İzahlı Metin
Yedinci Lem’a
Fetih Suresi’nin sonundaki ayetin, gaybdan haber veren yedi yönüne dairdir.
*Bismillahirrahmanirrahim* *(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*
*Lekad sadakallâhu resûlehü’r-ru’yâ bi’l-hakkı letedhulunne’l-mescide’l-harâme in şâallâhu âminîne muhallikîne ruûsekum ve mukassırîne lâ tehâfûn, fealime mâ lem ta’lemû feceale min dûni zâlike fethan karîbâ. Hüvellezî ersele resûlehû bi’l-hüdâ ve dîni’l-hakkı liyuzhirahû ale’d-dîni küllih, ve kefâ billâhi şehîdâ. Muhammedü’r-resûlullâh, vellezîne meahû eşiddâu ale’l-küffâri ruhamâu beynehüm terâhum rukkean sücceden yebteğûne fadlen minallâhi ve rıdvânâ, sîmâhum fî vucûhihim min eseri’s-sücûd, zâlike meselühüm fi’t-tevrâti ve meselühüm fi’l-incîl, kezer’in ahrace şat’ehû feâzerahû festağlaza festevâ alâ sûkıhî yu’cibu’z-zürrâa liyeğîza bihimü’l-küffâr, veadallâhu’l-lezîne âmenû ve amilü’s-sâlihâti minhüm mağfiraten ve ecran azîmâ.* *(Andolsun, Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse, siz güven içinde, başlarınızı traş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bildi ve size bundan başka yakın bir fetih daha verdi. O, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderdi ki, o dini bütün dinlere üstün kılsın. Şahit olarak Allah yeter. Muhammed, Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları, yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları ise şöyledir: Onlar filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekincilerin de hoşuna gider. Allah, onlarla kâfirleri öfkelendirmek için böyle yaptı. Allah, onlardan iman edip salih ameller işleyenlere bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vaat etmiştir.)*
Fetih Suresi’nin bu üç ayetinin pek çok mucizevi yönü vardır. Açıklamasıyla mucize olan Kur’an’ın on genel mucizevi yönünden biri olan gaybdan haber verme yönü, bu üç ayette yedi sekiz farklı şekilde görünmektedir.
BİRİNCİSİ:
*Lekad sadakallâhu resûlehü’r-ru’yâ…* *(diye devam eden ayet)*
Mekke’nin Fethi’ni, gerçekleşmeden önce kesin bir dille haber vermektedir. İki sene sonra, haber verdiği şekilde gerçekleşmiştir.
İKİNCİSİ:
*Feceale min dûni zâlike fethan karîbâ* *(Bundan başka, yakın bir fetih daha verdi)*
Bu ayet şunu ifade etmektedir: Hudeybiye Antlaşması, her ne kadar görünüşte İslam’ın aleyhinde ve Kureyşliler bir derece galip gibi görünmüş olsa da, manen büyük bir fetih hükmünde olacak ve diğer fetihlerin de anahtarı olacaktır diye haber vermektedir.
Gerçekten de Hudeybiye Antlaşması ile maddi kılıç geçici olarak kınına konulmuştur. Fakat hikmetli Kur’an’ın şimşek gibi parlayan elmas kılıcı ortaya çıkmış; kalpleri ve akılları fethetmiştir. Barış vesilesiyle birbirleriyle kaynaşmışlar, İslamiyet’in güzellikleri ve Kur’an’ın nurları, inat ve kabilecilik bağnazlığının perdelerini yırtarak etkisini göstermiştir.
Mesela, savaş dâhisi Halid bin Velid ve siyaset dâhisi Amr bin Âs gibi yenilgiyi kabul etmeyen şahsiyetleri, Hudeybiye Antlaşması ile parıltısını gösteren Kur’an’ın kılıcı mağlup etmiş, onlar da Medine-i Münevvere’ye tam bir bağlılıkla gelerek İslamiyet’e boyun eğip teslim olduktan sonra Hz. Halid, bir “Allah’ın Kılıcı” haline gelmiş ve İslam fetihlerinin bir kılıcı olmuştur.
Mühim Bir Sual: Alemlerin Övüncü ve Alemlerin Rabbinin Sevgilisi olan Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ın sahabelerinin, müşriklere karşı Uhud’un sonunda ve Huneyn’in başında yenilgiye uğramalarının hikmeti nedir?
Cevap: O dönemde müşriklerin arasında, ileride sahabe saflarında yer alacak Hz. Halid gibi büyük sahabelere denk pek çok değerli şahsiyet bulunuyordu. Onların şanlı ve şerefli geleceklerini dikkate alarak, izzetlerini tamamen kırmamak için İlahi hikmet, gelecekteki iyiliklerinin peşin bir ödülü olarak geçmişte onlara bir üstünlük vermiş ve onurlarını tamamen kırmamıştır.
Demek ki geçmişteki sahabeler, gelecekteki sahabelere karşı yenilmişlerdir. Ta ki o gelecekteki sahabeler, kılıçların parıltısının korkusuyla değil, hakikatin parıltısının şevkiyle İslamiyet’e girsinler ve yaratılıştan gelen kahramanlıkları büyük bir zillet yaşamasın.
ÜÇÜNCÜSÜ:
*Lâ tehâfûn* *(Korkmazsınız)*
Kaydıyla haber veriyor ki: “Sizler tam bir güvenlik içinde Kâbe’yi tavaf edeceksiniz.” Halbuki Arap Yarımadası’ndaki bedevi kavimlerin çoğu düşman olmakla beraber, Mekke çevresi ve Kureyş kabilesinin büyük bir kısmı düşman iken, yakın bir zamanda hiç korku hissetmeden Kâbe’yi tavaf edeceğinizi haber vermesiyle Arap Yarımadası’nın itaat altına alınacağına, bütün Kureyş’in İslamiyet’e gireceğine ve tam bir güvenliğin sağlanacağına işaret ve haber vermektedir. Aynen haber verdiği gibi gerçekleşmiştir.
DÖRDÜNCÜSÜ:
*Hüvellezî ersele resûlehû bi’l-hüdâ ve dîni’l-hakkı liyuzhirahû ale’d-dîni küllih* *(O, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderdi ki, o dini bütün dinlere üstün kılsın)*
Son derece kesin bir şekilde haber veriyor ki: “Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın getirdiği din, bütün dinlere galip gelecektir.” Halbuki o zamanda yüz milyonlarca mensubu bulunan Hristiyanlık, Yahudilik ve Mecusilik dinleri ve Roma, Çin ve İran gibi yüz milyonlarca tebaası bulunan cihangir devletlerin resmi dinleri varken, kendi küçük kabilesine karşı bile tam galip gelememiş bir durumda olan Arap olan Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ın getirdiği dinin, bütün dinlere galip ve bütün devletlere muzaffer olacağını haber vermektedir. Hem de gayet açık ve kesin bir şekilde haber vermektedir. Gelecek, bu gaybi haberi, Doğu Okyanusu’ndan (Pasifik) Batı Okyanusu’na (Atlantik) kadar İslam kılıcının uzamasıyla doğrulamıştır.
BEŞİNCİSİ:
*Muhammedü’r-resûlullâh, vellezîne meahû eşiddâu ale’l-küffâri ruhamâu beynehüm terâhum rukkean sücceden… ilâ âhir* *(Muhammed Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükû ve secde ederken görürsün… ayetin sonuna kadar)*
Bu ayetin başı, sahabelerin peygamberlerden sonra insanlık içinde en seçkin olmalarına sebep olan yüce seciyeleri ve değerli meziyetleri haber vermekle, açık anlamıyla; sahabe tabakalarının gelecekte sahip olacakları kendilerine has seçkin sıfatları ifade etmekle beraber, işaret ettiği anlamla da, araştıran âlimlere göre Peygamber’in vefatından sonra onun makamına geçecek olan Raşid Halifeler’e, halifelik sırasına göre işaret edip her birinin en meşhur ayırt edici özelliği olan özel sıfatlarını da haber vermektedir. Şöyle ki:
*Vellezîne meahû* *(Onunla beraber olanlar)* ifadesi, özel beraberliği, yakın sohbeti ile ve en önce vefat ederek yine onunla beraber olmakla meşhur ve seçkin olan Hz. Ebubekir es-Sıddık’ı göstermektedir.
*Eşiddâu ale’l-küffâr* *(Kâfirlere karşı çetin)* ifadesi ile, gelecekte fetihleriyle yeryüzündeki devletleri titretecek ve adaletiyle zalimlere yıldırım gibi şiddet gösterecek olan Hz. Ömer’i göstermektedir.
*Ruhamâu beynehüm* *(Kendi aralarında merhametlidirler)* ifadesi ile, gelecekte çok önemli bir fitnenin ortaya çıkması hazırlanırken, derin merhamet ve şefkatinden dolayı Müslümanlar arasında kan dökülmemesi için canını feda edip kendini teslim ederek Kur’an okurken mazlumca şehit olmayı tercih eden Hz. Osman’ı da haber vermektedir.
*Terâhum rukkean sücceden yebteğûne fadlen minallâhi ve rıdvânâ* *(Onları rükû ve secde ederken, Allah’tan lütuf ve rıza ararken görürsün)* ifadesi ile, saltanat ve hilafete tam bir liyakat ve kahramanlıkla geçtiği halde, derin bir zühd, ibadet, fakirlik ve iktisadı tercih eden; rükû ve secdedeki devamlılığı ve çokluğu herkesçe tasdik edilen Hz. Ali’nin gelecekteki durumunu ve o fitneler içindeki savaşlarından sorumlu olmadığını, niyetinin ve arzusunun Allah’ın lütfu olduğunu haber vermektedir.
ALTINCISI:
*Zâlike meselühüm fi’t-tevrâti* *(Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır)*
Fıkrası, iki yönden gaybdan haber vermektir.
Birincisi: Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam gibi ümmi bir zata göre gayb hükmünde olan, sahabelerin Tevrat’taki özelliklerini haber vermektedir. Evet, Tevrat’ta –On Dokuzuncu Mektup’ta açıklandığı gibi– ahir zamanda gelecek peygamberin sahabeleri hakkında şu fıkra vardır: “Kutsalların bayrakları beraberlerindedir.” Yani onun sahabeleri, Allah’a itaat ve ibadet eden, salih ve veli kimselerdir ki, bu vasıfları “kutsallar” yani “mukaddes” tabiriyle ifade edilmiştir. Tevrat’ın pek çok farklı dile tercüme edilmesi sebebiyle o kadar tahrifata uğramasına rağmen, Fetih Suresi’nin *Meselühüm fi’t-tevrâti* *(Onların Tevrat’taki vasıfları)* hükmünü, birçok ayetiyle doğrulamaktadır.
İkinci yönden gaybdan haber vermesi şudur ki: *Meselühüm fi’t-tevrâti* fıkrasıyla şunu haber vermektedir: “Sahabeler ve onlara uyanlar, ibadette öyle bir dereceye gelecekler ki ruhlarındaki nurluluk yüzlerinde parlayacak ve çok secde etmekten kaynaklanan bir velilik mührü gibi alınlarında izler görülecektir.” Evet, gelecek zaman bunu açıklıkla, kesinlikle ve parlak bir şekilde ispat etmiştir.
Evet, o kadar şaşırtıcı fitneler ve siyasi çalkantılar içinde, gece ve gündüzde Zeynelabidin gibi bin rekât namaz kılan ve Tâvûs-i Yemânî gibi kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını kılan pek çok önemli şahsiyet, *Meselühüm fi’t-tevrâti* sırrını göstermişlerdir.
YEDİNCİSİ:
*Ve meselühüm fi’l-incîli kezer’in ahrace şat’ehû feâzerahû festağlaza festevâ alâ sûkıhî yu’cibu’z-zürrâa liyeğîza bihimü’l-küffâr* *(İncil’deki vasıfları ise şöyledir: Onlar filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekincilerin de hoşuna gider. Allah, onlarla kâfirleri öfkelendirmek için böyle yaptı.)*
Fıkrası, iki yönden gaybdan haber vermektir.
Birincisi: Ümmi Peygamber’e göre gayb hükmünde olan İncil’in, sahabeler hakkındaki haberini bildirmesidir. Evet İncil’de, ahir zamanda gelecek Peygamber’in (Aleyhissalatu Vesselam) özelliklerine dair *meahû kadîbün min hadîdin ve ümmetühû kezâlike* *(Onunla birlikte demirden bir asa vardır ve ümmeti de öyledir)* gibi ayetler vardır. Yani, Hz. İsa (Aleyhisselam) gibi kılıçsız değil, aksine kılıç sahibi bir peygamber gelecek, cihada memur olacak ve onun sahabeleri de kılıçlı ve cihada memur olacaklardır. O demir asa sahibi, âlemin reisi olacaktır. Çünkü İncil’in bir yerinde der: “Ben gidiyorum, tâ ki Âlemin Reisi gelsin.” Yani Âlemin Reisi geliyor.
Demek ki İncil’in bu iki fıkrasından anlaşılıyor ki sahabeler, başlangıçta az ve zayıf görünecekler, fakat çekirdekler gibi gelişip büyüyerek yükselip, kalınlaşıp kuvvetlenerek, kâfirlerin öfkesini onlara yutturup boğacakları bir zamanda, kılıçlarıyla insanlığı kendilerine bağlayıp, reisleri olan Peygamber’in (Aleyhissalatu Vesselam) ise âleme reis olduğunu ispat edeceklerdir. Bu, Fetih Suresi’ndeki ayetin manasını aynen ifade etmektedir.
İkinci Yönü: Bu fıkra şunu haber vermektedir ki sahabeler, sayıca azlıkları ve zayıflıkları sebebiyle Hudeybiye Antlaşması’nı kabul etmiş olsalar da, kesinlikle çok kısa bir zaman sonra hızla öyle bir gelişme, görkem ve kuvvet kazanacaklardır ki, yeryüzü tarlasında kudret eliyle ekilen insanlığın o zamanki gafletleri sebebiyle kısa, kuvvetsiz, eksik ve bereketsiz başaklarına kıyasla, son derece yüksek, kuvvetli, verimli ve bereketli bir şekilde çoğalacaklar, kuvvet bulacaklar ve görkemli yönetimleri, gıpta, haset ve kıskançlıktan doğan bir öfke içinde bırakacaklardır. Evet, gelecek zaman bu gaybi haberi çok parlak bir şekilde göstermiştir.
Bu haberde gizli bir ima daha vardır ki; sahabeleri önemli vasıflarla överken, en büyük bir mükâfatın vaat edilmesi makam gereği iken, *mağfiraten* *(bir bağışlanma)* kelimesiyle şunu işaret etmektedir: Gelecekte sahabeler arasında fitneler sebebiyle önemli kusurlar olacaktır. Çünkü bağışlanma, bir kusurun işlendiğine işaret eder. Ve o zamanda sahabeler nazarında en önemli istek ve en yüce ihsan “bağışlanma” olacak ve en büyük mükâfat ise affedilerek cezalandırılmamaktır.
*Mağfiraten* kelimesi, nasıl bu latif imayı gösteriyorsa, aynı şekilde surenin başındaki *Liyağfira leke’llâhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhara* *(Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlaması için)* cümlesiyle de bir uyum içindedir. Surenin başındaki bağışlanma, gerçek günahlardan bağışlanma değildir; çünkü ismet (günahsızlık) sıfatı vardır, günah yoktur. Aksine, peygamberlik makamına layık bir mana ile Peygamber’e bağışlanma müjdesi verilmesi ve surenin sonunda sahabelere bağışlanma ile müjde verilmesi, o imaya bir güzellik daha katmaktadır.
İşte Fetih Suresi’nin sonundaki bu üç ayetin, on mucizevi yönünden sadece gaybdan haber verme yönünün birçok boyutundan yalnızca yedi tanesinden bahsettik. Cüz-i ihtiyari ve kadere dair Yirmi Altıncı Söz’ün sonunda, bu son ayetteki harflerin dizilişinde bulunan önemli bir mucize parıltısına işaret edilmiştir. Bu son ayet, cümleleriyle sahabelere baktığı gibi, kayıtlarıyla da yine sahabelerin hallerine bakmaktadır. Kelimeleriyle sahabelerin vasıflarını ifade ettikleri gibi, harfleriyle ve o ayetteki harflerin tekrarlanma sayılarıyla yine Bedir, Uhud, Huneyn, Suffe, Rıdvan Ashabı gibi meşhur sahabe tabakalarında bulunan zatlara işaret ettikleri gibi, cifir ilminin bir türü ve bir anahtarı olan tevafuk (denk gelme) yönüyle ve ebced hesabıyla daha pek çok sırrı ifade etmektedir.
*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm* *(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.)*
*
Fetih Suresi’nin sonundaki ayetin işaret ettiği anlamla verdiği gaybi haber münasebetiyle, gelecek ayette aynı haberin, aynı işaret ettiği anlamla verilmesi münasebetiyle bir nebze ondan bahsedilecektir.
BİR EK
*Ve lehedeynâhum sırâtan müstakîmâ. Ve men yutiıllâhe ve’r-resûle feülâike meallezîne en’amellâhu aleyhim mine’n-nebiyyîne ve’s-sıddîkîne ve’ş-şühedâi ve’s-sâlihîn, ve hasüne ülâike rafîkâ* *(Ve elbette onları dosdoğru bir yola iletirdik. Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır!)*
Bu ayetin açıklamasında binlerce nükte içinden iki nükteye işaret edeceğiz.
Birinci Nükte: Açıklamasıyla mucize olan Kur’an, kavramlarıyla ve açık manasıyla hakikatleri ifade ettiği gibi; üsluplarıyla ve yapısıyla pek çok işaret ettiği manayı da ifade eder. Her bir ayetin birçok mana tabakası vardır. Kur’an, her şeyi kuşatan bir ilimden geldiği için bütün manaları kastedilmiş olabilir. İnsanın sınırlı fikri ve şahsi iradesiyle kurulan sözler gibi bir iki manayla sınırlı kalmaz.
İşte bu sırra dayanarak, Kur’an ayetlerinin tefsir alimleri tarafından sayısız hakikati açıklanmıştır. Müfessirlerin açıklamadığı daha pek çok hakikati vardır. Ve özellikle harflerinde ve açık manasının dışında, işaretlerinde çok önemli ilimler bulunmaktadır.
İkinci Nükte: İşte bu ayet-i kerime, *Mine’n-nebiyyîne ve’s-sıddîkîne ve’ş-şühedâi ve’s-sâlihîn, ve hasüne ülâike rafîkâ* *(Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerden… Onlar ne güzel arkadaştır!)* tabiriyle, dosdoğru yolun ehli olan ve ilahi nimetlere gerçek anlamda kavuşmuş olan insanlık içindeki peygamberler taifesinin, sıddıklar kafilesinin, şehitler cemaatinin, salihler sınıfının ve onlara uyanların bulunduğunu ifade etmekle beraber, İslam âleminde bu beş grubun en mükemmellerini de ayrıca açıkça gösterdikten sonra, bu beş grubun imamlarını ve baştaki reislerini meşhur sıfatlarıyla zikrederek onlara işaret edip ifade ettiği gibi, gaybdan haber verme türünden bir mucize parıltısıyla o taifelerin gelecekteki reislerinin durumlarını bir yönden belirlemektedir.
Evet, *Mine’n-nebiyyîn* *(Peygamberlerden)* nasıl ki açıkça Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’a bakıyorsa; *Ve’s-sıddîkîn* *(Sıddıklardan)* fıkrasıyla da Ebubekir es-Sıddık’a bakmaktadır. Hem Peygamber Aleyhissalatu Vesselam’dan sonra ikinci olduğuna, en önce onun yerine geçeceğine ve “Sıddık” isminin ümmetçe ona özel bir unvan olacağına ve sıddıkların başında görüneceğine işaret ettiği gibi…
*Ve’ş-şühedâ* *(Şehitlerden)* kelimesiyle, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali Radıyallahu Aleyhim Ecmaîn’i üçünü beraber ifade etmektedir. Hem üçünün de Sıddık’tan sonra peygamberliğin hilafetine nail olacaklarını, üçünün de şehit olacaklarını ve şehitlik faziletlerinin diğer faziletlerine ekleneceğini işaret ve gaybi bir şekilde ifade etmektedir.
*Ve’s-sâlihîn* *(Salihlerden)* kelimesiyle, Ashab-ı Suffe, Bedir ve Rıdvan Ashabı gibi seçkin zevata işaret ederek; *Ve hasüne ülâike rafîkâ* *(Onlar ne güzel arkadaştır!)* cümlesiyle de açık manasıyla onlara uymaya teşvik edip, onlara uyanların bu bağlılıklarının ne kadar şerefli ve güzel olduğunu göstermekle, işaret ettiği manayla da dört halifenin beşincisi olarak ve “Benden sonra hilafet otuz senedir” hadis-i şerifinin hükmünü doğrulatan ve hilafet süresinin azlığına rağmen kıymetinin ne kadar büyük olduğunu göstermek için o işari manasıyla Hz. Hasan Radıyallahu Anh’ı gösterir.
Özetle: Fetih Suresi’nin son ayeti dört halifeye baktığı gibi, bu ayet de onu teyit ederek, gaybdan haber verme türünden onların gelecekteki durumlarına kısmen işaret suretiyle bakmaktadır. İşte Kur’an’ın mucize türlerinden olan gaybdan haber verme türünün mucizevi parıltıları, Kur’an ayetlerinde o kadar çoktur ki sayılamaz. Zahir ehli âlimlerin bunu kırk elli ayetle sınırlandırması, zahiri bir bakış açısıyladır. Hakikatte ise bu sayı bini geçer. Bazen bir ayette dört beş yönden gaybdan haber verme bulunur.
*Rabbenâ lâ tüâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ* *(Rabbimiz, eğer unutur veya hata edersek, bizi sorumlu tutma.)*
*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm* *(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.)*
*
BU EKE İKİNCİ BİR AÇIKLAMA (*[1])
Fetih Suresi’nin sonundaki ayetin gaybi işaretini teyit eden, hem Fatiha Suresi’ndeki dosdoğru yolun ehli ve *Sırâtallezîne en’amte aleyhim* *(Kendilerine nimet verdiklerinin yolu)* ayetinde kastedilenlerin kimler olduğunu açıklayan, hem de sonsuzluğun o pek uzun yolunda en nurlu, en sıcak, en kalabalık, en çekici bir yol arkadaşları kafilesini gösteren ve iman ve şuur sahibi kimseleri şiddetle o kafileye uymaya ve onlarla arkadaş olmaya mucizevi bir şekilde sevk eden şu ayet: *Feülâike meallezîne en’amellâhu aleyhim mine’n-nebiyyîne ve’s-sıddîkîne ve’ş-şühedâi ve’s-sâlihîn, ve hasüne ülâike rafîkâ* *(İşte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır!)*, yine Fetih Suresi’nin son ayeti gibi, belagat ilminde “maârîzu’l-kelâm” ve “müstetbeatü’t-terakib” olarak adlandırılan, asıl maksadın dışındaki işari ve remzi manalarla dört halifeye ve beşinci halife olan Hz. Hasan’a (Radıyallahu Anh) işaret etmektedir. Gaybi konulardan birkaç yönden haber vermektedir. Şöyle ki:
Nasıl ki bu ayet, açık manasıyla insanlık içinde Allah’ın yüce nimetlerine kavuşmuş olan dosdoğru yol ehlinin; peygamberler kafilesi, sıddıklar taifesi, şehitler cemaati, salihlerin türleri ve onlara uyan “muhsinler” sınıfı olduğunu ifade ettiği gibi, İslam âleminde de o taifelerin en mükemmelinin ve en üstününün bulunduğunu ve ahir zaman Peygamberi’nin peygamberlik mirası sırrıyla nesiller boyu devam eden peygamber varisleri taifesini, Sıddık-ı Ekber’in sıddıklık madeninden nesiller boyu devam eden sıddıklar kafilesini, üç halifenin şehitlik mertebesiyle bağlantılı olan şehitler kafilesini, *Vellezîne âmenû ve amilü’s-sâlihât* *(İman edip salih ameller işleyenler)* sırrıyla bağlanan salihler cemaatini ve *İn küntüm tühibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkümü’llâh* *(Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin)* sırrına uyan ve sahabelerin ve Raşid Halifelerin arkadaşlığında giden tabiîn sınıflarını gaybdan haber verme kabilinden gösterdiği gibi…
*Ve’s-sıddîkîn* *(Sıddıklardan)* kelimesiyle, işari mana yönünden, Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’dan sonra onun makamına geçecek, halifesi olacak, ümmetçe “Sıddık” unvanıyla meşhur olacak ve sıddıklar kafilesinin reisi olacak Hz. Ebubekir es-Sıddık’ı haber vermektedir.
*Ve’ş-şühedâ* *(Şehitlerden)* kelimesiyle, Raşid Halifelerden üçünün şehadetini haber vermektedir ve Sıddık’tan sonra üç şehidin halife olacağını bildirmektedir. Çünkü “şüheda” çoğuldur. Çoğulun en azı üçtür. Demek ki Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali Radıyallahu Anhum, Sıddık’tan sonra İslam devletinin başına geçecekler ve şehit olacaklardır. Bu gaybi haber aynen gerçekleşmiştir.
Hem *Ve’s-sâlihîn* *(Salihlerden)* kaydıyla, Ehl-i Suffe gibi itaat ve ibadette Tevrat’ın övgüsüne mazhar olmuş salih, takva sahibi ve ibadet ehli kimselerin gelecekte çokça bulunacağını haber vermekle beraber…
*Ve hasüne ülâike rafîkâ* *(Onlar ne güzel arkadaştır!)* cümlesi, sahabelere ilim ve amelde arkadaşlık edip uyan tabiînin bu bağlılığını övmekle, ebediyet yolunda o dört kafilenin arkadaşlığının ne kadar güzel ve hoş olduğunu göstermekle beraber…
Hz. Hasan’ın (Radıyallahu Anh) birkaç ay gibi kısacık hilafet süresi, her ne kadar az idiyse de, “Benden sonra hilafet otuz senedir” hükmüyle, Peygamber’in bu gaybi haberini tasdik etmesiyle ve “Benim bu oğlum Hasan bir efendidir. Allah onunla iki büyük (Müslüman) grubun arasını düzeltecektir” hadisindeki Peygamber’in mucizevi gaybi haberini tasdik eden ve iki büyük orduyu, iki büyük İslam cemaatini barıştıran ve aralarındaki anlaşmazlığı ortadan kaldıran Hz. Hasan’ın (Radıyallahu Anh) kısacık hilafet süresini önemli gösterip, dört halifeye bir beşinci halife göstermek için gaybdan haber verme kabilinden, işari manasıyla ve *Ve hasüne ülâike rafîkâ* kelimesinde, beşinci halifenin ismine belagat ilminde “müstetbeatü’t-terakib” olarak adlandırılan bir sır ile işaret etmektedir.
İşte zikredilen bu işari haberler gibi daha pek çok sır vardır. Konumuz olmadığı için şimdilik kapı açılmadı. Hikmetli Kur’an’ın pek çok ayeti vardır ki her biri, birçok yönden gaybdan haber verme niteliğindedir. Bu tür Kur’an’ın gaybi haberleri binlercedir.
*Rabbenâ lâ tüâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ* *(Rabbimiz, eğer unutur veya hata edersek, bizi sorumlu tutma.)*
*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm* *(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.)*
*
Hâtime
Hikmetli Kur’an’ın tevafuk (denk gelme) yönünden ortaya çıkan mucizevi nüktelerinden biri şudur ki: Hikmetli Kur’an’da Allah, Rahman, Rahîm, Rab isimleri ile Celal ismi (Allah) yerindeki “Hüve” zamirinin toplam sayısı dört bin küsurdur. *Bismillahirrahmanirrahim*’in ebced hesabının ikinci türüyle (ki hece harflerinin sırasına göredir) değeri de dört bin küsur eder. Büyük sayılarda küçük küsuratlar tevafuku bozmadığından, küçük küsuratlar dikkate alınmamıştır. Hem *Elif-Lâm-Mîm*’in, içerdiği iki atıf “vav” harfi ile beraber değeri iki yüz seksen küsur eder. Bu, Bakara Suresi’ndeki iki yüz seksen küsur Celal ismine ve iki yüz seksen küsur ayet sayısına tam olarak tevafuk etmekle beraber, ebcedin hece sistemindeki ikinci hesabıyla yine dört bin küsur eder. Bu da yukarıda zikredilen beş meşhur ismin sayısına tevafuk etmekle beraber, *Bismillahirrahmanirrahim*’in küsuratları hariç tutulduğunda, onun sayısına tevafuk etmektedir.
Demek, bu tevafuk sırrına göre *Elif-Lâm-Mîm*, hem ifade ettiği manayı içeren bir isimdir, hem Bakara Suresi’ne bir isimdir, hem Kur’an’a bir isimdir, hem her ikisinin kısa bir fihristidir, hem ikisinin bir örneği, özeti ve çekirdeğidir, hem de *Bismillahirrahmanirrahim*’in özetlenmiş halidir. Meşhur ebced hesabıyla *Bismillahirrahmanirrahim*’in değeri “Rab” isminin sayısına eşit olmakla beraber, *er-Rahmân* ve *er-Rahîm* kelimelerindeki şeddeli “r” harfi iki “r” sayılırsa, o zaman değeri dokuz yüz doksan olup pek çok önemli sırra kaynak olur ve on dokuz harfiyle on dokuz bin âlemin anahtarıdır.
Açıklamasıyla mucize olan Kur’an’da “Allah” lafzının latif tevafuklarındandır ki, bütün Kur’an’da sayfanın son satırının üst kısmında seksen adet “Allah” lafzı, birbirine tevafukla baktığı gibi, alt kısmında da yine seksen adet “Allah” lafzı, birbirine tevafukla bakar. Tam o son satırın ortasında ise yine elli beş adet “Allah” lafzı, birbiri üstüne düşüp birleşerek, sanki elli beş “Allah” lafzından oluşmuş tek bir “Allah” lafzı gibidir. Son satırın başında, tek başına veya bazen üç harfli kısa bir kelime aralığıyla yirmi beş tam tevafuk, tam ortadaki elli beşin tam tevafukuna eklendiğinde seksen tevafuk olup, o satırın ilk yarısındaki seksen tevafuka ve son yarısındaki yine seksen tevafuka tevafuk etmektedir.
Acaba böylesine latif, zarif, düzenli, ölçülü ve mucizevi bu tevafuklar; hikmetsiz ve anlamsız olabilir mi? Haşa, olamaz. Aksine, o tevafukların ucuyla önemli bir define açılabilir.
*Rabbenâ lâ tüâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ* *(Rabbimiz, eğer unutur veya hata edersek, bizi sorumlu tutma.)*
*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm* *(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.)*
Said Nursî
*
[1] * Kardeşlerim her ikisini de faydalı bulduğundan iki açıklamayı beraber kaydetmişler, yoksa biri yeterliydi.
Lügatçeli Metin
Yedinci Lem’a
Sure-i Feth’in ahirindeki (sonundaki) âyetin yedi nevi ihbar-ı gaybîsine (gaybdan haber veren yönlerine) dairdir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(*Bismillahirrahmanirrahim*)
(Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)
لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِنٖينَ مُحَلِّقٖينَ رُؤُسَكُمْ وَ مُقَصِّرٖينَ لَا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَرٖيبًا ۞ هُوَ الَّذٖٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدٖينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ وَ كَفٰى بِاللّٰهِ شَهٖيدًا ۞ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَ رِضْوَانًا سٖيمَاهُمْ فٖى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ وَ مَثَلُهُمْ فِى الْاِنْجٖيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِهٖ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغٖيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَ اَجْرًا عَظٖيمًا
(*Lekad sadakallahü rasulehür ru’ya bil hakkı le tedhulünnel mescidel harame inşâallahü âminîne muhallikîne ruûseküm ve mukassirîne lâ tehâfûn fe alime ma lem ta’lemû fe ceale min dûni zalike fethan karîba. Hûvellezi ersela rasûlehu bil hüda ve dînil hakkı li yuzhirahu aled dîni küllihî ve kefa billahi şehîda. Muhammedün rasûlullah vellezîne meahu eşiddâü alel küffâri ruhamaü beynehüm terahüm rukkean sücceden yebtegûne fadlen minallahi ve rıdvana sîmahüm fî vücûhihim min eseris sücûdi zalike meselühüm fit tevrati ve meselühüm fil incîli ke zer’ın ahrece şat’ehu fe âzerahu festaglaza festeva ala sûkıhî yu’cibüz zürrâa li yeğîza bihimül küffâr. Vaadallahüllezîne âmenû ve amilüs salihâti minhüm mağfiraten ve ecran azîma.*)
(Andolsun ki Allah, Resulü’nün rüyasını hak olarak doğru çıkardı. Şüphesiz Allah dilerse, emniyet içinde, başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, hiçbir korkuya kapılmaksızın Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğiniz şeyleri bildi ve bunun dışında size yakın bir fetih (zafer) verdi. O’dur ki, Resulünü hidayetle (doğru yol ile) ve hak din ile gönderdi ki onu bütün dinlere üstün kılsın. Şahit olarak Allah yeter. Muhammed Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükû ederken, secde ederken görürsün. Allah’tan bir lütuf ve rıza ararlar. Secde izinden nişanları (alametleri) yüzlerindedir. İşte bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları ise şöyledir: Tıpkı bir ekin gibidir ki filizini çıkarır, sonra onu güçlendirir, kalınlaştırır, derken sapı üzerinde doğrulur. Çiftçilerin hoşuna gider (bu durum). Bu, kâfirleri onlara karşı öfkelendirmek içindir. Allah, onlardan iman edip salih ameller işleyenlere mağfiret (bağışlanma) ve büyük bir mükâfat vaat etmiştir.)
Sure-i Feth’in bu üç âyetinin çok vücuh-u i’cazı (mucizevi yönleri) vardır. Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (açıklaması mucize olan Kur’an’ın) on vücuh-u külliye-i i’caziyesinden (mucizevi temel yönlerinden) ihbar-ı bilgayb (gaybdan haber verme) vechi (yönü), şu üç âyette yedi sekiz vecihle (yönle) görünüyor.
BİRİNCİSİ:
لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا … الخ
(*Lekad sadakallahü rasulehür ru’ya… İla ahirihi*)
(Andolsun ki Allah, Resulü’nün rüyasını doğru çıkardı… Ayetinin sonuna kadar.)
Feth-i Mekke’yi vukuundan (gerçekleşmesinden) evvel kat’iyetle (kesinlikle) haber veriyor. İki sene sonra haber verdiği tarzda vuku bulmuştur (gerçekleşmiştir).
İKİNCİSİ:
فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَرٖيبًا
(*Fe ceale min dûni zalike fethan karîba*)
(Bunun dışında size yakın bir fetih verdi.)
İfade ediyor ki: Sulh-u Hudeybiye (Hudeybiye Barışı), çendan (gerçi) zahiri (dış görünüşü) İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşîler bir derece galip (üstün) görünmüş olduğu halde manen (içsel olarak) Sulh-u Hudeybiye, manevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sair (diğer) fütuhatın (fetihlerin) da anahtarı olacak diye ihbar ediyor.
Filhakika (gerçekten), Sulh-u Hudeybiye ile çendan (gerçi) maddî kılınç (maddi kılıç), kılıfına muvakkaten (geçici olarak) konuldu. Fakat Kur’an-ı Hakîm’in bârika-âsâ (şimşek gibi parlayan) elmas kılıncı çıktı; kalpleri, akılları fethetti. Musalaha (barış) münasebetiyle birbiriyle ihtilat (kaynaşma) ettiler. Mehasin-i İslâmiyet (İslâmiyet’in güzellikleri), envar-ı Kuraniye (Kur’an nurları), inat ve taassubat-ı kavmiye (kavmiyetçi bağnazlıklar) perdelerini yırtarak hükmünü icra ettiler (uyguladılar).
Mesela, bir dâhiye-i harp (harp dehası) olan Hâlid Bin Velid (Hazret-i Hâlid bin Velid) ve bir dâhiye-i siyaset (siyaset dehası) olan Amr İbnü’l-Âs (Amr İbnü’l-Âs) gibi mağlubiyeti kabul etmeyen zatlar (kişiler), Sulh-u Hudeybiye ile cilvesini (tezahürünü) gösteren seyf-i Kur’anî (Kur’an kılıcı) onları mağlup edip, Medine-i Münevvere’ye kemal-i inkıyad (tam bir boyun eğişle) ile İslâmiyet’e gerden-dâde-i teslim (boyunlarını teslimiyete uzatmış) olduktan sonra Hazret-i Hâlid, bir “Seyfullah” (Allah’ın kılıcı) şekline girdi ve fütuhat-ı İslâmiyenin (İslâm fetihlerinin) bir kılıncı oldu.
Mühim Bir Sual: Fahrü’l-âlemîn (Âlemlerin övüncü) ve Habib-i Rabbü’l-âlemîn (Âlemlerin Rabbi’nin sevgilisi) Hazret-i Resul-i Ekrem (Peygamber Efendimiz) (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) sahabelerinin (sahabilerinin), müşrikîne (müşriklere) karşı Uhud’un nihayetinde (sonunda) ve Huneyn’in bidayetinde (başlangıcında) mağlubiyetinin (mağlubiyetinin) hikmeti (hikmeti) nedir?
Elcevap: Müşrikler (Allah’a ortak koşanlar) içinde, o zamanda saff-ı sahabede (sahabiler safında) bulunan ekâbir-i sahabeye (sahabilerin büyüklerine) istikbalde (gelecekte) mukabil gelecek (karşılık gelecek) Hazret-i Hâlid (Hazret-i Halid) gibi çok zatlar (kişiler) bulunduğundan, şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarında (bakış açılarından) bütün bütün izzetlerini (şereflerini) kırmamak için hikmet-i İlahiye (İlahi hikmet), hasenat-ı istikbaliyelerinin (gelecekteki iyiliklerinin) bir mükâfat-ı muaccelesi (peşin mükâfatı) olarak mazide (geçmişte) onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış.
Demek mazideki (geçmişteki) sahabeler, müstakbeldeki (gelecekteki) sahabelere karşı mağlup olmuşlar. Tâ (ki) o müstakbel (gelecek) sahabeler, berk-i süyuf (kılıç şimşeği) korkusuyla değil belki bârika-i hakikat (hakikat şimşeği) şevkiyle (arzusuyla) İslâmiyet’e girsin ve o şehamet-i fıtriyeleri (fıtri kahramanlıkları) çok zillet (aşağılık) çekmesin.
ÜÇÜNCÜSÜ:
لَا تَخَافُونَ
(*Lâ tehâfûn*)
(Korkmayacaksınız.)
kaydıyla (ifadesiyle) ihbar ediyor ki: “Sizler emniyet-i mutlaka (tam bir güvenlik) içinde Kâbe’yi tavaf edeceksiniz.” Halbuki Ceziretü’l-Arap’taki (Arap Yarımadası’ndaki) bedevî akvam (bedevi kabileler), çoğu düşman olmakla beraber, Mekke etrafı ve Kureyş kabilesi kısm-ı a’zamı (büyük kısmı) düşman iken, yakın bir zamanda hiç havf (korku) hissedilmezken Kâbe’yi tavaf edeceksiniz ihbarıyla Ceziretü’l-Arab’ı itaat altına ve bütün Kureyş’i İslâmiyet içine ve emniyet-i tamme (tam güvenliğe) vaz’edilmesine (konulmasına) delâlet ve ihbar eder. Aynen (tıpkı) haber verdiği gibi vukua gelmiştir (gerçekleşmiştir).
DÖRDÜNCÜSÜ:
هُوَ الَّذٖٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَ دٖينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ
(*Hûvellezi ersela rasûlehu bil hüda ve dînil hakkı li yuzhirahu aled dîni küllihî*)
(O’dur ki, Resulünü hidayetle (doğru yol ile) ve hak din ile gönderdi ki onu bütün dinlere üstün kılsın.)
Kemal-i kat’iyetle (tam bir kesinlikle) ihbar ediyor ki: “Resul-i Ekrem (Peygamber Efendimiz) (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) getirdiği din, umum (bütün) dinlere galebe çalacak (üstün gelecek).” Halbuki o zamanda yüzer milyon tebaası (uyruğu) bulunan Nasâra (Hristiyan), Yahudi ve Mecusi dinleri ve Roma, Çin ve İran Hükûmeti gibi yüzer milyon tebaası bulunan cihangir (dünyayı fetheden) devletlerin edyan-ı resmîleri (resmi dinleri) iken, kendi küçük kabilesine karşı tam galebe edemeyen bir vaziyette bulunan Muhammed-i Arabî (Arabî Muhammed) (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) getirdiği din, umum dinlere galip ve umum devletlere muzaffer (zafer kazanır) olacağını ihbar ediyor. Hem gayet vuzuh (açıklık) ve kat’iyetle (kesinlikle) ihbar ediyor. İstikbal (gelecek), o haber-i gaybîyi (gaybî haberi), Bahr-i Muhit-i Şarkî’den (Doğu Büyük Okyanusu’ndan) Bahr-i Muhit-i Garbî’ye (Batı Büyük Okyanusu’na) kadar İslâm kılıncının uzamasıyla tasdik etmiştir.
BEŞİNCİSİ:
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا … اِلٰى اٰخِرِ
(*Muhammedün rasûlullah vellezîne meahu eşiddâü alel küffâri ruhamaü beynehüm terahüm rukkean sücceden… İla ahirihi*)
(Muhammed Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükû ederken, secde ederken görürsün… Ayetinin sonuna kadar.)
Şu âyetin başı, sahabelerin enbiyadan (peygamberlerden) sonra nev-i beşer (insanlık) içinde en mümtaz (seçkin) olduklarına sebep olan secaya-yı âliye (yüce karakterler) ve mezaya-yı gâliyeyi (kıymetli meziyetleri) haber vermekle, mana-yı sarîhiyle (açık anlamıyla); tabakat-ı sahabenin (sahabe tabakalarının) istikbalde (gelecekte) muttasıf (sahip) oldukları ayrı ayrı mümtaz (seçkin) has sıfatlarını (özel sıfatlarını) ifade etmekle beraber, mana-yı işarîsiyle (işaretle anlaşılan anlamıyla); ehl-i tahkikçe (araştırmacı âlimlere göre) vefat-ı Nebevîden (Peygamber’in vefatından) sonra makamına geçecek (yerine geçecek) Hulefa-yı Raşidîn’e (Raşid Halifelere) hilafet tertibi (hilafet sırası) ile işaret edip her birisinin en meşhur medar-ı imtiyazları (imtiyaz vesileleri) olan sıfât-ı hâssayı (özel sıfatları) dahi haber veriyor. Şöyle ki:
وَالَّذٖينَ مَعَهُ
(*Vellezîne meahu*)
(Onunla beraber olanlar.)
maiyet-i mahsusa (özel beraberlik) ve sohbet-i hâssa (özel sohbet) ile ve en evvel vefat ederek yine maiyetine (beraberliğine) girmekle meşhur ve mümtaz (seçkin) olan Hazret-i Sıddık’ı (Hazret-i Ebubekir es-Sıddık’ı) gösterdiği gibi…
اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ
(*Eşiddâü alel küffâr*)
(Kâfirlere karşı şiddetli olanlar.)
ile istikbalde (gelecekte) küre-i arzın (yeryüzünün) devletlerini fütuhatıyla (fetihleriyle) titretecek ve adaletiyle zalimlere sâıka (yıldırım) gibi şiddet gösterecek olan Hazret-i Ömer’i gösterir.
Ve رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ
(*Ruhamaü beynehüm*)
(Kendi aralarında merhametli olanlar.)
ile istikbalde (gelecekte) en mühim bir fitnenin vukuu (meydana gelmesi) hazırlanırken kemal-i merhamet (tam bir merhamet) ve şefkatinden İslâmlar içinde kan dökülmemek için ruhunu feda edip teslim-i nefis (nefsini teslim) ederek Kur’an okurken mazlumen (zulme uğramış olarak) şehit olmasını tercih eden Hazret-i Osman’ı da haber verdiği gibi…
تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَ رِضْوَانًا
(*Terahüm rukkean sücceden yebtegûne fadlen minallahi ve rıdvana*)
(Onları rükû ederken, secde ederken görürsün. Allah’tan bir lütuf ve rıza ararlar.)
saltanat ve hilafete kemal-i liyakat (tam bir liyakat) ve kahramanlıkla girdiği halde ve kemal-i zühd (tam bir zühd) ve ibadet ve fakr (fakirlik) ve iktisadı (tutumluluğu) ihtiyar (tercih) eden ve rükû ve sücudda (secdede) devamı ve kesreti (çokluğu) herkesçe musaddak (tasdik edilen) olan Hazret-i Ali’nin (Hazret-i Ali’nin) istikbaldeki vaziyetini ve o fitneler içindeki harpleriyle mes’ul (sorumlu) olmadığını ve niyeti ve matlubu (isteği) fazl-ı İlahî (İlahî lütuf) olduğunu haber veriyor.
ALTINCISI:
ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ
(*Zalike meselühüm fit tevrati*)
(İşte bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır.)
fıkrası (bölümü), iki cihet (yön) ile ihbar-ı gaybîdir (gaybdan haber vermedir).
Birincisi: Hazret-i Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) gibi ümmi (okuma yazma bilmeyen) bir zata (kişiye) nisbeten (göre) gayb hükmünde olan Tevrat’taki evsaf-ı sahabeyi (sahabe vasıflarını) haber veriyor. Evet, Tevrat’ta –On Dokuzuncu Mektup’ta beyan edildiği (açıklandığı) gibi– âhir zamanda (son zamanda) gelecek Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) sahabeleri hakkında Tevrat’ta bu fıkra var: “Kudsîlerin bayrakları beraberlerindedir.” Yani onun sahabeleri ehl-i taat ve ibadet (itaat ve ibadet ehli) ve ehl-i salahat ve velayettirler (salih ve veli kişilerdir) ki o vasıfları “kudsîler” yani “mukaddes” (kutsal) tabiriyle (ifadesiyle) ifade etmiştir. Tevrat’ın pek çok ayrı ayrı lisanlara tercüme edilmesi vasıtasıyla (yoluyla) o kadar tahrifat (değişiklikler) olduğu halde, şu Sure-i Feth’in مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ (*Meselühüm fit Tevrât*) (Onların Tevrat’taki vasıfları) hükmünü müteaddid (birçok) âyâtıyla (ayetleriyle) tasdik (doğrulamaktadır) ediyor.
İkinci cihet (yön) ihbar-ı gaybî (gaybdan haber verme) şudur ki: مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ (*Meselühüm fit Tevrât*) (Onların Tevrat’taki vasıfları) fıkrasıyla (bölümüyle) ihbar ediyor ki: “Sahabeler ve tabiînler (tabiîler), ibadette öyle bir dereceye gelecekler ki ruhlarındaki nuraniyet (nuranilik), yüzlerinde parlayacak ve cephelerinde (alınlarında) kesret-i sücuddan (çok secde etmekten) hasıl olan (meydana gelen) bir hâtem-i velayet (velayet mührü) nevinde (türünde) alınlarında sikkeler (nişanlar) görünecek.” Evet, istikbal (gelecek) bunu vuzuh (açıklık) ile ve kat’iyet (kesinlik) ile ve parlak bir surette ispat etmiştir.
Evet, o kadar acib (şaşırtıcı) fitneler ve dağdağa-i siyaset (siyaset çalkantısı) içinde, gece ve gündüzde Zeynelâbidîn gibi bin rekat namaz kılan ve Taus-u Yemenî gibi kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını eda eden (kılan) çok mühim pek çok zatlar (kişiler) مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ (*Meselühüm fit Tevrât*) (Onların Tevrat’taki vasıfları) sırrını göstermişlerdir.
YEDİNCİSİ:
وَ مَثَلُهُمْ فِى الْاِنْجٖيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِهٖ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغٖيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ
(*Ve meselühüm fil incîli ke zer’ın ahrece şat’ehu fe âzerahu festaglaza festeva ala sûkıhî yu’cibüz zürrâa li yeğîza bihimül küffâr*)
(İncil’deki vasıfları ise şöyledir: Tıpkı bir ekin gibidir ki filizini çıkarır, sonra onu güçlendirir, kalınlaştırır, derken sapı üzerinde doğrulur. Çiftçilerin hoşuna gider (bu durum). Bu, kâfirleri onlara karşı öfkelendirmek içindir.)
fıkrası (bölümü), iki cihetle (yönle) ihbar-ı gaybîdir (gaybdan haber vermedir).
Birincisi: Nebiyy-i Ümmi’ye (Ümmi Peygamber’e) nisbeten (göre) gayb hükmünde olan İncil’in sahabeler hakkındaki ihbarını (haberini) ihbardır (haber vermektir). Evet İncil’de, âhir zamanda (son zamanda) gelecek Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) vasfında مَعَهُ قَضٖيبٌ مِنْ حَدٖيدٍ وَاُمَّتُهُ كَذٰلِكَ (*Meahu kadîbün min hadîdin ve ümmetühu kezalike*) (Onunla beraber bir demir asa vardır ve ümmeti de böyledir.) gibi âyetler var. Yani Hazret-i İsa (aleyhisselâm – Allah’ın selamı onun üzerine olsun) gibi kılınçsız (kılıçsız) değil belki sahibü’s-seyf (kılıç sahibi) bir peygamber gelecek, cihada memur (görevli) olacak ve onun sahabeleri dahi kılınçlı ve cihada memur olacaklardır. O kadîb-i hadîd (demir asa) sahibi, reis-i âlem (âlemin reisi) olacak. Çünkü İncil’in bir yerinde der: “Ben gidiyorum, tâ Âlemin Reisi gelsin.” Yani Âlemin Reisi geliyor.
Demek oluyor ki İncil’in bu iki fıkrasından (bölümünden) anlaşılıyor ki sahabeler, çendan (gerçi) mebdede (başlangıçta) az ve zayıf görünecekler. Fakat çekirdekler gibi neşv ü nema (büyüyüp gelişme) bularak yükselip kalınlaşıp kuvvetleşerek, küffarın (kâfirlerin) gayzlarını (kinlerini) onlara yutkundurup boğduracak vakitte, kılınçlarıyla nev-i beşeri (insanlığı) kendilerine musahhar (boyun eğdirmiş) edip, reisleri olan Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) ise âleme reis olduğunu ispat edecekler. Aynen (tıpkı) şu Sure-i Feth’in âyetinin mealini (anlamını) ifade ediyor.
İkinci Vecih (Yön): Şu fıkra (bölüm) ihbar ediyor ki sahabeler, çendan (gerçi) azlığından ve zaafından (zayıflığından) Sulh-u Hudeybiye’yi (Hudeybiye Barışı’nı) kabul etmişler; elbette, her halde az bir zamandan sonra süraten (hızla) öyle bir inkişaf (gelişme) ve ihtişam ve kuvvet kesbedecekler (kazanacaklar) ki rûy-i zemin (yeryüzü) tarlasında dest-i kudretle (kudret eliyle) ekilen nev-i beşerin (insanlığın) o zamanda gafletleri cihetiyle (yönüyle) kısa, kuvvetsiz, nâkıs (eksik), bereketsiz sümbüllerine nisbeten (göre) gayet yüksek ve kuvvetli ve meyvedar ve bereketli bir surette çoğalacaklar ve kuvvet bulacaklar ve haşmetli hükûmetleri gıptadan (gıptadan), hasedden (hasetten) ve kıskançlıktan gelen bir gayz (kin) içinde bırakacaklar. Evet istikbal (gelecek), bu ihbar-ı gaybîyi (gaybî haberi) çok parlak bir surette göstermiştir.
Şu ihbarda hafî (gizli) bir îma (işaret) daha var ki sahabeyi tavsifat-ı mühimme (önemli vasıflarla) ile sena (övgü) ederken, en büyük bir mükâfatın vaadi, makamca lâzım geldiği halde مَغْفِرَةً (*Mağfirah*) (Bağışlanma) kelimesiyle işaret ediyor ki istikbalde (gelecekte) sahabeler içinde fitneler vasıtasıyla (yoluyla) mühim kusurlar olacak. Çünkü mağfiret (bağışlanma), kusurun vukuuna (meydana gelmesine) delâlet (işaret) eder. Ve o zamanda sahabeler nazarında (gözünde) en mühim matlub (istek) ve en yüksek ihsan (bağış) “mağfiret” olacak ve en büyük mükâfat ise af ile mücazat (cezalandırma) etmemektir.
مَغْفِرَةً (*Mağfirah*) (Bağışlanma) kelimesi, nasıl bu latîf (zarif) îmayı (işareti) gösteriyor. Öyle de surenin başındaki لِيَغْفِرَلَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ (*Li yağfira lekallahü ma tekaddeme min zembike ve ma teahhar*) (Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın.) cümlesiyle münasebettardır (ilişkilidir). Surenin başı, hakiki günahlardan mağfiret (bağışlanma) değil; çünkü ismet (günahsızlık) var, günah yok. Belki makam-ı nübüvvete (peygamberlik makamına) lâyık bir mana ile Peygambere müjde-i mağfiret (mağfiret müjdesi) ve âhirinde (sonunda) sahabelere mağfiret ile müjde etmekle, o îmaya (işarete) bir letafet (incelik) daha katar.
İşte âhir-i Feth’in (Feth Suresi’nin sonunun) mezkûr (zikredilen) üç âyeti, on vücuh-u i’cazından (mucizevi yönlerinden) yalnız ihbar-ı gaybî (gaybdan haber verme) vechinin (yönünün) çok vücuhundan (yönlerinden) yalnız yedi vechini bahsettik. Cüz-i ihtiyarî (insanın seçme iradesi) ve kadere dair Yirmi Altıncı Söz’ün âhirinde (sonunda), şu âhirki (son) âyetin hurufatının (harflerinin) vaziyetindeki (durumundaki) mühim bir lem’a-i i’caza (mucizevi parıltıya) işaret edilmiştir. Bu âhirki âyet, cümleleriyle sahabeye baktığı gibi kayıtlarıyla dahi yine sahabenin ahvaline (hallerine) bakıyor. Ve elfazıyla (lafızlarıyla), sahabenin evsafını (vasıflarını) ifade ettikleri gibi hurufatıyla (harfleriyle) ve o âyetteki hurufatın tekerrür-ü adediyle (sayısal tekrarıyla) yine Ashab-ı Bedir, Uhud, Huneyn, Suffa, Rıdvan gibi tabakat-ı meşhure-i sahabede (meşhur sahabe tabakalarında) bulunan zatlara (kişilere) işaret ettikleri gibi ilm-i cifrin (cifir ilminin) bir nev’i (türü) ve bir anahtarı olan tevafuk cihetiyle (yönüyle) ve ebced hesabıyla daha çok esrarı (sırrı) ifade ediyor.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
(*Sübhaneke lâ ilme lena illâ ma allemtena inneke entel alîmül hakîm*)
(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapansın.)
*
Sure-i Feth’in âhirindeki (sonundaki) âyetin mana-yı işarîsiyle (işaretle anlaşılan anlamıyla) verdiği ihbar-ı gaybî (gaybdan haber verme) münasebetiyle (ilişkisiyle); gelecek âyette aynı haber, aynı mana-yı işarî (işaretle anlaşılan anlam) ile verdiği münasebetle bir nebze (biraz) ondan bahsedilecek.
BİR TETİMME (Ek, tamamlayıcı bilgi)
وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطًا مُسْتَقٖيمًا ۞ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَ الرَّسُولَ فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَ الصِّدّٖيقٖينَ وَ الشُّهَدَٓاءِ وَ الصَّالِحٖينَ وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖيقًا
(*Ve le hedeynahüm sıratam müstekîma. Ve men yütiıllahe ver rasûle fe ülaike meallezîne en’amellahü aleyhim minen nebiyyîne ves sıddîkîne veş şühedai ves salihîne ve hasüne ülaike rafîka.*)
(Ve onları dosdoğru yola ilettik. Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimselerle beraberdirler: peygamberler, sıddıklar (doğrular), şehitler ve salihler (iyiler). Onlar ne güzel arkadaştır!)
Bu âyetin beyanında (açıklamasında) binler nüktelerinden (inceliklerinden) iki nükteye (inceliğe) işaret edeceğiz.
Birinci Nükte: Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan (açıklaması mucize olan Kur’an) mefahimiyle (kavramlarıyla), mana-yı sarîhiyle (açık anlamıyla) ifade-i hakaik (hakikatleri ifade) ettiği gibi; üsluplarıyla, hey’atıyla (yapısıyla) çok maânî-i işariyeyi (işaretle anlaşılan anlamları) dahi ifade ediyor. Her bir âyetin çok tabaka-i manaları (mana katmanları) var. Kur’an, ilm-i muhitten (kuşatıcı ilimden) geldiği için bütün manaları murad (kastedilmiş) olabilir. İnsanın cüz’î (kısmi) fikri ve şahsî iradesiyle olan kelâmlar gibi bir iki manaya inhisar (sınırlı) etmez.
İşte bu sırra binaen (dayanarak) âyât-ı Kur’aniyenin (Kur’an ayetlerinin) ehl-i tefsir (tefsir âlimleri) tarafından hadsiz (sınırsız) hakaiki (hakikatleri) beyan edilmiş. Müfessirînin (müfessirlerin) beyan etmediği daha çok hakaiki var. Ve bilhassa hurufatında (harflerinde) ve mana-yı sarîhinden (açık anlamından) başka, işaratında (işaretlerinde) çok ulûm-u mühimme (önemli ilimler) vardır.
İkinci Nükte: İşte bu âyet-i kerîme مِنَ النَّبِيّٖنَ وَ الصِّدّٖيقٖينَ وَ الشُّهَدَٓاءِ وَ الصَّالِحٖينَ وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖيقًا (*minen Nebiyyîne ves Sıddîkîne veş Şühedai ves Salihîne ve Hasüne Ülaike Rafîka*) (peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihler. Onlar ne güzel arkadaştır.) tabiriyle (ifadesiyle) sırat-ı müstakimin (dosdoğru yolun) ehli ve hakiki niam-ı İlahiyeye (İlahî nimetlere) mazhar (nail), nev-i beşerdeki (insanlıktaki) taife-i enbiya (peygamberler zümresi) ve kafile-i Sıddıkîn (sıddıklar kafilesi) ve cemaat-i şüheda (şehitler cemaati) ve esnaf-ı salihîn (salihler zümreleri) ve enva-ı tabiînin (tabiinlerin türlerinin) bulunduklarını ifade etmekle beraber, âlem-i İslâmiyet’te o beş kısmın en mükemmelini dahi ayrıca sarahaten (açıkça) gösterdikten sonra o beş kısmın imamları ve baştaki rüesalarını (reislerini) sıfât-ı meşhureleriyle (meşhur sıfatlarıyla) zikretmekle onlara delâlet edip (işaret edip) ifade ettiği gibi ihbar-ı gayb nevinden (gaybdan haber verme türünden) bir lem’a-i i’caz (mucizevi parıltı) ile o taifelerin istikbaldeki (gelecekteki) reislerinin vaziyetlerini (durumlarını) bir vecihle (yönle) tayin ediyor.
Evet مِنَ النَّبِيّٖنَ (*minen Nebiyyîne*) (Peygamberlerden) nasıl ki sarahatle (açıkça) Hazret-i Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) bakıyor. وَالصِّدّٖيقٖينَ (*ves Sıddîkîne*) (Sıddıklardan) fıkrasıyla (bölümüyle) Ebubekiri’s-Sıddık’a bakıyor. Hem Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) sonra ikinci olduğuna ve en evvel yerine geçeceğine ve “Sıddık” ismi, ümmetçe ona unvan-ı mahsus (özel bir unvan) ve sıddıkînlerin başında görüneceğine işaret ettiği gibi…
وَالشُّهَدَٓاءِ (*veş Şühedai*) (Şehitlerden) kelimesiyle Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali (Rıdvanullahi Aleyhim Ecmaîn – Allah onlardan topluca razı olsun) üçünü beraber ifade ediyor. Hem üçü Sıddık’tan sonra nübüvvetin hilafetine mazhar (nail) olacaklarını ve üçü de şehit olacaklarını, fazilet-i şehadetleri (şehadet faziletleri) de sair (diğer) fezaillerine (faziletlerine) ilâve edileceğini işaret ve gaybî bir surette ifade ediyor.
وَالصَّالِحٖينَ (*ves Salihîne*) (Salihlerden) kelimesiyle Ashab-ı Suffa (Suffa Ashabı), Bedir, Rıdvan gibi mümtaz (seçkin) zevata (kişilere) işaret ederek وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖيقًا (*ve Hasüne Ülaike Rafîka*) (Onlar ne güzel arkadaştır.) cümlesiyle mana-yı sarîhiyle (açık anlamıyla) onların ittibaına (onlara tabi olmaya) teşvik (teşvik) ve tabiînlerdeki tebaiyeti (tabiiliği) çok müşerref (şerefli) ve güzel göstermekle, mana-yı işarîsiyle (işaretle anlaşılan anlamıyla) hulefa-i erbaanın (dört halifenin) beşincisi olarak ve اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدٖى ثَلَاثُونَ سَنَةً (*İnnel hilâfete ba’dî selasûne seneh*) (Benden sonra hilafet otuz senedir.) hadîs-i şerifin hükmünü tasdik (doğrulamış) ettiren müddet-i hilafeti azlığıyla beraber (hilafet süresi azlığıyla beraber) kıymetini azîm (büyük) göstermek için o mana-yı işarîsiyle Hazret-i Hasan (radıyallahu anh – Allah ondan razı olsun) gösterir.
Elhasıl (Özetle): Sure-i Feth’in âhirki (son) âyeti, hulefa-i erbaaya (dört halifeye) baktığı gibi bu âyet dahi teyiden (teyit ederek), ihbar-ı gayb nevinden (gaybdan haber verme türünden) onların istikbaldeki (gelecekteki) vaziyetlerine (durumlarına) kısmen işaret suretiyle bakar. İşte Kur’an’ın enva-ı i’cazından (mucizevi türlerinden) olan ihbar-ı gayb (gaybdan haber verme) nevinin (türünün) lemaat-ı i’caziyesi (mucizevi parıltıları) âyât-ı Kuraniyede (Kur’an ayetlerinde) o kadar çoktur ki hasra (saymaya) gelmez. Ehl-i zahirin (zahir alimlerinin) kırk elli âyete hasretmeleri (özgü kılmaları), nazar-ı zahirî (dış görünüş itibariyle) iledir. Hakikatte (gerçekte) ise binden geçer. Bazen bir âyette dört beş vecihle (yönle) ihbar-ı gaybî (gaybdan haber verme) bulunur.
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
(*Rabbena lâ tüahızna in nesîna ev ahta’na*)
(Rabbimiz! Unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma.)
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
(*Sübhaneke lâ ilme lena illâ ma allemtena inneke entel alîmül hakîm*)
(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapansın.)
*
BU TETİMMEYE (Eke) İKİNCİ BİR İZAH (*[1])
Şu âhir-i Feth’in (Feth Suresi’nin sonunun) işaret-i gaybiyesini (gaybî işaretini) teyid (teyit) eden hem Fatiha-i Şerife’deki (Fatiha Suresi’ndeki) sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) ehli ve صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ (*Sıratellezîne en’amte aleyhim*) (Kendilerine nimet verdiklerinin yolu) âyetindeki murad (kastedilen) kimler olduğunu beyan (açıklayan) eden hem ebedü’l-âbâdın (sonsuzlukların) pek uzun yolunda en nurani (nurlu), ünsiyetli (cana yakın), kesretli (çokluk), cazibedar (çekici) bir kafile-i rüfekayı (arkadaşlar kafilesini) gösteren ve ehl-i iman (iman ehli) ve ashab-ı şuuru (şuur sahiplerini) şiddetle o kafileye tebaiyet (tabi olma) noktasında iltihak (katılma) ve refakate (arkadaşlığa) mu’cizane (mucizevi bir şekilde) sevk (yönlendiren) eden şu âyet فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَ الصِّدّٖيقٖينَ وَ الشُّهَدَٓاءِ وَ الصَّالِحٖينَ وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖيقًا (*Fe ülaike meallezîne en’amellahü aleyhim minen nebiyyîne ves sıddîkîne veş şühedai ves salihîne ve hasüne ülaike rafîka*) (İşte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimselerle beraberdirler: peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihler. Onlar ne güzel arkadaştır!) yine âhir-i Feth’in (Feth Suresi’nin sonunun) âhirki (son) âyeti gibi ilm-i belâgatta (belagat ilminde) “maârîzu’l-kelâm” ve “müstetbeatü’t-terakib” tabir edilen (diye tabir edilen) mana-yı maksuddan (kastedilen manadan) başka işarî (işaretî) ve remzî (sembolik) manalarla hulefa-i erbaa (dört halife) ve beşinci halife olan Hazret-i Hasan’a (radıyallahu anh – Allah ondan razı olsun) işaret ediyor. Gaybî umûrdan (gaybî işlerden) birkaç cihette (yönde) haber veriyor. Şöyle ki:
Nasıl ki şu âyet, mana-yı sarîhi (açık anlamı) ile nev-i beşerde (insanlıkta) niam-ı âliye-i İlahiyeye (yüce İlahi nimetlere) mazhar (nail) olan ehl-i sırat-ı müstakim (doğru yol ehli) olan kafile-i enbiya (peygamberler kafilesi) ve taife-i sıddıkîn (sıddıklar zümresi) ve cemaat-i şüheda (şehitler cemaati) ve enva-ı salihîn (salihler sınıfları) ve sınıf-ı tabiîn “muhsinîn” (iyilik edenler) olduğunu ifade ettiği gibi âlem-i İslâm’da dahi o taifelerin en ekmeli (en mükemmeli) ve en efdali (en faziletlisi) bulunduğunu ve Nebiyy-i âhir zaman’ın (ahir zaman Peygamberinin) (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) sırr-ı veraset-i nübüvvetten (peygamberlik varisliği sırrından) teselsül (devam) eden taife-i verese-i enbiya (peygamberlerin varisleri zümresi) ve Sıddık-ı Ekber’in (Sıddık-ı Ekber’in) maden-i sıddıkıyetinden (sıddıkıyet madeninden) teselsül eden kafile-i sıddıkîn (sıddıklar kafilesi) ve hulefa-yı selâsenin (üç halifenin) şehadet mertebesiyle merbut (bağlı) bulunan kafile-i şüheda (şehitler kafilesi) وَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ (*Vellezîne âmenû ve amilüs salihat*) (İman edip salih ameller işleyenler) sırrıyla bağlanan cemaat-i salihîn (salihler cemaati) ve اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ (*İn küntüm tühibbûnellahe fettebiûnî yuhbibkümüllah*) (Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.) sırrını imtisal (uygulayan) eden ve sahabelerin ve Hulefa-yı Raşidîn’in refakatinde (arkadaşlığında) giden esnaf-ı tabiîni (tabiin zümrelerini) ihbar-ı gaybî nevinden (gaybdan haber verme türünden) gösterdiği gibi…
وَالصِّدّٖيقٖينَ (*ves Sıddîkîne*) (Sıddıklardan) kelimesiyle mana-yı işarî (işaretî anlam) cihetinde (yönünden) Resul-i Ekrem (Peygamber Efendimiz) (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) sonra makamına geçecek ve halifesi olacak ve ümmetçe “Sıddık” unvanıyla şöhret bulacak ve sıddıkîn kafilesinin reisi olacak Hazret-i Ebubekiri’s-Sıddık’ı (Hazret-i Ebubekir Sıddık’ı) ihbar ediyor.
وَالشُّهَدَٓاءِ (*veş Şühedai*) (Şehitlerden) kelimesiyle Hulefa-yı Raşidîn’den (Raşid Halifeler’den) üçünün şehadetini haber veriyor ve Sıddık’tan sonra üç şehit, halife olacaklar. Çünkü “şüheda” (şehitler) cem’dir (çoğuldur). Cem’in ekalli (en azı) üçtür. Demek Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali (radıyallahu anhüm – Allah onlardan razı olsun) Sıddık’tan sonra riyaset-i İslâmiyet’e (İslâm riyasetine) geçecekler ve şehit olacaklar. Aynı haber-i gaybî (gaybî haber) vuku bulmuştur.
Hem وَالصَّالِحٖينَ (*ves Salihîne*) (Salihlerden) kaydıyla (ifadesiyle) Ehl-i Suffa (Suffa Ashabı) gibi taat ve ibadette Tevrat’ın senasına (övgüsüne) mazhar (nail) olmuş ehl-i salahat (salihlik ehli) ve takva ve ibadet, istikbalde (gelecekte) kesretle (çoklukla) bulunacağını ihbar etmekle beraber…
وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖيقًا (*ve Hasüne Ülaike Rafîka*) (Onlar ne güzel arkadaştır.) cümlesi sahabeye, ilim ve amelde refakat (arkadaşlık) ve tebaiyet (tabi olma) eden tabiînlerin tebaiyetini (tabiiliğini) tahsin (güzel görme) etmekle, ebed yolunda o dört kafilenin refakatlerini (arkadaşlıklarını) hasen (güzel) ve güzel göstermekle beraber…
Hazret-i Hasan’ın (radıyallahu anh – Allah ondan razı olsun) birkaç ay gibi kısacık müddet-i hilafeti (hilafet süresi), çendan (gerçi) az idi. Fakat اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدٖى ثَلَاثُونَ سَنَةً (*İnnel hilâfete ba’dî selasûne seneh*) (Benden sonra hilafet otuz senedir.) hükmüyle ve o ihbar-ı gaybiye-i Nebeviyenin (Peygamber’in gaybî haberinin) tasdiki (doğrulaması) ile ve اِنَّ ابْنٖى حَسَنٌ هٰذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللّٰهُ بِهٖ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظٖيمَتَيْنِ (*İnne ibnî Hasanün haza seyyidün seyuslihullahu bihî beyne fieteâni azîmeteyn*) (Bu oğlum Hasan bir seyittir. Allah onunla iki büyük topluluğun arasını düzeltecektir.) hadîsindeki mu’cizane ihbar-ı gaybi-yi Nebevîyi (Peygamber’in mucizevi gayb haberini) tasdik (doğrulayan) eden ve iki büyük ordu, iki cemaat-i azîme-i İslâmiyenin (İslâmiyet’in iki büyük cemaatinin) musalahasını (barışını) temin eden ve nizâı (anlaşmazlığı) ortalarından kaldıran Hazret-i Hasan’ın (radıyallahu anh – Allah ondan razı olsun) kısacık müddet-i hilafetini ehemmiyetli (önemli) gösterip, hulefa-i erbaaya (dört halifeye) bir beşinci halife göstermek için ihbar-ı gaybî nevinden (gaybdan haber verme türünden) mana-yı işarîsiyle (işaretî anlamıyla) ve وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖيقًا (*ve Hasüne Ülaike Rafîka*) (Onlar ne güzel arkadaştır.) kelimesinde beşinci halifenin ismine ilm-i belâgatta (belagat ilminde) “müstetbeatü’t-terakib” tabir edilen (diye tabir edilen) bir sır ile işaret ediyor.
İşte mezkûr (zikredilen) işarî ihbarlar (işaretî haberler) gibi daha çok sırlar var. Sadedimize (konumuza) gelmediği için şimdilik kapı açılmadı. Kur’an-ı Hakîm’in (Hakîm Kur’an’ın) çok âyâtı (ayetleri) var ki her bir âyet çok vecihlerle (yönlerle) ihbar-ı gaybî nevindendir (gaybdan haber verme türündendir). Bu nevi ihbarat-ı gaybiye-i Kuraniye (Kur’anî gaybî haberler) binlerdir.
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
(*Rabbena lâ tüahızna in nesîna ev ahta’na*)
(Rabbimiz! Unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma.)
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
(*Sübhaneke lâ ilme lena illâ ma allemtena inneke entel alîmül hakîm*)
(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapansın.)
*
Hâtime (Sonuç)
Kur’an-ı Hakîm’in tevafuk (sayısal ve anlamsal uyum) cihetinden (yönünden) tezahür (ortaya çıkan) eden i’cazî (mucizevi) nüktelerinden (inceliklerinden) bir nüktesi şudur ki: Kur’an-ı Hakîm’de ism-i Allah, Rahman, Rahîm, Rab ve ism-i Celal yerindeki Hüve’nin mecmuu (toplamı), dört bin küsurdur. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ (*Bismillahirrahmanirrahim*) (Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.) (Hesab-ı ebcedin (ebced hesabının) ikinci nev’i (türü) ki huruf-u heca (alfabe harfleri) tertibiyledir) o da dört bin küsur eder. Büyük adetlerde küçük kesirler (küsuratlar), tevafuku (uyumu) bozmadığından küçük kesirlerden kat’-ı nazar (hesaba katılmadı) edildi. Hem الٓمٓ (*Elif Lâm Mîm*) tazammun ettiği (içerdiği) iki vav-ı atıf (atıf vav’ı) ile beraber iki yüz seksen küsur eder. Aynen (tıpkı) Sure-i El-Bakara’nın (Bakara Suresi’nin) iki yüz seksen küsur ism-i Celal’ine (Allah ismine) ve hem iki yüz seksen küsur âyâtın (ayetlerin) adedine tevafuk (uyum) etmekle beraber, ebcedin hecaî (harf sırasına göre) tarzındaki ikinci hesabıyla, yine dört bin küsur eder. O da yukarıda zikri geçmiş (bahsedilmiş) beş esma-i meşhurenin (meşhur ismin) adedine tevafuk etmekle beraber بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ (*Bismillahirrahmanirrahim*) (Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.) in kesirlerinden kat’-ı nazar (küsuratlarından vazgeçilerek), adedine tevafuk ediyor.
Demek, bu sırr-ı tevafuka (tevafuk sırrına) binaen (dayanarak) الٓمٓ (*Elif Lâm Mîm*) hem müsemmasını (isimlendirdiği varlığı) tazammun eden (içeren) bir isimdir hem El-Bakara’ya isim hem Kur’an’a isim hem ikisine muhtasar (özet) bir fihriste (içindekiler listesi) hem ikisinin enmuzeci (örneği) ve hülâsası (özeti) ve çekirdeği hem بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ (*Bismillahirrahmanirrahim*) (Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.) in mücmelidir (özetidir). Ebcedin meşhur hesabıyla بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ (*Bismillahirrahmanirrahim*) (Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.) ism-i Rab adedine müsavi (eşit) olmakla beraber الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ (*er-Rahmanir-Rahim*) (Rahman ve Rahîm) deki müşedded (şeddeli) ر (ra) iki ر (ra) sayılsa o vakit (zaman) dokuz yüz doksan olup pek çok esrar-ı mühimmeye (önemli sırlara) medar (vesile) olup on dokuz harfiyle on dokuz bin âlemin miftahıdır (anahtarıdır).
Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’da (açıklaması mucize olan Kur’an’da) lafza-i Celal’in (Allah lafzının) tevafukat-ı latîfesindendir (zarif tevafuklarındandır) ki bütün Kur’an’da sahifenin âhirki (son) satırın yukarı kısmında seksen lafza-i Celal, birbirine tevafukla baktığı gibi aşağıki kısımda da aynen seksen lafza-i Celal, birbirine tevafukla bakar. Tam o âhirki satırın ortasında yine elli beş lafza-i Celal, birbiri üstüne düşüp ittihat (birleşme) ederek güya (sanki) elli beş lafza-i Celal’den terekküp etmiş (oluşmuş) bir tek lafza-i Celal’dir. Âhirki satırın başında yalnız ve bazı üç harfli kısa bir kelime fâsıla (aralık) ile yirmi beş tam tevafukla tam ortadaki elli beşin tam tevafukuna zammedilince (eklenince) seksen tevafuk olup, o satırın nısf-ı evvelindeki (ilk yarısındaki) seksen tevafuka ve nısf-ı âhirdeki (son yarısındaki) yine seksen tevafuka tevafuk ediyor.
Acaba böyle latîf (zarif), zarif (güzel), muntazam (düzenli), mevzun (ahenkli), i’cazlı (mucizevi) bu tevafukat; nüktesiz (inceliksiz), hikmetsiz olur mu? Hâşâ (Asla), olamaz. Belki o tevafukatın ucuyla mühim bir define (hazine) açılabilir.
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
(*Rabbena lâ tüahızna in nesîna ev ahta’na*)
(Rabbimiz! Unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma.)
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
(*Sübhaneke lâ ilme lena illâ ma allemtena inneke entel alîmül hakîm*)
(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapansın.)
Said Nursî
*
[1] * Kardeşlerim her ikisini faydalı bulmasından iki izahı beraber kaydetmişler, yoksa biri kâfi (yeterli) idi.
Risale-i Nur Külliyatından
Yedinci Lem’a
Sure-i Feth’in âhirindeki âyetin yedi nevi ihbar-ı gaybîsine dairdir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِنٖينَ مُحَلِّقٖينَ رُؤُسَكُمْ وَ مُقَصِّرٖينَ لَا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَرٖيبًا ۞ هُوَ الَّذٖٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدٖينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ وَ كَفٰى بِاللّٰهِ شَهٖيدًا ۞ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَ رِضْوَانًا سٖيمَاهُمْ فٖى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ وَ مَثَلُهُمْ فِى الْاِنْجٖيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِهٖ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغٖيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَ اَجْرًا عَظٖيمًا
Sure-i Feth’in bu üç âyetinin çok vücuh-u i’cazı vardır. Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın on vücuh-u külliye-i i’caziyesinden ihbar-ı bilgayb vechi, şu üç âyette yedi sekiz vecihle görünüyor.
BİRİNCİSİ:
لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا … الخ
Feth-i Mekke’yi vukuundan evvel kat’iyetle haber veriyor. İki sene sonra haber verdiği tarzda vuku bulmuştur.
İKİNCİSİ:
فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَرٖيبًا
İfade ediyor ki: Sulh-u Hudeybiye, çendan zahiri İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşîler bir derece galip görünmüş olduğu halde manen Sulh-u Hudeybiye, manevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sair fütuhatın da anahtarı olacak diye ihbar ediyor.
Filhakika, Sulh-u Hudeybiye ile çendan maddî kılınç, kılıfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur’an-ı Hakîm’in bârika-âsâ elmas kılıncı çıktı; kalpleri, akılları fethetti. Musalaha münasebetiyle birbiriyle ihtilat ettiler. Mehasin-i İslâmiyet, envar-ı Kur’aniye, inat ve taassubat-ı kavmiye perdelerini yırtarak hükmünü icra ettiler.
Mesela, bir dâhiye-i harp olan Hâlid Bin Velid ve bir dâhiye-i siyaset olan Amr İbnü’l-Âs gibi mağlubiyeti kabul etmeyen zatlar, Sulh-u Hudeybiye ile cilvesini gösteren seyf-i Kur’anî onları mağlup edip, Medine-i Münevvere’ye kemal-i inkıyad ile İslâmiyet’e gerden-dâde-i teslim olduktan sonra Hazret-i Hâlid, bir “Seyfullah” şekline girdi ve fütuhat-ı İslâmiyenin bir kılıncı oldu.
Mühim Bir Sual: Fahrü’l-âlemîn ve Habib-i Rabbü’l-âlemîn Hazret-i Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın sahabelerinin, müşrikîne karşı Uhud’un nihayetinde ve Huneyn’in bidayetinde mağlubiyetinin hikmeti nedir?
Elcevap: Müşrikler içinde, o zamanda saff-ı sahabede bulunan ekâbir-i sahabeye istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Hâlid gibi çok zatlar bulunduğundan, şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için hikmet-i İlahiye, hasenat-ı istikbaliyelerinin bir mükâfat-ı muaccelesi olarak mazide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış.
Demek mazideki sahabeler, müstakbeldeki sahabelere karşı mağlup olmuşlar. Tâ o müstakbel sahabeler, berk-i süyuf korkusuyla değil belki bârika-i hakikat şevkiyle İslâmiyet’e girsin ve o şehamet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin.
ÜÇÜNCÜSÜ:
لَا تَخَافُونَ
kaydıyla ihbar ediyor ki: “Sizler emniyet-i mutlaka içinde Kâbe’yi tavaf edeceksiniz.” Halbuki Ceziretü’l-Arap’taki bedevî akvam, çoğu düşman olmakla beraber, Mekke etrafı ve Kureyş kabilesi kısm-ı a’zamı düşman iken, yakın bir zamanda hiç havf hissedilmezken Kâbe’yi tavaf edeceksiniz ihbarıyla Ceziretü’l-Arab’ı itaat altına ve bütün Kureyş’i İslâmiyet içine ve emniyet-i tamme vaz’edilmesine delâlet ve ihbar eder. Aynen haber verdiği gibi vukua gelmiştir.
DÖRDÜNCÜSÜ:
هُوَ الَّذٖٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَ دٖينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ
Kemal-i kat’iyetle ihbar ediyor ki: “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın getirdiği din, umum dinlere galebe çalacak.” Halbuki o zamanda yüzer milyon tebaası bulunan Nasâra ve Yahudi ve Mecusi dinleri ve Roma, Çin ve İran Hükûmeti gibi yüzer milyon tebaası bulunan cihangir devletlerin edyan-ı resmîleri iken, kendi küçük kabilesine karşı tam galebe edemeyen bir vaziyette bulunan Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın getirdiği din, umum dinlere galip ve umum devletlere muzaffer olacağını ihbar ediyor. Hem gayet vuzuh ve kat’iyetle ihbar ediyor. İstikbal, o haber-i gaybîyi, Bahr-i Muhit-i Şarkî’den Bahr-i Muhit-i Garbî’ye kadar İslâm kılıncının uzamasıyla tasdik etmiştir.
BEŞİNCİSİ:
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا … اِلٰى اٰخِرِ
Şu âyetin başı, sahabelerin enbiyadan sonra nev-i beşer içinde en mümtaz olduklarına sebep olan secaya-yı âliye ve mezaya-yı gâliyeyi haber vermekle, mana-yı sarîhiyle; tabakat-ı sahabenin istikbalde muttasıf oldukları ayrı ayrı mümtaz has sıfatlarını ifade etmekle beraber, mana-yı işarîsiyle; ehl-i tahkikçe vefat-ı Nebevîden sonra makamına geçecek Hulefa-yı Raşidîn’e hilafet tertibi ile işaret edip her birisinin en meşhur medar-ı imtiyazları olan sıfât-ı hâssayı dahi haber veriyor. Şöyle ki:
وَالَّذٖينَ مَعَهُ maiyet-i mahsusa ve sohbet-i hâssa ile ve en evvel vefat ederek yine maiyetine girmekle meşhur ve mümtaz olan Hazret-i Sıddık’ı gösterdiği gibi…
اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ ile istikbalde küre-i arzın devletlerini fütuhatıyla titretecek ve adaletiyle zalimlere sâıka gibi şiddet gösterecek olan Hazret-i Ömer’i gösterir.
Ve رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ ile istikbalde en mühim bir fitnenin vukuu hazırlanırken kemal-i merhamet ve şefkatinden İslâmlar içinde kan dökülmemek için ruhunu feda edip teslim-i nefis ederek Kur’an okurken mazlumen şehit olmasını tercih eden Hazret-i Osman’ı da haber verdiği gibi…
تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَ رِضْوَانًا saltanat ve hilafete kemal-i liyakat ve kahramanlıkla girdiği halde ve kemal-i zühd ve ibadet ve fakr ve iktisadı ihtiyar eden ve rükû ve sücudda devamı ve kesreti herkesçe musaddak olan Hazret-i Ali’nin istikbaldeki vaziyetini ve o fitneler içindeki harpleriyle mes’ul olmadığını ve niyeti ve matlubu fazl-ı İlahî olduğunu haber veriyor.
ALTINCISI:
ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ
fıkrası, iki cihet ile ihbar-ı gaybîdir.
Birincisi: Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm gibi ümmi bir zata nisbeten gayb hükmünde olan Tevrat’taki evsaf-ı sahabeyi haber veriyor. Evet, Tevrat’ta –On Dokuzuncu Mektup’ta beyan edildiği gibi– âhir zamanda gelecek Peygamber’in sahabeleri hakkında Tevrat’ta bu fıkra var: “Kudsîlerin bayrakları beraberlerindedir.” Yani onun sahabeleri ehl-i taat ve ibadet ve ehl-i salahat ve velayettirler ki o vasıfları “kudsîler” yani “mukaddes” tabiriyle ifade etmiştir. Tevrat’ın pek çok ayrı ayrı lisanlara tercüme edilmesi vasıtasıyla o kadar tahrifat olduğu halde, şu Sure-i Feth’in مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ hükmünü müteaddid âyâtıyla tasdik ediyor.
İkinci cihet ihbar-ı gaybî şudur ki: مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ fıkrasıyla ihbar ediyor ki: “Sahabeler ve tabiînler, ibadette öyle bir dereceye gelecekler ki ruhlarındaki nuraniyet, yüzlerinde parlayacak ve cephelerinde kesret-i sücuddan hasıl olan bir hâtem-i velayet nevinde alınlarında sikkeler görünecek.” Evet, istikbal bunu vuzuh ile ve kat’iyet ile ve parlak bir surette ispat etmiştir.
Evet, o kadar acib fitneler ve dağdağa-i siyaset içinde, gece ve gündüzde Zeynelâbidîn gibi bin rekat namaz kılan ve Taus-u Yemenî gibi kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını eda eden çok mühim pek çok zatlar مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ sırrını göstermişlerdir.
YEDİNCİSİ:
وَ مَثَلُهُمْ فِى الْاِنْجٖيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِهٖ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغٖيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ
fıkrası, iki cihetle ihbar-ı gaybîdir.
Birincisi: Nebiyy-i Ümmi’ye nisbeten gayb hükmünde olan İncil’in sahabeler hakkındaki ihbarını ihbardır. Evet İncil’de, âhir zamanda gelecek Peygamber’in (asm) vasfında مَعَهُ قَضٖيبٌ مِنْ حَدٖيدٍ وَاُمَّتُهُ كَذٰلِكَ gibi âyetler var. Yani Hazret-i İsa (as) gibi kılınçsız değil belki sahibü’s-seyf bir peygamber gelecek, cihada memur olacak ve onun sahabeleri dahi kılınçlı ve cihada memur olacaklardır. O kadîb-i hadîd sahibi, reis-i âlem olacak. Çünkü İncil’in bir yerinde der: “Ben gidiyorum, tâ Âlemin Reisi gelsin.” Yani Âlemin Reisi geliyor.
Demek oluyor ki İncil’in bu iki fıkrasından anlaşılıyor ki sahabeler, çendan mebdede az ve zayıf görünecekler. Fakat çekirdekler gibi neşv ü nema bularak yükselip kalınlaşıp kuvvetleşerek, küffarın gayzlarını onlara yutkundurup boğduracak vakitte, kılınçlarıyla nev-i beşeri kendilerine musahhar edip, reisleri olan Peygamber’in (asm) ise âleme reis olduğunu ispat edecekler. Aynen şu Sure-i Feth’in âyetinin mealini ifade ediyor.
İkinci Vecih: Şu fıkra ihbar ediyor ki sahabeler, çendan azlığından ve zaafından Sulh-u Hudeybiye’yi kabul etmişler; elbette, her halde az bir zamandan sonra süraten öyle bir inkişaf ve ihtişam ve kuvvet kesbedecekler ki rûy-i zemin tarlasında dest-i kudretle ekilen nev-i beşerin o zamanda gafletleri cihetiyle kısa, kuvvetsiz, nâkıs, bereketsiz sümbüllerine nisbeten gayet yüksek ve kuvvetli ve meyvedar ve bereketli bir surette çoğalacaklar ve kuvvet bulacaklar ve haşmetli hükûmetleri gıptadan, hasedden ve kıskançlıktan gelen bir gayz içinde bırakacaklar. Evet istikbal, bu ihbar-ı gaybîyi çok parlak bir surette göstermiştir.
Şu ihbarda hafî bir îma daha var ki sahabeyi tavsifat-ı mühimme ile sena ederken, en büyük bir mükâfatın vaadi, makamca lâzım geldiği halde مَغْفِرَةً kelimesiyle işaret ediyor ki istikbalde sahabeler içinde fitneler vasıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünkü mağfiret, kusurun vukuuna delâlet eder. Ve o zamanda sahabeler nazarında en mühim matlub ve en yüksek ihsan “mağfiret” olacak ve en büyük mükâfat ise af ile mücazat etmemektir.
مَغْفِرَةً kelimesi, nasıl bu latîf îmayı gösteriyor. Öyle de surenin başındaki لِيَغْفِرَلَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ cümlesiyle münasebettardır. Surenin başı, hakiki günahlardan mağfiret değil; çünkü ismet var, günah yok. Belki makam-ı nübüvvete lâyık bir mana ile Peygambere müjde-i mağfiret ve âhirinde sahabelere mağfiret ile müjde etmekle, o îmaya bir letafet daha katar.
İşte âhir-i Feth’in mezkûr üç âyeti, on vücuh-u i’cazından yalnız ihbar-ı gaybî vechinin çok vücuhundan yalnız yedi vechini bahsettik. Cüz-i ihtiyarî ve kadere dair Yirmi Altıncı Söz’ün âhirinde, şu âhirki âyetin hurufatının vaziyetindeki mühim bir lem’a-i i’caza işaret edilmiştir. Bu âhirki âyet, cümleleriyle sahabeye baktığı gibi kayıtlarıyla dahi yine sahabenin ahvaline bakıyor. Ve elfazıyla, sahabenin evsafını ifade ettikleri gibi hurufatıyla ve o âyetteki hurufatın tekerrür-ü adediyle yine Ashab-ı Bedir, Uhud, Huneyn, Suffa, Rıdvan gibi tabakat-ı meşhure-i sahabede bulunan zatlara işaret ettikleri gibi ilm-i cifrin bir nev’i ve bir anahtarı olan tevafuk cihetiyle ve ebced hesabıyla daha çok esrarı ifade ediyor.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
*
Sure-i Feth’in âhirindeki âyetin mana-yı işarîsiyle verdiği ihbar-ı gaybî münasebetiyle; gelecek âyette aynı haber, aynı mana-yı işarî ile verdiği münasebetle bir nebze ondan bahsedilecek.
BİR TETİMME
وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطًا مُسْتَقٖيمًا ۞ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَ الرَّسُولَ فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَ الصِّدّٖيقٖينَ وَ الشُّهَدَٓاءِ وَ الصَّالِحٖينَ وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖيقًا
Bu âyetin beyanında binler nüktelerinden iki nükteye işaret edeceğiz.
Birinci Nükte: Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan mefahimiyle, mana-yı sarîhiyle ifade-i hakaik ettiği gibi; üsluplarıyla, hey’atıyla çok maânî-i işariyeyi dahi ifade ediyor. Her bir âyetin çok tabaka-i manaları var. Kur’an, ilm-i muhitten geldiği için bütün manaları murad olabilir. İnsanın cüz’î fikri ve şahsî iradesiyle olan kelâmlar gibi bir iki manaya inhisar etmez.
İşte bu sırra binaen âyât-ı Kur’aniyenin ehl-i tefsir tarafından hadsiz hakaiki beyan edilmiş. Müfessirînin beyan etmediği daha çok hakaiki var. Ve bilhassa hurufatında ve mana-yı sarîhinden başka, işaratında çok ulûm-u mühimme vardır.
İkinci Nükte: İşte bu âyet-i kerîme مِنَ النَّبِيّٖنَ وَ الصِّدّٖيقٖينَ وَ الشُّهَدَٓاءِ وَ الصَّالِحٖينَ وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖيقًا tabiriyle sırat-ı müstakimin ehli ve hakiki niam-ı İlahiyeye mazhar, nev-i beşerdeki taife-i enbiya ve kafile-i Sıddıkîn ve cemaat-i şüheda ve esnaf-ı salihîn ve enva-ı tabiînin bulunduklarını ifade etmekle beraber, âlem-i İslâmiyet’te o beş kısmın en mükemmelini dahi ayrıca sarahaten gösterdikten sonra o beş kısmın imamları ve baştaki rüesalarını sıfât-ı meşhureleriyle zikretmekle onlara delâlet edip ifade ettiği gibi ihbar-ı gayb nevinden bir lem’a-i i’caz ile o taifelerin istikbaldeki reislerinin vaziyetlerini bir vecihle tayin ediyor.
Evet مِنَ النَّبِيّٖنَ nasıl ki sarahatle Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâma bakıyor. وَالصِّدّٖيقٖينَ fıkrasıyla Ebubekiri’s-Sıddık’a bakıyor. Hem Peygamber aleyhissalâtü vesselâmdan sonra ikinci olduğuna ve en evvel yerine geçeceğine ve “Sıddık” ismi, ümmetçe ona unvan-ı mahsus ve sıddıkînlerin başında görüneceğine işaret ettiği gibi…
وَالشُّهَدَٓاءِ kelimesiyle Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali Rıdvanullahi Aleyhim Ecmaîn’i üçünü beraber ifade ediyor. Hem üçü Sıddık’tan sonra nübüvvetin hilafetine mazhar olacaklarını ve üçü de şehit olacaklarını, fazilet-i şehadetleri de sair fezaillerine ilâve edileceğini işaret ve gaybî bir surette ifade ediyor.
وَالصَّالِحٖينَ kelimesiyle Ashab-ı Suffa, Bedir, Rıdvan gibi mümtaz zevata işaret ederek وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖيقًا cümlesiyle mana-yı sarîhiyle onların ittibaına teşvik ve tabiînlerdeki tebaiyeti çok müşerref ve güzel göstermekle, mana-yı işarîsiyle hulefa-i erbaanın beşincisi olarak ve اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدٖى ثَلَاثُونَ سَنَةً hadîs-i şerifin hükmünü tasdik ettiren müddet-i hilafeti azlığıyla beraber kıymetini azîm göstermek için o mana-yı işarîsiyle Hazret-i Hasan radıyallahu anhı gösterir.
Elhasıl: Sure-i Feth’in âhirki âyeti, hulefa-i erbaaya baktığı gibi bu âyet dahi teyiden, ihbar-ı gayb nevinden onların istikbaldeki vaziyetlerine kısmen işaret suretiyle bakar. İşte Kur’an’ın enva-ı i’cazından olan ihbar-ı gayb nevinin lemaat-ı i’caziyesi âyât-ı Kur’aniyede o kadar çoktur ki hasra gelmez. Ehl-i zahirin kırk elli âyete hasretmeleri, nazar-ı zahirî iledir. Hakikatte ise binden geçer. Bazen bir âyette dört beş vecihle ihbar-ı gaybî bulunur.
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
*
BU TETİMMEYE İKİNCİ BİR İZAH (*[1])
Şu âhir-i Feth’in işaret-i gaybiyesini teyid eden hem Fatiha-i Şerife’deki sırat-ı müstakim ehli ve صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ âyetindeki murad kimler olduğunu beyan eden hem ebedü’l-âbâdın pek uzun yolunda en nurani, ünsiyetli, kesretli, cazibedar bir kafile-i rüfekayı gösteren ve ehl-i iman ve ashab-ı şuuru şiddetle o kafileye tebaiyet noktasında iltihak ve refakate mu’cizane sevk eden şu âyet فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَ الصِّدّٖيقٖينَ وَ الشُّهَدَٓاءِ وَ الصَّالِحٖينَ وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖيقًا yine âhir-i Feth’in âhirki âyeti gibi ilm-i belâgatta “maârîzu’l-kelâm” ve “müstetbeatü’t-terakib” tabir edilen mana-yı maksuddan başka işarî ve remzî manalarla hulefa-i erbaa ve beşinci halife olan Hazret-i Hasan’a (ra) işaret ediyor. Gaybî umûrdan birkaç cihette haber veriyor. Şöyle ki:
Nasıl ki şu âyet, mana-yı sarîhi ile nev-i beşerde niam-ı âliye-i İlahiyeye mazhar olan ehl-i sırat-ı müstakim olan kafile-i enbiya ve taife-i sıddıkîn ve cemaat-i şüheda ve enva-ı salihîn ve sınıf-ı tabiîn “muhsinîn” olduğunu ifade ettiği gibi âlem-i İslâm’da dahi o taifelerin en ekmeli ve en efdali bulunduğunu ve Nebiyy-i âhir zaman’ın sırr-ı veraset-i nübüvvetten teselsül eden taife-i verese-i enbiya ve Sıddık-ı Ekber’in maden-i sıddıkıyetinden teselsül eden kafile-i sıddıkîn ve hulefa-yı selâsenin şehadet mertebesiyle merbut bulunan kafile-i şüheda وَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ sırrıyla bağlanan cemaat-i salihîn ve اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ sırrını imtisal eden ve sahabelerin ve Hulefa-yı Raşidîn’in refakatinde giden esnaf-ı tabiîni ihbar-ı gaybî nevinden gösterdiği gibi…
وَالصِّدّٖيقٖينَ kelimesiyle mana-yı işarî cihetinde Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmdan sonra makamına geçecek ve halifesi olacak ve ümmetçe “Sıddık” unvanıyla şöhret bulacak ve sıddıkîn kafilesinin reisi olacak Hazret-i Ebubekiri’s-Sıddık’ı ihbar ediyor.
وَالشُّهَدَٓاءِ kelimesiyle Hulefa-yı Raşidîn’den üçünün şehadetini haber veriyor ve Sıddık’tan sonra üç şehit, halife olacaklar. Çünkü “şüheda” cem’dir. Cem’in ekalli üçtür. Demek Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali radıyallahu anhüm Sıddık’tan sonra riyaset-i İslâmiyet’e geçecekler ve şehit olacaklar. Aynı haber-i gaybî vuku bulmuştur.
Hem وَالصَّالِحٖينَ kaydıyla Ehl-i Suffa gibi taat ve ibadette Tevrat’ın senasına mazhar olmuş ehl-i salahat ve takva ve ibadet, istikbalde kesretle bulunacağını ihbar etmekle beraber…
وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖيقًا cümlesi sahabeye, ilim ve amelde refakat ve tebaiyet eden tabiînlerin tebaiyetini tahsin etmekle, ebed yolunda o dört kafilenin refakatlerini hasen ve güzel göstermekle beraber…
Hazret-i Hasan’ın (ra) birkaç ay gibi kısacık müddet-i hilafeti, çendan az idi. Fakat اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدٖى ثَلَاثُونَ سَنَةً hükmüyle ve o ihbar-ı gaybiye-i Nebeviyenin tasdiki ile ve اِنَّ ابْنٖى حَسَنٌ هٰذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللّٰهُ بِهٖ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظٖيمَتَيْنِ hadîsindeki mu’cizane ihbar-ı gaybi-yi Nebevîyi tasdik eden ve iki büyük ordu, iki cemaat-i azîme-i İslâmiyenin musalahasını temin eden ve nizâı ortalarından kaldıran Hazret-i Hasan’ın (ra) kısacık müddet-i hilafetini ehemmiyetli gösterip, hulefa-i erbaaya bir beşinci halife göstermek için ihbar-ı gaybî nevinden mana-yı işarîsiyle ve وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖيقًا kelimesinde beşinci halifenin ismine ilm-i belâgatta “müstetbeatü’t-terakib” tabir edilen bir sır ile işaret ediyor.
İşte mezkûr işarî ihbarlar gibi daha çok sırlar var. Sadedimize gelmediği için şimdilik kapı açılmadı. Kur’an-ı Hakîm’in çok âyâtı var ki her bir âyet çok vecihlerle ihbar-ı gaybî nevindendir. Bu nevi ihbarat-ı gaybiye-i Kur’aniye binlerdir.
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
*
Hâtime
Kur’an-ı Hakîm’in tevafuk cihetinden tezahür eden i’cazî nüktelerinden bir nüktesi şudur ki: Kur’an-ı Hakîm’de ism-i Allah, Rahman, Rahîm, Rab ve ism-i Celal yerindeki Hüve’nin mecmuu, dört bin küsurdur. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ (Hesab-ı ebcedin ikinci nev’i ki huruf-u heca tertibiyledir) o da dört bin küsur eder. Büyük adetlerde küçük kesirler, tevafuku bozmadığından küçük kesirlerden kat’-ı nazar edildi. Hem الٓمٓ tazammun ettiği iki vav-ı atıf ile beraber iki yüz seksen küsur eder. Aynen Sure-i El-Bakara’nın iki yüz seksen küsur ism-i Celal’ine ve hem iki yüz seksen küsur âyâtın adedine tevafuk etmekle beraber, ebcedin hecaî tarzındaki ikinci hesabıyla, yine dört bin küsur eder. O da yukarıda zikri geçmiş beş esma-i meşhurenin adedine tevafuk etmekle beraber بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ in kesirlerinden kat’-ı nazar, adedine tevafuk ediyor.
Demek, bu sırr-ı tevafuka binaen الٓمٓ hem müsemmasını tazammun eden bir isimdir hem El-Bakara’ya isim hem Kur’an’a isim hem ikisine muhtasar bir fihriste hem ikisinin enmuzeci ve hülâsası ve çekirdeği hem بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ in mücmelidir. Ebcedin meşhur hesabıyla بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ ism-i Rab adedine müsavi olmakla beraber الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ deki müşedded ر iki ر sayılsa o vakit dokuz yüz doksan olup pek çok esrar-ı mühimmeye medar olup on dokuz harfiyle on dokuz bin âlemin miftahıdır.
Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’da lafza-i Celal’in tevafukat-ı latîfesindendir ki bütün Kur’an’da sahifenin âhirki satırın yukarı kısmında seksen lafza-i Celal, birbirine tevafukla baktığı gibi aşağıki kısımda da aynen seksen lafza-i Celal, birbirine tevafukla bakar. Tam o âhirki satırın ortasında yine elli beş lafza-i Celal, birbiri üstüne düşüp ittihat ederek güya elli beş lafza-i Celal’den terekküp etmiş bir tek lafza-i Celal’dir. Âhirki satırın başında yalnız ve bazı üç harfli kısa bir kelime fâsıla ile yirmi beş tam tevafukla tam ortadaki elli beşin tam tevafukuna zammedilince seksen tevafuk olup, o satırın nısf-ı evvelindeki seksen tevafuka ve nısf-ı âhirdeki yine seksen tevafuka tevafuk ediyor.
Acaba böyle latîf, zarif, muntazam, mevzun, i’cazlı bu tevafukat; nüktesiz, hikmetsiz olur mu? Hâşâ, olamaz. Belki o tevafukatın ucuyla mühim bir define açılabilir.
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
Said Nursî
*
[1] * Kardeşlerim her ikisini faydalı bulmasından iki izahı beraber kaydetmişler, yoksa biri kâfi idi.
