İzahlı Metin
İkinci Şuâ
Eskişehir Hapishanesinin Son Meyvesi
Otuz Birinci Lem’a’nın İkinci Şuâsı
Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
On altı yıl önce Eskişehir Hapishanesinde, arkadaşlarımın salıverilmesiyle yalnız kaldığım bir zamanda bu Şuâ, sıkıntılı ve rahatsız bir dönemde, çok aceleyle ve yetersiz kalemimle yazıldığından biraz düzensiz olsa da bugünlerde düzeltirken iman ve tevhit açısından onu pek çok değerli, kuvvetli ve önemli gördüm.
Said Nursî
Allahu Ehad (Allah birdir) en büyük ismine dair yedinci büyük nükte
ve altı büyük ismin altı nüktesinin yedincisi
Önemli Bir Not
Bu risale benim gözümde çok önemlidir. Çünkü içinde, imanın çok önemli ve ince sırları açıklanıyor. Bu risaleyi anlayarak okuyan kişi inşallah imanını kurtarır. Maalesef burada kimseyle görüşemediğimden, bunu kendim için temize çektirip yazdıramadım. Bu risalenin değerini anlamak istersen, başlangıçta bulunan İkinci ve Üçüncü Meyve’yi, sondaki sonuç bölümünü ve sonuç bölümünden iki sayfa önceki konuyu öncelikle dikkatle okuduktan sonra, tamamını acele etmeden dikkatle oku.
*
Altı büyük ismin altı nüktesinin “Allahu Ehad”e dair yedinci büyük nüktesidir
Bismillahirrahmanirrahim ve bihi nestain (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Ve yalnızca O’ndan yardım dileriz.)
Fa’lem ennehu la ilahe illallah (Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur) âyetinin bir muhteşem nüktesiyle, Peygamberimizin meşhur bir yeminine işaretle ve ilhamla hissettiğim, son derece güzel, çok şirin ve nihayet derecede hoş olan tevhidin üç meyvesi, onu gerektiren üç sebep ve üç deliline dair bir nüktedir.
İşte, Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam yemin ettiği zaman, en çok kullandığı ve her zaman tekrarladığı yemin, Vellezi nefsu Muhammedin bi yedihi (Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki) yeminidir. Bu yemin gösteriyor ki, kâinat ağacının en geniş dairesi, en uç noktaları, en sonu ve en ince ayrıntıları dahi bir ve tek olan Allah’ın kudretiyle ve iradesiyledir. Çünkü yaratılmışların en seçkini ve en özeli olan Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ın kendi canı bile kendi kendine sahip değilse, yaptıklarında özgür değilse ve hareketleri başka bir iradeye bağlıysa, elbette hiçbir şey, hiçbir durum, hiçbir hal, hiçbir özellik –ister küçük ister büyük olsun– her şeyi kuşatan o gücün, her şeyi kapsayan o iradenin tasarruf alanının dışında olamaz.
Evet, Peygamberimiz Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ın bu çok anlamlı yemininin ifade ettiği şey, son derece büyük ve her şeyi kuşatan bir Rablık tevhididir (Allah’ın her şeyin Rabbi ve terbiye edicisi olduğu inancı). Bu tevhidin ispatına dair yüzlerce, belki de binlerce apaçık delil, bir nur kandili olan Risale-i Nur’da açıklandığından, bu yüce gerçeğin detaylarını ve ispatını ona havale ederek bu İkinci Şuâ’da, özetle üç makam içinde bu çok önemli iman gerçeğinin birinci makamında, son derece hoş, tatlı, çok değerli ve nurlu olan sayısız meyvelerinden üç genel meyvesini çok özet bir şekilde açıklayarak, o meyvelere kalbimi yönlendiren zevklerime ve hislerime işaret edilecek. İkinci Makam’da ise bu kutsal gerçeğin üç genel gerektiricisi ve zorunlu sebepleri açıklanır ki o üç sebep, üç bin sebep kuvvetindedir. Ve Üçüncü Makam’da, o tevhit gerçeğinin üç belirtisi zikredilecek ve o üç belirti, üç yüz belirti, işaret ve delil kuvvetindedir.
Birinci Makam’ın Birinci Meyvesi
İlahi güzellik ve Rablığın mükemmelliği, tevhit ve birlik içinde kendini gösterir. Eğer birlik olmazsa, o ezelî hazine gizli kalır. Evet, Allah’ın sınırsız güzelliği ve mükemmellikleri, Rablığının sonsuz iyilik ve güzellikleri, Rahman’ın sayısız ihsanları ve yücelikleri ve Samed olan Allah’ın güzelliğinin sonsuz mükemmelliği, ancak birlik aynasında ve birlik vasıtasıyla, yaratılış ağacının en uç noktalarındaki en küçük varlıkların yüzlerinde odaklanan ilahi isimlerin yansımalarında görünür.
Mesela, güçsüz ve iradesiz bir yavrunun yardımına hiç beklenmedik bir yerden, yani kan ve atıkların arasından beyaz, saf, temiz bir süt göndermek gibi küçük bir fiil, tevhit bakışıyla incelendiğinde, bir anda bütün yavruların pek çok olağanüstü ve şefkatli bir şekilde genel olarak beslenmesi ve annelerinin onlara hizmetkâr kılınmasıyla, Rahman olan Allah’ın sonsuz güzelliği, tüm görkemiyle görünür. Eğer tevhit bakışıyla bakılmazsa, o güzellik gizlenir ve o küçük besleme işi bile sebeplere, tesadüfe ve tabiata havale edilir; bütün değerini, hatta özünü kaybeder.
Yine mesela, korkunç bir hastalıktan şifa bulmak, eğer tevhit bakışıyla incelenirse, bir anda yeryüzü denilen büyük hastanedeki bütün dertlilere, âlem denilen büyük eczaneden ilaçları ve dermanlarıyla şifa ihsan edilmesi yönüyle, Mutlak Merhamet Sahibi’nin şefkat güzelliği ve merhametinin iyilikleri, genel ve görkemli bir şekilde görünür. Eğer tevhit bakışıyla bakılmazsa, o küçük fakat hikmetli, her şeyi gören ve bilinçli bir şekilde verilen şifa bile, cansız ilaçların özelliklerine, kör kuvvete ve şuursuz tabiata mal edilir. Bütün özünü, hikmetini ve değerini kaybeder.
Bu makam münasebetiyle aklıma gelen bir salavatın bir nüktesini açıklıyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihatının sonunda, Şafiîlerde oldukça yaygın ve meşhur olan bir salavat vardır:
Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala âli seyyidina Muhammedin bi adedi külli dâin ve devâin ve bârik ve sellim aleyhi ve aleyhim kesiran kesira (Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in ailesine, bütün dertler ve devalar adedince salât eyle. Ona ve onlara çok çok bereket ve selam ver.)
Bunun önemi şundandır: İnsanın yaratılış hikmeti ve kapsamlı yapısının sırrı, her zaman, her an Yaratıcısına sığınmak, yalvarmak, hamd ve şükretmek olduğundan, insanı Allah’ın dergâhına kamçılayıp yönlendiren en keskin ve etkili sebep hastalıklar olduğu gibi; insanı tam bir şevk ile şükre sevk eden ve tam anlamıyla minnettar edip hamdettiren tatlı nimetler ise başta şifalar, devalar ve sağlık olduğundan, bu salavat-ı şerife çok şerefli ve anlamlı olmuştur. Ben bazen bi adedi külli dâin ve devâin (bütün dertler ve devalar adedince) dedikçe, yeryüzünü bir hastane şeklinde ve maddi ve manevi bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Gerçek Şifa Verici’nin apaçık varlığını, genel bir şefkatini ve kutsal ve geniş bir merhametini hissediyorum.
Yine mesela, dalaletin son derece korkunç manevi acısını hisseden bir kişiye iman ile doğru yolun gösterilmesi, eğer tevhit bakışıyla incelenirse, bir anda o küçük, gelip geçici ve âciz insanın, bütün kâinatın Yaratıcısı ve Sultanı olan mabudunun muhatabı olan bir kulu olması; o iman vasıtasıyla kendisine ebedî bir mutluluğun ve padişahlara layık, çok geniş ve görkemli, kalıcı bir mülkün ve sonsuz bir dünyanın ihsan edilmesi ve onun gibi bütün müminlerin de derecelerine göre o lütfa nail olması gibi bu en büyük ihsanın yüzünde ve görünümünde, Kerem Sahibi ve İhsan Eden bir Zat’ın öyle ezelî bir güzelliği ve öyle sonsuz bir cemali görünür ki, bir parıltısıyla bütün iman ehlini kendine dost, özel kullarını da âşık eder. Eğer tevhit bakışıyla bakılmazsa, o cüzi imanını, ya hükmetmeye çalışan ve benmerkezci Mutezile mezhebi gibi kendi nefsine veya bazı sebeplere havale eder. Bu durumda, gerçek değeri ve paha biçilmezliği cennet olan o Rahmanî pırlanta, bir cam parçasına düşer ve ayna olduğu kutsal güzelliğin parıltısını kaybeder.
İşte bu üç örneğe kıyasla, çokluk âleminin en uç noktalarındaki en küçük varlıkların en küçük hallerinde, tevhit açısından bakıldığında, İlahi güzelliğin ve Rablığa ait mükemmelliğin binlerce türü ve yüz binlerce çeşidi onlarda odaklanarak görünür, anlaşılır, bilinir ve varlığı kesinleşir. İşte tevhitteki İlahi güzelliğin ve mükemmelliğin kalben görülmesi ve ruhen hissedilmesi sebebiyledir ki bütün evliyalar ve asfiyalar, en tatlı zevklerini ve en şirin manevi rızıklarını tevhit kelimesi olan “La ilahe illallah” zikrinde ve tekrarında bulurlar.
Ayrıca, tevhit kelimesinde Allah’ın büyüklüğünün azameti, Sübhanî celali ve Samed olan Allah’ın Rablığının mutlak saltanatı gerçekleştiği içindir ki, Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam şöyle buyurmuştur: Efdalü ma kultü ene ven-nebiyyune min kabli la ilahe illallah (Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli ve değerli söz, “La ilahe illallah” kelamıdır.)
Evet; bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsan, bir nimet, bir rızık, küçük bir ayna iken, tevhidin sırrıyla bir anda bütün benzerleriyle omuz omuza verip birleştiğinden, o türün büyük aynasına dönüşüp o türe özel olarak yansıyan bir tür İlahi güzelliği gösterir. Ve geçici, fani güzellik ile kalıcı bir tür ebedî güzelliği gösterir. Ve Mevlana Celaleddin’in dediği gibi,
Ân hayâlâtî ki dâm-i evliyâst § Aks-i mehrûyân-i bûstân-i Hudâst
(Evliyaların tuzağı olan o hayaller, aslında Allah’ın bostanındaki ay yüzlü güzellerin yansımasıdır.)
sırrıyla bir İlahi güzellik aynası olur. Yoksa, eğer tevhit sırrı olmazsa, o küçük meyve tek başına kalır. Ne o kutsal güzelliği ne de o yüce mükemmelliği gösterir. İçindeki küçük bir parıltı dahi söner, kaybolur. Adeta baş aşağı dönüp elmastan cama döner.
Yine tevhit sırrıyla, yaratılış ağacının meyveleri olan canlılarda bir İlahi şahsiyet, bir Rabbani teklik, yedi sıfatla manevi bir Rahmanî sima, isimlerin odaklanması ve İyyake na’budu ve iyyake nestain (Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz) ayetindeki hitaba muhatap olan zatın bir yansıması, belirginleşmesi ve kişileşmesi ortaya çıkar. Yoksa o şahsiyet, o teklik, o sima, o belirginleşmenin yansıması yayılarak kâinat ölçeğinde genişler, dağılır, gizlenir. Ancak çok büyük ve kuşatıcı kalp gözlerine görünür. Çünkü azamet ve büyüklük perde olur, herkesin kalbi göremez.
Ayrıca, o küçük canlılarda çok açık bir şekilde anlaşılır ki, onun Sanatkârı onu görür, bilir, dinler, istediği gibi yapar. Adeta o canlının yaratılmışlığının arkasında, her şeye gücü yeten, dilediğini seçen, işiten, bilen, gören bir zatın manevi bir kişileşmesi, bir belirginleşmesi imana görünür. Ve özellikle canlılardan insanın yaratılmışlığının arkasında, çok açık bir tarzda o manevi kişileşme, o kutsal belirginleşme tevhit sırrıyla imanla gözlemlenir. Çünkü o tekliğin kişileşmesinin esasları olan ilim, kudret, hayat, işitme ve görme gibi manaların hem örnekleri insanda vardır; o örneklerle onlara işaret eder. Çünkü mesela, gözü veren zat, hem gözü görür, hem de gözün gördüğü gibi ince bir manayı görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Yine, kulağı veren zat, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Diğer sıfatlar da buna kıyas edilsin.
Ayrıca, isimlerin nakışları ve yansımaları insanda vardır; onlarla o kutsal manalara şahitlik eder. İnsan, zayıflığıyla, acizliğiyle, fakirliğiyle ve cahilliğiyle başka bir tarzda aynalık edip yine zayıflığına ve fakirliğine merhamet eden ve yardım eden zatın kudretine, ilmine, iradesine ve diğer bütün vasıflarına şahitlik eder. İşte çokluk dairesinin en uç noktasında ve en dağınık parçalarında, birlik sırrıyla bin bir İlahi isim, canlılar denilen küçücük mektuplarda odaklanıp açıkça okunduğundan, o Hikmet Sahibi Sanatkâr, canlı nüshalarını çokça çoğaltıyor. Ve özellikle canlılardan küçüklerin türlerinin nüshalarını pek çok tarzda çoğaltır ve her tarafa yayar.
Bu birinci meyvenin hakikatine beni ulaştıran ve yönlendiren, zevk aldığım bir hissimdir. Şöyle ki:
Bir zamanlar, aşırı duygusallığımdan, fazla şefkatimden ve acıma duygumdan dolayı canlıların, özellikle de onlardan bilinç sahibi olanların, bilhassa insanların ve özellikle de mazlumların ve musibete uğrayanların halleri, duygusallığıma, şefkatime ve kalbime çok fazla dokunuyordu. İçimden diyordum: “Bu âciz ve zayıf çaresizlerin dertlerini, âlemde hükmeden bu tekdüze kanunlar dinlemediği gibi, istilacı ve sağır olan unsurlar ve olaylar da işitmezler. Bunların bu perişan hallerine merhamet edip özel işlerine müdahale eden yok mu?” diye ruhum çok derin feryat ediyordu. Ayrıca, “O çok güzel kölelerin ve çok değerli malların ve çok arzulu ve minnettar dostların işlerine bakacak ve onlara sahip çıkacak ve onları koruyacak bir malikleri, bir sahipleri, bir gerçek dostları yok mu?” diye kalbim bütün gücüyle bağırıyordu.
İşte ruhumun feryadına ve kalbimin çığlığına yeterli, doyurucu, teskin edici ve kanaat verici cevap şudur: Tevhit sırrıyla, Rahman ve Rahim olan Yüce Zat’ın, genel kanunların baskıları ve olayların saldırıları altında ağlayan ve sızlayan o sevimli kullarına, kanunların üstünde olarak özel ihsanları ve özel yardımları bulunduğunu; her şeye karşı özel bir Rablığı olduğunu ve her şeyin idaresini bizzat kendisinin gördüğünü, her şeyin derdini bizzat dinlediğini ve her şeyin gerçek maliki, sahibi, koruyucusu olduğunu Kur’an’ın sırrı ve imanın nuruyla bildim. O sınırsız ümitsizliğin yerinde, sonsuz bir sevinç hissettim.
Ve her bir canlı, böyle Yüce bir Malike mensup olması ve O’nun mülkü olması yönüyle benim gözümde binlerce kat daha fazla bir önem, bir değer kazandı. Çünkü madem herkes efendisinin şerefiyle ve bağlı olduğu zatın makamıyla ve şöhretiyle övünür, bir izzet kazanır; elbette imanın nuruyla bu mensubiyetin ve mülkiyetin açığa çıkmasıyla, bir karınca bir Firavun’u o mensubiyet kuvvetiyle yendiği gibi (o mensubiyet şerefiyle de) gafil ve kendi kendine sahip, başıboş olduğunu zanneden, atalarıyla ve Mısır mülküyle övünen ve kabir kapısında o övüncü sönen bin Firavun kadar övünebilir. Ve sinek dahi Nemrut’un ölüm anında azaba ve utanca dönüşen övüncüne karşı kendi mensubiyetinin şerefini gösterip onunkini hiçe indirebilir.
İşte İnne’ş-şirke le zulmun azim (Şüphesiz şirk, çok büyük bir zulümdür) âyeti, şirkte sınırsız ve çok büyük bir zulüm bulunduğunu ifade ederek bildirir. Şirk öyle bir cürümdür ki her bir varlığın hakkına, şerefine ve haysiyetine bir tecavüzdür. Onu ancak cehennem temizler.
Tevhidin İkinci Meyvesi: Birinci Meyve, kâinatın Yaratıcısı olan Kutsal Zat’a baktığı gibi, İkinci Meyve de kâinatın özüne ve mahiyetine bakar. Evet, birlik sırrıyla kâinatın mükemmellikleri gerçekleşir, varlıkların yüce görevleri anlaşılır, yaratılmışların yaratılış gayeleri kesinleşir, sanat eserlerinin değerleri bilinir, bu âlemdeki İlahi maksatlar vücut bulur, canlıların ve bilinç sahiplerinin yaratılış hikmetleri ve var ediliş sırları ortaya çıkar. Ve bu dehşet verici değişimler içindeki kahredici fırtınaların öfkeli, sert yüzlerinin arkasında rahmetin ve hikmetin gülen, güzel yüzleri görünür. Ve yokluk ve son bulma içinde kaybolan varlıkların sonuçlarının, kimliklerinin, mahiyetlerinin, ruhlarının ve tesbihleri gibi pek çok varlıklarını kendilerine bedel olarak bu görünen âlemde bırakıp sonra gittikleri bilinir.
Ve kâinatın baştan başa çok anlamlı, Samed olan Allah’ın bir kitabı olduğu; varlıkların yerden arşa kadar son derece mucizevi bir Sübhani mektuplar koleksiyonu olduğu; yaratılmışların bütün topluluklarının son derece düzenli ve muhteşem bir Rabbani ordu olduğu; sanat eserlerinin bütün kabilelerinin mikroptan karıncaya, gergedandan kartallara, gezegenlere kadar Ezel Sultanı’nın son derece görevine sadık memurları olduğu bilinmesi; ve her şeyin, aynalık etme ve bir yere mensup olma yönüyle kişisel değerinden binlerce kat daha yüksek bir değer alması; ve “Varlıklar seli ve yaratılmışlar kafilesi nereden geliyor, nereye gidecek, ne için gelmişler ve ne yapıyorlar?” gibi çözülemeyen gizemli soruların anlamlarının ona açılması, ancak ve ancak tevhit sırrıyladır. Yoksa kâinatın bu sayılan yüksek mükemmellikleri sönecek ve o yüce ve kutsal hakikatleri zıtlarına dönüşecektir.
İşte şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün mükemmelliklerine, yüce hukuklarına ve kutsal hakikatlerine bir tecavüz olduğu içindir ki, şirk ve küfür ehline karşı kâinat kızıyor, gökler ve yeryüzü öfkeleniyor ve onların yok olması için unsurlar birleşip Nuh Aleyhisselam kavmi, Âd, Semud ve Firavun gibi şirk ehlini boğuyor, batırıyor. Tekadu temeyyezu mine’l-ğayz (Öfkesinden neredeyse parçalanacak) âyetinin sırrıyla cehennem dahi şirk ve küfür ehline öyle kızıyor ve öfkeleniyor ki parçalanacak hale geliyor. Evet, şirk, kâinata karşı büyük bir aşağılama ve müthiş bir tecavüzdür. Ve kâinatın kutsal görevlerini ve yaratılışın hikmetlerini inkâr etmekle onun şerefini kırıyor. Örnek olarak binlerce misalinden sadece birine işaret edeceğiz.
Mesela, birlik sırrıyla kâinat öyle devasa ve cismani bir melek hükmüne girer ki, varlıkların türleri sayısınca yüz binlerce başı, her başında o türde bulunan bireylerin sayısınca yüz binlerce ağzı ve her ağzında o bireyin donanım, parça, organ ve hücreleri kadar yüz binlerce dili ile Sanatkârını takdis ederek tesbihler yapan İsrafil benzeri, kullukta yüce bir makam sahibi, hayret verici bir yaratık iken; yine tevhit sırrıyla ahiret âlemlerine ve menzillerine çok mahsuller yetiştiren bir tarla ve saadet yurdunun katmanlarına insan amelleri gibi çok hasılatıyla gerekli malzemeleri temin eden bir fabrika ve beka âleminde, özellikle en yüksek cennetteki seyir ehline dünyadan alınma ebedî manzaraları göstermek için sürekli işleyen yüz bin yüzlü, sinemalı bir fotoğraf makinesi iken; şirk ise bu çok acayip, tam itaatkâr, canlı ve cismani meleği; cansız, ruhsuz, fani, görevsiz, helak olmaya mahkûm, anlamsız, olayların kargaşası altında ve devrimlerin fırtınaları içinde yokluk karanlıklarında yuvarlanan perişan ve asılsız bir topluluğa; hem bu çok garip ve tam düzenli, faydalı fabrikayı; mahsulsüz, sonuçsuz, işsiz, atıl, karmakarışık bir şekilde bilinçsiz tesadüflerin oyuncağına, sağır tabiatın ve kör kuvvetin oyun alanına, bütün bilinç sahiplerinin matemhanesine ve bütün canlıların mezbahasına ve hüzün yerine çevirir. İşte İnne’ş-şirke le zulmun azim (Şüphesiz şirk, çok büyük bir zulümdür) sırrıyla, şirk tek bir günah iken ne kadar çok ve büyük cinayetlere sebep oluyor ki cehennemde sınırsız azaba layık eder. Her ne ise… Siracünnur’da bu İkinci Meyve’nin açıklamaları ve delilleri tekrar tekrar beyan edildiğinden, o uzun hikâyeyi kısa kestik.
Bu İkinci Meyve’ye beni yönlendirip ulaştıran, şaşırtıcı bir his ve garip bir zevktir. Şöyle ki:
Bir zaman, bahar mevsiminde seyrederken gördüm ki: Yeryüzünde büyük haşir ve yeniden dirilişin yüz binlerce örneğini gösteren bir akış ve seyahat içinde, kafileler halinde art arda gelip geçen varlıkların, özellikle canlı yaratıkların, ve bilhassa küçücük canlıların kısa bir zamanda görünüp hemen ardından kaybolmaları ve sürekli, müthiş bir faaliyet içinde ölüm ve yok oluş sahneleri bana çok hüzünlü görünüp duygularıma şiddetle dokunarak beni ağlatıyordu. O güzel hayvancıkların ölümlerini gördükçe kalbim acıyordu. “Of, yazık! Ah, yazık!” diyerek bu ahların, ofların altında derinden derine ruhsal bir feryat hissediyordum. Ve bu sonla karşılaşan hayatı, ölümden beter bir azap olarak gördüm. Hem bitki ve hayvanlar âleminde son derece güzel, sevimli ve çok değerli sanata sahip canlıların bir dakikada gözünü açıp bu kâinat seyir yerine bakması, dakikasıyla mahvolup gitmesi…
Bu durumu seyrettikçe ciğerlerim sızlıyordu. Ağlayarak şikâyet etmek istiyor, “Neden geliyorlar, hiç durmadan gidiyorlar?” diye feleğe karşı kalbim dehşetli sorular soruyor ve böyle faydasız, gayesiz, sonuçsuz, çabuk idam edilen bu küçük sanat eserlerinin gözümüz önünde bu kadar özen, dikkat, sanat, donanım, terbiye ve tedbir ile değerli bir şekilde yaratıldıktan sonra, son derece önemsiz paçavralar gibi parçalanıp hiçlik karanlıklarına atılmalarını gördükçe, mükemmelliklere hayran, güzelliklere tutkun ve değerli şeylere âşık olan bütün latifelerim ve duygularım feryat edip bağırıyorlardı ki: “Neden bunlara merhamet edilmiyor? Yazık değiller mi? Bu baş döndürücü döngüdeki yokluk ve son bulma nereden gelip bu çaresizlere musallat olmuş?” diye hayatın kaderinin dış yüzündeki acı verici durumlarla kadere karşı müthiş itirazlar başladığı sırada, birden Kur’an’ın nuru, imanın sırrı, Rahman’ın lütfu ile tevhit imdadıma yetişti, o karanlıkları aydınlattı, benim bütün “Ah!” ve “Of!”larımı “Oh!”lara, ağlamalarımı sevinçlere ve “Yazık!” demelerimi “Maşallah, barekellah”lara çevirdi. “Elhamdülillahi ala nuri’l-iman” (İman nuru için Allah’a hamdolsun) dedirtti.
Çünkü birlik sırrıyla şöyle gördüm ki: Her bir yaratığın, özellikle her bir canlının tevhit sırrıyla çok büyük sonuçları ve genel faydaları vardır. Mesela:
Her bir canlı, örneğin bu süslü çiçek ve şu tatlı sinek, öyle anlamlı, İlahi, düzenli birer küçük kasidedir ki, sayısız bilinç sahibi onu tam bir lezzetle okur. Ve öyle değerli birer kudret mucizesi ve birer hikmet ilannamesidir ki, Sanatkârının sanatını, sonsuz takdir ehline cezbedici bir şekilde sergiler. Hem kendi sanatını kendisi seyretmek, kendi yaratılış güzelliğini kendisi müşahede etmek ve kendi isimlerinin yansımalarının güzelliklerini küçük aynalarda kendisi seyretmek isteyen Yüce Yaratıcı’nın gözleminin önüne çıkmak ve ona mazhar olmak, yaratılışının son derece yüksek bir sonucudur. Hem kâinattaki sınırsız faaliyeti gerektiren Rablığın ortaya çıkmasına ve İlahi mükemmelliklerin belirmesine (Yirmi Dördüncü Mektup’ta açıklandığı gibi) beş yönden hizmeti de yaratılışının yüce bir görevidir.
Ve böyle faydaları ve sonuçları vermekle beraber; kendi yerinde, bu görünen âlemde eğer ruh sahibi ise ruhunu, sayısız hafızalarda ve diğer korunmuş levhalarda suretini ve kimliğini, tohumlarında ve yumurtacıklarında mahiyetinin kanunlarını ve bir tür gelecekteki hayatını ve gayb âleminde ve isimler dairesinde aynalık ettiği kemalleri ve güzellikleri bırakıp sevinçle terhis olma anlamında zahirî bir ölümle bir yokluk perdesi altına girer; yalnız dünyevi gözlerden saklanır şeklinde gördüm, “Oh Elhamdülillah!” dedim.
Evet, kâinatın bütün katmanlarında ve bütün türlerinde gözle görünen ve her tarafa kök salan son derece esaslı, çok kuvvetli, kusursuz ve nihayet derecede parlak olan bu cemaller ve güzellikler, elbette şirkin gerektirdiği çok çirkin, haşin, son derece nefret edilesi ve perişan olan önceki durumun imkânsız ve hayalî olduğunu gösteriyor. Çünkü böyle çok esaslı bir güzellik perdesi altında, böyle dehşetli bir çirkinlik saklanamaz ve bulunamaz. Eğer bulunsa, o hakikatli güzellik hakikatsiz, asılsız, boş ve kuruntu olur. Demek şirkin hakikati yok, yolu kapalı, bataklıkta saplanır; hükmü imkânsız, olanaksızdır. Bu bahsedilen hissi iman hakikati, detaylarıyla ve kesin delillerle Siracünnur’un çeşitli risalelerinde açıklandığından, burada bu kısacık işaretle yetiniyoruz.
Üçüncü Meyve: Bilinç sahiplerine, özellikle insana bakar. Evet, birlik sırrıyla insan, bütün yaratılmışlar içinde büyük bir mükemmellik sahibi, kâinatın en değerli meyvesi, yaratılmışların en nazlısı ve en mükemmeli, canlıların en bahtiyarı ve en mutlusu ve âlemin Yaratıcısının muhatabı ve dostu olabilir. Hatta bütün insani mükemmellikler ve insanın bütün yüce amaçları tevhide bağlıdır ve birlik sırrıyla var olur. Yoksa, eğer birlik olmazsa, insan yaratılmışların en bedbahtı, varlıkların en aşağısı, hayvanların en çaresizi ve bilinç sahiplerinin en hüzünlüsü, en azaplısı ve en gamlısı olur.
Çünkü insan, sonsuz bir acizlik ve sonsuz düşmanlarla, sınırsız bir fakirlik ve sınırsız ihtiyaçlarla birlikte, mahiyeti öyle çok ve çeşitli aletler ve duygularla donatılmıştır ki, yüz bin çeşit acıyı hisseder ve yüz binlerce tarzda lezzetleri tadarak ister. Ve öyle amaçları ve arzuları var ki, bütün kâinata birden hükmü geçmeyen bir zat, o arzuları yerine getiremez. Mesela, insanda son derece şiddetli bir sonsuzluk arzusu vardır. İnsanın bu maksadını öyle bir zat verebilir ki, bütün kâinatı bir saray gibi yönetir. Bir odanın kapısını kapatıp başka bir evin kapısını açmak gibi kolay bir şekilde dünya kapısını kapatıp ahiret kapısını açabilsin. İnsanın bu sonsuzluk arzusu gibi sonsuzluğa uzanmış ve âlemin her yanına yayılmış binlerce olumlu ve olumsuz arzusu vardır ki, onları vererek insanın iki dehşetli yarası olan aczini ve fakirliğini tedavi eden zat ise, ancak birlik sırrıyla bütün kâinatı elinde tutan Tek ve Bir olan Zat olabilir.
Yine insanda, kalbinin esenliğine ve huzuruna ait öyle ince, gizli ve küçük istekleri ve ruhunun bekasına ve mutluluğuna sebep olacak öyle büyük, kuşatıcı ve genel amaçları var ki, onları öyle bir zat verebilir ki, kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, kayıtsız kalmaz. Hem en gizli ve işitilmez, son derece mahrem seslerini işitir, cevapsız bırakmaz. Hem gökleri ve yeri, iki itaatkâr asker gibi emrine boyun eğdirerek genel hizmetlerde çalıştıracak derecede güçlü olabilsin.
Ayrıca, insanın bütün donanımları ve duyguları, birlik sırrıyla son derece yüksek bir değer kazanırlar, şirk ve küfür ile ise son derece alçalırlar. Mesela, insanın en değerli donanımı akıldır. Eğer tevhit sırrıyla olursa, o akıl hem İlahi kutsal defineleri hem de kâinatın binlerce hazinesini açan pırlanta gibi bir anahtar olur. Eğer şirk ve küfre düşerse, o akıl o halde geçmiş zamanın acı verici hüzünlerini ve gelecek zamanın vahşi korkularını insanın başına toplayan uğursuz ve rahatsızlık veren bir bela aleti olur.
Yine mesela, insanın en hoş ve şirin bir karakteri olan şefkat; eğer tevhit sırrı onun yardımına yetişmezse, öyle müthiş bir yakıcılık, bir ayrılık, bir duygusallık, bir musibet olur ki, insanı en bedbaht bir dereceye indirir. Tek bir güzel yavrusunu ebediyen kaybeden gafil bir anne, bu yakıcılığı tam olarak hisseder.
Yine mesela, insanın en lezzetli, tatlı ve değerli hissi olan sevgi, eğer tevhit sırrı yardım etse, bu küçücük insanı kâinat kadar büyütür, ona genişlik verir ve yaratılmışlara nazenin bir sultan yapar. Eğer şirk ve küfre düşerse, Allah korusun, öyle bir musibet olur ki, sürekli yokluk ve fena içinde mahvolan sayısız sevdiklerinin ebedî ayrılıkları ile çaresiz insan kalbini her an parça parça eder. Fakat gaflet veren eğlenceler, geçici olarak hissizleştirme türünden, zahiren hissettirmiyor.
İşte bu üç örneğe, insanın yüzlerce donanımını ve duygusunu kıyas etsen, birliğin, tevhidin, insanın mükemmelliklerine ne derece sebep olduğunu anlarsın. Bu Üçüncü Meyve de Siracünnur’un belki yirmi risalesinde son derece güzel bir şekilde detaylı ve delilli olarak açıklandığından, burada kısa bir işaretle yetiniyoruz.
Beni bu meyveye yönlendiren ve ulaştıran şöyle bir histir:
Bir zamanlar yüksek bir dağın başındaydım. Gafleti dağıtacak ruhsal bir uyanış vasıtasıyla, kabir tam anlamıyla, ölüm bütün çıplaklığıyla ve yokluk ve fena, ağlatan manzaralarıyla bana göründü. Herkes gibi fıtratımda olan doğuştan gelen sonsuzluk aşkı, birden yokluğa karşı isyan edip coştu. Ve sevgi ve takdirle pek çok alakam olan mükemmellik sahibi kişilerin, meşhur peygamberlerin, evliyaların ve asfiyaların sönmelerine ve mahvolmalarına karşı mahiyetimdeki türsel duygusallık ve nevi şefkati de kabre karşı başkaldırıp coştu. Ve altı yöne yardım ararcasına baktım. Hiçbir teselli, bir yardım göremedim. Çünkü geçmiş zaman tarafı büyük bir mezar, gelecek karanlık, yukarı taraf dehşet, aşağı, sağ ve sol taraflardan ise acı ve hüzünlü haller, sayısız zararlı şeylerin saldırılarını gördüm.
Birden tevhit sırrı imdadıma yetişti, perdeyi açtı. Durumun gerçek yüzünü gösterdi. Bak, dedi. En önce beni çok korkutan ölümün yüzüne baktım. Gördüm ki: Ölüm, iman ehli için bir terhistir; ecel, terhis belgesidir. Bir yer değiştirmedir, ebedî bir hayatın başlangıcı ve kapısıdır, dünya zindanından çıkmak ve cennet bahçelerine bir uçuştur. Hizmetinin ücretini almak için Rahman’ın huzuruna girmeye bir nöbettir ve saadet yurduna gitmeye bir davettir, diye kesin olarak anladığımdan, ölümü ve mevtayı sevmeye başladım.
Sonra yokluğa ve fenaya baktım, gördüm ki: Sinema perdeleri gibi ve güneşe doğru akan kabarcıklar misali, lezzet verici bir benzerlerin yenilenmesi, bir tazelenmektir. Ve güzel isimlerin çok güzel ve hoş yansımalarını tazelemek için gayb âleminden gelip görünen âlemde görevli bir şekilde bir seyahat, bir gezintidir. Ve Rablığın güzelliğinin hikmetli bir tezahürüdür ve varlıkların ebedî güzelliğe karşı bir aynalığıdır, kesin olarak bildim.
Sonra altı yöne baktım, gördüm ki: Tevhit sırrıyla o kadar nurludur ki göz kamaştırıyor. Geçmiş zamanın büyük bir mezar olmadığını, aksine gelecek zamana dönüşen binlerce aydınlık meclis, dostlar topluluğu, binlerce nurlu manzara gördüm. Ve böylece bu iki madde gibi binlerce maddenin gerçek yüzlerine baktım, sevinç ve şükürden başka bir etki, bir durum vermediklerini gördüm.
Bu Üçüncü Meyve’ye ait bu zevkimi ve hissimi Siracünnur’un belki kırk risalesinde küçük, büyük delillerle açıklamışım. Ve özellikle Yirmi Altıncı Lem’a olan İhtiyarlar Risalesi’nin on üç ricasında o derece kesin ve güzel izah edilmiştir ki daha üstünde izah olmaz. Onun için bu pek uzun hikâyeyi bu makamda pek çok kısa kestim.
*
İkinci Makam
Tevhidi, vahdaniyeti ve birliği kesin bir şekilde gerektiren, zorunlu kılan ve icap ettiren; şirki ve ortaklığı kabul etmeyen ve müsaade etmeyen deliller sayısızdır. Onlardan yüzlercesi, belki binlercesi Risale-i Nur’da detaylı olarak ispat edildiğinden, burada onu gerektiren sebeplerden üç tanesine özetle işaret edilecek.
Birincisi: Bu kâinatta gözle görünen hikmetli fiillerin ve her şeyi gören tasarrufların şahitliğiyle bu sanat eserleri, Hikmet Sahibi bir Hâkim’in, Mükemmel bir Büyüğün, sınırsız sıfatları ve isimleriyle, sonsuz ve mutlak olan ilmi ve kudretiyle yapılıyor, yaratılıyor.
Evet, kesin bir sezgiyle bu eserlerden o Sanatkârın hem genel Rablık derecesinde bir hâkimiyeti ve amirliği, hem mutlak ceberutiyet derecesinde bir büyüklüğü ve azameti, hem mutlak uluhiyet derecesinde bir kemali ve hiçbir şeye muhtaç olmayışı, hem hiçbir kayıt altına girmeyen ve hiçbir sınır ve sonu bulunmayan bir faaliyeti ve saltanatı var olduğu anlaşılır ve kesin bilinir, belki de görünür. Hâkimiyet, büyüklük, kemal, muhtaç olmama, mutlaklık, kuşatıcılık, sonsuzluk ve sınırsızlık ise birliği gerektirir ve ortaklığa zıttırlar.
Hâkimiyet ve amirliğin birliğe şahitliğine gelince, bu Risale-i Nur’un birçok yerinde son derece kesin bir şekilde ispat edilmiştir. Özetin özeti şudur ki:
Hâkimiyetin gereği ve özelliği, bağımsızlık ve teklik olup başkasının müdahalesini reddetmektir. Hatta acizlikleri yüzünden yardıma fıtraten muhtaç olan insanlar dahi o hâkimiyetin bir gölgesi yönüyle başkasının müdahalesini reddetmek ve bağımsızlığını korumak için bir ülkede iki padişah, bir vilayette iki vali, bir nahiyede iki müdür, hatta bir mahallede iki muhtar bulunmuyor. Eğer bulunsa, kargaşa olur, ihtilal başlar, düzen bozulur.
Madem hâkimiyetin bir gölgesi, aciz ve yardıma muhtaç insanlarda bu derece başkasının müdahalesini ve ortaklığı reddedip kabul etmezse; elbette acizlikten münezzeh, her şeye gücü yeten bir Kudret Sahibi’nde, Rablık şeklindeki hâkimiyet, hiçbir şekilde ortaklığı ve başkasının müdahalesini kabul etmez. Aksine, son derece şiddetle reddeder ve şirki vehmedenleri ve ona inananları son derece öfkeyle dergâhından kovar. İşte Kur’an-ı Hakîm’in şirk ehline karşı son derece şiddet ve öfke ile yaptığı açıklamalar bu bahsedilen hakikatten ileri geliyor.
Büyüklük, azamet ve celalin birliğe şahitliğine gelince, o da Risale-i Nur’da parlak delillerle açıklanmıştır. Burada çok özet bir anlamına işaret edilecek.
Mesela nasıl ki güneşin nurunun azameti ve ışığının büyüklüğü, perdesiz ve yakınında bulunan başka zayıf nurlara hiçbir şekilde ihtiyaç bırakmadığı ve etki ettirmediği gibi, aynı şekilde İlahi kudretin azameti ve büyüklüğü de ayrı hiçbir kuvvete, hiçbir kudrete ihtiyaç bırakmadığı gibi, onlara hiçbir yaratma, hiçbir gerçek etki vermez. Ve özellikle kâinattaki bütün Rabbani amaçların odaklandığı yer ve merkezleri olan canlıları ve bilinç sahiplerini başkalarına havale etmesi mümkün değildir.
Ayrıca, insan yaratılışının ve sayısız nimet türlerinin yaratılmasındaki gayelerin ortaya çıktığı yerler, kaynakları olan canlıların küçük halleri, meyveleri ve sonuçlarını başka ellere havale etmenin hiçbir imkânı yoktur. Mesela bir canlının, küçük bir şifası, bir rızkı veya bir hidayeti için Cenab-ı Hak’tan başkasına gerçek anlamda minnettar olması ve başkasına taparcasına övgüde bulunması, Rablığın azametine dokunur, uluhiyetin büyüklüğüne ilişir ve mutlak mabudiyetin haysiyetini zedeler, celalini üzer.
Kemalin birlik sırrına işaretine gelince, bu da yine Risale-i Nur’da çok parlak delillerle açıklanmıştır. Çok özet bir anlamı şudur ki:
Göklerin ve yerin yaratılışı, apaçık bir şekilde son derece mükemmel, mutlak bir kudreti gerektirir. Hatta her bir canlının şaşırtıcı donanımı dahi mutlak mükemmellikte bir kudreti gerektirir. Ve acizlikten münezzeh, kayıttan arınmış mutlak bir kudretteki kemal ise elbette birliği gerektirir. Yoksa kemaline bir eksiklik, mutlaklığına bir kayıt konulması, sonsuzluğuna bir son verilmesi ve en güçlü bir kudretin en zayıf bir acze düşürülmesi ve sonsuz bir kudrete, sonsuz olduğu bir halde, sonlu bir şeyle son verilmesi gerekecektir. Bu ise beş yönden imkânsız içinde imkânsızdır.
Mutlaklık, kuşatıcılık ve sonsuzluğun birliğe şahitliklerine gelince, o da Siracünnur Risalelerinde detaylı olarak zikredilmiştir. Kısa bir anlamı şudur:
Madem kâinattaki fiillerin her biri, kendi eserinin etrafa yayılarak her bir fiilin kuşatıcılığını, mutlaklığını, sınırsız bulunduğunu ve kayıtsızlığını gösterir. Ve madem ortaklık ve şirk, o kuşatıcılığı tekel altına, o mutlaklığı kayıt altına ve o sınırsızlığı sınır altına alıp mutlaklığın hakikatini ve kuşatıcılığın mahiyetini bozuyor. Elbette mutlak ve kuşatıcı olan o fiillerde ortaklık imkânsızdır, mümkün değildir.
Evet, mutlaklığın mahiyeti ortaklığa zıttır. Çünkü mutlaklığın manası, hatta sonlu, maddi ve sınırlı bir şeyde dahi olsa, yine istilacı ve bağımsız bir şekilde etrafa, her yere yayılır, dağılır. Mesela, hava, ışık, nur ve sıcaklık, hatta su, mutlaklığa mazhar olsalar, her tarafa yayılırlar. Madem mutlaklık yönü, küçük bir şeyde dahi olsa, maddi ve sınırlı olanları böyle kaplayıcı yapıyor. Elbette tam bir gerçek mutlaklık, hem sonsuz, hem maddeden münezzeh, hem sınırsız, hem kusurdan arınmış olan sıfatlara öyle bir kaplama ve kuşatma verir ki şirk ve ortaklığın hiçbir imkân ve ihtimali olamaz.
Kısacası, kâinatta görünen binlerce genel fiilin ve yansımaları görünen yüzlerce İlahi ismin her birinin hem hâkimiyeti, hem büyüklüğü, hem kemali, hem kuşatıcılığı, hem mutlaklığı, hem de sonsuzluğu; birliğin ve tevhidin son derece kuvvetli birer delilidirler.
Ayrıca, nasıl ki olağanüstü bir kuvvet, faaliyete geçmek için istila etmek ister, başka kuvvetleri dağıtır. Öyle de Rablığın her bir fiili ve uluhiyet isimlerinin her bir yansıması, eserlerinde o derece olağanüstü kuvvetler gösteriyor ki, eğer genel bir hâkimiyet ve mutlak bir adalet olmasaydı ve onları durdurmasaydı, her biri bütün varlıkları istila edecekti. Mesela, kavak ağacını bütün yeryüzünde yaratan ve idaresini gören bir kuvvet, hiç mümkün müdür ki onun yanında ve bireyleri içinde yayılmış ve karışmış olan ceviz, elma ve zerdali gibi ağaçların kavağa bitişik olan küçük bireylerini, o kavak türünü tamamen, birden zapt eden genel kuvvetinin altına ve idaresi içine almasın, istila etmesin ve başka kuvvetlere kaptırsın?
Evet, her bir yaratık türünde, hatta her bir bireyde tasarruf eden öyle bir kuvvet ve kudret hissediliyor ki, bütün kâinatı istila edebilecek, bütün eşyayı zapt edebilecek ve bütün varlıkları hükmü altına alabilecek bir mahiyette görünüyor. Elbette böyle bir kuvvet, ortaklığı hiçbir şekilde kabul edemez, şirke meydan vermez.
Yine nasıl ki meyveli bir ağacın sahibi, o ağaçtan en çok önem verdiği ve ilgi gösterdiği yön ve madde, o ağacın meyveleri, dallarının uçlarındaki ürünleri ve tohumluk için o meyvelerin kalplerinde ve bizzat kalpleri olan çekirdekleridir. Ve onun sahibi, aklı varsa o dallardaki meyveleri başkalarına sürekli olarak verip boşu boşuna sahipliğini bozmaz. Aynen öyle de, şu kâinat denilen ağacın dalları olan unsurlar ve unsurların uçlarında bulunan, çiçekleri ve yaprakları hükmünde olan bitkiler ve hayvanlar ve o yaprakların ve çiçeklerin en yukarısındaki meyveler olan insanlar ve o meyvelerin en önemli meyveleri, ürünleri ve yaratılış sonuçları olan kulluklarını ve şükürlerini ve özellikle o meyvelerin toplu çekirdekleri olan kalplerini ve kalp arkası denilen hafıza kuvvetlerini başka kuvvetlere hiçbir şekilde kaptırmaz ve kaptırmakla Rablık saltanatını kırmaz ve kırmakla mabudiyetini bozmaz.
Ayrıca, mümkünat ve çokluk dairesinin en uç noktasında bulunan küçük varlıklarda, hatta o küçük varlıkların küçük hallerinde ve keyfiyetlerinde Rablığın maksatları odaklandığından, hem de mabudiyete uzanan ve mabuda bakan minnettarlıkların, teşekkürlerin ve tapınmaların kaynakları onlar olduğundan, elbette onları başka ellere vermez ve vermekle hikmetini iptal etmez. Ve hikmetini iptal etmekle uluhiyetini geçersiz kılmaz. Çünkü varlıkların yaratılışındaki en önemli Rabbani maksatlar, kendini bilinç sahiplerine tanıtmak, sevdirmek, övgüsünü ve senasını ettirmek ve minnettarlıklarını kendine çekmektir.
Bu ince sır içindir ki, şükrü, tapınmayı, minnettarlığı, sevgiyi, övgüyü ve kulluğu sonuç veren rızık, şifa ve özellikle hidayet ve iman gibi çokluk dairesinin en sonundaki küçük ve büyük bu gibi fiiller ve nimetler, doğrudan doğruya kâinatın Yaratıcısının ve bütün varlıkların Sultanının eseri, ihsanı, nimeti, hediyesi ve fiili olduğunu göstermek için Mucizevi Beyan Sahibi Kur’an, tekrarla mesela
İnnallahe huve’r-rezzaku zu’l-kuvveti’l-metin ۞ Ve iza maridtu fe huve yeşfin ۞ İnneke la tehdi men ahbebte velakinnallahe yehdi men yeşa’
(Şüphesiz rızkı veren, mutlak kuvvet ve kudret sahibi olan ancak Allah’tır. ۞ Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. ۞ Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, ama Allah dilediğini hidayete erdirir.)
gibi ayetlerle rızkı, hidayeti ve şifayı Varlığı Zorunlu Olan Zat’a veriyor ve onları ihsan etmenin O’na mahsus ve O’na münhasır olduğunu söylüyor ve başkasının müdahalesini son derece şiddetle reddediyor. Evet, ebedî bir saadet yurdunu kazandıran iman nimetini veren, elbette ve her halde o saadet yurdunu yaratan ve imanı ona anahtar yapan Yüce bir Zat’ın nimeti olabilir. Başkası, bu derece büyük bir nimetin sahibi olarak mabudiyetin en büyük penceresini kapatıp en önemli vesilesini kapamaz ve çalamaz.
Kısacası: Yaratılış ağacının en uç noktasındaki en küçük haller ve meyveler, iki yönden tevhide ve birliğe işaret ve şahitlik ederler:
Birincisi: Rablığın kâinattaki maksatları onlarda toplanması, gayeleri onlarda odaklanması, güzel isimlerin çoğunun yansımaları, zuhurları, belirginleşmeleri ve varlıkların yaratılışının sonuçları ve faydaları onlarda birleştiğinden, onların her biri bu odaklanma noktasından der: “Ben bütün kâinatı yaratan zatın malıyım, fiiliyim, eseriyim.”
İkinci yön ise: O küçük meyvenin kalbi, hem hadiste kalp arkası denilen insanın hafızası, türlerin çoğunun bir çeşit özet fihristi, küçük bir örnek haritası, kâinat ağacının manevi bir çekirdeği ve İlahi isimlerin çoğunun incecik bir aynası olması; hem o kalbin ve hafızanın benzerlerinin ve mühürlerinin bir tarzda bulunan bütün kalplerin ve hafızaların kâinat yüzünde istilacı bir şekilde yayılması, elbette bütün kâinatı tasarruf elinde tutan bir zata bakar ve “Yalnız onun eseriyim ve onun sanatıyım” derler.
Kısacası, nasıl ki bir meyve, faydalılığı yönüyle bütün ağacın sahibine bakar. Ve çekirdeği yönüyle bütün o ağacın parçalarına, organlarına ve mahiyetine bakar. Ve bütün benzerlerinde aynı bulunan yüzündeki mührü yönüyle o ağacın bütün meyvelerini seyreder: “Biz biriz ve bir elden çıkmışız, bir tek zatın malıyız. Ve birimizi yapan, elbette hepimizi o yapar,” derler. Öyle de, çokluk dairesinin sonlarındaki canlılar ve canlıların ve özellikle insanın yüzündeki mühür, kalbindeki fihrist özelliği ve mahiyetindeki sonuç ve meyve olma yönüyle doğrudan doğruya bütün kâinatı Rablık elinde tutan zata bakar ve O’nun birliğine şahitlik eder.
Vahdaniyetin ikinci gerektiricisi: Birlikte zorunluluk derecesinde bir kolaylık, bir basitlik ve şirkte imkânsızlık derecesinde bir zorluk ve güçlük bulunmasıdır. Bu hakikat ise İmam Ali Radıyallahu Anh’ın tabiriyle Siracünnur’un birçok risalesinde, özellikle Yirminci Mektup’ta detaylı ve Otuzuncu Lem’a’nın Dördüncü Nükte’sinde özet olarak son derece kesin ve parlak bir şekilde ispat ve izah edilmiş ve çok kuvvetli delillerle gösterilmiştir ki:
Bütün eşya bir tek zata verilse, bu kâinatın yaratılması ve idaresi bir ağaç kadar kolay, bir ağacın yaratılması ve inşası bir meyve kadar basit, bir baharın var edilmesi ve idaresi bir çiçek kadar zahmetsiz ve sayısız bireyleri bulunan bir türün terbiye ve idaresi bir fert kadar zorluksuz olur. Eğer şirk yolunda sebeplere ve tabiata verilse, bir ferdin yaratılması bir tür, belki türler kadar; bir çiçeğin canlı olarak yaratılması ve donatılması bir bahar, belki baharlar kadar; bir meyvenin inşası ve diriltilmesi bir ağaç, belki yüz ağaç kadar ve bir ağacın yaratılması, inşası, diriltilmesi, idaresi, terbiyesi ve tedbiri kâinat kadar, belki daha fazla zor olur.
Madem Siracünnur’da durumun gerçeği böyle ispat edilmiş ve madem gözlemle gözümüzün önünde görüyoruz ki son derece sanatlı ve değerli olmakla beraber nihayet derecede bir bolluk var. Ve her bir canlı, olağanüstü mucizevi ve harika, çok donanımları bulunan birer şaşırtıcı makine olmakla beraber, mutlak bir cömertlik içinde kibrit çakar gibi harika bir süratle, son derece kolaylık, basitlik ve zahmetsiz bir şekilde vücuda geliyorlar. Elbette zorunlu ve apaçık olarak gösterir ki o bolluk ve o kolaylık, birlikten ve bir tek zatın işleri olmasından ileri geliyor. Yoksa değil ucuzluk, çokluk, çabukluk, kolaylık ve değerlilik, belki şimdi beş paraya alınan bir meyve, beş yüz liraya alınamayacaktı; belki bulunamayacak derecede nadir olacaktı. Ve şimdi saati kurmak ve elektriğin düğmelerine dokunmakla işleyen düzenli makineler gibi varlıkları, yaratılışları kolay ve zahmetsiz olan canlı şeyler; imkânsızlık derecesinde zor, meşakkatli olacak ve bir günde, bir saatte ve bir dakikada bütün donanım ve hayat şartlarıyla vücuda gelen bir kısım hayvanlar bir senede, belki bir asırda, belki hiç gelmeyecekti.
Siracünnur’un yüz yerinde en inatçı bir inkârcıyı dahi susturacak bir kesinlikle ispat edilmiştir ki: Bütün eşya bir tek, Bir ve Tek olan Zat’a verilse, bir tek şey gibi kolay, çabuk ve ucuz olur. Eğer sebeplere ve tabiata dahi pay verilse, bir tek şeyin yaratılması bütün eşya kadar çetin, geç, önemsiz ve pahalı olacak. Bu hakikatin delillerini görmek istersen, Yirminci ve Otuz Üçüncü Mektuplara, Yirmi İkinci ve Otuz İkinci Sözlere, tabiata dair Yirmi Üçüncü ve ism-i a’zama dair Otuzuncu Lem’alara ve özellikle Otuzuncu Lem’a’nın Ferd ve Kayyum isimlerine dair Dördüncü ve Altıncı Nüktelerine baksan, göreceksin ki iki kere iki dört eder kesinliğinde bu hakikat ispat edilmiştir. Burada, o yüzlerce delilden bir tanesine işaret edilecek. Şöyle ki:
Eşyanın yaratılışı ya yoktan olur ya da birleştirme suretiyle diğer unsurlardan ve varlıklardan toplanır. Eğer bir tek zata verilse, o zaman her halde o zatın her şeyi kuşatan bir ilmi ve her şeyi kaplayan bir kudreti bulunacaktır. Ve bu durumda, onun ilminde suretleri ve ilmi varlıkları bulunan eşyaya dış varlık vermek ve görünür bir yokluktan çıkarmak, bir kibrit çakmak gibi veya gözle görünmeyen bir yazıyla yazılmış bir hattı göze göstermek için gösterici bir maddeyi üstüne geçirmek ve sürmek gibi veya fotoğraf aynasındaki sureti kâğıt üstüne aktaran kolay işlemler gibi son derece kolay bir şekilde, Sanatkârın ilminde planları, programları ve manevi ölçüleri bulunan eşyayı, “Kün feyekûn” (Ol der, o da oluverir) emriyle zahirî yokluktan dış varlığa çıkarır.
Eğer inşa ve birleştirme suretinde olsa ve hiçten, yoktan yaratmayıp belki unsurlardan ve etraftan toplamak suretiyle yapsa, yine nasıl ki bir taburun istirahat için her tarafa dağılmış olan askerlerinin bir boru sesiyle toplanmaları ve düzenli bir vaziyete girmeleri ve o sevkıyatı kolaylaştırma ve o vaziyeti koruma konusunda bütün ordu kendi komutanının kuvveti, kanunu ve gözü hükmünde olduğu gibi, aynen öyle de kâinat Sultanı’nın kumandası altındaki zerreler, O’nun kaderî ve ilmi düsturlarıyla, kaplayıcı kudretinin kanunlarıyla ve temas ettikleri diğer varlıklar da o Sultan’ın kuvveti, kanunu ve memurları gibi kolaylaştırıcı olarak o zerreler sevk edilip gelirler. Bir canlının vücudunu oluşturmak için ilmi, kaderî birer manevi kalıp hükmünde belirli bir miktar içine girerler, dururlar.
Eğer eşya, ayrı ayrı ellere, sebeplere ve tabiat gibi şeylere havale edilse, o halde bütün akıl sahiplerinin ittifakıyla; hiçbir sebep hiçbir yönden, hiçten, yoktan yaratamaz. Çünkü o sebebin kuşatıcı bir ilmi, kaplayıcı bir kudreti olmadığından, o yokluk yalnız zahirî ve haricî bir yokluk olmaz, belki mutlak yokluk olur. Mutlak yokluk ise hiçbir şekilde varlığın kaynağı olamaz. Öyleyse her halde birleştirecek. Halbuki inşa ve birleştirme suretinde bir sineğin, bir çiçeğin cesedini, cismini yeryüzünden toplamak ve ince bir elek ile eledikten sonra binlerce zorlukla o özel zerreler gelebilirler. Hem geldikten sonra dahi o cisimde dağılmadan düzenli bir vaziyeti korumak için –manevi ve ilmi kalıpları bulunmadığından– maddi ve tabii bir kalıp, belki organları sayısınca kalıplar lazımdır. Ta ki o gelen zerreler, o canlı cismi oluştursunlar.
İşte bütün eşyanın bir tek zata verilmesi, zorunluluk ve gereklilik derecesinde bir kolaylık, çok sayıda sebebe verilmesi ise imkânsızlık ve muhal derecesinde zorluklar bulunduğu gibi; her şey Bir ve Tek olan Zat’a verilse, son derece ucuzluk içinde son derece değerli, fevkalade sanatlı, çok anlamlı ve son derece kuvvetli olur. Eğer şirk yolunda çok sayıda sebebe ve tabiata havale edilse, son derece pahalılık içinde son derece önemsiz, sanatsız, anlamsız, kuvvetsiz olur. Çünkü nasıl bir adam, askerlik sıfatıyla bir başkomutana bağlanıp dayandığından, hem bir ordunun onun arkasında –gerekirse– seferber edilebilecek bir manevi kuvveti, hem o komutanın ve ordunun kuvvetinin onun yedek kuvveti olmasıyla kişisel kuvvetinden binlerce kat fazla maddi bir kudreti, hem de o önemli kuvvetinin kaynaklarını ve cephanesini –ordu taşıdığı için– kendisi taşımaya mecbur olmadığından fevkalade işler yapabilecek bir gücü kazandığından, o tek asker düşman olan bir mareşali esir, bir şehri sürgün ve bir kaleyi fethedebilir. Ve eseri, harika ve değerli olur. Eğer askerliği terk edip kendi kendine kalsa, o harika manevi kuvveti, o fevkalade kudreti ve o mucizevi gücü birden kaybederek, sıradan bir başıbozuk gibi kişisel kuvvetine göre küçük, değersiz, önemsiz işleri görebilir ve eseri de o oranda küçülür.
Aynen öyle de, tevhit yolunda her şey Yüce ve Kudretli Olan’a bağlanıp dayandığından, bir karınca bir Firavun’u, bir sinek bir Nemrut’u, bir mikrop bir zorbalığı yendiği gibi; tırnak gibi bir çekirdek, dağ gibi bir ağacı omuzunda taşıyarak o ağacın bütün alet ve donanımının kaynağı ve deposu bir tezgâh olmakla beraber, her bir zerre dahi yüz bin sanat ve tarzda bulunan cisimleri ve suretleri oluşturma hizmetinde bulunmak olan sayısız vazifeleri, o bağlanma ve dayanma ile görebilir. Ve o küçücük memurların ve bu incecik askerlerin mazhar oldukları eserler son derece mükemmel, sanatlı ve değerli olur. Çünkü o eserleri yapan zat, Yüce ve Kudretli Olan’dır. Onların ellerine vermiş, onları perde yapmıştır. Eğer şirk yolunda sebeplere havale edilse, karıncanın eseri karınca gibi önemsiz ve zerrenin sanatı zerre kadar değeri kalmaz ve her şey manen düştüğü gibi, maddeten dahi o derece düşecekti ki koca dünyayı beş paraya kimse almazdı.
Madem hakikat budur. Ve madem her şey son derece hem değerli, hem sanatlı, hem anlamlı, hem kuvvetli görünüyor, gözümüzle görüyoruz. Elbette tevhit yolundan başka yol yoktur ve olamaz. Eğer olsa, bütün varlıkları değiştirmek ve dünyayı yokluğa boşaltıp yeniden önemsiz çöplerle doldurmak gerekecek. Ta ki şirke yol açılabilsin.
İşte İmam Ali’nin (Radıyallahu Anh) tabiriyle, bir nur kandili ve kandillerin kandili olan Risale-i Nur’da tevhide dair açıklanan ve izah edilen yüzlerce delilden bir tek delilin özetini işittin, diğerlerini kıyas edebilirsin.
Tevhidin üçüncü gerektiricisi: Her şeyde, özellikle canlı sanat eserlerindeki yaratılış, fevkalade sanatkârane olmakla beraber, bir çekirdek bir meyvenin, bir meyve bir ağacın, bir ağaç bir türün ve bir tür bir kâinatın küçük bir numunesi, küçültülmüş bir örneği, özet bir fihristi, kısaltılmış bir haritası, manevi bir çekirdeği ve ilmi düsturlar ile hikmet ölçüleriyle kâinattan süzülmüş, sağılmış, toplanmış birer kapsamlı noktası ve mayalık birer damlası olduğundan, onlardan birisini yaratan zat, her halde bütün kâinatı yaratan aynı zattır. Evet, bir kavun çekirdeğini yaratan zat, apaçık bir şekilde kavunu yaratandır; ondan başkası olamaz ve olması muhal ve imkânsızdır.
Evet, biz bakıyoruz, görüyoruz ki kanda her bir zerre o kadar düzenli ve çok vazifeleri görüyor ki yıldızlardan geri kalmıyor. Ve kanda bulunan her bir alyuvar ve akyuvar, o derece bilinçli bir şekilde ceset için koruma ve besleme konusunda öyle işler görüyor ki en mükemmel erzak memurlarından ve muhafaza askerlerinden daha mükemmeldir. Ve cisimdeki hücrelerinin her birisi, o derece düzenli işlemlere, gelirlere ve harcamalara mazhardır ki en mükemmel bir cesetten ve bir saraydan daha mükemmel idare edilir. Ve hayvanların ve bitkilerin her bir ferdi, yüzünde öyle bir mühür ve içinde, sinesinde öyle bir makine taşıyor ki bütün hayvanları ve bitkileri yaratan bir zat, ancak o mührü o yüzde ve o makineyi o sine içinde yapabilir. Ve canlılardan her bir tür, o derece yeryüzünde düzenli bir şekilde yayılmış ve diğer türlere uygun bir şekilde karışmış ki, bütün o türleri birden yaratan, idare eden, tedbir alan, terbiye eden ve yeryüzünü örten, dört yüz bin bitki ve hayvan türü olan atkı ipleriyle dokunan son derece nakışlı ve sanatlı, canlı bir halıyı dokuyan ve yaratan, o tek türü yaratamaz ve idare edemez. Daha bunlara başka şeyler kıyas edilse anlaşılır ki, kâinat bütünü, yaratma ve var etme yönünden bölünme kabul etmez bir bütündür ve idare ve Rablık yönünden ayrılması imkânsız bir geneldir.
Bu üçüncü gerektirici, Siracünnur’un birçok risalesinde, özellikle Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’ında o kadar kesin ve parlak bir şekilde izah ve ispat edilmiştir ki güneşin yansımaları gibi her şeyin aynasında bir birlik delili beliriyor ve bir tevhit kanıtı yansıyor. Biz o açıklamaya dayanarak burada o uzun hikâyeyi kısa kestik.
*
Üçüncü Makam
Bu makam, tevhidin üç genel alametini özetle açıklayacaktır.
Birliğin gerçekleşmesine ve varlığına delalet eden deliller, alametler ve kanıtlar haddi hesaba gelmez. Onlardan binlerce delil Siracünnur’da detaylı olarak açıklandığından, bu Üçüncü Makam’da yalnız üç genel kanıtın özetle açıklamasıyla yetinildi.
Birinci Alamet ve Delil ki vahdehu (O tektir) kelimesi onun sonucudur. Her şeyde bir birlik vardır. Birlik ise bir tek olana delalet ve işaret eder. Evet, bir olan bir eser, apaçık bir şekilde bir olan bir sanatkârdan çıkar. Bir, elbette birden gelir. Her şeyde bir birlik bulunduğundan, elbette bir tek zatın eseri ve sanatı olduğunu gösterir. Evet, bu kâinat, binlerce birlik perdeleri içinde sarılı bir gül goncası gibidir. Belki Allah’ın genel isim ve fiillerinin sayısınca birlikleri giymiş tek bir büyük insandır. Belki yaratılmışların türleri sayısınca dallarına birlikler asılmış bir yaratılış Tuba ağacıdır.
Evet, kâinatın idaresi birdir, tedbiri birdir, saltanatı birdir, mührü birdir, bir bir bir ta binlerce bir birler kadar… Ayrıca, bu kâinatı çeviren isimler ve fiiller bir iken, her biri kâinatı veya çoğunu kuşatır. Yani, içinde işleyen hikmet birdir, inayet birdir, düzenlemeler birdir, besleme birdir, muhtaçların yardımlarına koşan rahmet birdir, o rahmetin bir şerbetçisi olan yağmur birdir ve böylece bir bir bir ta binlerce bir birler… Ayrıca, bu kâinatın sobası olan güneş birdir, lambası olan ay birdir, aşçısı olan ateş birdir, levazımat deposu ve hazineli direği olan dağ birdir, sakası ve sucusu birdir, bağları sulayan süngeri birdir ve böylece bir bir bir ta binlerce bir birler kadar…
İşte âlemin bu kadar birlikleri, güneş gibi apaçık, bir tek, Bir ve Tek olan Allah’a işaret ve delalet eden parlak bir delildir. Ayrıca, kâinat unsurlarının ve türlerinin her birisi bir olmasıyla beraber, yeryüzünü kuşatması, birbirinin içine girmesi ve uygun, hatta yardımlaşarak birleşmesi, elbette maliklerinin, sahiplerinin ve sanatkârlarının bir olmasına açık bir alamettir.
İkinci Alamet ve Delil ki la şerike lehu (O’nun ortağı yoktur) kelimesini sonuç verir. Bütün kâinatta zerrelerden yıldızlara kadar her şeyde kusursuz, en mükemmel bir düzen, noksansız, en güzel bir uyum ve zulümsüz, adil bir ölçünün bulunmasıdır. Evet, düzenin kemali, uyumun ölçüsü yalnız birlikle olabilir. Çok sayıda el bir tek işe karışırsa karıştırır.
Sen gel, bu düzenin haşmetine bak ki, bu kâinatı son derece mükemmel öyle bir saray yapmış ki her bir taşı bir saray kadar sanatlıdır. Ve son derece muhteşem öyle bir şehir etmiş ki, sayısız olan gelirleri ve giderleri, sonsuz kıymetli malları ve erzakı, bir gayb perdesinden tam bir düzenle, vakti vaktine, umulmadık yerlerden geliyor. Ve son derece anlamlı, öyle mucizevi bir kitaba çevirmiş ki, her bir harfi yüz satır, her bir satırı yüz sayfa, her sayfası yüz bölüm ve her bölümü yüz kitap kadar anlamlar ifade eder. Hem bütün bölümleri, sayfaları, satırları, kelimeleri, harfleri birbirine bakar, birbirine işaret ederler.
Hem sen gel, bu şaşırtıcı düzen içinde şu tanzimin kemaline bak ki, bu koca kâinatı tertemiz, medeni bir şehir, belki temizliğine son derece dikkat edilen güzel bir kasır, belki yetmiş süslü elbiseyi üst üste giymiş bir cennet hurisi, belki yetmiş hoş ziynetli perdeye sarılmış bir gül goncası gibi pak ve temizdir.
Hem sen gel, bu düzen ve temizlik içindeki bu ölçünün adaletinin kemaline bak ki, bin derece büyütmekle ancak görülebilen küçücük ve incecik mahlukları ve canlıcıkları ve bin defa yeryüzünden büyük olan yıldızları ve güneşleri, o ölçünün ve o terazinin tartısıyla ve ölçüsüyle tartılır ve onlara lazım olan her şeyleri noksansız verilir. Ve o küçücük mahluklar, o fevkalade büyük sanat eserleri ile beraber, o adalet ölçüsü karşısında omuz omuzadırlar. Halbuki o büyüklerden öyleleri var ki, eğer bir saniye kadar dengesini kaybetse, âlemin dengesini bozacak ve bir kıyameti koparacak kadar bir etki yapabilir.
Hem sen gel, bu düzen, temizlik, ölçünün içinde, bu fevkalade cezbedici cemal ve güzelliğe bak ki, bu koca kâinatı gayet güzel bir bayram, gayet süslü bir sergi ve çiçekleri yeni açılmış bir bahar şekline vermiş. Ve koca baharı gayet güzel bir saksı, bir gül destesi yapmış ki, her bahara, yeryüzünde mevsim mevsim açılan yüz binlerce nakışlı, muhteşem bir çiçek suretini vermiş. Ve o baharda her bir çiçeği çeşit çeşit ziynetlerle güzelleştirmiş. Evet, nihayet derecede güzellik ve cemalleri bulunan güzel isimlerin güzel yansımalarıyla, kâinatın her bir türü, hatta her bir ferdi, kabiliyetine göre öyle bir güzelliğe mazhar olmuşlar ki, İslam’ın Delili İmam Gazali demiş: Leyse fi’l-imkâni ebdeu mimma kân (Mümkün olanlar dairesinde, bu yaratılmışlardan daha harika, daha güzel yoktur.)
İşte bu kuşatıcı ve cezbedici olan güzellik, bu genel ve harikulade temizlik, bu kaplayıcı, şümullü ve son derece hassas ölçü ve bu kuşatıcı, her yönden mucizevi düzen ve uyum, birliğe ve tevhide öyle bir delil, bir alamettir ki, gündüzün ortasındaki ışığın güneşe işaretinden daha parlaktır.
Bu makama ait son derece önemli iki şıklı bir soruya çok kısa ve kuvvetli bir cevaptır.
Sorunun birinci şıkkı: Bu makamda diyorsun ki kâinatı güzellik, cemal ve adalet kuşatmıştır. Halbuki gözümüz önündeki bu kadar çirkinliklere, musibetlere, hastalıklara, belalara ve ölümlere ne diyeceksin?
Elcevap: Çok güzellikleri sonuç veren veya ortaya çıkaran bir çirkinlik dahi dolayısıyla bir güzelliktir. Ve çok güzelliklerin görünmemesine ve gizlenmesine sebep olan bir çirkinliğin yok olması, görünmemesi; yalnız bir değil, belki defalarca çirkindir. Mesela, karşılaştırma birimi gibi bir çirkinlik bulunmazsa, güzelliğin hakikati tek bir tür olur, pek çok mertebesi gizli kalır. Ve çirkinliğin araya girmesiyle mertebeleri ortaya çıkar. Nasıl ki soğuğun varlığıyla sıcaklığın mertebeleri ve karanlığın bulunmasıyla ışığın dereceleri ortaya çıkar. Aynen öyle de, cüzi şer, zarar, musibet ve çirkinliğin bulunmasıyla genel hayırlar, genel menfaatler, genel nimetler ve genel güzellikler ortaya çıkarlar. Demek çirkinin yaratılması çirkin değil, güzeldir. Çünkü sonuçların çoğu güzeldir. Evet, yağmurdan zarar gören tembel bir adam, yağmura rahmet adını verdiren hayırlı neticelerini hükümden düşüremez, rahmeti zahmete çeviremez.
Fena, zeval ve ölüme gelince, Yirmi Dördüncü Mektup’ta son derece kuvvetli ve kesin delillerle ispat edilmiştir ki, onlar genel rahmete, kuşatıcı güzelliğe ve kapsamlı hayra aykırı değiller, belki onların gereğidirler. Hatta şeytanın dahi insanın manevi ilerlemesinin zembereği olan rekabete ve mücadeleye sebep olduğundan, o türün yaratılışı dahi hayırdır, o yönden güzeldir. Hatta kâfir bile, küfrüyle bütün kâinatın hukukuna bir tecavüz ve şerefini aşağıladığından, ona cehennem azabı vermek güzeldir. Başka risalelerde bu iki nokta tamamen detaylandırıldığından, burada kısa bir işaretle yetiniyoruz.
Sorunun ikinci şıkkı: (Haşiye[1]) Haydi, şeytana ve kâfire ait bu cevabı genel noktasıyla kabul edelim. Fakat Mutlak Güzel, Mutlak Rahim ve mutlak hayır olan, her şeye gücü yeten Zat, nasıl oluyor da çaresiz küçük fertleri ve şahısları musibete, şerre, çirkinliğe müptela ediyor?
Elcevap: Ne kadar iyilik, güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya o Mutlak Güzel ve Rahim olan Zat’ın rahmet hazinesinden ve özel ihsanlarından gelir. Musibet ve şerler ise, Rablık saltanatının “âdetullah” adı altında ve genel iradelerin temsilcileri olan genel ve külli kanunlarının çok sonuçlarından tek tük cüzi sonuçları olmasından, o kanunlar akışının cüzi gereklilikleri olduğundan, elbette genel maslahatlara sebep olan o kanunları korumak ve riayet etmek için o şerli, cüzi sonuçları dahi yaratır.
Fakat o cüzi ve acı verici sonuçlara karşı, Rahman’ın özel yardımları ve Rabbani özel ihsanlarıyla musibete düşen fertlerin feryatlarına ve belalara uğrayan şahısların imdat çağrılarına yetişir. Ve dilediğini yapan olduğunu, her bir şeyin her bir işinin O’nun isteğine bağlı bulunduğunu, genel kanunların dahi daima irade ve seçimine tabi bulunduğunu ve o kanunların baskısından feryat eden fertleri Rahim bir Rabbin dinlediğini ve yardımlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle; güzel isimlerin kayıtsız ve sınırsız yansımalarına, sınırsız ve kayıtsız bir meydan açmak için o genel âdetullah düsturlarının ve o genel kanunların istisnalarıyla ve hem şerli cüzi sonuçlarıyla, özel ihsanlar ve özel sevdirmelerle, yani sevdirmekle özel tecelliyat kapılarını açmıştır.
Bu ikinci tevhit alameti, Siracünnur’un belki yüz yerinde açıklandığından burada hafif bir işaretle yetindik.
Üçüncü Delil ve Alamet
Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamd (Mülk O’nundur ve hamd O’nadır) ile işaret edilen haddi hesaba gelmeyen tevhit mühürleridir. Evet, her şeyin yüzünde, ister küçük ister büyük olsun, zerrelerden gezegenlere kadar öyle bir mühür var ki, aynadaki güneşin yansıması güneşi gösterdiği gibi, öyle de o mühür aynası dahi Ezel ve Ebed Güneşi’ne işaret ederek O’nun birliğine şahitlik eder. O sayısız mühürlerden pek çoğu Siracünnur’da detaylı olarak açıklandığından, burada yalnız kısa bir işaretle üç tanesine bakacağız. Şöyle ki:
Kâinatın bütünü yüzüne, türlerin birbirine karşı gösterdikleri yardımlaşma, dayanışma, benzerlik, iç içe geçmeden oluşan geniş bir birlik mührü konulduğu gibi, yeryüzünün yüzüne de dört yüz bin hayvan ve bitki türünden oluşan bir Sübhani ordunun ayrı ayrı erzak, silah, elbise, talimat, terhisat yönünden son derece düzen ile hiçbirini şaşırmadan, vakti vaktine verilmesiyle koyduğu o tevhit mührü misali, insanın yüzüne de her bir yüzün bütün yüzlere karşı birer ayırıcı özellik bulunmasıyla koyduğu vahdaniyet mührü gibi, her bir sanat eserinin yüzünde –ister küçük ister büyük olsun– birer tevhit mührü ve her bir mahlukun başında –büyük olsun, küçük olsun, az ve çok olsun– birer ehadiyet hatemi gözlemlenir. Ve bilhassa canlı mahlukların mühürleri çok parlaktırlar. Belki her bir canlı kendisi dahi birer tevhit mührü, birer vahdet hatemi, birer ehadiyet mührü, birer samediyet turrasıdırlar.
Evet, her bir çiçek, her bir meyve, her bir yaprak, her bir bitki, her bir hayvan; öyle birer ehadiyet mührü, birer samediyet hatemidir ki, her bir ağacı birer Rabbani mektup, her bir mahlukat türünü birer Rahmanî kitap ve her bir bahçeyi birer Sübhani ferman suretine çevirerek o ağaç mektubuna, çiçekleri sayısınca mühürler, meyveleri sayısınca imzalar ve yaprakları miktarınca tuğralar basılmış. Ve o tür ve taife kitabına dahi onun kâtibini göstermek, bildirmek için fertleri sayısınca hatemler basılmış. Ve o bahçe fermanına, onun sultanını tanıtmak, tarif etmek için o bağ içinde bulunan bitki, ağaç, hayvan sayısınca mühürler basılmış.
Hatta her bir ağacın başlangıcında, sonunda, üzerinde ve içinde Hüve’l-evvelü ve’l-âhiru ve’z-zâhiru ve’l-bâtın (O Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır) isimlerinin işaret ettikleri dört tevhit mührü var:
Evvel ismiyle işaret edildiği gibi: Her bir meyveli ağacın asıl kaynağı olan çekirdek (Haşiye[2]) öyle bir sandıkçadır ki o ağacın programını, fihristini ve planını; ve öyle bir tezgâhtır ki onun donanımını, levazımatını ve teşkilatını; ve öyle bir makinedir ki onun başlangıçtaki incecik gelirlerini, latifane masraflarını ve düzenlemelerini taşıyor.
Ve Âhir ismiyle işaret edildiği gibi: Her bir ağacın neticesi ve meyvesi öyle bir tarifenamedir ki o ağacın şekillerini, hallerini ve özelliklerini; ve öyle bir beyannamedir ki onun görevlerini, menfaatlerini ve hasiyetlerini; ve öyle bir özettir ki o ağacın benzerlerini, soylarını ve gelecek neslini o meyvenin kalbinde bulunan çekirdekler ile beyan ediyor, ders veriyor.
Ve Zâhir ismiyle işaret edildiği gibi: Her ağacın giydiği suret ve şekil öyle sanatlı ve nakışlı bir elbisedir, bir giysidir ki o ağacın dal, budak, organ ve parçalarıyla tam boyuna göre biçilmiş, kesilmiş, süslenmiş. Ve öyle hassas, ölçülü ve anlamlıdır ki o ağacı bir kitap, bir mektup, bir kaside suretine çevirmiştir.
Ve Bâtın ismiyle işaret edildiği gibi: Her ağacın içinde işleyen tezgâh öyle bir fabrikadır ki o ağacın bütün parça ve organlarını teşkil, idare ve tedbirini son derece hassas bir ölçüyle ölçtüğü gibi, bütün ayrı ayrı organlarına lazım olan maddeleri ve rızıkları, son derece mükemmel bir düzen altında sevk, taksim ve dağıtmakla beraber akılları hayret içinde bırakan şimşek çakmak gibi bir sürat, saati kurmak gibi bir kolaylık ve bir orduya “Marş!” demek gibi bir birlik ve beraberlik ile o harika fabrika işliyor.
Kısacası: Her bir ağacın evveli öyle bir sandıkça ve program, âhiri öyle bir tarifename ve numune, zahiri öyle bir sanatlı elbise ve nakışlı giysi, bâtını ise öyle bir fabrika ve tezgâhtır ki bu dört yön öyle birbirine bakıyorlar ve dördünün toplamından öyle bir büyük mühür, belki bir ism-i a’zam ortaya çıkar ki, apaçık bir şekilde bütün kâinatı idare eden Bir ve Tek olan Sanatkâr’dan başkası o işleri yapamaz. Ve ağaç gibi her canlının evveli, âhiri, zahiri, bâtını birer tevhit mührü, birer vahdet hatemi, birer ehadiyet mührü, birer vahdaniyet tuğrası taşıyor.
İşte bu üç misaldeki ağaca kıyasen, bahar dahi çok çiçekli bir ağaçtır. Güz mevsiminin eline emanet edilen tohumlar, çekirdekler, kökler Evvel isminin mührünü; yaz mevsiminin kucağına dökülen, eteğini dolduran meyveler, hububat ve sebzeler Âhir isminin hatemini; bahar mevsimi, cennet hurisi misali birbiri üstüne giydiği ipek gibi elbiseler ve yüz bin nakışla süslenmiş fıtri giysiler Zâhir isminin mührünü; ve baharın içinde ve toprağın karnında işleyen Samedanî fabrikalar, kaynayan Rahmanî kazanlar ve yemekleri pişirten Rabbani mutfaklar Bâtın isminin tuğrasını taşıyorlar.
Hatta her bir tür, mesela insan türü dahi bir ağaçtır. Kökü ve çekirdeği geçmişte, meyveleri ve neticeleri gelecekte olarak, cinsel hayat ve türün devamı içinde son derece düzenli kanunların bulunması gibi, şimdiki hali dahi kişisel hayat ve sosyal hayat düsturlarının hükmü altında bir tevhit mührü ve zahirî karışıklıklar altında gizli, düzenli bir vahdet hatemi ve karmaşık insan halleri altında hayatın kaderleri denilen kaza ve kader düsturlarının hükmü altında bir vahdaniyet mührü taşıyor.
*
Hâtime
Tevhit sırrı içinde diğer iman esaslarına birer kelimeyle kısacık birer işarettir.
Ey gafil insan! Gel bir kere düşün ve bu risalenin üç makamında açıklanan “Üç Meyve, Üç Gerektirici, Üç Delili” dikkate al, bak ki bu kâinatta tasarruf eden ve en küçük bir şifayı, en küçük bir şükrü dahi dikkate alan, sinek kanadı gibi en küçük bir sanatı başkalarına havale etmeyen, vermeyen ve kayıtsız kalmayan; en basit bir tohuma bir ağaç kadar görevler ve hikmetler takan; kendi Rahmaniyetini, Rahimiyetini ve Hakimiyetini her bir sanatıyla hissettiren; kendini her bir vesile ile tanıtan ve her bir nimetle sevdiren bir Kadir, Hakîm, Rahîm, Alîm Sanatkâr… Hiç mümkün müdür ki ve hiçbir şekilde kabil midir ki kâinatı manen istila eden Muhammedî (Aleyhissalatu Vesselam) hakikatinin güzelliklerine, Ahmedî (Aleyhissalatu Vesselam) tesbihatlarına ve İslami nurlara karşı kayıtsız kalsın?
Ve hiçbir şekilde mümkün müdür ki bütün sanat eserlerini yaldızlayan, bütün mahlukatını sevindiren, kâinatı ışıklandıran, gökleri ve yeri velveleye veren, yeryüzünün yarısını ve insanlığın beşte birini on dört asır aralıksız maddi ve manevi saltanatı altına alan ve daima o muhteşem saltanatı kâinatın Yaratıcısı hesabına ve namına süren Ahmedî risaleti (Aleyhissalatu Vesselam) o Sanatkârın en önemli bir maksadı, bir nuru, bir aynası olmasın? Hem Muhammed (Aleyhissalatu Vesselam) gibi aynı hakikate hizmet eden peygamberler dahi o Sanatkârın elçileri, dostları ve memurları olmasın? Haşa, peygamberlerin mucizeleri sayısınca haşa ve asla!
Hem hiçbir şekilde mümkün müdür ki dal ve budak gibi en küçük bir şeye yüz hikmet ve meyve takan ve kendi Rablığını fevkalade hikmetleriyle ve genel Rahmaniyetiyle tanıtıp sevdiren bir Hakîm ve Rahîm Yaratıcı, kudretine göre bir bahar kadar kolay olan haşri getirmeyerek bir saadet yurdu, bir beka menzili açmayıp bütün hikmetlerini, rahmetlerini, hatta Rablığını ve kemallerini inkâr etsin ve ettirsin ve çok sevdiği bütün sevgili mahluklarını ebedî bir şekilde idam etsin? Haşa, yüz bin defa haşa! O Mutlak Güzellik, böyle bir mutlak çirkinlikten yüz binlerce derece münezzeh ve mukaddestir.
Uzunca Bir Haşiye:
Haşir münasebetiyle bir soru: Kur’an’da tekrarlanan İn kânet illa sayhaten vahideh (O, sadece tek bir sesten ibarettir) ve Ve ma emru’s-sâati illa ke lemhi’l-basar (Kıyametin işi, ancak bir göz kırpması gibidir) fermanları gösteriyor ki büyük haşir bir anda, zamansız vücuda geliyor. Dar akıl ise bu hadsiz derece harika ve emsalsiz olan meseleyi tam bir anlayışla kabul etmesine vesile olacak, gözle görülür bir misal ister.
Elcevap: Haşirde, ruhların cesetlere gelmesi var. Hem cesetlerin diriltilmesi var. Hem cesetlerin inşa edilmesi var. Üç meseledir.
Birinci Mesele: Ruhların cesetlerine gelmesine misal, son derece düzenli bir ordunun askerlerinin istirahat için her tarafa dağılmışken, yüksek sesli bir boru sesiyle toplanmalarıdır. Evet, İsrafil’in borusu olan Sûr, ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken ezel tarafından gelen Elestü bi Rabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) hitabını işiten ve Kâlû belâ (Evet, dediler) ile cevap veren ruhlar, elbette ordunun askerlerinden binlerce derece daha itaatkâr, düzenli ve boyun eğicidirler. Hem sadece ruhlar değil, belki bütün zerreler dahi bir Sübhani ordu ve emir dinleyen askerler olduğunu son derece kesin delillerle Otuzuncu Söz ispat etmiştir.
İkinci Mesele: Cesetlerin diriltilmesi misali, çok büyük bir şehirde, şenlikli bir gecede, tek bir merkezden yüz bin elektrik lambasının adeta zamansız, bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün yeryüzünde dahi tek bir merkezden yüz milyon lambaya nur vermek mümkündür. Madem Cenab-ı Hakk’ın elektrik gibi bir mahluku ve bir misafirhanesinde bir hizmetkârı ve bir mumcusu, Yaratıcısından aldığı terbiye ve düzen dersiyle bu duruma mazhar oluyor. Elbette elektrik gibi binlerce nurlu hizmetkârının temsil ettikleri İlahi hikmetin düzenli kanunları dairesinde büyük haşir, bir göz açıp kapayıncaya kadar vücuda gelebilir.
Üçüncü Mesele: Cesetlerin aniden inşa edilmesinin misali ise, bahar mevsiminde birkaç gün içinde insanlığın tamamından bin derece fazla olan bütün ağaçların, bütün yapraklarıyla beraber önceki baharın aynısı gibi birden mükemmel bir şekilde inşa edilmeleri; yine bütün ağaçların bütün çiçekleri, meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın ürünleri gibi şimşek gibi bir süratle yaratılmaları; hem o baharın başlangıcı olan sayısız tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin birden beraber uyanmaları, gelişmeleri ve dirilmeleri; hem kemiklerden ibaret olarak ayakta duran ölüler gibi bütün ağaçların cenazelerinin bir emirle aniden “ölümden sonra diriliş” sırrına mazhar olmaları ve neşirleri; hem küçücük hayvan türlerinin sayısız fertlerinin son derece sanatlı bir şekilde diriltilmeleri; hem bilhassa sinekler kabilesinin haşirleri ve bilhassa daima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve temizliği hatırlatan ve yüzümüzü okşayan gözümüz önündeki kabilenin bir senede neşrolunan fertleri, Âdem zamanından beri gelen bütün insan fertlerinden fazla olduğu halde, her baharda diğer kabilelerle beraber birkaç gün içinde inşa edilmeleri, diriltilmeleri, haşirleri; elbette kıyamette insan cesetlerinin inşasına bir misal değil, belki binlerce misaldirler.
Evet, dünya hikmet yurdu, ahiret ise kudret yurdu olduğundan, dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin gereğiyle, dünyada eşyanın yaratılışı bir derece tedrici ve zamanla olması; Rabbani hikmetin gereğiyle olmuş. Ahirette ise hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye, müddete, zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, ahirette bir anda ve bir lahzada inşasına işareten Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan Ve ma emru’s-sâati illa ke lemhi’l-basari ev hüve akrab (Kıyametin işi, bir göz kırpması gibi, hatta daha yakındır) ferman eder.
Eğer haşrin gelmesini, gelecek baharın gelmesi gibi kesin bir surette anlamak istersen, haşre dair Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Söz’e dikkat ile bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok.
Dördüncü bir mesele olan dünyanın ölümü ve kıyametin kopması ise, bir anda bir gezegenin veya bir kuyruklu yıldızın Rabbani emirle küremize, misafirhanemize çarpması bu hanemizi harap edebilir. On senede yapılan bir saray, bir dakikada harap olması gibi…
Bu haşrin dört meselesinin özeti şimdilik yeter. Yine konumuza dönüyoruz.
Hem hiç mümkün müdür ki kâinatın bütün gerçek ve yüce hakikatlerinin beliğ tercümanı, kâinatın Yaratıcısının bütün kemallerinin mucizevi lisanı ve bütün maksatlarının harika bir koleksiyonu olan Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan, o Yaratıcının kelamı olmasın? Haşa, ayetlerinin sırları adedince haşa!
Hem hiç mümkün müdür ki Hikmet Sahibi bir Sanatkâr, bütün canlı, bilinçli sanat eserlerini birbiriyle konuşturulsun ve dillerinin binlerce çeşidiyle birbiriyle söyleştirsin ve onların sözlerini ve seslerini bilsin, işitsin ve fiilleriyle, nimetleriyle açık bir şekilde cevap versin, fakat kendisi konuşmasın ve konuşamasın? Hiç kabil midir ve hiç ihtimali var mı?
Madem apaçık bir şekilde konuşur ve madem konuşmasına karşı tam anlayışlı muhatap en başta insandır. Elbette başta Kur’an olarak meşhur kutsal kitaplar O’nun konuşmalarıdır.
Hem hiç mümkün müdür ki Hikmet Sahibi bir Sanatkâr, kendini tanıtmak, sevdirmek, övgüsünü ve senasını ettirmek ve çeşitli ihsanlarıyla canlıları sevindirip memnun etmekle minnettarlıklarını ve şükürlerini Rablığına önemli bir dayanak yapmak için; koca kâinatı türleriyle, unsurlarıyla canlılara boyun eğdirilmiş bir hizmetkâr, bir mesken, bir sergi, bir ziyafetgâh yaptıktan sonra, canlıların çeşit çeşit, binlerce türünün nüshalarını o derece çoğaltmayı istiyor ki, kavak ve karaağaç gibi meyvesizlerin bir kısım yapraklarından her bir yaprağı, bir tabur sineklere, yani havada zikreden canlılara hem beşik, hem ana rahmi, hem erzaklarının deposu yaptığı halde; bu ziynetli gökleri ve bu nurlu yıldızları sahipsiz, hayatsız, ruhsuz, sakinsiz, boş, faydasız, yani meleksiz, ruhanisiz bıraksın? Haşa, melekler ve ruhaniler adedince haşa ve asla!
Hem hiç mümkün müdür ki Hikmet Sahibi, her şeyi idare eden bir Sanatkâr, en önemsiz bir bitkinin, en küçük bir ağacın başlangıçlarını ve sonlarını tam bir düzen içinde, hayatının kaderini çekirdeğinde ve meyvesinde kader kalemiyle yazmakla beraber, koca baharı tek bir ağaç gibi başlangıçlarını ve sonuçlarını tam bir ayrım ve düzenle yazsa ve en önemsiz şeylere de kayıtsız kalmazsa; fakat kâinatın neticesi, yeryüzünün halifesi ve mahlukat türlerinin gözetmeni ve zabiti olan insanın çok önemli olan fiillerini ve hareketlerini yazmasın, kader dairesine almasın, onlara kayıtsız kalsın? Haşa, insanların mizana girecek olan amelleri adedince haşa ve asla!
Kısacası: Kâinat bütün hakikatleriyle bağırarak diyor:
Amentü billahi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusulihi ve bi’l-yevmi’l-âhiri ve bi’l-kaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ ve’l-ba’sü ba’de’l-mevti hakkun eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah sallallahu aleyhi ve alâ âlihi ve sahbihi ve ihvânihi ve selleme âmin.
(Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaderin, hayrın ve şerrin Allah Teâlâ’dan olduğuna ve öldükten sonra dirilmenin hak olduğuna inandım. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed O’nun elçisidir. Allah’ın salât ve selamı O’nun, ailesinin, ashabının ve kardeşlerinin üzerine olsun. Amin.)
*
Tevhidî Bir Münâcat ve Mukaddimesi
Hazret-i İmam Ali Radıyallahu Anh ve Kerremallahu Vechehu, Kaside-i Celcelutiye’sinde kerametkârane Risale-i Nur’dan haber verdiği yerde Risale-i Nur’u Siracünnur (Nurun Kandili) ve Siracüssürc (Kandillerin Kandili) isimleriyle adlandırarak Risale-i Nur’un üç ismine iki isim ilave etmesi yönüyle ve bu risalede Siracünnur isminin tekrarı münasebetiyle, bu risalenin sonunda İmam Ali Radıyallahu Anh’ın en önemli bir münâcatını iki derece genişleterek onun yüce lisanıyla ve dilimizi onun bir dili sayarak bu gelen münâcatı Bir ve Tek olan Allah’ın dergâhına takdim ederiz.
Münâcat
Allahumme innehu leyse fi’s-semâvâti deverâtun ve nucûmun muharrekâtun seyyârâtun ve lâ fi’l-cevvi sehabâtun ve burûkun musebbihâtun ve ra’adâtun ve lâ fi’l-ardi ğamerâtun ve hayavânâtun ve acâibu masnûâtin. Ve lâ fi’l-bihâri katarâtun ve semekâtun ve ğarâibu mahlûkâtin. Ve lâ fi’l-cibâli hacerâtun ve nebâtâtun ve muddeharâtu ma’deniyyâtin. Ve lâ fi’l-eşcâri verakâtun ve zeherâtun muzeyyenâtun ve semerâtun. Ve lâ fi’l-ecsâmi harekâtun ve âlâtun ve munazzamâtu cihâzâtin. Ve lâ fi’l-kulûbi hatarâtun ve ilhâmâtun ve munevverâtu i’tikâdâtin illâ ve hiye küllühâ alâ vucûbi vucûdike şâhidâtun ve alâ vahdâniyyetike dâllâtun ve fî mülkike musahharâtun fe bi’l-kudreti’lletî sahhârte bihâ’l-aradîne ve’s-semâvâti sahhir lî nefsî ve sahhir lî matlûbî ve sahhir li Resâili’n-Nûri li hidmeti’l-Kur’âni ve’l-îmâni kulûbe ibâdike ve kulûbe’l-mahlûkâti’r-rûhâniyyâti mine’l-ulviyyâti ve’s-süfliyyâti yâ Semîu yâ Karîbu yâ Mucîbe’d-deavâti ve’l-hamdu lillâhi Rabbi’l-âlemîn.
(Allah’ım! Şüphesiz ne göklerde dönenler, hareket eden gezegen yıldızlar; ne atmosferde bulutlar, tesbih eden şimşekler ve gök gürültüleri; ne yeryüzünde katmanlar, hayvanlar ve harika sanat eserleri; ne denizlerde damlalar, balıklar ve garip yaratıklar; ne dağlarda taşlar, bitkiler ve saklanmış madenler; ne ağaçlarda yapraklar, süslenmiş çiçekler ve meyveler; ne bedenlerde hareketler, aletler ve düzenli cihazlar; ne de kalplerde düşünceler, ilhamlar ve nurlanmış inançlar vardır ki, hepsi Senin varlığının zorunluluğuna şahit, birliğine delil olmasın ve Senin mülkünde boyun eğdirilmiş bulunmasın. Yeryüzünü ve gökleri boyun eğdirdiğin kudretinle, nefsimi bana boyun eğdir, isteğimi bana boyun eğdir. Kur’an ve iman hizmeti için Risale-i Nur’a kullarının kalplerini ve yukarı ve aşağı âlemlerdeki ruhani varlıkların kalplerini boyun eğdir. Ey her şeyi işiten, ey çok yakın olan, ey dualara icabet eden! Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.)
Sübhaneke la ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm
(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.)
*
[1] Haşiye: Bu ikinci şıkkın cevabı çok mühimdir, çok evhamı giderir.
[2] Haşiye: Eski zamandan beri bir atasözü olarak herkesin dilinde ve halkın lisanında gezen şu “Çekirdekten yetişme” sözü, bu risalenin müellifine örfi bir gaybi işaret denilebilir. Çünkü Risale-i Nur hizmetkârı olan şahıs, Kur’an’ın feyziyle, çekirdekte ve çiçekte tevhit için iki marifet miracı keşfederek, tabiatçıları boğan aynı yerde hayat suyu bulmuş ve çekirdekten hakikate ve marifet nuruna yetişmiş. Bu iki şeyin Risale-i Nur’da çokça tekrarlanması bu hikmete dayanır.
Lügatçeli Metin
İkinci Şuâ
Eskişehir Hapishanesinin Son Meyvesi
Otuz Birinci Lem’a’nın İkinci Şuâı
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm)
(Anlamı: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)
On altı sene evvel, Eskişehir Hapishanesinde, arkadaşlarımın tahliyeleriyle (boşaltmalarıyla, serbest bırakılmalarıyla) yalnız kaldığım bir vakitte şu Şuâ (ışın, nur), gayet (çok, son derece) acele, pek noksan (eksik, kusurlu) kalemimle, sıkıntılı, rahatsızlık bir zamanda telif (yazma, derleme) edildiğinden bir derece intizamsız (düzensiz) olmakla beraber, bugünlerde tashih (düzeltme) ederken iman ve tevhid noktasında pek çok kıymettar (değerli) ve kuvvetli ve ehemmiyetli (önemli) gördüm.
Said Nursî
اَللهُ اَحَدٌ ism-i a’zamına dair yedinci nükte-i a’zam
(Okunuşu: Allâhu Ehad ism-i a’zamına dair yedinci nükte-i a’zam)
(Anlamı: Allah birdir ism-i a’zamına (Allah’ın en büyük ismine) dair yedinci en büyük ince nokta)
ve altı ism-i a’zamın altı nüktesinin yedincisi
İhtar
Bu risale benim nazarımda (görüşümde) çok mühimdir. Çünkü içinde çok mühim ve ince olan esrar-ı imaniye (iman sırları) inkişaf (ortaya çıkma, açığa çıkma) ediyor. Bu risaleyi anlayarak okuyan adam imanını kurtarır inşâallah (Allah dilerse). Maatteessüf (maalesef) ben burada kimse ile görüşemediğimden kendime tebyiz (temize çekmek) edip yazdıramadım. Bu risalenin kıymetini anlamak istersen başta bulunan İkinci ve Üçüncü Meyve’yi ve âhirdeki (sondaki) hâtimeyi (sonuç, kapanış) ve hâtimeden iki sahife evvelki meseleyi evvelce dikkatle okuduktan sonra, tamamını teenni (acele etmeden, ağırbaşlılıkla) ile mütalaa (okuma, inceleme) eyle.
*
Altı ism-i a’zamın altı nüktelerinin “Allahu Ehad”e dair yedinci nükte-i a’zamıdır
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ
(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm ve bihî nestaîn)
(Anlamı: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Ve ancak O’ndan yardım dileriz.)
فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ âyetinin bir muhteşem nüktesiyle meşhur bir kasem-i Nebevînin (Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) yemini) işaretiyle ve ilhamıyla (esinlenmesiyle) hissettiğim gayet güzel ve çok şirin ve nihayet derecede latîf (ince, hoş, güzel) üç meyve-i tevhid (tevhidin meyvesi, sonucu) ve üç muktezîsi (gerekliliği) ve üç hüccetine (deliline, kanıtına) dair bir nüktedir.
İşte Resul-i Ekrem (En şerefli Elçi) aleyhissalâtü vesselâm (asm) yemin ettiği vakit, en çok istimal (kullanma) ve tekrar ile her zaman ferman (emretme, söyleme) ettiği şu وَالَّذٖى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهٖ (Okunuşu: Vellezî nefsu Muhammedin biyedihi. Anlamı: Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki) kasemidir (yeminidir). Ve bu kasem gösteriyor ki şecere-i kâinatın (kâinat ağacının) en geniş dairesi ve en müntehası (son noktası) ve nihayatı ve teferruatı (ayrıntıları) dahi Zat-ı Vâhid-i Ehad’in (Tek ve Eşsiz olan Zat’ın -Allah’ın-) kudretiyle ve iradesiyledir. Çünkü mahlukatın (yaratılmışların) en müntehab (seçilmiş) ve en müstesnası (istisna edilmiş, ayrıcalıklı) olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın (asm) nefsi, kendi kendine mâlik (sahip) olmazsa ve ef’alinde (fiillerinde, eylemlerinde) serbest bulunmazsa ve harekâtı (hareketleri) başka bir ihtiyara (iradeye) bağlı ise elbette hiçbir şey, hiçbir şe’n, hiçbir hal, hiçbir keyfiyet –cüz’î (parçalı, küçücük) olsun küllî (genel, bütünsel) olsun– o muhit (her şeyi kuşatan) iktidarın, o şâmil (her şeyi kapsayan) ihtiyarın daire-i tasarrufunun (tasarruf alanının, yönetim çevresinin) haricinde olamaz.
Evet, bu çok manidar (anlamlı) kasem-i Muhammedî’nin (asm) ifade ettiği gayet muazzam (büyük, ulu) ve muhit bir tevhid-i rububiyettir. Ve bu tevhidin ispatına dair yüz belki bin bâhir (açık, parlak) bürhanlar (deliller), Siracünnur (Nurlu Kandil – Risale-i Nur’a verilen isimlerden biri) olan Risale-i Nur’da beyan (açıklama) edildiğinden bu hakikat-i âliyenin (yüce hakikatin) tafsilat (ayrıntı) ve ispatını ona havale (bırakma, yönlendirme) ederek bu İkinci Şuâ’da muhtasar (kısa, özet) üç makam (bölüm, konum) içinde bu çok ehemmiyetli hakikat-i imaniyenin birinci makamında, gayet latîf ve tatlı ve çok kıymettar (değerli) ve nurlu, hadsiz semerelerinden (ürünlerinden, meyvelerinden) üç küllî meyvelerini gayet muhtasar bir surette beyanla, o meyvelere benim kalbimi sevk (yönlendirme) eden zevklerime (hazlarıma) ve hislerime işaret edilecek. İkinci Makam’da ise bu kudsî (kutsal) hakikatin üç küllî muktezîsi (gerekliliği) ve esbab-ı mûcibesi (sebep olan nedenleri) beyan edilir ve o üç muktezî üç bin muktezîlerin kuvvetindedirler. Ve Üçüncü Makam’da, o hakikat-i tevhidiyenin üç alâmetleri (işaretleri, belirtileri) zikredilecek ve o üç alâmet, üç yüz alâmet ve emare (belirti, işaret) ve delil kuvvetindedirler.
Birinci Makam’ın Birinci Meyvesi
Tevhid ve vahdette (birlikte) cemal-i İlahî (Allah’ın güzelliği) ve kemal-i Rabbanî (Rablık mükemmelliği) tezahür (ortaya çıkma, görünme) eder. Eğer vahdet olmazsa, o hazine-i ezeliye (sonsuzluk hazinesi) gizli kalır. Evet, hadsiz cemal ve kemalât-ı İlahiye ve nihayetsiz mehasin (güzellikler) ve hüsn-ü Rabbanî (Rablık güzelliği) ve hesapsız ihsanat (ihsanlar, lütuflar) ve beha-i Rahmanî (Rahman’a ait kıymetli güzellik) ve gayetsiz kemal-i cemal-i Samedanî (Samed olan Allah’ın kemal ve güzelliği), ancak vahdet âyinesinde (aynasında) ve vahdet vasıtasıyla şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) nihayatındaki cüz’iyatın (küçük şeylerin) simalarında temerküz (toplanma, odaklanma) eden cilve-i esmada (isimlerin tecellisinde, yansımasında) görünür.
Mesela, iktidarsız ve ihtiyarsız bir yavrunun imdadına (yardımına) umulmadık bir yerden, yani kan ve fışkı ortasından beyaz, safi, temiz bir süt göndermek olan cüz’î fiil ise tevhid nazarıyla bakıldığı vakit, birden bütün yavruların pek çok hârikulâde (olağanüstü) ve pek çok şefkatkârane (şefkatle) olan küllî ve umumî iaşeleri (rızıkları) ve validelerini onlara musahhar (boyun eğdirme) etmeleriyle rahmet-i Rahman’ın (Rahman’ın rahmetinin) cemal-i lâyezalîsi (sonsuz güzelliği) kemal-i şaşaa (tam bir ihtişam) ile görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa o cemal gizlenir ve o cüz’î iaşe dahi esbaba (sebeplere) ve tesadüfe (rastlantıya) ve tabiata havale (bırakma) edilir, bütün bütün kıymetini, belki mahiyetini (özünü, niteliğini) kaybeder.
Hem mesela, müthiş (korkunç) bir hastalıktan şifa (iyileşme) bulmak, eğer tevhid nazarıyla bakılsa birden zemin denilen hastahane-i kübrada (büyük hastane) bulunan bütün dertlilere, âlem denilen eczahane-i ekberden (en büyük eczane) ilaçları ve dermanlarıyla şifa ihsan etmek yüzünde, Rahîm-i Mutlak’ın (Mutlak Rahîm olanın) cemal-i şefkati ve mehasin-i rahîmiyeti (rahmetin güzellikleri) küllî ve şaşaalı bir surette görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa; o cüz’î fakat alîmane (bilgelikle), basîrane (basiretle, görüşle), şuurkârane (bilinçli olarak) olan şifa vermek dahi camid (cansız) ilaçların hâsiyetlerine (özelliklerine) ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata verilir. Bütün bütün mahiyetini ve hikmetini ve kıymetini kaybeder.
Bu makam münasebetiyle hatıra gelen bir salavatın (dua, Hz. Muhammed’e (asm) ve âline edilen dua) bir nüktesini beyan ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihatının (zikirlerinin) âhirinde (sonunda) Şafiîlerde gayet müsta’mel (kullanılan) ve meşhur bir salavat olan
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثٖيرًا كَثٖيرًا
(Okunuşu: Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin biadedi külli dâin ve devâin ve bârik ve sellim aleyhi ve aleyhim kesîran kesîran.)
(Anlamı: Allah’ım, efendimiz Muhammed’e ve efendimiz Muhammed’in âline (ailesine), her dert ve deva (ilaç) sayısınca salât eyle, bereket ver ve bol bol selam et.)
nın ehemmiyeti (önemi) yüzündendir ki insanın hikmet-i hilkati (yaratılış hikmeti) ve sırr-ı câmiiyeti (her şeyi toplayıcılık sırrı) ise her zaman, her dakika hâlıkına (yaratıcısına) iltica (sığınma) ve yalvarmak ve hamd (övgü, şükür) ve şükür etmek olduğundan insanı dergâh-ı İlahiyeye (Allah’ın kapısına) kamçı vurup sevk (yönlendirme) eden en keskin (şiddetli) ve müessir (etkili) sâik (itici güç), hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemal-i şevk (tam bir istekle) ile şükre sevk eden ve tam manasıyla minnettar (şükran duyan) edip hamdettiren tatlı nimetler ise başta şifalar ve devalar ve âfiyetler (sağlıklar) olduğundan bu salavat-ı şerife (şerefli salavat) gayet müşerref (şereflenmiş) ve manidar (anlamlı) olmuştur. Ben bazen بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَ دَوَاءٍ (Biadedi külli dâin ve devâin – Her dert ve deva sayısınca) dedikçe küre-i arzı (yeryüzünü) bir hastahane suretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakiki’nin (Gerçek Şifa Veren’in -Allah’ın-) pek aşikâr bir mevcudiyetini (varlığını) ve küllî bir şefkatini ve kudsî (kutsal) ve geniş bir rahîmiyetini (rahmetini) hissediyorum.
Hem mesela, dalaletin (sapkınlığın, doğru yoldan çıkmanın) gayet müthiş manevî elemini hisseden bir adama, iman ile hidayet (doğru yol) ihsan etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa birden o cüz’î ve fâni (geçici, ölümlü) ve âciz (güçsüz) adam bütün kâinatın hâlıkı (yaratıcısı) ve sultanı olan mabudunun (ibadet edileni, Tanrısı) muhatap bir abdi (kulu) olmak ve o iman vasıtasıyla bir saadet-i ebediyeyi (ebedi saadeti) ve şahane (şaşaalı) ve çok geniş ve şaşaalı bir mülk-ü bâki (kalıcı egemenlik) ve bâki bir dünyayı ihsan etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar (nail) etmek olan bu ihsan-ı ekber (en büyük ihsan) yüzünde ve simasında (yüzünde), bir Zat-ı Kerîm ve Muhsin’in (Kerîm -cömert- ve Muhsin -iyilik eden- olan Zat’ın) öyle bir hüsn-ü ezelîsi (ezelî güzelliği) ve öyle bir cemal-i lâyezalîsi (sonsuz güzelliği) görünür ki bir lem’asıyla (parlamasıyla) bütün ehl-i imanı (iman ehlini) kendine dost ve has kısmını da âşık (seven) yapıyor. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa o cüz’î imanı, ya mütehakkim (baskıcı) ve hodbin (bencil) Mutezileler (İslam’da bir kelam mezhebi) gibi kendi nefsine veya bazı esbaba havale eder ki hakiki fiyatı ve pahası cennet olan o Rahmanî pırlanta bir cam parçasına inip âyinedarlık (ayna olma) ettiği kudsî cemalin lem’asını kaybeder.
İşte bu üç misale kıyasen (benzeterek), daire-i kesretin (çokluk dairesinin) müntehasındaki (en son noktasındaki) cüz’iyatın cüz’iyat-ı ahvalinde (küçük şeylerin küçük durumlarında), tevhid noktasında cemal-i İlahînin ve kemal-i Rabbanînin binler envaı (türleri) ve yüz bin çeşitleri onlarda temerküz (toplanma, odaklanma) cihetinde görünür, anlaşılır, bilinir, tahakkuku (gerçekleşmesi) sabit olur. İşte tevhidde cemal ve kemal-i İlahînin kalben görünmesi ve ruhen hissedilmesi içindir ki bütün evliya (Allah dostları) ve asfiya (seçkin veliler), en tatlı zevklerini ve en şirin manevî rızıklarını kelime-i tevhid olan “Lâ ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) zikrinde ve tekrarında buluyorlar.
Hem kelime-i tevhidde azamet-i kibriya (büyüklük ve yücelik) ve celal-i Sübhanî (Sübhan olan Allah’ın celali, ululuğu) ve saltanat-ı mutlaka-i rububiyet-i Samedaniye (Samed olan Allah’ın mutlak Rablık saltanatı) tahakkuk etmesi içindir ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm (asm) ferman etmiş: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلٖى لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ (Okunuşu: Efdalü mâ kultü enâ ve’n-nebiyyûne min kablî Lâ ilâhe illallah. Anlamı: Benim ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli sözleri, “Lâ ilahe illallah” kelâmıdır.)
Evet bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsan, bir nimet, bir rızık; bir küçük âyine (ayna) iken, tevhidin sırrıyla birden bütün emsaline (benzerlerine) omuz omuza verip ittisal (birleşme) ettiğinden, o nevi (tür) büyük âyineye dönüp o nev’e mahsus cilvelenen (yansıyan, tecelli eden) bir çeşit cemal-i İlahîyi gösterir. Ve fâni, muvakkat (geçici) olan güzellik ile bâki (kalıcı) bir nevi hüsn-ü sermedîyi (ebedi bir tür güzelliği) irae (gösterme) eder. Ve Mevlana Celaleddin’in dediği gibi,
اٰنْ خَيَالَاتٖى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْتْ § عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ
(Okunuşu: Ân hayâlâtî ki dâm-ı evliyâst, aks-i meht-rûyân-ı bûstân-ı Hudâst.)
(Anlamı: Evliyanın ağı olan o hayaller, Allah bahçesinin ay yüzlü güzellerinin aksidir.)
sırrıyla bir âyine-i cemal-i İlahî (Allah’ın güzelliğinin aynası) olur. Yoksa eğer tevhid sırrı olmazsa o cüz’î meyve tek başına kalır. Ne o kudsî cemal ne de o ulvi (yüce) kemali gösterir. Ve içindeki cüz’î bir lem’a (parıltı) dahi söner, kaybolur. Âdeta baş aşağı olup elmastan şişeye döner.
Hem tevhid sırrıyla, şecere-i hilkatin meyveleri olan zîhayatta bir şahsiyet-i İlahiye, bir ehadiyet-i Rabbaniye ve sıfât-ı seb’aca (yedi sıfata göre) manevî bir sima-i Rahmanî (Rahman’a ait manevi bir yüz) ve temerküz-ü esmaî (isimlerin odaklanması) ve اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ (Okunuşu: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn. Anlamı: Ancak Sana ibadet eder ve ancak Senden yardım dileriz.) deki hitaba muhatap (hitap edilen) olan zatın bir cilve-i taayyünü (belirli bir tecellinin yansıması) ve teşahhusu (belirginleşmesi) tezahür eder. Yoksa o şahsiyet, o ehadiyet, o sima, o taayyünün cilvesi inbisat (genişleme) ederek kâinat nisbetinde genişlenir, dağılır, gizlenir. Ancak çok büyük ve ihatalı (kuşatıcı), kalbî gözlere görünür. Çünkü azamet (büyüklük, ululuk) ve kibriya (yücelik) perde olur, herkesin kalbi göremez.
Hem o cüz’î zîhayatlarda pek zahir (açık) bir surette anlaşılır ki onun Sâni’i (Yaratıcısı, Sanatkarı), onu görür, bilir, dinler, istediği gibi yapar. Âdeta o zîhayatın masnuiyeti (sanatlı yapısı) arkasında muktedir (güçlü, kudretli), muhtar (irade sahibi), işitici (işiten), bilici (bilen), görücü (gören) bir zatın manevî bir teşahhusu (belirginleşmesi), bir taayyünü (ortaya çıkması) imana görünür. Ve bilhassa zîhayattan insanın mahlukıyeti arkasında gayet aşikâr bir tarzda o manevî teşahhus, o kudsî taayyün sırr-ı tevhid ile imanla müşahede (gözlemleme) olunur. Çünkü o teşahhus-u ehadiyetin (birliğin belirginleşmesinin) esasları (temelleri) olan ilim ve kudret ve hayat ve sem’ (işitme) ve basar (görme) gibi manaların hem numuneleri (örnekleri) insanda var, o numuneler ile onlara işaret eder. Çünkü mesela, gözü veren zat, hem gözü görür hem ince bir mana olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren zat, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair (diğer) sıfatlar buna kıyas (benzetme) edilsin.
Hem esmanın (isimlerin) nakışları (işlemeleri) ve cilveleri insanda var, onlar ile o kudsî manalara şehadet (şahitlik) eder. Hem insan, zaafıyla (zayıflığıyla) ve acziyle (acizliğiyle) ve fakrıyla (fakirliğiyle, muhtaçlığıyla) ve cehliyle (cahilliğiyle) diğer bir tarzda âyinedarlık (ayna olma) edip yine zaafına fakrına merhamet eden ve meded (yardım) veren zatın kudretine, ilmine, iradesine (dilemesine) ve hâkeza (ve bunun gibi) sair evsafına (sıfatlarına) şehadet eder. İşte daire-i kesretin müntehasında ve en dağınık cüz’iyatında, sırr-ı vahdetle bin bir esma-i İlahiye (bin bir Allah ismi), zîhayat denilen küçücük mektuplarda temerküz (toplanma) edip açık okunduğundan, o Sâni’-i Hakîm (Hikmetli Yaratıcı) zîhayat nüshalarını çok teksir (çoğaltma) ediyor. Ve bilhassa (özellikle) zîhayatlardan küçüklerin taifelerini pek çok tarzda nüshalarını teksir eder ve her tarafa neşreder (yayar).
Bu birinci meyvenin hakikatine beni îsal (ulaştırma) ve sevk eden zevkî bir hissimdir. Şöyle ki:
Bir zaman, ziyade (aşırı) rikkatimden (hassasiyetimden) ve fazla şefkatten ve acımak duygusundan zîhayat ve hususan (özellikle) onlardan zîşuur (şuur sahibi) ve bilhassa insanlar ve bilhassa mazlumlar (zulme uğrayanlar) ve musibete giriftar (yakalanmış) olanların halleri, çok ziyade rikkatime ve şefkatime ve kalbime dokunuyordu. Kalben diyordum: “Bu âciz ve zayıf bîçarelerin dertlerini, âlemde hükmeden bu yeknesak (tekdüze) kanunlar dinlemedikleri gibi istila edici (yayılan) ve sağır olan unsurlar, hâdiseler (olaylar) dahi işitmezler. Bunların bu perişan hallerine merhamet edip hususi işlerine müdahale eden yok mu?” diye ruhum çok derin feryat ediyordu. Hem “O çok güzel memlûklerin (sahip olunan şeylerin, kölelerin) ve çok kıymettar (değerli) malların ve çok müştak (özlem duyan) ve minnettar (şükran duyan) dostların işlerine bakacak ve onlara sahabet (dostluk) edecek ve himayet (koruma) edecek bir mâlikleri (sahipleri), bir sahipleri, bir hakiki dostları yok mu?” diye kalbim bütün kuvvetiyle bağırıyordu.
İşte ruhumun feryadına ve kalbimin vaveylâsına (feryadına, çığlığına) vâfi (yeterli) ve kâfi (yeterli) ve teskin (yatıştırıcı) edici ve kanaat (tatmin) verici cevap ise: Sırr-ı tevhid ile Rahman ve Rahîm olan Zat-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Zat’ın -Allah’ın-) umumî kanunların tazyikatları (baskıları) ve hâdisatın tehacümatı (olayların saldırıları) altında ağlayan ve sızlayan o sevimli memlûklerine, kanunların fevkinde (üstünde) olarak ihsanat-ı hususiyesi (özel ihsanları) ve imdadat-ı hâssası (özel yardımları) ve doğrudan doğruya her şeye karşı rububiyet-i hususiyesi (özel Rablığı) ve her şeyin tedbirini (idaresini) bizzat kendisi görmesi ve her şeyin derdini bizzat dinlemesi ve her şeyin hakiki mâliki, sahibi, hâmisi (koruyucusu) olduğunu sırr-ı Kur’an ve nur-u iman (iman nuru) ile bildim. O hadsiz meyusiyet (ümitsizlik) yerinde nihayetsiz (sonsuz) bir mesruriyet (sevinç) hissettim.
Ve her bir zîhayat öyle bir Mâlik-i Zülcelal’e mensubiyeti (aidiyeti) ve memlûkiyeti (sahip olunması, köleliği) cihetiyle nazarımda binler derece bir ehemmiyet (önem), bir kıymet kesbettiler (kazandılar). Çünkü madem herkes efendisinin şerefiyle ve mensup olduğu zatın makamıyla ve şöhretiyle iftihar (övünme) eder, bir izzet (itibar) peyda (elde etme) eder; elbette nur-u iman ile bu mensubiyetin ve memlûkiyetin inkişafı (ortaya çıkması) suretinde, bir karınca bir Firavun’u (Antik Mısır hükümdarı, kibir ve zulmün sembolü) o mensubiyet kuvvetiyle mağlup ettiği gibi (o mensubiyet şerefiyle dahi) gafil ve kendi kendine mâlik ve başıboş kendini zanneden ve ecdadıyla (atalarıyla) ve mülk-ü Mısır (Mısır ülkesi) ile iftihar eden ve kabir kapısında o iftiharı sönen bin firavun kadar iftihar edebilir. Ve sinek dahi Nemrut’un (Babil kralı, Hz. İbrahim’e zulmeden, kibir sembolü) sekerat vaktinde (can çekişme anında) azaba ve hicaba (perdeye) inkılab eden (dönüşen) iftiharına karşı kendi mensubiyetinin şerefini irae (gösterme) edip onunkini hiçe indirebilir.
İşte اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ (Okunuşu: İnne’ş-şirke le zulmun azîm. Anlamı: Şüphesiz şirk elbette büyük bir zulümdür.) âyeti, şirkte hadsiz ve çok büyük bir zulüm bulunduğunu ifade ile bildirir. Şirk öyle bir cürümdür ki her bir mahlukun (yaratılmışın) hakkına ve şerefine ve haysiyetine (onuruna) bir tecavüzdür (saldırıdır). Ancak onu cehennem temizler.
Tevhidin İkinci Meyvesi: Birinci Meyve Hâlık-ı kâinat (kâinatın Yaratıcısı) olan Zat-ı Akdes’e (En Kutsal Zat’a -Allah’a-) baktığı gibi, İkinci Meyve dahi kâinatın zatına ve mahiyetine (niteliğine) bakar. Evet sırr-ı vahdetle kâinatın kemalâtı (mükemmellikleri) tahakkuk (gerçekleşme) eder ve mevcudatın (varlıkların) ulvi (yüce) vazifeleri anlaşılır ve mahlukatın netice-i hilkatleri (yaratılış sonuçları) takarrur (kesinleşme, yerleşme) eder ve masnuatın (sanatlı eserlerin, yaratılmışların) kıymetleri bilinir ve bu âlemdeki makasıd-ı İlahiye (İlahi maksatlar, amaçlar) vücud (varlık) bulur ve zîhayat ve zîşuurların hikmet-i hilkatleri (yaratılış hikmetleri) ve sırr-ı icadları (yaratılış sırları) tezahür (ortaya çıkma) eder ve bu dehşet-engiz tahavvülat (dehşet verici değişimler) içinde kahharane (kahredici) fırtınaların hiddetli, ekşi simaları (yüzleri) arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür ve fena (yok oluş) ve zevalde (sona ermede) kaybolan mevcudatın neticeleri ve hüviyetleri (kimlikleri) ve mahiyetleri ve ruhları ve tesbihatları (zikirleri) gibi çok vücudları kendilerine bedel (yerine) âlem-i şehadette (görünen âlemde) bırakıp sonra gittikleri bilinir.
Ve kâinat baştan başa (baştan sona) gayet manidar (anlamlı) bir kitab-ı Samedanî (Samed olan Allah’ın kitabı) ve mevcudat ferşten (yerden) arşa kadar gayet mu’cizane (mucizevi bir şekilde) bir mecmua-i mektubat-ı Sübhaniye (Sübhan olan Allah’ın mektuplar mecmuası) ve mahlukatın bütün taifeleri, gayet muntazam (düzenli) ve muhteşem (görkemli) bir ordu-yu Rabbanî (Rabbanî ordu) ve masnuatın bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyarata (gezegenlere) kadar Sultan-ı Ezelî’nin (Ezelî Sultan’ın -Allah’ın-) gayet vazife-perver (görevine düşkün) memurları olduğu bilinmesi ve her şey, âyinedarlık (ayna olma) ve intisap (mensubiyet) cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden (şahsi değerinden) daha yüksek kıymet almaları ve “Seyl-i mevcudat (varlıklar seli) ve kafile-i mahlukat (yaratılmışlar kafilesi) nereden geliyor ve nereye gidecek ve ne için gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suallerin manaları (anlamları) ona inkişaf (ortaya çıkma) etmesi, ancak ve ancak sırr-ı tevhid (tevhid sırrı) iledir. Yoksa kâinatın bu mezkûr (bahsedilen) yüksek kemalâtları sönecek ve o ulvi ve kudsî hakikatleri zıtlarına inkılab (dönüşme) edecek.
İşte şirk ve küfür cinayeti (suçu), kâinatın bütün kemalâtına ve ulvi hukuklarına (yüce haklarına) ve kudsî hakikatlerine bir tecavüz (saldırı) olduğu cihetledir (yöndendir) ki ehl-i şirk ve küfre (şirk ve küfür ehline) karşı kâinat kızıyor ve semavat (gökler) ve arz (yer) hiddet (öfke) ediyor ve onların mahvına (yok olmasına) anâsır (elementler) ittifak (birleşme) edip kavm-i Nuh (Nuh Kavmi) aleyhisselâm (a.s. – Allah’ın selamı onun üzerine olsun) ve Âd ve Semud ve Firavun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark (batırma) ediyor. تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ (Okunuşu: Tekâdu temeyyezu mine’l-ğayz. Anlamı: Neredeyse öfkesinden parçalanacaktır.) âyetinin sırrıyla cehennem dahi (bile) ehl-i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki parçalanmak derecesine geliyor. Evet şirk, kâinata karşı büyük bir tahkir (hor görme, aşağılama) ve azîm (büyük) bir tecavüzdür. Ve kâinatın kudsî vazifelerini ve hilkatin hikmetlerini inkâr etmekle (reddetmekle) şerefini kırıyor. Numune (örnek) için binler misallerinden bir tek misale işaret edeceğiz.
Mesela, sırr-ı vahdet ile kâinat öyle cesîm (büyük) ve cismanî (maddî) bir melaike (melek) hükmünde olur ki mevcudatın nevileri (türleri) adedince yüz binler başlı ve her başında o nevide bulunan fertlerin sayısınca yüz binler ağız ve her ağzında o ferdin cihazat (cihazları) ve ecza (parçaları) ve aza (organları) ve hüceyratı (hücreleri) miktarınca yüz binler diller ile Sâni’ini (Yaratıcısını) takdis (yüceltme) ederek tesbihat yapan İsrafil-misal ubudiyette (kullukta) ulvi bir makam sahibi bir acayibü’l-mahlukat (yaratılmışların acayipleri) iken hem sırr-ı tevhid ile âhiret âlemlerine ve menzillerine çok mahsulat (ürünler) yetiştiren bir mezraa (tarla) ve dâr-ı saadet (saadet yurdu) tabakalarına a’mal-i beşeriye (insan amelleri) gibi çok hasılatıyla (ürünleriyle) levazımat (gereksinimler) tedarik eden bir fabrika ve âlem-i bekada (ebedi âlemde) hususan (özellikle) cennet-i a’lâdaki ehl-i temaşaya (seyredenlere) dünyadan alınma sermedî (sonsuz) manzaraları göstermek için mütemadiyen (sürekli) işleyen yüz bin yüzlü sinemalı bir fotoğraf iken; şirk ise bu çok acib ve tam mutî (itaatkar), hayattar ve cismanî melaikeyi camid (cansız), ruhsuz, fâni (geçici), vazifesiz, hēlik (helak olmuş), manasız, hâdisatın herc ü merci (olayların kargaşası) altında ve inkılabların (dönüşümlerin) fırtınaları içinde, adem (yokluk) zulümatında (karanlığında) yuvarlanan bir perişan mecmua-yı vâhiyesi (değersiz toplamı), hem bu çok garib ve tam muntazam (düzenli), menfaattar (faydalı) fabrikayı mahsulatsız (ürünsüz), neticesiz (sonuçsuz), işsiz, muattal (atıl), karmakarışık olarak şuursuz tesadüflerin oyuncağı ve sağır tabiatın ve kör kuvvetin mel’abegâhı (oyun alanı) ve umum (tüm) zîşuurun (akıl sahiplerinin) matemhanesi (yas evi) ve bütün zîhayatın mezbahası ve hüzüngâhı (hüzün yeri) suretine çevirir. İşte اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ (İnne’ş-şirke le zulmun azîm – Şüphesiz şirk elbette büyük bir zulümdür.) sırrıyla, şirk bir tek seyyie (günah) iken ne kadar çok ve büyük cinayetlere (suçlara) medar (sebep) oluyor ki cehennemde hadsiz azaba müstahak (hak eden) eder. Her ne ise… Siracünnur’da bu İkinci Meyve’nin izahatı (açıklamaları) ve hüccetleri (delilleri) mükerreren (defalarca) beyan edildiğinden, o uzun kıssayı (hikayeyi) kısa bıraktık.
Bu İkinci Meyve’ye beni sevk edip îsal (ulaştırma) eden acib (acayip) bir his ve garib bir zevktir. Şöyle ki:
Bir zaman, bahar mevsiminde temaşa (seyretme) ederken gördüm ki: Zemin yüzünde haşir ve neşr-i a’zamın (en büyük dirilişin) yüz binler numunelerini gösteren bir seyeran (seyir) ve seyelan (akış) içinde kafile kafile arkasında gelen geçen mevcudatın (varlıkların) ve bilhassa (özellikle) zîhayat mahlukatın, hususan (özellikle) küçücük zîhayatların kısa bir zamanda görünüp der-akab (hemen ardından) kaybolmaları ve daimî bir faaliyet-i müthişe (sürekli ve korkunç bir faaliyet) içinde mevt (ölüm) ve zeval (yok oluş) levhaları (tabloları) bana çok hazîn (hüzünlü) görünüp rikkatime (hassasiyetime) şiddetle dokunarak beni ağlatıyordu. O güzel hayvancıkların vefatlarını gördükçe kalbim acıyordu. “Of, yazık! Âh, yazık!” diyerek bu âhların, ofların altında derinden derine bir vaveylâ-i ruhî (ruhsal feryat) hissediyordum. Ve bu âkıbete (sona) uğrayan hayat ise ölümden beter (daha kötü) bir azap gördüm. Hem nebatat (bitkiler) ve hayvanat (hayvanlar) âleminde gayet güzel, sevimli ve çok kıymettar (değerli) sanatta olan zîhayatların bir dakikada gözünü açıp bu seyrangâh-ı kâinata (kâinatın gezinti yerine) bakar, dakikasıyla mahvolur (yok olur), gider.
Bu hali temaşa ettikçe ciğerlerim sızlıyordu. Ağlamak ile şekva (şikayet) etmek istiyor, “Neden geliyorlar, hiç durmadan gidiyorlar?” diye feleğe karşı kalbim dehşetli sualler soruyor ve böyle faydasız, gayesiz (amaçsız), neticesiz (sonuçsuz), çabuk idam edilen bu masnûcuklar (küçük sanat eserleri) gözümüz önünde bu kadar ihtimam (özen) ve dikkat ve sanat ve cihazat (cihazlar) ve terbiye ve tedbir (idare) ile kıymettar bir surette icad (yaratılma) edildikten sonra, gayet ehemmiyetsiz (önemsiz) paçavralar gibi parçalanıp hiçlik karanlıklarına atılmalarını gördükçe kemalâta (mükemmelliklere) meftun (tutkun) ve güzelliklere müptela (düşkün) ve kıymettar şeylere âşık olan bütün latîfelerim (duygularım) ve duygularım feryat edip bağırıyorlardı ki: “Neden bunlara merhamet edilmiyor? Yazık değiller mi? Bu baş döndürücü deverandaki (dönme hareketindeki) fena ve zeval nereden gelip bu bîçarelere (çaresizlere) musallat (musallat olmuş) olmuş?” diye mukadderat-ı hayatiyenin (hayat kaderinin) dış yüzünde bulunan elîm (acı verici) keyfiyetleriyle (durumlarıyla) kadere karşı müthiş itirazlar başladığı hengâmda (sırada, anında) birden nur-u Kur’an, sırr-ı iman (iman sırrı), lütf-u Rahman (Rahman’ın lütfu) ile tevhid imdadıma (yardımıma) yetişti, o karanlıkları aydınlattı, benim bütün “Âh!” ve “Of!”larımı “Oh!”lara ve ağlamalarımı sürurlara (sevinçlere) ve “Yazık!” demelerimi “Mâşâallah, bârekellah”lara çevirdi. “Elhamdülillahi alâ nuri’l-iman” (İman nuruna hamdolsun) dedirtti.
Çünkü sırr-ı vahdetle (birlik sırrıyla) şöyle gördüm ki: Her bir mahluk, hususan her bir zîhayatın sırr-ı tevhid ile çok büyük neticeleri (sonuçları) ve umumî faydaları vardır. Ezcümle (örneğin):
Her bir zîhayat, mesela bu süslü çiçek ve şu tatlıcı sinek, öyle manidar, İlahî, manzum (nazımlı) bir kasideciktir ki hadsiz zîşuurlar onu kemal-i lezzetle (tam bir lezzetle) mütalaa (okuma, inceleme) ederler. Ve öyle kıymettar bir mu’cize-i kudrettir ve bir ilanname-i hikmettir ki Sâni’inin (Yaratıcısının) sanatını nihayetsiz ehl-i takdire (sonsuz takdir ehline) cazibedarane (çekici bir şekilde) teşhir (sergileme) eder. Hem kendi sanatını kendisi temaşa (seyretme) etmek ve kendi cemal-i fıtratını (fıtratının güzelliğini) kendisi müşahede (gözlemleme) etmek ve kendi cilve-i esmasının (isimlerinin tecellilerinin) güzelliklerini âyineciklerde (küçük aynalarda) kendisi seyretmek isteyen Fâtır-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Yaratıcı’nın) nazar-ı şuhuduna (görme nazarına) görünmek ve mazhar (nail) olmak, gayet yüksek bir netice-i hilkatidir. Hem kâinattaki hadsiz faaliyeti iktiza (gerektiren) eden tezahür-ü rububiyete (Rablığın ortaya çıkmasına) ve tebarüz-ü kemalât-ı İlahiyeye (İlahi mükemmelliklerin belirginleşmesine) (Yirmi Dördüncü Mektup’ta beyan edildiği gibi) beş vecihle (yönden) hizmeti dahi (de) ulvi bir vazife-i fıtratıdır.
Ve böyle faydaları ve neticeleri vermekle beraber; kendi yerinde, bu âlem-i şehadette (görünen âlemde) zîruh ise ruhunu ve hadsiz hâfızalarda ve sair elvah-ı mahfuzalarda (diğer levh-i mahfuzlarda -korunmuş levhalar-) suretini ve hüviyetini (kimliğini) ve tohumlarında ve yumurtacıklarında mahiyetinin kanunlarını ve bir nevi müstakbel (gelecek) hayatını ve âlem-i gaybda (görünmeyen alemde) ve daire-i esmada (isimler dairesinde) âyinedarlık ettiği (ayna olduğu) kemalleri ve güzellikleri bırakıp mesrurane (sevinçle) terhis manasında bir zahirî (dışsal) mevt ile bir zeval perdesi altına girer; yalnız dünyevî gözlerden saklanır mahiyetinde gördüm, “Oh Elhamdülillah!” (Allah’a hamdolsun) dedim.
Evet kâinatın bütün tabakatında (katmanlarında) ve umum nevilerinde (türlerinde) göz ile görünen ve her tarafa kök salan gayet esaslı (temel) ve çok kuvvetli ve kusursuz ve nihayet derecede parlak olan bu cemaller ve güzellikler, elbette şirkin iktiza ettiği çok çirkin ve haşin ve gayet menfur (nefret edilen) ve perişan olan evvelki vaziyet muhal (imkansız) ve mevhum (hayali) olduğunu gösteriyor. Çünkü böyle çok esaslı bir cemal perdesi altında, böyle dehşetli bir çirkinlik saklanamaz ve bulunamaz. Eğer bulunsa o hakikatli cemal hakikatsiz, asılsız, vâhî (boş) ve vehmî (kuruntusal) olur. Demek şirkin hakikati yok, yolu kapalı, bataklıkta saplanır; hükmü muhal, mümtenidir (kabul edilemez). Bu mezkûr (bahsedilen) hissî olan hakikat-i imaniye, tafsilatla (ayrıntılarıyla) ve kat’î (kesin) bürhanlar ile Siracünnur’un müteaddid (birçok) risalelerinde beyan edildiğinden burada bu kısacık işaretle iktifa (yeterli bulma) ederiz.
Üçüncü Meyve: Zîşuura (şuur sahibine), bilhassa (özellikle) insana bakar. Evet sırr-ı vahdet ile insan, bütün mahlukat içinde büyük bir kemal sahibi ve kâinatın en kıymettar meyvesi ve mahlukatın en nâzenini (en nazik, en değerli) ve en mükemmeli ve zîhayatın en bahtiyarı (en talihlisi) ve en mesudu (en mutlusu) ve Hâlık-ı âlem’in (âlemin Yaratıcısı’nın) muhatabı (muhatap olanı) ve dostu olabilir. Hattâ (hatta) bütün kemalât-ı insaniye ve beşerin (insanlığın) bütün ulvi (yüce) maksatları (amaçları) tevhid ile bağlıdır ve sırr-ı vahdetle vücud (varlık) bulur. Yoksa eğer vahdet olmazsa insan mahlukatın en bedbahtı (en bahtsızı) ve mevcudatın en süflîsi (en aşağısı) ve hayvanatın en bîçaresi (en çaresizi) ve zîşuurun en hüzünlüsü ve azaplısı ve gamlısı olur.
Çünkü insan nihayetsiz (sınırsız) bir aczi (acizliği) ve nihayetsiz düşmanları ve hadsiz (sınırsız) bir fakrı (fakirliği, muhtaçlığı) ve hadsiz ihtiyaçları bulunmakla beraber, mahiyeti (özü) öyle çok ve mütenevvi (çeşitli) âlâtla (araçlarla) ve hissiyatla teçhiz (donatılma) edilmiş ki yüz bin çeşit elemleri (acılar) hisseder ve yüz binler tarzlarda lezzetleri zevk ederek ister. Ve öyle maksatları ve arzuları (istekleri) var ki bütün kâinata birden hükmü geçmeyen bir zat, o arzuları yerine getiremez. Mesela, insanda gayet şedit (şiddetli) bir arzu-yu beka (sonsuz yaşama isteği) var. İnsanın bu maksadını öyle bir zat verebilir ki bütün kâinatı bir saray hükmünde tasarruf (yönetme) eder. Bir odanın kapısını kapayıp diğer bir menzilin kapısını açmak gibi, kolay bir surette dünya kapısını kapayıp âhiret kapısını açabilsin. Beşerin bu arzu-yu beka gibi ebed tarafına uzanmış ve aktar-ı âleme (âlemin her tarafına) yayılmış binler menfî (olumsuz) ve müsbet (olumlu) arzuları var ki onları vermekle beşerin iki dehşetli yaraları olan aczini ve fakrını tedavi eden zat ise ancak sırr-ı vahdetle bütün kâinatı kabzasında (avucunda) tutan Zat-ı Ehad (Tek olan Zat -Allah-) olabilir.
Hem beşerde, kalbinin selâmetine ve istirahatine ait öyle incecik ve gizli ve cüz’î matlabları (istekleri) ve ruhunun bekasına ve saadetine medar (vesile) öyle büyük ve muhit (kuşatıcı) ve küllî maksatları var ki, onları öyle bir zat verebilir ki kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, lâkayt (kayıtsız) kalmaz. Hem en gizli ve işitilmez gayet mahfî (gizli) seslerini işitir, cevapsız bırakmaz. Hem semavat (gökler) ve arzı (yeri), iki mutî (itaatli) nefer (asker) gibi emrine musahhar (boyun eğdirilmiş) ederek küllî hizmetlerde çalıştıracak derecede muktedir (kudretli) olabilsin.
Hem insanın bütün cihazatları (cihazları) ve hissiyatları, sırr-ı vahdetle gayet yüksek bir kıymet alırlar ve şirk ve küfür ile gayet derecede sukut (düşüş) ederler. Mesela, insanın en kıymettar cihazı akıldır. Eğer sırr-ı tevhid ile olsa o akıl, hem İlahî kudsî defineleri hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtarı olur. Eğer şirk ve küfre düşse o akıl, o halde geçmiş zamanın elîm (acı) hüzünlerini ve gelecek zamanın vahşi korkularını insanın başına toplattıran meş’um (uğursuz) ve sebeb-i taciz (rahatsızlık veren) bir âlet-i bela olur.
Hem mesela insanın en latîf (nazik) ve şirin bir seciyesi (özelliği) olan şefkat; eğer sırr-ı tevhid onun yardımına yetişmezse öyle müthiş bir hırkat (üzüntü, yanma), bir firkat (ayrılık acısı), bir rikkat (hassasiyet), bir musibet (felaket) olur ki insanı en bedbaht (bahtsız) bir dereceye indirir. Tek bir güzel yavrusunu ebedî (sonsuz) kaybeden bir gafil valide (anne), bu hırkatı tam hisseder.
Hem mesela insanın en lezzetli ve tatlı ve kıymetli hissi olan muhabbet (sevgi), eğer sırr-ı tevhid yardım etse bu küçücük insanı, kâinat kadar büyüttürür ve genişlik verir ve mahlukata nâzenin (nazik) bir sultan yapar. Eğer şirk ve küfre düşse el-iyazü billah (Allah’a sığınırız) öyle bir musibet olur ki mütemadiyen (sürekli) zeval (yok oluş) ve fenada (son bulmada) mahvolan hadsiz (sınırsız) mahbublarının (sevdiklerinin) ebedî firakları (ayrılıkları) ile bîçare kalb-i insanîyi (insan kalbini) her dakika parça parça eder. Fakat gaflet veren lehviyatlar (eğlenceler), muvakkaten (geçici olarak) iptal-i his (hissi iptal etme) nevinden (türünden) zahiren (görünürde) hissettirmiyor.
İşte bu üç misale yüzer cihazat (cihazlar) ve hissiyat-ı beşeriyeyi (insani hissiyatları) kıyas etsen (benzeterek düşünürsen) vahdet, tevhid ne derece kemalât-ı insaniyeye (insan mükemmelliklerine) medar (vesile) olduğunu anlarsın. Bu Üçüncü Meyve dahi Siracünnur’un belki yirmi risalelerinde gayet güzel bir tafsil (ayrıntı) ve hüccetli (delilli) bir surette beyan edildiğinden burada kısa bir işaretle iktifa (yeterli bulma) ederiz.
Beni bu meyveye sevk ve îsal (ulaştırma) eden şöyle bir histir:
Bir zaman yüksek bir dağ başında idim. Gafleti dağıtacak bir intibah-ı ruhî (ruhsal uyanış) vasıtasıyla (aracılığıyla), kabir tam manasıyla, ölüm bütün çıplaklığıyla ve zeval (yok oluş) ve fena (sona erme) ağlattırıcı levhalarıyla (tablolarıyla) bana göründü. Herkes gibi fıtratımdaki (yaratılışımdaki) fıtrî aşk-ı beka (sonsuzluğa duyulan doğal sevgi), birden zevâle karşı isyan edip galeyana geldi. Ve muhabbet (sevgi) ve takdir ile pek çok alâkadar (ilgili) olduğum ehl-i kemalât (mükemmellik sahipleri) ve meşahir-i enbiya (peygamberlerin meşhurları) ve evliya ve asfiyanın (seçkin velilerin) sönmelerine ve mahvolmalarına karşı mahiyetimdeki rikkat-i cinsiye (türsel hassasiyet) ve şefkat-i neviye (türsel şefkat) dahi kabre karşı tuğyan (isyan) edip feveran (coşma) etti. Ve altı cihete istimdadkârane (yardım dileyerek) baktım. Hiçbir teselli, bir meded (yardım) göremedim. Çünkü zaman-ı mazi (geçmiş zaman) tarafı bir mezar-ı ekber (en büyük mezar) ve müstakbel (gelecek) bir karanlık ve yukarı bir dehşet (korku) ve aşağı ve sağ ve sol taraflarından elîm (acı) ve hazîn (hüzünlü) haller, hadsiz (sınırsız) muzır (zararlı) şeylerin tehacümatını (saldırılarını) gördüm.
Birden sırr-ı tevhid imdadıma yetişti, perdeyi açtı. Hakikat-i halin (durumun hakikatinin) yüzünü gösterdi. Bak, dedi. En evvel beni çok korkutan ölümün yüzüne baktım. Gördüm ki: Ölüm, ehl-i iman için bir terhistir (izindir); ecel (ölüm vakti), terhis tezkeresidir (belgesidir). Bir tebdil-i mekândır (mekan değiştirmedir), bir hayat-ı bâkiyenin (ebedi hayatın) mukaddimesi (başlangıcı) ve kapısıdır, zindan-ı dünyadan çıkmak ve bağistan-ı cinana (cennet bahçelerine) bir uçmaktır. Hizmetinin ücretini almak için huzur-u Rahman’a girmeye bir nöbettir ve dâr-ı saadete (saadet yurduna) gitmeye bir davettir, diye kat’î (kesin) anladığımdan ölümü ve mevti sevmeye başladım.
Sonra zeval (yok oluş) ve fenaya (sona ermeye) baktım, gördüm ki: Sinema perdeleri gibi ve güneşe mukabil (karşı) akan kabarcıklar misillü (misali), lezzet verici bir teceddüd-ü emsaldir (benzerlerin yenilenmesidir), bir tazelenmektir. Ve esma-i hüsnanın (Allah’ın güzel isimlerinin) çok hasnâ (en güzel) ve güzel cilvelerini tazelendirmek için âlem-i gaybdan (görünmeyen alemden) gelip âlem-i şehadette (görünen alemde) vazifedarane (görevli bir şekilde) bir seyerandır (seyirdir), bir cevelandır (dolaşmadır). Ve cemal-i rububiyetin (Rablık güzelliğinin) hikmettarane (hikmetli bir şekilde) bir tezahüratıdır (ortaya çıkışıdır) ve mevcudatın hüsn-ü sermedîye (sonsuz güzelliğe) karşı bir âyinedarlığıdır (ayna olmasıdır), yakînen (kesin olarak) bildim.
Sonra altı cihete baktım, gördüm ki: Sırr-ı tevhid ile o kadar nuranidir (nurludur) ki göz kamaştırıyor. Geçmiş zaman bir mezar-ı ekber (en büyük mezar) olmadığını, belki zaman-ı istikbale (gelecek zamana) inkılab eden (dönüşen) binler mecalis-i münevvere (nurlu meclisler) ve mecma-ı ahbap (dostların toplandığı yer), binler menazır-ı nuraniye (nurlu manzaralar) gördüm. Ve hâkeza (ve bunun gibi) bu iki madde gibi binler maddelerin hakiki yüzlerine baktım, sürur (sevinç) ve şükürden başka bir tesir, bir keyfiyet (nitelik, durum) vermediklerini gördüm.
Bu Üçüncü Meyve’ye ait bu zevkimi ve hissimi Siracünnur’un belki kırk risalelerinde cüz’î, küllî deliller ile beyan etmişim. Ve bilhassa (özellikle) Yirmi Altıncı Lem’a olan İhtiyarlar Risalesi’nin on üç adet ricalarında (müracaatlarında, bölümlerinde) o derece kat’î ve güzel izah edilmiştir ki daha fevkinde (ötesinde) izah olmaz. Onun için bu pek uzun kıssayı (hikayeyi) bu makamda pek çok kısa kestim.
*
İkinci Makam
Tevhidi ve vahdaniyeti ve vahdeti, kat’î bir surette iktiza (gerektirme) ve istilzam (zorunlu kılma) ve icab (gerektirme) eden ve şirki ve iştiraki (ortaklığı) kabul etmeyen ve müsaade vermeyen deliller hadsizdirler (sınırsızdırlar). Onlardan yüzler, belki binler bürhanlar (deliller) Risale-i Nur’da tafsilen (ayrıntısıyla) ispat edildiğinden burada muktezîlerin (gerekliliklerin) üç adedine icmalen (özetle) işaret edilecek.
Birincisi: Bu kâinatta göz ile görünen hakîmane (hikmetli bir şekilde) ef’alin (fiillerin) ve basîrane (basiretli bir şekilde) tasarrufatın (yönetimin) şehadetiyle (şahitliğiyle) bu masnuat (sanatlı eserler) bir Hâkim-i Hakîm’in (Hikmetli Hakim’in), bir Kebir-i Kâmil’in (Kamil ve Büyük olanın) hudutsuz sıfât ve isimleriyle ve nihayetsiz mutlak olan ilim ve kudretiyle yapılıyor, icad ediliyor.
Evet, bir hads-i kat’î (kesin sezgi) ile bu eserlerden o Sâni’in (Yaratıcı’nın) hem rububiyet-i âmme (genel Rablık) derecesinde hâkimiyeti ve âmiriyeti (yönetimi), hem ceberutiyet-i mutlaka (mutlak güçlülük) derecesinde kibriyası (yüceliği) ve azameti (büyüklüğü), hem uluhiyet-i mutlaka (mutlak ilahlık) derecesinde kemali ve istiğnası (ihtiyaçsızlığı), hem hiçbir kayıt altına girmeyen ve hiçbir hadd ü nihayeti (sınırı) bulunmayan faaliyeti ve saltanatı var olduğu anlaşılır ve kat’î bilinir, belki görünür. Hâkimiyet ve kibriya ve kemal ve istiğna ve ıtlak (mutlaklık) ve ihata (kuşatma) ve nihayetsizlik ve hadsizlik ise vahdeti istilzam (zorunlu kılma) edip iştirake (ortaklığa) zıttırlar.
Amma hâkimiyet ve âmiriyetin vahdete şehadetleri ise Risale-i Nur’un çok yerlerinde gayet kat’î bir surette ispat edilmiş. Hülâsatü’l-hülâsası (özetinin özeti) şudur ki:
Hâkimiyetin şe’ni (özelliği) ve muktezası (gereği), istiklaliyet (bağımsızlık) ve infiraddır (tek oluş) ve gayrın (başkasının) müdahalesini reddir. Hattâ (hatta) aczleri (acizlikleri) için muavenete (yardıma) fıtraten (yaratılışça) muhtaç olan insanlar dahi o hâkimiyetin bir gölgesi cihetiyle gayrın müdahalesini red ve istiklaliyetini muhafaza (koruma) etmek için bir memlekette iki padişah, bir vilayette iki vali, bir nahiyede iki müdür, hattâ bir mahallede iki muhtar bulunmuyor. Eğer bulunsa herc ü merc (kargaşa) olur, ihtilal (karışıklık) başlar, intizam (düzen) bozulur.
Madem hâkimiyetin bir gölgesi, âciz ve muavenete muhtaç olan insanlarda bu derece müdahale-i gayrı (başkasının müdahalesini) ve iştiraki (ortaklığı) reddedip kabul etmezse; elbette aczden münezzeh (uzak) bir Kādir-i Mutlak’ta (Mutlak Kadir olanda), rububiyet suretindeki hâkimiyet, hiçbir cihetle iştiraki ve müdahale-i gayrı kabul etmez. Belki gayet şiddetle reddeder ve şirki tevehhüm (kuruntu) ve itikad (inanma) edenleri gayet hiddetle (öfkeyle) dergâhından tard (kovma) eder. İşte Kur’an-ı Hakîm’in (Hikmetli Kur’an’ın) ehl-i şirk (şirk ehli) aleyhinde gayet şiddet ve hiddetle beyanatı (açıklamaları) bu mezkûr (bahsedilen) hakikatten ileri geliyor.
Amma kibriya (yücelik) ve azamet (büyüklük) ve celalin vahdete şehadetleri (şahitlikleri) ise o dahi Risale-i Nur’da parlak bürhanlarıyla (delilleriyle) beyan edilmiş. Burada gayet muhtasar (kısa) bir mealine (anlamına) işaret edilecek.
Mesela nasıl ki güneşin azamet-i nuru ve kibriya-yı ziyası (ışığının yüceliği), perdesiz ve yakınında bulunan başka zayıf nurlara hiçbir cihetle ihtiyaç bırakmadığı ve tesir vermediği gibi öyle de kudret-i İlahiyenin azamet ve kibriyası dahi ayrı hiçbir kuvvete, hiçbir kudrete ihtiyaç bırakmadığı gibi, onlara hiçbir icadı (yaratımı) hiçbir hakiki tesiri vermez. Ve bilhassa (özellikle) kâinattaki bütün makasıd-ı Rabbaniyenin (Rabbanî maksatların) temerküz (toplanma) ettiği yeri ve medarları (kaynakları) olan zîhayat ve zîşuurları başkalara havalesi (bırakması) kabil değil.
Hem hilkat-i insaniyenin (insan yaratılışının) ve hadsiz enva-ı nimetin (sınırsız nimet türlerinin) icadındaki gayelerin (amaçların) tezahür (ortaya çıkma) ettiği yerleri, menşeleri (kaynakları) olan zîhayatların cüz’iyatındaki (küçük şeylerindeki) ahval (durumlar) ve semeratı (ürünleri) ve neticeleri (sonuçları) başka ellere havalenin hiçbir cihet-i imkânı yoktur. Mesela bir zîhayat, cüz’î bir şifası veya bir rızkı veya bir hidayeti (doğru yolu) için Cenab-ı Hak’tan (Allah’tan) başkasına hakiki minnettar (şükran duyan) olmak ve başkasına perestişkârane (taparcasına) medh ü sena (övgü) etmek, rububiyetin azametine dokunur ve uluhiyetin kibriyasına ilişir ve mabudiyet-i mutlakanın (mutlak ibadet edilmenin) haysiyetine (onuruna) dokundurur, celalini müteessir (etkilenme) eder.
Amma kemalin sırr-ı vahdete (birlik sırrına) işareti ise yine Risale-i Nur’da çok parlak bürhanlarıyla (delilleriyle) beyan edilmiştir. Gayet muhtasar (kısa) bir meali (anlamı) şudur ki:
Semavat (gökler) ve arzın (yerin) hilkati (yaratılışı), bilbedahe (apaçık) gayet kemalde (tam mükemmellikte) bir kudret-i mutlakayı (mutlak bir kudreti) ister. Belki her bir zîhayatın acayip cihazatı (cihazları) dahi kemal-i mutlakta (mutlak mükemmellikte) bir kudreti iktiza (gerektirme) eder. Ve aczden münezzeh (uzak) ve kayıttan müberra (arındırılmış) bir kudret-i mutlakadaki kemal ise elbette vahdeti istilzam (zorunlu kılma) eder. Yoksa kemaline nakîse (eksiklik) ve ıtlakına (mutlaklığına) kayıt konmak ve nihayetsizliğine (sonsuzluğuna) nihayet vermek ve en kavî (kuvvetli) bir kudreti en zayıf bir acze (acizliğe) sukut (düşüş) ettirmek ve nihayetsiz bir kudrete, nihayetsiz olduğu bir vakitte, bir mütenahî (sonlu) ile nihayet vermek lâzım (gerekli) gelecek. Bu ise beş vecihle (yönden) muhal (imkansız) içinde muhaldir.
Amma ıtlak (mutlaklık) ve ihata (kuşatma) ve nihayetsizliğin vahdete şehadetleri (şahitlikleri) ise o dahi Siracünnur Risalelerinde tafsilen (ayrıntısıyla) zikredilmiş. Bir muhtasar meali şudur:
Madem kâinattaki ef’alin (fiillerin) her biri, kendi eserinin etrafa istilakârane (istila edercesine) yayılması ile her bir fiilin ihatasını ve ıtlakını ve hadsiz (sınırsız) bulunduğunu ve kayıtsızlığını gösterir. Ve madem iştirak (ortaklık) ve şirk ise o ihatayı inhisar (kısıtlama) altına ve o ıtlakı kayıt altına ve o hadsizliği had (sınır) altına alıp ıtlakın hakikatini ve ihatanın mahiyetini bozuyor. Elbette mutlak ve muhit (kuşatıcı) olan o ef’alde iştirak muhaldir, imkânı yoktur.
Evet ıtlakın mahiyeti, iştirake zıttır. Çünkü ıtlakın manası, hattâ mütenahî (sonlu) ve maddî ve mahdud (sınırlı) bir şeyde dahi olsa, yine istilakârane ve istiklaldarane (bağımsızca) etrafa, her yere yayılır, intişar (yayılma) eder. Mesela, hava ve ziya (ışık) ve nur (ışık) ve hararet, hattâ su, ıtlaka mazhar (nail) olsalar, her tarafa yayılırlar. Madem ıtlak ciheti, cüz’îde dahi olsa, maddîleri mahdudları böyle müstevli (yayılmış) yapıyor. Elbette küllî bir ıtlak-ı hakiki, böyle hem nihayetsiz, hem maddeden münezzeh (uzak), hem hudutsuz, hem kusurdan müberra (arındırılmış) olan sıfatlara öyle bir istila (yayılma) ve ihata (kuşatma) verir ki şirk ve iştirakin hiçbir cihet-i imkânı ve ihtimali olamaz.
Elhasıl (kısacası), kâinatta görünen binlerle ef’al-i umumiyenin (genel fiillerin) ve cilveleri (yansımaları) görünen yüzer esma-i İlahiyenin (Allah isimlerinin) her birinin hem hâkimiyeti, hem kibriyası, hem kemali, hem ihatası, hem ıtlakı, hem nihayetsizliği; vahdetin ve tevhidin gayet kuvvetli birer bürhanıdırlar (delilidirler).
Hem nasıl ki bir fevkalâde kuvvet, faaliyete girmek için istila etmek ister, başka kuvvetleri dağıtır. Öyle de her bir fiil-i rububiyet (Rablık fiili) ve her bir cilve-i esma-i uluhiyet (ilahlık isimlerinin tecellisi), o derece fevkalâde kuvvetleri, eserlerinde görünüyor ki eğer hakîmiyet-i âmme (genel hakimiyet) ve adalet-i mutlaka (mutlak adalet) olmasa idi ve onları durdurmasa idi, her biri umum (tüm) mevcudatı istila edecekti. Mesela, kavak ağacını umum zeminde halk (yaratma) eden ve tedbirini (idaresini) gören bir kuvvet, hiç mümkün müdür ki onun yanında ve efradı (fertleri) içinde yayılmış ve karışmış olan ceviz ve elma ve zerdali misillü (gibi) ağaçların kavağa bitişik olan cüz’î fertlerini, o kavak nevini (türünü) tamamen, birden zapt eden küllî kuvveti altına ve tedbiri içine almasın ve istila etmesin ve başka kuvvetlere kaptırsın?
Evet her bir nevi (tür) mahlukatta, belki her bir fertte tasarruf (yönetme) eden öyle bir kuvvet ve kudret hissediliyor ki bütün kâinatı istila ve bütün eşyayı zapt ve bütün mevcudatı hükmü altına alabilir bir mahiyette (özellikte) görünüyor. Elbette böyle bir kuvvet, iştiraki hiçbir cihette kabul edemez, şirke meydan vermez.
Hem nasıl ki bir meyvedar ağacın sahibi, o ağaçtan en ziyade ehemmiyet (önem) verdiği ve alâkadarlık (ilgi) gösterdiği cihet ve madde, o ağacın meyveleri ve dallarının uçlarındaki semereleri (ürünleri) ve tohumluk için o meyvelerin kalplerinde ve bizzat kalpleri olan çekirdekleridir. Ve onun mâliki (sahibi), aklı varsa o dallardaki meyveleri başkalara daimî temlik (mülk edinme) edip boşu boşuna mâlikiyetini (sahipliğini) bozmaz. Aynen öyle de şu kâinat denilen ağacın dalları olan unsurlar ve unsurların uçlarında bulunan ve çiçekleri ve yaprakları hükmünde olan nebatat (bitkiler) ve hayvanat ve o yaprakların ve çiçeklerin en yukarısındaki meyveler olan insanlar ve o meyvelerin en mühim meyveleri ve semereleri ve netice-i hilkatleri (yaratılış sonuçları) olan ubudiyetlerini (kulluklarını) ve şükürlerini ve bilhassa (özellikle) o meyvelerin cem’iyetli (toplu) çekirdekleri olan kalplerini ve zahr-ı kalp denilen kuvve-i hâfızalarını (hafızalarını) başka kuvvetlere hiçbir cihetle kaptırmaz ve kaptırmakla saltanat-ı rububiyetini (Rablık saltanatını) kırmaz ve kırmakla mabudiyetini (ilahlığını) bozmaz.
Hem daire-i mümkinatın (imkan dairesinin) ve kesretin (çokluğun) en müntehasında (son noktasında) bulunan cüz’iyatta, belki o cüz’iyatın cüz’iyat-ı ahvalinde (küçük şeylerin küçük durumlarında) ve keyfiyatında (niteliklerinde) makasıd-ı rububiyet (Rablık maksatları) temerküz (toplanma) ettiğinden hem de mabudiyete uzanan ve mabuda bakan minnettarlıkların ve teşekküratların ve perestişliklerin (taparcasına sevme) menşeleri (kaynakları) onlar olduğundan elbette onları başka ellere vermez ve vermekle hikmetini iptal (geçersiz kılma) etmez. Ve hikmetini iptal etmekle uluhiyetini ıskat (düşürme) etmez. Çünkü mevcudatın icadındaki (yaratılışındaki) en mühim makasıd-ı Rabbaniye (Rabbanî maksatlar), kendini zîşuurlara (akıl sahiplerine) tanıttırmak ve sevdirmek ve medh ü senasını (övgüsünü) ettirmek ve minnettarlıklarını kendine celbetmektir.
Bu ince sır içindir ki şükrü ve perestişi ve minnettarlığı ve muhabbeti (sevgiyi) ve medhi ve ubudiyeti (kulluğu) intac (doğurma) eden rızık ve şifa ve bilhassa hidayet ve iman gibi daire-i kesretin en âhirindeki cüz’î ve küllî bu gibi fiiller ve in’amlar (nimet vermeler), doğrudan doğruya kâinat Hâlık’ının (Yaratıcısı’nın) ve umum mevcudat sultanının eseri ve ihsanı ve in’amı ve hediyesi ve fiili olduğunu göstermek için Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan (Beyanı mucize olan Kur’an) tekrar ile mesela
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ ۞ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفٖينِ ۞ اِنَّكَ لَا تَهْدٖى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدٖى مَنْ يَشَٓاءُ
(Okunuşu: İnne’llâhe huve’r-rezzâku zû’l-kuvveti’l-metîn. Ve izâ maridtu fe huve yeşfîni. İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinne’llâhe yehdî men yeşâ’. )
(Anlamı: Muhakkak ki rızık veren, kuvvet sahibi, çok güçlü olan sadece Allah’tır. (Zâriyât Sûresi, 51:58) Hasta olduğum zaman da bana şifa veren O’dur. (Şu’arâ Sûresi, 26:80) Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; ancak Allah dilediğini hidayete erdirir. (Kasas Sûresi, 28:56) )
gibi ayetler ile rızkı ve hidayeti ve şifayı Zat-ı Vâcibü’l-vücud’a (varlığı zorunlu olan Zat’a -Allah’a-) veriyor ve onları ihsan etmek ona mahsus ve ona münhasırdır (sınırlıdır) diyor ve gayet şiddetle gayrın (başkasının) müdahalesini reddediyor. Evet ebedî bir dâr-ı saadeti (saadet yurdu) kazandıran iman nimetini veren, elbette ve her halde o dâr-ı saadeti halk (yaratma) eden ve imanı ona anahtar yapan bir Zat-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Zat’ın -Allah’ın-) nimeti olabilir. Başkası bu derece büyük bir nimetin mün’imi (nimet vericisi) olarak mabudiyetin (ilahlığın) en büyük penceresini kapayıp en ehemmiyetli (önemli) vesilesini kapamaz ve çalamaz.
Elhasıl (kısacası): Şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) en müntehasındaki (son noktasındaki) en cüz’î ahval (durumlar) ve semerat (ürünler), iki cihetle tevhide ve vahdete işaret ve şehadet (şahitlik) ederler:
Birincisi: Rububiyetin (Rablığın) kâinattaki maksatları (amaçları) onlarda tecemmu (toplanma) ve gayeleri onlarda temerküz (odaklanma) ve ekser (çoğu) esma-i hüsnanın cilveleri (tecellileri) ve zuhurları ve taayyünleri (belirginleşmeleri) ve hilkat-i mevcudatın (varlıkların yaratılışının) neticeleri ve faydaları onlarda içtima (toplanma) ettiğinden, onların her birisi, bu temerküz noktasından der: “Ben bütün kâinatı halk eden zatın malıyım, fiiliyim, eseriyim.”
İkinci cihet ise: O cüz’î meyvenin kalbi, hem hadîsçe zahr-ı kalp (kalbin arkası) denilen insanın hâfızası, ekser envaın (türlerin çoğunun) bir çeşit muhtasar (kısa) fihristesi ve bir küçük numune haritası ve şecere-i kâinatın bir manevî çekirdeği ve ekser esma-i İlahiyenin incecik bir âyinesi (aynası) olduğu; hem o kalbin ve hâfızanın emsalleri (benzerleri) ve sikkeleri (mühürleri) bir tarzda bulunan bütün kalplerin ve hâfızaların kâinat yüzünde müstevliyane (yayılmış bir şekilde) intişarları (yayılmaları), elbette bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda (tasarruf avucunda) tutan bir zata bakar ve yalnız onun eseriyim ve onun sanatıyım derler.
Elhasıl, nasıl ki bir meyve, faydalılığı cihetiyle tamam ağacının mâlikine (sahibine) bakar. Ve çekirdeği cihetiyle bütün o ağacın ecza (parça) ve aza (organ) ve mahiyetine nazar eder. Ve bütün emsalinde aynı bulunan yüzündeki sikkesi (mührü) cihetiyle o ağacın bütün meyvelerini temaşa (seyretme) eder: “Biz biriz ve bir elden çıkmışız, bir tek zatın malıyız. Ve birimizi yapan, elbette umumumuzu (hepsimizi) o yapar.” derler. Öyle de daire-i kesretin (çokluk dairesinin) nihayetlerindeki zîhayat ve zîhayatın ve hususan (özellikle) insanın yüzündeki sikke ve kalbindeki fihristiyet (fihrist olma) ve mahiyetindeki neticelik ve meyvelik cihetiyle doğrudan doğruya bütün kâinatı kabza-i rububiyetinde (Rablık avucunda) tutan zata bakar ve vahdetine (birliğine) şehadet (şahitlik) eder.
Vahdaniyetin ikinci muktezîsi (gerekliliği): Vahdette vücub (zorunluluk) derecesinde bir suhulet (kolaylık), bir kolaylık ve şirkte, imtina (imkansızlık) derecesinde bir suubet (zorluk) ve müşkülat (güçlükler) bulunmasıdır. Bu hakikat ise İmam-ı Ali radıyallahu anhın (Allah ondan razı olsun) tabirince (ifadesiyle) Siracünnur’un çok risalelerinde ve bilhassa (özellikle) Yirminci Mektup’ta tafsilen (ayrıntısıyla) ve Otuzuncu Lem’a’nın Dördüncü Nükte’sinde icmalen (özetle) gayet kat’î (kesin) ve parlak bir surette ispat ve izah edilmiş ve gayet kuvvetli bürhanlar (deliller) ile gösterilmiştir ki:
Bütün eşya (şeyler) bir tek zata verilse, bu kâinatın icadı (yaratılışı) ve tedbiri (idaresi), bir ağaç kadar kolay ve bir ağacın halkı (yaratılması) ve inşası, bir meyve kadar suhuletli (kolay) ve bir baharın ibdaı (yaratılması) ve idaresi, bir çiçek kadar âsân (kolay) ve hadsiz (sınırsız) efradı (fertleri) bulunan bir nev’in (türün) terbiyesi ve tedbiri, bir fert kadar müşkülatsız (zorluksuz) olur. Eğer şirk yolunda esbab (sebepler) ve tabiata verilse bir ferdin icadı, bir nevi belki neviler kadar ve bir çiçeğin hayattar ibdaı ve teçhizi bir bahar, belki baharlar kadar ve bir meyvenin inşa ve ihyası (canlandırılması) bir ağaç, belki yüz ağaç kadar ve bir ağacın icadı ve inşa ve ihya ve idare ve terbiye ve tedbiri kâinat kadar, belki daha ziyade müşkül (zor) olur.
Madem Siracünnur’da hakikat-i hal (durumun hakikati) böyle ispat edilmiş ve madem bilmüşahede (gözle görülür şekilde) gözümüz önünde görüyoruz ki gayet derecede sanatlı ve kıymettarlık (değerli olma) ile beraber nihayet derecede bir mebzuliyet (bolluk) var. Ve her bir zîhayat fevkalâde (olağanüstü) mu’cizane (mucizevi bir şekilde) ve hârika (harika) ve çok cihazatları (cihazları) bulunan birer makine-i acibe (acayip makine) olmakla beraber, sehavet-i mutlaka (mutlak cömertlik) içinde kibrit çakar gibi bir sürat-i hârika (harika bir hız) ile gayet derecede kolaylık ve suhulet ve külfetsiz (zahmetsiz) bir surette vücuda (meydana) geliyorlar. Elbette bizzarure (zaruretle) ve bilbedahe (apaçık) gösterir ki o mebzuliyet ve o suhulet, vahdetten ve bir tek zatın işleri olmasından ileri geliyor. Yoksa değil ucuzluk ve çokluk ve çabukluk ve kolaylık ve kıymettarlık, belki şimdi beş para ile alınan bir meyve, beş yüz lira ile alınmayacaktı; belki bulunmayacak derecede nadir (ender) olacaktı. Ve şimdi saati kurmak ve elektriğin düğmelerine dokunmakla işleyen muntazam (düzenli) makineler gibi vücudları, icadları kolay ve âsân olan zîhayat şeyler; imtina (imkansızlık) derecesinde suubetli (zor), müşkülatlı olacak ve bir günde ve bir saatte ve bir dakikada bütün cihazat ve şerait-i hayatıyla (hayat şartlarıyla) vücuda gelen bir kısım hayvanlar bir senede, belki bir asırda, belki hiç gelmeyecek idi.
Siracünnur’un yüz yerinde en muannid (inatçı) bir münkiri (inkarcıyı) dahi susturacak bir kat’iyetle ispat edilmiş ki: Bütün eşya bir tek Zat-ı Vâhid-i Ehad’e (Tek ve Eşsiz olan Zat’a -Allah’a-) verilse bir tek şey gibi kolay ve çabuk ve ucuz olur. Eğer esbaba (sebeplere) ve tabiata dahi hisse verilse bir tek şeyin icadı (yaratılışı) bütün eşya kadar çetin (zor) ve geç ve ehemmiyetsiz (önemsiz) ve pahalı olacak. Bu hakikatin bürhanlarını (delillerini) görmek istersen Yirminci ve Otuz Üçüncü Mektuplara ve Yirmi İkinci ve Otuz İkinci Sözlere ve tabiata dair Yirmi Üçüncü ve ism-i a’zama dair Otuzuncu Lem’alara ve bilhassa (özellikle) Otuzuncu Lem’a’nın ism-i Ferd ve ism-i Kayyum’a dair Dördüncü ve Altıncı Nüktelerine baksan göreceksin ki iki kere iki dört eder kat’iyetinde (kesinliğinde) bu hakikat ispat edilmiştir. Burada, o yüzer bürhanlarından bir tanesine işaret edilecek. Şöyle ki:
Eşyanın icadı (yaratılışı), ya ademden (yokluktan) olur ya terkip (bir araya getirme) suretinde sair (diğer) anâsırdan (elementlerden) ve mevcudattan (varlıklardan) toplanır. Eğer bir tek zata verilse o vakit her halde o zatın her şeye muhit (kuşatan) bir ilmi ve her şeye müstevli (yayılmış) bir kudreti bulunacak. Ve bu surette onun ilminde suretleri ve vücud-u ilmîleri (ilmi varlıkları) bulunan eşyaya vücud-u haricî (dışsal varlık) vermek ve zahir (görünür) bir ademden çıkarmak ise bir kibrit çakar gibi veya göze görünmeyen bir yazı ile yazılan bir hattı (yazıyı) göze göstermek için, gösterici bir maddeyi üstüne geçirmek ve sürmek gibi veya fotoğrafın âyinesindeki (aynasındaki) sureti kâğıt üstüne nakleden kolay ameliyat (işlemler) gibi gayet kolay bir surette Sâni’in (Yaratıcı’nın) ilminde planları ve programları ve manevî miktarları bulunan eşyayı, “Emr-i kün feyekûn” (Ol! der, o da hemen oluverir -Yasin Sûresi, 36:82-) ile adem-i zahirîden (görünen yokluktan) vücud-u haricîye (dışsal varlığa) çıkarır.
Eğer inşa ve terkip suretinde olsa ve hiçten, ademden icad etmeyip belki anâsırdan ve etraftan toplamak suretiyle yapsa yine nasıl ki bir taburun istirahat (dinlenme) için her tarafa dağılmış olan efradlarının (bireylerinin) bir boru sadâsıyla (sesiyle) toplanmaları ve muntazam (düzenli) bir vaziyete girmeleri ve o sevkiyatı teshil (kolaylaştırma) ve o vaziyeti muhafaza (koruma) hususunda (konusunda), bütün ordu kendi kumandanının (komutanının) kuvveti ve kanunu ve gözü hükmünde olduğu gibi, aynen öyle de Sultan-ı kâinat’ın kumandası altındaki zerreler, onun kaderî ve ilmî düsturlarıyla (prensiple) ve müstevli kudretinin kanunlarıyla ve temas ettikleri sair (diğer) mevcudat (varlıklar) dahi o Sultan’ın kuvveti ve kanunu ve memurları gibi teshilatçı (kolaylaştırıcı) olarak o zerreler sevk olunup gelirler. Bir zîhayatın vücudunu teşkil (oluşturma) etmek için ilmî, kaderî birer manevî kalıp hükmünde bir miktar-ı muayyen (belirli bir miktar) içine girerler, dururlar.
Eğer eşya, ayrı ayrı ellere ve esbaba (sebeplere) ve tabiat gibi şeylere havale edilse o halde bütün ehl-i aklın (akıl sahiplerinin) ittifakıyla (ittifakıyla); hiçbir sebep hiçbir cihetten, hiçten ademden icad edemez. Çünkü o sebebin muhit (kuşatan) bir ilmi, müstevli (yayılmış) bir kudreti olmadığından o adem ise yalnız zahirî ve haricî bir adem olmaz, belki adem-i mutlak (mutlak yokluk) olur. Adem-i mutlak ise hiçbir cihetle menşe-i vücud (varlığın kaynağı) olamaz. Öyle ise her halde terkip (bir araya getirme) edecek. Halbuki inşa ve terkip suretinde bir sineğin, bir çiçeğin cesedini, cismini zeminin yüzünden toplamak ve ince bir elek ile eledikten sonra binler müşkülatla (zorluklarla) o mahsus (özel) zerreler gelebilirler. Hem geldikten sonra dahi o cisimde dağılmadan muntazam bir vaziyeti muhafaza etmek için –manevî ve ilmî kalıpları bulunmadığından– maddî ve tabiî bir kalıp, belki azaları (organları) adedince kalıplar lâzımdır (gereklidir). Tâ ki o gelen zerreler, o cism-i zîhayatı (canlı cismi) teşkil etsinler.
İşte bütün eşya bir tek zata verilmesi, vücub (zorunluluk) ve lüzum (gerekli olma) derecesinde bir kolaylık ve müteaddid (birden fazla) esbaba verilmesi, imtina (imkansızlık) ve muhal (imkansız) derecesinde müşkülatlar (güçlükler) bulunduğu gibi; her şey Zat-ı Vâhid-i Ehad’e (Tek ve Eşsiz olan Zat’a -Allah’a-) verilse nihayet derecede ucuzluk içinde gayet derecede kıymettar (değerli) ve fevkalâde (olağanüstü) sanatlı ve çok manidar (anlamlı) ve gayet kuvvetli olur. Eğer şirk yolunda müteaddid esbaba ve tabiata havale edilse nihayet derece pahalılık içinde, gayet derecede ehemmiyetsiz (önemsiz), sanatsız, manasız, kuvvetsiz olur. Çünkü nasıl bir adam, askerlik haysiyetiyle (şerefiyle) bir kumandan-ı a’zama (en büyük komutana) intisap (mensup olma) ve istinad (dayanma) ettiğinden hem bir ordu onun arkasında –lüzum (gerekli) olursa– tahşid (toplama) edilebilir bir kuvve-i maneviyeyi (manevi kuvveti), hem o kumandanın ve ordunun kuvveti, onun ihtiyat kuvveti olmasıyla kuvvet-i şahsiyesinden (şahsi kuvvetinden) binler defa ziyade maddî bir kudreti, hem o ehemmiyetli kuvvetinin menabiini (kaynaklarını) ve cephanesini –ordu taşıdığı için– kendisi taşımaya mecbur olmadığından fevkalâde işleri yapabilecek bir iktidarı kazandığından o tek nefer (asker), düşman olan bir müşiri (mareşali) esir ve bir şehri tehcir (göç ettirme) ve bir kaleyi teshir (fethetme) edebilir. Ve eseri, hârika ve kıymettar olur. Eğer askerliği terk edip kendi kendine kalsa, o hârika kuvve-i maneviyeyi ve o fevkalâde kudreti ve o mu’cizekâr iktidarı birden kaybederek, âdi bir başıbozuk gibi kuvvet-i şahsiyesine göre cüz’î, kıymetsiz, ehemmiyetsiz işleri görebilir ve eseri de o nisbette (oranda) küçülür.
Aynen öyle de tevhid yolunda her şey Kadîr-i Zülcelal’e (Celal sahibi Kudretli’ye -Allah’a-) intisap ve istinad ettiğinden bir karınca bir Firavun’u, bir sinek bir Nemrut’u, bir mikrop bir cebbarı (zalimi) mağlup ettikleri gibi; tırnak gibi bir çekirdek, dağ gibi bir ağacı omuzunda taşıyarak o ağacın bütün âlât (alet) ve cihazatının (cihazlarının) menşei (kaynağı) ve mahzeni (deposuu) bir tezgâh olmakla beraber, her bir zerre dahi (bile) yüz bin sanatlarda ve tarzlarda bulunan cisimleri ve suretleri teşkil (oluşturma) etmek hizmetinde bulunmak olan hadsiz (sınırsız) vazifeleri, o intisap ve istinad ile görebilir. Ve o küçücük memurların ve bu incecik askerlerin mazhar (nail) oldukları eserler gayet mükemmel ve sanatlı ve kıymettar olur. Çünkü o eserleri yapan zat, Kadîr-i Zülcelal’dir. Onların ellerine vermiş, onları perde yapmış. Eğer şirk yolunda esbaba havale edilse karıncanın eseri karınca gibi ehemmiyetsiz ve zerrenin sanatı zerre kadar kıymeti kalmaz ve her şey manen sukut (düşüş) ettiği gibi, maddeten dahi (bile) o derece sukut edecekti ki koca dünyayı beş para ile kimse almazdı.
Madem hakikat budur. Ve madem her şey nihayet derecede hem kıymettar hem sanatlı hem manidar hem kuvvetli görünüyor, gözümüzle görüyoruz. Elbette tevhid yolundan başka yol yoktur ve olamaz. Eğer olsa, bütün mevcudatı değiştirmek ve dünyayı ademe (yokluğa) boşaltıp yeniden ehemmiyetsiz muzahrefatla (değersiz şeylerle) doldurmak lâzım (gerekli) gelecek. Tâ ki şirke yol açılabilsin.
İşte İmam-ı Ali’nin (radıyallahu anh – Allah ondan razı olsun) tabirince (ifadesiyle) Siracünnur ve Siracüssürc (Kandillerin Kandili – Risale-i Nur’a verilen isim) olan Resaili’n-Nur’da (Nur Risalelerinde) tevhide dair beyan ve izah edilen yüzler bürhanlardan (delillerden) bir tek bürhanın icmalini (özetini) işittin, ötekileri kıyas (benzetme) edebilirsin.
Tevhidin üçüncü muktezîsi (gerekliliği): Her şeyde, hususan (özellikle) zîhayat masnulardaki (sanatlı eserlerdeki) hilkat (yaratılış), fevkalâde (olağanüstü) sanatkârane olmakla beraber, bir çekirdek bir meyvenin ve bir meyve bir ağacın ve bir ağaç bir nev’in (türün) ve bir nevi bir kâinatın bir küçük numunesi, bir misal-i musağğarası (küçültülmüş bir örneği), bir muhtasar (kısa) fihristesi, bir mücmel (özet) haritası, bir manevî çekirdeği ve ilmî düsturlar (prensip) ile ve hikmet mizanları (terazileri) ile kâinattan süzülmüş, sağılmış, toplanmış birer câmi’ (toplayıcı) noktası ve mâyelik (özleyici) birer katresi (damlası) olduğundan onlardan birisini icad (yaratma) eden zat, her halde bütün kâinatı icad eden aynı zattır. Evet bir kavun çekirdeğini halk eden zat, bilbedahe (apaçık) kavunu halk edendir; ondan başkası olamaz ve olması muhal (imkansız) ve imkânsızdır.
Evet biz bakıyoruz, görüyoruz ki kanda her bir zerre (küçücük parçacık) o kadar muntazam (düzenli) ve çok vazifeleri görüyor ki yıldızlardan geri kalmıyor. Ve kanda bulunan her bir küreyvat-ı hamra (kırmızı kan hücreleri) ve beyza (beyaz kan hücreleri), o derece şuurkârane (bilinçli bir şekilde) ceset için muhafaza (koruma) ve iaşe (rızıklandırma) hususunda (konusunda) öyle işleri görüyor ki en mükemmel erzak (yiyecek) memurlarından ve muhafaza askerinden daha mükemmeldir. Ve cisimdeki hüceyrelerinin (hücrelerinin) her birisi, o derece muntazam muamelata (işlemlere) ve vâridat (gelirler) ve sarfiyata (giderlere) mazhardır (naildir) ki en mükemmel bir cesetten ve bir saraydan daha mükemmel idare edilir. Ve hayvanatın ve nebatatın (bitkilerin) her bir ferdi (bireyi), yüzünde öyle bir sikkeyi (mührü) ve içinde ve sinesinde (göğsünde) öyle bir makineyi taşıyor ki bütün hayvanları ve nebatları icad eden bir zat, ancak o sikkeyi o yüzde ve o makineyi o sine içinde yapabilir. Ve zîhayattan her bir nevi (tür), o derece zemin yüzünde muntazaman yayılmış ve sair (diğer) nevilere münasebettarane (ilişkili bir şekilde) karışmış ki bütün o envaı (türleri) birden icad, idare, tedbir (yönetim), terbiye etmeyen ve zemin yüzünü örten ve dört yüz bin nebatî ve hayvanî olan atkı ipleriyle dokunan gayet nakışlı ve sanatlı hayattar bir haliçeyi nesc (dokuma) ve icad edemeyen, o tek nev’i icad ve idare edemez. Daha bunlara başka şeyler kıyas (benzetme) edilse anlaşılır ki kâinat mecmuası (toplamı), halk (yaratma) ve icad cihetinde tecezzi (bölünme) kabul etmez bir külldür (bütündür) ve tedbir ve rububiyet (Rablık) cihetinde inkısamı (bölünmesi) imkânsız bir küllîdir.
Bu üçüncü muktezî Siracünnur’un çok risalelerinde, hususan Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’ında (durak, makam) o kadar kat’î (kesin) ve parlak izah ve ispat edilmiştir ki güneşin akisleri (yansımaları) gibi her şeyin âyinesinde (aynasında) bir bürhan-ı vahdet (tevhid delili) temessül (şekil alma) ve bir hüccet-i tevhid (tevhid delili) in’ikas (yansıma) ediyor. Biz o izaha iktifaen (yeterli görerek) burada o uzun kıssayı (hikayeyi) kısa kestik.
*
Üçüncü Makam
Bu makam, tevhidin üç küllî (genel) alâmetini (işaretini) icmalen (özetle) beyan edecek.
Vahdetin tahakkukuna (gerçekleşmesine) ve vücuduna (varlığına) delâlet (işaret) eden deliller ve alâmetler ve hüccetler (deliller) hadd ü hesaba gelmez (sayısızdır). Onlardan binler bürhanlar Siracünnur’da tafsilen (ayrıntısıyla) beyan edildiğinden bu Üçüncü Makam’da yalnız üç küllî hüccetlerin icmalen beyanıyla iktifa (yeterli görme) edildi.
Birinci Alâmet ve Hüccet ki وَحْدَهُ (Okunuşu: Vahdehu. Anlamı: O tektir.) kelimesi onun neticesidir. Her şeyde bir vahdet (birlik) var. Vahdet ise bir vâhide (tek olana) delâlet ve işaret eder. Evet vâhid (tek) bir eser, bilbedahe (apaçık) vâhid bir sâni’den (sanatçıdan) sudûr (çıkma) eder. Bir, elbette birden gelir. Her şeyde bir birlik bulunduğundan elbette bir tek zatın eseri ve sanatı olduğunu gösterir. Evet bu kâinat, bin birlikler perdeleri içinde sarılı bir gül goncası gibidir. Belki esma (isimler) ve ef’al-i umumiye-i İlahiyenin (İlahi genel fiillerin) adedince vahdetleri giymiş bir tek insan-ı ekberdir (büyük insandır). Belki enva-ı mahlukat (yaratılmış türleri) sayısınca dallarına vahdetler, birlikler asılmış bir şecere-i tûba-i hilkattir (cennet ağacı – yaratılış ağacı).
Evet kâinatın idaresi bir ve tedbiri (idaresi) bir ve saltanatı bir ve sikkesi (mührü) bir, bir bir bir tâ bin bir bir birler kadar… Hem bu kâinatı çeviren isimler ve fiiller bir iken her biri kâinatı veya ekserini (çoğunu) ihata (kuşatma) eder. Yani, içinde işleyen hikmeti bir ve inayeti bir ve tanzimatı (düzenlemeleri) bir ve iaşesi (rızıklandırması) bir ve muhtaçlarının imdatlarına (yardımlarına) koşan rahmet bir ve o rahmetin bir şerbetçisi olan yağmur bir ve hâkeza (ve bunun gibi) bir bir bir tâ binler bir birler… Hem bu kâinatın sobası olan güneş bir, lambası olan kamer (ay) bir, aşçısı olan ateş bir, levazımat (gereksinim) deposu ve hazineli direği olan dağ bir, sakacı (su dağıtıcısı) ve sucusu bir ve bağları sulayan süngeri bir ve hâkeza bir bir bir tâ bin bir birler kadar…
İşte âlemin bu kadar birlikleri ve vahdetleri, güneş gibi zahir (açık) bir tek Vâhid-i Ehad’e (Tek ve Eşsiz olana -Allah’a-) işaret ve delâlet (işaret) eden bir hüccet-i bâhiredir (açık, parlak bir delildir). Hem kâinat unsurlarının ve nevilerinin (türlerinin) her birisi bir olmasıyla beraber, zeminin yüzünü ihata etmesi ve birbirinin içine girmesi ve münasebettarane (ilişkili bir şekilde) ve belki muavenetkârane (yardımlaşarak) birleşmesi, elbette mâlik (sahip) ve sahip ve sâni’lerinin (yaratıcılarının) bir olmasına bir alâmet-i zahiredir (açık bir işarettir).
İkinci Alâmet ve Hüccet ki لَا شَرٖيكَ لَهُ (Okunuşu: Lâ şerîke leh. Anlamı: Onun ortağı yoktur.) kelimesini intac (doğurma) ediyor. Bütün kâinatta zerrelerden tâ yıldızlara kadar her şeyde kusursuz bir intizam-ı ekmel (en mükemmel düzen) ve noksansız bir insicam-ı ecmel (en güzel uyum) ve zulümsüz bir mizan-ı âdilin (adil terazi) bulunmasıdır. Evet kemal-i intizam (tam bir düzen), insicam-ı mizan (uyum ve denge) ise yalnız vahdetle (birlikle) olabilir. Müteaddid (birden çok) eller bir tek işe karışırsa karıştırır.
Sen gel, bu intizamın haşmetine (ihtişamına) bak ki bu kâinatı gayet mükemmel öyle bir saray yapmış ki her bir taşı bir saray kadar sanatlı ve gayet muhteşem (görkemli) öyle bir şehir etmiş ki hadsiz (sınırsız) olan vâridat (gelirler) ve sarfiyatı (giderleri) ve nihayetsiz kıymettar (değerli) malları ve erzakı (yiyeceği), bir perde-i gaybdan (gayb perdesinden -görünmeyen alemden-) kemal-i intizamla vakti vaktine umulmadığı yerlerden geliyor. Ve gayet manidar (anlamlı) öyle mu’cizane (mucizevi bir şekilde) bir kitaba çevirmiş ki her bir harfi yüz satır ve her bir satırı yüz sahife ve her sahifesi yüz bab (bölüm) ve her babı yüz kitap kadar manaları ifade eder. Hem bütün babları, sahifeleri, satırları, kelimeleri, harfleri birbirine bakar, birbirine işaret ederler.
Hem sen gel, bu intizam-ı acib (acayip düzen) içinde şu tanzimin (düzenlemenin) kemaline bak ki bu koca kâinatı tertemiz medeni bir şehir, belki temizliğine gayet dikkat edilen bir güzel kasır (köşk), belki yetmiş süslü hulleleri (elbiseleri) birbiri üstüne giymiş bir huri’l-în (cennet hurisi), belki yetmiş latîf (nazik) ziynetli perdelere sarılmış bir gül goncası gibi pâk (temiz) ve temizdir.
Hem sen gel, bu intizam ve nezafet (temizlik) içindeki bu mizanın kemal-i adaletine bak ki bin derece büyütmekle ancak görülebilen küçücük ve incecik mahlukları (yaratıkları) ve huveynatı (küçük hayvanları) ve bin defa küre-i arzdan (yeryüzünden) büyük olan yıldızları ve güneşleri, o mizanın ve o terazinin vezniyle (ağırlığıyla) ve ölçüsüyle tartılır ve onlara lâzım olan her şeyleri noksansız (eksiksiz) verilir. Ve o küçücük mahluklar, o fevkalâde (olağanüstü) büyük masnûlar (sanatlı eserler) ile beraber, o mizan-ı adalet karşısında omuz omuzadırlar. Halbuki o büyüklerden öyleleri var ki eğer bir saniye kadar muvazenesini (dengesini) kaybetse muvazene-i âlemi bozacak ve bir kıyameti koparacak kadar bir tesir yapabilir.
Hem sen gel, bu intizam, nezafet, mizanın içinde, bu fevkalâde cazibedar (çekici) cemale ve güzelliğe bak ki bu koca kâinatı gayet güzel bir bayram ve gayet süslü bir meşher (sergi) ve çiçekleri yeni açılmış bir bahar şeklini vermiş ve koca baharı gayet güzel bir saksı, bir gül destesi yapmış ki her bahara, zeminin yüzünde mevsim be-mevsim (mevsim mevsim) açılan yüz binler nakışlı (nakışlı) bir muhteşem (görkemli) çiçek suretini vermiş. Ve o baharda her bir çiçeği çeşit çeşit ziynetlerle güzelleştirmiş. Evet nihayet derecede hüsün (güzellik) ve cemalleri bulunan esma-i hüsnanın (Allah’ın güzel isimlerinin) güzel cilveleriyle (tecellileriyle), kâinatın her bir nev’i (türü), hattâ (hatta) her bir ferdi, kabiliyetine göre öyle bir hüsne mazhar (nail) olmuşlar ki Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazalî demiş: لَيْسَ فِى الْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ (Okunuşu: Leyse fi’l-imkâni ebdeu mimmâ kâne. Anlamı: İmkân dairesinde (yaratılmışlar içinde) bu mükevvenattan (yaratılmışlardan) daha bedî’ (eşsiz, benzersiz), daha güzel yoktur.)
İşte bu muhit (kuşatıcı) ve cazibedar olan hüsün ve bu umumî (genel) ve hârikulâde (olağanüstü) nezafet ve bu müstevli (yayılmış) ve şümullü (kapsayıcı) ve gayet hassas mizan ve bu ihatalı (kuşatıcı) ve her cihette mu’cizane (mucizevi) intizam ve insicam (uyum), vahdete ve tevhide öyle bir hüccettir (delildir), bir alâmettir ki gündüzün ortasındaki ziyanın (ışığın) güneşe işaretinden daha parlaktır.
Bu makama ait gayet mühim (önemli) iki şıklı bir suale gayet muhtasar (kısa) ve kuvvetli bir cevaptır.
Sualin birinci şıkkı: Bu makamda diyorsun ki kâinatı hüsün ve cemal ve güzellik ve adalet ihata (kuşatma) etmiştir. Halbuki gözümüz önünde bu kadar çirkinliklere ve musibetlere (felaketlere) ve hastalıklara ve beliyyelere (belalara) ve ölümlere ne diyeceksin?
Elcevap: Çok güzellikleri intac (doğurma) veya izhar (gösterme) eden bir çirkinlik dahi dolayısıyla bir güzelliktir. Ve çok güzelliklerin görünmemesine ve gizlenmesine sebep olan bir çirkinliğin yok olması, görünmemesi; yalnız bir değil, belki müteaddid (birçok) defa çirkindir. Mesela, vâhid-i kıyasî (kıyas birimi) gibi bir kubuh (çirkinlik) bulunmazsa hüsnün (güzelliğin) hakikati bir tek nevi (tür) olur, pek çok mertebeleri gizli kalır. Ve kubhun tedahülü (çirkinliğin karışması) ile mertebeleri inkişaf (ortaya çıkma) eder. Nasıl ki soğuğun vücuduyla (varlığıyla) hararetin mertebeleri ve karanlığın bulunmasıyla ziyanın (ışığın) dereceleri tezahür (ortaya çıkma) eder. Aynen öyle de cüz’î şer (kötülük) ve zarar ve musibet ve çirkinliğin bulunmasıyla küllî (genel) hayırlar ve küllî menfaatler ve küllî nimetler ve küllî güzellikler tezahür ederler. Demek çirkinin icadı (yaratılması) çirkin değil, güzeldir. Çünkü neticelerin (sonuçların) çoğu güzeldir. Evet yağmurdan zarar gören tembel bir adam, yağmura rahmet namını (adını) verdiren hayırlı neticelerini hükümden ıskat (düşürme) etmez, rahmeti zahmete çeviremez.
Amma fena (yok oluş) ve zeval (sona erme) ve mevt (ölüm) ise Yirmi Dördüncü Mektup’ta gayet kuvvetli ve kat’î bürhanlar (deliller) ile ispat edilmiş ki, onlar umumî rahmete ve ihatalı (kuşatıcı) hüsne (güzelliğe) ve şümullü (kapsayıcı) hayra münafî (aykırı) değiller, belki muktezalarıdırlar (gereklilikleridir). Hattâ şeytanın dahi (bile) manevî terakkiyat-ı beşeriyenin (insanlık ilerlemelerinin) zembereği olan müsabakaya ve mücahedeye (mücadeleye) sebep olduğundan o nev’in (türün) icadı dahi hayırdır, o cihette (yönden) güzeldir. Hem hattâ kâfir, küfür ile bütün kâinatın hukukuna bir tecavüz (saldırı) ve şerefini tahkir (aşağılama) ettiğinden ona cehennem azabı vermek güzeldir. Başka risalelerde bu iki nokta tamamen tafsil (ayrıntı) edildiğinden burada bir kısa işaretle iktifa (yeterli bulma) ediyoruz.
Sualin ikinci şıkkı: (Hâşiye[1]) Haydi şeytana ve kâfire ait bu cevabı umumî (genel) noktasında kabul edelim. Fakat Cemil-i Mutlak (Mutlak Güzel -Allah-) ve Rahîm-i Mutlak (Mutlak Rahîm -Allah-) ve hayr-ı mutlak (mutlak hayır -Allah-) olan Zat-ı Ganiyy-i Ale’l-ıtlak (Mutlak olarak Zengin olan Zat -Allah-), nasıl oluyor ki bîçare cüz’î (küçük) fertleri ve şahısları musibete (felakete), şerre (kötülüğe), çirkinliğe müptela (uğratma) ediyor?
Elcevap: Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa doğrudan doğruya o Cemil ve Rahîm-i Mutlak’ın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden (özel ihsanlarından) gelir. Ve musibet ve şerler ise saltanat-ı rububiyetin (Rablık saltanatının) âdetullah (Allah’ın âdeti, kanunu) namı altında ve küllî (genel) iradelerin mümessilleri (temsilcileri) olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden (sonuçlarından) tek tük cüz’î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının (akışının) cüz’î muktezaları (gereklilikleri) olduğundan, elbette küllî maslahatlara (genel maslahatlara) medar (vesile) olan o kanunları muhafaza (koruma) ve riayet etmek için o şerli, cüz’î neticeleri dahi halk (yaratma) eder.
Fakat o cüz’î ve elîm (acı verici) neticelere karşı, imdadat-ı hâssa-i Rahmaniye (Rahman’a ait özel yardımlar) ve ihsanat-ı hususiye-i Rabbaniye (Rab’a ait özel ihsanlar) ile musibete düşen efradın (fertlerin) feryatlarına ve beliyyelere (belalara) giriftar (yakalanan) olan eşhasın (şahısların) istigaselerine (yardım çağrılarına) yetişir. Ve fâil-i muhtar (serbest iradeli fail) olduğunu ve her bir şeyin her bir işi, onun meşietine (dilemesine) bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi daima irade ve ihtiyarına tabi bulunmalarını ve o kanunların tazyikinden (baskısından) feryat eden fertleri, bir Rabb-i Rahîm (Rahîm bir Rab) dinlediğini ve imdatlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle; esma-i hüsnanın (Allah’ın güzel isimlerinin) kayıtsız ve hadsiz (sınırsız) cilvelerine (tecellilerine), hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak için o küllî âdetullah (Allah’ın kanunları) düsturlarının (prensip) ve o umumî kanunların şüzuzatıyla (şaşırtıcı durumlarıyla -istisnalarıyla-) ve hem şerli cüz’î neticeleriyle, hususi ihsanat ve hususi teveddüdat (sevdirmeler), yani sevdirmekle hususi tecelliyat (tecelliler) kapılarını açmıştır.
Bu ikinci alâmet-i tevhid Siracünnur’un belki yüz yerlerinde beyan edildiğinden burada hafif bir işaretle iktifa (yeterli görme) ettik.
Üçüncü Hüccet ve Alâmet
لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ (Okunuşu: Lehu’l-mulku ve lehu’l-hamd. Anlamı: Mülk O’nundur, hamd O’nadır.) ile işaret edilen hadd ü hesaba gelmeyen (sayısız) tevhid sikkeleridir (mühürleridir). Evet her şeyin yüzünde, cüz’î olsun küllî olsun, zerrattan (zerrelerden) tâ seyyarata (gezegenlere) kadar öyle bir sikke var ki âyinede (ayna) güneşin cilvesi (tecellisi) güneşi gösterdiği gibi, öyle de o sikke âyinesi dahi Şems-i ezel ve ebed’e (ezel ve ebed güneşine) işaret ederek vahdetine (birliğine) şehadet (şahitlik) eder. O hadsiz sikkelerden pek çokları Siracünnur’da tafsilen (ayrıntısıyla) beyan edildiğinden burada yalnız kısa bir işaretle üç tanesine bakacağız. Şöyle ki:
Mecmu-u kâinatın (kâinatın toplamının) yüzüne, envaın (türlerin) birbirine karşı gösterdikleri teavün (yardımlaşma), tesanüd (dayanışma), teşabüh (benzerlik), tedahülden (iç içe girmekten) mürekkeb (oluşan) geniş bir sikke-i vahdet (birlik mührü) konulduğu gibi, zeminin yüzüne de dört yüz bin hayvanî ve nebatî (bitkisel) taifelerden mürekkeb bir ordu-yu Sübhanînin (Sübhan olan Allah’ın ordusunun) ayrı ayrı erzak (yiyecek), esliha (silah), elbise, talimat, terhisat (terhisler) cihetinde gayet intizam (düzen) ile hiçbirini şaşırmayarak, vakti vaktine verilmesiyle koyduğu o sikke-i tevhid (tevhid mührü) misillü (gibi) insanın yüzüne de her bir yüzün umum (tüm) yüzlere karşı birer alâmet-i farika (ayırt edici özellik) bulunmasıyla koyduğu sikke-i vahdaniyet (vahdaniyet mührü) gibi her bir masnûun (sanatlı eserin) yüzünde –cüz’î olsun küllî olsun– birer sikke-i tevhid ve her bir mahlukun başında –büyük olsun, küçük olsun, az ve çok olsun– birer hâtem-i ehadiyet (ehadiyet mührü) müşahede (gözlemleme) edilir. Ve bilhassa (özellikle) zîhayat mahlukların sikkeleri çok parlaktırlar. Belki her bir zîhayat kendisi dahi birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet (birlik mührü), birer mühr-ü ehadiyet, birer turra-i samediyettirler (Samediyet tuğrasıdırlar).
Evet her bir çiçek, her bir meyve, her bir yaprak, her bir nebat (bitki), her bir hayvan; öyle birer mühr-ü ehadiyet, birer hâtem-i samediyettir ki her bir ağacı birer mektub-u Rabbanî (Rabbanî mektup) ve her bir taife-i mahlukatı (yaratılmış türlerini) birer kitab-ı Rahmanî (Rahmanî kitap) ve her bir bahçeyi, birer ferman-ı Sübhanî (Sübhanî ferman) suretine çevirerek o ağaç mektubuna, çiçekleri adedince mühürler ve meyveleri sayısınca imzalar ve yaprakları miktarınca turralar basılmış ve o nevi (tür) ve taife kitabına dahi onun kâtibini (yazarını) göstermek, bildirmek için fertleri adedince hâtemler (mühürler) basılmış. Ve o bahçe fermanına, onun sultanını tanıttırmak, tarif etmek için o bağ içinde bulunan nebat, ağaç, hayvan sayısınca sikkeler (mühürler) basılmış.
Hattâ (hatta) her bir ağacın mebdeinde (başlangıcında) ve müntehasında (sonunda) ve üstünde ve içinde هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Okunuşu: Huve’l-Evvelu ve’l-Âhiru ve’z-Zâhiru ve’l-Bâtın. Anlamı: O Evveldir (İlk olan), Âhirdir (Son olan), Zâhirdir (Görünen), Bâtındır (Gizli olan).) isimlerinin işaret ettikleri dört sikke-i tevhid var:
İsm-i Evvel (Evvel ismi -İlk olan-) ile işaret edildiği gibi: Her bir meyvedar ağacın menşe-i aslîsi (asıl kaynağı) olan çekirdek (Hâşiye[2]) öyle bir sandukçadır (küçük sandıkçadır) ki o ağacın programını ve fihristesini ve planını ve öyle bir tezgâhtır ki onun cihazatını (cihazlarını) ve levazımatını (gereksinimlerini) ve teşkilatını ve öyle bir makinedir ki onun iptidadaki (başlangıçtaki) incecik vâridatını (gelirlerini) ve latîfane (nazikçe) masarifini (harcamalarını) ve tanzimatını (düzenlemelerini) taşıyor.
Ve ism-i Âhir’le (Âhir ismiyle -Son olan-) işaret edildiği gibi: Her bir ağacın neticesi (sonucu) ve meyvesi öyle bir tarifenamedir (tarifnamedir) ki o ağacın eşkâlini (şekillerini) ve ahvalini (durumlarını) ve evsafını (vasıflarını) ve öyle bir beyannamedir ki onun vazifelerini ve menfaatlerini ve hâssalarını (özelliklerini) ve öyle bir fezlekedir (özettir) ki o ağacın emsalini (benzerlerini) ve ensalini (soylarını) ve nesl-i âtisini (gelecek neslini) o meyvenin kalbinde bulunan çekirdekler ile beyan ediyor, ders veriyor.
Ve ism-i Zahir’le (Zahir ismiyle -Görünen-) işaret edildiği gibi: Her ağacın giydiği suret ve şekil öyle musanna (sanatlı) ve münakkaş (nakışlı) bir hulledir (elbisedir), bir libastır (elbisedir) ki o ağacın dal ve budak ve aza (organ) ve eczasıyla (parçasıyla) tam kametine (boyuna) göre biçilmiş, kesilmiş, süslendirilmiş. Ve öyle hassas ve mizanlı (ölçülü) ve manidardır (anlamlıdır) ki o ağacı bir kitap, bir mektup, bir kaside suretine çevirmiştir.
Ve ism-i Bâtın (Bâtın ismi -Gizli olan-) ile işaret edildiği gibi: Her ağacın içinde işleyen tezgâh öyle bir fabrikadır ki o ağacın bütün ecza (parça) ve azasını teşkil (oluşturma) ve tedvir (idare etme) ve tedbirini (yönetimini) gayet hassas mizanla (teraziyle) ölçtüğü gibi, bütün ayrı ayrı azalarına lâzım (gerekli) olan maddeleri ve rızıkları, gayet mükemmel bir intizam altında sevk ve taksim (bölüştürme) ve tevzi (dağıtım) ile beraber akılları hayret içinde bırakan şimşek çakmak gibi bir sürat ve saati kurmak gibi bir suhulet (kolaylık) ve bir orduya “Arş!” demek gibi bir birlik ve beraberlik ile o hârika (harika) fabrika işliyor.
Elhasıl (kısacası): Her bir ağacın evveli, öyle bir sandukça (küçük sandıkça) ve program ve âhiri (sonu), öyle bir tarifename ve numune ve zahiri (dışı, görüneni), öyle bir musanna hulle (sanatlı elbise) ve bir münakkaş libas (nakışlı elbise) ve bâtını (içi, gizli olanı), öyle bir fabrika ve tezgâhtır ki bu dört cihet öyle birbirine bakıyorlar ve dördün mecmuundan (toplamından) öyle bir sikke-i a’zam (en büyük mühür), belki bir ism-i a’zam (en büyük isim) tezahür (ortaya çıkma) eder ki bilbedahe (apaçık) bütün kâinatı idare eden bir Sâni’-i Vâhid-i Ehad’den (Tek ve Eşsiz Yaratıcı’dan) başkası o işleri yapamaz. Ve ağaç gibi her zîhayatın evveli, âhiri, zahiri, bâtını birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet (birlik mührü), birer mühr-ü ehadiyet, birer turra-i vahdaniyet (vahdaniyet tuğrası) taşıyor.
İşte bu üç misaldeki ağaca kıyasen (benzeterek), bahar dahi çok çiçekli bir ağaçtır. Güz mevsiminin eline emanet edilen tohumlar, çekirdekler, kökler ism-i Evvel’in sikkesini ve yaz mevsiminin kucağına dökülen, eteğini dolduran meyveler, hububat (tahıllar) ve sebzevatlar ism-i Âhir’in hâtemini (mührünü) ve bahar mevsimi, huri’l-în (cennet hurileri) misillü (gibi) birbiri üstüne giydiği sündüs-misal (ipekli) hulleler (elbiseler) ve yüz bin nakışlar ile süslenmiş fıtrî libaslar (doğal elbiseler) ism-i Zahir’in mührünü ve baharın içinde ve zeminin batnında (karnında) işleyen Samedanî fabrikalar ve kaynayan rahmanî kazanlar ve yemekleri pişirttiren rabbanî matbahlar (mutfaklar) ism-i Bâtın’ın turrasını (tuğrasını) taşıyorlar.
Hattâ her bir nevi (tür), mesela nev-i beşer (insan türü) dahi bir ağaçtır. Kökü ve çekirdeği mazide (geçmişte) ve semereleri (ürünleri), neticeleri müstakbelde (gelecekte) olarak hayat-ı cinsiye ve beka-yı nev’î (türün bekası) içinde gayet muntazam (düzenli) kanunların bulunması gibi, hal-i hazır vaziyeti dahi hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiye düsturlarının (prensip) hükmü altında bir sikke-i tevhid ve zahirî (dışsal) karışıklıklar altında gizli, muntazam bir hâtem-i vahdet ve müşevveş (karışık) ahval-i beşeriye (insani durumlar) altında mukadderat-ı hayatiye (hayat kaderi) denilen kaza ve kaderin düsturlarının hükmü altında bir mühr-ü vahdaniyet (vahdaniyet mührü) taşıyor.
*
Hâtime (Sonuç)
Sırr-ı tevhid içinde sair (diğer) erkân-ı imaniyeye (iman esaslarına) birer kelâmla kısacık birer işarettir.
Ey insan-ı gafil (gaflette olan insan)! Gel bir kere düşün ve bu risalenin üç makamında beyan edilen “Üç Meyve, Üç Muktezî, Üç Hücceti” nazara al (dikkate al), bak ki bu kâinatta tasarruf (yönetme) eden ve en cüz’î bir şifayı ve en küçük bir şükrü dahi nazara alan ve sinek kanadı gibi en az bir sanatı, başkalarına havale (bırakma) etmeyen ve vermeyen ve lâkayt (kayıtsız) kalmayan ve en basit bir tohuma bir ağaç kadar vazifeler ve hikmetler takan ve kendi rahmaniyetini ve rahîmiyetini ve hakîmliğini her bir sanatıyla ihsas (hissettirme) eden ve kendini her bir vesile ile tanıttıran ve her bir nimetle sevdiren bir Sâni’-i Kadîr (Kadir -güçlü- Yaratıcı), Hakîm (hikmetli), Rahîm (merhametli), Alîm (her şeyi bilen) hiç mümkün müdür ki ve hiçbir cihetle kabil (mümkün) midir ki kâinatı manen istila eden mehasin-i hakikat-i Muhammediyeye (asm) (Hz. Muhammed’in (asm) hakikatinin güzelliklerine) ve tesbihat-ı Ahmediyeye (asm) (Hz. Ahmed’in (asm) tesbihlerine) ve envar-ı İslâmiyeye (İslam nurlarına) karşı lâkayt kalsın?
Ve hiçbir cihetle mümkün müdür ki bütün masnuatını (sanatlı eserlerini) yaldızlayan ve bütün mahlukatını (yaratılmışlarını) sevindiren ve kâinatı ışıklandıran ve semavat (gökler) ve arzı (yeri) velveleye veren (heyecanlandıran) ve küre-i arzın (yeryüzünün) yarısını ve nev-i beşerin (insan türünün) beşten birisini on dört asır bilâ-fâsıla (kesintisiz) saltanat-ı maddiye ve maneviyesi altına alan ve daima o muhteşem (görkemli) saltanatı Hâlık-ı kâinat (kâinatın Yaratıcısı) hesabına ve namına süren risalet-i Ahmediye (asm) (Hz. Ahmed’in (asm) peygamberliği) o Sâni’in en mühim (önemli) bir maksadı (amacı), bir nuru, bir âyinesi (aynası) olmasın? Hem Muhammed (asm) gibi aynı hakikate hizmet eden enbiyalar (peygamberler) dahi (bile) o Sâni’in elçileri ve dostları ve memurları olmasın? Hâşâ (Allah böyle bir şeyden çok uzaktır), mu’cizat-ı enbiya (peygamber mucizeleri) adedince hâşâ ve kellâ (asla)!
Hem hiçbir cihetle mümkün müdür ki dal ve budak gibi en cüz’î bir şeye yüz hikmetleri ve meyveleri takan ve kendi rububiyetini (Rablığını) fevkalâde (olağanüstü) hikmetleriyle ve umumî rahmaniyetiyle tanıttırıp sevdiren bir Hâlık-ı Hakîm-i Rahîm (Hikmetli ve Rahîm Yaratıcı), kudretine nisbeten bir bahar kadar kolay olan haşri (dirilişi) getirmeyerek bir dâr-ı saadet (saadet yurdu), bir menzil-i beka (kalıcı mekan) açmayıp bütün hikmetlerini ve rahmetlerini hattâ (hatta) rububiyetini ve kemalâtını (mükemmelliklerini) inkâr (reddetme) etsin ve ettirsin ve çok sevdiği bütün mahbub (sevgili) mahluklarını ebedî bir surette idam etsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ! O Cemal-i Mutlak (Mutlak Güzel -Allah-), böyle bir kubh-u mutlaktan (mutlak çirkinlikten) yüz binler derece münezzeh (uzak) ve mukaddestir.
Uzunca Bir Hâşiye:
Haşir (diriliş) münasebetiyle (ilişkisiyle) bir sual: Kur’an’da mükerreren (defalarca) اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً (Okunuşu: İn kânet illâ sayhaten vâhideten. Anlamı: O (kıyamet ve haşir) ancak bir tek sayhadan (korkunç sesten, sur sesinden) ibarettir. -Yasin Sûresi, 36:53-) hem وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ (Okunuşu: Ve mâ emru’s-sâati illâ kelemhi’l-basar. Anlamı: Kıyametin kopması ve haşrin gelmesi emri ise, ancak göz açıp kapayıncaya kadardır. -Nahl Sûresi, 16:77-) fermanları gösteriyor ki haşr-i a’zam (en büyük haşir) bir anda, zamansız vücuda (meydana) geliyor. Dar akıl ise bu hadsiz (sınırsız) derece hârika (harika) ve emsalsiz olan meseleyi iz’an (anlama) ile kabul etmesine medar (vesile) olacak meşhud (gözle görülen) bir misal ister.
Elcevap: Haşirde, ruhların cesetlere gelmesi var. Hem cesetlerin ihyası (diriltilmesi) var. Hem cesetlerin inşası var. Üç meseledir.
Birinci Mesele: Ruhların cesetlerine gelmesine misal ise, gayet muntazam (düzenli) bir ordunun efradı (fertleri), istirahat (dinlenme) için her tarafa dağılmış iken yüksek sadâlı (sesli) bir boru sesiyle toplanmalarıdır. Evet, İsrafil’in borusu olan Sûr’u, ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken ezel canibinden (tarafından) gelen اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (Okunuşu: Elestu bi-rabbikum. Anlamı: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) hitabını işiten ve قَالُوا بَلٰى (Okunuşu: Kâlû belâ. Anlamı: Evet (Sen Rabbimizsin) dediler.) ile cevap veren ervahlar (ruhlar), elbette ordunun neferatından (erlerinden) binler derece daha musahhar (boyun eğdirilmiş) ve muntazam ve mutîdirler (itaatkardırlar). Hem değil yalnız ruhlar, belki bütün zerreler dahi (bile) bir ordu-yu Sübhanî (Sübhan olan Allah’ın ordusu) ve emirber (emre amade) neferleri olduğunu gayet kat’î (kesin) bürhanlar (deliller) ile Otuzuncu Söz ispat etmiş.
İkinci Mesele: Cesetlerin ihyası misali ise, çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, bir tek merkezden, yüz bin elektrik lambaları, âdeta zamansız, bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün küre-i arz (yeryüzü) yüzünde dahi bir tek merkezden yüz milyon lambalara nur (ışık) vermek mümkündür. Madem Cenab-ı Hakk’ın (Allah’ın) elektrik gibi bir mahluku (yaratılmışı) ve bir misafirhanesinde bir hizmetkârı ve bir mumdarı, Hâlık’ından (Yaratıcısından) aldığı terbiye ve intizam (düzen) dersiyle bu keyfiyete (duruma) mazhar (nail) oluyor. Elbette elektrik gibi binler nurani hizmetkârlarının temsil ettikleri hikmet-i İlahiyenin muntazam kanunları dairesinde haşr-i a’zam tarfetü’l-aynda (göz açıp kapayıncaya kadar bir anda) vücuda (meydana) gelebilir.
Üçüncü Mesele: Ecsadın (cesetlerin) def’aten (aniden) inşasının misali ise, bahar mevsiminde birkaç gün zarfında nev-i beşerin (insan türünün) umumundan (tümünden) bin derece ziyade olan umum (tüm) ağaçların bütün yapraklarıyla beraber evvelki baharın aynı gibi birden mükemmel bir surette inşaları; ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulatı (ürünleri) gibi, berk (şimşek) gibi bir süratle icadları; hem o baharın mebdeleri (başlangıçları) olan hadsiz (sınırsız) tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin, birden beraber intibahları (uyanışları) ve inkişafları (gelişmeleri) ve ihyaları (diriltilmeleri); hem kemiklerden ibaret olarak ayakta duran emvat (ölüler) gibi bütün ağaçların cenazeleri bir emir ile def’aten “ba’sü ba’de’l-mevt” (ölümden sonra diriliş) sırrına mazhariyetleri (nailiyetleri) ve neşirleri (diriltilmeleri); hem küçücük hayvan taifelerinin (türlerinin) hadsiz efradlarının (fertlerinin) gayet derecede sanatlı bir surette ihyaları; hem bilhassa sinekler kabilelerinin haşirleri ve bilhassa daima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezafeti (temizliği) ihtar (hatırlatma) eden ve yüzümüzü okşayan gözümüz önündeki kabilenin bir senede neşrolan efradı, benî-Âdem’in (Adem oğullarının) Âdem zamanından beri gelen umum efradından fazla olduğu halde, her baharda sair kabileler ile beraber birkaç gün zarfında inşaları ve ihyaları, haşirleri; elbette kıyamette ecsad-ı insaniyenin (insan cesetlerinin) inşasına bir misal değil, belki binler misaldirler.
Evet, dünya dârü’l-hikmet (hikmet yurdu) ve âhiret dârü’l-kudret (kudret yurdu) olduğundan dünyada Hakîm (hikmetli), Mürettib (düzenleyici), Müdebbir (işleri idare eden), Mürebbi (terbiye eden) gibi çok isimlerin iktizasıyla (gereğiyle), dünyada icad-ı eşya (eşyanın yaratılışı) bir derece tedricî (aşamalı) ve zaman ile olması; hikmet-i Rabbaniyenin (Rablık hikmetinin) muktezasıyla (gereğiyle) olmuş. Âhirette ise hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri (ortaya çıkması) için maddeye ve müddete (süreye) ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda ve bir lemhada (bir anda) inşasına işareten Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ (Okunuşu: Ve mâ emru’s-sâati illâ kelemhi’l-basar ev huve akrab. Anlamı: Kıyametin kopması ve haşrin gelmesi emri ise, ancak göz açıp kapayıncaya kadardır, yahut ondan daha yakındır. -Nahl Sûresi, 16:77-) ferman eder.
Eğer haşrin gelmesini, gelecek baharın gelmesi gibi kat’î (kesin) bir surette anlamak istersen haşre dair Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Söz’e dikkat ile bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok.
Amma bir dördüncü mesele olan mevt-i dünya (dünyanın ölümü) ve kıyamet kopması ise, bir anda bir seyyare (gezegen) veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbanî (Rabbanî emir) ile küremize, misafirhanemize çarpması bu hanemizi harap edebilir. On senede yapılan bir saray, bir dakikada harap olması gibi…
Bu haşrin dört meselesinin icmali (özeti) şimdilik yeter. Yine sadedimize (konumuza) dönüyoruz.
Hem hiç mümkün müdür ki kâinatın bütün hakiki ve âlî (yüce) hakikatlerinin beliğ (açık ve etkileyici) tercümanı ve Hâlık-ı kâinat’ın (kâinatın Yaratıcısı’nın) bütün kemalâtının (mükemmelliklerinin) mu’ciz (mucizevi) lisanı ve bütün maksatlarının hârika (harika) mecmuası (toplamı) olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan o Hâlık’ın kelâmı olmasın? Hâşâ (Allah böyle bir şeyden çok uzaktır), âyâtının (ayetlerinin) esrarı (sırları) adedince hâşâ!
Hem hiç mümkün müdür ki bir Sâni’-i Hakîm (Hikmetli Sanatkar -Allah-), bütün zîhayat, zîşuur (şuur sahibi) masnûlarını (sanatlı eserlerini) birbiriyle konuştursun ve dillerinin binler çeşitleriyle birbiriyle söyleştirsin ve onların sözlerini ve seslerini bilsin ve işitsin ve ef’aliyle (fiilleriyle) ve in’amıyla (nimet vermesiyle) zahir (açık) bir surette cevap versin, fakat kendisi konuşmasın ve konuşamasın? Hiç kabil (mümkün) midir ve hiç ihtimali var mı?
Madem bilbedahe (apaçık) konuşur ve madem konuşmasına karşı tam anlayışlı muhatap (hitap edilen) en başta insandır. Elbette başta Kur’an olarak meşhur kütüb-ü mukaddese (kutsal kitaplar) onun konuşmalarıdır.
Hem hiç mümkün müdür ki bir Sâni’-i Hakîm, kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve medh ü senasını (övgüsünü) ettirmek ve enva-ı ihsanatıyla (çeşitli ihsanlarıyla) zîhayatları mesrur (sevinçli) ve memnun etmekle minnettarlıklarını ve şükürlerini rububiyetine (Rablığına) mühim (önemli) bir medar (vesile) yapmak için; koca kâinatı envaıyla (türleriyle), erkânıyla (temel unsurlarıyla), zîhayata musahhar (boyun eğdirilmiş) bir hizmetkâr, bir mesken, bir meşher (sergi), bir ziyafetgâh (ziyafet yeri) yaptıktan sonra, zîhayatların çeşit çeşit, binlerce envalarının (türlerinin) nüshalarını o derece teksirini (çoğaltmasını) istiyor ki kavak ve karaağaç gibi meyvesizlerin bir kısım yapraklarından her bir yaprağı, bir tabur sineklere yani havada zikreden zîhayatlara hem beşik, hem rahm-ı mader (anne rahmi), hem erzaklarının mahzeni (deposuu) yaptığı halde; bu ziynetli semavatı (gökleri) ve bu nurani yıldızları sahipsiz, hayatsız, ruhsuz, sekenesiz (sakinlersiz), boş, hâlî (boş), faydasız yani melaikesiz, ruhanîsiz bıraksın? Hâşâ, melekler ve ruhanîler adedince hâşâ ve kellâ (asla)!
Hem hiç mümkün müdür ki bir Sâni’-i Hakîm-i Müdebbir (Hikmetli ve Tedbirli Sanatkar -Allah-), en ehemmiyetsiz (önemsiz) bir nebatın (bitkinin), en küçük bir ağacın mebdelerini (başlangıçlarını) ve müntehalarını (sonlarını) kemal-i intizam (tam bir düzen) içinde mukadderat-ı hayatiyesini (hayat kaderini)
Risale-i Nur Külliyatından
İkinci Şuâ
Eskişehir Hapishanesinin Son Meyvesi
Otuz Birinci Lem’a’nın İkinci Şuâı
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
On altı sene evvel, Eskişehir Hapishanesinde, arkadaşlarımın tahliyeleriyle yalnız kaldığım bir vakitte şu Şuâ, gayet acele, pek noksan kalemimle, sıkıntılı, rahatsızlık bir zamanda telif edildiğinden bir derece intizamsız olmakla beraber, bugünlerde tashih ederken iman ve tevhid noktasında pek çok kıymettar ve kuvvetli ve ehemmiyetli gördüm.
Said Nursî
اَللهُ اَحَدٌ ism-i a’zamına dair yedinci nükte-i a’zam
ve altı ism-i a’zamın altı nüktesinin yedincisi
İhtar
Bu risale benim nazarımda çok mühimdir. Çünkü içinde çok mühim ve ince olan esrar-ı imaniye inkişaf ediyor. Bu risaleyi anlayarak okuyan adam imanını kurtarır inşâallah. Maatteessüf ben burada kimse ile görüşemediğimden kendime tebyiz edip yazdıramadım. Bu risalenin kıymetini anlamak istersen başta bulunan İkinci ve Üçüncü Meyve’yi ve âhirdeki hâtimeyi ve hâtimeden iki sahife evvelki meseleyi evvelce dikkatle okuduktan sonra, tamamını teenni ile mütalaa eyle.
*
Altı ism-i a’zamın altı nüktelerinin “Allahu Ehad”e dair yedinci nükte-i a’zamıdır
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ
فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ âyetinin bir muhteşem nüktesiyle meşhur bir kasem-i Nebevînin işaretiyle ve ilhamıyla hissettiğim gayet güzel ve çok şirin ve nihayet derecede latîf üç meyve-i tevhid ve üç muktezîsi ve üç hüccetine dair bir nüktedir.
İşte Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm yemin ettiği vakit, en çok istimal ve tekrar ile her zaman ferman ettiği şu وَالَّذٖى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهٖ kasemidir. Ve bu kasem gösteriyor ki şecere-i kâinatın en geniş dairesi ve en müntehası ve nihayatı ve teferruatı dahi Zat-ı Vâhid-i Ehad’in kudretiyle ve iradesiyledir. Çünkü mahlukatın en müntehab ve en müstesnası olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın nefsi, kendi kendine mâlik olmazsa ve ef’alinde serbest bulunmazsa ve harekâtı başka bir ihtiyara bağlı ise elbette hiçbir şey, hiçbir şe’n, hiçbir hal, hiçbir keyfiyet –cüz’î olsun küllî olsun– o muhit iktidarın, o şâmil ihtiyarın daire-i tasarrufunun haricinde olamaz.
Evet, bu çok manidar kasem-i Muhammedî’nin (asm) ifade ettiği gayet muazzam ve muhit bir tevhid-i rububiyettir. Ve bu tevhidin ispatına dair yüz belki bin bâhir bürhanlar, Siracünnur olan Risale-i Nur’da beyan edildiğinden bu hakikat-i âliyenin tafsilat ve ispatını ona havale ederek bu İkinci Şuâ’da muhtasar üç makam içinde bu çok ehemmiyetli hakikat-i imaniyenin birinci makamında, gayet latîf ve tatlı ve çok kıymettar ve nurlu, hadsiz semerelerinden üç küllî meyvelerini gayet muhtasar bir surette beyanla, o meyvelere benim kalbimi sevk eden zevklerime ve hislerime işaret edilecek. İkinci Makam’da ise bu kudsî hakikatin üç küllî muktezîsi ve esbab-ı mûcibesi beyan edilir ve o üç muktezî üç bin muktezîlerin kuvvetindedirler. Ve Üçüncü Makam’da, o hakikat-i tevhidiyenin üç alâmetleri zikredilecek ve o üç alâmet, üç yüz alâmet ve emare ve delil kuvvetindedirler.
Birinci Makam’ın Birinci Meyvesi
Tevhid ve vahdette cemal-i İlahî ve kemal-i Rabbanî tezahür eder. Eğer vahdet olmazsa, o hazine-i ezeliye gizli kalır. Evet, hadsiz cemal ve kemalât-ı İlahiye ve nihayetsiz mehasin ve hüsn-ü Rabbanî ve hesapsız ihsanat ve beha-i Rahmanî ve gayetsiz kemal-i cemal-i Samedanî, ancak vahdet âyinesinde ve vahdet vasıtasıyla şecere-i hilkatin nihayatındaki cüz’iyatın simalarında temerküz eden cilve-i esmada görünür.
Mesela, iktidarsız ve ihtiyarsız bir yavrunun imdadına umulmadık bir yerden, yani kan ve fışkı ortasından beyaz, safi, temiz bir süt göndermek olan cüz’î fiil ise tevhid nazarıyla bakıldığı vakit, birden bütün yavruların pek çok hârikulâde ve pek çok şefkatkârane olan küllî ve umumî iaşeleri ve validelerini onlara musahhar etmeleriyle rahmet-i Rahman’ın cemal-i lâyezalîsi kemal-i şaşaa ile görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa o cemal gizlenir ve o cüz’î iaşe dahi esbaba ve tesadüfe ve tabiata havale edilir, bütün bütün kıymetini, belki mahiyetini kaybeder.
Hem mesela, müthiş bir hastalıktan şifa bulmak, eğer tevhid nazarıyla bakılsa birden zemin denilen hastahane-i kübrada bulunan bütün dertlilere, âlem denilen eczahane-i ekberden ilaçları ve dermanlarıyla şifa ihsan etmek yüzünde, Rahîm-i Mutlak’ın cemal-i şefkati ve mehasin-i rahîmiyeti küllî ve şaşaalı bir surette görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa; o cüz’î fakat alîmane, basîrane, şuurkârane olan şifa vermek dahi camid ilaçların hâsiyetlerine ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata verilir. Bütün bütün mahiyetini ve hikmetini ve kıymetini kaybeder.
Bu makam münasebetiyle hatıra gelen bir salavatın bir nüktesini beyan ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihatının âhirinde Şafiîlerde gayet müsta’mel ve meşhur bir salavat olan
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثٖيرًا كَثٖيرًا
nın ehemmiyeti yüzündendir ki insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise her zaman, her dakika hâlıkına iltica ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan insanı dergâh-ı İlahiyeye kamçı vurup sevk eden en keskin ve müessir sâik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemal-i şevk ile şükre sevk eden ve tam manasıyla minnettar edip hamdettiren tatlı nimetler ise başta şifalar ve devalar ve âfiyetler olduğundan bu salavat-ı şerife gayet müşerref ve manidar olmuştur. Ben bazen بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَ دَوَاءٍ dedikçe küre-i arzı bir hastahane suretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakiki’nin pek aşikâr bir mevcudiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
Hem mesela, dalaletin gayet müthiş manevî elemini hisseden bir adama, iman ile hidayet ihsan etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa birden o cüz’î ve fâni ve âciz adam bütün kâinatın hâlıkı ve sultanı olan mabudunun muhatap bir abdi olmak ve o iman vasıtasıyla bir saadet-i ebediyeyi ve şahane ve çok geniş ve şaşaalı bir mülk-ü bâki ve bâki bir dünyayı ihsan etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsan-ı ekber yüzünde ve simasında, bir Zat-ı Kerîm ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemal-i lâyezalîsi görünür ki bir lem’asıyla bütün ehl-i imanı kendine dost ve has kısmını da âşık yapıyor. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa o cüz’î imanı, ya mütehakkim ve hodbin Mutezileler gibi kendi nefsine veya bazı esbaba havale eder ki hakiki fiyatı ve pahası cennet olan o Rahmanî pırlanta bir cam parçasına inip âyinedarlık ettiği kudsî cemalin lem’asını kaybeder.
İşte bu üç misale kıyasen, daire-i kesretin müntehasındaki cüz’iyatın cüz’iyat-ı ahvalinde, tevhid noktasında cemal-i İlahînin ve kemal-i Rabbanînin binler envaı ve yüz bin çeşitleri onlarda temerküz cihetinde görünür, anlaşılır, bilinir, tahakkuku sabit olur. İşte tevhidde cemal ve kemal-i İlahînin kalben görünmesi ve ruhen hissedilmesi içindir ki bütün evliya ve asfiya, en tatlı zevklerini ve en şirin manevî rızıklarını kelime-i tevhid olan “Lâ ilahe illallah” zikrinde ve tekrarında buluyorlar.
Hem kelime-i tevhidde azamet-i kibriya ve celal-i Sübhanî ve saltanat-ı mutlaka-i rububiyet-i Samedaniye tahakkuk etmesi içindir ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلٖى لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Yani “Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli sözleri, “Lâ ilahe illallah” kelâmıdır.”
Evet bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsan, bir nimet, bir rızık; bir küçük âyine iken, tevhidin sırrıyla birden bütün emsaline omuz omuza verip ittisal ettiğinden, o nevi büyük âyineye dönüp o nev’e mahsus cilvelenen bir çeşit cemal-i İlahîyi gösterir. Ve fâni, muvakkat olan güzellik ile bâki bir nevi hüsn-ü sermedîyi irae eder. Ve Mevlana Celaleddin’in dediği gibi,
اٰنْ خَيَالَاتٖى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْتْ § عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ
sırrıyla bir âyine-i cemal-i İlahî olur. Yoksa eğer tevhid sırrı olmazsa o cüz’î meyve tek başına kalır. Ne o kudsî cemal ne de o ulvi kemali gösterir. Ve içindeki cüz’î bir lem’a dahi söner, kaybolur. Âdeta baş aşağı olup elmastan şişeye döner.
Hem tevhid sırrıyla, şecere-i hilkatin meyveleri olan zîhayatta bir şahsiyet-i İlahiye, bir ehadiyet-i Rabbaniye ve sıfât-ı seb’aca manevî bir sima-i Rahmanî ve temerküz-ü esmaî ve اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deki hitaba muhatap olan zatın bir cilve-i taayyünü ve teşahhusu tezahür eder. Yoksa o şahsiyet, o ehadiyet, o sima, o taayyünün cilvesi inbisat ederek kâinat nisbetinde genişlenir, dağılır, gizlenir. Ancak çok büyük ve ihatalı, kalbî gözlere görünür. Çünkü azamet ve kibriya perde olur, herkesin kalbi göremez.
Hem o cüz’î zîhayatlarda pek zahir bir surette anlaşılır ki onun Sâni’i, onu görür, bilir, dinler, istediği gibi yapar. Âdeta o zîhayatın masnuiyeti arkasında muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücü bir zatın manevî bir teşahhusu, bir taayyünü imana görünür. Ve bilhassa zîhayattan insanın mahlukıyeti arkasında gayet aşikâr bir tarzda o manevî teşahhus, o kudsî taayyün sırr-ı tevhid ile imanla müşahede olunur. Çünkü o teşahhus-u ehadiyetin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem’ ve basar gibi manaların hem numuneleri insanda var, o numuneler ile onlara işaret eder. Çünkü mesela, gözü veren zat, hem gözü görür hem ince bir mana olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren zat, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar buna kıyas edilsin.
Hem esmanın nakışları ve cilveleri insanda var, onlar ile o kudsî manalara şehadet eder. Hem insan, zaafıyla ve acziyle ve fakrıyla ve cehliyle diğer bir tarzda âyinedarlık edip yine zaafına fakrına merhamet eden ve meded veren zatın kudretine, ilmine, iradesine ve hâkeza sair evsafına şehadet eder. İşte daire-i kesretin müntehasında ve en dağınık cüz’iyatında, sırr-ı vahdetle bin bir esma-i İlahiye, zîhayat denilen küçücük mektuplarda temerküz edip açık okunduğundan, o Sâni’-i Hakîm zîhayat nüshalarını çok teksir ediyor. Ve bilhassa zîhayatlardan küçüklerin taifelerini pek çok tarzda nüshalarını teksir eder ve her tarafa neşreder.
Bu birinci meyvenin hakikatine beni îsal ve sevk eden zevkî bir hissimdir. Şöyle ki:
Bir zaman, ziyade rikkatimden ve fazla şefkatten ve acımak duygusundan zîhayat ve hususan onlardan zîşuur ve bilhassa insanlar ve bilhassa mazlumlar ve musibete giriftar olanların halleri, çok ziyade rikkatime ve şefkatime ve kalbime dokunuyordu. Kalben diyordum: “Bu âciz ve zayıf bîçarelerin dertlerini, âlemde hükmeden bu yeknesak kanunlar dinlemedikleri gibi istila edici ve sağır olan unsurlar, hâdiseler dahi işitmezler. Bunların bu perişan hallerine merhamet edip hususi işlerine müdahale eden yok mu?” diye ruhum çok derin feryat ediyordu. Hem “O çok güzel memlûklerin ve çok kıymettar malların ve çok müştak ve minnettar dostların işlerine bakacak ve onlara sahabet edecek ve himayet edecek bir mâlikleri, bir sahipleri, bir hakiki dostları yok mu?” diye kalbim bütün kuvvetiyle bağırıyordu.
İşte ruhumun feryadına ve kalbimin vaveylâsına vâfi ve kâfi ve teskin edici ve kanaat verici cevap ise: Sırr-ı tevhid ile Rahman ve Rahîm olan Zat-ı Zülcelal’in umumî kanunların tazyikatları ve hâdisatın tehacümatı altında ağlayan ve sızlayan o sevimli memlûklerine, kanunların fevkinde olarak ihsanat-ı hususiyesi ve imdadat-ı hâssası ve doğrudan doğruya her şeye karşı rububiyet-i hususiyesi ve her şeyin tedbirini bizzat kendisi görmesi ve her şeyin derdini bizzat dinlemesi ve her şeyin hakiki mâliki, sahibi, hâmisi olduğunu sırr-ı Kur’an ve nur-u iman ile bildim. O hadsiz meyusiyet yerinde nihayetsiz bir mesruriyet hissettim.
Ve her bir zîhayat öyle bir Mâlik-i Zülcelal’e mensubiyeti ve memlûkiyeti cihetiyle nazarımda binler derece bir ehemmiyet, bir kıymet kesbettiler. Çünkü madem herkes efendisinin şerefiyle ve mensup olduğu zatın makamıyla ve şöhretiyle iftihar eder, bir izzet peyda eder; elbette nur-u iman ile bu mensubiyetin ve memlûkiyetin inkişafı suretinde, bir karınca bir Firavun’u o mensubiyet kuvvetiyle mağlup ettiği gibi (o mensubiyet şerefiyle dahi) gafil ve kendi kendine mâlik ve başıboş kendini zanneden ve ecdadıyla ve mülk-ü Mısır ile iftihar eden ve kabir kapısında o iftiharı sönen bin firavun kadar iftihar edebilir. Ve sinek dahi Nemrut’un sekerat vaktinde azaba ve hicaba inkılab eden iftiharına karşı kendi mensubiyetinin şerefini irae edip onunkini hiçe indirebilir.
İşte اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ âyeti, şirkte hadsiz ve çok büyük bir zulüm bulunduğunu ifade ile bildirir. Şirk öyle bir cürümdür ki her bir mahlukun hakkına ve şerefine ve haysiyetine bir tecavüzdür. Ancak onu cehennem temizler.
Tevhidin İkinci Meyvesi: Birinci Meyve Hâlık-ı kâinat olan Zat-ı Akdes’e baktığı gibi, İkinci Meyve dahi kâinatın zatına ve mahiyetine bakar. Evet sırr-ı vahdetle kâinatın kemalâtı tahakkuk eder ve mevcudatın ulvi vazifeleri anlaşılır ve mahlukatın netice-i hilkatleri takarrur eder ve masnuatın kıymetleri bilinir ve bu âlemdeki makasıd-ı İlahiye vücud bulur ve zîhayat ve zîşuurların hikmet-i hilkatleri ve sırr-ı icadları tezahür eder ve bu dehşet-engiz tahavvülat içinde kahharane fırtınaların hiddetli, ekşi simaları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür ve fena ve zevalde kaybolan mevcudatın neticeleri ve hüviyetleri ve mahiyetleri ve ruhları ve tesbihatları gibi çok vücudları kendilerine bedel âlem-i şehadette bırakıp sonra gittikleri bilinir.
Ve kâinat baştan başa gayet manidar bir kitab-ı Samedanî ve mevcudat ferşten arşa kadar gayet mu’cizane bir mecmua-i mektubat-ı Sübhaniye ve mahlukatın bütün taifeleri, gayet muntazam ve muhteşem bir ordu-yu Rabbanî ve masnuatın bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyarata kadar Sultan-ı Ezelî’nin gayet vazife-perver memurları olduğu bilinmesi ve her şey, âyinedarlık ve intisap cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları ve “Seyl-i mevcudat ve kafile-i mahlukat nereden geliyor ve nereye gidecek ve ne için gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suallerin manaları ona inkişaf etmesi, ancak ve ancak sırr-ı tevhid iledir. Yoksa kâinatın bu mezkûr yüksek kemalâtları sönecek ve o ulvi ve kudsî hakikatleri zıtlarına inkılab edecek.
İşte şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün kemalâtına ve ulvi hukuklarına ve kudsî hakikatlerine bir tecavüz olduğu cihetledir ki ehl-i şirk ve küfre karşı kâinat kızıyor ve semavat ve arz hiddet ediyor ve onların mahvına anâsır ittifak edip kavm-i Nuh aleyhisselâm ve Âd ve Semud ve Firavun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor. تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin sırrıyla cehennem dahi ehl-i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki parçalanmak derecesine geliyor. Evet şirk, kâinata karşı büyük bir tahkir ve azîm bir tecavüzdür. Ve kâinatın kudsî vazifelerini ve hilkatin hikmetlerini inkâr etmekle şerefini kırıyor. Numune için binler misallerinden bir tek misale işaret edeceğiz.
Mesela, sırr-ı vahdet ile kâinat öyle cesîm ve cismanî bir melaike hükmünde olur ki mevcudatın nevileri adedince yüz binler başlı ve her başında o nevide bulunan fertlerin sayısınca yüz binler ağız ve her ağzında o ferdin cihazat ve ecza ve aza ve hüceyratı miktarınca yüz binler diller ile Sâni’ini takdis ederek tesbihat yapan İsrafil-misal ubudiyette ulvi bir makam sahibi bir acayibü’l-mahlukat iken hem sırr-ı tevhid ile âhiret âlemlerine ve menzillerine çok mahsulat yetiştiren bir mezraa ve dâr-ı saadet tabakalarına a’mal-i beşeriye gibi çok hasılatıyla levazımat tedarik eden bir fabrika ve âlem-i bekada hususan cennet-i a’lâdaki ehl-i temaşaya dünyadan alınma sermedî manzaraları göstermek için mütemadiyen işleyen yüz bin yüzlü sinemalı bir fotoğraf iken; şirk ise bu çok acib ve tam mutî, hayattar ve cismanî melaikeyi camid, ruhsuz, fâni, vazifesiz, hēlik, manasız, hâdisatın herc ü merci altında ve inkılabların fırtınaları içinde, adem zulümatında yuvarlanan bir perişan mecmua-yı vâhiyesi, hem bu çok garib ve tam muntazam, menfaattar fabrikayı mahsulatsız, neticesiz, işsiz, muattal, karmakarışık olarak şuursuz tesadüflerin oyuncağı ve sağır tabiatın ve kör kuvvetin mel’abegâhı ve umum zîşuurun matemhanesi ve bütün zîhayatın mezbahası ve hüzüngâhı suretine çevirir. İşte اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ sırrıyla, şirk bir tek seyyie iken ne kadar çok ve büyük cinayetlere medar oluyor ki cehennemde hadsiz azaba müstahak eder. Her ne ise… Siracünnur’da bu İkinci Meyve’nin izahatı ve hüccetleri mükerreren beyan edildiğinden, o uzun kıssayı kısa bıraktık.
Bu İkinci Meyve’ye beni sevk edip îsal eden acib bir his ve garib bir zevktir. Şöyle ki:
Bir zaman, bahar mevsiminde temaşa ederken gördüm ki: Zemin yüzünde haşir ve neşr-i a’zamın yüz binler numunelerini gösteren bir seyeran ve seyelan içinde kafile kafile arkasında gelen geçen mevcudatın ve bilhassa zîhayat mahlukatın, hususan küçücük zîhayatların kısa bir zamanda görünüp der-akab kaybolmaları ve daimî bir faaliyet-i müthişe içinde mevt ve zeval levhaları bana çok hazîn görünüp rikkatime şiddetle dokunarak beni ağlatıyordu. O güzel hayvancıkların vefatlarını gördükçe kalbim acıyordu. “Of, yazık! Âh, yazık!” diyerek bu âhların, ofların altında derinden derine bir vaveylâ-i ruhî hissediyordum. Ve bu âkıbete uğrayan hayat ise ölümden beter bir azap gördüm. Hem nebatat ve hayvanat âleminde gayet güzel, sevimli ve çok kıymettar sanatta olan zîhayatların bir dakikada gözünü açıp bu seyrangâh-ı kâinata bakar, dakikasıyla mahvolur, gider.
Bu hali temaşa ettikçe ciğerlerim sızlıyordu. Ağlamak ile şekva etmek istiyor, “Neden geliyorlar, hiç durmadan gidiyorlar?” diye feleğe karşı kalbim dehşetli sualler soruyor ve böyle faydasız, gayesiz, neticesiz, çabuk idam edilen bu masnûcuklar gözümüz önünde bu kadar ihtimam ve dikkat ve sanat ve cihazat ve terbiye ve tedbir ile kıymettar bir surette icad edildikten sonra, gayet ehemmiyetsiz paçavralar gibi parçalanıp hiçlik karanlıklarına atılmalarını gördükçe kemalâta meftun ve güzelliklere müptela ve kıymettar şeylere âşık olan bütün latîfelerim ve duygularım feryat edip bağırıyorlardı ki: “Neden bunlara merhamet edilmiyor? Yazık değiller mi? Bu baş döndürücü deverandaki fena ve zeval nereden gelip bu bîçarelere musallat olmuş?” diye mukadderat-ı hayatiyenin dış yüzünde bulunan elîm keyfiyetleriyle kadere karşı müthiş itirazlar başladığı hengâmda birden nur-u Kur’an, sırr-ı iman, lütf-u Rahman ile tevhid imdadıma yetişti, o karanlıkları aydınlattı, benim bütün “Âh!” ve “Of!”larımı “Oh!”lara ve ağlamalarımı sürurlara ve “Yazık!” demelerimi “Mâşâallah, bârekellah”lara çevirdi. “Elhamdülillahi alâ nuri’l-iman” dedirtti.
Çünkü sırr-ı vahdetle şöyle gördüm ki: Her bir mahluk, hususan her bir zîhayatın sırr-ı tevhid ile çok büyük neticeleri ve umumî faydaları vardır. Ezcümle:
Her bir zîhayat, mesela bu süslü çiçek ve şu tatlıcı sinek, öyle manidar, İlahî, manzum bir kasideciktir ki hadsiz zîşuurlar onu kemal-i lezzetle mütalaa ederler. Ve öyle kıymettar bir mu’cize-i kudrettir ve bir ilanname-i hikmettir ki Sâni’inin sanatını nihayetsiz ehl-i takdire cazibedarane teşhir eder. Hem kendi sanatını kendisi temaşa etmek ve kendi cemal-i fıtratını kendisi müşahede etmek ve kendi cilve-i esmasının güzelliklerini âyineciklerde kendisi seyretmek isteyen Fâtır-ı Zülcelal’in nazar-ı şuhuduna görünmek ve mazhar olmak, gayet yüksek bir netice-i hilkatidir. Hem kâinattaki hadsiz faaliyeti iktiza eden tezahür-ü rububiyete ve tebarüz-ü kemalât-ı İlahiyeye (Yirmi Dördüncü Mektup’ta beyan edildiği gibi) beş vecihle hizmeti dahi ulvi bir vazife-i fıtratıdır.
Ve böyle faydaları ve neticeleri vermekle beraber; kendi yerinde, bu âlem-i şehadette zîruh ise ruhunu ve hadsiz hâfızalarda ve sair elvah-ı mahfuzalarda suretini ve hüviyetini ve tohumlarında ve yumurtacıklarında mahiyetinin kanunlarını ve bir nevi müstakbel hayatını ve âlem-i gaybda ve daire-i esmada âyinedarlık ettiği kemalleri ve güzellikleri bırakıp mesrurane terhis manasında bir zahirî mevt ile bir zeval perdesi altına girer; yalnız dünyevî gözlerden saklanır mahiyetinde gördüm, “Oh Elhamdülillah!” dedim.
Evet kâinatın bütün tabakatında ve umum nevilerinde göz ile görünen ve her tarafa kök salan gayet esaslı ve çok kuvvetli ve kusursuz ve nihayet derecede parlak olan bu cemaller ve güzellikler, elbette şirkin iktiza ettiği çok çirkin ve haşin ve gayet menfur ve perişan olan evvelki vaziyet muhal ve mevhum olduğunu gösteriyor. Çünkü böyle çok esaslı bir cemal perdesi altında, böyle dehşetli bir çirkinlik saklanamaz ve bulunamaz. Eğer bulunsa o hakikatli cemal hakikatsiz, asılsız, vâhî ve vehmî olur. Demek şirkin hakikati yok, yolu kapalı, bataklıkta saplanır; hükmü muhal, mümtenidir. Bu mezkûr hissî olan hakikat-i imaniye, tafsilatla ve kat’î bürhanlar ile Siracünnur’un müteaddid risalelerinde beyan edildiğinden burada bu kısacık işaretle iktifa ederiz.
Üçüncü Meyve: Zîşuura, bilhassa insana bakar. Evet sırr-ı vahdet ile insan, bütün mahlukat içinde büyük bir kemal sahibi ve kâinatın en kıymettar meyvesi ve mahlukatın en nâzenini ve en mükemmeli ve zîhayatın en bahtiyarı ve en mesudu ve Hâlık-ı âlem’in muhatabı ve dostu olabilir. Hattâ bütün kemalât-ı insaniye ve beşerin bütün ulvi maksatları tevhid ile bağlıdır ve sırr-ı vahdetle vücud bulur. Yoksa eğer vahdet olmazsa insan mahlukatın en bedbahtı ve mevcudatın en süflîsi ve hayvanatın en bîçaresi ve zîşuurun en hüzünlüsü ve azaplısı ve gamlısı olur.
Çünkü insan nihayetsiz bir aczi ve nihayetsiz düşmanları ve hadsiz bir fakrı ve hadsiz ihtiyaçları bulunmakla beraber, mahiyeti öyle çok ve mütenevvi âlâtla ve hissiyatla teçhiz edilmiş ki yüz bin çeşit elemleri hisseder ve yüz binler tarzlarda lezzetleri zevk ederek ister. Ve öyle maksatları ve arzuları var ki bütün kâinata birden hükmü geçmeyen bir zat, o arzuları yerine getiremez. Mesela, insanda gayet şedit bir arzu-yu beka var. İnsanın bu maksadını öyle bir zat verebilir ki bütün kâinatı bir saray hükmünde tasarruf eder. Bir odanın kapısını kapayıp diğer bir menzilin kapısını açmak gibi, kolay bir surette dünya kapısını kapayıp âhiret kapısını açabilsin. Beşerin bu arzu-yu beka gibi ebed tarafına uzanmış ve aktar-ı âleme yayılmış binler menfî ve müsbet arzuları var ki onları vermekle beşerin iki dehşetli yaraları olan aczini ve fakrını tedavi eden zat ise ancak sırr-ı vahdetle bütün kâinatı kabzasında tutan Zat-ı Ehad olabilir.
Hem beşerde, kalbinin selâmetine ve istirahatine ait öyle incecik ve gizli ve cüz’î matlabları ve ruhunun bekasına ve saadetine medar öyle büyük ve muhit ve küllî maksatları var ki, onları öyle bir zat verebilir ki kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, lâkayt kalmaz. Hem en gizli ve işitilmez gayet mahfî seslerini işitir, cevapsız bırakmaz. Hem semavat ve arzı, iki mutî nefer gibi emrine musahhar ederek küllî hizmetlerde çalıştıracak derecede muktedir olabilsin.
Hem insanın bütün cihazatları ve hissiyatları, sırr-ı vahdetle gayet yüksek bir kıymet alırlar ve şirk ve küfür ile gayet derecede sukut ederler. Mesela, insanın en kıymettar cihazı akıldır. Eğer sırr-ı tevhid ile olsa o akıl, hem İlahî kudsî defineleri hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtarı olur. Eğer şirk ve küfre düşse o akıl, o halde geçmiş zamanın elîm hüzünlerini ve gelecek zamanın vahşi korkularını insanın başına toplattıran meş’um ve sebeb-i taciz bir âlet-i bela olur.
Hem mesela insanın en latîf ve şirin bir seciyesi olan şefkat; eğer sırr-ı tevhid onun yardımına yetişmezse öyle müthiş bir hırkat, bir firkat, bir rikkat, bir musibet olur ki insanı en bedbaht bir dereceye indirir. Tek bir güzel yavrusunu ebedî kaybeden bir gafil valide, bu hırkatı tam hisseder.
Hem mesela insanın en lezzetli ve tatlı ve kıymetli hissi olan muhabbet, eğer sırr-ı tevhid yardım etse bu küçücük insanı, kâinat kadar büyüttürür ve genişlik verir ve mahlukata nâzenin bir sultan yapar. Eğer şirk ve küfre düşse el-iyazü billah öyle bir musibet olur ki mütemadiyen zeval ve fenada mahvolan hadsiz mahbublarının ebedî firakları ile bîçare kalb-i insanîyi her dakika parça parça eder. Fakat gaflet veren lehviyatlar, muvakkaten iptal-i his nevinden zahiren hissettirmiyor.
İşte bu üç misale yüzer cihazat ve hissiyat-ı beşeriyeyi kıyas etsen vahdet, tevhid ne derece kemalât-ı insaniyeye medar olduğunu anlarsın. Bu Üçüncü Meyve dahi Siracünnur’un belki yirmi risalelerinde gayet güzel bir tafsil ve hüccetli bir surette beyan edildiğinden burada kısa bir işaretle iktifa ederiz.
Beni bu meyveye sevk ve îsal eden şöyle bir histir:
Bir zaman yüksek bir dağ başında idim. Gafleti dağıtacak bir intibah-ı ruhî vasıtasıyla, kabir tam manasıyla, ölüm bütün çıplaklığıyla ve zeval ve fena ağlattırıcı levhalarıyla bana göründü. Herkes gibi fıtratımdaki fıtrî aşk-ı beka, birden zevale karşı isyan edip galeyana geldi. Ve muhabbet ve takdir ile pek çok alâkadar olduğum ehl-i kemalât ve meşahir-i enbiya ve evliya ve asfiyanın sönmelerine ve mahvolmalarına karşı mahiyetimdeki rikkat-i cinsiye ve şefkat-i neviye dahi kabre karşı tuğyan edip feveran etti. Ve altı cihete istimdadkârane baktım. Hiçbir teselli, bir meded göremedim. Çünkü zaman-ı mazi tarafı bir mezar-ı ekber ve müstakbel bir karanlık ve yukarı bir dehşet ve aşağı ve sağ ve sol taraflarından elîm ve hazîn haller, hadsiz muzır şeylerin tehacümatını gördüm.
Birden sırr-ı tevhid imdadıma yetişti, perdeyi açtı. Hakikat-i halin yüzünü gösterdi. Bak, dedi. En evvel beni çok korkutan ölümün yüzüne baktım. Gördüm ki: Ölüm, ehl-i iman için bir terhistir; ecel, terhis tezkeresidir. Bir tebdil-i mekândır, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesi ve kapısıdır, zindan-ı dünyadan çıkmak ve bağistan-ı cinana bir uçmaktır. Hizmetinin ücretini almak için huzur-u Rahman’a girmeye bir nöbettir ve dâr-ı saadete gitmeye bir davettir, diye kat’î anladığımdan ölümü ve mevti sevmeye başladım.
Sonra zeval ve fenaya baktım, gördüm ki: Sinema perdeleri gibi ve güneşe mukabil akan kabarcıklar misillü, lezzet verici bir teceddüd-ü emsaldir, bir tazelenmektir. Ve esma-i hüsnanın çok hasnâ ve güzel cilvelerini tazelendirmek için âlem-i gaybdan gelip âlem-i şehadette vazifedarane bir seyerandır, bir cevelandır. Ve cemal-i rububiyetin hikmettarane bir tezahüratıdır ve mevcudatın hüsn-ü sermedîye karşı bir âyinedarlığıdır, yakînen bildim.
Sonra altı cihete baktım, gördüm ki: Sırr-ı tevhid ile o kadar nuranidir ki göz kamaştırıyor. Geçmiş zaman bir mezar-ı ekber olmadığını, belki zaman-ı istikbale inkılab eden binler mecalis-i münevvere ve mecma-ı ahbap, binler menazır-ı nuraniye gördüm. Ve hâkeza bu iki madde gibi binler maddelerin hakiki yüzlerine baktım, sürur ve şükürden başka bir tesir, bir keyfiyet vermediklerini gördüm.
Bu Üçüncü Meyve’ye ait bu zevkimi ve hissimi Siracünnur’un belki kırk risalelerinde cüz’î, küllî deliller ile beyan etmişim. Ve bilhassa Yirmi Altıncı Lem’a olan İhtiyarlar Risalesi’nin on üç adet ricalarında o derece kat’î ve güzel izah edilmiştir ki daha fevkinde izah olmaz. Onun için bu pek uzun kıssayı bu makamda pek çok kısa kestim.
*
İkinci Makam
Tevhidi ve vahdaniyeti ve vahdeti, kat’î bir surette iktiza ve istilzam ve icab eden ve şirki ve iştiraki kabul etmeyen ve müsaade vermeyen deliller hadsizdirler. Onlardan yüzler, belki binler bürhanlar Risale-i Nur’da tafsilen ispat edildiğinden burada muktezîlerin üç adedine icmalen işaret edilecek.
Birincisi: Bu kâinatta göz ile görünen hakîmane ef’alin ve basîrane tasarrufatın şehadetiyle bu masnuat bir Hâkim-i Hakîm’in, bir Kebir-i Kâmil’in hudutsuz sıfât ve isimleriyle ve nihayetsiz mutlak olan ilim ve kudretiyle yapılıyor, icad ediliyor.
Evet, bir hads-i kat’î ile bu eserlerden o Sâni’in hem rububiyet-i âmme derecesinde hâkimiyeti ve âmiriyeti, hem ceberutiyet-i mutlaka derecesinde kibriyası ve azameti, hem uluhiyet-i mutlaka derecesinde kemali ve istiğnası, hem hiçbir kayıt altına girmeyen ve hiçbir hadd ü nihayeti bulunmayan faaliyeti ve saltanatı var olduğu anlaşılır ve kat’î bilinir, belki görünür. Hâkimiyet ve kibriya ve kemal ve istiğna ve ıtlak ve ihata ve nihayetsizlik ve hadsizlik ise vahdeti istilzam edip iştirake zıttırlar.
Amma hâkimiyet ve âmiriyetin vahdete şehadetleri ise Risale-i Nur’un çok yerlerinde gayet kat’î bir surette ispat edilmiş. Hülâsatü’l-hülâsası şudur ki:
Hâkimiyetin şe’ni ve muktezası, istiklaliyet ve infiraddır ve gayrın müdahalesini reddir. Hattâ aczleri için muavenete fıtraten muhtaç olan insanlar dahi o hâkimiyetin bir gölgesi cihetiyle gayrın müdahalesini red ve istiklaliyetini muhafaza etmek için bir memlekette iki padişah, bir vilayette iki vali, bir nahiyede iki müdür, hattâ bir mahallede iki muhtar bulunmuyor. Eğer bulunsa herc ü merc olur, ihtilal başlar, intizam bozulur.
Madem hâkimiyetin bir gölgesi, âciz ve muavenete muhtaç olan insanlarda bu derece müdahale-i gayrı ve iştiraki reddedip kabul etmezse; elbette aczden münezzeh bir Kādir-i Mutlak’ta, rububiyet suretindeki hâkimiyet, hiçbir cihetle iştiraki ve müdahale-i gayrı kabul etmez. Belki gayet şiddetle reddeder ve şirki tevehhüm ve itikad edenleri gayet hiddetle dergâhından tard eder. İşte Kur’an-ı Hakîm’in ehl-i şirk aleyhinde gayet şiddet ve hiddetle beyanatı bu mezkûr hakikatten ileri geliyor.
Amma kibriya ve azamet ve celalin vahdete şehadetleri ise o dahi Risale-i Nur’da parlak bürhanlarıyla beyan edilmiş. Burada gayet muhtasar bir mealine işaret edilecek.
Mesela nasıl ki güneşin azamet-i nuru ve kibriya-yı ziyası, perdesiz ve yakınında bulunan başka zayıf nurlara hiçbir cihetle ihtiyaç bırakmadığı ve tesir vermediği gibi öyle de kudret-i İlahiyenin azamet ve kibriyası dahi ayrı hiçbir kuvvete, hiçbir kudrete ihtiyaç bırakmadığı gibi, onlara hiçbir icadı hiçbir hakiki tesiri vermez. Ve bilhassa kâinattaki bütün makasıd-ı Rabbaniyenin temerküz ettiği yeri ve medarları olan zîhayat ve zîşuurları başkalara havalesi kabil değil.
Hem hilkat-i insaniyenin ve hadsiz enva-ı nimetin icadındaki gayelerin tezahür ettiği yerleri, menşeleri olan zîhayatların cüz’iyatındaki ahval ve semeratı ve neticeleri başka ellere havalenin hiçbir cihet-i imkânı yoktur. Mesela bir zîhayat, cüz’î bir şifası veya bir rızkı veya bir hidayeti için Cenab-ı Hak’tan başkasına hakiki minnettar olmak ve başkasına perestişkârane medh ü sena etmek, rububiyetin azametine dokunur ve uluhiyetin kibriyasına ilişir ve mabudiyet-i mutlakanın haysiyetine dokundurur, celalini müteessir eder.
Amma kemalin sırr-ı vahdete işareti ise yine Risale-i Nur’da çok parlak bürhanlarıyla beyan edilmiştir. Gayet muhtasar bir meali şudur ki:
Semavat ve arzın hilkati, bilbedahe gayet kemalde bir kudret-i mutlakayı ister. Belki her bir zîhayatın acayip cihazatı dahi kemal-i mutlakta bir kudreti iktiza eder. Ve aczden münezzeh ve kayıttan müberra bir kudret-i mutlakadaki kemal ise elbette vahdeti istilzam eder. Yoksa kemaline nakîse ve ıtlakına kayıt konmak ve nihayetsizliğine nihayet vermek ve en kavî bir kudreti en zayıf bir acze sukut ettirmek ve nihayetsiz bir kudrete, nihayetsiz olduğu bir vakitte, bir mütenahî ile nihayet vermek lâzım gelecek. Bu ise beş vecihle muhal içinde muhaldir.
Amma ıtlak ve ihata ve nihayetsizliğin vahdete şehadetleri ise o dahi Siracünnur Risalelerinde tafsilen zikredilmiş. Bir muhtasar meali şudur:
Madem kâinattaki ef’alin her biri, kendi eserinin etrafa istilakârane yayılması ile her bir fiilin ihatasını ve ıtlakını ve hadsiz bulunduğunu ve kayıtsızlığını gösterir. Ve madem iştirak ve şirk ise o ihatayı inhisar altına ve o ıtlakı kayıt altına ve o hadsizliği had altına alıp ıtlakın hakikatini ve ihatanın mahiyetini bozuyor. Elbette mutlak ve muhit olan o ef’alde iştirak muhaldir, imkânı yoktur.
Evet ıtlakın mahiyeti, iştirake zıttır. Çünkü ıtlakın manası, hattâ mütenahî ve maddî ve mahdud bir şeyde dahi olsa, yine istilakârane ve istiklaldarane etrafa, her yere yayılır, intişar eder. Mesela, hava ve ziya ve nur ve hararet, hattâ su, ıtlaka mazhar olsalar, her tarafa yayılırlar. Madem ıtlak ciheti, cüz’îde dahi olsa, maddîleri mahdudları böyle müstevli yapıyor. Elbette küllî bir ıtlak-ı hakiki, böyle hem nihayetsiz, hem maddeden münezzeh, hem hudutsuz, hem kusurdan müberra olan sıfatlara öyle bir istila ve ihata verir ki şirk ve iştirakin hiçbir cihet-i imkânı ve ihtimali olamaz.
Elhasıl, kâinatta görünen binlerle ef’al-i umumiyenin ve cilveleri görünen yüzer esma-i İlahiyenin her birinin hem hâkimiyeti, hem kibriyası, hem kemali, hem ihatası, hem ıtlakı, hem nihayetsizliği; vahdetin ve tevhidin gayet kuvvetli birer bürhanıdırlar.
Hem nasıl ki bir fevkalâde kuvvet, faaliyete girmek için istila etmek ister, başka kuvvetleri dağıtır. Öyle de her bir fiil-i rububiyet ve her bir cilve-i esma-i uluhiyet, o derece fevkalâde kuvvetleri, eserlerinde görünüyor ki eğer hakîmiyet-i âmme ve adalet-i mutlaka olmasa idi ve onları durdurmasa idi, her biri umum mevcudatı istila edecekti. Mesela, kavak ağacını umum zeminde halk eden ve tedbirini gören bir kuvvet, hiç mümkün müdür ki onun yanında ve efradı içinde yayılmış ve karışmış olan ceviz ve elma ve zerdali misillü ağaçların kavağa bitişik olan cüz’î fertlerini, o kavak nevini tamamen, birden zapt eden küllî kuvveti altına ve tedbiri içine almasın ve istila etmesin ve başka kuvvetlere kaptırsın?
Evet her bir nevi mahlukatta, belki her bir fertte tasarruf eden öyle bir kuvvet ve kudret hissediliyor ki bütün kâinatı istila ve bütün eşyayı zapt ve bütün mevcudatı hükmü altına alabilir bir mahiyette görünüyor. Elbette böyle bir kuvvet, iştiraki hiçbir cihette kabul edemez, şirke meydan vermez.
Hem nasıl ki bir meyvedar ağacın sahibi, o ağaçtan en ziyade ehemmiyet verdiği ve alâkadarlık gösterdiği cihet ve madde, o ağacın meyveleri ve dallarının uçlarındaki semereleri ve tohumluk için o meyvelerin kalplerinde ve bizzat kalpleri olan çekirdekleridir. Ve onun mâliki, aklı varsa o dallardaki meyveleri başkalara daimî temlik edip boşu boşuna mâlikiyetini bozmaz. Aynen öyle de şu kâinat denilen ağacın dalları olan unsurlar ve unsurların uçlarında bulunan ve çiçekleri ve yaprakları hükmünde olan nebatat ve hayvanat ve o yaprakların ve çiçeklerin en yukarısındaki meyveler olan insanlar ve o meyvelerin en mühim meyveleri ve semereleri ve netice-i hilkatleri olan ubudiyetlerini ve şükürlerini ve bilhassa o meyvelerin cem’iyetli çekirdekleri olan kalplerini ve zahr-ı kalp denilen kuvve-i hâfızalarını başka kuvvetlere hiçbir cihetle kaptırmaz ve kaptırmakla saltanat-ı rububiyetini kırmaz ve kırmakla mabudiyetini bozmaz.
Hem daire-i mümkinatın ve kesretin en müntehasında bulunan cüz’iyatta, belki o cüz’iyatın cüz’iyat-ı ahvalinde ve keyfiyatında makasıd-ı rububiyet temerküz ettiğinden hem de mabudiyete uzanan ve mabuda bakan minnettarlıkların ve teşekküratların ve perestişliklerin menşeleri onlar olduğundan elbette onları başka ellere vermez ve vermekle hikmetini iptal etmez. Ve hikmetini iptal etmekle uluhiyetini ıskat etmez. Çünkü mevcudatın icadındaki en mühim makasıd-ı Rabbaniye, kendini zîşuurlara tanıttırmak ve sevdirmek ve medh ü senasını ettirmek ve minnettarlıklarını kendine celbetmektir.
Bu ince sır içindir ki şükrü ve perestişi ve minnettarlığı ve muhabbeti ve medhi ve ubudiyeti intac eden rızık ve şifa ve bilhassa hidayet ve iman gibi daire-i kesretin en âhirindeki cüz’î ve küllî bu gibi fiiller ve in’amlar, doğrudan doğruya kâinat Hâlık’ının ve umum mevcudat sultanının eseri ve ihsanı ve in’amı ve hediyesi ve fiili olduğunu göstermek için Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan tekrar ile mesela
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ ۞ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفٖينِ ۞ اِنَّكَ لَا تَهْدٖى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدٖى مَنْ يَشَٓاءُ
gibi ayetler ile rızkı ve hidayeti ve şifayı Zat-ı Vâcibü’l-vücud’a veriyor ve onları ihsan etmek ona mahsus ve ona münhasırdır diyor ve gayet şiddetle gayrın müdahalesini reddediyor. Evet ebedî bir dâr-ı saadeti kazandıran iman nimetini veren, elbette ve her halde o dâr-ı saadeti halk eden ve imanı ona anahtar yapan bir Zat-ı Zülcelal’in nimeti olabilir. Başkası bu derece büyük bir nimetin mün’imi olarak mabudiyetin en büyük penceresini kapayıp en ehemmiyetli vesilesini kapamaz ve çalamaz.
Elhasıl: Şecere-i hilkatin en müntehasındaki en cüz’î ahval ve semerat, iki cihetle tevhide ve vahdete işaret ve şehadet ederler:
Birincisi: Rububiyetin kâinattaki maksatları onlarda tecemmu ve gayeleri onlarda temerküz ve ekser esma-i hüsnanın cilveleri ve zuhurları ve taayyünleri ve hilkat-i mevcudatın neticeleri ve faydaları onlarda içtima ettiğinden, onların her birisi, bu temerküz noktasından der: “Ben bütün kâinatı halk eden zatın malıyım, fiiliyim, eseriyim.”
İkinci cihet ise: O cüz’î meyvenin kalbi, hem hadîsçe zahr-ı kalp denilen insanın hâfızası, ekser envaın bir çeşit muhtasar fihristesi ve bir küçük numune haritası ve şecere-i kâinatın bir manevî çekirdeği ve ekser esma-i İlahiyenin incecik bir âyinesi olduğu; hem o kalbin ve hâfızanın emsalleri ve sikkeleri bir tarzda bulunan bütün kalplerin ve hâfızaların kâinat yüzünde müstevliyane intişarları, elbette bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan bir zata bakar ve yalnız onun eseriyim ve onun sanatıyım derler.
Elhasıl, nasıl ki bir meyve, faydalılığı cihetiyle tamam ağacının mâlikine bakar. Ve çekirdeği cihetiyle bütün o ağacın ecza ve aza ve mahiyetine nazar eder. Ve bütün emsalinde aynı bulunan yüzündeki sikkesi cihetiyle o ağacın bütün meyvelerini temaşa eder: “Biz biriz ve bir elden çıkmışız, bir tek zatın malıyız. Ve birimizi yapan, elbette umumumuzu o yapar.” derler. Öyle de daire-i kesretin nihayetlerindeki zîhayat ve zîhayatın ve hususan insanın yüzündeki sikke ve kalbindeki fihristiyet ve mahiyetindeki neticelik ve meyvelik cihetiyle doğrudan doğruya bütün kâinatı kabza-i rububiyetinde tutan zata bakar ve vahdetine şehadet eder.
Vahdaniyetin ikinci muktezîsi: Vahdette vücub derecesinde bir suhulet, bir kolaylık ve şirkte, imtina derecesinde bir suubet ve müşkülat bulunmasıdır. Bu hakikat ise İmam-ı Ali radıyallahu anhın tabirince Siracünnur’un çok risalelerinde ve bilhassa Yirminci Mektup’ta tafsilen ve Otuzuncu Lem’a’nın Dördüncü Nükte’sinde icmalen gayet kat’î ve parlak bir surette ispat ve izah edilmiş ve gayet kuvvetli bürhanlar ile gösterilmiştir ki:
Bütün eşya bir tek zata verilse, bu kâinatın icadı ve tedbiri, bir ağaç kadar kolay ve bir ağacın halkı ve inşası, bir meyve kadar suhuletli ve bir baharın ibdaı ve idaresi, bir çiçek kadar âsân ve hadsiz efradı bulunan bir nev’in terbiyesi ve tedbiri, bir fert kadar müşkülatsız olur. Eğer şirk yolunda esbab ve tabiata verilse bir ferdin icadı, bir nevi belki neviler kadar ve bir çiçeğin hayattar ibdaı ve teçhizi bir bahar, belki baharlar kadar ve bir meyvenin inşa ve ihyası bir ağaç, belki yüz ağaç kadar ve bir ağacın icadı ve inşa ve ihya ve idare ve terbiye ve tedbiri kâinat kadar, belki daha ziyade müşkül olur.
Madem Siracünnur’da hakikat-i hal böyle ispat edilmiş ve madem bilmüşahede gözümüz önünde görüyoruz ki gayet derecede sanatlı ve kıymettarlık ile beraber nihayet derecede bir mebzuliyet var. Ve her bir zîhayat fevkalâde mu’cizane ve hârika ve çok cihazatları bulunan birer makine-i acibe olmakla beraber, sehavet-i mutlaka içinde kibrit çakar gibi bir sürat-i hârika ile gayet derecede kolaylık ve suhulet ve külfetsiz bir surette vücuda geliyorlar. Elbette bizzarure ve bilbedahe gösterir ki o mebzuliyet ve o suhulet, vahdetten ve bir tek zatın işleri olmasından ileri geliyor. Yoksa değil ucuzluk ve çokluk ve çabukluk ve kolaylık ve kıymettarlık, belki şimdi beş para ile alınan bir meyve, beş yüz lira ile alınmayacaktı; belki bulunmayacak derecede nadir olacaktı. Ve şimdi saati kurmak ve elektriğin düğmelerine dokunmakla işleyen muntazam makineler gibi vücudları, icadları kolay ve âsân olan zîhayat şeyler; imtina derecesinde suubetli, müşkülatlı olacak ve bir günde ve bir saatte ve bir dakikada bütün cihazat ve şerait-i hayatıyla vücuda gelen bir kısım hayvanlar bir senede, belki bir asırda, belki hiç gelmeyecek idi.
Siracünnur’un yüz yerinde en muannid bir münkiri dahi susturacak bir kat’iyetle ispat edilmiş ki: Bütün eşya bir tek Zat-ı Vâhid-i Ehad’e verilse bir tek şey gibi kolay ve çabuk ve ucuz olur. Eğer esbaba ve tabiata dahi hisse verilse bir tek şeyin icadı bütün eşya kadar çetin ve geç ve ehemmiyetsiz ve pahalı olacak. Bu hakikatin bürhanlarını görmek istersen Yirminci ve Otuz Üçüncü Mektuplara ve Yirmi İkinci ve Otuz İkinci Sözlere ve tabiata dair Yirmi Üçüncü ve ism-i a’zama dair Otuzuncu Lem’alara ve bilhassa Otuzuncu Lem’a’nın ism-i Ferd ve ism-i Kayyum’a dair Dördüncü ve Altıncı Nüktelerine baksan göreceksin ki iki kere iki dört eder kat’iyetinde bu hakikat ispat edilmiştir. Burada, o yüzer bürhanlarından bir tanesine işaret edilecek. Şöyle ki:
Eşyanın icadı, ya ademden olur ya terkip suretinde sair anâsırdan ve mevcudattan toplanır. Eğer bir tek zata verilse o vakit her halde o zatın her şeye muhit bir ilmi ve her şeye müstevli bir kudreti bulunacak. Ve bu surette onun ilminde suretleri ve vücud-u ilmîleri bulunan eşyaya vücud-u haricî vermek ve zahir bir ademden çıkarmak ise bir kibrit çakar gibi veya göze görünmeyen bir yazı ile yazılan bir hattı göze göstermek için, gösterici bir maddeyi üstüne geçirmek ve sürmek gibi veya fotoğrafın âyinesindeki sureti kâğıt üstüne nakleden kolay ameliyat gibi gayet kolay bir surette Sâni’in ilminde planları ve programları ve manevî miktarları bulunan eşyayı, “Emr-i kün feyekûn” ile adem-i zahirîden vücud-u haricîye çıkarır.
Eğer inşa ve terkip suretinde olsa ve hiçten, ademden icad etmeyip belki anâsırdan ve etraftan toplamak suretiyle yapsa yine nasıl ki bir taburun istirahat için her tarafa dağılmış olan efradlarının bir boru sadâsıyla toplanmaları ve muntazam bir vaziyete girmeleri ve o sevkiyatı teshil ve o vaziyeti muhafaza hususunda, bütün ordu kendi kumandanının kuvveti ve kanunu ve gözü hükmünde olduğu gibi, aynen öyle de Sultan-ı kâinat’ın kumandası altındaki zerreler, onun kaderî ve ilmî düsturlarıyla ve müstevli kudretinin kanunlarıyla ve temas ettikleri sair mevcudat dahi o Sultan’ın kuvveti ve kanunu ve memurları gibi teshilatçı olarak o zerreler sevk olunup gelirler. Bir zîhayatın vücudunu teşkil etmek için ilmî, kaderî birer manevî kalıp hükmünde bir miktar-ı muayyen içine girerler, dururlar.
Eğer eşya, ayrı ayrı ellere ve esbaba ve tabiat gibi şeylere havale edilse o halde bütün ehl-i aklın ittifakıyla; hiçbir sebep hiçbir cihetten, hiçten ademden icad edemez. Çünkü o sebebin muhit bir ilmi, müstevli bir kudreti olmadığından o adem ise yalnız zahirî ve haricî bir adem olmaz, belki adem-i mutlak olur. Adem-i mutlak ise hiçbir cihetle menşe-i vücud olamaz. Öyle ise her halde terkip edecek. Halbuki inşa ve terkip suretinde bir sineğin, bir çiçeğin cesedini, cismini zeminin yüzünden toplamak ve ince bir elek ile eledikten sonra binler müşkülatla o mahsus zerreler gelebilirler. Hem geldikten sonra dahi o cisimde dağılmadan muntazam bir vaziyeti muhafaza etmek için –manevî ve ilmî kalıpları bulunmadığından– maddî ve tabiî bir kalıp, belki azaları adedince kalıplar lâzımdır. Tâ ki o gelen zerreler, o cism-i zîhayatı teşkil etsinler.
İşte bütün eşya bir tek zata verilmesi, vücub ve lüzum derecesinde bir kolaylık ve müteaddid esbaba verilmesi, imtina ve muhal derecesinde müşkülatlar bulunduğu gibi; her şey Zat-ı Vâhid-i Ehad’e verilse nihayet derecede ucuzluk içinde gayet derecede kıymettar ve fevkalâde sanatlı ve çok manidar ve gayet kuvvetli olur. Eğer şirk yolunda müteaddid esbaba ve tabiata havale edilse nihayet derece pahalılık içinde, gayet derecede ehemmiyetsiz, sanatsız, manasız, kuvvetsiz olur. Çünkü nasıl bir adam, askerlik haysiyetiyle bir kumandan-ı a’zama intisap ve istinad ettiğinden hem bir ordu onun arkasında –lüzum olursa– tahşid edilebilir bir kuvve-i maneviyeyi, hem o kumandanın ve ordunun kuvveti, onun ihtiyat kuvveti olmasıyla kuvvet-i şahsiyesinden binler defa ziyade maddî bir kudreti, hem o ehemmiyetli kuvvetinin menabiini ve cephanesini –ordu taşıdığı için– kendisi taşımaya mecbur olmadığından fevkalâde işleri yapabilecek bir iktidarı kazandığından o tek nefer, düşman olan bir müşiri esir ve bir şehri tehcir ve bir kaleyi teshir edebilir. Ve eseri, hârika ve kıymettar olur. Eğer askerliği terk edip kendi kendine kalsa, o hârika kuvve-i maneviyeyi ve o fevkalâde kudreti ve o mu’cizekâr iktidarı birden kaybederek, âdi bir başıbozuk gibi kuvvet-i şahsiyesine göre cüz’î, kıymetsiz, ehemmiyetsiz işleri görebilir ve eseri de o nisbette küçülür.
Aynen öyle de tevhid yolunda her şey Kadîr-i Zülcelal’e intisap ve istinad ettiğinden bir karınca bir Firavun’u, bir sinek bir Nemrut’u, bir mikrop bir cebbarı mağlup ettikleri gibi; tırnak gibi bir çekirdek, dağ gibi bir ağacı omuzunda taşıyarak o ağacın bütün âlât ve cihazatının menşei ve mahzeni bir tezgâh olmakla beraber, her bir zerre dahi yüz bin sanatlarda ve tarzlarda bulunan cisimleri ve suretleri teşkil etmek hizmetinde bulunmak olan hadsiz vazifeleri, o intisap ve istinad ile görebilir. Ve o küçücük memurların ve bu incecik askerlerin mazhar oldukları eserler gayet mükemmel ve sanatlı ve kıymettar olur. Çünkü o eserleri yapan zat, Kadîr-i Zülcelal’dir. Onların ellerine vermiş, onları perde yapmış. Eğer şirk yolunda esbaba havale edilse karıncanın eseri karınca gibi ehemmiyetsiz ve zerrenin sanatı zerre kadar kıymeti kalmaz ve her şey manen sukut ettiği gibi, maddeten dahi o derece sukut edecekti ki koca dünyayı beş para ile kimse almazdı.
Madem hakikat budur. Ve madem her şey nihayet derecede hem kıymettar hem sanatlı hem manidar hem kuvvetli görünüyor, gözümüzle görüyoruz. Elbette tevhid yolundan başka yol yoktur ve olamaz. Eğer olsa, bütün mevcudatı değiştirmek ve dünyayı ademe boşaltıp yeniden ehemmiyetsiz muzahrefatla doldurmak lâzım gelecek. Tâ ki şirke yol açılabilsin.
İşte İmam-ı Ali’nin (ra) tabirince Siracünnur ve Siracüssürc olan Resaili’n-Nur’da tevhide dair beyan ve izah edilen yüzler bürhanlardan bir tek bürhanın icmalini işittin, ötekileri kıyas edebilirsin.
Tevhidin üçüncü muktezîsi: Her şeyde, hususan zîhayat masnulardaki hilkat, fevkalâde sanatkârane olmakla beraber, bir çekirdek bir meyvenin ve bir meyve bir ağacın ve bir ağaç bir nev’in ve bir nevi bir kâinatın bir küçük numunesi, bir misal-i musağğarası, bir muhtasar fihristesi, bir mücmel haritası, bir manevî çekirdeği ve ilmî düsturlar ile ve hikmet mizanları ile kâinattan süzülmüş, sağılmış, toplanmış birer câmi’ noktası ve mâyelik birer katresi olduğundan onlardan birisini icad eden zat, her halde bütün kâinatı icad eden aynı zattır. Evet bir kavun çekirdeğini halk eden zat, bilbedahe kavunu halk edendir; ondan başkası olamaz ve olması muhal ve imkânsızdır.
Evet biz bakıyoruz, görüyoruz ki kanda her bir zerre o kadar muntazam ve çok vazifeleri görüyor ki yıldızlardan geri kalmıyor. Ve kanda bulunan her bir küreyvat-ı hamra ve beyza, o derece şuurkârane ceset için muhafaza ve iaşe hususunda öyle işleri görüyor ki en mükemmel erzak memurlarından ve muhafaza askerinden daha mükemmeldir. Ve cisimdeki hüceyrelerinin her birisi, o derece muntazam muamelata ve vâridat ve sarfiyata mazhardır ki en mükemmel bir cesetten ve bir saraydan daha mükemmel idare edilir. Ve hayvanatın ve nebatatın her bir ferdi, yüzünde öyle bir sikkeyi ve içinde ve sinesinde öyle bir makineyi taşıyor ki bütün hayvanları ve nebatları icad eden bir zat, ancak o sikkeyi o yüzde ve o makineyi o sine içinde yapabilir. Ve zîhayattan her bir nevi, o derece zemin yüzünde muntazaman yayılmış ve sair nevilere münasebettarane karışmış ki bütün o envaı birden icad, idare, tedbir, terbiye etmeyen ve zemin yüzünü örten ve dört yüz bin nebatî ve hayvanî olan atkı ipleriyle dokunan gayet nakışlı ve sanatlı hayattar bir haliçeyi nesc ve icad edemeyen, o tek nev’i icad ve idare edemez. Daha bunlara başka şeyler kıyas edilse anlaşılır ki kâinat mecmuası, halk ve icad cihetinde tecezzi kabul etmez bir külldür ve tedbir ve rububiyet cihetinde inkısamı imkânsız bir küllîdir.
Bu üçüncü muktezî Siracünnur’un çok risalelerinde, hususan Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’ında o kadar kat’î ve parlak izah ve ispat edilmiştir ki güneşin akisleri gibi her şeyin âyinesinde bir bürhan-ı vahdet temessül ve bir hüccet-i tevhid in’ikas ediyor. Biz o izaha iktifaen burada o uzun kıssayı kısa kestik.
*
Üçüncü Makam
Bu makam, tevhidin üç küllî alâmetini icmalen beyan edecek.
Vahdetin tahakkukuna ve vücuduna delâlet eden deliller ve alâmetler ve hüccetler hadd ü hesaba gelmez. Onlardan binler bürhanlar Siracünnur’da tafsilen beyan edildiğinden bu Üçüncü Makam’da yalnız üç küllî hüccetlerin icmalen beyanıyla iktifa edildi.
Birinci Alâmet ve Hüccet ki وَحْدَهُ kelimesi onun neticesidir. Her şeyde bir vahdet var. Vahdet ise bir vâhide delâlet ve işaret eder. Evet vâhid bir eser, bilbedahe vâhid bir sâni’den sudûr eder. Bir, elbette birden gelir. Her şeyde bir birlik bulunduğundan elbette bir tek zatın eseri ve sanatı olduğunu gösterir. Evet bu kâinat, bin birlikler perdeleri içinde sarılı bir gül goncası gibidir. Belki esma ve ef’al-i umumiye-i İlahiyenin adedince vahdetleri giymiş bir tek insan-ı ekberdir. Belki enva-ı mahlukat sayısınca dallarına vahdetler, birlikler asılmış bir şecere-i tûba-i hilkattir.
Evet kâinatın idaresi bir ve tedbiri bir ve saltanatı bir ve sikkesi bir, bir bir bir tâ bin bir bir birler kadar… Hem bu kâinatı çeviren isimler ve fiiller bir iken her biri kâinatı veya ekserini ihata eder. Yani, içinde işleyen hikmeti bir ve inayeti bir ve tanzimatı bir ve iaşesi bir ve muhtaçlarının imdatlarına koşan rahmet bir ve o rahmetin bir şerbetçisi olan yağmur bir ve hâkeza bir bir bir tâ binler bir birler… Hem bu kâinatın sobası olan güneş bir, lambası olan kamer bir, aşçısı olan ateş bir, levazımat deposu ve hazineli direği olan dağ bir, sakacı ve sucusu bir ve bağları sulayan süngeri bir ve hâkeza bir bir bir tâ bin bir birler kadar…
İşte âlemin bu kadar birlikleri ve vahdetleri, güneş gibi zahir bir tek Vâhid-i Ehad’e işaret ve delâlet eden bir hüccet-i bâhiredir. Hem kâinat unsurlarının ve nevilerinin her birisi bir olmasıyla beraber, zeminin yüzünü ihata etmesi ve birbirinin içine girmesi ve münasebettarane ve belki muavenetkârane birleşmesi, elbette mâlik ve sahip ve sâni’lerinin bir olmasına bir alâmet-i zahiredir.
İkinci Alâmet ve Hüccet ki لَا شَرٖيكَ لَهُ kelimesini intac ediyor. Bütün kâinatta zerrelerden tâ yıldızlara kadar her şeyde kusursuz bir intizam-ı ekmel ve noksansız bir insicam-ı ecmel ve zulümsüz bir mizan-ı âdilin bulunmasıdır. Evet kemal-i intizam, insicam-ı mizan ise yalnız vahdetle olabilir. Müteaddid eller bir tek işe karışırsa karıştırır.
Sen gel, bu intizamın haşmetine bak ki bu kâinatı gayet mükemmel öyle bir saray yapmış ki her bir taşı bir saray kadar sanatlı ve gayet muhteşem öyle bir şehir etmiş ki hadsiz olan vâridat ve sarfiyatı ve nihayetsiz kıymettar malları ve erzakı, bir perde-i gaybdan kemal-i intizamla vakti vaktine umulmadığı yerlerden geliyor. Ve gayet manidar öyle mu’cizane bir kitaba çevirmiş ki her bir harfi yüz satır ve her bir satırı yüz sahife ve her sahifesi yüz bab ve her babı yüz kitap kadar manaları ifade eder. Hem bütün babları, sahifeleri, satırları, kelimeleri, harfleri birbirine bakar, birbirine işaret ederler.
Hem sen gel, bu intizam-ı acib içinde şu tanzimin kemaline bak ki bu koca kâinatı tertemiz medeni bir şehir, belki temizliğine gayet dikkat edilen bir güzel kasır, belki yetmiş süslü hulleleri birbiri üstüne giymiş bir huri’l-în, belki yetmiş latîf ziynetli perdelere sarılmış bir gül goncası gibi pâk ve temizdir.
Hem sen gel, bu intizam ve nezafet içindeki bu mizanın kemal-i adaletine bak ki bin derece büyütmekle ancak görülebilen küçücük ve incecik mahlukları ve huveynatı ve bin defa küre-i arzdan büyük olan yıldızları ve güneşleri, o mizanın ve o terazinin vezniyle ve ölçüsüyle tartılır ve onlara lâzım olan her şeyleri noksansız verilir. Ve o küçücük mahluklar, o fevkalâde büyük masnûlar ile beraber, o mizan-ı adalet karşısında omuz omuzadırlar. Halbuki o büyüklerden öyleleri var ki eğer bir saniye kadar muvazenesini kaybetse muvazene-i âlemi bozacak ve bir kıyameti koparacak kadar bir tesir yapabilir.
Hem sen gel, bu intizam, nezafet, mizanın içinde, bu fevkalâde cazibedar cemale ve güzelliğe bak ki bu koca kâinatı gayet güzel bir bayram ve gayet süslü bir meşher ve çiçekleri yeni açılmış bir bahar şeklini vermiş ve koca baharı gayet güzel bir saksı, bir gül destesi yapmış ki her bahara, zeminin yüzünde mevsim be-mevsim açılan yüz binler nakışlı bir muhteşem çiçek suretini vermiş. Ve o baharda her bir çiçeği çeşit çeşit ziynetlerle güzelleştirmiş. Evet nihayet derecede hüsün ve cemalleri bulunan esma-i hüsnanın güzel cilveleriyle, kâinatın her bir nev’i, hattâ her bir ferdi, kabiliyetine göre öyle bir hüsne mazhar olmuşlar ki Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazalî demiş: لَيْسَ فِى الْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ Yani “Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî’ daha güzel yoktur.”
İşte bu muhit ve cazibedar olan hüsün ve bu umumî ve hârikulâde nezafet ve bu müstevli ve şümullü ve gayet hassas mizan ve bu ihatalı ve her cihette mu’cizane intizam ve insicam, vahdete ve tevhide öyle bir hüccettir, bir alâmettir ki gündüzün ortasındaki ziyanın güneşe işaretinden daha parlaktır.
Bu makama ait gayet mühim iki şıklı bir suale gayet muhtasar ve kuvvetli bir cevaptır.
Sualin birinci şıkkı: Bu makamda diyorsun ki kâinatı hüsün ve cemal ve güzellik ve adalet ihata etmiştir. Halbuki gözümüz önünde bu kadar çirkinliklere ve musibetlere ve hastalıklara ve beliyyelere ve ölümlere ne diyeceksin?
Elcevap: Çok güzellikleri intac veya izhar eden bir çirkinlik dahi dolayısıyla bir güzelliktir. Ve çok güzelliklerin görünmemesine ve gizlenmesine sebep olan bir çirkinliğin yok olması, görünmemesi; yalnız bir değil, belki müteaddid defa çirkindir. Mesela, vâhid-i kıyasî gibi bir kubuh bulunmazsa hüsnün hakikati bir tek nevi olur, pek çok mertebeleri gizli kalır. Ve kubhun tedahülü ile mertebeleri inkişaf eder. Nasıl ki soğuğun vücuduyla hararetin mertebeleri ve karanlığın bulunmasıyla ziyanın dereceleri tezahür eder. Aynen öyle de cüz’î şer ve zarar ve musibet ve çirkinliğin bulunmasıyla küllî hayırlar ve küllî menfaatler ve küllî nimetler ve küllî güzellikler tezahür ederler. Demek çirkinin icadı çirkin değil, güzeldir. Çünkü neticelerin çoğu güzeldir. Evet yağmurdan zarar gören tembel bir adam, yağmura rahmet namını verdiren hayırlı neticelerini hükümden ıskat etmez, rahmeti zahmete çeviremez.
Amma fena ve zeval ve mevt ise Yirmi Dördüncü Mektup’ta gayet kuvvetli ve kat’î bürhanlar ile ispat edilmiş ki, onlar umumî rahmete ve ihatalı hüsne ve şümullü hayra münafî değiller, belki muktezalarıdırlar. Hattâ şeytanın dahi manevî terakkiyat-ı beşeriyenin zembereği olan müsabakaya ve mücahedeye sebep olduğundan o nev’in icadı dahi hayırdır, o cihette güzeldir. Hem hattâ kâfir, küfür ile bütün kâinatın hukukuna bir tecavüz ve şerefini tahkir ettiğinden ona cehennem azabı vermek güzeldir. Başka risalelerde bu iki nokta tamamen tafsil edildiğinden burada bir kısa işaretle iktifa ediyoruz.
Sualin ikinci şıkkı: (Hâşiye[1]) Haydi şeytana ve kâfire ait bu cevabı umumî noktasında kabul edelim. Fakat Cemil-i Mutlak ve Rahîm-i Mutlak ve hayr-ı mutlak olan Zat-ı Ganiyy-i Ale’l-ıtlak, nasıl oluyor ki bîçare cüz’î fertleri ve şahısları musibete, şerre, çirkinliğe müptela ediyor?
Elcevap: Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa doğrudan doğruya o Cemil ve Rahîm-i Mutlak’ın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden gelir. Ve musibet ve şerler ise saltanat-ı rububiyetin âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek tük cüz’î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının cüz’î muktezaları olduğundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve riayet etmek için o şerli, cüz’î neticeleri dahi halk eder.
Fakat o cüz’î ve elîm neticelere karşı, imdadat-ı hâssa-i Rahmaniye ve ihsanat-ı hususiye-i Rabbaniye ile musibete düşen efradın feryatlarına ve beliyyelere giriftar olan eşhasın istigaselerine yetişir. Ve fâil-i muhtar olduğunu ve her bir şeyin her bir işi, onun meşietine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi daima irade ve ihtiyarına tabi bulunmalarını ve o kanunların tazyikinden feryat eden fertleri, bir Rabb-i Rahîm dinlediğini ve imdatlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle; esma-i hüsnanın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine, hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak için o küllî âdetullah düsturlarının ve o umumî kanunların şüzuzatıyla ve hem şerli cüz’î neticeleriyle, hususi ihsanat ve hususi teveddüdat, yani sevdirmekle hususi tecelliyat kapılarını açmıştır.
Bu ikinci alâmet-i tevhid Siracünnur’un belki yüz yerlerinde beyan edildiğinden burada hafif bir işaretle iktifa ettik.
Üçüncü Hüccet ve Alâmet
لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ ile işaret edilen hadd ü hesaba gelmeyen tevhid sikkeleridir. Evet her şeyin yüzünde, cüz’î olsun küllî olsun, zerrattan tâ seyyarata kadar öyle bir sikke var ki âyinede güneşin cilvesi güneşi gösterdiği gibi, öyle de o sikke âyinesi dahi Şems-i ezel ve ebed’e işaret ederek vahdetine şehadet eder. O hadsiz sikkelerden pek çokları Siracünnur’da tafsilen beyan edildiğinden burada yalnız kısa bir işaretle üç tanesine bakacağız. Şöyle ki:
Mecmu-u kâinatın yüzüne, envaın birbirine karşı gösterdikleri teavün, tesanüd, teşabüh, tedahülden mürekkeb geniş bir sikke-i vahdet konulduğu gibi, zeminin yüzüne de dört yüz bin hayvanî ve nebatî taifelerden mürekkeb bir ordu-yu Sübhanînin ayrı ayrı erzak, esliha, elbise, talimat, terhisat cihetinde gayet intizam ile hiçbirini şaşırmayarak, vakti vaktine verilmesiyle koyduğu o sikke-i tevhid misillü insanın yüzüne de her bir yüzün umum yüzlere karşı birer alâmet-i farika bulunmasıyla koyduğu sikke-i vahdaniyet gibi her bir masnûun yüzünde –cüz’î olsun küllî olsun– birer sikke-i tevhid ve her bir mahlukun başında –büyük olsun, küçük olsun, az ve çok olsun– birer hâtem-i ehadiyet müşahede edilir. Ve bilhassa zîhayat mahlukların sikkeleri çok parlaktırlar. Belki her bir zîhayat kendisi dahi birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet, birer mühr-ü ehadiyet, birer turra-i samediyettirler.
Evet her bir çiçek, her bir meyve, her bir yaprak, her bir nebat, her bir hayvan; öyle birer mühr-ü ehadiyet, birer hâtem-i samediyettir ki her bir ağacı birer mektub-u Rabbanî ve her bir taife-i mahlukatı birer kitab-ı Rahmanî ve her bir bahçeyi, birer ferman-ı Sübhanî suretine çevirerek o ağaç mektubuna, çiçekleri adedince mühürler ve meyveleri sayısınca imzalar ve yaprakları miktarınca turralar basılmış ve o nevi ve taife kitabına dahi onun kâtibini göstermek, bildirmek için fertleri adedince hâtemler basılmış. Ve o bahçe fermanına, onun sultanını tanıttırmak, tarif etmek için o bağ içinde bulunan nebat, ağaç, hayvan sayısınca sikkeler basılmış.
Hattâ her bir ağacın mebdeinde ve müntehasında ve üstünde ve içinde هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ isimlerinin işaret ettikleri dört sikke-i tevhid var:
İsm-i Evvel ile işaret edildiği gibi: Her bir meyvedar ağacın menşe-i aslîsi olan çekirdek (Hâşiye[2]) öyle bir sandukçadır ki o ağacın programını ve fihristesini ve planını ve öyle bir tezgâhtır ki onun cihazatını ve levazımatını ve teşkilatını ve öyle bir makinedir ki onun iptidadaki incecik vâridatını ve latîfane masarifini ve tanzimatını taşıyor.
Ve ism-i Âhir’le işaret edildiği gibi: Her bir ağacın neticesi ve meyvesi öyle bir tarifenamedir ki o ağacın eşkâlini ve ahvalini ve evsafını ve öyle bir beyannamedir ki onun vazifelerini ve menfaatlerini ve hâssalarını ve öyle bir fezlekedir ki o ağacın emsalini ve ensalini ve nesl-i âtisini o meyvenin kalbinde bulunan çekirdekler ile beyan ediyor, ders veriyor.
Ve ism-i Zahir’le işaret edildiği gibi: Her ağacın giydiği suret ve şekil öyle musanna ve münakkaş bir hulledir, bir libastır ki o ağacın dal ve budak ve aza ve eczasıyla tam kametine göre biçilmiş, kesilmiş, süslendirilmiş. Ve öyle hassas ve mizanlı ve manidardır ki o ağacı bir kitap, bir mektup, bir kaside suretine çevirmiştir.
Ve ism-i Bâtın ile işaret edildiği gibi: Her ağacın içinde işleyen tezgâh öyle bir fabrikadır ki o ağacın bütün ecza ve azasını teşkil ve tedvir ve tedbirini gayet hassas mizanla ölçtüğü gibi, bütün ayrı ayrı azalarına lâzım olan maddeleri ve rızıkları, gayet mükemmel bir intizam altında sevk ve taksim ve tevzi ile beraber akılları hayret içinde bırakan şimşek çakmak gibi bir sürat ve saati kurmak gibi bir suhulet ve bir orduya “Arş!” demek gibi bir birlik ve beraberlik ile o hârika fabrika işliyor.
Elhasıl: Her bir ağacın evveli, öyle bir sandukça ve program ve âhiri, öyle bir tarifename ve numune ve zahiri, öyle bir musanna hulle ve bir münakkaş libas ve bâtını, öyle bir fabrika ve tezgâhtır ki bu dört cihet öyle birbirine bakıyorlar ve dördün mecmuundan öyle bir sikke-i a’zam, belki bir ism-i a’zam tezahür eder ki bilbedahe bütün kâinatı idare eden bir Sâni’-i Vâhid-i Ehad’den başkası o işleri yapamaz. Ve ağaç gibi her zîhayatın evveli, âhiri, zahiri, bâtını birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet, birer mühr-ü ehadiyet, birer turra-i vahdaniyet taşıyor.
İşte bu üç misaldeki ağaca kıyasen, bahar dahi çok çiçekli bir ağaçtır. Güz mevsiminin eline emanet edilen tohumlar, çekirdekler, kökler ism-i Evvel’in sikkesini ve yaz mevsiminin kucağına dökülen, eteğini dolduran meyveler, hububat ve sebzevatlar ism-i Âhir’in hâtemini ve bahar mevsimi, huri’l-în misillü birbiri üstüne giydiği sündüs-misal hulleler ve yüz bin nakışlar ile süslenmiş fıtrî libaslar ism-i Zahir’in mührünü ve baharın içinde ve zeminin batnında işleyen Samedanî fabrikalar ve kaynayan rahmanî kazanlar ve yemekleri pişirttiren rabbanî matbahlar ism-i Bâtın’ın turrasını taşıyorlar.
Hattâ her bir nevi, mesela nev-i beşer dahi bir ağaçtır. Kökü ve çekirdeği mazide ve semereleri, neticeleri müstakbelde olarak hayat-ı cinsiye ve beka-yı nev’î içinde gayet muntazam kanunların bulunması gibi, hal-i hazır vaziyeti dahi hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiye düsturlarının hükmü altında bir sikke-i tevhid ve zahirî karışıklıklar altında gizli, muntazam bir hâtem-i vahdet ve müşevveş ahval-i beşeriye altında mukadderat-ı hayatiye denilen kaza ve kaderin düsturlarının hükmü altında bir mühr-ü vahdaniyet taşıyor.
*
Hâtime
Sırr-ı tevhid içinde sair erkân-ı imaniyeye birer kelâmla kısacık birer işarettir.
Ey insan-ı gafil! Gel bir kere düşün ve bu risalenin üç makamında beyan edilen “Üç Meyve, Üç Muktezî, Üç Hücceti” nazara al, bak ki bu kâinatta tasarruf eden ve en cüz’î bir şifayı ve en küçük bir şükrü dahi nazara alan ve sinek kanadı gibi en az bir sanatı, başkalarına havale etmeyen ve vermeyen ve lâkayt kalmayan ve en basit bir tohuma bir ağaç kadar vazifeler ve hikmetler takan ve kendi rahmaniyetini ve rahîmiyetini ve hakîmliğini her bir sanatıyla ihsas eden ve kendini her bir vesile ile tanıttıran ve her bir nimetle sevdiren bir Sâni’-i Kadîr, Hakîm, Rahîm, Alîm hiç mümkün müdür ki ve hiçbir cihetle kabil midir ki kâinatı manen istila eden mehasin-i hakikat-i Muhammediyeye (asm) ve tesbihat-ı Ahmediyeye (asm) ve envar-ı İslâmiyeye karşı lâkayt kalsın?
Ve hiçbir cihetle mümkün müdür ki bütün masnuatını yaldızlayan ve bütün mahlukatını sevindiren ve kâinatı ışıklandıran ve semavat ve arzı velveleye veren ve küre-i arzın yarısını ve nev-i beşerin beşten birisini on dört asır bilâ-fâsıla saltanat-ı maddiye ve maneviyesi altına alan ve daima o muhteşem saltanatı Hâlık-ı kâinat hesabına ve namına süren risalet-i Ahmediye (asm) o Sâni’in en mühim bir maksadı, bir nuru, bir âyinesi olmasın? Hem Muhammed (asm) gibi aynı hakikate hizmet eden enbiyalar dahi o Sâni’in elçileri ve dostları ve memurları olmasın? Hâşâ, mu’cizat-ı enbiya adedince hâşâ ve kellâ!
Hem hiçbir cihetle mümkün müdür ki dal ve budak gibi en cüz’î bir şeye yüz hikmetleri ve meyveleri takan ve kendi rububiyetini fevkalâde hikmetleriyle ve umumî rahmaniyetiyle tanıttırıp sevdiren bir Hâlık-ı Hakîm-i Rahîm, kudretine nisbeten bir bahar kadar kolay olan haşri getirmeyerek bir dâr-ı saadet, bir menzil-i beka açmayıp bütün hikmetlerini ve rahmetlerini hattâ rububiyetini ve kemalâtını inkâr etsin ve ettirsin ve çok sevdiği bütün mahbub mahluklarını ebedî bir surette idam etsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ! O Cemal-i Mutlak, böyle bir kubh-u mutlaktan yüz binler derece münezzeh ve mukaddestir.
Uzunca Bir Hâşiye:
Haşir münasebetiyle bir sual: Kur’an’da mükerreren اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً hem وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ fermanları gösteriyor ki haşr-i a’zam bir anda, zamansız vücuda geliyor. Dar akıl ise bu hadsiz derece hârika ve emsalsiz olan meseleyi iz’an ile kabul etmesine medar olacak meşhud bir misal ister.
Elcevap: Haşirde, ruhların cesetlere gelmesi var. Hem cesetlerin ihyası var. Hem cesetlerin inşası var. Üç meseledir.
Birinci Mesele: Ruhların cesetlerine gelmesine misal ise, gayet muntazam bir ordunun efradı, istirahat için her tarafa dağılmış iken yüksek sadâlı bir boru sesiyle toplanmalarıdır. Evet, İsrafil’in borusu olan Sûr’u, ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken ezel canibinden gelen اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ hitabını işiten ve قَالُوا بَلٰى ile cevap veren ervahlar, elbette ordunun neferatından binler derece daha musahhar ve muntazam ve mutîdirler. Hem değil yalnız ruhlar, belki bütün zerreler dahi bir ordu-yu Sübhanî ve emirber neferleri olduğunu gayet kat’î bürhanlar ile Otuzuncu Söz ispat etmiş.
İkinci Mesele: Cesetlerin ihyası misali ise, çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, bir tek merkezden, yüz bin elektrik lambaları, âdeta zamansız, bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün küre-i arz yüzünde dahi bir tek merkezden yüz milyon lambalara nur vermek mümkündür. Madem Cenab-ı Hakk’ın elektrik gibi bir mahluku ve bir misafirhanesinde bir hizmetkârı ve bir mumdarı, Hâlık’ından aldığı terbiye ve intizam dersiyle bu keyfiyete mazhar oluyor. Elbette elektrik gibi binler nurani hizmetkârlarının temsil ettikleri hikmet-i İlahiyenin muntazam kanunları dairesinde haşr-i a’zam tarfetü’l-aynda vücuda gelebilir.
Üçüncü Mesele: Ecsadın def’aten inşasının misali ise, bahar mevsiminde birkaç gün zarfında nev-i beşerin umumundan bin derece ziyade olan umum ağaçların bütün yapraklarıyla beraber evvelki baharın aynı gibi birden mükemmel bir surette inşaları; ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulatı gibi, berk gibi bir süratle icadları; hem o baharın mebdeleri olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin, birden beraber intibahları ve inkişafları ve ihyaları; hem kemiklerden ibaret olarak ayakta duran emvat gibi bütün ağaçların cenazeleri bir emir ile def’aten “ba’sü ba’de’l-mevt” sırrına mazhariyetleri ve neşirleri; hem küçücük hayvan taifelerinin hadsiz efradlarının gayet derecede sanatlı bir surette ihyaları; hem bilhassa sinekler kabilelerinin haşirleri ve bilhassa daima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezafeti ihtar eden ve yüzümüzü okşayan gözümüz önündeki kabilenin bir senede neşrolan efradı, benî-Âdem’in Âdem zamanından beri gelen umum efradından fazla olduğu halde, her baharda sair kabileler ile beraber birkaç gün zarfında inşaları ve ihyaları, haşirleri; elbette kıyamette ecsad-ı insaniyenin inşasına bir misal değil, belki binler misaldirler.
Evet, dünya dârü’l-hikmet ve âhiret dârü’l-kudret olduğundan dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedricî ve zaman ile olması; hikmet-i Rabbaniyenin muktezasıyla olmuş. Âhirette ise hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda ve bir lemhada inşasına işareten Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ferman eder.
Eğer haşrin gelmesini, gelecek baharın gelmesi gibi kat’î bir surette anlamak istersen haşre dair Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Söz’e dikkat ile bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok.
Amma bir dördüncü mesele olan mevt-i dünya ve kıyamet kopması ise, bir anda bir seyyare veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbanî ile küremize, misafirhanemize çarpması bu hanemizi harap edebilir. On senede yapılan bir saray, bir dakikada harap olması gibi…
Bu haşrin dört meselesinin icmali şimdilik yeter. Yine sadedimize dönüyoruz.
Hem hiç mümkün müdür ki kâinatın bütün hakiki ve âlî hakikatlerinin beliğ tercümanı ve Hâlık-ı kâinat’ın bütün kemalâtının mu’ciz lisanı ve bütün maksatlarının hârika mecmuası olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan o Hâlık’ın kelâmı olmasın? Hâşâ, âyâtının esrarı adedince hâşâ!
Hem hiç mümkün müdür ki bir Sâni’-i Hakîm, bütün zîhayat, zîşuur masnûlarını birbiriyle konuştursun ve dillerinin binler çeşitleriyle birbiriyle söyleştirsin ve onların sözlerini ve seslerini bilsin ve işitsin ve ef’aliyle ve in’amıyla zahir bir surette cevap versin, fakat kendisi konuşmasın ve konuşamasın? Hiç kabil midir ve hiç ihtimali var mı?
Madem bilbedahe konuşur ve madem konuşmasına karşı tam anlayışlı muhatap en başta insandır. Elbette başta Kur’an olarak meşhur kütüb-ü mukaddese onun konuşmalarıdır.
Hem hiç mümkün müdür ki bir Sâni’-i Hakîm, kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve medh ü senasını ettirmek ve enva-ı ihsanatıyla zîhayatları mesrur ve memnun etmekle minnettarlıklarını ve şükürlerini rububiyetine mühim bir medar yapmak için; koca kâinatı envaıyla, erkânıyla, zîhayata musahhar bir hizmetkâr, bir mesken, bir meşher, bir ziyafetgâh yaptıktan sonra, zîhayatların çeşit çeşit, binlerce envalarının nüshalarını o derece teksirini istiyor ki kavak ve karaağaç gibi meyvesizlerin bir kısım yapraklarından her bir yaprağı, bir tabur sineklere yani havada zikreden zîhayatlara hem beşik, hem rahm-ı mader, hem erzaklarının mahzeni yaptığı halde; bu ziynetli semavatı ve bu nurani yıldızları sahipsiz, hayatsız, ruhsuz, sekenesiz, boş, hâlî, faydasız yani melaikesiz, ruhanîsiz bıraksın? Hâşâ, melekler ve ruhanîler adedince hâşâ ve kellâ!
Hem hiç mümkün müdür ki bir Sâni’-i Hakîm-i Müdebbir, en ehemmiyetsiz bir nebatın, en küçük bir ağacın mebdelerini ve müntehalarını kemal-i intizam içinde mukadderat-ı hayatiyesini çekirdeğinde ve meyvesinde kalem-i kader ile yazmakla beraber, koca baharı bir tek ağaç gibi mukaddimatını ve neticelerini kemal-i imtiyaz ve intizam ile yazsa ve en ehemmiyetsiz şeylere de lâkayt kalmazsa; fakat kâinatın neticesi ve arzın halifesi ve enva-ı mahlukatın nâzırı ve zabiti olan insanın çok ehemmiyetli bulunan ef’alini ve harekâtını yazmasın, daire-i kaderine almasın, onlara lâkayt kalsın? Hâşâ, insanların mizana girecek olan amelleri adedince hâşâ ve kellâ!
Elhasıl: Kâinat bütün hakaikiyle bağırarak diyor:
اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ مَلٰئِكَتِهٖ وَ كُتُبِهٖ وَ رُسُلِهٖ وَ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهٖ وَ شَرِّهٖ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَ الْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ اِخْوَانِهٖ وَ سَلَّمَ اٰمٖينَ
*
Tevhidî bir münâcat ve mukaddimesi
Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh ve kerremallahu vechehu Kaside-i Celcelutiye’sinde kerametkârane Risale-i Nur’dan haber verdiği yerde Risale-i Nur’u Siracünnur ve Siracüssürc namlarıyla tesmiye ederek Risale-i Nur’un üç ismine iki isim ilâve etmesi cihetiyle ve bu risalede Siracünnur namı tekrarı münasebetiyle, bu risalenin âhirinde İmam-ı Ali radıyallahu anhın en mühim bir münâcatını iki derece tevsi ederek onun ulvi lisanıyla ve dilimizi onun bir dili hesabıyla istimal edip bu gelen münâcatı dergâh-ı Vâhid-i Ehad’e takdim ederiz.
Münâcat
اَللّٰهُمَّ اِنَّهُ لَيْسَ فِى السَّمٰوَاتِ دَوَرَاتٌ وَ نُجُومٌ مُحَرَّكَاتٌ سَيَّارَاتٌ وَ لَا فِى الْجَوِّ سَحَابَاتٌ وَ بُرُوقٌ مُسَبِّحَاتٌ وَ رَعَدَاتٌ وَ لَا فىِ الْاَرْضِ غَمَرَاتٌ وَ حَيَوَانَاتٌ وَ عَجَائِبُ مَصْنُوعَاتٍ. وَ لَا فِى الْبِحَارِ قَطَرَاتٌ وَ سَمَكَاتٌ وَ غَرَائِبُ مَخْلُوقَاتٍ. وَ لَا فِى الْجِبَالِ حَجَرَاتٌ وَ نَبَاتَاتٌ وَ مُدَّخَرَاتُ مَعْدَنِيَّاتٍ. وَ لَا فِى الْاَشْجَارِ وَرَقَاتٌ وَ زَهَرَاتٌ مُزَيَّنَاتٌ وَ ثَمَرَاتٌ. وَ لَا فِى الْاَجْسَامِ حَرَكَاتٌ وَ اٰلَاتٌ وَ مُنَظَّمَاتُ جِهَازَاتٍ. وَ لَا فِى الْقُلُوبِ خَطَرَاتٌ وَ اِلْهَامَاتٌ وَ مُنَوَّرَاتُ اِعْتِقَادَاتٍ اِلَّا وَ هِىَ كُلُّهَا عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِكَ شَاهِدَاتٌ وَ عَلٰى وَحْدَانِيَّتِكَ دَالَّاتٌ وَ فٖى مُلْكِكَ مُسَخَّرَاتٌ فَبِالْقُدْرَةِ الَّتٖى سَخَّرْتَ بِهَا الْاَرَضٖينَ وَ السَّمٰوَاتِ سَخِّرْلٖى نَفْسٖى وَ سَخِّرْلٖى مَطْلُوبٖى وَ سَخِّرْ لِرَسَائِلِ النُّورِ لِخِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَ الْاٖيمَانِ قُلُوبَ عِبَادِكَ وَ قُلُوبَ الْمَخْلُوقَاتِ الرُّوحَانِيَّاتِ مِنَ الْعُلْوِيَّاتِ وَ السُّفْلِيَّاتِ يَا سَمٖيعُ يَا قَرٖيبُ يَا مُجٖيبَ الدَّعَوَاتِ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
*
[1] Hâşiye: Bu ikinci şıkkın cevabı çok mühimdir, çok evhamı izale eder.
[2] Hâşiye: Eski zamandan beri darb-ı mesel olarak umumun dilinde ve lisan-ı nâsta gezen şu “Çekirdekten yetişme” sözü bu risalenin müellifine bir işaret-i gaybiye-i örfiye denilebilir. Çünkü Risale-i Nur hâdimi olan şahıs Kur’an’ın feyziyle, çekirdek ve çiçekte tevhid için iki mi’rac-ı marifet keşfederek tabiiyyunları boğan aynı yerde âb-ı hayat bulmuş ve çekirdekten hakikate ve nur-u marifete yetişmiş ve bu iki şeyin Risale-i Nur’da ziyade tekrarları bu hikmete binaendir.
