Sekizinci Lem’a



İzahlı Metin

Sekizinci Lem’a

Gavs-ı Azam’ın Kur’an Hizmetine Dair Gaybî Kerametidir. (Haşiye[1])

Bu risalenin içindeki imzalarla gösterildiği gibi, Kur’an hizmetindeki arkadaşlarımla bir ortaklığım vardır. Bir kısmı benim imzamla yazılmıştır. Bir kısmı ise onların onayı, çıkarımları ve tasdikleriyle ortaya çıktığından, bana ait olan ve haddimi aşan payı onların hatırı için sessizce kabul ettim. Yoksa bu risalenin başında söylediğim gibi, bunda böyle bir şeref payına hakkım yoktur. On yıl önce, o gaybî kasideyi gördüğümde, manevi bir uyarı gibi kalbime “Dikkat et!” diye bir his geliyordu. Bu düşünceyi iki sebeple dinlemiyordum:

Birincisi, hayatımın önemli bir kısmı, şan ve şeref perdesi altında makam sevgisi zehriyle zehirlenip manen öldüğü için, şimdi de bu yolla, kötülüğü emreden nefse yeni bir şeref kapısı açmak istemememdi.

İkinci sebep ise, bu inatçı zamanda, apaçık davaları ve delilleri bile kabul etmeyenlere karşı, böyle gaybî işaretler türünden kendini beğenmiş bir tavırla bir şeyler ortaya koymak hoşuma gitmiyordu.

Sonunda, esaretimin sekizinci yılında, en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda, çok kuvvetli bir teselliye ve teşvike muhtaç olduğumuzdan, bana şöyle ihtar edildi: “Bunu, nimetini anmak ve manevi bir şükür olarak ortaya çıkar. Hem korkma, bu işaretler kanaat verecek derecede kuvvetlidir.”

Bunu açıklamamdaki en önemli maksadım, Kur’an’ın sırlarına ait olan risalelerin Allah katında kabul edildiğine, sanki Gavs-ı Azam’ın imza basması gibi bir durumun söz konusu olduğudur.

İkinci maksadım ise; o kutsal üstadımın kerametini ortaya koyarak, evliyanın kerametlerini inkâr eden dinsizleri susturmak ve Kur’an hizmetinde gevşekliğe yol açacak birçok sebebe maruz kalan ve engellerle karşılaşan arkadaşlarımın manevi gücünü takviye etmek, şevklerini artırmak ve gevşemelerini önlemekti.

Bu durum benim için bir nevi kendini beğenmişlik gibi göründüğünden önemli bir zarardır. Fakat bu zararımı, o kutsal üstadım ve arkadaşlarımın hatırı için kabul ettim.

Bu “Gavs’ın Kerameti Risalesi” zamanla ve parça parça çıkarıldığı için birkaç bölüme ve eklentiye ayrıldı. Gittikçe birbirini aydınlatıp destekleyerek daha da açıklık kazanıyor. İşaretlerin bazılarında bir zayıflık olsa da, diğer işaretlerin birleşmesinden aldığı kuvvet o zayıflığı gidermektedir.

*

Hayret Verici Bir Tevafuk ve Önemli Bir Gaybî Haber

Sabri, Süleyman, Bekir, Galib ve Tevfik’in ortak düşüncesidir. Aynı zamanda Hüsrev, Hafız Ali, Re’fet, Âsım ve Kuleönü’nden Mustafaların da ortak düşüncesidir.

Hoş ve müjdeli bir tevafuk: Üstad, Galib ve Süleyman ile birlikte Ümmî Sinan divanında mesleğimiz ve Sözler’e dair bir niyetle kitabı açtık ve şu beyitler çıktı. Baktık ki “Sözler” kelimesi, bütün divanda yalnızca bu kafiyelerde geçiyor. Demek ki “Sözler”, hem “hak söz” hem de “nur söz” oluyor.

Derim ki yardımcım Allah

Şefaatçim Resulullah

Ki delilim Kitabullah

Budur bendeki hak söz

Senin kapında kul çoktur

Hesabı, sınırı hiç yoktur

Fakat bir tane daha yoktur

Sinan-ı Ümmî gibi nur söz

*

Önemli Bir Gaybî Haber

(Şeyh-i Geylanî’nin, kendisinden sekiz yüz sene sonra, gaybı gören gözüyle haber verdiği bir Kur’an hadisesidir.)

Mucizevi bir beyana sahip Kur’an’ın hizmetinin kudsiyetine, kerametleriyle sekiz yüz küsur sene önce “Gavs-ı Azam” unvanıyla haklı bir şöhret kazanan Kutb-u Azam Şeyh-i Geylanî,

*Nazartu bi-ayni’l-fikri fî hâni hadratî.. Habîben tecellâ li’l-kulûbi fe-cenneti* (Ben, kendi manevi meclisimin mekânına fikir gözüyle baktım… Orada kalplere tecelli eden öyle bir Sevgili gördüm ki, kalpler O’nun aşkıyla kendinden geçti.)

mısrasıyla başlayan kasidesinin sonunda, “Mecmuatü’l-Ahzab”ın birinci cildinin beş yüz altmış ikinci sayfasında, beş satırla bu zamandaki Kur’an hizmeti heyetine ve başında bulunan Üstadımıza beş yönden bakıyor ve onu gösteriyor. İşte o beş satır şudur:

*Tevessel binâ fî kulli hevlin ve şiddetin ۞ Eğıysüke fi’l-eşyâi dehren bi-himmetî*

(Her türlü korku ve sıkıntıda bizi vesile kıl ۞ Ben de himmetimle her durumda ve her zaman imdadına yetişirim.)

*Ene li-mürîdî hâfizan mâ yehâfehu ۞ Ve ahrusuhu fî kulli şerrin ve fitnetin*

(Ben müridimin korktuğu her şeyden onu korurum ۞ Ve onu her türlü şerden ve fitneden muhafaza ederim.)

*Mürîdî izâ mâ kâne şarkan ve mağriben ۞ Eğıshü izâ mâ sâre fî eyyi beldetin*

(Müridim ister doğuda ister batıda olsun ۞ Hangi beldeye giderse gitsin, ona yardım ederim.)

*Fe-yâ münşiden nazmî fe-kulhü ve lâ tehaf ۞ Fe-inneke mahrûsun bi-ayni’l-inâyeti*

(Ey benim şiirimi okuyan! Onu söyle ve korkma ۞ Çünkü sen, ilahi bir koruma gözüyle korunmaktasın.)

*Ve kün Kâdiriyye’l-vakti lillâhi muhlisan ۞ Te’îşü sa’îden sâdıkan bi-muhabbetî*

(Zamanın Kadirîsi ol, Allah için samimi ol ۞ Böylece mutlu yaşar, sevgimde sadık olursun.)

Beşinci satırdan sonra gelen kasidenin sonuç bölümü:

*Ve ceddî Resûlullâhi a’nî Muhammeden ۞ Ene Abdü’l-Kâdiri dâme izzî ve rif’atî*

(Ve ceddim, yani Muhammed, Allah’ın Resulüdür ۞ Ben Abdülkadir’im; izzetim ve yüceliğim daim olsun.)

İşte, önceki beş satırda, beş farklı yönden ve beş tevafukla şimdi Kur’an hizmetinin başında bulunan kişiyi gösteriyor.

Birinci Yön: Son satırda *Te’îşü sa’îden* (mutlu yaşarsın) diyerek ismini açıkça haber vermekle beraber, geçim konusunda izzet ve mutlulukla yaşayacağını da bildiriyor. Evet, hocamız küçüklüğünden beri fakir olmasına rağmen tam bir kanaatle birlikte geçim konusunda en mutlu kişilerden biridir.

İkinci Yön: Aynı satırın başında *Ve kün Kâdiriyye’l-vakti* (Zamanın Kadirîsi ol) ifadesiyle o müridine diyor ki: “Vaktin Abdülkadir’i ol.” Bu قَادِرٖى (Kadiri) kelimesi, ebced hesabıyla üç yüz yirmi beş (325) eder. Üstadımızın lakabı “Nursî” olduğu için, “Nursî” kelimesinin ebced değeri de üç yüz yirmi altı (326) etmektedir. Sadece bir fark var. O tek fark elif harfidir. Bu da bin anlamına gelen “elf”e işaret eder. Demek ki bin üç yüz yirmi beşte (1325) Şeyh-i Geylanî’ye bağlı bir zat, Şeyh-i Geylanî tarzında Kur’an hakikatlerini savunmaya çalışacak. Gerçekten de Üstadımız, bin üç yüz yirmi altı (1326) senesinde –Hürriyet’in ikinci yılı– manevi mücadeleye atılmıştır.

İkinci Yön: Onun iki ismi var: “Said” ve “Bedîüzzaman.” Bu iki ismin toplam ebced değeri, “Ez-zaman” kelimesindeki şedde sayılmazsa üç yüz yirmi dokuz (329) eder. Eğer iki “dal” harfi bir sayılırsa üç yüz yirmi beş (325) olur. Bu da aynen *kün Kâdiriyye’l-vakti* ifadesindeki muhatabın o olduğuna işaret etmekte, belki de delalet etmektedir. Eğer الزَّمَانْ kelimesindeki okunmayan elif-lâm sayılırsa, kural gereği قَادِرٖى kelimesine de bir elif-lâm eklenmesi gerekir. Çünkü tamlamadaki ikinci kelime kalkınca, belirlilik için elif-lâm gerekir; o durumda da değerler yine eşit olur.

Dördüncü Yön: Bu beş satırda Hazret-i Şeyh, gelecekteki bir müridine güvence veriyor. *Kul ve lâ tehaf* “Korkma, Sözlerini söyle!” diyor. “Sen doğuya ve batıya gideceksin, birçok fitne ve şerle karşılaşacak, ancak hepsinden sıradan sebeplerin üstünde bir şekilde kurtularak korunacaksın.” Evet, bu Kur’an hizmetinin içindeki zat, gerçekten de esir düşerek doğuya gitti. Ve yine şaşırtıcı bir esaretle Asya’nın batısında on dokuz sene kaldı. Hazret-i Şeyh’in dediği gibi birçok şehri gezdi. Mücadelesi ise Sözler’ledir. *Kul ve lâ tehaf* hükmüyle, çekinmeden Hazret-i Şeyh’in dediği gibi yapmıştır. Yirmi yıl içinde yirmi büyük fitne ve tehlikeye düştüğü halde, gaybî bir korumayla Hazret-i Şeyh’in dediği gibi korunmuştur. Hatta umulmadık bir şekilde, bir gurbet diyarında olağanüstü bir ilahi yardıma mazhar olması o dereceye gelmiştir ki, sırf bu ilahi yardımları saymak için bir risale yazılmıştır. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi biz onun etrafında *mahrûsun bi-ayni’l-inâyeti* (ilahi bir koruma gözüyle korunmaktasın) ifadesinin anlamını gözümüzle görüyoruz.

Beşinci Yön: Üstadımız kendisi şöyle diyor:

Ben sekiz dokuz yaşlarındayken, bütün nahiyemizde ve çevremizde halk Nakşî tarikatına bağlıydı ve orada meşhur olan Gavs-ı Hizan adıyla bilinen bir zattan manevi yardım isterlerdi. Ben ise akrabalarıma ve bütün halka aykırı olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî!” derdim. Çocukluk haliyle, elimden ceviz gibi önemsiz bir şey kaybolsa, “Ey Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.” derdim. Şaşırtıcıdır ve yemin ediyorum ki, bin defa Hazret-i Şeyh himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir. Bu yüzden bütün hayatımda okuduğum Fatiha ve zikirlerin sevabını, Peygamber Efendimiz’den (Aleyhissalatu Vesselam) sonra Şeyh-i Geylanî’ye hediye ediyordum. Ben üç dört yönden Nakşî olmama rağmen, Kadirî meşrebi ve sevgisi bende iradem dışında hükmediyordu. Fakat ilimle meşguliyetim, tarikatla uğraşmama engel oluyordu.

Sonra ilahi bir yardım imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyh’in “Fütuhu’l-Gayb” adlı kitabı güzel bir tesadüfle elime geçti. Yirmi Sekizinci Mektup’ta açıklandığı gibi, Hazret-i Şeyh’in himmet ve irşadıyla Eski Said (Radıyallahu Anh), Yeni Said’e dönüştü. O Fütuhu’l-Gayb’ı niyetle açtığımda, ilk olarak şu cümle çıktı:

*Ente fî dâri’l-hikmeti fe’t-lub tabîben yudâvî kalbeke* (Yani “Ey çaresiz! Sen Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’de bir üye olman sebebiyle sanki bir hekimsin, İslam ehlinin manevi hastalıklarını tedavi ediyorsun. Hâlbuki en çok hasta olan sensin. Sen önce kendine bir tabip ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış.”)

İşte o vakit, bu niyetin sırrıyla, maddi hastalığım gibi manevi hastalığımı da kesin olarak anladım. O Şeyhime dedim: “Sen benim tabibim ol.” Gerçekten de o benim tabibim oldu. Fakat çok şiddetli bir cerrahi operasyon yaptı. “Fütuhu’l-Gayb” kitabında “Yâ gulam!” (Ey genç!) diye hitap ettiği bir talebesine çok müthiş cerrahi müdahaleler yapıyor. Ben kendimi o gencin yerine koydum. Fakat çok sert hitap ediyordu. “Ey münafık!”, “Ey dinini dünyaya satan riyakâr!” diye diye kitabın ancak yarısını okuyabildim. Sonra o risaleyi bıraktım. Bir hafta bakamadım. Fakat cerrahi operasyonun ardından bir lezzet geldi; büyük bir istekle o mübarek eseri, acı bir şerbet veya ilaç gibi içtim. Allah’a hamdolsun, kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim ve gururum bir derece kırıldı.

Hocamızın sözü bitti.

İşte hocamızın bu hayat macerası gösteriyor ki, Hazret-i Şeyh’in yöneldiği, önemle bahsettiği ve gelecekte gelecek olan müridinin bu zat olması kuvvetli bir ihtimaldir. Veli zatlarca kabul edildiği üzere, Hazret-i Şeyh’in vefatından sonra da hayattaymış gibi tasarrufunun devam ettiği üç büyük evliyanın en büyüğü, o Hazret-i Gavs-ı Geylanî’dir. Ve şöyle demiştir:

*Efelet şümûsü’l-evvelîne ve şemsünâ ۞ Ebeden alâ feleki’l-ulâ lâ tağrubu*

(Öncekilerin güneşleri battı, fakat bizim güneşimiz ۞ yücelik ufkunda ebediyen batmayacaktır.)

Bu sözüyle, vefatından sonra duası ve himmetiyle müridlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla, böyle harika ve şaşırtıcı kerametlerle meşhur bir zatın, elbette böyle bir zamanda, kıymetli bir Kur’an hizmetinin bir müridi aracılığıyla olacağını görmesi ve göstermesi onun şanındandır. Hazret-i Şeyh’in bahsettiği önemli müridi, talebesi ve himayesi altındaki şahsın; bin yılından sonra, on dördüncü asırda geleceğine bir işarettir.

Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re’fet, Ali, Ahmed Hüsrev, Mustafa Efendi, Rüşdü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühdü, Bekir Bey, Lütfü, Mustafa, Mustafa, Mesud, Mustafa Çavuş, Hafız Ahmed, Hacı Hafız, Mehmed Efendi, Ali Rıza (Allah onlardan razı olsun)

*

Şeyh-i Geylanî’nin Sözüyle Keramet Şeklinde Verdiği Gaybî Haberin Devamı

*Ene li-mürîdî* (Ben müridim için…) ifadesindeki *mürîdî* kelimesi, “Molla Said” kelimesine tam olarak tevafuk ediyor. Yalnızca bir elif harfi fark var. Elif ise sarf kuralına göre “elfün” diye okunur. “Elif” ise bin demektir. Demek ki bin iki yüz doksan dörtte (1294) dünyaya gelecek bir müridi, bu *mürîdî* lafzında kastedilmiştir. Çünkü *li-mürîdî* kelimesindeki lâm harfi sayılırsa iki yüz doksan dört (294) eder ki, bu da bir tek farkla Said’in doğum tarihine tevafuk eder. Esas Arapça sayılsaydı fark olmazdı. Lâm’sız *mürîdî* ise iki yüz altmış dört (264) eder. “Molla Said” de iki yüz altmış beş (265) eder. “Molla” kelimesindeki elif bine işaret olduğu için, geriye iki yüz altmış dört (264) kalır.

Özetle: Bu zamanda Kur’an’ın dellalı ve Furkan’ın hizmetkârı olan o adamın iki ismi ve iki lakabı vardır. “El-Kürdî” lakabı ile “Molla Said” ismi, *Ene li-mürîdî* fıkrasında açıkça görünüyor. “Nursî” lakabıyla “Bedîüzzaman Said” ismi ise *kün Kâdiriyye’l-vakti* fıkrasında apaçık görünüyor. Hatta Kur’an hizmetinde en önemli bir arkadaşı ve samimi bir talebesi olan Hulusi Bey’e *lillâhi muhlisan te’îşü sa’îden sâdıkan bi-muhabbetî* fıkrasında işaret olduğu gibi, diğer bazı talebelerine de işaretler vardır.

Risale-i Nur talebeleri adına,

Rüşdü, Hüsrev

*

Said Kendi Söylüyor

Hazret-i Şeyh-i Geylanî’nin, Kur’an hizmetine dikkatleri çekmek ve bu Kur’an hizmetinin ahir zamanda dağ gibi büyük bir hadise olduğuna işaret etmek için keramet yollu, benim kabiliyet ve liyakatimin çok üstünde bir konumda bulunmamı ve fedakâr, çalışkan kardeşlerimle birlikte çalışmamızda, fazilet açısından değil ama öncelik açısından ismimi bir derece göstermesi, beni epey zamandır düşündürüyordu. Acaba bunu açıklamakla manevi bir zarar görür, gurura veya kendini beğenmişliğe kapılır mıyım diye sekiz on senedir duraksadım. Bugünlerde bunu açıklamam için bir ihtar hissettim.

Hem kalbime şöyle geldi: Hazret-i Şeyh bana bir makam vermedi. Belki, “Said isminde bir müridim önemli bir hizmette bulunacak, fitne ve belalardan Allah’ın izniyle ve Şeyh’in duası ve himmetiyle korunacak,” demiştir.

Hem, uzaktan taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek ki sekiz yüz senelik bir mesafeden görünen, Kur’an hizmetinin zirvesidir; yoksa Said gibi karıncalar değil. Mademki bu Gavsî kerametin ilan ve izharından Kur’an talebelerinin ve hizmetkârlarının şevki artıyor, elbette arkalarında Şeyh-i Geylanî gibi kahramanlar kahramanı zatların himmet ve dualarıyla ve Allah’ın izniyle onları himaye ettiklerini bilseler, şevk ve gayretleri daha da artar.

Özetle: Bunu, kardeşlerimi daha fazla şevke ve gayrete getirmek için açıkladım. Eğer bir kusur işlemişsem, Cenab-ı Hak affetsin.

*İnneme’l-a’mâlü bi’n-niyyât* (Ameller ancak niyetlere göredir.)

*Fe-yâ münşiden nazmî* (Ey benim şiirimi okuyan!) fıkrasında da Hazret-i Şeyh’in (Radıyallahu Anh) muhatabı şüphesiz Bedîüzzaman Molla Said’dir (Radıyallahu Anh).

Özetle: Bu şaşırtıcı kasidenin sonundaki şu beş beyitte beş kelime, Şeyh’in nazarının odak noktası ve Gavs’ın hitabının merkezidir. Ve o beş kelime ise *li-mürîdî*, *mürîdî*, *münşiden*, *Kâdirî* ve *Sa’îden* lafızlarıdır. Said’in iki lakabı olan Nursî ve El-Kürdî ile iki ismi olan Molla Said ve Bedîüzzaman bu beş kelimede bulunur. Hazret-i Gavs’ın teveccühünün ve hitabının merkezi olan bu beş kelimesinde, bahsedilen iki isim ve lakabın, cifir ilmi kaidesince ebced değeriyle açık bir şekilde görünmesi, Hazret-i Şeyh’in kasidesinin sonunda onunla konuştuğuna, ona teselli verip cesaretlendirdiğine şüphe bırakmıyor. *Ve’l-âkıbetü li’l-muttakîn* (Güzel sonuç, Allah’tan sakınanlarındır) sırrıyla başarısına teminat veriyor. *Lâ ya’lemü’l-ğaybe illallâh ۞ Vallâhu a’lemu bi’s-savâb* (Gaybı Allah’tan başkası bilemez ۞ Doğrusunu en iyi Allah bilir.)

*Fe-yâ münşiden nazmî* fıkrasında *nazmî* kelimesinin ebced değeri bin (1000) olup, *Risâletü’n-Nûr* iki farkla, *Resâilü Kitâbi’n-Nûr*’un (iki medde sayılmazsa ve şedde de lâm sayılırsa) ebced değeri yine bindir. Demek ki *Fe-yâ münşiden nazmî fe-kulhü ve lâ tehaf* fıkrasının gaybî anlamı şudur ki: *Yâ müellife Risâleti’n-Nûr câhid bihâ fe-kul ve lâ tehaf* (Yani “Korkma, Sözlerini söyle, neşrine çalış!”). *Ve’l-ilmü indallâh* (İlim Allah katındadır).

Ama *fe-kulhü ve lâ tehaf* fıkrasında hayret verici bir tevafuk var ki: Cifir ilmi kaidesiyle ebced değeri bin üç yüz otuz iki (1332) eder. Bu durumda, *yâ münşiden nazmî fe-kulhü ve lâ tehaf* ifadesinin gaybî anlamı: “Ey Risaletü’n-Nur ve Sözler sahibi! Bana bak. Gafil davranma! Bin üç yüz otuz ikide mücadeleye başla; Sözleri korkmadan yaz, söyle!” Gerçekten de Said (Radıyallahu Anh), Hürriyet’ten sonra kısa bir süre mücadelesine ara vermiş olsa da, bin üç yüz otuz ikide İşaratü’l-İ’caz’ı yazmakla beraber Eski Said’den sıyrılma niyetiyle Yeni Said suretinde bütün kuvvetiyle manevi mücadeleye başlayıp, iki üç sene sonra da Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’de bir iki sene Hazret-i Gavs-ı Geylanî’nin şu vasiyetini ve emrini yerine getirerek Kur’an nurlarını neşretmiştir. Allah’a hamdolsun, şimdiye kadar devam ediyor.

Bu hayret verici fıkrada dikkat çeken nokta şudur ki, Hazret-i Gavs, doğrudan doğruya altıncı asırdan bu asrımıza bakıyor. O altıncı asrın sonlarında Hülâgû felaketi gibi feci, dehşetli ve meşhur fitnenin çok acı, feci ve kabirdeki ölüleri ağlatacak derecede dehşetli bir benzeri, şu on dördüncü asırda bulunuyor. Bu iki asır birbirine benziyor ki, Hazret-i Şeyh o zamandan bu zamana bakıyor.

Risale-i Nur talebeleri adına,

Re’fet, Hüsrev, Hafız Ali, Sabri

*

Bu Gavs Kerameti Münasebetiyle Üç Nokta Beyan Edilecek

Birinci Nokta: Hazret-i Gavs’ın kasidesinin başında, bu beş satırdan önce; şaşırtıcı, pek garip, çok beliğ ve nazlı bir şekilde nimetini anlatma suretinde, övünç dolu bir iddiayı ifade eden iki sayfalık kasidesindeki harika iddiasına delil olarak, açık bir keramet, adeta mucizeye yakın bir harikalık göstermesi gerekiyordu. İşte, akılları hayrette bırakan o mertebeye layık olduğunu gösterir bir keramet ortaya koydu ki, sekiz yüz senelik bir mesafeden, Cenab-ı Hakk’ın izni ve bildirmesiyle, zamanımızı detaylarıyla görür bir tarzda, bizim gibi aciz, zayıf talebelerine ders verip teşvik ediyor. İşte Hazret-i Gavs’ın davasına bu gaybî haberi en açık delil olduğu gibi, Risale-i Nur parçalarının haklılığına ve yüceliğine kesin bir kanıt hükmündedir. Evet, Hazret-i Şeyh, bu kasidesiyle Sözler’in haklılığını imzalıyor.

İkinci Nokta: Tarikat ve hakikat ehli arasında üzerinde ittifak edilmiş bir esas vardır ki: Hak yolunda ilerleyen bir insan, kötülüğü emreden nefsinin benliğini ve dik başlılığını kırmak için, nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine odaklamalıdır ki, sonunda “şeyhinde fani olma” (fena fi’ş-şeyh) hükmüne gelsin. “Ben” dediği vakit, şeyhinin duygularıyla konuşur ve bu şekilde ilerleyerek Peygamber’de fani olmaya (fena fi’r-resul) ve Allah’ta fani olmaya (fena fillah) kadar gider.

Mesela, son derece fedakâr ve sadık bir hizmetkâr, bir yaver, efendisinin duygularıyla sanki kendisi efendisi ve padişahıymış gibi konuşur. “Ben böyle istiyorum.” der; yani “Benim efendim, üstadım, sultanım böyle istiyor.” Çünkü kendini unutmuş, sadece onu düşünmektedir. “Böyle emrediyor.” der.

İşte bunun gibi, Gavs-ı Geylanî, o harika kasidesinin içerdiği olağanüstü manevi zevkleri, Ehl-i Beyt’in büyük sırrının mirasçılığıyla Âl-i Beyt’in manevi şahsiyetinin makamı noktasında ve Hazret-i Ahmed’in (Aleyhissalatu Vesselam) varisliğiyle Muhammedî hakikat (Aleyhissalatu Vesselam) içinde kendini gördüğü gibi, mutlak bir fani olma haliyle Cenab-ı Hakk’ın zatî tecellisine mazhar olduğu noktada, kasidesinde o sözleri söylemiştir. Onun gibi olmayan ve o makama ulaşamayan kimse bunları söyleyemez, söylerse sorumlu olur.

Hazret-i Şeyh, mutlak varislik noktasında, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın mübarek ayağını omzunda gördüğü için, kendi ayağını da o sırdan dolayı evliyanın omuzuna bırakıyor. Kasidesinde açıkça görünen övünme ve iftihar değil, belki nimetini anlatma ve yüce bir şükürdür. Yalnız şu kadar var ki, sevgi makamı olan niyaz makamından, sevilme makamı olan nazlanma makamına çıkmıştır. Yani acziyet ve fakirlik yolundan, aşk ve manevi sarhoşluk meşrebine girmiştir. Ve kendisine verilen büyük ilahi nimetleri anarak, haklı bir şekilde iftiharla şükretmiştir.

Üçüncü Nokta: Keramet, mucize gibi Cenab-ı Hakk’ın fiilidir, hediyesidir, ihsanıdır ve ikramıdır; insanın fiili değildir. O keramete mazhar olan zat ise bazen bunu bilir, bazen bilmez; olay gerçekleştikten sonra anlar. Keramete mazhar olacağını önceden bilen ve ilahi ikrama kendi iradesiyle uyum sağlayan kısım, eğer benlikten tamamen sıyrılmış ve Hazret-i Gavs gibi kutsiyet kazanmış ise, Cenab-ı Hakk’ın izniyle o kerametin her yönünü bilerek ona sahip çıkar, bilir ve bildirir. Fakat bununla beraber, mademki o keramet bir ikramdır; bütün detaylarıyla keramet sahibine de açık olması gerekmez.

Bu sırra binaen, Hazret-i Şeyh, Rabbanî bir bildirme ve ilahi izinle bu asrı görmüş ve Kur’an hizmeti etrafında bizleri müşahede edip şefkat nazarıyla bakmıştır. O beş satır, sırf bir keramet, Hak tarafından söyletilme, bir ilahi ikram ve Nebevî varislik itibarıyla ortaya çıktığından, mucize gibi, insan kudretinin üstünde bir şekil almıştır. Suni, yani Şeyh’in iradesiyle olmuş değildir. Çünkü o, Allah tarafından söyletilmedir (intak). Onun kutsal ruhu hissetmiş, görmüştür. İrade ve ihtiyar buna yetişemiyor. Akıl ise ruhun hareketlerini kuşatamaz. Dil, aklın ince düşüncelerini tercüme etmekte nasıl aciz ise, irade de ruhun ince hareketlerini anlamakta o derece acizdir.

Hazret-i Gavs, o derece yüksek bir mertebeye sahip ve o derece harika bir keramete mazhardır ki, kâfirlerin bir kısmı şöyle demiştir: “Biz İslamiyet’i kabul edemiyoruz, fakat Abdülkadir-i Geylanî’yi de inkâr edemiyoruz.” Hatta evliyayı inkâr eden Vehhabîlerin aşırı kısmı dahi Hazret-i Şeyh’i inkâr edemiyorlar. Bütün tarikat ehli, diğer evliyaların onun yüce derecesine yetişemediğini teslim etmiştir.

İşte böyle güneş gibi bir Muhammedî mucize (Aleyhissalatu Vesselam), İslamiyet’in yüksek ve sönmez bir parıltısı olan nurani bir zatın, gaybı gören nazarıyla asrımızı görüp, böyle bir keramet göstererek teselli verip cesaretlendirmesi onun şanındandır.

Acaba hiç mümkün müdür ki, “evliyanın sultanı” makamını kazanmış, İslam hamiyetiyle zamanındaki padişahları titretmiş, kutsal gücüyle geçmişi ve geleceği hazır gibi Allah’ın izniyle görmüş ve vefatında dahi hayatındaki gibi daimi tasarrufunun bulunduğu tasdik edilmiş olan bir velayet kahramanı, bu asrımıza ve bu asır içinde tam bir acziyet ve zayıflık ile Kur’an’ın hizmetinde çalışan, insafsız düşmanların saldırısına uğrayan ve teselli ve güvenceye muhtaç çaresiz Kur’an hizmetkârlarına ve talebelerine ilgisiz kalabilsin? Hiç mümkün müdür ki bizimle bir ilişkisi olmasın? Sekiz dokuz, belki on beş kuvvetli delili bir kenara bıraksak, sözlerinde en ufak bir işaret bulunsa bize baktığına delalet eder; gizli bir işaret etse kâfidir. Çünkü durum bunu gerektiriyor, halin gereğine uygundur ve aradaki bağ kuvvetlidir.

Ey benimle beraber Hazret-i Şeyh’in teveccühüne ve duasına mazhar olan kardeşlerim! Bu üstadımız, bizi gelecekte yokluk karanlıkları içinde düşünüp bizimle meşgul olurken, bizim o geçmişte var olan ve nur perdeleri içinde bulunan Üstadımızı ve Üstadımızın üstadı ve ceddi olan Âlemlerin Övüncü Aleyhissalatu Vesselam Efendimizin teveccühlerinden gafil kalmamız, onlara dayanmamamız layık mıdır? Madem onlar bizi düşünüyorlar, biz de bütün kuvvet ve ruhumuzla onlara itimat etmeli ve emirlerine kayıtsız şartsız itaat etmeliyiz.

Dünya ehlinin telsiz, telgraf ve telefonları doğudan batıya gittiği gibi, işte hakikat ehlinin de geçmişten, dokuz yüz senelik büyük bir mesafeden geleceğe böyle manevi telefonları işleyebilir ve manevi teleskopları görebilir. Bilindiği gibi, zayıf emareler bir araya geldikçe kuvvet bulur, delil hükmüne geçer. İncecik ipler birleştikçe kopmaz halat olur. Genel ve kapsamlı kayıtlar bir araya geldikçe hususiyet kazanıp belirginleşir. Bu sırra binaen, Hazret-i Şeyh’in bu beş satırında sekiz dokuz kuvvetli işaretin bir araya gelmesiyle, Hazret-i Şeyh’in şimdiki Kur’an-ı Hakîm’in talebelerine Allah’ın izniyle üstadlık ettiğine ve Allah’ın gücüyle onları şefkati altında himaye ettiğine dair hiçbir şüphe kalmamıştır.

Kutupluk, ferdiyet ve gavsiyetin birleşmesi

İle üç sütun üzerine durur

Hakikat ehli şeyhin yüce sancağıdır Abdülkadir’in hitabı

Hüdâ’nın ilhamı, Abdülkadir’in kitabıdır

Zamanın eşsiz ferdi, “Bâzü’l-eşheb”

Gavs-ı Azam Cenab-ı Abdülkadir.

Said Nursî

*

Risale-i Nur Şakirtlerinin Bir Fıkrasıdır

*Ve kün Kâdiriyye’l-vakti lillâhi muhlisan ۞ Te’îşü sa’îden sâdıkan bi-muhabbetî*

(Zamanın Kadirîsi ol, Allah için samimi ol ۞ Böylece mutlu yaşar, sevgimde sadık olursun.)

Cifir ilmiyle manası: “Ey Said! Sen, zamanın Abdülkadir’i ol, tam bir ihlası kazan, fakirliğine rağmen geçimini düşünme, insanlardan minnet bekleme. İsmin Said olduğu gibi geçiminde de mutlu olacaksın! Sevgimde sadık olduğundan ve ihlasa çalıştığından, sana Hulusi gibi samimi talebeler ve yardımcılar, Süleyman ve Bekir gibi sadık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir eden ve ciddi istekli talebeler verilmiş.”

Evet, Allah’a hamdolsun, Gavs’ın açıklık derecesinde haber verdiği hal gerçekleşmiştir. Gavs-ı Azam, “Said” adıyla isimlendirdiği müridinin hayat hikâyesindeki en önemli noktaları beyan etmekle beraber, cifir ilminin sırlarıyla sekiz dokuz yönden Said’in başına parmağını basıyor. Beyitlerin zahirî anlamı ile cifrî anlamları birbirine çok yakın olmakla, dokuz yöndeki işaretler birbirini teyit ettiğinden, durum açıklık derecesine çıkmıştır.

*Ene li-mürîdî hâfizan mâ yehâfehu ۞ Ve ahrusuhu fî kulli şerrin ve fitnetin*

(Ben müridimin korktuğu her şeyden onu korurum ۞ Ve onu her türlü şerden ve fitneden muhafaza ederim.)

Cifir ilmiyle manası: “On dördüncü asırda “El-Kürdî” lakabıyla anılan Molla Said, benim müridimdir. O fitne ve bela asrının her şer ve fitnesinden Allah’ın izniyle, O’nun gücü ve kuvvetiyle onun koruyucusuyum.”

Evet, Hürriyet’ten yirmi otuz sene sonrasına kadar, yirmi büyük fitne içinde olağanüstü bir şekilde Gavs’ın o müridi korunmuştur. Korktuğu şer ve tehlikelerden gaybî bir himaye ile kurtulmuştur.

*Mürîdî izâ mâ kâne şarkan ve mağriben ۞ Eğıshü izâ mâ sâre fî eyyi beldetin*

(Müridim ister doğuda ister batıda olsun ۞ Hangi beldeye giderse gitsin, ona yardım ederim.)

Cifir ilmiyle manası: “O Gavs’ın müridi olan Saidü’l-Kürdî, Rusya’da esaretle Asya’nın kuzeydoğusunda ve bid’at ehlinin eliyle Asya’nın batısına sürgün edilerek kaldığı sürece ve Sibirya taraflarından firar edip olağanüstü bir şekilde pek çok şehri gezip dolaşmaya mecbur olduğu zaman, Allah’ın izniyle, Rabbanî bir güç ve kuvvetle ona yardım etmişim ve yardım isteğine yetişmişim.”

Evet, Hazret-i Gavs’ın “müridim” unvanıyla kastettiği Said (Radıyallahu Anh), üç sene esaretle Asya’nın kuzeydoğusunda tehlikeler içinde korunmuş, üç dört aylık mesafeyi firar ederek kat edip pek çok şehri gezmiş ve Gavs’ın dediği gibi korunmuştur.

*Fe-yâ münşiden nazmî fe-kulhü ve lâ tehaf ۞ Fe-inneke mahrûsun bi-ayni’l-inâyeti*

(Ey benim şiirimi okuyan! Onu söyle ve korkma ۞ Çünkü sen, ilahi bir koruma gözüyle korunmaktasın.)

Cifir ilmiyle manası: Bedîüzzaman Molla Said adıyla anılan ve düzenli virdlerini okuyan müridine der ki: “Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücadelelerimi gösteren makalelerimi söyle. Yani nazmımdan maksat, senin Risalelerin, Sözlerin ve Mektubatındır. *Fe-kulhü ve lâ tehaf*, bin üç yüz otuz ikide (1332) o Sözler ile mücadeleye başla. Sen ilahi yardımın koruması altındasın.”

Evet, *münşiden* kelimesi cifir ilmiyle “Molla Said”i gösterdiği gibi; *nazmî*, ظ harfiyle Risaletü’n-Nur’u gösterir ve مٖى ile hem Mektubat’ı hem de *Kelimatü Sa’îdi’l-Kürdî*’yi (Kürt Said’in kelimeleri) gösterir. “Kelimat” Sözler demektir.

*Fe-kulhü ve lâ tehaf*, bin üç yüz otuz ikiyi (1332) gösterir. O tarih, cihadının başlangıcıdır. O tarihte İşaratü’l-İ’caz tefsirinin neşriyle mücadeleye başlamıştır.

*

Gavs’ın Gaybî Kerametinin İşaretlerini Teyit Eden Üç Remiz:

Birinci Remiz:

*Ene li-mürîdî hâfizan* (Ben müridimi korurum) ifadesi, cifir ilmi itibarıyla, ebced hesabıyla bin üç yüz otuz altıyı (1336) gösterir. Demek Hazret-i Gavs, bu tarihte gelecekteki müridini Allah’ın emriyle koruyacağını söylüyor.

Evet, bu çaresiz Said dahi diyor: İnsanlığın başına gelen en büyük musibet olan Birinci Dünya Savaşı sırasında çok tehlikelere maruz kaldım. Hazret-i Gavs’ın gösterdiği Arabî tarihte veya ondan biraz önce, harika bir şekilde kurtuldum. Hatta bir defasında, bir dakikada üç mermi öldürecek yerlere isabet ettiği halde bana tesir etmediler. Bitlis’in düşüşü sırasında, bir miktar talebemle Rus askerlerinin bir taburunun içine düştük. Bizi sardılar, her taraftan karşılıklı ateş edildi. Dört tanesi hariç, bütün arkadaşlarım şehit olduktan sonra taburun dört sırasını yardık; yine onların içinde bir yere girdik. Onlar üstümüzde, etrafımızda sesimizi, öksürüğümüzü işittikleri halde bizi görmüyorlardı. Otuz saat, o halde çamur içinde, ben yaralı iken ilahi bir koruma ile tam bir kalp huzuru içinde muhafaza edildim.

Bunun gibi pek çok tehlikede, Hazret-i Gavs’ın gösterdiği Arabî tarih itibarıyla, gerçekten ilahi bir koruma içinde bulunduğumu hissediyordum. Demek Cenab-ı Hak, o kutsal Üstadımı bir koruyucu melek gibi bana muhafız kılmış.

İşte bu *Ene li-mürîdî hâfizan* fıkrası, bu fakirin önemli hayat maceralarına işaret ettiği gibi, bu fakirin etrafında Kur’an hizmeti işinde toplanan arkadaşlarından dokuz talebesini “Hafız” ismiyle işaret ediyor.

*Ve ahrusuhu fî kulli şerrin ve fitnetin* (Onu her şerden ve fitneden korurum) fıkrasında iki hüküm var. Biri şerden, diğeri fitnedendir. Demek ikincisi *ahrusuhu fî kulli fitnetin* (onu her fitneden korurum) olur ve bu cümle, *kulli* kelimesindeki şedde sayılmazsa, bin üç yüz kırk dört (1344) eder. Evet, bu tarihten şimdiye kadar çok önemli fitnelerden, gaybî bir himaye ile korunduğumu nimeti anmak için ilan ediyorum.

İkinci Remiz:

*Mürîdî izâ mâ kâne şarkan ve mağriben ۞ Eğıshü izâ mâ sâre fî eyyi beldetin*

(Müridim ister doğuda ister batıda olsun ۞ Hangi beldeye giderse gitsin, ona yardım ederim.)

fıkrasında bahsettiği ve konuştuğu müridinin ise, doğuya esir olarak gittiği tarihi gösterdiği gibi, batıya sürgün edildiği tarihi de gösterir. Şöyle ki:

Bu fıkranın asıl ifadesi *İzâ mâ kâne mürîdî esîran fî şarkın* (Müridim doğuda esir olduğu zaman) şeklinde olur. Demek esaret zamanı, *mâ kâne mürîdî esîran fî şarkın* ifadesinden çıkıyor. Ve bu da bin üç yüz otuz yedi (1337) ediyor. İşte bu fakir, o Arabî tarihte Rus esaretinde, tek başıma Petrograd’dan kuzeydoğu yönünde bir ay süren bir firar ile, pek çok tehlike varken, Rusça bilmediğim halde, gaybî bir koruma altında pek çok şehri gezip dolaştım. Ta Varşova ve Avusturya yoluyla İstanbul’a gelip, uzun bir dünya turu yapmış oldum. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi, o doğudaki esaret ve pek çok şehri gezme esnasında, Allah’ın izniyle yardım çağrıma cevap verildiğini görüyordum. Demek Allah’ın izniyle Hazret-i Gavs, melek gibi bu vazifeyi duasıyla yapmış.

Ama *mâ kâne mağriben* (batıda olduğu zaman) kaydı, Arabî tarih olarak bin üç yüz elli bir (1351) eder ki, meşhur Rumî takvimle iki sene fark vardır. İşte –Hazret-i Gavs’ın dediği gibi– bu fakir, Arabî tarihle bin üç yüz elli birde (1351) İslam’ın sembolleri içinde önemli değişikliklerin yaşandığı bir zamanda, bütün kuvvetimle bu sembollerin korunması hizmetiyle görevli olduğum halde, o manevi kargaşadaki fırtınalar bizi sarsmadı.

Hem *mağriben* kelimesi, sonundaki tenvin ile beraber bin iki yüz doksan iki (1292) eder ki, bu fakirin dünyaya gelmesinden bir sene öncesine veya anne rahmindeki tarihe işaret etmekle beraber, *kâne mağriben* ifadesi bin üç yüz on dört (1314) eder. Bin üç yüz on dört senelerinde bahsi geçen müridin, önemli bir tehlikeden kurtulmasına Gavs (Radıyallahu Anh) işaret ediyor, “onun imdadına yetiştim” diyor.

Hayatta olan eski talebelerim bilirler ki, bin üç yüz on dört, bin üç yüz on beş, on altı senelerinde, iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibaret olan Van Kalesi’nde, eskiden kalma oda gibi bir mağaranın kapısına gidiyorduk. Ayağımdan ayakkabılar kaydı, iki ayağım birden kaydı. Tehlike yüzde yüzdü… Başka bir tutunacak nokta kalmadığı halde, büyük bir desteğe basmış gibi üç metrelik bir kavisle o mağaranın kapısına atılmışım. Hem ben hem de yanımdaki arkadaşlarım, ecel gelmediği için bunu sırf bir ilahi koruma, harika bir gaybî yardım olarak kabul ettik.

İşte Hazret-i Gavs, madem bu kasidesinde hayat maceramın önemli noktalarına işaret ediyor; elbette bu şaşırtıcı ve en tehlikeli hayat macerama da şu cümlesiyle işaret ediyor denilebilir.

Özetle: Hazret-i Gavs’ın bahsi geçen kelimeleri, bu fakirin hayat tarihinde geçen en önemli noktaları anlamlarıyla ifade ettikleri gibi, ebced hesabıyla da bu önemli noktaların gerçekleşme tarihlerine tevafuk etmeleri, elbette tesadüfî ve tesadüf işi olamaz. Diğer işaretlerin kuvveti ve kesinliği, tesadüf ihtimalini imkânsız derecesine getirmiştir. Madem bu beş satırlık kasidesi bir keramettir; keramet ise mucize gibi Cenab-ı Hak tarafındandır, Hak tarafından söyletilme nevindendir, daha açıklamadığımız pek çok sırrı barındırır ve insan iradesi buna yetişemez.

Said Nursî

*

Hoş Bir Tevafuk

Şeyh Sa’dî-i Şirazî’nin “Bostan”ından Sözler hakkında ben, Hafız Hâlid, Galib, Süleyman niyet edip açtık. Tevafuken bu çıktı:

*Niger tâ gülistân-ı ma’nâ şügüft ۞ Ber û hîç bülbül çünîn hoş ne-güft*

*Aceb ger bi-mîred çünîn bülbülî ۞ Ki ez üstühâneş ne-rûyed gülî*

Meali: Yani “Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış. Böyle bir hakikat bahçesinde hiçbir bülbül, böylesine şirin ve hoş şakımamıştır. Nasıl olur da böyle bir bülbül öldükten sonra onun kemiklerinden güller açılmaz.”

Bu meal, maksadımıza o kadar yakındır ki açıklamaya gerek yoktur. Yalnız, bizim gülistanımız ebedî Kur’an cennetindendir, oradan gelmiştir.

Mehmed Tevfik, Galib, Süleyman, Hafız Hâlid, Said (Radıyallahu Anh)

*

Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

Gavs, meşhur kasidesinde –açıklık derecesinde– bizlerden, yani Kur’an hizbinden haber verdiği gibi, daha birkaç yerde yine işarî bir tarzda haber veriyor. Mesela, o kasidenin arkasında “Mecmuatü’l-Ahzab”ın 563. sayfasında, yine o bilinen müridinden bahsediyor ve beytinde diyor ki:

*Fe-mürîdî izâ de’ânî bi-şarkın ev bi-ğarbin ev ğârin fî bahri tâmmin eğıshü*

(“Batıda beni çağırdığı vakit, onun imdadına yetişeceğim.”) Evet, doğrudur. Arabî tarih ile bin üç yüz otuz dokuzda (1339), müthiş bir ruhi bunalım, dehşetli bir kalbi heyecan ve karmaşık bir zihin bulanıklığı geçirdiğim sıralarda, çok şiddetli bir şekilde Hazret-i Gavs’tan yardım istedim. Bir iki yerde bahsettiğim gibi, Fütuhu’l-Gayb kitabı ile ve duası ve himmetiyle imdadıma yetişti ve o bunalımı atlattım.

İşte o müridin, çaresiz Saidü’l-Kürdî olduğunu meşhur kasidesinde kesin olarak gösterdiği gibi, bu kasidede de *Fe-mürîdî*’den maksat odur. Çünkü *de’ânî bi-ğarbin* (beni batıda çağırdı) ifadesi ebced hesabıyla bin üç yüz otuz dokuz (1339) eder. O zaman memleketime göre batı sayılan İstanbul’da idim. *De’ânî bi-ğarbin* ifadesinin ebced değeri, yardım istediğim zamana tevafuk ediyor. Hesapta *izâ* lafzı dâhil olmaz. Çünkü *izâ* zamanı gösteriyor, *de’ânî bi-ğarbin* cümlesi ise o belirsiz zamanı tayin ediyor.

Hem mesela “Mecmuatü’l-Ahzab”ın ikinci cildinin 379. sayfasında, Hazret-i Gavs’ın “Virdü’l-İşâ” adındaki münâcatında şu fıkra var:

*Fe’l-vâsılu ([2]*) ilâ sâhili’s-selâmeti hüve’s-sa’îdü’l-mukarrabu ([3]) ve zü’l-helâki hüve’ş-şakiyyü’l-müba’adü ve’l-mu’azzebü*

(Selamet sahiline ulaşan, Allah’a yakın kılınmış olan Said’dir. Helak olan ise, Allah’tan uzaklaştırılmış ve azap gören şakîdir.)

İşte Gavs’ın bu fıkrası, *Fe-minhüm şakıyyün ve sa’îdün* (Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu) ayetinin bir nevi tefsiridir. Bu genel ayetin bazı fertlerini, altıncı asır ve on dördüncü asırda ayetin genelliği içinde yer alan bazı özel fertleri gösterdiğine dair pek çok emare vardır. Ayetin genelliği içinde (Haşiye[4]) tevafuk sırrıyla *Fe-minhüm şakıyyün* kelimesinin, bu zamanın en büyük şakîlerinden üçüne cifir ilmiyle tevafuk etmesi, o genel ayette bunların da kasten kastedildiğine bir emaredir, belki de işarettir.

İşte Hazret-i Gavs, bu ayetteki bu emareden bu zamana bakmış. Bahsi geçen fıkrasını, genel ayete bir nevi özel tefsir yaparak, kasidesinde keramet yollu bahsettiği ahir zaman fitnesi içindeki talebelerini görüp, o zamanın şakîlerinin şerrinden korunduğunu ve burada münâcatında da o kasidenin anlamına baktığını gösteriyor.

Bu Gavs fıkrasında bir ima vardır. Buradaki “Said” lafzında, meşhur kasidesindeki *te’îşü sa’îden* (mutlu yaşarsın) kelimesine gizli bir işaret olduğu gibi, *zü’l-helâki hüve’ş-şakiyyü’l-müba’adü* fıkrasıyla kendisinden sonra meydana gelen ve İslam ilimlerini yok etmek niyetiyle kütüphaneleri Dicle ve Fırat nehrine atan Hülâgû felaketini haber vermekle beraber; Hülâgû gibi İslam ilimlerine perde çeken şakîleri de bahsi geçen ayete dayanarak haber veriyor.

Evet, *fe’l-vâsılu ilâ sâhili’s-selâmeti* fıkrasıyla Kur’an Hizbi’ne işaret ettiği gibi, *zü’l-helâki hüve’ş-şakiyyü’l-müba’adü ve’l-mu’azzebü* fıkrasıyla İslam ilimlerini yok etme niyetiyle Hülâgû ve vezirleri gibi davranan bazı malum insanların isimleri, cifir ilmiyle dahi, bahsedilen ayetin işaretine dayanarak tam olarak tevafuk ediyor ve onları gösteriyor.

Bilindiği gibi, tevafuk cifir ilminin anahtarlarından önemli bir anahtardır. Eğer bir tevafuk varsa, buna delalet denilmez fakat gizli bir ima olur. Eğer iki yönden aynı meseleye tevafuk ederse, imadan remiz derecesine çıkar. Eğer iki üç yönden aynı meseleye gelirse, işaret olur. Eğer kelimelerin anlamları, harflerin işaretlerine uygun düşerse ve işaretle bahsedilen insanların halleri o anlama uygun ve muvafık olursa, o işaret o vakit delalet derecesine çıkar. Eğer altı yedi yönden tevafukla beraber, kelimelerin manası harflerin işaretine uygun gelirse ve halin gereğine de mutabık olursa, o delalet o vakit açıklık (sarahat) derecesine çıkar.

İşte bu kurala binaen, Şeyh-i Geylanî o meşhur kasidesinde açıklık derecesinde Kur’an Hizbi’nden bahsettiği gibi, “Virdü’l-İşâ” münâcatında da bahsedilen ayete dayanarak Kur’an Hizbi’nin bir hizmetkârını açıkça ve arkadaşlarını da işaret derecesinde haber veriyor.

Gavs-ı Azam’ın gelecekten haber verdiği gibi, meşhur Şeyhülislam Ahmed-i Câmî de İmam-ı Rabbanî (Radıyallahu Anh) olan Ahmed-i Farukî’den haber verdiği gibi, Celaleddin-i Rumî de Nakşibendîlerden haber vermiştir. Daha bunun gibi pek çok evliya, gerçeğe uygun haberler vermiştir. Fakat onların bir kısmı sarahate yakın haber vermiş, diğer bir kısmının haberleri ise bir derece belirsiz ve geneldir; fakat bahsettikleri zatlar makam sahibi ve büyük olduklarından, büyüklükleri ve belirginlikleri sebebiyle o belirsiz gaybî haberleri hak ederek kendilerine almışlardır.

Mesela, Ahmed-i Câmî (Kuddise Sirruhu) demiştir ki: “Her dört yüz senenin başında önemli bir Ahmed gelir. Bin tarihinin başındaki Ahmed, en önemlisidir.” Yani o bin yılın müceddididir. İşte böyle genel bir şekilde söylediği halde, İmam-ı Rabbanî’nin (Kuddise Sirruhu) büyüklüğü ve tanınmışlığı, o gaybî haberi kesin olarak kendine almıştır. Hazret-i Mevlana Celaleddin-i Rumî de (Kuddise Sirruhu) Nakşibendî’den belirsiz bir şekilde bahsetmiş, fakat Nakşîlerin büyüklüğü, yüksekliği ve tanınmışlıkları, o haberi de hak ederek kendilerine almışlardır.

İşte bu keramet yollu gaybî haberler türünden Gavs-ı Azam (Kuddise Sirruhu) dahi Kur’an Hizbi’nden –işarî bir şekilde– haber verdiği gibi; Kur’an Hizbi’nin bir hizmetkârı olan bu çaresiz Said’i (Radıyallahu Anh) iki yerde açıkça haber veriyor. Belirsiz ve genel bırakmamasının sırrı şudur ki: Bu çaresiz Said, makam sahibi değilken, büyük değilken ve genel bir tabiri belirginleştirecek bir tanınmışlığı yokken, ilahi lütufla büyük bir makamın hizmetinde bulunmasıdır. Adeta bir nefer iken, mareşallik makamının hizmetinde bulunmasıdır. İşte küçüklüğü ve önemsizliği içindir ki, Hazret-i Gavs diğer evliyalara aykırı olarak sadece işaretle kalmayıp –açıklık derecesinde– parmağını onun başına basıyor.

Hayat maceramda geçen ve çoğunu gizlediğim çok harika olaylar vardı. Kendimi hiçbir şekilde keramete layık görmediğim için, onları bazen tesadüfe, bazen de başka sebeplere bağlıyordum. Şimdi kanaatim geliyor ki, o harikalar Gavs-ı Azam’ın bir kerametler silsilesini teşkil ediyorlar. Demek onun duasıyla, himmetiyle, ona bir keramet ve bize bir ikram türünden, bir nevi ilahi inayete mazhar olmuşuz.

Mesela: Ben sürgün olarak İstanbul’a getirildiğim vakit, bir zamanlar Meşihat-ı İslamiye dairesinde bulunan Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’deki Kur’an hizmetine çalıştığım için, o alaka sebebiyle “Meşihat Dairesi ne haldedir?” diye sordum. Eyvah! Öyle bir cevap aldım ki, ruhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: “Yüzlerce sene şeriat nurlarının tecelli ettiği o daire, şimdi büyük kızların lisesi ve oyun alanıdır.” İşte o vakit öyle bir ruh haline girdim ki, dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Gücüm yok, kerametim yok, tam bir ümitsizlikle âh vâh diyerek Allah’ın dergâhına yöneldim. Ve bizim gibi kalpleri yanan pek çok zatın hararetli âhları, benim âhıma katıldı. Hatırlamıyorum ki, acaba Şeyh-i Geylanî’nin duasını ve himmetini, duamıza yardım için istedim mi, istemedim mi bilmiyorum. Fakat herhalde, eskiden beri nurların yeri olmuş bir yeri karanlıktan kurtarmak için bizim gibilerin âhlarını ateşleyen onun duası ve himmetidir. İşte o gece Meşihat kısmen yandı. Herkes “Eyvah!” dedi. Ben ve benim gibi yananlar, “Elhamdülillah” dedik. Zannederim ki, bu fakir millete iki yüz milyon zarar veren adliye dairesindeki yangında da böyle bir mana var. İnşallah bu da bir ikaz ve uyanışı sağlayacaktır. Ateş, bazen sudan daha iyi temizlik yapar.

Hakikatli bir latife: Sultan Süleyman-ı Kanunî, çok sayıda kırk çeşme suyunu İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi ona demiş: “Şeriata aykırı kanunları Avrupa’dan getirdiğin için, İstanbul’a öyle bir pislik bulaştırdın ki, o getirdiğin suların hepsi üzerinden aksa, yüz senede temizleyemez.”

Sual: Gavs-ı Azam gibi büyük veliler, bazı vakitlerde geçmişi ve geleceği hazır gibi müşahede ederler. Neden geçmişe ait konularda açıkça haber veriyorlar da gelecekten gizli remizlerle, gizli işaretlerle bahsediyorlar?

Cevap: *Lâ ya’lemü’l-ğaybe illallâh* (Gaybı Allah’tan başkası bilemez) ayetiyle, *Âlimü’l-ğaybi fe-lâ yuzhiru alâ ğaybihî ehaden illâ men-irtedâ min rasûlin* (O, gaybı bilendir. Kendi gaybını, razı olduğu bir elçiden başkasına açıklamaz) ayetinin ifade ettiği kutsal yasağa karşı, kulluk bilinciyle güzel bir edep takınmak için, açıkça söylemek yerine işaret yoluna girmişlerdir. Ta ki, işaretler ve remizlerle anlaşılsın ki, bu durum irade ve niyet dışında, ilahi bir talim ile olmuştur. Çünkü geleceğe dair gaybî bilgiler, niyet ve irade ile verilmediği gibi, niyetle müdahale etmek de o yasağa karşı bir itaatsizliği ima eder.

*

Hazret-i Gavs’ın Gaybî Kerametini Teyit Eden Bir Ayetin İşaretlerindeki Bir Mucizevî Nükte

Kur’an’dan sızan o Sözler ve risaleler, Kur’an-ı Hakîm’in bir nevi dosdoğru tefsiri ve iman hakikatlerinin istikametli ve kuvvetli delilleri olduğundan; o risalelere ve Sözler’e gelen şeref, takdir ve övgü, Kur’an’a ve iman hakikatlerine aittir. Madem öyledir, çekinmeden derim ki:

*Ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mübînin* (Yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir kitapta yazılıdır) sırrıyla, Kur’an’da elbette bu istikametli tefsirinin istikametine bir işaret vardır. Evet, var. Kur’an o tefsirine özel olarak bakıyor. Çünkü önemli ayetlerden Sure-i Hud’daki (Haşiye[5]) *Fe-minhüm şakıyyün ve sa’îdün* (Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu) ayeti bulunan sayfanın karşısında, *Fe’s-tekım kemâ ümirte* (Emrolunduğun gibi dosdoğru ol) ayeti, başındaki “fâ” harfi hariç olarak, *İstekım kemâ ümirte* ifadesinin ebced değeri bin üç yüz ikidir (1302). Demek ki, *İstekım* kelimesindeki özel emrin içinde bulunan genel hitabın sayısız dosdoğru ferdi içinde, o bin üç yüz iki (1302) tarihinde bir ferdin bir yönden istikamet emrini yerine getirmesi bir özellik kazanacak. Demek, on dördüncü asırda Kur’an’dan alıntı yaparak, istikametsiz ve bozuk yollar içinde sırat-ı müstakimi gösterecek eserleri neşreden bir adamı, o sayısız fertler arasına dâhil ediyor. Hem o istikametin bir özelliği var ki, tarihiyle işaret ediyor.

Halbuki o asırda şahsen istikamette seçkin bir özellik kazanmak çok uzaktır. Demek, şahsî istikamet değil. Öyleyse, o adamın girişimiyle neşredilen Kur’anî sırlar, o asırda istikamette bir ayrıcalık kazanacak. O adamın şahsen istikametsiz olduğu halde, istikametliler arasına dâhil edilmesi, o ayrıcalığa bir işarettir.

Madem hakikat budur, ben kesin bir şekilde itiraf ediyorum ki, hayatım istikametsiz gitmiş, kalbim hastalıktan kurtulmamış, o kutsal emri yerine getirmekten belki yüz derece uzağım. Fakat *Ve emmâ bi-ni’meti rabbike fe-haddis* (Rabbinin nimetine gelince, onu anlat) sırrıyla, o nimete bir şükür olarak derim ki: O bin üç yüz iki (1302) tarihi, eğer Arabî tarih itibarıyla ise, Kur’an okumaya başladığım aynı tarihe tevafuk eder. Rumî tarih hesabıyla ise, ilme başladığım tarihe tevafuk eder. Öyleyse, o ima edilen fert olabiliriz. Halbuki, bütün hayatı bozuk ve istikametsiz olan bir ferde istikametle ima edilse ve istikametsiz iken istikametliler arasına dâhil edilse, elbette o ferdin vesile olacağı eserlerin istikametine bir imadır. Ve o eserlerin istikameti, o tarihte başlayıp dalalet yolları ve karanlık patikalar içinde sırat-ı müstakimi gösterecek ve *İstekım kemâ ümirte* emrini yerine getirecek demektir. Evet, Allah’a hamdolsun, Risale-i Nur parçaları, Kur’an’ın bu mucizevi gaybî imasını fiilen göstermiş, meydandadır.

Bu ayetin gizli imasını, *İnne hizballâhi hümü’l-ğâlibûn* (Şüphesiz, Allah’ın tarafında olanlar galip gelenlerdir) ayeti teyit ediyor. Çünkü *inne* kelimesindeki şeddeli “nun” bir sayılsa, tam önceki ayete tevafuk ederek, Kur’an Hizbi’nin faaliyetine vasıta olan bir hizmetkârının Kur’an okumaya başladığı bin üç yüz iki (1302) tarihine iki farkla tevafuk etmekle beraber, şeddeli “nun” iki “nun” sayılsa bin üç yüz elli (1350) eder ki, bu tarihte Kur’an’dan alınmış olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kur’an’ın hizmetlerine çalışan Kur’an Hizbi’nin faaliyeti ve dalalet ve zındıklığa manen galip geldikleri bir zamana tevafuku ise, gelecekte tam galip geleceklerine bir gaybî imadır.

*

Sual: Sen bu zamanın hadiselerine, ahir zaman fitnesi diyorsun. Halbuki hadiste gelmiş ki: “Ahir zamanda Allah Allah denilmeyecek, sonra kıyamet kopacak.”

Cevap:

Birincisi: Ahir zaman fitnesinin süresi uzundur, biz bir bölümündeyiz.

İkincisi: Yeryüzünde “Allah Allah” denilmeyecekten maksat, Allah’a iman kalkacak demek değildir. (Haşiye[6]) Belki Allah’ın ismini değiştirecekler demektir. Nasıl ki yeryüzünde “Allah Allah” denilmezse büyük kıyamet kopacak, bir memlekette de “Allah Allah” denilmezse bir nevi kıyametin kopmasına işarettir (Haşiye[7]).

*Tevessel binâ fî kulli hevlin ve şiddetin ۞ Eğıysüke fi’l-eşyâi dehren bi-himmetî*

(Her türlü korku ve sıkıntıda bizi vesile kıl ۞ Ben de himmetimle her durumda ve her zaman imdadına yetişirim.)

Cifir ilmiyle manası: “Ey Said! Ahir zamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile ve şefaatçi yap. İnşallah, senin her şeyinde ve her işinde uzun bir zamanda, yani çocukluk zamanından ta ihtiyarlığındaki işkenceli esaretine kadar, yani bin iki yüz doksan dörtten (1294) ta bin üç yüz kırk beşe (1345), belki altmış dörde (1364) ve daha ileri bir zamana kadar, Allah’ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdadına yetişeceğim.”

*Rabbenâ lâ tüâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ* (Rabbimiz, eğer unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma.)

Said Nursî

*

[1] Haşiye: Üstadımızın şahsına açıkça işaret eden bu gibi gaybî keramet ve işaretlerin neşredilmesini Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri arzu etmiyor. Fakat bizler düşündük ki, bu gibi delalet derecesinde olan gaybî işaretlerin iman ehli tarafından bilinmesine bu zamanda kesin bir lüzum ve ihtiyaç vardır. Bu sebeple neşrediyoruz.

*Yayınlayanlar*

[2] * *Fe’l-vâsılu* kelimesi geçişli fiil olduğu için, Sözleriyle selamete ulaştırıcı demektir.

[3] *el-Mukarrabu* kelimesindeki şeddeli “ra” bir sayılırsa, Üstadımızın lakabı olan *en-Nursî* kelimesinin aynısıdır. Yalnızca bağlaç için “vav” vardır. Tam tevafukla, mukarrebden (yakınlaştırılmış) muradın Nurslu olduğunu gösteriyor. *el-Mukarrabu*’da şeddeli “ra” iki sayılırsa, “Bedîüzzaman Nursî” (hafif “yâ” ile) kelimesinin aynısıdır. Yalnızca iki fark var. İki hemze-i vasl sayılırsa tam tamına tevafukla *el-Mukarrabu* doğrudan doğruya ona işaret ediyor.

*Şamlı Tevfik, Süleyman, Ali*

[4] Haşiye: Ayetin genelliği içinde saadet noktasında mazhar olmaya örnek teşkil etmek için milyarlar dereceden yalnızca bir derece murad olduğumuzu anlasak, ebede kadar şükretsek o nimetlerin hakkını ödeyemeyiz. Hazret-i Gavs’ın işaretinden anlaşılıyor ki, o kuşatıcı ayetin denizinden bir katre kadar hissemiz var. *Elhamdülillâhi hâzâ min fadli Rabbî* (Allah’a hamdolsun, bu Rabbimin bir lütfudur).

[5] Haşiye: Hatta Resul-i Ekrem (Aleyhissalatu Vesselam) şöyle buyurmuştur: *Şeyyebetnî sûretü Hûd* Yani “Hud Suresi’ndeki *Fe’s-tekım kemâ ümirte* (Emrolunduğun gibi dosdoğru ol) ayeti beni ihtiyarlattı.” Çünkü önemi çok büyüktür. Tam bir istikameti emrediyor.

[6] Haşiye: Çünkü hadiste vardır ki: *Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî zâhirîne ale’l-hakkı ilâ kıyâmi’s-sâati* (Ümmetimden bir topluluk, kıyamet kopuncaya kadar hak üzere devam edecektir). Bu hadis, diğer hadisi sınırlandırıyor.

[7] Haşiye: Yedi sene önce yazılan bu gaybî işaret, aynen gerçekleşti. Herkes gördü. Evet, bu geçen deprem, kıyametin büyük depreminden haber verir gibi sarstı fakat akılları başlarına gelmedi.

Lügatçeli Metin

Sekizinci Lem’a

Gavs-ı A’zam’ın (Büyük Kurtarıcı/Yardımcı’nın, burada Abdülkadir Geylanî Hazretleri kastediliyor) Hizbü’l-Kur’an’a (Kur’an’ın grubuna, taraftarlarına, Risale-i Nur talebeleri kastediliyor) dair keramet-i gaybiyesidir (gaybî, gizli, geleceğe dair kerametleridir). (Hâşiye[1])

Şu risale içindeki imzalar ile gösterildiği gibi hizmet-i Kur’aniyedeki arkadaşlarıma iştirakim (ortaklığım) var. Bir kısmı benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvip (onay) ve istihracıyla (çıkarımıyla) ve tasdikleriyle (doğrulamalarıyla) olduğundan, bana ait haddimden (sınırımdan) fazla hisseyi onların hatırı için sükût (susma) ile kabul ettim. Yoksa bu risalenin başında söylediğim gibi bunda öyle bir hisse-i şerefe (şerefli paya) hakkım yoktur. On sene mukaddem (önce), o kaside-i gaybiyeyi (gayba dair kasideyi) gördükçe bana manevî bir ihtar (uyarı) gibi “Dikkat et!” diye kalbime geliyordu. O hatırayı iki cihetle (yönden) dinlemiyordum:

Birincisi: Benim gibi ehemmiyetli (önemli) ömrü şan (ün) ve şeref perdesi altında hubb-u câh (makam ve mevki sevgisi) zehiriyle zehirlenip öldüğü için yeniden bu suretle (şekilde) nefs-i emmareye (kötülüğü emreden nefse) diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.

İkinci cihet: Bu muannid (inatçı) zamanda, bedihî (açık, apaçık) davaları ve zahirî (görünen) hüccetleri (delilleri) kabul etmeyenlere karşı, böyle işarat-ı gaybiye (gayba dair işaretler) nevinden (türünden) hodfüruşane (kendini beğenerek, gösterişli bir tarzda) bir tarzda izhar (ortaya koymak) etmek hoşuma gitmemekti.

En nihayet (sonunda) esaretimin sekizinci senesinde, en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda gayet kuvvetli bir teselli ve teşvike (cesaretlendirmeye) muhtaç olduğumuzdan bana ihtar (uyarı) edildi ki: “Bunu, tahdis-i nimet (nimeti anmak, söylemek) ve bir şükr-ü manevî (manevî şükür) nevinden izhar (ortaya koy) et. Hem korkma, kanaat (ikna) verecek derecede kuvvetlidir.”

Bu izharda en mühim (önemli) maksadım (amacım), esrar-ı Kur’aniyeye (Kur’an’ın sırlarına) ait olan risalelerin makbuliyetine (kabul edilebilirliğine, beğenilmesine) Gavs-ı A’zam’ın imza basması nevinden (türünden) olduğudur.

İkinci maksadım; o kudsî (kutsal) üstadımın kerametini izhar (ortaya koymak) etmekle, keramat-ı evliyayı (velilerin kerametlerini) inkâr (red) eden mülhidleri (dinsizleri) iskât (susturmak) edip hizmet-i Kur’aniyeye fütur (gevşeklik, zaaf) verecek çok esbaba (sebeplere) maruz (uğramış) ve çok avâika (engelleyici şeylere) hedef olan arkadaşlarımın kuvve-i maneviyesini (manevî gücünü) takviye (güçlendirmek) ve şevklerini (gayretlerini) tezyid (arttırmak) ve füturlarını (gevşekliklerini) izale (gidermek) etmek idi.

Benim için bir nevi (tür) hodfüruşluk (kendini beğenme, gösteriş) nevinden olduğu için ehemmiyetli (önemli) zarardır. Fakat o zararımı, o kudsî üstadım ve arkadaşlarım hatırı için kabul ettim.

Şu “Keramet-i Gavsiye Risalesi” tedricen (yavaş yavaş, parça parça) istihraç (çıkarılmak) edildiği için birkaç parça ve tetimmelere (tamamlayıcı kısımlara) inkısam (bölünmek) etti. Gittikçe birbirini tenvir (aydınlatma) ve teyid (doğrulama) ettikçe vuzuh (açıklık) peyda (meydana gelmek) ediyor. İşaretin bazısında (bazılarında) zaaf (zayıflık) varsa da sair (diğer) arkadaşlarının ittifakından (birleşmesinden) aldığı kuvvet, o zaafı izale (gidermek) eder.

*

Şâyan-ı hayret (hayrete değer) bir tefe’ül (hayra yorma, uğur sayma) ve mühim (önemli) bir ihbar-ı gaybî (gayba dair haber)

Sabri, Süleyman, Bekir, Galib ve Tevfik’in fıkrasıdır (yazısıdır). Hem Hüsrev, Hâfız Ali ve Re’fet ve Âsım’ın ve Kuleönü’nden Mustafaların fıkrasıdır.

Latîf (hoş, güzel) ve müjdeli bir tefe’ül (hayra yorma): Üstad, Galib ve Süleyman, Ümmi Sinan divanında mesleğimize ve Sözler’e dair tefe’ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık “Sözler” lafzı, bütün divanında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler “hak söz” hem “nur söz” oluyor.

Derim ki yardımcım Allah

Şefaatçim Resulullah

Ki bürhanım (delilim) Kitabullah

Budur bendeki hak söz

Senin kapında kul çoktur

Hesabı, haddi (sınırı) hiç yoktur

Velâkin (fakat) bir dahi (yine) yoktur

Sinan-ı Ümmi gibi nur söz

*

Mühim (önemli) bir ihbar-ı gaybî (gayba dair haber)

(Şeyh-i Geylanî’nin kendinden sekiz yüz sene sonra, gayb-aşina (gaybı bilen) gözüyle haber verdiği bir hâdise-i Kur’aniyedir (Kur’an’a dair bir olaydır).)

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (beyanı mucize olan Kur’an’ın) hizmetindeki kudsiyete (kutsallığa), kerametkârane (keramet göstererek) sekiz yüz küsur sene evvel “Gavs-ı A’zam” unvanıyla (ünvanıyla) bihakkın (hakkıyla) iştihar (meşhur olmak) eden Kutb-u A’zam (en büyük kutup, manevî önder) Şeyh-i Geylanî

نَظَرْتُ بِعَيْنِ الْفِكْرِ فٖى حَانِ حَضْرَتٖى .. حَبٖيبًا تَجَلّٰى لِلْقُلُوبِ فَجَنَّتِ

Okunuşu: Nazartü biaynil fikri fî hâni hazretî… Habîben tecellâ lilkulûbi fecennetî.

Meali: Hazretimdir ki, benim makamımda, düşünce gözüyle baktım… Kalplere tecelli eden bir sevgili gördüm ki, kalpler ona mecnun oldu.

fıkrasıyla (sözüyle, cümlesiyle) başlayan kasidesinin âhirinde (sonunda) “Mecmuatü’l-Ahzab”ın birinci cildinin beş yüz altmış ikinci sahifesinde, beş satırla şu zamanda hizmet-i Kur’aniyedeki heyete (gruba) ve başında bulunan Üstadımıza beş vecihle (yönden) bakıyor ve gösteriyor. İşte o beş satır şudur:

تَوَسَّلْ بِنَا فٖى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ۞ اَغٖيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتٖى

Okunuşu: Tevessel binâ fî külli hevlin ve şiddetin ۞ Eğîsüke fil eşyâi dehren bihimmâtî.

Meali: Her türlü korku ve sıkıntıda bize tevessül et (bizi vesile kıl) ۞ Her işte, asırlar boyunca himmetimle sana yardım ederim.

اَنَا لِمُرٖيدٖى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ۞ وَاَحْرُسُهُ فٖى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ

Okunuşu: Ene limürîdî hâfizan mâ yehâfühu ۞ Ve ahrusuhu fî külli şerrin ve fitnetin.

Meali: Ben müridimi korktuğu şeylerden muhafaza ederim ۞ Ve onu her şer ve fitneden korurum.

مُرٖيدٖى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ۞ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فٖى اَىِّ بَلْدَةٍ

Okunuşu: Mürîdî izâ mâ kâne şarkan ve mağribâ ۞ Eğishü izâ mâ sâra fî eyyi beldetin.

Meali: Müridim doğuda ve batıda olduğu zaman ۞ Hangi beldede olursa olsun ona yardım ederim.

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ۞ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

Okunuşu: Feyâ münşiden nazmî fekulhü ve lâ tehaf ۞ Feinneke mahruusun biaynil inâyeti.

Meali: Ey benim nazmımı (şiirimi) okuyan, onu söyle ve korkma ۞ Çünkü sen inayet (Allah’ın özel yardımı) nazarıyla korunmuşsundur.

وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ۞ تَعٖيشُ سَعٖيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتٖى

Okunuşu: Ve kün Kâdiriyyel vakti lillâhi muhlisâ ۞ Te’îşü Sa’îden sâdikan bimuhabbetî.

Meali: Ve zamanın Kâdirîsi ol, Allah için ihlaslı ol ۞ Muhabbetimde sadık kalarak mesud bir hayat sür.

Beşinci satırdan sonra gelen hâtime-i kaside (kaside sonu):

وَ جَدّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اَعْنٖى مُحَمَّدًا ۞ اَنَا عَبْدُ الْقَادِرِ دَامَ عِزّٖى وَ رِفْعَتٖى

Okunuşu: Ve ceddî Resûlullahi a’nî Muhammedâ ۞ Ene Abdülkâdir dame izzî ve rif’atî.

Meali: Dedem Resûlullah’tır (Allah’ın Elçisi), Muhammed’i kastediyorum ۞ Ben Abdülkadir’im, izzetim (şerefim) ve yüceliğim daim olsun.

İşte evvelki beş satırda, beş vecihle (yönden) ve beş tevafukla (uygunlukla) şimdi hizmet-i Kur’aniyenin başında bulunanı gösteriyor.

Birinci vecih: Âhirdeki (sondaki) satırda تَعٖيشُ سَعٖيدًا (Ta’îşü Sa’îden: Said olarak yaşarsın / mesud yaşarsın) ismini sarahatle (açıkça) haber vermekle beraber, maişet (geçim) hususunda (konusunda) izzet (şeref) ve saadetle geçineceğini haber veriyor. Evet hocamız, küçüklüğünden beri fakr-ı haliyle (halinin fakirliğiyle) istiğna-yı tam (tam bir tokgözlülük) ile beraber, maişet hususunda en mesud bir zattır.

İkinci vecih: Aynı satırın başında وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ (Ve kün Kâdiriyyel vakti: Vaktin Kâdirîsi ol) fıkrasıyla (cümlesiyle) o müridine diyor ki: “Vaktin Abdülkadirîsi ol.” Bu قَادِرٖى (Kâdirî) kelimatı (kelimesi), hesab-ı ebcedî (ebced hesabı) ile üç yüz yirmi beş (325) eder. Üstadımızın lakabı “Nursî” olduğu cihetle (bakımından) “Nursî”nin makam-ı ebcedîsi (ebced değeri) üç yüz yirmi altı (326) ediyor. Bir tek fark var. O tek eliftir. Bin manasında “elf”e remzeder (işaret eder). Demek bin üç yüz yirmi beşte (1325) Şeyh-i Geylanî’ye mensup (ait) bir zat, Şeyh-i Geylanî tarzında hakikat-i Kur’aniyeyi (Kur’an hakikatlerini) müdafaa (savunma) etmeye çalışacak. Hakikaten Üstadımız, bin üç yüz yirmi altı (1326) senesinde –Hürriyet’in ikinci senesi– mücahede-i maneviyeye (manevi mücadeleye) atılmıştır.

Üçüncü vecih: Onun iki ismi var: “Said” “Bedîüzzaman.” Bu iki ismin mecmuunun (toplamının) makam-ı ebcedîsi (ebced değeri) “Ez-zaman”daki şedde (ikizleme işareti) sayılmazsa üç yüz yirmi dokuz (329) ediyor. İki “dal” bir sayılsa üç yüz yirmi beş (325). Aynen كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ (Kün Kâdiriyyel vakti) deki muhatap (hitap edilen) o olmasına işaret ediyor belki delâlet (işaret, kanıt) ediyor. Eğer الزَّمَانْ (Ez-zaman: Zaman) daki okunmayan elif-lâm sayılsa kaideten (kural gereği) قَادِرٖى (Kâdirî) ye dahi bir elif-lâm dâhil olmak lâzım gelir. Çünkü tarif (tanımlama) için muzafünileyh (tamlama yapan ikinci kelime) kalktıktan sonra elif-lâm lâzım gelir, o halde dahi müsavi (eşit) olurlar.

Dördüncü vecih: Bu beş satırda Hazret-i Şeyh, istikbalde (gelecekte) bir müridine teminat (güvence) veriyor. قُلْ وَلَا تَخَفْ (Kul ve lâ tehaf: Söyle ve korkma) “Korkma, Sözlerini söyle!” diyor. “Sen şark (doğu) ve garba (batı) gideceksin, çok fitnelere ve şerlere (kötülüklere) girip umumunda (hepsinde) esbab-ı âdiyenin (sıradan sebeplerin) fevkinde (üstünde) bir tarz ile kurtularak mahfuz (korunmuş) kalacaksın.” Evet, bu hizmet-i Kur’aniye içindeki zat, hakikaten esaretle (esirlik, tutsaklık) şarka gitti. Ve yine acib (şaşırtıcı) bir esaretle Asya’nın garbında (batısında) on dokuz sene kaldı. Hazret-i Şeyh’in dediği gibi çok şehirleri gezdi. Mücahedesi (mücadelesi) Sözler’ledir.

قُلْ وَلَا تَخَفْ (Kul ve lâ tehaf: Söyle ve korkma) hükmüyle, çekinmeyerek Hazret-i Şeyh’in dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında (içinde) yirmi fitne ve mehalik-i azîmeye (büyük tehlikelere) düştüğü halde, bir hıfz-ı gaybî (gaybî bir koruma) ile Hazret-i Şeyh’in dediği gibi mahfuz (korunmuş) kalmış. Hem fevka’l-me’mul (beklenenin üstünde), bir gurbet diyarında fevkalâde (olağanüstü) inayete (yardım, lütuf) mazhariyeti (nail olması) o dereceye gelmiş ki bir risale sırf o inayatın ta’dadında (sayılmasında) yazılmıştır. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi biz onun etrafında مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ (Mahruusun biaynil inâyeti: İnayet gözüyle korunmuş) fıkrasının mealini (anlamını) gözümüzle görüyoruz.

Beşinci vecih: Üstadımız kendisi söylüyor ki:

Ben sekiz dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde (bucak, nahiye) ve etrafında ahali (halk) Nakşî tarîkatında (tarikatında) ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla (isminde) bir zattan istimdad (yardım dilemek) ederken ben, akrabama ve umum (bütün) ahaliye muhalif (ters, karşıt) olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî!” derdim. Çocukluk itibarıyla (bakımından) elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz (önemsiz) bir şey kaybolsa “Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.” Acibdir (şaşırtıcıdır) ve yemin ediyorum ki bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet (gayret, yardım) ve duasıyla imdadıma (yardımıma) yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle (genellikle) Fatiha ve ezkâr (zikirler) ne kadar okumuş isem, Zat-ı Risalet’ten (Peygamberlik makamından (aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun)) sonra Şeyh-i Geylanî’ye hediye ediliyordu. Ben üç dört cihetle (yönden) Nakşî iken Kādirî meşrebi (yolu, anlayışı) ve muhabbeti (sevgisi) bende ihtiyarsız (istemeden) hükmediyordu. Fakat tarîkatla iştigale (meşgul olmaya), ilmin meşguliyeti mani (engel) oluyordu.

Sonra bir inayet-i İlahiye (İlahi yardım) imdadıma (yardımıma) yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyh’in “Fütuhu’l-Gayb” namındaki (isimli) kitabı hüsn-ü tesadüfle (güzel bir tesadüfle) elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektup’ta beyan (açıklama) edildiği gibi Hazret-i Şeyh’in himmet (gayret, yardım) ve irşadıyla (doğru yola yönlendirmesiyle) Eski Said (Radıyallahu anh: Allah ondan razı olsun) Yeni Said’e inkılab (dönüşmek) etmiş. O Fütuhu’l-Gayb’ın tefe’ülünde (hayra yormasında) en evvel şu fıkra çıktı:

اَنْتَ فٖى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبٖيبًا يُدَاوٖى قَلْبَكَ

Okunuşu: Ente fî dâril hikmeti fatlub tabîben yüdâvî kalbeke.

Meali: Sen Darülhikme’desin, kalbini tedavi edecek bir tabip ara.

Yani “Ey bîçare (çaresiz)! Sen Dârülhikmeti’l-İslâmiyede bir aza (üye) olmak cihetiyle (bakımından) güya (sanki) bir hekimsin, ehl-i İslâm’ın manevî hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki en ziyade (en çok) hasta sensin. Sen evvel kendine tabip (doktor) ara, şifa (şifa) bul; sonra başkasının şifasına çalış.”

İşte o vakit, o tefe’ül (hayra yorma) sırrıyla, maddî hastalığım gibi manevî hastalığımı da kat’iyen (kesinlikle) anladım. O Şeyhime dedim: “Sen tabibim (doktorum) ol.” Elhak (gerçekten), o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye (cerrahi operasyonlar) yaptı. “Fütuhu’l-Gayb” kitabında “يَا غُلَامُ (Yâ gulam: Ey genç adam)!” tabir (ifade) ettiği bir talebesine pek müthiş ameliyat-ı cerrahiye yapıyor. Ben kendimi o gulam yerine vaz’ettim (koydum). Fakat pek şiddetli hitap (hitap etmek) ediyordu. “اَيُّهَا الْمُنَافِقُ (Eyyühe’l-münafık: Ey münafık (ikiyüzlü, inanmadığı halde inanmış gibi görünen))!” “Ey dinini dünyaya satan riyakâr (iki yüzlü, gösteriş yapan)!” diye diye yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terk ettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyat-ı cerrahiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyak (şiddetli arzu) ile o mübarek eseri acı tiryak (panzehir, afyon) gibi veya sulfato (bir tür ilaç) gibi içtim. Elhamdülillah (Allah’a hamd olsun) kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı.

Hocamızın sözü bitti.

İşte hocamızın bu macera-yı hayatiyesi (hayat macerası) gösteriyor ki Hazret-i Şeyh’in müteveccih (yönelmiş) olduğu ve ehemmiyetle (önemle) bahsettiği ve istikbalde (gelecekte) gelecek müridi bu olmak için kuvvetli bir ihtimaldir. Hazret-i Şeyh’in vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufu (manevi tasarrufu, etki alanı) ehl-i velayetçe (veliler tarafından) kabul edilen üç evliya-yı azîmenin (büyük velilerden) en a’zamı (en büyüğü), o Hazret-i Gavs-ı Geylanî’dir. Ve demiş:

اَفَلَتْ شُمُوسُ الْاَوَّلٖينَ وَ شَمْسُنَا اَبَدًا عَلٰى فَلَكِ الْعُلٰى لَا تَغْرُبُ

Okunuşu: Efelet şumûsül evvelîne ve şemsünâ ebeden alâ felekil ulâ lâ tağrubu.

Meali: Öncekilerin güneşleri battı, bizim güneşimizi ise yücelik feleğinde (yörüngesinde) asla batmaz.

fıkrasıyla ba’de’l-memat (ölümden sonra) dua ve himmetiyle (gayret, yardımıyla) müridlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla, böyle hârika (olağanüstü) keramet-i acibe (şaşırtıcı keramet) ile meşhur bir zat, elbette böyle bir zamanda kıymettar (değerli) bir hizmet-i Kur’aniye bir müridinin vasıtasıyla (aracılığıyla) olacağını onun görmesi ve göstermesi şe’nindendir (doğal halidir, görevidendir). Hazret-i Şeyh’in bahsettiği ehemmiyetli (önemli) müridi ve talebesi ve himaye-gerdesi (himaye ettiği, koruduğu kişi) olan şahıs; binden sonra, on dördüncü asırda geleceğine bir îmadır (işaret, ima).

Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re’fet, Ali, Ahmed Hüsrev, Mustafa Efendi, Rüşdü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühdü, Bekir Bey, Lütfü, Mustafa, Mustafa, Mesud, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza (Radıyallahu aleyhim: Allah onlardan razı olsun)

*

Şeyh-i Geylanî’nin fıkrasıyla (cümlesiyle) kerametkârane (keramet göstererek) verdiği haber-i gaybînin (gayba dair haberin) tetimmesidir (tamamlayıcı kısmıdır)

اَنَا لِمُرٖيدٖى (Ene limürîdî: Ben müridime) fıkrasında مُرٖيدٖى (mürîdî: müridim) “Molla Said” kelimesine tam tevafuk (uygunluk) ediyor. Yalnız bir elif fark var. Elif ise kaide-i sarfiyece (dilbilgisi kuralınca) “elfün” okunur. Elfün ise bindir. Demek bin iki yüz doksan dörtte (1294) dünyaya gelecek bir müridi, bu مُرٖيدٖى (mürîdî) lafzında (sözünde) muraddır (kastedilmektedir). Çünkü لِمُرٖيدٖى (limürîdî: müridim için) de lâm sayılsa iki yüz doksan dört (294) eder ki bir tek fark ile Said’in tarih-i veladetine (doğum tarihine) tevafuk eder. Esas Arabî sayılsa fark yoktur. Lâmsız مُرٖيدٖى (mürîdî) ise iki yüz altmış dört (264) eder. “Molla Said” dahi iki yüz altmış beş (265) eder. “Molla”daki elif, bine işaret olduğu için mütebâkisi (geri kalanı) iki yüz altmış dört (264) kalır.

Elhasıl (özetle): Şu zamanda dellâl-ı Kur’an (Kur’an tellalı, ilan edicisi) ve hâdim-i Furkan (Furkan’ın, yani Kur’an’ın hizmetkârı) olan o adamın iki ismi ve iki lakabı var. “El-Kürdî” lakabı ile “Molla Said” ismi اَنَا لِمُرٖيدٖى (Ene limürîdî) fıkrasında zahir (açık) görünüyor. “Nursî” lakabıyla “Bedîüzzaman Said” ismi كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ (Kün Kâdiriyyel vakti: Vaktin Kâdirîsi ol) fıkrasında aşikâr (açıkça) görünüyor. Hattâ hizmet-i Kur’aniyede en mühim (önemli) bir arkadaşı ve hâlis (ihlâslı, samimi) bir talebesi olan Hulusi Bey’e لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعٖيشُ سَعٖيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتٖى (Lillâhi muhlisâ te’îşü Sa’îden sâdikan bimuhabbetî: Allah için ihlaslı ol, muhabbetimde sadık kalarak mesud bir hayat sür) fıkrasında işaret olduğu gibi diğer bir kısım talebelerine işaretler var.

Risale-i Nur talebeleri namına

Rüşdü, Hüsrev

*

Said Kendi Söylüyor

Hazret-i Şeyh-i Geylanî, hizmet-i Kur’aniyeye nazar-ı dikkati (dikkatini) celbetmek (çekmek) ve o hizmet-i Kur’aniye âhir zamanda dağ gibi büyük bir hâdise (olay) olduğuna işaret için kerametkârane (keramet göstererek) şu hizmette istidat (yetenek) ve liyakatimin (layıklığımın) pek fevkinde (üstünde) bulunması ve fedakâr, çalışkan kardeşlerimle çalıştığımıza fazilet (erdem) noktasından değil belki sebkatiyet (öncelik) noktasından ismimi bir derece göstermesi beni epey zamandır düşündürüyordu. Acaba bunun izharında (ortaya konulmasında) manevî bir zarar bana terettüp (doğmak, meydana gelmek) eder, bir gurur, bir hodfüruşluk (kendini beğenme, gösteriş) getirir diye sekiz on senedir tevakkuf (durma, gecikme) ettim. Bugünlerde izhara bir ihtar (uyarı) hissettim.

Hem kalbime geldi ki: Hazret-i Şeyh bana bir pâye (rütbe, mertebe) vermedi. Belki Said isminde bir müridim mühim (önemli) bir hizmette bulunacak, fitne ve belalardan izn-i İlahî (Allah’ın izniyle) ile ve Şeyh’in duasıyla ve himmetiyle (gayret, yardımıyla) mahfuz (korunmuş) kalacak.

Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek sekiz yüz sene bir mesafede görünen, hizmet-i Kur’aniyenin şâhikasıdır (zirvesidir); yoksa Said gibi karıncalar değil. Madem bu keramet-i Gavsiyeyi ilan ve izharından (ortaya koymasından), Kur’an şakirdlerinin (öğrencilerinin) ve hizmetkârlarının şevki (gayreti) artıyor, elbette arkalarında Şeyh-i Geylanî gibi kahramanlar kahramanı zatlar himmet (gayret, yardım) ve dualarıyla ve izn-i İlahî (Allah’ın izniyle) ile himaye (koruma) ettiklerini bilseler şevk ve gayretleri daha artar.

Elhasıl (özetle): Bunu, kardeşlerimi fazla şevke (gayrete) ve ziyade (daha çok) gayrete getirmek için izhar (ortaya koymak) ettim. Eğer kusur etmiş isem Cenab-ı Hak (Yüce Allah) affetsin.

اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ

Okunuşu: İnnemâl a’mâlü binniyyât.

Meali: Ameller ancak niyetlere göredir.

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى (Feyâ münşiden nazmî: Ey benim nazmımı okuyan) fıkrasında (cümlesinde) dahi Hazret-i Şeyh’in (Radıyallahu anh: Allah ondan razı olsun) muhatabı (hitap ettiği kişi) şüphesiz Bedîüzzaman Molla Said’dir (Radıyallahu anh: Allah ondan razı olsun).

Elhasıl (özetle): Şu acib (şaşırtıcı) kasidesinin âhirindeki (sonundaki) şu beş beyitte beş kelime, medar-ı nazar-ı Şeyh (Şeyh’in dikkat merkezi) ve mahall-i hitab-ı Gavsîdir (Gavs’ın hitap ettiği yerdir). Ve o beş kelime ise لِمُرٖيدٖى (limürîdî: müridim için) ve مُرٖيدٖى (mürîdî: müridim) ve مُنْشِدًا (münşidâ: okuyan, ilan eden) ve قَادِرٖى (Kâdirî) ve سَعٖيدًا (Sa’îdâ: Said (mesut)) lafızlarıdır (sözleridir). Said’in dahi iki lakabı olan Nursî, El-Kürdî; iki ismi Molla Said, Bedîüzzaman bu beş kelimede bulunur. Hazret-i Gavs’ın medar-ı teveccüh (yönelme sebebi) ve hitabı olan şu beş kelimesinde, aşikâr (açık) bir surette, mezkûr (adı geçen) iki isim ve lakap, ilm-i cifir (ebced ilmi) kaidesinde (kuralında) makam-ı ebced (ebced değeri) ile görünmesi şüphe bırakmıyor ki Hazret-i Şeyh, kasidesinin âhirinde onunla konuşuyor, ona teselli verip teşci (cesaretlendirme) ediyor. وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقٖينَ (Vel âkıbetü lil müttakîn: Akıbet (sonuç) müttakilerindir (Allah’tan korkup sakınanlarındır)) sırrıyla muvaffakıyetine (başarısına) teminat (güvence) veriyor. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ (Lâ ya’lemul gaybe illâllâh: Gaybı ancak Allah bilir) ۞ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ (Vallâhu a’lemü bissavâb: En doğrusunu Allah bilir).

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى (Feyâ münşiden nazmî: Ey benim nazmımı okuyan) fıkrasında (cümlesinde) dahi نَظْمٖى (nazmî: benim nazmım, şiirim) kelimesi, makam-ı ebcedîsi (ebced değeri) bin (1000) olup رِسَالَةُ النُّورِ (Risâletü’n-Nûr: Nur Risalesi) iki farkla, رَسَائِلُ كِتَابِ النُّورِ (Resâilü kitâbi’n-Nûr: Nur kitabının risaleleri) un (iki medde sayılmazsa ve şedde de lâm sayılsa) makam-ı ebcedîsi yine bindir. Demek فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ (Feyâ münşiden nazmî fekulhü ve lâ tehaf: Ey benim nazmımı okuyan, onu söyle ve korkma) fıkrasının meal-i gaybîsi (gaybî anlamı) şudur ki: يَا مُؤَلِّفَ رِسَالَةِ النُّورِ جَاهِدْ بِهَا فَقُلْ وَلَا تَخَفْ (Yâ müellife Risâleti’n-Nûr câhid bihâ fekul ve lâ tehaf: Ey Risale-i Nur müellifi (yazarı), onunla cihad et (mücadele et), söyle ve korkma) Yani “Korkma, Sözlerini söyle, neşrine (yayınlamasına) çalış!” وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ (Vel ilmu indallâh: İlim Allah katındadır).

Amma فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ (Fekulhü ve lâ tehaf: Onu söyle ve korkma) fıkrasında şâyan-ı hayret (hayrete değer) bir tevafuk (uygunluk) var ki: İlm-i cifir (ebced ilmi) kaidesiyle (kuralıyla) makam-ı ebcedîsi bin üç yüz otuz iki (1332) eder. Şu halde يَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ (Yâ münşiden nazmî fekulhü ve lâ tehaf: Ey benim nazmımı okuyan, onu söyle ve korkma) meal-i gaybîsi (gaybî anlamı) “Yâ Risaletü’n-Nur ve Sözler sahibi! Bana bak. Gafil (dikkatsiz) davranma! Bin üç yüz otuz ikide mücahedeye (mücadeleye) başla; Sözleri korkma yaz, söyle!” Filhakika (gerçekten) Said (Radıyallahu anh: Allah ondan razı olsun) Hürriyet’ten sonra az bir zamanda mücahedesinde (mücadelesinde) tevakkuf (durma) etmiş ise bin üç yüz otuz ikide İşaratü’l-İ’caz’ı telif (yazma, derleme) ile beraber Eski Said’den sıyrılmak niyet edip Yeni Said suretinde bütün kuvvetiyle mücahede-i maneviyeye (manevi mücadeleye) başlayıp iki üç sene sonra da Dârülhikmeti’l-İslâmiyede bir iki sene Hazret-i Gavs-ı Geylanî’nin şu vasiyetini ve emrini imtisal (uyma, yerine getirme) ederek envar-ı Kur’aniyeyi (Kur’an nurlarını) neşretmiş (yayınlamış). Lillahi’l-hamd (Allah’a hamd olsun), şimdiye kadar devam ediyor.

Bu şâyan-ı hayret (hayrete değer) fıkrada cây-ı dikkat (dikkat çekici yer) şu nokta var ki Hazret-i Gavs, doğrudan doğruya altıncı asırdan şu asrımıza bakıyor. O altıncı asrın âhirlerinde (sonlarında) Hülâgu felaketi gibi feci (acı, korkunç), dehşetli, meşhur fitnenin çok elîm (elem verici) ve feci ve kuburdaki (kabirlerdeki) emvatı (ölüleri) ağlattıracak derecede dehşetli bir nev’i (türü), şu on dördüncü asırda bulunuyor. Bu iki asır birbirine tevafuk (uygunluk) ediyor ki Hazret-i Şeyh ondan buna bakıyor.

Risale-i Nur talebeleri namına

Re’fet, Hüsrev, Hâfız Ali, Sabri

*

Şu Keramet-i Gavsiye Münasebetiyle (dolayısıyla) Üç Nokta Beyan (açıklama) Edilecek

Birinci Nokta: Hazret-i Gavs’ın kasidesinin başında bu beş satırdan evvel; acib (şaşırtıcı), pek garib (tuhaf), çok beliğ (edebiyatı yüksek), nazdarane (nazlı, cilveli) tahdis-i nimet (nimeti anma, şükretme) suretinde bir dava-yı iftiharkârane (övünçlü bir iddia) ifade eden iki sahifelik kasidesindeki hârika (olağanüstü) davasına delil olarak bir keramet-i bâhireyi (açık bir kerameti) âdeta mu’cizeye (mucizeye) yakın bir hârikayı göstermek lâzım geliyordu. İşte o akılları hayrette bırakan mertebeye lâyık olduğunu gösterir bir keramet izhar (ortaya koyma) etti ki sekiz yüz sene bir mesafede Cenab-ı Hakk’ın (Yüce Allah’ın) izniyle, i’lamıyla (bildirmesiyle) zamanımızı tafsilatıyla (ayrıntılarıyla) görür tarzında, bizim gibi âciz (aciz), zayıf talebelerine ders verip teşvik (cesaretlendirme) eder. İşte Hazret-i Gavs’ın davasına bu ihbar-ı gaybîsi (gaybî haberi) en bâhir (açık) bürhan (delil) olduğu gibi Risale-i Nur’un eczalarının (kısımlarının) hakkaniyet (haklılığı) ve ulviyetine (yüceliğine) bir hüccet-i kātıa (kesin delil) hükmündedir. Evet Hazret-i Şeyh, bu kasidesiyle Sözler’in hakkaniyetini imza (onaylama) ediyor.

İkinci Nokta: Ehl-i tarîkat (tarikat ehli) ve hakikatçe müttefekun aleyh (üzerinde ittifak edilmiş, kabul edilmiş) bir esas var ki: Tarîk-ı Hak’ta (Hak yolunda) sülûk (yolculuk, ilerleme) eden bir insan, nefs-i emmaresinin (kötülüğü emreden nefsinin) enaniyetini (benliğini) ve serkeşliğini (başına buyrukluğunu) kırmak için lâzım gelir ki nazarını (bakışını) nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar (bütün dikkatini yöneltme) ede ede tâ fena fi’ş-şeyh (şeyhte fani olma, benliğini şeyhin varlığında eritme) hükmüne gelir. “Ben” dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla (duygularıyla) konuşur ve hâkeza (bunun gibi)… Tâ fena fi’r-resul (Resulullah’ta fani olma), fena fillaha (Allah’ta fani olma) kadar gider.

Mesela, nasıl ki gayet fedakâr ve sadık bir hizmetkâr, bir yaver (yardımcı), efendisinin hissiyatıyla güya (sanki) kendisi kendisinin efendisidir ve padişahıdır gibi konuşur. “Ben böyle istiyorum.” der; yani “Benim seyyidim (efendim), üstadım, sultanım böyle istiyor.” Çünkü kendini unutmuş, yalnız onu düşünüyor. “Böyle emrediyor.” der.

Öyle de Gavs-ı Geylanî, o hârika (olağanüstü) kasidesinin tazammun ettiği (içerdiği) ezvak-ı fevkalâde (olağanüstü zevkler), Hazret-i Şeyh’in sırr-ı azîm-i Ehl-i Beyt’in (Ehl-i Beyt’in yüce sırrının) irsiyetiyle (mirasıyla) Âl-i Beyt’in (Peygamber ailesinin) şahs-ı manevîsinin (manevi şahsiyetinin) makamı noktasında ve Zat-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun) verasetiyle (mirasıyla) hakikat-i Muhammediyesinde (Muhammedî hakikatte) kendini gördüğü gibi fena-yı mutlak (mutlak fena, tamamen yok olma) ile Cenab-ı Hakk’ın (Yüce Allah’ın) tecelli-i zatîsine (zatının tecellisine) mazhariyet (nail olma) noktasında, kasidesinde o sözleri söylemiş. Onun gibi olmayan ve o makama yetişmeyen onu söyleyemez, söylese mes’uldür (sorumludur).

Hazret-i Şeyh veraset-i mutlaka (mutlak mirasçılık) noktasında, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun) kadem-i mübareğini (mübarek ayağını) omuzunda gördüğü için kendi kademini (ayağını) evliyanın omuzuna o sırdan bırakıyor. Kasidesinde zahir (açıkça) görünen temeddüh (övünme) ve iftihar (övünme) değil belki tahdis-i nimet (nimeti anma, şükretme) ve âlî (yüce) bir şükürdür. Yalnız bu kadar var ki muhibbiyet (sevgi) makamı olan makam-ı niyazdan (yalvarma makamından), mahbubiyet (sevilme) makamı olan nazdarlık makamına çıkmış. Yani tarîk-ı acz (acizlik yolu) ve fakrdan (fakirlik, muhtaçlık), meşreb-i aşk (aşk yolu) ve istiğraka (kendinden geçme) girmiş. Ve kendine olan niam-ı azîme-i İlahiyeyi (büyük İlahi nimetleri) yâd (anma) edip bihakkın (hakkıyla) müftehirane (övünerek) şükretmiştir.

Üçüncü Nokta: Keramet, mu’cize (mucize) gibi Cenab-ı Hakk’ın (Yüce Allah’ın) fiilidir (işidir), hediyesidir, ihsanıdır (bağışıdır) ve ikramıdır (lütfudur); beşerin (insanların) fiili değildir. O keramete mazhar (nail olan) olan zat ise bazen biliyor, bazen bilmiyor; vukuundan (meydana gelmesinden) sonra bilir. Keramete mazhariyetini kable’l-vuku (meydana gelmeden önce) bilen ve ikram-ı İlahîye (İlahi ikramlara) ihtiyarıyla (kendi isteğiyle) tevfik-i hareket (uygun hareket etme) eden kısım, eğer enaniyetten (benlikten) bütün bütün tecerrüd (sıyrılmak, arınmak) etmiş ise ve Hazret-i Gavs gibi kudsiyet (kutsallık) kesbetmiş (kazanmış) ise Cenab-ı Hakk’ın izniyle, o kerametin her tarafını bilerek kendisi sahip çıkar, bilir ve bildirir. Fakat bununla beraber, madem o keramet ikramdır; bütün tafsilatıyla (ayrıntılarıyla) keramet sahibine de meşhud (görülen, tanık olunan) olmak lâzım değildir.

Bu sırra binaen (dayanarak) Hazret-i Şeyh i’lam-ı Rabbanî (Rabbin bildirmesi) ve izn-i İlahî (Allah’ın izni) ile bu asrı görmüş ve hizmet-i Kur’aniyenin etrafında bizleri müşahede (gözlemleme) edip nazar-ı şefkatiyle (şefkat nazarıyla) bakmış. O beş satır, sırf bir keramet ve intak-ı bi’l-hak (hak ile söyletme) ve bir ikram-ı İlahî (İlahi ikram) ve veraset-i Nebeviye (Peygamberlik mirası) itibarıyla (bakımından) zuhur (ortaya çıkma) ettiğinden mu’cizevari (mucize gibi), kudret-i beşer (insan gücü) fevkinde (üstünde) bir şekil almış. Sun’î (yapmacık, suni), irade-i Şeyh (Şeyh’in iradesi) ile olduğu değildir. Çünkü intaktır. Ruh-u kudsîsi (kutsal ruhu) hissetmiş, görmüş. İrade ve ihtiyar (istek) yetişemiyor. Akıl ise ruhun harekâtını (hareketlerini) ihata (kuşatma, kavrama) edemez. Lisan (dil), ne kadar aklın dekaik-ı tasavvuratının (düşüncelerin inceliklerinin) tercümesinde (çevirisinde) âciz (aciz) ise ihtiyar dahi ruhun dekaik-ı harekâtının (hareketlerinin inceliklerinin) derkinde (idrak etmede) o derece âcizdir.

Hazret-i Gavs, o derece yüksek bir mertebeye mâlik (sahip) ve o derece hârika (olağanüstü) bir keramete mazhardır (naildir) ki kâfirlerin (inançsızların) bir kısmı demiş: “Biz İslâmiyet’i kabul edemiyoruz fakat Abdülkadir-i Geylanî’yi de inkâr (red) edemiyoruz.” Hem evliyayı (velileri) inkâr eden Vehhabî’nin müfrit (aşırı) kısmı dahi Hazret-i Şeyh’i inkâr edemiyorlar. Evliya onun derece-i celaletine (yücelik derecesine) yetişmediği, bütün ehl-i tarîkatça (tarikat ehli tarafından) teslim edilmiştir.

İşte böyle güneş gibi bir mu’cize-i Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun) yüksek ve sönmez bir bârika-i İslâmiyet (İslamiyet parıltısı) olan bir zat-ı nuraninin (nurlu bir zatın) gayb-aşina (gaybı bilen) nazarıyla (bakışıyla) asrımızı görüp, böyle bir keramet izharıyla (ortaya koymasıyla) teselli verip teşci (cesaretlendirme) etmek şe’nindendir (doğal halidir, görevidendir).

Acaba hiç mümkün müdür ki “Sultanü’l-evliya” (velilerin sultanı) makamını ihraz etmiş (kazanmış) ve hamiyet-i İslâmiye (İslamiyet gayreti) ile zamanındaki padişahları titretmiş ve kuvve-i kudsiye (kutsal kuvvet) ile mazi (geçmiş) ve müstakbeli (geleceği) hazır gibi izn-i İlahî (Allah’ın izniyle) ile görmüş ve mematında (ölümünde) dahi hayatındaki gibi daimî tasarrufu (manevi etki alanı) bulunduğu tasdik (onaylanmış) edilmiş olan bir kahraman-ı velayet (velayet kahramanı), bu asrımıza ve bu asır içindeki kemal-i acz (tam acizlik) ve zaaf (zayıflık) ile Kur’an’ın hizmetinde çalışan ve insafsız düşmanların hücumuna maruz (uğramış) ve teselli ve temine (güvenceye) muhtaç bîçare (çaresiz) Kur’an’ın hâdimlerine (hizmetkârlarına) ve talebelerine lâkayt (kayıtsız) kalabilir mi? Hiç mümkün müdür ki bizimle münasebettar (ilişkili) olmasın? Sekiz dokuz belki on beş kuvvetli delilden kat’-ı nazar (bakmaksızın), edna (en az) bir işaret kelâmında (sözünde) bulunsa bize baktığına delâlet (işaret, kanıt) eder; hafî (gizli) bir işaret etse kâfidir. Çünkü makam iktiza (gerektirme) ediyor, mutabık-ı mukteza-yı haldir (halin gereğine uygun) ve münasebet (ilişki) kavîdir (kuvvetlidir).

Ey benimle beraber Hazret-i Şeyh’in teveccüh (yönelme, iltifat) ve duasına mazhar (nail olmuş) kardeşlerim! Şu üstadımız, bizi istikbalde (gelecekte) adem zulümatı (yokluk karanlıkları) içinde düşünüp bizimle meşgul olurken, biz o mazide (geçmişte) mevcud (var olan) ve nur perdeleri içinde Üstadımızı ve Üstadımızın üstadı ve ceddi (dedesi) olan Fahrü’l-âlemîn (alemlerin övüncü, Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun)) Efendimizin teveccühlerinden (yönelişlerinden) gaflet (dikkatsizlik) etmek, onlara istinad (dayanmak) etmemek lâyık mıdır? Madem onlar bizi düşünüyorlar, biz de bütün kuvvet ve ruhumuzla onlara itimat (güvenmek) edip ve emirlerine bilâ-kayd u şart (kayıtsız şartsız) itaat etmeliyiz.

Ehl-i dünyanın (dünya ehlinin) telsiz telgraf ve telefonları şarktan (doğudan) garba (batıya) gittiği gibi işte ehl-i hakikatin (hakikat ehlinin) de maziden (geçmişten), dokuz yüz sene mesafe-i azîmeden (büyük mesafeden) müstakbele (geleceğe) böyle manevî telefonları işleyebilir ve manevî teleskopları görebilir. Malûmdur ki zayıf emareler (işaretler) içtima (toplanmak) ettikçe kuvvet bulur, delil hükmüne geçer. İncecik ipler, içtima ettikçe kopmaz halat (kalın ip) olur. Küllî (genel) umumî (genel) kayıtlar, içtima ettikçe hususiyet (özellik) peyda (meydana gelme) edip taayyün (belirginleşme) eder. Bu sırra binaen (dayanarak), Hazret-i Şeyh’in bu beş satırında sekiz dokuz kuvvetli işaretin içtimaında (toplanmasında) hiç şek ve şüphe bırakmadı ki Hazret-i Şeyh, şimdiki Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) şakirdlerine (öğrencilerine) biiznillah (Allah’ın izniyle) üstadlık ediyor, bihavlillah (Allah’ın kuvvetiyle) şefkati altında himaye (koruma) ediyor.

Cem’-i kutbiyet (kutbiyetin, manevi önderliğin toplamı) ve ferdiyet (ferdi olma) ve gavsiyet (gavs olma)

İle üç sütun üzerine durur

Râyet-i ulviyet-i şeyh-i hakkanîdir (hakikati olan şeyhin yücelik sancağıdır) hitab-ı Abdülkadir (Abdülkadir’in hitabı)

İlham-ı Hudâ (Allah’ın ilhamı), kitab-ı Abdülkadir (Abdülkadir’in kitabı)

Bâzü’l-eşheb (açık renkli şahin, Abdülkadir Geylanî’nin lakabı) ferd-i ferîd-i deveran (zamanın eşsiz ferdi)

Gavs-ı A’zam (en büyük gavs) Cenab-ı Abdülkadir.

Said Nursî

*

Risale-i Nur şakirdlerinin (öğrencilerinin) bir fıkrasıdır (yazısıdır)

وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ۞ تَعٖيشُ سَعٖيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتٖى

Okunuşu: Ve kün Kâdiriyyel vakti lillâhi muhlisâ ۞ Te’îşü Sa’îden sâdikan bimuhabbetî.

Meali: Ve zamanın Kâdirîsi ol, Allah için ihlaslı ol ۞ Muhabbetimde sadık kalarak mesud bir hayat sür.

İlm-i cifir (ebced ilmi) ile manası: “Ey Said! Sen, zamanın Abdülkadir’i ol, ihlas-ı tammı (tam bir ihlası) kazan, fakrınla (fakirliğinle) beraber maişetini (geçimini) düşünme, nâstan (insanlardan) minnet (iyilik bilme, şükran duyma) alma, ismin Said olduğu gibi maişette de mesud (mutlu) olacaksın! Muhabbetimde (sevgimde) sadık olduğundan ve ihlasa çalıştığından, Hulusi gibi muhlis (ihlâslı) talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sadık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddi müştak (arzulu, hevesli) talebeler size verilmiş.”

Evet lillahi’l-hamd (Allah’a hamd olsun), Gavs’ın sarahat (açıklık) derecesinde ihbar (haber verdiği) ettiği hal vuku (meydana gelmek) bulmuştur. Gavs-ı A’zam “Said” namıyla (isminde) tesmiye (adlandırmak) ettiği müridinin tarihçe-i hayatında en mühim (önemli) noktaları beyan (açıklama) etmekle beraber, ilm-i cifir (ebced ilmi) esrarıyla (sırlarıyla) sekiz dokuz cihette (yönde) Said’in başına parmağını basıyor. Beyitlerin mana-yı zahirîsi (görünen anlamı) ile maânî-i cifriyesi (ebced anlamları) birbirine çok yakın olmakla, dokuz vecihteki (yöndeki) işaretler birbirini teyid (doğrulama) ettiğinden sarahat (açıklık) derecesine çıkmış.

اَنَا لِمُرٖيدٖى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ۞ وَاَحْرُسُهُ فٖى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ

Okunuşu: Ene limürîdî hâfizan mâ yehâfühu ۞ Ve ahrusuhu fî külli şerrin ve fitnetin.

Meali: Ben müridimi korktuğu şeylerden muhafaza ederim ۞ Ve onu her şer ve fitneden korurum.

İlm-i cifir (ebced ilmi) ile manası: “On dördüncü asırda “El-Kürdî” lakabıyla yâd (anmak) edilen Molla Said, benim müridimdir. O fitne ve bela asrının her şer (kötülük) ve fitnesinden Allah’ın izniyle ve havl (güç) ve kuvvetiyle onun muhafızıyım.”

Evet, Hürriyet’ten yirmi otuz sene sonraya kadar, yirmi fitne-i azîme (büyük fitne) içinde fevkalâde (olağanüstü) bir surette Gavs’ın o müridi mahfuz (korunmuş) kalmıştır. Korktuğu şer (kötülük) ve mehalikten (tehlikelerden) bir hıfz-ı gaybî (gaybî koruma) ile kurtulmuştur.

مُرٖيدٖى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ۞ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فٖى اَىِّ بَلْدَةٍ

Okunuşu: Mürîdî izâ mâ kâne şarkan ve mağribâ ۞ Eğishü izâ mâ sâra fî eyyi beldetin.

Meali: Müridim doğuda ve batıda olduğu zaman ۞ Hangi beldede olursa olsun ona yardım ederim.

İlm-i cifir (ebced ilmi) ile manası: “O Gavs’ın müridi olan Saidü’l-Kürdî, Rusya’da esaretle (esirlik, tutsaklık) Asya’nın şark-ı şimalîsinde (kuzeydoğusunda) ve ehl-i bid’anın (bid’at ehlinin, dine sonradan ekleme yapanların) eliyle Asya’nın garbına (batısına) nefyolunarak (sürgün edilerek) kaldığı miktarca ve Sibirya taraflarından firar (kaçmak) edip fevkalâde (olağanüstü) çok bilâdı (şehirleri) seyr ü seyahat (gezip dolaşmak) etmeye mecbur olduğu zaman, Allah’ın izniyle, havl (güç) ve kuvvet-i Rabbanî (Rabbin kuvveti) ile ona imdat (yardım) etmişim ve istimdadına (yardım dilemesine) yetişmişim.”

Evet, Hazret-i Gavs’ın müridi unvanıyla (ünvanıyla) irade ettiği (kastettiği) Said (Radıyallahu anh: Allah ondan razı olsun) üç sene esaretle (esirlik) Asya’nın şark-ı şimalîsinde (kuzeydoğusunda) mehalik (tehlikeler) içinde mahfuz (korunmuş) kalıp üç dört aylık mesafeyi firar (kaçma) suretiyle katederek (geçerek) çok şehirleri gezip Gavs’ın dediği gibi mahfuz kalmıştır.

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ۞ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

Okunuşu: Feyâ münşiden nazmî fekulhü ve lâ tehaf ۞ Feinneke mahruusun biaynil inâyeti.

Meali: Ey benim nazmımı (şiirimi) okuyan, onu söyle ve korkma ۞ Çünkü sen inayet (Allah’ın özel yardımı) nazarıyla korunmuşsundur.

İlm-i cifirle manası: Bedîüzzaman Molla Said namıyla (isminde) yâd (anmak) olunan ve evrad-ı muntazamasını (düzenli zikirlerini) okuyan müridine der ki: “Benim nazmımı (şiirimi), yani meslek ve meşrebimi (anlayışımı, yolumu) ve mücahedatımı (mücadelelerimi) gösteren makalatımı (makalelerimi) söyle. Yani nazmımdan murad (kastedilen), senin Risalelerin ve Sözlerin ve Mektubatındır. فَقُلْهُ وَ لَا تَخَفْ (Fekulhü ve lâ tehaf: Onu söyle ve korkma) Bin üç yüz otuz ikide (1332) o Sözler ile mücahedeye (mücadeleye) başla. Sen inayet-i İlahiyenin (İlahi yardımın) hıfzındasın (korumasındasın).”

Evet مُنْشِدًا (münşidâ: okuyan, ilan eden) ilm-i cifirle (ebced ilmiyle) “Molla Said”i gösterdiği gibi; نَظْمٖى (nazmî: benim nazmım), ظ (zı) ile Risaletü’n-Nur’u (Nur Risalesi’ni) gösterir ve مٖى (mî) ile hem Mektubat’ı hem كَلِمَاتُ سَعٖيدِ الْكُرْدٖى (Kelimâtü Sa’îdil Kürdî: Said-i Kürdî’nin kelimeleri/Sözleri) gösterir. “Kelimat” Sözler demektir.

فَقُلْهُ وَ لَا تَخَفْ (Fekulhü ve lâ tehaf: Onu söyle ve korkma) bin üç yüz otuz ikiyi (1332) gösterir. O tarih, mebde-i cihadıdır (cihadının başlangıcıdır). O tarihte İşaratü’l-İ’caz tefsirinin neşriyle (yayınlanmasıyla) mücahedeye (mücadeleye) başlamış.

*

Keramet-i Gaybiye-i Gavsiye’nin (Gavs’ın gaybî kerametlerinin) işaratını (işaretlerini) teyid (doğrulama) eden üç remiz (üstü kapalı işaret):

Birinci Remiz:

اَنَا لِمُرٖيدٖى حَافِظًا (Ene limürîdî hâfizan: Ben müridimi muhafaza edenim (koruyucuyum)) İlm-i cifir (ebced ilmi) itibarıyla (bakımından), makam-ı ebcedî (ebced değeri) hesabıyla bin üç yüz otuz altıyı (1336) gösterir. Demek Hazret-i Gavs, bu tarihte istikbalde (gelecekte) gelecek müridini emr-i İlahî (Allah’ın emri) ile muhafaza (koruma) edecek diyor.

Evet, bu bîçare (çaresiz) Said dahi diyor: Nev-i beşere (insan türüne) gelen en büyük bir musibet (felaket) –Harb-i Umumî (Birinci Dünya Savaşı)– hengâmında (sırasında), çok tehlikelere maruz (uğramış) kaldım. Hazret-i Gavs’ın gösterdiği Arabî tarihte veya az evvel, hârika (olağanüstü) bir surette kurtuldum. Hattâ bir defa, bir dakikada üç gülle öldürecek yere mukabil (karşılık) bana isabet ettiği halde tesir etmediler. Bitlis’in sukutunda (düşüşünde), bir miktar talebelerimle Rus askerlerinin bir taburu içine düştük. Bizi sardılar, her tarafta el ele ateş edildi. Dört tanesi müstesna (istisna), bütün arkadaşlarım şehit olduktan sonra taburun dört sıralarını yardık; yine onların içinde bir yere girdik. Onlar üstümüzde, etrafımızda sesimizi, öksürüğümüzü işittikleri halde bizi görmüyordular. Otuz saat, o halde çamur içinde, ben yaralı iken hıfz-ı İlahî (İlahi koruma) ile istirahat-i kalp (kalp rahatlığı) içinde muhafaza (korunmuş) edildim.

Bunun gibi müteaddid (sayısız) tehlikede Hazret-i Gavs’ın gösterdiği tarih-i Arabî (Arap tarihi) itibarıyla (bakımından), hakikaten bir hıfz-ı İlahî (İlahi koruma) içinde bulunduğumu hissediyordum. Demek Cenab-ı Hak (Yüce Allah), o kudsî (kutsal) Üstadımı bir melaike-i sıyanet (koruyucu melek) gibi bana muhafız (koruyucu) kılmış.

İşte bu اَنَا لِمُرٖيدٖى حَافِظًا (Ene limürîdî hâfizan: Ben müridimi muhafaza edenim (koruyucuyum)) fıkrası, bu fakirin mühim (önemli) sergüzeştlerine (maceralarına) işaret ettiği gibi bu fakirin etrafında hizmet-i Kur’aniye işinde toplanan arkadaşlarından dokuz talebesini “Hâfız” ismiyle işaret ediyor.

وَاَحْرُسُهُ فٖى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ (Ve ahrusuhu fî külli şerrin ve fitnetin: Ve onu her şer ve fitneden korurum) fıkrasında (cümlesinde) iki hüküm var. Biri şerden (kötülükten), diğeri fitnedendir. Demek ikincisi اَحْرُسُهُ فٖى كُلِّ فِتْنَةٍ (Ahrusuhu fî külli fitnetin: Onu her fitneden korurum) ve bu cümle كُلِّ (külli: her) deki şedde (ikizleme işareti) sayılmazsa bin üç yüz kırk dört (1344) eder. Evet, bu tarihten şimdiye kadar çok fitne-i mühimmeden (önemli fitnelerden), bir himayet-i gaybî (gaybî koruma) ile mahfuz (korunmuş) kaldığımı تَحْدٖيثًا لِلنِّعْمَةِ (Tahdîsen linni’meti: Nimetini anmak için) ilan ediyorum.

İkinci Remiz:

مُرٖيدٖى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ۞ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فٖى اَىِّ بَلْدَةٍ

Okunuşu: Mürîdî izâ mâ kâne şarkan ve mağribâ ۞ Eğishü izâ mâ sâra fî eyyi beldetin.

Meali: Müridim doğuda ve batıda olduğu zaman ۞ Hangi beldede olursa olsun ona yardım ederim.

fıkrasında (cümlesinde) bahsettiği ve konuştuğu müridi ise şarka (doğuya) esareten (esir olarak) gittiği tarihi gösterdiği gibi garba (batıya) nefiy (sürgün) olduğu tarihi de gösterir. Şöyle ki:

Şu fıkranın hakiki tabiri (gerçek yorumu) اِذَا مَا كَانَ مُرٖيدٖى اَسٖيرًا فٖى شَرْقٍ (İzâ mâ kâne mürîdî esîran fî şarkın: Müridim doğuda esir olduğu zaman) oluyor. Demek zaman-ı esaret (esirlik zamanı) مَا كَانَ مُرٖيدٖى اَسٖيرًا فٖى شَرْقٍ (Mâ kâne mürîdî esîran fî şarkın: Müridim doğuda esir olduğu zaman) de çıkıyor. Ve bin üç yüz otuz yedi (1337) ediyor. İşte bu fakir, o tarih-i Arabîde (Arap tarihinde) Rus esaretinde (esaretinde), tek başımla Petrograd’dan bir ay şimal-i şark (kuzeydoğu) tarafından firar (kaçmak) edip çok enva-ı mehalik (çeşitli tehlikeler) varken, Rusça bilmediğim halde, bir muhafaza-i gaybiye (gaybî koruma) altında pek çok bilâdı (şehirleri) seyr ü seyahat (gezip dolaşmak) ettim. Tâ Varşova, Avusturya tarîkiyle (yoluyla) İstanbul’a gelip uzun bir daire-i arzda (arz dairesinde) seyahat ettim. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi o esaret-i şarkiye (doğu esareti) ve o seyr-i bilâd-ı kesîre (çok şehirleri dolaşma) içinde izn-i İlahî (Allah’ın izniyle) ile istigaseme (yardım dileğime) meded (yardım) görüyordum. Demek izn-i İlahî ile Hazret-i Gavs, melek gibi bu vazifeyi duasıyla yapmış.

Amma مَا كَانَ مَغْرِبًا (Mâ kâne mağribâ: Batıda olduğu zaman) kaydı, tarih-i Arabî (Arap tarihi) olarak bin üç yüz elli bir (1351) meşhur Rumî tarihiyle iki sene fark var. İşte –Hazret-i Gavs’ın dediği gibi– bu fakir, tarih-i Arabî ile bin üç yüz elli birde (1351) şeair-i İslâm (İslamın şeairleri, alametleri) içinde mühim (önemli) tahavvülat (değişiklikler) zamanında bütün kuvvetimle şeairin muhafazasına (korunmasına) hizmetle mükellef (görevli) olduğum halde, o manevî herc ü mercdeki (kargaşadaki) fırtınalar bizi sarsmadı.

Hem مَغْرِبًا (mağribâ: batı) kelimesi, âhirdeki (sondaki) tenvin (iki üstün, iki esre veya iki ötre) ile beraber bin iki yüz doksan iki (1292) eder ki bu fakirin dünyaya gelmesinden bir sene evvel veyahut rahm-ı maderdeki (ana rahmındaki) tarihe işaretle beraber كَانَ مَغْرِبًا (Kâne mağribâ: Batıda idi) bin üç yüz on dört (1314) eder. Bin üç yüz on dört senelerinde mevzu-u bahis (konu olan) olan müridi, mühim (önemli) vartadan (tehlikeden) kurtulmasına Gavs (Radıyallahu anh: Allah ondan razı olsun) işaret ediyor, onun imdadına (yardımına) yetiştim diyor.

Hayatta olan eski talebelerim biliyorlar ki bin üç yüz on dört, bin üç yüz on beş, on altı senelerinde, Van Kalesi ki iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir, eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. Ayağımdan kunduralar kaydı, iki ayağım birden kaydı. Tehlike yüzde yüz… Başkaca nokta-i istinad (dayanma noktası) kalmadığı halde, büyük bir istinada (dayanmaya) basmış gibi üç metrelik bir kavisle o mağaranın kapısına atılmışım. Hem ben hem beraberimdeki orada hazır arkadaşlarım, ecel gelmediği için sırf bir hıfz-ı İlahî (İlahi koruma), hârika (olağanüstü) bir imdad-ı gaybî (gaybî yardım) telakki (kabul etmek) ettik.

İşte Hazret-i Gavs, madem bu kasidesinde sergüzeşt-i hayatımın (hayatımın macerasının) mühim (önemli) noktalarına işaret ediyor; elbette bu acib (şaşırtıcı) ve en tehlikeli bir sergüzeşt-i hayatıma şu cümlesiyle işaret ediyor denilebilir.

Elhasıl (özetle): Hazret-i Gavs’ın mezkûr (adı geçen) kelimatları (kelimeleri), bu fakirin tarih-i hayatımda geçen en mühim (önemli) noktaları manasıyla ifade ettikleri gibi hesab-ı ebced (ebced hesabı) makamıyla (değeriyle) mühim noktaların tarih-i vukularına (meydana geliş tarihlerine) tevafukları (uygunlukları), elbette tesadüfî ve tesadüf işi olamaz. Sair (diğer) işaratın (işaretlerin) kuvveti, kat’iyeti (kesinliği), tesadüfü muhal (imkansız) derecesine getirmiştir. Madem bu beş satır kasidesi, bir keramettir; keramet ise mu’cize (mucize) gibi Cenab-ı Hak (Yüce Allah) tarafındandır, intak-ı bi’l-hak (hak ile söyletme) nevindendir (türündendir), daha beyan etmediğimiz (açıklamadığımız) çok esrarı (sırları) hâvidir (içermektedir), ihtiyar-ı beşer (insan iradesi) yetişemez.

Said Nursî

*

Latîf (Hoş, güzel) Bir Tefe’ül (Hayra yorma)

Şeyh Sa’dî-i Şirazî’nin “Bostan”ından Sözler hakkında ben, Hâfız Hâlid, Galib, Süleyman niyet edip açtık. Tefe’ül (hayra yorma) bu çıktı:

نِگَرْ تَا گُلِسْتَان مَعْنَا شُگُفْت § بَرُو هٖيچْ بُلْبُلْ چُنٖينْ خُوشْ نَگُفْت

Okunuşu: Nigar tâ gülistân-ı ma’nâ şügüft ۞ Berû hîç bülbül çünîn hoş ne güft.

Meali: Gel, bak ki mana gülistanı (gül bahçesi) açıldı ۞ Hiçbir bülbül böylesine hoş (tatlı) ötmedi.

عَجَبْ گَرْ بِمٖيرَدْ چُنٖينْ بُلْبُلٖى § كِه اَزْ اُسْتُخٰوانَشْ نَرُويَدْ گُلٖى

Okunuşu: Aceb ger bimîred çünîn bülbülî ۞ Ki ez üstühvâneş ne rûyed gülî.

Meali: Şaşılır eğer böyle bir bülbül ölse ۞ Ki onun kemiklerinden bir gül bitmesin.

Bu meal (anlam), maksadımıza (amacımıza) o kadar yakındır ki tabire (yorumlamaya) lüzum (gerek) yoktur. Yalnız gülistanımız (gül bahçemiz); ebedî (sonsuz) Kur’an cennetindendir, ondan gelmiştir.

Mehmed Tevfik, Galib, Süleyman, Hâfız Hâlid, Said (Radıyallahu anh: Allah ondan razı olsun)

*

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.

Meali: Rahman (Rahmeti her şeyi kuşatan) ve Rahim (çok merhametli) olan Allah’ın adıyla.

Gavs, meşhur kasidesinde –sarahat (açıklık) derecesinde– bizlerden yani hizbü’l-Kur’an’dan (Kur’an’ın grubundan) haber verdiği gibi daha birkaç yerde yine işarî (işaretli, ima yoluyla) bir tarzda haber veriyor. Ezcümle (örneğin), o kasidenin arkasında “Mecmuatü’l-Ahzab”ın 563’üncü sahifesinde, yine o malûm (bilinen) müridinden bahsediyor ve beytinde diyor ki:

فَمُرٖيدٖى اِذَا دَعَانٖى بِشَرْقٍ اَوْ بِغَرْبٍ اَوْ غَارٍ فٖى بَحْرِ طَامٖى اَغِثْهُ

Okunuşu: Femürîdî izâ de’ânî bişarkın ev biğarbin ev ğârin fî bahri tâmî eğîshü.

Meali: Müridim beni doğuda veya batıda veya coşkun bir denizin ortasındaki bir mağarada çağırdığı vakit, ona yardım ederim.

“Garpta (batıda) beni çağırdığı vakit, onun imdadına (yardımına) yetişeceğim.” Evet doğrudur. Arabî tarih (Arap tarihi) ile bin üç yüz otuz dokuzda (1339) müthiş bir buhran-ı ruhî (ruhi bunalım) ve dehşetli bir heyecan-ı kalbî (kalbi heyecan) ve dağdağalı (telaşlı, karışık) bir teşevvüş-ü fikrî (fikri karışıklık) geçirdiğim sıralarda, pek şiddetli bir surette Hazret-i Gavs’tan istimdad (yardım dileme) eyledim. Bir iki yerde bahsettiğim gibi Fütuhu’l-Gayb kitabı ile ve dua ve himmetiyle (gayret, yardımıyla) imdadıma yetişti ve o buhranı geçirdim.

İşte o müridi ise bîçare (çaresiz) Saidü’l-Kürdî olduğunu meşhur kasidesinde kat’î (kesin) gösterdiği gibi bu kasidede de فَمُرٖيدٖى (femürîdî: benim müridim) den murad (kastedilen) odur. Çünkü دَعَانٖى بِغَرْبٍ (de’ânî biğarbin: beni batıda çağırdı) ebced hesabıyla bin üç yüz otuz dokuz (1339) eder. O zaman memleketime nisbeten (göre) garp (batı) sayılan İstanbul’da idim. دَعَانٖى بِغَرْبٍ makam-ı ebcedîsi (ebced değeri) zaman-ı istimdadıma (yardım dileme zamanıma) tevafuk (uygunluk) ediyor. Hesapta اِذَا (izâ: zamanı bildiren edat) lafzı (sözü) dâhil olmaz. Çünkü اِذَا zamanı gösteriyor دَعَانٖى بِغَرْبٍ cümlesi o mübhem (belirsiz) zamanı tayin (belirleme) ediyor.

Hem ezcümle (örneğin) “Mecmuatü’l-Ahzab”ın ikinci cildinin 379’uncu sahifesinde Hazret-i Gavs’ın “Virdü’l-İşâ” namındaki (isimli) münâcatında (yakarmasında) şu fıkra (cümle) var:

فَالْوَاصِلُ اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ هُوَ السَّعٖيدُ الْمُقَرَّبُ ([2]*) وَذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَ الْمُعَذَّبُ

Okunuşu: Felvâsılü ilâ sâhilisselâmeti hüves-sa’îdül mukarrabü ve zûlhelâki hüveş-şakiyyül müb’adü velmuazzebü.

Meali: Selamet sahiline ulaşan, yakın kılınmış Said’dir; helak olan ise uzaklaştırılmış ve azaplandırılmış şakidir (bahtsızdır).

[2] * فَالْوَاصِلُ (Fâlvâsılü: Ulaşan) kelimesi müteaddî (geçişli) olmak cihetiyle (bakımından), Sözleriyle selâmete îsal (ulaştırmak) edici demektir.

[3] اَلْمُقَرَّبُ (El-mukarrabü: Yakınlaştırılmış olan) müşedded “ra” (şeddeli ra) bir sayılsa Üstadımızın lakabı olan النّورسى (en-Nursî: Nursî) kelimesinin aynıdır. Yalnız atıf (bağlama) için “vav” var. Tam tevafukla (uygunlukla), mukarrebden murad (kastedilen), Nurslu olduğunu gösteriyor. اَلْمُقَرَّبُ (El-mukarrabü) de şeddeli “ra” iki sayılsa “Bedîüzzaman Nursî” yâ-i muhaffefle (hafifletilmiş ye ile) aynıdır. Yalnız iki fark var. İki hemze-i vasl (vasl hemzesi, okunmayan elif) sayılsa tam tamına tevafukla (uygunlukla) اَلْمُقَرَّبُ doğrudan doğruya ona işaret ediyor.

Şamlı Tevfik, Süleyman, Ali

İşte Gavs’ın şu fıkrası (cümlesi) فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعٖيدٌ (Feminhüm şakıyyün ve sa’îdün: Onlardan kimisi şakî (bahtsız

Risale-i Nur Külliyatından

Sekizinci Lem’a

Gavs-ı A’zam’ın Hizbü’l-Kur’an’a dair keramet-i gaybiyesidir. (Hâşiye[1])

Şu risale içindeki imzalar ile gösterildiği gibi hizmet-i Kur’aniyedeki arkadaşlarıma iştirakim var. Bir kısmı benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvip ve istihracıyla ve tasdikleriyle olduğundan, bana ait haddimden fazla hisseyi onların hatırı için sükût ile kabul ettim. Yoksa bu risalenin başında söylediğim gibi bunda öyle bir hisse-i şerefe hakkım yoktur. On sene mukaddem, o kaside-i gaybiyeyi gördükçe bana manevî bir ihtar gibi “Dikkat et!” diye kalbime geliyordu. O hatırayı iki cihetle dinlemiyordum:

Birincisi: Benim gibi ehemmiyetli ömrü şan ve şeref perdesi altında hubb-u câh zehiriyle zehirlenip öldüğü için yeniden bu suretle nefs-i emmareye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.

İkinci cihet: Bu muannid zamanda, bedihî davaları ve zahirî hüccetleri kabul etmeyenlere karşı, böyle işarat-ı gaybiye nevinden hodfüruşane bir tarzda izhar etmek hoşuma gitmemekti.

En nihayet esaretimin sekizinci senesinde, en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda gayet kuvvetli bir teselli ve teşvike muhtaç olduğumuzdan bana ihtar edildi ki: “Bunu, tahdis-i nimet ve bir şükr-ü manevî nevinden izhar et. Hem korkma, kanaat verecek derecede kuvvetlidir.”

Bu izharda en mühim maksadım, esrar-ı Kur’aniyeye ait olan risalelerin makbuliyetine Gavs-ı A’zam’ın imza basması nevinden olduğudur.

İkinci maksadım; o kudsî üstadımın kerametini izhar etmekle, keramat-ı evliyayı inkâr eden mülhidleri iskât edip hizmet-i Kur’aniyeye fütur verecek çok esbaba maruz ve çok avâika hedef olan arkadaşlarımın kuvve-i maneviyesini takviye ve şevklerini tezyid ve füturlarını izale etmek idi.

Benim için bir nevi hodfüruşluk nevinden olduğu için ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, o kudsî üstadım ve arkadaşlarım hatırı için kabul ettim.

Şu “Keramet-i Gavsiye Risalesi” tedricen istihraç edildiği için birkaç parça ve tetimmelere inkısam etti. Gittikçe birbirini tenvir ve teyid ettikçe vuzuh peyda ediyor. İşaretin bazısında zaaf varsa da sair arkadaşlarının ittifakından aldığı kuvvet, o zaafı izale eder.

*

Şâyan-ı hayret bir tefe’ül ve mühim bir ihbar-ı gaybî

Sabri, Süleyman, Bekir, Galib ve Tevfik’in fıkrasıdır. Hem Hüsrev, Hâfız Ali ve Re’fet ve Âsım’ın ve Kuleönü’nden Mustafaların fıkrasıdır.

Latîf ve müjdeli bir tefe’ül: Üstad, Galib ve Süleyman, Ümmi Sinan divanında mesleğimize ve Sözler’e dair tefe’ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık “Sözler” lafzı, bütün divanında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler “hak söz” hem “nur söz” oluyor.

Derim ki yardımcım Allah

Şefaatçim Resulullah

Ki bürhanım Kitabullah

Budur bendeki hak söz

Senin kapında kul çoktur

Hesabı, haddi hiç yoktur

Velâkin bir dahi yoktur

Sinan-ı Ümmi gibi nur söz

*

Mühim bir ihbar-ı gaybî

(Şeyh-i Geylanî’nin kendinden sekiz yüz sene sonra, gayb-aşina gözüyle haber verdiği bir hâdise-i Kur’aniyedir.)

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hizmetindeki kudsiyete, kerametkârane sekiz yüz küsur sene evvel “Gavs-ı A’zam” unvanıyla bihakkın iştihar eden Kutb-u A’zam Şeyh-i Geylanî

نَظَرْتُ بِعَيْنِ الْفِكْرِ فٖى حَانِ حَضْرَتٖى .. حَبٖيبًا تَجَلّٰى لِلْقُلُوبِ فَجَنَّتِ

fıkrasıyla başlayan kasidesinin âhirinde “Mecmuatü’l-Ahzab”ın birinci cildinin beş yüz altmış ikinci sahifesinde, beş satırla şu zamanda hizmet-i Kur’aniyedeki heyete ve başında bulunan Üstadımıza beş vecihle bakıyor ve gösteriyor. İşte o beş satır şudur:

تَوَسَّلْ بِنَا فٖى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ۞ اَغٖيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتٖى

اَنَا لِمُرٖيدٖى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ۞ وَاَحْرُسُهُ فٖى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ

مُرٖيدٖى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ۞ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فٖى اَىِّ بَلْدَةٍ

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ۞ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ۞ تَعٖيشُ سَعٖيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتٖى

Beşinci satırdan sonra gelen hâtime-i kaside:

وَ جَدّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اَعْنٖى مُحَمَّدًا ۞ اَنَا عَبْدُ الْقَادِرِ دَامَ عِزّٖى وَ رِفْعَتٖى

İşte evvelki beş satırda, beş vecihle ve beş tevafukla şimdi hizmet-i Kur’aniyenin başında bulunanı gösteriyor.

Birinci vecih: Âhirdeki satırda تَعٖيشُ سَعٖيدًا ismini sarahatle haber vermekle beraber, maişet hususunda izzet ve saadetle geçineceğini haber veriyor. Evet hocamız, küçüklüğünden beri fakr-ı haliyle istiğna-yı tam ile beraber, maişet hususunda en mesud bir zattır.

İkinci vecih: Aynı satırın başında وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ fıkrasıyla o müridine diyor ki: “Vaktin Abdülkadirîsi ol.” Bu قَادِرٖى kelimatı, hesab-ı ebcedî ile üç yüz yirmi beş (325) eder. Üstadımızın lakabı “Nursî” olduğu cihetle “Nursî”nin makam-ı ebcedîsi üç yüz yirmi altı (326) ediyor. Bir tek fark var. O tek eliftir. Bin manasında “elf”e remzeder. Demek bin üç yüz yirmi beşte (1325) Şeyh-i Geylanî’ye mensup bir zat, Şeyh-i Geylanî tarzında hakikat-i Kur’aniyeyi müdafaa etmeye çalışacak. Hakikaten Üstadımız, bin üç yüz yirmi altı (1326) senesinde –Hürriyet’in ikinci senesi– mücahede-i maneviyeye atılmıştır.

Üçüncü vecih: Onun iki ismi var: “Said” “Bedîüzzaman.” Bu iki ismin mecmuunun makam-ı ebcedîsi “Ez-zaman”daki şedde sayılmazsa üç yüz yirmi dokuz (329) ediyor. İki “dal” bir sayılsa üç yüz yirmi beş (325). Aynen كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ deki muhatap o olmasına işaret ediyor belki delâlet ediyor. Eğer الزَّمَانْ daki okunmayan elif-lâm sayılsa kaideten قَادِرٖى ye dahi bir elif-lâm dâhil olmak lâzım gelir. Çünkü tarif için muzafünileyh kalktıktan sonra elif-lâm lâzım gelir, o halde dahi müsavi olurlar.

Dördüncü vecih: Bu beş satırda Hazret-i Şeyh, istikbalde bir müridine teminat veriyor. قُلْ وَلَا تَخَفْ “Korkma, Sözlerini söyle!” diyor. “Sen şark ve garba gideceksin, çok fitnelere ve şerlere girip umumunda esbab-ı âdiyenin fevkinde bir tarz ile kurtularak mahfuz kalacaksın.” Evet, bu hizmet-i Kur’aniye içindeki zat, hakikaten esaretle şarka gitti. Ve yine acib bir esaretle Asya’nın garbında on dokuz sene kaldı. Hazret-i Şeyh’in dediği gibi çok şehirleri gezdi. Mücahedesi Sözler’ledir.

قُلْ وَلَا تَخَفْ hükmüyle, çekinmeyerek Hazret-i Şeyh’in dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi fitne ve mehalik-i azîmeye düştüğü halde, bir hıfz-ı gaybî ile Hazret-i Şeyh’in dediği gibi mahfuz kalmış. Hem fevka’l-me’mul, bir gurbet diyarında fevkalâde inayete mazhariyeti o dereceye gelmiş ki bir risale sırf o inayatın ta’dadında yazılmıştır. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi biz onun etrafında مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ fıkrasının mealini gözümüzle görüyoruz.

Beşinci vecih: Üstadımız kendisi söylüyor ki:

Ben sekiz dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarîkatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zattan istimdad ederken ben, akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî!” derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa “Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.” Acibdir ve yemin ediyorum ki bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fatiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zat-ı Risalet’ten (asm) sonra Şeyh-i Geylanî’ye hediye ediliyordu. Ben üç dört cihetle Nakşî iken Kādirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarîkatla iştigale, ilmin meşguliyeti mani oluyordu.

Sonra bir inayet-i İlahiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyh’in “Fütuhu’l-Gayb” namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektup’ta beyan edildiği gibi Hazret-i Şeyh’in himmet ve irşadıyla Eski Said (ra) Yeni Said’e inkılab etmiş. O Fütuhu’l-Gayb’ın tefe’ülünde en evvel şu fıkra çıktı:

اَنْتَ فٖى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبٖيبًا يُدَاوٖى قَلْبَكَ Yani “Ey bîçare! Sen Dârülhikmeti’l-İslâmiyede bir aza olmak cihetiyle güya bir hekimsin, ehl-i İslâm’ın manevî hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki en ziyade hasta sensin. Sen evvel kendine tabip ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış.”

İşte o vakit, o tefe’ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi manevî hastalığımı da kat’iyen anladım. O Şeyhime dedim: “Sen tabibim ol.” Elhak, o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. “Fütuhu’l-Gayb” kitabında “Yâ gulam!” tabir ettiği bir talebesine pek müthiş ameliyat-ı cerrahiye yapıyor. Ben kendimi o gulam yerine vaz’ettim. Fakat pek şiddetli hitap ediyordu. “Eyyühe’l-münafık!” “Ey dinini dünyaya satan riyakâr!” diye diye yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terk ettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyat-ı cerrahiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyak ile o mübarek eseri acı tiryak gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdülillah kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı.

Hocamızın sözü bitti.

İşte hocamızın bu macera-yı hayatiyesi gösteriyor ki Hazret-i Şeyh’in müteveccih olduğu ve ehemmiyetle bahsettiği ve istikbalde gelecek müridi bu olmak için kuvvetli bir ihtimaldir. Hazret-i Şeyh’in vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufu ehl-i velayetçe kabul edilen üç evliya-yı azîmenin en a’zamı, o Hazret-i Gavs-ı Geylanî’dir. Ve demiş:

اَفَلَتْ شُمُوسُ الْاَوَّلٖينَ وَ شَمْسُنَا اَبَدًا عَلٰى فَلَكِ الْعُلٰى لَا تَغْرُبُ

fıkrasıyla ba’de’l-memat dua ve himmetiyle müridlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla, böyle hârika keramet-i acibe ile meşhur bir zat, elbette böyle bir zamanda kıymettar bir hizmet-i Kur’aniye bir müridinin vasıtasıyla olacağını onun görmesi ve göstermesi şe’nindendir. Hazret-i Şeyh’in bahsettiği ehemmiyetli müridi ve talebesi ve himaye-gerdesi olan şahıs; binden sonra, on dördüncü asırda geleceğine bir îmadır.

Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re’fet, Ali, Ahmed Hüsrev, Mustafa Efendi, Rüşdü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühdü, Bekir Bey, Lütfü, Mustafa, Mustafa, Mesud, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza (r. aleyhim)

*

Şeyh-i Geylanî’nin fıkrasıyla kerametkârane verdiği haber-i gaybînin tetimmesidir

اَنَا لِمُرٖيدٖى fıkrasında مُرٖيدٖى “Molla Said” kelimesine tam tevafuk ediyor. Yalnız bir elif fark var. Elif ise kaide-i sarfiyece “elfün” okunur. Elfün ise bindir. Demek bin iki yüz doksan dörtte (1294) dünyaya gelecek bir müridi, bu مُرٖيدٖى lafzında muraddır. Çünkü لِمُرٖيدٖى de lâm sayılsa iki yüz doksan dört (294) eder ki bir tek fark ile Said’in tarih-i veladetine tevafuk eder. Esas Arabî sayılsa fark yoktur. Lâmsız مُرٖيدٖى ise iki yüz altmış dört (264) eder. “Molla Said” dahi iki yüz altmış beş (265) eder. “Molla”daki elif, bine işaret olduğu için mütebâkisi iki yüz altmış dört (264) kalır.

Elhasıl: Şu zamanda dellâl-ı Kur’an ve hâdim-i Furkan olan o adamın iki ismi ve iki lakabı var. “El-Kürdî” lakabı ile “Molla Said” ismi اَنَا لِمُرٖيدٖى fıkrasında zahir görünüyor. “Nursî” lakabıyla “Bedîüzzaman Said” ismiكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ fıkrasında aşikâr görünüyor. Hattâ hizmet-i Kur’aniyede en mühim bir arkadaşı ve hâlis bir talebesi olan Hulusi Bey’e لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعٖيشُ سَعٖيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتٖى fıkrasında işaret olduğu gibi diğer bir kısım talebelerine işaretler var.

Risale-i Nur talebeleri namına

Rüşdü, Hüsrev

*

Said Kendi Söylüyor

Hazret-i Şeyh-i Geylanî, hizmet-i Kur’aniyeye nazar-ı dikkati celbetmek ve o hizmet-i Kur’aniye âhir zamanda dağ gibi büyük bir hâdise olduğuna işaret için kerametkârane şu hizmette istidat ve liyakatimin pek fevkinde bulunması ve fedakâr, çalışkan kardeşlerimle çalıştığımıza fazilet noktasından değil belki sebkatiyet noktasından ismimi bir derece göstermesi beni epey zamandır düşündürüyordu. Acaba bunun izharında manevî bir zarar bana terettüp eder, bir gurur, bir hodfüruşluk getirir diye sekiz on senedir tevakkuf ettim. Bugünlerde izhara bir ihtar hissettim.

Hem kalbime geldi ki: Hazret-i Şeyh bana bir pâye vermedi. Belki Said isminde bir müridim mühim bir hizmette bulunacak, fitne ve belalardan izn-i İlahî ile ve Şeyh’in duasıyla ve himmetiyle mahfuz kalacak.

Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek sekiz yüz sene bir mesafede görünen, hizmet-i Kur’aniyenin şâhikasıdır; yoksa Said gibi karıncalar değil. Madem bu keramet-i Gavsiyeyi ilan ve izharından, Kur’an şakirdlerinin ve hizmetkârlarının şevki artıyor, elbette arkalarında Şeyh-i Geylanî gibi kahramanlar kahramanı zatlar himmet ve dualarıyla ve izn-i İlahî ile himaye ettiklerini bilseler şevk ve gayretleri daha artar.

Elhasıl: Bunu, kardeşlerimi fazla şevke ve ziyade gayrete getirmek için izhar ettim. Eğer kusur etmiş isem Cenab-ı Hak affetsin.

اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى fıkrasında dahi Hazret-i Şeyh’in (ra) muhatabı şüphesiz Bedîüzzaman Molla Said’dir (ra).

Elhasıl: Şu acib kasidesinin âhirindeki şu beş beyitte beş kelime, medar-ı nazar-ı Şeyh ve mahall-i hitab-ı Gavsîdir. Ve o beş kelime ise لِمُرٖيدٖى ve مُرٖيدٖى ve مُنْشِدًا ve قَادِرٖى ve سَعٖيدًا lafızlarıdır. Said’in dahi iki lakabı olan Nursî, El-Kürdî; iki ismi Molla Said, Bedîüzzaman bu beş kelimede bulunur. Hazret-i Gavs’ın medar-ı teveccüh ve hitabı olan şu beş kelimesinde, aşikâr bir surette, mezkûr iki isim ve lakap, ilm-i cifir kaidesinde makam-ı ebced ile görünmesi şüphe bırakmıyor ki Hazret-i Şeyh, kasidesinin âhirinde onunla konuşuyor, ona teselli verip teşci ediyor. وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقٖينَ sırrıyla muvaffakıyetine teminat veriyor. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ ۞ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى fıkrasında نَظْمٖى kelimesi, makam-ı ebcedîsi bin (1000) olup رِسَالَةُ النُّورِ iki farkla, رَسَائِلُ كِتَابِ النُّورِ un (iki medde sayılmazsa ve şedde de lâm sayılsa) makam-ı ebcedîsi yine bindir. Demek فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasının meal-i gaybîsi şudur ki: يَا مُؤَلِّفَ رِسَالَةِ النُّورِ جَاهِدْ بِهَا فَقُلْ وَلَا تَخَفْ Yani “Korkma, Sözlerini söyle, neşrine çalış!” وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ

Amma فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasında şâyan-ı hayret bir tevafuk var ki: İlm-i cifir kaidesiyle makam-ı ebcedîsi bin üç yüz otuz iki (1332) eder. Şu halde يَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ meal-i gaybîsi “Yâ Risaletü’n-Nur ve Sözler sahibi! Bana bak. Gafil davranma! Bin üç yüz otuz ikide mücahedeye başla; Sözleri korkma yaz, söyle!” Filhakika Said (ra) Hürriyet’ten sonra az bir zamanda mücahedesinde tevakkuf etmiş ise bin üç yüz otuz ikide İşaratü’l-İ’caz’ı telif ile beraber Eski Said’den sıyrılmak niyet edip Yeni Said suretinde bütün kuvvetiyle mücahede-i maneviyeye başlayıp iki üç sene sonra da Dârülhikmeti’l-İslâmiyede bir iki sene Hazret-i Gavs-ı Geylanî’nin şu vasiyetini ve emrini imtisal ederek envar-ı Kur’aniyeyi neşretmiş. Lillahi’l-hamd, şimdiye kadar devam ediyor.

Bu şâyan-ı hayret fıkrada cây-ı dikkat şu nokta var ki Hazret-i Gavs, doğrudan doğruya altıncı asırdan şu asrımıza bakıyor. O altıncı asrın âhirlerinde Hülâgu felaketi gibi feci, dehşetli, meşhur fitnenin çok elîm ve feci ve kuburdaki emvatı ağlattıracak derecede dehşetli bir nev’i, şu on dördüncü asırda bulunuyor. Bu iki asır birbirine tevafuk ediyor ki Hazret-i Şeyh ondan buna bakıyor.

Risale-i Nur talebeleri namına

Re’fet, Hüsrev, Hâfız Ali, Sabri

*

Şu Keramet-i Gavsiye Münasebetiyle Üç Nokta Beyan Edilecek

Birinci Nokta: Hazret-i Gavs’ın kasidesinin başında bu beş satırdan evvel; acib, pek garib, çok beliğ, nazdarane tahdis-i nimet suretinde bir dava-yı iftiharkârane ifade eden iki sahifelik kasidesindeki hârika davasına delil olarak bir keramet-i bâhireyi âdeta mu’cizeye yakın bir hârikayı göstermek lâzım geliyordu. İşte o akılları hayrette bırakan mertebeye lâyık olduğunu gösterir bir keramet izhar etti ki sekiz yüz sene bir mesafede Cenab-ı Hakk’ın izniyle, i’lamıyla zamanımızı tafsilatıyla görür tarzında, bizim gibi âciz, zayıf talebelerine ders verip teşvik eder. İşte Hazret-i Gavs’ın davasına bu ihbar-ı gaybîsi en bâhir bürhan olduğu gibi Risale-i Nur’un eczalarının hakkaniyet ve ulviyetine bir hüccet-i kātıa hükmündedir. Evet Hazret-i Şeyh, bu kasidesiyle Sözler’in hakkaniyetini imza ediyor.

İkinci Nokta: Ehl-i tarîkat ve hakikatçe müttefekun aleyh bir esas var ki: Tarîk-ı Hak’ta sülûk eden bir insan, nefs-i emmaresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede tâ fena fi’ş-şeyh hükmüne gelir. “Ben” dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur ve hâkeza… Tâ fena fi’r-resul, fena fillaha kadar gider.

Mesela, nasıl ki gayet fedakâr ve sadık bir hizmetkâr, bir yaver, efendisinin hissiyatıyla güya kendisi kendisinin efendisidir ve padişahıdır gibi konuşur. “Ben böyle istiyorum.” der; yani “Benim seyyidim, üstadım, sultanım böyle istiyor.” Çünkü kendini unutmuş, yalnız onu düşünüyor. “Böyle emrediyor.” der.

Öyle de Gavs-ı Geylanî, o hârika kasidesinin tazammun ettiği ezvak-ı fevkalâde, Hazret-i Şeyh’in sırr-ı azîm-i Ehl-i Beyt’in irsiyetiyle Âl-i Beyt’in şahs-ı manevîsinin makamı noktasında ve Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâmın verasetiyle hakikat-i Muhammediyesinde (asm) kendini gördüğü gibi fena-yı mutlak ile Cenab-ı Hakk’ın tecelli-i zatîsine mazhariyet noktasında, kasidesinde o sözleri söylemiş. Onun gibi olmayan ve o makama yetişmeyen onu söyleyemez, söylese mes’uldür.

Hazret-i Şeyh veraset-i mutlaka noktasında, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın kadem-i mübareğini omuzunda gördüğü için kendi kademini evliyanın omuzuna o sırdan bırakıyor. Kasidesinde zahir görünen temeddüh ve iftihar değil belki tahdis-i nimet ve âlî bir şükürdür. Yalnız bu kadar var ki muhibbiyet makamı olan makam-ı niyazdan, mahbubiyet makamı olan nazdarlık makamına çıkmış. Yani tarîk-ı acz ve fakrdan, meşreb-i aşk ve istiğraka girmiş. Ve kendine olan niam-ı azîme-i İlahiyeyi yâd edip bihakkın müftehirane şükretmiştir.

Üçüncü Nokta: Keramet, mu’cize gibi Cenab-ı Hakk’ın fiilidir, hediyesidir, ihsanıdır ve ikramıdır; beşerin fiili değildir. O keramete mazhar olan zat ise bazen biliyor, bazen bilmiyor; vukuundan sonra bilir. Keramete mazhariyetini kable’l-vuku bilen ve ikram-ı İlahîye ihtiyarıyla tevfik-i hareket eden kısım, eğer enaniyetten bütün bütün tecerrüd etmiş ise ve Hazret-i Gavs gibi kudsiyet kesbetmiş ise Cenab-ı Hakk’ın izniyle, o kerametin her tarafını bilerek kendisi sahip çıkar, bilir ve bildirir. Fakat bununla beraber, madem o keramet ikramdır; bütün tafsilatıyla keramet sahibine de meşhud olmak lâzım değildir.

Bu sırra binaen Hazret-i Şeyh i’lam-ı Rabbanî ve izn-i İlahî ile bu asrı görmüş ve hizmet-i Kur’aniyenin etrafında bizleri müşahede edip nazar-ı şefkatiyle bakmış. O beş satır, sırf bir keramet ve intak-ı bi’l-hak ve bir ikram-ı İlahî ve veraset-i Nebeviye itibarıyla zuhur ettiğinden mu’cizevari, kudret-i beşer fevkinde bir şekil almış. Sun’î, irade-i Şeyh ile olduğu değildir. Çünkü intaktır. Ruh-u kudsîsi hissetmiş, görmüş. İrade ve ihtiyar yetişemiyor. Akıl ise ruhun harekâtını ihata edemez. Lisan, ne kadar aklın dekaik-ı tasavvuratının tercümesinde âciz ise ihtiyar dahi ruhun dekaik-ı harekâtının derkinde o derece âcizdir.

Hazret-i Gavs, o derece yüksek bir mertebeye mâlik ve o derece hârika bir keramete mazhardır ki kâfirlerin bir kısmı demiş: “Biz İslâmiyet’i kabul edemiyoruz fakat Abdülkadir-i Geylanî’yi de inkâr edemiyoruz.” Hem evliyayı inkâr eden Vehhabî’nin müfrit kısmı dahi Hazret-i Şeyh’i inkâr edemiyorlar. Evliya onun derece-i celaletine yetişmediği, bütün ehl-i tarîkatça teslim edilmiştir.

İşte böyle güneş gibi bir mu’cize-i Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm) yüksek ve sönmez bir bârika-i İslâmiyet olan bir zat-ı nuraninin gayb-aşina nazarıyla asrımızı görüp, böyle bir keramet izharıyla teselli verip teşci etmek şe’nindendir.

Acaba hiç mümkün müdür ki “Sultanü’l-evliya” makamını ihraz etmiş ve hamiyet-i İslâmiye ile zamanındaki padişahları titretmiş ve kuvve-i kudsiye ile mazi ve müstakbeli hazır gibi izn-i İlahî ile görmüş ve mematında dahi hayatındaki gibi daimî tasarrufu bulunduğu tasdik edilmiş olan bir kahraman-ı velayet, bu asrımıza ve bu asır içindeki kemal-i acz ve zaaf ile Kur’an’ın hizmetinde çalışan ve insafsız düşmanların hücumuna maruz ve teselli ve temine muhtaç bîçare Kur’an’ın hâdimlerine ve talebelerine lâkayt kalabilir mi? Hiç mümkün müdür ki bizimle münasebettar olmasın? Sekiz dokuz belki on beş kuvvetli delilden kat’-ı nazar, edna bir işaret kelâmında bulunsa bize baktığına delâlet eder; hafî bir işaret etse kâfidir. Çünkü makam iktiza ediyor, mutabık-ı mukteza-yı haldir ve münasebet kavîdir.

Ey benimle beraber Hazret-i Şeyh’in teveccüh ve duasına mazhar kardeşlerim! Şu üstadımız, bizi istikbalde adem zulümatı içinde düşünüp bizimle meşgul olurken, biz o mazide mevcud ve nur perdeleri içinde Üstadımızı ve Üstadımızın üstadı ve ceddi olan Fahrü’l-âlemîn aleyhissalâtü vesselâm Efendimizin teveccühlerinden gaflet etmek, onlara istinad etmemek lâyık mıdır? Madem onlar bizi düşünüyorlar, biz de bütün kuvvet ve ruhumuzla onlara itimat edip ve emirlerine bilâ-kayd u şart itaat etmeliyiz.

Ehl-i dünyanın telsiz telgraf ve telefonları şarktan garba gittiği gibi işte ehl-i hakikatin de maziden, dokuz yüz sene mesafe-i azîmeden müstakbele böyle manevî telefonları işleyebilir ve manevî teleskopları görebilir. Malûmdur ki zayıf emareler içtima ettikçe kuvvet bulur, delil hükmüne geçer. İncecik ipler, içtima ettikçe kopmaz halat olur. Küllî umumî kayıtlar, içtima ettikçe hususiyet peyda edip taayyün eder. Bu sırra binaen, Hazret-i Şeyh’in bu beş satırında sekiz dokuz kuvvetli işaretin içtimaında hiç şek ve şüphe bırakmadı ki Hazret-i Şeyh, şimdiki Kur’an-ı Hakîm’in şakirdlerine biiznillah üstadlık ediyor, bihavlillah şefkati altında himaye ediyor.

Cem’-i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet

İle üç sütun üzerine durur

Râyet-i ulviyet-i şeyh-i hakkanîdir hitab-ı Abdülkadir

İlham-ı Hudâ, kitab-ı Abdülkadir

Bâzü’l-eşheb ferd-i ferîd-i deveran

Gavs-ı A’zam Cenab-ı Abdülkadir.

Said Nursî

*

Risale-i Nur şakirdlerinin bir fıkrasıdır

وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ۞ تَعٖيشُ سَعٖيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتٖى

İlm-i cifir ile manası: “Ey Said! Sen, zamanın Abdülkadir’i ol, ihlas-ı tammı kazan, fakrınla beraber maişetini düşünme, nâstan minnet alma, ismin Said olduğu gibi maişette de mesud olacaksın! Muhabbetimde sadık olduğundan ve ihlasa çalıştığından, Hulusi gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sadık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddi müştak talebeler size verilmiş.”

Evet lillahi’l-hamd, Gavs’ın sarahat derecesinde ihbar ettiği hal vuku bulmuştur. Gavs-ı A’zam “Said” namıyla tesmiye ettiği müridinin tarihçe-i hayatında en mühim noktaları beyan etmekle beraber, ilm-i cifir esrarıyla sekiz dokuz cihette Said’in başına parmağını basıyor. Beyitlerin mana-yı zahirîsi ile maânî-i cifriyesi birbirine çok yakın olmakla, dokuz vecihteki işaretler birbirini teyid ettiğinden sarahat derecesine çıkmış.

اَنَا لِمُرٖيدٖى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ۞ وَاَحْرُسُهُ فٖى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ

İlm-i cifir ile manası: “On dördüncü asırda “El-Kürdî” lakabıyla yâd edilen Molla Said, benim müridimdir. O fitne ve bela asrının her şer ve fitnesinden Allah’ın izniyle ve havl ve kuvvetiyle onun muhafızıyım.”

Evet, Hürriyet’ten yirmi otuz sene sonraya kadar, yirmi fitne-i azîme içinde fevkalâde bir surette Gavs’ın o müridi mahfuz kalmıştır. Korktuğu şer ve mehalikten bir hıfz-ı gaybî ile kurtulmuştur.

مُرٖيدٖى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ۞ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فٖى اَىِّ بَلْدَةٍ

İlm-i cifir ile manası: “O Gavs’ın müridi olan Saidü’l-Kürdî, Rusya’da esaretle Asya’nın şark-ı şimalîsinde ve ehl-i bid’anın eliyle Asya’nın garbına nefyolunarak kaldığı miktarca ve Sibirya taraflarından firar edip fevkalâde çok bilâdı seyr ü seyahat etmeye mecbur olduğu zaman, Allah’ın izniyle, havl ve kuvvet-i Rabbanî ile ona imdat etmişim ve istimdadına yetişmişim.”

Evet, Hazret-i Gavs’ın müridi unvanıyla irade ettiği Said (ra) üç sene esaretle Asya’nın şark-ı şimalîsinde mehalik içinde mahfuz kalıp üç dört aylık mesafeyi firar suretiyle katederek çok şehirleri gezip Gavs’ın dediği gibi mahfuz kalmıştır.

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ۞ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

İlm-i cifirle manası: Bedîüzzaman Molla Said namıyla yâd olunan ve evrad-ı muntazamasını okuyan müridine der ki: “Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücahedatımı gösteren makalatımı söyle. Yani nazmımdan murad, senin Risalelerin ve Sözlerin ve Mektubatındır. فَقُلْهُ وَ لَا تَخَفْ Bin üç yüz otuz ikide (1332) o Sözler ile mücahedeye başla. Sen inayet-i İlahiyenin hıfzındasın.”

Evet مُنْشِدًا ilm-i cifirle “Molla Said”i gösterdiği gibi; نَظْمٖى , ظ ile Risaletü’n-Nur’u gösterir ve مٖى ile hem Mektubat’ı hem كَلِمَاتُ سَعٖيدِ الْكُرْدٖى gösterir. “Kelimat” Sözler demektir.

فَقُلْهُ وَ لَا تَخَفْ bin üç yüz otuz ikiyi (1332) gösterir. O tarih, mebde-i cihadıdır. O tarihte İşaratü’l-İ’caz tefsirinin neşriyle mücahedeye başlamış.

*

Keramet-i Gaybiye-i Gavsiye’nin işaratını teyid eden üç remiz:

Birinci Remiz:

اَنَا لِمُرٖيدٖى حَافِظًا İlm-i cifir itibarıyla, makam-ı ebcedî hesabıyla bin üç yüz otuz altıyı (1336) gösterir. Demek Hazret-i Gavs, bu tarihte istikbalde gelecek müridini emr-i İlahî ile muhafaza edecek diyor.

Evet, bu bîçare Said dahi diyor: Nev-i beşere gelen en büyük bir musibet –Harb-i Umumî– hengâmında, çok tehlikelere maruz kaldım. Hazret-i Gavs’ın gösterdiği Arabî tarihte veya az evvel, hârika bir surette kurtuldum. Hattâ bir defa, bir dakikada üç gülle öldürecek yere mukabil bana isabet ettiği halde tesir etmediler. Bitlis’in sukutunda, bir miktar talebelerimle Rus askerlerinin bir taburu içine düştük. Bizi sardılar, her tarafta el ele ateş edildi. Dört tanesi müstesna, bütün arkadaşlarım şehit olduktan sonra taburun dört sıralarını yardık; yine onların içinde bir yere girdik. Onlar üstümüzde, etrafımızda sesimizi, öksürüğümüzü işittikleri halde bizi görmüyordular. Otuz saat, o halde çamur içinde, ben yaralı iken hıfz-ı İlahî ile istirahat-i kalp içinde muhafaza edildim.

Bunun gibi müteaddid tehlikede Hazret-i Gavs’ın gösterdiği tarih-i Arabî itibarıyla, hakikaten bir hıfz-ı İlahî içinde bulunduğumu hissediyordum. Demek Cenab-ı Hak, o kudsî Üstadımı bir melaike-i sıyanet gibi bana muhafız kılmış.

İşte bu اَنَا لِمُرٖيدٖى حَافِظًا fıkrası, bu fakirin mühim sergüzeştlerine işaret ettiği gibi bu fakirin etrafında hizmet-i Kur’aniye işinde toplanan arkadaşlarından dokuz talebesini “Hâfız” ismiyle işaret ediyor.

وَاَحْرُسُهُ فٖى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ fıkrasında iki hüküm var. Biri şerden, diğeri fitnedendir. Demek ikincisi اَحْرُسُهُ فٖى كُلِّ فِتْنَةٍ ve bu cümle كُلِّ deki şedde sayılmazsa bin üç yüz kırk dört (1344) eder. Evet, bu tarihten şimdiye kadar çok fitne-i mühimmeden, bir himayet-i gaybî ile mahfuz kaldığımı تَحْدٖيثًا لِلنِّعْمَةِ ilan ediyorum.

İkinci Remiz:

مُرٖيدٖى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ۞ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فٖى اَىِّ بَلْدَةٍ

fıkrasında bahsettiği ve konuştuğu müridi ise şarka esareten gittiği tarihi gösterdiği gibi garba nefiy olduğu tarihi de gösterir. Şöyle ki:

Şu fıkranın hakiki tabiri اِذَا مَا كَانَ مُرٖيدٖى اَسٖيرًا فٖى شَرْقٍ oluyor. Demek zaman-ı esaret مَا كَانَ مُرٖيدٖى اَسٖيرًا فٖى شَرْقٍ de çıkıyor. Ve bin üç yüz otuz yedi (1337) ediyor. İşte bu fakir, o tarih-i Arabîde Rus esaretinde, tek başımla Petrograd’dan bir ay şimal-i şark tarafından firar edip çok enva-ı mehalik varken, Rusça bilmediğim halde, bir muhafaza-i gaybiye altında pek çok bilâdı seyr ü seyahat ettim. Tâ Varşova, Avusturya tarîkiyle İstanbul’a gelip uzun bir daire-i arzda seyahat ettim. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi o esaret-i şarkiye ve o seyr-i bilâd-ı kesîre içinde izn-i İlahî ile istigaseme meded görüyordum. Demek izn-i İlahî ile Hazret-i Gavs, melek gibi bu vazifeyi duasıyla yapmış.

Amma مَا كَانَ مَغْرِبًا kaydı, tarih-i Arabî olarak bin üç yüz elli bir (1351) meşhur Rumî tarihiyle iki sene fark var. İşte –Hazret-i Gavs’ın dediği gibi– bu fakir, tarih-i Arabî ile bin üç yüz elli birde (1351) şeair-i İslâm içinde mühim tahavvülat zamanında bütün kuvvetimle şeairin muhafazasına hizmetle mükellef olduğum halde, o manevî herc ü mercdeki fırtınalar bizi sarsmadı.

Hem مَغْرِبًا kelimesi, âhirdeki tenvin ile beraber bin iki yüz doksan iki (1292) eder ki bu fakirin dünyaya gelmesinden bir sene evvel veyahut rahm-ı maderdeki tarihe işaretle beraber كَانَ مَغْرِبًا bin üç yüz on dört (1314) eder. Bin üç yüz on dört senelerinde mevzu-u bahis olan müridi, mühim vartadan kurtulmasına Gavs (ra) işaret ediyor, onun imdadına yetiştim diyor.

Hayatta olan eski talebelerim biliyorlar ki bin üç yüz on dört, bin üç yüz on beş, on altı senelerinde, Van Kalesi ki iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir, eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. Ayağımdan kunduralar kaydı, iki ayağım birden kaydı. Tehlike yüzde yüz… Başkaca nokta-i istinad kalmadığı halde, büyük bir istinada basmış gibi üç metrelik bir kavisle o mağaranın kapısına atılmışım. Hem ben hem beraberimdeki orada hazır arkadaşlarım, ecel gelmediği için sırf bir hıfz-ı İlahî, hârika bir imdad-ı gaybî telakki ettik.

İşte Hazret-i Gavs, madem bu kasidesinde sergüzeşt-i hayatımın mühim noktalarına işaret ediyor; elbette bu acib ve en tehlikeli bir sergüzeşt-i hayatıma şu cümlesiyle işaret ediyor denilebilir.

Elhasıl: Hazret-i Gavs’ın mezkûr kelimatları, bu fakirin tarih-i hayatımda geçen en mühim noktaları manasıyla ifade ettikleri gibi hesab-ı ebced makamıyla mühim noktaların tarih-i vukularına tevafukları, elbette tesadüfî ve tesadüf işi olamaz. Sair işaratın kuvveti, kat’iyeti, tesadüfü muhal derecesine getirmiştir. Madem bu beş satır kasidesi, bir keramettir; keramet ise mu’cize gibi Cenab-ı Hak tarafındandır, intak-ı bi’l-hak nevindendir, daha beyan etmediğimiz çok esrarı hâvidir, ihtiyar-ı beşer yetişemez.

Said Nursî

*

Latîf Bir Tefe’ül

Şeyh Sa’dî-i Şirazî’nin “Bostan”ından Sözler hakkında ben, Hâfız Hâlid, Galib, Süleyman niyet edip açtık. Tefe’ül bu çıktı:

نِگَرْ تَا گُلِسْتَان مَعْنَا شُگُفْت § بَرُو هٖيچْ بُلْبُلْ چُنٖينْ خُوشْ نَگُفْت

عَجَبْ گَرْ بِمٖيرَدْ چُنٖينْ بُلْبُلٖى § كِه اَزْ اُسْتُخٰوانَشْ نَرُويَدْ گُلٖى

Meali: Yani “Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış. Böyle hakikat bahçesinde hiçbir bülbül, böyle şirin, hoş nağme etmemiştir. Nasıl oluyor ki böyle bir bülbül öldükten sonra onun kemiklerinden güller açılmasın.”

Bu meal, maksadımıza o kadar yakındır ki tabire lüzum yoktur. Yalnız gülistanımız; ebedî Kur’an cennetindendir, ondan gelmiştir.

Mehmed Tevfik, Galib, Süleyman, Hâfız Hâlid, Said (ra)

*

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Gavs, meşhur kasidesinde –sarahat derecesinde– bizlerden yani hizbü’l-Kur’an’dan haber verdiği gibi daha birkaç yerde yine işarî bir tarzda haber veriyor. Ezcümle, o kasidenin arkasında “Mecmuatü’l-Ahzab”ın 563’üncü sahifesinde, yine o malûm müridinden bahsediyor ve beytinde diyor ki:

فَمُرٖيدٖى اِذَا دَعَانٖى بِشَرْقٍ اَوْ بِغَرْبٍ اَوْ غَارٍ فٖى بَحْرِ طَامٖى اَغِثْهُ

“Garpta beni çağırdığı vakit, onun imdadına yetişeceğim.” Evet doğrudur. Arabî tarih ile bin üç yüz otuz dokuzda (1339) müthiş bir buhran-ı ruhî ve dehşetli bir heyecan-ı kalbî ve dağdağalı bir teşevvüş-ü fikrî geçirdiğim sıralarda, pek şiddetli bir surette Hazret-i Gavs’tan istimdad eyledim. Bir iki yerde bahsettiğim gibi Fütuhu’l-Gayb kitabı ile ve dua ve himmetiyle imdadıma yetişti ve o buhranı geçirdim.

İşte o müridi ise bîçare Saidü’l-Kürdî olduğunu meşhur kasidesinde kat’î gösterdiği gibi bu kasidede de فَمُرٖيدٖى den murad odur. Çünkü دَعَانٖى بِغَرْبٍ ebced hesabıyla bin üç yüz otuz dokuz (1339) eder. O zaman memleketime nisbeten garp sayılan İstanbul’da idim. دَعَانٖى بِغَرْبٍ makam-ı ebcedîsi zaman-ı istimdadıma tevafuk ediyor. Hesapta اِذَا lafzı dâhil olmaz. Çünkü اِذَا zamanı gösteriyor دَعَانٖى بِغَرْبٍ cümlesi o mübhem zamanı tayin ediyor.

Hem ezcümle “Mecmuatü’l-Ahzab”ın ikinci cildinin 379’uncu sahifesinde Hazret-i Gavs’ın “Virdü’l-İşâ” namındaki münâcatında şu fıkra var:

فَالْوَاصِلُ ([2]*) اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ هُوَ السَّعٖيدُ الْمُقَرَّبُ ([3]) وَذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَ الْمُعَذَّبُ

İşte Gavs’ın şu fıkrası فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعٖيدٌ âyetinin bir nevi tefsiridir. Şu küllî âyetin bir kısım efradını, altıncı asır ve on dördüncü asırda âyetin külliyetinde dâhil bir kısım efrad-ı mahsusayı irae ettiğine müteaddid emareler var. Âyetin külliyetinde (Hâşiye[4]) tevafuk sırrıyla فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ kelimesinde bu zamanın en büyük şakîlerinden üçüne cifirce tevafuk etmesi, o küllî âyette bunlar dahi kasden murad olduklarına emaredir belki işarettir.

İşte Hazret-i Gavs bu âyetteki bu emareden, bu zamana bakmış. Mezkûr fıkrasını küllî âyete bir nevi hususi tefsir yaparak, kasidesinde kerametkârane bahsettiği fitne-i âhir zaman içindeki şakirdlerini görüp o zamanın şakîlerinin şerrinden muhafaza edildiği ve burada münâcatında dahi o kasidenin mealine bakıyor.

Şu fıkra-i Gavsiyede bir îma var. Buradaki “Said” lafzında, meşhur kasidesindeki تَعٖيشُ سَعٖيدًا kelimesine hafî bir işaret olduğu gibi ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ fıkrasıyla kendisinden sonra vuku bulan ve ulûm-u İslâmiyeyi mahvetmek niyetiyle kütüphaneleri Dicle ve Fırat nehrine atan Hülâgu felaketini haber vermekle beraber; Hülâgu gibi ulûm-u İslâmiyeye perde çeken şakîleri dahi mezkûr âyete istinaden haber veriyor.

Evet فَالْوَاصِلُ اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ fıkrasıyla Hizbü’l-Kur’an’a işaret ettiği gibi ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَ الْمُعَذَّبُ fıkrasıyla ulûm-u İslâmiyeyi imha niyetiyle Hülâgu ve vüzerası gibi davranan bazı malûm insanların isimleri ilm-i cifirce dahi mezkûr âyetin işaretine istinaden tam tevafuk ediyor, gösteriyor.

Malûmdur ki tevafuk, ilm-i cifrin anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevafuk ise delâlet denilmez fakat hafî bir îma olur. Eğer iki cihet ile aynı meseleye tevafuk gelse îmadan remiz derecesine çıkar. Eğer iki üç cihetle aynı meseleye gelse işaret olur. Eğer maânî-i elfaz, işarat-ı harfiyeye münasip gelse ve işaretle bahsedilen insanların ahvali o manaya mutabık ve muvafık olsa o işaret o vakit delâlet derecesine çıkar. Eğer altı yedi vecihle tevafukla beraber, mana-yı kelimat işaret-i harfiyeye muvafık gelse ve mukteza-yı hale de mutabık olsa o delâlet, o vakit sarahat derecesine çıkar.

İşte bu düstura binaen Şeyh-i Geylanî o meşhur kasidesinde sarahat derecesinde Hizbü’l-Kur’an’dan bahsettiği gibi وِرْدُ الْعِشَاءِ münâcatında dahi mezkûr âyete istinaden Hizbü’l-Kur’an’ın bir hâdimini tasrihen ve arkadaşlarını da işaret derecesinde haber veriyor.

Gavs-ı A’zam’ın istikbalden haber verdiği nevinden, meşhur Şeyhülislâm Ahmed-i Câmî dahi İmam-ı Rabbanî (ra) olan Ahmed-i Farukî’den haber verdiği gibi Celaleddin-i Rumî, Nakşibendîlerden haber vermiş. Daha bu neviden çok evliyalar, vakıa mutabık haber vermişler. Fakat onların bir kısmı sarahate yakın haber vermişler, diğer bir kısmı haberleri çendan bir derece mübhem, mutlaktır fakat bahsettikleri zatlar makam sahibi ve büyük olduklarından, büyüklükleri ve taayyünleri cihetiyle o mübhem ihbar-ı gaybîyi bi’l-istihkak kendilerine almışlar.

Mesela, Ahmed-i Câmî (ks) demiş ki: “Her dört yüz sene başında mühim bir Ahmed gelir. Bin tarihi başındaki Ahmed en mühimmidir.” Yani o elfin müceddididir. İşte böyle mutlak bir surette söylediği halde, İmam-ı Rabbanî’nin (ks) büyüklüğü ve teşahhusu, o haber-i gaybîyi kat’iyen kendine almış. Hazret-i Mevlana Celaleddin-i Rumî de (ks) Nakşibendî’den mübhem bir surette bahsetmiş fakat Nakşîlerin büyüklüğü ve yüksekliği ve teşahhusları, o haberi de bi’l-istihkak kendilerine almışlar.

İşte bu kerametkârane ihbar-ı gaybî nevinden Gavs-ı A’zam (ks) dahi Hizbü’l-Kur’an’dan –işarî bir surette– haber verdiği gibi; Hizbü’l-Kur’an’ın bir hâdimi olan bu bîçare Said’i (ra) iki yerde sarahaten haber veriyor. Mübhem ve mutlak bırakmadığının sırrı budur ki: Bu bîçare Said, makam sahibi olmamış iken ve büyük değil iken ve mutlak tabiri teşhis edecek bir teşahhus yokken, lütf-u İlahî ile büyük bir makamın hizmetinde bulunmasıdır. Âdeta bir nefer iken müşiriyet makamı hizmetinde bulunmasıdır. İşte küçüklüğü ve ehemmiyetsizliği içindir ki Hazret-i Gavs öteki evliyaya muhalif olarak yalnız işaretle kalmayıp –sarahat derecesinde– parmağını onun başına basıyor.

Sergüzeşt-i hayatımda geçen ve çoğunu gizlediğim çok hârika vakıalar vardı. Kendimi hiçbir vecihle keramete lâyık görmediğim için onları bazen tesadüfe, bazen de başka esbaba isnad ediyordum. Şimdi kanaatim geliyor ki o hârikalar, Gavs-ı A’zam’ın bir silsile-i kerametini teşkil ederler. Demek onun duasıyla, himmetiyle, ona kerameten ve bize ikram nevinden, bir nevi inayet-i İlahiyeye mazhar olmuşuz.

Ezcümle: Ben menfî olarak İstanbul’a getirildiğim vakit, bir zaman Meşihat-ı İslâmiye dairesinde bulunan Dârülhikmeti’l-İslâmiyedeki hizmet-i Kur’aniyeye çalıştığım için o alâkadarlık cihetinde “Meşihat Dairesi ne haldedir?” diye sordum. Eyvah! Öyle bir cevap aldım ki ruhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: “Yüzer sene envar-ı şeriatın mazharı olmuş olan o daire, şimdi büyük kızların lisesi ve mel’abegâhıdır.” İşte o vakit öyle bir halet-i ruhiyeye giriftar oldum ki dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerametim yok, kemal-i meyusiyetle âh vâh diyerek dergâh-ı İlahiyeye müteveccih oldum. Ve bizim gibi kalpleri yanan çok zatların hararetli âhları, benim âhıma iltihak ettiler. Hatırıma gelmiyor ki acaba Şeyh-i Geylanî’nin duasını ve himmetini, duamıza yardım için istedim mi, istemedim mi bilmiyorum. Fakat her halde o eskiden beri nurlar yeri olmuş bir yeri zulmetten kurtarmak için bizim gibilerin âhlarını ateşlendiren onun duasıdır ve himmetidir. İşte o gece Meşihat kısmen yandı. Herkes vâ-esefâ dedi. Ben ve benim gibi yananlar, elhamdülillah dedik. Zannederim ki bu fakir millete iki yüz milyon zarar veren adliye dairesindeki yangında böyle bir mana var. İnşâallah bu da bir ikaz ve intibahı verecektir. Ateş bazen sudan ziyade temizlik yapar.

Hakikatli bir latîfe: Sultan Süleyman-ı Kanunî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi ona demiş: “Hilaf-ı şeriat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse yüz senede temizleyemez.”

Sual: Gavs-ı A’zam gibi büyük veliler, bazı evkatta, mazi ve müstakbeli hazır gibi müşahede ederler. Neden maziye ait cihette sarahat suretinde haber veriyorlar da istikbalden hafî remizlerle, gizli işaretlerle bahsediyorlar?

Elcevap: لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ âyetiyle عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِهٖٓ اَحَدًا اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ âyeti ifade ettikleri kudsî yasağa karşı ubudiyetkârane bir hüsn-ü edep takınmak için tasrihten işaret mesleğine girmişler. Tâ ki işaretler ile remiz ile anlaşılsın ki ihtiyarsız niyetsiz bir surette talim-i İlahî ile olmuştur. Çünkü istikbalî olan gaybiyat, niyet ve ihtiyar ile verilmediği gibi niyet ile de müdahale etmek, o yasağa karşı adem-i itaati işmam ediyor.

*

Hazret-i Gavs’ın keramet-i gaybiyesini teyid eden bir âyetin işaratındaki bir nükte-i i’caziyedir

Kur’an’dan tereşşuh eden o Sözler ve risaleler, Kur’an-ı Hakîm’in bir nevi müstakim tefsiri ve hakaik-i imaniyenin istikametli ve kuvvetli delilleri olduğundan; o risaleler ve Sözler’e gelen şeref ve takdir ve tahsin, Kur’an’a ve hakaik-i imana aittir. Madem öyledir, bilâ-perva derim ki:

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ sırrıyla, Kur’an’da elbette bu istikametli tefsirinin istikametine işaret var. Evet, var. Kur’an o tefsirine hususi bakıyor. Çünkü âyât-ı mühimmeden Sure-i Hud’daki (Hâşiye[5]) فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعٖيدٌ âyeti bulunan sahifenin karşısında فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyeti, fâ-yı atıf hariç olarak اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ makam-ı ebcedîsi bin üç yüz ikidir (1302). Demek اِستَقِمْ deki emr-i has içinde bulunan hitab-ı âmmın hadsiz müstakim efradları içinde, o bin üç yüz iki (1302) tarihinde bir ferdin bir cihette istikamet emrinin imtisali bir hususiyet kazanacak. Demek, on dördüncü asırda Kur’an’dan iktibas edip istikametsiz sakîm yollar içinde sırat-ı müstakimi gösterecek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrad içinde dâhil ediyor. Hem o istikametin bir hususiyeti var ki tarihiyle işaret ediyor.

Halbuki o asırda şahsen istikamette mümtaz bir hususiyet kesbetmek çok uzaktır. Demek, şahsî istikamet değil. Öyle ise o adamın teşebbüsüyle neşredilen esrar-ı Kur’aniye, o asırda istikamette imtiyaz kesbedecek. O adam şahsen gayr-ı müstakim olduğu halde, müstakimler içine idhali, o imtiyaza remzeder.

Madem hakikat budur, ben kat’î bir surette itiraf ediyorum ki hayatım istikametsiz gitmiş, kalbim sekametten kurtulmamış, o kudsî emrin imtisalinden belki yüz derece uzağım. Fakat وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ sırrıyla o nimete bir şükür olarak derim ki: O bin üç yüz iki (1302) tarihi ise –Arabî tarih itibarıyla olsa– Kur’an okumaya başladığım aynı tarihe tevafuk eder. Ve Rumî tarihi hesabıyla, ilme başladığım tarihe tevafuk eder. Öyle ise o îma edilen fert olabiliriz. Halbuki şahsen bütün hayatı sakîm ve istikametsiz olan bir ferde istikametle îma edilse ve gayr-ı müstakim iken müstakimler içine idhal edilse elbette o ferdin mazhar olacağı âsârın istikametine îmadır. Ve o âsârın istikameti, o tarihte başlayıp dalalet yolları ve zulümat tarîkleri içinde sırat-ı müstakimi gösterecek اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ emrini imtisal edecek demektir. Evet, lillahi’l-hamd Risale-i Nur eczaları; Kur’an’ın bu mu’cizane îma-i gaybîsini bilfiil göstermiş, meydandadır.

Şu âyetin gizli îmasını اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ âyeti teyid ediyor. Çünkü اِنَّ deki şeddeli nun bir sayılsa tam evvelki âyete tevafuk ile hizbü’l-Kur’an’ın faaliyetine vasıta olan bir hâdiminin Kur’an okumaya başladığı bin üç yüz iki (1302) tarihine, iki fark ile tevafuk etmekle beraber, şeddeli nun iki nun sayılsa bin üç yüz elli (1350) eder ki bu tarihte Kur’an’dan muktebes olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kur’an’ın hizmetlerine çalışan hizbü’l-Kur’an’ın faaliyeti ve dalalet ve zındıkaya manen galebe ettikleri bir zamana tevafuku ise istikbalde tam galebelerine bir îma-i gaybîdir.

*

Sual: Sen bu zamanın hâdisatına, fitne-i âhir zaman diyorsun. Halbuki hadîste vârid olmuş ki: “Âhir zamanda Allah Allah denilmeyecek, sonra kıyamet kopacak.”

Elcevap: Evvela: Fitne-i âhir zamanın müddeti uzundur, biz bir faslındayız.

Sâniyen: Yerde Allah Allah denilmeyecekten murad, Allah’a iman kalkacak demek değildir. (Hâşiye[6]) Belki Allah’ın namını değiştirecekler demektir. Nasıl ki yerde Allah Allah denilmezse kıyamet-i kübra kopacak. Bir memlekette de Allah Allah denilmezse bir nevi kıyamet kopmasına işarettir (Hâşiye[7]).

تَوَسَّلْ بِنَا فٖى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ۞ اَغٖيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتٖى

İlm-i cifirle manası: “Yâ Said! Âhir zamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile ve şefaatçi yap. İnşâallah senin her şeyinde ve her işinde uzun bir zamanda, yani tufuliyet zamanından tâ ihtiyarlığın vaktinde işkenceli esaretine kadar yani bin iki yüz doksan dörtten (1294) tâ bin üç yüz kırk beş (1345) belki altmış dörde (1364) daha ziyade bir zamana kadar Allah’ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdadına yetişeceğim.”

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

Said Nursî

*

[1] Hâşiye: Üstadımızın şahsına sarîhan işaret eden bu gibi gaybî keramet ve işaratın neşrini Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri arzu etmiyor. Fakat bizler düşündük ki bu gibi delâlet derecesinde olan gaybî işaretlerin ehl-i imanca bilinmesine, bu zamanda kat’î lüzum ve ihtiyaç var. Buna binaen neşrediyoruz.

Nâşirler

[2] * فَالْوَاصِلُ kelimesi müteaddî olmak cihetiyle, Sözleriyle selâmete îsal edici demektir.

[3] اَلْمُقَرَّبُ müşedded “ra” bir sayılsa Üstadımızın lakabı olan النّورسى kelimesinin aynıdır. Yalnız atıf için “vav” var. Tam tevafukla, mukarrebden murad, Nurslu olduğunu gösteriyor. اَلْمُقَرَّبُ de şeddeli “ra” iki sayılsa “Bedîüzzaman Nursî” yâ-i muhaffefle aynıdır. Yalnız iki fark var. İki hemze-i vasl sayılsa tam tamına tevafukla اَلْمُقَرَّبُ doğrudan doğruya ona işaret ediyor.

Şamlı Tevfik, Süleyman, Ali

[4] Hâşiye: Âyetin külliyetinde saadet noktasında mazhariyetine mâsadak olmak için milyarlar dereceden yalnız bir derece murad olduğumuzu anlasak, ebede kadar şükretsek o nimetlerin hakkını eda edemeyiz. Hazret-i Gavs’ın işaretinden anlaşılıyor ki o muhit âyetin denizinden bir katre kadar hissemiz var. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى

[5] Hâşiye: Hattâ Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) ferman etmiş ki: شَيَّبَتْنٖى سُورَةُ هُودٍ Yani Sure-i Hud’daki فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyeti beni ihtiyarlattırdı. Çünkü ehemmiyeti azîmdir. İstikamet-i tammeyi emrediyor.

[6] Hâşiye: Çünkü hadîste vardır ki لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتٖى ظَاهِرٖينَ عَلَى الْحَقِّ اِلٰى قِيَامِ السَّاعَةِ Bu hadîs, diğer hadîsi takyid ediyor.

[7] Hâşiye: Yedi sene evvel yazılan bu işaret-i gaybiye aynen vukua geldi. Herkes gördü. Evet bu geçen zelzele, kıyametin zelzele-i kübrasından haber verir gibi sarstı fakat akılları başlarına gelmedi.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir