Üçüncü Lem’a



İzahlı Metin

Üçüncü Lem’a

Bu Lem’a’ya bir ölçüde duygu ve manevi haz karışmıştır. Duygu ve manevi hazzın coşkunluğu ise aklın kurallarını ve düşüncenin ölçülerini pek dinlemediği ve dikkate almadığı için, bu Üçüncü Lem’a mantık ölçüleriyle tartılmamalıdır.

*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Küllü şey’in hâlikün illâ vecheh. Lehül hükmü ve ileyhi türceûn* *(O’nun Zatı dışında her şey yok olucudur. Hüküm yalnızca O’nundur ve yalnızca O’na döndürüleceksiniz.)*

Bu ayetin anlamını ifade eden *“Yâ Bâkî Entel Bâkî (Ey Baki olan! Baki ancak Sensin.)”*, *“Yâ Bâkî Entel Bâkî (Ey Baki olan! Baki ancak Sensin.)”* şeklindeki iki cümle, iki önemli gerçeği dile getirmektedir. Bu sebeple Nakşibendi tarikatının önde gelenlerinden bir kısmı, bu iki cümleyi kendilerine özel bir zikir halkası (hatme) yapmış ve kısa bir Nakşibendi hatmesi olarak kabul etmişlerdir. Mademki bu büyük ayetin anlamını bu iki cümle ifade ediyor, biz de bu iki cümlenin anlattığı iki önemli gerçeğin birkaç ince noktasına değineceğiz.

Birinci Nükte

İlk defa söylenen *“Yâ Bâkî Entel Bâkî”*, bir cerrahi operasyon gibi kalbi Allah’tan başka her şeyden (masivadan) ayırır, bağını koparır. Şöyle ki:

İnsan, kapsamlı yapısı gereği varlıkların neredeyse tamamıyla ilişkilidir. Ayrıca insanın bu kapsamlı doğasına sınırsız bir sevme kabiliyeti yerleştirilmiştir. Bu yüzden insan da tüm varlıklara karşı bir sevgi besler. Kocaman dünyayı bir evi gibi sever. Sonsuz cenneti bahçesi gibi arzular. Hâlbuki sevdiği varlıklar durmuyor, gidiyorlar. Bu ayrılıktan dolayı sürekli acı çeker. Onun bu sınırsız sevgisi, sınırsız bir manevi acıya sebep olur. Bu acıyı çekmekteki suç ve kusur kendisine aittir.

Çünkü kalbindeki sınırsız sevme kabiliyeti, sonsuz ve kalıcı bir güzelliğe sahip olan bir Zata yöneltilmesi için verilmiştir. O insan, bu kabiliyeti kötüye kullanarak sevgisini fani varlıklara harcadığı için kusur işler; bu kusurun cezasını da ayrılığın acısıyla çeker.

İşte bu kusurdan uzaklaşıp o fani sevgililerden bağı kesmek, yani o sevgililer onu terk etmeden önce onun onları terk etmesi yoluyla, sevgisini yalnızca Kalıcı olan Sevgili’ye yönelttiğini ifade eden *“Yâ Bâkî Entel Bâkî”* cümlesinin ilki şu anlama gelir: “Gerçek ve sonsuz olan yalnızca Sensin. Senden başka her şey fanidir. Fani olan bir şey ise elbette kalıcı bir sevgiye, ezeli ve ebedi bir aşka ve sonsuzluk için yaratılmış bir kalbin bağlanmasına layık olamaz.” Bu cümle, “Mademki o sayısız sevdiklerim fanidir, beni bırakıp gidiyorlar; onlar beni terk etmeden önce ben onları *‘Yâ Bâkî Entel Bâkî’* diyerek terk ediyorum. Yalnızca Sen bakisin ve varlıkların ancak Senin baki kılmanla kalıcı olabildiğini bilip buna inanıyorum. Öyleyse onlar, Senin sevginle sevilirler. Yoksa kalpten bağlanmaya layık değildirler.” demektir.

İşte bu durumda kalp, sınırsız sevgililerinden vazgeçer. Onların güzellikleri üzerinde fanilik damgasını görür ve kalbinin bağını koparır. Eğer koparmazsa, sevgilileri sayısınca manevi yaralar alır.

İkinci cümle olan *“Yâ Bâkî Entel Bâkî”* ise o sınırsız yaralara hem merhem hem de panzehir olur. Yani, *“Yâ Bâkî”* demekle, “Madem Sen bakisin, bu yeter; her şeyin yerini tutarsın. Madem Sen varsın, her şey var.” denilir. Evet, varlıklarda sevgiyi doğuran güzellik, iyilik ve mükemmellik, genel olarak Gerçek ve Baki olan Allah’ın güzelliğinin, iyiliğinin ve mükemmelliğinin işaretleri ve birçok perdeden geçmiş zayıf gölgeleridir; hatta belki de O’nun güzel isimlerinin tecellilerinin gölgelerinin gölgeleridir.

İkinci Nükte

İnsanın yaratılışında, sonsuzluğa karşı çok şiddetli bir sevgi vardır. Hatta sevdiği her şeyde, vehmetme duygusuyla bir tür kalıcılık varsayar, sonra sever. Ne zaman onun yok olacağını düşünse veya görse, derinden feryat eder. Bütün ayrılıklardan kaynaklanan feryatlar, sonsuzluk aşkından kaynaklanan ağlayışların bir ifadesidir. Eğer kalıcılık vehmi olmasa, sevemez.

Hatta denilebilir ki: Sonsuzluk âleminin ve ebedi cennetin bir varlık sebebi, insanın doğasındaki bu şiddetli sonsuzluk aşkından doğan çok güçlü kalıcı olma arzusu ve sonsuzluk için yapılan fıtri ve genel duadır. Sonsuz Yücelik Sahibi ve Baki olan Allah, bu şiddetli, sarsılmaz, fıtri arzuyu; bu tesirli, güçlü, genel duayı kabul etmiştir ki fani insanlar için baki bir âlem yaratmıştır.

Hem hiç mümkün müdür ki: Cömert Yaratıcı, Merhametli Yaradan, küçücük bir midenin geçici bir arzusunu ve geçici bir süre var olmak için hal diliyle yaptığı duayı, sınırsız çeşitlilikte lezzetli yiyecekler yaratarak kabul etsin de bütün insanlığın, doğuştan gelen çok büyük bir ihtiyaçtan kaynaklanan son derece şiddetli arzusunu ve kalıcı olmaya dair yaptığı bu kapsamlı, sürekli, haklı, gerçek, sözlü ve halli (davranışlarla yapılan) son derece güçlü duasını kabul etmesin? Asla, yüz bin defa asla! Kabul etmemesi mümkün değildir. Bu durum, O’nun hikmetine, adaletine, rahmetine ve kudretine hiçbir şekilde yakışmaz.

Mademki insan sonsuzluğa âşıktır, elbette bütün mükemmellikleri ve lezzetleri sonsuzluğa bağlıdır. Ve mademki sonsuzluk, yalnızca Sonsuz Yücelik Sahibi ve Baki olan Allah’a mahsustur; mademki Baki olanın isimleri de bakidir; ve mademki Baki olanın aynaları, Baki olanın rengini ve hükmünü alır ve bir tür kalıcılığa kavuşur.

Öyleyse insan için en gerekli iş, en önemli görev, o Baki olanla bir bağ kurmak ve O’nun isimlerine sımsıkı sarılmaktır. Çünkü Baki olanın yolunda harcanan her şey, bir tür kalıcılığa kavuşur. İşte ikinci *“Yâ Bâkî Entel Bâkî”* cümlesi bu gerçeği ifade eder. İnsanın sınırsız manevi yaralarını tedavi etmekle birlikte, yaratılışındaki çok şiddetli kalıcı olma arzusunu da onunla tatmin eder.

Üçüncü Nükte

Bu dünyada zamanın, şeylerin yok oluşu ve son bulmasındaki etkileri çok çeşitlidir. Varlıklar iç içe geçmiş daireler gibi birbirinin içinde olmalarına rağmen, yok olma noktasında hükümleri farklı farklı olur. Tıpkı bir saatin saniyeleri sayan dairesinin, dakikayı, saati ve günleri sayan dairelerine görünüşte benzemesi fakat hız bakımından birbirinden tamamen farklı olması gibi, insandaki cisim, nefis, kalp ve ruh daireleri de birbirinden farklıdır.

Mesela, bedenin kalıcılığı, hayatı ve varlığı içinde bulunduğu bir gün, belki bir saat ile sınırlıyken ve geçmişi ile geleceği yok ve ölü durumdayken, kalbin varlık ve hayat dairesi bugünden çok günler öncesine ve çok günler sonrasına kadar uzanır. Ruhun hayat ve varlık dairesi ise bugünden yıllar öncesini ve yıllar sonrasını içine alan çok geniş bir dairedir.

İşte bu kabiliyete dayanarak, kalp ve ruh hayatının temeli olan Allah’ı tanıma (marifet-i İlahiye), Allah sevgisi (muhabbet-i Rabbaniye), Allah’a kulluk etme (ubudiyet-i Sübhaniye) ve Rahman’ın rızasına uygun işler (marziyat-ı Rahmaniye) yoluyla bu dünyadaki fani ömür, kalıcı bir ömrü içinde barındırır, sonsuz ve kalıcı bir ömrü netice verir ve ölümsüz, kalıcı bir ömür hükmüne geçer.

Evet, Gerçek ve Baki olan Allah’ın sevgisi, O’nu tanıma ve rızası yolunda geçirilen bir saniye, bir yıl gibidir. Eğer O’nun yolunda değilse, bir yıl bir saniye gibidir. Hatta O’nun yolundaki bir saniye ölümsüzdür, nice yıllar değerindedir. Dünya hayatı açısından ise gaflet ehlinin yüz yılı, bir saniye hükmüne geçer.

Şöyle meşhur bir söz vardır:

*Sinetül firâki senetün ve senetül visâli sinetün* *(Ayrılığın bir anı bir yıl, vuslatın bir yılı ise bir an gibidir.)*

Yani “Ayrılığın bir saniyesi bir yıl kadar uzun, kavuşmanın bir yılı ise bir saniye kadar kısadır.” Ben bu ifadenin tam tersini söylüyorum ki: Kavuşma, yani Sonsuz Yücelik Sahibi ve Baki olan Allah’ın rızası dairesinde Allah için yaşanan bir saniyelik kavuşma, sadece bir yıl değil, belki de kavuşmaya açılan sürekli bir penceredir. Gaflet ve sapkınlık ayrılığı içinde geçen bir yıl değil, belki bin yıl bir saniye hükmündedir. O sözden daha meşhur olan şu söz, bizim hükmümüzü doğrulamaktadır:

*Erdul felâti meal a’dâi fincânun, semmül hıyâti meal ahbâbi meydânun* *(Düşmanlarla birlikteyken geniş bir çöl, bir fincan gibi dar gelir; dostlarla birlikteyken iğne deliği, bir meydan gibi geniş gelir.)*

Önceki meşhur sözün doğru bir anlamı şudur: Fani varlıklarla kavuşma mademki fanidir, ne kadar uzun olursa olsun yine de kısa hükmündedir. Bir yılı, bir saniye gibi geçer; geriye hasret dolu bir hayal ve üzüntü verici bir rüya kalır. Sonsuzluğu arayan insan kalbi, bir yıllık kavuşmada ancak bir saniyecik içinde zerre kadar bir zevk alabilir. Ayrılık ise, bir saniyesi bir yıl değil, yıllar gibidir. Çünkü ayrılığın alanı geniştir. Sonsuzluğu isteyen bir kalbe, ayrılık bir saniye bile olsa yıllar kadar tahribat yapar. Çünkü sayısız ayrılıkları hatırlatır. Maddi ve aşağı seviyedeki sevgiler için bütün geçmiş ve gelecek, ayrılıkla doludur.

Bu mesele vesilesiyle deriz ki: Ey insanlar! Fani, kısa ve faydasız ömrünüzü; kalıcı, uzun, faydalı ve verimli yapmak ister misiniz? Mademki bunu istemek insan olmanın bir gereğidir, ömrünüzü Gerçek ve Baki olan Allah’ın yolunda harcayınız. Çünkü Baki olana yönelen her şey, kalıcılığın bir yansımasına kavuşur.

Mademki her insan çok şiddetli bir şekilde uzun bir ömür ister, sonsuzluğa âşıktır; ve mademki bu fani ömrü, kalıcı bir ömre çevirmenin bir çaresi vardır ve onu manen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insanlığını yitirmemiş bir kimse, o çareyi arayacak ve o imkânı fiiliyata dökmeye çalışacak ve ona göre hareket edecektir.

İşte o çare şudur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. “Lillah (Allah için), livechillah (Allah rızası için), lieclillah (Allah adına)” diyerek O’nun rızası dairesinde hareket ediniz. O zaman ömrünüzün dakikaları, yıllar hükmüne geçer.

Bu gerçeğe işaret olarak, Kur’an’ın kesin hükmü (nass-ı Kur’an), Kadir Gecesi gibi tek bir gecenin, seksen küsur seneden ibaret olan bin ay hükmünde olduğunu göstermektedir. Yine bu gerçeğe işaret eden, veliler ve hakikat ehli arasında kesin bir kural olan “zamanın genişlemesi (bast-ı zaman)” sırrıyla, birkaç dakikalık Miraç zamanının binlerce yıl hükmünde olması, bu gerçeğin varlığını ispat eder ve fiilen gerçekleştiğini gösterir. Miracın birkaç saatlik süresi, binlerce yıl hükmünde bir genişliğe, kuşatıcılığa ve uzunluğa sahiptir. Çünkü Peygamberimiz o Miraç yoluyla sonsuzluk âlemine girmiştir. Sonsuzluk âleminin birkaç dakikası, bu dünyanın binlerce yılını içinde barındırmıştır.

Yine bu gerçeğe dayanan ve veliler arasında çokça meydana gelmiş olan “zamanın genişlemesi” hadiseleri de vardır. Bazı velilerin bir dakikada bir günlük işi gördükleri, bazılarının bir saatte bir yıllık görevini yaptığı, bazılarının bir dakikada Kur’an’ı hatmettiği rivayet edilmekte ve haber verilmektedir. Böyle hak ve doğruluk ehli insanlar, bilerek yalana elbette tenezzül etmezler. Hem bu kadar sayısız ve yaygın bir şekilde aktarılan ve kendilerinin bizzat şahit oldukları “zamanın genişlemesi” (Haşiye[1]) gerçeği, şüpheye yer bırakmaz.

Bu “zamanın genişlemesi” olgusunun herkes tarafından onaylanan bir türü rüyada görülür. Bazen bir dakikada insanın gördüğü rüya, geçirdiği haller, konuştuğu sözler, tattığı lezzetler veya çektiği elemleri yaşamak için uyanıklık âleminde bir gün, belki günler gerekir.

Özetle: İnsan her ne kadar fani ise de, sonsuzluk için yaratılmıştır, baki bir Zatın aynası olarak var edilmiştir, kalıcı meyveler verecek işler yapmakla görevlendirilmiştir ve baki bir Zatın, baki isimlerinin yansımalarına ve işlemelerine zemin olacak bir surette yaratılmıştır.

Öyleyse böyle bir insanın gerçek görevi ve mutluluğu şudur: Bütün donanımları ve bütün kabiliyetleriyle o Ebedi ve Baki olan Allah’ın rızası dairesinde O’nun isimlerine tutunup, sonsuzluk yolunda O Baki olana yönelerek gitmektir. Dili *“Yâ Bâkî Entel Bâkî”* dediği gibi; kalbi, ruhu, aklı, bütün latifeleri (manevi duyguları) de *“Hüvel Bâkî, Hüvel Ezeliyyül Ebedî, Hüves Sermedî, Hüved Dâim, Hüvel Matlûb, Hüvel Mahbûb, Hüvel Maksûd, Hüvel Ma’bûd”* (Baki olan O’dur, Ezeli ve Ebedi olan O’dur, Sürekli olan O’dur, Daim olan O’dur, İstenen O’dur, Sevilen O’dur, Amaçlanan O’dur, İbadet edilen O’dur) demelidir.

*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm* *(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen ve her hükmü doğru olan Sensin.)*

*Rabbenâ lâ tüâhiznâ in nesînâ ev ahta’nâ* *(Rabbimiz, eğer unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma.)*

*

[1] Haşiye: *Kâle kâilün minhüm kem lebistüm kâlû lebisnâ yevmen ev ba’da yevm* *(İçlerinden bir sözcü, “Ne kadar kaldınız?” dedi. Dediler ki: “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık.”)* ayeti ile *Ve lebisû fî kehfihim selâse mietin sinîne vezdâdû tis’â* *(Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve buna dokuz daha eklediler.)* ayeti “zamanın dürülmesini (tayy-ı zaman)” gösterdiği gibi, *Ve inne yevmen inde rabbike ke elfi senetin mimmâ teuddûn* *(Şüphesiz Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.)* ayeti de “zamanın genişlemesini (bast-ı zaman)” gösterir.

Lügatçeli Metin

Üçüncü Lem’a

Bu Lem’a’ya (parıltıya, ışığa) bir derece his ve zevk karışmış. His ve zevkin coşkunlukları ise aklın düsturlarını (kurallarını), fikrin mizanlarını (ölçülerini) çok dinlemediklerinden ve müraat (riayet) etmediklerinden bu Üçüncü Lem’a mantık mizanları (ölçüleri) ile tartılmamalı.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm)

(Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla)

كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

(Okunuşu: Küllü şey’in hâlikun illâ vechehû, lehü’l-hukmü ve ileyhi turce’ûn)

(Meali: O’nun (Allah’ın) Zâtından başka her şey yok olucudur. Hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz. – Kasas Suresi, âyet 88’den bir bölüm)

âyetinin mealini ifade eden يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى ۞ يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى (Okunuşu: Ya Bâkî Ente’l-Bâkî – Meali: Ey bâki (sonsuz) olan! Sonsuz olan sensin!) iki cümlesi mühim iki hakikati (önemli iki gerçeği) ifade ediyorlar. Ondandır ki Nakşîlerin rüesasından (başkanlarından, liderlerinden) bir kısım, bu iki cümle ile kendilerine bir hatme-i mahsus (özel bir hatim) yapıp muhtasar (kısa, özet) bir hatme-i Nakşiye hükmünde tutuyorlar. Madem o azîm (çok büyük, yüce) âyetin mealini bu iki cümle ifade ediyor. Biz bu cümlenin ifade ettiği iki hakikat-i mühimmenin (önemli hakikatin) birkaç nüktesini (ince, hikmetli noktasını) beyan (açıklayacağız) edeceğiz.

Birinci Nükte

Birinci defa يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى (Okunuşu: Ya Bâkî Ente’l-Bâkî – Meali: Ey bâki (sonsuz) olan! Sonsuz olan sensin!) bir ameliyat-ı cerrahiye (cerrahi bir operasyon) hükmünde kalbi mâsivadan (Allah’tan gayrı her şeyden) tecrit (ayırma, yalıtma) ediyor, kesiyor. Şöyle ki:

İnsan, mahiyet-i câmiiyeti (her şeyi kapsayıcı yapısı, niteliği) itibarıyla mevcudatın (varlıkların) hemen ekserisiyle (çoğuyla) alâkadardır (ilgilidir). Hem insanın mahiyet-i câmiasında (kapsayıcı mahiyetinde) hadsiz (sınırsız) bir istidad-ı muhabbet (sevgi yeteneği) dercedilmiştir (yerleştirilmiştir). Onun için insan da umum (bütün) mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedî cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan (ayrılıktan) daima azap çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azaba medar (vesile) oluyor. O azabı çekmekte kabahat, kusur ona aittir.

Çünkü kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet (sınırsız sevgi yeteneği), hadsiz bir cemal-i bâkiye (sonsuz güzelliğe) mâlik (sahip) bir zata tevcih (yöneltmek) etmek için verilmiş. O insan sû-i istimal (kötüye kullanma) ederek o muhabbeti fâni (geçici) mevcudata sarf ettiği cihetle (harcadığı için) kusur ediyor; kusurun cezasını, firakın (ayrılığın) azabıyla çekiyor.

İşte bu kusurdan teberri (uzaklaşmak) edip o fâni mahbubattan (geçici sevgililerden) kat’-ı alâka (ilişkiyi kesmek) etmek, o mahbublar onu terk etmeden evvel o onları terk etmek cihetiyle Mahbub-u Bâki’ye (Sonsuz Sevgili’ye – Allah’a) hasr-ı muhabbeti (muhabbeti sadece O’na özgü kılmayı) ifade eden يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى (Okunuşu: Ya Bâkî Ente’l-Bâkî – Meali: Ey bâki (sonsuz) olan! Sonsuz olan sensin!) olan birinci cümlesi: “Bâki-i Hakiki (Gerçek Sonsuz olan Allah) yalnız sensin. Mâsiva (Allah’tan başka her şey) fânidir (geçicidir). Fâni olan elbette bâki bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medar (vesile) olamaz.” manasını ifade ediyor. “Madem o hadsiz mahbubat fânidirler (geçicidirler), beni bırakıp gidiyorlar; onlar beni bırakmadan evvel ben onları يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى (Okunuşu: Ya Bâkî Ente’l-Bâkî – Meali: Ey bâki (sonsuz) olan! Sonsuz olan sensin!) demekle bırakıyorum. Yalnız sen bâkisin (sonsuzsun) ve senin ibkan (sonsuz kılman) ile mevcudat (varlıklar) beka (sonsuzluk) bulabildiğini bilip itikad (inanırım) ederim. Öyle ise senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa alâka-i kalbe (kalbin ilgisine, sevgisine) lâyık değiller.” demektir.

İşte bu halette kalp, hadsiz mahbubatından (sınırsız sevgililerinden) vazgeçiyor. Hüsün ve cemalleri (güzellikleri) üstünde fânilik (geçicilik) damgasını görür, alâka-i kalbi (kalbin ilgisini) keser. Eğer kesmezse mahbubları adedince manevî cerihalar (yaralar) oluyor.

İkinci cümle olan يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى (Okunuşu: Ya Bâkî Ente’l-Bâkî – Meali: Ey bâki (sonsuz) olan! Sonsuz olan sensin!) o hadsiz cerihalara (yaralara) hem merhem hem tiryak (panzehir, şifa) oluyor. Yani يَا بَاقٖى (Okunuşu: Ya Bâkî – Meali: Ey bâki olan!): “Madem sen bâkisin (sonsuzsun), yeter; her şeye bedelsin. Madem sen varsın, her şey var.” Evet, mevcudatta (varlıklarda) sebeb-i muhabbet (sevgi sebebi) olan hüsün (güzellik) ve ihsan (iyilik) ve kemal (mükemmellik), umumiyetle (genellikle) Bâki-i Hakiki’nin (Gerçek Sonsuz olan Allah’ın) hüsün (güzellik) ve ihsan (iyilik) ve kemalâtının (mükemmelliklerinin) işaratı (işaretleri) ve çok perdelerden geçmiş zayıf gölgeleridir; belki cilve-i esma-i hüsnanın (Allah’ın güzel isimlerinin tecellilerinin) gölgelerinin gölgeleridir.

İkinci Nükte

İnsanın fıtratında (yaradılışında), bekaya (sonsuzluğa, kalıcılığa) karşı gayet şedit (çok şiddetli) bir aşk var. Hattâ her sevdiği şeyde kuvve-i vâhime (hayal gücü) cihetiyle bir nevi beka (bir tür sonsuzluk) tevehhüm (zanneder) eder, sonra sever. Ne vakit zevalini (yok oluşunu, son buluşunu) düşünse veya görse derinden derine feryat eder. Bütün firaklardan (ayrılıklardan) gelen feryatlar, aşk-ı bekadan (sonsuzluk aşkından) gelen ağlamaların tercümanlarıdır (yorumcularıdır). Eğer tevehhüm-ü beka (sonsuzluk zannı) olmazsa muhabbet edemez.

Hattâ denilebilir ki: Âlem-i bekanın (sonsuzluk âleminin) ve ebedî cennetin bir sebeb-i vücudu (var olma sebebi), şu mahiyet-i insaniyedeki (insan mahiyetindeki) o şiddetli aşk-ı bekadan (sonsuzluk aşkından) çıkan gayet kuvvetli arzu-yu beka (sonsuzluk arzusu) ve beka (sonsuzluk) için fıtrî (yaratılıştan gelen) umumî duadır ki Bâki-i Zülcelal (Sonsuz ve Celal sahibi Allah) o şedit (şiddetli), sarsılmaz, fıtrî (yaratılıştan gelen) arzuyu; o tesirli, kuvvetli, umumî duayı kabul etmiştir ki fâni (geçici) insanlar için bâki (sonsuz) bir âlemi halk (yaratmış) etmiş.

Hem hiç mümkün müdür ki: Fâtır-ı Kerîm (Kerem sahibi yaratıcı Allah), Hâlık-ı Rahîm (Çok merhametli yaratıcı Allah), küçük midenin cüz’î (kısmi, küçük) arzusunu ve muvakkat (geçici) bir beka (sonsuzluk) için lisan-ı hal (hal dili) ile duasını hadsiz enva-ı mat’umat-ı leziziyenin (sınırsız çeşitlilikteki lezzetli yiyeceklerin) icadıyla (yaratılmasıyla) kabul etsin de umum (bütün) nev-i beşerin (insan türünün) pek büyük bir ihtiyac-ı fıtrîden (yaratılıştan gelen ihtiyaçtan) gelen pek şiddetli bir arzusunu ve küllî (kapsamlı) ve daimî (sürekli) ve haklı ve hakikatli, kālli (sözlü), halli (fiili), bekaya dair (sonsuzluğa dair) gayet kuvvetli duasını kabul etmesin? Hâşâ (Allah korusun), yüz bin defa hâşâ (Allah korusun). Kabul etmemek mümkün değildir. Hem hikmet (bilgelik) ve adaletine ve rahmet (merhamet) ve kudretine (gücüne) hiçbir cihetle yakışmaz.

Madem insan bekaya (sonsuzluğa) âşıktır, elbette bütün kemalâtı (mükemmellikleri), lezzetleri, bekaya (sonsuzluğa) tabidir (bağlıdır). Ve madem beka (sonsuzluk), Bâki-i Zülcelal’e (Sonsuz ve Celal sahibi Allah’a) mahsustur ve madem Bâki’nin esması (isimleri) bâkiyedir (sonsuzdur) ve madem Bâki’nin âyineleri (aynaları) Bâki’nin rengini, hükmünü alır ve bir nevi bekaya (bir çeşit sonsuzluğa) mazhar (nail) olur.

Elbette insana en lâzım iş en mühim vazife, o Bâki’ye karşı alâka peyda (ilgi duymak) etmektir ve esmasına (isimlerine) yapışmaktır. Çünkü Bâki (Sonsuz) yoluna sarf olunan (harcanan) her şey, bir nevi bekaya (bir tür sonsuzluğa) mazhar (nail) olur. İşte o ikinci يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى (Okunuşu: Ya Bâkî Ente’l-Bâkî – Meali: Ey bâki (sonsuz) olan! Sonsuz olan sensin!) cümlesi bu hakikati ifade ediyor. İnsanın hadsiz manevî yaralarını tedavi etmekle beraber, fıtratındaki (yaratılışındaki) gayet şiddetli arzu-yu bekayı (sonsuzluk arzusunu) onunla tatmin (doyuruyor) ediyor.

Üçüncü Nükte

Şu dünyada zamanın, fena (yok oluş) ve zeval-i eşyadaki (eşyanın son buluşundaki) tesiratı (etkileri) gayet muhteliftir (çok farklıdır). Ve mevcudat (varlıklar) ise mütedâhil daireler (iç içe geçmiş daireler) gibi birbiri içinde iken, hükümleri zeval (yok oluş) noktasında ayrı ayrı oluyor. Nasıl ki saatin saniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve saati ve günleri sayan daireleri zahiren (görünüşte) birbirine benzer fakat süratte birbirine muhaliftir (terstir, zıttır). Öyle de insandaki cisim, nefis, kalp, ruh daireleri öyle mütefavittir (farklıdır).

Mesela, cismin bekası (kalıcılığı), hayatı, vücudu; bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mazi (geçmiş) ve müstakbeli (geleceği) ma’dum (yok olmuş) ve meyyit (ölü) bulunduğu halde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar daire-i vücudu ve hayatı (varlık ve hayat dairesi) geniştir. Ruhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i azîme (büyük daire), daire-i hayatına ve vücuduna dâhildir (içindedir).

İşte bu istidada (yeteneğe) binaen (dayanarak) hayat-ı kalbî (kalbi hayat) ve ruhîye (ruhi hayata) medar (sebep) olan marifet-i İlahiye (Allah’ı bilme, tanıma) ve muhabbet-i Rabbaniye (Rabbe duyulan sevgi) ve ubudiyet-i Sübhaniye (Sübhan olan Allah’a kulluk) ve marziyat-ı Rahmaniye (Rahman olan Allah’ın rızasına uygun işler) cihetiyle bu dünyadaki fâni (geçici) ömür, bâki (sonsuz) bir ömrü tazammun (içine alır, kapsar) eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intac (netice verir) eder ve bâki (sonsuz) ve lâyemut (ölmez, ölümsüz) bir ömür hükmüne geçer.

Evet, Bâki-i Hakiki’nin (Gerçek Sonsuz olan Allah’ın) muhabbet, marifet (tanıma), rızası yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer onun yolunda olmazsa bir sene, bir saniyedir. Belki onun yolunda bir saniye, lâyemuttur (ölmez, ölümsüzdür), çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin (gaflet ehlinin, ilgisizlerin) yüz senesi, bir saniye hükmüne geçer.

Meşhur böyle bir söz var ki:

سِنَةُ الْفِرَاقِ سَنَةٌ وَ سَنَةُ الْوِصَالِ سِنَةٌ

(Okunuşu: Sinetü’l-firâki senetün ve senetü’l-visali sinetün)

(Meali: Ayrılığın bir saniyesi, bir sene kadar uzundur ve kavuşmanın bir senesi, bir saniye kadar kısadır.)

yani “Firakın (ayrılığın) bir saniyesi, bir sene kadar uzundur ve visalin (kavuşmanın) bir senesi, bir saniye kadar kısadır.” Ben bu fıkranın (cümle veya paragrafın) bütün bütün aksine (tamamen tersine) diyorum ki visal (kavuşma), yani Bâki-i Zülcelal’in (Sonsuz ve Celal sahibi Allah’ın) rızası dairesinde livechillah (Allah rızası için) bir saniye visal, değil yalnız böyle bir sene, belki daimî (sürekli) bir pencere-i visaldir (kavuşma penceresidir). Gaflet ve dalalet (sapıklık) firakı (ayrılığı) içinde değil bir sene, belki bin sene, bir saniye hükmündedir. O sözden daha meşhur şu söz var:

اَرْضُ الْفَلَاتِ مَعَ الْاَعْدَاءِ فِنْجَانٌ سَمُّ الْخِيَاطِ مَعَ الْاَحْبَابِ مَيْدَانٌ

(Okunuşu: Ardü’l-felâti mea’l-a’dâi fincânün, semmü’l-hıyâtı mea’l-ahbâbi meydânün)

(Meali: Düşmanlarla birlikte çölün genişliği bir fincan kadardır, dostlarla birlikte iğne deliği bir meydan gibidir.)

hükmümüzü teyid (doğruluyor, destekliyor) ediyor.

Meşhur evvelki sözün sahih (doğru) bir manası budur ki: Fâni (geçici) mevcudatın (varlıkların) visali (kavuşması) madem fânidir (geçicidir), ne kadar uzun da olsa yine kısa hükmündedir. Senesi, bir saniye gibi geçer; hasretli bir hayal (özlemli bir hayal) ve esefli bir rüya (üzüntülü bir rüya) olur. Bekayı (sonsuzluğu) isteyen kalb-i insanî (insan kalbi) bir sene visalde (kavuşmada), yalnız bir saniyecikte ancak zerre gibi bir zevkini alabilir. Firak (ayrılık) ise saniyesi bir sene değil, senelerdir. Çünkü firakın (ayrılığın) meydanı geniştir. Bekayı (sonsuzluğu) isteyen bir kalbe, firak (ayrılık) çendan (gerçi) bir saniye de olsa seneler kadar tahribat (yıkım) yapar. Çünkü hadsiz firakları (sınırsız ayrılıkları) ihtar (hatırlatır) eder. Maddî ve süflî (aşağı) muhabbetler için bütün mazi (geçmiş) ve müstakbel (gelecek), firakla (ayrılıkla) doludur.

Şu mesele münasebetiyle (vesilesiyle) deriz: Ey insanlar! Fâni (geçici), kısa, faydasız ömrünüzü; bâki (sonsuz), uzun, faydalı, meyvedar (verimli) yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır (gereğidir), Bâki-i Hakiki’nin (Gerçek Sonsuz olan Allah’ın) yoluna sarf (harcayınız) ediniz. Çünkü Bâki’ye (Sonsuz olana) müteveccih (yönelmiş) olan şey, bekanın (sonsuzluğun) cilvesine (tecellisine) mazhar (nail) olur.

Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya (sonsuzluğa) âşıktır ve madem bu fâni (geçici) ömrü, bâki (sonsuz) ömre tebdil (değiştiren) eden bir çare var ve manen (manevi olarak) çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti sukut (düşmemiş) etmemiş bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile (fiilen) çevirmeye çalışacak ve tevfik-i hareket (doğru hareket) edecek.

İşte o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. “lillah (Allah için), livechillah (Allah rızası için), lieclillah (Allah namına)” rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.

Bu hakikate işareten Leyle-i Kadir gibi bir tek gece, seksen küsur seneden ibaret olan bin ay hükmünde olduğunu nass-ı Kur’an (Kur’an metni) gösteriyor. Hem bu hakikate işaret eden ehl-i velayet (Allah dostları) ve hakikat beyninde (arasında) bir düstur-u muhakkak (kesin kural) olan “bast-ı zaman (zamanın genişlemesi)” sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı mi’rac (Miraç zamanı), bu hakikatin vücudunu (varlığını) ispat eder ve bilfiil (fiilen) vukuunu (gerçekleştiğini) gösteriyor. Mi’racın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati (genişliği) ve ihatası (kuşatıcılığı) ve uzunluğu vardır. Çünkü o mi’rac yoluyla, beka (sonsuzluk) âlemine girdi. Beka (sonsuzluk) âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun (içine almıştır) etmiştir.

Hem şu hakikate bina edilen beyne’l-evliya (evliyalar arasında) kesretle (çokça) vuku bulmuş olan “bast-ı zaman (zamanın genişlemesi)” hâdiseleridir. Bazı evliya bir dakikada, bir günlük işi görmüş. Bazıları bir saatte, bir sene vazifesini yapmış. Bazıları bir dakikada, bir hatme-i Kur’aniyeyi (Kur’an hatmini) okumuş olduklarını rivayet (aktarıyor) edip ihbar (haber veriyorlar) ediyorlar. Böyle ehl-i hak (hak ehli) ve sıdk (doğruluk ehli), bilerek kizbe (yalana) elbette tenezzül (düşmezler) etmezler. Hem o derece hadsiz (sınırsız) ve kesretli (çok) bir tevatürle (çok sayıda kişinin aktarımıyla) “bast-ı zaman (zamanın genişlemesi)” (Hâşiye[1]) hakikatini aynen müşahede (gözlemledikleri) ettikleri medar-ı şüphe (şüphe sebebi) olamaz.

Şu “bast-ı zaman (zamanın genişlemesi)” herkesçe musaddak (tasdik edilmiş, doğru kabul edilmiş) bir nev’i (çeşidi), rüyada görünüyor. Bazen bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, geçirdiği ahvali, konuştuğu sözleri, gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için yakaza (uyanıklık) âleminde bir gün, belki günler lâzımdır.

Elhasıl (Kısacası): İnsan çendan (gerçi) fânidir (geçicidir). Fakat beka (sonsuzluk) için halk (yaratılmış) edilmiş ve bâki (sonsuz) bir zatın âyinesi (aynası) olarak yaratılmış ve bâki (sonsuz) meyveleri verecek işleri görmekle tavzif (görevlendirilmiş) edilmiş ve bâki (sonsuz) bir zatın, bâki (sonsuz) esmasının (isimlerinin) cilvelerine (tecellilerine) ve nakışlarına (işlemelerine) medar (sebep) olacak bir suret (şekil) verilmiştir.

Öyle ise böyle bir insanın hakiki vazifesi (gerçek görevi) ve saadeti (mutluluğu): Bütün cihazatı (donanımları) ve bütün istidadatıyla (yetenekleriyle) o Bâki-i Sermedî’nin (Sonsuz ve Ebedî olan Allah’ın) daire-i marziyatında (rızasına uygun alanında) esmasına (isimlerine) yapışıp, ebed (sonsuzluk) yolunda o Bâki’ye (Sonsuz olana) müteveccih (yönelerek) olup gitmektir. Lisanı يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى (Okunuşu: Ya Bâkî Ente’l-Bâkî – Meali: Ey bâki (sonsuz) olan! Sonsuz olan sensin!) dediği gibi kalbi, ruhu, aklı, bütün letaifi (İnsanın ruhsal ve manevi duyarlılıkları) هُوَ الْبَاقٖى، هُوَ الْاَزَلِىُّ الْاَبَدِىُّ، هُوَ السَّرْمَدِىُّ، هُوَ الدَّائِمُ، هُوَ الْمَطْلُوبُ، هُوَ الْمَحْبُوبُ، هُوَ الْمَقْصُودُ، هُوَ الْمَعْبُودُ demeli.

(Okunuşu: Hüve’l-Bâkî, Hüve’l-Ezeliyyü’l-Ebediyyü, Hüve’s-Sermediyyü, Hüve’d-Dâimü, Hüve’l-Matlûbü, Hüve’l-Mahbûbü, Hüve’l-Maksûdü, Hüve’l-Ma’bûdü)

(Meali: O sonsuzdur, O ezelîdir (başlangıcı yoktur) ebedîdir (sonu yoktur), O sonsuz ve sürekli var olandır, O süreklidir, O istenendir, O sevilendir, O amaçlanandır, O ibadet edilendir.)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

(Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-Alîmü’l-Hakîm)

(Meali: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapansın. – Bakara Suresi, âyet 32)

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

(Okunuşu: Rabbenâ lâ tüâkhiznâ in nesînâ ev ahta’nâ)

(Meali: Rabbimiz! Unutur veya hataya düşersek bizi hesaba çekme. – Bakara Suresi, âyet 286)

*

[1] Hâşiye: قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ (Okunuşu: Kâle kâilün minhum kem lebistüm kâlû lebistnâ yevmen ev ba’da yevm – Meali: İçlerinden biri dedi ki: ‘Ne kadar kaldınız?’ Dediler ki: ‘Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık.’) âyetiyle وَلَبِثُوا فٖى كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنٖينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا (Okunuşu: Ve lebistû fî kehfihim selâse mietin sinîne vezdâdû tis’an – Meali: Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve buna dokuz yıl daha eklediler.) âyeti “tayy-ı zamanı (zamanın dürülmesi, kısalması)” gösterdiği gibi وَاِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ (Okunuşu: Ve inne yevmen inde Rabbike ke-elfi senetin mimmâ teuddûne – Meali: Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.) âyeti de “bast-ı zamanı (zamanın genişlemesi, uzaması)” gösterir.

Risale-i Nur Külliyatından

Üçüncü Lem’a

Bu Lem’a’ya bir derece his ve zevk karışmış. His ve zevkin coşkunlukları ise aklın düsturlarını, fikrin mizanlarını çok dinlemediklerinden ve müraat etmediklerinden bu Üçüncü Lem’a mantık mizanları ile tartılmamalı.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

âyetinin mealini ifade eden يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى ۞ يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى iki cümlesi mühim iki hakikati ifade ediyorlar. Ondandır ki Nakşîlerin rüesasından bir kısım, bu iki cümle ile kendilerine bir hatme-i mahsus yapıp muhtasar bir hatme-i Nakşiye hükmünde tutuyorlar. Madem o azîm âyetin mealini bu iki cümle ifade ediyor. Biz bu iki cümlenin ifade ettiği iki hakikat-i mühimmenin birkaç nüktesini beyan edeceğiz.

Birinci Nükte

Birinci defa يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى bir ameliyat-ı cerrahiye hükmünde kalbi mâsivadan tecrit ediyor, kesiyor. Şöyle ki:

İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibarıyla mevcudatın hemen ekserisiyle alâkadardır. Hem insanın mahiyet-i câmiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet dercedilmiştir. Onun için insan da umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedî cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan daima azap çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azaba medar oluyor. O azabı çekmekte kabahat, kusur ona aittir.

Çünkü kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, hadsiz bir cemal-i bâkiye mâlik bir zata tevcih etmek için verilmiş. O insan sû-i istimal ederek o muhabbeti fâni mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor; kusurun cezasını, firakın azabıyla çekiyor.

İşte bu kusurdan teberri edip o fâni mahbubattan kat’-ı alâka etmek, o mahbublar onu terk etmeden evvel o onları terk etmek cihetiyle Mahbub-u Bâki’ye hasr-ı muhabbeti ifade eden يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى olan birinci cümlesi: “Bâki-i Hakiki yalnız sensin. Mâsiva fânidir. Fâni olan elbette bâki bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medar olamaz.” manasını ifade ediyor. “Madem o hadsiz mahbubat fânidirler, beni bırakıp gidiyorlar; onlar beni bırakmadan evvel ben onları يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى demekle bırakıyorum. Yalnız sen bâkisin ve senin ibkan ile mevcudat beka bulabildiğini bilip itikad ederim. Öyle ise senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa alâka-i kalbe lâyık değiller.” demektir.

İşte bu halette kalp, hadsiz mahbubatından vazgeçiyor. Hüsün ve cemalleri üstünde fânilik damgasını görür, alâka-i kalbi keser. Eğer kesmezse mahbubları adedince manevî cerihalar oluyor.

İkinci cümle olan يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى o hadsiz cerihalara hem merhem hem tiryak oluyor. Yani يَا بَاقٖى “Madem sen bâkisin, yeter; her şeye bedelsin. Madem sen varsın, her şey var.” Evet, mevcudatta sebeb-i muhabbet olan hüsün ve ihsan ve kemal, umumiyetle Bâki-i Hakiki’nin hüsün ve ihsan ve kemalâtının işaratı ve çok perdelerden geçmiş zayıf gölgeleridir; belki cilve-i esma-i hüsnanın gölgelerinin gölgeleridir.

İkinci Nükte

İnsanın fıtratında, bekaya karşı gayet şedit bir aşk var. Hattâ her sevdiği şeyde kuvve-i vâhime cihetiyle bir nevi beka tevehhüm eder, sonra sever. Ne vakit zevalini düşünse veya görse derinden derine feryat eder. Bütün firaklardan gelen feryatlar, aşk-ı bekadan gelen ağlamaların tercümanlarıdır. Eğer tevehhüm-ü beka olmazsa muhabbet edemez.

Hattâ denilebilir ki: Âlem-i bekanın ve ebedî cennetin bir sebeb-i vücudu, şu mahiyet-i insaniyedeki o şiddetli aşk-ı bekadan çıkan gayet kuvvetli arzu-yu beka ve beka için fıtrî umumî duadır ki Bâki-i Zülcelal o şedit, sarsılmaz, fıtrî arzuyu; o tesirli, kuvvetli, umumî duayı kabul etmiştir ki fâni insanlar için bâki bir âlemi halk etmiş.

Hem hiç mümkün müdür ki: Fâtır-ı Kerîm, Hâlık-ı Rahîm, küçük midenin cüz’î arzusunu ve muvakkat bir beka için lisan-ı hal ile duasını hadsiz enva-ı mat’umat-ı leziziyenin icadıyla kabul etsin de umum nev-i beşerin pek büyük bir ihtiyac-ı fıtrîden gelen pek şiddetli bir arzusunu ve küllî ve daimî ve haklı ve hakikatli, kālli, halli, bekaya dair gayet kuvvetli duasını kabul etmesin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ. Kabul etmemek mümkün değildir. Hem hikmet ve adaletine ve rahmet ve kudretine hiçbir cihetle yakışmaz.

Madem insan bekaya âşıktır, elbette bütün kemalâtı, lezzetleri, bekaya tabidir. Ve madem beka, Bâki-i Zülcelal’e mahsustur ve madem Bâki’nin esması bâkiyedir ve madem Bâki’nin âyineleri Bâki’nin rengini, hükmünü alır ve bir nevi bekaya mazhar olur.

Elbette insana en lâzım iş en mühim vazife, o Bâki’ye karşı alâka peyda etmektir ve esmasına yapışmaktır. Çünkü Bâki yoluna sarf olunan her şey, bir nevi bekaya mazhar olur. İşte o ikinci يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى cümlesi bu hakikati ifade ediyor. İnsanın hadsiz manevî yaralarını tedavi etmekle beraber, fıtratındaki gayet şiddetli arzu-yu bekayı onunla tatmin ediyor.

Üçüncü Nükte

Şu dünyada zamanın, fena ve zeval-i eşyadaki tesiratı gayet muhteliftir. Ve mevcudat ise mütedâhil daireler gibi birbiri içinde iken, hükümleri zeval noktasında ayrı ayrı oluyor. Nasıl ki saatin saniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve saati ve günleri sayan daireleri zahiren birbirine benzer fakat süratte birbirine muhaliftir. Öyle de insandaki cisim, nefis, kalp, ruh daireleri öyle mütefavittir.

Mesela, cismin bekası, hayatı, vücudu; bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mazi ve müstakbeli ma’dum ve meyyit bulunduğu halde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i azîme, daire-i hayatına ve vücuduna dâhildir.

İşte bu istidada binaen hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan marifet-i İlahiye ve muhabbet-i Rabbaniye ve ubudiyet-i Sübhaniye ve marziyat-ı Rahmaniye cihetiyle bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intac eder ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer.

Evet, Bâki-i Hakiki’nin muhabbet, marifet, rızası yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer onun yolunda olmazsa bir sene, bir saniyedir. Belki onun yolunda bir saniye, lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi, bir saniye hükmüne geçer.

Meşhur böyle bir söz var ki:

سِنَةُ الْفِرَاقِ سَنَةٌ وَ سَنَةُ الْوِصَالِ سِنَةٌ

yani “Firakın bir saniyesi, bir sene kadar uzundur ve visalin bir senesi, bir saniye kadar kısadır.” Ben bu fıkranın bütün bütün aksine diyorum ki visal, yani Bâki-i Zülcelal’in rızası dairesinde livechillah bir saniye visal, değil yalnız böyle bir sene, belki daimî bir pencere-i visaldir. Gaflet ve dalalet firakı içinde değil bir sene, belki bin sene, bir saniye hükmündedir. O sözden daha meşhur şu söz var:

اَرْضُ الْفَلَاتِ مَعَ الْاَعْدَاءِ فِنْجَانٌ سَمُّ الْخِيَاطِ مَعَ الْاَحْبَابِ مَيْدَانٌ

hükmümüzü teyid ediyor.

Meşhur evvelki sözün sahih bir manası budur ki: Fâni mevcudatın visali madem fânidir, ne kadar uzun da olsa yine kısa hükmündedir. Senesi, bir saniye gibi geçer; hasretli bir hayal ve esefli bir rüya olur. Bekayı isteyen kalb-i insanî bir sene visalde, yalnız bir saniyecikte ancak zerre gibi bir zevkini alabilir. Firak ise saniyesi bir sene değil, senelerdir. Çünkü firakın meydanı geniştir. Bekayı isteyen bir kalbe, firak çendan bir saniye de olsa seneler kadar tahribat yapar. Çünkü hadsiz firakları ihtar eder. Maddî ve süflî muhabbetler için bütün mazi ve müstakbel, firakla doludur.

Şu mesele münasebetiyle deriz: Ey insanlar! Fâni, kısa, faydasız ömrünüzü; bâki, uzun, faydalı, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır, Bâki-i Hakiki’nin yoluna sarf ediniz. Çünkü Bâki’ye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur.

Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya âşıktır ve madem bu fâni ömrü, bâki ömre tebdil eden bir çare var ve manen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti sukut etmemiş bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve tevfik-i hareket edecek.

İşte o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. “lillah, livechillah, lieclillah” rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.

Bu hakikate işareten Leyle-i Kadir gibi bir tek gece, seksen küsur seneden ibaret olan bin ay hükmünde olduğunu nass-ı Kur’an gösteriyor. Hem bu hakikate işaret eden ehl-i velayet ve hakikat beyninde bir düstur-u muhakkak olan “bast-ı zaman” sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı mi’rac, bu hakikatin vücudunu ispat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mi’racın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünkü o mi’rac yoluyla, beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir.

Hem şu hakikate bina edilen beyne’l-evliya kesretle vuku bulmuş olan “bast-ı zaman” hâdiseleridir. Bazı evliya bir dakikada, bir günlük işi görmüş. Bazıları bir saatte, bir sene vazifesini yapmış. Bazıları bir dakikada, bir hatme-i Kur’aniyeyi okumuş olduklarını rivayet edip ihbar ediyorlar. Böyle ehl-i hak ve sıdk, bilerek kizbe elbette tenezzül etmezler. Hem o derece hadsiz ve kesretli bir tevatürle “bast-ı zaman” (Hâşiye[1]) hakikatini aynen müşahede ettikleri medar-ı şüphe olamaz.

Şu “bast-ı zaman” herkesçe musaddak bir nev’i, rüyada görünüyor. Bazen bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, geçirdiği ahvali, konuştuğu sözleri, gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır.

Elhasıl: İnsan çendan fânidir. Fakat beka için halk edilmiş ve bâki bir zatın âyinesi olarak yaratılmış ve bâki meyveleri verecek işleri görmekle tavzif edilmiş ve bâki bir zatın, bâki esmasının cilvelerine ve nakışlarına medar olacak bir suret verilmiştir.

Öyle ise böyle bir insanın hakiki vazifesi ve saadeti: Bütün cihazatı ve bütün istidadatıyla o Bâki-i Sermedî’nin daire-i marziyatında esmasına yapışıp, ebed yolunda o Bâki’ye müteveccih olup gitmektir. Lisanı يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى dediği gibi kalbi, ruhu, aklı, bütün letaifi هُوَ الْبَاقٖى، هُوَ الْاَزَلِىُّ الْاَبَدِىُّ، هُوَ السَّرْمَدِىُّ، هُوَ الدَّائِمُ، هُوَ الْمَطْلُوبُ، هُوَ الْمَحْبُوبُ، هُوَ الْمَقْصُودُ، هُوَ الْمَعْبُودُ demeli.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

*

[1] Hâşiye: قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ âyetiyle وَلَبِثُوا فٖى كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنٖينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا âyeti “tayy-ı zaman”ı gösterdiği gibi وَاِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ âyeti de “bast-ı zaman”ı gösterir.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir