İzahlı Metin
Yirmi Dokuzuncu Lem’a’dan İkinci Bölüm
*Bi’smihi Sübhanehu* *(O’nun adıyla, O her türlü eksiklikten uzaktır)*
Bu İkinci Bölüm “Elhamdülillah” hakkındadır.
“İkinci Bölüm” olarak adlandırılan bu küçük risalede, insanlara “Elhamdülillah” dedirten imanın sonsuz fayda ve nurlarından sadece dokuz tanesi açıklanacaktır.
*Bismillahirrahmanirrahim* *(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*
Birinci Nokta: Öncelikle iki şeye dikkat çekilecektir:
1- Felsefe; her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise her şeyi güzel, dostça gösteren şeffaf, berrak ve nurlu bir gözlüktür.
2- Bütün varlıklarla ilgili olan, her şeyle bir çeşit alışverişi bulunan ve kendisini kuşatan şeylerle sözlü ve manevi olarak görüşmek, konuşmak ve komşuluk etmeye yaratılışı gereği mecbur olan insanın; sağ, sol, ön, arka, alt ve üst olmak üzere altı yönü vardır.
İnsan, sözü geçen bu iki gözlüğü gözüne takarak, belirtilen yönlerde bulunan varlıkları ve durumları görebilir.
Sağ Yön: Bu yönden kasıt, geçmiş zamandır. Dolayısıyla felsefe gözlüğüyle sağ yöne bakıldığı zaman, geçmiş zaman ülkesinin kıyameti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlık ve korkunç büyük bir mezarlığı andıran bir şekilde görünecektir. Ve bu görünüş karşısında insanın çok büyük bir dehşete, ürpertiye ve ümitsizliğe kapılacağında şüphe yoktur.
Fakat iman gözlüğüyle o yöne bakıldığı zaman, gerçekten o ülkenin altüst olmuş bir şekilde görünmesine rağmen aslında can kaybı olmadığı anlaşılır. Sakinlerinin daha güzel, nurlu bir âleme taşınmış oldukları fark edilir. Ve o kabirler, o çukurlar da nurlu bir âleme girmek için kazılan yeraltı tünelleri şeklinde kabul edilecektir. Demek, imanın insanlara verdiği sevinç, ferahlık, huzur ve iç rahatlığı, binlerce “Elhamdülillah” dedirten bir nimettir.
Sol Yön: Yani gelecek zamana felsefe gözlüğüyle bakıldığı zaman; bizleri çürütecek, yılan ve akreplere yedirip yok edecek, karanlık, korkunç ve büyük bir kabir şeklinde görünecektir.
Fakat iman gözlüğüyle bakılırsa, Rahman ve Rahim olan Yaratıcımız Yüce Allah’ın, insanlar için hazırladığı çeşit çeşit kıymetli ve lezzetli yiyeceklerle içeceklere kap olan bir ziyafet ve Rahman’ın sofrası şeklinde görünecektir. Ve binlerce defa “Elhamdülillah” okutturarak tekrar ettirecektir.
Üst Yön: Yani göklere felsefe ile bakan bir adam, bu sonsuz boşlukta milyarlarca yıldız ve gök cisminin (bir at yarışı veya askeri bir manevra gibi) yaptıkları son derece hızlı ve çeşitli hareketlerden dolayı büyük bir dehşete, ürpertiye ve korkuya kapılacaktır.
Fakat imanlı bir adam baktığı vakit, o garip ve hayret verici manevranın bir komutanın emriyle ve denetimi altında yapıldığını anlar. Gökler âlemini süsleyen o yıldızların, bizim için de ışık veren kandiller olduğunu görecek ve o atların koşusunda korku ve dehşet değil, dostluk ve sevgi hissedecektir. Gökler âlemini böyle tasvir eden iman nimetine elbette binlerce “Elhamdülillah” söylemek azdır.
Alt Yön: Yani yeryüzü âlemine felsefe gözüyle bakan insan; yeryüzünü başıboş, yularsız, güneşin etrafında serserice dolaşan bir hayvan gibi veya tahtaları kırık, kaptansız bir kayık gibi görür ve dehşete, telaşa düşer.
Fakat iman ile bakarsa, yeryüzünün Allah’a ait bir gemi olduğunu, O’nun komutası altında bütün yiyecek, içecek ve giyeceklerle beraber insan türünü gezdirmek için güneşin etrafında dolaşan bir gemi şeklinde görür. Ve imandan kaynaklanan bu büyük nimete, çok büyük “Elhamdülillah”lar söylemeye başlar.
Ön Yön: Felsefeci bir adam bu yöne bakarsa görür ki bütün canlı varlıklar –insan olsun, hayvan olsun– kafile kafile büyük bir hızla o yöne gidip kaybolurlar. Yani yokluğa gider, yok olurlar. Kendisinin de o yolun yolcusu olduğunu bildiğinden, üzüntüsünden çıldıracak gibi olur.
Fakat iman gözüyle bakan bir mümin, insanların o yöne gidişlerinin ve seyahatlerinin yokluk âlemine değil, göçebeler gibi bir yayladan diğerine bir geçiş olduğunu anlar. Bu gidiş; geçici konaktan kalıcı konağa, hizmet çiftliğinden ücret dairesine, zahmetler diyarından rahmetler diyarına göç etmektir, yokluk âlemine gitmek değildir diye bu yönü memnuniyetle karşılar.
Fakat yolculuk esnasında ölüm, kabir gibi görünen zorluklar, sonuç itibarıyla mutluluklardır. Çünkü nurlu âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük mutluluklar, büyük ve acı felaketlerin sonucudur. Örneğin Yusuf Aleyhisselam, Mısır’a yönetici olma gibi bir mutluluğa ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine atıldığı hapishane yoluyla ulaşmıştır. Aynı şekilde, anne rahminden dünyaya gelen çocuk da o bilinen tünelde çektiği sıkıcı ve ezici zahmetin sonucunda dünya mutluluğuna kavuşur.
Arka Yön: Yani geriden gelenlere felsefe gözüyle bakılırsa, “Yahu bunlar nereden gelip nereye gidiyorlar ve ne için dünya ülkesine gelmişlerdir?” diye sorulan soruya bir cevap alınamadığından, doğal olarak, hayret ve tereddüt azabı içinde kalınır.
Fakat imanın nuruyla bakarsa, insanların, kâinat sergisinde teşhir edilen Yaratıcı’nın hayret verici ve garip kudret mucizelerini görmek ve incelemek için Ezelî Sultan tarafından gönderilmiş gözlemciler olduklarını anlar. Ve bunlar, o mucizelerin değer ve büyüklük derecesini ve Ezelî Sultan’ın büyüklüğüne ne derecede işaret ettiğini anladıkları oranda derece ve puan aldıktan sonra, yine Ezelî Sultan’ın ülkesine dönüp gideceklerini anlar. Ve bu anlayışı kendisine bir miras gibi veren iman nimetine “Elhamdülillah” diyecektir.
Uyarı: Sözü geçen karanlıkları ortadan kaldıran iman nimetine “Elhamdülillah” diyerek yapılan hamd dahi bir nimet olduğundan, ona da bir hamd gerekir. Bu ikinci hamde de üçüncü bir hamd, üçüncüye de dördüncü bir hamd gerekir. Ve bu böyle devam eder. Demek ki, tek bir hamdden doğan hamdlerden ibaret sonsuz bir hamd zinciri meydana geliyor.
İkinci Nokta: Altı yönü aydınlatan iman nimetine de “Elhamdülillah” demek gerekir. Çünkü iman, altı yönün karanlıklarını ortadan kaldırmasıyla, belayı defetme türünden büyük bir nimet sayıldığı gibi, doğal olarak o altı yönü aydınlatması yönüyle de faydaları çekme türünden ikinci bir nimet sayılır. Dolayısıyla insan, yaratılıştan sosyal bir varlık olduğu için altı yönde bulunan varlıklarla ilişki kurar. Ve iman nimetiyle de insanın bütün bu altı yönden faydalanabilmesi mümkündür.
Dolayısıyla *Eynemâ tüvellû fe-semme vechullah* *(Nereye dönerseniz Allah’ın zatı oradadır)* ayet-i kerimesinin sırrıyla, insan altı yönden hangisiyle olursa olsun aydınlanır. Hatta mümin olan bir insanın, dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan manevi bir ömrü vardır. Ve insanın bu manevi ömrü, ezelden ebede uzanan bir hayatın nurundan destek ve yardım alır.
Aynı şekilde, altı yönü aydınlatan iman sayesinde insanın bu dar zamanı ve mekânı, geniş ve rahat bir âleme dönüşür. Ve bu büyük âlem, bir insanın evi gibi olur. Geçmiş ve gelecek zamanlar, insanın ruhuna ve kalbine bir şimdiki zaman hükmüne geçer; aralarındaki uzaklık kalkar.
Üçüncü Nokta: İmanın, dayanma ve yardım isteme noktalarını içermesi de “Elhamdülillah” demeyi gerektirir.
Evet, insanlık, acizliği ve düşmanlarının çokluğu sebebiyle dayanacak bir noktaya muhtaçtır ki düşmanlarını defetmek için o noktaya sığınsın. Aynı şekilde, ihtiyaçlarının çokluğu ve yoksulluğunun şiddeti sebebiyle de yardım isteyeceği bir noktaya muhtaçtır ki onun yardımıyla ihtiyaçlarını gidersin.
Ey insan! Senin dayanma noktan ancak ve ancak Allah’a olan imandır. Ruhuna ve vicdanına yardım isteme noktan ise ancak ahirete olan imandır. Dolayısıyla bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi ve ruhu dehşete kapılır, vicdanı daima azap çeker. Fakat birinci noktaya dayanan ve ikincisinden de yardım isteyen adam, kalben ve ruhen pek çok zevk, lezzet ve dostluk hisleriyle hem teselli bulur hem de vicdanı huzura erer.
Dördüncü Nokta: İman nuru, meşru lezzetlerin sona ermeye başladığı zaman ortaya çıkan acıları, benzerlerinin gelmekte olduğunu göstermekle ortadan kaldırır. Aynı şekilde nimetlerin devam edip azalmamasını, nimetlerin kaynağını göstermekle güvence altına alır.
Yine iman nuru, ayrılıkların acılarını, benzerlerinin yenilenmesiyle gelen lezzeti ve kavuşma ümidinin doğuşunu göstermekle giderir. Yani bir lezzette, onun sona ereceği düşüncesiyle birçok acı bulunur ki iman, o acıları, benzerlerinin geleceğini hatırlatarak ortadan kaldırır. Bununla birlikte, lezzetlerin yenilenmesinde de başka lezzetler vardır. Evet, bir meyvenin ağacı olmasa, o meyveye özgü olan lezzet, onun yenmesiyle yok olur ve bu yok oluş da üzüntüye sebep olur. Fakat o meyvenin ağacı biliniyorsa, o meyvenin yok olmasından bir acı doğmaz; çünkü yerine yenisi gelir. Aynı zamanda yenilenme, kendi içinde bir lezzettir.
Ayrıca, insan ruhunu en çok sıkan şey, ayrılıklardan doğan acılardır. İman nuru, o acıları, benzerlerinin yenilenmesi ve kavuşma ümidinin doğmasıyla giderir.
Beşinci Nokta: İnsan, bu varlıklardan kendisine düşman ve yabancı zannettiği veya ölüler, yetimler gibi hayatsız, perişan sandığı şeyleri, iman nuru sayesinde dost ve kardeş olarak görür ve onları hayat sahibi, Allah’ı tesbih eden varlıklar şeklinde gösterir.
Yani gaflet ile bakan adam, âlemdeki varlıkları düşman gibi zararlı kabul ederek ürperir. Ve eşyayı yabancılar gibi görür. Çünkü sapkınlık bakış açısında, geçmiş ve gelecek zamanlardaki varlıklar arasında bir kardeşlik bağı yoktur. Sadece şimdiki zamanda eşya arasında küçük, kısmî bir ilişki olur. Dolayısıyla sapkınlık ehlinin birbirine olan kardeşliği, binlerce senelik uzun bir zamanda sadece bir dakika kadardır.
Oysa iman bakışı, bütün gök cisimlerinin hayat sahibi ve birbirine dost olduklarını görür. Ve her bir cismin, hal diliyle Yaratıcısını tesbih ettiğini de gösterir. İşte bu açıdan bütün gök cisimlerinin kendilerine göre bir çeşit hayatları ve ruhları vardır. Dolayısıyla imanın bu görüşüne göre o cisimlerde dehşet ve ürperti yoktur; dostluk ve sevgi vardır.
Sapkınlık bakışı, isteklerini elde etmekten aciz olan insanları sahipsiz ve koruyucusuz kabul eder ve onları hüzün, keder ve acizliklerinden dolayı ağlayan yetimler gibi zanneder.
İman bakışı ise canlı varlıklara, ağlayan yetimler gibi değil, ancak sorumlu memurlar, görevli zikredenler ve tesbih eden kullar sıfatıyla bakar.
Altıncı Nokta: İman nuru, dünya ve ahiret âlemlerini, çeşit çeşit nimetlere kap olan iki sofra ile tasvir eder ki mümin olan kimse iman eliyle, zahirî ve bâtınî duygularıyla, manevi ve ruhi latifeleriyle o sofralardan faydalanır. Sapkınlık bakış açısında ise canlıların faydalanma alanı küçülür, sadece maddi lezzetlerle sınırlı kalır.
İman bakış açısında ise bu alan, gökleri ve yeryüzünü kuşatan bir daire kadar genişler. Evet, bir mümin, güneşi kendi evinin damında asılmış bir lüks lambası, ayı da bir idare lambası sayabilir. Ve bu açıdan güneş ve ay, kendisi için birer nimet olur. Dolayısıyla mümin olan bir zatın faydalanma dairesi, göklerden daha geniş olur. Evet, açıklamasıyla mucize olan Kur’an, *Ve sahhara lekumu’ş-şemse ve’l-kamera* *(“Güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi.”)* ve *Ve sahhara lekum mâ fi’l-berri ve’l-bahr* *(“Karada ve denizde ne varsa sizin hizmetinize verdi.”)* gibi ayetlerin belagatiyle, imandan doğan bu harika ihsanlara ve nimetlere işaret ediyor.
Yedinci Nokta: İman nuru ile bilinir ki Allah’ın varlığı, bütün nimetlerin üstünde öyle büyük bir nimettir ki sonsuz nimetlerin türlerini, nihayetsiz ihsanların cinslerini ve sayısız bağışların sınıflarını içeren bir kaynak ve pınardır. Dolayısıyla âlemdeki zerreler sayısınca iman nimetine hamd ve sena etmek bir borçtur. Risale-i Nur’un bölümlerinde bir kısmına işaretler yapılmıştır. Bununla birlikte, Allah’a imandan bahseden Risale-i Nur’un cüzleri, bu nimetin üzerindeki perdeyi kaldırarak onu gösterir.
“Elhamdülillah” kelimesinin başındaki ve bütün hamdları kapsayan “el-” takısının işaretiyle, kendisine hamd edilmesi gereken nimetlerden birisi de rahmaniyet (sonsuz merhamet) nimetidir. Evet, rahmaniyet, canlılardan rahmete kavuşanların sayısı kadar nimetleri içermiştir. Çünkü özellikle insan, her bir canlıyla ilgilidir. Bu açıdan insan, her canlının mutluluğuyla mutlu olur ve acılarıyla üzülür. Öyle ise herhangi bir fertte bulunan bir nimet, arkadaşlarına da bir nimettir.
Aynı şekilde, annelerin şefkatleriyle nimetlenen çocukların sayısı kadar nimetleri içeren ve buna göre hamdleri ve övgüleri hak edenlerden birisi de rahîmiyet (şefkat) nimetidir. Evet, annesiz ve aç bir çocuğun ağlamasından etkilenen ve ona acıyan bir vicdan sahibi, elbette annelerin çocuklarına olan şefkatlerinden zevk alır, memnun ve hoşnut olur. İşte bu gibi zevkler birer nimettir, hamd ve şükür isterler.
Yine kâinatta bulunan bütün hikmet türleri ve fertleri sayısınca hamd ve şükürleri gerektirenlerden birisi de hakîmiyet (hikmet sahipliği) nimetidir. Zira insanın nefsi rahmaniyetin yansımalarıyla, kalbi de rahîmiyetin tecellileriyle nimetlendikleri gibi; insanın aklı da hakîmiyetin incelikleriyle zevk alır, lezzetlenir. İşte bu açıdan ağız dolusuyla “Elhamdülillah” söyleyerek hamd ve senaları gerektirir.
Aynı şekilde, Allah’ın güzel isimlerinden “Vâris” isminin tecellileri sayısınca, babalar gibi ataların ölümünden sonra geride kalan nesillerin sayısınca, ahiret âlemindeki varlıklar adedince ve ahiretteki mükâfatlara vesile olmak üzere korunan insan amelleri sayısınca, sesiyle şu uzayı dolduracak kadar büyük bir “Elhamdülillah” ile hamdedilecek nimetlerden biri de hafîziyet (koruyuculuk) nimetidir. Çünkü nimetin devamı, nimetin kendisinden daha değerlidir. Lezzetin kalıcılığı, lezzetten daha lezzetlidir. Cennetteki devamlılık, cennetin kendisinden üstündür ve bu böyle devam eder… Dolayısıyla Yüce Allah’ın koruyuculuğunun içerdiği nimetler, bütün kâinatta mevcut olan tüm nimetlerden daha çok ve daha üstündür. Bu açıdan, ağız dolusu ile bir “Elhamdülillah” ister.
Bu zikredilen dört isme, geri kalan güzel isimleri de kıyas et ki her bir isminde sonsuz nimetler bulunduğu için sonsuz hamdleri ve şükürleri gerektirirler.
Ayrıca, bütün nimet hazinelerini açma yetkisine sahip olan iman nimetine vesile olan Hazreti Muhammed Aleyhissalatu Vesselam dahi öyle büyük bir nimettir ki, insanlık sonsuza dek o zatı (Aleyhissalatu Vesselam) övmeye ve yüceltmeye borçludur.
Yine, maddi ve manevi bütün nimetlerin türlerine bir fihriste ve kaynak olan İslamiyet ve Kur’an nimeti de, hak ederek sonsuz hamdleri gerektirir.
Sekizinci Nokta: Öyle bir Allah’a hamdolsun ki kâinat diye adlandırılan şu büyük kitabın ve onun tefsiri olan şanı yüce Kur’an’ın açıklamasına göre; bütün bölümleriyle, kısımlarıyla, bütün sayfalarıyla, satırlarıyla ve bütün kelimeleriyle, harfleriyle, o her türlü kusurdan sonsuz derecede kutsal ve uzak olan Zat’a, kendi güzellik ve mükemmellik sıfatlarını göstererek hamd ve sena eder.
Şöyle ki: O büyük kitabın her bir nakışı, küçük olsun büyük olsun (karınca kararınca) Bir olan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu Nakkaşının yücelik vasıflarını göstererek hamd ve sena eder.
Yine o kitabın her bir yazısı, Rahman ve Rahim olan Kâtibinin güzellik vasıflarını göstermekle O’nu över.
Yine o kitabın her bir şiiri, her bir kasidesi, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen Nazımını (düzenleyicisini) kutsayarak över.
Yine o kitabın bütün yazıları, noktaları ve nakışları, Allah’ın güzel isimlerinin tecellilerine ve yansımalarına bir ayna ve görünme yeri olması yönüyle, o kutsal Zat’ı tesbih eder, över ve yücelterek sena eder.
Dokuzuncu Nokta: (*[1]) *Elhamdü minallahi billahi alallahi lillah* *(Hamd, Allah’tandır, Allah ile’dir, Allah’a karşıdır ve Allah içindir.)*
Said Nursî
*
[1] * Bu gibi şifrelerin anahtarı bende yoktur ki açayım. Bununla birlikte oruçlu bir zihin, ne o şifreleri açabilir ne de o derin manaları ifade edebilir. Kusura bakmayınız. Bu kadarı da ancak yine müellifinin manevi yardımıyla, Kadir Gecesi’nin bereketiyle ve Mevlana’nın komşuluğundan faydalanarak yapabildim.
Mütercim
Abdülmecid Nursî
Lügatçeli Metin
Yirmi Dokuzuncu Lem’a’dan İkinci Bab
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
Okunuşu: Bisméhî Sübhânehû
Meali: O’nun adıyla, O ne yücedir! veya Her türlü noksanlıktan münezzeh olan O Allah’ın adıyla. (Sübhânehu: O her türlü noksanlıktan münezzehtir, yücedir.)
Bu İkinci Bab “Elhamdülillah” hakkındadır.
İkinci Bab ile tabir edilen (adlandırılan, ifade edilen) şu risalecikte (küçük risale/kitapçık) “Elhamdülillah” cümlesini insanlara dedirten imanın sonsuz fayda ve nurlarından yalnız dokuz tane beyan edilecektir (açıklanacaktır, ifade edilecektir).
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّٖيمِ
Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm
Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Birinci Nokta: Evvela (önce, ilk olarak) iki şey ihtar edilecektir (hatırlatılacaktır, dikkat çekilecektir):
1- Felsefe; her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise her şeyi güzel, ünsiyetli (cana yakın, alışılan, dostça) gösteren şeffaf (saydam), berrak (açık, duru), nurani (nurlu, ışıklı) bir gözlüktür.
2- Bütün mahlukatla (yaratılmışlarla) alâkadar (ilgili) ve her şeyle bir nevi (tür, çeşit) alışverişi olan ve kendisini abluka eden (kuşatan, çevreleyen) şeyler ile lafzen (sözlü olarak) ve manen (mânâ olarak, kalben) görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten (yaratılış gereği) mecbur olan insanın sağ, sol, ön, arka, alt, üst olmak üzere altı ciheti (yönü) vardır.
İnsan mezkûr (adı geçen, anılan) iki gözlüğü gözüne takmakla, mezkûr cihetlerde bulunan mahlukatı, ahvali (halleri, durumları) görebilir.
Sağ Cihet: Bu cihetten maksat, geçmiş zamandır. Binaenaleyh (bundan dolayı, bu nedenle) felsefe gözlüğüyle sağ cihete bakıldığı zaman, mazi (geçmiş) ülkesinin kıyameti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç büyük bir mezaristanı (mezarlığı) andıran (benzeyen) bir şekilde görünecektir. Ve bu görünüşte insan pek büyük bir dehşete (korkuya, şaşkınlığa), vahşete (ürküntüye, yabancılaşmaya), meyusiyete (ümitsizliğe) maruz kaldığında (karşılaştığında) şüphe yoktur.
Fakat iman gözlüğüyle o cihete bakıldığı zaman, hakikaten o ülkenin altı üstüne çevrilmiş bir şekilde görünürse de fakat can telefi (can kaybı) yoktur. Mürettebatı (içindekiler, sakinleri), sakinleri daha güzel, nurani bir âleme nakledilmiş (aktarılmış) oldukları anlaşılıyor. Ve o kabirler, çukurlar da nurani bir âleme girmek için kazılan yer altı tünelleri şeklinde telakki edilecektir (kabul edilecektir, sayılacaktır). Demek, imanın insanlara verdiği sürur (sevinç), ferahlık (iç rahatlığı), itminan (kalbin rahatlaması, güven), inşirah (gönül ferahlığı, açılım), binlerce “Elhamdülillah” dedirten bir nimettir.
Sol Cihet: Yani gelecek zamana felsefe gözlüğüyle bakıldığı zaman; bizleri çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek (yok edecek), zulümatlı (karanlıklı), korkunç, büyük bir kabir şeklinde görünecektir.
Fakat iman gözlüğüyle bakılırsa Cenab-ı Hakk’ın (Hakk’ın ta kendisi, Allah) Hâlık-ı Rahman-ı Rahîm’in (Yaratan, her şeyi kuşatan merhamet sahibi, çok merhametli olan Allah) insanlara ihzar ettiği (hazırladığı) çeşit çeşit nefîs (güzel, hoş), leziz (leziz, tatlı) me’kûlat (yiyecekler) ve meşrubata (içeceklere) zarf (kılıf, kap) olan bir maide (sofra) ve bir sofra-i Rahmanî (Rahman’ın sofrası) şeklinde görünecektir. Ve binlerce “Elhamdülillah” okutturarak tekrar ettirecektir.
Üst Cihet: Yani semavat (gökler) cihetine (yönüne) felsefe ile bakan bir adam, şu sonsuz boşlukta, milyarlarca yıldız ve kürelerin (gezegenlerin) (at koşusu gibi veya askerî bir manevra gibi) yaptıkları pek süratli ve muhtelif (çeşitli, farklı) hareketlerinden büyük bir dehşete, vahşete, korkuya maruz kalacaktır (uğrayacaktır).
Fakat imanlı bir adam baktığı vakit o garib (acayip, şaşırtıcı), acib (şaşırtıcı, hayret verici) manevranın bir kumandanın emriyle, nezareti altında (denetimi altında) yapıldığı gibi; semavat âlemini (gökler âlemini) tezyin eden (süsleyen) o yıldızların bize de ziyadar (ışık veren, parlak) kandiller (lambalar) şeklinde olduklarını görecek ve o atlar koşusunda korku, dehşet değil, ünsiyet (cana yakınlık, alışkanlık) ve muhabbet (sevgi) edecektir. Âlem-i semavatı şöylece tasvir eden (resmeden, betimleyen) iman nimetine elbette binlerce “Elhamdülillah” söylemek azdır.
Alt Cihet: Yani arz âlemine (yerküre âlemine) felsefe gözüyle bakan insan; küre-i arzı (yeryüzü küresini) başıboş, yularsız (kontrolsüz), şemsin (güneşin) etrafında serseri (başıboş, avare) gezen bir hayvan gibi veya tahtaları kırık, kaptansız bir kayık gibi görür ve dehşete, telaşa düşer.
Fakat iman ile bakarsa arzın Rahmanî (Rahman’a ait, merhametli) bir sefine (gemi) olup Allah’ın kumandası altında bütün me’kûlat (yiyecekler), meşrubat (içecekler), melbusatıyla (giyecekleriyle) beraber, nev-i beşeri (insan türünü) tenezzüh (gezinti, hava alma) için şemsin etrafında gezdiren bir sefine şeklinde görür. Ve imandan neş’et eden (doğan, kaynaklanan) şu büyük nimete büyük büyük “Elhamdülillah”ları söylemeye başlar.
Ön Cihet: Felsefeci bir adam bu cihete bakarsa görür ki bütün canlı mahlukat –insan olsun, hayvan olsun– kafile be-kafile (kafile kafile, bölük bölük) büyük bir süratle o cihete gidip kaybolurlar. Yani ademe (yokluğa) gider, yok olurlar. Kendisinin de o yolun yolcusu olduğunu bildiğinden teessüründen (üzüntüsünden, kederinden) çıldıracak bir hale gelir.
Fakat iman nazarıyla (bakış açısıyla) bakan bir mü’min, insanların o cihete gidişleri, seyahatleri adem âlemine (yokluk âlemine) değil, göçebeler gibi bir yayladan bir yaylaya bir intikaldir (geçiş, nakil). Ve fâni menzilden (geçici konaktan) bâki menzile (kalıcı konağa), hizmet çiftliğinden (hizmet edilen yerden) ücret dairesine (karşılığın alındığı yere), zahmetler memleketinden (sıkıntıların olduğu yerden) rahmetler memleketine (rahmetlerin, lütufların olduğu yere) göç etmek olup adem âlemine gitmek değil diye bu ciheti memnuniyetle karşılar.
Fakat yol esnasında ölüm, kabir gibi görünen meşakkatler (sıkıntılar, zorluklar) netice itibarıyla (sonuç olarak) saadetlerdir. Çünkü nurani (ışıklı, nurlu) âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saadetler büyük ve acı felaketlerin neticesidir. Mesela Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm – Allah’ın selamı O’nun üzerine olsun), Mısır azizliği gibi bir saadete ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla nâil olmuştur (ulaşmıştır). Ve keza (yine, aynı şekilde) rahm-ı maderden (ana rahminden) dünyaya gelen çocuk, ma’hud (bilinen, sözü edilen) tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde (sıkıntı sonucunda) dünya saadetine nâil oluyor.
Arka Cihet: Yani geride gelenlere felsefe nazarıyla bakılırsa “Yahu bunlar nereden nereye gidiyorlar ve ne için dünya memleketine gelmişlerdir?” diye edilen suale (soruya) bir cevap alınamadığından –tabiî– hayret ve tereddüt (kararsızlık, duraksama) azabı (sıkıntısı) içinde kalınır.
Fakat nur-u iman (iman nuru) gözlüğüyle bakarsa insanların kâinat sergisinde (evren sergisinde) teşhir edilen (sergilenen) garib (acayip), acib (şaşırtıcı) kudretin mu’cizelerini (Allah’ın sınırsız gücünün mucizelerini) görmek ve mütalaa etmek (incelemek, okumak) için Sultan-ı Ezelî (Ezeli Sultan, Allah) tarafından gönderilmiş mütalaacı (inceleyici, araştırmacı) olduklarını anlar. Ve bunlar o mu’cizelerin derece-i kıymet (değer derecesi) ve azametine (büyüklüğüne) ve Sultan-ı Ezelî’nin azametine derece-i delâletlerine (işaret etme derecelerine) kesb-i vukuf ettikleri (bilgi ve tecrübe edindikleri) nisbetinde (oranında), derece ve numara aldıktan sonra yine Sultan-ı Ezelî’nin memleketine dönüp gideceklerini anlar. Ve bu anlayış nimetini kendisine îras eden (meydana getiren, kazandıran) iman nimetine “Elhamdülillah” diyecektir.
İhtar (hatırlatma): Mezkûr (adı geçen) zulmetleri (karanlıkları) izale eden (ortadan kaldıran) iman nimetine “Elhamdülillah” diye edilen hamd dahi (da, de) bir nimet olduğundan ona da bir hamd lâzımdır (gereklidir). Bu ikinci hamde de üçüncü bir hamd, üçüncüye de dördüncü bir hamd lâzımdır. وَهَلُمَّ جَرًّا (Ve helumme cerran: Ve böylece devam edip giden. veya Böylece uzayıp gider.) Demek, bir hamd-i vâhidden (tek bir hamdden) doğan hamdlerden ibaret (oluşan) gayr-ı mütenahî (sonsuz) bir silsile-i hamdiye (hamd zinciri) husule geliyor (meydana geliyor).
İkinci Nokta: Cihat-ı sitteyi (altı yönü) tenvir eden (aydınlatan) iman nimetine de “Elhamdülillah” demesi lâzımdır. Çünkü iman, cihat-ı sittenin zulümatını (karanlıklarını) izale etmekle (ortadan kaldırmakla) def’u’l-bela kabîlinden (belaları savmak kabilinden, türünden) büyük bir nimet sayıldığı gibi –tabiî– o cihat-ı sitteyi tenvir ettiği cihetle de celbü’l-menafi kabîlinden (menfaatleri çekmek, celbetmek kabilinden) ikinci bir nimet sayılır. Binaenaleyh insan fıtrî (doğal, yaratılıştan) bir medeniyete (uygarlığa, sosyal bir varlık olma) sahip olduğundan cihat-ı sittede bulunan mahlukatla alâkadar olur (ilgili olur). Ve iman nimetiyle de insanın bütün cihat-ı sitteden istifade edebilmesi (fayda sağlayabilmesi) imkânı vardır.
Binaenaleyh اَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ (Eynemâ tuvellû fesemme vechullâhi: Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi (zatı, yüzü) oradadır. – Bakara Suresi, 115) âyet-i kerîmesinin (o yüce ayetinin) sırrıyla (gizemiyle, hikmetiyle), cihat-ı sitteden herhangi bir cihetle olursa insan tenevvür eder (aydınlanır). Hattâ (hatta) mü’min olan bir insanın dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan manevî bir ömrü vardır. Ve insanın bu manevî ömrü ezelden ebede (başlangıcı ve sonu olmayandan sonsuza dek) uzanan bir hayatın nurundan meded (yardım) ve yardım alır.
Ve keza (yine, aynı şekilde) cihat-ı sitteyi tenvir eden iman sayesinde insanın şu dar zaman ve mekânı geniş ve rahat bir âleme inkılab eder (dönüşür). Ve bu büyük âlem, bir insanın hanesi (evi) gibi olur. Ve mazi (geçmiş), müstakbel (gelecek) zamanları; insanın ruhuna, kalbine bir zaman-ı hal (şimdiki zaman) hükmünde olur. Aralarında uzaklık kalkıyor.
Üçüncü Nokta: İmanın istinad (dayanak, güvenme) ve istimdad (yardım isteme) noktalarını hâvi olmasından (içermesi, bulundurmasından) da “Elhamdülillah” demesini iktiza eder (gerektirir).
Evet nev-i beşer (insan türü), aczi (acizliği, güçsüzlüğü) ve düşmanların kesreti (çokluğu) dolayısıyla dayanacak bir nokta-i istinada (dayanak noktasına) muhtaçtır ki düşmanlarını def’ (savmak, gidermek) için o noktaya iltica etsin (sığınsın). Ve keza kesret-i hâcat (ihtiyaçların çokluğu) ve şiddet-i fakr (yoksulluğun şiddeti) dolayısıyla da istimdad edecek bir nokta-i istimdada (yardım dileme noktasına) muhtaçtır ki onun yardımıyla ihtiyaçlarını def’etsin (gidersin).
Ey insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Allah’a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdad ise ancak âhirete olan imandır. Binaenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tevahhuş eder (ürkekleşir, vahşileşir); vicdanı daima muazzeb (azap çeker) olur. Lâkin (fakat) birinci noktaya istinad (dayanma) ve ikincisinden de istimdad (yardım dileme) eden adam kalben (kalpten) ve ruhen (ruhen) pek çok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri (yakınlıkları, alışkanlıkları) hisseder ki hem müteselli (teselli bulmuş) hem vicdanı mutmain (tatmin olur, huzur bulur) olur.
Dördüncü Nokta: İman nuru, lezaiz-i meşruanın (helal lezzetlerin) zevale (yok olmaya) başladıkları zaman hasıl olan (meydana gelen) elemleri (acılardan, üzüntülerden), emsalinin (benzerlerinin) vürûd (gelme, erişme) ve gelmekte olduklarını göstermekle izale eder (ortadan kaldırır). Ve keza nimetlerin devam edip tenakus etmemesini (azalmamasını), nimetlerin menbaını (kaynağını) göstermekle temin eder (sağlar).
Ve keza firak (ayrılık) ve ayrılmaların elemlerini, teceddüd-ü emsalinin (benzerlerinin yenilenmesinin) lezzetini göstermekle izale eder. Yani zeval (yok olma) düşüncesiyle bir lezzette çok elemler olur ki iman, o elemleri teceddüd-ü emsal ile ihtar (hatırlatma) ve izale eder. Maahâzâ (bununla birlikte) lezzetlerin teceddüdünde (yenilenmesinde) de başka lezzetler vardır. Evet, bir semerenin (meyvenin) şeceresi (ağacı) olmasa o semerede münhasır kalan (sınırlı kalan) lezzet, onun yemesiyle zâil olur (yok olur) ve zevali de mûcib-i teessür (üzüntüye sebep olur) olur. Fakat o semerenin şeceresi maruf (bilinir) ise o semerenin zevalinden elem hasıl olmuyor, çünkü yerine gelen var. Ve aynı zamanda teceddüd (yenilenme), haddizatında (esas itibarıyla, özünde) bir lezzettir.
Ve keza ruh-u beşeri (insan ruhunu) en ziyade (çok) sıkan, ayrılmalardan neş’et eden (doğan) elemlerdir. Nur-u iman, o elemleri teceddüd-ü emsal (benzerlerinin yenilenmesi) ve tahaddüs-ü visal (kavuşmaların meydana gelmesi) ümidiyle izale eder.
Beşinci Nokta: İnsan, şu mevcudattan (varlıklardan) kendisine düşman ve ecnebi (yabancı) tevehhüm ettiği (kuruntu yaptığı, sandığı) veya ölüler, yetimler gibi hayatsız, perişan vehmettiği (sandığı, kuruntu yaptığı) şeyleri nur-u iman, ahbap (dost) ve kardeş sıfatıyla (niteliğiyle) gösterir ve hayattar (canlı) tesbihhan (tesbih eden) şeklinde irae eder (gösterir).
Yani gaflet (dalgınlık, unutkanlık) ile bakan adam, âlemin mevcudatını düşman gibi muzır (zararlı) telakki ederek (kabul ederek, sayarak) tevahhuş eder (ürker, korkar). Ve eşyayı ecnebiler gibi (yabancılar gibi) görür. Çünkü dalalet (sapıklık) nazarında (bakış açısında) mazi ve istikbal zamanlarındaki eşya arasında uhuvvet (kardeşlik), kardeşlik rabıtası (bağlantısı), bağlanışı yoktur. Ancak zaman-ı halde (şimdiki zamanda) eşya arasında küçük, cüz’î (kısmi, küçük) bir alâka (ilgi, bağ) olur. Binaenaleyh ehl-i dalaletin (sapıklıkta olanların) yekdiğerine (birbirine) olan uhuvvetleri, binler senelik uzun bir zamanda bir dakika kadardır.
Ve keza iman nazarı (iman bakışı), bütün ecramı (cisimleri, gök cisimlerini) hayattar, birbirine ünsiyetli (cana yakın, uyumlu) olduklarını görüyor. Ve her bir cirmin (cismin) lisan-ı haliyle (hal diliyle) Hâlık’ının (Yaratıcısının) tesbihatını (Allah’ı anmasını, noksanlıktan tenzih etmesini) yapmakta olduğunu da gösteriyor. İşte bu itibarla (bu nedenle) bütün ecramın kendilerine göre bir nevi (tür, çeşit) hayat ve ruhları vardır. Binaenaleyh imanın şu görüşüne nazaran (göre) o ecramda dehşet, vahşet yoktur. Ünsiyet ve muhabbet vardır.
Dalalet nazarı, matlublarını (istediklerini) tahsil etmekten (elde etmekten) âciz olan (güçsüz olan) insanların sahipsiz, hâmisiz (koruyucusuz) olduklarını telakki eder ve hüzün (üzüntü), keder (sıkıntı), aczlerinden (güçsüzlüklerinden) dolayı ağlayan yetimler gibi zanneder.
İman nazarı ise canlı mahlukata, ağlar yetimler gibi değil ancak mükellef (görevli) memur, muvazzaf (görevlendirilmiş) zâkir (zikreden, anan) ve tesbihhan (tesbih eden) ibad (kullar) sıfatıyla bakar.
Altıncı Nokta: Nur-u iman, dünya ve âhiret âlemlerini çeşit çeşit nimetlere zarf (kap, kılıf) iki sofra ile tasvir eder (resmeder, betimler) ki mü’min olan kimse iman eliyle ve zahirî (dışsal), bâtınî (içsel) duygularıyla ve manevî, ruhî olan letaifiyle (ince ve latif duygularıyla, özellikleriyle) o sofralardan istifade ediyor. Dalalet nazarında ise zevi’l-hayatın (canlıların) daire-i istifadesi (fayda dairesi) küçülür, maddî lezzetlere münhasırdır (sınırlıdır).
İman nazarında, semavat ve arzı (gökleri ve yeri) ihata eden (kuşatan) bir daire kadar tevessü eder (genişler). Evet bir mü’min, güneşi kendi hanesinin (evi) damında asılmış bir lüküs (lüks lamba); kameri (ayı) bir idare lambası (gece lambası) addedebilir (sayabilir). Ve bu itibarla şems (güneş), kamer kendisine birer nimet olur. Binaenaleyh mü’min olan zatın (kişinin) daire-i istifadesi semavattan daha geniş olur. Evet, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan (Beyanı mucize olan Kur’an) وَ سَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَ الْقَمَرَ ۞ وَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ (Ve sahhara lekumuş şemse vel kamere, ve sahhara lekum mâ fîl berri vel bahr: Ve güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Karada ve denizde ne varsa hepsini size musahhar kıldı. – İbrahim Suresi, 33; Câsiye Suresi, 13’e benzer ifadeler) âyetlerin belâgatıyla (etkileyici ifade gücüyle) imandan neş’et eden (doğan) şu hârika (harika) ihsanlara (lütuf ve bağışlara), in’amlara (nimetlere) işaret ediyor.
Yedinci Nokta: Nur-u iman ile bilinir ki Allah’ın varlığı, bütün nimetlerin fevkinde (üstünde) öyle büyük bir nimettir ki sonsuz nimetlerin envaını (türlerini), nihayetsiz (sonsuz) ihsanların (lütuf ve bağışların) cinslerini (çeşitlerini), sayısız atiyyelerin (bağışların) sınıflarını hâvi (içeren) bir menba (kaynak) ve bir kaynaktır. Binaenaleyh zerrat-ı âlemin (alemdeki zerreciklerin) adedince (sayısınca) iman nimetine hamd ü sena etmek (övgü ve şükür etmek) bir borçtur. Risale-i Nur’un eczasında (Risale-i Nur’un kısımlarında) bir kısmına işaretler yapılmıştır. Maahâzâ (bununla birlikte) iman-ı billahtan (Allah’a imandan) bahseden Risale-i Nur’un cüzleri (kısımları), bu nimetten perdeyi kaldırarak gösteriyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ (Elhamdü lillâhi: Hamd Allah’a mahsustur (Bütün övgüler Allah’adır).) lâm-ı istiğrakla (istigrak lamı ile – tümü kapsayan lâm harfi) işaret ettiği umum (genel, tüm) hamdler ile hamdedilmesi lâzım olan nimetlerden birisi de rahmaniyet nimetidir. Evet rahmaniyet, zevi’l-hayattan (canlılardan) rahmete mazhar olanların sayısınca nimetleri tazammun etmiştir (içermiştir). Çünkü bilhassa (özellikle) insan, her bir zîhayatla (canlıyla) alâkadardır (ilgilidir). Bu itibarla (bu nedenle) insan, her zîhayatın saadetiyle saidleşir (mutlulanır) ve elemleriyle müteessir (etkilenen, üzülen) olur. Öyle ise herhangi bir fertte bulunan bir nimet, arkadaşlarına da bir nimettir.
Ve keza validelerin (annelerin) şefkatleriyle nimetlenen çocukların sayısınca nimetleri tazammun edip ona göre hamdlere, senalara kesb-i istihkak edenlerden (hak kazananlardan) birisi de rahîmiyettir. Evet, annesiz aç bir çocuğun ağlamasından müteessir ve acıyan bir vicdan sahibi, elbette validelerin çocuklarına olan şefkatlerinden zevk alır, memnun ve mahzuz (sevinç duyar, haz alır) olur. İşte bu gibi zevkler birer nimettir, hamd ve şükür isterler.
Ve keza kâinatta (evrende) mündemic (gizli, içkin) hikmetlerin bütün enva (türler) ve efradı (bireyleri) adedince hamd ve şükürleri iktiza edenlerden birisi de hakîmiyettir. Zira (çünkü) insanın nefsi, rahmaniyetin cilveleriyle (Rahman isminin tecellileriyle), kalbi de rahîmiyetin tecelliyatıyla (Rahim isminin yansımalarıyla) nimetlendikleri gibi; insanın aklı da hakîmiyetin letaifiyle (incelikleriyle) zevk alır, telezzüz eder (leziz bulur, zevklenir). İşte bu itibarla ağız dolusuyla “Elhamdülillah” söylemekle hamd ü senaları istilzam eder (gerektirir).
Ve keza esma-i hüsnadan (Allah’ın güzel isimlerinden) “Vâris” isminin tecelliyatı (yansımaları, görünüşleri) adedince ve babalar gibi usûlün (aslın, köklerin – önceki nesillerin) zevalinden sonra (yok olmasından sonra) bâki kalan (kalıcı olan) füruatın (dalların, soyun, sonraki nesillerin) sayısınca ve âlem-i âhiretin (ahiret aleminin) mevcudatı (varlıkları) adedince ve uhrevî (ahiretle ilgili) mükâfatları (ödülleri) almaya medar olmak üzere (vesile olmak, sebep olmak üzere) hıfzedilen (korunan) beşerin amelleri (insanların amelleri) sayısınca, sadâsıyla (sesiyle) şu fezayı (uzayı, boşluğu) dolduracak kadar büyük bir “Elhamdülillah” ile hamdedilecek hafîziyet nimetidir. Çünkü nimetin devamı, nimetin zatından (kendisinden) daha kıymetlidir. Lezzetin bekası (kalıcılığı), lezzetten daha lezizdir. Cennette devam, cennetin fevkindedir (üstündedir) ve hâkeza (böylece)… Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın hafîziyeti tazammun ettiği (içerdiği) nimetler, bütün kâinatta mevcud bütün nimetlerden daha çok ve daha üstündedir. Bu itibarla ağız dolusu ile bir “Elhamdülillah” ister.
Şu zikredilen (anılan) dört isme bâki kalan (geri kalan) esma-i hüsnayı (Allah’ın güzel isimlerini) kıyas et (benzet) ki her bir isminde sonsuz nimetler bulunduğu için sonsuz hamdleri, şükürleri istilzam ederler (gerektirirler).
Ve keza bütün nimet hazinelerini açmak salahiyetinde (yetkisinde) olan nimet-i imana (iman nimetine) vesile olan Hazret-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salatı ve selamı O’nun üzerine olsun) dahi öyle büyük bir nimettir ki nev-i beşer (insan türü) ile’l-ebed (sonsuza dek) o zatı (aleyhissalâtü vesselâm) medh ü sena etmeye (övgü ve şükür etmeye) borçludur.
Ve keza maddî ve manevî bütün nimetlerin envaına (türlerine) fihriste (dizin, liste) ve kaynak olan İslâmiyet ve Kur’an nimeti de gayr-ı mütenahî (sonsuz) hamdleri bi’l-istihkak (hak ederek) istilzam eder.
Sekizinci Nokta: Öyle bir Allah’a hamdolsun ki kâinat ile tabir edilen (adlandırılan) şu kitab-ı kebir (büyük kitap) ve onun tefsiri (açıklaması) olan Kur’an-ı Azîmüşşan’ın (Şanı yüce Kur’an’ın) beyanına göre (açıklamasına göre), bütün bablarıyla (bölümleriyle) fasılları (kısımlarıyla) ve bütün sahifeleriyle (sayfalarıyla) satırları ve bütün kelimatıyla (kelimeleriyle) harfleri, o Zat-ı Akdes’e (Kutsal Zata, Allah’a) sıfât-ı cemaliye ve kemaliyesini (güzellik ve mükemmellik sıfatlarını) izhar (açıklamak, göstermek) ile hamd ü senahandır (övgü ve şükür edendir).
Şöyle ki: O kitab-ı kebirin (büyük kitabın) her bir nakşı (nakşı, motifi, deseni), küçük olsun büyük olsun (karınca kaderince – elinden geldiğince, gücü yettiğince) Vâhid ve Samed olan (bir ve her şeye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu) nakkaşının (işleyicisinin, nakış yapanının) evsaf-ı celaliyesini (celal sıfatlarını) izhar ile hamd ü senalar eder.
Ve keza o kitabın her bir yazısı Rahman ve Rahîm olan kâtibinin (yazıcısının) evsaf-ı cemaliyesini (cemal sıfatlarını) göstermekle senahan (övgü ve şükür eden) oluyor.
Ve keza o kitabın her bir nazmı (şiir, düzenli söz), kasidesi Kadîr (her şeye gücü yeten), Alîm (her şeyi bilen) olan nâzımını (düzenleyicisini, tanzim edicisini) takdis (kutsayarak, yücelterek) ile tahmid (hamd etme) eyler.
Ve keza o kitabın bütün yazıları, noktaları, nakışları, esma-i hüsnanın (Allah’ın güzel isimlerinin) tecelliyat ve cilvelerine (yansımalarına ve görünüşlerine) ma’kes (yansıma yeri) ve mazhar olmak (nail olmak, yansıma yeri olmak) cihetiyle o Zat-ı Akdes’i (Kutsal Zatı) takdis, tahmid, temcid (yüceltme) ile senahandır.
Dokuzuncu Nokta: (*[1]) …اَلْحَمْدُ مِنَ اللّٰهِ بِاللّٰهِ عَلَى اللّٰهِ لِلّٰهِ
Okunuşu: Elhamdü minallâhi billâhi alallâhi lillâhi
Meali: Hamd Allah’tandır, Allah ile’dir, Allah’ın üzerinedir (Allah’a mahsustur), Allah içindir.
Said Nursî
\*\*\*
[1] * Bu gibi şifrelerin (şifrelerin çözümü) anahtarı bende yoktur ki açayım. Maahâzâ (bununla birlikte) oruçlu bir kafa, ne o şifreleri açabilir ve ne o darbları (bu tür derin ifadeleri) yapabilir. Kusura bakmayınız. Bu kadarı da ancak yine müellifinin (yazarının) manevî yardımıyla (ruhsal yardımıyla) ve Leyle-i Kadrin (Kadir Gecesi’nin) bereketiyle (feyziyle, bolluğuyla) ve Mevlana’nın komşuluğundan istifade (faydalanarak) ile yapabildim.
Mütercim
Abdülmecid Nursî
Risale-i Nur Külliyatından
Yirmi Dokuzuncu Lem’a’dan İkinci Bab
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
Bu İkinci Bab “Elhamdülillah” hakkındadır.
İkinci Bab ile tabir edilen şu risalecikte “Elhamdülillah” cümlesini insanlara dedirten imanın sonsuz fayda ve nurlarından yalnız dokuz tane beyan edilecektir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Birinci Nokta: Evvela iki şey ihtar edilecektir:
1- Felsefe; her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise her şeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nurani bir gözlüktür.
2- Bütün mahlukatla alâkadar ve her şeyle bir nevi alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeyler ile lafzen ve manen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın sağ, sol, ön, arka, alt, üst olmak üzere altı ciheti vardır.
İnsan mezkûr iki gözlüğü gözüne takmakla, mezkûr cihetlerde bulunan mahlukatı, ahvali görebilir.
Sağ Cihet: Bu cihetten maksat, geçmiş zamandır. Binaenaleyh felsefe gözlüğüyle sağ cihete bakıldığı zaman, mazi ülkesinin kıyameti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç büyük bir mezaristanı andıran bir şekilde görünecektir. Ve bu görünüşte insan pek büyük bir dehşete, vahşete, meyusiyete maruz kaldığında şüphe yoktur.
Fakat iman gözlüğüyle o cihete bakıldığı zaman, hakikaten o ülkenin altı üstüne çevrilmiş bir şekilde görünürse de fakat can telefi yoktur. Mürettebatı, sakinleri daha güzel, nurani bir âleme nakledilmiş oldukları anlaşılıyor. Ve o kabirler, çukurlar da nurani bir âleme girmek için kazılan yer altı tünelleri şeklinde telakki edilecektir. Demek, imanın insanlara verdiği sürur, ferahlık, itminan, inşirah, binlerce “Elhamdülillah” dedirten bir nimettir.
Sol Cihet: Yani gelecek zamana felsefe gözlüğüyle bakıldığı zaman; bizleri çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek, zulümatlı, korkunç, büyük bir kabir şeklinde görünecektir.
Fakat iman gözlüğüyle bakılırsa Cenab-ı Hakk’ın Hâlık-ı Rahman-ı Rahîm’in insanlara ihzar ettiği çeşit çeşit nefîs, leziz me’kûlat ve meşrubata zarf olan bir maide ve bir sofra-i Rahmanî şeklinde görünecektir. Ve binlerce “Elhamdülillah” okutturarak tekrar ettirecektir.
Üst Cihet: Yani semavat cihetine felsefe ile bakan bir adam, şu sonsuz boşlukta, milyarlarca yıldız ve kürelerin (at koşusu gibi veya askerî bir manevra gibi) yaptıkları pek süratli ve muhtelif hareketlerinden büyük bir dehşete, vahşete, korkuya maruz kalacaktır.
Fakat imanlı bir adam baktığı vakit o garib, acib manevranın bir kumandanın emriyle, nezareti altında yapıldığı gibi; semavat âlemini tezyin eden o yıldızların bize de ziyadar kandiller şeklinde olduklarını görecek ve o atlar koşusunda korku, dehşet değil, ünsiyet ve muhabbet edecektir. Âlem-i semavatı şöylece tasvir eden iman nimetine elbette binlerce “Elhamdülillah” söylemek azdır.
Alt Cihet: Yani arz âlemine felsefe gözüyle bakan insan; küre-i arzı başıboş, yularsız, şemsin etrafında serseri gezen bir hayvan gibi veya tahtaları kırık, kaptansız bir kayık gibi görür ve dehşete, telaşa düşer.
Fakat iman ile bakarsa arzın Rahmanî bir sefine olup Allah’ın kumandası altında bütün me’kûlat, meşrubat, melbusatıyla beraber, nev-i beşeri tenezzüh için şemsin etrafında gezdiren bir sefine şeklinde görür. Ve imandan neş’et eden şu büyük nimete büyük büyük “Elhamdülillah”ları söylemeye başlar.
Ön Cihet: Felsefeci bir adam bu cihete bakarsa görür ki bütün canlı mahlukat –insan olsun, hayvan olsun– kafile be-kafile büyük bir süratle o cihete gidip kaybolurlar. Yani ademe gider, yok olurlar. Kendisinin de o yolun yolcusu olduğunu bildiğinden teessüründen çıldıracak bir hale gelir.
Fakat iman nazarıyla bakan bir mü’min, insanların o cihete gidişleri, seyahatleri adem âlemine değil, göçebeler gibi bir yayladan bir yaylaya bir intikaldir. Ve fâni menzilden bâki menzile, hizmet çiftliğinden ücret dairesine, zahmetler memleketinden rahmetler memleketine göç etmek olup adem âlemine gitmek değil diye bu ciheti memnuniyetle karşılar.
Fakat yol esnasında ölüm, kabir gibi görünen meşakkatler netice itibarıyla saadetlerdir. Çünkü nurani âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saadetler büyük ve acı felaketlerin neticesidir. Mesela Hazret-i Yusuf, Mısır azizliği gibi bir saadete ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla nâil olmuştur. Ve keza rahm-ı maderden dünyaya gelen çocuk, ma’hud tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saadetine nâil oluyor.
Arka Cihet: Yani geride gelenlere felsefe nazarıyla bakılırsa “Yahu bunlar nereden nereye gidiyorlar ve ne için dünya memleketine gelmişlerdir?” diye edilen suale bir cevap alınamadığından –tabiî– hayret ve tereddüt azabı içinde kalınır.
Fakat nur-u iman gözlüğüyle bakarsa insanların kâinat sergisinde teşhir edilen garib, acib kudretin mu’cizelerini görmek ve mütalaa etmek için Sultan-ı Ezelî tarafından gönderilmiş mütalaacı olduklarını anlar. Ve bunlar o mu’cizelerin derece-i kıymet ve azametine ve Sultan-ı Ezelî’nin azametine derece-i delâletlerine kesb-i vukuf ettikleri nisbetinde, derece ve numara aldıktan sonra yine Sultan-ı Ezelî’nin memleketine dönüp gideceklerini anlar. Ve bu anlayış nimetini kendisine îras eden iman nimetine “Elhamdülillah” diyecektir.
İhtar: Mezkûr zulmetleri izale eden iman nimetine “Elhamdülillah” diye edilen hamd dahi bir nimet olduğundan ona da bir hamd lâzımdır. Bu ikinci hamde de üçüncü bir hamd, üçüncüye de dördüncü bir hamd lâzımdır. وَهَلُمَّ جَرًّا Demek, bir hamd-i vâhidden doğan hamdlerden ibaret gayr-ı mütenahî bir silsile-i hamdiye husule geliyor.
İkinci Nokta: Cihat-ı sitteyi tenvir eden iman nimetine de “Elhamdülillah” demesi lâzımdır. Çünkü iman, cihat-ı sittenin zulümatını izale etmekle def’u’l-bela kabîlinden büyük bir nimet sayıldığı gibi –tabiî– o cihat-ı sitteyi tenvir ettiği cihetle de celbü’l-menafi kabîlinden ikinci bir nimet sayılır. Binaenaleyh insan fıtrî bir medeniyete sahip olduğundan cihat-ı sittede bulunan mahlukatla alâkadar olur. Ve iman nimetiyle de insanın bütün cihat-ı sitteden istifade edebilmesi imkânı vardır.
Binaenaleyh اَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ âyet-i kerîmesinin sırrıyla, cihat-ı sitteden herhangi bir cihetle olursa insan tenevvür eder. Hattâ mü’min olan bir insanın dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan manevî bir ömrü vardır. Ve insanın bu manevî ömrü ezelden ebede uzanan bir hayatın nurundan meded ve yardım alır.
Ve keza cihat-ı sitteyi tenvir eden iman sayesinde insanın şu dar zaman ve mekânı geniş ve rahat bir âleme inkılab eder. Ve bu büyük âlem, bir insanın hanesi gibi olur. Ve mazi, müstakbel zamanları; insanın ruhuna, kalbine bir zaman-ı hal hükmünde olur. Aralarında uzaklık kalkıyor.
Üçüncü Nokta: İmanın istinad ve istimdad noktalarını hâvi olmasından da “Elhamdülillah” demesini iktiza eder.
Evet nev-i beşer, aczi ve düşmanların kesreti dolayısıyla dayanacak bir nokta-i istinada muhtaçtır ki düşmanlarını def’ için o noktaya iltica etsin. Ve keza kesret-i hâcat ve şiddet-i fakr dolayısıyla da istimdad edecek bir nokta-i istimdada muhtaçtır ki onun yardımıyla ihtiyaçlarını def’etsin.
Ey insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Allah’a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdad ise ancak âhirete olan imandır. Binaenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tevahhuş eder; vicdanı daima muazzeb olur. Lâkin birinci noktaya istinad ve ikincisinden de istimdad eden adam kalben ve ruhen pek çok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki hem müteselli hem vicdanı mutmain olur.
Dördüncü Nokta: İman nuru, lezaiz-i meşruanın zevale başladıkları zaman hasıl olan elemleri, emsalinin vürûd ve gelmekte olduklarını göstermekle izale eder. Ve keza nimetlerin devam edip tenakus etmemesini, nimetlerin menbaını göstermekle temin eder.
Ve keza firak ve ayrılmaların elemlerini, teceddüd-ü emsalinin lezzetini göstermekle izale eder. Yani zeval düşüncesiyle bir lezzette çok elemler olur ki iman, o elemleri teceddüd-ü emsal ile ihtar ve izale eder. Maahâzâ lezzetlerin teceddüdünde de başka lezzetler vardır. Evet, bir semerenin şeceresi olmasa o semerede münhasır kalan lezzet, onun yemesiyle zâil olur ve zevali de mûcib-i teessür olur. Fakat o semerenin şeceresi maruf ise o semerenin zevalinden elem hasıl olmuyor, çünkü yerine gelen var. Ve aynı zamanda teceddüd, haddizatında bir lezzettir.
Ve keza ruh-u beşeri en ziyade sıkan, ayrılmalardan neş’et eden elemlerdir. Nur-u iman, o elemleri teceddüd-ü emsal ve tahaddüs-ü visal ümidiyle izale eder.
Beşinci Nokta: İnsan, şu mevcudattan kendisine düşman ve ecnebi tevehhüm ettiği veya ölüler, yetimler gibi hayatsız, perişan vehmettiği şeyleri nur-u iman, ahbap ve kardeş sıfatıyla gösterir ve hayattar tesbihhan (tesbih eden) şeklinde irae eder.
Yani gaflet ile bakan adam, âlemin mevcudatını düşman gibi muzır telakki ederek tevahhuş eder. Ve eşyayı ecnebiler gibi görür. Çünkü dalalet nazarında mazi ve istikbal zamanlarındaki eşya arasında uhuvvet, kardeşlik rabıtası, bağlanışı yoktur. Ancak zaman-ı halde eşya arasında küçük, cüz’î bir alâka olur. Binaenaleyh ehl-i dalaletin yekdiğerine olan uhuvvetleri, binler senelik uzun bir zamanda bir dakika kadardır.
Ve keza iman nazarı, bütün ecramı hayattar, birbirine ünsiyetli olduklarını görüyor. Ve her bir cirmin lisan-ı haliyle Hâlık’ının tesbihatını yapmakta olduğunu da gösteriyor. İşte bu itibarla bütün ecramın kendilerine göre bir nevi hayat ve ruhları vardır. Binaenaleyh imanın şu görüşüne nazaran o ecramda dehşet, vahşet yoktur. Ünsiyet ve muhabbet vardır.
Dalalet nazarı, matlublarını tahsil etmekten âciz olan insanların sahipsiz, hâmisiz olduklarını telakki eder ve hüzün, keder, aczlerinden dolayı ağlayan yetimler gibi zanneder.
İman nazarı ise canlı mahlukata, ağlar yetimler gibi değil ancak mükellef memur, muvazzaf zâkir ve tesbihhan ibad sıfatıyla bakar.
Altıncı Nokta: Nur-u iman, dünya ve âhiret âlemlerini çeşit çeşit nimetlere zarf iki sofra ile tasvir eder ki mü’min olan kimse iman eliyle ve zahirî, bâtınî duygularıyla ve manevî, ruhî olan letaifiyle o sofralardan istifade ediyor. Dalalet nazarında ise zevi’l-hayatın daire-i istifadesi küçülür, maddî lezzetlere münhasırdır.
İman nazarında, semavat ve arzı ihata eden bir daire kadar tevessü eder. Evet bir mü’min, güneşi kendi hanesinin damında asılmış bir lüküs; kameri bir idare lambası addedebilir. Ve bu itibarla şems, kamer kendisine birer nimet olur. Binaenaleyh mü’min olan zatın daire-i istifadesi semavattan daha geniş olur. Evet, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan وَ سَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَ الْقَمَرَ ۞ وَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ âyetlerin belâgatıyla imandan neş’et eden şu hârika ihsanlara, in’amlara işaret ediyor.
Yedinci Nokta: Nur-u iman ile bilinir ki Allah’ın varlığı, bütün nimetlerin fevkinde öyle büyük bir nimettir ki sonsuz nimetlerin envaını, nihayetsiz ihsanların cinslerini, sayısız atiyyelerin sınıflarını hâvi bir menba ve bir kaynaktır. Binaenaleyh zerrat-ı âlemin adedince iman nimetine hamd ü sena etmek bir borçtur. Risale-i Nur’un eczasında bir kısmına işaretler yapılmıştır. Maahâzâ iman-ı billahtan bahseden Risale-i Nur’un cüzleri, bu nimetten perdeyi kaldırarak gösteriyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ lâm-ı istiğrakla işaret ettiği umum hamdler ile hamdedilmesi lâzım olan nimetlerden birisi de rahmaniyet nimetidir. Evet rahmaniyet, zevi’l-hayattan rahmete mazhar olanların sayısınca nimetleri tazammun etmiştir. Çünkü bilhassa insan, her bir zîhayatla alâkadardır. Bu itibarla insan, her zîhayatın saadetiyle saidleşir ve elemleriyle müteessir olur. Öyle ise herhangi bir fertte bulunan bir nimet, arkadaşlarına da bir nimettir.
Ve keza validelerin şefkatleriyle nimetlenen çocukların sayısınca nimetleri tazammun edip ona göre hamdlere, senalara kesb-i istihkak edenlerden birisi de rahîmiyettir. Evet, annesiz aç bir çocuğun ağlamasından müteessir ve acıyan bir vicdan sahibi, elbette validelerin çocuklarına olan şefkatlerinden zevk alır, memnun ve mahzuz olur. İşte bu gibi zevkler birer nimettir, hamd ve şükür isterler.
Ve keza kâinatta mündemic hikmetlerin bütün enva ve efradı adedince hamd ve şükürleri iktiza edenlerden birisi de hakîmiyettir. Zira insanın nefsi, rahmaniyetin cilveleriyle, kalbi de rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi; insanın aklı da hakîmiyetin letaifiyle zevk alır, telezzüz eder. İşte bu itibarla ağız dolusuyla “Elhamdülillah” söylemekle hamd ü senaları istilzam eder.
Ve keza esma-i hüsnadan “Vâris” isminin tecelliyatı adedince ve babalar gibi usûlün zevalinden sonra bâki kalan füruatın sayısınca ve âlem-i âhiretin mevcudatı adedince ve uhrevî mükâfatları almaya medar olmak üzere hıfzedilen beşerin amelleri sayısınca, sadâsıyla şu fezayı dolduracak kadar büyük bir “Elhamdülillah” ile hamdedilecek hafîziyet nimetidir. Çünkü nimetin devamı, nimetin zatından daha kıymetlidir. Lezzetin bekası, lezzetten daha lezizdir. Cennette devam, cennetin fevkindedir ve hâkeza… Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın hafîziyeti tazammun ettiği nimetler, bütün kâinatta mevcud bütün nimetlerden daha çok ve daha üstündedir. Bu itibarla ağız dolusu ile bir “Elhamdülillah” ister.
Şu zikredilen dört isme bâki kalan esma-i hüsnayı kıyas et ki her bir isminde sonsuz nimetler bulunduğu için sonsuz hamdleri, şükürleri istilzam ederler.
Ve keza bütün nimet hazinelerini açmak salahiyetinde olan nimet-i imana vesile olan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm dahi öyle büyük bir nimettir ki nev-i beşer ile’l-ebed o zatı (asm) medh ü sena etmeye borçludur.
Ve keza maddî ve manevî bütün nimetlerin envaına fihriste ve kaynak olan İslâmiyet ve Kur’an nimeti de gayr-ı mütenahî hamdleri bi’l-istihkak istilzam eder.
Sekizinci Nokta: Öyle bir Allah’a hamdolsun ki kâinat ile tabir edilen şu kitab-ı kebir ve onun tefsiri olan Kur’an-ı Azîmüşşan’ın beyanına göre, bütün bablarıyla fasılları ve bütün sahifeleriyle satırları ve bütün kelimatıyla harfleri, o Zat-ı Akdes’e sıfât-ı cemaliye ve kemaliyesini izhar ile hamd ü senahandır.
Şöyle ki: O kitab-ı kebirin her bir nakşı, küçük olsun büyük olsun (karınca kaderince) Vâhid ve Samed olan nakkaşının evsaf-ı celaliyesini izhar ile hamd ü senalar eder.
Ve keza o kitabın her bir yazısı Rahman ve Rahîm olan kâtibinin evsaf-ı cemaliyesini göstermekle senahan oluyor.
Ve keza o kitabın her bir nazmı, kasidesi Kadîr, Alîm olan nâzımını takdis ile tahmid eyler.
Ve keza o kitabın bütün yazıları, noktaları, nakışları, esma-i hüsnanın tecelliyat ve cilvelerine ma’kes ve mazhar olmak cihetiyle o Zat-ı Akdes’i takdis, tahmid, temcid ile senahandır.
Dokuzuncu Nokta: (*[1]) …اَلْحَمْدُ مِنَ اللّٰهِ بِاللّٰهِ عَلَى اللّٰهِ لِلّٰهِ
Said Nursî
*
[1] * Bu gibi şifrelerin anahtarı bende yoktur ki açayım. Maahâzâ oruçlu bir kafa, ne o şifreleri açabilir ve ne o darbları yapabilir. Kusura bakmayınız. Bu kadarı da ancak yine müellifinin manevî yardımıyla ve Leyle-i Kadrin bereketiyle ve Mevlana’nın komşuluğundan istifade ile yapabildim.
Mütercim
Abdülmecid Nursî
