On Dördüncü Lem’a



İzahlı Metin

On Dördüncü Lem’a

İki Makamdır.

Birinci Makam

İki sorunun cevabıdır.

*Bi’smihî subhânehu ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdih* (O her türlü kusurdan sonsuz derecede yücedir ve O’nun adıyla başlarım. Hiçbir şey yoktur ki O’nu överek tesbih etmesin.)

*Es-selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuh* (Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.)

Aziz, sadık kardeşim Re’fet Bey!

Sevr (Öküz) ve Hut (Balık) hakkındaki sorun bazı risalelerde cevaplanmıştır. Bu tür sorulara yönelik cevap, Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dalı’nda, “On İki Asıl” başlığıyla on iki önemli kural olarak açıklanmıştır. Bu kurallar, Peygamber Efendimizin hadisleriyle ilgili farklı yorumlar için birer ölçüdür ve hadisler hakkında ortaya çıkan şüpheleri giderecek önemli esaslardır. Maalesef şimdilik, kalbe doğan manalar (sünuhat) dışında ilmî konularla meşgul olmama engel olan bazı durumlar var. Bu yüzden sorunuza istediğiniz şekilde cevap veremiyorum. Eğer kalbe doğan ilhamlar şeklinde olsaydı, mecburen ilgilenirdim. Bazen sorulara verilen cevaplar bu ilhamlara denk düştüğü için cevaplanır, bu yüzden gücenmeyin. Bu nedenle her sorunuza layıkıyla cevap veremiyorum. Haydi, bu defaki sorunuza kısa bir cevap vereyim.

Bu defaki sorunuzda diyorsunuz ki: Hocalar, “Yeryüzü, öküz ve balık üstünde duruyor” diyorlar. Hâlbuki coğrafya, yeryüzünün boşlukta asılı bir yıldız gibi dolaştığını gösteriyor. Ne öküz var ne de balık?

Cevap: İbn-i Abbas (Radıyallahu Anh) gibi saygın kişilere dayandırılan sahih bir rivayet vardır ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a sormuşlar: “Dünya neyin üzerindedir?” Şöyle buyurmuş: *alâ’s-sevri ve’l-hût* (Öküz ve balığın üzerindedir). Bir rivayette bir defasında *alâ’s-sevr* (Öküzün üzerindedir) demiş, başka bir defasında ise *alâ’l-hût* (Balığın üzerindedir) demiştir. Hadis âlimlerinin bir kısmı, bu hadisi İsrailiyat’tan (Yahudi kaynaklı bilgilerden) alınma ve eskiden beri anlatılan hurafe benzeri hikâyelere uygulamışlardır. Özellikle, Müslüman olan İsrailoğulları âlimlerinden bir kısmı, eski kitaplarında “Sevr ve Hut” hakkında gördükleri hikâyeleri bu hadise uyarlayarak hadisin anlamını tuhaf bir yöne çevirmişlerdir.

Şimdilik bu sorunuza dair oldukça özet üç esas ve üç yorum dile getirilecek.

Birinci Esas: İsrailoğulları âlimlerinin bir kısmı Müslüman olduktan sonra, eski bilgileri de onlarla birlikte Müslüman olmuş ve İslam’a mal edilmiştir. Hâlbuki o eski bilgilerde yanlışlar vardır. O yanlışlar elbette onlara aittir, İslamiyet’e ait değildir.

İkinci Esas: Benzetmeler ve temsiller, ilim sahibi kimselerden halk arasına geçtikçe, yani ilmin elinden cehaletin eline düştükçe zamanla gerçek zannedilir.

Mesela, küçüklüğümde ay tutulmuştu. Anneme sordum: “Ay neden böyle oldu?” Dedi: “Yılan yutmuş.” Dedim: “Ama hâlâ görünüyor?” Dedi: “Yukarıdaki yılanlar cam gibidir, içlerindeki şeyi gösterirler.” Bu çocukluk hatıramı uzun zaman anımsardım ve şöyle derdim: “Bu kadar asılsız bir hurafe, annem gibi ciddi bir insanın dilinde nasıl dolaşabiliyor?” diye düşünürdüm.

Nihayet astronomi ilmini incelediğimde gördüm ki: Annem gibi böyle söyleyenler, bir benzetmeyi gerçek sanmışlar. Çünkü Güneş derecelerinin yörüngesi olan ve “mıntıkatü’l-buruc” (burçlar kuşağı) denilen büyük daire ile Ay’ın menzillerinin yörüngesi olan Ay yörüngesi dairesi birbiri üzerinden geçerken, bu iki daire iki yay şeklini oluşturur. Astronomi âlimleri, bu iki yaya latif bir benzetme ile “iki büyük yılan” anlamına gelen “tinnineyn” adını vermişler.

İşte bu iki dairenin kesişim noktalarından birine baş anlamına gelen “re’s”, diğerine kuyruk anlamına gelen “zeneb” demişler. Ay “re’s”e ve Güneş “zeneb”e geldiği zaman astronomi terimiyle “haylulet-i arz” (Dünya’nın araya girmesi) meydana gelir. Yani Dünya gezegeni tam ikisinin ortasına düşer ve o zaman Ay tutulur. Önceki benzetmeye göre, “Ay, yılanın ağzına girdi” denilir.

İşte bu yüksek ve ilmî benzetme, halkın diline girdikçe zamanla, Ay’ı yutacak kocaman bir yılan şeklini almıştır.

İşte “Sevr” (Öküz) ve “Hut” (Balık) isimli iki büyük melek de, kutsal ve latif bir benzetme ve anlamlı bir işaretle bu isimlerle adlandırılmışlardır. Peygamberliğin o kutsal ve yüce dilinden halkın diline indikçe, bu benzetme gerçeğe dönüşmüş, adeta devasa bir öküz ve dehşet verici bir balık suretini almışlardır.

Üçüncü Esas: Nasıl ki Kur’an’ın müteşabih (manası kapalı, yoruma açık) ayetleri varsa ve çok derin meseleleri temsiller ve benzetmelerle halka ders veriyorsa, aynı şekilde hadislerin de müteşabih olanları vardır ve çok derin hakikatleri alışıldık benzetmelerle ifade eder.

Mesela, bir iki risalede açıkladığımız gibi: Bir defasında Peygamber Efendimizin huzurunda çok derin bir gürültü işitildi. Şöyle buyurdu: “Bu, yetmiş senedir yuvarlanıp bu anda cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” Birkaç dakika sonra biri gelip dedi ki: “Yetmiş yaşındaki meşhur münafık öldü.” Böylece Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın son derece etkili temsilinin hakikatini açıklamış oldu.

Senin sorunun cevabına şimdilik üç yorum söylenecek:

Birincisi: Arşı ve gökleri taşıyan melekler olarak bilinen meleklerden birinin adının “Nesir” (Kartal), diğerinin adının “Sevr” (Öküz) olması gibi, Cenab-ı Hak, Arş’a ve göklere, Rabliğinin saltanatını denetlemeleri için dört melek tayin etmiştir. Aynı şekilde, göklerin küçük bir kardeşi ve gezegenlerin bir arkadaşı olan Dünya gezegeni için de iki melek, gözetleyici ve taşıyıcı olarak görevlendirmiştir. O meleklerden birinin adı “Sevr”, diğerinin adı “Hut”tur. Bu isimlerin verilmesinin sırrı şudur:

Yeryüzü iki kısımdır: Biri su, diğeri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren ise, insanların hayat kaynağı olan tarımdır ki bu da öküz ile olur ve öküzün omuzundadır. Dünya gezegenine görevli iki melek hem komutan hem de gözetleyici olduklarından, elbette balık türüyle ve öküz cinsiyle bir yönden ilişkileri bulunması gerekir. Belki de –doğrusunu Allah bilir– o iki meleğin melekler âleminde ve misal âleminde öküz ve balık suretinde tecellileri vardır. (Haşiye [1])

İşte bu ilişkiye ve o gözetime işaret etmek ve Dünya gezegenindeki bu iki önemli canlı türüne ima etmek için, Peygamber Efendimizin mucizevi beyan dili, *el-Ardu alâ’s-sevri ve’l-hût* (Yeryüzü öküz ve balık üzerindedir) demiştir. Böylece, bir sayfa dolusu meseleyi içeren çok derin ve geniş bir hakikati, son derece güzel ve kısa tek bir cümle ile ifade etmiştir.

İkinci Yorum: Mesela, şöyle denilse: “Bu devlet ve saltanat neyin üzerinde duruyor?” Cevap olarak, *alâ’s-seyfi ve’l-kalem* (Kılıç ve kalem üzerinde) denilir. Yani, “Askerin kılıcının cesaretine ve gücüne, memurun kaleminin bilgisine ve adaletine dayanır.”

Aynı şekilde, Dünya gezegeni mademki canlıların meskenidir ve canlıların lideri de insandır; ve kıyıda yaşayan insanların büyük bir kısmının geçim kaynağı balıktır; kıyıda yaşamayanların geçim kaynağı ise tarımla öküzün omuzundadır ve önemli bir ticaret kaynağı da yine balıktır. Elbette, devletin kılıç ve kalem üstünde durduğu gibi, Dünya gezegeni de öküz ve balık üstünde duruyor denilebilir. Çünkü ne zaman öküz çalışmazsa ve balık bir defada milyonlarca yumurta yumurtlamazsa, o zaman insan yaşayamaz, hayat çöker ve Hikmet Sahibi Yaratıcı da yeryüzünü harap eder.

İşte Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, son derece mucizevi, yüce ve hikmetli bir cevapla, *el-Ardu alâ’s-sevri ve’l-hût* (Yeryüzü öküz ve balık üzerindedir) demiştir. İnsan türünün hayatının, hayvan türlerinin hayatıyla ne kadar ilişkili olduğuna dair geniş bir hakikati iki kelime ile ders vermiştir.

Üçüncü Yorum: Eski kozmografya (gök bilimi) anlayışına göre Güneş hareket eder. Güneş’in her otuz derecelik bölümüne bir “burç” denilmiştir. Bu burçlardaki yıldızlar arasında hayalî çizgiler çekildiğinde oluşan şekillerden bazıları aslan (esed) suretini, bazıları terazi (mizan) suretini, bazıları öküz (sevr) suretini, bazıları da balık (hut) suretini andırdığı için bu burçlara o isimler verilmiştir.

Bu asrın kozmografya anlayışına göre ise Güneş hareket etmiyor. Dolayısıyla o burçlar boş, atıl ve işlevsiz kalmıştır. Güneş’in yerine Dünya gezegeni dönmektedir. Öyleyse o boş ve işlevsiz burçlar ve yukarıdaki atıl daireler yerine, yeryüzünde, Dünya’nın yıllık yörüngesinde küçük ölçekte o daireleri oluşturmak gerekir. Bu durumda gökteki burçlar, Dünya’nın yıllık yörüngesinde yansıyacaktır. Bu halde Dünya gezegeni her ay, gökteki burçlardan birinin gölgesinde ve misalindedir. Sanki Dünya’nın yıllık yörüngesi bir ayna gibidir ve gökteki burçlar onda yansımaktadır.

İşte bu yoruma göre, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, daha önce belirttiğimiz gibi bir defasında *alâ’s-sevr* (Öküzün üzerindedir), başka bir defasında *alâ’l-hût* (Balığın üzerindedir) demiştir. Evet, Peygamberliğin mucizevi ifade diline yakışır bir tarzda, çok derin ve nice asır sonra anlaşılacak bir hakikate işaret ederek bir defasında *alâ’s-sevr* demiştir. Çünkü Dünya gezegeni, o sorunun sorulduğu zamanda Sevr (Boğa) Burcu’nun misalindeydi. Bir ay sonra tekrar sorulunca *alâ’l-hût* demiştir. Çünkü o vakit Dünya gezegeni, Hut (Balık) Burcu’nun gölgesindeymiş.

İşte gelecekte anlaşılacak bu yüce hakikate işaret ederek, Dünya gezegeninin görevindeki hareketine ve seyahatine ima ederek ve gökteki burçların Güneş açısından işlevsiz ve misafirsiz olduğuna, asıl işleyen burçların ise Dünya’nın yıllık yörüngesinde bulunduğuna ve o burçlarda görev yapan ve seyahat edenin Dünya gezegeni olduğuna bir remiz olarak *alâ’s-sevri ve’l-hût* demiştir. *Vallâhu a’lemu bi’s-savâb* (En doğrusunu Allah bilir).

Bazı İslami kitaplarda öküz ve balığa dair akıl dışı tuhaf hikâyeler ya İsrailiyat’tır (Yahudi kaynaklı bilgilerdir) ya temsillerdir ya da bazı hadis âlimlerinin yorumlarıdır ki, bazı dikkatsiz kişiler tarafından hadis zannedilerek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a isnat edilmiştir.

*Rabbenâ lâ tuâhiznâ in nesînâ ev ahta’nâ* (Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma.)

*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen ve her şeyi hikmetle yapan Sensin.)

İKİNCİ SORU: Âl-i Abâ hakkındadır.

Kardeşim, Âl-i Abâ hakkındaki cevapsız kalan sorunuzun pek çok hikmetinden sadece bir tanesi söylenecek. Şöyle ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, mübarek abasını (hırkasını) Hazreti Ali (Radıyallahu Anh), Hazreti Fatıma (Radıyallahu Anha), Hazreti Hasan ve Hüseyin’in (Radıyallahu Anh) üzerlerine örtmesi ve onlara bu şekilde *Li yuzhibe ankumu’r-ricse ehle’l-beyti ve yutahhirakum tathîrâ* (Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden her türlü kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister) ayetiyle dua etmesinin sırları ve hikmetleri vardır. Sırlarından bahsetmeyeceğiz. Yalnızca peygamberlik görevine bakan bir hikmeti şudur:

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, geleceği gören peygamberlik nazarıyla, otuz-kırk sene sonra sahabeler ve tabiînler arasında önemli fitneler çıkacağını ve kan döküleceğini görmüştür. Bu olayların içinde en seçkin şahsiyetlerin, abasının altındaki o üç kişi olduğunu gözlemlemiştir. Hazreti Ali’yi (Radıyallahu Anh) ümmetin nazarında temize çıkarmak, Hazreti Hüseyin’i (Radıyallahu Anh) teselli etmek, Hazreti Hasan’ı (Radıyallahu Anh) tebrik etmek ve onun barış yaparak büyük bir fitneyi kaldırmasıyla sahip olduğu şerefi ve ümmete olan büyük faydasını ilan etmek, ve Hazreti Fatıma’nın soyunun temiz ve şerefli olacağını ve Ehl-i Beyt’in o yüce unvanına layık olacaklarını bildirmek için, kendisiyle birlikte o dört şahsa “Hamse-i Âl-i Abâ” (Abâ Altındaki Beş Kişi) unvanını kazandıran o abayı örtmüştür.

Evet, Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) haklı halife idi. Fakat dökülen kanlar çok önemli olduğundan, ümmet nazarında onun temize çıkarılması ve suçsuzluğunun ilanı, peygamberlik görevi açısından önem taşıyordu. Bu yüzden Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bu şekilde onu temize çıkarmaktadır. Onu eleştiren, hatalı bulan ve sapkınlıkla suçlayan Haricîleri ve Emevîlerin saldırgan taraftarlarını sükûta davet etmektedir. Evet, Haricîler ve Emevîlerin aşırı taraftarlarının Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) hakkındaki yersiz eleştirileri ve sapkınlık suçlamaları ile Hazreti Hüseyin’in (Radıyallahu Anh) son derece acı ve yürek yakan hadisesiyle Şiîlerin aşırılıkları, bidatları ve ilk iki halifeyi reddetmeleri İslam ehline çok zararlı olmuştur.

İşte bu aba ve dua ile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) ve Hazreti Hüseyin’i (Radıyallahu Anh) sorumluluktan, suçlamalardan ve ümmetini onlar hakkında kötü zan beslemekten kurtardığı gibi, Hazreti Hasan’ı (Radıyallahu Anh) yaptığı barış anlaşmasıyla ümmete ettiği iyilikten dolayı peygamberlik görevi noktasında tebrik etmektedir. Ve Hazreti Fatıma’nın (Radıyallahu Anha) mübarek neslinin İslam âleminde “Ehl-i Beyt” unvanını alarak yüce bir şeref kazanacağını ve Hazreti Fatıma’nın (Radıyallahu Anha), *İnnî uîzuhâ bike ve zurriyyetehâ mine’ş-şeytâni’r-racîm* (Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım) diyen Hazreti Meryem’in annesi gibi, soyu bakımından çok şerefli olacağını ilan etmektedir.

*Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi’t-tayyibîne’t-tâhirîne’l-ebrâr ve alâ ashâbihi’l-mucâhidîne’l-mukrremîne’l-ahyâr, âmîn.* (Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e, O’nun tertemiz, seçkin ve iyi olan ailesine, ve O’nun mücahit, değerli ve hayırlı olan ashabına salât ve selam eyle. Âmin.)

*

İkinci Makam

*Bismillâhirrahmânirrahîm*’in binlerce sırrından altı sırrına dairdir.

İhtar: Besmele’nin rahmet noktasındaki parlak bir ışığı, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için notlar şeklinde kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sır ile o ışığın etrafında bir daire çizerek onu avlamayı ve zapt etmeyi arzu ettim. Fakat maalesef şimdilik bu arzuma tam olarak ulaşamadım. Yirmi otuz sırdan beş altı tanesine inebildim.

“Ey insan!” dediğim vakit kendi nefsimi kastediyorum. Bu ders kendi nefsime özel olmakla birlikte, ruhen benimle bağlantısı olan ve nefsi benim nefsimden daha uyanık olan zatlara belki bir fayda vesilesi olur niyetiyle, On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı olarak dikkatli kardeşlerimin onayına sunuyorum. Bu ders akıldan çok kalbe bakar, delilden çok zevke yöneliktir.

*Bismillâhirrahmânirrahîm* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

*Kâlet yâ eyyuhe’l-mele’u innî ulkıye ileyye kitâbun kerîm. İnnehu min Suleymâne ve innehu bismillâhirrahmânirrahîm.* (Sebe melikesi dedi ki: “Ey ileri gelenler! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı. O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlamaktadır.”)

Bu makamda birkaç sır zikredilecektir.

Birinci Sır

*Bismillahirrahmanirrahim*’in bir yansımasını şöyle gördüm: Kâinatın yüzünde, yeryüzünün yüzünde ve insanın yüzünde, birbiri içinde birbirinin örneğini gösteren üç Rablik mührü vardır.

Birincisi: Kâinatın genel yapısındaki yardımlaşma, dayanışma, kucaklaşma ve birbirine cevap vermeden ortaya çıkan en büyük ulûhiyet (ilahlık) mührüdür ki, “Bismillah” buna bakar.

İkincisi: Yeryüzünün yüzünde, bitkilerin ve hayvanların idare, terbiye ve yönetimindeki benzerlik, uyum, düzen, ahenk, lütuf ve merhametten ortaya çıkan en büyük rahmaniyet (sonsuz rahmet sahibi olma) mührüdür ki, “Bismillahirrahman” buna bakar.

Sonra, insanın her şeyi kapsayan mahiyetinin yüzündeki şefkat incelikleri, merhamet detayları ve İlahi rahmetin parıltılarından ortaya çıkan en yüce rahîmiyet (çok merhametli olma) mührüdür ki, *Bismillahirrahmanirrahim*’deki “Er-Rahîm” buna bakar.

Demek ki *Bismillahirrahmanirrahim*, âlem sayfasında nurlu bir satır oluşturan üç birlik mührünün kutsal unvanı, kuvvetli bir bağı ve parlak bir çizgisidir. Yani *Bismillahirrahmanirrahim*, yukarıdan inerek kâinatın meyvesi ve âlemin küçültülmüş bir kopyası olan insana dayanır. Yeri göğe bağlar ve insanın Arş’a yükselmesi için bir yol olur.

İkinci Sır

Mucizevi beyana sahip Kur’an, sayısız varlıkta görünen vahidiyet (Allah’ın birliğinin bütün varlıklarda tecelli etmesi) içinde akılları boğmamak için, daima o vahidiyet içinde ehadiyet (Allah’ın birliğinin her bir varlıkta özel olarak tecelli etmesi) yansımasını gösterir. Yani, mesela nasıl ki güneş ışığıyla sayısız şeyi kuşatır. Işığının tamamında güneşin zatını düşünebilmek için çok geniş bir hayal gücü ve kuşatıcı bir bakış gerektiğinden, güneşin zatını unutturmamak için her bir parlak şeyde güneşin zatını yansımasıyla gösterir. Her parlak şey, kendi kabiliyetine göre güneşin zatî yansımasıyla birlikte ışığı, sıcaklığı gibi özelliklerini de gösterir. Ve her parlak şey güneşi bütün sıfatlarıyla kabiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ışık, sıcaklık ve ışıktaki yedi renk gibi özelliklerinin her biri de karşısındaki bütün şeyleri kuşatır.

Aynen öyle de –benzetmede hata olmasın– *ve lillâhi’l-meselu’l-a’lâ* (en yüce misaller Allah’a aittir), Allah’ın ehadiyeti ve samediyeti (her şeyin O’na muhtaç olması), her bir şeyde, özellikle canlılarda, daha da özellikle insanın mahiyet aynasında bütün isimleriyle bir yansıması olduğu gibi; vahdet ve vahidiyet yönüyle de varlıklarla ilgili her bir ismi bütün varlıkları kuşatır.

İşte vahidiyet içinde akılları boğmamak ve kalplerin Yüce Zat’ı unutmaması için, Kur’an daima vahidiyetteki ehadiyet mührünü nazara verir. İşte o mührün üç önemli düğümünü gösteren de *Bismillahirrahmanirrahim*’dir.

Üçüncü Sır

Bu sınırsız kâinatı şenlendiren, gözle görüldüğü gibi rahmettir. Bu karanlık varlıkları aydınlatan, apaçık bir şekilde yine rahmettir. Bu sonsuz ihtiyaçlar içinde çırpınan varlıkları terbiye eden, şüphesiz yine rahmettir. Bir ağacın bütün yapısıyla meyvesine yönelmesi gibi, bütün kâinatı insana yönelten, her tarafta ona baktıran ve yardımına koşturan, şüphesiz rahmettir. Bu sınırsız boşluğu ve bomboş âlemi dolduran, aydınlatan ve şenlendiren, gözle görüldüğü gibi rahmettir. Ve bu fani insanı ebediliğe aday yapan, onu ezeli ve ebedi bir Zât’a muhatap ve dost kılan, şüphesiz rahmettir.

Ey insan! Madem rahmet böylesine kuvvetli, çekici, sevimli ve yardım edici sevilen bir hakikattir; “Bismillahirrahmanirrahim” de, o hakikate yapış, mutlak bir yalnızlıktan ve sınırsız ihtiyaçlarının acılarından kurtul. O ezel ve ebed Sultanı’nın tahtına yaklaş ve o rahmetin şefkatiyle, şefaatiyle ve ışıklarıyla o Sultan’a muhatap, sırdaş ve dost ol!

Evet, kâinatın türlerini hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp bütün ihtiyaçlarına mükemmel bir düzen ve özenle koşturmak, şüphesiz iki durumdan biridir: Ya kâinatın her bir türü kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, yardımına koşuyor. Bu ise akıldan yüz derece uzak olduğu gibi, birçok imkânsızlığı da beraberinde getirir. İnsan gibi mutlak aciz bir varlıkta, en kuvvetli bir Mutlak Sultan’ın kudretinin bulunması gerekir. Veyahut bu kâinat perdesinin arkasında, Mutlak Güç Sahibi bir Zat’ın ilmiyle bu yardımlaşma gerçekleşiyor. Demek ki kâinatın türleri insanı tanımıyor; aksine insanı bilen, tanıyan ve ona merhamet eden bir Zât’ın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.

Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün varlık türlerini sana yönlendirerek yardım ellerini uzattıran ve senin ihtiyaçlarına “Buyur!” dedirten Yüce Zât, seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de O’nu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve kesin olarak anla ki: Senin gibi mutlak zayıf, mutlak aciz, mutlak fakir, fani ve küçük bir varlığa bu kocaman kâinatı hizmetkâr etmek ve onun imdadına göndermek, elbette hikmet, özen, ilim ve kudreti içeren rahmet hakikatidir. Elbette böyle bir rahmet, senden kapsamlı ve samimi bir şükür, ciddi ve saf bir hürmet ister. İşte o samimi şükrün ve o saf hürmetin tercümanı ve unvanı olan *Bismillahirrahmanirrahim*’i de. Onu, o rahmete ulaşmaya bir vesile ve o Rahman’ın dergâhında bir şefaatçi yap.

Evet, rahmetin varlığı ve gerçekliği, güneş kadar açıktır. Çünkü nasıl ki merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin düzeninden ve konumlarından ortaya çıkıyorsa, aynı şekilde bu kâinatın büyük dairesinde de bin bir İlahi ismin yansımasından uzanan nurlu ipler, kâinatın yüzünde öyle bir rahmet mührü içinde bir merhamet damgası ve bir şefkat nakışı dokuyor ve öyle bir inayet (özen) mührü işliyor ki, güneşten daha parlak bir şekilde kendini akıllara gösteriyor.

Evet, güneşi, ayı, elementleri, madenleri, bitkileri ve hayvanları en büyük bir nakşın atkı ipleri gibi o bin bir ismin ışıklarıyla düzenleyen, hayata hizmet ettiren, bitki ve hayvan olan bütün annelerin son derece şirin ve fedakârca şefkatleriyle kendi şefkatini gösteren, canlıları insan hayatına hizmetkâr kılan ve bu yolla Allah’ın Rabliğinin son derece güzel ve tatlı bir nakşını, insanın önemini ve en parlak rahmetini gösteren o Cemal Sahibi Rahman, elbette kendi mutlak ihtiyaçsızlığına karşı, rahmetini mutlak ihtiyaç içindeki canlılara ve insana makbul bir şefaatçi yapmıştır.

Ey insan, eğer insan isen, *Bismillahirrahmanirrahim* de, o şefaatçiyi bul!

Evet, yeryüzünde dört yüz bin farklı bitki ve hayvan türünü, hiçbirini unutmadan, şaşırmadan, vakti vaktine mükemmel bir düzen, hikmet ve özenle terbiye edip idare eden ve Dünya gezegeninin yüzüne ehadiyet (birlik) mührünü vuran, apaçık bir şekilde, hatta gözle görüldüğü gibi rahmettir. Ve o rahmetin varlığı, bu Dünya gezegeninin yüzündeki varlıkların varlığı kadar kesindir ve o varlıkların sayısı kadar da gerçekliğinin delilleri vardır.

Evet, yeryüzünde böyle bir rahmet mührü ve birlik damgası bulunduğu gibi, insanın manevi mahiyetinin yüzünde de öyle bir rahmet mührü vardır ki, Dünya gezegeninin yüzündeki merhamet mühründen ve kâinatın yüzündeki en büyük rahmet mühründen daha aşağı değildir. Adeta bin bir ismin yansımasının bir odak noktası hükmünde bir kapsayıcılığı vardır.

Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu yüzü veren ve o yüze böyle bir rahmet mührü ve bir birlik damgası vuran Zât, seni başıboş bıraksın, sana önem vermesin, hareketlerine dikkat etmesin, sana yönelmiş olan bütün kâinatı anlamsız kılsın, yaratılış ağacını meyvesi çürük, bozuk, önemsiz bir ağaç yapsın? Hem hiçbir şekilde şüphe kabul etmeyen ve hiçbir yönden eksikliği olmayan, güneş gibi aşikâr olan rahmetini ve ışık gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Asla!

Ey insan! Bil ki o rahmetin Arş’ına ulaşmak için bir miraç (yükseliş basamağı) vardır. O miraç ise *Bismillahirrahmanirrahim*’dir. Bu miracın ne kadar önemli olduğunu anlamak istersen, mucizevi beyana sahip Kur’an’ın yüz on dört suresinin başlarına, bütün mübarek kitapların başlangıçlarına ve tüm hayırlı işlerin başlangıcına bak. Ve Besmele’nin kadrinin yüceliğine en kesin delil şudur ki, İmam-ı Şafiî (Radıyallahu Anh) gibi pek çok büyük müçtehit şöyle demiştir: “Besmele, tek bir ayet olduğu halde Kur’an’da yüz on dört defa indirilmiştir.”

Dördüncü Sır

Sınırsız çokluk (kesret) içindeki birlik (vahidiyet) tecellisi, *İyyâke na’budu* (Yalnız sana ibadet ederiz) hitabını herkesin tam olarak hissetmesine yetmiyor; fikir dağılıyor. Bütünün içindeki birliğin arkasında Allah’ın Ehad (bir ve tek) olan Zat’ını düşünüp *İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn* (Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz) diyebilmek için, yeryüzü genişliğinde bir kalbin bulunması gerekir. İşte bu sırra dayanarak, Allah en küçük ayrıntılarda apaçık bir şekilde birlik mührünü gösterdiği gibi, her bir türde de birlik mührünü göstermek ve Ehad olan Zat’ını düşündürmek için, rahmaniyet mührü içinde bir ehadiyet (birlik) mührü gösteriyor. Ta ki, herkes zorlanmadan her mertebede *İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn* deyip, doğrudan doğruya Yüce Zat’a hitap ederek yönelebilsin.

İşte Hikmetli Kur’an, bu büyük sırrı ifade etmek için, kâinatın en geniş dairesinden, mesela göklerin ve yerin yaratılışından bahsederken, birden en küçük bir daireden ve en ince bir ayrıntıdan bahseder ki, apaçık bir şekilde birlik mührünü göstersin. Mesela, göklerin ve yerin yaratılışından bahsederken, insanın yaratılışına, insanın sesine ve yüzündeki nimet ve hikmet inceliklerine konu açar ki fikir dağılmasın, kalp boğulmasın, ruh Rabbini doğrudan doğruya bulsun. Mesela, *Ve min âyâtihî halku’s-semâvâti ve’l-ardı vahtilâfu elsinetikum ve elvânikum* (Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir) ayeti, bahsedilen hakikati mucizevi bir şekilde gösteriyor.

Evet, sınırsız varlıklarda ve sonsuz bir çoklukta bulunan birlik mühürleri, iç içe geçmiş daireler gibi en büyüğünden en küçüğüne kadar farklı tür ve mertebelere sahiptir. Fakat bu birlik ne kadar çok olsa da yine çokluk içinde bir birliktir ve gerçek bir hitabı tam olarak sağlayamaz. Bu yüzden birliğin arkasında ehadiyet mührünün bulunması gerekir ki, çokluğu hatıra getirmesin ve doğrudan doğruya Yüce Zat’a kalbe bir yol açsın.

Hem bakışları ehadiyet mührüne çevirmek ve kalpleri cezbetmek için, o ehadiyet mührünün üzerine son derece çekici bir nakış, çok parlak bir nur, çok tatlı bir lezzet, çok sevimli bir güzellik ve çok kuvvetli bir hakikat olan rahmet mührünü ve rahîmiyet damgasını koymuştur. Evet, o rahmetin kuvvetidir ki, şuur sahiplerinin bakışlarını cezbeder, kendine çeker, ehadiyet mührüne ulaştırır, Ehad olan Zat’ı düşündürür ve ondan *İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn*’deki hakiki hitaba mazhar kılar.

İşte *Bismillahirrahmanirrahim*, Fatiha’nın bir özeti ve Kur’an’ın kısa bir hülasası olması yönüyle, bu bahsedilen büyük sırrın unvanı ve tercümanı olmuştur. Bu unvanı eline alan, rahmetin katmanlarında gezebilir. Bu tercümanı konuşturan da rahmetin sırlarını öğrenir, rahîmiyet ve şefkat nurlarını görür.

Beşinci Sır

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

*İnnallâhe halaka’l-insâne alâ sûreti’r-rahmân* –ev kemâ kâl– (Allah, insanı Rahman suretinde yaratmıştır –veya buna benzer bir ifadeyle–).

Bu hadis-i şerifi, bazı tarikat ehli, iman esaslarına uygun düşmeyen tuhaf bir şekilde yorumlamışlardır. Hatta onlardan bazı aşk ehli, insanın manevi yüzüne bir Rahman sureti nazarıyla bakmışlardır. Tarikat ehlinin büyük bir kısmında manevi sarhoşluk (sekr), aşk ehlinin çoğunda ise istiğrak (kendinden geçme) ve iltibas (karıştırma) hali olduğundan, hakikate aykırı algılamalarında belki mazur görülebilirler. Fakat aklı başında olanlar, onların inanç esaslarına aykırı olan manalarını fikren kabul edemezler. Ederlerse hata etmiş olurlar.

Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi düzenli bir şekilde idare eden; yıldızları zerreler gibi hikmetle ve kolayca çevirip gezdiren; zerreleri düzenli memurlar gibi çalıştıran Yüce ve Kutsal Allah’ın ortağı, benzeri, zıddı ve dengi olmadığı gibi, *Leyse kemislihî şey’un ve huve’s-semîu’l-basîr* (O’nun benzeri hiçbir şey yoktur; O, her şeyi işitendir, her şeyi görendir) sırrıyla, sureti, misli, misali ve benzeri de olamaz. Fakat, *Ve lehu’l-meselu’l-a’lâ fi’s-semâvâti ve’l-ard ve huve’l-azîzu’l-hakîm* (Göklerde ve yerde en yüce misaller O’nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir) sırrıyla, O’nun işlerine, sıfatlarına ve isimlerine misal ve temsil yoluyla bakılır. Demek ki misal ve temsil, O’nun fiilleri ve sıfatları açısından söz konusudur.

Bu zikredilen hadis-i şerifin pek çok maksadından birisi şudur ki: İnsan, Rahman ismini tam anlamıyla gösteren bir surettedir. Evet, daha önce açıkladığımız gibi, kâinatın yüzünde bin bir ismin ışıklarından ortaya çıkan Rahman ismi göründüğü gibi; yeryüzünün yüzünde Allah’ın mutlak Rabliğinin sayısız tecellileriyle ortaya çıkan Rahman ismi gösterildiği gibi; insanın her şeyi kapsayan suretinde de küçük bir ölçekte, yeryüzünün yüzü ve kâinatın yüzü gibi yine o Rahman isminin en mükemmel yansımasını gösterir demektir.

Hem bu hadis bir işarettir ki: Rahman ve Rahim olan Zat’ın delilleri ve aynaları olan canlılar ve insanlar gibi tecelli yerleri, o Varlığı Zorunlu Olan Zat’a o kadar kesin, açık ve net bir şekilde delalet ederler ki, güneşin suretini ve yansımasını tutan parlak bir aynanın parlaklığına ve delaletinin açıklığına işaret etmek için “O ayna güneştir” denildiği gibi, “İnsanda Rahman’ın sureti var” sözü de delaletin açıklığına ve mükemmel uyumuna işaret etmek için denilmiştir ve denilir. Vahdet-i vücud ehlinin mutedil kısmı da *Lâ mevcûde illâ hû* (O’ndan başka varlık yoktur) sözünü bu sırra dayanarak, bu delaletin açıklığına ve bu uyumun mükemmelliğine bir unvan olarak söylemişlerdir.

*Allâhümme yâ Rahmânu yâ Rahîm, bihakki bismillâhirrahmânirrahîm, irhamnâ kemâ yelîku bi-rahîmiyyetike ve fehhimnâ esrâra bismillâhirrahmânirrahîm kemâ yelîku bi-rahmâniyyetike, âmîn.* (Ey Rahman, ey Rahim olan Allah’ım! *Bismillahirrahmanirrahim* hakkı için, Senin rahîmiyetine yakışır şekilde bize merhamet et. Ve Senin rahmaniyetine yakışır şekilde bize *Bismillahirrahmanirrahim*’in sırlarını anlamayı nasip et. Âmin.)

Altıncı Sır

Ey sınırsız acizlik ve sonsuz fakirlik içinde yuvarlanan çaresiz insan! Rahmetin ne kadar kıymetli bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu şununla anla ki, o rahmet, öyle Yüce bir Sultan’a vesiledir ki, yıldızlar ve zerreler, mükemmel bir düzen ve itaatle O’nun ordusunda birlikte hizmet ederler. Ve o Yüce Zât ve o ezel ve ebed Sultanı, zâtı gereği hiçbir şeye muhtaç değildir ve mutlak bir ihtiyaçsızlık içindedir. Hiçbir yönden kâinata ve varlıklara ihtiyacı olmayan, her şeyden sonsuz derecede zengin olandır. Bütün kâinat O’nun emri ve idaresi altındadır; heybeti ve azameti altında sonsuz bir itaatle, O’nun celaline karşı boyun eğmektedir.

İşte rahmet, seni ey insan, o her şeyden müstağni olan Mutlak Zengin ve o Ebedî Sultan’ın huzuruna çıkarır, O’na dost yapar, O’na muhatap eder ve sevgili bir kul konumuna getirir. Fakat nasıl ki sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir şekilde yanaşamıyorsun; ancak güneşin ışığı, güneşin yansımasını ve tecellisini senin aynan vasıtasıyla senin eline veriyorsa; aynı şekilde o Kutsal Zât’a ve o ezel ve ebed Güneşi’ne bizler sonsuz derecede uzak olsak da, yanaşamayız. Fakat O’nun rahmetinin ışığı, O’nu bize yakınlaştırır.

İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî ve tükenmez bir nur hazinesi bulur. O hazineyi bulmanın çaresi: Rahmetin en parlak bir örneği ve temsilcisi, o rahmetin en etkili bir dili ve habercisi olan ve Kur’an’da *Rahmeten li’l-âlemîn* (Âlemlere rahmet) unvanıyla isimlendirilen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetine uymaktır. Ve bu Âlemlere Rahmet olan cisimleşmiş rahmete vesile ise salavattır. Evet, salavatın manası rahmettir. Ve o canlı, cisimleşmiş rahmete rahmet duası olan salavat ise, o Âlemlere Rahmet olana ulaşmaya vesiledir. Öyleyse sen salavatı kendine, o Âlemlere Rahmet olana ulaşmak için vesile yap. O zatı da Rahman’ın rahmetine vesile kabul et. Bütün ümmetin, Âlemlere Rahmet olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında sonsuz sayıda, rahmet manasıyla salavat getirmeleri, rahmetin ne kadar kıymetli bir İlahi hediye ve ne kadar geniş bir daireye sahip olduğunu parlak bir şekilde ispat eder.

Özetle: Rahmet hazinesinin en kıymetli pırlantası ve kapıcısı Ahmedî Zât (Aleyhissalâtü Vesselâm) olduğu gibi, en birinci anahtarı da *Bismillahirrahmanirrahim*’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır.

*Allâhümme bihakki esrâri bismillâhirrahmânirrahîm, salli ve sellim alâ men erseltehu rahmeten li’l-âlemîn, kemâ yelîku bi-rahmetike ve bi-hurmetihî ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmeîn. Ve’rhamnâ rahmeten tuğnînâ bihâ an rahmeti men sivâke min halkıke, âmîn.* (Allah’ım! *Bismillahirrahmanirrahim*’in sırları hakkı için, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Zât’a, Senin rahmetine ve O’nun hürmetine yakışır şekilde salât ve selam eyle; O’nun bütün ailesine ve ashabına da. Ve bize öyle bir rahmetle merhamet et ki, o rahmetle bizi Senden başka yarattıklarının merhametine muhtaç etme. Âmin.)

*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen ve her şeyi hikmetle yapan Sensin.)

*

[1] Haşiye: Evet, Dünya gezegeni, hava okyanusunda Rabbanî bir gemi ve hadisin ifadesiyle ahiretin bir tarlası, yani fidanlığı olduğundan; o cansız ve şuursuz büyük gemiyi o denizde İlahi emirle, düzen ve hikmetle yüzdüren, kaptanlık eden meleğe “Hut” (Balık) adının ve o tarlaya Allah’ın izniyle gözcülük eden meleğe “Sevr” (Öküz) isminin ne kadar yakıştığı açıktır.

Lügatçeli Metin

On Dördüncü Lem’a

İki Makamdır.

Birinci Makamı

İki sualin cevabıdır.

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Okunuşu: Bismihî sübhânehû ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdih.

Meali: O Allah’ın adıyla ki, O sübhandır (her türlü noksanlıktan uzaktır). Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Okunuşu: Esselâmü aleyküm ve rahmetüllâhi ve berekâtühû.

Meali: Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun.

Aziz, sıddık (çok doğru, sadık) kardeşim Re’fet Bey!

Sevr (öküz, Boğa burcu) ve Hut’a (balık, Balık burcu) dair sorduğun sualin bazı risalelerde (küçük kitaplarda, mektuplarda) cevabı vardır. O nevi suallere göre cevap Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dal’ında On İki Asıl namıyla on iki kaide-i mühimme (önemli kaide) beyan edilmiştir. O kaideler ehadîs-i Nebeviyeye (Peygamber Efendimizin hadislerine) dair muhtelif tevilata (yorum ve açıklamalara) dair birer mihenktirler (kontrol ve değerlendirme ölçütüdürler) ve ehadîse (hadislere) gelen evhamı (kuruntuları, yersiz şüpheleri) def’edecek (giderecek, ortadan kaldıracak) mühim esaslardır (temel ilkelerdir). Maatteessüf (ne yazık ki, maalesef) şimdilik sünuhattan (akla gelen ilhamlardan, ani fikirlerden) başka ilmî mesail (bilimsel konular) ile iştigalime (meşgul olmama) mani (engel) bazı haller var. Onun için sualinize göre cevap veremiyorum. Eğer sünuhat-ı kalbiye (kalbe gelen ilhamlar) olsa bilmecburiye (mecburen, zorunlu olarak) meşgul oluyorum. Bazen suallere, sünuhat tevafuk ettiği için (denk geldiği, uyumlu olduğu için) cevap verilir, gücenmeyiniz (darılmayınız, alınmayınız). Onun için her bir sualinize lâyıkınca (gerektiği gibi) cevap veremiyorum. Haydi bu defaki sualinize kısa bir cevap vereyim.

Bu defaki sualinizde diyorsunuz ki: Hocalar diyorlar: “Arz (dünya), öküz ve balık üstünde duruyor.” Halbuki arz (dünya), muallakta (havada asılı, boşlukta) bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya (yeryüzü bilimi) görüyor. Ne öküz var ve ne de balık?

Elcevap (Cevap şudur ki): İbn-i Abbas (radiyallahu anh – Allah ondan razı olsun) gibi zatlara isnad (dayandırılan, atfedilen) edilen sahih (doğru, güvenilir) bir rivayet (nakil, aktarım) var ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm’dan (Şanı yüce Peygamber, Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Ferman (buyurmuş, bildirmiş) etmiş: عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ

Okunuşu: Ale’s-sevri ve’l-hût.

Meali: Öküz ve balık üstündedir.

Bir rivayette bir defa عَلَى الثَّوْرِ demiş, diğer defada عَلَى الْحُوتِ demiştir. Muhaddislerin (hadis âlimlerinin) bir kısmı, İsrailiyattan (Yahudi ve Hristiyan geleneğinden gelen hikâyelerden) alınma ve eskiden beri nakledilen hurafevari (boş inançlara benzeyen, efsanevi) hikâyelere bu hadîsi tatbik (uygulamış, yorumlamış) etmişler. Hususan Benî-İsrail (İsrailoğulları) âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb-ü sâbıkada (eski kitaplarda) “Sevr ve Hut” hakkında gördükleri hikâyeleri, hadîse tatbik edip hadîsin manasını acib (hayret verici, şaşırtıcı) bir tarza (şekle, üsluba) çevirmişler.

Şimdilik bu sualinize dair gayet mücmel (kısa, özet) üç esas ve üç vecih söylenecek.

Birinci Esas: Benî-İsrail ulemasının (âlimlerinin) bir kısmı Müslüman olduktan sonra, eski malûmatları (bilgileri) dahi onlarla beraber Müslüman olmuş, İslâmiyet’e mal olmuş (benimsenmiş, bir parçası haline gelmiş). Halbuki o eski malûmatlarında yanlışlar var. O yanlışlar elbette onlara aittir (ilişkindir, bağlıdır), İslâmiyet’e ait değildir.

İkinci Esas: Teşbih (benzetme) ve temsiller (örneklemeler), havastan (seçkinlerden, bilginlerden) avama (halk tabakasına, sıradan insanlara) geçtikçe, yani ilmin elinden cehlin (cahilliğin) eline düştükçe mürur-u zamanla (zamanla, zaman geçtikçe) hakikat telakki (gerçek sanılır, kabul edilir) edilir.

Mesela, küçüklüğümde kamer (ay) tutuldu. Ben valideme (anneme) dedim: “Neden ay böyle oldu?” Dedi: “Yılan yutmuş.” Dedim: “Daha görünüyor?” Dedi: “Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler.” Bu çocukluk hatırasını çok zaman tahattur (hatırlıyordum) ediyordum. Ve der idim ki: “Bu kadar hakikatsiz bir hurafe, validem gibi ciddi zatların lisanında nasıl geziyor?” diye düşünürdüm.

Tâ felekiyat (astronomi) fennini mütalaa (incelediğim) ettiğim vakit gördüm ki: Validem gibi öyle diyenler, bir teşbihi hakikat telakki etmişler. Çünkü derecat-ı şemsiyenin (güneşin derecelerinin) medarı olan “mıntıkatü’l-buruc” (burçlar kuşağı) tabir ettikleri daire-i azîme (büyük daire), menazil-i kameriyenin (Ay menzillerinin) medarı bulunan mâil-i kamer (Ay’ın eğik yörünge) dairesi birbiri üstüne geçmekle, o iki daire her biri iki kavis şeklini vermiş; o iki kavise felekiyyun (astronomi bilginleri) uleması (âlimleri) latîf bir teşbih ile büyük iki yılan namı olan “tinnineyn” (iki büyük yılan) namını vermişler.

İşte o iki dairenin tekatu’ (kesişme) noktasına, baş manasına “re’s” (baş) diğerine kuyruk manasına “zeneb” (kuyruk) demişler. Kamer (Ay) re’se ve şems (Güneş) zenebe geldiği vakit felekiyyun ıstılahınca (astronomi bilginlerinin terimine göre) “haylulet-i arz” (Arz’ın/dünyanın araya girmesi) vuku bulur (meydana gelir, gerçekleşir). Yani küre-i arz (Dünya küresi) tam ikisinin ortasına düşer, o vakit kamer (Ay) hasfolur (kararır, tutulur). Sâbık teşbih (önceki benzetme) ile “Kamer, tinninin (büyük yılanın) ağzına girdi.” denilir.

İşte bu ulvi (yüce) ve ilmî (bilimsel) teşbih, avamın (halkın) lisanına girdikçe mürur-u zamanla (zamanla), kameri (Ay’ı) yutacak koca bir yılan şeklini almış.

İşte Sevr ve Hut namıyla iki büyük melek, bir teşbih-i latîf-i kudsî (latif, kutsal bir benzetme) ile ve manidar bir işaretle Sevr ve Hut namıyla tesmiye (adlandırılmış) edilmişler. Kudsî, ulvi (yüce) lisan-ı nübüvvetten (Peygamberlik dilinden) umumun (halkın) lisanına girdikçe o teşbih hakikate inkılab (dönüşmüş, değişmiş) etmiş, âdeta (sanki, güya) gayet büyük bir öküz ve dehşetli (korkunç, ürkütücü) bir balık suretini almışlar.

Üçüncü Esas: Nasıl ki Kur’an’ın müteşabihatı (birden çok anlama gelebilen ayetleri) var, gayet derin meseleleri temsilat (benzetmeler) ile ve teşbihatla (benzetmelerle) avama (halk tabakasına) ders veriyor. Öyle de hadîsin müteşabihatı (birden çok anlama gelebilen hadisleri) var, gayet derin hakikatleri me’nus (alışılmış, tanıdık) teşbihatla ifade eder (anlatır, dile getirir).

Mesela, bir iki risalede (küçük kitapta) beyan ettiğimiz gibi: Bir vakit huzur-u Nebevîde (Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) huzurunda) gayet derin bir gürültü işitildi. Ferman (buyurdu) etti ki: “Yetmiş senedir yuvarlanıp bu dakikada cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” Birkaç dakika sonra birisi geldi, dedi: “Yetmiş yaşındaki meşhur münafık öldü.” Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm’ın (Şanı yüce Peygamber, Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) gayet beliğ (güzel ve etkili, fesahatli) temsilinin (benzetmesinin) hakikatini ilan etti (duyurdu, ortaya koydu).

Senin sualin cevabına şimdilik üç vecih (yön) söylenecek.

Birincisi: Hamele-i arş (Arşı taşıyanlar) ve semavat (gökler) denilen melaikenin (meleklerin) birinin ismi “Nesir” ve diğerinin ismi “Sevr” olarak dört melaikeyi (meleği), Cenab-ı Hak (Hak Teâlâ, Allah) arş ve semavata saltanat-ı rububiyetine (Rabliğinin saltanatına) nezaret etmek (gözetmek, denetlemek) için tayin ettiği gibi semavatın (göklerin) bir küçük kardeşi ve seyyarelerin (gezegenlerin) bir arkadaşı olan küre-i arza (Dünya küresine) dahi iki melek, nâzır (gözetleyici, denetleyici) ve hamele (taşıyıcılar) olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr” ve diğerinin ismi “Hut”tur. Ve o namı vermesinin sırrı şudur ki:

Arz (dünya) iki kısımdır: Biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren (canlandıran) balıktır. Toprak kısmını şenlendiren insanların medar-ı hayatı (geçim kaynağı) olan ziraat (tarım), öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza (Dünya küresine) müekkel (görevlendirilmiş, vekil kılınmış) iki melek hem kumandan (komutan) hem nâzır (gözetleyici) olduklarından, elbette balık taifesine (grubuna) ve öküz nevine (türüne) bir cihet-i münasebetleri (ilişki yönleri) bulunmak lâzımdır. Belki وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ (Okunuşu: Ve’l-ilmu indallah. Meali: En doğrusunu Allah bilir.) o iki meleğin âlem-i melekût (melekler âlemi, gayb âlemi) ve âlem-i misalde (Misal âleminde – maddî ve manevî âlem arasında bir geçiş âlemi) sevr ve hut suretinde temessülleri (şeklinde görünüşleri, tecessümleri) var. (Hâşiye[1])

İşte bu münasebete (ilişkiye) ve o nezarete (denetime) işareten (işaret olarak) ve küre-i arzın (Dünya küresinin) o iki mühim nevi (türü) mahlukatına (yaratılmışlarına) îmaen (işaret ederek, ima ederek) lisan-ı mu’cizü’l-beyan-ı Nebevî (beyanı/sözü mucize olan Peygamberin lisanı) اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ (Okunuşu: El-Ardu ale’s-sevri ve’l-hût. Meali: Dünya öküz ve balık üstündedir.) demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar meseleleri hâvi (içeren, kapsayan) olan bir hakikati, gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifade etmiş.

İkinci Vecih: Mesela, nasıl ki denilse: “Bu devlet ve saltanat (yönetim) hangi şey üzerinde duruyor?” Cevabında: عَلَى السَّيْفِ وَ الْقَلَمِ (Okunuşu: Ale’s-seyfi ve’l-kalem. Meali: Kılıç ve kalem üstündedir.) denilir. Yani “Asker kılıncının şecaatine (cesaretine), kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine (yeterliliğine) ve adaletine istinad (dayanır, temel alır) eder.”

Öyle de küre-i arz (Dünya küresi) madem zîhayatın (canlıların) meskenidir (yaşadığı yerdir) ve zîhayatın kumandanları (yönetenleri) da insandır ve insanın ehl-i sevahil (sahil halkı, deniz kenarında yaşayanlar) kısmının kısm-ı a’zamının (büyük bir kısmının) medar-ı taayyüşleri (geçim kaynakları) balıktır ve ehl-i sevahil olmayan kısmının medar-ı taayyüşleri (geçim kaynakları), ziraatla (tarımla) öküzün omuzundadır ve mühim bir medar-ı ticareti de balıktır. Elbette devlet, seyf (kılıç) ve kalem üstünde durduğu gibi küre-i arz (Dünya küresi) da öküz ve balık üstünde duruyor denilir. Zira ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut (düşer, çöker) eder, Hâlık-ı Hakîm (her şeyi hikmetle yaratan Allah) de arzı (dünyayı) harap (yıkar, bozar) eder.

İşte Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm (Şanı yüce Peygamber, Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun), gayet mu’cizane (mucizevi bir şekilde) ve gayet ulvi (yüce) ve gayet hikmetli (bilgelikle dolu) bir cevap ile: اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ (Okunuşu: El-Ardu ale’s-sevri ve’l-hût. Meali: Dünya öküz ve balık üstündedir.) demiş. Nev-i insanînin (İnsan türünün) hayatı, ne kadar cins-i hayvanînin (hayvan türünün) hayatıyla alâkadar (ilişkili) olduğuna dair geniş bir hakikati, iki kelime ile ders vermiş.

Üçüncü Vecih: Eski kozmoğrafya (evren bilimi, gökbilim) nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini, bir burç tabir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine rabtedecek (bağlayacak) farazî (varsayımsal) hatlar çekilse bir tek vaziyet (durum) hasıl (oluştuğu) olduğu vakit, bazı esed (arslan) suretini, bazı terazi manasına olarak mizan (terazi) suretini, bazı öküz manasına sevr suretini, bazı balık manasına hut suretini göstermişler. O münasebete (ilişkiye) binaen (dayanarak) o burçlara o isimler verilmiş.

Şu asrın kozmoğrafyası nazarında ise güneş gezmiyor. O burçlar boş ve muattal (işsiz, boş, atıl) ve işsiz kalmışlar. Güneşin bedeline (yerine) küre-i arz (Dünya küresi) geziyor. Öyle ise o boş, işsiz burçlar ve yukarıdaki muattal (işsiz) daireler yerine, yerde arzın (dünyanın) medar-ı senevîsinde (yıllık yörüngesinde) küçük mikyasta (küçük ölçekte) o daireleri teşkil etmek (oluşturmak) gerektir. Şu halde buruc-u semaviye (semavî burçlar, gökyüzü burçları), arzın (dünyanın) medar-ı senevîsinde (yıllık yörüngesinde) temessül (şekillenecek, görünecek) edecek. Ve o halde küre-i arz (Dünya küresi) her ayda buruc-u semaviyenin (gökyüzü burçlarının) birinin gölgesinde ve misalindedir (benzerindedir). Güya arzın (dünyanın) medar-ı senevîsi (yıllık yörüngesi) bir âyine (ayna) hükmünde olarak, semavî burçlar onda temessül (şekilleniyor) ediyor.

İşte bu vechile Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm (Şanı yüce Peygamber, Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun), sâbıkan (daha önce) zikrettiğimiz gibi bir defa عَلَى الثَّوْرِ (Okunuşu: Ale’s-sevr. Meali: Öküz üzerindedir.) bir defa عَلَى الْحُوتِ (Okunuşu: Ale’l-hût. Meali: Balık üzerindedir.) demiş. Evet, mu’cizü’l-beyan (beyanı/sözü mucize olan) olan lisan-ı nübüvvete (Peygamberlik diline) yakışır bir tarzda gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikate işareten (işaret olarak) bir defa عَلَى الثَّوْرِ demiş. Çünkü küre-i arz (Dünya küresi), o sualin zamanında Sevr (Boğa) Burcu’nun misalinde (benzerindeydi, suretindeydi) idi. Bir ay sonra yine sorulmuş عَلَى الْحُوتِ demiş. Çünkü o vakit küre-i arz (Dünya küresi), Hut (Balık) Burcu’nun gölgesinde imiş (tesiri altındaymış).

İşte istikbalde (gelecekte) anlaşılacak bu ulvi (yüce) hakikate işareten (işaret olarak) ve küre-i arzın (Dünya küresinin) vazifesindeki hareketine ve seyahatine îmaen (ima ederek, işaret ederek) ve semavî burçlar, güneş itibarıyla (bakımından) muattal (işsiz) ve misafirsiz olduklarına ve hakiki işleyen burçlar ise küre-i arzın (Dünya küresinin) medar-ı senevîsinde (yıllık yörüngesinde) bulunduğuna ve o burçlarda vazife gören ve seyahat eden küre-i arz (Dünya küresi) olduğuna remzen (gizli işaret olarak) عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiştir. وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ (Okunuşu: Vallahu a’lemu bissavâb. Meali: En doğrusunu Allah bilir.)

Bazı kütüb-ü İslâmiyede (İslam kitaplarında) sevr ve huta dair acib (hayret verici) ve haric-i akıl (aklın dışında, mantıksız) hikâyeler, ya İsrailiyattır (Yahudi-Hristiyan kaynaklıdır) veya temsilattır (benzetmelerdir) veya bazı muhaddislerin (hadis âlimlerinin) tevilatıdır (yorumlarıdır) ki bazı dikkatsizler tarafından hadîs zannedilerek (hadis sanılarak) Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm’a (Şanı yüce Peygamber, Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) isnad (dayandırılmış, atfedilmiş) edilmiş.

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

Okunuşu: Rabbenâ lâ tüâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ.

Meali: Ey Rabbimiz! Unutur veya hata edersek bizi hesaba çekme.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm.

Meali: Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, hakkıyla bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin.

İKİNCİ SUAL: Âl-i Abâ (Abâ ehli, Peygamberin hırkası altında toplanan aile fertleri) hakkındadır.

Kardeşim, Âl-i Abâ hakkındaki cevapsız kalan sualinizin çok hikmetlerinden yalnız bir tek hikmeti söylenecek. Şöyle ki: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm (Şanı yüce Peygamber, Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun), giydiği mübarek abâsını (hırkasını), Hazret-i Ali (radiyallahu anh – Allah ondan razı olsun) ve Hazret-i Fatıma (radiyallahu anha – Allah ondan razı olsun) ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in (radiyallahu anhüm – Allah onlardan razı olsun) üstlerine örtmesi ve onlara bu suretle لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهٖيرًا (Okunuşu: Liyüzhîbe ankümürricse ehlel beyti ve yütahhiraküm tathîrâ. Meali: Ey Ehl-i Beyt! Şüphesiz Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.) âyetiyle dua etmesinin esrarı (sırları) ve hikmetleri var. Sırlarından bahsetmeyeceğiz. Yalnız vazife-i risalete (Peygamberlik görevine) taalluk (ilişkili) eden bir hikmeti şudur ki:

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm (Şanı yüce Peygamber, Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun), gayb-aşina (gaybı/bilinmeyeni bilen) ve istikbalbîn (geleceği gören) nazar-ı nübüvvetle (Peygamberlik nazarıyla, bakışıyla) otuz kırk sene sonra sahabeler (Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem) gören ve ona iman edenler) ve tabiînler (sahabelerden sonra gelen kuşak) içinde mühim fitneler (önemli karışıklıklar, kargaşalar) olup kan döküleceğini görmüş. İçinde en mümtaz (seçkin) şahsiyetler, abâsı altında olan o üç şahsiyet olduğunu müşahede (görmüş, gözlemlemiş) etmiş. Hazret-i Ali’yi (radiyallahu anh) ümmet nazarında tathir ve tebrie etmek (temizlemek ve aklamak, suçsuz olduğunu ispat etmek) ve Hazret-i Hüseyin’i (radiyallahu anh) taziye ve teselli etmek (başsağlığı dilemek ve teselli etmek) ve Hazret-i Hasan’ı (radiyallahu anh) tebrik etmek (kutlamak) ve musalaha (barış) ile mühim bir fitneyi kaldırmakla şerefini ve ümmete azîm (büyük) faydasını ilan etmek ve Hazret-i Fatıma’nın (radiyallahu anha) zürriyetinin (soyunun, neslinin) tahir (temiz) ve müşerref (şerefleneceğini) olacağını ve Ehl-i Beyt unvan-ı âlîsine (Peygamber ailesi yüce unvanına) lâyık olacaklarını ilan etmek için o dört şahsa kendiyle beraber “Hamse-i Âl-i Abâ” unvanını bahşeden (veren, bağışlayan) o abâyı (hırkayı) örtmüştür.

Evet, çendan (gerçi, her ne kadar) Hazret-i Ali (radiyallahu anh) halife-i bi’l-hak (haklı halife, gerçek halife) idi. Fakat dökülen kanlar çok ehemmiyetli (önemli) olduğundan ümmet nazarında tebriesi (aklanması) ve beraeti (suçsuzluğu), vazife-i risalet (Peygamberlik görevi) hasebiyle (itibarıyla) ehemmiyetli (önemli) olduğundan, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm (Şanı yüce Peygamber, Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun), o suretle onu tebrie ediyor. Onu tenkit ve tahtie ve tadlil (eleştiren, hata ettiren ve saptıran) eden Haricîleri (Hz. Ali’ye isyan eden bir grup) ve Emevîlerin mütecaviz (aşırıya kaçan) taraftarlarını sükûta (susmaya) davet ediyor. Evet, Haricîler ve Emevîlerin müfrit (aşırı) taraftarları Hazret-i Ali (radiyallahu anh) hakkındaki tefritleri (aşırı ihmalleri, eksiklikleri) ve tadlilleri (saptırmaları, yanıltmaları) ve Hazret-i Hüseyin’in (radiyallahu anh) gayet feci (çok acı) ciğersûz (yürek yakıcı) hâdisesiyle (olayıyla) Şîaların ifratları (aşırıya gitmeleri) ve bid’aları (dinde sonradan ortaya çıkarılan yenilikleri) ve Şeyheyn’den (Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’den) teberrileri (uzaklaşmaları), ehl-i İslâm’a çok zararlı düşmüştür.

İşte bu abâ (hırka) ve dua ile Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm (Şanı yüce Peygamber, Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun), Hazret-i Ali (radiyallahu anh) ve Hazret-i Hüseyin’i (radiyallahu anh) mes’uliyetten ve ittihamdan (suçlamadan, ithamdan) ve ümmetini onlar hakkında sû-i zandan (kötü düşünceden, suizandan) kurtardığı gibi Hazret-i Hasan’ı (radiyallahu anh) yaptığı musalaha (barış) ile ümmete ettiği iyiliğini vazife-i risalet (Peygamberlik görevi) noktasında tebrik (kutluyor) ediyor ve Hazret-i Fatıma’nın (radiyallahu anha) zürriyetinin (soyunun) nesl-i mübareği (mübarek nesli), âlem-i İslâm’da Ehl-i Beyt unvanını alarak âlî (yüce) bir şeref kazanacaklarını ve Hazret-i Fatıma (radiyallahu anha) اِنّٖٓى اُعٖيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجٖيمِ (Okunuşu: İnnî üîzühâ bike ve zürriyyetehâ mineşşeytânirracîm. Meali: Şüphesiz ben onu ve onun soyunu o kovulmuş şeytandan sana sığındırırım.) diyen Hazret-i Meryem’in validesi (annesi) gibi zürriyetçe (nesil bakımından) çok müşerref (şerefleneceğini) olacağını ilan ediyor.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ الطَّيِّبٖينَ الطَّاهِرٖينَ الْاَبْرَارِ وَعَلٰى اَصْحَابِهِ الْمُجَاهِدٖينَ الْمُكْرَمٖينَ الْاَخْيَارِ اٰمٖينَ

Okunuşu: Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihit tayyibînet tâhirînel ebrâri ve alâ eshâbihil mücâhidînel mükremînel ahyâr. Âmîn.

Meali: Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e, temiz, pak ve hayırlı olan âl-i beytine ve mücahit, değerli, hayırlı ashabına salât (rahmet) eyle ve selam ver. Âmin.

*

İkinci Makam

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ (Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm. Meali: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.) in binler esrarından (sırlarından) altı sırrına dairdir.

İhtar (Uyarı): Besmele’nin (“Bismillahirrahmanirrahim”in) rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma (zayıf aklıma) uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota suretinde (not şeklinde) kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sırlar (sır) ile o nurun etrafında bir daire çevirmek (daire içine almak) ile avlamak ve zapt etmek (tutmak) arzu ettim. Fakat maatteessüf (ne yazık ki, maalesef) şimdilik o arzuma tam muvaffak (başarılı) olamadım. Yirmi otuzdan beş altıya indi.

“Ey insan!” dediğim vakit nefsimi murad (kastediyorum) ediyorum. Bu ders kendi nefsime has (özgü) iken ruhen (ruhsal olarak) benimle münasebettar (ilişkili) ve nefsi nefsimden daha hüşyar (uyanık, dikkatli) zatlara belki medar-ı istifade (fayda vesilesi) olur niyetiyle (amacıyla), On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı olarak müdakkik (dikkatli inceleyen, derin düşünen) kardeşlerimin tasviplerine (onaylarına) havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar (akıldan çok kalbe yöneliktir), delilden ziyade zevke nâzırdır (delilden çok manevî tada, idrake bakar).

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.

Meali: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنّٖٓى اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرٖيمٌ ۞ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَ اِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Okunuşu: Kâlet yâ eyyühel meleu innî ülkıye ileyye kitâbün kerîm. İnnehû min süleymâne ve innehû bismillâhirrahmânirrahîm.

Meali: Sebe kraliçesi dedi ki: Ey ileri gelenler! Bana çok şerefli bir mektup bırakıldı. O, Süleyman’dandır ve o, ‘Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla’ diye başlamaktadır.

Şu makamda (bölümde) birkaç sır zikredilecektir (anlatılacaktır, bahsedilecektir).

Birinci Sır

Bismillahirrahmanirrahim’in bir cilvesini (tecellisini, parıltısını) şöyle gördüm ki: Kâinat simasında (kâinatın yüzünde, görünüşünde), arz simasında (yeryüzünün yüzünde) ve insan simasında birbiri içinde birbirinin numunesini gösteren üç sikke-i rububiyet (Rablık mührü) var.

Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki (toplamındaki) teavün (yardımlaşma), tesanüd (dayanışma), teanuk (kucaklaşma, iç içe girme), tecavübden (karşılıklı cevap vermeden) tezahür (ortaya çıkan, görünen) eden sikke-i kübra-i uluhiyettir (Uluhiyetin/İlahlığın büyük mührüdür) ki “Bismillah” ona bakıyor (işaret ediyor).

İkincisi: Küre-i arz (Dünya küresi) simasında nebatat ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki (planlaması, eğitimi ve yönetimindeki) teşabüh (benzerlik), tenasüp (uygunluk), intizam (düzen), insicam (uyum), lütuf ve merhametten tezahür (ortaya çıkan) eden sikke-i kübra-i rahmaniyettir (Rahmaniyetin/Allah’ın rahmetinin geniş tecellisi büyük mührüdür) ki “Bismillahirrahman” ona bakıyor.

Sonra insanın mahiyet-i câmiasının (kapsayıcı mahiyetinin, özünün) simasındaki letaif-i re’fet (şefkat incelikleri) ve dekaik-ı şefkat (şefkat incelikleri) ve şuâat-ı merhamet-i İlahiyeden (İlahî merhamet ışınlarından) tezahür (ortaya çıkan) eden sikke-i ulyâ-i rahîmiyettir (Rahimiyetin/Allah’ın ahirette müminlere özel rahmeti yüce mührüdür) ki Bismillahirrahmanirrahim’deki “Er-Rahîm” (Çok merhametli, özellikle ahirette müminlere yönelik) ona bakıyor.

Demek Bismillahirrahmanirrahim sahife-i âlemde (âlem sayfasında) bir satır-ı nurani (nurdan bir satır) teşkil eden üç sikke-i ehadiyetin (Ehadiyetin/Allah’ın birliği ve eşsizliği üç mührünün) kudsî unvanıdır (kutsal unvanıdır) ve kuvvetli bir haytıdır (ipi) ve parlak bir hattıdır (yazısıdır). Yani Bismillahirrahmanirrahim yukarıdan nüzul (inmesi) ile semere-i kâinat (kâinatın meyvesi) ve âlemin nüsha-i musağğarası (küçültülmüş kopyası) olan insana ucu dayanıyor (ulaşıyor, temelini teşkil ediyor). Ferşi (yeri, yeryüzünü) arşa bağlar, insanî arşa çıkmaya bir yol olur.

İkinci Sır

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan (beyanı/sözü mucize olan Kur’an), hadsiz kesret-i mahlukatta (sayısız mahlukatın/yaratılmışların çokluğunda) tezahür (ortaya çıkan) eden vâhidiyet (Allah’ın birliği – her şeyin yaratıcısı ve yöneticisi olarak) içinde ukûlü (akılları) boğmamak için daima o vâhidiyet içinde ehadiyet (Allah’ın zatındaki eşsiz birliği) cilvesini (tecellisini) gösteriyor. Yani, mesela nasıl ki güneş, ziyasıyla (ışığıyla) hadsiz eşyayı ihata (kuşatıyor) ediyor. Mecmu-u ziyasındaki (ışığının tamamındaki) güneşin zatını mülahaza etmek (düşünmek, idrak etmek) için gayet geniş bir tasavvur ve ihatalı (kuşatıcı) bir nazar (bakış) lâzım olduğundan; güneşin zatını unutturmamak için her bir parlak şeyde güneşin zatını aksi (yansıması) vasıtasıyla (aracılığıyla) gösteriyor. Ve her parlak şey, kendi kabiliyetince güneşin cilve-i zatîsiyle (zatının tecellisiyle) beraber ziyası, harareti gibi hâssalarını (özelliklerini) gösteriyor. Ve her parlak şey güneşi bütün sıfâtıyla (nitelikleriyle) kabiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziya ve hararet ve ziyadaki elvan-ı seb’a (yedi renk) gibi keyfiyatlarının (niteliklerinin, hallerinin) her birisi dahi umum mukabilindeki (karşılığındaki bütün) şeyleri ihata (kuşatıyor) ediyor.

Öyle de وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى (Okunuşu: Ve lillahil meselül a’lâ. Meali: En yüce örnekler Allah’a aittir.) –temsilde (benzetmede) hata olmasın– ehadiyet (Allah’ın zatındaki eşsiz birliği) ve samediyet-i İlahiye (Allah’ın her şeyden müstağni olup her şeyin kendisine muhtaç olması), her bir şeyde, hususan (özellikle) zîhayatta (canlılarda), hususan (özellikle) insanın mahiyet âyinesinde (mahiyetinin aynasında) bütün esmasıyla (isimleriyle) bir cilvesi (tecellisi) olduğu gibi; vahdet (birlik) ve vâhidiyet (Allah’ın birliği) cihetiyle (yönüyle) dahi mevcudat (yaratılmışlar) ile alâkadar (ilgili) her bir ismi bütün mevcudatı ihata (kuşatıyor) ediyor.

İşte vâhidiyet (Allah’ın birliği) içinde ukûlü (akılları) boğmamak ve kalpler Zat-ı Akdes’i (en yüce, mukaddes Zat’ı / Allah’ı) unutmamak için daima vâhidiyetteki sikke-i ehadiyeti (Ehadiyet mührünü) nazara (dikkatlere) veriyor ki o sikkenin üç mühim ukdesini (düğümünü, önemli noktasını) irae (gösteren) eden Bismillahirrahmanirrahim’dir.

Üçüncü Sır

Şu hadsiz kâinatı şenlendiren (canlandıran), bilmüşahede (gözlemle, görerek) rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı (yaratılmışları) ışıklandıran, bilbedahe (apaçık, kendiliğinden) yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat (sayısız ihtiyaçlar) içinde yuvarlanan mahlukatı (yaratılmışları) terbiye eden (besleyen, eğiten), bilbedahe (apaçık) yine rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle (bütün varlığıyla) meyvesine müteveccih (yöneldiği) olduğu gibi bütün kâinatı insana müteveccih (yönlendiren) eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine (yardımına) koşturan, bilbedahe (apaçık) rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı (sayısız boşluğu) ve boş ve hâlî (boş) âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren (canlandıran), bilmüşahede (görerek) rahmettir. Ve bu fâni (ölümlü) insanı ebede (ebediyete) namzet eden (aday yapan) ve ezelî ve ebedî bir zata (başlangıcı ve sonu olmayan bir Zata / Allah’a) muhatap ve dost yapan, bilbedahe (apaçık) rahmettir.

Ey insan, madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar (çekici) ve sevimli ve mededkâr (yardımcı) bir hakikat-i mahbubedir (sevilen bir hakikattir). “Bismillahirrahmanirrahim” de, o hakikate yapış (tutun) ve vahşet-i mutlakadan (mutlak yalnızlıktan) ve hadsiz ihtiyacatın elemlerinden (sıkıntılarından) kurtul ve o Sultan-ı ezel ve ebed’in (başı ve sonu olmayan Sultan’ın / Allah’ın) tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle (merhametiyle), şefaatiyle (aracılığıyla) ve şuâatıyla (ışınlarıyla) o Sultan’a muhatap ve halil (dost, samimi arkadaş) ve dost ol!

Evet, kâinatın envaını (çeşitlerini) hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp bütün hâcatına (ihtiyaçlarına) kemal-i intizam (tam bir düzen) ve inayet (yardım ve lütuf) ile koşturmak, bilbedahe (apaçık) iki haletten (durumdan) birisidir: Ya kâinatın her bir nev’i (türü) kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat (boyun eğiyor) ediyor, muavenetine (yardımına) koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi çok muhalatı (imkansızlıkları) intac (doğuruyor) ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta (tamamen aciz olanda), en kuvvetli bir Sultan-ı Mutlak’ın (tamamen kudretli Sultan’ın) kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut (yahut da) bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak’ın (tamamen kudretli Allah’ın) ilmi ile bu muavenet (yardım) oluyor. Demek kâinatın envaı (çeşitleri), insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir zatın tanımasının ve bilmesinin delilleridir (kanıtlarıdır).

Ey insan! Aklını başına al (dikkat et, aklını kullan). Hiç mümkün müdür ki: Bütün enva-ı mahlukatı (yaratılmışların çeşitlerini) sana müteveccihen (sana doğru yönelerek) muavenet (yardım) ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine (ihtiyaçlarına) “Lebbeyk!” (Emret!) dedirten Zat-ı Zülcelal (celal sahibi Zat / Allah) seni bilmesin, tanımasın, görmesin! Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat’iyen (kesin olarak) anla ki: Senin gibi zayıf-ı mutlak (tamamen zayıf), âciz-i mutlak (tamamen aciz), fakir-i mutlak (tamamen fakir), fâni (ölümlü), küçük bir mahluka (yaratılmışa) bu koca kâinatı musahhar (boyun eğdirmek, hizmet ettirmek) etmek ve onun imdadına (yardımına) göndermek; elbette hikmet ve inayet (lütuf) ve ilim ve kudreti tazammun (içeren, kapsayan) eden hakikat-i rahmettir. Elbette böyle bir rahmet, senden küllî (tam, bütün) ve hâlis (samimi, saf) bir şükür ve ciddi ve safi (saf) bir hürmet (saygı) ister. İşte o hâlis şükrün ve o safi hürmetin tercümanı ve unvanı (başlığı) olan Bismillahirrahmanirrahim’i de. O rahmetin vusulüne (ulaşmasına) vesile ve o Rahman’ın dergâhında (huzurunda) şefaatçi yap.

Evet, rahmetin vücudu (varlığı) ve tahakkuku (gerçekleşmesi), güneş kadar zahirdir (açıktır). Çünkü nasıl merkezî bir nakış (motif), her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından (düzeninden) ve vaziyetlerinden (konumlarından) hasıl (oluşuyor) oluyor. Öyle de bu kâinatın daire-i kübrasında (büyük dairesinde) bin bir ism-i İlahînin (İlahî ismin) cilvesinden (tecellisinden) uzanan nurani (nurdan) atkılar, kâinat simasında (yüzünde) öyle bir sikke-i rahmet (rahmet mührü) içinde bir hâtem-i rahîmiyeti (Rahîmiyetin/Allah’ın ahirette müminlere özel rahmetinin mührünü) ve bir nakş-ı şefkati (şefkat nakşını/motifini) dokuyor ve öyle bir hâtem-i inayeti (inayet/lütuf mührünü) nescediyor (örüyor) ki güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.

Evet, şems (güneş) ve kameri (ay’ı), anâsır (unsurlar, elementler) ve maadini (madenleri), nebatat ve hayvanatı (bitkileri ve hayvanları) bir nakş-ı a’zamın (en büyük nakışın) atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâlarıyla (ışınlarıyla) tanzim (düzenleyen) eden ve hayata hâdim (hizmet ettiren) eden ve nebatî (bitkisel) ve hayvanî olan umum (bütün) validelerin (annelerin) gayet şirin ve fedakârane şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevi’l-hayatı (canlıları) hayat-ı insaniyeye (insan hayatına) musahhar (boyun eğdiren, hizmet ettiren) eden ve ondan rububiyet-i İlahiyenin (Allah’ın Rablığının) gayet güzel ve şirin bir nakş-ı a’zamını (en büyük nakşını) ve insanın ehemmiyetini (önemini) gösteren ve en parlak rahmetini izhar (açığa çıkaran) eden o Rahman-ı Zülcemal (celal sahibi Rahman/Allah), elbette kendi istiğna-i mutlakına (mutlak ihtiyaçsızlığına) karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak (mutlak ihtiyaç) içindeki zîhayata (canlıya) ve insana makbul (kabul edilmiş) bir şefaatçi yapmış.

Ey insan, eğer insan isen Bismillahirrahmanirrahim de, o şefaatçiyi bul!

Evet, rûy-i zeminde (yeryüzünde) dört yüz bin muhtelif (çeşitli, farklı) ayrı ayrı nebatatın (bitkilerin) ve hayvanatın taifelerini (türlerini), hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemal-i intizam (tam bir düzen) ile hikmet ve inayet (lütuf) ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın (Dünya küresinin) simasında hâtem-i ehadiyeti (Ehadiyet mührünü) vaz’eden (koyan), bilbedahe (apaçık) belki bilmüşahede (görerek) rahmettir. Ve o rahmetin vücudu (varlığı), bu küre-i arzın (Dünya küresinin) simasındaki mevcudatın (yaratılmışların) vücudları (varlıkları) kadar kat’î (kesin) olduğu gibi o mevcudat adedince (sayısınca) tahakkukunun (gerçekleşmesinin) delilleri var.

Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet (rahmet mührü) ve sikke-i ehadiyet (Ehadiyet mührü) bulunduğu gibi insanın mahiyet-i maneviyesinin (manevî mahiyetinin) simasında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki küre-i arz (Dünya küresi) simasındaki sikke-i merhamet ve kâinat simasındaki sikke-i uzma-yı rahmetten (rahmetin en büyük mühründen) daha aşağı değil. Âdeta (sanki) bin bir ismin cilvesinin (tecellisinin) bir nokta-i mihrakıyesi (odak noktası) hükmünde bir câmiiyeti (kapsayıcılığı) var.

Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu simayı veren ve o simada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti (Ehadiyet mührünü) vaz’eden (koyan) zat, seni başı boş bıraksın, sana ehemmiyet (önem) vermesin, senin harekâtına (hareketlerine) dikkat etmesin, sana müteveccih (yönelmiş) olan bütün kâinatı abes (anlamsız) yapsın, hilkat şeceresini (yaratılış ağacını) meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz (önemsiz) bir ağaç yapsın! Hem hiçbir cihetle (yönden) şüphe kabul etmeyen ve hiçbir vechile (şekilde) noksaniyeti (eksikliği) olmayan, güneş gibi zahir (açık) olan rahmetini ve ziya (ışık) gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin. Hâşâ (Asla! Allah korusun!)!

Ey insan! Bil ki o rahmetin arşına (tahtına, makamına) yetişmek için bir mi’rac (yükselme aracı) var. O mi’rac ise Bismillahirrahmanirrahim’dir. Ve bu mi’rac ne kadar ehemmiyetli (önemli) olduğunu anlamak istersen, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (beyanı/sözü mucize olan Kur’an’ın) yüz on dört surelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitapların iptidalarına (başlangıçlarına) ve umum (bütün) mübarek işlerin mebdelerine (başlangıçlarına) bak. Ve Besmele’nin azamet-i kadrine (değerinin yüceliğine) en kat’î (kesin) bir hüccet (kanıt) şudur ki, İmam-ı Şafiî (radiyallahu anh – Allah ondan razı olsun) gibi çok büyük müçtehidler (içtihat eden âlimler) demişler: “Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur’an’da yüz on dört defa nâzil (inmiştir) olmuştur.”

Dördüncü Sır

Hadsiz kesret (çokluk) içinde vâhidiyet (Allah’ın birliği) tecellisi (görünümü), hitab-ı (hitabı) اِيَّاكَ نَعْبُدُ (Okunuşu: İyyâke na’büdü. Meali: Ancak Sana ibadet ederiz.) demekle herkese kâfi (yeterli) gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmuundaki (bütünündeki) vahdet (birlik) arkasında Zat-ı Ehadiyeti (Ehadiyet Zatını/eşsiz bir olan Allah’ı) mülahaza edip (düşünerek) اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ (Okunuşu: İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn. Meali: Ancak Sana ibadet eder ve ancak Senden yardım dileriz.) demeye, küre-i arz (Dünya küresi) vüs’atinde (genişliğinde) bir kalp bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binaen (dayanarak) cüz’iyatta (cüz’î/küçük şeylerde) zahir (açık) bir surette sikke-i ehadiyeti (Ehadiyet mührünü) gösterdiği gibi her bir nevide (türde) sikke-i ehadiyeti (Ehadiyet mührünü) göstermek ve Zat-ı Ehad’i (eşsiz bir olan Allah’ı) mülahaza ettirmek (düşündürmek, idrak ettirmek) için hâtem-i rahmaniyet (Rahmaniyet mührü) içinde bir sikke-i ehadiyeti (Ehadiyet mührünü) gösteriyor; tâ külfetsiz (zorlanmadan) herkes her mertebede (seviyede) اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deyip doğrudan doğruya (direkt olarak) Zat-ı Akdes’e (en yüce, mukaddes Zat’a / Allah’a) hitap ederek müteveccih (yönelsin) olsun.

İşte Kur’an-ı Hakîm (hikmet sahibi Kur’an), bu sırr-ı azîmi (büyük sırrı) ifade içindir ki kâinatın daire-i a’zamından (en büyük dairesinden) mesela, semavat (gökler) ve arzın (dünyanın) hilkatinden (yaratılışından) bahsettiği vakit, birden en küçük bir daireden ve en dakik (inceliği olan) bir cüz’îden (parçadan) bahseder; tâ ki zahir (açık) bir surette hâtem-i ehadiyeti (Ehadiyet mührünü) göstersin. Mesela, hilkat-i semavat ve arzdan (göklerin ve dünyanın yaratılışından) bahsi içinde hilkat-i insandan (insanın yaratılışından) ve insanın sesinden ve simasındaki dekaik-ı nimet (nimet incelikleri) ve hikmetten (hikmet inceliklerinden) bahis açar; tâ ki fikir dağılmasın, kalp boğulmasın, ruh mabudunu (kulluk ettiği varlığı) doğrudan doğruya bulsun. Mesela

وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ

Okunuşu: Ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı vahtilâfü elsinetiküm ve elvâniküm.

Meali: O’nun âyetlerinden (delillerinden)dir, gökleri ve yeri yaratması ve dillerinizin ve renklerinizin farklı olması.

âyeti mezkûr (bahsi geçen) hakikati mu’cizane (mucizevi bir şekilde) bir surette gösteriyor.

Evet, hadsiz mahlukatta (yaratılmışlarda) ve nihayetsiz bir kesrette (sonsuz bir çoklukta) vahdet (birlik) sikkeleri (mühürleri), mütedâhil (iç içe geçmiş) daireler gibi en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envaı (çeşitleri) ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet ne kadar olsa yine kesret (çokluk) içinde bir vahdettir, hakiki hitabı tam temin edemiyor (sağlayamıyor). Onun için vahdet arkasında ehadiyet (Allah’ın zatındaki eşsiz birliği) sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki kesreti (çokluğu) hatıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zat-ı Akdes’e (en yüce Zat’a) karşı kalbe yol açsın.

Hem sikke-i ehadiyete (Ehadiyet mührüne) nazarları (bakışları) çevirmek ve kalpleri celbetmek (çekmek) için o sikke-i ehadiyet (Ehadiyet mührü) üstünde gayet cazibedar (çekici) bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet (tatlılık) ve gayet sevimli bir cemal (güzellik) ve gayet kuvvetli bir hakikat olan rahmet sikkesini ve rahîmiyet (Rahîmiyetin/Allah’ın ahirette müminlere özel rahmetinin) hâtemini (mührünü) koymuştur. Evet, o rahmetin kuvvetidir ki zîşuurun (şuur sahiplerinin) nazarlarını (bakışlarını) celbeder (çeker), kendine çeker ve ehadiyet sikkesine (Ehadiyet mührüne) îsal (ulaştırır) eder ve Zat-ı Ehadiyeyi (eşsiz bir olan Allah’ı) mülahaza ettirir (düşündürür, idrak ettirir) ve ondan اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deki hakiki hitaba mazhar (eriştirir, nail eder) eder.

İşte Bismillahirrahmanirrahim Fatiha’nın fihristesi (Fatiha suresinin özeti) ve Kur’an’ın mücmel (özet) bir hülâsası olduğu cihetle (yönüyle), bu mezkûr (bahsi geçen) sırr-ı azîmin (büyük sırrın) unvanı (başlığı) ve tercümanı olmuş. Bu unvanı eline alan, rahmetin tabakatında (katmanlarında) gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrar-ı rahmeti (rahmet sırlarını) öğrenir ve envar-ı rahîmiyeti (Rahîmiyet nurlarını) ve şefkati görür.

Beşinci Sır

Bir hadîs-i şerifte vârid (geçmiş) olmuş ki:

اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ –اَوْ كَمَا قَالَ–

Okunuşu: İnnallâhe halekal insâne alâ sûretir rahmân. –ev kemâ kâl–

Meali: Muhakkak ki Allah insanı Rahman’ın sureti üzere yaratmıştır. –veya bu anlama gelen bir şey söylemiştir–

Bu hadîs-i şerifi, bir kısım ehl-i tarîkat (tarikat ehli, tasavvuf yolundakiler), akaid-i imaniyeye (iman esaslarına) münasip düşmeyen (uygun düşmeyen) acib (hayret verici) bir tarzda tefsir (yorumlamış) etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk (Allah aşkıyla dolu olanlar), insanın sima-yı manevîsine (manevî yüzüne, görünüşüne) bir suret-i Rahman (Rahman’ın sureti) nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatın (tarikat ehlinin) bir kısm-ı ekserinde (çoğunluğunda) sekr (coşkunluk, kendinden geçme) ve ehl-i aşkın (aşk ehlinin) çoğunda istiğrak (kendinden geçme, derin dalma) ve iltibas (karışıklık, yanılgı) olduğundan, hakikate muhalif (aykırı) telakkilerinde (anlayışlarında) belki mazurdurlar (mazur görülebilirler, affedilebilirler). Fakat aklı başında olanlar, fikren (düşünsel olarak) onların esas-ı akaide (akaid/inanç esasları temeline) münafî (aykırı) olan manalarını kabul edemez. Etse hata eder.

Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam (düzenli) idare eden ve yıldızları zerreler (atomlar) gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı (atomları, en küçük parçacıkları) muntazam (düzenli) memurlar gibi istihdam (kullanan) eden Zat-ı Akdes-i İlahî’nin (Allah’ın en mukaddes Zatının) şeriki (ortağı), naziri (benzeri), zıddı (zıttı), niddi (eşi, benzeri) olmadığı gibi

لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ

Okunuşu: Leyse kemislihî şey’ün ve hüves semîul basîr.

Meali: O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.

sırrıyla sureti (şekli, sureti), misli (benzeri), misali (örneği), şebihi (benzeri) dahi olamaz. Fakat

وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

Okunuşu: Ve lehül meselül a’lâ fis semâvâti vel ardı ve hüvel azîzül hakîm.

Meali: Göklerde ve yerde en yüce örnek O’nundur. O, Azîz’dir (mutlak güç sahibi), Hakîm’dir (hüküm ve hikmet sahibi).

sırrıyla, mesel (misal) ve temsil (benzetme) ile şuunatına (şanlarına, işlerine, tecellilerine) ve sıfât (sıfatlarına) ve esmasına (isimlerine) bakılır. Demek mesel (misal) ve temsil, şuunat (şanlar, işler) nokta-i nazarında (bakımından) vardır.

Şu mezkûr (bahsi geçen) hadîs-i şerifin çok makasıdından (amaçlarından) birisi şudur ki insan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet, sâbıkan (daha önce) beyan ettiğimiz gibi kâinatın simasında bin bir ismin şuâlarından (ışınlarından) tezahür (ortaya çıkan) eden ism-i Rahman göründüğü gibi zemin yüzünün simasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin (Allah’ın mutlak Rablığının) hadsiz cilveleriyle (tecellileriyle) tezahür (ortaya çıkan) eden ism-i Rahman gösterildiği gibi insanın suret-i câmiasında (kapsayıcı suretinde) küçük bir mikyasta (ölçekte) zeminin siması ve kâinatın siması gibi yine o ism-i Rahman’ın cilve-i etemmini (en tam tecellisini) gösterir demektir.

Hem işarettir ki: Zat-ı Rahmanu’r-Rahîm’in (Rahman ve Rahîm olan Zat’ın / Allah’ın) delilleri ve âyineleri (aynaları) olan zîhayat (canlı) ve insan gibi mazharlar (tecelli yerleri, göründüğü yerler) o kadar o Zat-ı Vâcibü’l-vücud’a (Varlığı zorunlu olana / Allah’a) delâletleri (delilleri, işaretleri) kat’î (kesin) ve vâzıh (açık) ve zahirdir (belirgindir) ki güneşin timsalini (suretini) ve aksini (yansımasını) tutan parlak bir âyine (ayna) parlaklığına ve delâletinin (işaretinin) vuzuhuna (açıklığına) işareten (işaret olarak) “O âyine güneştir.” denildiği gibi “İnsanda suret-i Rahman var.” vuzuh-u delâletine (delaletin/işaretin açıklığına) ve kemal-i münasebetine (ilişkinin tamlığına, mükemmelliğine) işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i vahdetü’l-vücudun (vahdet-i vücud inancının) mutedil (ılımlı) kısmı “Lâ mevcude illâ hû” (Okunuşu: Lâ mevcûde illâ hû. Meali: O’ndan başka varlık yoktur.) bu sırra binaen (dayanarak), bu delâletin (işaretin) vuzuhuna (açıklığına) ve bu münasebetin (ilişkinin) kemaline (mükemmelliğine) bir unvan (başlık) olarak demişler.

اَللّٰهُمَّ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحٖيمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ اِرْحَمْنَا كَمَا يَلٖيقُ بِرَحٖيمِيَّتِكَ وَ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ اٰمٖينَ

Okunuşu: Allâhümme yâ Rahmânü yâ Rahîmü bi hakkı bismillâhirrahmânirrahîm irhamnâ kemâ yelîku bi rahîmiyyetike ve fehhimnâ esrâra bismillâhirrahmânirrahîm kemâ yelîku bi rahmâniyyetike. Âmîn.

Meali: Ey Allah’ım, Ey Rahman, Ey Rahim! Bismillahirrahmanirrahim hakkı için, Rahîmiyetine (ahiretteki özel rahmetine) layık bir şekilde bize merhamet et ve Rahmaniyetine (genel rahmetine) layık bir şekilde bize Bismillahirrahmanirrahim’in sırlarını anla(t)tır. Âmin.

Altıncı Sır

Ey hadsiz acz (acizlik) ve nihayetsiz fakr (fakirlik) içinde yuvarlanan bîçare (çaresiz) insan! Rahmet, ne kadar kıymettar (değerli) bir vesile ve ne kadar makbul (kabul edilmiş) bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki o rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelal’e (celal sahibi Sultan’a / Allah’a) vesiledir ki yıldızlarla zerrat (atomlar) beraber olarak kemal-i intizam (tam bir düzen) ve itaatle –beraber– ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zat-ı Zülcelal’in ve o Sultan-ı ezel ve ebed’in (sonsuz Sultan’ın) istiğna-i zatîsi (zatına ait ihtiyaçsızlığı) var ve istiğna-i mutlak (mutlak ihtiyaçsızlık) içindedir. Hiçbir cihetle (yönden) kâinata ve mevcudata (yaratılmışlara) ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Ale’l-ıtlak’tır (mutlak manada zengin, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Allah’tır). Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde (emir ve idaresi altında) ve heybet ve azameti altında nihayet (son derece) itaatte, celaline karşı tezellüldedir (boyun eğmededir).

İşte rahmet seni ey insan! O Müstağni-i Ale’l-ıtlak’ın (mutlak surette ihtiyaçsız olanın) ve Sultan-ı Sermedî’nin (sonsuz, ebedî Sultan’ın / Allah’ın) huzuruna çıkarır ve ona dost yapar ve ona muhatap (konuşan) eder ve sevgili bir abd (kul) vaziyetini verir. Fakat nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle (yönden) yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyası (ışığı), güneşin aksini (yansımasını), cilvesini (tecellisini) senin âyinen (aynan) vasıtasıyla (aracılığıyla) senin eline verir. Öyle de o Zat-ı Akdes’e (en yüce Zat’a) ve o Şems-i ezel ve ebed’e (ezel ve ebed güneşi olan Allah’a) biz çendan (gerçi) nihayetsiz (sonsuz) uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziya-i rahmeti (rahmetinin ışığı), onu bize yakın ediyor.

İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur (nur hazinesi) buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi (yolu): Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili (temsilcisi) ve o rahmetin en beliğ (fesahatli) bir lisanı (dili) ve dellâlı (duyurucusu, tellalı) olan ve Rahmeten li’l-âlemîn (Âlemlere rahmet) unvanıyla Kur’an’da tesmiye (adlandırılan) edilen Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın (Şanı yüce Peygamber, Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) sünnetidir ve tebaiyetidir (ona uymaktır). Ve bu Rahmeten li’l-âlemîn olan rahmet-i mücessemeye (tecessüm etmiş, somutlaşmış rahmete) vesile ise salavattır. Evet, salavatın manası, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem (canlı, somutlaşmış) rahmete, rahmet duası olan salavat ise o Rahmeten li’l-âlemîn’in vusulüne (ulaşmasına) vesiledir. Öyle ise sen salavatı kendine, o Rahmeten li’l-âlemîn’e ulaşmak için vesile yap ve o zatı da rahmet-i Rahman’a vesile ittihaz (kabul et, say) et. Umum (bütün) ümmetin Rahmeten li’l-âlemîn olan Aleyhissalâtü vesselâm (Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) hakkında hadsiz bir kesretle (sayısız bir çoklukla) rahmet manasıyla salavat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar (değerli) bir hediye-i İlahiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette ispat (kanıtlar) eder.

Elhasıl (Kısacası, özetle): Hazine-i rahmetin en kıymettar (değerli) pırlantası ve kapıcısı Zat-ı Ahmediye (Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zatı) aleyhissalâtü vesselâm olduğu gibi en birinci anahtarı dahi Bismillahirrahmanirrahim’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır.

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَتِكَ وَ بِحُرْمَتِهٖ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ اَجْمَعٖينَ وَ ارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنٖينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰمٖينَ.

Okunuşu: Allâhümme bi hakkı esrâri bismillâhirrahmânirrahîm salli ve sellim alâ men erseltehû rahmeten lil âlemîne kemâ yelîku bi rahmetike ve bi hurmetihî ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmeîne verhamnâ rahmeten tuğnînâ bihâ an rahmeti men sivâke min halkıke. Âmîn.

Meali: Ey Allah’ım, Bismillahirrahmanirrahim’in sırları hakkı için, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zata, rahmetine ve hürmetine layık bir şekilde salât ve selam eyle. Ve onun ailesine ve bütün ashabına da. Ve bize öyle bir rahmetle merhamet et ki, bizi Senden başkasının, yaratılmışlarının rahmetinden müstağni kılsın (ihtiyaçsız etsin). Âmin.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm.

Meali: Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, hakkıyla bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin.

*

[1] Hâşiye (Dipnot): Evet küre-i arz (Dünya küresi), bahr-i muhit-i havaîde (hava okyanusunda) bir sefine-i Rabbaniye (Rabbanî gemi) ve nass-ı hadîsle (hadis metniyle, hadis deliliyle) âhiretin bir mezraası (ekim alanı, tarlası), yani fidanlık tarlası olduğundan, o camid (cansız) ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlahî (Allah’ın emri) ile intizam (düzen) ile hikmet ile yüzdüren, kaptanlık eden melaikeye (meleğe) “Hut” namı ve o tarlaya izn-i İlahî (Allah’ın izni) ile nezaret (gözetim) eden melaikeye (meleğe) “Sevr” ismi ne kadar yakıştığı zahirdir (uygun düştüğü açıktır).

Risale-i Nur Külliyatından

On Dördüncü Lem’a

İki Makamdır.

Birinci Makamı

İki sualin cevabıdır.

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık kardeşim Re’fet Bey!

Sevr ve Hut’a dair sorduğun sualin bazı risalelerde cevabı vardır. O nevi suallere göre cevap Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dal’ında On İki Asıl namıyla on iki kaide-i mühimme beyan edilmiştir. O kaideler ehadîs-i Nebeviyeye dair muhtelif tevilata dair birer mihenktirler ve ehadîse gelen evhamı def’edecek mühim esaslardır. Maatteessüf şimdilik sünuhattan başka ilmî mesail ile iştigalime mani bazı haller var. Onun için sualinize göre cevap veremiyorum. Eğer sünuhat-ı kalbiye olsa bilmecburiye meşgul oluyorum. Bazen suallere, sünuhat tevafuk ettiği için cevap verilir, gücenmeyiniz. Onun için her bir sualinize lâyıkınca cevap veremiyorum. Haydi bu defaki sualinize kısa bir cevap vereyim.

Bu defaki sualinizde diyorsunuz ki: Hocalar diyorlar: “Arz, öküz ve balık üstünde duruyor.” Halbuki arz, muallakta bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne öküz var ve ne de balık?

Elcevap: İbn-i Abbas (ra) gibi zatlara isnad edilen sahih bir rivayet var ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmdan sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Ferman etmiş: عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ Bir rivayette bir defa عَلَى الثَّوْرِ demiş, diğer defada عَلَى الْحُوتِ demiştir. Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyattan alınma ve eskiden beri nakledilen hurafevari hikâyelere bu hadîsi tatbik etmişler. Hususan Benî-İsrail âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb-ü sâbıkada “Sevr ve Hut” hakkında gördükleri hikâyeleri, hadîse tatbik edip hadîsin manasını acib bir tarza çevirmişler.

Şimdilik bu sualinize dair gayet mücmel üç esas ve üç vecih söylenecek.

Birinci Esas: Benî-İsrail ulemasının bir kısmı Müslüman olduktan sonra, eski malûmatları dahi onlarla beraber Müslüman olmuş, İslâmiyet’e mal olmuş. Halbuki o eski malûmatlarında yanlışlar var. O yanlışlar elbette onlara aittir, İslâmiyet’e ait değildir.

İkinci Esas: Teşbih ve temsiller, havastan avama geçtikçe, yani ilmin elinden cehlin eline düştükçe mürur-u zamanla hakikat telakki edilir.

Mesela, küçüklüğümde kamer tutuldu. Ben valideme dedim: “Neden ay böyle oldu?” Dedi: “Yılan yutmuş.” Dedim: “Daha görünüyor?” Dedi: “Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler.” Bu çocukluk hatırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve der idim ki: “Bu kadar hakikatsiz bir hurafe, validem gibi ciddi zatların lisanında nasıl geziyor?” diye düşünürdüm.

Tâ felekiyat fennini mütalaa ettiğim vakit gördüm ki: Validem gibi öyle diyenler, bir teşbihi hakikat telakki etmişler. Çünkü derecat-ı şemsiyenin medarı olan “mıntıkatü’l-buruc” tabir ettikleri daire-i azîme, menazil-i kameriyenin medarı bulunan mâil-i kamer dairesi birbiri üstüne geçmekle, o iki daire her biri iki kavis şeklini vermiş; o iki kavise felekiyyun uleması latîf bir teşbih ile büyük iki yılan namı olan “tinnineyn” namını vermişler.

İşte o iki dairenin tekatu’ noktasına, baş manasına “re’s” diğerine kuyruk manasına “zeneb” demişler. Kamer re’se ve şems zenebe geldiği vakit felekiyyun ıstılahınca “haylulet-i arz” vuku bulur. Yani küre-i arz tam ikisinin ortasına düşer, o vakit kamer hasfolur. Sâbık teşbih ile “Kamer, tinninin ağzına girdi.” denilir.

İşte bu ulvi ve ilmî teşbih, avamın lisanına girdikçe mürur-u zamanla, kameri yutacak koca bir yılan şeklini almış.

İşte Sevr ve Hut namıyla iki büyük melek, bir teşbih-i latîf-i kudsî ile ve manidar bir işaretle Sevr ve Hut namıyla tesmiye edilmişler. Kudsî, ulvi lisan-ı nübüvvetten umumun lisanına girdikçe o teşbih hakikate inkılab etmiş, âdeta gayet büyük bir öküz ve dehşetli bir balık suretini almışlar.

Üçüncü Esas: Nasıl ki Kur’an’ın müteşabihatı var, gayet derin meseleleri temsilat ile ve teşbihatla avama ders veriyor. Öyle de hadîsin müteşabihatı var, gayet derin hakikatleri me’nus teşbihatla ifade eder.

Mesela, bir iki risalede beyan ettiğimiz gibi: Bir vakit huzur-u Nebevîde gayet derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: “Yetmiş senedir yuvarlanıp bu dakikada cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” Birkaç dakika sonra birisi geldi, dedi: “Yetmiş yaşındaki meşhur münafık öldü.” Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın gayet beliğ temsilinin hakikatini ilan etti.

Senin sualin cevabına şimdilik üç vecih söylenecek.

Birincisi: Hamele-i arş ve semavat denilen melaikenin birinin ismi “Nesir” ve diğerinin ismi “Sevr” olarak dört melaikeyi, Cenab-ı Hak arş ve semavata saltanat-ı rububiyetine nezaret etmek için tayin ettiği gibi semavatın bir küçük kardeşi ve seyyarelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr” ve diğerinin ismi “Hut”tur. Ve o namı vermesinin sırrı şudur ki:

Arz iki kısımdır: Biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek hem kumandan hem nâzır olduklarından, elbette balık taifesine ve öküz nevine bir cihet-i münasebetleri bulunmak lâzımdır. Belki وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ o iki meleğin âlem-i melekût ve âlem-i misalde sevr ve hut suretinde temessülleri var. (Hâşiye[1])

İşte bu münasebete ve o nezarete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi mahlukatına îmaen lisan-ı mu’cizü’l-beyan-ı Nebevî اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar meseleleri hâvi olan bir hakikati, gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifade etmiş.

İkinci Vecih: Mesela, nasıl ki denilse: “Bu devlet ve saltanat hangi şey üzerinde duruyor?” Cevabında: عَلَى السَّيْفِ وَ الْقَلَمِ denilir. Yani “Asker kılıncının şecaatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adaletine istinad eder.”

Öyle de küre-i arz madem zîhayatın meskenidir ve zîhayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevahil kısmının kısm-ı a’zamının medar-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevahil olmayan kısmının medar-ı taayyüşleri, ziraatla öküzün omuzundadır ve mühim bir medar-ı ticareti de balıktır. Elbette devlet, seyf ve kalem üstünde durduğu gibi küre-i arz da öküz ve balık üstünde duruyor denilir. Zira ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder, Hâlık-ı Hakîm de arzı harap eder.

İşte Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, gayet mu’cizane ve gayet ulvi ve gayet hikmetli bir cevap ile: اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiş. Nev-i insanînin hayatı, ne kadar cins-i hayvanînin hayatıyla alâkadar olduğuna dair geniş bir hakikati, iki kelime ile ders vermiş.

Üçüncü Vecih: Eski kozmoğrafya nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini, bir burç tabir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine rabtedecek farazî hatlar çekilse bir tek vaziyet hasıl olduğu vakit, bazı esed yani arslan suretini, bazı terazi manasına olarak mizan suretini, bazı öküz manasına sevr suretini, bazı balık manasına hut suretini göstermişler. O münasebete binaen o burçlara o isimler verilmiş.

Şu asrın kozmoğrafyası nazarında ise güneş gezmiyor. O burçlar boş ve muattal ve işsiz kalmışlar. Güneşin bedeline küre-i arz geziyor. Öyle ise o boş, işsiz burçlar ve yukarıdaki muattal daireler yerine, yerde arzın medar-ı senevîsinde küçük mikyasta o daireleri teşkil etmek gerektir. Şu halde buruc-u semaviye, arzın medar-ı senevîsinde temessül edecek. Ve o halde küre-i arz her ayda buruc-u semaviyenin birinin gölgesinde ve misalindedir. Güya arzın medar-ı senevîsi bir âyine hükmünde olarak, semavî burçlar onda temessül ediyor.

İşte bu vechile Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, sâbıkan zikrettiğimiz gibi bir defa عَلَى الثَّوْرِ bir defa عَلَى الْحُوتِ demiş. Evet, mu’cizü’l-beyan olan lisan-ı nübüvvete yakışır bir tarzda gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikate işareten bir defa عَلَى الثَّوْرِ demiş. Çünkü küre-i arz, o sualin zamanında Sevr Burcu’nun misalinde idi. Bir ay sonra yine sorulmuş عَلَى الْحُوتِ demiş. Çünkü o vakit küre-i arz, Hut Burcu’nun gölgesinde imiş.

İşte istikbalde anlaşılacak bu ulvi hakikate işareten ve küre-i arzın vazifesindeki hareketine ve seyahatine îmaen ve semavî burçlar, güneş itibarıyla muattal ve misafirsiz olduklarına ve hakiki işleyen burçlar ise küre-i arzın medar-ı senevîsinde bulunduğuna ve o burçlarda vazife gören ve seyahat eden küre-i arz olduğuna remzen عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiştir. وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

Bazı kütüb-ü İslâmiyede sevr ve huta dair acib ve haric-i akıl hikâyeler, ya İsrailiyattır veya temsilattır veya bazı muhaddislerin tevilatıdır ki bazı dikkatsizler tarafından hadîs zannedilerek Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma isnad edilmiş.

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

İKİNCİ SUAL: Âl-i Abâ hakkındadır.

Kardeşim, Âl-i Abâ hakkındaki cevapsız kalan sualinizin çok hikmetlerinden yalnız bir tek hikmeti söylenecek. Şöyle ki: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, giydiği mübarek abâsını, Hazret-i Ali (ra) ve Hazret-i Fatıma (r.anha) ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in (ra) üstlerine örtmesi ve onlara bu suretle لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهٖيرًا âyetiyle dua etmesinin esrarı ve hikmetleri var. Sırlarından bahsetmeyeceğiz. Yalnız vazife-i risalete taalluk eden bir hikmeti şudur ki:

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, gayb-aşina ve istikbalbîn nazar-ı nübüvvetle otuz kırk sene sonra sahabeler ve tabiînler içinde mühim fitneler olup kan döküleceğini görmüş. İçinde en mümtaz şahsiyetler, abâsı altında olan o üç şahsiyet olduğunu müşahede etmiş. Hazret-i Ali’yi (ra) ümmet nazarında tathir ve tebrie etmek ve Hazret-i Hüseyin’i (ra) taziye ve teselli etmek ve Hazret-i Hasan’ı (ra) tebrik etmek ve musalaha ile mühim bir fitneyi kaldırmakla şerefini ve ümmete azîm faydasını ilan etmek ve Hazret-i Fatıma’nın zürriyetinin tahir ve müşerref olacağını ve Ehl-i Beyt unvan-ı âlîsine lâyık olacaklarını ilan etmek için o dört şahsa kendiyle beraber “Hamse-i Âl-i Abâ” unvanını bahşeden o abâyı örtmüştür.

Evet, çendan Hazret-i Ali (ra) halife-i bi’l-hak idi. Fakat dökülen kanlar çok ehemmiyetli olduğundan ümmet nazarında tebriesi ve beraeti, vazife-i risalet hasebiyle ehemmiyetli olduğundan, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, o suretle onu tebrie ediyor. Onu tenkit ve tahtie ve tadlil eden Haricîleri ve Emevîlerin mütecaviz taraftarlarını sükûta davet ediyor. Evet, Haricîler ve Emevîlerin müfrit taraftarları Hazret-i Ali (ra) hakkındaki tefritleri ve tadlilleri ve Hazret-i Hüseyin’in (ra) gayet feci ciğersûz hâdisesiyle Şîaların ifratları ve bid’aları ve Şeyheyn’den teberrileri, ehl-i İslâm’a çok zararlı düşmüştür.

İşte bu abâ ve dua ile Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, Hazret-i Ali (ra) ve Hazret-i Hüseyin’i (ra) mes’uliyetten ve ittihamdan ve ümmetini onlar hakkında sû-i zandan kurtardığı gibi Hazret-i Hasan’ı (ra) yaptığı musalaha ile ümmete ettiği iyiliğini vazife-i risalet noktasında tebrik ediyor ve Hazret-i Fatıma’nın (r.anha) zürriyetinin nesl-i mübareği, âlem-i İslâm’da Ehl-i Beyt unvanını alarak âlî bir şeref kazanacaklarını ve Hazret-i Fatıma (r.anha) اِنّٖٓى اُعٖيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجٖيمِ diyen Hazret-i Meryem’in validesi gibi zürriyetçe çok müşerref olacağını ilan ediyor.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ الطَّيِّبٖينَ الطَّاهِرٖينَ الْاَبْرَارِ وَعَلٰى اَصْحَابِهِ الْمُجَاهِدٖينَ الْمُكْرَمٖينَ الْاَخْيَارِ اٰمٖينَ

*

 

İkinci Makam

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ in binler esrarından altı sırrına dairdir.

İhtar: Besmele’nin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota suretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sırlar ile o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zapt etmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi otuzdan beş altıya indi.

“Ey insan!” dediğim vakit nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime has iken ruhen benimle münasebettar ve nefsi nefsimden daha hüşyar zatlara belki medar-ı istifade olur niyetiyle, On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı olarak müdakkik kardeşlerimin tasviplerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar, delilden ziyade zevke nâzırdır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنّٖٓى اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرٖيمٌ ۞ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَ اِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.

Birinci Sır

Bismillahirrahmanirrahîm’in bir cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinat simasında, arz simasında ve insan simasında birbiri içinde birbirinin numunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var.

Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teanuk, tecavübden tezahür eden sikke-i kübra-i uluhiyettir ki “Bismillah” ona bakıyor.

İkincisi: Küre-i arz simasında nebatat ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenasüp, intizam, insicam, lütuf ve merhametten tezahür eden sikke-i kübra-i rahmaniyettir ki “Bismillahirrahman” ona bakıyor.

Sonra insanın mahiyet-i câmiasının simasındaki letaif-i re’fet ve dekaik-ı şefkat ve şuâat-ı merhamet-i İlahiyeden tezahür eden sikke-i ulyâ-i rahîmiyettir ki Bismillahirrahmanirrahîm’deki “Er-Rahîm” ona bakıyor.

Demek Bismillahirrahmanirrahîm sahife-i âlemde bir satır-ı nurani teşkil eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî unvanıdır ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani Bismillahirrahmanirrahîm yukarıdan nüzul ile semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musağğarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar, insanî arşa çıkmaya bir yol olur.

İkinci Sır

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, hadsiz kesret-i mahlukatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak için daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, mesela nasıl ki güneş, ziyasıyla hadsiz eşyayı ihata ediyor. Mecmu-u ziyasındaki güneşin zatını mülahaza etmek için gayet geniş bir tasavvur ve ihatalı bir nazar lâzım olduğundan; güneşin zatını unutturmamak için her bir parlak şeyde güneşin zatını aksi vasıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey, kendi kabiliyetince güneşin cilve-i zatîsiyle beraber ziyası, harareti gibi hâssalarını gösteriyor. Ve her parlak şey güneşi bütün sıfâtıyla kabiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziya ve hararet ve ziyadaki elvan-ı seb’a gibi keyfiyatlarının her birisi dahi umum mukabilindeki şeyleri ihata ediyor.

Öyle de وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى –temsilde hata olmasın– ehadiyet ve samediyet-i İlahiye, her bir şeyde, hususan zîhayatta, hususan insanın mahiyet âyinesinde bütün esmasıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi mevcudat ile alâkadar her bir ismi bütün mevcudatı ihata ediyor.

İşte vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak ve kalpler Zat-ı Akdes’i unutmamak için daima vâhidiyetteki sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki o sikkenin üç mühim ukdesini irae eden Bismillahirrahmanirrahîm’dir.

Üçüncü Sır

Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedahe yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlukatı terbiye eden, bilbedahe yine rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine koşturan, bilbedahe rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hâlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu fâni insanı ebede namzet eden ve ezelî ve ebedî bir zata muhatap ve dost yapan, bilbedahe rahmettir.

Ey insan, madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar ve sevimli ve mededkâr bir hakikat-i mahbubedir. “Bismillahirrahmanirrahîm” de, o hakikate yapış ve vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyacatın elemlerinden kurtul ve o Sultan-ı ezel ve ebed’in tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle ve şefaatiyle ve şuâatıyla o Sultan’a muhatap ve halil ve dost ol!

Evet, kâinatın envaını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp bütün hâcatına kemal-i intizam ve inayet ile koşturmak, bilbedahe iki haletten birisidir: Ya kâinatın her bir nev’i kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi çok muhalatı intac ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta, en kuvvetli bir Sultan-ı Mutlak’ın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak’ın ilmi ile bu muavenet oluyor. Demek kâinatın envaı, insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir zatın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.

Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün enva-ı mahlukatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine “Lebbeyk!” dedirten Zat-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin! Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat’iyen anla ki: Senin gibi zayıf-ı mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fâni, küçük bir mahluka bu koca kâinatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet ve inayet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-i rahmettir. Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddi ve safi bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o safi hürmetin tercümanı ve unvanı olan Bismillahirrahmanirrahîm’i de. O rahmetin vusulüne vesile ve o Rahman’ın dergâhında şefaatçi yap.

Evet, rahmetin vücudu ve tahakkuku, güneş kadar zahirdir. Çünkü nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hasıl oluyor. Öyle de bu kâinatın daire-i kübrasında bin bir ism-i İlahînin cilvesinden uzanan nurani atkılar, kâinat simasında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i rahîmiyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inayeti nescediyor ki güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.

Evet, şems ve kameri, anâsır ve maadini, nebatat ve hayvanatı bir nakş-ı a’zamın atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâlarıyla tanzim eden ve hayata hâdim eden ve nebatî ve hayvanî olan umum validelerin gayet şirin ve fedakârane şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevi’l-hayatı hayat-ı insaniyeye musahhar eden ve ondan rububiyet-i İlahiyenin gayet güzel ve şirin bir nakş-ı a’zamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar eden o Rahman-ı Zülcemal, elbette kendi istiğna-i mutlakına karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbul bir şefaatçi yapmış.

Ey insan, eğer insan isen Bismillahirrahmanirrahîm de, o şefaatçiyi bul!

Evet, rûy-i zeminde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebatatın ve hayvanatın taifelerini, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemal-i intizam ile hikmet ve inayet ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın simasında hâtem-i ehadiyeti vaz’eden, bilbedahe belki bilmüşahede rahmettir. Ve o rahmetin vücudu, bu küre-i arzın simasındaki mevcudatın vücudları kadar kat’î olduğu gibi o mevcudat adedince tahakkukunun delilleri var.

Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi insanın mahiyet-i maneviyesinin simasında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki küre-i arz simasındaki sikke-i merhamet ve kâinat simasındaki sikke-i uzma-yı rahmetten daha aşağı değil. Âdeta bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrakıyesi hükmünde bir câmiiyeti var.

Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu simayı veren ve o simada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz’eden zat, seni başı boş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin harekâtına dikkat etmesin, sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın, hilkat şeceresini meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın! Hem hiçbir cihetle şüphe kabul etmeyen ve hiçbir vechile noksaniyeti olmayan, güneş gibi zahir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin. Hâşâ!

Ey insan! Bil ki o rahmetin arşına yetişmek için bir mi’rac var. O mi’rac ise Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Ve bu mi’rac ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın yüz on dört surelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitapların iptidalarına ve umum mübarek işlerin mebdelerine bak. Ve Besmele’nin azamet-i kadrine en kat’î bir hüccet şudur ki, İmam-ı Şafiî (ra) gibi çok büyük müçtehidler demişler: “Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur’an’da yüz on dört defa nâzil olmuştur.”

Dördüncü Sır

Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellisi, hitab-ı اِيَّاكَ نَعْبُدُ demekle herkese kâfi gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmuundaki vahdet arkasında Zat-ı Ehadiyeti mülahaza edip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ demeye, küre-i arz vüs’atinde bir kalp bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binaen cüz’iyatta zahir bir surette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi her bir nevide sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zat-ı Ehad’i mülahaza ettirmek için hâtem-i rahmaniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor; tâ külfetsiz herkes her mertebede اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deyip doğrudan doğruya Zat-ı Akdes’e hitap ederek müteveccih olsun.

İşte Kur’an-ı Hakîm, bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki kâinatın daire-i a’zamından mesela, semavat ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden en küçük bir daireden ve en dakik bir cüz’îden bahseder; tâ ki zahir bir surette hâtem-i ehadiyeti göstersin. Mesela, hilkat-i semavat ve arzdan bahsi içinde hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve simasındaki dekaik-ı nimet ve hikmetten bahis açar; tâ ki fikir dağılmasın, kalp boğulmasın, ruh mabudunu doğrudan doğruya bulsun. Mesela

وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ

âyeti mezkûr hakikati mu’cizane bir surette gösteriyor.

Evet, hadsiz mahlukatta ve nihayetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedâhil daireler gibi en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envaı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet ne kadar olsa yine kesret içinde bir vahdettir, hakiki hitabı tam temin edemiyor. Onun için vahdet arkasında ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki kesreti hatıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zat-ı Akdes’e karşı kalbe yol açsın.

Hem sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalpleri celbetmek için o sikke-i ehadiyet üstünde gayet cazibedar bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet ve gayet sevimli bir cemal ve gayet kuvvetli bir hakikat olan rahmet sikkesini ve rahîmiyet hâtemini koymuştur. Evet, o rahmetin kuvvetidir ki zîşuurun nazarlarını celbeder, kendine çeker ve ehadiyet sikkesine îsal eder ve Zat-ı Ehadiyeyi mülahaza ettirir ve ondan اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deki hakiki hitaba mazhar eder.

İşte Bismillahirrahmanirrahîm Fatiha’nın fihristesi ve Kur’an’ın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin unvanı ve tercümanı olmuş. Bu unvanı eline alan, rahmetin tabakatında gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrar-ı rahmeti öğrenir ve envar-ı rahîmiyeti ve şefkati görür.

Beşinci Sır

Bir hadîs-i şerifte vârid olmuş ki:

اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ –اَوْ كَمَا قَالَ–

Bu hadîs-i şerifi, bir kısım ehl-i tarîkat, akaid-i imaniyeye münasip düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sima-yı manevîsine bir suret-i Rahman nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatın bir kısm-ı ekserinde sekr ve ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikate muhalif telakkilerinde belki mazurdurlar. Fakat aklı başında olanlar, fikren onların esas-ı akaide münafî olan manalarını kabul edemez. Etse hata eder.

Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zat-ı Akdes-i İlahî’nin şeriki, naziri, zıddı, niddi olmadığı gibi

لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ

sırrıyla sureti, misli, misali, şebihi dahi olamaz. Fakat

وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

sırrıyla, mesel ve temsil ile şuunatına ve sıfât ve esmasına bakılır. Demek mesel ve temsil, şuunat nokta-i nazarında vardır.

Şu mezkûr hadîs-i şerifin çok makasıdından birisi şudur ki insan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet, sâbıkan beyan ettiğimiz gibi kâinatın simasında bin bir ismin şuâlarından tezahür eden ism-i Rahman göründüğü gibi zemin yüzünün simasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahman gösterildiği gibi insanın suret-i câmiasında küçük bir mikyasta zeminin siması ve kâinatın siması gibi yine o ism-i Rahman’ın cilve-i etemmini gösterir demektir.

Hem işarettir ki: Zat-ı Rahmanu’r-Rahîm’in delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve insan gibi mazharlar o kadar o Zat-ı Vâcibü’l-vücud’a delâletleri kat’î ve vâzıh ve zahirdir ki güneşin timsalini ve aksini tutan parlak bir âyine parlaklığına ve delâletinin vuzuhuna işareten “O âyine güneştir.” denildiği gibi “İnsanda suret-i Rahman var.” vuzuh-u delâletine ve kemal-i münasebetine işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i vahdetü’l-vücudun mutedil kısmı “Lâ mevcude illâ hû” bu sırra binaen, bu delâletin vuzuhuna ve bu münasebetin kemaline bir unvan olarak demişler.

اَللّٰهُمَّ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحٖيمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ اِرْحَمْنَا كَمَا يَلٖيقُ بِرَحٖيمِيَّتِكَ وَ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ اٰمٖينَ

Altıncı Sır

Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçare insan! Rahmet, ne kadar kıymettar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki o rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelal’e vesiledir ki yıldızlarla zerrat beraber olarak kemal-i intizam ve itaatle –beraber– ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zat-ı Zülcelal’in ve o Sultan-ı ezel ve ebed’in istiğna-i zatîsi var ve istiğna-i mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Ale’l-ıtlak’tır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celaline karşı tezellüldedir.

İşte rahmet seni ey insan! O Müstağni-i Ale’l-ıtlak’ın ve Sultan-ı Sermedî’nin huzuruna çıkarır ve ona dost yapar ve ona muhatap eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyası, güneşin aksini, cilvesini senin âyinen vasıtasıyla senin eline verir. Öyle de o Zat-ı Akdes’e ve o Şems-i ezel ve ebed’e biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziya-i rahmeti, onu bize yakın ediyor.

İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten li’l-âlemîn unvanıyla Kur’an’da tesmiye edilen Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten li’l-âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise salavattır. Evet, salavatın manası, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete, rahmet duası olan salavat ise o Rahmeten li’l-âlemîn’in vusulüne vesiledir. Öyle ise sen salavatı kendine, o Rahmeten li’l-âlemîn’e ulaşmak için vesile yap ve o zatı da rahmet-i Rahman’a vesile ittihaz et. Umum ümmetin Rahmeten li’l-âlemîn olan Aleyhissalâtü vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle rahmet manasıyla salavat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlahiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette ispat eder.

Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm olduğu gibi en birinci anahtarı dahi Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır.

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَتِكَ وَ بِحُرْمَتِهٖ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ اَجْمَعٖينَ وَ ارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنٖينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰمٖينَ.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

*

[1] Hâşiye: Evet küre-i arz, bahr-i muhit-i havaîde bir sefine-i Rabbaniye ve nass-ı hadîsle âhiretin bir mezraası, yani fidanlık tarlası olduğundan, o camid ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlahî ile intizam ile hikmet ile yüzdüren, kaptanlık eden melaikeye “Hut” namı ve o tarlaya izn-i İlahî ile nezaret eden melaikeye “Sevr” ismi ne kadar yakıştığı zahirdir.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir