarak âhiretlerine ciddi çalışmışlar. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm (Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) “Kıyameti bekleyiniz, intizar (bekleyiniz) ediniz.” tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad-ı Nebevîdir (peygamberlik irşadıdır). Yoksa vuku-u muayyene (belli bir olaya) dair bir vahyin hükmüyle değildir ki hakikatten uzak olsun. İllet (sebep) ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın (Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) bu nevi (tür) sözleri hikmet-i ibhamdan (belirsizlik hikmetinden) ileri geliyor.
Hem şu sırdandır ki Mehdi, Süfyan gibi âhir zamanda gelecek eşhasları (şahısları) çok zaman evvel hattâ tabiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde (ümidinde) bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velayet (velilik ehli) “Onlar geçmiş.” demişler. İşte bu da kıyamet gibi hikmet-i İlahiye (ilahi hikmet) iktiza (gerektirir) eder ki vakitleri taayyün (belli) etmesin. Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i maneviyenin (manevi gücün) takviyesine (güçlenmesine) medar (sebep) olacak ve yeisten (ümitsizlikten) kurtaracak “Mehdi” manasına muhtaçtır. Bu manada, her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır.
Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaytlıkta (kayıtsızlıkta) nefsin dizginini bırakmamak için nifakın (ayrılığın, ikiyüzlülüğün) başına geçecek müthiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin (belirlenseydi) edilseydi maslahat-ı irşad-ı umumî (genel irşadın faydası) zayi (kaybolur) olurdu.
Şimdi Mehdi gibi eşhasın (şahısların) hakkındaki rivayatın (rivayetlerin) ihtilafatı (farklılıkları) ve sırrı şudur ki:
Ehadîsi (hadisleri) tefsir (açıklayanlar) edenler, metn-i ehadîsi (hadis metinlerini) tefsirlerine (açıklamalarına) ve istinbatlarına (çıkarımlarına) tatbik (uygulamışlar) etmişler. Mesela, merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan vukuat-ı Mehdiye veya Süfyaniyeyi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur (hayal ederek) ederek öyle tefsir (açıklamışlar) etmişler. Hem de o eşhasın (şahısların) şahs-ı manevîsine (manevi şahsiyetine) veya temsil ettikleri cemaate ait âsâr-ı azîmeyi (büyük eserleri) o eşhasın (şahısların) zatlarında (kendilerinde) tasavvur (hayal ederek) ederek öyle tefsir (açıklamışlar) etmişler ki o eşhas-ı hârika (harika şahıslar) çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır fakat ihtiyarı (iradeyi) elinden alınmaz. Öyle ise o eşhas (şahıslar), hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidayeten (başlangıçta) Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın (iman nurunun) dikkatiyle, o eşhas-ı âhir zaman (ahir zaman şahısları) tanınabilir.
Alâmet-i kıyametten (kıyamet alametlerinden) olan Deccal hakkında hadîs-i şerifte (Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın hadisinde) “Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyam-ı saire (diğer günler) gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer.” rivayet ediliyor. İnsafsız insanlar bu rivayete muhal (imkansız) demişler. Hâşâ (Allah korusun) şu rivayetin inkâr (red) ve iptaline (geçersiz kılınmasına) gitmişler. Halbuki وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ (Okunuşu: Vel ilmu indallah) (Meali: Gerçek bilgi Allah katındadır.) hakikati şu olmak gerektir ki:
Âlem-i küfrün (küfür aleminin) en kesafetlisi (en yoğunu) olan şimalde (kuzeyde), tabiiyyunun (materyalistlerin) fikr-i küfrîsinden (inkarcı düşüncesinden) süzülen bir cereyan-ı azîmin (büyük bir akımın) başına geçecek ve uluhiyeti (ilahlığı) inkâr (red) edecek bir şahsın, şimal (kuzey) tarafından çıkmasına işaret ve şu işaret içinde bir remz-i hikmet (hikmetli bir işaret) vardır ki Kutb-u Şimalî’ye (Kuzey Kutbu’na) yakın dairede bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. “Deccal’ın bir günü bir senedir.” O daire yakınında zuhuruna (ortaya çıkışına) işarettir. “İkinci günü bir aydır.” demekten murad (kasıt), şimalden (kuzeyden) bu tarafa geldikçe bazen olur yazın bir ayında güneş gurûb (batmaz) etmez. Şu dahi Deccal şimalden (kuzeyden) çıkıp âlem-i medeniyet (medeniyet alemi) tarafına tecavüzüne (saldırmasına) işarettir. Günü Deccal’a isnad (dayandırmakla) etmekle şu işarete işaret eder. Daha bu tarafa geldikçe bir haftada güneş gurûb (batmıyor) etmiyor. Daha gele gele tulû (doğuş) ve gurûb (batış) ortasında üç saat devam ediyor. Ben Rusya’da esarette (esirlikte) iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta güneş gurûb (batmayan) etmeyen bir yer vardı. Seyir (gezmek) için oraya gidiyorlardı. “Deccal’ın çıktığı vakit, umum (bütün) dünya işitecek.” olan kaydı (şartı), telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde gezmesini de merkebi (binek hayvanı) olan şimendifer (tren) ve tayyare (uçak) halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı (şartı) muhal (imkansız) gören mülhidler (inkarcılar), şimdi âdi (sıradan) görüyorlar.
Alâmet-i kıyametten (kıyamet alametlerinden) olan Ye’cüc ve Me’cüc’e ve Sedd’e (set) dair, bir risalede bir derece tafsilen (ayrıntılı) yazdığımdan ona havale edip şurada yalnız şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol unvanıyla (adıyla) içtimaat-ı beşeriyeyi (insan topluluklarını) zîr ü zeber (alt üst) eden taifeler (gruplar) ve Sedd-i Çinî’nin (Çin Seddi’nin) yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi (insan medeniyetini) zîr ü zeber (alt üst) edecekleri, rivayetlerde vardır.
Bazı mülhidler (inkarcılar) derler: Bu kadar acayibi (acayip şeyleri) yapan ve yapacak taifeler (gruplar) nerede?
Elcevap (Cevap olarak): Çekirge gibi bir âfat (afet), bir mevsimde pek çok kesretle (çok sayıda) bulunur. Mevsim değiştikçe memleketi fesada (bozgunculuğa) veren kesretli (çok sayıdaki) o taifelerin (grupların) hakikatleri, mahdud (sınırlı) bazı fertlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe emr-i İlahî (ilahi emir) ile o mahdud (sınırlı) fertlerden gayet kesretli (çok sayıda) aynı fesat yine başlar. Güya (sanki) onların hakikat-i milliyetleri (milli kimlikleri) inceliyor, kopmuyor. Yine mevsimi geldikçe zuhur (ortaya) ediyor. Aynen öyle de bir zaman dünyayı herc ü merc (alt üst) eden o taifeler (gruplar), izn-i İlahî (ilahi izin) ile mevsimi geldiği vakit aynı o taife (grup), medeniyet-i beşeriyeyi (insan medeniyetini) herc ü merc (alt üst) edecekler. Fakat onların muharrikleri (hareket ettiricileri) başka bir surette tezahür (ortaya çıkar) eder.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
(Okunuşu: Lâ ya’lemü’l-ğaybe illallâh)
(Meali: Gaybı ancak Allah bilir.)
Dokuzuncu Asıl: Mesail-i imaniyeden (iman meselelerinden) bir kısmın netaici (sonuçları), şu mukayyed (sınırlı) ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak (sınırsız) olan âlem-i âhirete (ahiret alemine) bakar. Amellerin fazilet ve sevabına dair ehadîs-i şerifenin (Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın hadisleri) bir kısmı tergib (teşvik) ve terhibe (korkutmaya) münasip (uygun) bir tesir vermek için belâgatlı (güzel sözlü, etkili) bir üslupta geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübalağalı (abartılı) zannetmişler. Halbuki bütün onlar ayn-ı hak (hakkın kendisi) ve mahz-ı hakikat (gerçeğin ta kendisi) olduklarından mücazefe (abartı) ve mübalağa (aşırıya gitme), içlerinde yoktur.
Ezcümle (Mesela), en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu hadîstir ki:
لَوْ وُزِنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللّٰهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَاءٍ –أو كما قال–
(Okunuşu: Lev vüzineti’d-dünyâ indallâhi cenâha baûdatin mâ şeribe’l-kâfiru minhâ cür’ate mâin –ev kemâ kâl–)
(Meali: “Dünyanın Allah katında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi kâfirler ondan bir yudum su içmezlerdi.” –Yahut benzeri bir ifadeyle buyurdu ki–)
meal-i şerifi (şerefli anlamı): “Dünyanın Cenab-ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.” Hakikati şudur ki: عِنْدَ اللّٰهِ (Okunuşu: indallâh) (Meali: Allah katında) tabiri (ifadesi), âlem-i bekadan (ebediyet aleminden) demektir. Evet, âlem-i bekadan (ebediyet aleminden) bir sinek kanadı kadar bir nur madem ebedîdir (sonsuzdur), yeryüzünü dolduracak muvakkat (geçici) bir nurdan daha çoktur. Demek, koca dünyayı bir sinek kanadıyla muvazene (dengelemek) değil belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususi dünyasını âlem-i bekadan (ebediyet aleminden) bir sinek kanadı kadar daimî (devamlı) bir feyz-i İlahîye (ilahi berekete) ve bir ihsan-ı İlahîye (ilahi lütfa) muvazeneye (dengelemeye) gelmediği demektir.
Hem dünyanın iki yüzü var, belki üç yüzü var. Biri, Cenab-ı Hakk’ın esmasının (isimlerinin) âyineleridir (aynasıdır). Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenaya (yokluğa), ademe (hiçliğe) bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlahî (Allah’ın rızasına uygun) olmayan ehl-i dalaletin (sapıklık ehlinin) dünyasıdır. Demek, esma-i hüsnanın (Allah’ın güzel isimlerinin) âyineleri (aynası) ve mektubat-ı Samedaniye (Samed’in mektupları – her şeyin kendisine muhtaç olduğu Allah’ın eserleri) ve âhiretin mezraası (tarlası) olan koca dünya değil; belki âhirete zıt ve bütün hatîatın (günahların) menşei (kaynağı) ve beliyyatın (musibetlerin) menbaı (kaynağı) olan dünya-perestlerin (dünyaya düşkün olanların) dünyasının, âlem-i âhirette (ahiret aleminde) ehl-i imana (iman ehline) verilen sermedî (sonsuz) bir zerresine değmediğine işarettir.
İşte en doğru ve ciddi şu hakikat nerede ve insafsız ehl-i ilhadın (inkarcılık ehlinin) fehmettikleri (anladıkları) mana nerede? O insafsız ehl-i ilhadın (inkarcılık ehlinin) en mübalağa (abartı) en mücazefe (aşırıya gitme) zannettikleri mana nerede?
Hem mesela, insafsız ehl-i ilhadın (inkarcılık ehlinin) mübalağa (abartı) zannettikleri hattâ muhal (imkansız) bir mübalağa (abartı) ve mücazefe (aşırıya gitme) tevehhüm (zannettikleri) ettikleri biri de amellerin sevabına dair ve bazı surelerin faziletleri hakkında gelen rivayetlerdir. Mesela “Fatiha’nın Kur’an kadar sevabı vardır.” “Sure-i İhlas, sülüs-ü Kur’an (Kur’an’ın üçte biri)”, “Sure-i İza zülzileti’l-ardu (Okunuşu: İza zülzileti’l-ardu) (Meali: Yer sarsıldıkça sarsıldığı zaman), rubu’ (dörtte biri)” “Sure-i Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn (Okunuşu: Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn) (Meali: De ki: Ey kafirler), rubu’ (dörtte biri)”, “Sure-i Yâsin, on defa Kur’an kadar” olduğuna rivayet vardır.
İşte insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki: “Şu muhaldir (imkansızdır). Çünkü Kur’an içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için manasız olur.”
Elcevap (Cevap olarak): Hakikati şudur ki: Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) her bir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir (iyiliktir). Fazl-ı İlahîden (ilahi lütfundan) o harflerin sevabı sümbüllenir (çiçeklenir), bazen on tane verir, bazen yetmiş, bazen yedi yüz (Âyetü’l-Kürsî harfleri gibi), bazen bin beş yüz (Sure-i İhlas’ın harfleri gibi), bazen on bin (Leyle-i Beratta (Beraat Gecesi’nde) okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf (denk gelenler) edenler gibi) ve bazen otuz bin (mesela, haşhaş tohumunun kesreti (çokluğu) misillü (gibi), Leyle-i Kadirde (Kadir Gecesi’nde) okunan âyetler gibi). Ve o gece bin aya mukabil (karşılık) işaretiyle, bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olur anlaşılır. İşte Kur’an-ı Hakîm (hikmetli Kur’an), tezauf-u sevabıyla (sevapların katlanmasıyla) beraber elbette muvazeneye (dengelemeye) gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevap ile bazı surelerle muvazeneye (dengelemeye) gelebilir.
Mesela, içinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki bin tane ekilmiş. Bazı habbeleri (taneleri) yedi sümbül (başak) vermiş farz etsek, her bir sümbülde (başakta) yüzer tane olmuş ise o vakit tek bir habbe (tane) bütün tarlanın iki sülüsüne (üçte ikisine) mukabil (karşılık) oluyor. Mesela, birisi de on sümbül (başak) vermiş, her birinde iki yüz tane vermiş. O vakit bir tek habbe (tane) asıl tarladaki habbelerin (tanelerin) iki misli kadardır. Ve hâkeza (buna benzer şekilde) kıyas (mukayese) et.
Şimdi Kur’an-ı Hakîm’i (hikmetli Kur’an’ı) nurani, mukaddes (kutsal) bir mezraa-i semaviye (semavi tarla) tasavvur (hayal) ediyoruz. İşte her bir harfi asıl sevabıyla birer habbe (tane) hükmündedir. Onların sümbülleri (başakları) nazara (dikkate) alınmayacak. Sure-i Yâsin, İhlas, Fatiha, Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn, İza zülzileti’l-ardu (Okunuşu: İza zülzileti’l-ardu) (Meali: Yer sarsıldıkça sarsıldığı zaman) gibi sair (diğer) faziletlerine dair rivayet edilen sure ve âyetlerle muvazene (dengelemek) edilebilir.
Mesela, Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) üç yüz bin altı yüz yirmi harfi olduğundan Sure-i İhlas, Besmele ile beraber altmış dokuzdur. Üç defa altmış dokuz, iki yüz yedi harftir. Demek, Sure-i İhlas’ın her bir harfinin haseneleri (iyilikleri), bin beş yüze yakındır.
İşte Sure-i Yâsin’in hurufatı (harfleri) hesap edilse, Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) mecmu-u hurufatına (bütün harflerine) nisbet (oranla) edilse ve on defa muzaaf (katlanmış) olması nazara (dikkate) alınsa şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerif’in her bir harfi takriben (yaklaşık) beş yüze yakın sevabı vardır. Yani o kadar hasene (iyilik) sayılabilir.
İşte buna kıyasen (benzeterek) başkalarını dahi tatbik (uygularsan) etsen ne kadar latîf (nazik, güzel) ve güzel ve doğru ve mücazefesiz (abartısız) bir hakikat olduğunu anlarsın.
Onuncu Asıl
Ekser (çoğu) taife-i mahlukatta (yaratılmış türlerinde) olduğu gibi ef’al (fiiller) ve a’mal-i beşeriyede (insan amellerinde) bazı hârika (harika) fertler bulunur. O fertler eğer iyilikte ileri gitmişse o nevilerin (türlerin) medar-ı fahirleridir (övünç kaynağıdır), yoksa medar-ı şeametleridir (uğursuzluk kaynağıdır). Hem gizleniyorlar. Âdeta (neredeyse) birer şahs-ı manevî (manevi kişilik), birer gaye-i hayal (ideal gaye) hükmüne geçerler. Sair (diğer) fertlerin her birisi o olmaya çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek, o mükemmel hârika fert ise mutlak (sınırsız), mübhem (belirsiz) bulunup her yerde bulunması mümkün. Şu ibham (belirsizlik) itibarıyla mantıkça kaziye-i mümkine (mümkün önerme) suretinde külliyetine (genelliğine) hükmedilebilir. Yani her bir amel, şöyle bir netice verebilmesi mümkündür.
Mesela “Kim iki rekat namazı filan vakitte kılsa bir hac kadardır.” İşte iki rekat namaz bazı vakitte bir hacca mukabil (karşılık) geldiği hakikattir. Her bir iki rekat namazda bu mana külliyet (genellik) ile mümkündür. Demek şu nevideki (türdeki) rivayetler, vukuu (meydana gelmesi) bilfiil (gerçekte) daimî (sürekli) ve küllî (genel) değil. Zira kabulün madem şartları vardır, külliyet (genellik) ve daimîlikten (süreklilikten) çıkar. Belki ya bilfiil (gerçekte) muvakkattır (geçicidir), mutlaktır (sınırsızdır) veyahut mümkinedir (mümkündür), külliyedir (geneldir). Demek, şu nevi (tür) ehadîsteki (hadislerdeki) külliyet (genellik) ise imkân itibarıyladır.
Mesela “Gıybet (dedikodu), katl (cinayet) gibidir.” Demek, gıybette öyle bir fert bulunur ki katl (cinayet) gibi bir zehr-i kātilden (öldürücü zehrinden) daha muzırdır (zararlıdır). Mesela “Bir güzel söz, bir abdi (kulu) âzad (azat) etmek gibi bir sadaka-i azîmenin (büyük bir sadakanın) yerine geçer.”
Şimdi tergib (teşvik) ve teşvik için o mübhem (belirsiz) ferd-i mükemmel (mükemmel birey), mutlak (sınırsız) bir surette her yerde bulunmasının imkânını, vaki (gerçek) bir surette göstermekle hayra şevki (iyiliğe isteği) ve şerden (kötülükten) nefreti tahrik (harekete geçirmektir) etmektir.
Hem de şu âlemin mikyasıyla (ölçüsüyle) âlem-i ebedînin (sonsuzluk aleminin) şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne muvazi (denk) gelemez. Sevab-ı a’mal (amellerin sevabı) o âleme baktığı için dünyevî nazarımız (bakış açımız) ona dar geliyor. Aklımıza sığıştıramıyoruz. Mesela
مَنْ قَرَاَ هٰذَا اُعْطِىَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسٰى وَ هَارُونَ
(Okunuşu: Men karae hâzâ u’tiye lehû mislü sevâbi Mûsâ ve Hârûn)
(Meali: Kim bunu okursa, Musa ve Harun’un sevabı kadar ona verilir.)
yani:
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَ رَبِّ الْاَرَضٖينَ رَبِّ الْعَالَمٖينَ، وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَ هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ ۞ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَ رَبِّ الْاَرَضٖينَ رَبِّ الْعَالَمٖينَ، وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَ هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ ۞ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَ هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
(Okunuşu: Elhamdü lillâhi Rabbissemâvâti ve Rabbi’l-aradîne Rabbi’l-âlemîn. Ve lehü’l-kibriyâü fi’s-semâvâti ve’l-ardı ve hüve’l-Azîzü’l-Hakîm. Elhamdü lillâhi Rabbi’s-semâvâti ve Rabbi’l-aradîne Rabbi’l-âlemîn. Ve lehü’l-azametü fi’s-semâvâti ve’l-ardı ve hüve’l-Azîzü’l-Hakîm. Ve lehü’l-mülkü Rabbü’s-semâvâti ve hüve’l-Azîzü’l-Hakîm.)
(Meali: Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Göklerde ve yerde ululuk O’nundur. O, Azîz’dir, Hakîm’dir. Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Göklerde ve yerde azamet O’nundur. O, Azîz’dir, Hakîm’dir. Mülk O’nundur, göklerin Rabbidir. Ve O, Azîz’dir, Hakîm’dir.)
İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyade nazar-ı dikkatini (dikkatini) celbeden (çeken) şu gibi rivayetlerdir. Hakikati şudur ki: Dünyada dar nazarımızla (bakışımızla), kısacık fikrimizle Musa aleyhisselâm (Allah’ın selamı üzerine olsun) ve Harun aleyhisselâm’ın (Allah’ın selamı üzerine olsun) sevaplarını ne derece tasavvur (hayal) ediyoruz, biliyoruz. Âlem-i ebediyette (sonsuzluk aleminde) Rahîm-i Mutlak (mutlak merhamet sahibi Allah), saadet-i ebedîde (sonsuz mutlulukta) nihayetsiz ihtiyaç içinde bir abdine (kuluna) bir tek virde (belirli bir zikre, duaya) mukabil (karşılık) vereceği hakikat-i sevap (sevabın gerçeği), o iki zatın sevaplarına –fakat daire-i ilmimize (bilgi dairemize) ve tahminimize giren sevaplarına– müsavi (eşit) olabilir.
Mesela bedevî (çölde yaşayan), vahşi bir adam hiç padişahı görmemiş. Saltanat haşmetini (görkemini) bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur (hayal) eder, o mahdud (sınırlı) fikriyle bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde sade-dil (saf) bir taife (grup) var ki eskiden diyorlardı ki: “Padişah, kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi (sıradan) bir surette tahayyül (hayal) ediyorlar ki kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor, âdeta (neredeyse) bir yüzbaşı haşmetinde (görkeminde) farz ediyorlar. Şimdi biri o adamlardan birisine dese: “Sen bugün benim için bu işi yapsan senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim.” Yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim. O söz hakikattir. Çünkü haşmet-i padişahîden (padişahlık görkeminden) onun dar daire-i fikrine (fikir dairesine) giren ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir (ihtişamdır).
İşte dünya nazarıyla (bakışıyla), dar fikrimizle âhirete müteveccih (yönelmiş) hakaik-i sevabiyeyi (sevabın hakikatlerini) o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret-i Musa aleyhisselâm (Allah’ın selamı üzerine olsun) ve Harun aleyhisselâm’ın (Allah’ın selamı üzerine olsun) meçhulümüz (bilmediğimiz) olan hakiki sevapları ile muvazene (dengeleme) değil –çünkü teşbih (benzetme) kaidesi, meçhulü (bilinmeyeni) malûma (bilinene) kıyas (benzetir) eder– belki muvazene (dengeleyen) edilen ve malûmumuz (bildiğimiz) olan ve tahminimize (tahminimize) giren sevaplarıyla bir abd-i mü’minin (mümin bir kulun) bir virdine (zikrine, duasına) mukabil (karşılık) meçhulümüz (bilmediğimiz) olan hakiki sevabıdır.
Hem de deniz yüzü ile katrenin (damlanın) göz bebeği, güneşin tamam aksini (yansımasını) tutmakta müsavidirler (eşittirler). Fark, keyfiyettedir (niteliktedir). Hazret-i Musa aleyhisselâm (Allah’ın selamı üzerine olsun) ve Harun aleyhisselâm’ın (Allah’ın selamı üzerine olsun) deniz-misal (deniz misali) âyine-i ruhlarına (ruh aynalarına) in’ikas (yansıyan) eden mahiyet-i sevap (sevabın mahiyeti), bir katre (damla) hükmünde bir abd-i mü’minin (mümin bir kulun) bir âyetten aldığı aynı mahiyet-i sevaptır. Mahiyetçe (mahiyet bakımından), kemiyetçe (nicelik bakımından) birdirler. Keyfiyet (nitelik) ise kabiliyete (yeteneklere) tabidir (bağlıdır).
Hem bazen olur ki bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saadet hazinesini açar ki altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek, bazı hâlât (haller) oluyor ki bir tek âyet, Kur’an kadar fayda verebilir.
Hem ism-i a’zama (Allah’ın en büyük ismine) mazhar (ayine) olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın (Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) bir âyette mazhar (ayine) olduğu feyz-i İlahî (ilahi bereket), belki bir peygamberin umum (bütün) feyzi (bereketi) kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye (Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın mirası) ile ism-i a’zam (Allah’ın en büyük isminin) zılline (gölgesine) mazhar (ayine) bir mü’min, kendi kabiliyeti (yetenekleri) itibarıyla kemiyetçe (nicelik bakımından) bir nebinin (peygamberin) feyzi (bereketi) kadar sevap alıyor denilse hilaf-ı hakikat (gerçeğe aykırı) olamaz.
Hem de sevap ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki bir zerrecik bir şişede, semavat (gökler) nücumuyla (yıldızlarıyla) beraber görünebilir. Öyle de niyet-i hâlise (halis niyet) ile şeffafiyet (şeffaflık) peyda (elde eden) eden bir zikirde veya bir âyette, semavat (gökler) gibi nurani sevap ve fazilet yerleşebilir.
Netice-i Kelâm (Sözün özü): Ey insafsız ve dikkatsiz ve imanı zayıf, felsefesi kavî (güçlü), hodbin (bencil), münekkid (eleştiren) adam! Şu on aslı (temeli) nazara (dikkate) al. Sonra sen hilaf-ı hakikat (gerçeğe aykırı) ve kat’î muhalif-i vaki (gerçekle kesinlikle çelişen) gördüğün bir rivayeti bahane ederek ehadîs-i şerifeye (Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm)’ın hadisleri) ve dolayısıyla Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın (Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) mertebe-i ismetine (masumiyet derecesine) halel (zarar) verecek itiraz parmağını uzatma! Zira evvela o on aslın (temelin) on dairesi, seni inkârdan (reddetmekten) vazgeçirir. “Hakiki bir kusur varsa bize aittir.” derler, hadîse râci (ait) olamaz. “Eğer hakiki değilse senin sû-i fehmine (yanlış anlamana) aittir.” derler.
Elhasıl (Özetle): İnkâr (red) ve redde gitmek için şu on aslı (temeli) tekzip (yalanlama) ve iptal (geçersiz kılma) etmek lâzım gelir. Şimdi insafın varsa bu on usûlü kemal-i dikkatle (tam bir dikkatle) düşündükten sonra, o aklın hilaf-ı hakikat (gerçeğe aykırı) gördüğü bir hadîsin inkârına (reddine) kalkışma! “Ya bir tefsiri (açıklaması) ya bir tevili (yorumlaması) ya bir tabiri (yorumu) vardır.” de, ilişme!
On Birinci Asıl: Nasıl Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) müteşabihatı (manası kapalı ayetleri) var; tevile (yoruma) muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor. Ehadîsin (hadislerin) de Kur’an’ın müteşabihatı (manası kapalı ayetleri) gibi müşkülatı (güçlükleri) vardır. Bazen çok dikkatli tefsire (açıklamaya) ve tabire (yoruma) muhtaçtır. Geçmiş misallerle iktifa (yetinebilirsiniz) edebilirsiniz.
Evet, nasıl ki hüşyar (uyanık) olan adam, yatmış olan adamın rüyasını tabir (yorumlar) eder. Öyle de bazen uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor fakat kendi âlem-i menamına (rüya alemine) tatbik (uygular) eder bir tarzda mana veriyor, tabir (yorumlar) ediyor. Öyle de ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvim (uyutulmuş) edilen insafsız adam! Sırr-ı مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى (Okunuşu: Mâ zâğa’l-basaru ve mâ tağâ) (Meali: Göz şaşmadı ve aşmadı.) ve تَنَامُ عَيْنٖى وَلَا يَنَامُ قَلْبٖى (Okunuşu: Tenâmü aynî velâ yenâmü kalbî) (Meali: Gözüm uyur ama kalbim uyumaz.) hükmüne mazhar (ayine) ve hakiki hüşyar (uyanık) ve yakzan (uyanık) olan zatın gördüğünü sen kendi rüyanda inkâr (red) değil, tabir (yorum) et. Evet, uykuda bir adamı bir sinek ısırsa müthiş bir harpte (savaşta) yaralar alır gibi bir hakikat-i nevmiye (uyku gerçeği) bazen telakki (kabul) eder. Ondan sorulsa “Hakikaten ben yaralandım. Bana top tüfek atıldı.” diyecek. Yanında oturanlar onun uykusundaki ızdırabına (sıkıntısına) gülüyor
Risale-i Nur Külliyatından
Yirmi Dördüncü Söz
Şu Söz beş daldır.
Dördüncü Dal’a dikkat et. Beşinci Dal’a yapış çık, meyvelerini kopar al.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى
Şu âyet-i celilenin şecere-i nuraniyesinin çok hakikatlerinden bir hakikatinin beş dalına işaret ederiz.
Birinci Dal
Nasıl ki bir sultanın kendi hükûmetinin dairelerinde ayrı ayrı unvanları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nam ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır. Mesela, adliye dairesinde “hâkim-i âdil” ve mülkiyede “sultan” ve askeriyede “kumandan-ı a’zam” ve ilmiyede “halife”… Daha buna kıyasen sair isim ve unvanlarını bilsen anlarsın ki bir tek padişah, saltanatının dairelerinde ve tabaka-i hükûmet mertebelerinde bin isim ve unvana sahip olabilir. Güya o hâkim, her bir dairede şahsiyet-i maneviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcud ve hazırdır; bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizamıyla, mümessiliyle meşhud ve nâzırdır; görünür, görür. Ve her bir mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle mutasarrıf ve basîrdir; idare eder, bakar.
Öyle de ezel ebed Sultanı olan Rabbü’l-âlemîn için rububiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı fakat birbirine bakar şe’n ve namları ve uluhiyetinin dairelerinde başka başka fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları ve haşmet-nüma icraatında ayrı ayrı fakat birbirine benzer temessül ve cilveleri ve kudretinin tasarrufatında başka başka fakat birbirini ihsas eder unvanları var. Ve sıfatlarının tecelliyatında başka başka fakat birbirini gösterir mukaddes zuhuratı var. Ve ef’alinin cilvelerinde çeşit çeşit fakat birbirini ikmal eder hikmetli tasarrufatı var. Ve rengârenk sanatında ve mütenevvi masnuatında çeşit çeşit fakat birbirini temaşa eder haşmetli rububiyatı vardır.
Bununla beraber kâinatın her bir âleminde, her bir taifesinde, esma-i hüsnadan bir ismin unvanı tecelli eder. O isim o dairede hâkimdir. Başka isimler orada ona tabidirler, belki onun zımnında bulunurlar.
Hem mahlukatın her bir tabakasında az ve çok, küçük ve büyük, has ve âmm her birisinde has bir tecelli, has bir rububiyet, has bir isimle cilvesi vardır. Yani, o isim her şeye muhit ve âmm olduğu halde öyle bir kasd ve ehemmiyetle bir şeye teveccüh eder; güya o isim yalnız o şeye hastır.
Hem bununla beraber Hâlık-ı Zülcelal, her şeye yakın olduğu halde yetmiş bine yakın nurani perdeleri vardır. Mesela, sana tecelli eden Hâlık isminin mahlukıyetindeki cüz’î mertebesinden tut, tâ bütün kâinatın Hâlık’ı olan mertebe-i kübra ve unvan-ı a’zama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyas edebilirsin. Demek, bütün kâinatı arkada bırakmak şartıyla mahlukıyetin kapısından Hâlık isminin müntehasına yetişirsin, daire-i sıfâta yanaşırsın.
Madem perdelerin birbirine temaşa eder pencereleri var. Ve isimler birbiri içinde görünüyor. Ve şuunat, birbirine bakar. Ve temessülat, birbiri içine girer. Ve unvanlar, birbirini ihsas eder. Ve zuhurat, birbirine benzer. Ve tasarrufat, birbirine yardım edip itmam eder. Ve rububiyetin mütenevvi terbiyeleri, birbirine imdat edip muavenet eder. Elbette gerektir ki Cenab-ı Hakk’ı bir isimle, bir unvan ile bir rububiyetle ve hâkeza tanısa başka unvanları, rububiyetleri, şe’nleri, içinde inkâr etmesin. Belki her bir ismin cilvesinden sair esmaya intikal etmezse zarar eder. Mesela, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse gaflet ve tabiat dalaletine düşebilir. Belki lâzım gelir ki onun nazarı, daima karşısında هُوَ هُوَ اللّٰهُ okusun, görsün. Onun kulağı her şeyden قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ dinlesin, işitsin. Onun lisanı لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو بَرَابَرْ مٖيزَنَدْ عَالَمْ desin, ilan etsin.
İşte Kur’an-ı Mübin اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى fermanıyla, zikrettiğimiz hakikatlere işaret eder.
Eğer o yüksek hakikatleri yakından temaşa etmek istersen git, fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Yâ Celil, Yâ Celil, Yâ Aziz, Yâ Cebbar” dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Yâ Cemil, Yâ Cemil, Yâ Rahîm, Yâ Rahîm” diyecekler (Hâşiye[1]). Semayı dinle. Nasıl “Yâ Celil-i Zülcemal” diyor. Ve arza kulak ver. Nasıl “Yâ Cemil-i Zülcelal” diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl “Yâ Rahman, Yâ Rezzak” diyorlar. Bahardan sor. Bak nasıl “Yâ Hannan, Yâ Rahman, Yâ Rahîm, Yâ Kerîm, Yâ Latîf, Yâ Atûf, Yâ Musavvir, Yâ Münevvir, Yâ Muhsin, Yâ Müzeyyin” gibi çok esmayı işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor. Bak, nasıl bütün esma-i hüsnayı okuyor ve cephesinde yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Güya kâinat, azîm bir musika-i zikriyedir. En küçük nağme, en gür nağamata karışmakla, haşmetli bir letafet veriyor. Ve hâkeza kıyas et.
Fakat çendan insan bütün esmaya mazhardır fakat kâinatın tenevvüünü ve melaikenin ihtilaf-ı ibadatını intac eden tenevvü-ü esma, insanların dahi bir derece tenevvüüne sebep olmuştur. Enbiyanın ayrı ayrı şeriatları, evliyanın başka başka tarîkatları, asfiyanın çeşit çeşit meşrepleri şu sırdan neş’et etmiştir. Mesela İsa aleyhisselâm, sair esma ile beraber Kadîr ismi onda daha galiptir. Ehl-i aşkta Vedud ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyade hâkimdir.
İşte nasıl eğer bir adam hem hoca hem zabit hem adliye kâtibi hem mülkiye müfettişi olsa onun her bir dairede birer nisbeti, birer vazifesi, birer hizmeti, birer maaşı, birer mes’uliyeti, birer terakkiyatı ve muvaffakıyetsizliğine sebep birer düşman ve rakipleri oluyor. Ve padişaha karşı çok unvanlarla görünüyor ve görür. Ve çok lisanlarla ondan meded ister. Ve âmirinin çok unvanlarına müracaat eder. Ve düşmanların şerrinden kurtulmak için muavenetini çok suretlerle talep eder.
Öyle de çok esmaya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara müptela olan insan; münâcatında, istiazesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki nev-i insanın medar-ı fahri ve elhak en hakiki insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm, Cevşenü’l-Kebir namındaki münâcatında bin bir ismiyle dua ediyor; ateşten istiaze ediyor. İşte şu sırdandır ki sure-i قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ۞ مَلِكِ النَّاسِ ۞ اِلٰهِ النَّاسِ ۞ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ de üç unvan ile istiazeyi emrediyor ve بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ de üç ismiyle istianeyi gösteriyor.
İkinci Dal
Çok esrarın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyan eder.
Birinci Sır: Evliya, niçin usûl-ü imaniyede ittifak ettikleri halde meşhudatlarında, keşfiyatlarında çok tehalüf ediyorlar? Şuhud derecesinde olan keşifleri bazen hilaf-ı vaki ve muhalif-i hak çıkıyor? Hem niçin ehl-i fikir ve nazar, her biri kat’î bürhan ile hak telakki ettikleri efkârlarında, birbirine mütenakız bir surette hakikati görüyorlar ve gösteriyorlar? Bir hakikat niçin çok renklere giriyor?
İkinci Sır: Enbiya-yı sâlife, niçin haşr-i cismanî gibi bir kısım erkân-ı imaniyeyi, bir derece mücmel bırakmışlar, Kur’an gibi tafsilat vermemişler? Sonra ümmetlerinden bir kısmı ileride o mücmel olan erkânı inkâra kadar gitmişler? Hem niçin hakiki ârif olan evliyanın bir kısmı yalnız tevhidde ileri gitmişler? Hattâ derece-i hakkalyakîne kadar gittikleri halde, bir kısım erkân-ı imaniye onların meşreplerinde pek az ve mücmel bir surette görünüyor. Hattâ onun içindir ki onlara tebaiyet edenler, ileride o erkân-ı imaniyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler; hattâ bazıları sapmışlar. Madem bütün erkân-ı imaniyenin inkişafıyla hakiki kemal bulunur. Niçin ehl-i hakikat bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar? Halbuki bütün esmanın mertebe-i a’zamlarının mazharı ve bütün enbiyanın serveri olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ve bütün kütüb-ü mukaddesenin reis-i enveri olan Kur’an-ı Hakîm, bütün erkân-ı imaniyeyi vâzıh bir surette, pek ciddi bir ifadede ve kasdî bir tarzda tafsil etmişlerdir?
Evet, çünkü hakikatte hakiki kemal-i etem öyledir. İşte şu esrarın hikmeti şudur ki:
İnsan çendan bütün esmaya mazhar ve bütün kemalâta müstaiddir. Lâkin iktidarı cüz’î, ihtiyarı cüz’î, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharri eder. Onun için hakikatin keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor. Bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe olamıyor. Hem esmanın cilvelerinin renkleri, mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar olan zat, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve cüz’iyet ve zılliyet ve asliyet itibarıyla cilve-i esma, başka başka suret alıyor. Bazı istidat, cüz’iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bazen bir isim galip oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor. O istidatta onun hükmü hükümran oluyor. İşte şu derin sırra ve şu geniş hikmete esrarlı, geniş ve hakikat ile bir derece karışık bir temsil ile bazı işaretler ederiz.
Mesela, zühre namıyla nakışlı bir çiçek ve kamere âşık hayatlı bir katre ve güneşe bakan safvetli bir reşhayı farz ediyoruz ki her birisinin bir şuuru, bir kemali var. Ve o kemale bir iştiyakı bulunuyor. Şu üç şeyde çok hakikatlere işaret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklarına işaret eder. Ve üç tabaka ehl-i hakikate misaldir. (Hâşiye[2])
Birincisi: Ehl-i fikir, ehl-i velayet, ehl-i nübüvvetin işaratıdır.
İkincisi: Cismanî cihazat ile kemaline sa’y edip hakikate gidenleri…
Ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın istimaliyle mücahede etmekle hakikate gidenleri…
Ve kalbin tasfiyesiyle ve iman ve teslimiyetle hakikate gidenlerin misalleridir.
Üçüncüsü: Enaniyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlaliyle hakikate giden…
Ve ilim ve hikmetle ve akıl ve marifetle hakikati aramaya giden…
Ve iman ve Kur’an ile fakr ve ubudiyetle hakikate çabuk giden ayrı ayrı istidatta bulunan üç taifenin hikmet-i ihtilaflarına işaret eden temsillerdir.
İşte şu üç tabakanın terakkiyatındaki sırrı ve geniş hikmeti; zühre, katre, reşha unvanları altında bir temsil ile bir derece göstereceğiz.
Mesela, güneşin kendi Hâlık’ının izniyle ve emriyle üç çeşit tecellisi ve in’ikası ve ifazası var: Birisi çiçeklere, birisi kamere ve seyyarelere, birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı in’ikaslarıdır.
Birincisi üç tarzdadır:
Biri: Küllî ve umumî bir tecelli ve in’ikasıdır ki bütün çiçeklere birden ifazasıdır.
Biri de: Has bir tecellidir ki her bir nev’e göre bir hususi in’ikası vardır.
Biri de: Cüz’î bir tecellidir ki her bir çiçeğin şahsiyetine göre bir ifazasıdır. Şu temsilimiz, o kavle göredir ki çiçeklerin süslü renkleri, güneşin ziyasındaki yedi rengin istihale-i in’ikasiyesinden neş’et ediyor. Ve bu kavle göre çiçekler dahi güneşin bir çeşit âyineleridir.
İkincisi: Güneşin kamere ve seyyarelere, Fâtır-ı Hakîm’in izniyle verdiği nur ve feyizdir. Şu küllî ve geniş feyiz ve nurdan sonra kamer, o ziyanın gölgesi hükmünde olan nuru; güneşten küllî bir surette istifade eder, sonra hususi bir tarzda denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir suret-i cüz’iyede denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffaflarına ve havanın zerrelerine ifade ve ifazasıdır.
Üçüncüsü: Güneşin emr-i İlahî ile cevv-i havayı ve denizlerin yüzlerini birer âyine ederek safi ve küllî ve gölgesiz bir in’ikası var. Sonra o güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine ve havanın reşhalarına ve karın şişeciklerine, her birine birer cüz’î aksi, birer küçük timsalini veriyor.
İşte güneşin her bir çiçeğe ve kamere mukabil her bir katreye, her bir reşhaya mezkûr üç cihette ikişer tarîk ile teveccüh ve ifazası var:
Birinci tarîk: Bi’l-asale doğrudan doğruya berzahsız, hicabsızdır. Şu yol, nübüvvetin tarîkını temsil eder.
İkinci yol: Berzahlar tavassut eder. Âyine ve mazharların kabiliyetleri, şemsin cilvelerine birer renk takıyor. Şu yol ise velayet mesleğini temsil eder.
İşte zühre, katre, reşha her birisi evvelki yolda diyebilirler ki: “Ben umum âlem güneşinin bir âyinesiyim.” Fakat ikinci yolda öyle diyemez. Belki “Ben kendi güneşimin âyinesiyim veyahut nevime tecelli eden güneşin âyinesiyim.” der. Çünkü güneşi öyle tanıyor. Bütün âleme bakar bir güneşi göremiyor. Halbuki o şahsın veyahut nevinin veya cinsinin güneşi, dar berzah içinde mahdud bir kayıt altında ona görünüyor. Halbuki kayıtsız, berzahsız, mutlak güneşin âsârını o mukayyed güneşe veremiyor. Çünkü bütün yeryüzünü ısıtmak, tenvir etmek, umum nebatat, hayvanatın hayatlarını tahrik etmek ve seyyaratı etrafında döndürmek gibi haşmet-nüma eserleri; o dar kayıt ve mahdud berzah içinde gördüğü güneşe, şuhud-u kalbî ile veremiyor. Belki o âsâr-ı acibeyi, eğer o şuurlu farz ettiğimiz üç şey, o kayıt altında gördüğü güneşe verse de sırf aklî ve imanî bir tarzda ve o mukayyed, ayn-ı mutlak olduğunu bir teslimiyet ile verebilir. Fakat o, insan gibi akıllı farz ettiğimiz zühre, katre, reşha şu hükümleri, yani pek büyük âsârı güneşlerine isnad etmeleri aklîdir, şuhudî değil. Belki bazen hükm-ü imanîleri, şuhud-u kevniyelerine müsademe eder. Pek güçlükle inanabilirler.
İşte, hakikate dar gelen ve bazı köşelerinde hakikatin azaları görünen ve hakikatle karışık şu temsil içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi zühre, katre, reşha farz edeceğiz. Zira onlarda farz ettiğimiz şuur kâfi gelmiyor. Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar, biz de manevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız.
İşte, sen ey dünyayı unutmayan ve maddiyata tevaggul eden ve nefsi kesafet peyda eden arkadaş! Sen zühre ol. Nasıl ki o zühre çiçeği, ziya-yı şemsten inhilal etmiş bir renk alıyor. Ve o bir renk içinde şemsin timsalini karıştırıp kendine ziynetli bir suret giydiriyor. Zira senin istidadın dahi ona benzer.
Hem şu esbaba dalmış Eski Said gibi mektepli feylesof ise kamere âşık olan katre olsun ki kamer, güneşten aldığı ziya zıllini ona verir ve onun göz bebeğine bir nur verir. O da o nur ile parlar. Fakat o katre o nur ile yalnız kameri görür. Güneşi göremez, belki imanıyla görebilir.
Hem şu her şeyi doğrudan doğruya Cenab-ı Hak’tan bilir, esbabı bir perde telakki eder fakir adam, o da reşha olsun. Öyle bir reşha ki kendi zatında fakirdir. Hiçbir şeyi yok ki ona dayanıp zühre gibi kendine güvensin. Hiçbir rengi yok ki onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki ona teveccüh etsin. Hâlis bir safveti var ki doğrudan doğruya güneşin timsalini göz bebeğinde saklıyor. Şimdi madem biz bu üç şey yerine geçtik. Kendimize bakmalıyız. Bizde ne var? Ne yapacağız?
İşte bakıyoruz ki bir Zat-ı Kerîm, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet ister ve görmek talep eder. Öyle ise her birimiz istidadımıza göre o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz.
Ey zühre-misal! Sen gidiyorsun fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakki ede ede tâ bir mertebe-i külliyeye geldin. Güya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin. Halbuki zühre, kesif bir âyinedir. Onda ziyadaki yedi renk inhilal ve inkisar eder. Şemsin aksini gizler. Sen, sevdiğin güneşin yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünkü kayıtlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu halde suretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş’et eden firaktan kurtulamazsın.
Lâkin bir şart ile kurtulabilirsin ki sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin mehasini ile telezzüz ve iftihar eden nazarını çekesin, gökyüzündeki güneşin yüzüne atasın. Hem baş aşağı celb-i rızık için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki şemse çeviresin. Çünkü sen, onun âyinesisin. Vazifen, âyinedarlıktır. Bilsen, bilmesen hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir. Evet, nasıl bir çiçek, güneşin küçücük bir âyinesidir. Şu koca güneş dahi gök denizinde Şems-i Ezelî’nin “Nur” isminden tecelli eden bir lem’anın katre-misal bir âyinesidir. Ey kalb-i insanî! Sen, nasıl bir güneşin âyinesi olduğunu bundan bil.
Bu şartı yaptıktan sonra kemalini bulursun. Fakat güneşi, nefsü’l-emirde nasıl ise öyle göremezsin. O hakikati, çıplak anlamazsın. Belki senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir ve kesafetli dürbünün bir suret takar. Ve kayıtlı kabiliyetin bir kayıt altına alır.
Şimdi sen dahi ey katre içine giren hakîm feylesof! Senin katre-i fikrin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle tâ kamere kadar terakki ettin, kamere girdin. Bak, kamer kendi zatında kesafetli, zulümatlıdır. Ne ziyası var, ne hayatı. Senin sa’yin beyhude, ilmin faydasız gitti.
Sen yeisin zulümatından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervah-ı habîsenin iz’acatından ve o vahşetin dehşetinden şu şartlar ile kurtulabilirsin ki tabiat gecesini terk edip hakikat güneşine teveccüh etsen ve yakînen inansan ki şu gece nurları, gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir.
Bu şartı yaptıktan sonra, sen kemalini bulursun. Fakir ve karanlıklı kamer yerine, haşmetli güneşi bulursun. Fakat sen dahi öteki arkadaşın gibi güneşi safi göremezsin. Belki senin aklın ve felsefen, ünsiyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicabların halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin.
İşte reşha-misal üçüncü arkadaşınız ki hem fakirdir hem renksizdir. Güneşin hararetiyle çabuk tebahhur eder, enaniyetini bırakır, buhara biner, havaya çıkar. İçindeki madde-i kesife; nâr-ı aşk ile ateş alır, ziya ile nura döner. O ziyanın cilvelerinden gelen bir şuâya yapışır, yanaşır.
Ey reşha-misal! Madem doğrudan doğruya güneşe âyinedarlık ediyorsun, sen hangi mertebede bulunsan bulun, ayn-ı şemse karşı aynelyakîn bir tarzda, safi bakılacak bir delik, bir pencere bulursun. Hem o şemsin âsâr-ı acibesini ona vermekte müşkülat çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli evsafını tereddütsüz verebilirsin. Saltanat-ı zatiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte, hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez. Seni ne berzahların darlığı, ne kabiliyetlerin kaydı, ne âyinelerin küçüklüğü seni şaşırtmaz; hilaf-ı hakikate sevk etmez. Çünkü sen safi, hâlis, doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın ki mazharlarda görünen ve âyinelerde müşahede olunan güneş değil belki bir nevi cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir. Çendan o akisler onun unvanlarıdır fakat bütün âsâr-ı haşmetini gösteremiyorlar.
İşte şu hakikatle karışık temsilde böyle başka başka üç tarîk ile kemale gidilir. Ve o kemalâtın mezayasında ve mertebe-i şuhudun tafsilatında başka başkadırlar. Fakat neticede ve hakka iz’an ve hakikati tasdikte ittifak ederler.
İşte nasıl bir gece adamı ki hiç güneşi görmemiş. Yalnız kamer âyinesinde bir gölgesini görüyor. Güneşe mahsus haşmetli ziyayı, dehşetli cazibeyi aklına sığıştıramıyor. Belki görenlere teslim olup taklit ediyor.
Öyle de veraset-i Ahmediye (asm) ile Kadîr ve Muhyî gibi isimlerin mertebe-i uzmasına yetişmeyen, haşr-i a’zamı ve kıyamet-i kübrayı taklidî olarak kabul eder “Aklî bir mesele değildir.” der. Çünkü hakikat-i haşir ve kıyamet, ism-i a’zamın ve bazı esmanın derece-i a’zamının mazharıdır. Kimin nazarı oraya çıkmazsa taklide mecburdur. Kimin fikri oraya girse haşir ve kıyameti, gece gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, itminan-ı kalp ile kabul eder.
İşte şu sırdandır ki haşir ve kıyameti en a’zam mertebede, en ekmel tafsilatla Kur’an zikrediyor ve ism-i a’zamın mazharı olan Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm ders veriyor. Ve eski peygamberler ise hikmet-i irşadın iktizasıyla, bir derece basit ve iptidaî bir halde olan ümmetlerine, haşri en a’zam bir derecede, en geniş bir tafsilatla ders vermemişler. Hem şu sırdandır ki bir kısım ehl-i velayet bazı erkân-ı imaniyeyi mertebe-i uzmasında görmemişler veya gösterememişler. Hem şu sırdandır ki marifetullahta derecat-ı ârifîn çok tefavüt ediyor. Daha bunlar gibi çok esrar şu hakikatten inkişaf eder.
Şimdi şu temsil hem bir derece hakikati ihsas ettiğinden hem hakikat çok geniş ve çok derin olduğundan biz dahi temsil ile iktifa ediyoruz. Haddimizin ve tâkatimizin fevkinde olan esrara girişmeyeceğiz.
Üçüncü Dal
Kıyamet alâmetlerinden ve âhir zaman vukuatından ve bazı a’malin fazilet ve sevaplarından bahseden ehadîs-i şerife güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim onların bir kısmına zayıf veya mevzu demişler. İmanı zayıf ve enaniyeti kavî bir kısım da inkâra kadar gitmişler. Şimdi tafsile girişmeyeceğiz. Yalnız on iki aslı beyan ederiz.
Birinci Asıl: Yirminci Söz’ün âhirindeki sual ve cevapta izah ettiğimiz meseledir. İcmali şudur ki:
Din bir imtihandır, bir tecrübedir. Ervah-ı âliyeyi, ervah-ı safileden tefrik eder. Öyle ise ileride herkese göz ile görülecek vukuatı, öyle bir tarzda bahsedecek ki ne bütün bütün meçhul kalsın ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira eğer tamamen bedahet derecesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa o vakit kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidat ile beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur. İşte bunun için Mehdi ve Süfyan meseleleri gibi çok meselelerde çok ihtilaf olmuş. Hem rivayat dahi çok muhteliftir, birbirine zıt hükümler olmuş.
İkinci Asıl: Mesail-i İslâmiyenin tabakatı vardır. Biri bürhan-ı kat’î istese diğeri bir zann-ı galibî ile iktifa eder. Başkası yalnız bir kabul-ü teslimî ve reddetmemek ister. Öyle ise esasat-ı imaniyeden olmayan mesail-i fer’iye veya vukuat-ı zamaniyenin her birinde bir iz’an-ı yakîn ile bir bürhan-ı kat’î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslimiyetle ilişmemektir.
Üçüncü Asıl: Zaman-ı sahabede Benî-İsrail ve Nasâra ulemalarından çoğu İslâmiyet’e girdiler. Eski malûmatları dahi onlarla beraber Müslüman oldu. Bazı hilaf-ı vaki malûmat-ı sâbıkaları, İslâmiyet’in malı olarak tevehhüm edildi.
Dördüncü Asıl: Ehadîs-i şerife râvilerinin bazı kavilleri veyahut istinbat ettikleri manaları, metn-i hadîsten telakki ediliyordu. Halbuki insan hatadan hâlî olmadığı için hilaf-ı vaki bazı istinbatları veya kavilleri hadîs zannedilerek zaafına hükmedilmiş.
Beşinci Asıl: اِنَّ فٖى اُمَّتٖى مُحَدَّثُونَ yani مُلْهَمُونَ sırrınca bazı ehl-i keşif ve ehl-i velayet olan muhaddisîn-i muhaddesûn ilhamlarıyla gelen bazı maânî, hadîs telakki edilmiş. Halbuki ilham-ı evliya –bazı arızalarla– hata olabilir. İşte bu neviden bir kısım hilaf-ı hakikat çıkabilir.
Altıncı Asıl: Beyne’n-nâs iştihar bulmuş bazı hikâyeler bulunuyor ki durub-u emsal hükmüne geçer. Hakiki manasına bakılmaz. Ne maksat için sevk edilir, ona bakılır. İşte bu neviden beyne’n-nâs tearüf etmiş bazı kıssa ve hikâyatı, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bir maksad-ı irşadî için temsil ve kinaye nevinden zikredivermiş. Şu nevi meselelerin mana-yı hakikisinde kusur varsa örf ve âdât-ı nâsa aittir ve tearüf ve tesamu’-u umumîye râcidir.
Yedinci Asıl: Pek çok teşbih ve temsiller bulunuyor ki mürur-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-i maddiye telakki ediliyor. Hataya düşer. Mesela “Sevr” ve “Hut” isminde ve âlem-i misalde sevr ve hut timsalinde berrî ve bahrî hayvanat nâzırlarından iki melaiketullah, âdeta bir koca öküz ve cismanî bir balık zannedilerek hadîse ilişilmiş.
Hem mesela, bir vakit huzur-u Nebevîde derin bir ses işitildi. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etti ki: “Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp da ancak bu dakika cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” İşte bu hadîsi işiten, hakikate vâsıl olmayan inkâra sapar. Halbuki yirmi dakika o hadîsten sonra kat’iyen sabittir ki biri geldi, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma dedi ki: “Meşhur münafık, yirmi dakika evvel öldü.” Yetmiş yaşına giren o münafık cehennemin bir taşı olarak bütün müddet-i ömrü tedennide, esfel-i safilîne, küfre sukuttan ibaret olduğunu gayet beliğane bir surette Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm beyan etmiştir. Cenab-ı Hak o vefat dakikasında o sesi işittirip ona alâmet etmiştir.
Sekizinci Asıl: Cenab-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor. O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Mesela Leyle-i Kadri, umum ramazanda; saat-i icabe-i duayı, cuma gününde; makbul velisini, insanlar içinde; eceli, ömür içinde ve kıyametin vaktini, ömr-ü dünya içinde saklamış. Zira ecel-i insan muayyen olsa yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Halbuki âhiret ve dünya muvazenesini muhafaza etmek ve her vakit havf ve reca ortasında bulunmak maslahatı iktiza eder ki her dakika hem ölmek hem yaşamak mümkün olsun. Şu halde mübhem tarzdaki yirmi sene mübhem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır.
İşte kıyamet dahi şu insan-ı ekber olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün etseydi bütün kurûn-u ûlâ ve vustâ, gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurûn-u uhra dehşette kalacaktı. İnsan nasıl hayat-ı şahsiyesiyle hanesinin ve köyünün bekasıyla alâkadardır. Öyle de hayat-ı içtimaiye ve neviyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır. Kur’an اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ der. “Kıyamet yakındır.” ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zira kıyamet, dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya iki bin sene, bir seneye nisbetle bir iki gün veya bir iki dakika gibidir. Saat-i kıyamet yalnız insaniyetin eceli değil ki onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün.
İşte bunun içindir ki Hakîm-i Mutlak, kıyameti mugayyebat-ı hamseden olarak ilminde saklıyor. İşte bu ibham sırrındandır ki her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan asr-ı saadet dahi daima kıyametten korkmuşlar. Hattâ bazıları, “Şeraiti hemen hemen çıkmış.” demişler.
İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: “Âhiretin tafsilatını ders alan müteyakkız kalpli, keskin nazarlı olan sahabelerin fikirleri, niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş gibi istikbal-i dünyevîde bin dört yüz sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zannetmişler?”
Elcevap: Çünkü sahabeler, feyz-i sohbet-i nübüvvetten herkesten ziyade dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenasını bilerek, kıyametin ibham-ı vaktindeki hikmet-i İlahiyeyi anlayarak, ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet alarak âhiretlerine ciddi çalışmışlar. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm “Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz.” tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad-ı Nebevîdir. Yoksa vuku-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle değildir ki hakikatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın bu nevi sözleri hikmet-i ibhamdan ileri geliyor.
Hem şu sırdandır ki Mehdi, Süfyan gibi âhir zamanda gelecek eşhasları çok zaman evvel hattâ tabiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velayet “Onlar geçmiş.” demişler. İşte bu da kıyamet gibi hikmet-i İlahiye iktiza eder ki vakitleri taayyün etmesin. Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i maneviyenin takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak “Mehdi” manasına muhtaçtır. Bu manada, her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır.
Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaytlıkta nefsin dizginini bırakmamak için nifakın başına geçecek müthiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi maslahat-ı irşad-ı umumî zayi olurdu.
Şimdi Mehdi gibi eşhasın hakkındaki rivayatın ihtilafatı ve sırrı şudur ki:
Ehadîsi tefsir edenler, metn-i ehadîsi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Mesela, merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan vukuat-ı Mehdiye veya Süfyaniyeyi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhasın şahs-ı manevîsine veya temsil ettikleri cemaate ait âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zatlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki o eşhas-ı hârika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidayeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle, o eşhas-ı âhir zaman tanınabilir.
Alâmet-i kıyametten olan Deccal hakkında hadîs-i şerifte “Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyam-ı saire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer.” rivayet ediliyor. İnsafsız insanlar bu rivayete muhal demişler. Hâşâ şu rivayetin inkâr ve iptaline gitmişler. Halbuki وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ hakikati şu olmak gerektir ki:
Âlem-i küfrün en kesafetlisi olan şimalde, tabiiyyunun fikr-i küfrîsinden süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve uluhiyeti inkâr edecek bir şahsın, şimal tarafından çıkmasına işaret ve şu işaret içinde bir remz-i hikmet vardır ki Kutb-u Şimalî’ye yakın dairede bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. “Deccal’ın bir günü bir senedir.” O daire yakınında zuhuruna işarettir. “İkinci günü bir aydır.” demekten murad, şimalden bu tarafa geldikçe bazen olur yazın bir ayında güneş gurûb etmez. Şu dahi Deccal şimalden çıkıp âlem-i medeniyet tarafına tecavüzüne işarettir. Günü Deccal’a isnad etmekle şu işarete işaret eder. Daha bu tarafa geldikçe bir haftada güneş gurûb etmiyor. Daha gele gele tulû ve gurûb ortasında üç saat devam ediyor. Ben Rusya’da esarette iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta güneş gurûb etmeyen bir yer vardı. Seyir için oraya gidiyorlardı. “Deccal’ın çıktığı vakit, umum dünya işitecek.” olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde gezmesini de merkebi olan şimendifer ve tayyare halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı muhal gören mülhidler, şimdi âdi görüyorlar.
Alâmet-i kıyametten olan Ye’cüc ve Me’cüc’e ve Sedd’e dair, bir risalede bir derece tafsilen yazdığımdan ona havale edip şurada yalnız şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol unvanıyla içtimaat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden taifeler ve Sedd-i Çinî’nin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zîr ü zeber edecekleri, rivayetlerde vardır.
Bazı mülhidler derler: Bu kadar acayibi yapan ve yapacak taifeler nerede?
Elcevap: Çekirge gibi bir âfat, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim değiştikçe memleketi fesada veren kesretli o taifelerin hakikatleri, mahdud bazı fertlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe emr-i İlahî ile o mahdud fertlerden gayet kesretli aynı fesat yine başlar. Güya onların hakikat-i milliyetleri inceliyor, kopmuyor. Yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor. Aynen öyle de bir zaman dünyayı herc ü merc eden o taifeler, izn-i İlahî ile mevsimi geldiği vakit aynı o taife, medeniyet-i beşeriyeyi herc ü merc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir surette tezahür eder.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Dokuzuncu Asıl: Mesail-i imaniyeden bir kısmın netaici, şu mukayyed ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve sevabına dair ehadîs-i şerifenin bir kısmı tergib ve terhibe münasip bir tesir vermek için belâgatlı bir üslupta geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübalağalı zannetmişler. Halbuki bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından mücazefe ve mübalağa, içlerinde yoktur.
Ezcümle, en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu hadîstir ki:
لَوْ وُزِنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللّٰهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَاءٍ –أو كما قال–
meal-i şerifi: “Dünyanın Cenab-ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.” Hakikati şudur ki: عِنْدَ اللّٰهِ tabiri, âlem-i bekadan demektir. Evet, âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar bir nur madem ebedîdir, yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek, koca dünyayı bir sinek kanadıyla muvazene değil belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususi dünyasını âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlahîye ve bir ihsan-ı İlahîye muvazeneye gelmediği demektir.
Hem dünyanın iki yüzü var, belki üç yüzü var. Biri, Cenab-ı Hakk’ın esmasının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenaya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlahî olmayan ehl-i dalaletin dünyasıdır. Demek, esma-i hüsnanın âyineleri ve mektubat-ı Samedaniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıt ve bütün hatîatın menşei ve beliyyatın menbaı olan dünya-perestlerin dünyasının, âlem-i âhirette ehl-i imana verilen sermedî bir zerresine değmediğine işarettir.
İşte en doğru ve ciddi şu hakikat nerede ve insafsız ehl-i ilhadın fehmettikleri mana nerede? O insafsız ehl-i ilhadın en mübalağa en mücazefe zannettikleri mana nerede?
Hem mesela, insafsız ehl-i ilhadın mübalağa zannettikleri hattâ muhal bir mübalağa ve mücazefe tevehhüm ettikleri biri de amellerin sevabına dair ve bazı surelerin faziletleri hakkında gelen rivayetlerdir. Mesela “Fatiha’nın Kur’an kadar sevabı vardır.” “Sure-i İhlas, sülüs-ü Kur’an”, “Sure-i İza zülzileti’l-ardu, rubu’” “Sure-i Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn, rubu’”, “Sure-i Yâsin, on defa Kur’an kadar” olduğuna rivayet vardır.
İşte insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki: “Şu muhaldir. Çünkü Kur’an içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için manasız olur.”
Elcevap: Hakikati şudur ki: Kur’an-ı Hakîm’in her bir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlahîden o harflerin sevabı sümbüllenir, bazen on tane verir, bazen yetmiş, bazen yedi yüz (Âyetü’l-Kürsî harfleri gibi), bazen bin beş yüz (Sure-i İhlas’ın harfleri gibi), bazen on bin (Leyle-i Beratta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi) ve bazen otuz bin (mesela, haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadirde okunan âyetler gibi). Ve o gece bin aya mukabil işaretiyle, bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olur anlaşılır. İşte Kur’an-ı Hakîm, tezauf-u sevabıyla beraber elbette muvazeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevap ile bazı surelerle muvazeneye gelebilir.
Mesela, içinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki bin tane ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sümbül vermiş farz etsek, her bir sümbülde yüzer tane olmuş ise o vakit tek bir habbe bütün tarlanın iki sülüsüne mukabil oluyor. Mesela, birisi de on sümbül vermiş, her birinde iki yüz tane vermiş. O vakit bir tek habbe asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkeza kıyas et.
Şimdi Kur’an-ı Hakîm’i nurani, mukaddes bir mezraa-i semaviye tasavvur ediyoruz. İşte her bir harfi asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Onların sümbülleri nazara alınmayacak. Sure-i Yâsin, İhlas, Fatiha, Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn, İza zülzileti’l-ardu gibi sair faziletlerine dair rivayet edilen sure ve âyetlerle muvazene edilebilir.
Mesela, Kur’an-ı Hakîm’in üç yüz bin altı yüz yirmi harfi olduğundan Sure-i İhlas, Besmele ile beraber altmış dokuzdur. Üç defa altmış dokuz, iki yüz yedi harftir. Demek, Sure-i İhlas’ın her bir harfinin haseneleri, bin beş yüze yakındır.
İşte Sure-i Yâsin’in hurufatı hesap edilse, Kur’an-ı Hakîm’in mecmu-u hurufatına nisbet edilse ve on defa muzaaf olması nazara alınsa şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerif’in her bir harfi takriben beş yüze yakın sevabı vardır. Yani o kadar hasene sayılabilir.
İşte buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen ne kadar latîf ve güzel ve doğru ve mücazefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.
Onuncu Asıl
Ekser taife-i mahlukatta olduğu gibi ef’al ve a’mal-i beşeriyede bazı hârika fertler bulunur. O fertler eğer iyilikte ileri gitmişse o nevilerin medar-ı fahirleridir, yoksa medar-ı şeametleridir. Hem gizleniyorlar. Âdeta birer şahs-ı manevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler. Sair fertlerin her birisi o olmaya çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek, o mükemmel hârika fert ise mutlak, mübhem bulunup her yerde bulunması mümkün. Şu ibham itibarıyla mantıkça kaziye-i mümkine suretinde külliyetine hükmedilebilir. Yani her bir amel, şöyle bir netice verebilmesi mümkündür.
Mesela “Kim iki rekat namazı filan vakitte kılsa bir hac kadardır.” İşte iki rekat namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattir. Her bir iki rekat namazda bu mana külliyet ile mümkündür. Demek şu nevideki rivayetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil. Zira kabulün madem şartları vardır, külliyet ve daimîlikten çıkar. Belki ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek, şu nevi ehadîsteki külliyet ise imkân itibarıyladır.
Mesela “Gıybet, katl gibidir.” Demek, gıybette öyle bir fert bulunur ki katl gibi bir zehr-i kātilden daha muzırdır. Mesela “Bir güzel söz, bir abdi âzad etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer.”
Şimdi tergib ve teşvik için o mübhem ferd-i mükemmel, mutlak bir surette her yerde bulunmasının imkânını, vaki bir surette göstermekle hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir.
Hem de şu âlemin mikyasıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne muvazi gelemez. Sevab-ı a’mal o âleme baktığı için dünyevî nazarımız ona dar geliyor. Aklımıza sığıştıramıyoruz. Mesela
مَنْ قَرَاَ هٰذَا اُعْطِىَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسٰى وَ هَارُونَ
yani:
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَ رَبِّ الْاَرَضٖينَ رَبِّ الْعَالَمٖينَ، وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَ هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ ۞ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَ رَبِّ الْاَرَضٖينَ رَبِّ الْعَالَمٖينَ، وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَ هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ ۞ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَ هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyade nazar-ı dikkatini celbeden şu gibi rivayetlerdir. Hakikati şudur ki: Dünyada dar nazarımızla, kısacık fikrimizle Musa ve Harun aleyhimesselâmın sevaplarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz. Âlem-i ebediyette Rahîm-i Mutlak, saadet-i ebedîde nihayetsiz ihtiyaç içinde bir abdine bir tek virde mukabil vereceği hakikat-i sevap, o iki zatın sevaplarına –fakat daire-i ilmimize ve tahminimize giren sevaplarına– müsavi olabilir.
Mesela bedevî, vahşi bir adam hiç padişahı görmemiş. Saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdud fikriyle bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde sade-dil bir taife var ki eskiden diyorlardı ki: “Padişah, kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir surette tahayyül ediyorlar ki kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor, âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farz ediyorlar. Şimdi biri o adamlardan birisine dese: “Sen bugün benim için bu işi yapsan senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim.” Yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim. O söz hakikattir. Çünkü haşmet-i padişahîden onun dar daire-i fikrine giren ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.
İşte dünya nazarıyla, dar fikrimizle âhirete müteveccih hakaik-i sevabiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret-i Musa (as) ve Harun’un (as) meçhulümüz olan hakiki sevapları ile muvazene değil –çünkü teşbih kaidesi, meçhulü malûma kıyas eder– belki muvazene edilen ve malûmumuz olan ve tahminimize giren sevaplarıyla bir abd-i mü’minin bir virdine mukabil meçhulümüz olan hakiki sevabıdır.
Hem de deniz yüzü ile katrenin göz bebeği, güneşin tamam aksini tutmakta müsavidirler. Fark, keyfiyettedir. Hazret-i Musa (as) ve Harun’un (as) deniz-misal âyine-i ruhlarına in’ikas eden mahiyet-i sevap, bir katre hükmünde bir abd-i mü’minin bir âyetten aldığı aynı mahiyet-i sevaptır. Mahiyetçe, kemiyetçe birdirler. Keyfiyet ise kabiliyete tabidir.
Hem bazen olur ki bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saadet hazinesini açar ki altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek, bazı hâlât oluyor ki bir tek âyet, Kur’an kadar fayda verebilir.
Hem ism-i a’zama mazhar olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlahî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye ile ism-i a’zam zılline mazhar bir mü’min, kendi kabiliyeti itibarıyla kemiyetçe bir nebinin feyzi kadar sevap alıyor denilse hilaf-ı hakikat olamaz.
Hem de sevap ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki bir zerrecik bir şişede, semavat nücumuyla beraber görünebilir. Öyle de niyet-i hâlise ile şeffafiyet peyda eden bir zikirde veya bir âyette, semavat gibi nurani sevap ve fazilet yerleşebilir.
Netice-i Kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve imanı zayıf, felsefesi kavî, hodbin, münekkid adam! Şu on aslı nazara al. Sonra sen hilaf-ı hakikat ve kat’î muhalif-i vaki gördüğün bir rivayeti bahane ederek ehadîs-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma! Zira evvela o on aslın on dairesi, seni inkârdan vazgeçirir. “Hakiki bir kusur varsa bize aittir.” derler, hadîse râci olamaz. “Eğer hakiki değilse senin sû-i fehmine aittir.” derler.
Elhasıl: İnkâr ve redde gitmek için şu on aslı tekzip ve iptal etmek lâzım gelir. Şimdi insafın varsa bu on usûlü kemal-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilaf-ı hakikat gördüğü bir hadîsin inkârına kalkışma! “Ya bir tefsiri ya bir tevili ya bir tabiri vardır.” de, ilişme!
On Birinci Asıl: Nasıl Kur’an-ı Hakîm’in müteşabihatı var; tevile muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor. Ehadîsin de Kur’an’ın müteşabihatı gibi müşkülatı vardır. Bazen çok dikkatli tefsire ve tabire muhtaçtır. Geçmiş misallerle iktifa edebilirsiniz.
Evet, nasıl ki hüşyar olan adam, yatmış olan adamın rüyasını tabir eder. Öyle de bazen uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor fakat kendi âlem-i menamına tatbik eder bir tarzda mana veriyor, tabir ediyor. Öyle de ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvim edilen insafsız adam! Sırr-ı مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ve تَنَامُ عَيْنٖى وَلَا يَنَامُ قَلْبٖى hükmüne mazhar ve hakiki hüşyar ve yakzan olan zatın gördüğünü sen kendi rüyanda inkâr değil, tabir et. Evet, uykuda bir adamı bir sinek ısırsa müthiş bir harpte yaralar alır gibi bir hakikat-i nevmiye bazen telakki eder. Ondan sorulsa “Hakikaten ben yaralandım. Bana top tüfek atıldı.” diyecek. Yanında oturanlar onun uykusundaki ızdırabına gülüyorlar. İşte bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette hakaik-i nübüvvete mihenk olamazlar.
On İkinci Asıl: Nazar-ı nübüvvet ve tevhid ve iman; vahdete, âhirete, uluhiyete baktığı için hakaiki ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usûlü’d-din ve ulema-i ilm-i kelâmın makasıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.
İşte onun içindir ki mevcudatın tafsil-i mahiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakiki hikmet olan ulûm-u âliye-i İlahiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki en basit bir mü’minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyeyi, hükemalara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki veraset-i nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler.
Hem bir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikati gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-i kat’iyesi, Kur’an’ın hakaik-i kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Numune olarak bir misal zikrederiz:
Mesela küre-i arz, ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa hakikati şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur’an nazarıyla bakıldığı vakit –On Beşinci Söz’de izah edildiği gibi– hakikati şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan, en câmi’ en bedî’ ve en âciz en aziz en zayıf en latîf bir mu’cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin; semaya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber manen ve sanaten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizat-ı sanatının meşheri, sergisi; bütün tecelliyat-ı esmasının mazharı, nokta-i mihrakıyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbaniyenin mahşeri, ma’kesi; hadsiz hallakıyet-i İlahiyenin hususan nebatat ve hayvanatın kesretli enva-ı sağiresinden cevvadane icadın medarı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta numunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin süratle işleyen tezgâhı ve menazır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı ve besatin-i daimenin tohumcuklarına süratle sümbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.
İşte arzın bu azamet-i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki Kur’an-ı Hakîm; semavata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semavata karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semavatı bir kefede koyuyor, mükerreren رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ diyor.
İşte sair mesaili buna kıyas et ve anla ki felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri; Kur’an’ın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür.
Dördüncü Dal
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ وَكَثٖيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثٖيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ
Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız bir tek cevherini göstereceğiz. Şöyle ki:
Kur’an-ı Hakîm tasrih ediyor ki arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyarattan zerrelere kadar her şey Cenab-ı Hakk’a secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmalara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. Biz onların ibadetlerinin tenevvüünün bir nevini bir temsil ile beyan ederiz.
Mesela وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى azîm bir Mâlikü’l-mülk, büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği vakit, o zat dört nevi ameleyi onun binasında istihdam ve istimal eder:
Birinci nevi: Onun memlûk ve köleleridir. Bu nev’in, ne maaşı var ve ne de ücreti var. Belki onlar seyyidlerinin emriyle işledikleri her amelde, onların gayet latîf bir zevk ve hoş bir şevkleri vardır. Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne deseler onların zevkini ve şevkini ziyade eder. Onlar o mukaddes seyyidlerine intisaplarını büyük bir şeref bilerek onunla iktifa ediyorlar. Hem o seyyidin namıyla, hesabıyla, nazarıyla işlere bakmalarından da manevî lezzet buluyorlar. Ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç olmuyorlar.
İkinci kısım ki bazı âmî hizmetkârlardır. Bilmiyorlar niçin işliyorlar. Belki o mâlik-i zîşan onları istimal ediyor, kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor. Onlara lâyık bir cüz’î ücret dahi veriyor. O hizmetkârlar bilmiyorlar ki amellerine ne çeşit küllî gayeler, âlî maslahatlar terettüp ediyor. Hattâ bazıları tevehhüm ediyorlar ki onların amelleri yalnız kendilerine ait o ücret ve maaşından başka gayesi yoktur.
Üçüncü kısım: O Mâlikü’l-mülk’ün bir kısım hayvanatı var. Onları o şehrin, o sarayın binasında bazı işlerde istihdam ediyor. Onlara yalnız bir yem veriyor. Onların da istidatlarına muvafık işlerde çalışmaları onlara bir telezzüz veriyor. Çünkü bi’l-kuvve bir kabiliyet ve bir istidat, fiil ve amel suretine girse inbisat ile teneffüs eder, bir lezzet verir ve bütün faaliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Şu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu lezzet-i maneviyedir. Onunla iktifa ederler.
Dördüncü kısım: Öyle amelelerdir ki biliyorlar ne işliyorlar ve ne için işliyorlar ve kimin için işliyorlar ve sair ameleler ne için işliyorlar ve o Mâlikü’l-mülk’ün maksadı nedir, ne için işlettiriyor. İşte bu nevi amelelerin sair amelelere bir riyaset ve nezaretleri var. Onların derecat ve rütbelerine göre derece derece maaşları var.
Aynen bunun gibi semavat ve arzın Mâlik-i Zülcelali ve dünya ve âhiretin Bâni-i Zülcemali olan Rabbü’l-âlemîn değil ihtiyaç için –çünkü her şeyin Hâlık’ı odur– belki izzet ve azamet ve rububiyetin şuunatı gibi bazı hikmetler için şu kâinat sarayında, şu daire-i esbab içinde hem melaikeyi hem hayvanatı hem cemadat ve nebatatı hem insanları istihdam ediyor. Onlara ibadet ettiriyor.
Şu dört nev’i ayrı ayrı vezaif-i ubudiyetle mükellef etmiştir:
Birinci Kısım: Temsilde memlûklere misal, melaikelerdir. Melaikeler ise onlarda mücahede ile terakkiyat yoktur. Belki her birinin sabit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır. Fakat onların nefs-i amellerinde bir zevk-i mahsusaları var. Nefs-i ibadetlerinde derecatlarına göre tefeyyüzleri var. Demek, o hizmetkârlarının mükâfatı, hizmetlerinin içindedir. Nasıl insan mâ, hava ve ziya ve gıda ile tagaddi edip telezzüz eder. Öyle de melekler, zikir ve tesbih ve hamd ve ibadet ve marifet ve muhabbetin envarıyla tagaddi edip telezzüz ediyorlar. Çünkü onlar nurdan mahluk oldukları için gıdalarına nur kâfidir. Hattâ nura yakın olan rayiha-i tayyibe dahi onların bir nevi gıdalarıdır ki ondan hoşlanıyorlar. Evet ervah-ı tayyibe, revayih-i tayyibeyi sever.
Hem melekler, Mabudlarının emriyle işledikleri işlerde ve onun hesabıyla işledikleri amellerde ve onun namıyla ettikleri hizmette ve onun nazarıyla yaptıkları nezarette ve onun intisabıyla kazandıkları şerefte ve onun mülk ve melekûtunun mütalaasıyla aldıkları tenezzühte ve onun tecelliyat-ı cemaliye ve celaliyesinin müşahedesiyle kazandıkları tena’umda öyle bir saadet-i azîme vardır ki akl-ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.
Meleklerin bir kısmı âbiddirler, diğer bir kısmının ubudiyetleri ameldedir. Melaike-i arziyenin amele kısmı bir nevi insan gibidir. Tabir caiz ise bir nevi çobanlık ederler, bir nevi de çiftçilik ederler. Yani rûy-i zemin, umumî bir mezraadır. İçindeki bütün hayvanatın taifelerine Hâlık-ı Zülcelal’in emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle bir melek-i müekkel nezaret eder. Ondan daha küçük her bir nevi hayvanata mahsus bir nevi çobanlık edecek bir melaike-i müekkel var.
Hem de rûy-i zemin bir tarladır, umum nebatat onun içinde ekilir. Umumuna Cenab-ı Hakk’ın namıyla, kuvvetiyle nezaret edecek müekkel bir melek vardır. Ondan daha aşağı bir melek, bir taife-i mahsusaya nezaret etmekle Cenab-ı Hakk’a ibadet ve tesbih eden melekler var. Rezzakıyet arşının hamelesinden olan Hazret-i Mikâil aleyhisselâm, şunların en büyük nâzırlarıdır.
Meleklerin çoban ve çiftçiler mesabesinde olanlarının insanlara müşabehetleri yoktur. Çünkü onların nezaretleri sırf Cenab-ı Hakk’ın hesabıyladır ve onun namıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir. Belki nezaretleri, yalnız rububiyetin tecelliyatını, memur olduğu nevide müşahede etmek ve kudret ve rahmetin cilvelerini o nevide mütalaa etmek ve evamir-i İlahiyeyi o nev’e bir nevi ilham etmek ve o nev’in ef’al-i ihtiyariyesini bir nevi tanzim etmekten ibarettir.
Ve bilhassa zeminin tarlasındaki nebatata nezaretleri, onların tesbihat-ı maneviyelerini melek lisanıyla temsil etmek ve onların hayatlarıyla Fâtır-ı Zülcelal’e karşı takdim ettiği tahiyyat-ı maneviyelerini melek lisanıyla ilan etmek hem onlara verilen cihazatı, hüsn-ü istimal etmek ve bazı gayelere tevcih etmek ve bir nevi tanzim etmekten ibarettir.
Melaikelerin şu hizmetleri, cüz-i ihtiyarîleriyle bir nevi kesbdir. Belki bir nevi ubudiyet ve ibadettir. Tasarruf-u hakikileri yoktur. Çünkü her şeyde Hâlık-ı külli şey’e has bir sikke vardır. Başkaları parmağını icada karıştıramaz. Demek, melaikelerin şu nevi amelleri ise onların ibadetidir. İnsan gibi âdetleri değildir.
Ve bu saray-ı kâinatta ikinci kısım amele: Hayvanattır. Hayvanat dahi iştiha sahibi bir nefis ve bir cüz-i ihtiyarîleri olduğundan amelleri hâlisen livechillah olmuyor. Bir derece nefislerine de bir hisse çıkarıyorlar. Onun için Mâlikü’l-mülki Zülcelali ve’l-ikram, Kerîm olduğundan onların nefislerine bir hisse vermek için amellerinin zımnında onlara bir maaş ihsan ediyor. Mesela, meşhur bülbül kuşu (Hâşiye[3]) gülün aşkıyla maruf o hayvancığı, Fâtır-ı Hakîm istihdam ediyor. Beş gaye için onu istimal ediyor:
Birincisi: Hayvanat kabileleri namına, nebatat taifelerine karşı olan münasebat-ı şedideyi ilana memurdur.
İkincisi: Rahman’ın rızka muhtaç misafirleri hükmünde olan hayvanat tarafından bir hatib-i Rabbanîdir ki Rezzak-ı Kerîm tarafından gönderilen hediyeleri alkışlamakla ve ilan-ı sürur etmekle muvazzaftır.
Üçüncüsü: Ebna-yı cinsine imdat için gönderilen nebatata karşı hüsn-ü istikbali, herkesin başında izhar etmektir.
Dördüncüsü: Nev-i hayvanatın nebatata derece-i aşka vâsıl olan şiddet-i ihtiyacını, nebatatın güzel yüzlerine karşı mübarek başları üstünde beyan etmektir.
Beşincisi: Mâlikü’l-mülki Zülcelali ve’l-cemali ve’l-ikram’ın bârgâh-ı merhametine en latîf bir tesbihi, en latîf bir şevk içinde, gül gibi en latîf bir yüzde takdim etmektir.
İşte şu beş gayeler gibi başka manalar da vardır. Şu manalar ve şu gayeler, bülbülün Hak Sübhanehu ve Teâlâ’nın hesabına ettiği amelin gayesidir. Bülbül kendi diliyle konuşur. Biz şu manaları onun hazîn sözlerinden fehmediyoruz –melaike ve ruhaniyatın fehmettikleri gibi– kendisi kendi nağamatının manasını tamamen bilmese de fehmimize zarar vermez. “Dinleyen söyleyenden daha iyi anlar.” meşhurdur. Hem bülbül, şu gayeleri tafsilatıyla bilmemesinden olmamasına delâlet etmiyor. Lâekall saat gibi sana evkatını bildirir, kendisi bilmiyor ne yapıyor. Bilmemesi senin bildiğine zarar vermez.
Amma o bülbülün cüz’î maaşı ise o tebessüm eden ve gülen güzel gül çiçeklerinin müşahedesiyle aldığı zevk ve onlarla muhavere ve konuşmak ve dertlerini dökmekle aldığı telezzüzdür. Demek onun nağamat-ı hazînesi, hayvanî teellümattan gelen teşekkiyat değil belki atâyâ-yı Rahmaniyeden gelen bir teşekkürattır.
Bülbüle; nahli, fahli, ankebut ve nemli, yani arı ve vasıta-i nesil erkek hayvan ve örümcek ve karınca ve hevam ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyas et. Her birinin amellerinin bülbül gibi çok gayeleri var. Onlar için de birer maaş-ı cüz’î hükmünde birer zevk-i mahsus, hizmetlerinin içinde dercedilmiştir. O zevk ile sanat-ı Rabbaniyedeki mühim gayelere hizmet ediyorlar. Nasıl ki bir sefine-i Sultaniyede bir nefer dümencilik edip bir cüz’î maaş alır. Öyle de hizmet-i Sübhaniyede bulunan bu hayvanatın birer cüz’î maaşları vardır.
Bülbül bahsine bir tetimme
Sakın zannetme ki bu ilan ve dellâllık ve tesbihatın nağamatıyla teganni, bülbüle mahsustur. Belki ekser envaın her bir nevinin bülbül-misali bir sınıfı var ki o nev’in en latîf hissiyatını, en latîf bir tesbih ile en latîf sec’alarla temsil edecek birer latîf ferdi veya efradı bulunur. Hususan sinek ve böceklerin bülbülleri hem çoktur hem çeşit çeşittirler ki onlar bütün kulağı bulunanların en küçük hayvandan en büyüğüne kadar olanların başlarında tesbihatlarını güzel sec’alarla onlara işittirip onları mütelezziz ediyorlar.
Onlardan bir kısmı leylîdir. Gecede sükûta dalan ve sükûnete giren bütün küçük hayvanların kasidehân enisleri, gecenin sükûnetinde ve mevcudatın sükûtunda onların tatlı sözlü nutuk-hânlarıdır. Ve o meclis-i halvette olan zikr-i hafînin dairesinde birer kutubdur ki her birisi onu dinler, kendi kalpleriyle Fâtır-ı Zülcelallerine bir nevi zikir ve tesbih ederler.
Diğer bir kısmı neharîdir. Gündüzde ağaçların minberlerinde, bütün zîhayatların başlarında, yaz ve bahar mevsimlerinde yüksek âvâzlarıyla, latîf nağamat ile sec’alı tesbihat ile Rahmanu’r-Rahîm’in rahmetini ilan ediyorlar. Güya bir zikr-i cehrî halkasının bir reisi gibi işitenlerin cezbelerini tahrik ediyorlar ki o vakit işitenlerin her birisi lisan-ı mahsusuyla ve bir âvâz-ı hususi ile Fâtır-ı Zülcelalinin zikrine başlar. Demek, her bir nevi mevcudatın hattâ yıldızların da bir serzâkiri ve nur-efşan bir bülbülü var.
Fakat bütün bülbüllerin en efdali ve en eşrefi ve en münevveri ve en bâhiri ve en azîmi ve en kerîmi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etem ve şükürce en eamm ve mahiyetçe en ekmel ve suretçe en ecmel, kâinat bostanında, arz ve semavatın bütün mevcudatını latîf secaatıyla, leziz nağamatıyla, ulvi tesbihatıyla vecde ve cezbeye getiren, nev-i beşerin andelib-i zîşanı ve benî-Âdem’in bülbül-ü zü’l-Kur’an’ı: Muhammed-i Arabî’dir.
عَلَيْهِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَمْثَالِهٖ اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَ اَجْمَلُ التَّسْلٖيمَاتِ
Elhasıl: Kâinat sarayında hizmet eden hayvanat, kemal-i itaatle evamir-i tekviniyeye imtisal edip, fıtratlarındaki gayeleri güzel bir vecihle ve Cenab-ı Hakk’ın namıyla izhar ederek hayatlarının vazifelerini bedî’ bir tarz ile Cenab-ı Hakk’ın kuvvetiyle işlemekle ettikleri tesbihat ve ibadat, onların hedâya ve tahiyyatlarıdır ki Fâtır-ı Zülcelal ve Vâhib-i Hayat dergâhına takdim ediyorlar.
Üçüncü kısım ameleleri: Nebatat ve cemadattır. Onların cüz-i ihtiyarîleri olmadığı için maaşları yoktur. Amelleri hâlisen livechillahtır ve Cenab-ı Hakk’ın iradesiyle ve ismiyle ve hesabıyla ve havl ve kuvvetiyledir. Fakat nebatatın gidişatlarından hissolunuyor ki onların vezaif-i telkîh ve tevlidde ve meyvelerin terbiyesinde bir çeşit telezzüzatları var. Fakat hiç teellümata mazhar değiller. Hayvan muhtar olduğu için lezzet ile beraber elemi de var. Cemadat ve nebatatın amellerinde ihtiyar gelmediği için eserleri de ihtiyar sahibi olan hayvanların amellerinden daha mükemmel oluyor. İhtiyar sahibi olanların içinde, arı emsali gibi vahiy ve ilham ile tenevvür edenlerin amelleri, cüz-i ihtiyarîsine itimat edenlerin amellerinden daha mükemmeldir.
Yeryüzünün tarlasında nebatatın her bir taifesi, lisan-ı hal ve istidat diliyle Fâtır-ı Hakîm’den sual ediyorlar, dua ediyorlar ki: “Yâ Rabbenâ! Bize kuvvet ver ki yeryüzünün her bir tarafında taifemizin bayrağını dikmekle saltanat-ı rububiyetini lisanımızla ilan edelim. Ve rûy-i arz mescidinin her bir köşesinde sana ibadet etmek için bize tevfik ver. Ve meşhergâh-ı arzın her bir tarafında senin esma-i hüsnanın nakışlarını, senin bedî’ ve antika sanatlarını kendi lisanımızla teşhir etmek için bize bir revaç ve seyahate iktidar ver.” derler.
Fâtır-ı Hakîm onların manevî dualarını kabul edip ki bir taifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir, her tarafa uçup gidiyorlar. Taifeleri namına esma-i İlahiyeyi okutturuyorlar (Ekser dikenli nebatat ve bir kısım sarı çiçeklerin tohumları gibi). Ve bir kısmına da insana lâzım veya hoşuna gidecek güzel et veriyor. İnsanı ona hizmetkâr edip her tarafa ekiyor. Bazı taifelerine de hazmolmayacak sert bir kemik üstünde hayvanlar yutacak bir et veriyor ki hayvanlar onu çok taraflara dağıtıyorlar. Bazılara da çengelcikleri verip her temas edene yapışıyor. Başka yerlere giderek taifesinin bayrağını dikerler, Sâni’-i Zülcelal’in antika sanatını teşhir ediyorlar. Ve bir kısmına da acı düğelek denilen nebatat gibi saçmalı tüfek gibi bir kuvvet verir ki vakti geldiği zaman onun meyvesi olan hıyarcık düşer, saçmalar gibi birkaç metre yerlere tohumcuklarını atar, zer’eder. Fâtır-ı Zülcelal’in zikir ve tesbihini kesretli lisanlarla söylettirmeye çalışırlar ve hâkeza kıyas et.
Fâtır-ı Hakîm ve Kādir-i Alîm, kemal-i intizamla her şeyi güzel yaratmış, güzel teçhiz etmiş, güzel gayelere tevcih etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihat yaptırıyor, güzel ibadet ettiriyor. Ey insan! İnsan isen şu güzel işlere, tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalaleti karıştırma; çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma.
Dördüncü kısım: İnsandır. Şu kâinat sarayında bir nevi hademe olan insanlar hem melaikeye benzer hem hayvanata benzer. Melaikeye ubudiyet-i külliyede, nezaretin şümulünde, marifetin ihatasında, rububiyetin dellâllığında meleklere benzer. Belki insan daha câmi’dir. Fakat insanın şerire ve iştihalı bir nefsi bulunduğundan melaikenin hilafına olarak pek mühim terakkiyat ve tedenniyata mazhardır. Hem insan, amelinde nefsi için bir haz ve zatı için bir hisse aradığı için hayvana benzer. Öyle ise insanın iki maaşı var: Biri; cüz’îdir, hayvanîdir, muacceldir. İkincisi; melekîdir, küllîdir, müecceldir.
Şimdi, insanın vazifesiyle maaşı ve terakkiyat ve tedenniyatı, geçen yirmi üç adet Sözlerde kısmen geçmiştir. Hususan On Birinci ve Yirmi Üçüncü’de daha ziyade beyan edilmiş. Onun için şurada ihtisar ederek kapıyı kapıyoruz. Erhamü’r-Râhimîn’den rahmet kapılarını bize açmasını ve şu Söz’ün tekmiline tevfikini refik eylemesini niyaz ile kusurumuzun ve hatamızın affını talep ile hatmediyoruz.
Beşinci Dal
Beşinci Dal’ın beş meyvesi var.
Birinci Meyve: Ey nefis-perest nefsim, ey dünya-perest arkadaşım! Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır. Hem şu kâinatın nurudur hem hayatıdır. İnsan, kâinatın en câmi’ bir meyvesi olduğu için kâinatı istila edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir.
İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratında dercolunmuştur. Alâküllihal o muhabbet ve havf, ya halka veya Hâlık’a müteveccih olacak. Halbuki halktan havf ise elîm bir beliyyedir. Halka muhabbet dahi belalı bir musibettir. Çünkü sen öylelerden korkarsın ki sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabul etmez. Şu halde havf, elîm bir beladır.
Muhabbet ise sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allah’a ısmarladık demeyip gider –gençliğin ve malın gibi– ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki mecazî aşklarda yüzde doksan dokuzu, maşukundan şikayet eder. Çünkü Samed âyinesi olan bâtın-ı kalp ile sanem-misal dünyevî mahbublara perestiş etmek, o mahbubların nazarında sakîldir ve istiskal eder, reddeder. Zira fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvanî sevmekler bahsimizden hariçtir.)
Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor ya seni tahkir ediyor ya sana refakat etmiyor. Senin rağmına müfarakat ediyor. Madem öyledir; bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcih et ki senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin zilletsiz bir saadet olsun.
Evet, Hâlık-ı Zülcelal’inden havf etmek, onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; onun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki bir valide, mesela, bir yavruyu korkutup sinesine celbediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celbediyor. Halbuki bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlahiyenin bir lem’asıdır.
Demek, havfullahta bir azîm lezzet vardır. Madem havfullahın böyle lezzeti bulunsa muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu malûm olur. Hem Allah’tan havf eden, başkaların kasavetli, belalı havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlukata ettiği muhabbet dahi firaklı, elemli olmuyor.
Evet, insan evvela nefsini sever. Sonra akaribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlukları, sonra kâinatı, dünyayı sever. Bu dairelerin her birisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Halbuki şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçare kalb-i insan, her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Daima ızdırap içinde kalır, yahut gaflet ile sarhoş olur.
Madem öyledir, ey nefis! Aklın varsa bütün o muhabbetleri topla, hakiki sahibine ver, şu belalardan kurtul. Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemal ve cemal sahibine mahsustur. Ne vakit hakiki sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı onun namıyla ve onun âyinesi olduğu cihetle ızdırapsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa muhabbet en leziz bir nimet iken, en elîm bir nıkmet olur.
Bir cihet kaldı ki en mühimmi de odur ki ey nefis! Sen, muhabbetini kendi nefsine sarf ediyorsun. Sen, kendi nefsini kendine mabud ve mahbub yapıyorsun. Her şeyi nefsine feda ediyorsun, âdeta bir nevi rububiyet veriyorsun. Halbuki muhabbetin sebebi, ya kemaldir; zira kemal zatında sevilir. Yahut menfaattir, yahut lezzettir veyahut hayriyettir, ya bunlar gibi bir sebep tahtında muhabbet edilir.
Şimdi ey nefis! Birkaç Söz’de kat’î ispat etmişiz ki asıl mahiyetin kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi zıddiyet itibarıyla sen, onlarla Fâtır-ı Zülcelal’in kemal, cemal, kudret ve rahmetine âyinedarlık ediyorsun.
Demek ey nefis! Nefsine muhabbet değil belki adâvet etmelisin veyahut acımalısın veyahut mutmainne olduktan sonra şefkat etmelisin. Eğer nefsini seversen –çünkü senin nefsin lezzet ve menfaatin menşeidir, sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftunsun– o zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat-i nefsiyeyi, nihayetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği gibi olma. Çünkü o, bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem’acık ile iktifa eder. Zira nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle intifa’ ettiğin ve saadetleriyle mesud olduğun mevcudatın ve bütün kâinatın menfaatleri, nimetleri, iltifatına tabi bir Mahbub-u Ezelî’yi sevmekliğin lâzımdır. Tâ hem kendinin hem bütün onların saadetleriyle mütelezziz olasın. Hem Kemal-i Mutlak’ın muhabbetinden aldığın nihayetsiz bir lezzeti alasın.
Zaten sana, sende senin nefsine olan şedit muhabbetin, onun zatına karşı muhabbet-i zatiyedir ki sen sû-i istimal edip kendi zatına sarf ediyorsun. Öyle ise nefsindeki eneyi yırt, hüveyi göster. Ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, onun esma ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen sû-i istimal etmişsin, cezasını da çekiyorsun. Çünkü yerinde sarf olunmayan bir muhabbet-i gayr-ı meşruanın cezası, merhametsiz bir musibettir. Rahmanu’r-Rahîm ismiyle, hurilerle müzeyyen cennet gibi senin bütün arzularına câmi’ bir meskeni, senin cismanî hevesatına ihzar eden ve sair esmasıyla senin ruhun, kalbin, sırrın, aklın ve sair letaifin arzularını tatmin edecek ebedî ihsanatını o cennette sana müheyya eden ve her bir isminde manevî çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelî’nin elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat onun bir cüz’î tecelli-i muhabbetine bedel olamaz. Öyle ise o Mahbub-u Ezelî’nin kendi Habib’ine söylettirdiği şu ferman-ı ezelîyi dinle, ittiba et:
اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
İkinci Meyve: Ey nefis! Ubudiyet, mukaddime-i mükâfat-ı lâhika değil belki netice-i nimet-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubudiyetle muvazzafız.
Çünkü ey nefis! Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelal, sana iştihalı bir mide verdiğinden Rezzak ismiyle bütün mat’umatı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur.
Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki rûy-i zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti, o ellerin önüne koymuştur.
Sonra manevî çok rızık ve nimetler isteyen insaniyeti sana verdiğinden âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i nimet, o mide-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.
Sonra nihayetsiz nimetleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tagaddi eden ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyet’i ve imanı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber esma-i hüsna ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şâmil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir.
Sonra imanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-ı mütenahî bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir.
Yani, cismaniyetin itibarıyla küçük, zayıf, âciz, zelil, mukayyed, mahdud bir cüzsün. Onun ihsanıyla cüz’î bir cüzden, küllî bir küll-ü nurani hükmüne geçtin. Zira hayatı sana vermekle, cüz’iyetten bir nevi külliyete ve insaniyeti vermekle hakiki külliyete ve İslâmiyet’i vermekle ulvi ve nurani bir külliyete ve marifet ve muhabbeti vermekle muhit bir nura seni çıkarmış.
İşte ey nefis! Sen bu ücreti almışsın. Ubudiyet gibi lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Halbuki buna da tembellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da güya eski ücretleri kâfi gelmiyormuş gibi çok büyük şeyleri mütehakkimane istiyorsun. Ve hem “Niçin duam kabul olmadı?” diye nazlanıyorsun. Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenab-ı Hak cenneti ve saadet-i ebediyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen, daima rahmet ve keremine iltica et. Ona güven ve şu fermanı dinle:
قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِهٖ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Eğer desen: Şu küllî hadsiz nimetlere karşı, nasıl şu mahdud ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?
Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikad ile…
Mesela, nasıl ki bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer ve görür ki her biri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı bunların bir mislini sana hediye ederdim.” İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o bîçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder.
Aynen öyle de âciz bir abd, namazında اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ der. Yani bütün mahlukatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye-i ubudiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi onlar kadar tahiyyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir. Nebatatın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir.
Hem mesela kavun, kalbinde nüveler suretinde bin niyet eder ki “Yâ Hâlık’ım! Senin esma-i hüsnanın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilan etmek isterim.” Cenab-ı Hak gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için onların niyetlerini bilfiil ibadet gibi kabul eder. “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” şu sırra işaret eder. Hem
سُبْحَانَكَ وَ بِحَمْدِكَ عَدَدَ خَلْقِكَ وَ رِضَاءَ نَفْسِكَ وَ زِنَةِ عَرْشِكَ وَ مِدَادِ كَلِمَاتِكَ وَ نُسَبِّحُكَ بِجَمٖيعِ تَسْبٖيحَاتِ اَنْبِيَائِكَ وَ اَوْلِيَائِكَ وَ مَلٰئِكَتِكَ
gibi hadsiz adetle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır.
Hem nasıl bir zabit, bütün neferatının yekûn hizmetlerini kendi namına padişaha takdim eder. Öyle de mahlukata zabitlik eden ve hayvanat ve nebatata kumandanlık yapan ve mevcudat-ı arziyeye halifelik etmeye kabil olan ve kendi hususi âleminde kendini herkese vekil telakki eden insan اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ der. Bütün halkın ibadetlerini ve istianelerini, kendi namına Mabud-u Zülcelal’e takdim eder. Hem
سُبْحَانَكَ بِجَمٖيعِ تَسْبٖيحَاتِ جَمٖيعِ مَخْلُوقَاتِكَ وَ بِاَلْسِنَةِ جَمٖيعِ مَصْنُوعَاتِكَ
der. Bütün mevcudatı kendi hesabına söylettirir. Hem
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَ مُرَكَّبَاتِهَا
der. Her şey namına bir salavat getirir. Çünkü her şey, nur-u Ahmedî (asm) ile alâkadardır. İşte tesbihatta, salavatlarda hadsiz adetlerin hikmetini anla.
Üçüncü Meyve: Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen ve her bir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faydalı görmek istersen ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen sünnet-i seniyeye ittiba et. Çünkü bir muamele-i şer’iyeye tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor. Bir nevi ibadet oluyor. Uhrevî çok meyveler veriyor.
Mesela, bir şeyi satın aldın. İcab ve kabul-ü şer’iyeyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alışverişin bir ibadet hükmünü alır. O tahattur-u hükm-ü şer’î bir tasavvur-u vahiy verir. O dahi Şâri’i düşünmekle bir teveccüh-ü İlahî verir. O dahi bir huzur verir.
Demek, sünnet-i seniyeye tatbik-i amel etmekle bu fâni ömür, bâki meyveler verecek ve bir hayat-ı ebediyeye medar olacak olan faydalar elde edilir.
فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِىِّ الْاُمِّىِّ الَّذٖى يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِهٖ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
fermanını dinle. Şeriat ve sünnet-i seniyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden esma-i hüsnanın her bir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi’ olmaya çalış.
Dördüncü Meyve: Ey nefis! Ehl-i dünyaya, hususan ehl-i sefahete, hususan ehl-i küfre bakıp surî ziynet ve aldatıcı gayr-ı meşru lezzetlerine aldanıp taklit etme. Çünkü sen onları taklit etsen onlar gibi olamazsın. Pek çok sukut edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünkü senin başındaki akıl, meş’um bir âlet olur. Senin başını daima dövecektir.
Mesela, nasıl ki bir saray bulunsa büyük bir dairesinde büyük bir elektrik lambası bulunur. O elektrikten teşaub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi birisi o büyük elektrik lambasının düğmesini çevirip ziyayı kapatsa bütün menziller, derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer. Ve başka sarayda büyük elektrik lambasıyla merbut olmayan küçük elektrik lambaları, her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük elektrik lambasının düğmesini çevirerek kapatsa sair menzillerde ışıklar bulunabilir. Onunla işini görebilir, hırsızlar istifade edemezler.
İşte ey nefsim! Birinci saray, bir Müslüman’dır. Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lambasıdır. Eğer onu unutsa, el-iyazü billah kalbinden onu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabul edemez. Belki hiçbir kemalâtın yeri ruhunda kalamaz, hattâ Rabb’ini de tanımaz. Mahiyetindeki bütün menziller ve latîfeler, karanlığa düşer ve kalbinde müthiş bir tahribat ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribat ve vahşete mukabil hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin? Hangi menfaati bulup o tahribat zararını onunla tamir edersin?
Halbuki ecnebiler, o ikinci saraya benzerler ki Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın nurunu kalplerinden çıkarsalar da kendilerince bazı nurlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların manevî kemalât-ı ahlâkiyelerine medar olacak Hazret-i Musa ve İsa aleyhimesselâma bir nevi imanları ve Hâlıklarına bir çeşit itikadları kalabilir.
Ey nefs-i emmare! Eğer desen: “Ben, ecnebi değil hayvan olmak isterim.” Sana kaç defa söylemiştim: “Hayvan gibi olamazsın. Zira kafandaki akıl olduğu için o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokadıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise elemsiz güzel bir lezzet alır, zevk eder. Öyle ise evvela aklını çıkar at, sonra hayvan ol. Hem كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ sille-i te’dibini gör.”
Beşinci Meyve: Ey nefis! Mükerreren söylediğimiz gibi insan, şecere-i hilkatin meyvesi olduğundan meyve gibi en uzak ve en câmi’ ve umuma bakar ve umumun cihetü’l-vahdetini içinde saklar bir kalp çekirdeğini taşıyan ve yüzü kesrete, fenaya, dünyaya bakan bir mahluktur. Ubudiyet ise onun yüzünü fenadan bekaya, halktan Hakk’a, kesretten vahdete, müntehadan mebdee çeviren bir hayt-ı vuslat, yahut mebde ve münteha ortasında bir nokta-i ittisaldir.
Nasıl ki tohum olacak kıymettar bir meyve-i zîşuur, ağacın altındaki zîruhlara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse onların ellerine düşecek, parçalanacak, âdi bir tek meyve gibi zayi olacak. Eğer o meyve, nokta-i istinadını bulsa içindeki çekirdek, bütün ağacın cihetü’l-vahdetini tutmakla beraber ağacın bekasına ve hakikatinin devamına vasıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde bir tek çekirdek, bir hakikat-i külliye-i daimeye, bir ömr-ü bâki içinde mazhar oluyor.
Öyle de insan, eğer kesrete dalıp kâinat içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa elbette nihayetsiz bir hasarete düşer. Hem fena hem fâni hem ademe düşer. Hem manen kendini idam eder. Eğer lisan-ı Kur’an’dan kalp kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa ubudiyetin mi’racıyla arş-ı kemalâta çıkabilir. Bâki bir insan olur.
Ey nefsim! Madem hakikat böyledir ve madem millet-i İbrahimiyedensin (as), İbrahimvari لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ de ve Mahbub-u Bâki’ye yüzünü çevir ve benim gibi şöyle ağla:
(Buradaki Farisî beyitler, On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı’nda yazılmakla burada yazılmamıştır.)
*
[1] Hâşiye: Hattâ bir gün kedilere baktım. Yalnız yemeklerini yediler, oynadılar, yattılar. Hatırıma geldi: “Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübarek denilir?” Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi. Sarîh bir surette “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm, Yâ Rahîm, Yâ Rahîm” diyerek güya hatırıma gelen itirazı ve tahkiri, taifesi namına reddedip yüzüme çarptı.
Aklıma geldi: “Acaba şu zikir bu ferde mi mahsustur, yoksa taifesine mi âmmdır? Ve işitmek yalnız benim gibi haksız bir muterize mi münhasırdır, yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?” Sonra sabahleyin başka kedileri dinledim. Çendan onun gibi sarîh değil fakat mütefavit derecede aynı zikri tekrar ediyorlar. Bidayette hırhırları arkasında “Yâ Rahîm” fark edilir. Gitgide hırhırları, mır mırları, aynı “Yâ Rahîm” olur. Mahreçsiz, fasih bir zikr-i hazîn olur. Ağzını kapar, güzel “Yâ Rahîm” çeker. Yanıma gelen ihvanlara hikâye ettim. Onlar dahi dikkat ettiler “Bir derece işitiyoruz.” dediler.
Sonra kalbime geldi: “Acaba şu ismin vech-i tahsisi nedir? Ve ne için insan şivesiyle zikrederler, hayvan lisanıyla etmiyorlar?” Kalbime geldi: Şu hayvanlar çocuk gibi çok nazdar ve nazik ve insana karışık bir arkadaş olduğundan çok şefkat ve merhamete muhtaçtırlar. Okşandığı vakit hoşlarına giden taltifleri gördükleri zaman, o nimete bir hamd olarak, kelbin hilafına olarak esbabı bırakıp yalnız kendi Hâlık-ı Rahîm’inin rahmetini kendi âleminde ilan ile nevm-i gaflette olan insanları ikaz ve “Yâ Rahîm” nidasıyla, kimden meded gelir ve kimden rahmet beklenir, esbab-perestlere ihtar ediyorlar.
[2] Hâşiye: Her tabakada dahi üç taife var. Temsildeki üç misal, her tabakadaki o üç taifeye, belki dokuz taifeye bakar. Yoksa üç tabakaya değil.
[3] Hâşiye: Bülbül şairane konuştuğu için şu bahsimiz de bir parça şairane düşüyor. Fakat hayal değil, hakikattir.
