Üçüncü Şuâ



İzahlı Metin

### Üçüncü Şuâ

#### Mukaddime

Bu Sekizinci İman Delili, Allah’ın varlığının zorunluluğuna ve birliğine delil olduğu gibi, aynı zamanda kesin delillerle O’nun Rabliğinin her şeyi kuşattığına ve kudretinin büyüklüğüne de delil olur. Ayrıca, hâkimiyetinin her şeyi kapladığına ve rahmetinin her şeyi kapsadığına da delil olup bunları ispat eder. Aynı zamanda, kâinatın bütün parçalarında hikmetinin her şeyi kuşattığını ve ilminin her şeyi kapsadığını da ispat eder.

Özetle, bu Sekizinci İman Delili’nin her bir bölümünün sekiz sonucu vardır. Sekiz bölümün her birinde, sekiz sonucu delilleriyle ispat eder ki bu açıdan bu Sekizinci İman Delili’nde yüksek meziyetler vardır.

Said Nursî

*

#### Münâcat

*Bismillahirrahmanirrahim* *(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*İnne fî halki’s-semâvâti ve’l-ardı vahtilâfi’l-leyli ve’n-nehâri ve’l-fulki’lletî tecrî fi’l-bahri bimâ yenfeu’n-nâse ve mâ enzela(A)llâhu mine’s-semâ-i min mâ-in fe-ahyâ bihi’l-arda ba’de mevtihâ ve beśśe fîhâ min kulli dâbbetin ve tasrîfi’r-riyâhi ve’s-sehâbi’l-musahhari beyne’s-semâ-i ve’l-ardı leâyâtin likavmin ya’kilûn* *(Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayarak denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip kendisiyle ölmüş toprağa can verdiği suda, her çeşit canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde, aklını kullanan bir topluluk için nice deliller vardır.)*

Ey İlahım ve ey Rabbim!

Ben, imanın gözüyle, Kur’an’ın öğretisi ve nuruyla, Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın dersiyle ve Hakîm isminin göstermesiyle görüyorum ki: Göklerde hiçbir dönüş ve hareket yoktur ki böyle bir düzen içinde senin varlığına işaret ve delil olmasın.

Ve hiçbir gök cismi yoktur ki sessizliğiyle, gürültüsüzce görev yaparak direksiz durmalarıyla, senin Rabliğine ve birliğine şahitlik ve işaret etmesin.

Ve hiçbir yıldız yoktur ki ölçülü yaratılışıyla, düzenli duruşuyla, nurlu gülümsemesiyle ve bütün yıldızlarla benzerlik ve uygunluk damgasını taşımasıyla senin ululuğunun haşmetine ve birliğine işaret ve şahitlikte bulunmasın.

Ve on iki gezegenden hiçbir gezegen yıldız yoktur ki hikmetli hareketiyle, itaatkâr bir şekilde emre boyun eğmesiyle, düzenli göreviyle ve önemli uydularıyla senin varlığının zorunluluğuna şahitlik ve ilahlık saltanatına işaret etmesin!

Evet, gökler içindekilerle birlikte, her biri tek başına şahitlik ettiği gibi, bir bütün olarak da –ey yeri ve gökleri yaratan Yaratıcı!– senin varlığının zorunluluğuna apaçık bir şekilde öyle bir şahitlik ederler –ve ey zerreleri düzenli bileşikler halinde idare eden, bu gezegen yıldızları sistemli uydularıyla döndüren ve emrine itaat ettiren!– senin birliğine öyle kuvvetli şahitlik ederler ki gökyüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurlu kanıtlar ve parlak deliller o şahitliği doğrular.

Hem bu berrak, temiz, güzel gökler; olağanüstü büyük ve olağanüstü süratli cisimleriyle düzenli bir ordu ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması görünümü sergileyerek senin Rabliğinin haşmetine ve her şeyi yaratan kudretinin büyüklüğüne açıkça delil olur. Ve sayısız gökleri kuşatan hâkimiyetinin ve her bir canlıyı kucağına alan rahmetinin sınırsız genişliğine kuvvetli bir şekilde işaret eder. Ve göklerdeki bütün varlıkların tüm işlerine ve niteliklerine hükmeden, onları avucunda tutan, düzenleyen ilminin her şeyi kuşattığına ve hikmetinin her işte kapsayıcı olduğuna şüphesiz şahitlik ederler. Bu şahitlik ve delil olma durumu o kadar açıktır ki, sanki yıldızlar, şahit olan göklerin şahitlik cümleleri ve cisimleşmiş nurlu delilleridirler.

Hem gökler meydanında, denizinde ve uzayındaki yıldızlar; itaatkâr askerler, düzenli gemiler, harika uçaklar, şaşırtıcı lambalar gibi durumlarıyla senin ilahlık saltanatının görkemini gösteriyorlar.

Ve o ordunun fertlerinden bir yıldız olan güneşimizin, gezegenlerinde ve yeryüzündeki görevlerinin işareti ve hatırlatmasıyla anlaşılıyor ki, güneşin diğer arkadaşları olan yıldızların bir kısmı ahiret âlemlerine bakar ve görevsiz değillerdir; belki de ebedî âlemlerin güneşleridirler.

Ey varlığı zorunlu olan Vâcibü’l-vücud! Ey bir ve tek olan Vâhid-i Ehad!

Bu harika yıldızlar, bu şaşırtıcı güneşler ve aylar; senin mülkünde, senin göklerinde, senin emrin ile, senin kuvvetin ve kudretin ile, senin idaren ve tedbirin ile kontrol altına alınmış, düzenlenmiş ve görevlendirilmişlerdir. Bütün o yüce cisimler, kendilerini yaratan, döndüren ve idare eden tek bir Yaratıcı’yı tesbih eder, O’nu büyüklerler; hal dilleriyle “Sübhanallah, Allahu ekber” derler.

Ben dahi onların bütün tesbihleriyle seni her türlü eksiklikten tenzih ederim. Ey görünürlüğünün şiddetinden dolayı gizlenmiş ve ey büyüklüğünün azametinden dolayı saklanmış olan sonsuz güç sahibi Celal Sahibi!

*

Ey mutlak güç sahibi Kādir-i Mutlak!

Hikmetli Kur’an’ının dersiyle ve Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın öğretisiyle anladım ki: Nasıl gökler ve yıldızlar senin varlığına ve birliğine şahitlik ediyorsa, aynı şekilde gökyüzü de bulutlarıyla, şimşekleriyle, gök gürültüleriyle, rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla senin varlığının zorunluluğuna ve birliğine şahitlik eder.

Evet, cansız ve şuursuz bulutun, hayat suyu olan yağmuru muhtaç canlıların imdadına göndermesi ancak senin rahmetin ve hikmetin iledir; başıboş bir tesadüf buna karışamaz.

Hem elektriğin en büyüğü olan ve aydınlatma faydalarına işaret ederek ondan yararlanmaya teşvik eden şimşek ise senin uzaydaki kudretini güzelce aydınlatır.

Hem yağmurun gelişini müjdeleyen, koca uzayı konuşturan ve tesbihlerinin gürültüsüyle gökleri çınlatan gök gürültüleri dahi söz diliyle konuşarak seni tesbih edip Rabliğine şahitlik eder.

Hem canlıların yaşaması için en gerekli rızkı ve faydalanılması en kolay olanı getirmek, nefes aldırmak ve ruhları rahatlatmak gibi pek çok görevle vazifelendirilen rüzgârlar dahi atmosferi, âdeta bir hikmete dayanarak bir “yaz-boz tahtası” haline getirmekle, senin kudretinin faaliyetine işaret ve varlığına şahitlik ettiği gibi, senin merhametinle bulutlardan sağılıp canlılara gönderilen rahmet dahi ölçülü, düzenli damlaları olan kelimeleriyle, senin rahmetinin genişliğine ve engin şefkatine şahitlik eder.

Ey her an faaliyette olan ve dilediğini yapan Mutasarrıf-ı Faal! Ey bol bol ihsanda bulunan ve pek yüce olan Feyyaz-ı Müteâl!

Senin varlığının zorunluluğuna şahitlik eden bulut, şimşek, gök gürültüsü, rüzgâr ve yağmur birer birer şahitlik ettikleri gibi, bütün olarak da, nitelik bakımından birbirinden uzak, mahiyet olarak birbirine zıt olmalarına rağmen; birlik, beraberlik, iç içe girmeleri ve birbirlerinin görevine yardım etmeleri yönüyle, senin birliğine ve tekliğine son derece kuvvetli bir şekilde işaret ederler.

Hem koca uzayı şaşırtıcı olayların sergilendiği bir alan haline getiren ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan Rabliğinin haşmetine; o geniş atmosferi, yazılıp değiştirilen bir levha gibi ve sıkılıp onunla yeryüzü bahçesini sulayan bir sünger gibi kontrol eden kudretinin büyüklüğüne ve her şeyi kapsamasına şahitlik ettikleri gibi, bütün yeryüzüne ve tüm yaratılmışlara atmosfer perdesi altından bakan ve onları idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin sınırsız genişliğine ve her şeye ulaşmasına delil olurlar.

Hem uzaydaki hava o kadar hikmetli görevlerde kullanılır ve bulut ile yağmur o kadar yüce faydalarda istihdam edilir ki, her şeyi kuşatan bir ilim ve her şeyi kapsayan bir hikmet olmasa o kullanım ve o görevlendirme olamaz.

Ey dilediğini yapan Fa’alün limâ yürîd!

Atmosferdeki faaliyetinle her an bir mahşer ve kıyamet örneği göstermen, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmen, bir âlem getirip bir âlemi gizliliğe göndermen gibi işlerde bulunan kudretin; dünyayı ahirete çevireceğinin ve ahirette ebedî işler göstereceğinin işaretini veriyor.

Ey sonsuz güç sahibi Celal Sahibi!

Atmosferdeki hava, bulut, yağmur, şimşek ve gök gürültüsü; senin mülkünde, senin emrin ve gücün ile, senin kuvvetin ve kudretinle kontrol altında ve görevlidirler. Mahiyetçe birbirinden uzak olan bu uzay varlıkları, son derece süratli ve ani emirlere, çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren yöneticilerini ve hâkimlerini her türlü eksiklikten tenzih ederek, rahmetini över ve yüceltirler.

*

Ey yerin ve göklerin Celal Sahibi Yaratıcısı!

Senin hikmetli Kur’an’ının öğretisiyle ve Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın dersiyle iman ettim ve bildim ki: Nasıl gökler yıldızlarıyla ve atmosfer içindekilerle senin varlığının zorunluluğuna, birliğine ve tekliğine şahitlik ediyorsa, aynı şekilde yeryüzü de bütün varlıklarıyla ve halleriyle senin varlığına ve birliğine, varlıkların sayısı kadar şahitlikler ve işaretler sunar.

Evet, yeryüzünde, ağaçların ve hayvanların her yıl elbiselerini değiştirmesi gibi, ister küçük ister büyük olsun, düzeniyle senin varlığına ve birliğine işaret etmeyen hiçbir değişim ve dönüşüm yoktur.

Hem hiçbir hayvan yoktur ki zayıflığının ve ihtiyacının derecesine göre verilen merhametli rızkıyla ve yaşaması için gerekli olan donanımların hikmetle verilmesiyle senin varlığına ve birliğine şahitliği olmasın.

Hem her baharda gözümüzün önünde yaratılan bitki ve hayvanlardan hiçbir tanesi yoktur ki şaşırtıcı sanatıyla, latif süsüyle, tam ayırt edici özellikleriyle, düzeniyle ve ölçülü yapısıyla seni bildirmesin.

Ve yeryüzünü dolduran, bitkiler ve hayvanlar denilen kudretinin harikaları ve mucizeleri; sınırlı ve maddeleri bir ve birbirine benzer olan yumurta ve yumurtacıklardan, damlalardan, tane ve taneciklerden ve çekirdeklerden; hatasız, mükemmel, süslü, ayırt edici işaretlerle yaratılmaları, hikmet sahibi Yaratıcılarının varlığına, birliğine, hikmetine ve sınırsız kudretine öyle bir şahitliktir ki, ışığın güneşe şahitliğinden daha kuvvetli ve parlaktır.

Hem hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki şuursuz olmalarına rağmen bilinçli bir şekilde mükemmel görevler görmesiyle; basit, istilacı, düzensiz ve her yere dağılma eğiliminde olmalarına rağmen gayb hazinesinden son derece düzenli ve çeşitli meyveleri ve ürünleri getirmesiyle senin birliğine ve varlığına şahitliği bulunmasın.

Ey her şeyi yoktan var eden ve şekil veren Kadîr Yaratıcı! Ey her kapıyı açan ve her şeyi bilen Fettah-ı Allâm! Ey her an faaliyette olan ve daima yaratan Fa’al-i Hallak!

Nasıl yeryüzü bütün sakinleriyle birlikte Yaratıcısının varlığının zorunlu olduğuna şahitlik ediyorsa, aynı şekilde –Ey bir ve tek olan Vâhid-i Ehad! Ey çok merhametli ve bolca nimet veren Hannan-ı Mennan! Ey karşılıksız ve bolca veren Vehhab-ı Rezzak!– yüzündeki damgasıyla, sakinlerinin yüzlerindeki damgalarla; birlik, beraberlik, iç içe girme, birbirine yardım etme ve onlara yönelen Rablik isimlerinin ve fiillerinin bir olması yönüyle, apaçık bir şekilde senin birliğine ve tekliğine şahitlik eder, hatta varlıklar sayısınca şahitlikler sunar.

Hem nasıl yeryüzü bir ordugâh, bir sergi alanı, bir talim alanı görünümüyle ve bitki ve hayvan türlerinden oluşan dört yüz bin farklı milletin ayrı ayrı donanımlarının düzenli bir şekilde verilmesiyle senin Rabliğinin haşmetine ve kudretinin her şeye yetmesine delil oluyorsa, aynı şekilde sınırsız sayıdaki tüm canlıların ayrı ayrı rızıklarının, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan merhametle, cömertçe verilmesi ve o sayısız ferdin tam bir teslimiyetle ilahi emirlere itaat etmesi, rahmetinin her şeyi kapsadığını ve hâkimiyetinin her şeyi kuşattığını gösteriyor.

Hem yeryüzünde değişmekte olan varlık kafilelerinin sevk ve idareleri, ölüm ve hayatın nöbetleşe gelmesi, hayvan ve bitkilerin idare ve tedbiri de ancak her şeye ulaşan bir ilimle ve her şeyde hükmeden sonsuz bir hikmetle olabileceğinden, senin ilminin kuşatıcılığına ve hikmetine delil olur.

Hem yeryüzünde kısa bir zamanda sınırsız görevler gören ve sanki sonsuz bir zaman yaşayacakmış gibi yetenek ve manevi donanımlarla donatılan ve yeryüzündeki varlıklara hükmeden insan için; bu dünya talimgâhında, bu geçici yeryüzü ordugâhında ve bu geçici sergide gösterilen bu kadar önem, bu sınırsız masraf, Rabliğin bu sonsuz tecellileri, bu sayısız ilahi hitaplar ve bu sınırsız ilahi ihsanlar, elbette ve kesinlikle bu kısacık ve hüzünlü ömre, bu karışık ve kederli hayata, bu belalı ve fani dünyaya sığmaz. Aksine, ancak başka ve ebedî bir ömür ve kalıcı bir mutluluk yurdu için olabileceğinden, ebedî âlemde bulunan ahiret ihsanlarına işaret eder, belki de şahitlik eder.

Ey her şeyin Yaratıcısı!

Yeryüzünün bütün varlıkları, senin mülkünde, senin arzında, senin gücün ve kuvvetinle, senin kudretin ve iraden ile, ilmin ve hikmetin ile idare ediliyorlar ve sana boyun eğmişlerdir. Yeryüzünde faaliyeti gözlemlenen bir Rablik, öyle bir kuşatıcılık ve kapsayıcılık gösteriyor ki ve onun idaresi, tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ki ve her taraftaki icraatı öyle bir birlik, beraberlik ve benzerlik içindedir ki, bölünme kabul etmeyen bir bütün ve parçalanması imkânsız olan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir Rablik olduğunu bildiriyor.

Hem yeryüzü, bütün sakinleriyle beraber, sözlü ifadeden daha açık sayısız dillerle Yaratıcısını her türlü eksiklikten tenzih edip tesbih eder ve sonsuz nimetlerinin hal dilleriyle, Celal Sahibi Rızık Vericisinin hamd, övgü ve yüceltmesini yapar.

Ey görünürlüğünün şiddetinden dolayı gizlenmiş ve ey büyüklüğünün azametinden dolayı saklanmış olan Kutsal Zat!

Yeryüzünün bütün tesbihleri ve takdisleriyle seni kusurdan, acizlikten, ortaktan tenzih eder ve bütün hamd ve övgüleriyle sana hamd ve şükrederim.

*

Ey karaların ve denizlerin Rabbi!

Kur’an’ın dersiyle ve Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın öğretisiyle anladım ki: Nasıl gökler, atmosfer ve yeryüzü senin birliğine ve varlığına şahitlik ederse, aynı şekilde denizler, nehirler, çeşmeler ve ırmaklar da senin varlığının zorunluluğuna ve birliğine apaçık bir derecede şahitlik ederler.

Evet, bu dünyamızın şaşırtıcı olayların kaynağı olan buhar kazanları hükmündeki denizlerde hiçbir varlık, hatta hiçbir su damlası yoktur ki varlığıyla, düzeniyle, faydasıyla ve durumuyla Yaratıcısını bildirmesin.

Ve basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir şekilde verilen garip varlıklardan ve yaratılışları son derece düzenli olan deniz hayvanlarından, özellikle de bir tanesi bir milyon yumurtacıkla denizleri şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki yaratılışıyla, göreviyle, idare ve beslenmesiyle, tedbir ve terbiyesiyle yaratıcısına işaret ve Rızık Vericisine şahitlik etmesin.

Hem denizde kıymetli, özellikli, süslü cevherlerden hiçbirisi yoktur ki güzel yaratılışıyla, çekici fıtratıyla ve faydalı özellikleriyle seni tanımasın, bildirmesin.

Evet, onlar birer birer şahitlik ettikleri gibi; bir bütün olarak da, birlik ve beraberlik, iç içe karışma, yaratılış damgasında birlik, yaratılışlarının son derece kolay ve sayılarının son derece çok olması noktalarından, senin birliğine şahitlik ettikleri gibi; yeryüzünü toprağıyla birlikte kuşatan okyanusları havada durdurmak, dökmeden, dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek, toprağı istila etmesini önlemek, basit kumundan ve suyundan çeşitli ve düzenli hayvanlarını ve cevherlerini yaratmak, rızık ve diğer işlerini tam ve eksiksiz bir şekilde idare etmek, tedbirlerini görmek ve yüzeyinde bulunması gereken sayısız cenazeden hiçbirinin bulunmaması noktalarından, senin varlığına ve varlığının zorunlu olduğuna, varlıkların sayısı kadar işaretler ederek şahitlik eder.

Ve senin Rablik saltanatının haşmetine ve her şeyi kuşatan kudretinin büyüklüğüne çok açık bir şekilde delil oldukları gibi; göklerin üzerindeki son derece büyük ve düzenli yıldızlardan, denizlerin dibindeki son derece küçük ve düzenle beslenen balıklara kadar her şeye ulaşan ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin sınırsız genişliğine delil olurlar. Düzenleriyle, faydalarıyla, hikmetleriyle, ölçü ve dengeyle senin her şeyi kuşatan ilmine ve her şeyi kapsayan hikmetine işaret ederler.

Ve senin, bu dünya misafirhanesinde, yolcular için böyle rahmet havuzlarının bulunması ve insanın gezip dolaşmasına, gemisine ve faydalanmasına uygun olması işaret eder ki, yolda yapılmış bir handa bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden Zat, elbette ebedî saltanatının merkezinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuştur ki, bunlar onların fani ve küçük örnekleridirler.

İşte denizlerin böyle son derece harika bir tarzda yeryüzünün etrafında şaşırtıcı bir konumda bulunması ve denizlerdeki varlıkların da son derece düzenli bir şekilde idare ve terbiye edilmesi apaçık bir şekilde gösterir ki, onlar yalnızca senin kuvvetin ve kudretin ile, senin iraden ve tedbirin ile, senin mülkünde, senin emrine boyun eğmişlerdir. Ve hal dilleriyle Yaratıcılarını her türlü eksiklikten tenzih edip “Allahu ekber” derler.

*

Ey dağları yeryüzü gemisine hazineli direkler yapan sonsuz güç sahibi Celal Sahibi!

Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın öğretisiyle ve hikmetli Kur’an’ının dersiyle anladım ki, nasıl denizler şaşırtıcı özellikleriyle seni tanıyor ve tanıtıyorlarsa, aynı şekilde dağlar da depremlerin etkilerinden yeryüzünün sükûnet bulmasına, kendi içindeki devrim fırtınalarından sakinleşmesine, denizlerin istilasından kurtulmasına, havanın zararlı gazlardan temizlenmesine, suyun korunup biriktirilmesine ve canlılar için gerekli olan madenlere hazinedarlık etmesine yönelik hizmetleri ve hikmetleriyle seni tanıyorlar ve tanıtıyorlar.

Evet, dağlardaki taşların çeşitlerinden, çeşitli hastalıklara ilaç olan maddelerin türlerinden, canlılar, özellikle de insanlar için çok gerekli ve çok çeşitli olan madenlerin cinslerinden ve dağları, sahraları çiçekleriyle süsleyip meyveleriyle şenlendiren bitkilerin sınıflarından hiçbirisi yoktur ki; tesadüfe havale edilmesi mümkün olmayan hikmetleriyle, düzeniyle, güzel yaratılışıyla, faydalarıyla, özellikle de madenlerden tuz, limon tuzu, sülfat ve şap gibi görünüşte birbirine benzemekle beraber tatlarının tamamen farklı olmasıyla ve bilhassa bitkilerin basit bir topraktan çeşit çeşit türleriyle, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle; sonsuz kudret sahibi, sonsuz hikmet sahibi, sonsuz rahmet ve cömertlik sahibi bir Yaratıcının varlığının zorunluluğuna apaçık bir şekilde şahitlik ettikleri gibi, bütün olarak idare birliği, tedbir birliği, kaynak, mekan, yaratılış ve sanat açısından birlik ve beraberlik, ucuzluk, kolaylık, çokluk ve yapılma hızı noktalarından, o Yaratıcının birliğine ve tekliğine şahitlik ederler.

Hem nasıl ki dağların yüzeyindeki ve içindeki sanat eserleri, yeryüzünün her tarafında her bir türün aynı anda, aynı tarzda, hatasız, son derece mükemmel ve çabuk yapılması ve bir işin diğerine engel olmadan, diğer türlerle karışık iken karıştırılmadan yaratılması; senin Rabliğinin haşmetine ve hiçbir şeyin kendisine ağır gelmediği kudretinin büyüklüğüne delil olur.

Öyle de yeryüzündeki bütün canlı varlıkların sınırsız ihtiyaçlarını, hatta çeşitli hastalıklarını, hatta farklı zevklerini ve ayrı ayrı iştahlarını tatmin edecek bir şekilde, dağların yüzeylerini ve içlerini düzenli ağaçlar, bitkiler ve madenlerle doldurmak ve muhtaçların hizmetine sunmak yönüyle, senin rahmetinin sınırsız genişliğine ve hâkimiyetinin sonsuz büyüklüğüne delil olur. Toprak tabakaları içinde gizli, karanlık ve karışık bulunduğu halde; bilerek, görerek, şaşırmadan, düzenle, ihtiyaçlara göre hazırlanmalarıyla, senin her şeye ulaşan ilminin kuşatıcılığına, her şeyi düzenleyen hikmetinin bütün varlıkları kapsamasına, ilaçların hazırlanması ve madeni maddelerin depolanmasıyla Rabliğinin merhametli ve cömertçe olan tedbirlerinin güzelliklerine ve inayetinin ihtiyatlı inceliklerine pek açık bir şekilde işaret ve delil ederler.

Hem bu dünya hanında misafir yolcular için koca dağların, onların gerekli malzemeleri ve gelecekteki ihtiyaçları için düzenli bir ihtiyat deposu, bir donanım ambarı ve hayata gerekli olan pek çok definenin mükemmel bir mahzeni olması yönüyle işaret, belki delil, belki de şahitlik eder ki, bu kadar cömert ve misafirperver, bu kadar hikmetli ve şefkatli, bu kadar kudretli ve Rabliğini her an gösteren bir Yaratıcının, elbette ve kesinlikle, çok sevdiği o misafirleri için ebedî bir âlemde, ebedî ihsanlarının ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o görevi görürler.

Ey her şeye gücü yeten Kādir!

Dağlar ve içindeki varlıklar, senin mülkünde, senin kuvvetin ve kudretinle, ilmin ve hikmetinle kontrol altında tutulmuş ve depolanmışlardır. Onları bu şekilde görevlendiren ve kontrol eden Yaratıcılarını her türlü eksiklikten tenzih edip tesbih ederler.

*

Ey Rahman olan Yaratıcı! Ve ey Rahim olan Rabbim!

Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın öğretisiyle ve hikmetli Kur’an’ının dersiyle anladım: Nasıl ki gök, atmosfer, yeryüzü, deniz ve dağ, içindekiler ve varlıklarıyla birlikte seni tanıyor ve tanıtıyorlarsa, aynı şekilde yeryüzündeki bütün ağaçlar ve bitkiler de yaprakları, çiçekleri ve meyveleriyle seni apaçık bir derecede tanıtıyorlar ve tanıyorlar.

Ve bütün ağaçların ve bitkilerin, cezbeli bir zikir hareketi içindeki yapraklarından, süsleriyle Yaratıcısının isimlerini anlatan ve tanıtan çiçeklerinden ve merhametin letafet ve cilvesinden tebessüm eden meyvelerinden her birisi; tesadüfe havale edilmesi hiçbir şekilde mümkün olmayan harika sanat içindeki düzen, düzen içindeki ölçü, ölçü içindeki süs, süs içindeki nakışlar, nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki meyvelerin farklı tatlarıyla, sonsuz merhamet ve cömertlik sahibi bir Yaratıcının varlığının zorunluluğuna apaçık bir derecede şahitlik ettikleri gibi, bütün olarak da, tüm yeryüzünde birlik ve beraberlik, birbirine benzeme, yaratılış damgasında uygunluk, tedbir ve idarede benzerlik, onlarla ilgili yaratma fiilleri ve ilahi isimlerde uyum ve o yüz binlerce türün sayısız ferdini birbiri içinde şaşırmadan aynı anda idare etmeleri gibi noktalarıyla, o varlığı zorunlu olan Yaratıcının apaçık bir şekilde birliğine ve tekliğine dahi şahitlik ederler.

Hem nasıl ki onlar senin varlığının zorunluluğuna ve birliğine şahitlik ediyorlarsa, aynı şekilde yeryüzünde dört yüz bin milletten oluşan canlılar ordusundaki sayısız ferdin yüz binlerce farklı şekilde beslenip idare edilmesinin şaşırmadan, karıştırmadan mükemmel bir şekilde yapılmasıyla, senin Rabliğinin teklik içindeki haşmetine ve bir baharı bir çiçek kadar kolay yaratan kudretinin büyüklüğüne ve her şeye ulaşmasına delil oldukları gibi; koca yeryüzünün her tarafında, sayısız hayvanına ve insanlara, sayısız yiyeceğin çeşit çeşit türünü hazırlayan rahmetinin sınırsız genişliğine ve o sayısız işlerin, nimetlerin, idarelerin, beslemelerin ve icraatların tam bir düzen içinde gerçekleşmesi ve her şeyin, hatta zerrelerin o emirlere ve icraata itaat edip boyun eğmesiyle, hâkimiyetinin sınırsız büyüklüğüne kesin olarak delil olmakla beraber, o ağaçların, bitkilerin ve her bir yaprak, çiçek, meyve, kök, dal ve budak gibi her bir parçasının her şeyini, her işini bilerek, görerek; faydalara, maslahatlara, hikmetlere göre yapılmasıyla, senin ilminin her şeyi kuşattığına ve hikmetinin her şeyi kapsadığına pek açık bir surette delil olur ve sayısız parmaklarıyla işaret ederler. Ve senin son derece mükemmel olan sanat güzelliğine ve son derece güzel olan nimet mükemmelliğine sayısız dilleriyle övgü ve yüceltmede bulunurlar.

Hem bu geçici handa, fani misafirhanede, kısa bir zamanda ve az bir ömürde, ağaçların ve bitkilerin elleriyle sunulan bu kadar kıymetli ihsanlar, nimetler ve bu kadar olağanüstü masraflar ve ikramlar işaret, belki de şahitlik eder ki:

Misafirlerine burada böyle merhametler gösteren kudretli, cömert ve merhametli Zat; yaptığı bütün masrafı ve ihsanı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak amacının tersiyle sonuçlanmaması, yani bütün varlıkların “Bize tattırdı fakat yedirmeden bizi yok etti” dememesi ve dedirtmemesi, ilahlık saltanatını geçersiz kılmaması, sonsuz rahmetini inkâr etmemesi ve ettirmemesi ve bütün özlem duyan dostlarını mahrum bırakarak düşmanlara çevirmemesi için, elbette ve kesinlikle ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî olarak bırakacağı kullarına, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî cennetlerinde, ebedî ve cennete layık bir şekilde meyveli ağaçlar ve çiçekli bitkiler hazırlamıştır. Buradakiler ise müşterilere göstermek için numunelerdir.

Hem ağaçlar ve bitkiler, genel olarak yaprak, çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni her türlü eksiklikten tenzih eder, tesbih eder ve sana hamd ederler. Aynı zamanda o kelimelerden her birisi de ayrıca seni tesbih eder. Özellikle meyvelerin harika bir şekilde, etleri çok çeşitli, sanatları çok şaşırtıcı, çekirdekleri çok harika olarak yapılarak, o yemek sofralarını ağaçların ellerine verip bitkilerin başlarına koyarak canlı misafirlerine göndermesi yönüyle, hal diliyle yaptıkları tesbihleri, görünürlük açısından söz dili derecesine çıkar. Bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvetin ve kudretinle, senin iraden ve ihsanlarınla, senin rahmetin ve hikmetinle sana boyun eğmişlerdir ve senin her bir emrine itaatkârdırlar.

Ey görünürlüğünün şiddetinden dolayı gizlenmiş ve ey büyüklüğünün azametinden dolayı perdelenmiş olan Hikmet Sahibi Yaratıcı ve Rahim olan Yaratan!

Bütün ağaçların ve bitkilerin, bütün yaprakların, çiçeklerin ve meyvelerin dilleriyle ve sayılarıyla; seni kusurdan, acizlikten, ortaktan tenzih ederek sana hamd ve övgüde bulunurum.

*

Ey her şeyi yoktan var eden ve şekil veren Kadîr Yaratıcı! Ey her şeyi hikmetle idare eden Müdebbir-i Hakîm! Ey merhametle terbiye eden Mürebbi-i Rahîm!

Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın öğretisiyle ve hikmetli Kur’an’ın dersiyle anladım ve iman ettim ki: Nasıl bitkiler ve ağaçlar seni tanıyor, senin kutsal sıfatlarını ve güzel isimlerini bildiriyorlarsa, aynı şekilde canlılardan ruh sahibi kısmı olan insan ve hayvanlardan hiçbirisi yoktur ki vücudunda son derece düzenli saatler gibi işleyen ve işletilen iç ve dış organlarıyla, bedeninde son derece ince bir düzen, hassas bir ölçü ve önemli faydalarla yerleştirilen alet ve duygularıyla ve bedeninde son derece sanatlı bir yapı, hikmetli bir döşeme ve dikkatli bir denge içinde konulan bedensel donanımlarıyla, senin varlığının zorunluluğuna ve sıfatlarının gerçekliğine şahitlik etmesin.

Çünkü bu kadar bilinçli bir şekilde yapılmış nazik sanata, şuurlu bir şekilde işlenmiş ince hikmete ve her şeyi idare eden tam bir dengeye, elbette kör kuvvet, şuursuz tabiat ve başıboş tesadüf karışamazlar; onların işi olamaz ve bu mümkün değildir. Kendi kendine oluşup öyle olması ise yüz derece imkânsızlık içinde imkânsızdır. Çünkü o durumda, her bir zerresinin; her bir şeyini, vücudunun oluşumunu, belki de dünyada ilişkili olduğu her şeyi bilecek, görecek, yapabilecek, âdeta ilah gibi her şeyi kuşatan bir ilmi ve kudreti bulunması gerekir. Ancak o zaman vücudun teşekkülü ona havale edilir ve “Kendi kendine oluyor” denilebilir.

Ve bir bütün olarak bakıldığında, tedbir birliği, idare birliği, tür birliği, cins birliği ve hepsinin yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda uyum yönüyle gözlemlenen yaratılış damgasında birlik ve her bir türün bireylerinin simalarında görülen hikmet damgasında birlik, beslenme ve yaratılışta beraberlik ve iç içe bulunmak gibi özelliklerinden hiçbirisi yoktur ki senin birliğine kesin olarak şahitlik etmesin. Ve her bir bireyde, kâinata bakan bütün isimlerinin yansımaları bulunmakla, vâhidiyet içinde senin ehadiyetine işareti olmasın.

Hem nasıl ki insan ile beraber hayvanların, yeryüzünün her tarafına yayılmış yüz bin türü, düzenli bir ordu gibi donatılması, talimatlandırılması, itaat etmesi, boyun eğmesi ve en küçükten en büyüğe kadar Rabliğinin emirlerinin düzenle işlemesiyle o Rabliğinin haşmet derecesine; çok fazla sayıda olmalarına rağmen çok kıymetli, çok mükemmel olmalarına rağmen çok çabuk yapılmaları ve çok sanatlı olmalarına rağmen çok kolay yapılmalarıyla, kudretinin büyüklük derecesine delil oldukları gibi; doğudan batıya, kuzeyden güneye yayılan mikroptan gergedana kadar, en küçük sinekten en büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetinin sınırsız genişliğine ve her birinin emir almış bir asker gibi fıtri görevini yapması ve yeryüzünün her baharda, güz mevsiminde terhis edilenlerin yerine yeniden silah altına alınmış bir orduya ordugâh olması yönüyle, hâkimiyetinin sonsuz genişliğine kesin olarak delil olurlar.

Hem nasıl ki hayvanlardan her birisi, kâinatın küçük bir nüshası ve küçültülmüş bir örneği hükmünde, son derece derin bir ilim ve son derece ince bir hikmetle, karışık parçaları karıştırmadan ve bütün hayvanların ayrı ayrı suretlerini şaşırmadan, hatasız, yanlışsız, noksansız yapılmalarıyla, ilminin her şeyi kuşattığına ve hikmetinin her şeyi kapsadığına, sayıları kadar işaretler ederler.

Öyle de her birinin birer sanat mucizesi ve birer hikmet harikası olacak kadar sanatlı ve güzel yapılmasıyla, çok sevdiğin ve sergilemek istediğin ilahi sanatının güzellik mükemmelliğine ve son derece güzel olmasındaki nimet mükemmelliğine işaret eder. Her birinin, özellikle de yavruların, son derece nazlı, nazenin bir şekilde beslenmeleriyle ve heveslerinin, arzularının tatmin edilmesi yönüyle, senin inayetinin son derece şirin güzelliğine sınırsız işaretler ederler.

Ey Rahman ve Rahim olan Allah! Ey sözünde sadık ve güvenilir olan! Ey din gününün sahibi!

Senin Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın öğretisiyle ve hikmetli Kur’an’ının irşadıyla anladım ki: Madem kâinatın en seçkin neticesi hayattır. Ve hayatın en seçkin özü ruhtur. Ve ruh sahiplerinin en seçkin kısmı şuur sahipleridir. Ve şuur sahiplerinin en kapsamlısı insandır. Ve bütün kâinat ise hayata hizmet etmektedir ve onun için çalışmaktadır. Ve canlılar, ruh sahiplerine hizmet etmektedir, onlar için dünyaya gönderilmektedirler. Ve ruh sahipleri, insanlara hizmet etmektedir, onlara yardım etmektedirler. Ve insanlar, yaratılışları gereği Yaratıcılarını pek ciddi bir şekilde severler ve Yaratıcıları da onları hem sever hem de kendini onlara her vesileyle sevdirir. Ve insanın yeteneği ve manevi donanımı, başka, kalıcı bir âleme ve ebedî bir hayata bakmaktadır. Ve insanın kalbi ve şuuru, bütün gücüyle sonsuzluğu istemektedir. Ve dili, sayısız dualarıyla sonsuzluk için Yaratıcısına yalvarmaktadır.

Elbette ve kesinlikle, o çok seven ve sevilen, sevgili ve âşık olan insanları, bir daha diriltmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratılmışken ebedî bir düşmanlıkla gücendirmek olamaz ve mümkün değildir. Belki başka bir ebedî âlemde mutlu bir şekilde yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir. Ve insanda tecelli eden isimlerin, bu fani ve kısa hayattaki yansımalarıyla, ebedî âlemde onların aynası olan insanların, ebedî yansımalara mazhar olacaklarına işaret ederler.

Evet, ebedî olanın sadık dostu ebedî olacaktır. Ve Bâki olanın şuur sahibi aynası da bâki olmak zorundadır.

Hayvanların ruhlarının ebedî kalacağı ve Süleyman Aleyhisselam’ın Hüdhüd kuşu ve karıncası; Salih Aleyhisselam’ın devesi ve Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi bazı özel fertlerin hem ruhu hem de cesediyle ebedî âleme gideceği ve her bir türün ara sıra kullanmak için bir tek cesedinin bulunacağı sahih rivayetlerden anlaşılmakla beraber; hikmet, hakikat, rahmet ve Rablik de bunu gerektirir.

Ey her şeye gücü yeten ve her şeyi ayakta tutan Kādir-i Kayyum!

Bütün canlılar, ruh sahipleri, şuur sahipleri; senin mülkünde, yalnız senin kuvvetin ve kudretinle, ancak senin iraden ve tedbirinle, rahmetin ve hikmetinle, Rabliğinin emirlerine boyun eğdirilmiş ve fıtri görevlerle vazifelendirilmişlerdir. Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve üstünlüğü için değil, bilakis onun yaratılıştan gelen zayıflığı ve acizliği için rahmet tarafından ona hizmetkâr kılınmıştır. Hal dilleriyle ve söz dilleriyle Yaratıcılarını ve Mabudlarını kusurdan, ortaktan tenzih eder, nimetlerine şükür ve hamd ederek her biri kendine has ibadetini yapar.

Ey görünürlüğünün şiddetinden dolayı gizlenmiş ve ey büyüklüğünün azametinden dolayı perdelenmiş olan Kutsal Zat!

Bütün ruh sahiplerinin tesbihleriyle seni tesbih etmek niyetiyle *Sübhâneke yâ men ceale mine’l-mâi külle şey’in hayy* *(Seni her türlü eksiklikten tenzih ederim ey her canlı şeyi sudan yaratan!)* diyorum.

*

Ey âlemlerin Rabbi! Ey öncekilerin ve sonrakilerin İlahı! Ey göklerin ve yerlerin Rabbi!

Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın öğretisiyle ve hikmetli Kur’an’ının dersiyle anladım ve iman ettim ki: Nasıl gök, atmosfer, yeryüzü, kara, deniz, ağaç, bitki, hayvan; fertleriyle, parçalarıyla, zerreleriyle seni biliyor, tanıyor ve varlığına, birliğine şahitlik ediyor, delil oluyor ve işaret ediyorsa, aynı şekilde kâinatın özeti olan canlıların, canlıların özeti olan insanların ve insanların özeti olan peygamberlerin, evliyaların ve âlimlerin özeti olan kalplerinin ve akıllarının gözlemleri, keşifleri, ilhamları ve çıkarımları ile, yüzlerce icma ve yüzlerce tevatür kuvvetinde bir kesinlikle senin varlığının zorunluluğuna, birliğine ve tekliğine şahitlik edip haber veriyorlar. Mucizeler, kerametler ve kesin kanıtlarla haberlerini ispat ediyorlar.

Evet, kalplerde, gayb perdesinin arkasında ihtar eden bir Zata işaret eden hiçbir gizli sezgi, ilham veren bir Zata yönlendiren hiçbir doğru ilham, kutsal sıfatları ve güzel isimleri kesin bir şekilde keşfeden hiçbir sağlam inanç; peygamberler ve evliyalarda, varlığı zorunlu olan Allah’ın nurlarını gözle görür gibi müşahede eden hiçbir nurlu kalp; âlimler ve sıddıklarda, her şeyin Yaratıcısının varlık ayetlerini ve birlik delillerini ilimle kesin olarak tasdik eden, ispat eden hiçbir aydınlık akıl yoktur ki, senin varlığının zorunluluğuna, kutsal sıfatlarına, birliğine, tekliğine ve güzel isimlerine şahitlik etmesin, delili bulunmasın ve işareti olmasın.

Ve özellikle bütün peygamberlerin, evliyaların, âlimlerin ve sıddıkların imamı, reisi ve özeti olan Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın haberini doğrulayan hiçbir parlak mucizesi, haklılığını gösteren hiçbir yüce hakikati; bütün kutsal ve hakikatli kitapların özünün özü olan ve beyanıyla mucize olan Kur’an’ın hiçbir kesin tevhid ayeti ve iman meselelerinden hiçbir kutsal meselesi yoktur ki, senin varlığının zorunluluğuna, kutsal sıfatlarına, birliğine, tekliğine, isim ve sıfatlarına şahitlik etmesin, delili olmasın ve işareti bulunmasın.

Hem nasıl ki bütün o yüz binlerce doğru haberci, mucizelerine, kerametlerine ve delillerine dayanarak senin varlığına ve birliğine şahitlik ediyorlarsa, aynı şekilde en büyük arşın bütün genel işlerini idare etmekten, kalbin en gizli ve küçük hatıralarını, arzularını ve dualarını bilmeye, işitmeye ve idare etmeye kadar uzanan Rabliğinin haşmet derecesini ve gözümüzün önünde sayısız farklı şeyi aynı anda yaratan, hiçbir fiilin başka bir fiile, hiçbir işin başka bir işe engel olmadığı, en büyük bir şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin büyüklük derecesini ittifakla ilan, haber ve ispat ediyorlar.

Hem nasıl ki bu kâinatı, ruh sahipleri, özellikle de insan için mükemmel bir saray haline getiren, cenneti ve ebedî saadeti cinlere ve insanlara hazırlayan, en küçük bir canlıyı unutmayan ve en aciz bir kalbin tatminine ve gönlünü almaya çalışan rahmetinin sınırsız genişliğini ve zerrelerden gezegenlere kadar bütün varlık türlerini emirlerine itaat ettiren, kontrol altına alan ve görevlendiren hâkimiyetinin sonsuz büyüklüğünü haber vererek mucizeler ve delillerle ispat ediyorlarsa, aynı şekilde kâinatı, parçaları sayısınca mektuplar içeren büyük bir kitap hükmüne getiren; Levh-i Mahfuz’un defterleri olan İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin’de bütün varlıkların tüm serüvenlerini kaydedip yazan; bütün çekirdeklerde bütün ağaçların fihristlerini ve programlarını ve şuur sahiplerinin başlarındaki bütün hafıza kuvvetlerinde sahiplerinin hayat hikâyelerini yanlışsız, düzenli bir şekilde yazdıran ilminin her şeyi kuşattığına ve her bir varlığa pek çok hikmet takan, hatta her bir ağaçta meyveleri sayısınca sonuçlar verdiren ve her bir canlıda organları, belki de parçaları ve hücreleri sayısınca faydaları gözeten, hatta insanın dilini pek çok görevle vazifelendirmekle beraber yiyeceklerin tatları sayısınca zevke dayalı küçük ölçücüklerle donatan kutsal hikmetinin her şeyi kapsadığına hem bu dünyada örnekleri görülen celal ve cemal isimlerinin tecellilerinin, daha parlak bir şekilde ebediyen devam edeceğine, bu fani âlemde örnekleri gözlemlenen ihsanlarının daha görkemli bir şekilde saadet yurdunda süreceğine ve kalacağına ve bu dünyada onları gören âşıkların ebediyette de onlarla birlikte olacağına ittifakla şahitlik, delalet ve işaret ederler.

Hem yüzlerce parlak mucizesine ve kesin ayetlerine dayanarak, başta Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam ve hikmetli Kur’an olmak üzere, bütün aydınlık ruhların sahipleri olan peygamberler, nurlu kalplerin kutupları olan evliyalar ve aydınlık akılların sahipleri olan âlimler; bütün kutsal sayfalarda ve kitaplarda, senin çok defa tekrar ettiğin vaatlerine ve tehditlerine dayanarak ve senin kudret, rahmet, inayet, hikmet, celal ve cemal gibi kutsal sıfatlarına, işlerine, celalinin izzetine ve Rablik saltanatına güvenerek ve keşifleri, müşahedeleri ve ilimle kesinleşmiş inançlarıyla, ebedî saadeti cinlere ve insanlara müjdeliyorlar. Sapıklıkta olanlar için cehennemin bulunduğunu haber verip ilan ediyorlar ve iman edip şahitlik ediyorlar.

Ey hikmet sahibi ve her şeye gücü yeten Kadîr-i Hakîm! Ey merhametli ve şefkatli Rahman-ı Rahîm! Ey vaadinde sadık ve cömert olan Sadıku’l-Va’di’l-Kerîm! Ey izzet, azamet ve celal sahibi, her şeye galip olan Kahhar-ı Zülcelal!

Bu kadar sadık dostlarını, bu kadar vaatlerini, bu kadar sıfatını ve işlerini yalanlayıp Rablik saltanatının kesin gereklerini ve sevdiğin ve onların da seni tasdik ve itaatle kendilerini sana sevdiren sayısız makbul kullarının sayısız dualarını ve davalarını reddederek; küfür ve isyan ile ve seni vaadinde yalanlamakla senin büyüklüğünün azametine dokunan, celalinin izzetine dokunduran, ilahlığının haysiyetine ilişen ve Rabliğinin şefkatini inciten sapıklık ve küfür ehlini, haşrin inkârında doğrulamaktan yüz bin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve yücesin!

Böyle sonsuz bir zulümden, bir çirkinlikten, senin sonsuz adaletini, cemalini ve rahmetini her türlü eksiklikten tenzih ediyorum! *Sübhânehu ve teâlâ ammâ yekûlûne uluvven kebîrâ* *(Allah, onların söylediklerinden tamamıyla münezzeh ve çok yücedir)* ayetini, vücudumun bütün zerreleri sayısınca söylemek istiyorum!

Aksine, senin o sadık elçilerin ve o doğru saltanat tellalların, gözle görür gibi, bizzat yaşar gibi ve ilimle kesin olarak senin ahiretteki rahmet hazinelerine, ebedî âlemdeki ihsanlarının definelerine ve saadet yurdunda tamamıyla ortaya çıkan güzel isimlerinin harika ve güzel yansımalarına şahitlik, işaret ve müjde verirler. Ve bütün hakikatlerin kaynağı, güneşi ve koruyucusu olan “Hak” isminin en büyük bir ışığının, bu en büyük haşir hakikati olduğunu iman ederek, kullarına ders veriyorlar.

Ey peygamberlerin ve sıddıkların Rabbi!

Bütün onlar; senin mülkünde, senin emrin ve kudretinle, senin iraden ve tedbirinle, senin ilmin ve hikmetinle sana boyun eğdirilmiş ve görevlendirilmişlerdir. Tesbih, tekbir, hamd, tehlil ile yeryüzünü büyük bir zikirhane, bu kâinatı en büyük bir mescid hükmünde göstermişlerdir.

Ey Rabbim ve ey göklerin ve yerlerin Rabbi! Ey benim Yaratıcım ve ey her şeyin Yaratıcısı!

Gökleri yıldızlarıyla, yeryüzünü içindekilerle ve bütün varlıkları bütün nitelikleriyle kontrolü altında tutan kudretinin, iradenin, hikmetinin, hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için nefsimi bana boyun eğdir! Ve isteğimi bana nasip et! Kur’an’a ve imana hizmet için insanların kalplerini Risale-i Nur’a yönelt! Bana ve kardeşlerime tam bir iman ve güzel bir son ver. Hazreti Musa Aleyhisselam’a denizi, Hazreti İbrahim Aleyhisselam’a ateşi, Hazreti Davud Aleyhisselam’a dağı ve demiri, Hazreti Süleyman Aleyhisselam’a cinleri ve insanları ve Hazreti Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’a güneşi ve ayı boyun eğdirdiğin gibi, Risale-i Nur’a da kalpleri ve akılları boyun eğdir! Beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefsin ve şeytanın şerrinden, kabir azabından ve cehennem ateşinden koru ve Firdevs cennetinde mutlu kıl, âmin, âmin, âmin!

*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm* *(Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin.)*

*Ve âhiru da’vâhum eni’l-hamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn* *(Onların dualarının sonu ise “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” demektir.)*

Kur’an’dan ve Peygamberimizin duası olan Cevşenü’l-Kebir’den aldığım bu dersimi, bir tefekkür ibadeti olarak, Rahim olan Rabbimin dergâhına sunarken kusur etmişsem, kusurumun affı için Kur’an’ı ve Cevşenü’l-Kebir’i şefaatçi ederek rahmetinden affımı niyaz ediyorum.

Said Nursî

*

Lügatçeli Metin

Üçüncü Şuâ

Mukaddime

Bu Sekizinci Hüccet-i İmaniye (iman delili), vücub-u vücuda (varlığı zorunlu olana) ve vahdaniyete (birliğe) delâlet ettiği gibi (işaret ettiği gibi) hem delail-i kat’iye (kesin deliller) ile rububiyetin (Rablık sıfatının) ihatasına (kuşatıcılığına) ve kudretinin azametine (büyüklüğüne) delâlet eder. Hem hâkimiyetinin (hükmetme gücünün) ihatasına (kuşatıcılığına) ve rahmetinin şümulüne (her şeyi kapsayışına) dahi delâlet ve ispat eder. Hem kâinatın bütün eczasına (parçalarına) hikmetinin ihatasını (her şeyi kuşatan bilgeliğini) ve ilminin şümulünü (ilminin her şeyi kapsayışını) ispat eder.

Elhasıl (Özetle), bu Sekizinci Hüccet-i İmaniye’nin her bir mukaddimesinin (giriş kısmının) sekiz neticesi var. Sekiz mukaddimelerin her birinde, sekiz neticeyi delilleriyle ispat eder ki bu cihette bu Sekizinci Hüccet-i İmaniye’de yüksek meziyetler vardır.

Said Nursî

*

Münâcat (Yakarış, Dua)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Okunuşu: Bismillahirrahmanirrahim.

Meali: Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla.

اِنَّ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖى تَجْرٖى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖيهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْرٖيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمٰاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Okunuşu: İnne fî halkıssemâvâti vel’ardı vahtilâfilliyle vennehâri velfülkilletî tecrî fîl’bahri bimâ yenfe’unnâse vemâ enzellellâhu minessemai minmâin fe’ahyâ bihil’arda ba’de mevtihâ vebesse fîhâ min külli dâbbetin ve tasrîfirriyâhi vessahâbil’müsehharı beynessemai vel’ardı leâyâtin likavmin ya’kılûn.

Meali: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara fayda veren şeylerle denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip ölü toprağı dirilttiği suda ve yeryüzünde her türlü canlıyı yaymasında, rüzgârları estirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır bekleyen bulutlarda, elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine) deliller vardır.” (Bakara Sûresi, 2:164)

Yâ İlahî ve yâ Rabbî (Ey Rabbim ve ey Terbiyecim)!

Ben, imanın gözüyle ve Kur’an’ın talimiyle (öğretmesiyle) ve nuruyla (ışığıyla) ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) dersiyle ve ism-i Hakîm’in (her şeyi hikmetle yaratan Allah isminin) göstermesiyle görüyorum ki: Semavatta (göklerde) hiçbir deveran (dönme) ve hareket yoktur ki böyle intizamıyla (düzeniyle) senin mevcudiyetine (varlığına) işaret ve delâlet etmesin.

Ve hiçbir ecram-ı semaviye (gök cisimleri) yoktur ki sükûtuyla (sessizliğiyle), gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, senin rububiyetine (Rablık sıfatına) ve vahdetine (birliğine) şehadeti (şahitliği) ve işareti olmasın.

Ve hiçbir yıldız yoktur ki mevzun hilkatiyle (ölçülü yaratılışıyla), muntazam vaziyetiyle (düzenli haliyle) ve nurani tebessümüyle (nurlu parıltısıyla) ve bütün yıldızlara mümaselet (benzerlik) ve müşabehet (eşlik) sikkesiyle (mührüyle) senin haşmet-i uluhiyetine (ilahlığının ihtişamına) ve vahdaniyetine (birliğine) işaret ve şehadette (şahitlikte) bulunmasın.

Ve on iki seyyareden (gezegenden) hiçbir seyyare yıldız yoktur ki hikmetli hareketiyle ve itaatli musahhariyetiyle (boyun eğdirilmiş olmasıyla, hizmet etmesiyle) ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle (önemli uydularıyla) senin vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu oluşuna) şehadet ve saltanat-ı uluhiyetine (ilahlığının saltanatına) işaret etmesin!

Evet, gökler sekeneleriyle (sakinleriyle), her biri tek başıyla şehadet ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla (bütün olarak) derece-i bedahette (apaçıklık derecesinde) –ey zemin ve gökleri yaratan yaratıcı!– senin vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu oluşuna) öyle zahir (açık) şehadet –ve ey zerratı (atomları), muntazam mürekkebatıyla (düzenli bileşikleriyle) tedbirini (işlerini) gören ve idare eden ve bu seyyare (gezegen) yıldızları manzum (düzenli) peykleriyle (uydularıyla) döndüren, emrine itaat ettiren!– senin vahdetine (birliğine) ve birliğine öyle kuvvetli şehadet ederler ki göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurani bürhanlar (nurlu deliller) ve parlak deliller o şehadeti tasdik ederler.

Hem bu safi (saf), temiz, güzel gökler; fevkalâde (olağanüstü) büyük ve fevkalâde süratli ecramıyla (cisimleriyle) muntazam bir ordu ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle, senin rububiyetinin haşmetine (Rablık sıfatının ihtişamına) ve her şeyi icad (yoktan var) eden kudretinin azametine (büyüklüğüne) zahir (açık) delâlet ve hadsiz (sınırsız) semavatı (gökleri) ihata (kuşatan) eden hâkimiyetinin ve her bir zîhayatı (canlıyı) kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işaret ve bütün mahlukat-ı semaviyenin (göklerdeki yaratıkların) bütün işlerine ve keyfiyetlerine (niteliklerine) taalluk eden (ilgili olan) ve avucuna alan, tanzim eden ilminin her şeye ihatasına (kuşatmasına) ve hikmetinin her işe şümulüne (kapsayıcılığına) şüphesiz şehadet ederler. Ve o şehadet ve delâlet o kadar zahirdir ki güya yıldızlar, şahit olan göklerin şehadet kelimeleri ve tecessüm etmiş (cisimleşmiş, somutlaşmış) nurani delilleridirler.

Hem semavat (gökler) meydanında, denizinde, fezasındaki yıldızlar ise mutî (itaatkâr) neferler (askerler), muntazam sefineler (düzenli gemiler), hârika (harika) tayyareler (uçaklar), acayip lambalar gibi vaziyetiyle, senin saltanat-ı uluhiyetinin (ilahlığının saltanatının) şaşaasını (ihtişamını) gösteriyorlar.

Ve o ordunun efradından (fertlerinden) bir yıldız olan güneşimizin seyyarelerinde (gezegenlerinde) ve zeminimizdeki vazifelerinin delâlet (işaret) ve ihtarıyla (uyarmasıyla), güneşin sair (diğer) arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz değiller belki bâki (ebedî) olan âlemlerin güneşleridirler.

Ey Vâcibü’l-vücud (Varlığı zorunlu olan)! Ey Vâhid-i Ehad (Tek ve eşsiz olan)!

Bu hârika (harika) yıldızlar, bu acib (şaşırtıcı) güneşler, aylar; senin mülkünde, senin semavatında, senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve senin idare ve tedbirin (düzenlemen) ile teshir (boyun eğdirilmiş) ve tanzim (düzenlenmiş) ve tavzif (görevlendirilmiş) edilmişlerdir. Bütün o ecram-ı ulviye (yüce cisimler), kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden bir tek Hâlık’a (Yaratıcı’ya) tesbih ederler (noksan sıfatlardan tenzih ederler), tekbir ederler (büyüklüğünü ilan ederler); lisan-ı hal (hal dili) ile “Sübhanallah (Allah noksanlardan münezzehtir), Allahu ekber (Allah en büyüktür)” derler.

Ben dahi onların bütün tesbihatıyla (tesbihleriyle), seni takdis ederim (noksan sıfatlardan tenzih ederim, kutsarım) ey şiddet-i zuhurundan (apaçık olmasından) gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından (büyüklük ve ululuğunun ihtişamından) ihtifa (gizlenmiş) etmiş olan Kadîr-i Zülcelal (celal ve haşmet sahibi, sonsuz kudret sahibi)!

*

Ey Kādir-i Mutlak (Mutlak kudret sahibi)!

Kur’an-ı Hakîm’inin (Hikmetli Kur’an’ının) dersiyle ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) talimiyle (öğretmesiyle) anladım: Nasıl ki gökler, yıldızlar, senin mevcudiyetine (varlığına) ve vahdetine (birliğine) şehadet ederler. Öyle de cevv-i sema (gök boşluğu) bulutlarıyla ve şimşekleri ve ra’dları (gök gürültüleri) ve rüzgârları ve yağmurlarıyla, senin vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu oluşuna) ve vahdetine (birliğine) şehadet ederler.

Evet camid (cansız), şuursuz bulut, âb-ı hayat (hayat suyu) olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların (canlıların) imdadına (yardımına) göndermesi ancak senin rahmetin ve hikmetin iledir; karışık tesadüf karışamaz.

Hem elektriğin en büyüğü bulunan ve fevaid-i tenviriyesine (aydınlatma faydalarına) işaret ederek ondan istifadeye (faydalanmaya) teşvik eden şimşek ise senin fezadaki kudretini güzelce tenvir (aydınlatır) eder.

Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezayı konuşturan ve tesbihatının (tesbihlerinin) gürültüsüyle gökleri çınlatan ra’dat (gök gürültüleri) dahi lisan-ı kāl (söz dili) ile konuşarak seni takdis edip (noksan sıfatlardan tenzih edip), rububiyetine (Rablık sıfatına) şehadet eder.

Hem zîhayatların (canlıların) yaşamasına en lüzumlu (gerekli) rızkı ve istifadece (faydalanmada) en kolayı ve nefesleri vermek, nüfusları (canları) rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen (görevlendirilen) rüzgârlar dahi cevvi (havayı), âdeta bir hikmete binaen (dayanarak) “levh-i mahv ve ispat (yazılıp silinen levha)” ve “yazar, ifade eder, sonra bozar tahtası” suretine (şekline) çevirmekle, senin faaliyet-i kudretine (kudretinin faaliyetine) işaret ve senin vücuduna şehadet ettiği gibi senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara (canlılara) gönderilen rahmet dahi mevzun (ölçülü), muntazam katreleri (damlaları) kelimeleriyle, senin vüs’at-i rahmetine (rahmetinin genişliğine) ve geniş şefkatine şehadet eder.

Ey Mutasarrıf-ı Faal (Etkin bir şekilde tasarruf eden)! ve ey Feyyaz-ı Müteâl (Cömert ve yüce olan)!

Senin vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu oluşuna) şehadet eden bulut, berk (şimşek), ra’d (gök gürültüsü), rüzgâr, yağmur birer birer şehadet ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla (bütün olarak), keyfiyetçe (nitelikçe) birbirinden uzak, mahiyetçe (öz olarak) birbirine muhalif (zıt) olmakla beraber; birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek haysiyetiyle (yönüyle), senin vahdetine (birliğine) ve birliğine gayet kuvvetli işaret ederler.

Hem koca fezayı mahşer-i acayip (şaşırtıcı şeylerin toplandığı yer) yapan ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan rububiyetinin (Rablık sıfatının) haşmetine (ihtişamına) ve o geniş cevvi (havayı), yazar değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemin (yeryüzü) bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden (idare eden) kudretinin azametine (büyüklüğüne) ve her bir şeye şümulüne (kapsayıcılığına) şehadet ettikleri gibi, umum zemine (bütün yeryüzüne) ve bütün mahlukatına cevv (hava) perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin (hükmetme gücünün) hadsiz genişliklerine (sınırsız genişliklerine) ve her şeye yetişmelerine delâlet eder.

Hem fezadaki hava, o kadar hakîmane (hikmetli bir şekilde) vazifelerde istihdam (kullanılır) ve bulut ve yağmur, o kadar alîmane (bilgece) faydalarda istimal (kullanılır) olunur ki her şeye ihata eden (kuşatan) bir ilim ve her şeye şâmil (kapsayan) bir hikmet olmazsa o istimal, o istihdam olamaz.

Ey Fa’alün limâ yürîd (Dilediğini yapıcı olan)!

Cevv-i feza (gök boşluğu)daki faaliyetinle her vakit bir numune-i haşir (diriliş örneği) ve kıyamet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillü (benzeri) şuunatta (işlerde) bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuunat-ı sermediyeyi (ebedî işleri, halleri) gösterecek işaretini veriyor.

Ey Kadîr-i Zülcelal (Celal sahibi, sonsuz kudret sahibi)!

Cevv-i feza (gök boşluğu)daki hava, bulut ve yağmur, berk (şimşek) ve ra’d (gök gürültüsü); senin mülkünde, senin emrin ve havlin (güç ve kuvvetin) ile senin kuvvet ve kudretinle musahhar (boyun eğdirilmiş) ve vazifedardırlar. Mahiyetçe (öz olarak) birbirinden uzak olan bu feza mahlukatı, gayet süratli ve âni (anlık) emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren âmir (emreden) ve hâkimlerini (hükmedenlerini) takdis ederek (noksan sıfatlardan tenzih ederek), rahmetini medh ü sena (övgü) ederler.

*

Ey arz ve semavatın (yerin ve göklerin) Hâlık-ı Zülcelali (Celal sahibi yaratıcısı)!

Senin Kur’an-ı Hakîm’inin (Hikmetli Kur’an’ının) talimiyle (öğretmesiyle) ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) dersiyle iman ettim ve bildim ki: Nasıl semavat (gökler) yıldızlarıyla ve cevv-i feza (gök boşluğu) müştemilatıyla (içindekilerle) senin vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu oluşuna) ve senin birliğine ve vahdetine (tekliğine) şehadet ediyorlar. Öyle de arz (yeryüzü) bütün mahlukatıyla ve ahvaliyle (halleriyle) senin mevcudiyetine (varlığına) ve vahdetine (birliğine), mevcudatı (varlıkları) adedince şehadetler ve işaretler eder.

Evet, zeminde hiçbir tahavvül (değişme) ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını (elbisesini) değiştirmek gibi hiçbir tebeddül (değişiklik) cüz’î (küçük) olsun, küllî (büyük) olsun yoktur ki intizamıyla (düzeniyle), senin vücuduna ve vahdetine (birliğine) işaret etmesin.

Hem hiçbir hayvan yoktur ki zafiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmane (merhametli) rızkıyla ve yaşamasına lüzumu (gereği) bulunan cihazatın (donanımların) hakîmane (hikmetli) verilmesiyle, senin varlığına ve birliğine şehadeti olmasın.

Hem her baharda gözümüz önünde icad (yaratılan) edilen nebatat (bitkiler) ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki sanat-ı acibesiyle (şaşırtıcı sanatıyla) ve latîf (nazik) ziynetiyle (süsüyle) ve tam temeyyüzüyle (ayırt ediciliğiyle) ve intizamıyla (düzeniyle) ve mevzuniyetiyle (ölçülülüğüyle) seni bildirmesin.

Ve zemin (yeryüzü) yüzünü dolduran ve nebatat (bitkiler) ve hayvanat denilen kudretinin hârikaları (harikaları) ve mu’cizeleri; mahdud (sınırlı) ve maddeleri bir ve müteşabih (birbirine benzeyen) olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden (damlalardan) ve habbe (tohum) ve habbeciklerden (tohumcuklardan) ve çekirdeklerden; yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i farikalı (ayırt edici özellikli) olarak yaratılışları, Sâni’-i Hakîm’lerinin (Hikmetli Sanatkârlarının) vücuduna ve vahdetine (birliğine) ve hikmetine ve hadsiz (sınırsız) kudretine öyle bir şehadettir ki ziyanın güneşe şehadetinden daha kuvvetli ve parlaktır.

Hem hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki şuursuzluklarıyla beraber, şuurkârane (şuurluca), mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istila edici (yayılan), intizamsız (düzensiz), her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi (çeşitli) meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan (gayb hazinesinden) getirmesiyle, senin birliğine ve varlığına şehadeti (şahitliği) bulunmasın.

Ey Fâtır-ı Kadîr (Sonsuz kudret sahibi yaratıcı)! Ey Fettah-ı Allâm (Her şeyi açan ve her şeyi bilen)! Ey Fa’al-i Hallak (Her şeyi sürekli yaratan ve işleyen)!

Nasıl arz (yeryüzü), bütün sekenesiyle (sakinleriyle) Hâlık’ının (Yaratıcısının) Vâcibü’l-vücud (varlığı zorunlu) olduğuna şehadet eder. Öyle de senin –Ey Vâhid-i Ehad (Tek ve eşsiz olan)! Ey Hannan-ı Mennan (Çok şefkatli ve bol lütuflu olan)! Ey Vehhab-ı Rezzak (Bol bol lütfeden ve rızık veren)!– vahdetine (birliğine) ve ehadiyetine (tekliğine), yüzündeki sikkesiyle (mührüyle) ve sekenesinin (sakinlerinin) yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rububiyet (Rablık sıfatı) isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedahet (apaçıklık) derecesinde senin vahdetine ve ehadiyetine (tekliğine) şehadet, belki mevcudat (varlıklar) adedince şehadetler eder.

Hem nasıl zemin (yeryüzü) bir ordugâh, bir meşher (sergi yeri), bir talimgâh (eğitim alanı) vaziyetiyle ve nebatat (bitkiler) ve hayvanat fırkalarında bulunan dört yüz bin muhtelif (çeşitli) milletlerin ayrı ayrı cihazatları (donanımları) muntazaman (düzenli bir şekilde) verilmesiyle, senin rububiyetinin haşmetine (Rablık sıfatının ihtişamına) ve kudretinin her şeye yetişmesine delâlet eder. Öyle de hadsiz (sınırsız) bütün zîhayatın (canlıların) ayrı ayrı rızıklarını, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan, rahîmane (merhametli), kerîmane (cömertçe) verilmesi ve hadsiz o efradın (fertlerin) kemal-i musahhariyetle (tam bir boyun eğmişlikle) evamir-i Rabbaniyeye (Rablık emirlerine) itaatleri, rahmetinin her şeye şümulünü (kapsamını) ve hâkimiyetinin (hükmetme gücünün) her şeye ihatasını (kuşatmasını) gösteriyor.

Hem zeminde değişmekte bulunan mahlukat (yaratıklar) kafilelerinin sevk (yönlendirme) ve idareleri, mevt (ölüm) ve hayat münavebeleri (değişimleri) ve hayvan ve nebatatın (bitkilerin) idare ve tedbirleri (düzenlemeleri) dahi her şeye taalluk eden (ilgili olan) bir ilim ile ve her şeyde hükmeden nihayetsiz (sonsuz) bir hikmetle olabilmesi, senin ihata-i ilmine (ilminin kuşatıcılığına) ve hikmetine delâlet eder.

Hem zeminde kısa bir zamanda hadsiz (sınırsız) vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi istidat (yetenek) ve manevî cihazat (donanımlar) ile teçhiz edilen (donatılan) ve zemin (yeryüzü) mevcudatına (varlıklarına) tasarruf (idare) eden insan için bu talimgâh-ı dünyada (dünya eğitim alanında) ve bu muvakkat (geçici) ordugâh-ı zeminde (dünya karargahında) ve bu muvakkat (geçici) meşherde (sergi yerinde); bu kadar ehemmiyet (önem), bu hadsiz (sınırsız) masraf, bu nihayetsiz (sonsuz) tecelliyat-ı rububiyet (Rablık tecellileri), bu hadsiz (sınırsız) hitabat-ı Sübhaniye (yüce hitaplar) ve bu gayetsiz (sınırsız) ihsanat-ı İlahiye (ilahî lütuflar), elbette ve herhalde bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belalı ve fâni (geçici) dünyaya sığışmaz. Belki ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâki (ebedî) bir dâr-ı saadet (mutluluk yurdu) için olabildiği cihetinden, âlem-i bekada (ebediyet aleminde) bulunan ihsanat-ı uhreviyeye (ahiret lütuflarına) işaret, belki şehadet eder.

Ey Hâlık-ı külli şey (Her şeyin yaratıcısı)!

Zeminin (yeryüzünün) bütün mahlukatı (yaratıkları), senin mülkünde, senin arzında (yeryüzünde), senin havl ve kuvvetinle (güç ve kuvvetinle) ve senin kudretin ve iradetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve musahhardırlar (boyun eğdirilmişlerdir). Ve zemin (yeryüzü) yüzünde faaliyeti müşahede (görülen) edilen bir rububiyet (Rablık sıfatı), öyle ihata (kuşatma) ve şümul (kapsama) gösteriyor. Ve onun idaresi ve tedbiri (düzenlemesi) ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır (dikkatlidir). Ve her taraftaki icraatı (uygulamaları) öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki tecezzi (parçalanma) kabul etmeyen bir küll (bütün) ve inkısamı (bölünmesi) imkânsız bulunan bir küllî hükmünde (genel hükmünde) bir tasarruf (idare), bir rububiyet olduğunu bildiriyor.

Hem zemin (yeryüzü) bütün sekenesiyle (sakinleriyle) beraber, lisan-ı kalden (söz dilinden) daha zahir (açık) hadsiz (sınırsız) lisanlarla Hâlık’ını (Yaratıcısını) takdis (noksan sıfatlardan tenzih) ve tesbih (yüceltme) ve nihayetsiz (sonsuz) nimetlerinin lisan-ı halleriyle (hal dilleriyle) Rezzak-ı Zülcelal’inin (Celal sahibi, bol rızık vereninin) hamd (övgü) ve medh ü senasını (övgü ve şükrünü) ediyorlar.

Ey şiddet-i zuhurundan (apaçık olmasından) gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından (ululuğunun azametinden) istitar (perdelenmiş) etmiş olan Zat-ı Akdes (Çok kutsal Zat)!

Zeminin (yeryüzünün) bütün takdisat (kutsamaları) ve tesbihatıyla (tesbihleriyle) seni kusurdan, aczden (acizlikten), şerikten (ortaktan) takdis (noksan sıfatlardan tenzih) ve bütün tahmidat (hamdler) ve senalarıyla (övgüleriyle) sana hamd ve şükrederim.

*

Ey Rabbü’l-berri ve’l-bahr (Karanın ve denizin Rabbi)!

Kur’an’ın dersiyle ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmının (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) talimiyle (öğretmesiyle) anladım ki: Nasıl gökler ve feza ve zemin (yeryüzü) senin birliğine ve varlığına şehadet ederler. Öyle de bahirler (denizler), nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, senin vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu oluşuna) ve vahdetine (birliğine) bedahet (apaçıklık) derecesinde şehadet ederler.

Evet, bu dünyamızın menba-ı acayip (acayip kaynak) buhar kazanları hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcud (varlık), hattâ hiçbir katre (damla) su yoktur ki vücuduyla, intizamıyla (düzeniyle), menfaatiyle (faydasıyla) ve vaziyetiyle Hâlık’ını (Yaratıcısını) bildirmesin.

Ve basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir surette verilen garib (şaşırtıcı) mahluklardan (yaratıklardan) ve hilkatleri (yaratılışları) gayet muntazam hayvanat-ı bahriyeden (deniz hayvanlarından), hususan (özellikle) bir tanesi, bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki hilkatiyle (yaratılışıyla) ve vazifesiyle ve idare ve iaşesiyle (beslemesiyle) ve tedbir (düzenleme) ve terbiyesiyle yaratanına işaret ve Rezzak’ına (bol rızık verenine) şehadet etmesin.

Hem denizde kıymettar (kıymetli), hâsiyetli (özellikli), ziynetli (süslü) cevherlerden (mücevherlerden) hiçbirisi yoktur ki güzel hilkatiyle (yaratılışıyla) ve cazibedar (çekici) fıtratıyla ve menfaatli (faydalı) hâsiyetiyle seni tanımasın, bildirmesin.

Evet, onlar birer birer şehadet ettikleri gibi; heyet-i mecmuasıyla (bütün olarak), beraberlik ve birbiri içinde karışmak ve sikke-i hilkatte (yaratılış mühründe) birlik ve icadca (yaratılışça) gayet kolay ve efradca (bireylerce) gayet çokluk noktalarından, senin vahdetine (birliğine) şehadet ettikleri gibi; arzı (yeryüzünü), toprağıyla beraber bu küre-i arzı (dünya küresini) kuşatan muhit (çevreleyen) denizlerini muallakta (boşlukta) durdurmak ve dökmeden, dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek ve toprağı istila (kaplamasına) ettirmemek ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi (çeşitli) ve muntazam hayvanatını ve cevherlerini halk (yaratmak) etmek ve erzak (rızıklar) ve sair (diğer) umûrlarını (işlerini) küllî (genel) ve tam bir surette idare etmek ve tedbirlerini (düzenlemelerini) görmek ve yüzünde bulunmak lâzım gelen hadsiz (sınırsız) cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından, senin varlığına ve Vâcibü’l-vücud (varlığı zorunlu) olduğuna mevcudatı (varlıkları) adedince işaretler ederek şehadet eder.

Ve senin saltanat-ı rububiyetinin (Rablık saltanatının) haşmetine (ihtişamına) ve her şeye muhit (kuşatan) olan kudretinin azametine (büyüklüğüne) pek zahir (açık) delâlet ettikleri gibi göklerin fevkindeki (üstündeki) gayet büyük ve muntazam yıldızlardan, tâ denizlerin dibinde bulunan gayet küçücük ve intizamla iaşe (beslenen) edilen balıklara kadar her şeye yetişen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin (hükmetme gücünün) hadsiz genişliklerine delâlet ve intizamatıyla (düzenleriyle) ve faydalarıyla ve hikmetleriyle ve mizan (ölçü) ve mevzuniyetleriyle (ölçülülükleriyle), senin her şeye muhit (kuşatan) ilmine ve her şeye şâmil (kapsayan) hikmetine işaret ederler.

Ve senin, bu misafirhane-i dünyada, yolcular için böyle rahmet havuzların bulunması ve insanın seyr ü seyahatine (gezip dolaşmasına) ve gemisine ve istifadesine (faydalanmasına) musahhar (boyun eğdirilmiş) olması işaret eder ki yolda yapılmış bir handa, bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden zat, elbette makarr-ı saltanat-ı ebediyesinde (ebedî saltanatının merkezinde) öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki bunlar onların fâni (geçici) ve küçük numuneleridirler.

İşte denizlerin böyle gayet hârika (harika) bir tarzda arzın (yeryüzünün) etrafında vaziyet-i acibesiyle (şaşırtıcı haliyle) bulunması ve denizlerin mahlukatı (yaratıkları) dahi gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedahe (apaçık) gösterir ki yalnız senin kuvvetin ve kudretin ile ve senin irade ve tedbirin (düzenlemen) ile senin mülkünde, senin emrine musahhardırlar (boyun eğdirilmişlerdir). Ve lisan-ı halleriyle (hal dilleriyle) Hâlık’ını (Yaratıcısını) takdis edip (noksan sıfatlardan tenzih edip) “Allahu ekber (Allah en büyüktür)” derler.

*

Ey dağları zemin (yeryüzü) sefinesine (gemisine) hazineli direkler yapan Kadîr-i Zülcelal (Celal sahibi, sonsuz kudret sahibi)!

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) talimiyle (öğretmesiyle) ve Kur’an-ı Hakîm’inin (Hikmetli Kur’an’ının) dersiyle anladım ki nasıl denizler acayipleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. Öyle de dağlar dahi zelzele tesiratından (etkilerinden) zeminin (yeryüzünün) sükûnetine (sakinliğine) ve içindeki dâhilî inkılabat (devrimler) fırtınalarından sükûtuna (sessizliğine) ve denizlerin istilasından (kaplamasından) kurtulmasına ve havanın gazat-ı muzırradan (zararlı gazlardan) tasfiyesine (temizlenmesine) ve suyun muhafaza (korunma) ve iddiharlarına (depolanmasına) ve zîhayatlara (canlılara) lâzım (gerekli) olan madenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.

Evet, dağlardaki taşların envaından (çeşitlerinden) ve muhtelif (çeşitli) hastalıklara ilaç olan maddelerin aksamından (kısımlarından) ve zîhayata (canlıya), hususan (özellikle) insanlara çok lâzım (gerekli) ve çok mütenevvi (çeşitli) olan madeniyatın ecnasından (cinslerinden) ve dağları, sahraları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebatatın (bitkilerin) esnafından (sınıflarından) hiçbirisi yoktur ki tesadüfe havalesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamıyla (düzeniyle), hüsn-ü hilkatiyle (güzel yaratılışıyla), faydalarıyla hususan (özellikle) madeniyatın tuz, limon tuzu, sulfato (sülfat) ve şap gibi sureten (görünüşte) birbirine benzemekle beraber, tatlarının şiddet-i muhalefetiyle (şiddetli farklılığıyla) ve bilhassa (özellikle) nebatatın (bitkilerin) basit bir topraktan çeşit çeşit envalarıyla (çeşitleriyle), ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihayetsiz Kadîr (sonsuz kudret sahibi), nihayetsiz Hakîm (sonsuz hikmet sahibi), nihayetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni’in (sonsuz merhametli ve cömert bir Sanatkârın) vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu oluşuna) bedahetle (apaçık) şehadet ettikleri gibi heyet-i mecmuasındaki (bütünündeki) vahdet-i idare (yönetimde birlik) ve vahdet-i tedbir (tedbirde birlik) ve menşe (köken) ve mesken ve hilkat (yaratılış) ve sanatça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından, o Sâni’in (Sanatkârın) vahdetine (birliğine) ve ehadiyetine (tekliğine) şehadet ederler.

Hem nasıl ki dağların yüzünde ve karnındaki masnûlar (sanat eserleri), zeminin (yeryüzünün) her tarafında, her bir nevi (türü) aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gayet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir iş bir işe mani (engel) olmadan, sair (diğer) neviler (türler) ile beraber karışık iken, karıştırmaksızın icadları (yaratılışları); Senin rububiyetinin (Rablık sıfatının) haşmetine (ihtişamına) ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametine (büyüklüğüne) delâlet eder.

Öyle de zeminin (yeryüzünün) yüzündeki bütün zîhayat (canlı) mahlukların (yaratıkların) hadsiz (sınırsız) hâcetlerini (ihtiyaçlarını), hattâ mütenevvi (çeşitli) hastalıklarını, hattâ muhtelif (farklı) zevklerini ve ayrı ayrı iştihalarını (iştahlarını) tatmin edecek bir surette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcar (ağaçlar) ve nebatat (bitkiler) ve madeniyatla doldurmak ve muhtaçlara teshir (boyun eğdirmek) etmek cihetiyle, senin rahmetinin hadsiz genişliğine (sınırsız genişliğine) ve hâkimiyetinin (hükmetme gücünün) nihayetsiz vüs’atine (sonsuz genişliğine) delâlet ve toprak tabakatı (tabakaları) içinde, gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu halde; bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizamla (düzenle), hâcetlere (ihtiyaçlara) göre ihzar (hazırlanmalarıyla) edilmeleriyle, senin her şeye taalluk eden (ilgili olan) ilminin ihatasına (kuşatmasına) ve her bir şeyi tanzim eden hikmetinin bütün eşyaya şümulüne (kapsayıcılığına) ve ilaçların ihzaratı (hazırlanması) ve madenî maddelerin iddiharatıyla (depolanmasıyla) rububiyetinin (Rablık sıfatının) rahîmane (merhametli) ve kerîmane (cömertçe) olan tedabirinin (düzenlemelerinin) mehasinine (güzelliklerine) ve inayetinin (lütfunun) ihtiyatlı letaifine (inceliklerine) pek zahir (açık) bir surette işaret ve delâlet ederler.

Hem bu dünya hanında misafir yolcular için koca dağları levazımatlarına (ihtiyaçlarına) ve istikbaldeki (gelecekteki) ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat (yedek) deposu ve cihazat (donanım) ambarı ve hayata lüzumlu (gerekli) olan çok definelerin (hazinelerin) mükemmel mahzeni (deposu) olmak cihetinde işaret, belki delâlet, belki şehadet eder ki bu kadar Kerîm ve misafirperver ve bu kadar Hakîm ve şefkat-perver ve bu kadar Kadîr ve rububiyet-perver bir Sâni’in (Sanatkârın), elbette ve herhalde, çok sevdiği o misafirleri için ebedî bir âlemde, ebedî ihsanatının (lütuflarının) ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazifeyi görürler.

Ey Kādir-i külli şey (Her şeye kadir olan)!

Dağlar ve içindeki mahluklar (yaratıklar) senin mülkünde ve senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar (boyun eğdirilmiş) ve müddehardırlar (depolanmışlardır). Onları bu tarzda tavzif (görevlendiren) ve teshir (boyun eğdiren) eden Hâlık’ını (Yaratıcısını) takdis (noksan sıfatlardan tenzih) ve tesbih (yüceltme) ederler.

*

Ey Hâlık-ı Rahman (Rahman olan yaratıcı)! Ve ey Rabb-i Rahîm (Rahim olan Rab)!

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) talimiyle (öğretmesiyle) ve Kur’an-ı Hakîm’inin (Hikmetli Kur’an’ının) dersiyle anladım: Nasıl ki sema ve feza ve arz (yeryüzü) ve deniz ve dağ, müştemilat (içindekiler) ve mahluklarıyla (yaratıklarıyla) beraber seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. Öyle de zemindeki bütün ağaç ve nebatat (bitkiler), yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle, seni bedahet (apaçıklık) derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar.

Ve umum (bütün) eşcarın (ağaçların) ve nebatatın (bitkilerin) cezbedarane (çekici) hareket-i zikriyede (zikir hareketinde) bulunan yapraklarından ve ziynetleriyle (süsleriyle) Sâni’inin (Sanatkârının) isimlerini tavsif (vasfeden) ve tarif (tanıtan) eden çiçeklerinden ve letafet (nezaket) ve cilve-i merhametinden (merhamet cilvesinden) tebessüm eden meyvelerinden her birisi, tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı (şekilde mümkün) olmayan hârika (harika) sanat içindeki nizam (düzen) ve nizam içindeki mizan (ölçü) ve mizan içindeki ziynet (süs) ve ziynet içindeki nakışlar ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif (çeşitli) tatlarıyla, nihayetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni’in (sonsuz merhametli ve cömert bir Sanatkârın) vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu oluşuna) bedahet (apaçıklık) derecesinde şehadet ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla (bütün olarak), bütün zemin (yeryüzü) yüzünde birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik ve sikke-i hilkatte (yaratılış mühründe) müşabehet (benzerlik) ve tedbir ve idarede münasebet (uygunluk) ve onlara taalluk eden (ilgili olan) icad (yaratma) fiilleri ve Rabbanî isimlerde muvafakat (uygunluk) ve o yüz bin envaın (çeşidin) hadsiz (sınırsız) efradlarını (fertlerini) birbiri içinde şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalarıyla, o Vâcibü’l-vücud (varlığı zorunlu) Sâni’in (Sanatkârın) bilbedahe (apaçık) vahdetine (birliğine) ve ehadiyetine (tekliğine) dahi şehadet ederler.

Hem nasıl ki onlar senin vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu oluşuna) ve vahdetine (birliğine) şehadet ediyorlar. Öyle de rûy-i zeminde (yeryüzünde) dört yüz bin milletlerden teşekkül (oluşan) eden zîhayat (canlı) ordusundaki hadsiz (sınırsız) efradın (fertlerin) yüz binler tarzda iaşe (beslenmesi) ve idareleri; şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, senin rububiyetinin (Rablık sıfatının) vahdaniyetteki (birlikteki) haşmetine (ihtişamına) ve bir baharı, bir çiçek kadar kolay icad (yaratabilen) eden kudretinin azametine (büyüklüğüne) ve her şeye taallukuna (ilgisine) delâlet ettikleri gibi; koca zeminin (yeryüzünün) her tarafında, hadsiz (sınırsız) hayvanatına ve insanlara, hadsiz (sınırsız) taamların (yemeklerin) çeşit çeşit aksamını (kısımlarını) ihzar (hazırlayan) eden rahmetinin hadsiz genişliğine ve o hadsiz işler ve in’amlar (nimetler) ve idareler ve iaşeler (beslemeler) ve icraatlar (uygulamalar) kemal-i intizamla (tam bir düzenle) cereyanları ve her şey, hattâ zerreler o emirlere ve icraata itaat ve musahhariyetleriyle (boyun eğmişlikleriyle), hâkimiyetinin (hükmetme gücünün) hadsiz vüs’atine (sonsuz genişliğine) kat’î (kesin) delâlet etmekle beraber o ağaçların ve nebatların (bitkilerin) ve her bir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi her birisinin her bir şeyini, her bir işini bilerek, görerek; faydalara, maslahatlara (faydalara), hikmetlere göre yapılmakla, senin ilminin her şeye ihatasına (kuşatmasına) ve hikmetinin her şeye şümulüne (kapsayıcılığına) pek zahir (açık) bir surette delâlet ve hadsiz (sınırsız) parmaklarıyla işaret ederler. Ve senin gayet kemaldeki (tam olgunluktaki) cemal-i sanatına (sanatının güzelliğine) ve nihayet cemaldeki (son derece güzellikteki) kemal-i nimetine (nimetinin mükemmelliğine) hadsiz (sınırsız) dilleriyle sena (övgü) ve medhederler (överler).

Hem bu muvakkat (geçici) handa ve fâni (geçici) misafirhanede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcar (ağaçlar) ve nebatatın (bitkilerin) elleriyle, bu kadar kıymettar (kıymetli) ihsanlar (lütuflar) ve nimetler ve bu kadar fevkalâde (olağanüstü) masraflar ve ikramlar işaret belki şehadet eder ki:

Misafirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr (cömert) Zat-ı Rahîm, bütün ettiği masrafı ve ihsanı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yani bütün mahlukat (yaratıklar) tarafından “Bize tattırdı fakat yedirmeden bizi idam etti.” dememek ve dedirmemek ve saltanat-ı uluhiyetini (ilahlık saltanatını) ıskat (düşürmemek) etmemek ve nihayetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müştak (özleyen) dostlarını mahrumiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her halde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine (kullarına), ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî cennetlerinde, ebedî ve cennete lâyık bir surette meyvedar eşcar (ağaçlar) ve çiçekli nebatlar (bitkiler) ihzar (hazırlamıştır) etmiştir. Buradakiler ise müşterilere göstermek için numunelerdir.

Hem ağaçlar ve nebatlar (bitkiler), umumen (genel olarak) yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni takdis (noksan sıfatlardan tenzih) ve tesbih (yüceltme) ve tahmid (hamd) ettikleri gibi o kelimelerden her birisi dahi ayrıca seni takdis eder. Hususan (özellikle) meyvelerin bedî’ (eşsiz) bir surette, etleri çok muhtelif (çeşitli), sanatları çok acib (şaşırtıcı), çekirdekleri çok hârika (harika) olarak yapılarak o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebatların (bitkilerin) başlarına koyarak zîhayat (canlı) misafirlerine göndermek cihetinde, lisan-ı hal (hal dili) olan tesbihatları (tesbihleri), zuhurca (ortaya çıkışça) lisan-ı kāl (söz dili) derecesine çıkar. Bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irade ve ihsanatınla (lütuflarınla), senin rahmet ve hikmetinle musahhardırlar (boyun eğdirilmişlerdir) ve senin her bir emrine mutîdirler (itaatkârdırlar).

Ey şiddet-i zuhurundan (apaçık olmasından) gizlenmiş ve ey kibriya-yı azametinden (ululuğunun azametinden) tesettür (perdelenmiş) etmiş olan Sâni’-i Hakîm (Hikmetli Sanatkâr) ve Hâlık-ı Rahîm (Rahim olan yaratıcı)!

Bütün eşcar (ağaçlar) ve nebatatın (bitkilerin), bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle; seni kusurdan, aczden (acizlikten), şerikten (ortaktan) takdis (noksan sıfatlardan tenzih) ederek hamd ü sena (övgü) ederim.

*

Ey Fâtır-ı Kadîr (Sonsuz kudret sahibi yaratıcı)! Ey Müdebbir-i Hakîm (Hikmetli düzenleyici)! Ey Mürebbi-i Rahîm (Rahim olan terbiye edici)!

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) talimiyle (öğretmesiyle) ve Kur’an-ı Hakîm’in (Hikmetli Kur’an’ın) dersiyle anladım ve iman ettim ki nasıl nebatat (bitkiler) ve eşcar (ağaçlar) seni tanıyorlar, senin sıfât-ı kudsiyeni (kutsal sıfatlarını) ve esma-i hüsnanı (güzel isimlerini) bildiriyorlar. Öyle de zîhayatlardan (canlılardan) ruhlu kısmı olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki cisminde gayet muntazam (düzenli) saatler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî azalarıyla ve bedeninde gayet ince bir nizam (düzen) ve gayet hassas (dikkatli) bir mizan (ölçü) ve gayet mühim faydalar ile yerleştirilen âlât (aletler) ve duygularıyla ve cesedinde gayet sanatlı bir yapılış ve gayet hikmetli bir tefriş (döşenme) ve gayet dikkatli bir muvazene (denge) içinde konulan cihazat-ı bedeniyesiyle (beden donanımlarıyla), senin vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu oluşuna) ve sıfatlarının tahakkukuna (gerçekleşmesine) şehadet etmesin.

Çünkü bu kadar basîrane (basiretli) nazik sanat ve şuurkârane (şuurluca) ince hikmet ve müdebbirane (düzenli) tam muvazeneye (dengeye), elbette kör kuvvet ve şuursuz tabiat ve serseri tesadüf karışamazlar ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül (oluşup) edip öyle olması ise yüz derece muhal (imkânsız) içinde muhaldir. Çünkü o halde her bir zerresi; her bir şeyini ve cesedinin teşekkülünü (oluşumunu), belki dünyada alâkadar olduğu her şeyini bilecek, görecek, yapabilecek âdeta ilah gibi ihatalı (kuşatıcı) bir ilmi ve kudreti bulunacak. Sonra teşkil-i ceset (cesedin oluşumu) ona havale edilir ve “Kendi kendine oluyor.” denilebilir.

Ve heyet-i mecmuasındaki (bütünündeki) vahdet-i tedbir (tedbirde birlik) ve vahdet-i idare (yönetimde birlik) ve vahdet-i neviye (tür birliği) ve vahdet-i cinsiye (cins birliği) ve umumun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifak (birlik) cihetinde müşahede (görülen) edilen sikke-i fıtratta (yaratılış mühründe) birlik ve her bir nev’in (türün) efradı (fertleri) simalarında görülen sikke-i hikmette (hikmet mühründe) ittihat (birlik) ve iaşede (beslenmede) ve icadda (yaratmada) beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden (niteliklerinden) hiçbirisi yoktur ki senin vahdetine (birliğine) kat’î (kesin) şehadette bulunmasın. Ve her bir ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet (birlik) içinde senin ehadiyetine (tekliğine) işareti olmasın.

Hem nasıl ki insan ile beraber hayvanatın, zeminin (yeryüzünün) bütün yüzünde yayılan yüz bin envaı (türü), muntazam bir ordu gibi teçhiz (donatılmış) ve talimat ve itaat ve musahhariyetle (boyun eğmişlikle) ve en küçükten tâ en büyüğe kadar, rububiyetin (Rablık sıfatının) emirleri intizamla (düzenle) cereyanlarıyla o rububiyetinin derece-i haşmetine (ihtişam derecesine) ve gayet çoklukla beraber gayet kıymetli ve gayet mükemmel olmakla beraber gayet çabuk yapılmaları ve gayet sanatlı olmakla beraber gayet kolay yapılışlarıyla, kudretinin derece-i azametine (büyüklük derecesine) delâlet ettikleri gibi; şarktan (doğudan) garba (batıya), şimalden (kuzeyden) cenuba kadar yayılan mikroptan tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten tâ en büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetinin hadsiz vüs’atine (sınırsız genişliğine) ve her biri emirber nefer (emre uyan asker) gibi vazife-i fıtriyesini (fıtri görevini) yapmak ve zemin (yeryüzü) yüzü her baharda, güz (sonbahar) mevsiminde terhis edilenler yerinde yeniden taht-ı silaha (silah altına) alınmış bir orduya ordugâh (karargâh) olmak cihetiyle, hâkimiyetinin (hükmetme gücünün) nihayetsiz genişliğine kat’î (kesin) delâlet ederler.

Hem nasıl ki hayvanattan her birisi, kâinatın bir küçük nüshası (kopyası) ve bir misal-i musağğarı (küçültülmüş örneği) hükmünde gayet derin bir ilim ve gayet dakik (ince) bir hikmetle, karışık eczaları (parçaları) karıştırmayarak ve bütün hayvanların ayrı ayrı suretlerini şaşırmayarak, hatasız, sehivsiz (yanlışsız), noksansız yapılmalarıyla, ilminin her şeye ihatasına (kuşatmasına) ve hikmetinin her şeye şümulüne (kapsamına), adetlerince işaretler ederler.

Öyle de her biri birer mu’cize-i sanat (sanat mucizesi) ve birer hârika-i hikmet (hikmet harikası) olacak kadar sanatlı ve güzel yapılmasıyla, çok sevdiğin ve teşhirini (sergilemesini) istediğin sanat-ı Rabbaniyenin (Rablık sanatının) kemal-i hüsnüne (tam güzelliğine) ve gayet derecede güzelliğine işaret ve her birisi, hususan (özellikle) yavrular, gayet nazdar (nazlı), nâzenin (nazik) bir surette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, senin inayetinin (lütfunun) gayet şirin cemaline (çok tatlı güzelliğine) hadsiz (sınırsız) işaretler ederler.

Ey Rahmanu’r-Rahîm (Rahman ve Rahîm olan)! Ey Sadıku’l-Va’di’l-Emin (Sözünde duran, güvenilir)! Ey Mâlik-i Yevmi’d-din (Din gününün sahibi)!

Senin Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmının (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) talimiyle (öğretmesiyle) ve Kur’an-ı Hakîm’inin (Hikmetli Kur’an’ın) irşadıyla (doğru yola sevk etmesiyle) anladım ki: Madem kâinatın en müntehab (seçkin) neticesi hayattır. Ve hayatın en müntehab (seçkin) hülâsası (özü) ruhtur. Ve zîruhun (ruh sahibinin) en müntehab (seçkin) kısmı zîşuurdur (şuurludur). Ve zîşuurun (şuurluların) en câmii (kapsamlısı) insandır. Ve bütün kâinat ise hayata musahhardır (boyun eğdirilmiştir) ve onun için çalışıyor. Ve zîhayatlar (canlılar), zîruhlara (ruh sahiplerine) musahhardır, onlar için dünyaya gönderiliyorlar. Ve zîruhlar (ruh sahipleri), insanlara musahhardır, onlara yardım ediyorlar. Ve insanlar fıtraten (yaratılışça) Hâlık’ını (Yaratıcısını) pek ciddi severler ve Hâlık’ları (Yaratıcıları) onları hem sever hem kendini onlara her bir vesile ile sevdirir. Ve insanın istidadı (yetenekleri) ve cihazat-ı maneviyesi (manevi donanımları), başka bir bâki (ebedî) âleme ve ebedî bir hayata bakıyor. Ve insanın kalbi ve şuuru, bütün kuvvetiyle beka (ebediyet) istiyor. Ve lisanı, hadsiz (sınırsız) dualarıyla beka için Hâlık’ına (Yaratıcısına) yalvarıyor.

Elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub (sevilen) ve muhib (seven) olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratılmış iken, ebedî bir adâvetle (düşmanlıkla) gücendirmek olamaz ve kabil değildir. Belki başka bir ebedî âlemde mesudane (mutlu bir şekilde) yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir. Ve insana tecelli (yansıyan) eden isimlerin, bu fâni (geçici) ve kısa hayattaki cilveleriyle (yansımalarıyla) âlem-i bekada (ebediyet aleminde) onların âyinesi (aynası) olan insanların, ebedî cilvelerine mazhar (nail) olacaklarına işaret ederler.

Evet, ebedînin sadık dostu, ebedî olacak. Ve bâkinin (ebedî olanın) âyine-i zîşuuru (şuurlu aynası), bâki olmak lâzım gelir.

Hayvanların ruhları bâki (ebedî) kalacağı ve Hüdhüd-ü Süleymanî (aleyhisselâm) (Hz. Süleyman’ın hüdhüdü) ve Neml’i (karıncası); ve Naka-i Salih (aleyhisselâm) (Hz. Salih’in devesi) ve Kelb-i Ashab-ı Kehf (Ashab-ı Kehf’in köpeği) gibi bazı efrad-ı mahsusa (özel fertler) hem ruhu hem cesediyle bâki (ebedî) âleme gideceği ve her bir nev’in (türün) ara sıra istimal (kullanmak) için bir tek cesedi bulunacağı rivayat-ı sahihadan (sahih rivayetlerden) anlaşılmakla beraber; hikmet ve hakikat hem rahmet ve rububiyet (Rablık sıfatı) öyle iktiza ediyorlar (gerektiriyorlar).

Ey Kādir-i Kayyum (Her şeye kadir olan ve varlığı kendinden olan)!

Bütün zîhayat (canlı), zîruh (ruh sahibi), zîşuur (şuurlu); senin mülkünde, yalnız senin kuvvet ve kudretinle ve ancak senin irade ve tedbirinle (düzenlemenle) ve rahmet ve hikmetinle, rububiyetinin (Rablık sıfatının) emirlerine teshir (boyun eğdirilmiş) ve fıtrî (yaratılıştan gelen) vazifelerle tavzif (görevlendirilmiş) edilmişler. Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve galebesi (üstünlüğü) için değil belki fıtraten (yaratılışça) zaafı (zayıflığı) ve aczi (acizliği) için rahmet tarafından ona musahhar (boyun eğdirilmiş) olmuşlar. Ve lisan-ı hal (hal dili) ve lisan-ı kāl (söz dili) ile Sâni’lerini (Sanatkârlarını) ve Mabud’larını (ibadet edilenlerini) kusurdan, şerikten (ortaktan) takdis (noksan sıfatlardan tenzih) ve nimetlerine şükür ve hamdederek (överek), her biri ibadet-i mahsusasını (özel ibadetini) yapıyorlar.

Ey şiddet-i zuhurundan (apaçık olmasından) gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından (ululuğunun ihtişamından) perdelenmiş olan Zat-ı Akdes (Çok kutsal Zat)!

Bütün zîruhların (ruh sahiplerinin) tesbihatıyla (tesbihleriyle), seni takdis (noksan sıfatlardan tenzih) etmek niyet edip سُبْحَانَكَ يَا مَنْ جَعَلَ مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَىْءٍ حَىٍّ diyorum.

Okunuşu: Sübhaneke yâ men ceale minel mâi külle şey’in hayyin.

Meali: “Ey her şeyi sudan canlı yapan Allah’ım! Sen her türlü noksanlıktan uzaksın.”

*

Yâ Rabbe’l-âlemîn (Ey âlemlerin Rabbi)! Yâ İlahe’l-evvelîne ve’l-âhirîn (Ey evvelkilerin ve âhirdekilerin ilahı)! Yâ Rabbe’s-semavati ve’l-aradîn (Ey göklerin ve yerlerin Rabbi)!

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) talimiyle (öğretmesiyle) ve Kur’an-ı Hakîm’in (Hikmetli Kur’an’ın) dersiyle anladım ve iman ettim ki: Nasıl sema, feza, arz (yeryüzü), berr (kara) ve bahir (deniz), şecer (ağaç), nebat (bitki), hayvan; efradıyla (fertleriyle), eczasıyla (parçalarıyla), zerratıyla (atomlarıyla) seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehadet (şahitlik) ve delâlet (işaret) ve işaret ediyorlar. Öyle de kâinatın hülâsası (özü) olan zîhayat (canlı) ve zîhayatın hülâsası olan insan ve insanın hülâsası olan enbiya (peygamberler), evliya, asfiyanın (Allah’a yakın, seçkin zatların) hülâsası olan kalplerinin ve akıllarının müşahedat (gözlemleri) ve keşfiyat ve ilhamat ve istihracat (sonuç çıkarmaları) ile, yüzer icma (ittifak) ve yüzer tevatür (çok sayıda kişinin aktarması) kuvvetinde bir kat’iyetle (kesinlikle) senin vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu oluşuna) ve senin vahdaniyet (birliğine) ve ehadiyetine (tekliğine) şehadet edip, ihbar (haber) ediyorlar. Mu’cizat (mucizeler) ve keramat ve yakînî (kesin) bürhanlarıyla (delilleriyle) haberlerini ispat ediyorlar.

Evet kalplerde, perde-i gaybda (gayb perdesi ardında) ihtar (hatırlatan) edici bir zata bakan hiçbir hatırat-ı gaybiye (gaybi hatıra) ve ilham edici bir zata baktıran hiçbir ilhamat-ı sadıka (doğru ilham) ve hakkalyakîn (gerçeğin bizzat idraki) suretinde sıfât-ı kudsiye (kutsal sıfatları) ve esma-i hüsnanı (güzel isimleri) keşfeden hiçbir itikad-ı yakîne (kesin inanç) ve enbiya (peygamberler) ve evliyalarda bir Vâcibü’l-vücud’un (varlığı zorunlu olanın) envarını (nurlarını) aynelyakîn (gözle görürcesine idrak) ile müşahede (gözlemleyen) eden hiçbir nurani kalp ve asfiya (Allah’a yakın seçkin zatlar) ve sıddıkînde (doğruluğu tasdik edenlerde), bir Hâlık-ı külli şey’in (her şeyin yaratıcısının) âyât-ı vücubunu (varlığına işaret eden ayetlerini) ve berahin-i vahdetini (birliğinin delillerini) ilmelyakîn (ilmen kesin bilme) ile tasdik eden, ispat eden hiçbir münevver (aydınlanmış) akıl yoktur ki senin vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu oluşuna) ve sıfât-ı kudsiyene (kutsal sıfatlarına) ve senin vahdetine (birliğine) ve ehadiyetine (tekliğine) ve esma-i hüsnana (güzel isimlerine) şehadet etmesin, delâleti (işareti) bulunmasın ve işareti olmasın.

Ve bilhassa (özellikle) bütün enbiya (peygamberler) ve evliya ve asfiya (Allah’a yakın seçkin zatlar) ve sıddıkînin (doğruluğu tasdik edenlerin) imamı ve reisi ve hülâsası (özü) olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) ihbarını (haberini) tasdik eden hiçbir mu’cizat-ı bâhiresi (parlak mucizesi) ve hakkaniyetini (haklılığını) gösteren hiçbir hakikat-i âliyesi (yüce hakikati) ve bütün mukaddes ve hakikatli kitapların hülâsatü’l-hülâsası (özünün özü) olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (Beyanı mucize Kur’an’ın) hiçbir âyet-i tevhidiye-i kātıası (Allah’ın birliğini kesin olarak bildiren ayeti) ve mesail-i imaniyeden (iman meselelerinden) hiçbir mesele-i kudsiyesi (kutsal meselesi) yoktur ki senin vücub-u vücuduna (varlığının zorunlu oluşuna) ve kudsî sıfatlarına (kutsal sıfatlarına) ve senin vahdetine (birliğine) ve ehadiyetine (tekliğine) ve esma ve sıfâtına (isim ve sıfatlarına) şehadet etmesin ve delâleti (işareti) olmasın ve işareti bulunmasın.

Hem nasıl ki bütün o yüz binler muhbir-i sadıklar (doğru haber verenler), mu’cizatlarına (mucizelerine) ve keramatlarına ve hüccetlerine (delillerine) istinad ederek (dayanarak), senin varlığına ve birliğine şehadet ederler. Öyle de her şeye muhit (kuşatan) olan arş-ı a’zamın (en büyük arşın) külliyat-ı umûrunu (genel işlerini) idareden, tâ kalbin gayet gizli ve cüz’î (küçük) hatıratını (hatıralarını) ve arzularını ve dualarını bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden rububiyetinin (Rablık sıfatının) derece-i haşmetini (ihtişam derecesini) ve gözümüz önünde hadsiz (sınırsız) muhtelif (çeşitli) eşyayı birden icad (yaratabilen) eden hiçbir fiil, bir fiile; bir iş, bir işe mani (engel) olmadan, en büyük bir şeyi, en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini (büyüklük derecesini) icma (ittifak) ile ittifak ile ilan ve ihbar (haber) ve ispat ediyorlar.

Hem nasıl ki bu kâinatı, zîruha (ruh sahibine) hususan (özellikle) insana mükemmel bir saray hükmüne getiren ve cenneti ve saadet-i ebediyeyi (ebedî saadeti) cin ve inse (insana) ihzar (hazırlayan) eden ve en küçük bir zîhayatı (canlıyı) unutmayan ve en âciz (aciz) bir kalbin tatminine ve taltifine (memnun edilmesine) çalışan rahmetinin hadsiz genişliğini ve zerrattan (zerrelerden) tâ seyyarata (gezegenlere) kadar bütün enva-ı mahlukatı (mahlukat çeşitlerini) emirlerine itaat ettiren ve teshir (boyun eğdiren) ve tavzif (görevlendiren) eden hâkimiyetinin (hükmetme gücünün) nihayetsiz vüs’atini (sonsuz genişliğini) haber vererek, mu’cizat (mucizeler) ve hüccetleriyle (delilleriyle) ispat ederler. Öyle de kâinatı, eczaları (parçaları) adedince risaleler içinde bulunan bir kitab-ı kebir (büyük kitap) hükmüne getiren ve Levh-i Mahfuz’un defterleri olan İmam-ı Mübin (her şeyin açıkça yazıldığı asıl kitap) ve Kitab-ı Mübin’de (her şeyin açıkça kaydedildiği kitap) bütün mevcudatın (varlıkların) bütün sergüzeştlerini (maceralarını) kaydedip yazan ve umum (bütün) çekirdeklerde umum (bütün) ağaçlarının fihristlerini ve programlarını ve zîşuurun (şuurluların) başlarında bütün kuvve-i hâfızalarda (hafıza kuvvetlerinde), sahiplerinin tarihçe-i hayatlarını yanlışsız, muntazaman (düzenli bir şekilde) yazdıran ilminin her şeye ihatasına (kuşatmasına) ve her bir mevcuda (varlığa) çok hikmetleri takan, hattâ her bir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren ve her bir zîhayatta (canlıda) azaları, belki eczaları (parçaları) ve hüceyratları (hücreleri) adedince maslahatları (faydaları) takip eden hattâ insanın lisanını çok vazifeler ile tavzif (görevlendirmekle) etmekle beraber, taamların (yemeklerin) tatları adedince, zevkî olan mizancıklar (küçük ölçüler) ile teçhiz (donattıran) ettiren hikmet-i kudsiyenin (kutsal hikmetin) her bir şeye şümulüne (yayılmasına) hem bu dünyada numuneleri görülen celalî (haşmetli) ve cemalî (güzel) isimlerinin tecellileri (yansımaları), daha parlak bir surette ebedü’l-âbâdda (sonsuzlukta) devam edeceğine ve bu fâni (geçici) âlemde numuneleri müşahede (görülen) edilen ihsanatının (lütuflarının) daha şaşaalı (gösterişli) bir surette dâr-ı saadette (mutluluk yurdunda) istimrarına (devamlılığına) ve bekasına (kalıcılığına) ve bu dünyada onları gören müştakların (özleyenlerin) ebedde (ebediyette) dahi refakatlerine (arkadaşlıklarına) ve beraber bulunmalarına bi’l-icma (icma ile), bi’l-ittifak (ittifak ile) şehadet ve delâlet ve işaret ederler.

Hem yüzer mu’cizat-ı bâhiresine (parlak mucizelerine) ve âyât-ı kātıasına (kesin ayetlerine) istinaden (dayanarak), başta Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) ve Kur’an-ı Hakîm’in (Hikmetli Kur’an’ın) olarak, bütün ervah-ı neyyire (nurlu ruhlar) ashabı olan enbiyalar (peygamberler) ve kulûb-ü nuraniye (nurlu kalplerin) aktabı (kutupları) olan evliyalar ve ukûl-ü münevvere (aydınlanmış akılların) erbabı (sahipleri) olan asfiyalar (Allah’a yakın seçkin zatlar); bütün suhuf (sahifeler) ve kütüb-ü mukaddesede (kutsal kitaplarda), senin çok tekrar ile ettiğin vaadlerine ve tehditlerine istinaden (dayanarak) ve senin kudret ve rahmet ve inayet (lütuf) ve hikmet ve celal ve cemalin gibi kudsî sıfatlarına ve şe’nlerine (işlerine) ve izzet-i celaline (celalinin izzetine) ve saltanat-ı rububiyetine (Rablık saltanatına) itimaden (güvenerek) ve keşfiyat ve müşahedat (gözlemler) ve ilmelyakîn (ilmen kesin bilme) itikadlarıyla (inançlarıyla), saadet-i ebediyeyi (ebedî saadeti) cin ve inse (insana) müjdeliyorlar. Ve ehl-i dalalet (sapkınlık ehli) için cehennem bulunduğunu haber verip ilan ediyorlar ve iman edip şehadet ediyorlar.

Ey Kadîr-i Hakîm (Sonsuz kudret sahibi ve hikmet sahibi)! Ey Rahman-ı Rahîm (Rahman ve Rahîm olan)! Ey Sadıku’l-Va’di’l-Kerîm (Sözünde duran, cömert)! Ey izzet ve azamet ve celal sahibi Kahhar-ı Zülcelal (izzet, azamet ve celal sahibi, her şeye hükmeden)!

Bu kadar sadık dostlarını ve bu kadar vaadlerini ve bu kadar sıfât (sıfatlar) ve şuunatını (işlerini) tekzip edip (yalanlayıp), saltanat-ı rububiyetinin (Rablık saltanatının) kat’î (kesin) mukteziyatını (gereklerini) ve sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itaatle kendilerini sana sevdiren hadsiz (sınırsız) makbul ibadının (kullarının) hadsiz dualarını ve davalarını reddederek, küfür ve isyan ile ve seni vaadinde tekzip etmekle (yalanlamakla), senin azamet-i kibriyana (ululuğunun azametine) dokunan ve izzet-i celaline (celalinin izzetine) dokunduran ve uluhiyetinin (ilahlığının) haysiyetine ilişen ve şefkat-i rububiyetini (Rablık şefkatini) müteessir (etkileyen) eden ehl-i dalalet (sapkınlık ehli) ve ehl-i küfrü, haşrin (dirilişin) inkârında tasdik etmekten yüz bin derece mukaddessin (kutsalsın) ve hadsiz derece münezzeh (noksanlardan uzak) ve âlîsin (yücesin)!

Böyle nihayetsiz (sonsuz) bir zulümden, bir çirkinlikten, senin nihayetsiz adaletini ve cemalini (güzelliğini) ve rahmetini takdis ediyorum! سُبْحَانَهُ وَ تَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبٖيرًا âyetini, vücudumun bütün zerratı (atomları) adedince söylemek istiyorum!

Okunuşu: Sübhânehu ve teâlâ ammâ yekûlûne ulüvven kebîrâ.

Meali: “Onlar ne söylerlerse söylesinler, Allah bunlardan münezzehtir (uzaktır), şanı yücedir, çok büyüktür.” (İsra Sûresi, 17:43)

Belki senin o sadık elçilerin ve o doğru dellâl-ı saltanatın (saltanatın tellalı) hakkalyakîn (gerçeğin bizzat idraki), aynelyakîn (gözle görürcesine idrak), ilmelyakîn (ilmen kesin bilme) suretinde senin uhrevî (ahirete ait) rahmet hazinelerine ve âlem-i bekada (ebediyet alemindeki) ihsanatının (lütuflarının) definelerine (hazinelerine) ve dâr-ı saadette (mutluluk yurdunda) tamamıyla zuhur (ortaya çıkan) eden güzel isimlerinin hârika (harika) güzel cilvelerine (yansımalarına) şehadet, işaret, beşaret (müjde) ederler. Ve bütün hakikatlerin mercii (dayanağı) ve güneşi ve hâmisi (koruyucusu) olan “Hak” isminin en büyük bir şuâı (ışığı), bu hakikat-i ekber-i haşriye (haşrin en büyük hakikati) olduğunu iman ederek, senin ibadına (kullarına) ders veriyorlar.

Ey Rabbü’l-enbiya (peygamberlerin Rabbi) ve’s-sıddıkîn (sıddıkların Rabbi)!

Bütün onlar; senin mülkünde, senin emrin ve kudretin ile senin irade ve tedbirin (düzenlemen) ile senin ilmin ve hikmetin ile musahhar (boyun eğdirilmiş) ve muvazzaftırlar (görevlendirilmişlerdir). Takdis (noksan sıfatlardan tenzih), tekbir (yüceltme), tahmid (hamd), tehlil (Allah’tan başka ilah olmadığına inanma) ile küre-i arzı (yeryüzü küresini) bir zikirhane-i a’zam (büyük bir zikirhane), bu kâinatı bir mescid-i ekber (büyük bir mescit) hükmünde göstermişler.

Yâ Rabbî ve yâ Rabbe’s-semavati ve’l-aradîn (Ey göklerin ve yerlerin Rabbi)! Yâ Hâlıkî (Ey benim yaratıcım) ve yâ Hâlık-ı külli şey (Ey her şeyin yaratıcısı)!

Gökleri yıldızlarıyla, zemini (yeryüzünü) müştemilatıyla (içindekilerle) ve bütün mahlukatı (yaratıkları) bütün keyfiyatıyla (nitelikleriyle) teshir (boyun eğdiren) eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin (hükmetme gücünün) ve rahmetinin hakkı için nefsimi bana musahhar (boyun eğdirilmiş) eyle! Ve matlubumu (istediğimi) bana musahhar kıl! Kur’an’a ve imana hizmet için insanların kalplerini Risale-i Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvanıma (kardeşlerime) iman-ı kâmil (tam iman) ve hüsn-ü hâtime (güzel bir son) ver. Hazret-i Musa aleyhisselâma (Allah’ın selamı üzerine olsun) denizi ve Hazret-i İbrahim aleyhisselâma (Allah’ın selamı üzerine olsun) ateşi ve Hazret-i Davud aleyhisselâma (Allah’ın selamı üzerine olsun) dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman aleyhisselâma (Allah’ın selamı üzerine olsun) cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâma (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) şems (güneş) ve kameri (ayı) teshir (boyun eğdirdiğin) ettiğin gibi Risale-i Nur’a kalpleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve cehennem ateşinden muhafaza eyle (koru) ve cennetü’l-firdevste (cennetin en yüce makamında) mesud (mutlu) kıl, âmin âmin âmin!

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm.

Meali: “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.” (Bakara Sûresi, 2:32)

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Okunuşu: Ve âhiru da’vâhüm enilhamdü lillâhi Rabbil âlemîn.

Meali: “Onların son duası ise şudur: Hamd (övgü ve şükür), Âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.” (Yunus Sûresi, 10:10)

Kur’an’dan ve münâcat-ı Nebeviye (Peygamberî yakarış) olan Cevşenü’l-Kebir’den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye (tefekkür ibadeti) olarak, Rabb-i Rahîm’imin (Rahman ve Rahim olan Rabbimin) dergâhına arz etmekte (sunmakta) kusur etmişsem, kusurumun affı için Kur’an’ı ve Cevşenü’l-Kebir’i şefaatçi (şefaatçi kılarak) ederek rahmetinden affımı niyaz ediyorum.

Said Nursî

Risale-i Nur Külliyatından

Üçüncü Şuâ

Mukaddime

Bu Sekizinci Hüccet-i İmaniye, vücub-u vücuda ve vahdaniyete delâlet ettiği gibi hem delail-i kat’iye ile rububiyetin ihatasına ve kudretinin azametine delâlet eder. Hem hâkimiyetinin ihatasına ve rahmetinin şümulüne dahi delâlet ve ispat eder. Hem kâinatın bütün eczasına hikmetinin ihatasını ve ilminin şümulünü ispat eder.

Elhasıl, bu Sekizinci Hüccet-i İmaniye’nin her bir mukaddimesinin sekiz neticesi var. Sekiz mukaddimelerin her birinde, sekiz neticeyi delilleriyle ispat eder ki bu cihette bu Sekizinci Hüccet-i İmaniye’de yüksek meziyetler vardır.

Said Nursî

*

Münâcat

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اِنَّ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖى تَجْرٖى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖيهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْرٖيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Yâ İlahî ve yâ Rabbî!

Ben, imanın gözüyle ve Kur’an’ın talimiyle ve nuruyla ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın dersiyle ve ism-i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki: Semavatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki böyle intizamıyla senin mevcudiyetine işaret ve delâlet etmesin.

Ve hiçbir ecram-ı semaviye yoktur ki sükûtuyla, gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, senin rububiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın.

Ve hiçbir yıldız yoktur ki mevzun hilkatiyle, muntazam vaziyetiyle ve nurani tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümaselet ve müşabehet sikkesiyle senin haşmet-i uluhiyetine ve vahdaniyetine işaret ve şehadette bulunmasın.

Ve on iki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki hikmetli hareketiyle ve itaatli musahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücub-u vücuduna şehadet ve saltanat-ı uluhiyetine işaret etmesin!

Evet, gökler sekeneleriyle, her biri tek başıyla şehadet ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla derece-i bedahette –ey zemin ve gökleri yaratan yaratıcı!– senin vücub-u vücuduna öyle zahir şehadet –ve ey zerratı, muntazam mürekkebatıyla tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyare yıldızları manzum peykleriyle döndüren, emrine itaat ettiren!– senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehadet ederler ki göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurani bürhanlar ve parlak deliller o şehadeti tasdik ederler.

Hem bu safi, temiz, güzel gökler; fevkalâde büyük ve fevkalâde süratli ecramıyla muntazam bir ordu ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle, senin rububiyetinin haşmetine ve her şeyi icad eden kudretinin azametine zahir delâlet ve hadsiz semavatı ihata eden hâkimiyetinin ve her bir zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işaret ve bütün mahlukat-ı semaviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin her şeye ihatasına ve hikmetinin her işe şümulüne şüphesiz şehadet ederler. Ve o şehadet ve delâlet o kadar zahirdir ki güya yıldızlar, şahit olan göklerin şehadet kelimeleri ve tecessüm etmiş nurani delilleridirler.

Hem semavat meydanında, denizinde, fezasındaki yıldızlar ise mutî neferler, muntazam sefineler, hârika tayyareler, acayip lambalar gibi vaziyetiyle, senin saltanat-ı uluhiyetinin şaşaasını gösteriyorlar.

Ve o ordunun efradından bir yıldız olan güneşimizin seyyarelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delâlet ve ihtarıyla, güneşin sair arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz değiller belki bâki olan âlemlerin güneşleridirler.

Ey Vâcibü’l-vücud! Ey Vâhid-i Ehad!

Bu hârika yıldızlar, bu acib güneşler, aylar; senin mülkünde, senin semavatında, senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve senin idare ve tedbirin ile teshir ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün o ecram-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden bir tek Hâlık’a tesbih ederler, tekbir ederler; lisan-ı hal ile “Sübhanallah, Allahu ekber” derler.

Ben dahi onların bütün tesbihatıyla, seni takdis ederim ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelal!

*

Ey Kādir-i Mutlak!

Kur’an-ı Hakîm’inin dersiyle ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın talimiyle anladım: Nasıl ki gökler, yıldızlar, senin mevcudiyetine ve vahdetine şehadet ederler. Öyle de cevv-i sema bulutlarıyla ve şimşekleri ve ra’dları ve rüzgârları ve yağmurlarıyla, senin vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ederler.

Evet camid, şuursuz bulut, âb-ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların imdadına göndermesi ancak senin rahmetin ve hikmetin iledir; karışık tesadüf karışamaz.

Hem elektriğin en büyüğü bulunan ve fevaid-i tenviriyesine işaret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise senin fezadaki kudretini güzelce tenvir eder.

Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezayı konuşturan ve tesbihatının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra’dat dahi lisan-ı kāl ile konuşarak seni takdis edip, rububiyetine şehadet eder.

Hem zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek, nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi cevvi, âdeta bir hikmete binaen “levh-i mahv ve ispat” ve “yazar, ifade eder, sonra bozar tahtası” suretine çevirmekle, senin faaliyet-i kudretine işaret ve senin vücuduna şehadet ettiği gibi senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi mevzun, muntazam katreleri kelimeleriyle, senin vüs’at-i rahmetine ve geniş şefkatine şehadet eder.

Ey Mutasarrıf-ı Faal ve ey Feyyaz-ı Müteâl!

Senin vücub-u vücuduna şehadet eden bulut, berk, ra’d, rüzgâr, yağmur birer birer şehadet ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla, keyfiyetçe birbirinden uzak, mahiyetçe birbirine muhalif olmakla beraber; birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek haysiyetiyle, senin vahdetine ve birliğine gayet kuvvetli işaret ederler.

Hem koca fezayı mahşer-i acayip yapan ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan rububiyetinin haşmetine ve o geniş cevvi, yazar değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemin bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve her bir şeye şümulüne şehadet ettikleri gibi, umum zemine ve bütün mahlukatına cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve her şeye yetişmelerine delâlet eder.

Hem fezadaki hava, o kadar hakîmane vazifelerde istihdam ve bulut ve yağmur, o kadar alîmane faydalarda istimal olunur ki her şeye ihata eden bir ilim ve her şeye şâmil bir hikmet olmazsa o istimal, o istihdam olamaz.

Ey Fa’alün limâ yürîd!

Cevv-i fezadaki faaliyetinle her vakit bir numune-i haşir ve kıyamet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillü şuunatta bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuunat-ı sermediyeyi gösterecek işaretini veriyor.

Ey Kadîr-i Zülcelal!

Cevv-i fezadaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra’d; senin mülkünde, senin emrin ve havlin ile senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazifedardırlar. Mahiyetçe birbirinden uzak olan bu feza mahlukatı, gayet süratli ve âni emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek, rahmetini medh ü sena ederler.

*

Ey arz ve semavatın Hâlık-ı Zülcelali!

Senin Kur’an-ı Hakîm’inin talimiyle ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın dersiyle iman ettim ve bildim ki: Nasıl semavat yıldızlarıyla ve cevv-i feza müştemilatıyla senin vücub-u vücuduna ve senin birliğine ve vahdetine şehadet ediyorlar. Öyle de arz bütün mahlukatıyla ve ahvaliyle senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatı adedince şehadetler ve işaretler eder.

Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül cüz’î olsun, küllî olsun yoktur ki intizamıyla, senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin.

Hem hiçbir hayvan yoktur ki zafiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmane rızkıyla ve yaşamasına lüzumu bulunan cihazatın hakîmane verilmesiyle, senin varlığına ve birliğine şehadeti olmasın.

Hem her baharda gözümüz önünde icad edilen nebatat ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki sanat-ı acibesiyle ve latîf ziynetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzuniyetiyle seni bildirmesin.

Ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin hârikaları ve mu’cizeleri; mahdud ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden; yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i farikalı olarak yaratılışları, Sâni’-i Hakîm’lerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehadettir ki ziyanın güneşe şehadetinden daha kuvvetli ve parlaktır.

Hem hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki şuursuzluklarıyla beraber, şuurkârane, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istila edici, intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, senin birliğine ve varlığına şehadeti bulunmasın.

Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Fettah-ı Allâm! Ey Fa’al-i Hallak!

Nasıl arz, bütün sekenesiyle Hâlık’ının Vâcibü’l-vücud olduğuna şehadet eder. Öyle de senin –Ey Vâhid-i Ehad! Ey Hannan-ı Mennan! Ey Vehhab-ı Rezzak!– vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rububiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedahet derecesinde senin vahdetine ve ehadiyetine şehadet, belki mevcudat adedince şehadetler eder.

Hem nasıl zemin bir ordugâh, bir meşher, bir talimgâh vaziyetiyle ve nebatat ve hayvanat fırkalarında bulunan dört yüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihazatları muntazaman verilmesiyle, senin rububiyetinin haşmetine ve kudretinin her şeye yetişmesine delâlet eder. Öyle de hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıklarını, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan, rahîmane, kerîmane verilmesi ve hadsiz o efradın kemal-i musahhariyetle evamir-i Rabbaniyeye itaatleri, rahmetinin her şeye şümulünü ve hâkimiyetinin her şeye ihatasını gösteriyor.

Hem zeminde değişmekte bulunan mahlukat kafilelerinin sevk ve idareleri, mevt ve hayat münavebeleri ve hayvan ve nebatatın idare ve tedbirleri dahi her şeye taalluk eden bir ilim ile ve her şeyde hükmeden nihayetsiz bir hikmetle olabilmesi, senin ihata-i ilmine ve hikmetine delâlet eder.

Hem zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi istidat ve manevî cihazat ile teçhiz edilen ve zemin mevcudatına tasarruf eden insan için bu talimgâh-ı dünyada ve bu muvakkat ordugâh-ı zeminde ve bu muvakkat meşherde; bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihayetsiz tecelliyat-ı rububiyet, bu hadsiz hitabat-ı Sübhaniye ve bu gayetsiz ihsanat-ı İlahiye, elbette ve herhalde bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belalı ve fâni dünyaya sığışmaz. Belki ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâki bir dâr-ı saadet için olabildiği cihetinden, âlem-i bekada bulunan ihsanat-ı uhreviyeye işaret, belki şehadet eder.

Ey Hâlık-ı külli şey!

Zeminin bütün mahlukatı, senin mülkünde, senin arzında, senin havl ve kuvvetinle ve senin kudretin ve iradetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve musahhardırlar. Ve zemin yüzünde faaliyeti müşahede edilen bir rububiyet, öyle ihata ve şümul gösteriyor. Ve onun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır. Ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki tecezzi kabul etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir rububiyet olduğunu bildiriyor.

Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisan-ı kalden daha zahir hadsiz lisanlarla Hâlık’ını takdis ve tesbih ve nihayetsiz nimetlerinin lisan-ı halleriyle Rezzak-ı Zülcelal’inin hamd ve medh ü senasını ediyorlar.

Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından istitar etmiş olan Zat-ı Akdes!

Zeminin bütün takdisat ve tesbihatıyla seni kusurdan, aczden, şerikten takdis ve bütün tahmidat ve senalarıyla sana hamd ve şükrederim.

*

Ey Rabbü’l-berri ve’l-bahr!

Kur’an’ın dersiyle ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmının talimiyle anladım ki: Nasıl gökler ve feza ve zemin senin birliğine ve varlığına şehadet ederler. Öyle de bahirler, nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, senin vücub-u vücuduna ve vahdetine bedahet derecesinde şehadet ederler.

Evet, bu dünyamızın menba-ı acayip buhar kazanları hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcud, hattâ hiçbir katre su yoktur ki vücuduyla, intizamıyla, menfaatiyle ve vaziyetiyle Hâlık’ını bildirmesin.

Ve basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir surette verilen garib mahluklardan ve hilkatleri gayet muntazam hayvanat-ı bahriyeden, hususan bir tanesi, bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki hilkatiyle ve vazifesiyle ve idare ve iaşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle yaratanına işaret ve Rezzak’ına şehadet etmesin.

Hem denizde kıymettar, hâsiyetli, ziynetli cevherlerden hiçbirisi yoktur ki güzel hilkatiyle ve cazibedar fıtratıyla ve menfaatli hâsiyetiyle seni tanımasın, bildirmesin.

Evet, onlar birer birer şehadet ettikleri gibi; heyet-i mecmuasıyla, beraberlik ve birbiri içinde karışmak ve sikke-i hilkatte birlik ve icadca gayet kolay ve efradca gayet çokluk noktalarından, senin vahdetine şehadet ettikleri gibi; arzı, toprağıyla beraber bu küre-i arzı kuşatan muhit denizlerini muallakta durdurmak ve dökmeden, dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek ve toprağı istila ettirmemek ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi ve muntazam hayvanatını ve cevherlerini halk etmek ve erzak ve sair umûrlarını küllî ve tam bir surette idare etmek ve tedbirlerini görmek ve yüzünde bulunmak lâzım gelen hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından, senin varlığına ve Vâcibü’l-vücud olduğuna mevcudatı adedince işaretler ederek şehadet eder.

Ve senin saltanat-ı rububiyetinin haşmetine ve her şeye muhit olan kudretinin azametine pek zahir delâlet ettikleri gibi göklerin fevkindeki gayet büyük ve muntazam yıldızlardan, tâ denizlerin dibinde bulunan gayet küçücük ve intizamla iaşe edilen balıklara kadar her şeye yetişen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delâlet ve intizamatıyla ve faydalarıyla ve hikmetleriyle ve mizan ve mevzuniyetleriyle, senin her şeye muhit ilmine ve her şeye şâmil hikmetine işaret ederler.

Ve senin, bu misafirhane-i dünyada, yolcular için böyle rahmet havuzların bulunması ve insanın seyr ü seyahatine ve gemisine ve istifadesine musahhar olması işaret eder ki yolda yapılmış bir handa, bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden zat, elbette makarr-ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki bunlar onların fâni ve küçük numuneleridirler.

İşte denizlerin böyle gayet hârika bir tarzda arzın etrafında vaziyet-i acibesiyle bulunması ve denizlerin mahlukatı dahi gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedahe gösterir ki yalnız senin kuvvetin ve kudretin ile ve senin irade ve tedbirin ile senin mülkünde, senin emrine musahhardırlar. Ve lisan-ı halleriyle Hâlık’ını takdis edip “Allahu ekber” derler.

*

Ey dağları zemin sefinesine hazineli direkler yapan Kadîr-i Zülcelal!

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın talimiyle ve Kur’an-ı Hakîm’inin dersiyle anladım ki nasıl denizler acayipleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. Öyle de dağlar dahi zelzele tesiratından zeminin sükûnetine ve içindeki dâhilî inkılabat fırtınalarından sükûtuna ve denizlerin istilasından kurtulmasına ve havanın gazat-ı muzırradan tasfiyesine ve suyun muhafaza ve iddiharlarına ve zîhayatlara lâzım olan madenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.

Evet, dağlardaki taşların envaından ve muhtelif hastalıklara ilaç olan maddelerin aksamından ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım ve çok mütenevvi olan madeniyatın ecnasından ve dağları, sahraları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebatatın esnafından hiçbirisi yoktur ki tesadüfe havalesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamıyla, hüsn-ü hilkatiyle, faydalarıyla hususan madeniyatın tuz, limon tuzu, sulfato ve şap gibi sureten birbirine benzemekle beraber, tatlarının şiddet-i muhalefetiyle ve bilhassa nebatatın basit bir topraktan çeşit çeşit envalarıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm, nihayetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni’in vücub-u vücuduna bedahetle şehadet ettikleri gibi heyet-i mecmuasındaki vahdet-i idare ve vahdet-i tedbir ve menşe ve mesken ve hilkat ve sanatça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından, o Sâni’in vahdetine ve ehadiyetine şehadet ederler.

Hem nasıl ki dağların yüzünde ve karnındaki masnûlar, zeminin her tarafında, her bir nevi aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gayet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir iş bir işe mani olmadan, sair neviler ile beraber karışık iken, karıştırmaksızın icadları; Senin rububiyetinin haşmetine ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametine delâlet eder.

Öyle de zeminin yüzündeki bütün zîhayat mahlukların hadsiz hâcetlerini, hattâ mütenevvi hastalıklarını, hattâ muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihalarını tatmin edecek bir surette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcar ve nebatat ve madeniyatla doldurmak ve muhtaçlara teshir etmek cihetiyle, senin rahmetinin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetinin nihayetsiz vüs’atine delâlet ve toprak tabakatı içinde, gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu halde; bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizamla, hâcetlere göre ihzar edilmeleriyle, senin her şeye taalluk eden ilminin ihatasına ve her bir şeyi tanzim eden hikmetinin bütün eşyaya şümulüne ve ilaçların ihzaratı ve madenî maddelerin iddiharatıyla rububiyetinin rahîmane ve kerîmane olan tedabirinin mehasinine ve inayetinin ihtiyatlı letaifine pek zahir bir surette işaret ve delâlet ederler.

Hem bu dünya hanında misafir yolcular için koca dağları levazımatlarına ve istikbaldeki ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat deposu ve cihazat ambarı ve hayata lüzumlu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde işaret, belki delâlet, belki şehadet eder ki bu kadar Kerîm ve misafirperver ve bu kadar Hakîm ve şefkat-perver ve bu kadar Kadîr ve rububiyet-perver bir Sâni’in, elbette ve herhalde, çok sevdiği o misafirleri için ebedî bir âlemde, ebedî ihsanatının ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazifeyi görürler.

Ey Kādir-i külli şey!

Dağlar ve içindeki mahluklar senin mülkünde ve senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve müddehardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshir eden Hâlık’ını takdis ve tesbih ederler.

*

Ey Hâlık-ı Rahman! Ve ey Rabb-i Rahîm!

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın talimiyle ve Kur’an-ı Hakîm’inin dersiyle anladım: Nasıl ki sema ve feza ve arz ve deniz ve dağ, müştemilat ve mahluklarıyla beraber seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. Öyle de zemindeki bütün ağaç ve nebatat, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle, seni bedahet derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar.

Ve umum eşcarın ve nebatatın cezbedarane hareket-i zikriyede bulunan yapraklarından ve ziynetleriyle Sâni’inin isimlerini tavsif ve tarif eden çiçeklerinden ve letafet ve cilve-i merhametinden tebessüm eden meyvelerinden her birisi, tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan hârika sanat içindeki nizam ve nizam içindeki mizan ve mizan içindeki ziynet ve ziynet içindeki nakışlar ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlarıyla, nihayetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni’in vücub-u vücuduna bedahet derecesinde şehadet ettikleri gibi heyet-i mecmuasıyla, bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik ve sikke-i hilkatte müşabehet ve tedbir ve idarede münasebet ve onlara taalluk eden icad fiilleri ve Rabbanî isimlerde muvafakat ve o yüz bin envaın hadsiz efradlarını birbiri içinde şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalarıyla, o Vâcibü’l-vücud Sâni’in bilbedahe vahdetine ve ehadiyetine dahi şehadet ederler.

Hem nasıl ki onlar senin vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ediyorlar. Öyle de rûy-i zeminde dört yüz bin milletlerden teşekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efradın yüz binler tarzda iaşe ve idareleri; şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, senin rububiyetinin vahdaniyetteki haşmetine ve bir baharı, bir çiçek kadar kolay icad eden kudretinin azametine ve her şeye taallukuna delâlet ettikleri gibi; koca zeminin her tarafında, hadsiz hayvanatına ve insanlara, hadsiz taamların çeşit çeşit aksamını ihzar eden rahmetinin hadsiz genişliğine ve o hadsiz işler ve in’amlar ve idareler ve iaşeler ve icraatlar kemal-i intizamla cereyanları ve her şey, hattâ zerreler o emirlere ve icraata itaat ve musahhariyetleriyle, hâkimiyetinin hadsiz vüs’atine kat’î delâlet etmekle beraber o ağaçların ve nebatların ve her bir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi her birisinin her bir şeyini, her bir işini bilerek, görerek; faydalara, maslahatlara, hikmetlere göre yapılmakla, senin ilminin her şeye ihatasına ve hikmetinin her şeye şümulüne pek zahir bir surette delâlet ve hadsiz parmaklarıyla işaret ederler. Ve senin gayet kemaldeki cemal-i sanatına ve nihayet cemaldeki kemal-i nimetine hadsiz dilleriyle sena ve medhederler.

Hem bu muvakkat handa ve fâni misafirhanede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcar ve nebatatın elleriyle, bu kadar kıymettar ihsanlar ve nimetler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar işaret belki şehadet eder ki:

Misafirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zat-ı Rahîm, bütün ettiği masrafı ve ihsanı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yani bütün mahlukat tarafından “Bize tattırdı fakat yedirmeden bizi idam etti.” dememek ve dedirmemek ve saltanat-ı uluhiyetini ıskat etmemek ve nihayetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müştak dostlarını mahrumiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her halde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî cennetlerinde, ebedî ve cennete lâyık bir surette meyvedar eşcar ve çiçekli nebatlar ihzar etmiştir. Buradakiler ise müşterilere göstermek için numunelerdir.

Hem ağaçlar ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni takdis ve tesbih ve tahmid ettikleri gibi o kelimelerden her birisi dahi ayrıca seni takdis eder. Hususan meyvelerin bedî’ bir surette, etleri çok muhtelif, sanatları çok acib, çekirdekleri çok hârika olarak yapılarak o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebatların başlarına koyarak zîhayat misafirlerine göndermek cihetinde, lisan-ı hal olan tesbihatları, zuhurca lisan-ı kāl derecesine çıkar. Bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irade ve ihsanatınla, senin rahmet ve hikmetinle musahhardırlar ve senin her bir emrine mutîdirler.

Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey kibriya-yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni’-i Hakîm ve Hâlık-ı Rahîm!

Bütün eşcar ve nebatatın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle; seni kusurdan, aczden, şerikten takdis ederek hamd ü sena ederim.

*

Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Müdebbir-i Hakîm! Ey Mürebbi-i Rahîm!

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın talimiyle ve Kur’an-ı Hakîm’in dersiyle anladım ve iman ettim ki nasıl nebatat ve eşcar seni tanıyorlar, senin sıfât-ı kudsiyeni ve esma-i hüsnanı bildiriyorlar. Öyle de zîhayatlardan ruhlu kısmı olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki cisminde gayet muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî azalarıyla ve bedeninde gayet ince bir nizam ve gayet hassas bir mizan ve gayet mühim faydalar ile yerleştirilen âlât ve duygularıyla ve cesedinde gayet sanatlı bir yapılış ve gayet hikmetli bir tefriş ve gayet dikkatli bir muvazene içinde konulan cihazat-ı bedeniyesiyle, senin vücub-u vücuduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehadet etmesin.

Çünkü bu kadar basîrane nazik sanat ve şuurkârane ince hikmet ve müdebbirane tam muvazeneye, elbette kör kuvvet ve şuursuz tabiat ve serseri tesadüf karışamazlar ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise yüz derece muhal içinde muhaldir. Çünkü o halde her bir zerresi; her bir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar olduğu her şeyini bilecek, görecek, yapabilecek âdeta ilah gibi ihatalı bir ilmi ve kudreti bulunacak. Sonra teşkil-i ceset ona havale edilir ve “Kendi kendine oluyor.” denilebilir.

Ve heyet-i mecmuasındaki vahdet-i tedbir ve vahdet-i idare ve vahdet-i neviye ve vahdet-i cinsiye ve umumun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifak cihetinde müşahede edilen sikke-i fıtratta birlik ve her bir nev’in efradı simalarında görülen sikke-i hikmette ittihat ve iaşede ve icadda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki senin vahdetine kat’î şehadette bulunmasın. Ve her bir ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde senin ehadiyetine işareti olmasın.

Hem nasıl ki insan ile beraber hayvanatın, zeminin bütün yüzünde yayılan yüz bin envaı, muntazam bir ordu gibi teçhiz ve talimat ve itaat ve musahhariyetle ve en küçükten tâ en büyüğe kadar, rububiyetin emirleri intizamla cereyanlarıyla o rububiyetinin derece-i haşmetine ve gayet çoklukla beraber gayet kıymetli ve gayet mükemmel olmakla beraber gayet çabuk yapılmaları ve gayet sanatlı olmakla beraber gayet kolay yapılışlarıyla, kudretinin derece-i azametine delâlet ettikleri gibi; şarktan garba, şimalden cenuba kadar yayılan mikroptan tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten tâ en büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetinin hadsiz vüs’atine ve her biri emirber nefer gibi vazife-i fıtriyesini yapmak ve zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde terhis edilenler yerinde yeniden taht-ı silaha alınmış bir orduya ordugâh olmak cihetiyle, hâkimiyetinin nihayetsiz genişliğine kat’î delâlet ederler.

Hem nasıl ki hayvanattan her birisi, kâinatın bir küçük nüshası ve bir misal-i musağğarı hükmünde gayet derin bir ilim ve gayet dakik bir hikmetle, karışık eczaları karıştırmayarak ve bütün hayvanların ayrı ayrı suretlerini şaşırmayarak, hatasız, sehivsiz, noksansız yapılmalarıyla, ilminin her şeye ihatasına ve hikmetinin her şeye şümulüne, adetlerince işaretler ederler.

Öyle de her biri birer mu’cize-i sanat ve birer hârika-i hikmet olacak kadar sanatlı ve güzel yapılmasıyla, çok sevdiğin ve teşhirini istediğin sanat-ı Rabbaniyenin kemal-i hüsnüne ve gayet derecede güzelliğine işaret ve her birisi, hususan yavrular, gayet nazdar, nâzenin bir surette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, senin inayetinin gayet şirin cemaline hadsiz işaretler ederler.

Ey Rahmanu’r-Rahîm! Ey Sadıku’l-Va’di’l-Emin! Ey Mâlik-i Yevmi’d-din!

Senin Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmının talimiyle ve Kur’an-ı Hakîm’inin irşadıyla anladım ki: Madem kâinatın en müntehab neticesi hayattır. Ve hayatın en müntehab hülâsası ruhtur. Ve zîruhun en müntehab kısmı zîşuurdur. Ve zîşuurun en câmii insandır. Ve bütün kâinat ise hayata musahhardır ve onun için çalışıyor. Ve zîhayatlar, zîruhlara musahhardır, onlar için dünyaya gönderiliyorlar. Ve zîruhlar, insanlara musahhardır, onlara yardım ediyorlar. Ve insanlar fıtraten Hâlık’ını pek ciddi severler ve Hâlık’ları onları hem sever hem kendini onlara her bir vesile ile sevdirir. Ve insanın istidadı ve cihazat-ı maneviyesi, başka bir bâki âleme ve ebedî bir hayata bakıyor. Ve insanın kalbi ve şuuru, bütün kuvvetiyle beka istiyor. Ve lisanı, hadsiz dualarıyla beka için Hâlık’ına yalvarıyor.

Elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratılmış iken, ebedî bir adâvetle gücendirmek olamaz ve kabil değildir. Belki başka bir ebedî âlemde mesudane yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir. Ve insana tecelli eden isimlerin, bu fâni ve kısa hayattaki cilveleriyle âlem-i bekada onların âyinesi olan insanların, ebedî cilvelerine mazhar olacaklarına işaret ederler.

Evet, ebedînin sadık dostu, ebedî olacak. Ve bâkinin âyine-i zîşuuru, bâki olmak lâzım gelir.

Hayvanların ruhları bâki kalacağı ve Hüdhüd-ü Süleymanî (as) ve Neml’i; ve Naka-i Salih (as) ve Kelb-i Ashab-ı Kehf gibi bazı efrad-ı mahsusa hem ruhu hem cesediyle bâki âleme gideceği ve her bir nev’in ara sıra istimal için bir tek cesedi bulunacağı rivayat-ı sahihadan anlaşılmakla beraber; hikmet ve hakikat hem rahmet ve rububiyet öyle iktiza ediyorlar.

Ey Kādir-i Kayyum!

Bütün zîhayat, zîruh, zîşuur; senin mülkünde, yalnız senin kuvvet ve kudretinle ve ancak senin irade ve tedbirinle ve rahmet ve hikmetinle, rububiyetinin emirlerine teshir ve fıtrî vazifelerle tavzif edilmişler. Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve galebesi için değil belki fıtraten zaafı ve aczi için rahmet tarafından ona musahhar olmuşlar. Ve lisan-ı hal ve lisan-ı kāl ile Sâni’lerini ve Mabud’larını kusurdan, şerikten takdis ve nimetlerine şükür ve hamdederek, her biri ibadet-i mahsusasını yapıyorlar.

Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından perdelenmiş olan Zat-ı Akdes!

Bütün zîruhların tesbihatıyla, seni takdis etmek niyet edip سُبْحَانَكَ يَا مَنْ جَعَلَ مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَىْءٍ حَىٍّ diyorum.

*

Yâ Rabbe’l-âlemîn! Yâ İlahe’l-evvelîne ve’l-âhirîn! Yâ Rabbe’s-semavati ve’l-aradîn!

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın talimiyle ve Kur’an-ı Hakîm’in dersiyle anladım ve iman ettim ki: Nasıl sema, feza, arz, berr ve bahir, şecer, nebat, hayvan; efradıyla, eczasıyla, zerratıyla seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehadet ve delâlet ve işaret ediyorlar. Öyle de kâinatın hülâsası olan zîhayat ve zîhayatın hülâsası olan insan ve insanın hülâsası olan enbiya, evliya, asfiyanın hülâsası olan kalplerinin ve akıllarının müşahedat ve keşfiyat ve ilhamat ve istihracat ile, yüzer icma ve yüzer tevatür kuvvetinde bir kat’iyetle senin vücub-u vücuduna ve senin vahdaniyet ve ehadiyetine şehadet edip, ihbar ediyorlar. Mu’cizat ve keramat ve yakînî bürhanlarıyla haberlerini ispat ediyorlar.

Evet kalplerde, perde-i gaybda ihtar edici bir zata bakan hiçbir hatırat-ı gaybiye ve ilham edici bir zata baktıran hiçbir ilhamat-ı sadıka ve hakkalyakîn suretinde sıfât-ı kudsiye ve esma-i hüsnanı keşfeden hiçbir itikad-ı yakîne ve enbiya ve evliyada bir Vâcibü’l-vücud’un envarını aynelyakîn ile müşahede eden hiçbir nurani kalp ve asfiya ve sıddıkînde, bir Hâlık-ı külli şey’in âyât-ı vücubunu ve berahin-i vahdetini ilmelyakîn ile tasdik eden, ispat eden hiçbir münevver akıl yoktur ki senin vücub-u vücuduna ve sıfât-ı kudsiyene ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esma-i hüsnana şehadet etmesin, delâleti bulunmasın ve işareti olmasın.

Ve bilhassa bütün enbiya ve evliya ve asfiya ve sıddıkînin imamı ve reisi ve hülâsası olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın ihbarını tasdik eden hiçbir mu’cizat-ı bâhiresi ve hakkaniyetini gösteren hiçbir hakikat-i âliyesi ve bütün mukaddes ve hakikatli kitapların hülâsatü’l-hülâsası olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hiçbir âyet-i tevhidiye-i kātıası ve mesail-i imaniyeden hiçbir mesele-i kudsiyesi yoktur ki senin vücub-u vücuduna ve kudsî sıfatlarına ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esma ve sıfâtına şehadet etmesin ve delâleti olmasın ve işareti bulunmasın.

Hem nasıl ki bütün o yüz binler muhbir-i sadıklar, mu’cizatlarına ve keramatlarına ve hüccetlerine istinad ederek, senin varlığına ve birliğine şehadet ederler. Öyle de her şeye muhit olan arş-ı a’zamın külliyat-ı umûrunu idareden, tâ kalbin gayet gizli ve cüz’î hatıratını ve arzularını ve dualarını bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden rububiyetinin derece-i haşmetini ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden icad eden hiçbir fiil, bir fiile; bir iş, bir işe mani olmadan, en büyük bir şeyi, en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini icma ile ittifak ile ilan ve ihbar ve ispat ediyorlar.

Hem nasıl ki bu kâinatı, zîruha hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren ve cenneti ve saadet-i ebediyeyi cin ve inse ihzar eden ve en küçük bir zîhayatı unutmayan ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalışan rahmetinin hadsiz genişliğini ve zerrattan tâ seyyarata kadar bütün enva-ı mahlukatı emirlerine itaat ettiren ve teshir ve tavzif eden hâkimiyetinin nihayetsiz vüs’atini haber vererek, mu’cizat ve hüccetleriyle ispat ederler. Öyle de kâinatı, eczaları adedince risaleler içinde bulunan bir kitab-ı kebir hükmüne getiren ve Levh-i Mahfuz’un defterleri olan İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin’de bütün mevcudatın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan ve umum çekirdeklerde umum ağaçlarının fihristlerini ve programlarını ve zîşuurun başlarında bütün kuvve-i hâfızalarda, sahiplerinin tarihçe-i hayatlarını yanlışsız, muntazaman yazdıran ilminin her şeye ihatasına ve her bir mevcuda çok hikmetleri takan, hattâ her bir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren ve her bir zîhayatta azaları, belki eczaları ve hüceyratları adedince maslahatları takip eden hattâ insanın lisanını çok vazifeler ile tavzif etmekle beraber, taamların tatları adedince, zevkî olan mizancıklar ile teçhiz ettiren hikmet-i kudsiyenin her bir şeye şümulüne hem bu dünyada numuneleri görülen celalî ve cemalî isimlerinin tecellileri, daha parlak bir surette ebedü’l-âbâdda devam edeceğine ve bu fâni âlemde numuneleri müşahede edilen ihsanatının daha şaşaalı bir surette dâr-ı saadette istimrarına ve bekasına ve bu dünyada onları gören müştakların ebedde dahi refakatlerine ve beraber bulunmalarına bi’l-icma, bi’l-ittifak şehadet ve delâlet ve işaret ederler.

Hem yüzer mu’cizat-ı bâhiresine ve âyât-ı kātıasına istinaden, başta Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ve Kur’an-ı Hakîm’in olarak, bütün ervah-ı neyyire ashabı olan enbiyalar ve kulûb-ü nuraniye aktabı olan evliyalar ve ukûl-ü münevvere erbabı olan asfiyalar; bütün suhuf ve kütüb-ü mukaddesede, senin çok tekrar ile ettiğin vaadlerine ve tehditlerine istinaden ve senin kudret ve rahmet ve inayet ve hikmet ve celal ve cemalin gibi kudsî sıfatlarına ve şe’nlerine ve izzet-i celaline ve saltanat-ı rububiyetine itimaden ve keşfiyat ve müşahedat ve ilmelyakîn itikadlarıyla, saadet-i ebediyeyi cin ve inse müjdeliyorlar. Ve ehl-i dalalet için cehennem bulunduğunu haber verip ilan ediyorlar ve iman edip şehadet ediyorlar.

Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahman-ı Rahîm! Ey Sadıku’l-Va’di’l-Kerîm! Ey izzet ve azamet ve celal sahibi Kahhar-ı Zülcelal!

Bu kadar sadık dostlarını ve bu kadar vaadlerini ve bu kadar sıfât ve şuunatını tekzip edip, saltanat-ı rububiyetinin kat’î mukteziyatını ve sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itaatle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibadının hadsiz dualarını ve davalarını reddederek, küfür ve isyan ile ve seni vaadinde tekzip etmekle, senin azamet-i kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran ve uluhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rububiyetini müteessir eden ehl-i dalalet ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında tasdik etmekten yüz bin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin!

Böyle nihayetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten, senin nihayetsiz adaletini ve cemalini ve rahmetini takdis ediyorum! سُبْحَانَهُ وَ تَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبٖيرًا âyetini, vücudumun bütün zerratı adedince söylemek istiyorum!

Belki senin o sadık elçilerin ve o doğru dellâl-ı saltanatın hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn suretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine ve âlem-i bekada ihsanatının definelerine ve dâr-ı saadette tamamıyla zuhur eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine şehadet, işaret, beşaret ederler. Ve bütün hakikatlerin mercii ve güneşi ve hâmisi olan “Hak” isminin en büyük bir şuâı, bu hakikat-i ekber-i haşriye olduğunu iman ederek, senin ibadına ders veriyorlar.

Ey Rabbü’l-enbiya ve’s-sıddıkîn!

Bütün onlar; senin mülkünde, senin emrin ve kudretin ile senin irade ve tedbirin ile senin ilmin ve hikmetin ile musahhar ve muvazzaftırlar. Takdis, tekbir, tahmid, tehlil ile küre-i arzı bir zikirhane-i a’zam, bu kâinatı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler.

Yâ Rabbî ve yâ Rabbe’s-semavati ve’l-aradîn! Yâ Hâlıkî ve yâ Hâlık-ı külli şey!

Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla ve bütün mahlukatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlubumu bana musahhar kıl! Kur’an’a ve imana hizmet için insanların kalplerini Risale-i Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvanıma iman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver. Hazret-i Musa aleyhisselâma denizi ve Hazret-i İbrahim aleyhisselâma ateşi ve Hazret-i Davud aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman aleyhisselâma cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâma şems ve kameri teshir ettiğin gibi Risale-i Nur’a kalpleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve cehennem ateşinden muhafaza eyle ve cennetü’l-firdevste mesud kıl, âmin âmin âmin!

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Kur’an’dan ve münâcat-ı Nebeviye olan Cevşenü’l-Kebir’den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-i Rahîm’imin dergâhına arz etmekte kusur etmişsem, kusurumun affı için Kur’an’ı ve Cevşenü’l-Kebir’i şefaatçi ederek rahmetinden affımı niyaz ediyorum.

Said Nursî

*

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir