Birinci Lem’a



İzahlı Metin

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

*Fenâdâ fîz-zulûmâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez-zâlimîn* (Karanlıklar içinde, Senden başka ilah yoktur, Sen her türlü noksanlıktan uzaksın. Ben gerçekten zalimlerden oldum! diye yakardı.) ۞ *İz nâdâ rabbehû ennî messeniyed-durru ve ente erhamur-râhimîn* (Rabbine, Başıma bir dert geldi, Sen merhametlilerin en merhametlisisin diye yalvarmıştı.) ۞ *Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû, aleyhi tevekkeltu ve huve rabbul-arşil-azîm* (Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na güvendim ve O, büyük Arş’ın Rabbidir.) ۞ *Hasbunâllâhu ve ni’mel-vekîl* (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.) ۞ *Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm* (Yüce ve Azametli Allah’ın yardımı olmadan hiçbir güç ve kuvvet yoktur.) ۞ *Yâ Bâkî Entel-Bâkî* (Ey Baki olan, Baki olan ancak Sensin.) ۞ *Yâ Bâkî Entel-Bâkî* (Ey Baki olan, Baki olan ancak Sensin.) ۞ *Lillezîne âmenû huden ve şifâun* (İman edenler için bir hidayet ve şifadır.)

Otuz Birinci Mektup’un birinci kısmı; her zaman, özellikle de akşam ile yatsı namazları arasında otuz üçer defa okunması çok faziletli olan yukarıda zikredilen mübarek kelimelerin pek çok nurundan birer nurunu gösterecek olan altı lem’adır.

### Birinci Lem’a

Hazreti Yunus İbn-i Metta’nın (Peygamberimize ve kendisine salat ve selam olsun) duası, en büyük bir yakarıştır ve duanın kabul edilmesi için en önemli bir araçtır.

Hazreti Yunus Aleyhisselam’ın meşhur kıssasının özeti şudur: Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı, gece çalkantılı ve karanlık, her yönden ümidin kesildiği bir durumda iken yaptığı *lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez-zâlimîn* (Senden başka ilah yoktur, Sen her türlü noksanlıktan uzaksın. Ben gerçekten zalimlerden oldum!) yakarışı, onun için süratli bir kurtuluş vesilesi olmuştur.

Bu duanın büyük sırrı şudur: O durumda sebepler bütünüyle ortadan kalkmıştı. Çünkü o halde ona kurtuluş verecek olan zatın, hükmünün hem balığa, hem denize, hem geceye, hem de gökyüzüne geçmesi gerekiyordu. Zira ona karşı “gece, deniz ve balık” birleşmişlerdi. Bu üçünü birden emri altına alan bir zat, onu ancak kurtuluş sahiline çıkarabilirdi. Eğer bütün insanlar onun hizmetkârı ve yardımcısı olsaydı bile, yine de beş para faydaları olmazdı. Demek ki sebeplerin bir etkisi yoktu. Sebepleri Yaratan’dan başka bir sığınak olmadığını bizzat görerek anladığından, Allah’ın birliğinin sırrı, tevhid nuru içinde açığa çıktığı için bu yakarış; birdenbire geceyi, denizi ve balığı onun emrine vermiştir.

O tevhid nuru ile balığın karnını bir denizaltı gemisi haline getirmiş ve deprem gibi sarsıntılı, dağ gibi dalgaların dehşeti içindeki denizi, o tevhid nuru ile güvenli bir ovaya, bir gezinti ve dinlenme alanına çevirmiştir. Yine o nur ile gökyüzünü bulutlardan temizleyip ayı bir lamba gibi başının üstünde bulundurmuştur. Her taraftan onu tehdit eden ve baskı altına alan o varlıklar, her yönden ona dostluk yüzünü göstermişlerdir. Nihayet kurtuluş sahiline çıkmış, orada kabak ağacının altında o ilahi lütfu gözleriyle görmüştür.

İşte biz, Hazreti Yunus Aleyhisselam’ın birinci durumundan yüz kat daha korkunç bir durumdayız. Bizim gecemiz, geleceğimizdir. Geleceğimiz, gaflet bakışıyla onun gecesinden yüz kat daha karanlık ve dehşetlidir. Bizim denizimiz, şu başıboş dönen yeryüzümüzdür. Bu denizin her dalgasında binlerce cenaze bulunuyor; onun denizinden bin kat daha korkuludur. Bizim nefsimizin kötü arzuları ise balığımızdır; ebedî hayatımızı sıkıştırıp yok etmeye çalışıyor. Bu balık, onun balığından bin kat daha zararlıdır. Çünkü onun balığı yüz senelik bir hayatı yok eder. Bizim balığımız ise yüz milyonlarca senelik bir hayatın yok olmasına çalışıyor.

Mademki gerçek durumumuz budur; biz de Hazreti Yunus Aleyhisselam’a uyarak, bütün sebeplerden yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Sebepleri Yaratan Rabb’imize sığınarak *lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez-zâlimîn* (Senden başka ilah yoktur, Sen her türlü noksanlıktan uzaksın. Ben gerçekten zalimlerden oldum!) demeliyiz ve kesin olarak anlamalıyız ki, gafletimiz ve sapkınlığımız yüzünden aleyhimize birleşen gelecek, dünya ve nefsimizin kötü arzularının zararlarını def edecek olan ancak o Zât olabilir ki; gelecek O’nun emri altında, dünya O’nun hükmü altında ve nefsimiz O’nun idaresi altındadır.

Acaba gökleri ve yeri Yaratan’dan başka hangi sebep vardır ki, kalbimizden geçen en gizli düşünceleri bilecek, bizim için geleceği ahireti yaratarak aydınlatacak ve dünyanın yüz binlerce boğucu dalgasından kurtaracak? Haşa, varlığı zorunlu olan Allah’tan başka hiçbir şey, hiçbir şekilde O’nun izni ve iradesi olmadan yardım edemez ve kurtarıcı olamaz.

Mademki işin gerçeği böyledir, nasıl ki Hazreti Yunus Aleyhisselam’a o yakarışın sonucunda balık bir binek, bir denizaltı; deniz güzel bir ova ve gece de mehtaplı hoş bir görünüme büründü. Biz de o duanın sırrıyla *lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez-zâlimîn* demeliyiz. *Lâ ilâhe illâ ente* (Senden başka ilah yoktur) cümlesiyle geleceğimize, *subhâneke* (Sen her türlü noksanlıktan uzaksın) kelimesiyle dünyamıza ve *innî kuntu minez-zâlimîn* (Ben gerçekten zalimlerden oldum) ifadesiyle de nefsimize O’nun merhamet nazarını çekmeliyiz.

Ta ki iman nuru ile ve Kur’an’ın mehtabıyla geleceğimiz aydınlansın ve o gecemizin dehşet ve ürkütücülüğü, dostluğa ve huzurlu bir gezintiye dönüşsün.

Ve sürekli olarak ölüm ve hayatın değişmesiyle, yılların ve asırların dalgaları üzerinde sayısız cenazeyi bindirip yokluğa atan dünyamızda ve yeryüzümüzde, Kur’an-ı Hakîm’in tezgâhında yapılan manevi bir gemi hükmüne geçen İslamiyet gerçeğinin içine girip, o denizin üzerinde güvenle gezelim ve kurtuluş sahiline çıkarak hayat görevimizi bitirelim. O denizin fırtınaları ve sarsıntıları, sinema perdeleri gibi gezinti manzaralarını tazeleyerek, vahşet ve dehşet yerine ibret ve tefekkür nazarını keyiflendirip okşasın ve aydınlatsın.

Hem o Kur’an sırrıyla, o Furkan olan Kur’an’ın terbiyesiyle nefsimiz bize binmeyecek, aksine bizim bineğimiz olup, bizi sırtına alarak ebedî hayatımızı kazanmamız için güçlü bir aracımız olsun.

Özetle: Mademki insan, yapısının kuşatıcılığı sebebiyle sıtmadan acı çektiği gibi, yeryüzünün deprem ve sarsıntılarından ve kâinatın kıyamet anındaki büyük sarsıntısından da acı çeker. Ve nasıl ki mikroskobik bir mikroptan korkar, gök cisimlerinden ortaya çıkan kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki evini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever, öyle de sonsuz ve ebedî cenneti de özlemle sever.

Elbette böyle bir insanın Mabud’u, Rabb’i, sığınağı, kurtarıcısı ve ulaşmak istediği hedefi, ancak öyle bir zat olabilir ki, bütün kâinat O’nun kontrolünde, atomlar ve gezegenler dahi O’nun emri altındadır. Elbette böyle bir insan daima Yunus Aleyhisselam gibi *lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez-zâlimîn* demeye muhtaçtır.

*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel-alîmul-hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.)

Lügatçeli Metin

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm. Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)

فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ ۞

(Okunuşu: Fenâdâ fiz zulümâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn. Meali: Karanlıklar içinde şöyle yalvarmıştı: Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum. –Enbiyâ Sûresi, 21:87)

اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّٖى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ ۞

(Okunuşu: İz nâdâ Rabbehû ennî mesşeniyed durru ve ente erhamur râhimîn. Meali: Rabbine şöyle niyaz etmişti: Bana gerçekten zarar dokundu. Sen merhamet edenlerin en merhametlisinin. –Enbiyâ Sûresi, 21:83)

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ ۞

(Okunuşu: Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ huve aleyhi tevekkeltu ve huve Rabbul arşil azîm. Meali: Eğer yüz çevirirlerse de ki: Bana Allah yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, Arş-ı Azîm’in Rabbidir. –Tevbe Sûresi, 9:129)

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞

(Okunuşu: Hasbunallâhu ve ni’mel vekîl. Meali: Allah bize yeter. O ne güzel vekildir. –Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)

لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظٖيمِ ۞

(Okunuşu: Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm. Meali: Bütün güç ve kuvvet, ancak yüce ve büyük olan Allah’ın yardımıyladır.)

يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى ۞

(Okunuşu: Yâ Bâkî entel Bâkî. Meali: Ey bâkî (daimî ve ebedî) olan! Bâkî (daimî ve ebedî) olan ancak Sensin.)

يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى ۞

(Okunuşu: Yâ Bâkî entel Bâkî. Meali: Ey bâkî (daimî ve ebedî) olan! Bâkî (daimî ve ebedî) olan ancak Sensin.)

لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا هُدًى وَ شِفَٓاءٌ

(Okunuşu: Lillezîne âmenû huden ve şifâun. Meali: İman edenler için bir hidâyet ve bir şifâdır. –Fussilet Sûresi, 41:44)

Otuz Birinci Mektup’un birinci kısmı; her zaman, hususan (özellikle) mağrib (akşam) ve işâ (yatsı) ortasında otuz üçer defa okunması çok faziletli bulunan mezkûr (zikredilen, anılan) kelimat-ı mübarekenin (mübarek kelimelerin) her birinin çok envarından (nurlarından) birer nurunu gösterecek altı lem’adır (parıltıdır).

Birinci Lem’a (Parıltı)

Hazret-i Yunus İbn-i Metta alâ nebiyyina ve aleyhissalâtü vesselâmın (Peygamberimiz ve Hazret-i Yunus’a salât ve selâm olsun) münâcatı (yalvarışı), en azîm (çok büyük) bir münâcattır (yalvarıştır) ve en mühim (önemli) bir vesile-i icabe-i duadır (duanın kabulüne vesiledir).

Hazret-i Yunus aleyhisselâmın (ona selâm olsun) kıssa-i meşhuresinin (meşhur hikayesinin) hülâsası (özeti): Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı (gürültülü, karmaşalı, sıkıntılı) ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ (Okunuşu: Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn. Meali: Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum.) münâcatı (yalvarışı), ona süraten (hızla) vasıta-i necat (kurtuluş vesilesi) olmuştur.

Şu münâcatın (yalvarışın) sırr-ı azîmi (büyük sırrı) şudur ki: O vaziyette (durumda) esbab (sebepler) bi’l-külliye (tamamen) sukut etti (tesirsiz kaldı). Çünkü o halde ona necat (kurtuluş) verecek öyle bir zat lâzım (gerekir) ki hükmü hem balığa hem denize hem geceye hem cevv-i semaya (gökyüzünün havasına) geçebilsin (işleyebilsin). Çünkü onun aleyhinde (aleyhine) “gece, deniz ve hut (balık)” ittifak etmişler (birleşmişler). Bu üçünü birden emrine musahhar (boyun eğdiren, emrine âmade kılan) eden bir zat onu sahil-i selâmete (selamet sahiline) çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı (hizmetçisi) ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para faydaları olmazdı. Demek, esbabın (sebeplerin) tesiri yok. Müsebbibü’l-esbab’dan (sebepleri yaratandan) başka bir melce (sığınak) olamadığını aynelyakîn (gözle görerek kesin bilgi edinme) gördüğünden sırr-ı ehadiyet (Allah’ın tek ve biricik olmasının sırrı), nur-u tevhid (Allah’ın birliğinin nuru) içinde inkişaf (açığa çıktığı, meydana geldiği) ettiği için şu münâcat (yalvarış) birdenbire geceyi, denizi ve hutu (balığı) musahhar (boyun eğdirmiş) etmiştir.

O nur-u tevhid (Allah’ın birliğinin nuru) ile hutun (balığın) karnını bir tahte’l-bahir gemisi (denizaltı gemisi) hükmüne getirip ve zelzeleli (depremli) dağvari (dağ gibi) emvac (dalgalar) dehşeti (korkusu) içinde; denizi, o nur-u tevhid (Allah’ın birliğinin nuru) ile emniyetli bir sahra (ova), bir meydan-ı cevelan (gezinti yeri) ve tenezzühgâhı (gezinti yeri, eğlence yeri) olarak o nur ile sema yüzünü (gökyüzünü) bulutlardan süpürüp, kameri (ayı) bir lamba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdit ve tazyik (baskı) eden o mahlukat (yaratılmışlar), her cihette (yönde) ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ (nihayet) sahil-i selâmete (selamet sahiline) çıktı, şecere-i yaktîn (kabak ağacı) altında o lütf-u Rabbanîyi (Rabbanî lütfu, Allah’ın ihsanını) müşahede (gördü, şahit oldu) etti.

İşte Hazret-i Yunus aleyhisselâmın (ona selâm olsun) birinci vaziyetinden (durumundan) yüz derece daha müthiş (korkunç) bir vaziyetteyiz (durumdayız). Gecemiz, istikbaldir (gelecektir). İstikbalimiz (geleceğimiz), nazar-ı gafletle (gaflet bakışıyla) onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir (korkunçtur). Denizimiz, şu sergerdan (başı dönen) küre-i zeminimizdir (dünya küremizdir). Bu denizin her mevcinde (dalgasında) binler cenaze bulunuyor, onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim heva-yı nefsimiz (nefsimizin hevası, arzusu), hutumuzdur (balığımızdır); hayat-ı ebediyemizi (ebedî hayatımızı) sıkıp mahvına (yok etmeye) çalışıyor. Bu hut (balık), onun hutundan (balığından) bin derece daha muzırdır (zararlıdır). Çünkü onun hutu (balığı) yüz senelik bir hayatı mahveder (yok eder). Bizim hutumuz (balığımız) ise yüz milyon seneler hayatın mahvına (yok olmasına) çalışıyor.

Madem hakiki vaziyetimiz (gerçek durumumuz) budur; biz de Hazret-i Yunus aleyhisselâma (ona selâm olsun) iktidaen (uyarak), umum (bütün) esbabdan (sebeplerden) yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbibü’l-esbab (sebepleri yaratan) olan Rabb’imize iltica (sığınıp) edip لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ (Okunuşu: Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn. Meali: Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum.) demeliyiz ve aynelyakîn (gözle görürcesine kesin olarak) anlamalıyız ki gaflet ve dalaletimiz (sapkınlığımız) sebebiyle aleyhimize (aleyhimize) ittifak (birleşen) eden istikbal (gelecek), dünya ve heva-yı nefsin (nefsin arzusunun) zararlarını def’edecek (giderecek, savacak) yalnız o zat olabilir ki istikbal (gelecek) taht-ı emrinde (emri altında), dünya taht-ı hükmünde (hükmü altında), nefsimiz taht-ı idaresindedir (idaresi altındadır).

Acaba Hâlık-ı semavat ve arz’dan (göklerin ve yerin Yaratıcısından) başka hangi sebep var ki en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi (kalbimizin hatıralarını, en gizli düşüncelerimizi) bilecek ve bizim için istikbali (geleceği), âhiretin icadıyla (yaratılışıyla) ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvacından (dalgalarından) kurtaracak? Hâşâ (Allah korusun, asla), Zat-ı Vâcibü’l-vücud’dan (Varlığı zorunlu olan Zat’tan – Allah’tan) başka hiçbir şey, hiçbir cihette (yönde) onun izni ve iradesi olmadan imdat (yardım) edemez ve halâskâr (kurtarıcı) olamaz.

Madem hakikat-i hal (durumun hakikati) böyledir. Nasıl ki Hazret-i Yunus aleyhisselâma (ona selâm olsun) o münâcatın (yalvarışın) neticesinde hutu (balığı) ona bir merkûb (binilecek vasıta), bir tahte’l-bahir (denizaltı) ve denizi bir güzel sahra (ova) ve gece mehtaplı bir latîf (güzel) suret aldı. Biz dahi (de) o münâcatın (yalvarışın) sırrıyla لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ (Okunuşu: Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn. Meali: Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum.) demeliyiz. لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ (Okunuşu: Lâ ilâhe illâ ente. Meali: Senden başka ilâh yoktur.) cümlesiyle istikbalimize (geleceğimize), سُبْحَانَكَ (Okunuşu: Subhâneke. Meali: Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim.) kelimesiyle dünyamıza, اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ (Okunuşu: İnnî kuntu minez zâlimîn. Meali: Gerçekten ben zâlimlerden oldum.) fıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini (merhamet bakışını) celbetmeliyiz (çekmeliyiz).

Tâ ki (böylece) nur-u iman (iman nuru) ile ve Kur’an’ın mehtabıyla (dolunayıyla) istikbalimiz (geleceğimiz) tenevvür (aydınlansın) etsin ve o gecemizin dehşet (korkunçluk) ve vahşeti (ürküntüsü), ünsiyet (alışkanlık, dostluk) ve tenezzühe (gezintiye) inkılab (dönüşsün) etsin.

Ve mütemadiyen (sürekli olarak) mevt (ölüm) ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar (asırlar) emvacı (dalgaları) üstünde hadsiz (sayısız) cenazeler binip ademe (yokluğa) atılan dünyamız ve zeminimizde (dünyamızda), Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) tezgâhında yapılan bir sefine-i maneviye (manevî gemi) hükmüne geçen hakikat-i İslâmiyet (İslamiyet gerçeği) içine girip selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ (nihayet) sahil-i selâmete (selamet sahiline) çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri (depremleri), sinema perdeleri gibi tenezzühün (gezintinin) manzaralarını tazelendirmekle, vahşet (ürküntü) ve dehşet (korkunçluk) yerine, nazar-ı ibret (ibret bakışını) ve tefekkürü (düşünmeyi) keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın.

Hem o sırr-ı Kur’an’la (Kur’an’ın sırrıyla), o terbiye-i Furkaniye (Furkan’ın -Kur’an’ın- terbiyesi) ile nefsimiz bize binmeyecek (bizi yönetmeyecek), merkûbumuz (binilecek vasıtamız) olup, bizi ona bindirip hayat-ı ebediyemizin (ebedî hayatımızın) kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun.

Elhasıl (Netice olarak): Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti (kuşatıcılığı, genişliği) itibarıyla sıtmadan müteellim (acı çektiği) olduğu gibi arzın (yerin) zelzele (deprem) ve ihtizazatından (sarsıntılarından) ve kâinatın kıyamet hengâmında (anındaki) zelzele-i kübrasından (büyük depreminden) müteellim (acı çekiyor) oluyor. Ve nasıl ki hurdebînî (mikroskobik) bir mikroptan korkar, ecram-ı ulviyeden (yüce cisimlerden, gök cisimlerinden) zuhur (ortaya çıkan) eden kuyruklu yıldızdan dahi (de) korkar. Hem nasıl ki hanesini (evini) sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever, öyle de hadsiz (sınırsız) ebedî cenneti dahi (de) müştakane (özlemle) sever.

Elbette böyle bir insanın Mabud’u (ibadet edilen varlığı), Rabb’i, melcei (sığınağı), halâskârı (kurtarıcısı), maksudu (amacı, hedefi) öyle bir zat olabilir ki umum (bütün) kâinat onun kabza-i tasarrufunda (tasarrufu altında, kudret elinde), zerrat (atomlar, zerreler) ve seyyarat (gezegenler) dahi (de) taht-ı emrindedir (emri altındadır). Elbette öyle bir insan daima Yunusvari (Hazret-i Yunus -Aleyhisselâm- gibi) لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ (Okunuşu: Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn. Meali: Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum.) demeye muhtaçtır (ihtiyaç duyar).

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

(Okunuşu: Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm. Meali: Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir ilmimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetli olan sensin. –Bakara Sûresi, 2:32)

*

Risale-i Nur Külliyatından

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ ۞ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّٖى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ ۞ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ ۞ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظٖيمِ ۞ يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى ۞ يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى ۞ لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا هُدًى وَ شِفَٓاءٌ

Otuz Birinci Mektup’un birinci kısmı; her zaman, hususan mağrib ve işâ ortasında otuz üçer defa okunması çok faziletli bulunan mezkûr kelimat-ı mübarekenin her birinin çok envarından birer nurunu gösterecek altı lem’adır.

Birinci Lem’a

Hazret-i Yunus İbn-i Metta alâ nebiyyina ve aleyhissalâtü vesselâmın münâcatı, en azîm bir münâcattır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır.

Hazret-i Yunus aleyhisselâmın kıssa-i meşhuresinin hülâsası: Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ münâcatı, ona süraten vasıta-i necat olmuştur.

Şu münâcatın sırr-ı azîmi şudur ki: O vaziyette esbab bi’l-külliye sukut etti. Çünkü o halde ona necat verecek öyle bir zat lâzım ki hükmü hem balığa hem denize hem geceye hem cevv-i semaya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde “gece, deniz ve hut” ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para faydaları olmazdı. Demek, esbabın tesiri yok. Müsebbibü’l-esbab’dan başka bir melce olamadığını aynelyakîn gördüğünden sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münâcat birdenbire geceyi, denizi ve hutu musahhar etmiştir.

O nur-u tevhid ile hutun karnını bir tahte’l-bahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvari emvac dehşeti içinde; denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahra, bir meydan-ı cevelan ve tenezzühgâhı olarak o nur ile sema yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lamba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdit ve tazyik eden o mahlukat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn altında o lütf-u Rabbanîyi müşahede etti.

İşte Hazret-i Yunus aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor, onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim heva-yı nefsimiz, hutumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hutumuz ise yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.

Madem hakiki vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunus aleyhisselâma iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbibü’l-esbab olan Rabb’imize iltica edip لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ demeliyiz ve aynelyakîn anlamalıyız ki gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve heva-yı nefsin zararlarını def’edecek yalnız o zat olabilir ki istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir.

Acaba Hâlık-ı semavat ve arz’dan başka hangi sebep var ki en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvacından kurtaracak? Hâşâ, Zat-ı Vâcibü’l-vücud’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette onun izni ve iradesi olmadan imdat edemez ve halâskâr olamaz.

Madem hakikat-i hal böyledir. Nasıl ki Hazret-i Yunus aleyhisselâma o münâcatın neticesinde hutu ona bir merkûb, bir tahte’l-bahir ve denizi bir güzel sahra ve gece mehtaplı bir latîf suret aldı. Biz dahi o münâcatın sırrıyla لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ demeliyiz. لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ cümlesiyle istikbalimize سُبْحَانَكَ kelimesiyle dünyamıza اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ fıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celbetmeliyiz.

Tâ ki nur-u iman ile ve Kur’an’ın mehtabıyla istikbalimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılab etsin.

Ve mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvacı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur’an-ı Hakîm’in tezgâhında yapılan bir sefine-i maneviye hükmüne geçen hakikat-i İslâmiyet içine girip selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın.

Hem o sırr-ı Kur’an’la, o terbiye-i Furkaniye ile nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz olup, bizi ona bindirip hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun.

Elhasıl: Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti itibarıyla sıtmadan müteellim olduğu gibi arzın zelzele ve ihtizazatından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrasından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebînî bir mikroptan korkar, ecram-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hanesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever, öyle de hadsiz ebedî cenneti dahi müştakane sever.

Elbette böyle bir insanın Mabud’u, Rabb’i, melcei, halâskârı, maksudu öyle bir zat olabilir ki umum kâinat onun kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyarat dahi taht-ı emrindedir. Elbette öyle bir insan daima Yunusvari (as) لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ demeye muhtaçtır.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

*

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir