İzahlı Metin
Birinci Şuâ
*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*
*Ve bihî nestaîn (Ve yalnızca O’ndan yardım dileriz)*
Şaşırtıcı iki soruya karşı aniden akla gelen ilginç bir cevaptır.
Birinci Soru: Şöyle denildi: “Fatiha, Yâsin ve Kur’an hatmi gibi düzenli okunan kutsal dualar, bazen sayısız ölü ve diri insana bağışlanıyor. Oysa böyle küçük ve tek bir hediyenin, tek bir anda sayısız kişiye ulaşması ve her birine aynı hediyenin eksiksiz gitmesi, aklın alacağı bir durum değildir.”
Cevap: Her şeyi hikmetle yaratan Yüce Yaratıcı, nasıl ki hava unsurunu, kelimelerin şimşek gibi yayılması ve çoğalması için bir tarla ve bir aracı yapmışsa ve radyo aracılığıyla bir minareden okunan Muhammedî ezanı (Aleyhissalatu Vesselam) bütün yerlere ve bütün insanlara aynı anda ulaştırıyorsa, aynı şekilde okunan bir Fatiha’yı da, örneğin bütün vefat etmiş müminlere aynı anda ulaştırmak için, sonsuz kudreti ve hikmetiyle manevi âlemde, manevi havada çok sayıda manevi elektrik ve manevi radyo sistemi kurmuş, yaymıştır; fıtrî telsiz telefonlar gibi sistemleri bu iş için kullanmakta ve çalıştırmaktadır.
Hem nasıl ki bir lamba yandığında, karşısındaki binlerce aynanın her birine tam bir lamba yansıması girerse, aynen öyle de bir Yâsin-i Şerif okunup milyonlarca ruha hediye edilse, her birine tam bir Yâsin-i Şerif ulaşır.
İkinci Soru: Şiddetle ve emreder bir tavırla denildi ki: “Sen, Risale-i Nur’un kabul görmüş bir eser olduğuna dair Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) ve Gavs-ı A’zam (Radıyallahu Anh) gibi zâtların kasidelerinden deliller gösteriyorsun. Hâlbuki asıl söz sahibi Kur’an’dır. Risale-i Nur, Kur’an’ın hakiki bir tefsiri, hakikatinin bir tercümanı ve meselelerinin bir delilidir. Kur’an ise diğer sözler gibi kabuklu, kemikli ve şuuru belirli bir alana yönelik ve sınırlı değildir. Aksine Kur’an, bütün işaretleri ve parçalarıyla şuurun ta kendisidir, kabuksuzdur; içinde gereksiz ve lüzumsuz maddeler yoktur. Gayb âleminin tercümanıdır. Sözler hakkında son söz onundur, görelim o ne diyor?”
Cevap: Risale-i Nur, doğrudan doğruya Kur’an’ın apaçık bir delili, kuvvetli bir tefsiri, manevi mucizelerinin parlak bir yansıması, o engin denizin bir damlası, o güneşin bir ışığı ve o hakikat ilmi madeninden ilhamla ve feyziyle gelen manevi bir tercümesi olduğundan, onun kıymetini ve önemini açıklamak, Kur’an’ın şerefine, hesabına ve övgüsüne dâhil olur. Dolayısıyla, Risale-i Nur’un üstünlüklerini açıklamak, hakkın ve hakikatin gereğidir ve Kur’an buna izin verir. Benim gibi bir tercümanın payına düşen ise yalnızca şükretmektir. Hiçbir şekilde övünmeye, kendini methetmeye ve gururlanmaya hakkı yoktur ve olamaz.
Gelecek ayetlerin işaretlerine bu bakış açısıyla bakmak gerekir. Yoksa beni kendini beğenmişlikle suçlayanlara hakkımı helal etmem.
Bu çok önemli soruya karşılık, iki üç saat içinde, birdenbire Kur’an’ın meşhur ayetlerinden, Sözler’in sayısınca otuz üç ayetin hem manalarıyla hem de cifir (ebced) hesabıyla Risale-i Nur’a işaret ettikleri uzaktan uzağa, genel hatlarıyla görüldü. Ayrı ayrı tarzlarda otuz üç ayetin, ittifakla, remizleriyle Risale-i Nur’u gösterdiği hayal meyal fark edildi.
İhtar: Her şeyden önce, yirmi dördüncü ayetin başında zikredilen ihtara dikkat etmek gerekir. O ihtarın yeri aslında burasıydı. Fakat orada hatıra geldiği için oraya yazıldı.
İkinci bir ihtar: Tevafukla (denk gelmeyle) ortaya çıkan işaretler, eğer manevi bağlantılara dayanmıyorsa önemleri azdır. Eğer manevi bağlantısı kuvvetliyse, bu işaret o mananın bir ferdi, bir örneği hükmünde olur ve istisnai bir liyakati bulunursa, o zaman tevafuk önemlidir. Bu durum, o sözden bu ferdin kastedildiğine bir belirti olur. Ve o ferdin, bu manaya özel bir şekilde dâhil olduğunu ya remiz, ya işaret ya da delalet yoluyla gösterir.
İşte, gelecek Kur’an ayetlerinin Risale-i Nur’a olan işaretleri ve tevafukları, çoğunlukla kuvvetli bir manevi bağlantıya dayanmaktadır. Evet, gelecek olan bu meşhur ayetler, ittifakla on üçüncü asrın sonuna ve on dördüncü asrın başına cifir hesabıyla bakıyorlar ve Kur’an ve iman adına bir hakikate işaret ediyorlar. Teselli kaynağı olacak bir “Nur”dan haber veriyorlar. Ve o zamanın sapkınlık fitnesinden kaynaklanan şüpheleri giderecek, Kur’an kaynaklı bir delili müjdeliyorlar.
Ve bu işaretlere ve remizlere tam olarak mazhar olacak ve bu görevleri hakkıyla yerine getirecek olan da Risale-i Nur gibi bir Kur’an tefsiri olacaktır. Hâlbuki Risale-i Nur’un bu belirtilen noktada ne kadar ileri olduğu, onu okuyanlarca şüphesizdir. Bu da gösteriyor ki, o ayetler özellikle Risale-i Nur’a bakıp ona işaret ediyorlar.
Birincisi
Nur Suresi’nden Nur Ayeti’dir ki, Risale-i Nur’un; Resaili’n-Nur, Risale-i Nur ve Risaletü’n-Nur isimlerini almasının on altı sebebinden biri olduğundan, birinci olarak onu açıklamak gerekir. Bu Nur Ayeti:
*Allâhu nûrus semâvâti vel ard(ı), meselü nûrihî kemişkâtin fîhâ misbâh(un), el misbâhu fî zücâceh(tin), ez zücâcetü keennehâ kevkebun durriyyuy yûkadu min şeceratim mubâraketin zeytûnetil lâ şarkıyyetiv ve lâ ğarbiyyetiy yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr(un), nûrun alâ nûr(in), yehdillâhu li nûrihî mey yeşâ’(u), ve yadribullâhul emsâle lin nâs(i), vallâhu bikülli şey’in alîm(un)* (Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. Lamba bir sırça (cam) içindedir; o sırça sanki inciden bir yıldızdır. O lamba, ne doğuya ne de batıya ait olan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur. Onun yağı, kendisine ateş değmese bile neredeyse ışık verecek (kadar saftır). Nur üstüne nurdur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.)
Bu Nur Ayeti’nin manaca pek çok tabakası ve sayısız yönü vardır. Ve o tabaka ve yönlerden işari ve remzî bir yönü, manaca ve cifir hesabıyla, nurlu bir tefsiri olan Risale-i Nur ve Risaletü’n-Nur’a dört beş cümlesiyle on farklı cihetten bakmaktadır. Ve o tabakalardan ve yönlerden bir tabaka ve bir perde de mucizevi bir şekilde elektrikten haber vermektedir.
Risale-i Nur’a Bakan Birinci Cümlesi: *Meselü nûrihî kemişkâtin fîhâ misbâh* (O’nun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir) cümlesidir. Yani İlahi nurun veya Kur’an nurunun veya Muhammedî nurun (Aleyhissalatu Vesselam) misali, şu *mişkâtin fîhâ misbâh* (içinde lamba bulunan kandillik) ifadesidir. Bu cümlenin cifir değeri dokuz yüz doksan sekiz (998) olup, aynen Risaletü’n-Nur kelimesinin —şeddeli ‘nun’ harfinin iki ‘nun’ sayılmasıyla— değerine tam tamına tevafuk ederek ona işaret eder.
İkinci Cümlesi: *Ez zücâcetü keennehâ kevkebun durriyyuy yûkadu* (O sırça sanki inciden bir yıldızdır ki tutuşturulur) cümlesidir. Yirmi Sekizinci Lem’a’da detaylıca açıklandığı gibi, İmam-ı Ali (Radıyallahu Anh) Celcelutiye Kasidesi’nde açıkça Risale-i Nur’a bakarak ve ona işaret ederek şöyle demiştir: *“Ekıd kevkebî bil ismi nûran”* (Yıldızımı Nur ismiyle yak, parlat). Ben tahmin ediyorum ki İmam-ı Ali’nin (Radıyallahu Anh) bu işareti, bu Nur Ayeti’nin bu cümlesinin remzinden ilham alınmıştır. Bu ayet cümlesinin değeri beş yüz kırk altı (546) edip, Risale-i Nur kelimesinin değeri olan beş yüz kırk sekize (548) çok küçük ve sırlı iki farkla tevafuk ederek işaret ettiği gibi, remzî bir manasıyla da tam olarak bakmaktadır.
Üçüncü Cümlesi: *Min şeceratin* (Bir ağaçtan) ifadesidir. Eğer *min şeceratin*’deki ‘te’ (ة) harfi, duraklarda olduğu gibi ‘he’ (ه) sayılırsa, beş yüz doksan sekiz (598) ederek, tam tamına Resaili’n-Nur ve Risale-i Nur kelimelerinin değeri olan beş yüz doksan sekize tevafuk eder. Bununla beraber *min furkânin hakîm* (hikmetli olan Furkan’dan) ifadesinin değerine de yine sırlı tek bir farkla remzî bir tevafukla hem Resaili’n-Nur’u kendi fertleri arasına dâhil eder, hem de Risale-i Nur’un mübarek ağacının Furkan-ı Hakîm (Kur’an) olduğunu gösterir. Eğer *min şeceratin*’deki ‘te’ (ة) harfi ‘te’ (ت) olarak kalırsa, o zaman cifir değeri dokuz yüz doksan üç (993) eder. Bu da, tevafuka zarar vermeyen küçük ve sırlı beş farkla, Risaletü’n-Nur’un değeri olan dokuz yüz doksan sekize (998) tevafuk ederek ve manasının da uygunluğuna dayanarak ona işaret eder.
Dördüncü Cümlesi: *Nûrun alâ nûr(in), yehdillâhu li nûrihî* (Nur üstüne nurdur, Allah dilediğini nuruna iletir) ifadesidir ki, değeri dokuz yüz doksan dokuz (999) ederek, sırlı tek bir farkla Risaletü’n-Nur’un değeri olan dokuz yüz doksan sekize (998) tevafukla ve manasının kuvvetli bağlantısına dayanarak işaret derecesinde bir remiz sunar.
Beşinci Cümlesi: *Men yeşâ’* (Dilediği kimseyi) cümlesi, çok küçük bir farkla Risaletü’n-Nur müellifinin ismiyle meşhur bir lakabına tevafuk ederek, manası baktığı gibi bakmaktadır. Eğer *yeşâ’* kelimesindeki gizli zamir açıkça yazılırsa *men yeşâuhû* (O’nun dilediği kimseyi) olur ve o zaman tevafuk tam olarak gerçekleşir.
Bu ayet nasıl ki Risale-i Nur’a ismiyle bakıyorsa, aynı şekilde yazılış ve tamamlanma tarihine de tam tamına tevafukla remzen bakmaktadır: *Kemişkâtin fîhâ misbâh, el misbâhu fî zücâceh* (İçinde lamba bulunan bir kandillik gibi. Lamba bir sırça içindedir) cümlesi, *kemişkâtin*’deki tenvin durak yeri olmadığından ‘nun’ sayılması ve *fî zücâceh* durak yeri olduğundan ‘te’ (ة) harfinin ‘he’ (ه) olmasıyla bin üç yüz kırk dokuz (1349) eder. Bu tarih, Resaili’n-Nur’un en nurlu cüzlerinin yazıldığı ve tamamlandığı zaman olan bin üç yüz kırk dokuz tarihine tam tamına tevafukla işaret eder.
Hem *el misbâhu fî zücâceh, ez zücâcetü keennehâ kevkebun durriyy* (Lamba bir sırça içindedir; o sırça sanki inciden bir yıldızdır) cümlesi bin üç yüz kırk beş (1345) ederek, Resaili’n-Nur’un yayılması, meşhur olması ve parlaması tarihine tam tamına tevafuk eder. Çünkü şeddeli ‘ra’ iki ‘ra’, şeddeli ‘nun’ iki ‘nun’, şeddeli ‘ze’ aslı itibarıyla bir ‘lam’ bir ‘ze’ ve birinci *zücâceh* durak yeri olmasıyla ‘he’ (ه), ikinci ise durak yeri olmadığından ‘te’ (ت) sayılır. Eğer şeddeli ‘ze’ iki ‘ze’ sayılırsa o vakit bin üç yüz yirmi iki (1322) eder ki, bu tarih de yine Risale-i Nur müellifinin, Nur’un başlangıç çalışmalarına başladığı aynı tarihe tam tamına tevafuk eder.
Hem *min şeceratin mubârakeh* (Mübarek bir ağaçtan) cümlesi; birinci ‘te’ (ت) harfi ‘te’, ikincisi ise durak yeri olduğundan ‘he’ (ه) olmak ve *şeceratin*’deki tenvin ‘nun’ sayılmak suretiyle bin üç yüz on bir (1311) eder. Bu tarih, Resaili’n-Nur müellifinin, Risaletü’n-Nur’un mübarek ve kutsal ağacı olan Kur’an’a ulaşmanın basamakları sayılan Arapça ilimlerini öğretmeye başladığı aynı tarihe tam tamına tevafuk ederek remzen bakar. İşte bu kadar anlamlı ve çok sayıda Kur’anî tevafukun bir araya gelmesi, yalnızca bir belirti, bir işaret değil, belki kuvvetli bir delildir. Hatta, elektrikle birlikte Resaili’n-Nur’a olan manevi bağlantısıyla bir açıklamadır.
Bu ayetin manevi bağlantısındaki inceliklerden biri şudur ki: Gaybdan haber verme kabilinden mucizevi bir şekilde hem elektriğe hem de Risale-i Nur’a işaret ettiği gibi, her ikisinin ortaya çıkışlarına, ortaya çıktıktan sonraki olgunlaşma zamanlarına ve alışılmışın dışındaki durumlarını çok güzel bir şekilde gösteriyor.
Mesela *zeytûnetil lâ şarkıyyetiv ve lâ ğarbiyyeh* (Ne doğuya ne de batıya ait olan bir zeytin ağacı) cümlesi der ki: “Nasıl ki elektriğin bu kıymetli nimeti ne doğudan ne de batıdan getirilmiş bir mal değildir; aksine yukarıda, atmosferde, rahmet hazinesinden, gökler tarafından inmektedir; her yerin malıdır, başka yerden aramaya gerek yoktur.”
Öyle de manevi bir elektrik olan Resaili’n-Nur dahi, ne doğunun bilgilerinden, ilimlerinden, ne de batının felsefe ve fen bilimlerinden gelmiş bir mal ve onlardan alınmış bir nur değildir. Aksine, semavi olan Kur’an’ın, doğu ve batının üzerindeki yüksek arşî makamından alınmıştır.
Hem mesela *yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr* (Onun yağı, kendisine ateş değmese bile neredeyse ışık verecek) cümlesi, remzî manasıyla der ki: “On üçüncü ve on dördüncü asırda semavi lambalar ateşsiz yanacaklar, ateş dokunmadan parlayacaklar. Bunun zamanı yakındır, yani bin iki yüz seksen (1280) tarihine yakındır.”
İşte bu cümle ile nasıl ki elektriğin alışılmışın dışındaki niteliğini ve geleceğini remzen beyan ediyorsa, aynen öyle de manevi bir elektrik olan Resaili’n-Nur dahi, gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, eğitim zahmetine, derse çalışmaya, başka üstatlardan öğrenmeye ve hocaların ağzından duymaya ihtiyaç duyulmadan, herkes kendi seviyesine göre o yüce ilimleri, zahmet ateşine gerek kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade edebilir ve derinlemesine araştıran bir âlim olabilir.
Hem işaret eder ki, Resaili’n-Nur müellifi dahi ateşsiz yanar; eğitim için zahmete ve ders meşakkatine ihtiyaç duymadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.
Evet, bu cümlenin bu mucizevi üç işareti, elektrik ve Resaili’n-Nur hakkında doğru olduğu gibi, müellifi hakkında da gerçeğin ta kendisidir. Hayat hikâyesini okuyanlar ve hemşehrileri bilirler ki, medrese usulünce on beş senede okunan ve “İzhar” kitabından sonra gelen kitapları, Resaili’n-Nur müellifi sadece üç ayda bitirmiştir.
Hem nasıl ki bu cümlenin manevi bağlantı yönünden kuvvetli ve zarif bir işareti varsa, aynı şekilde cifir ve ebced hesabıyla hem elektriğin ortaya çıkış zamanının yakınlığını, hem Resaili’n-Nur’un meydana çıkmasını, hem de müellifinin doğumunu remzen haber vererek bir başka mucizevi parıltı daha gösterir. Şöyle ki:
*Yekâdu zeytuhâ yudîu* ifadesinin değeri bin iki yüz yetmiş dokuz (1279) olup, *ve lev lem temseshu nârun nûr* kısmı ise iki tenvinin iki “nun” sayılmasıyla bin iki yüz seksen dört (1284) ederek, hem elektriğin yaygınlaşmasının yakınlığını, hem Resaili’n-Nur’un yakınlığını, hem de on dört sene sonra müellifinin doğumunu *yekâdu* (neredeyse, yakındır) kelimesiyle manen işaret ettiği gibi, cifir hesabıyla da tam tamına aynı tarihe tevafukla işaret eder.
Bilindiği gibi, zayıf ve ince ipler bir araya geldikçe kuvvetlenir, kopmaz bir halat olur. Bu sırra dayanarak, bu ayetin bu işaretleri birbirine kuvvet verir, birbirini destekler. Tevafuk tam olmasa da tam hükmünde olur ve işareti, delil derecesine çıkarır.
Tenbih: Ben bu Nur Ayeti’nin işaretlerini elektrik ve Resaili’n-Nur’un hatırı için açıklamadım. Aksine, bu ayetin manevi mucizelerinin bir dalından bir parıltıyı göstermek istedim.
Kısacası: Bu kutsal ayet, açık manasıyla İlahi nuru, Kur’an nurunu ve Muhammedî nuru (Aleyhissalatu Vesselam) ders verdiği gibi, işari manasıyla da her asra baktığı gibi on üçüncü asrın sonuna ve on dördüncü asrın başına da bakar ve dikkatle baktırır. Ve bu iki asrın sonlarında ve başlarında en çok göze çarpan, en fazla manevi bağlantısı bulunan ve bu ayetin bütün cümlelerinin uygunluk ve mutabakatını en çok kazanan elektrik ile Resaili’n-Nur olduğundan, ayetin doğrudan doğruya remzî manasıyla baktığına dair bende kesin bir kanaat oluştuğundan çekinmeyerek kanaatimi yazdım. Eğer hata etmişsem, Merhametlilerin En Merhametlisi’nden rahmetiyle beni affetmesini dilerim.
Resaili’n-Nur’un bu ayetin iltifatına layık olduğunu anlamak isteyen zâtlar, hangi risaleye dikkatle baksalar anlarlar. Hiç olmazsa Eskişehir Hapishanesi’nin bir meyvesi olan, Allah’ın altı ismine dair Otuzuncu Lem’a isimli Altı Nükte Risalesi’ne; hiç olmazsa o Lem’a’dan Hay ve Kayyum isimlerine dair Beşinci ve Altıncı Nüktelere dikkatle baksa, elbette tasdik eder.
Resaili’n-Nur’a İşaret Eden İkinci Ayet
*Festekim kemâ umirte* (Emrolunduğun gibi dosdoğru ol) ayet-i meşhuresidir ki, *“Şeyyebetnî sûretu Hûd”* (Hud Suresi beni ihtiyarlattı) hadisinin söylenmesine sebep olmuştur. *İstekim kemâ umirte*’nin işareti, Sekizinci Lem’a’da detaylıca açıklandığı gibi, Hud Suresi’nde *feminhum şakıyyuv ve saîd* (Onlardan kimi bedbahttır, kimi de mutlu) ilâ âhirihî ayetinin iki kuvvetli işaret veren sayfasının karşısındaki çok meşhur bir ayettir.
Cifir değeri bin üç yüz üç (1303) ederek, hem Şûra Suresi’nin ikinci sayfasındaki *vestekim kemâ umirte* (ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol) ifadesi ise bin üç yüz dokuz (1309) ederek, o tarihte bütün muhatapları içinde birine özellikle Kur’an adına iltifat edip istikametle emreder ki, birinci tarih, Resaili’n-Nur müellifinin, Risale-i Nur’u netice veren ilimleri tahsil etmeye başladığı tarihtir.
İkinci ayetin tarihi ise, o müellifin harika bir şekilde pek az bir zamanda ilimce olgunlaşması, eğitimden öğretime başladığı ve üç ayda, bir kış içinde, medreselerde on beş senede okunan yüz kitaptan fazlasını okuduğu ve o zamanın o çevredeki en meşhur âlimlerinin yanında o üç ayın ürününün, on beş senenin ürünü kadar netice verdiğini, çok defa yapılan imtihanlarla (Haşiye[1]) ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her soruya doğru cevap vermekle ispat ettiği aynı tarihe tam tamına tevafuk ederek remzen Risale-i Nur’un istikametine bir işarettir.
Üçüncü Ayet-i Meşhure
*Vellezîne câhedû fînâ lenehdiyennehum subulenâ* (Bizim uğrumuzda cihat edenleri elbette yollarımıza iletiriz) ayeti, kuvvetli manevi bağlantısıyla beraber cifir hesabıyla bin üç yüz kırk dört (1344) eder ki, o tarihte Risale-i Nur’un talebeleri gibi bu ayetin manasına daha fazla mazhar olanlar görünürde yoktur. Demek bu ayet, manasının pek çok tabakasından işari bir tabaka ve remzî bir perde ile Kur’an’ın parlak bir tefsiri olan Risale-i Nur’a bakıyor. Ve ilk nazil olan Alak Suresi’ndeki *innel insâne leyatğâ* (Şüphesiz insan azar) ayeti gibi manasıyla ve cifir değeriyle ifade ediyor ki, bin üç yüz kırk dörtte insanlık içinde firavun gibi benzeri görülmemiş bir azgınlık ve bir inkâr çıkacak. *Vellezîne câhedû fînâ* ayeti ise o azgınlığa karşı mücadele edenleri övüyor.
Evet, Birinci Dünya Savaşı’nın neticelerinden hem insanlık âlemi hem de İslam âlemi çok zarar gördü. İnsanlığın, özellikle Avrupa’nın mağrur ve zorba yöneticileri, bilhassa birisi, güce, zenginliğe ve paraya dayanarak firavun gibi bir azgınlığa girdiklerinden, o özel insanlar bütün insanlığı sorumlu tutuyor diye “insan” genel ismiyle ifade edilmiştir.
Eğer *lenehdiyennehum*’daki şeddeli “nun” bir “nun” sayılırsa, bin iki yüz doksan dört (1294) eder ki, bu tarih Risaletü’n-Nur müellifinin hayat besmelesidir ve doğumunun birinci senesidir.
Eğer şeddeli “lam” iki “lam” ve “nun” bir sayılırsa, o vakit bin üç yüz yirmi dörtte (1324) hürriyetin ilanı sırasında manevi mücadele ile ortaya çıkan Risale-i Nur müellifinin görünme tarihidir.
Dördüncü Ayet-i Meşhure
*Ve lekad âteynâke seb’am minel mesânî* (Andolsun, biz sana tekrarlanan yedi ayeti [Fatiha’yı] ve yüce Kur’an’ı verdik) ayetidir. Bu cümle, Kur’an-ı Azîmüşşan’ı ve Fatiha Suresi’ni tekrarlanan övgüyle ifade ettiği gibi, Kur’an’ın bu tekrarlanan övgü vasfına layık bir delili olan; imanın altı esası ile birlikte İslamiyet’in hakikati olan yedi temeli, yani Kur’an’ın meşhur yedi esasını parlak bir şekilde ispat eden ve *seb’al mesânî* (tekrarlanan yedi) nuruna mazhar bir ayna olan Risale-i Nur’a cifir hesabıyla da işaret eder. Çünkü *âteynâke seb’am minel mesânî* ifadesinin ebced değeri bin üç yüz otuz beş (1335) adediyle, Risale-i Nur’un Fatiha’sı olan İşaratü’l-İ’caz tefsirinin Fatiha Suresi ve Bakara Suresi’nin başına ait kısmının basılarak yayımlandığı tarih olan bin üç yüz otuz beş veya otuz altıya tevafukla, remzî bir perdeden ona baktığına bir belirtidir.
Beşinci Ayet
*Evemen kâne meyten feahyeynâhu ve cealnâ lehû nûray yemşî bihî fin nâs* (Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse…) ayetidir. Bu ayetin remzi latiftir. Çünkü hem kuvvetli manevi bağlantı ile hem de cifir hesabıyla pek çok ferdi içinde özel bir şekilde Risale-i Nur’a ve müellifine bakıyor. Şöyle ki:
*Meyten* (ölü) kelimesi, tenvinin “nun” sayılmasıyla beş yüz (500) ederek, “Saidü’n-Nursî” adedinin değeri olan beş yüze tevafukla işaret ediyor ki, “Saidü’n-Nursî de ölü hükmündeydi, Risaletü’n-Nur ile diriltildi, onunla hayat buldu.”
Evet, *evemen kâne meyten feahyeynâhu ve cealnâ lehû nûran* (Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine bir nur verdiğimiz) ifadesindeki iki tenvin, iki “nun” harfidir. Bu ifadenin değeri bin üç yüz otuz dört (1334) eder ki, bu tarih, aynı zamanda (Arabî tarihle) Said’in Birinci Dünya Savaşı’nda maddi ve dehşetli bir ölümden harika bir şekilde kurtulması ve felsefe ile gafletten kaynaklanan manevi ve şiddetli bir ölümden kurtuluş bulması ve Kur’an’ın hayat suyuyla taze bir hayata girmesi tarihidir. Bu manevi tevafuk ve cifir uygunluğu, delil derecesinde bir işarettir.
Hem *feahyeynâhu ve cealnâ lehû nûray yemşî bihî fin nâs* (onu dirilttik ve insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdik) ifadesinde, tenvin “nun”, şeddeli “nun” iki “nun” ve *bihî* kelimesinde okunan ‘ye’ harfi sayılmak suretiyle bin iki yüz doksan dört (1294) eder ki, bu onun doğumunun ve hayatının birinci senesidir. Demek, bu cümle ile maddi hayatına, önceki cümle ile de manevi hayatına işaret eder.
Kısacası: Bu ayet, pek çok tabakasından işari bir tabaka ile hem Risaletü’n-Nur’a, hem müellifine, hem bu on dördüncü asrın başlangıcına, hem de o başlangıçtaki Risaletü’n-Nur’un mebdeine remzen, belki işareten, belki delaleten bakar.
*Evemen Kâne Meyten* Ayetinin Eki
*Evemen kâne meyten feahyeynâhu ve cealnâ lehû nûray yemşî bihî fin nâsi kemen meseluhû fiz zulumâti leyse bi hâricim minhâ* (Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp oradan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu?)
Ayetinin kuvvetli işaretini hem destekleyen hem de güzelleştiren üç bağlantı birden Ramazan’da kalbime geldi. Bana kesin bir kanaat verdi ki, *meyten* (ölü) kelimesine tam uygun olan Said’dir. Bu ayetin, Risale-i Nur’un tercümanı olan Said’i “meyyit” (ölü) unvanıyla göstermesinin bir hikmeti şudur ki:
Ölümün sırrını ve tılsımını Risale-i Nur ile o açmış, o dehşetli yüzün altında iman ehline çok sıcak, sevinçli ve nurlu bir hakikat keşfedip ispat etmiştir. Ve ölümle iç içe fani bir hayatta boğulan inançsızlara karşı, ebedi bir hayatla dolu geçici ve zahirî bir ölümle galip bir şekilde karşılık verir. *Kemen meseluhû fiz zulumât* (Karanlıklar içindeki kimse gibi) sırrına mazhar olan inançsızların, gayrimeşru arzularını serbest bırakarak hayatlarını süslemelerine karşılık Risale-i Nur, ölümü o aldatıcı, fani hayata karşı çıkarıp onun lezzetini ve süsünü altüst eder. Ve der ve ispat eder ki: “Ölüm, sapkınlık ehli için ebedî bir idamdır ve o dehşetli darağacından kurtaran ve ölümü mübarek bir terhis tezkeresine çeviren, yalnız Kur’an ve imandır.”
İşte bunun içindir ki, bu büyük ölüm hakikati Risale-i Nur’da çok önemli ve geniş bir yer tutmuş; hatta çoğu hücumunda ölümü elinde tutup sapkınlık ehlinin başına vurur, aklını başına getirmeye çalışır.
İkincisi: Tarikat ehlinin ve özellikle Nakşibendîlerin dört esasından biri ve en etkilisi olan ölümü düşünme (rabıta-i mevt), Eski Said’i Yeni Said’e (Radıyallahu Anh) çevirmiş ve Yeni Said’in fikrî yolculuğunda daima yoldaşı olmuştur. Başta İhtiyarlar Risalesi olmak üzere, risalelerde bu rabıtanın keşifleri gösterile gösterile, nihayet iman ehli için ölümün nurlu, hayat dolu ve güzel hakikatini görüp göstermiştir.
Üçüncüsü: Bu ayet, cifir ve ebced hesabıyla her taraftan Said’e hücum eden üç çeşit ölümün temas zamanını ve tarihini aynen gösterip tevafuk eder. Demek ki, ayetteki “meyyit” kelimesinin fertleri içinde dikkate değer bir fert ve cifir hesabıyla ismi “meyyit” adedine tam tevafuk ederek özel bir işarete mazhar olmuş bir örnek “Saidü’n-Nursî”dir.
*(Sabri’nin sadakatinin bir kerametidir.)*
Ben namazdan sonra bu eki yazarken, Sıddık Süleyman’ın halefi Emin’in, Sabri’nin *evemen kâne meyten* ayetine dair parçayı aldığını ve Ramazan’ın feyzinden onun açıklaması gibi nurlar istediğini gördüm. Ne yazdığımı Emin’e gösterdim, hayretle dedi: “Bu, hem Sabri’nin hem de Risale-i Nur’un bir kerametidir.”
Bu ayetteki sırlı Kur’anî dengeyi düşünürken, Hud Suresi’ndeki *feemmellezîne şekû* (Bedbaht olanlara gelince…) fıkrasına karşı *ve emmellezîne suidû fefil cenneh* (Mutlu olanlara gelince, onlar cennettedirler) ayetindeki denge hatıra geldi ve şunu bildirdi: Nasıl ki bu ikinci ayet ve birinci fıkra, Risale-i Nur’un mesleğine ve talebelerine tam tamına manen ve cifirce bakıyorsa, aynı şekilde *feemmellezîne şekû fefin nâri lehum fîhâ zefîruv ve şehîk* (Bedbaht olanlara gelince, onlar ateştedirler. Orada onlar için acı bir inleme ve soluma vardır) ayeti de Risale-i Nur’un muhaliflerine, düşmanlarına ve onların akımlarının başlangıcına, faaliyet dönemine ve sonuna cifir ile tevafuk ederek işaret eder. Şöyle ki:
*Yurîdûne li yutfiû nûrallâhi bi efvâhihim* (Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler) gibi ayetlerin bahsinde, Birinci Şuâ’da yedi sekiz ayetin önemle gösterdikleri bin üç yüz on altı ve on yedi (1316-1317) tarihi ki, Kur’an’a karşı olan kötü niyetin başlangıcıdır; *feemmellezîne şekû* ifadesi cifirce aynı tarihi gösteriyor. Eğer şeddeli “mim” iki “mim” sayılırsa bin üç yüz elli yedi (1357), eğer şeddeli “lam” iki “lam” sayılırsa bin üç yüz kırk yedi (1347) ki, bu asrın zorba faaliyetlerinin tarihidir. Her iki şeddeli harf ikişer sayılırsa bin üç yüz seksen yedi (1387) ki, *lâ ya’lemul ğaybe illallâh* (Gaybı Allah’tan başkası bilemez), dehşetli bir akımın son bulma tarihi olma ihtimali vardır.
*Fefin nâri lehum fîhâ zefîruv ve şehîk* ise bin üç yüz altmış bir (1361) eder. Eğer *fefin nâr*’daki okunmayan ‘ye’ sayılmazsa bin üç yüz elli bir (1351) tarihini, eğer şeddeli “nun” aslı itibarıyla bir “lam” bir “nun” sayılırsa yine bin üç yüz otuz bir (1331) tarihini ve Birinci Dünya Savaşı felaketinin feryat ve figan içindeki yangınını göstererek, cehennem ateşinde inleyip soluyan bedbahtların azabını haber verip iman ehlini fitnelere düşüren kötülerin hem dünyada hem de ahiretteki cezalarına işaret eder.
Aynen öyle de bu asra da zahiren bakan, sırlı olan Burûc Suresi’ndeki şu ayetin *innellezîne fetenul mu’minîne vel mu’minâti sümme lem yetûbû felehum azâbu cehenneme ve lehum azâbul harîk* (Şüphesiz mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip sonra da tövbe etmeyenler için cehennem azabı ve yakıcı bir azap vardır) ifadesi gibi, hem İstanbul’un iki büyük yangınını hem de Birinci Dünya Savaşı’nın dehşetli yangınını, o fitnenin bir cezası olarak cehennem azabı gibi işaret eder.
Kısacası: Bu ayet her asra baktığı gibi, bu asra daha fazla dikkat çekmek için cifir hesabıyla bu asrın üç dört devresinin tarihlerine ve hadiselerine işaret eder ve manasının şekli ve ifade tarzıyla iki akımın niteliklerine ve durumlarına ima eder.
Sabri’nin mektubu yolda iken ve gelmeden evvel, o mektubun manevi tesiri ile bu ayeti ve *evemen kâne meyten* ayetini beraber düşünürken hatırıma geldi: Risale-i Nur’un bu derece kuvvetli Kur’anî işarete ve talebelerinin bu kadar kıymetli Kur’anî müjdeye ve kutupların iltifatına mazhar olmasının sırrı ve hikmeti, musibetin büyüklüğü ve dehşetidir ki, hiçbir eserin mazhar olmadığı kutsal bir takdir ve övgü almıştır.
Demek ki, önemi onun olağanüstü büyüklüğünden değil, belki musibetin olağanüstü dehşetine ve tahribatına karşı mücadelesi küçük ve az olduğu halde öyle büyük bir önem kazanmış ki, bu ayette işaret ve Kur’anî müjde ile ifade eder ki, Risale-i Nur dairesine girenler tehlikede olan imanlarını kurtarıyorlar, imanla kabre giriyorlar ve cennete gidecekler diye müjde veriyorlar. Evet, bazı vakitler olur ki bir nefer, gördüğü hizmet için bir mareşalin üstüne çıkar, binlerce derece kıymet alır.
İhtar: Geçmiş ve gelecek ayetlerin işaretleri yalnızca tevafukla değil, belki her bir ayetin genel manasındaki sayısız ayrıntıdan bir cüz’î ferdinin Risale-i Nur olduğuna imaen, manevi bağlantıya göre cifrî ve ebcedî bir tevafukla o bağlantıyı teyit ederek ve ona dayanarak özel olarak ona bakar demektir.
Altıncı Ayet
Hadîd Suresi’nde *ve yec’al lekum nûran temşûne bihî* yani “Karanlıklar içinde size bir nur ihsan edeceğim ki, o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz.” Allah’a hamdolsun, Risale-i Nur bu kutsal ve genel mananın parlak bir ferdi olduğu gibi, *nûran* kelimesindeki tenvinin “nun” sayılmasıyla bin üç yüz on sekiz (1318) adediyle, Resaili’n-Nur müellifinin öğretimden yazma vazifesine ve mücahidâne seyahate başladığı zamanın beş sene öncesine ve çok ayetlerin işaret ettikleri bin üç yüz on altı (1316) tarihindeki önemli bir fikrî devrimden iki sene sonraki zamana tevafuk eder ki, o zaman Nur’a hazırlık çalışmalarına başladığı aynı tarihtir.
İşte bu nurlu ayetin hem manaca hem de cifirce tevafuku, her yönüyle şuurun ta kendisi olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’da elbette rastlantısal ve tesadüfî olamaz.
Yedinci Ayet
*Ve yuhikkullâhul hakka bi kelimâtihî* (Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirir) şu meşhur ayetin genel manasının bu zamanda belirgin bir örneği Risaletü’n-Nur olduğu gibi, Lafzullah’taki (Allah lafzındaki) şeddeli “lam” bir “lam” ve *bi kelimâtihî*’deki okunan “ya” harfi sayılmak şartıyla dokuz yüz doksan sekiz (998) adediyle, Risaletü’n-Nur’un dokuz yüz doksan sekiz olan adedine tam tamına tevafukla, manevi bağlantısına dayanarak remzen ona bakar. Ve bu remzi güzelleştiren ve kuvvetlendiren bağlantılardan birisi şudur ki:
Risaletü’n-Nur’un parçaları “Sözler” adıyla meşhur olmuşlardır. “Sözler” ise Arapçada “kelimât”tır. Ve o kelimelerle Kur’an’ın hakikatlerinin o derece salt hak ve gerçeğin ta kendisi olduğunu ispat etmiştir ki, bu zamanın dinsiz filozoflarını tamamen susturuyor.
Sekizinci Ayet
*Kul innenî hedânî rabbî ilâ sırâtım mustekîm* (De ki: Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola iletti) ayetidir. Şu meşhur ayet, genel manasının bu asırda uygun ve münasip bir ferdi Risaletü’n-Nur olduğu gibi, cifirle *sırâtım mustekîm* kelimesi, *sırâtım* kelimesindeki tenvinin “nun” sayılmasıyla Risaletü’n-Nur’un adedi olan dokuz yüz doksan sekize (998) yine iki sırlı (Haşiye[2]) fark ile baktığı gibi, *hedânî rabbî ilâ sırâtım mustekîm* cümlesinin ebced değeri ile bin üç yüz on altı (1316) ederek, Risale-i Nur müellifinin öğretimle Nur’a hazırlık yaptığı en hararetli tarih olan bin üç yüz on altı adedine tam tamına tevafuk eder.
Dokuzuncu Ayet
Hem Bakara Suresi’nde hem de Lokman Suresi’nde geçen *fekadistemseke bil urvetil vuskâ* cümlesidir. Yani, “Allah’a iman eden, hiç kopmayacak nurlu bir zincire yapışır, tutunur.” Risale-i Nur ise Allah’a imanın Kur’anî delillerinden bu zamanda en nurlusu ve en kuvvetlisi olduğu sabit olduğundan, bu *bil urvetil vuskâ* (sapasağlam kulp) külliyetine özel olarak dâhil olduğuna teyit olarak, cifir değeri bin üç yüz kırk yedi (1347) ederek, Risaletü’n-Nur’un yayılmasının olağanüstü parladığı tarihe tam tamına tevafukla bakar. Ve bu on dördüncü asırda Kur’an’ın manevi mucizelerinden doğan bir sağlam kulp ve karanlıklardan nura çıkaracak nurlu bir vesilenin Risale-i Nur olduğunu remzen bildirir.
Onuncu Ayet
*Yu’til hikmete mey yeşâ’* (O, hikmeti dilediğine verir)
On Birinci Ayet
*Ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete ve yuzekkîhim* (Onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretir ve onları arındırır)
On İkinci Ayet
*Ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmeh* (Sizi arındırır, size Kitab’ı ve hikmeti öğretir)
Ayetleridir. Özet mealleri der ki: “Kur’an, kutsal hikmeti size bildiriyor. Sizi manevi kirlerden temizliyor.” Bu üç ayetin genel ve kapsamlı manalarına Risale-i Nur’un bilinçli bir şekilde dâhil olduğuna iki kuvvetli delil vardır:
Birincisi şudur ki: Risale-i Nur’un istisnai bir özelliği, Hakem ve Hakîm isimlerinin bir tecellisi olup, bütün sayfalarında ve konularında kâinatın nizam ve intizamı aynasında Hakem ve Hakîm isimlerinin yansımaları olan kutsal hikmeti ve Kur’anî hikmetleri ders vermesidir. Konusu ve neticesi, Kur’an hikmetidir.
İkinci Delil: Birinci ayet, bin üç yüz yirmi iki (1322) ederek, ebced değeri ile Risale-i Nur müellifinin doğrudan doğruya alet ilimlerinden (mantık, sarf, nahiv vs.) başını kaldırıp Kur’an hikmetine yönelerek Kur’an hizmetkârı pozisyonunu aldığı tarihtir ki, bir sene sonra İstanbul’a gitmiş ve manevi mücadelesine başlamıştır.
İkinci ayet ise: Cifir değeri bin üç yüz iki (1302) ederek Risale-i Nur müellifinin Kur’an dersini aldığı tarihe tam tamına tevafuk ile remzen Kur’an’ın apaçık bir delili olan Resaili’n-Nur’a bakar.
Üçüncü ayet ise: Bin üç yüz otuz sekiz (1338) olduğundan, Kur’an hikmetini Avrupalı filozoflara karşı parlak bir şekilde gösterebilen ve gösteren Risale-i Nur müellifinin, “Dârülhikmeti’l-İslâmiye”de Kur’an hikmetini müdafaa ettiği; hatta İngiliz Başpiskoposu’nun sorduğu ve altı yüz kelime ile cevap istediği altı soruya altı kelime ile cevap vermekle beraber inzivaya çekilip bütün gayretiyle Kur’an’ın ilhamlarından Risale-i Nur’un meselelerini almaya başladığı aynı tarihe tam tamına tevafukla remzen bakar.
On Üçüncü Ayet
Âl-i İmrân Suresi’nde *ve mâ ya’lemu te’vîlehû illallâhu ver râsihûne fil ilm* (Onun tevilini Allah’tan ve ilimde derinleşmiş olanlardan başkası bilmez)
On Dördüncü Ayet
Nisa Suresi’nde *lâkinir râsihûne fil ilmi minhum* (Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar)
Bu iki ayet, bu asra da özel olarak bakarlar.
Birincisinin meali gösteriyor ki: Sapkınlık ehlinin, Kur’an’ın müteşabih (manası kapalı) ayetlerini yanlış yorumlarla tahrif etmeye ve şüpheleri çoğaltmaya çalıştığı bir zamanda, ilimde derinleşmiş bir grup, o müteşabih Kur’an ayetlerinin hakiki yorumlarını açıklayıp iman ederek o şüpheleri giderir. Bu genel mananın her asırda örnekleri ve ayrıntıları vardır.
Birinci Dünya Savaşı vasıtasıyla, bin seneden beri Kur’an aleyhinde birikmiş olan Avrupa itirazları ve kuruntuları İslam âlemi içinde yol bulup yayıldılar. O şüphelerin bir kısmı bilimsel bir kisveye bürünüp ortaya çıktı. Bu şüpheleri ve itirazları bu zamanda defeden, başta Risale-i Nur ve talebeleri göründüğünden, bu ayet bu asra da baktığından, Risale-i Nur ve talebelerine remzen bakmakla beraber, sonraki dönem âlimlerinin mezhebine göre *illallâh* kelimesinde durulmaz. O halde cifir değeri, aynen *innel insâne leyatğâ* ayetinin değeri gibi bin üç yüz kırk dört (1344) ederek, Resaili’n-Nur ve talebelerinin manevi mücadele meydanına atılmaları tarihine tam tamına tevafukla onları da bu ayetin kutsal alanının içine alıyor.
Hem haşrin en kuvvetli ve parlak bir delili olan Onuncu Söz’ün etrafa yayılması tarihine, hem Kur’an’ın kırk yönden mucize olduğunu açıklayan Yirmi Beşinci Söz’ün meşhur olduğu zamana, hem de *innel insâne leyatğâ* adedine tam tamına tevafukla bakar.
Eğer Selef mezhebi gibi *illallâh* kelimesinde durulursa, o halde *er râsihûne* kelimesindeki şeddeli ‘ra’ iki ‘ra’ sayılırsa bin üç yüz altmış (1360) küsur ederek, Risale-i Nur talebelerinin bundan on beş yirmi sene sonraki derin ve araştırmacı ilimlerine ve imanlarına remzen baktığı gibi; şeddeli ‘ra’ aslı itibarıyla bir “lam” bir ‘ra’ sayılırsa bin iki yüz on iki (1212) ederek, bundan bir buçuk asır evvel Mevlana Halid-i Zülcenaheyn’in Hindistan’dan getirdiği parlak bir hakikat ilminin derinliğiyle o zamanda ortaya çıkan bozuk yorumları ve şüpheleri dağıtarak yüz senede elli milyondan fazla insanı irşad dairesine aldığı ve aydınlattığı zamanın tarihine tam tamına tevafukla bakar.
İkinci ayet olan *er râsihûne fil ilmi minhum* şeddeli ‘ra’ harfinin aslına göre bir “lam” bir ‘ra’ sayılmasıyla ebced değeri bin üç yüz kırk dört (1344) etmekle, her asra baktığı gibi bu asra da özel olarak remzen bakar. Ve hakikat ilminde derinlemesine çalışan ve kuvvetli iman eden bir topluluğa işaret eder. Ve birçok ayetin önemle gösterdikleri bu bin üç yüz kırk dört tarihinde, Risale-i Nur ve talebelerinden daha fazla bu vazifeyi zor şartlar içinde sebatla yapan görünürde yoktur. Demek, bu ayet onları da kendi kutsal dairesine özel olarak dâhil ediyor.
On Beşinci Ayet
*Yâ eyyuhen nâsu kad câekum burhânum mir rabbikum ve enzelnâ ileykum nûram mubînâ* (Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik.)
Bu ayet, bu zamana dahi hitap eder. Çünkü tamamı —*mubînâ* hariç kalırsa— bin üç yüz altmış (1360) küsur eder. Eğer *kad câekum*’den sonraki olsa, *burhânun* ve *nûran* kelimelerindeki tenvinler “nun” sayılırsa bin üç yüz on (1310) eder. Demek bu asra da hitap eder.
Hem *kad câekum burhânun* cümlesi, yalnız dört farkla “Furkan” adedine tevafukla açıkça baktığı gibi, o kutsal İlahi delilin bu zamanda parlak ve kuvvetli bir delili olan Resaili’n-Nur’a dahi ikinci cümlesi olan *enzelnâ ileykum nûram mubînâ* adedi, iki tenvin durak yerinde iki “elif” sayılmasıyla beş yüz doksan sekiz (598) ederek, aynen tam tamına Resaili’n-Nur’a ve Risale-i Nur adedine tevafuk ile o semavi kutsal delilin yeryüzündeki bir delilinin Resaili’n-Nur olduğunu remzen haber veriyor.
İhtar: Sözler’in üç ismi olan Risale-i Nur, Resaili’n-Nur veya Risaletü’n-Nur’daki şeddeli “nun” harfinin iki “nun” sayılması, cifir ilminde yaygın bir kaidedir. Şeddeli harf bazen bir, bazen iki sayılabilir.
On Altıncı Ayet
*Lillezîne âmenû hudev ve şifâ* (İman edenler için bir hidayet ve şifadır) ayetidir. Şu şifalı ayet, çok zamandır benim dertlerimin şifası ve ilacı olduğu gibi, ilahi büyük eczane olan Kur’an-ı Hakîm’in panzehir niteliğindeki ilaçlarından, Risale-i Nur eczalarının kavanozlarından alarak, belki bin manevi derdime bin kutsal şifayı buldum ve Resaili’n-Nur talebeleri de buldular. Ve fen ve felsefe bataklığından çıkan ve tedavisi çok zor olan zındıklık (inançsızlık) hastalığına yakalananlardan pek çoğu onunla şifalarını buldular.
İşte her derde şifa olan Kur’an’ın ilaçlarının bu zamanda bir kısım kavanozları hükmünde bulunan Resaili’n-Nur dahi, bu şifalı ayetin dikkatle baktığı bir nokta olduğuna kuvvetli bir delil şudur ki:
Bu ayetin cifir değeri olan bin üç yüz kırk altı (1346) adedi, Resaili’n-Nur’un bin üç yüz kırk altıda şifa verici bir şekilde etrafa yayılmasının tarihine ve Mu’cizat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm adındaki o harika risalenin yazılış zamanına tam tamına tevafukudur. Şu tevafuk, hem manevi bağlantıyı teyit eder ve onunla desteklenir, hem de remzi işaret derecesine çıkarıyor.
On Yedinci Ayet
*Fein tevellev fekul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû, aleyhi tevelkkeltu* (Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na tevekkül ettim) ayetindeki *kul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû, aleyhi tevelkkeltu* kısmının cifir değeri, şeddeli “lam”lar birer “lam” ve şeddeli “kâf” bir “kâf” sayılmasıyla bin üç yüz yirmi dokuz (1329) ederek, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı zamanında Resaili’n-Nur’un başlangıcı olan İşaratü’l-İ’caz tefsirinin yazılış tarihine tam tamına tevafukla beraber; şeddeli “kâf” iki “kâf” sayılmasıyla bin üç yüz kırk dokuz (1349) ederek, Birinci Dünya Savaşı’nın verdiği sarsıntılar zamanında Resaili’n-Nur’un *“Hasbiyallâh”* (Allah bana yeter) diyerek dünya ehlinden hiçbir yerde himaye görmeden, hatta saldırılara hedef olmakla beraber çekinmeyerek tek başlarına zorluklar içinde Kur’an nurlarını yaydıkları aynı tarihe tam tamına tevafuku ise, her cihetiyle şuurun ta kendisi olan ayetlerde elbette tesadüfî olamaz. Aksine, bu gibi ayetler en zor zaman olan bu asra da özel olarak bakarlar ve o ayetleri kendilerine rehber edinen bir kısım talebelerine özel bir iltifatta bulunup bu iltifatlarıyla onları cesaretlendirirler.
Bu ayetin, önceki ayetler gibi manevi bağlantısı gerçi görünürde belli değil, fakat bir yönden Resaili’n-Nur ile bir nevi bağlantısı vardır. Şöyle ki: On üç senedir (Haşiye[3]) bu ayet, Risaletü’n-Nur müellifinin ve sonra has talebelerinin akşam namazından sonra okudukları özel bir virdleridir. Hem bu ayetin manasına bu zamanda tam mazhar olan ve herkesin onlardan çekinmesinden korkmayarak *“Hasbiyallâh”* deyip tevekkül içinde büyük zorluklar arasında iman nurlarını ve Kur’an sırlarını yayan, iman ehlini ümitsizlikten kurtaran, başta Risaletü’n-Nur ve talebeleridir.
On Sekizinci Ayet
*İnne hizballâhi humul ğâlibûn* (Şüphesiz Allah’ın tarafında olanlar galip gelecek olanlardır) ayetidir. Bu ayet, mealiyle hizbullahın (Allah’ın taraftarlarının) görünürdeki mağlubiyetinden kaynaklanan ümitsizliği gidermek için kutsal bir teselli verir ve hizbullah olan Kur’an taraftarlarının hakikatte ve sonuçta galip geleceğini haber verir. Ve bu asırda Kur’an taraftarlarının sayısız fertleri arasından Resaili’n-Nur talebeleri ortaya çıktıklarından, bu ayetin genel manasına özel olarak dâhil olmalarına bir delil olarak, cifir değeri olan bin üç yüz elli (1350) adedi ile Resaili’n-Nur talebelerinin görünürdeki mağlubiyetleri ve bir sene sonraki hapis hayatları içinde manevi galebe çalmaları, metanetleri ve haklarında yapılan müthiş imha planını boşa çıkaran ihlasları ve manevi kuvvetlerinin ortaya çıkmasının Rumi tarihi olan bin üç yüz elli, elli bir ve elli iki (1350-1351-1352) adedine tam tamına tevafuku, elbette şefkatli, teselli edici bir Kur’anî remizdir.
On Dokuzuncu Ayet
*Vellezîne âmenû meahû nûruhum yes’â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûranâ vağfir lenâ* (Onunla birlikte iman edenlerin nurları önlerinde ve sağlarında koşar. Derler ki: Rabbimiz, nurumuzu tamamla ve bizi bağışla.)
Bu ayetin genel manasındaki tabakalardan işari bir tabakası bu asra da bakıyor. Çünkü *yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûranâ* (Derler ki: Rabbimiz, nurumuzu tamamla) cümlesinin hem manaca kuvvetli bir bağlantısı var, hem de cifirce bin üç yüz yirmi altı (1326) ederek, o tarihteki hürriyet devriminden kaynaklanan fırtınaların ortasında, her şeyi sarsan o fırtınaların ve harplerin karanlıklarından kurtulmak için nur arayan müminler içinde, Resaili’n-Nur talebeleri az bir zaman sonra ortaya çıktıklarından, bu ayetin sayısız fertleri arasında bu asırda bir örneğinin onlar olduğuna bir delildir. *Vağfir lenâ* (Bizi bağışla) cümlesi bin üç yüz altmışa (1360) bakıyor. Demek, bundan beş altı sene sonra istiğfar devresidir. Resaili’n-Nur talebelerinin o zamanda istiğfar dersini vereceğine remzen bir imadır.
Yirminci Ayet
*Ve nunezzilu minel kur’âni mâ huve şifâuv ve rahmetul lil mu’minîn* (Biz Kur’an’dan, müminler için şifa ve rahmet olan şeyler indiririz.)
Bu büyük ayet, açıkça Asr-ı Saadet’te Kur’an’ın indirilmesine baktığı gibi, diğer asırlara da işari manasıyla bakar. Ve Kur’an semasından ilham yoluyla gelen şifalı nurlara işaret eder. İşte doğrudan doğruya kalplerin tabibi olan Kur’an-ı Hakîm’in feyzinden ve ışığından alınan Risaletü’n-Nur, benim birçok tecrübemle bütün manevi dertlerime şifa olduğu gibi, Resaili’n-Nur talebeleri de kendi tecrübeleriyle beni tasdik ediyorlar. Demek Resaili’n-Nur, bu ayetin işari manalarından birine dâhildir.
Ve bu dâhil oluşuna bir delil olarak, *mâ huve şifâuv ve rahmetul lil mu’minîn* ifadesinin cifir değeri bin üç yüz otuz dokuz (1339) ederek, aynı tarihte Kur’an’dan ilham olunan Resaili’n-Nur’un bu asrın manevi ve müthiş hastalıklarına şifa olmakla meydana çıkmaya başlamasından dolayı, bu ayetin ona özel bir remizle işaret ettiğine dair bende kanaat oluşuyor. Ben kendi kanaatimi yazdım, kanaate itiraz edilmez.
Yirmi Birinci Ayet veya Ayetler
*Kul innenî hedânî rabbî ilâ sırâtım mustekîm* (De ki: Rabbim beni dosdoğru bir yola iletti) ۞ *Ve hedâhu ilâ sırâtım mustekîm* (Ve onu dosdoğru bir yola iletti)
Sekiz dokuz ayet, nazarı “sırat-ı müstakim”e (dosdoğru yola) çeviriyor. Ve bu doğru, istikametli yolu bulmak için daima Kur’an’ın nurundan her asırda o asrın karanlıklarını dağıtacak ve istikamet yolunu aydınlatacak Kur’an’dan gelen nurlar olmakla ve bu dehşetli ve fırtınalı asırda o doğru yolu şaşırtmayacak bir şekilde gösteren, şimdilik başta Risaletü’n-Nur ortaya çıktığından, hem bu “sırat-ı müstakim” kelimesinin cifir değeri –tenvin “nun” sayılmasıyla– bin (1000) eder. Medde (uzatma harfi) olmazsa dokuz yüz doksan dokuz (999) ederek, yalnız bir veya iki farkla (Haşiye[4]) Risaletü’n-Nur’un adedi olan dokuz yüz doksan sekize (998) tevafukla, sekiz dokuz ayetteki “sırat-ı müstakim” kelimeleri bu zikredilen iki ayet gibi Risaletü’n-Nur’u “sırat-ı müstakim”in fertleri arasına özel olarak dâhil edip remzen ona baktırır ve istikametine işaret eder. Eğer *sırâtın* kelimesindeki tenvin sayılmazsa, *en-Nûr* kelimesindeki şeddeli “nun” bir “nun” sayılır, yine tevafuk eder.
Hem nasıl ki bu ayet Risale-i Nur’a ismiyle bakıyorsa, aynı şekilde onun hazırlık zamanına da bakar. Çünkü *hedânî rabbî ilâ sırâtım mustekîm* ifadesinin cifir değeri bin üç yüz on altı (1316) ederek, Risaletü’n-Nur müellifinin elinde olmadan Nur’a hazırlık yaptığı ve bütün bilgilerini Kur’an’ı anlamaya basamaklar kıldığı en hararetli tarih olan bin üç yüz on altı adedine tam tamına tevafuku, elbette önceki işaretleri teyit eder ve onunla desteklenerek Risaletü’n-Nur’u kendi kutsal dairesine remzen, belki işareten dâhil ediyor.
Dikkat çekici ve önemli bir tevafuktur ki, Risaletü’n-Nur müellifi bin üç yüz on altı (1316) sıralarında önemli bir fikrî devrim geçirdi. Şöyle ki:
O tarihe kadar çeşitli ilimleri, sadece ilimle aydınlanmak merakıyla okur, okuturdu. Fakat birden o tarihte merhum vali Tahir Paşa vasıtasıyla Avrupa’nın Kur’an’a karşı müthiş bir kötü niyeti olduğunu öğrendi. Hatta bir gazetede, bir İngiliz sömürge bakanının şöyle dediğini işitti:
“Bu Kur’an, Müslümanların elinde varken biz onlara gerçek anlamda hâkim olamayız. Bunun çöküşü için çalışmalıyız.” Bu sözü duyunca gayrete geldi. Birden, cifir değeri bin üç yüz on altı (1316) olan *fe a’rıd anhum* (Onlardan yüz çevir) fermanını manen dinleyerek bir fikrî devrim ile merakını değiştirdi. Bütün bildiği çeşitli ilimleri, Kur’an’ı anlamaya ve hakikatlerini ispatlamaya basamaklar yaparak hedefini, ilmi gayesini ve hayatının neticesini yalnızca Kur’an bildi. Ve Kur’an’ın manevi mucizeleri ona rehber, mürşit ve üstat oldu. Fakat maalesef o gençlik zamanında çok aldatıcı engeller yüzünden fiilen o vazifenin başına geçemedi. Bir zaman sonra Birinci Dünya Savaşı’nın gürültüsü ve patlamasıyla uyandı. O sabit fikir canlandı, potansiyelden fiiliyata çıkmaya başladı.
İşte hem ona hem de Risaletü’n-Nur’a çok alakası bulunan bu bin üç yüz on altı (1316) tarihine, pek çok ayet ittifakla bakmaktadır. Mesela, nasıl ki *hedânî rabbî ilâ sırâtım mustekîm* ayeti tam tamına tevafukla işaret ederse, aynen öyle de meşhur bir ayet olan *inne rabbî alâ sırâtım mustekîm* (Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir) ifadesinin cifir değeri, şeddeli “nun” bir “nun” sayılırsa ve tenvin sayılmazsa bin üç yüz on altı ederek, aynen tam tamına o tarihe işaret eder.
Hem nasıl ki yedi sekiz surede gelen ayetler ve o ayetlerde geçen “sırat-ı müstakim” cümleleri, Risaletü’n-Nur ismine tevafukla beraber, bu zikredilen iki ayet gibi bir kısmı Risaletü’n-Nur’un telif tarihini de gösterirse, aynen öyle de yedi adet surenin başlarında yedi defa geçen *tilke âyâtul kitâb* (Bunlar Kitab’ın ayetleridir) kutsal cümlesi, cifir değeri olan bin üç yüz on altı veya yedi (1316-1317) ederek aynen tam tamına o bin üç yüz on altı tarihine tevafukla işaret ettiği gibi, *Tâ Sîn, tilke âyâtul kur’ân* (Tâ Sîn. Bunlar Kur’an’ın ayetleridir) ayeti dahi aynen bin üç yüz on altı ederek o bin üç yüz on altı tarihine tevafukla işaret eder. Güya nasıl ki Asr-ı Saadet’te Kur’an’daki iman hakikatlerine alametler, deliller ve o Apaçık Kitab’ın davalarına kanıtlar ve hüccetleri gözlere de göstermek manasında tekrar ile *Tilke âyâtul kitâb ۞ Tilke âyâtul kitâb ۞ Tilke âyâtul kur’ân* fermanlarıyla Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan ilanlar yapıyorsa, öyle de bu dehşetli asırda dahi işari bir manasıyla o Kur’an ayetlerinin delilleri, hakkaniyetinin alametleri, hakikatlerinin hüccetleri ve Allah’ın hak kelamı olduğuna dair delilleri olan Resaili’n-Nur’a, işari manasıyla alamet, delil, belirti ve kanıt manasıyla “ayetlerin ayetleri” diye tekrar ile *Tilke âyâtul kitâb* ferman ederek, dikkatleri Kur’an hesabına bu asra ve bu asırdaki Resaili’n-Nur’a çeviriyor diye itikad ediyorum.
Evet, her bir yönüyle şuurun ta kendisi olan Kur’an ayetlerinin böyle yirmi yönden ve yirmi parmakla aynı şeye ittifakla işaret etmeleri, bana açıklık derecesinde bir kanaat veriyor. Benim kanaatime katılmayan bu ittifaka ne diyecek ve ne diyebilir? Hangi kuvvet bu ittifakı bozar?
Resaili’n-Nur’un bu asra gelen Kur’anî işaretlere özel bir ilgi odağı olduğuna kimin şüphesi varsa, Kur’an’ın kırk yönden mucize olduğunu ispat eden Mu’cizat-ı Kur’aniye adlı Yirmi Beşinci Söz’e ve Yirminci Söz’ün İkinci Makamı’na ve haşre dair Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Sözler’e baksın, şüphesi gitmezse gelsin parmağını gözüme soksun.
Yirmi İkinci Ayet ve Ayetler
Hem Yunus, hem Yusuf, hem Ra’d, hem Hicr, hem Şuara, hem Kasas, hem Lokman Surelerinin başlarında bulunan *tilke âyâtul kitâb* (Bunlar Kitab’ın ayetleridir) kutsal ilanıdır. Yirmi Birinci ayetin sonunda bunun manevi bağlantısı bir derece açıklanmıştı. Cifir değeri ise, bu ayette üç ‘te’ bin iki yüz, iki ‘kef’ ve iki ‘lam’ yüz eder; toplamı bin üç yüz. Bir ‘ye’, bir ‘be’, dört veya beş ‘elif’in toplamı bin üç yüz on altı veya on yedi (1316-1317) ederek, Resaili’n-Nur müellifinin bir fikrî devrim ile çeşitli ilimleri Kur’an hakikatlerine ulaşmak için basamaklar yaptığı bir tarihe tam tamına tevafuku, manevi bağlantısının kuvvetine dayanarak deriz:
O tevafuk remzeder ki: Bu asırda Resaili’n-Nur denilen otuz üç adet Söz, otuz üç adet Mektup ve otuz bir adet Lem’alar, bu zamanda Apaçık Kitab’ın ayetlerinin ayetleridir. Yani, hakikatlerinin alametleridir ve hak ve hakikat olduğunun delilleridir. Ve o ayetlerdeki iman hakikatlerinin son derece kuvvetli hüccetleridir. Ve *tilke* kutsal kelimesinin hissî işaretiyle gözlere dahi görünecek derecede açık olduğunu ifade eden böyle bir işarete layık delilleridir diye, remzen Resaili’n-Nur’u, işari manasının genel dairesine özel ve dikkat çeken bir fert olarak dâhil ediyor.
Kısacası: Nasıl ki bu ayette bulunan işari mana yedi surede yedi işaret hükmünde olup delalet, hatta açıklık derecesine çıkıyorsa, aynen öyle de *sırâtım mustekîm*’deki remiz dahi yedi sekiz surede bulunmakla yedi sekiz remiz hükmünde olarak o remzi, işaret, belki delalet, belki de açıklık derecesine çıkarıyor.
İhtar: Zahmetsiz bir şekilde birden hatıra gelen işaretler kaydedildi. Zorlamaya girmemek için, işaretli otuz üç ayetin pek çok işareti kaydedilmedi.
Yirmi Üçüncü Ayet
*Asâ rabbunâ ey yubdilenâ hayran* (Umulur ki Rabbimiz bize ondan daha hayırlısını verir) ayetidir. Şu ayet her asra baktığı gibi bu asra da bakıyor ve bu asırda kâbuslu bir rüya gibi musibetlere düşen ve Merhametli Rabbi’nden bunu hayra çevirmesini rica edenler içinde Resaili’n-Nur talebelerine özel bir remizle işaret ettiğine bir belirti şudur ki:
Bu ayetin cifir değeri olan bin üç yüz kırk beşte (1345), önemli risaleler yazılmakla beraber olağanüstü hadiseler meydana gelmeye hazırlandı. Ve o Resaili’n-Nur’un yayılma merkezi olan Barla köyünde müellifine daha fazla sıkıntı verildi. Ve özellikle küçük mescidine ilişildiği zaman, Resaili’n-Nur talebeleri kuvvetli bir yalvarışla ilahi dergâha sığınıp “Yâ Rab! Bu müthiş rüyayı hayra çevir!” deyip yalvardılar. Herkesin ümitsizliğine karşılık pek kuvvetli bir ümit ve rica ile Müslümanların manevi kuvvetlerini takviye ettiler.
Bu ayetin birden zahmetsizce hatıra gelen manası bu kadardır. Yoksa sırları çoktur. Zorlama olmasın diye kısa kestim.
Yirmi Dördüncü Ayet ve Ayetler
Hem Zümer Suresi, hem Câsiye Suresi, hem de Ahkaf Suresi’nin başlarında bulunan *tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil hakîm* (Bu Kitab’ın indirilmesi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır) büyük ayetleridir. Şu ayetler dahi, yirmi ikincideki ayetler gibi Risaletü’n-Nur’un ismine ve zatına, hem yazılmasına ve yayılmasına remzî bir manayla bakıyorlar.
Açıklamadan Önce Önemli Bir İhtar
*(Lüzumlu dört beş nokta beyan edilecek.)*
Birinci Nokta: Hadiste rivayet edildiği gibi, “Her bir ayetin mana mertebelerinde bir zahiri, bir bâtını, bir haddi, bir de muttala’ı (ulaşılan sırrı) vardır. Bu dört tabakadan her birisinin (hadiste ‘şücûn ve gusûn’ tabir edilen) dalları, budakları, işaretleri ve ayrıntıları vardır.” mealindeki hadisin hükmüyle, Kur’an hakkında nazil olan bu kutsal ayetin, fer’î bir tabakadan ve işari bir manasıyla da Kur’an ile bağlantısı çok kuvvetli olan bir tefsirine bakması, onun şanına bir noksanlık değil, aksine gaybın dili olan Kur’an’daki manevi mucizelerin bir gereğidir.
İkinci Nokta: Bir tabakanın işari manasının külliyetindeki fertlerinden, bu asırda ortaya çıkan ve bağlantısı pek kuvvetli bir ferdin Risaletü’n-Nur olduğunu, onu okuyan herkes tasdik eder. Evet, ben Risaletü’n-Nur’un has talebelerini şahit tutarak derim:
Risaletü’n-Nur, diğer telif eserler gibi ilimlerden, fenlerden ve başka kitaplardan alınmamıştır. Kur’an’dan başka kaynağı yok, Kur’an’dan başka üstadı yok, Kur’an’dan başka müracaat edeceği yer yoktur. Telif edildiği vakit, müellifinin yanında hiçbir kitap bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’an’ın feyzinden ilham alınmıştır ve Kur’an semasından ve ayetlerinin yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.
Üçüncü Nokta: Resaili’n-Nur baştan başa Hakîm ve Rahîm isimlerinin bir tecellisi olduğundan, bu üç ayetin sonlarının Hakîm ismiyle ve gelecek yirmi beşinci ayetin de Rahman ve Rahîm isimleriyle bağlanması, manevi bağlantıyı gerçekten kuvvetlendiriyor. İşte bu kuvvetli manevi bağlantıya dayanarak deriz ki:
*Tenzîlul kitâb* (Kitab’ın indirilmesi) cümlesinin açık bir manası, Asr-ı Saadet’te vahiy suretiyle Apaçık Kitab’ın indirilmesi olduğu gibi, işari manasıyla da her asırda o Apaçık Kitab’ın arşî mertebesinden ve manevi mucizesinden feyiz ve ilham yoluyla onun gizli hakikatleri ve hakikatlerinin delilleri iniyor, nüzul ediyor diyerek, bu asırda bir talebesini ve bir parıltısını himaye kanatları altına ve kutsal dairesine özel bir iltifat ile alıyor.
Dördüncü Nokta: İşte bu risalede zikredilen otuz üç meşhur ayetin, ittifakla, zorlamasız bir şekilde, manaca ve cifirce Resaili’n-Nur’un başına parmak basmaları ve başta Nur Ayeti’nin on parmakla ona işaret etmesi; eskiden beri âlimler arasında ve edipler arasında meşhur bir düstur ve hakikatli bir çıkarım kaynağı olan, hatta özel tarihlerde ve mezar taşlarında ediplerin kullandığı bilinen bir ilmi kanun iledir. Eğer o kanuna yapmacıklık karışmazsa, gaybî bir işaret olabilir. Eğer sun’i ve kasıtlı yapılırsa, yalnızca bir letafet, bir zarafet, bir güzellik olur.
Evet, ediplerin özel ve şahsi tarihlerde onun taklidini yapmakla sözlerini güzelleştirdikleri gibi, cifir ilminin en esaslı bir kaidesi ve önemli bir anahtarı olan ebced değeri ile işaret ise; her yönüyle şuurun ta kendisi, ilmin özü ve iradenin mahzı olan, tesadüfî halleri bulunmayan ve lüzumsuz maddeleri içermeyen Kur’an’ın bu kadar meşhur ayetinin icma ile ve ittifakla Risale-i Nur’a işaret ve tevafukları, açıklık derecesinde onun makbuliyetine bir şahitliktir, hak olduğuna bir imzadır ve talebelerine bir müjdedir.
Beşinci Nokta: Bu ebced hesabının makbul ve genel bir ilmi düstur ve edebi bir kanun olduğuna deliller pek çoktur. Burada yalnız dört beş tanesini numune için beyan edeceğiz:
Birincisi: Bir zamanlar İsrailoğulları âlimlerinden bir kısmı Peygamber Efendimiz’in huzurunda surelerin başlarındaki *Elif Lâm Mîm ۞ Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd* gibi mukattaa harflerini işittikleri vakit, cifir hesabıyla dediler: “Ya Muhammed! Senin ümmetinin süresi azdır.” Onlara karşılık Peygamberimiz dedi: “Az değil.” Diğer surelerin başlarındaki mukattaat harflerini okudu ve ferman etti: “Daha var.” Onlar sustular.
İkincisi: Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) en meşhur Kaside-i Celcelutiye’si, baştan sona bir nevi ebced hesabı ve cifir ile telif edilmiş ve matbaalarda da öyle basılmıştır.
Üçüncüsü: Cafer-i Sadık (Radıyallahu Anh) ve Muhyiddin-i Arabî (Radıyallahu Anh) gibi gaybî sırlarla uğraşan zâtlar ve huruf ilmi (harflerin sırları) üzerinde çalışanlar, bu ebced hesabını gaybî bir düstur ve bir anahtar kabul etmişlerdir.
Dördüncüsü: Yüksek edipler bu hesabı, edebi bir letafet kanunu kabul edip eski zamandan beri onu kullanmışlardır. Hatta letafetin hatırı için, iradî ve sun’i olmaması gerekirken, sun’i ve kasıtlı bir şekilde o gaybî anahtarların taklidini yapıyorlar.
Beşincisi: Matematik ilmi âlimlerinin sayısal ilişkiler içindeki en zarif düsturları ve halk tarafından harika görünen kanunları, bu tevafukî hesabın cinsindendirler. Hatta eşyanın yaratılışında, Hikmet Sahibi Yaratıcı bu hesaba dayalı tevafuku bir nizam düsturu, bir birlik ve uyum kanunu, bir denge ve ittifak merkezi ve bir güzellik ve ahenk yasası yapmıştır.
Mesela, nasıl ki iki elin ve iki ayağın parmakları, sinirleri, kemikleri, hatta hücreleri ve gözenekleri hesapça birbirine tevafuk ederlerse, öyle de bu ağacın bu baharda ve geçen bahardaki çiçek, yaprak ve meyve sayısı tevafuk ettiği gibi, bu baharda da az bir farkla geçen bahara tevafuk etmesi ve gelecek baharların da geçmiş baharlara, İlahi irade ve ihtiyarı gösteren sırlı ve az bir farkla uygunlukları, Hikmet ve Güzellik Sahibi Sanatkâr’ın birliğini gösteren kuvvetli bir birlik şahididir.
İşte madem bu cifrî ve ebcedî tevafuk, bir ilmi kanun, bir matematik düsturu, bir fıtrat yasası, bir edebi usul ve bir gayb anahtarı oluyor; elbette ilimlerin kaynağı, sırların madeni, tekvinî (yaratılış) ayetlerinin tercümanı, edebiyatın en büyük mucizesi ve gaybın dili olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın, o tevafuk kanununu işaretlerinde kullanması, onun mucizeliğinin bir gereğidir.
*İhtar bitti, şimdi konuya geliyoruz.*
Zümer, Câsiye ve Ahkaf Surelerinin başlarındaki *tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil hakîm* (Bu Kitab’ın indirilmesi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır) ayetleri, önceki ihtarın ikinci noktasında manevi bağlantısı açıklandığından, burada yalnız cifrî remzini açıklayacağız.
Şöyle ki: İki ‘te’ sekiz yüz, iki ‘nun’ yüz, iki ‘mim’ seksen, iki ‘kef’ kırk, üç ‘ze’ yirmi bir, üç ‘ye’ otuz, bir ‘be’ ve bir ‘ha’ on, “lafzullah” (Allah lafzı) altmış yedi, bir ‘ayn’ yetmiş, dört ‘lam’ ve dört ‘elif’ yüz yirmi dört olup, toplamı bin üç yüz kırk iki (1342) ederek, bu asrın bu tarihine dikkati çekmekle beraber, Kur’an’ın indirilmesiyle çok alakalı bir Nur’a parmak basıyor.
Ve o tarihten az sonra Mu’cizat-ı Ahmediye (Aleyhissalatu Vesselam) Risalesi ve Yirminci ve Yirmi Dördüncü Mektuplar gibi Risaletü’n-Nur’un en nurlu cüzlerinin yayılma meydanına çıkmaları ve Kur’an’ın kırk yönden mucizeliğini ispat eden Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi ile haşre dair Onuncu Söz’ün ikisinin kırk ikide yayımlanmaları ve kırk altıda olağanüstü şöhret bulmaları aynı tarihte olması, kuvvetli bir delildir ki, bu ayetin ona özel bir iltifatı vardır.
Hem nasıl ki bu ayetler yazım ve yayımına işaret ederlerse, öyle de yalnız *tenzîlul kitâb* (Kitab’ın indirilmesi) kelimesi, Risaletü’n-Nur’un ismine —şeddeli “nun” bir “nun” sayılmak suretiyle— çok küçük bir farkla tevafuk edip remzen bakar, kendine kabul eder. Çünkü *tenzîlul kitâb* kelimesi dokuz yüz elli bir (951) ederek, Risaletü’n-Nur’un değeri olan dokuz yüz kırk sekize (948) sırlı üç farkla tevafuk noktasından bakar.
Birden hatıra geldi ki: Bu üç farkın sırrı ise, Risaletü’n-Nur’un mertebesinin üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem genel olarak da ilham değil, belki çoğunlukla Kur’an’ın feyziyle ve yardımıyla kalbe gelen doğuşlar ve Kur’an’dan yapılan çıkarımlardır.
Dikkate değerdir ki, birinci Hâ Mîm olan Mü’min Suresi’ndeki *tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil alîm* (Bu Kitab’ın indirilmesi, Azîz ve Alîm olan Allah tarafındandır) ayetinin cifir değeri, bazı mühim ayetler gibi bin üç yüz yetmişe (1370) bakıyor. Acaba on beş yirmi sene sonra başka bir Kur’an nuru mu zuhur edecek, yahut Resaili’n-Nur’un olağanüstü bir gelişme ile bir fethi mi olacak, bilmediğimden o kapıyı açamıyorum.
Yirmi Beşinci Ayet
*Hâ Mîm ۞ Tenzîlum miner rahmânir rahîm* (Hâ Mîm. Bu Kitap, Rahman ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir) kutsal ayetidir. Bu ayetin işari manasının Resaili’n-Nur ile bağlantısı çok kuvvetlidir. Bir yönü şudur ki, Risaletü’n-Nur’un ve talebelerinin mesleği dört esas üzerine gider:
Birincisi tefekkürdür, Hakîm ismine bakar.
Biri de şefkattir, sonsuz olan aczini ve fakirliğini hissetmektir ki, Rahman ve Rahîm isimlerine bakar.
Hem bu ayet nasıl ki Resaili’n-Nur’un yazım ve tamamlanma tarihine tevafukla parmak basıyorsa, öyle de *tenzîlun* kelimesiyle —durak mahalli olmadığından tenvin “nun” sayılmasıyla— değeri beş yüz kırk yedi (547) olarak, Sözler’in ikinci ve üçüncü ismi olan Resaili’n-Nur ve Risale-i Nur’un adedi olan beş yüz kırk sekiz veya kırk dokuza (548-549) —şeddeli “nun” bir “nun” sayılmasıyla— pek küçük ve sırlı bir veya iki farkla tevafuk ederek remzen ona bakar, dairesine alır.
Hem *Hâ Mîm ۞ Tenzîlum miner rahmânir rahîm*’in cifir değeri, bir vecihle, yani tenvin “nun” sayılsa ve şeddeli iki “ra”daki asıl lâm harfi hesap edilse, *Hâ Mîm* telaffuzda olduğu gibi *Hâ-mîm* olsa bin üç yüz elli dört veya beş (1354-1355) eder. Ve diğer bir vecihte, yani tenvin sayılmazsa bin üç yüz dört (1304) eder. Üçüncü vecihte, yani telaffuzda bulunmayan iki “lam” hesaba girmezse bin iki yüz doksan dört (1294) eder.
Birinci vecihte, tam tamına Resaili’n-Nur’un yazım olarak bir derece olgunlaşması, olağanüstü önem kazanması, fırtınalara tutulması ve talebelerinin kutsal bir teselliye muhtaç oldukları Arabî tarihle şu bin üç yüz elli beş ve elli dört tarihine; hem otuz bir adet Lem’alardan oluşan Otuz Birinci Mektup’un yazım zamanına; hem o mektubun Otuz Birinci Lem’a’sının ortaya çıkış vaktine ve o Lem’a’dan Birinci Şuâ’nın telifine; ve o Şuâ’nın yirmi dokuz makamında otuz üç ayetin Risale-i Nur’a işaretlerinin çıkarıldığı zamana; ve yirmi beşinci ayetin Risale-i Nur’a imalarının yazıldığı şu zamana, şu dakikaya, şu hale tam tamına tevafuku ise, Kur’an’ın manevi mucizeliğine yakışıyor. Gayet latif ve müjdeli bir tevafuktur.
İkinci vecihte, yani bin üç yüz dört (1304) değeriyle, Risale-i Nur’un tercümanının, Risale-i Nur’un basamakları olan temel ilimlere besmele çektiği, Nur fetihlerinde besmelesini çektiği ve ilim hayatının Fatihası’nda “Bismillahirrahmanirrahim” okuduğu zamanına tam tamına tevafukla parmak basıyor, arkasını sıvazlayıp remzen “Haydi git, selametle çalış!” diyor.
Üçüncü vecihte, yani bin iki yüz doksan üç veya dört (1293-1294) olan cifir değeriyle, o tercümanın dünya hayatı besmelesinin başlangıcına tam tamına tevafuk sırrıyla ima eder ki, onun hayatı çok dehşetli çalkantıları ve fırtınaları görmek ve çekmekle beraber, daima Rahman ve Rahîm isimlerinin bir tecellisi olarak rahmetle korunacağını ve şefkatle terbiye edileceğini remzen ve nimet vererek haber veriyor. Bu suretle Kur’an’ın manevi mucizelerinden gaybdan haber verme türünün bir ışığını gösteriyor.
Yirmi Altıncı Ayet
Hud Suresi’nde *feminhum şakıyyuv ve saîd* (Onlardan kimi bedbahttır, kimi de mutlu) ayetinin iki satır sonra gelen *ve emmellezîne suidû fefil cenneh* (Mutlu olanlara gelince, onlar cennettedirler) ayetidir. Bu ayetin şeddeli “mim”, şeddeli “lam” ve şeddeli “nun” harflerinin ikişer sayılması ve *el-cenneh* kelimesindeki ‘te’ harfinin (ة) durak yerinde ‘he’ (ه) olmasıyla cifir değeri bin üç yüz elli iki (1352) olmakla, tam tamına Resaili’n-Nur talebelerinin en ümitsiz ve musibetli zamanları olan bin üç yüz elli iki tarihine tam tamına tevafukla, o acınacak hallerinde kutsal ve semavi bir teselli, bir müjdedir. Ve ayetin manevi bağlantısı bir iki risalede, yani Keramat-ı Aleviye’de ve Gavsiye’de açıklanmıştır. *Ve emmellezîne suidû*’daki *suidû* kelimesinin, *feminhum şakıyyuv ve saîd*’deki *saîd* kelimesine Kur’an sayfasında tam paralel ve karşılık gelmesi, bu tevafuka bir güzellik daha katar. Bu ayetin genel ve çok geniş kutsal manasının ayrıntılarından, Risale-i Nur talebeleri gibi teselliye çok muhtaç bir parçası bu asırda bin üç yüz elli ikide bulunduğuna tam tamına tevafukla işaret ederek başına parmak basıyor.
Eğer *fefil cenneh* kelimesinde durulmazsa ve *hâlidîne* (ebedi kalacaklar) kelimesiyle bağlanırsa, o vakit ‘te’ (ة), ‘he’ (ه) olmaz. Fakat daha latif ve teselli edici bir tevafuk olur. Çünkü *ve emmellezîne suidû* nahiv kaidesine göre mübtedadır (özne). *Fefil cenneh hâlidîne* onun haberidir (yüklem). Bu haber ise cifir değeri olan bin üç yüz kırk dokuz (1349) adediyle, bin üç yüz kırk dokuz tarihinden müjdeyle remzen haber verir. Ve o tarihte bulunan Kur’an hizmetkârlarından bir grubun cennet ehli ve saadet ehli olduğunu işari manasıyla ve cifir tevafuku ile haber verir. Ve bu tarihte Risale-i Nur talebelerinin Kur’an hesabına olağanüstü hizmetleri ve aydınlanmaları, çok mühim risalelerin telifleri ve başlarına gelen şimdiki musibetin düşmanları tarafından hazırlıklarının ortaya çıkmasından dolayı, elbette bu tarihe yönelik işari, teselli edici bir Kur’an müjdesinin en evvel onlara baktığını gösterir.
Evet, *fefil cenneti hâlidîne*’de şeddeli “nun” bir “nun” sayılmak suretiyle; ‘te’ dört yüz, ‘ha’ altı yüz, bin eder. İki ‘nun’ yüz, bir ‘ye’, iki ‘fe’, bir ‘lam’ iki yüz; diğer ‘lam’ otuz, ikinci ‘ye’ on, iki ‘elif’ iki, bir ‘cim’ üç, bir ‘dal’ dört; toplam kırk dokuz eder ki, yekûnu bin üç yüz kırk dokuz (1349) olur.
Bu Kur’an müjdesinin binden bir vechinin bize temas etmesi, bin hazineden daha kıymetlidir. Bu müjdenin bir habercisi, bir sene evvel görülmüş sadık bir rüyadır. Şöyle ki: Isparta’da başımıza gelen bu hadiseden bir ay evvel bir zâta rüyasında deniliyor ki:
“Resaili’n-Nur şakirdleri, iman ile kabre girecekler, imansız vefat etmezler.”
Biz o vakit o rüyaya çok sevindik. Demek o müjde, bu Kur’an müjdesinin bir habercisi imiş. (Haşiye[5])
Yirmi Yedinci Ayet
Saf Suresi’nde *yurîdûne li yutfiû nûrallâhi bi efvâhihim vallâhu mutimmu nûrihî ve lev kerihel kâfirûn* (Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemese de Allah, nurunu tamamlayacaktır) ayetidir. Bu ayetteki *nûrallâhi bi efvâhihim vallâhu mutimmu nûrihî* cümlesinin cifir değeri bin üç yüz on altı veya on yedidir (1316-1317). Ve bu tarih ise, daha önce yirmi birinci ayetin sonunda zikredilen fikrî devrim bahsinde; bir Avrupa sömürge bakanının Kur’an’ın nurunu söndürmeye çalışması tarihine ve Resaili’n-Nur müellifinin de ona karşı o fikrî devrim sayesinde o nuru parlatmaya çalışması aynı tarihe; hem yedi surede yedi defa *tilke âyâtul kitâb*’ın aynı tarihe; hem *Tâ Sîn, tilke âyâtul kur’ân*’ın dahi aynı tarihe; hem *hedânî rabbî ilâ sırâtım mustekîm*’in dahi aynı tarihe; hem *inne rabbî alâ sırâtım mustekîm*’in dahi şeddeli “nun” bir “nun” sayılması ve tenvin sayılmamasıyla aynı tarihe; hem *fe a’rıd anhum* fermanının dahi aynı tarihe; hem *nûrallâhi bi efvâhihim vallâhu mutimmu nûrihî*’nin dahi aynı tarihe ittifakla uygunlukları, elbette remizden, işaretten, delaletten ziyade bir açıklıktır ki, Risale-i Nur’un o İlahi Nur’un bir parıltısı olacağını ve düşmanlarından gelen şüphe karanlıklarını dağıtacağını işari manasıyla müjdeliyor.
Hem bu cifrî ve çok sayıda anlamlı tevafuklar, kuvvetli bir manevi bağlantıya dayanırlar. Evet, Resaili’n-Nur’un yüz yirmi dokuz risalesi, yüz yirmi dokuz elektrik lambasının ampulleri gibi Kur’an’ın büyük nurundan uzanan tellerin başlarına takılıp o nuru yaydıkları meydandadır. Risale-i Nur’un yarı isminin iki defa bu ayet cümlesinde bulunmasıyla o bağlantıyı pek güzelleştiriyor.
Yirmi Sekizinci Ayet
Tevbe Suresi’nde *yurîdûne ey yutfiû nûrallâhi bi efvâhihim ve ye’ballâhu illâ ey yutimme nûrahû ve lev kerihel kâfirûn* (Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemese de Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz) ayetindeki *nûrallâhi bi efvâhihim ve ye’ballâhu illâ ey yutimme nûrahû* cümlesi, kuvvetli ve latif manevi bağlantısıyla beraber şeddeli “lam”lar birer “lam” ve şeddeli “mim” asıl kelimeden olduğundan iki “mim” sayılmak suretiyle bin üç yüz yirmi dört (1324) ederek; Avrupa zalimlerinin İslam devletinin nurunu söndürmek niyetiyle müthiş bir kötü niyet planı yaptıkları ve ona karşı Türkiye vatanseverlerinin hürriyeti yirmi dörtte ilanıyla o planı boşa çıkarmaya çalıştıkları halde, maalesef altı yedi sene sonra Birinci Dünya Savaşı neticesinde yine o kötü niyetle Sevr Anlaşması’nda Kur’an’ın zararına gayet ağır şartlarla kâfirce fikirlerini yine uygulamak olan planlarını boşa çıkarmak için Türk milliyetperverlerinin cumhuriyeti ilanla karşılık vermeye çalıştıkları tarih olan bin üç yüz yirmi dörde, tâ otuz dörde, tâ elli dörde tam tamına tevafukla, o karmaşa içinde Kur’an’ın nurunu korumaya çalışanlar arasında Resaili’n-Nur müellifinin yirmi dörtte (1324), Resaili’n-Nur’un başlangıçlarının otuz dörtte (1334) ve Resaili’n-Nur’un nurlu cüzleri ve fedakâr talebelerinin elli dörtte (1354) karşılık vermeye çalışmaları göze çarpıyor. Hatta durumun hakikatini bilmeyen bir kısım siyaset ehlini telaşa sevk ettiler ve bu söndürme kötü niyetine karşı aydınlatma vazifesini tam ifa ettiklerinden, bu ayetin işari mana yönünden bir ilgi odağı olduklarına kuvvetli bir delildir. Şimdi Müslümanlar içinde Kur’an nuruna muhalif hallerin çoğu, o kötü niyetlerin ve Sevr Anlaşması gibi gaddarca anlaşmaların vahim neticeleridir.
Eğer şeddeli “mim” dahi şeddeli “lam”lar gibi bir sayılırsa, o vakit bin iki yüz seksen dört (1284) eder. O tarihte Avrupa kâfirleri İslam devletinin nurunu söndürmeye niyet ederek on sene sonra Rusları kışkırtıp Rusların doksan üç (1293) meş’um harbiyle İslam âleminin parlak nuruna geçici bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resaili’n-Nur talebeleri yerinde Mevlana Halid’in (Kuddise Sirruhu) talebeleri o bulut karanlığını dağıttıklarından, bu ayet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor.
Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lam”lar ve “mim” ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra karanlıkları dağıtacak zâtlar ise Hazreti Mehdi’nin talebeleri olabilir. Her ne ise… Bu nurlu ayetin çok nurlu nükteleri var. *El katretu tedullu alel bahr* (Bir damla, denize delalet eder) sırrıyla kısa kestik.
Yirmi Dokuzuncu Ayet
İbrahim Suresi’nin başında *Elif Lâm Râ, kitâbun enzelnâhu ileyke li tuhrîcen nâse minez zulumâti ilen nûri bi izni rabbihim ilâ sırâtil azîzil hamîd* (Elif, Lâm, Râ. Bu, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Azîz ve Hamîd olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır) ayetidir. Bu ayetin dört beş cümlesinde dört beş ima vardır. Toplamı bir işaret hükmüne geçer.
Birincisi: *İlen nûri bi izni rabbihim* (Rablerinin izniyle nura) cümlesi ifade eder ki: “Apaçık Kitap vasıtasıyla, on dördüncü asırdaki karanlıklardan, insanlar Allah’ın izniyle Kur’an’dan gelen bir nura çıkarlar.” Bu meal ve özellikle “nur” lafzı, Resaili’n-Nur’a uygun olduğu gibi, cifir değeri şeddeli “nun” iki “nun” olmak üzere bin üç yüz otuz sekiz veya dokuz (1338-1339) ederek, Birinci Dünya Savaşı karanlığında telif edilen Resaili’n-Nur’un fatihası olan İşaratü’l-İ’caz tefsirinin o karanlıklar içindeki zuhur tarihine tam tamına tevafuku ve ayetteki “Nur” kelimesi, Risale-i Nur’daki “Nur” lafzına ima ile bakıyor.
İkincisi: *İlâ sırâtil azîzil hamîd* (Azîz ve Hamîd olanın yoluna) cümlesi, önceki cümledeki Nur’u tarif ederek der: O Nur, Cenab-ı Hakk’ın izzet ve övgüye layık oluşunu gösteren yoldur. Bu cümlenin ebced değeri beş yüz kırk sekiz veya elli (548-550) olarak, Resaili’n-Nur’un —şeddeli “nun” bir “nun” olmak üzere— adedi olan beş yüz kırk sekize tam tamına tevafuk eder. Eğer okunmayan iki “elif” sayılırsa, mertebesine işaret eden iki farkla yine tam tamına tevafuk eder. Bu imayı teyit eden ve güzelleştiren bir bağlantı var. Şöyle ki:
İslam âlemi için en dehşetli asrın altıncı asır ile Hülâgu fitnesi ve on üçüncü asrın sonu ve on dördüncü asır ile Birinci Dünya Savaşı fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle, bu cümle ebced değeriyle altıncı asra ve önceki cümle gibi *el-azîzil hamîd* kelimeleriyle bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine ima eder.
Hem önceki ayetlerde ise Resaili’n-Nur’un ikinci ismine tevafukla işaret eden bütün o ayetler, dehşetli asır olan Hülâgu ve Cengiz asrına dahi ima ederler. Hatta o ayetlerin hem o asra hem bu asra imaları içindir ki, Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) Ercuze’sinde ve Gavs-ı A’zam (Radıyallahu Anh) Kasidesi’nde Resaili’n-Nur’a kerametkârane işaret ettikleri vakit, hem o asra hem de bu asra bakıp hiddetle işaret etmişler.
Üçüncüsü: *Minezzulumât* (Karanlıklardan) kelimesindeki *ez-zulumât*’ın adedi bin üç yüz yetmiş iki (1372) ederek, bu asrın zulümlerinin, karanlıklarının ne vakte kadar devam edeceğini; o karanlıkların içinde bir Nur’un daima aydınlatmaya çalışacağına ima ile Risale-i Nur’un aydınlatmasına remzen bakar.
Dördüncüsü: *Li tuhrîcen nâse* (İnsanları çıkarman için) cümlesi diyor ki: “Bin üç yüz kırk beşte (1345) Kur’an’dan gelen bir Nur ile insanlar karanlıklardan ışıklara çıkarılacak.” Bu meal ise, bin üç yüz kırk beşte olağanüstü aydınlatmaya başlayan Resaili’n-Nur’a tam tamına cifirce hem de mealce uygun ve mutabık olmakla, Risale-i Nur’un makbuliyetine ima, belki de remzediyor.
Beşincisi: *Elif Lâm Râ, kitâbun enzelnâhu ileyke*’deki *ileyke* (sana) kelimesi Kur’an’a has baktığı için hariç kalmak üzere, *Elif Lâm Râ, kitâbun enzelnâhu* (Elif Lâm Râ. Bu bir kitaptır ki onu indirdik) cümlesinin değeri, Risaletü’n-Nur’un birinci ismine tam tamına tevafuk etmesi, Risaletü’n-Nur’un, indirilmiş Kitab’ın tam bir tefsiri ve manası olduğunu ve ondan ayrı olmadığını remzen ifade eder. Çünkü *Elif Lâm Râ* üç yüz seksen iki, *kitâbun* dört yüz yirmi üç, *enzelnâhu* yüz kırk dört, toplamı dokuz yüz kırk dokuz (949) eder. Eğer tenvin “nun” sayılırsa dokuz yüz doksan dokuz (999) ederek, Risaletü’n-Nur’un —eğer şeddeli “nun” bir “nun” sayılırsa— adedi olan dokuz yüz kırk sekize (948), eğer şeddeli “nun” iki “nun” olsa dokuz yüz doksan sekize (998) sırlı (yani vahiy olmadığını ifade için) tek bir farkla tevafuk edip ona ima eder.
Kısacası: Bu tek ayette zikredilen beş cümlenin, manevi bağlantıyı gözeterek beş adet iması, kuvvetli bir işaret, belki bir delalet hükmüne geçebilir kanaati bana bunu yazdırdı. Hata etmişsem, Apaçık Kitab’ı şefaatçi edip Merhametlilerin En Merhametlisi’nden kusurumun affını dilerim.
*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel alîmul hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapansın.)
*
Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
Yirmi Dokuzuncu Ayetin Yanlışlığına Dair Detaylı Açıklama
Küçük bir yanlıştan kuvvetli bir gaybî işaret gördüm. Ondan anladım ki o yanlış bunun içinmiş. Şöyle ki:
Birinci Şuâ olan İşarat-ı Kur’aniye’nin yirmi dokuzuncu ayeti, İbrahim Suresi’nin başında, *Elif Lâm Râ, kitâbun enzelnâhu ileyke li tuhrîcen nâse minez zulumâti ilen nûri bi izni rabbihim* (Elif, Lâm, Râ. Bu, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır) içinde, *ilen nûri bi izni rabbihim* cümlesinin cifir değeri sehven bin üç yüz otuz dört (1334) ederek, Risale-i Nur’un fatihası olan İşaratü’l-İ’caz tefsirinin ortaya çıkışı ve basım tarihine tevafukla bakar denilmiş. Hâlbuki okunan harflerinin değeri bin üç yüz otuz dokuz (1339) olup, o tefsirin olağanüstü şöhret bulması ve Dârülhikmet tarafından çoğu müftüye gönderilen nüshaların, pek çok maddi ve manevi devrimlerin sarsıntılarından koruma noktasında —çok deliller ve müftülerin itirafıyla— birer kale ve çoğu müftünün elinde birer elmas kılıç hükmüne geçmeleri tarihine tevafukla takdir edercesine bakar. Okunmayan iki “elif” sayılsa bin üç yüz kırk bir (1341) edip, Risale-i Nur’un ortaya çıkış başlangıcına tam tamına tevafukla bakar.
Bu küçük yanlış, birden şöyle kuvvetli bir manayı ihtar etti ki: O İbrahim Suresi’nin (Aleyhisselam) başındaki ayetin Risale-i Nur’a remzen bakan yalnız onun dört cümlesi değil, belki o birinci sayfanın sonuna kadar manevi bağlantılar yönünden remzî bir manayla —sayısız ferdi içinde— Risale-i Nur’a gizli bir hususiyetle ima eder, remzen bakar. Ben şimdilik o remzî hakikati beyan edemem. Yalnızca kısa bir işaret edilecek.
Evet, Risale-i Nur’un mayası ve meşrebi tefekkür ve şefkat olduğu cihetle, Hazreti İbrahim’in (Aleyhisselam) özel meşrebi olan tefekkür ve şefkat noktasında tam tevafuk etmek sırrıyla, bu surede daha ziyade Risale-i Nur’u kucağına alıyor. Baştaki ayet, dört cümle ile en karanlık bir asrın kapkara günleri içinde, zulmet içinde zulmet varken insanları nura çıkaran ve Kur’an’dan çıkan bir nura parmak bastığı gibi, en karanlık içinde bulunan ve Risale-i Nur’un akımına muhalif gidenleri tarif eder.
Üçüncü Ayet: *Ellezîne yestehıbbûnel hayâted dunyâ alel âhirati ve yesuddûne an sebîlillâhi ve yebğûnehâ ivecâ, ülâike fî dalâlim beîd* (Onlar, dünya hayatını ahirete tercih edenler, Allah’ın yolundan alıkoyanlar ve o yolu eğri göstermek isteyenlerdir. İşte onlar, derin bir sapıklık içindedirler.)
Bu dahi üç cümlesiyle bazı manevi bağlantılar ve kavramsal uygunluklar yönünden hem Risale-i Nur’un mesleğine hem de mülhidlerin (inançsızların) mesleğine imaen bakar.
Ve birinci cümlesiyle der ki: “O bedbahtlar, bazı iman ehlinin —imanları devam ettiği halde— ve bir kısım ilim ehlinin —ahireti tam bildikleri halde— onlara katılmasıyla, bilerek ve severek dünya hayatını dine ve ahirete, yani elması tanıdığı ve bulduğu halde beş paralık bir cam şişeyi ona tercih etmek gibi; hayatın sefahatini dinî hissiyata inatla tercih edip dinsizlikle iftihar ederler.”
Bu cümlenin bu asra özel bir durumu vardır. Çünkü hiçbir asır böyle bir tarz göstermemiş. Diğer asırlarda o sapkınlık ehli ahireti bilmiyor ve inkâr ediyor. Elması elmas bilmiyor, dünyayı tercih ediyor.
Ve ikinci cümlesi olan *ve yesuddûne an sebîlillâh* (ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar) ile der ki: “O bedbahtların sapkınlığı, hayat sevgisinden ve inatçılıktan kaynaklandığı için kendi halleriyle durmuyorlar, saldırıyorlar. Bildikleri ve atalarının bağlı olduğu dine düşmanca, kaynaklarını kurutmak, esaslarını bozmak ve kapılarını ve yollarını kapatmak istiyorlar.”
Ve üçüncü cümlesi olan *ve yebğûnehâ ivecâ* (ve o yolu eğri göstermek isterler) ile der ki: “Onların sapkınlığı fenden, felsefeden geldiği için, acayip bir gurur, garip bir firavunluk ve dehşetli bir ego onlara verip nefislerini öyle şımartmış ki, kâinatı idare eden ilahi kanunların yansımalarını ve insanlık âleminde o hakikatlerin düsturlarını, aşağılık heveslerine ve arzularına uygun görmediklerinden (hâşâ! hâşâ!) eğri, yanlış, noksan bulmak istiyorlar.”
İşte bu ayet, üç cümlesiyle manen bu asırda acayip bir sapkınlar topluluğuna tam bir manevi tevafukla, işari manasıyla birçok ferdi içinde özel olarak baktığı gibi, cifir tevafukuyla dahi başlarına parmak basıyor. Evet, evvelki cümle olan *ellezîne yestehıbbûne*’nin değeri bin üç yüz yirmi yedi (1327); eğer şeddeli “lam” ve “be” ikişer sayılırsa Arabî tarihle bin üç yüz elli dokuz (1359) edip o azgın taifenin saldırgan zamanını göstererek tam tevafukla bakar. *Ve yebğûnehâ ivecâ*’in değeri, tenvin “nun” olmak suretiyle bin iki yüz dokuz (1209) ederek, İslam şeriatına kötü niyetle yabancı kanunları adliyeye sokma fikri ve teşebbüsü tarihine tam tamına tevafukla bakar.
Ve bu belirtiler gibi çok imalar ile baştaki ayetin kuvvetle işaret ettiği Risale-i Nur’un muhaliflerine açık bir surette baktığı gibi, mefhum-u muhalifi (zıt anlamı) delaletiyle dahi Risale-i Nur’a tam bakar. Hatta dördüncü ayette Risale-i Nur’un Türkçe olmasını takdir eder ve beşincide, Arapça ve Türkçeyi tam bilmeyen ve mürşitleri ile âlimleri perişan olan doğu vilayetlerinde Risale-i Nur’un imdatlarına koşmasını ve her taifeden daha fazla başlarına gelen hadiseler ve ayette *bi eyyâmillâh* (Allah’ın günleri) tabir edilen acı olayları hatırlarına getirmekle onları uyarmalarını ve irşad etmelerini işari ve remzî bir mana ile emrediyor.
Bu son önemli işareti açıklamama şimdilik izin olmadığından, yalnızca her birinin tek bir remzi gayet kısa beyan edilecek. Şöyle ki:
Dördüncü Ayetin *ve mâ erselnâ mir rasûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum* (Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara [emirleri] açıklasın) cümlesi, cifir değeriyle ve baştaki ayetin işaretleri karinesiyle ve risalet ile nübüvvetin her asırda miras yoluyla temsilcileri, vekilleri bulunması kaidesiyle, remzî bir mana yönünden irşad vazifesini tam yapan Risale-i Nur’u fertleri içine özel bir iltifatla dâhil edip, Kur’an dili olan Arapça olmayarak Türkçe olmasını takdir ediyor.
Evet, bunun değeri *rasûlin*’deki tenvin “nun” sayılmak ve şeddeli “lam” bir sayılırsa bin üç yüz otuz sekiz (1338); şeddeli “lam” iki sayılırsa ve şeddeli “ye” bir sayılırsa bin üç yüz elli sekiz (1358); her ikisi birer sayılsa bin üç yüz yirmi sekiz (1328); şeddeliler iki sayılırsa tenvin sayılmazsa bin üç yüz on sekiz (1318); hem tenvin hem şeddeliler sayılırsa bin üç yüz altmış sekiz (1368) ederek, Risale-i Nur’un beş devresine ve beş vaziyetine remzen ve imaen bakar.
Beşinci Ayette: *En ahrîc kavmeke minez zulumâti ilen nûri ve zekkirhum bi eyyâmillâh* (Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat)
*İlen nûri ve zekkirhum bi eyyâmillâh* cümlesinde cifir değeri, şeddeliler birer sayılmak suretiyle bin üç yüz elli bir (1351) ederek, Risale-i Nur’un şimdilik açıklamama iznim olmayan önemli vazifesinin ve bu Kur’anî emirleri yerine getirmesinin tarihine tam tamına cifir tevafuku ve manevi uygunluk karinesiyle ve kıssadan hisse almak kavramsal bağlantı remziyle Risale-i Nur’a imaen bakar.
Daha yazılacak çok gaybî işaretler var fakat izin verilmedi, şimdilik kaldı.
*
[1] Haşiye: Bu övgü dolu beyanlar Said’e ait değildir. Aksine, Kur’an’ın bir talebesini, bir hizmetkârını Said (Radıyallahu Anh) diliyle ve haliyle tarif eder. Tâ ki hizmetine güvenilsin.
[2] Haşiye: Yani mertebesine işaret için iki fark var. Risale-i Nur vahiy değil, ilham ve istihraçtır.
[3] Haşiye: Telif tarihine göredir. (Yayıncı)
[4] Haşiye: Yani Risaletü’n-Nur’un mertebesinin ikinci ve üçüncüde olduğuna işarettir. Vahiy değil ve olamaz. Aksine ilham ve istihraçtır.
[5] Haşiye: Cihan saltanatından daha kıymetli bir Kur’an müjdesi, semavi bir müjde bu sayfada vardır.
Lügatçeli Metin
Birinci Şuâ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ (Bismillahirrahmanirrahim – Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.)
وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ (Ve bihî nesteîn – Ve yalnız O’ndan yardım dileriz.)
İki acib (şaşırtıcı, tuhaf) suale karşı def’aten (birdenbire, aniden) hatıra gelen (akla gelen) garib (şaşırtıcı) cevaptır.
Birinci Sual: Denildi ki: “Fatiha ve Yâsin ve hatm-i Kur’anî (Kur’an hatmi) gibi okunan virdler (düzenli okunan dualar/zikirler), kudsî (kutsal) şeyler, bazen hadsiz (sınırsız) ölmüş ve sağ insanlara bağışlanıyor (hediye ediliyor). Halbuki böyle cüz’î (küçük, bir kısım) bir tek hediye, ân-ı vâhidde (bir anda) hadsiz zatlara yetişmek ve her birisine aynı hediye düşmek, tavr-ı aklın (aklın kabul edebileceği sınırların) haricindedir (dışındadır).”
Elcevap (Cevap olarak): Fâtır-ı Hakîm (her şeyi hikmetle ve eşsiz bir güzellikle yaratan Allah) nasıl ki unsur-u havayı (hava unsurunu) kelimelerin berk (şimşek) gibi intişarlarına (yayılmalarına) ve tekessürlerine (çoğalmalarına) bir mezraa (tarla, ekili alan) ve bir vasıta yapmış ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) umum (bütün) yerlerde ve umum (bütün) insanlara aynı anda yetiştirmek gibi öyle de okunan bir Fatiha dahi mesela umum (bütün) ehl-i iman (iman eden) emvatına (ölmüşlerine) aynı anda yetiştirmek için hadsiz (sınırsız) kudret ve nihayetsiz (sonsuz) hikmetiyle manevî âlemde, manevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtrî (yaratılıştan gelen) telsiz telefonlarda istihdam ediyor (kullanıyor, çalıştırıyor), çalıştırıyor.
Hem nasıl ki bir lamba yansa mukabilindeki (karşısındaki) binler âyineye (aynalara), her birine tam bir lamba girer. Aynen öyle de bir Yâsin-i Şerif okunsa milyonlar ruhlara hediye edilse her birine tam bir Yâsin-i Şerif düşer.
İkinci Sual: Şiddetle ve âmirane (emredercesine, buyurgan bir şekilde) denildi ki: “Sen Risale-i Nur’un makbuliyetine (kabul görmesine, beğenilmesine) dair Hazret-i Ali (radıyallahu anh – Allah ondan razı olsun) ve Gavs-ı A’zam (radıyallahu anh – Allah ondan razı olsun) gibi zatların kasidelerinden (şiirlerinden, methiyelerinden) şahitler (tanıklar, deliller) gösteriyorsun. Halbuki asıl söz sahibi Kur’an’dır. Risale-i Nur, Kur’an’ın hakiki (gerçek) bir tefsiri (açıklaması) ve hakikatinin bir tercümanı (gerçeğinin bir yorumlayıcısı/aktarıcısı) ve meselelerinin bürhanıdır (meselelerinin kesin delilidir). Kur’an ise sair (diğer) kelâmlar (sözler) gibi kışırlı (kabuklu), kemikli (gereksiz ayrıntıları olan) ve şuuru hususi (bilinci özel) ve cüz’î (sınırlı) değildir. Belki Kur’an, umum (bütün) işaratıyla (işaretleriyle) ve eczasıyla (parçalarıyla) ayn-ı şuurdur (bilincin ta kendisidir), kışırsızdır (kabuksuz, özlüdür); fuzulî (gereksiz, fazladan), lüzumsuz maddeleri yoktur. Âlem-i gaybın tercümanıdır (gayb âleminin yorumlayıcısıdır). Sözler hakkında söz onundur, görelim o ne diyor?”
Elcevap (Cevap olarak): Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’an’ın bâhir (açık, parlak) bir bürhanı (delili) ve kuvvetli bir tefsiri (açıklaması) ve parlak bir lem’a-i i’caz-ı manevîsi (manevi mucize ışıltısı) ve o bahrin (denizin) bir reşhası (damlası) ve o güneşin bir şuâı (ışını) ve o maden-i ilm-i hakikatten (hakikat ilmi madeninden) mülhem (ilham alan) ve feyzinden (bereketinden, manevi akışından) gelen bir tercüme-i maneviyesi (manevi çevirisi/yorumlaması) olduğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini (önemini) beyan etmek (açıklamak), Kur’an’ın şerefine (onuruna) ve hesabına (adına, menfaatine) ve senasına (övgüsüne) geçtiğinden, elbette Risale-i Nur’un meziyetini beyan etmekliği (açıklamasını), hak iktiza eder (gerektirir) ve hakikat ister, Kur’an izin verir. Benim gibi bir tercümanın (çevirmenin) hissesi yalnız şükürdür. Hiçbir cihetle fahre (övünmeye), temeddühe (övünmeye, yücelik taslamaya), gurura (kibre) hakkı yoktur ve olamaz.
Gelecek âyetlerin işaratına (işaretlerine) bu nokta-i nazarla (bakış açısıyla) bakmak gerektir. Yoksa beni hodbinlik (kendini beğenmişlik, bencil) ile ittiham (suçlama) edenlere hakkımı helâl etmem (helal etmem).
Bu çok ehemmiyetli (önemli) suale karşı iki üç saat zarfında (süresinde) birden Kur’an’ın âyât-ı meşhuresinden (meşhur ayetlerinden), Sözler adedince (Sözler’in sayısı kadar) otuz üç âyetin hem manasıyla hem cifir (ebced hesabı) ile Risale-i Nur’a işaretleri uzaktan uzağa (belli belirsiz) icmalen (özetle, kısaca) görüldü. Ayrı ayrı tarzlarda otuz üç âyet müttefikan (ittifakla, hep birlikte) Risale-i Nur’u remizleriyle (sembolleriyle, işaretleriyle) gösterdiği hayal meyal (belli belirsiz) görüldü.
İhtar (Hatırlatma): En evvel (ilk olarak) yirmi dördüncü âyetin başında zikredilen (anılan) ihtara (uyarıya) dikkat etmek lâzımdır (gereklidir). O ihtarın yeri başta idi. Fakat orada hatıra geldi (akla geldi), oraya girdi.
İkinci bir ihtar (hatırlatma): Tevafukla (uygunlukla, örtüşmeyle) işaretler eğer münasebat-ı maneviyeye (manevi ilişkilere) istinad etmezse (dayanmazsa) ehemmiyeti azdır. Eğer münasebet-i maneviyesi kuvvetli ise bu, onun bir ferdi (bireyi, örneği), bir mâsadakı (uygulama alanı, örneği) hükmünde olsa ve müstesna (istisnai) bir liyakati (yeterliliği) bulunsa o vakit (o zaman) tevafuk ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan (sözden) bunun iradesine (muradına, kastedilmesine) bir emare (belirti) olur. Ve ondan o ferdin (bireyin) hususi bir surette (özel bir şekilde) dâhil olduğuna ya remiz (sembol, gizli işaret) ya işaret (belirti, delil) ya delâlet (açıkça gösterme, anlam taşıma) hükmünde onu gösterir.
İşte gelecek âyât-ı Kur’aniyenin (Kur’an ayetlerinin) Risale-i Nur’a işaretleri ve tevafukları ekseriyet (çoğunluk) ile kuvvetli bir münasebet-i maneviyeye istinad ederler. Evet, bu gelecek âyât-ı meşhure (meşhur ayetler) müttefikan (ittifakla) on üçüncü asrın âhirine (sonuna) ve on dördüncü asrın evveline (başına) cifirce (ebced hesabına göre) bakıyorlar ve Kur’an ve iman hesabına bir hakikate işaret ediyorlar. Ve medar-ı teselli (teselli kaynağı) bir “Nur”dan haber veriyorlar. Ve o zamanın dalalet (sapıklık) fitnesinden gelen şübehatı (şüpheleri) izale edecek (giderecek), Kur’anî bir bürhanı (delili) müjde veriyorlar.
Ve o işaretlere ve remizlere (sembollere) tam mazhar (nail olan, şereflenen) ve o vazifeleri bihakkın (hakkıyla) görecek, Risale-i Nur gibi bir tefsir-i Kur’anî (Kur’an tefsiri) olacak. Halbuki Risale-i Nur bu mezkûr (adı geçen) noktada ileri olduğu, onu okuyanlarca şüphesiz olmasıyla delâlet eder ki (gösterir ki, delildir ki) o âyetler bilhassa (özellikle) Risale-i Nur’a bakıp ona işaret ediyorlar.
Birincisi
Sure-i Nur’dan Âyetü’n-Nur’dur
Risale-i Nur Külliyatından
Birinci Şuâ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ
İki acib suale karşı def’aten hatıra gelen garib cevaptır.
Birinci Sual: Denildi ki: “Fatiha ve Yâsin ve hatm-i Kur’anî gibi okunan virdler, kudsî şeyler, bazen hadsiz ölmüş ve sağ insanlara bağışlanıyor. Halbuki böyle cüz’î bir tek hediye, ân-ı vâhidde hadsiz zatlara yetişmek ve her birisine aynı hediye düşmek, tavr-ı aklın haricindedir.”
Elcevap: Fâtır-ı Hakîm nasıl ki unsur-u havayı kelimelerin berk gibi intişarlarına ve tekessürlerine bir mezraa ve bir vasıta yapmış ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedî (asm) umum yerlerde ve umum insanlara aynı anda yetiştirmek gibi öyle de okunan bir Fatiha dahi mesela umum ehl-i iman emvatına aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle manevî âlemde, manevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtrî telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor.
Hem nasıl ki bir lamba yansa mukabilindeki binler âyineye, her birine tam bir lamba girer. Aynen öyle de bir Yâsin-i Şerif okunsa milyonlar ruhlara hediye edilse her birine tam bir Yâsin-i Şerif düşer.
İkinci Sual: Şiddetle ve âmirane denildi ki: “Sen Risale-i Nur’un makbuliyetine dair Hazret-i Ali (ra) ve Gavs-ı A’zam (ra) gibi zatların kasidelerinden şahitler gösteriyorsun. Halbuki asıl söz sahibi Kur’an’dır. Risale-i Nur, Kur’an’ın hakiki bir tefsiri ve hakikatinin bir tercümanı ve meselelerinin bürhanıdır. Kur’an ise sair kelâmlar gibi kışırlı, kemikli ve şuuru hususi ve cüz’î değildir. Belki Kur’an, umum işaratıyla ve eczasıyla ayn-ı şuurdur, kışırsızdır; fuzulî, lüzumsuz maddeleri yoktur. Âlem-i gaybın tercümanıdır. Sözler hakkında söz onundur, görelim o ne diyor?”
Elcevap: Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’an’ın bâhir bir bürhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem’a-i i’caz-ı manevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâı ve o maden-i ilm-i hakikatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i maneviyesi olduğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmek, Kur’an’ın şerefine ve hesabına ve senasına geçtiğinden, elbette Risale-i Nur’un meziyetini beyan etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur’an izin verir. Benim gibi bir tercümanın hissesi yalnız şükürdür. Hiçbir cihetle fahre, temeddühe, gurura hakkı yoktur ve olamaz.
Gelecek âyetlerin işaratına bu nokta-i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni hodbinlik ile ittiham edenlere hakkımı helâl etmem.
Bu çok ehemmiyetli suale karşı iki üç saat zarfında birden Kur’an’ın âyât-ı meşhuresinden, Sözler adedince otuz üç âyetin hem manasıyla hem cifir ile Risale-i Nur’a işaretleri uzaktan uzağa icmalen görüldü. Ayrı ayrı tarzlarda otuz üç âyet müttefikan Risale-i Nur’u remizleriyle gösterdiği hayal meyal görüldü.
İhtar: En evvel yirmi dördüncü âyetin başında zikredilen ihtara dikkat etmek lâzımdır. O ihtarın yeri başta idi. Fakat orada hatıra geldi, oraya girdi.
İkinci bir ihtar: Tevafukla işaretler eğer münasebat-ı maneviyeye istinad etmezse ehemmiyeti azdır. Eğer münasebet-i maneviyesi kuvvetli ise bu, onun bir ferdi, bir mâsadakı hükmünde olsa ve müstesna bir liyakati bulunsa o vakit tevafuk ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan bunun iradesine bir emare olur. Ve ondan o ferdin hususi bir surette dâhil olduğuna ya remiz ya işaret ya delâlet hükmünde onu gösterir.
İşte gelecek âyât-ı Kur’aniyenin Risale-i Nur’a işaretleri ve tevafukları ekseriyet ile kuvvetli bir münasebet-i maneviyeye istinad ederler. Evet, bu gelecek âyât-ı meşhure müttefikan on üçüncü asrın âhirine ve on dördüncü asrın evveline cifirce bakıyorlar ve Kur’an ve iman hesabına bir hakikate işaret ediyorlar. Ve medar-ı teselli bir “Nur”dan haber veriyorlar. Ve o zamanın dalalet fitnesinden gelen şübehatı izale edecek, Kur’anî bir bürhanı müjde veriyorlar.
Ve o işaretlere ve remizlere tam mazhar ve o vazifeleri bihakkın görecek, Risale-i Nur gibi bir tefsir-i Kur’anî olacak. Halbuki Risale-i Nur bu mezkûr noktada ileri olduğu, onu okuyanlarca şüphesiz olmasıyla delâlet eder ki o âyetler bilhassa Risale-i Nur’a bakıp ona işaret ediyorlar.
Birincisi
Sure-i Nur’dan Âyetü’n-Nur’dur ki Risale-i Nur’un Resaili’n-Nur ve Risalei’n-Nur ve Risaletü’n-Nur namlarıyla sebeb-i tesmiyesinin on altı sebebinden bir sebep olduğundan, birinci olarak onu beyan etmek gerektir. Bu Âyetü’n-Nur:
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓىءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلٖيمٌ
Şu Âyet-i Nuriye’nin manaca çok tabakatı ve vücuh-u kesîresi vardır. Ve o tabakalardan ve vecihlerden işarî ve remzî bir vechi manaca ve cifirce nurlu bir tefsiri olan Risalei’n-Nur ve Risaletü’n-Nur’a dört beş cümlesiyle on cihetten bakıyor. Ve o tabakalardan ve o vecihlerden bir tabaka ve bir perde dahi mu’cizane elektrikten haber veriyor.
Risale-i Nur’a Bakan Birinci Cümlesi: مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ dur. Yani nur-u İlahînin veya nur-u Kur’anînin veya nur-u Muhammedînin (asm) misali, şuمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ dur. Makam-ı cifrîsi dokuz yüz doksan sekiz (998) olarak aynen Risaletü’n-Nur –şeddeli nun iki nun sayılmak cihetiyle– tam tamına tevafukla ona işaret eder.
İkinci Cümlesi: اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ dur. Yirmi Sekizinci Lem’a’da tafsilen beyan edildiği gibi İmam-ı Ali (ra) Kaside-i Celcelutiye’sinde sarahat derecesinde Risalei’n-Nur’a bakarak ve ona işaret ederek demiş: اَقِدْ كَوْكَبٖى بِالْاِسْمِ نُورًا Ben tahmin ediyorum ki İmam-ı Ali’nin (ra) bu işareti, bu cümle-i Nuriyenin remzinden mülhemdir. Bu cümle-i âyetin makamı, beş yüz kırk altı (546) edip Risale-i Nur’un adedi olan beş yüz kırk sekize (548) gayet cüz’î ve sırlı iki fark ile tevafuk noktasından işaret ettiği gibi remzî bir manasıyla tam bakıyor.
Üçüncü Cümlesi: مِنْ شَجَرَةٍ dir. Eğer مِنْ شَجَرَةٍ deki ة vakıflarda gibi ه sayılsa beş yüz doksan sekiz (598) ederek tam tamına Resaili’n-Nur ve Risalei’n-Nur adedi olan beş yüz doksan sekize tevafukla beraber مِنْ فُرْقَانٍ حَكٖيمٍ in adedine yine sırlı bir tek farkla tevafuk-u remzî ile hem Resaili’n-Nur’u efradına dâhil eder hem yine Risalei’n-Nur’un şecere-i mübareği Furkan-ı Hakîm olduğunu gösterir. Eğer مِنْ شَجَرَةٍ deki ة , ت kalsa o vakit makam-ı cifrîsi dokuz yüz doksan üç (993) eder, tevafuka zarar vermeyen cüz’î ve sırlı beş farkla Risaletü’n-Nur adedi olan dokuz yüz doksan sekize (998) tevafukla manasının dahi muvafakatına binaen ona işaret eder.
Dördüncü Cümlesi: نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهٖ dir ki dokuz yüz doksan dokuz (999) ederek sırlı bir tek farkla Risaletü’n-Nur adedi olan dokuz yüz doksan sekize (998) tevafukla manasının kuvvetli münasebetine binaen işaret derecesinde remzeder.
Beşinci Cümlesi: مَنْ يَشَٓاءُ cümlesi gayet cüz’î bir farkla Risaletü’n-Nur müellifinin ismiyle meşhur bir lakabına tevafukla manası baktığı gibi bakıyor. Eğer يَشَٓاءُ daki mukadder zamir izhar edilirse مَنْ يَشَٓائُهُ olur. Tam tamına tevafuk eder.
Bu âyet nasıl ki Risalei’n-Nur’a ismiyle bakıyor, öyle de tarih-i telifine ve tekemmülüne tam tamına tevafukla remzen bakıyor: كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ cümlesi كَمِشْكٰوةٍ deki tenvin vakıf yeri olmadığından nun sayılmak ve فٖى زُجَاجَةٍ vakıf yeri olduğundan ة , ه olmak cihetiyle bin üç yüz kırk dokuz (1349) ederek, Resaili’n-Nur’un en nurani cüzlerinin telifi hengâmı ve tekemmül zamanı olan bin üç yüz kırk dokuz tarihine tam tamına tevafukla işaret eder.
Hem اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ cümlesi bin üç yüz kırk beş (1345) ederek Resaili’n-Nur’un intişarı ve iştiharı ve parlaması tarihine tam tamına tevafuk eder. Çünkü şeddeli ر iki ر , şeddeli ن iki ن , şeddeli ز aslı itibarıyla bir ل bir ز ve birinci زُجَاجَة vakıf cihetiyle ه ; ikinci, vakıf olmadığından ت sayılır. Eğer şeddeli ز iki ز sayılsa o vakit bin üç yüz yirmi iki (1322) eder ki yine Risalei’n-Nur müellifi, mukaddimat-ı Nuriyeye başladığı aynı tarihe tam tamına tevafuk eder.
Hem مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ cümlesi; ta-i evvel ت , ikinci ت ise vakıf yeri olduğundan ه olmak ve شَجَرَةٍ deki tenvin ن sayılmak cihetiyle bin üç yüz on bir (1311) eder ki o tarihte Resaili’n-Nur müellifi Risaletü’n-Nur’un mübarek şecere-i kudsiyesi olan Kur’an’ın basamakları olan ulûm-u Arabiyeyi tedrise başladığı aynı tarihe tam tamına tevafuk ederek remzen bakar. İşte bu kadar manidar ve müteaddid tevafukat-ı Kur’aniyenin ittifakı yalnız bir emare, bir işaret değil belki kuvvetli bir delâlettir. Belki elektrik ile beraber Resaili’n-Nur’a münasebet-i maneviyesiyle bir tasrihtir.
Bu âyetin münasebet-i maneviyesinin letafetlerinden bir letafeti şudur ki: İhbar-ı gayb nevinden mu’cizane hem elektriğe hem Risalei’n-Nur’a işaret ettiği gibi ikisinin zuhurlarına ve zaman-ı zuhurlarından sonraki tekemmül zamanlarına ve hilaf-ı âdet vaziyetlerini çok güzel gösteriyor.
Mesela زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَ لَا غَرْبِيَّةٍ cümlesi der: “Nasıl ki elektriğin kıymettar metaı, ne şarktan ne de garptan celbedilmiş bir mal değildir. Belki yukarıda, cevv-i havada rahmet hazinesinden, semavat tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerden aramaya lüzum yoktur.” der.
Öyle de manevî bir elektrik olan Resaili’n-Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur’an’ın şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.
Hem mesela يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓىءُ وَ لَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ cümlesi, mana-yı remziyle diyor ki: On üçüncü ve on dördüncü asırda semavî lambalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır yani bin iki yüz seksen (1280) tarihine yakındır.
İşte bu cümle ile nasıl ki elektriğin hilaf-ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyan eder. Aynen öyle de manevî bir elektrik olan Resaili’n-Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmaya ve başka üstadlardan taallüm edilmeye ve müderrisînin ağzından iktibas olmaya muhtaç olmadan herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik bir âlim olabilir.
Hem işaret eder ki Resaili’n-Nur müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.
Evet, bu cümlenin bu mu’cizane üç işaratı elektrik ve Resaili’n-Nur hakkında hak olduğu gibi müellif hakkında dahi ayn-ı hakikattir. Tarihçe-i hayatını okuyanlar ve hemşehrileri bilirler ki “İzhar” kitabından sonraki medrese usûlünce on beş sene ders almakla okunan kitapları, Resaili’n-Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.
Hem nasıl ki bu cümlenin manevî münasebet cihetinde kuvvetli ve letafetli işareti var, öyle de cifrî ve ebcedî tevafukuyla hem elektriğin zaman-ı zuhurunun kurbiyetini hem Resaili’n-Nur’un meydana çıkması hem de müellifinin veladetini remzen haber veriyor. Bir lem’a-i i’caz daha gösterir. Şöyle ki:
يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓىءُ nun makamı, bin iki yüz yetmiş dokuz (1279) olup وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ kısmı ise iki tenvin iki “nun” sayılmak cihetiyle bin iki yüz seksen dört (1284) ederek hem elektriğin taammümünün kurbiyetini hem Resaili’n-Nur’un yakınlığını hem on dört sene sonra müellifinin veladetini يَكَادُ kelime-i kudsiyesiyle manen işaret ettiği gibi cifir ile de tam tamına aynı tarihe tevafukla işaret eder.
Malûmdur ki zayıf ve ince ipler içtima ettikçe kuvvetleşir, kopmaz bir halat olur. Bu sırra binaen, bu âyetin bu işaretleri birbirine kuvvet verir, teyid eder. Tevafuk tam olmazsa da tam hükmünde olur ve işareti, delâlet derecesine çıkar.
Tenbih: Ben bu âyet-i nuriyenin işaretlerini elektrik ve Resaili’n-Nur’un hatırı için beyan etmedim. Belki bu âyetin i’caz-ı manevîsinin bir şubesinden bir lem’asını göstermek istedim.
Elhasıl: Bu âyet-i kudsiye sarîh manasıyla nur-u İlahî ve nur-u Kur’anî ve nur-u Muhammedîyi (asm) ders verdiği gibi mana-yı işarîsiyle de her asra baktığı gibi on üçüncü asrın âhirine ve on dördüncü asrın evveline dahi bakar ve dikkatle baktırır. Ve bu iki asrın âhir ve evvellerinde en ziyade nazara çarpan ve en ziyade münasebet-i maneviyesi bulunan ve bu âyetin umum cümlelerinin muvafakatlarını ve mutabakatlarını en ziyade kazanan elektrik ile Resaili’n-Nur olduğundan doğrudan doğruya mana-yı remziyle bakar diye bana kanaat-i kat’iye verdiğinden çekinmeyerek kanaatimi yazdım. Hata etmiş isem Erhamü’r-Râhimîn’den rahmetiyle affetmesini niyaz ediyorum.
Resaili’n-Nur’un bu âyetin iltifatına liyakatini anlamak isteyen zatlar, hangi risaleye dikkatle baksalar anlarlar. Hiç olmazsa Eskişehir Hapishanesinin bir meyvesi olan Otuzuncu Lem’a namındaki altı esma-i İlahiyeye dair Altı Nükte Risalesi’ne, hiç olmazsa o Lem’a’dan ism-i Hay ve Kayyum’a dair Beşinci ve Altıncı Nüktelere dikkatle baksa elbette tasdik eder.
Resaili’n-Nur’a İşaret Eden İkinci Âyet
فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyet-i meşhuresidir ki شَيَّبَتْنٖى سُورَةُ هُودٍ hadîsinin vürûduna sebep olmuş. اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَnin işareti Sekizinci Lem’a’da tafsilen beyan edildiği gibi Sure-i Hud’da فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعٖيدٌ ilâ âhirihî âyetinin iki kuvvetli işaret veren sahifesinin mukabilindeki gayet meşhur bir âyetidir.
Makam-ı cifrîsi bin üç yüz üç (1303) ederek hem Sure-i Şûra’nın ikinci sahifesinde وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ ise bin üç yüz dokuz (1309) ederek o tarihte umum muhatapları içinde birisine hususan Kur’an hesabına iltifat edip istikametle emreder ki birinci tarih ise Resaili’n-Nur müellifinin Risale-i Nur’u netice veren ulûmun tahsiline başladığı tarihtir.
Ve ikinci âyetin tarihi ise o müellifin hârika bir surette pek az bir zamanda ilimce tekemmül etmesi, tahsilden tedrise başladığı ve üç ayda ve bir kış içinde on beş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyade okuduğu ve o zamanın o muhitte en meşhur ulemasının yanında o üç ayın mahsulü on beş senesinin mahsulü kadar netice verdiği çok mükerrer imtihanlarla (Hâşiye[1]) ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her suale karşı cevab-ı savab vermekle ispat ettiği aynı tarihe, tam tamına tevafukla remzen Risale-i Nur’un istikametine bir işarettir.
Üçüncü Âyet-i Meşhure
وَالَّذٖينَ جَاهَدُوا فٖينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا âyeti kuvvetli münasebet-i maneviyesiyle beraber cifirce bin üç yüz kırk dört (1344) eder ki o tarihte Risale-i Nur’un şakirdleri gibi bu âyetin manasına daha ziyade mazhar olanlar zahiren görülmüyor. Demek bu âyet, manasının müteaddid tabakalarından işarî bir tabakadan ve remzî bir perdeden Kur’an’ın parlak bir tefsiri olan Risale-i Nur’a bakıyor ve en evvel nâzil olan Sure-i Alak’ta اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى âyeti gibi manasıyla ve makam-ı cifriyle ifade ediyor ki bin üç yüz kırk dörtte nev-i insan içinde firavunane emsalsiz bir tuğyan, bir inkâr çıkacak. وَالَّذٖينَ جَاهَدُوا فٖينَا âyeti ise o tuğyana karşı mücahede edenleri sena ediyor.
Evet, Harb-i Umumî neticelerinden hem âlem-i insaniyet hem âlem-i İslâmiyet çok zarar gördüler. Nev-i insanın hususan Avrupa’nın mağrur ve cebbarları, bilhassa birisi, kuvvet ve gınaya ve paraya istinad ederek firavunane bir tuğyana girdiklerinden o hususi insanlar nev-i beşeri mes’ul ediyor diye insan ism-i umumîsiyle tabir edilmiş.
Eğer لَنَهْدِيَنَّهُمْ deki şeddeli “nun” bir “nun” sayılsa bin iki yüz doksan dört (1294) eder ki Risaletü’n-Nur müellifinin besmele-i hayatıdır ve tarih-i veladetinin birinci senesidir.
Eğer şeddeli “lâm” iki “lâm” ve “nun” bir sayılsa o vakit bin üç yüz yirmi dörtte (1324) hürriyetin ilanı hengâmında mücahede-i maneviye ile tezahür eden Risalei’n-Nur müellifinin görünmesi tarihidir.
Dördüncü Âyet-i Meşhure
وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانٖى âyetidir. Şu cümle Kur’an-ı Azîmüşşan’ı ve Fatiha Suresi’ni müsenna senasıyla ifade ettiği gibi Kur’an’ın müsenna vasfına lâyık bir bürhanı ve altı erkân-ı imaniye ile beraber hakikat-i İslâmiyet olan yedi esası, Kur’an’ın seb’a-i meşhuresini parlak bir surette ispat eden ve سَبْعَ الْمَثَانٖى nuruna mazhar bir âyinesi olan Risalei’n-Nur’a cifirce dahi işaret eder. Çünkü اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانٖى makam-ı ebcedîsi bin üç yüz otuz beş (1335) adediyle Risalei’n-Nur’un Fatihası olan İşaratü’l-İ’caz tefsirinin Fatiha Suresi’yle El-Bakara Suresi’nin başına ait kısmı basmakla intişar tarihi olan bin üç yüz otuz beş veya altıya tevafukla remzî bir perdeden ona baktığına bir emaredir.
Beşinci Âyet
اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشٖى بِهٖ فِى النَّاسِ dir. Bu âyetin remzi latîftir. Çünkü hem kuvvetli münasebet-i maneviye ile hem cifirle efrad-ı kesîresi içinde hususi bir surette Risalei’n-Nur ve müellifine bakıyor. Şöyle ki:
مَيْتًا kelimesi tenvin “nun” sayılmak cihetiyle beş yüz (500) ederek “Saidü’n-Nursî” adedi olan beş yüze tevafukla işaret ediyor ki “Saidü’n-Nursî dahi meyyit hükmünde idi. Risaletü’n-Nur ile ihya edildi, onunla hayat buldu.”
Evet اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا deki iki tenvin “nun”durlar. Bin üç yüz otuz dört (1334) eder ki o aynı zamanda (Arabî tarihle) Said umumî harpte maddî ve dehşetli bir mevtten dahi hârika bir tarzda kurtulması ve felsefe ve gafletten gelen manevî ve şiddetli bir ölümden necat bulması ve Kur’an’ın âb-ı hayatıyla taze bir hayata girmesi tarihidir. Bu tevafuk-u manevî ve muvafakat-ı cifriye delâlet derecesinde bir işarettir.
Hem فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشٖى بِهٖ فِى النَّاسِ de tenvin “nun” ve şeddeli “nun” iki “nun” ve بِهٖ de telaffuz edilen ى sayılmak cihetiyle bin iki yüz doksan dört (1294) eder ki veladetinin ve hayatının birinci senesidir. Demek, bu cümle ile hayat-ı maddiyesine, evvelki cümle ile de hayat-ı maneviyesine işaret eder.
Elhasıl: Bu âyet müteaddid ve çok tabakalarından bir işarî tabakadan hem Risaletü’n-Nur’a hem müellifine hem bu on dördüncü asrın iptidasına hem iptidasındaki Risaletü’n-Nur’un mebdeine, remzen belki işareten belki delâleten bakar.
اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا Âyetinin Tetimmesi
اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشٖى بِهٖ فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا
âyetinin kuvvetli işaretini hem teyid hem letafetlendiren üç münasebet birden ramazanda kalbime geldi. Kat’î bir kanaat verdi ki مَيْتًا kelimesine tam münasip Said’dir. Bu âyet Risale-i Nur tercümanı olan Said’i “meyyit” unvanıyla göstermesinin bir hikmeti budur ki:
Mevtin muammasını ve tılsımını Risale-i Nur ile o açmış, o dehşetli yüzün altında ehl-i imana çok ünsiyetli, sürurlu, nurlu bir hakikat keşfedip ispat etmiş. Ve mevt-âlûd hayat-ı fâniyede boğulan ehl-i ilhada karşı, bâkiyane hayat-âlûd muvakkat bir mevt-i zahirî ile galibane mukabele eder. كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ sırrına mazhar olan ehl-i ilhad, gayr-ı meşru müştehiyatının ibahesiyle süslendirmesine mukabil Risale-i Nur, mevti o aldatıcı, fâni hayata karşı çıkarıp lezzet ve ziynetini zîr ü zeber eder. Ve der ve ispat eder ki: “Mevt ehl-i dalalet için idam-ı ebedîdir ve o dehşetli darağacından kurtaran ve mevti mübarek bir terhis tezkeresine çeviren yalnız Kur’an ve imandır.”
İşte bunun içindir ki bu hakikat-i muazzama-i mevtiye Risale-i Nur’da gayet mühim ve geniş bir mevki almış; hattâ ekser hücumunda mevti elinde tutup ehl-i dalaletin başına vurur, aklını başına getirmeye çalışır.
İkincisi: Ehl-i tarîkatın ve bilhassa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiri olan rabıta-i mevt Eski Said’i Yeni Said’e (ra) çevirmiş ve daima hareket-i fikriyede Yeni Said’e yoldaş olmuş. Başta İhtiyarlar Risalesi olarak, risalelerde o rabıta keşfiyatı göstere göstere tâ ehl-i iman hakkında mevtin nurani ve hayattar ve güzel hakikatini görüp gösterdi.
Üçüncüsü: Bu âyet cifir ve ebced hesabıyla her tarafta Said’e hücum eden üç çeşit mevtin temas zamanını ve tarihini aynen gösterip tevafuk eder. Demek, âyetteki “meyyit” kelimesinin efradından medar-ı nazar bir ferdi ve cifirce onun ismi “meyyit” adedine tam tevafukla hususi işarete mazhar bir mâsadak “Saidü’n-Nursî”dir.
(Sabri’nin sadakatinin bir kerametidir.)
Ben namazdan sonra bu tetimmeyi yazarken Sıddık Süleyman’ın halefi Emin, Sabri’nin اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetine dair parçayı aldığını ve ramazanın feyzinden onun izahı gibi nurlar istediğini gördüm. Ne yazdığımı Emin’e gösterdim, hayretle dedi: “Bu hem Sabri’nin hem Risale-i Nur’un bir kerametidir.”
Bu âyetteki esrarlı muvazene-i Kur’aniyeyi düşünürken Sure-i Hud’daki فَاَمَّا الَّذٖينَ شَقُوا fıkrasına karşı وَاَمَّا الَّذٖينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِ deki muvazene hatıra geldi ve bildirdi ki: Nasıl ki bu ikinci âyet ve birinci fıkra Risale-i Nur’un mesleğine, şakirdlerine tam tamına manen ve cifirce bakıyor. Öyle de فَاَمَّا الَّذٖينَ شَقُوا فَفِى النَّارِ لَهُمْ فٖيهَا زَفٖيرٌ وَ شَهٖيقٌ âyeti dahi Risale-i Nur’un muarızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyanlarının mebdeine ve faaliyet devresine ve müntehasına cifir ile tevafuk ile işaret eder. Şöyle ki:
يُرٖيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ gibi âyetlerin bahsinde Birinci Şuâ’da yedi sekiz âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri bin üç yüz on altı ve yedi (1316-1317) tarihi ki Kur’an’a karşı olan sû-i kasdın mebdeidir. فَاَمَّا الَّذٖينَ شَقُوا cifirce aynı tarihi gösteriyor. Eğer şeddeli “mim” iki “mim” sayılsa bin üç yüz elli yedi (1357), eğer şeddeli “lâm” iki “lâm” sayılsa bin üç yüz kırk yedi (1347) ki bu asrın tâğiyane faaliyet tarihidir. Her iki şeddeli ikişer sayılsa bin üç yüz seksen yedi (1387) ki لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ dehşetli bir cereyanın müntehası tarihi olmak ihtimali var.
فَفِى النَّارِ لَهُمْ فٖيهَا زَفٖيرٌ وَ شَهٖيقٌ ise bin üç yüz altmış bir (1361), eğer فَفِى النَّارِ deki okunmayan ى sayılmazsa bin üç yüz elli bir (1351) tarihini, eğer şeddeli “nun” asıl itibarıyla bir “lâm” bir “nun” sayılsa yine bin üç yüz otuz bir (1331) tarihini ve Harb-i Umumî âfetinin feryad u fîzar içindeki yangınını göstererek cehennem ateşinde zefir ve şehîk eden ehl-i şakavetin azabını haber verip ehl-i imanı fitnelere düşüren şakîlerin hem dünyada hem âhirette cezalarına işaret eder.
Aynen öyle de bu asra da zahiren bakan, esrarlı olan Sure-i وَ السَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ den şu âyetin اِنَّ الَّذٖينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرٖيقِ ifadesi gibi hem İstanbul’un iki harîk-ı kebiri hem Harb-i Umumî’nin dehşetli yangınını cehennem azabı gibi o fitnenin bir cezasıdır diye işaret eder.
Elhasıl: Bu âyet her asra baktığı gibi bu asra daha ziyade nazar-ı dikkati celbetmek için cifirce bu asrın üç dört devresinin tarihlerine ve hâdiselerine işaret ve manasının suretiyle ve tarz-ı ifadesiyle iki cereyanın keyfiyetlerine ve vaziyetlerine îma eder.
Sabri’nin mektubu yolda iken ve gelmeden evvel o mektubun manevî tesiri ile bu âyeti ve اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetiyle beraber düşünürken hatırıma geldi. Risale-i Nur bu derece kuvvetli işaret-i Kur’aniyeye ve şakirdleri bu kadar kıymetli beşaret-i Furkaniyeye ve aktabların iltifatına mazhariyetin sırrı ve hikmeti, musibetin azameti ve dehşetidir ki hiçbir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdir ve tahsin almış.
Demek, ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüğünden değil belki musibetin fevkalâde dehşetine ve tahribatına karşı mücahedesi cüz’î ve az olduğu halde gayet büyük öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki bu âyette işaret ve beşaret-i Kur’aniyede ifade eder ki Risale-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan imanlarını kurtarıyorlar ve imanla kabre giriyorlar ve cennete gidecekler diye müjde veriyorlar. Evet, bazı vakit olur ki bir nefer gördüğü hizmet için bir müşirin fevkine çıkar, binler derece kıymet alır.
İhtar: Geçmiş ve gelecek âyetlerin işaretleri yalnız tevafukla değil belki her bir âyetin mana-yı küllîsindeki cüz’iyat-ı kesîresinden bir cüz’î ferdi Risale-i Nur olduğuna îmaen, münasebet-i maneviyeye göre cifrî ve ebcedî bir tevafukla o münasebeti teyiden ve ona binaen hususi ona bakar demektir.
Altıncı Âyet
Sure-i Hadîd’de وَ يَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهٖ yani “Karanlıklar içinde size bir nur ihsan edeceğim ki o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz.” Lillahi’l-hamd Risale-i Nur bu kudsî ve küllî manasının parlak bir ferdi olduğu gibi نُورًا daki tenvin “nun” sayılmak cihetiyle bin üç yüz on sekiz (1318) adediyle Resaili’n-Nur müellifi tedristen, telif vazifesine ve mücahidane seyahate başladığı zamanın beş sene evvelki zamanına ve çok âyetlerin işaret ettikleri bin üç yüz on altı (1316) tarihindeki mühim bir inkılab-ı fikrîden iki sene sonraki zamana tevafuk eder ki o zaman istihzarat-ı Nuriyeye başladığı aynı tarihtir.
İşte şu nurlu âyet hem manaca hem cifirce tevafuku ise umum vücuhu ayn-ı şuur olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’da elbette ittifakî ve tesadüfî olamaz.
Yedinci Âyet
وَ يُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهٖ şu âyet-i meşhurenin küllî manasının bu zamanda zahir bir mâsadakı Risaletü’n-Nur olduğu gibi lafzullahtaki şeddeli “lâm” bir “lâm” ve بِكَلِمَاتِهٖ deki melfuz “ya” sayılmak şartıyla dokuz yüz doksan sekiz (998) adediyle Risaletü’n-Nur’un dokuz yüz doksan sekiz adedine tam tamına tevafukla, münasebet-i maneviyeye binaen remzen ona bakar. Ve bu remzi latîfleştiren ve kuvvet veren münasebetlerin birisi şudur ki:
Risaletü’n-Nur’un eczaları Sözler namıyla iştihar etmişler. Sözler ise Arapça “kelimat”tır. Ve o kelimat ile Kur’an’ın hakaikini o derece mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat olduğunu ispat etmiş ki bu zamanın dinsiz feylesoflarını tam susturuyor.
Sekizinci Âyet
قُلْ اِنَّنٖى هَدٰينٖى رَبّٖٓى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ dir. Şu âyet-i meşhure küllî manasının bu asırda muvafık ve münasip bir ferdi Risaletü’n-Nur olduğu gibi cifirle صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ kelimesi صِرَاطٍ deki tenvin “nun” sayılmak cihetiyle Risaletü’n-Nur adedi olan dokuz yüz doksan sekize (998) yine iki sırlı (Hâşiye[2]) fark ile baktığı gibi هَدٰينٖى رَبّٖٓى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ cümlesinin makam-ı ebcedîsi ile bin üç yüz on altı (1316) ederek Risale-i Nur müellifinin tedrisiyle istihzarat-ı Nuriyede bulunduğu en hararetli tarihi olan bin üç yüz on altı adedine tam tamına tevafuk eder.
Dokuzuncu Âyet
Hem “El-Bakara” suresinde hem “Lokman” suresinde فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى cümlesidir. Yani “Allah’a iman eden hiç kopmayacak bir zincir-i nuraniye yapışır, temessük eder.” Risale-i Nur ise iman-ı billahın Kur’anî bürhanlarından bu zamanda en nuranisi ve en kuvvetlisi olduğu tahakkuk ettiğinden bu بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى külliyetinde hususi dâhil olduğuna teyiden makam-ı cifrîsi bin üç yüz kırk yedi (1347) ederek Risaletü’n-Nur intişarının fevkalâde parlaması tarihine tam tamına tevafukla bakar. Ve bu on dördüncü asırda Kur’an’ın i’caz-ı manevîsinden neş’et eden bir urvetü’l-vüska ve zulümattan nura çıkaracak bir vesile-i nuraniye Risalei’n-Nur olduğunu remzen bildirir.
Onuncu Âyet
يُؤْتِى الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُ
On Birinci Âyet
وَ يُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَ الْحِكْمَةَ وَ يُزَكّٖيهِمْ
On İkinci Âyet
وَ يُزَكّٖيكُمْ وَ يُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَ الْحِكْمَةَ
âyetleridir. Meal-i icmalîleri der ki: “Kur’an hikmet-i kudsiyeyi size bildiriyor. Sizi manevî kirlerden temizlendiriyor.” Bu üç âyetin küllî ve umumî manalarında Risale-i Nur kasdî bir surette dâhil olduğuna iki kuvvetli emare var:
Birisi şudur ki: Risale-i Nur’un müstesna bir hâssası, ism-i Hakem ve Hakîm’in mazharı olup bütün safahatında, mebahisinde nizam ve intizam-ı kâinatın âyinesinde ism-i Hakem ve Hakîm’in cilveleri olan hikmet-i kudsiyeyi ve hikemiyat-ı Kur’aniyeyi ders veriyor. Mevzuu ve neticesi, hikmet-i Kur’aniyedir.
İkinci Emare: Birinci âyet bin üç yüz yirmi iki (1322) ederek makam-ı ebcedî ile Risalei’n-Nur müellifinin doğrudan doğruya ulûm-u âliyeden (اٰلِيَه ) başını kaldırıp hikmet-i Kur’aniyeye müteveccih olarak hâdimü’l-Kur’an vaziyetini aldığı tarihtir ki bir sene sonra İstanbul’a gitmiş manevî mücahedesine başlamış.
İkinci âyet ise: Makam-ı cifrîsi bin üç yüz iki (1302) ederek Risale-i Nur müellifinin Kur’an dersini aldığı tarihe tam tamına tevafuk ile remzen Kur’an’ın bâhir bir bürhanı olan Resaili’n-Nur’a bakar.
Üçüncü âyet ise: Bin üç yüz otuz sekiz (1338) olduğundan hikmet-i Kur’aniyeyi Avrupa hükemasına karşı parlak bir surette gösterebilen ve gösteren Risalei’n-Nur müellifi “Dârülhikmeti’l-İslâmiye”de hikmet-i Kur’aniyeyi müdafaa etmekle, hattâ İngiliz’in Başpapazı sual ettiği ve altı yüz kelime ile cevap istediği altı sualine altı kelime ile cevap vermekle beraber inzivaya girip bütün gayretiyle Kur’an’ın ilhamatından Risale-i Nur’un meselelerini iktibasa başladığı aynı tarihe tam tamına tevafukla remzen bakar.
On Üçüncü Âyet
Sure-i Âl-i İmran’da وَمَا يَعْلَمُ تَاْوٖيلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ
On Dördüncü Âyet
Sure-i Nisa’da لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ
Bu iki âyet bu asra da hususi bakarlar.
Birincisinin meali gösteriyor ki: Ehl-i dalalet müteşabihat-ı Kur’aniyeyi yanlış tevilat ile tahrifine ve şüpheleri çoğaltmasına çalıştığı bir zamanda, ilimde rüsuhu bulunan bir taife o müteşabihat-ı Kur’aniyenin hakiki tevillerini beyan edip ve iman ederek o şübehatı izale eder. Bu küllî mananın her asırda mâsadakları ve cüz’iyatları var.
Harb-i Umumî vasıtasıyla, bin seneden beri Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa itirazları ve evhamları âlem-i İslâm içinde yol bulup yayıldılar. O şübehatın bir kısmı fennî şeklini giydi, ortaya çıktı. Bu şübehatı ve itirazları bu zamanda def’eden başta Risalei’n-Nur ve şakirdleri göründüğünden, bu âyet bu asra da baktığından Risalei’n-Nur ve şakirdlerine remzen bakmakla beraber ulema-i müteahhirînin mezhebine göre اِلَّا اللّٰهُ da vakfedilmez. O halde makam-ı cifrîsi aynen اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى nın makamı gibi bin üç yüz kırk dört (1344) ederek Resaili’n-Nur ve şakirdlerinin meydan-ı mücahede-i maneviyeye atılmaları tarihine tam tamına tevafukla onları da bu âyetin harîm-i kudsîsinin içine alıyor.
Hem haşrin en kuvvetli ve parlak bir bürhanı olan Onuncu Söz’ün etrafa yayılması tarihine ve Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu beyan eden Yirmi Beşinci Söz’ün iştiharı hengâmına hem اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى adedine tam tamına tevafukla bakar.
Eğer mezheb-i selef gibi اِلَّا اللّٰهُ da vakfolsa o halde اَلرَّاسِخُونَ deki şeddeli ر iki ر sayılsa bin üç yüz altmış (1360) küsur ederek Risaletü’n-Nur şakirdlerinin bundan on beş yirmi sene sonraki râsihane ve muhakkikane olan ilimlerine ve imanlarına remzen baktığı gibi şeddeli ر asıl itibarıyla bir “lâm” bir ر sayılsa bin iki yüz on iki (1212) ederek bundan bir buçuk asır evvel Mevlana Hâlid Zülcenaheyn’in Hindistan’dan getirdiği parlak bir ilm-i hakikat rüsuhuyla o zamanda meydan alan tevilat-ı fâsideyi ve şübehatı dağıtarak yüz senede elli milyondan ziyade insanları daire-i irşadına aldığı ve tenvir ettiği zamanın tarihine tam tamına tevafukla bakar.
İkinci âyet olan اَلرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ şeddeli ر aslına nazaran bir “lâm” bir ر sayılmak cihetiyle makam-ı ebcedîsi bin üç yüz kırk dört (1344) etmekle her asra baktığı gibi bu asra da hususi remzen bakar. Ve ilm-i hakikatte râsihane çalışan ve kuvvetli iman eden bir taifeye işaret eder. Ve çok âyetlerin ehemmiyetle gösterdikleri bu bin üç yüz kırk dörtte Risaletü’n-Nur ve şakirdlerinden daha ziyade bu vazifeyi müşkül şerait içinde sebatkârane yapan zahirde görülmüyor. Demek, bu âyet onları dahi daire-i harîmine hususi dâhil ediyor.
On Beşinci Âyet
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبٖينًا
Şu âyet bu zamana dahi hitap eder. Çünkü tamam –مُبٖينًا hariç kalsa– bin üç yüz altmış (1360) küsur eder. Eğer قَدْ جَٓاءَكُمْ den sonraki olsa بُرْهَانٌ ve نُورًا kelimelerindeki tenvinler “nun” sayılsa bin üç yüz on (1310) eder. Demek bu asra da hitap eder.
Hem قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ cümlesi yalnız dört farkla فرقان adedine tevafukla sarîhan baktığı gibi o kudsî bürhan-ı İlahînin bu zamanda parlak ve kuvvetli bir bürhanı olan Resaili’n-Nur’a dahi ikinci cümlesi olan اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبٖينًا adedi, iki tenvin vakıfta iki “elif” sayılmak cihetiyle beş yüz doksan sekiz (598) ederek aynen tam tamına Resaili’n-Nur’a ve Risalei’n-Nur adedine tevafuk ile o semavî bürhan-ı kudsînin yerde bir bürhanı Resaili’n-Nur olduğunu remzen haber veriyor.
İhtar: Sözler’in üç ismi olan Risalei’n-Nur veya Resaili’n-Nur veya Risaleti’n-Nur’daki şeddeli “nun” iki “nun” sayılmak, cifirce ağlebî bir kaidedir. Şeddeli harf bazen bir, bazen iki sayılabilir.
On Altıncı Âyet
لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا هُدًى وَ شِفَٓاءٌ dür. Şu şifalı âyet çok zamandır benim dertlerimin şifası ve ilacı olduğu gibi eczahane-i kübra-yı İlahiye olan Kur’an-ı Hakîm’in tiryakî ilaçlarından, Risalei’n-Nur eczalarının kavanozlarından alarak belki bin manevî dertlerime bin kudsî şifayı buldum ve Resaili’n-Nur şakirdleri dahi buldular. Ve fenden ve felsefenin bataklığından çıkan ve tedavisi çok müşkül olan ve zındıka hastalığına müptela olanlardan çokları onunla şifalarını buldular.
İşte her derde şifa olan Kur’an’ın ilaçlarının bu zamanda bir kısım kavanozları hükmünde bulunan Resaili’n-Nur dahi bu şifadar âyetin bir medar-ı nazarı olduğuna kuvvetli bir emare şudur ki:
Bu âyetin makam-ı cifrîsi olan bin üç yüz kırk altı (1346) adedi Resaili’n-Nur’un bin üç yüz kırk altıda şifadarane etrafa intişarının tarihine ve Mu’cizat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm namında olan risale-i hârikanın zaman-ı telifine tam tamına tevafukudur. Şu tevafuk hem münasebet-i maneviyeyi teyid ve onunla teeyyüd eder hem remizden işaret derecesine çıkarıyor.
On Yedinci Âyet
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ deki قُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ nün makam-ı cifrîsi şeddeli “lâm”lar birer “lâm” ve şeddeli “kâf” bir “kâf” sayılmak cihetiyle bin üç yüz yirmi dokuz (1329) ederek, Harb-i Umumî’nin başlangıcı zamanında Resaili’n-Nur’un başlangıcı olan İşaratü’l-İ’caz tefsirinin tarih-i telifine tam tamına tevafukla beraber, şeddeli “kâf” iki “kâf” sayılmak cihetiyle bin üç yüz kırk dokuz (1349) ederek Harb-i Umumî’nin verdiği sarsıntılar zamanında Resaili’n-Nur’un حَسْبِىَ اللّٰهُ diyerek ehl-i dünyadan hiçbir yerde himaye görmeden belki tehacüme hedef olmakla beraber çekinmeyerek yalnız başlarıyla müşkülat içinde envar-ı Kur’aniyeyi neşrettikleri aynı tarihe tam tamına tevafuku ise her cihetiyle ayn-ı şuur olan âyâtta elbette tesadüfî olamaz. Belki bu gibi âyetler, en müşkül zaman olan bu asra dahi hususi bakarlar ve o âyâtı kendilerine rehber ittihaz eden bir kısım şakirdlerine hususi iltifat edip iltifatlarıyla teşci ederler.
Bu âyet, sâbık âyetler gibi münasebet-i maneviyesi gerçi zahiren görünmüyor fakat bir cihetle Resaili’n-Nur ile bir nevi münasebeti vardır. Şöyle ki: On üç senedir (Hâşiye[3]) bu âyet Risaletü’n-Nur müellifinin ve sonra has şakirdlerinin mağribden sonra bir vird-i hususileridir. Hem bu âyetin manasına bu zamanda tam mazhar ve herkes onlardan çekinmesinden fütur getirmeyerek حَسْبِىَ اللّٰهُ deyip mütevekkilane müşkülat-ı azîme içinde envar-ı imaniyeyi ve esrar-ı Kur’aniyeyi neşreden, ehl-i imanı meyusiyetten kurtaran başta Risaletü’n-Nur ve şakirdleridir.
On Sekizinci Âyet
اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ dir. Bu âyet mealiyle hizbullahın zahirî mağlubiyetinden gelen meyusiyeti izale için kudsî bir teselli verir ve hizbullah olan hizb-i Kur’anînin hakikatte ve âkıbette galebesini haber verir. Ve bu asırda hizb-i Kur’anînin hadsiz efradından Resaili’n-Nur şakirdleri tezahür ettiklerinden bu âyetin küllî manasında hususi dâhil olmalarına bir emare olarak makam-ı cifrîsi olan bin üç yüz elli (1350) adedi ile Resaili’n-Nur şakirdlerinin zahirî mağlubiyetleri ve bir sene sonra mahpusiyetleri içinde manevî galebeleri ve metanetleri ve haklarında yapılan müthiş imha planını akîm bırakan ihlasları ve kuvve-i maneviyeleri tezahür etmesinin Rumî tarihi olan bin üç yüz elli ve elli bir ve elli iki (1350-1351-1352) adedine tam tamına tevafuku elbette şefkatkârane, teselliyettarane bir remz-i Kur’anîdir.
On Dokuzuncu Âyet
وَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعٰى بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَ بِاَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَ اغْفِرْلَنَا
Şu âyetin umum manasındaki tabakalarından bir tabaka-i işariyesi bu asra dahi bakıyor. Çünkü يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا hem manaca kuvvetli münasebeti var hem cifirce bin üç yüz yirmi altı (1326) ederek o tarihteki hürriyet inkılabından neş’et eden fırtınaların hengâmında her şeyi sarsan o fırtınaların ve harplerin zulümatından kurtulmak için nur arayan mü’minler içinde, Resaili’n-Nur şakirdleri az bir zaman sonra tezahür ettiklerinden bu âyetin efrad-ı kesîresinden bu asırda bir mâsadakı onlar olduğuna bir emaredir. وَاغْفِرْلَنَا cümlesi bin üç yüz altmışa (1360) bakıyor. Demek, bundan beş altı sene sonra istiğfar devresidir. Resaili’n-Nur şakirdleri o zamanda istiğfar dersini vereceğini remzen bir îmadır.
Yirminci Âyet
وَ نُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَ رَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖينَ
Şu âyet-i azîme sarîhan asr-ı saadette nüzul-ü Kur’an’a baktığı gibi sair asırlara dahi mana-yı işarîsiyle bakar. Ve Kur’an’ın semasından ilhamî bir surette gelen şifadar nurlara işaret eder. İşte doğrudan doğruya tabib-i kulûb olan Kur’an-ı Hakîm’in feyzinden ve ziyasından iktibas olunan Risaletü’n-Nur, benim çok tecrübelerimle umum manevî dertlerime şifa olduğu gibi Resaili’n-Nur şakirdleri dahi tecrübeleriyle beni tasdik ediyorlar. Demek Resaili’n-Nur, bu âyetin bir mana-yı işarîsinde dâhildir.
Ve bu duhûlüne bir emare olarak مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَ رَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖينَ nin makam-ı cifrîsi bin üç yüz otuz dokuz (1339) ederek aynı tarihte Kur’an’dan ilham olunan Resaili’n-Nur bu asrın manevî ve müthiş hastalıklarına şifa olmakla meydana çıkmaya başlamasından bu âyet, ona hususi remzettiğine bana kanaat veriyor. Ben kendi kanaatimi yazdım, kanaate itiraz edilmez.
Yirmi Birinci Âyet veya Âyetler
قُلْ اِنَّنٖى هَدٰينٖى رَبّٖٓى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ ۞ وَ هَدٰيهُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ
Sekiz dokuz âyetlerde “sırat-ı müstakim”e nazarı çeviriyorlar. Ve bu doğru, istikametli yolu bulmak için daima Kur’an’ın nurundan her asırda o asrın zulmetlerini dağıtacak ve istikamet yolunu tenvir edecek Kur’an’dan gelen nurlar olmakla ve bu dehşetli ve fırtınalı asırda o doğru yolu şaşırtmayacak bir surette gösteren başta şimdilik Risaletü’n-Nur tezahür ettiğinden hem bu “sırat-ı müstakim” kelimesinin makam-ı cifrîsi –tenvin “nun” sayılmak cihetiyle– bin (1000) eder. Medde olmazsa dokuz yüz doksan dokuz (999) ederek yalnız bir veya iki farkla (Hâşiye[4]) Risaletü’n-Nur adedi olan dokuz yüz doksan sekize (998) tevafukla, sekiz dokuz âyetlerde “sırat-ı müstakim” kelimeleri bu mezkûr iki âyet gibi Risaletü’n-Nur’u “sırat-ı müstakim”in efradına hususi idhal edip remzen ona baktırır ve istikametine işaret eder. Eğer صِرَاطٍ deki tenvin sayılmazsa اَلنُّورِ deki şeddeli “nun” bir “nun” sayılır, yine tevafuk eder.
Hem nasıl ki bu âyet Risalei’n-Nur’a ismiyle bakıyor, öyle de onun istihzarat zamanına da bakar. Çünkü هَدٰينٖى رَبّٖٓى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ in makam-ı cifrîsi bin üç yüz on altı (1316) ederek Risaletü’n-Nur müellifinin ihtiyarsız olarak istihzarat-ı Nuriyede bulunduğu ve umum malûmatını Kur’an’ın fehmine basamaklar yaptığı en hararetli tarihi olan bin üç yüz on altı adedine tam tamına tevafuku elbette evvelki işaratı teyid ve onunla teeyyüd ederek Risaletü’n-Nur’u daire-i harîmine remzen belki işareten dâhil ediyor.
Cây-ı dikkat ve ehemmiyetli bir tevafuktur ki Risaletü’n-Nur müellifi bin üç yüz on altı (1316) sıralarında mühim bir inkılab-ı fikrî geçirdi. Şöyle ki:
O tarihe kadar ulûm-u mütenevviayı, yalnız ilimle tenevvür için merak ederdi, okurdu, okuturdu. Fakat birden o tarihte merhum vali Tahir Paşa vasıtasıyla Avrupa’nın Kur’an’a karşı müthiş bir sû-i kasdları var olduğunu bildi. Hattâ bir gazetede İngiliz’in bir müstemlekat nâzırı demiş:
“Bu Kur’an, İslâm elinde varken biz onlara hakiki hâkim olamayız. Bunun sukutuna çalışmalıyız.” dediğini işitti, gayrete geldi. Birden makam-ı cifrîsi bin üç yüz on altı (1316) olan فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ fermanını manen dinleyerek bir inkılab-ı fikrî ile merakını değiştirdi. Bütün bildiği ulûm-u mütenevviayı Kur’an’ın fehmine ve hakikatlerinin ispatına basamaklar yaparak hedefini ve gaye-i ilmiyesini ve netice-i hayatını, yalnız Kur’an bildi. Ve Kur’an’ın i’caz-ı manevîsi, ona rehber ve mürşid ve üstad oldu. Fakat maatteessüf o gençlik zamanında çok aldatıcı arızalar yüzünden bilfiil o vazifenin başına geçmedi. Bir zaman sonra Harb-i Umumî’nin tarraka ve gürültüsü ile uyandı. O sabit fikir canlandı, bi’l-kuvveden bilfiile çıkmaya başladı.
İşte hem ona hem Risaletü’n-Nur’a çok alâkası bulunan bu bin üç yüz on altı (1316) tarihine çok âyetler müttefikan bakarlar. Mesela, nasıl ki هَدٰينٖى رَبّٖٓى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ âyeti tam tamına tevafukla işaret eder. Aynen öyle de bir âyet-i meşhure olan اِنَّ رَبّٖى عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ makam-ı cifrîsi şeddeli “nun” bir “nun” sayılsa ve tenvin sayılmazsa bin üç yüz on altı ederek aynen tam tamına o tarihe işaret eder.
Hem nasıl ki yedi sekiz surelerde gelen âyetler ve o âyetlerde gelen “sırat-ı müstakim” cümleleri Risaletü’n-Nur ismine tevafukla beraber, bu mezkûr iki âyet gibi bir kısmı Risaletü’n-Nur telifinin tarihini de gösterir. Aynen öyle de yedi adet surelerin başlarında yedi defa تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ cümle-i kudsiyesi makam-ı cifrîsi olan bin üç yüz on altı veya yedi (1316-1317) ederek aynen tam tamına o bin üç yüz on altı tarihine tevafukla işaret ettiği gibi طٰسٓ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ âyeti dahi aynen bin üç yüz on altı ederek o bin üç yüz on altı tarihine tevafukla işaret eder. Güya nasıl ki asr-ı saadette Kur’an’daki iman hakikatlerine alâmetler, deliller ve o Kitab-ı Mübin’in davalarına bürhanları ve hüccetleri gözlere de göstermek manasında tekrar ile تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ ۞ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ ۞ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ fermanlarıyla Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan ilanat yapıyor. Öyle de bu dehşetli asırda dahi bir mana-yı işarîsiyle o âyât-ı Furkaniyenin bürhanları ve hakkaniyetinin alâmetleri ve hakikatlerinin hüccetleri ve hak kelâmullah olduğuna delilleri olan Resaili’n-Nur’a mana-yı işarîsiyle alâmet ve bürhan ve emare ve delil manasıyla âyâtın âyetleri diye tekrar ile تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ ferman ederek nazar-ı dikkati Kur’an hesabına bu asra ve bu asırdaki Resaili’n-Nur’a çeviriyor itikad ediyorum.
Evet, her bir cihet ile ayn-ı şuur olan âyât-ı Kur’aniyenin böyle yirmi vecihle ve yirmi parmakla aynı şeye müttefikan işaretleri tasrih derecesinde bana kanaat veriyor. Benim kanaatime iştirak etmeyen bu ittifaka ne diyecek ve ne diyebilir? Hangi kuvvet bu ittifakı bozar?
Resaili’n-Nur bu asra gelen işarat-ı Kur’aniyeye hususi bir medar-ı nazar olduğuna kimin şüphesi varsa Kur’an’ın kırk vecihle mu’cizesini ispat eden Mu’cizat-ı Kur’aniye namındaki Yirmi Beşinci Söz ve Yirminci Söz’ün ikinci makamına ve haşre dair Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Sözlere baksın, şüphesi izale olmazsa gelsin parmağını gözüme soksun.
Yirmi İkinci Âyet ve Âyetler
Hem Yunus hem Yusuf hem Ra’d hem Hicr hem Şuara hem Kasas hem Lokman Surelerinin başlarında bulunan تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ ilan-ı kudsîsidir. Yirmi Birinci âyetin hâtimesinde bunun münasebet-i maneviyesi bir derece beyan edilmiş. Cifrîsi ise bu âyette üç ت bin iki yüz eder ve iki ك iki ل yüz eder, yekûnü bin üç yüz. Bir ى bir ب dört veya beş ا mecmuu bin üç yüz on altı veya on yedi (1316-1317) ederek Resaili’n-Nur müellifi bir inkılab-ı fikrî ile ulûm-u mütenevviayı Kur’an’ın hakaikine çıkmak için basamaklar yaptığı bir tarihe tam tamına tevafuku münasebet-i maneviyesinin kuvvetine istinaden deriz:
O tevafuk remzeder ki: Bu asırda Resaili’n-Nur denilen otuz üç adet Söz ve otuz üç adet Mektup ve otuz bir adet Lem’alar, bu zamanda, Kitab-ı Mübin’deki âyetlerin âyetleridir. Yani hakaikinin alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaik-i imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir. Ve تِلْكَ kelime-i kudsiyesinin işaret-i hissiyesiyle gözlere dahi görünecek derecede zahir olduğunu ifade eden böyle işarete lâyık delilleridir diye remzen Resaili’n-Nur’u bir işarî manasının küllî dairesine hususi ve medar-ı nazar bir ferdi olarak dâhil ediyor.
Elhasıl: Nasıl ki bu âyette bulunan işarî mana yedi surede yedi işaret hükmünde olup delâlet belki sarahat derecesine çıkıyor. Aynen öyle de صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ deki remiz dahi yedi sekiz surelerde bulunmakla yedi sekiz remiz hükmünde olarak o remzi işaret belki delâlet belki sarahat derecesine çıkarıyor.
İhtar: Külfetsiz olmak üzere birden hatıra gelen işarat kaydedildi. Tekellüfe girmemek için işaretli otuz üç âyetin çok işaratı kaydedilmedi.
Yirmi Üçüncü Âyet
عَسٰى رَبُّنَٓا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا Şu âyet her asra baktığı gibi bu asra da bakıyor ve bu asırda kâbuslu bir rüya gibi musibetlere düşen ve Rabb-i Rahîm’inden onu hayra tebdil etmesini rica edenler içinde Resaili’n-Nur şakirdlerine hususi remzettiğine bir emaresi şudur ki:
Bu âyetin makam-ı cifrîsi olan bin üç yüz kırk beşte (1345) ehemmiyetli risaleler telif ile beraber, fevkalâde hâdiseler vukua gelmeye hazırlandılar. Ve o Resaili’n-Nur’un merkez-i intişarı olan Barla karyesinde ziyade sıkıntı müellifine verildi. Ve hususan küçük mescidine ilişildiği zaman Resaili’n-Nur şakirdleri kuvvetli bir rica ile dergâh-ı İlahiyeye iltica edip “Yâ Rab! Bu müthiş rüyayı hayra tebdil eyle!” deyip yalvardılar. Herkesin meyusiyetlerine mukabil pek kuvvetli bir ümit ve rica ile Müslümanların kuvve-i maneviyelerini takviye ettiler.
Bu âyetin birden külfetsiz hatıra geleni bu kadardır. Yoksa esrarı çoktur. Tekellüf olmasın diye kısa kestim.
Yirmi Dördüncü Âyet ve Âyetler
Hem Sure-i Zümer hem Sure-i Câsiye hem Sure-i Ahkaf’ın başlarında bulunan تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ âyât-ı azîmeleridir. Şu âyetler dahi yirmi ikincideki âyetler gibi Risaletü’n-Nur’un ismine ve zatına hem telif ve intişarına bir mana-yı remziyle bakıyorlar.
İzahtan evvel mühim bir ihtar
(Lüzumlu dört beş nokta beyan edilecek.)
Birinci Nokta: Hadîste vârid olduğu gibi “Her bir âyetin mana mertebelerinde bir zahiri, bir bâtını, bir haddi, bir muttala’ı vardır. Bu dört tabakadan her birisinin (hadîsçe “şücûn ve gusûn” tabir edilen) füruatı, işaratı, dal ve budakları vardır.” mealindeki hadîsin hükmüyle, Kur’an hakkında nâzil olan bu âyet-i kudsiye, fer’î bir tabakadan ve bir mana-yı işarîsiyle de Kur’an ile münasebeti çok kuvvetli bir tefsirine bakmak, şe’nine bir nakîse değil. Belki o lisanü’l-gaybdaki i’caz-ı manevîsinin muktezasıdır.
İkinci Nokta: Bir tabakanın mana-yı işarîsinin külliyetindeki efradının bu asırda tezahür eden ve münasebeti pek kuvvetli bir ferdi Risaletü’n-Nur olduğunu, onu okuyan herkes tasdik eder. Evet ben, Risaletü’n-Nur’un has şakirdlerini işhad ederek derim:
Risaletü’n-Nur sair telifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur’an’dan başka me’hazi yok, Kur’an’dan başka üstadı yok, Kur’an’dan başka mercii yoktur. Telif olduğu vakit hiçbir kitap müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’an’ın feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur’anîden ve âyâtının nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.
Üçüncü Nokta: Resaili’n-Nur baştan başa ism-i Hakîm ve Rahîm’in mazharı olduğundan bu üç âyetin âhirleri ism-i Hakîm ile ve gelecek yirmi beşinci dahi Rahman ve Rahîm ile bağlamaları münasebet-i maneviyeyi cidden kuvvetlendiriyor. İşte bu kuvvetli münasebet-i maneviyeye binaen deriz ki:
تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ cümlesinin sarîh bir manası asr-ı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübin’in nüzulü olduğu gibi mana-yı işarîsiyle de her asırda o Kitab-ı Mübin’in mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i maneviyesinden feyiz ve ilham tarîkıyla onun gizli hakikatleri ve hakikatlerinin bürhanları iniyor, nüzul ediyor diyerek şu asırda bir şakirdini ve bir lem’asını cenah-ı himayetine ve daire-i harîmine bir hususi iltifat ile alıyor.
Dördüncü Nokta: İşte bu risalede mezkûr otuz üç âyet-i meşhurenin bi’l-ittifak tekellüfsüz, manaca ve cifirce Resaili’n-Nur’un başına parmak basmaları ve başta Âyeti’n-Nur on parmakla ona işaret etmesi; eskiden beri ulema ortasında ve edibler mabeyninde meşhur bir düstur ve hakikatli bir medar-ı istihracat ve hattâ hususi tarihlerde ve mezar taşlarında ediblerin istimal ettikleri maruf bir kanun-u ilmî iledir. Eğer o kanuna tasannu karışmazsa işaret-i gaybiye olabilir. Eğer sun’î ve kasdî yapılsa yalnız bir letafet, bir zarafet, bir cezalet olur.
Evet, edibler hususi ve şahsî tarihlerde onun taklidini yapmakla kelâmlarını güzelleştirdikleri hem cifir ilminin en esaslı bir kaidesi ve mühim bir anahtarı olan makam-ı ebcedî ile işaret ise her cihetle ayn-ı şuur ve nefs-i ilim ve mahz-ı irade ve tesadüfî halleri olmayan ve lüzumsuz maddeleri bulunmayan Kur’an’ın bu kadar âyât-ı meşhuresi icma ile ve ittifakla Risalei’n-Nur’a işaret ve tevafukları sarahat derecesinde onun makbuliyetine bir şehadettir ve hak olduğuna bir imzadır ve şakirdlerine bir beşarettir.
Beşinci Nokta: Bu hesab-ı ebcedî, makbul ve umumî bir düstur-u ilmî ve bir kanun-u edebî olduğuna deliller pek çoktur. Burada yalnız dört beş tanesini numune için beyan edeceğiz:
Birincisi: Bir zaman Benî-İsrail âlimlerinden bir kısmı huzur-u Peygamberîde surelerin başlarındaki الٓمٓ ۞ كٓهٰيٰعٓصٓ gibi mukattaat-ı hurufiyeyi işittikleri vakit, hesab-ı cifrî ile dediler: “Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır.” Onlara mukabil dedi: “Az değil.” Sair surelerin başlarındaki mukattaatı okudu ve ferman etti: “Daha var.” Onlar sustular.
İkincisi: Hazret-i Ali radıyallahu anhın en meşhur Kaside-i Celcelutiye’si, baştan nihayete kadar bir nevi hesab-ı ebcedî ve cifir ile telif edilmiş ve öyle de matbaalarda basılmış.
Üçüncüsü: Cafer-i Sadık radıyallahu anh ve Muhyiddin-i Arabî (ra) gibi esrar-ı gaybiye ile uğraşan zatlar ve esrar-ı huruf ilmine çalışanlar, bu hesab-ı ebcedîyi gaybî bir düstur ve bir anahtar kabul etmişler.
Dördüncüsü: Yüksek edibler bu hesabı, edebî bir kanun-u letafet kabul edip eski zamandan beri onu istimal etmişler. Hattâ letafetin hatırı için, iradî ve sun’î ve taklidî olmamak lâzım gelirken sun’î ve kasdî bir surette o gaybî anahtarların taklidini yapıyorlar.
Beşincisi: Ulûm-u riyaziye ulemasının münasebet-i adediye içinde en latîf düsturları ve avamca hârika görünen kanunları, bu hesab-ı tevafukînin cinsindendirler. Hattâ fıtrat-ı eşyada Fâtır-ı Hakîm bu tevafuk-u hesabîyi bir düstur-u nizam ve bir kanun-u vahdet ve insicam ve bir medar-ı tenasüp ve ittifak ve bir namus-u hüsün ve ittisak yapmış.
Mesela, nasıl ki iki elin ve iki ayağın parmakları, âsabları, kemikleri hattâ hüceyratları, mesamatları hesapça birbirine tevafuk ederler. Öyle de bu ağaç, bu baharda ve geçen bahardaki çiçek, yaprak, meyvece tevafuk ettiği gibi bu baharda dahi az bir farkla geçen bahara tevafuk ve istikbal baharları dahi mazi baharlarına ihtiyar ve irade-i İlahiyeyi gösteren sırlı ve az farkla muvafakatları, Sâni’-i Hakîm-i Zülcemal’in vahdetini gösteren kuvvetli bir şahid-i vahdaniyettir.
İşte madem bu tevafuk-u cifrî ve ebcedî, bir kanun-u ilmî ve bir düstur-u riyazî ve bir namus-u fıtrî ve bir usûl-ü edebî ve bir anahtar-ı gaybî oluyor. Elbette menba-ı ulûm ve maden-i esrar ve fıtratın tercüman-ı âyât-ı tekviniyesi ve edebiyatın mu’cize-i kübrası ve lisanü’l-gayb olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, o kanun-u tevafukîyi işaratında istihdam, istimal etmesi i’cazının muktezasıdır.
İhtar bitti, şimdi sadede geliyoruz.
Sure-i Zümer, Câsiye, Ahkaf’ın başlarındaki تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ olan âyetler, sâbık ihtarın ikinci noktasında, münasebet-i maneviyesi beyan edildiğinden burada yalnız cifrî remzini beyan edeceğiz.
Şöyle ki: İki ت sekiz yüz, iki ن yüz, iki م seksen, iki ك kırk, üç ز yirmi bir, üç ى otuz, bir ب bir ح on “lafzullah” altmış yedi, bir ع yetmiş, dört ل dört ا yüz yirmi dört olup yekûnü bin üç yüz kırk iki (1342) ederek bu asrın şu tarihine nazar-ı dikkati celbetmekle beraber, Kur’an’ın tenziliyle çok alâkadar bir Nur’a parmak basıyor.
Ve o tarihten az sonra Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) Risalesi ve Yirminci ve Yirmi Dördüncü Mektuplar gibi Risaletü’n-Nur’un en nurani cüzleri meydan-ı intişara çıkmaları ve Kur’an’ın kırk vecihle i’cazını ispat eden Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi’yle haşre dair Onuncu Söz’ün ikisinin kırk ikide intişarları ve kırk altıda fevkalâde iştiharları aynı tarihte olması bir kuvvetli emaredir ki bu âyet ona hususi bir iltifatı var.
Hem nasıl ki bu âyetler telif ve intişarına işaret ederler, öyle de yalnız تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ kelimesi Risaletü’n-Nur’un ismine –şeddeli “nun” bir “nun” sayılmak cihetiyle– gayet cüz’î bir farkla tevafuk edip remzen bakar, kendine kabul eder. Çünkü تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ kelimesi dokuz yüz elli bir (951) ederek Risaletü’n-Nur’un makamı olan dokuz yüz kırk sekize (948) sırlı üç farkla tevafuk noktasından bakar.
Birden hatıra geldi ki: Bu üç farkın sırrı ise Risaletü’n-Nur’un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil belki ekseriyetle Kur’an’ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat ve istihracat-ı Kur’aniyedir.
Cây-ı dikkattir ki birinci حٰمٓ olan Sure-i Mü’min’de تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْعَلٖيمِ makam-ı cifrîsi, bazı mühim âyetler gibi bin üç yüz yetmişe (1370) bakıyor. Acaba on beş yirmi sene sonra başka bir nur-u Kur’an zuhur mu edecek, yahut Resaili’n-Nur’un bir inkişaf-ı fevkalâde ile bir fütuhatı mı olacak bilmediğimden o kapıyı açamıyorum.
Yirmi Beşinci Âyet
حٰمٓ ۞ تَنْزٖيلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ âyet-i kudsiyesidir. Bu âyetin mana-yı işarîsi, Resaili’n-Nur ile münasebeti çok kuvvetlidir. Bir ciheti şudur ki Risaletü’n-Nur’un ve şakirdlerinin mesleği, dört esas üzerine gidiyor.
Birincisi tefekkürdür, Hakîm ismine bakıyor.
Biri de şefkattir, hadsiz olan fakrını hissetmektir ki Rahman ve Rahîm isimlerine bakıyor.
Hem şu âyet nasıl ki Resaili’n-Nur’un telif ve tekemmül tarihine tevafukla parmak basıyor, öyle de تَنْزٖيلٌ kelimesiyle –vakıf mahalli olmadığından tenvin “nun” sayılmak cihetiyle– makamı beş yüz kırk yedi (547) olarak Sözler’in ikinci ve üçüncü ismi olan Resaili’n-Nur ve Risale-i Nur’un adedi olan beş yüz kırk sekiz veya kırk dokuza (548-549) şeddeli “nun” bir “nun” sayılmak cihetiyle pek cüz’î ve sırlı bir veya iki farkla tevafuk ederek remzen ona bakar, dairesine alır.
Hem حٰمٓ ۞ تَنْزٖيلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ in makam-ı cifrîsi, bir vecihle, yani tenvin “nun” sayılsa ve şeddeli iki “ra”daki lâm-ı aslî hesap edilse حٰمٓ , حَامٖيمْ telaffuzda olduğu gibi olsa bin üç yüz elli dört veya beş (1354-1355) eder. Ve diğer bir vecihte, yani tenvin sayılmazsa bin üç yüz dört (1304) eder. Üçüncü vecihte, yani telaffuzda bulunmayan iki “lâm” hesaba girmezse bin iki yüz doksan dört (1294) eder.
Birinci vecihte, tam tamına Resaili’n-Nur’un telifçe bir derece tekemmülü ve fevkalâde ehemmiyet kesbetmesi ve fırtınalara tutulması ve şakirdleri kudsî bir teselliye muhtaç oldukları Arabî tarihiyle şu bin üç yüz elli beş ve elli dört tarihine, hem otuz bir adet Lem’alardan ibaret olan Otuz Birinci Mektup’un telif zamanına, hem o mektubun Otuz Birinci Lem’a’sının vakt-i zuhuruna ve o Lem’a’dan Birinci Şuâ’nın telifine ve o Şuâ’nın yirmi dokuz makamında otuz üç adet âyâtın Risale-i Nur’a işaretleri istihraç edildiği hengâmına ve yirmi beşinci âyetin Risale-i Nur’a îmaları yazıldığı şu zamana, şu dakikaya, şu hale tam tamına tevafuku ise Kur’an’ın i’caz-ı manevîsine yakışıyor. Gayet latîf ve müjdeli bir tevafuktur.
İkinci vecihte, yani bin üç yüz dört (1304) makamıyla Risale-i Nur’un tercümanı, Risale-i Nur’un basamakları olan mebâdi-i ulûma besmele-keş olduğu ve fütuhat-ı Nuriyede besmelesini çektiği ve fatiha-i hayat-ı ilmiyede “Bismillahirrahmanirrahîm” okuduğu zamanına tam tamına tevafukla parmak basıyor, arkasını sıvatıyor “Haydi git, selâmetle çalış!” remzen diyor.
Üçüncü vecihte, yani bin iki yüz doksan üç veya dört (1293-1294) olan makam-ı cifrîsiyle o tercümanın besmele-i hayat-ı dünyeviyesinin iptidasına tam tamına tevafuk sırrıyla îma eder ki onun hayatı çok dehşetli dağdağaları ve fırtınaları görmek ve çekmekle beraber daima Rahman ve Rahîm isimlerinin mazharı olarak rahmetle muhafaza ve şefkatle terbiye edileceğini remzen mün’imane haber veriyor. Bu suretle Kur’an’ın manevî i’cazından ihbar-ı gaybî nevinin bir şuâını gösteriyor.
Yirmi Altıncı Âyet
Sure-i Hud’da فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعٖيدٌ âyetinin iki satır sonra gelen وَاَمَّا الَّذٖينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِ âyetidir. Şu âyetin şeddeli “mim” ve şeddeli “lâm” ve şeddeli “nun” ikişer sayılmak ve اَلْجَنَّةِ deki ة vakıfta olduğundan ه olmak cihetiyle makam-ı cifrîsi bin üç yüz elli iki (1352) olmakla tam tamına Resaili’n-Nur şakirdlerinin en meyusiyetli ve musibetli zamanları olan bin üç yüz elli iki tarihine tam tamına tevafukla o acınacak hallerinde kudsî ve semavî bir teselli, bir beşarettir. Ve âyetin münasebet-i maneviyesi bir iki risalede, yani Keramat-ı Aleviye’de ve Gavsiye’de beyan edilmiştir. وَاَمَّا الَّذٖينَ سُعِدُوا deki سُعِدُوا kelimesi فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعٖيدٌ deki سَعٖيدٌ kelimesine Kur’an sahifesinde tam muvazi ve mukabil gelmesi, bu tevafuka bir letafet daha katar. Bu âyetin küllî ve çok geniş mana-yı kudsîsinin cüz’iyatından Risale-i Nur şakirdleri gibi teselliye çok muhtaç bir cüz’îsi bu asırda bin üç yüz elli ikide bulunduğuna tam tamına tevafukla işaret ederek başına parmak basıyor.
Eğer فَفِى الْجَنَّةِ kelimesinde vakfedilmezse ve خَالِدٖينَ kelimesiyle rabtedilse o vakit ة , ه olmaz. Fakat daha latîf tesellikâr bir tevafuk olur. Çünkü وَاَمَّا الَّذٖينَ سُعِدُوا kaide-i nahviyece mübtedadır. فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدٖينَ onun haberidir. Bu haber ise makam-ı cifrîsi olan bin üç yüz kırk dokuz (1349) adediyle, bin üç yüz kırk dokuz tarihinden beşaretle remzen haber verir. Ve o tarihte bulunan Kur’an hizmetkârlarından bir taifenin ashab-ı cennet ve ehl-i saadet olduğunu mana-yı işarîsiyle ve tevafuk-u cifrî ile ihbar eder. Ve bu tarihte Risale-i Nur şakirdleri Kur’an hesabına fevkalâde hizmetleri ve tenevvürleri ve çok mühim risalelerin telifleri ve başlarına gelen şimdiki musibetin, düşmanları tarafından ihzaratı tezahür ettiğinden elbette bu tarihe müteveccih ve işarî, tesellikâr bir beşaret-i Kur’aniye en evvel onlara baktığını gösterir.
Evet فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدٖينَ de şeddeli “nun” bir “nun” sayılmak cihetiyle ت dört yüz, خ altı yüz, bin eder. İki ن yüz, bir ى iki ف bir ل iki yüz; diğer ل otuz, ikinci ى on, iki elif iki, bir ج üç, bir د dört, kırk dokuz eder ki yekûnü bin üç yüz kırk dokuz (1349) eder.
Bu müjde-i Kur’aniyenin binden bir vechi bize teması, bin hazineden ziyade kıymettardır. Bu müjdenin bir müjdecisi bir sene evvel görülmüş bir rüya-yı sadıkadır. Şöyle ki: Isparta’da başımıza gelen bu hâdiseden bir ay evvel bir zata rüyada (ona) deniliyor ki:
“Resaili’n-Nur şakirdleri, iman ile kabre girecekler, imansız vefat etmezler.”
Biz o vakit o rüyaya çok sevindik. Demek o müjde, bu müjde-i Kur’aniyenin bir müjdecisi imiş. (Hâşiye[5])
Yirmi Yedinci Âyet
Sure-i Saf’ta يُرٖيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهٖ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ dur. Bu âyetteki نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهٖ cümlesinin makam-ı cifrîsi, bin üç yüz on altı veya yedidir (1316-1317). Ve bu tarih ise sâbıkan yirmi birinci âyetin hâtimesinde zikredilen inkılab-ı fikrî sadedinde; Avrupa’nın bir müstemlekat nâzırı, Kur’an’ın nurunu söndürmesine çalışması tarihine ve Resaili’n-Nur müellifi dahi ona karşı o inkılab-ı fikrî sayesinde o nuru parlatmaya çalışması aynı tarihe hem yedi surede yedi defa تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ aynı tarihe hem طٰسٓ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ dahi aynı tarihe hem هَدٰينٖى رَبّٖٓى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ dahi aynı tarihe hem اِنَّ رَبّٖى عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ dahi şeddeli “nun” bir “nun” sayılmak ve tenvin sayılmamak cihetiyle aynı tarihe hem فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ fermanı dahi aynı tarihe hem نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهٖ dahi aynı tarihe bi’l-ittifak muvafakatları elbette remizden, işaretten, delâletten ziyade bir sarahattir ki Risale-i Nur o Nur-u İlahînin bir lem’ası olacağını ve düşmanları tarafından gelen şübehat zulümatını dağıtacağını mana-yı işarîsiyle müjdeliyor.
Hem bu cifrî ve müteaddid ve manidar tevafuklar ise kuvvetli bir münasebet-i maneviyeye istinad ederler. Evet, Resaili’n-Nur’un yüz yirmi dokuz risaleleri, yüz yirmi dokuz elektrik lambalarının şişeleri misillü Kur’an nur-u a’zamından uzanan tellerin başlarına takılıp o nuru neşrettikleri meydandadır. Risale-i Nur’un yarı ismi iki defa bu cümle-i âyette bulunmasıyla o münasebeti pek letafetlendiriyor.
Yirmi Sekizinci Âyet
Sure-i Tevbe’de يُرٖيدُونَ اَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ âyetindeki نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ cümlesi, kuvvetli ve letafetli münasebet-i maneviyesiyle beraber şeddeli “lâmlar” birer “lâm” ve şeddeli “mim” asıl kelimeden olduğundan iki “mim” sayılmak cihetiyle bin üç yüz yirmi dört (1324) ederek, Avrupa zalimleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmek niyetiyle müthiş bir sû-i kasd planı yaptıkları ve ona karşı Türkiye hamiyet-perverleri, hürriyeti yirmi dörtte ilanıyla o planı akîm bırakmaya çalıştıkları halde, maatteessüf altı yedi sene sonra, Harb-i Umumî neticesinde yine o sû-i kasd niyetiyle Sevr Muahede’sinde Kur’an’ın zararına gayet ağır şeraitle kâfirane fikirlerini yine icra etmek olan planlarını akîm bırakmak için Türk milliyet-perverleri cumhuriyeti ilanla mukabeleye çalıştıkları tarihi olan bin üç yüz yirmi dörde, tâ otuz dörde, tâ elli dörde tam tamına tevafukla, o herc ü merc içinde Kur’an’ın nurunu muhafazaya çalışanlar içinde Resaili’n-Nur müellifi yirmi dörtte (1324) ve Resaili’n-Nur’un mukaddimatı otuz dörtte (1334) ve Resaili’n-Nur’un nurani cüzleri ve fedakâr şakirdleri elli dörtte (1354) mukabeleye çalışmaları göze çarpıyor. Hattâ hakikat-i hali bilmeyen bir kısım ehl-i siyaseti telaşa sevk ettiler ve bu itfa sû-i kasdına karşı tenvir vazifesini tam îfa ettiklerinden bu âyetin mana-yı işarîsi cihetinde bir medar-ı nazarı olduklarına kuvvetli bir emaredir. Şimdi İslâmlar içinde Nur-u Kur’an’a muhalif haletlerin ekserisi, o sû-i kasdların ve Sevr Muahedesi gibi gaddarane muahedelerin vahim neticeleridir.
Eğer şeddeli “mim” dahi şeddeli “lâmlar” gibi bir sayılsa o vakit bin iki yüz seksen dört (1284) eder. O tarihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmeye niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus’un doksan üç (1293) muharebe-i meş’umesiyle âlem-i İslâm’ın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resaili’n-Nur şakirdleri yerinde Mevlana Hâlid’in (ks) şakirdleri o bulut zulümatını dağıttıklarından bu âyet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor.
Şimdi hatıra geldi ki eğer şeddeli “lâmlar” ve “mim” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise Hazret-i Mehdi’nin şakirdleri olabilir. Her ne ise… Bu nurlu âyetin çok nurani nükteleri var. اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الْبَحْرِ sırrıyla kısa kestik.
Yirmi Dokuzuncu Âyet
Sure-i İbrahim’in başında الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ âyetidir. Şu âyetin dört beş cümlesinde dört beş îma var. Mecmuu bir işaret hükmüne geçer.
Birincisi: اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ cümlesi ifade eder ki: “Kitab-ı Mübin vasıtasıyla, on dördüncü asırdaki zulümattan, insanlar biiznillah Kur’an’dan gelen bir nura çıkarlar.” Bu meal ve hususan nur lafzı, Resaili’n-Nur’a mutabık olduğu gibi makam-ı cifrîsi şeddeli “nun” iki “nun” olmak üzere bin üç yüz otuz sekiz veya dokuz (1338-1339) ederek Harb-i Umumî zulümatında telif edilen Resaili’n-Nur’un fatihası olan İşaratü’l-İ’caz tefsiri, o zulmetler içindeki zuhuru tarihine tam tamına tevafuku ve âyetteki Nur kelimesi Risale-i Nur’daki Nur lafzına îma ile bakıyor.
İkincisi: اِلٰى صِرَاطِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ cümlesi evvelki cümledeki Nur’u tarif ederek der: O Nur Cenab-ı Hakk’ın izzet ve mahmudiyetini gösteren yoldur. Bu cümlenin makam-ı ebcedîsi beş yüz kırk sekiz veya elli (548-550) olarak Resaili’n-Nur’un şeddeli “nun” bir “nun” olmak üzere adedi olan beş yüz kırk sekize tam tamına tevafuk eder. Eğer okunmayan iki “elif” sayılsa mertebesine işaret eden iki farkla yine tam tamına tevafuk eder. Bu îmayı teyid eden hem letafetlendiren bir münasebet var. Şöyle ki:
Âlem-i İslâm için en dehşetli asır altıncı asır ile Hülâgu fitnesi ve on üçüncü asrın âhiri ve on dördüncü asır ile Harb-i Umumî fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle bu cümle makam-ı ebcediyle altıncı asra ve evvelki cümle gibi اَلْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder.
Hem sâbık âyetlerde ise Resaili’n-Nur’un ikinci ismine tevafukla işaret eden umum o âyetler, dehşetli asır olan Hülâgu ve Cengiz asrına dahi îma ederler. Hattâ o âyetlerin hem o asra hem bu asra îmaları içindir ki Hazret-i Ali (ra) Ercuze’sinde ve Gavs-ı A’zam (ra) Kaside’sinde Resaili’n-Nur’a kerametkârane işaret ettikleri vakit hem o asra hem şu asra bakıp hiddetle işaret etmişler.
Üçüncüsü: مِنَ الظُّلُمَاتِ kelimesindeki الظُّلُمَاتِ ın adedi bin üç yüz yetmiş iki (1372) ederek bu asrın zulümleri, zulmetleri ne vakte kadar devam edeceğini, o zulmetlerin içinde bir Nur daima tenvire çalışacağına îma ile Risale-i Nur’un tenvirine remzen bakar.
Dördüncüsü: لِتُخْرِجَ النَّاسَ cümlesi diyor ki: “Bin üç yüz kırk beşte (1345) Kur’an’dan gelen bir Nur ile insanlar karanlıklardan ışıklara çıkarılacak.” Bu meal ise bin üç yüz kırk beşte fevkalâde tenvire başlayan Resaili’n-Nur’a tam tamına cifirce hem mealce muvafık ve mutabık olmakla Risale-i Nur’un makbuliyetine îma belki remzediyor.
Beşincisi: الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ deki اِلَيْكَ kelimesi Kur’an’a has baktığı için hariç kalmak üzere, الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ cümlesinin makamı Risaletü’n-Nur’un birinci ismine tam tamına tevafuk etmesi Risaletü’n-Nur’un, Kitab-ı Münzel’in tam bir tefsiri ve manası olduğunu ve ondan yabani olmadığını remzen ifade eder. Çünkü الٓرٰ üç yüz seksen iki, كِتَابٌ dört yüz yirmi üç, اَنْزَلْنَاهُ yüz kırk dört, yekûnü dokuz yüz kırk dokuz (949); eğer tenvin “nun” sayılsa dokuz yüz doksan dokuz (999) ederek Risaletü’n-Nur’un –eğer şeddeli “nun” bir “nun” sayılsa– adedi olan dokuz yüz kırk sekize (948), eğer şeddeli “nun” iki “nun” olsa dokuz yüz doksan sekize (998) sırlı (yani vahiy olmadığını ifade için) bir tek farkla tevafuk edip ona îma eder.
Elhasıl: Bu bir tek âyette mezkûr beş cümlenin münasebet-i maneviyeyi gözeterek beş adet îmaları bir kuvvetli işaret belki bir delâlet hükmüne geçebilir kanaati, bana bunu yazdırdı. Hata etmişsem Kitab-ı Mübin’i şefaatçi edip Erhamü’r-Râhimîn’den kusurumun affını niyaz ederim.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
*
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Yirmi Dokuzuncu Âyetin Sehvine Dair Tafsilat
Küçük bir sehivden kuvvetli bir işaret-i gaybiye gördüm. Ondan bildim ki o sehiv bunun içinmiş. Şöyle ki:
Birinci Şuâ olan İşarat-ı Kur’aniyenin yirmi dokuzuncu âyet Sure-i İbrahim’in başında, الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ içinde اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ cümlesine, makam-ı cifrîsi sehven bin üç yüz otuz dört (1334) ederek Risale-i Nur’un fatihası olan İşaratü’l-İ’caz tefsirinin zuhuru ve tabı tarihine tevafukla bakar denilmiş. Halbuki melfuz harflerinin makamı, bin üç yüz otuz dokuz (1339) olup o tefsirin fevkalâde iştiharı ve Dârülhikmet tarafından ekser müftülere gönderilen nüshalar, müteaddid ve maddî ve manevî inkılabların sarsıntılarından vikaye noktasında –çok emareler ve müftülerin itirafıyla– birer kale ve ekser müftülerin ellerinde birer elmas kılınç hükmüne geçmeleri tarihine tevafukla takdirkârane bakar. Okunmayan iki “elif” sayılsa bin üç yüz kırk bir (1341) edip Risale-i Nur’un mebde-i zuhuruna tam tamına tevafukla bakar.
Bu küçük sehiv şöyle bir manayı birden kuvvetli ihtar etti ki: O Sure-i İbrahim’in (as) başındaki âyetin Risale-i Nur’a remzen bakan yalnız onun dört cümlesi değil belki o birinci sahife âhirine kadar münasebat-ı maneviye cihetinde bir mana-yı remziyle –efrad-ı kesîresi içinde– Risale-i Nur’a gizli bir hususiyet ile îma eder, remzen bakar. Ben şimdilik o hakikat-i remziyeyi beyan edemem. Yalnız kısa bir işaret edilecek.
Evet, Risale-i Nur’un mayası ve meşrebi tefekkür ve şefkat olduğu cihetle, Hazret-i İbrahim’in (as) hususi meşrebi olan tefekkür ve şefkat noktasında tam tevafuk etmek sırrıyla şu surede daha ziyade Risale-i Nur’u kucağına alıyor. Baştaki âyet, dört cümle ile en karanlık bir asrın kara kara içinde, zulmet zulmet içinde insanları nura çıkaran ve Kur’an’dan çıkan bir nura parmak bastığı gibi en karanlık içinde bulunan ve Risale-i Nur’un cereyanına muhalif gidenleri tarif eder.
Üçüncü Âyet: اَلَّذٖينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا اُولٰٓئِكَ فٖى ضَلَالٍ بَعٖيدٍ
Bu dahi üç cümlesiyle bazı münasebat-ı maneviye ve muvafakat-ı mefhumiye cihetinde ve hem Risale-i Nur’un mesleğine hem mülhidlerin mesleğine îmaen bakar.
Ve birinci cümlesiyle der ki: “O bedbahtlar, bazı ehl-i imanın –imanları beraber olduğu halde– ve bir kısım ehl-i ilmin –âhireti tam bildikleri halde– onlara iltihak delâletiyle, bilerek ve severek hayat-ı dünyeviyeyi dine ve âhirete, yani elması tanıdığı ve bulduğu halde beş paralık şişeyi ona tercih etmek gibi; sefahet-i hayatı, dinî hissiyata muannidane tercih edip dinsizlik ile iftihar ederler.”
Bu cümlenin bu asra bir hususiyeti var. Çünkü hiçbir asır böyle bir tarzı göstermemiş. Sair asırlarda o ehl-i dalalet âhireti bilmiyor ve inkâr ediyor. Elması elmas bilmiyor, dünyayı tercih ediyor.
Ve ikinci cümlesi olan وَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ ile der ki: “O bedbahtların dalaleti, muhabbet-i hayattan ve temerrüdden neş’et ettiği için kendi halleri ile durmuyorlar, tecavüz ediyorlar. Bildikleri ve onun ile ecdadları bağlı olan dine adâvetkârane, menbalarını kurutmak ve esasatını bozmak ve kapılarını ve yollarını kapatmak istiyorlar.”
Ve üçüncü cümlesi olan وَ يَبْغُونَهَا عِوَجًا ile der ki: “Onların dalaleti fenden, felsefeden geldiği için acib bir gurur ve garib bir firavunluk ve dehşetli bir enaniyet onlara verip nefislerini öyle şımartmış ki kâinatı idare eden İlahî kanunların şuâlarını ve insan âleminde o hakaikin düsturlarını süflî hevesatlarına ve müştehiyatlarına müsait görmediklerinden (hâşâ! hâşâ!) eğri, yanlış, noksan bulmak istiyorlar.”
İşte bu âyet, üç cümlesiyle manen bu asırda acib bir taife-i dâlleye tam bir tevafuk-u manevî ile mana-yı işarîsiyle çok efradı içinde hususi baktığı gibi tevafuk-u cifrîsiyle dahi başlarına parmak basıyor. Evet, evvelki cümle olan اَلَّذٖينَ يَسْتَحِبُّونَ nin makamı bin üç yüz yirmi yedi (1327); eğer şeddeli “lâm” ve “be” ikişer sayılsa Arabî tarihiyle bin üç yüz elli dokuz (1359) edip o tuğyanlı taifenin savletli zamanını göstererek tam tevafukla bakar. وَ يَبْغُونَهَا عِوَجًا in makamı, tenvin “nun” olmak cihetiyle bin iki yüz dokuz (1209) ederek şeriat-ı İslâmiyeye sû-i kasd olarak ecnebi kanunlarını adliyeye sokmak fikri ve teşebbüsü tarihine tam tamına tevafukla bakar.
Ve bu emareler gibi çok îmalar ile baştaki âyetin kuvvetli işaret ettiği Risale-i Nur’un muarızlarına zahir bir surette baktığı gibi mefhum-u muhalifi delâletiyle dahi Risale-i Nur’a tam bakar. Hattâ dördüncü âyette Risale-i Nur’un Türkçe olmasını tahsin eder ve beşincide Arabî ve Türkçeyi tam bilmeyen ve mürşidleri ve âlimleri perişan olan vilayat-ı şarkiyede Risale-i Nur imdatlarına ve her taifeden ziyade başlarına gelen hâdiseler ve âyette بِاَيَّامِ اللّٰهِ tabir edilen elîm vakıaları hatırlarına getirmekle ikaz ve irşad etmelerine bir mana-yı işarî ve remzî ile emrediyor.
Bu âhirki ehemmiyetli işareti beyan etmeme şimdilik izin olmadığından yalnız her birinin bir tek remzi gayet kısa beyan edilecek. Şöyle ki:
Dördüncü Âyetin وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهٖ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ cümlesi makam-ı cifrîsiyle ve baştaki âyetin işaretleri karinesiyle ve risalet ve nübüvvetin her asırda veraset noktasında nâibleri, vekilleri bulunmak kaidesiyle, bir mana-yı remzî cihetinde vazife-i irsiyeti tam yapan Risale-i Nur’u efradı içine hususi bir iltifatla dâhil edip lisan-ı Kur’an olan Arabî olmayarak Türkçe olmasını takdir ediyor.
Evet, bunun makamı رَسُولٍ deki tenvin “nun” sayılmak ve şeddeli “lâm” bir sayılsa bin üç yüz otuz sekiz (1338) ve şeddeli “lâm” iki sayılsa ve şeddeli “ye” bir sayılsa bin üç yüz elli sekiz (1358), her ikisi birer sayılsa bin üç yüz yirmi sekiz (1328); şeddeliler iki sayılsa tenvin sayılmazsa bin üç yüz on sekiz (1318) hem tenvin hem şeddeliler sayılsa bin üç yüz altmış sekiz (1368) ederek Risale-i Nur’un beş devresine ve beş vaziyetine remzen ve îmaen bakar.
Beşinci Âyette: اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِ
اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِ cümlesinde makam-ı cifrîsi, şeddeliler birer sayılmak cihetinde bin üç yüz elli bir (1351) ederek Risale-i Nur’un şimdilik beyanına iznim olmayan ehemmiyetli vazifesinin ve bu evamir-i Kur’aniyeyi imtisalinin tarihine tam tamına tevafuk-u cifrî ve muvafakat-ı maneviye karinesiyle ve kıssadan hisse almak münasebat-ı mefhumiye remzi ile Risale-i Nur’a îmaen bakar.
Daha yazılacak çok gaybî işaretler var fakat izin verilmedi, şimdilik kaldı.
*
[1] Hâşiye: Bu beyanat-ı medhiye Said’e ait değildir. Belki Kur’an’ın bir tilmizini, bir hâdimini Said (ra) lisanıyla ve haliyle tarif eder. Tâ hizmetine itimat edilsin.
[2] Hâşiye: Yani mertebesine işaret için iki fark var. Risale-i Nur vahiy değil, ilham ve istihraçtır.
[3] Hâşiye: Telif tarihine göredir. (Nâşir)
[4] Hâşiye: Yani Risaletü’n-Nur’un mertebesi ikinci ve üçüncüde olduğuna işarettir. Vahiy değil ve olamaz. Belki ilham ve istihraçtır.
[5] Hâşiye: Cihan saltanatından daha ziyade kıymettar bir müjde-i Kur’aniye, bir beşaret-i semaviye bu sahifede vardır.
