On Dokuzuncu Lem’a



İzahlı Metin

On Dokuzuncu Lem’a

İktisat Risalesi

Tutumluluk ve yetinmeye, israf ve savurganlığa dairdir.

*

*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Kulû veşrabû ve lâ tüsrifû (“Yiyin, için fakat israf etmeyin.”)*

Bu şerefli ayet, tutumlu olmayı kesin bir dille emrederek ve israftan açıkça sakındırarak çok önemli bir hikmet dersi vermektedir. Bu konuda yedi önemli nokta vardır.

Birinci Nükte

Merhametli Yaratıcı, insanlığa verdiği nimetlerin karşılığında şükür istemektedir. İsraf ise şükrün zıddıdır ve nimete karşı zarar verici bir küçümsemedir. Tutumluluk ise nimete karşı kazançlı bir saygıdır.

Evet, tutumlu olmak hem manevi bir şükürdür, hem nimetlerdeki ilahi merhamete karşı bir saygıdır, hem bereketin kesin bir sebebidir, hem beden için perhiz gibi bir sağlık kaynağıdır, hem insanı manevi dilencilik alçaklığından kurtaracak bir onur sebebidir, hem de nimetin içindeki lezzeti hissetmek ve dışarıdan lezzetsiz görünen nimetlerdeki lezzeti tatmak için güçlü bir vesiledir. İsraf ise bahsedilen bu hikmetlere aykırı olduğu için çok tehlikeli sonuçları vardır.

İkinci Nükte

Her şeyi hikmetle yaratan Allah, insanın vücudunu mükemmel bir saray ve düzenli bir şehir gibi yaratmıştır. Ağızdaki tat alma duyusunu bir kapıcı, sinir ve damarları ise telefon ve telgraf telleri gibi, tat alma duyusu ile vücudun merkezi olan mide arasında bir haberleşme aracı yapmıştır ki, ağza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Eğer bedenin ve midenin o maddeye ihtiyacı yoksa “Yasak!” der, dışarı atar. Bazen de bedene faydası olmamakla birlikte zararlı ve acı ise hemen dışarı atar, yüzüne tükürür.

İşte, madem ağızdaki tat alma duyusu bir kapıcıdır; mide ise bedenin idaresi açısından bir efendi ve bir yöneticidir. O saraya veya o şehre gelen ve sarayın yöneticisine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş olarak ancak beş derecesi uygundur, daha fazla olamaz. Ta ki kapıcı gururlanıp yoldan çıkmasın, görevini unutup fazla bahşiş veren isyancıları sarayın içine sokmasın.

İşte bu sırra dayanarak, şimdi iki lokma farz edelim. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi besleyici bir maddeden yapılmış olup değeri kırk para olsun; diğer lokma ise en kaliteli baklavadan olup on kuruş olsun. Bu iki lokma, ağza girmeden önce beden açısından farksızdır, eşittirler. Boğazdan geçtikten sonra, bedeni besleme konusunda yine eşittirler; hatta bazen kırk paralık peynir daha iyi besler. Sadece, ağızdaki tat alma duyusunu okşama noktasında yarım dakikalık bir fark vardır. Yarım dakikalık bir zevk uğruna kırk paradan on kuruşa çıkmanın ne kadar anlamsız ve zararlı bir israf olduğu buradan anlaşılsın. Şimdi, sarayın yöneticisine gelen hediye kırk para değerindeyken, kapıcıya dokuz katı fazla bahşiş vermek, kapıcıyı yoldan çıkarır, “Asıl efendi benim.” der. Kim daha fazla bahşiş ve lezzet verirse onu içeri alır, isyan çıkarır, yangına sebep olur ve sonunda “Aman doktor gelsin, hararetimi düşürsün, ateşimi söndürsün!” demeye mecbur bırakır.

İşte tutumluluk ve kanaat, ilahi hikmete uygun hareket etmektir. Tat alma duyusunu kapıcı kabul edip ona göre bahşiş verir. İsraf ise o hikmete aykırı hareket ettiği için çabucak bir tokat yer, mideyi bozar ve gerçek iştahı yok eder. Çeşit çeşit yemekten kaynaklanan yapay ve yalancı bir iştahla yedirir, hazımsızlığa sebep olur ve insanı hasta eder.

Üçüncü Nükte

Önceki ikinci noktada, tat alma duyusunun bir kapıcı olduğunu söylemiştik. Evet, gaflet içindekiler, ruhsal olarak ilerlememiş olanlar ve şükür yolunda ileri gitmeyen insanlar için tat alma duyusu bir kapıcı hükmündedir. Onun zevki uğruna israfa girmemek ve bir derecelik fiyattan on derecelik fiyata çıkmamak gerekir.

Fakat gerçek şükür ehlinin, hakikat ehlinin ve kalp ehlinin tat alma duyusu –Altıncı Söz’deki karşılaştırmada açıklandığı gibi– ilahi rahmetin mutfaklarında bir gözetmen ve denetçi gibidir. O tat alma duyusundaki, yemekler sayısınca var olan küçük terazilerle ilahi nimetlerin çeşitlerini tartmak ve tanımak, manevi bir şükür şeklinde bedene ve mideye haber vermektir. İşte bu durumda tat alma duyusu sadece maddi bedene değil, aynı zamanda kalbe, ruha ve akla da hizmet ettiği için midenin üstünde bir konuma ve hükme sahiptir.

İsraf etmemek şartıyla, sırf şükür görevini yerine getirmek, Allah’ın çeşitli nimetlerini hissedip tanımak amacıyla, meşru olmak ve alçaklığa ve dilenciliğe sebep olmamak kaydıyla lezzetin peşinden gidebilir. Ve o tat alma duyusunu taşıyan dili şükürde kullanmak için lezzetli yemekleri tercih edebilir. Bu gerçeğe işaret eden bir olay ve Gavs-ı A’zam’ın bir kerameti şöyledir:

Bir zamanlar Hazreti Gavs-ı A’zam Şeyh Geylanî’nin (Kuddise Sirruhu) terbiyesinde, nazlı ve yaşlı bir hanımın tek bir evladı varmış. O saygıdeğer yaşlı kadın, oğlunun odasına gitmiş ve bakmış ki oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. Oğlunun bu riyazetten kaynaklanan zayıflığı, annesinin şefkatini çekmiş ve ona acımış. Sonra şikâyet etmek için Hazreti Gavs’ın yanına gitmiş. Bir de bakmış ki Hazreti Gavs kızartılmış bir tavuk yiyor.

Nazlılığından dolayı demiş ki: “Ey Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor, sen ise tavuk yiyorsun!”

Hazreti Gavs tavuğa demiş: *Kum biiznillâh! (Allah’ın izniyle kalk!)* O pişmiş tavuğun kemiklerinin toplanıp tekrar tavuk olarak yemek kabından dışarı fırladığı, güvenilir ve sağlam birçok kaynaktan, Hazreti Gavs gibi olağanüstü kerametlere sahip olduğu dünyaca meşhur bir zatın bir kerameti olarak manevi yolla nesilden nesile aktarılmıştır.

Hazreti Gavs demiş: “Ne zaman senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin.”

İşte Hazreti Gavs’ın bu emrinin anlamı şudur: Ne zaman senin oğlunun da ruhu bedenine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olursa ve lezzeti şükür için isterse, o vakit lezzetli şeyler yiyebilir…

Dördüncü Nükte

“Tutumlu olan, geçim sıkıntısı çekmez” anlamındaki *Lâ yeûlü men iktesade* hadisinin sırrıyla, tutumlu olan kimse, ailesinin geçimi konusunda çok fazla zahmet ve sıkıntı çekmez. Evet, tutumluluğun kesin bir bereket sebebi ve güzel geçim kaynağı olduğuna o kadar kesin deliller vardır ki, saymakla bitmez.

Örneğin, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet eden, arkadaşlık yapan kişilerin de şahitliğiyle diyorum ki: Tutumluluk sayesinde bazen bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım da gördüler. Hatta dokuz sene –şimdi otuz sene– önce benimle beraber Burdur’a sürgün edilen bazı ileri gelenler, parasızlıktan dolayı zillete ve sefalete düşmemem için zekâtlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin yöneticilere dedim ki: “Gerçi param çok azdır, fakat tutumluluğum var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim.” Onların tekrarlanan ve ısrarlı tekliflerini reddettim. Dikkate değerdir ki, iki sene sonra bana zekâtlarını teklif edenlerin bir kısmı, tutumsuzluk yüzünden borçlandılar. Allah’a hamdolsun, onlardan yedi sene sonra bile o az para, tutumluluğun bereketiyle bana yetti; beni küçük düşürmedi, insanlara el açmaya mecbur etmedi. Hayatımın bir ilkesi olan “insanlara muhtaç olmama” prensibimi bozmadı.

Evet, tutumlu olmayan kişi, alçaklığa, manen dilenciliğe ve sefalete düşmeye adaydır. Bu zamanda israfa neden olacak para çok pahalıdır. Karşılığında bazen haysiyet ve namus rüşvet olarak veriliyor. Bazen dinin kutsal değerleri karşılığında alınıyor, sonra da o uğursuz para veriliyor. Demek ki, manevi olarak yüz liralık bir zararla, maddi olarak yüz paralık bir mal alınıyor.

Eğer kişi tutumlu olup sadece zorunlu ihtiyaçlarıyla yetinir ve kendini sınırlarsa, *İnnallâhe huver-rezzâku zul-kuvvetil-metîn (“Şüphesiz rızkı veren, O, pek çetin kuvvet sahibidir.”)* sırrıyla ve *Ve mâ min dâbbetin fil ardı illâ alallâhi rızkuhâ (“Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın.”)* ayetinin açıklığıyla, ummadığı bir şekilde yaşayacak kadar rızkını bulacaktır. Çünkü bu ayet bunu garanti etmektedir.

Evet, rızık ikidir:

Biri, gerçek rızıktır ki insan onunla yaşar. Bu ayetin hükmüyle o rızık, Allah’ın garantisi altındadır. Kişinin kötü tercihleri karışmazsa, o zorunlu rızkı her durumda bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne de onurunu feda etmeye mecbur olmaz.

İkincisi, mecazi rızıktır ki kötü alışkanlıklar yüzünden aslında zorunlu olmayan ihtiyaçlar, zorunlu ihtiyaçlar gibi görülür ve çevreye özenme belasıyla tiryakilik haline gelip terk edilemez. İşte bu rızık, Allah’ın garantisi altında olmadığı için bu rızkı elde etmek, özellikle bu zamanda çok pahalıdır. Kişi, başta onurunu feda edip alçalmayı kabul ederek, bazen alçak insanların ayaklarını öpecek kadar manevi bir dilencilik durumuna düşerek, bazen de ebedi hayatının ışığı olan kutsal dini değerlerini feda ederek o bereketsiz ve uğursuz malı alır.

Ayrıca, bu fakirlik ve zorluk zamanında, aç ve muhtaç olanların acılarından dolayı vicdan sahibi insanlara, hemcinslerine duydukları şefkat vasıtasıyla gelen üzüntü, o gayrimeşru bir şekilde kazandığı parayla aldığı lezzeti, eğer vicdanı varsa, acılaştırır.

Böyle garip bir zamanda, şüpheli mallardan sadece zaruret derecesinde faydalanmak gerekir. Çünkü *İnneddârerate tukadderu bikaderihâ (“Zaruretler kendi miktarınca takdir olunur.”)* sırrıyla, haram maldan mecburiyet halinde sadece zaruret miktarını alabilir, fazlasını alamaz. Evet, zorda kalmış bir adam, leş etinden doyuncaya kadar yiyemez. Sadece ölmeyecek kadar yiyebilir. Ayrıca, yüz tane aç insanın önünde tam bir lezzetle fazla yemek yenmez.

Tutumlu olmanın onur ve olgunluk sebebi olduğuna delil olan bir olay:

Bir zamanlar, dünyaca cömertliğiyle meşhur olan Hâtem-i Tâî, büyük bir ziyafet verir. Misafirlerine çok fazla hediye verdiği bir sırada çölde gezmeye çıkar. Bakar ki yaşlı, fakir bir adam, bir yük dikenli çalı ve geveni sırtına yüklemiş; vücuduna batıyor ve kanatıyor.

Hâtem ona der ki: “Hâtem-i Tâî, hediyelerle birlikte büyük bir ziyafet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk bu çalı yüküne karşılık beş yüz kuruş alırsın.”

O tutumlu ihtiyar şöyle cevap verir: “Ben bu dikenli yükümü onurumla çeker, taşırım da Hâtem-i Tâî’nin minneti altına girmem.”

Daha sonra Hâtem-i Tâî’ye sormuşlar: “Sen kendinden daha cömert, daha onurlu birini buldun mu?”

Demiş ki: “İşte o çölde karşılaştığım tutumlu ihtiyarı, kendimden daha onurlu, daha yüce ve daha cömert gördüm.”

Beşinci Nükte

Cenab-ı Hak, sonsuz cömertliğinden, en fakir insana en zengin insan gibi ve yoksula bir padişah gibi nimetin lezzetini hissettirir. Evet, bir fakirin, açlık ve tutumluluk sayesinde kuru, siyah bir ekmek parçasından aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen bıkkınlık ve iştahsızlıkla yediği en kaliteli baklavadan aldığı lezzetten daha fazladır. Şaşılacak bir durumdur ki, bazı savurgan ve müsrif insanlar, böyle tutumlu olanları “cimrilik” ile suçluyorlar. Asla! Tutumlu olmak, onur ve cömertliktir. Cimrilik ve alçaklık ise israf ve savurganlık ehlinin dıştan görünen mertliklerinin içyüzüdür. Bu gerçeği doğrulayan, bu risalenin yazıldığı senede Isparta’daki odamda meydana gelen bir olay vardır. Şöyle ki:

Benim prensibime ve hayat tarzıma aykırı bir şekilde, bir talebem yaklaşık iki buçuk okka balı bana hediye olarak kabul ettirmekte ısrar etti. Ne kadar prensibimi öne sürdüysem de ikna olmadı. Mecburen, yanımdaki üç kardeşime yedirmek ve Şaban-ı Şerif ile Ramazan ayında o baldan tutumlu bir şekilde otuz kırk gün boyunca üç kişinin yemesi, getirenin de sevap kazanması ve kendilerinin de tatlısız kalmaması niyetiyle, “Alınız!” dedim. Benim de bir okka balım vardı. O üç arkadaşım, gerçi dürüst ve tutumluluğu takdir eden kişilerdi. Fakat her neyse, birbirine ikram etmek ve her birinin diğerinin nefsini okşayıp kendi nefsine tercih etmek gibi bir yönden yüce bir özellikle tutumluluğu unuttular. Üç gecede iki buçuk okka balı bitirdiler. Ben gülerek dedim: “Sizi otuz kırk gün o balla tatlandıracaktım. Siz otuz günü üçe indirdiniz. Afiyet olsun.” Fakat ben, kendi bir okka balımı tutumlu bir şekilde kullandım. Bütün Şaban ve Ramazan boyunca hem ben yedim, hem de Allah’a hamdolsun o kardeşlerimin her birine iftar vaktinde birer kaşık (Hâşiye[1]) vererek büyük bir sevaba vesile oldum.

Benim bu halimi görenler, o durumumu belki cimrilik sanmışlardır. Diğer kardeşlerimin üç gecelik durumlarını ise bir cömertlik olarak değerlendirebilirler. Fakat işin aslına bakıldığında, o görünürdeki cimriliğin altında yüce bir onur, büyük bir bereket ve yüksek bir sevap gizlendiğini gördük. Ve o cömertlik ve israfın altında ise, eğer vazgeçilmeseydi, bir dilencilik ve başkasının eline tamahla ve beklentiyle bakmak gibi cimrilikten çok daha aşağı bir durum ortaya çıkacaktı.

Altıncı Nükte

Tutumluluk ile cimriliğin arasında çok fark vardır. Tıpkı alçakgönüllülüğün (tevazu), kötü ahlaktan olan kendini alçaltmaktan (tezellül) manen ayrı, fakat görünüşte benzer övgüye değer bir özellik olması gibi. Ve tıpkı vakarın, kötü huylardan olan kibirlenmekten (tekebbür) manen ayrı, fakat görünüşte benzer övgüye değer bir özellik olması gibi.

İşte bunun gibi, Peygamberimizin yüce ahlakından olan ve belki de kâinattaki ilahi hikmet düzeninin temellerinden biri olan tutumluluğun, sefillik, pintilik, açgözlülük ve hırsın bir karışımı olan cimrilik ile hiçbir ilgisi yoktur. Sadece görünüşte bir benzerlik vardır. Bu gerçeği doğrulayan bir olay şöyledir:

Sahabenin meşhur yedi Abdullah’ından biri olan Abdullah İbn-i Ömer Hazretleri ki, Resulullah’ın halifesi olan Faruk-u A’zam Hazreti Ömer’in (Radıyallahu Anh) en önemli ve büyük oğlu ve sahabe âlimleri içinde en seçkinlerinden olan o mübarek zat, çarşıda alışveriş yaparken kırk paralık bir mesele yüzünden, tutumlu olmak ve ticaretin temeli olan güven ve dürüstlüğü korumak için şiddetle tartışmış. Bir sahabe ona bakmış. Yeryüzünün şanlı halifesi olan Hazreti Ömer’in oğlunun kırk para için tartışmasını tuhaf bir cimrilik zannederek o imamın arkasına düşüp durumunu anlamak istemiş. Bakmış ki Hazreti Abdullah mübarek evine girdi. Kapıda fakir bir adam gördü. Onunla bir süre ilgilendi, sonra adam ayrılıp gitti. Daha sonra evinin ikinci kapısından çıktı, orada da başka bir fakir gördü. Onun yanında da bir süre ilgilendi, sonra o da ayrılıp gitti. Uzaktan bakan o sahabe merak etti.

Gidip o fakirlere sordu: “İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?”

Her biri dedi ki: “Bana bir altın verdi.”

O sahabe dedi ki: “Fesübhanallah! Çarşıda kırk para için böyle tartışsın da sonra evinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden tam bir gönül rızasıyla versin!” diye düşündü, gidip Hazreti Abdullah İbn-i Ömer’i gördü.

Dedi ki: “Ey İmam! Bu zorlandığım meseleyi çöz. Sen çarşıda böyle yaptın, evinde de şöyle yapmışsın.”

Ona cevaben dedi ki: “Çarşıdaki durumum tutumluluktan, aklın olgunluğundan ve alışverişin esası ve ruhu olan güven ve sadakati korumaktan kaynaklanan bir haldir; cimrilik değildir. Evimdeki durum ise kalbin şefkatinden ve ruhun olgunluğundan gelen bir haldir. Ne o cimriliktir, ne de bu israftır.”

İmam-ı A’zam, bu sırra işaret olarak şöyle demiştir: *Lâ isrâfe fil-hayri kemâ lâ hayra fil-isrâf*. Yani, “Hayır ve iyilikte (fakat hak edenlere yapıldığında) israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur.”

Yedinci Nükte

İsraf, hırsı doğurur. Hırs ise üç sonuç verir:

Birincisi: Kanaatsizliktir. Kanaatsizlik ise çalışma isteğini ve şevkini kırar. Kişiyi şükretmek yerine şikâyet ettirir, tembelliğe iter. Meşru ve helal olan az malı (Hâşiye[2]) terk edip, gayrimeşru ve zahmetsiz bir mal arar. Ve o yolda onurunu, belki de haysiyetini feda eder.

Hırsın ikinci neticesi: Hayal kırıklığı ve zarardır. Amacına ulaşamamak, itici bulunup hor görülmek, kolaylıklardan ve yardımlardan mahrum kalmaktır. Hatta *El-harîsu hâibun hâsir (“Hırslı olan, zarara ve başarısızlığa uğrar.”)* atasözüne tam bir örnek olur.

Hırs ve kanaatin etkileri, canlılar âleminde çok geniş bir kanunla işlemektedir.

Örneğin, rızka muhtaç ağaçların doğal kanaatleri, rızıklarını onlara doğru koşturduğu gibi, hayvanların hırs ile sıkıntı ve eksiklik içinde rızık peşinde koşmaları, hırsın ne büyük bir zarar, kanaatin ise ne büyük bir fayda getirdiğini gösterir.

Yine, zayıf ve güçsüz yavruların hal dilleriyle ifade ettikleri kanaatleri sayesinde, süt gibi latif bir gıdanın ummadıkları bir yerden onlara akması ve canavarların hırsla eksik ve kirli rızıklarına saldırması, davamızı parlak bir şekilde ispat etmektedir.

Aynı şekilde, semiz balıkların kanaatkâr durumlarının mükemmel rızıklarına vesile olması ve tilki ile maymun gibi zeki hayvanların hırsla rızıklarının peşinde dolaşmalarına rağmen yeterli derecede bulamadıkları için cılız ve zayıf kalmaları, yine hırsın ne derece sıkıntı sebebi, kanaatin ise ne derece rahatlık kaynağı olduğunu gösterir.

Yine, Yahudi milletinin hırs ile, faiz ile, hile ve dolapla rızık arayarak alçakça ve sefalet içinde, gayrimeşru ve ancak yaşayacak kadar rızık bulması ve çöl sakinlerinin (yani bedevilerin) kanaatkâr tavırları sayesinde onurlu bir şekilde yaşaması ve yeterli rızkı bulması, yine bahsettiğimiz davamızı kesin olarak ispat eder.

Yine, pek çok âlimin (Hâşiye[3]) ve edebiyatçının (Hâşiye[4]) zekâlarının getirdiği bir hırs sebebiyle fakirliğe düşmeleri ve pek çok aklı kıt ve yeteneksiz insanın doğal kanaatkâr durumları ile zenginleşmeleri, kesin bir şekilde ispat eder ki: Helal rızık, güçsüzlüğe ve muhtaçlığa göre gelir; güç ve irade ile değil. Hatta o helal rızık, güç ve irade ile ters orantılıdır. Çünkü çocuklar güç ve irade sahibi oldukça rızıkları azalır, uzaklaşır ve ağırlaşır. *El-kanâatü kenzun lâ yefnâ (“Kanaat, tükenmez bir hazinedir.”)* hadisinin sırrıyla, kanaat, güzel bir geçim ve rahat bir hayat hazinesidir. Hırs ise bir zarar ve sefalet madenidir.

Üçüncü Netice: Hırs, ihlası kırar, ahiret için yapılan amelleri zedeler. Çünkü takva sahibi bir insanda hırs varsa, insanların teveccühünü, yani ilgisini ve beğenisini ister. İnsanların ilgisini gözeten ise tam bir ihlası bulamaz. Bu sonuç çok önemli ve çok dikkat çekicidir.

Özetle: İsraf, kanaatsizliği doğurur. Kanaatsizlik ise çalışma şevkini kırar, tembelliğe atar; hayattan şikâyet kapısını açar ve sürekli şikâyet ettirir. (Hâşiye[5]) Hem ihlası kırar, riya kapısını açar. Hem de onuru kırar, dilencilik yolunu gösterir. Tutumluluk ise kanaati doğurur. *Azze men kanaa, zelle men tamaa (“Kanaat eden aziz olur, tamah eden zelil olur.”)* hadisinin sırrıyla, kanaat, onur ve izzet kazandırır. Hem çalışmaya teşvik eder. Şevkini artırır, çalıştırır.

Çünkü mesela, bir kişi bir gün çalıştı. Akşam aldığı az bir ücrete kanaat sırrıyla, ikinci gün yine çalışır. Müsrif kişi ise kanaat etmediği için ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da isteksiz çalışır. Hem tutumluluktan gelen kanaat, şükür kapısını açar, şikâyet kapısını kapatır. Hayatında daima şükredici olur. Hem kanaat vasıtasıyla insanlara muhtaç olmama yönünden onların ilgisini aramaz. Böylece ihlas kapısı açılır, riya kapısı kapanır.

Tutumsuzluk ve israfın dehşetli zararlarını geniş bir çevrede gözlemledim. Şöyle ki: Ben, dokuz sene önce mübarek bir şehre geldim. Kış olması sebebiyle o şehrin zenginlik kaynaklarını göremedim. –Allah rahmet etsin– oranın müftüsü birkaç defa bana, “Halkımız fakirdir.” dedi. Bu söz benim şefkatime dokundu. Beş altı sene sonrasına kadar daima o şehir halkına acıyordum. Sekiz sene sonra yazın yine o şehre geldim. Bağlarına baktım. Merhum Müftünün sözü aklıma geldi. “Fesübhanallah!” dedim, “Bu bağların ürünleri şehrin ihtiyacının çok çok üstündedir. Bu şehir halkının çok zengin olması gerekir.” Hayret ettim. Beni aldatmayan ve hakikatleri anlamada bir rehberim olan hakikat dolu bir hatırayla anladım ki: Tutumsuzluk ve israf yüzünden bereket kalkmış ki, o kadar zenginlik kaynağına rağmen o merhum Müftü, “Halkımız fakirdir.” diyordu.

Evet, zekât vermek ve tutumlu olmak, tecrübeyle sabittir ki malda bereket sebebidir. Aynı şekilde israf etmek ve zekât vermemek de bereketin kalkmasına sebep olduğuna dair sayısız olay vardır.

İslam âlimlerinin Eflatun’u, hekimlerin piri ve filozofların üstadı, meşhur dâhi Ebu Ali İbn-i Sina, sadece tıp açısından *Kulû veşrabû ve lâ tüsrifû (“Yiyin, için fakat israf etmeyin.”)* ayetini şöyle tefsir etmiştir. Demiş ki:

*Cema’tüt-tıbbe fil-beyteyni cem’an / Ve husnül-kavli fî kasril-kelâmi:*

*Fekallil in ekelte ve ba’de eklin / Tecenneb veş-şifâu fil-inhidâmi*

*Ve leyse alen-nufûsi eşeddü hâlen / Min idhâlit-taâmi alet-taâmi*

Yani: “Tıp ilmini iki satırda topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır: Yediğin zaman az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa, hazımdadır. Yani, kolayca hazmedebileceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, yemek üstüne yemek yemektir.” (Hâşiye[6])

Hayret verici ve ibret alınacak bir tevafuk:

İktisat Risalesi’ni, üçü acemi olmak üzere beş altı farklı kişi, ayrı ayrı yerlerde, farklı nüshalardan yazıp birbirinden uzak, yazıları birbirinden farklı olduğu halde, hiç “elif” harflerini düşünmeden yazdıkları her bir nüshanın “elif”leri, duasız olarak elli bir, dua ile beraber elli üç sayısında denk gelmekle beraber; İktisat Risalesi’nin yazılış ve çoğaltılış tarihi olan Rumî takvimde elli bir ve Arapça takvimde elli üç tarihine denk gelmesi ise şüphesiz tesadüf olamaz. Bu, tutumluluktaki bereketin keramet derecesine çıktığına bir işarettir. Ve bu seneye “İktisat Senesi” adını vermek layıktır.

Evet, zaman, iki sene sonra bu iktisat kerametini, İkinci Dünya Savaşı’nda her tarafta yaşanan açlık, yıkım ve israfla ve bütün insanlığın ve herkesin tutumlu olmaya mecbur kalmasıyla ispat etti.

*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm (“Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapan Sensin.”)*

*

[1] Hâşiye: Yani, büyükçe bir çay kaşığı iledir.

[2] Hâşiye: Tutumsuzluk yüzünden tüketiciler çoğalır, üreticiler azalır. Herkes gözünü hükümet kapısına diker. O zaman toplumsal hayatın temeli olan “sanat, ticaret, ziraat” geriler. O millet de alçalır, çöker ve fakir düşer.

[3] Hâşiye: İran’ın adil padişahlarından Nuşirevan-ı Âdil’in veziri, akılca meşhur âlim olan Büzürücumhur’dan (Büzürg-Mihr) sormuşlar: “Neden âlimler yöneticilerin kapısında görünüyor da, yöneticiler âlimlerin kapısında görünmüyor? Hâlbuki ilim, yöneticilikten üstündür.”

Cevaben demiş ki: “Âlimlerin ilminden, yöneticilerin ise cehaletindendir.” Yani yöneticiler, cahilliklerinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki âlimlerin kapısına gidip ilim arasınlar. Âlimler ise bilgilerinden dolayı mallarının kıymetini de bildikleri için yöneticilerin kapısında arıyorlar. İşte Büzürücumhur, âlimler arasındaki fakirlik ve düşkünlüklerine sebep olan zekâlarının sonucu olan hırslarını zarif bir şekilde yorumlayarak nazikçe cevap vermiştir.

*Hüsrev*

[4] Hâşiye: Bunu doğrulayan bir olay: Fransa’da edebiyatçılara, iyi dilencilik yaptıkları için dilencilik belgesi veriliyor.

*Süleyman Rüşdü*

[5] Hâşiye: Evet, hangi müsrif ile görüşsen şikâyetler işiteceksin. Ne kadar zengin olsa da yine dili şikâyet edecektir. En fakir fakat kanaatkâr bir adamla görüşsen şükür işiteceksin.

[6] Hâşiye: Yani vücuda en zararlı şey, dört beş saat ara vermeden yemek yemek veyahut sırf zevk için çeşitli yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır.

Lügatçeli Metin

On Dokuzuncu Lem’a

İktisat Risalesi

İktisat (tutumluluk, ekonomi) ve kanaate (yetinme, elindekine razı olma), israf (gereksiz yere harcama, savurganlık) ve tebzire (saçıp savurma, savurganlık, israf) dairdir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm

Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لَا تُسْرِفُوا

Okunuşu: Külû veşrabû ve lâ tüsrifû

Meali: Yiyin, için ve israf etmeyin. (A’râf Sûresi, 7:31)

Şu âyet-i kerîme (Kur’an ayeti), iktisada kat’î (kesin, kati) emir ve israftan nehy-i sarîh (açıkça yasaklama) suretinde gayet mühim bir ders-i hikmet (hikmet dersi) veriyor. Şu meselede yedi nükte (ince, derin mana) var.

Birinci Nükte

Hâlık-ı Rahîm (Rahim (çok merhametli) olan Yaratıcı), nev-i beşere (insan türüne) verdiği nimetlerin mukabilinde (karşılığında) şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır (tersidir, karşıtıdır), nimete karşı hasaretli (zararlı, ziyana yol açan) bir istihfaftır (küçümseme, hor görme). İktisat ise nimete karşı ticaretli (karlı, kazançlı) bir ihtiramdır (saygı gösterme, hürmet etme).

Evet, iktisat hem bir şükr-ü manevî (manevî şükür) hem nimetlerdeki rahmet-i İlahiyeye (Allah’ın rahmeti, merhameti) karşı bir hürmet (saygı) hem kat’î bir surette sebeb-i bereket (bereket sebebi) hem bedene perhiz (diyet, bazı yiyeceklerden sakınma) gibi bir medar-ı sıhhat (sağlık kaynağı, sağlığa vesile) hem manevî dilencilik zilletinden (alçaklık, horlanma) kurtaracak bir sebeb-i izzet (izzet (değer, onur) sebebi) hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine ve zahiren (görünüşte) lezzetsiz görünen nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli (güçlü) bir sebeptir. İsraf ise mezkûr (adı geçen, sözü edilen) hikmetlere muhalif (aykırı, zıt) olduğundan vahim (korkunç, çok kötü) neticeleri vardır.

İkinci Nükte

Fâtır-ı Hakîm (Her şeyi hikmetle ve eşsiz bir güzellikle yaratan Allah), insanın vücudunu mükemmel bir saray suretinde (şeklinde) ve muntazam (düzenli) bir şehir misalinde (örneğinde) yaratmış. Ağızdaki kuvve-i zaikayı (tatma duyusu, tat alma kuvveti) bir kapıcı, âsab (sinirler) ve damarları telefon ve telgraf telleri gibi kuvve-i zaika ile merkez-i vücuddaki mide ile bir medar-ı muhabereleridir (haberleşme vasıtalarıdır) ki ağza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene, mideye lüzumu (gerekliliği) yoksa “Yasaktır!” der, dışarı atar. Bazen de bedene menfaati (faydası) olmamakla beraber zararlı ve acı ise hemen dışarı atar, yüzüne tükürür.

İşte madem ağızdaki kuvve-i zaika bir kapıcıdır; mide, cesedin (vücudun) idaresi (yönetimi) noktasında bir efendi ve bir hâkimdir (yönetici, hükümdar). O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa kapıcıya bahşiş nevinden (bahşiş cinsinden) ancak beş derecesi muvafık (uygun) olur, fazla olamaz. Tâ ki kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp vazifeyi unutup fazla bahşiş veren ihtilalcileri (ayaklanma çıkaran, düzeni bozanları) saray dâhiline sokmasın.

İşte bu sırra binaen (dayanarak, göre), şimdi iki lokma farz ediyoruz (varsayıyoruz). Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddi (besleyici) maddeden kırk para; diğer lokma, en a’lâ baklavadan on kuruş olsa; bu iki lokma, ağza girmeden, beden itibarıyla (bakımından) farkları yoktur, müsavidirler (eşittirler, denktirler); boğazdan geçtikten sonra, ceset beslemesinde yine müsavidirler belki bazen kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zaikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar manasız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin (kıyaslansın, karşılaştırılsın). Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır “Hâkim benim.” der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak, ihtilal verecek, yangın çıkaracak “Aman doktor gelsin, hararetimi (ateşimi, sıcaklığımı) teskin etsin (sakinleştirsin, dindirsin), ateşimi söndürsün (vücut hararetini düşürsün).” dedirmeye mecbur edecek.

İşte iktisat ve kanaat, hikmet-i İlahiyeye (Allah’ın hikmetine) tevfik-i harekettir (uygun hareket etme, hareketin uygun olması). Kuvve-i zaikayı kapıcı hükmünde tutup ona göre bahşiş verir. İsraf ise o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştiha-yı hakikiyi (gerçek iştahı) kaybeder. Tenevvü-ü et’imeden (yemek çeşitliliğinden) gelen sun’î (yapay) bir iştiha-yı kâzibe (yalancı iştah) ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir (neden olur), hasta eder.

Üçüncü Nükte

Sâbık (önceki) ikinci nüktede, kuvve-i zaika kapıcıdır dedik. Evet, ehl-i gaflet (gaflet ehli, Allah’tan gafil olanlar) ve ruhen terakki etmeyen (ruhsal olarak ilerlemeyen) ve şükür mesleğinde (yolunda, prensibinde) ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü (lezzet alması) hatırı için israfata (israflara, savurganlıklara) ve bir dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir.

Fakat hakiki ehl-i şükrün (şükür ehli) ve ehl-i hakikatin (hakikat ehli) ve ehl-i kalbin (kalp ehli, gönül insanı) kuvve-i zaikası –Altıncı Söz’deki muvazenede (kıyaslamada, dengelemede) beyan edildiği gibi (açıklandığı gibi) kuvve-i zaikası– rahmet-i İlahiyenin matbahlarına (mutfaklarına) bir nâzır (nezaretçi, müdür) ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zaikada taamlar (yemekler) adedince (sayısınca) mizancıklarla (küçük terazilerle) nimet-i İlahiyenin (Allah’ın nimetinin) envaını (çeşitlerini) tartmak ve tanımak; bir şükr-ü manevî suretinde (manevî şükür şeklinde) cesede, mideye haber vermektir. İşte bu surette kuvve-i zaika, yalnız maddî cesede (maddi bedene) bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle midenin fevkinde (üstünde) hükmü var, makamı var.

İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazife-i şükraniyeyi (şükür vazifesini) yerine getirmek ve enva-ı niam-ı İlahiyeyi (Allah’ın türlü türlü nimetlerini) hissedip tanımak kaydı (şartı) ile ve meşru (dinî hükümlere uygun, helal) olmak ve zillet (alçaklık, horlanma) ve dilenciliğe vesile olmamak (araç olmamak) şartıyla, lezzetini takip edebilir. Ve o kuvve-i zaikayı taşıyan lisanı, şükürde istimal etmek (kullanmak) için leziz taamları (leziz yemekleri) tercih edebilir. Bu hakikate işaret eden bir hâdise ve bir keramet-i Gavsiye (Gavs’ın kerameti, Allah dostlarına bahşedilen olağanüstü hal):

Bir zaman Hazret-i Gavs-ı A’zam Şeyh Geylanî’nin (kuddise sirruhu – ruhu kutsansın) terbiyesinde, nazdar (şımarık, nazlı) ve ihtiyare (yaşlı kadın) bir hanımın bir tek evladı bulunuyormuş. O muhterem (saygıdeğer) ihtiyare, gitmiş oğlunun hücresine (odasına); bakıyor ki oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. O riyazattan (nefis terbiyesinden, çile çekmekten) zafiyetiyle (zayıflığıyla) validesinin (annesinin) şefkatini celbetmiş (şefkatini çekmiş). Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs’ın yanına şekva (şikayet) için gitmiş. Bakmış ki Hazret-i Gavs kızartılmış bir tavuk yiyor.

Nazdarlığından demiş: “Yâ Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor. Sen tavuk yersin!”

Hazret-i Gavs tavuğa demiş:

قُمْ بِاِذْنِ اللّٰه!

Okunuşu: Kum biiznillah!

Meali: Allah’ın izniyle kalk!

O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mutemed (güvenilir) ve mevsuk (sağlam, belgelenmiş, güvenilir) çok zatlardan Hazret-i Gavs gibi keramat-ı hârikaya (harika kerametlere) mazhariyeti (mazhar olması, nail olması) dünyaca meşhur bir zatın bir kerameti olarak manevî tevatürle (manevî yolla, çok sayıda güvenilir kişinin şahitliğiyle nesilden nesile aktarılan haber) nakledilmiş.

Hazret-i Gavs demiş: “Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse o zaman o da tavuk yesin.”

İşte Hazret-i Gavs’ın bu emrinin manası şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine (bedenine), kalbi nefsine (benliğine), aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese o vakit leziz şeyleri yiyebilir…

Dördüncü Nükte

“İktisat eden, maişetçe (geçim bakımından) aile belasını çekmez.” mealinde

لَا يَعُولُ مَنِ اقْتَصَدَ

Okunuşu: Lâ ye’ûlü men iktesad.

Meali: İktisat eden (tutumluluk yapan), kimseye muhtaç olmaz / ailesinin geçim derdini çekmez.

hadîs-i şerifi (Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) sözü, hadis-i şerif) sırrıyla (sırrı gereğince, sırrıyla): İktisat eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini (zorluğunu) çok çekmez. Evet iktisat, kat’î bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet (güzel geçim kaynağı) olduğuna o kadar kat’î deliller var ki hadd ü hesaba gelmez (sayısı ve hesabı bilinmez, sayılamaz).

Ezcümle (mesela, örneğin), ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zatların şehadetleriyle (şahitlikleriyle) diyorum ki: İktisat vasıtasıyla (aracılığıyla) bazen bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene –şimdi otuz sene– evvel benimle beraber Burdur’a nefyedilen (sürgün edilen) reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefalete (perişanlığa, yoksulluğa) düşmemekliğim için zekâtlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin reislere dedim: “Gerçi param pek azdır fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim.” Mükerrer (tekrarlanan) ve musırrane (ısrarlı bir şekilde) tekliflerini reddettim. Cây-ı dikkattir (dikkat çekicidir) ki iki sene sonra, bana zekâtlarını teklif edenlerin bir kısmı iktisatsızlık yüzünden borçlandılar. Lillahi’l-hamd (Hamd Allah’a mahsustur) onlardan yedi sene sonra, o az para iktisat bereketiyle bana kâfi geldi (yetti); benim yüz suyumu döktürmedi (itibarımı düşürtmedi, başkalarına el açtırmadı), beni halklara arz-ı hâcete (ihtiyaçlarını arzetmeye) mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu (ilkesi, kuralı) olan “nâstan istiğna (halktan müstağni olma, halka muhtaç olmama)” mesleğimi bozmadı.

Evet iktisat etmeyen, zillete ve manen dilenciliğe ve sefalete düşmeye namzettir (adaydır). Bu zamanda israfata medar olacak (vesile olacak) para, çok pahalıdır. Mukabilinde (karşılığında) bazen haysiyet (onur, itibar), namus rüşvet alınıyor. Bazen mukaddesat-ı diniye (dinî değerler, kutsal şeyler) mukabil alınıyor, sonra menhus (uğursuz, bereketsiz) bir para veriliyor. Demek, manevî yüz lira zarar ile maddî yüz paralık bir mal alınır.

Eğer iktisat edip hâcat-ı zaruriyeye (zaruri ihtiyaçlara) iktisar ve ihtisar (kısma ve azaltma) ve hasretse (tahsis etse, sınırlasa)

اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ

Okunuşu: İnnallâhe hüver rezzâku zul kuvvetil metîn.

Meali: Şüphesiz rızık veren, mutlak kuvvet ve kudret sahibi olan ancak Allah’tır. (Zâriyât Sûresi, 51:58)

sırrıyla

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا

Okunuşu: Ve mâ min dâbbetin fil ardı illâ alallâhi rızkuhâ.

Meali: Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı Allah’a aittir. (Hûd Sûresi, 11:6)

sarahetıyla (açıklığıyla), ummadığı tarzda yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüd ediyor (garanti ediyor).

Evet rızık ikidir:

Biri: Hakiki rızıktır ki onunla yaşayacak. Bu âyetin hükmü ile o rızık, taahhüd-ü Rabbanî (Rabbanî garanti, Allah’ın garantisi) altındadır. Beşerin sû-i ihtiyarı (kötü tercihi, yanlış seçimi) karışmazsa o zarurî rızkı her halde (her durumda) bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda etmeye mecbur olmaz.

İkincisi: Rızk-ı mecazîdir (mecazî rızık – gerçek olmayan, lüks ihtiyaçlar) ki sû-i istimalat (kötüye kullanmalar) ile hâcat-ı gayr-ı zaruriye (zaruri olmayan ihtiyaçlar), hâcat-ı zaruriye hükmüne geçip, görenek belasıyla tiryaki olup (bağımlı olup) terk edemiyor. İşte bu rızık, taahhüd-ü Rabbanî altında olmadığı için bu rızkı tahsil etmek (kazanmak, elde etmek), hususan (özellikle) bu zamanda çok pahalıdır. Başta izzetini feda edip zilleti kabul etmek (alçaklığı kabul etmek), bazen alçak insanların ayaklarını öpmek kadar manen bir dilencilik vaziyetine düşmek, bazen hayat-ı ebediyesinin (ebedî hayatının) nuru olan mukaddesat-ı diniyesini feda etmek suretiyle o bereketsiz menhus malı alır.

Hem bu fakr u zaruret (fakirlik ve zorluk) zamanında, aç ve muhtaç olanların elemlerinden ehl-i vicdana rikkat-i cinsiye (insanlık merhameti, soydaşlık hassasiyeti) vasıtasıyla gelen teellüm (ızdırap çekme, acı duyma); o gayr-ı meşru (haram, meşru olmayan) bir surette kazandığı para ile aldığı lezzeti, vicdanı varsa acılaştırıyor.

Böyle acib (şaşırtıcı, garip) bir zamanda, şüpheli mallarda, zaruret derecesinde iktifa etmek (zorunluluk derecesinde yetinmek) lâzımdır. Çünkü

اِنَّ الضَّرُورَةَ تُقَدَّرُ بِقَدْرِهَا

Okunuşu: İnne’d-darûrete tükadderu bikadrihâ.

Meali: Zaruretler (ihtiyaçlar), kendi miktarlarınca takdir edilir (sınırlanır). (Fıkıh kaidesi)

sırrıyla: Haram maldan mecburiyetle zaruret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet muztar (zaruret içinde olan, çaresiz kalan) adam, murdar etten (leşten) tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir. Hem yüz aç adamın huzurunda, kemal-i lezzet (tam bir lezzetle) ile fazla yenilmez.

İktisat, sebeb-i izzet ve kemal olduğuna delâlet eden (işaret eden, gösteren) bir vakıa (olay, hadise):

Bir zaman, dünyaca sehavetle (cömertlikle) meşhur Hâtem-i Tâî, mühim (önemli) bir ziyafet veriyor. Misafirlerine gayet fazla hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor. Bakar ki bir ihtiyar fakir adam, bir yük dikenli çalı ve gevenleri (devedikenine benzer bitki) beline (sırtına) yüklemiş; cesedine (vücuduna) batıyor, kanatıyor.

Hâtem ona dedi: “Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyafet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk bu çalı yüküne bedel (karşılık), beş yüz kuruş alırsın.”

O muktesid (tutumlu) ihtiyar demiş ki: “Ben, bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım. Hâtem-i Tâî’nin minnetini almam (minnetini kabul etmem).”

Sonra, Hâtem-i Tâî’den sormuşlar: “Sen kendinden daha civanmert (yiğit, mert, cömert), aziz (değerli, saygın), kimi bulmuşsun?”

Demiş: “İşte o sahrada (çölde) rast geldiğim (rastladığım) o muktesid ihtiyarı benden daha aziz, daha yüksek, daha civanmert gördüm.”

Beşinci Nükte

Cenab-ı Hak kemal-i kereminden (kereminin (cömertliğinin) mükemmelliğinden), en fakir adama en zengin adam gibi ve gedaya (yani fakire) padişah gibi lezzet-i nimetini ihsas ettiriyor (hissettiriyor). Evet bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisat vasıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç (bıkkınlık) ve iştahsızlık ile yediği en a’lâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyade lezzetlidir. Cây-ı hayrettir (hayret vericidir) ki bazı müsrif (israf eden, savurgan) ve mübezzir (savurgan, saçıp savuran) insanlar, böyle iktisatçıları “hısset (cimrilik, pintilik)” ile ittiham ediyorlar (suçluyorlar, itham ediyorlar). Hâşâ (asla, Allah korusun)… İktisat, izzet ve cömertliktir. Hısset ve zillet (alçaklık, horlanma), ehl-i israf ve tebzirin (israf ve tebzir ehlinin, savurganların) zahirî (görünüşteki) merdane keyfiyetlerinin (erkeğe yakışır hallerinin) içyüzüdür (gerçek yüzüdür). Bu hakikati teyid eden (destekleyen, doğrulayan), bu risalenin telifi senesinde (yazıldığı yılda) Isparta’da hücremde (odamda, kaldığım yerde) cereyan eden (meydana gelen) bir vakıa var. Şöyle ki:

Kaideme (kuralıma) ve düstur-u hayatıma (hayat prensibime) muhalif (aykırı) bir surette, bir talebem (öğrencim) iki buçuk okkaya (yaklaşık 1283 gram ağırlık birimi, eski bir ölçü birimi) yakın bir balı, bana hediye kabul ettirmeye ısrar etti (diretti). Ne kadar kaidemi ileri sürdüm, kanmadı (ikna olmadı). Bilmecburiye (mecburen), yanımdaki üç kardeşime yedirmek ve şaban-ı şerif (mübarek Şaban ayı) ve ramazanda o baldan iktisat ile otuz kırk gün üç adam yesin ve getiren de sevap kazansın ve kendileri de tatlısız kalmasın diyerek “Alınız!” dedim. Bir okka bal da benim vardı. O üç arkadaşım, gerçi müstakim (doğru yolda olan, dürüst) ve iktisadı takdir edenlerdendi (takdir edenlerden, değer verenlerdendi). Fakat her ne ise birbirine ikram etmek (misafir etmek, hediye etmek) ve her biri ötekinin nefsini okşamak (nefsini hoşnut etmek, kendi egosunu tatmin etmek) ve kendi nefsine tercih etmek (yeğlemek) olan bir cihette ulvi bir haslet (yüce bir özellik) ile iktisadı unuttular. Üç gecede iki buçuk okka balı bitirdiler. Ben gülerek dedim: “Sizi, otuz kırk gün o bal ile tatlandıracaktım. Siz, otuz günü üçe indirdiniz. Âfiyet olsun.” dedim. Fakat, ben kendi o bir okka balımı iktisat ile sarf ettim (harcadım). Bütün şaban ve ramazanda hem ben yedim hem lillahi’l-hamd (Hamd Allah’a mahsustur) o kardeşlerimin her birisine iftar vaktinde (iftar zamanında) birer kaşık (Hâşiye[1]) verip mühim sevaba medar oldu (önemli bir sevaba vesile oldu).

Benim halimi görenler, o vaziyetimi belki hısset telakki etmişlerdir (saymışlardır, kabul etmişlerdir). Öteki kardeşlerimin üç gecelik vaziyetlerini bir civanmertlik (mertlik, yiğitlik, cömertlik) telakki edebilirler. Fakat hakikat noktasında, o zahirî hısset altında ulvi bir izzet ve büyük bir bereket ve yüksek bir sevap gizlendiğini gördük. Ve o civanmertlik ve israf altında, eğer vazgeçilmese idi, bir dilencilik ve gayrın (başkasının) eline tama’kârane (açgözlü bir şekilde) ve muntazırane (beklercesine) bakmak gibi hıssetten çok aşağı bir haleti (durumu) netice verir idi (sonuç verirdi).

Altıncı Nükte

İktisat ve hıssetin çok farkı var. Tevazu (alçakgönüllülük), nasıl ki ahlâk-ı seyyieden (kötü ahlaklar) olan tezellülden (alçalma, aşağılanma) manen ayrı (manevî olarak farklı) ve sureten benzer (görünüşte benzer) bir haslet-i memduhadır (övülmüş özelliktir). Ve vakar (ağırbaşlılık, ciddiyet), nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden (kibirlilik, büyüklük taslama) manen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır.

Öyle de ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden (Peygamberlerin (aleyhissalâtu vesselâm – Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) yüce ahlakından) olan ve belki kâinattaki nizam-ı hikmet-i İlahiyenin (Kainattaki Allah’ın hikmet düzeninin) medarlarından (dayanaklarından, esaslarından) olan iktisat ise sefillik (aşağılık, perişanlık) ve bahillik (cimrilik) ve tama’kârlık (açgözlülük) ve hırsın bir halitası (karışımı) olan hısset ile hiç münasebeti (ilişkisi) yok. Yalnız, sureten bir benzeyiş var. Bu hakikati teyid eden bir vakıa:

Sahabenin Abâdile-i Seb’a-yı Meşhure’sinden (Meşhur yedi Abdullah’tan (sahabe arasındaki yedi önemli Abdullah isimli zat)) olan Abdullah İbn-i Ömer Hazretleri ki halife-i Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) olan Faruk-u A’zam (Büyük Faruk, hakkı batıldan ayıran) Hazret-i Ömer’in (radiyallahu anh – Allah ondan razı olsun) en mühim ve büyük mahdumu (oğlu) ve sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından (seçkinlerinden) olan o zat-ı mübarek (mübarek zat, kutlu kişi) çarşı içinde, alışverişte, kırk paralık bir meseleden, iktisat için ve ticaretin medarı (esası, dayanağı) olan emniyet (güvenilirlik) ve istikameti (doğruluğu, dürüstlüğü) muhafaza için (korumak için) şiddetli münakaşa (şiddetli tartışma) etmiş. Bir sahabe ona bakmış. Rûy-i zeminin (yeryüzünün) halife-i zîşanı (şanlı halifesi) olan Hazret-i Ömer’in (radiyallahu anh) mahdumunun kırk para için münakaşasını acib bir hısset tevehhüm ederek (şaşırtıcı bir cimrilik zannederek) o imamın (önder, rehber) arkasına düşüp ahvalini (hallerini, durumunu) anlamak ister. Baktı ki Hazret-i Abdullah hane-i mübareğine (mübarek evine) girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi (biraz oyalandı); ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Uzaktan bakan o sahabe merak etti.

Gitti o fakirlere sordu: “İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?”

Her birisi dedi: “Bana bir altın verdi.”

O sahabe dedi: “Fesübhanallah (Allah münezzehtir)! Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de sonra hanesinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden (hissettirmeden, belli etmeden) kemal-i rıza-yı nefisle (nefsin tam rızasıyla, gönül hoşnutluğuyla) versin!” diye düşündü, gitti, Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer’i gördü.

Dedi: “Yâ İmam! Bu müşkülümü (sorunumu) hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın.”

Ona cevaben dedi ki: “Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemal-i akıldan ve alışverişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadakatin muhafazasından gelmiş bir halettir (durumdur); hısset değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemalinden gelmiş bir halettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır.”

İmam-ı A’zam (Hanefi mezhebinin kurucusu Ebû Hanîfe), bu sırra işaret olarak

لَا اِسْرَافَ فِى الْخَيْرِ كَمَا لَا خَيْرَ فِى الْاِسْرَافِ

Okunuşu: Lâ isrâfe fi’l-hayri kemâ lâ hayra fi’l-isrâfi.

Meali: Hayırda (ve ihsanda, fakat müstahak olanlara) israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur.

demiş. Yani “Hayırda ve ihsanda (iyilik yapmada) (fakat müstahak olanlara (layık olanlara)) israf olmadığı gibi israfta da hiçbir hayır yoktur.”

Yedinci Nükte

İsraf, hırsı intac eder (netice verir, doğurur). Hırs, üç neticeyi (sonucu) verir.

Birincisi: Kanaatsizliktir (yetinmeme hali). Kanaatsizlik ise sa’ye (çalışmaya, gayrete), çalışmaya şevki kırar (şevkini, hevesini kırar). Şükür yerine şekva ettirir (şikayet ettirir), tembelliğe atar. Ve meşru (helal, dine uygun), helâl, az malı (Hâşiye[2]) terk edip; gayr-ı meşru (haram, dine uygun olmayan), külfetsiz (zahmetsiz) bir malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini (onurunu, itibarını) feda eder.

Hırsın ikinci neticesi: Haybet (hayal kırıklığı, umduğunu bulamama) ve hasarettir (zarar, ziyan). Maksudunu (muradını, hedefini) kaçırmak ve istiskale maruz kalıp (tiksintiye, ağırlığa maruz kalıp), teshilat (kolaylıklar) ve muavenetten (yardımdan) mahrum kalmaktır (yoksun kalmaktır). Hattâ (hatta)

اَلْحَرٖيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ

Okunuşu: El-harîsu hâibun hâsirun.

Meali: Hırs, hasaret (kayıp) ve muvaffakıyetsizliğin (başarısızlığın) sebebidir.

yani “Hırs, hasaret ve muvaffakıyetsizliğin sebebidir.” olan darb-ı mesele (atasözü, özdeyiş) mâsadak (doğrular, karşılığı) olur.

Hırs ve kanaatin tesiratı (etkileri), zîhayat (canlılar) âleminde gayet geniş bir düstur (kural, prensip) ile cereyan ediyor (işliyor, devam ediyor).

Ezcümle, rızka muhtaç ağaçların fıtrî (yaratılıştan gelen, doğal) kanaatleri, onların rızkını onlara koşturduğu gibi hayvanatın (hayvanların) hırs ile meşakkat (zorluk) ve noksaniyet (eksiklik) içinde rızka koşmaları, hırsın büyük zararını ve kanaatin azîm menfaatini (büyük faydasını) gösterir.

Hem zayıf umum yavruların (bütün yavruların) lisan-ı halleriyle (hal dilleriyle, durumlarıyla) kanaatleri, süt gibi latîf (nazik, güzel, hoş) bir gıdanın ummadığı bir yerden (beklemediği bir yerden) onlara akması ve canavarların (yırtıcı hayvanların) hırs ile noksan ve mülevves (kirli) rızıklarına saldırması; davamızı (iddiamızı) parlak bir surette ispat ediyor.

Hem semiz balıkların (şişman balıkların) vaziyet-i kanaatkâranesi (kanaatkâr halleri), mükemmel rızıklarına medar olması (vesile olması); ve tilki ve maymun gibi zeki hayvanların hırs ile rızıkları peşinde dolaşmakla beraber kâfi derecede (yeterli miktarda) bulmamalarından cılız (zayıf) ve zayıf kalmaları, yine hırs ne derece sebeb-i meşakkat ve kanaat ne derece medar-ı rahat olduğunu gösterir.

Hem Yahudi milleti hırs ile riba (faiz) ile hile dolabı (hile çarkı, hileli düzen) ile rızıklarını zilletli (alçakça) ve sefaletli (yoksulca, perişanca), gayr-ı meşru ve ancak yaşayacak kadar rızıklarını bulması ve sahra-nişinlerin (yani bedevîlerin (çölde yaşayanların)) kanaatkârane vaziyetleri, izzetle yaşaması ve kâfi rızkı bulması; yine mezkûr davamızı kat’î ispat eder (kesin olarak ispat eder).

Hem çok âlimlerin (Hâşiye[3]) ve ediblerin (Hâşiye[4]) zekâvetlerinin (zekalarının) verdiği bir hırs sebebiyle fakr-ı hale (fakirlik haline) düşmeleri ve çok aptal (akılsız, beceriksiz) ve iktidarsızların (güçsüzlerin) fıtrî, kanaatkârane vaziyetleri ile zenginleşmeleri kat’î bir surette ispat eder ki: Rızk-ı helâl, acz (acizlik, güçsüzlük) ve iftikara (muhtaç olmaya, fakirliğe) göre gelir; iktidar (güç, yetenek) ve ihtiyar (seçim, irade) ile değil. Belki o rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile makûsen mütenasiptir (ters orantılıdır). Çünkü çocukların iktidar ve ihtiyarı geldikçe rızkı azalır, uzaklaşır, sakîlleşir (ağırlaşır, zorlaşır).

اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنٰى

Okunuşu: El-kanaatü kenzün lâ yefnâ.

Meali: Kanaat (elindekine yetinme), tükenmez bir hazinedir. (Hadis-i Şerif)

hadîsinin sırrıyla kanaat, bir define-i hüsn-ü maişet (güzel geçimin hazinesi) ve rahat-ı hayattır. Hırs ise bir maden-i hasaret (ziyan madeni, zarar kaynağı) ve sefalettir.

Üçüncü Netice: Hırs ihlası kırar (ihlâsı (samimiyeti) bozar), amel-i uhreviyeyi (ahiret amellerini) zedeler (zarar verir). Çünkü bir ehl-i takvanın (takva ehli, Allah’tan korkan, haramdan sakınan) hırsı varsa teveccüh-ü nâsı (insanların teveccühünü, beğenisini) ister. Teveccüh-ü nâsı müraat eden (gözeten, riayet eden), ihlas-ı tammı (tam ihlası, eksiksiz samimiyeti) bulamaz. Bu netice çok ehemmiyetli (önemli), çok cây-ı dikkattir (dikkat çekicidir).

Elhasıl (kısacası, özetle): İsraf, kanaatsizliği intac eder. Kanaatsizlik ise çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar; hayatından şekva kapısını açar, mütemadiyen (sürekli) şekva ettirir. (Hâşiye[5]) Hem ihlası kırar, riya (gösteriş, iki yüzlülük) kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir. İktisat ise kanaati intac eder.

عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَلَّ مَنْ طَمَعَ

Okunuşu: Azze men kana’a, zelle men tama’a.

Meali: Kanaat eden (elindekine yetinen) aziz olur (şerefli olur), tamah eden (açgözlü olan) zelil olur (alçalır). (Hadis-i Şerif)

hadîsin sırrıyla kanaat, izzeti intac eder. Hem sa’ye ve çalışmaya teşci eder (teşvik eder, yüreklendirir). Şevkini ziyadeleştirir (hevesini artırır), çalıştırır.

Çünkü mesela, bir gün çalıştı. Akşamda aldığı cüz’î bir ücrete kanaat sırrıyla, ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise kanaat etmediği için ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır. Hem iktisattan gelen kanaat; şükür kapısını açar, şekva kapısını kapatır. Hayatında daima şâkir (şükreden) olur. Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğna etmek (müstağni olmak, ihtiyacını gidermek, başkalarına muhtaç olmamak) cihetinde teveccühlerini aramaz (beğenilerini, ilgi ve alakalarını aramaz). İhlas kapısı açılır, riya kapısı kapanır.

İktisatsızlık ve israfın dehşetli (korkunç) zararlarını geniş bir dairede müşahede ettim (gözlemledim). Şöyle ki: Ben, dokuz sene evvel mübarek bir şehre geldim. Kış münasebetiyle (dolayısıyla, sebebiyle) o şehrin menabi-i servetini (servet kaynaklarını) göremedim. –Allah rahmet etsin– oranın müftüsü birkaç defa bana dedi: “Ahalimiz fakirdir.” Bu söz benim rikkatime (acıma duyguma, merhametime) dokundu. Beş altı sene sonraya kadar daima (her zaman) o şehir ahalisine acıyordum. Sekiz sene sonra yazın yine o şehre geldim. Bağlarına baktım. Merhum Müftünün sözü hatırıma geldi. Fesübhanallah dedim, bu bağların mahsulatı (ürünleri) şehrin hâcetinin (ihtiyacının) pek fevkindedir (üstündedir). Bu şehir ahalisi pek çok zengin olmak lâzım gelir. Hayret ettim. Beni aldatmayan ve hakikatlerin derkinde (anlamasında) bir rehberim olan (rehberim olan) bir hatıra-i hakikatle (hakikat hatırlatmasıyla) anladım: İktisatsızlık ve israf yüzünden bereket kalkmış ki o kadar menabi-i servetle beraber o merhum Müftü “Ahalimiz fakirdir.” diyordu.

Evet, zekât vermek ve iktisat etmek, malda bi’t-tecrübe (tecrübeyle, deneyerek) sebeb-i bereket olduğu gibi; israf etmek ile zekât vermemek, sebeb-i ref’-i bereket (bereketin kalkmasına sebep) olduğuna hadsiz vakıat (sınırsız olaylar, vakalar) vardır.

İslâm hükemasının (hikmet sahiplerinin, filozoflarının) Eflatun’u ve hekimlerin şeyhi ve feylesofların (filozofların) üstadı, dâhî-i meşhur (meşhur dahi) Ebu Ali İbn-i Sina, yalnız tıp noktasında

كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لَا تُسْرِفُوا

Okunuşu: Külû veşrabû ve lâ tüsrifû

Meali: Yiyin, için ve israf etmeyin. (A’râf Sûresi, 7:31)

âyetini şöyle tefsir etmiş (yorumlamış). Demiş:

جَمَعْتُ الطِّبَّ فِى الْبَيْتَيْنِ جَمْعًا وَ حُسْنُ الْقَوْلِ فٖى قَصْرِ الْكَلَامِ :

فَقَلِّلْ اِنْ اَكَلْتَ وَ بَعْدَ اَكْلٍ تَجَنَّبْ وَ الشِّفَاءُ فِى الْاِنْهِضَامِ

وَ لَيْسَ عَلَى النُّفُوسِ اَشَدُّ حَالًا مِنْ اِدْخَالِ الطَّعَامِ عَلَى الطَّعَامِ

Okunuşu: Cema’tü’t-tıbbe fi’l-beyteyni cem’an ve husnü’l-kavli fî kasri’l-kelâmi: Fakallil in ekelte ve ba’de eklin tecenneb ve’ş-şifâü fi’l-inhizâmi. Ve leyse ale’n-nüfûsi eşeddü hâlen min idhâli’t-ta’âmi ale’t-ta’âm.

Meali: Tıp ilmini iki satırda topladım. Sözün güzelliği kısalığındadır: Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra (dört beş saat kadar daha) yeme. Şifa, hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, yemek üstüne yemek yemektir.

Yani “İlm-i tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır: Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa, hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir.” (Hâşiye[6])

Cây-ı hayret (hayret verici) ve medar-ı ibret (ibret alınacak şey, ibret kaynağı) bir tevafuk (denk gelme, uygunluk):

İktisat Risalesi’ni, üçü acemi olarak beş altı ayrı ayrı müstensih (kopyalayan, çoğaltan) ayrı ayrı yerde ayrı ayrı nüshadan (nüshadan, kopyadan) yazıp birbirinden uzak, hatları birbirinden ayrı, hiç elifleri (elif harfleri) düşünmeyerek yazdıkları her bir nüshanın elifleri; duasız elli bir, dua ile beraber elli üçte tevafuk etmekle beraber; İktisat Risalesi’nin tarih-i telif (yazılış tarihi) ve istinsahı (kopyalanması, çoğaltılması) olan Rumîce (Rumi takvimle) elli bir ve Arabî (Hicri takvimle) elli üç tarihinde tevafuku ise şüphesiz tesadüf olamaz. İktisaddaki bereketin keramet derecesine çıktığına bir işarettir. Ve bu seneye, “Sene-i İktisat” tesmiyesi lâyıktır (adlandırılması yakışıktır).

Evet, zaman iki sene sonra bu keramet-i iktisadiyeyi (iktisat kerametini), İkinci Harb-i Umumî’de (Genel Savaş, Dünya Savaşı) her taraftaki açlık ve tahribat (yıkım, harabiyet) ve israfatla ve nev-i beşer ve herkes iktisada mecbur olmasıyla (mecbur kalmasıyla) ispat etti (kanıtladı).

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke ente’l-Alîmü’l-Hakîm.

Meali: Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin. (Bakara Sûresi, 2:32)

*

[1] Hâşiye: Yani, büyükçe bir çay kaşığı iledir.

[2] Hâşiye: İktisatsızlık yüzünden müstehlikler (tüketiciler) çoğalır, müstahsiller (üreticiler) azalır. Herkes gözünü hükûmet kapısına diker. O vakit hayat-ı içtimaiyenin (toplumsal hayatın) medarı (dayanağı) olan “sanat, ticaret, ziraat” tenakus (azalma) eder. O millet de tedenni edip (gerileyip) sukut eder (düşer), fakir düşer.

[3] Hâşiye: İran’ın âdil padişahlarından Nuşirevan-ı Âdil’in veziri, akılca meşhur âlim olan Büzürücumhur’dan (Büzürg-Mihr) sormuşlar: “Neden ulema (âlimler), ümera (devlet yöneticileri) kapısında görünüyor da ümera ulema kapısında görünmüyor. Halbuki ilim, emaretin (devlet yöneticiliğinin) fevkindedir (üstündedir)?”

Cevaben demiş ki: “Ulemanın ilminden, ümeranın cehlindendir (cahilliğindendir).” Yani ümera, cehlinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki ulemanın kapısına gidip ilmi arasınlar. Ulema ise marifetlerinden (bilgilerinden) mallarının kıymetini dahi bildikleri için ümera kapısında arıyorlar. İşte Büzürücumhur, ulemanın arasında fakr (fakirlik) ve zilletlerine sebep olan zekâvetlerinin neticesi bulunan hırslarını zarif bir surette tevil ederek (yorumlama yaparak) nazikane cevap vermiştir.

Hüsrev

[4] Hâşiye: Bunu teyid eden bir hâdise: Fransa’da ediblere (edebiyatçılara), iyi dilencilik yaptıkları için dilencilik vesikası (belgesi) veriliyor.

Süleyman Rüşdü

[5] Hâşiye: Evet, hangi müsrif ile görüşsen şekvalar (şikayetler) işiteceksin. Ne kadar zengin olsa da yine dili şekva edecektir. En fakir fakat kanaatkâr bir adamla görüşsen şükür işiteceksin.

[6] Hâşiye: Yani vücuda en muzır (zararlı), dört beş saat fâsıla (ara) vermeden yemek yemek veyahut telezzüz (lezzet alma) için mütenevvi (çeşitli) yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır.

Risale-i Nur Külliyatından

On Dokuzuncu Lem’a

İktisat Risalesi

İktisat ve kanaate, israf ve tebzire dairdir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لَا تُسْرِفُوا

Şu âyet-i kerîme, iktisada kat’î emir ve israftan nehy-i sarîh suretinde gayet mühim bir ders-i hikmet veriyor. Şu meselede yedi nükte var.

Birinci Nükte

Hâlık-ı Rahîm, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasaretli bir istihfaftır. İktisat ise nimete karşı ticaretli bir ihtiramdır.

Evet, iktisat hem bir şükr-ü manevî hem nimetlerdeki rahmet-i İlahiyeye karşı bir hürmet hem kat’î bir surette sebeb-i bereket hem bedene perhiz gibi bir medar-ı sıhhat hem manevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine ve zahiren lezzetsiz görünen nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebeptir. İsraf ise mezkûr hikmetlere muhalif olduğundan vahim neticeleri vardır.

İkinci Nükte

Fâtır-ı Hakîm, insanın vücudunu mükemmel bir saray suretinde ve muntazam bir şehir misalinde yaratmış. Ağızdaki kuvve-i zaikayı bir kapıcı, âsab ve damarları telefon ve telgraf telleri gibi kuvve-i zaika ile merkez-i vücuddaki mide ile bir medar-ı muhabereleridir ki ağza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene, mideye lüzumu yoksa “Yasaktır!” der, dışarı atar. Bazen de bedene menfaati olmamakla beraber zararlı ve acı ise hemen dışarı atar, yüzüne tükürür.

İşte madem ağızdaki kuvve-i zaika bir kapıcıdır; mide, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa kapıcıya bahşiş nevinden ancak beş derecesi muvafık olur, fazla olamaz. Tâ ki kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp vazifeyi unutup fazla bahşiş veren ihtilalcileri saray dâhiline sokmasın.

İşte bu sırra binaen, şimdi iki lokma farz ediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddi maddeden kırk para; diğer lokma, en a’lâ baklavadan on kuruş olsa; bu iki lokma, ağza girmeden, beden itibarıyla farkları yoktur, müsavidirler; boğazdan geçtikten sonra, ceset beslemesinde yine müsavidirler belki bazen kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zaikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar manasız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin. Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır “Hâkim benim.” der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak, ihtilal verecek, yangın çıkaracak “Aman doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün.” dedirmeye mecbur edecek.

İşte iktisat ve kanaat, hikmet-i İlahiyeye tevfik-i harekettir. Kuvve-i zaikayı kapıcı hükmünde tutup ona göre bahşiş verir. İsraf ise o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştiha-yı hakikiyi kaybeder. Tenevvü-ü et’imeden gelen sun’î bir iştiha-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.

Üçüncü Nükte

Sâbık ikinci nüktede, kuvve-i zaika kapıcıdır dedik. Evet, ehl-i gaflet ve ruhen terakki etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hatırı için israfata ve bir dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir.

Fakat hakiki ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatin ve ehl-i kalbin kuvve-i zaikası –Altıncı Söz’deki muvazenede beyan edildiği gibi kuvve-i zaikası– rahmet-i İlahiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zaikada taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlahiyenin envaını tartmak ve tanımak; bir şükr-ü manevî suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte bu surette kuvve-i zaika, yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle midenin fevkinde hükmü var, makamı var.

İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazife-i şükraniyeyi yerine getirmek ve enva-ı niam-ı İlahiyeyi hissedip tanımak kaydı ile ve meşru olmak ve zillet ve dilenciliğe vesile olmamak şartıyla, lezzetini takip edebilir. Ve o kuvve-i zaikayı taşıyan lisanı, şükürde istimal etmek için leziz taamları tercih edebilir. Bu hakikate işaret eden bir hâdise ve bir keramet-i Gavsiye:

Bir zaman Hazret-i Gavs-ı A’zam Şeyh Geylanî’nin (ks) terbiyesinde, nazdar ve ihtiyare bir hanımın bir tek evladı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyare, gitmiş oğlunun hücresine; bakıyor ki oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. O riyazattan zafiyetiyle validesinin şefkatini celbetmiş. Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs’ın yanına şekva için gitmiş. Bakmış ki Hazret-i Gavs kızartılmış bir tavuk yiyor.

Nazdarlığından demiş: “Yâ Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor. Sen tavuk yersin!”

Hazret-i Gavs tavuğa demiş: ‌قُمْ بِاِذْنِ اللّٰه! O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mutemed ve mevsuk çok zatlardan Hazret-i Gavs gibi keramat-ı hârikaya mazhariyeti dünyaca meşhur bir zatın bir kerameti olarak manevî tevatürle nakledilmiş.

Hazret-i Gavs demiş: “Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse o zaman o da tavuk yesin.”

İşte Hazret-i Gavs’ın bu emrinin manası şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese o vakit leziz şeyleri yiyebilir…

Dördüncü Nükte

“İktisat eden, maişetçe aile belasını çekmez.” mealinde لَا يَعُولُ مَنِ اقْتَصَدَ hadîs-i şerifi sırrıyla: İktisat eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez. Evet iktisat, kat’î bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar kat’î deliller var ki hadd ü hesaba gelmez.

Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zatların şehadetleriyle diyorum ki: İktisat vasıtasıyla bazen bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene –şimdi otuz sene– evvel benimle beraber Burdur’a nefyedilen reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefalete düşmemekliğim için zekâtlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin reislere dedim: “Gerçi param pek azdır fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim.” Mükerrer ve musırrane tekliflerini reddettim. Cây-ı dikkattir ki iki sene sonra, bana zekâtlarını teklif edenlerin bir kısmı iktisatsızlık yüzünden borçlandılar. Lillahi’l-hamd onlardan yedi sene sonra, o az para iktisat bereketiyle bana kâfi geldi; benim yüz suyumu döktürmedi, beni halklara arz-ı hâcete mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu olan “nâstan istiğna” mesleğimi bozmadı.

Evet iktisat etmeyen, zillete ve manen dilenciliğe ve sefalete düşmeye namzettir. Bu zamanda israfata medar olacak para, çok pahalıdır. Mukabilinde bazen haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazen mukaddesat-ı diniye mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek, manevî yüz lira zarar ile maddî yüz paralık bir mal alınır.

Eğer iktisat edip hâcat-ı zaruriyeye iktisar ve ihtisar ve hasretse اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ sırrıyla وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا sarahatiyle, ummadığı tarzda yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüd ediyor.

Evet rızık ikidir:

Biri: Hakiki rızıktır ki onunla yaşayacak. Bu âyetin hükmü ile o rızık, taahhüd-ü Rabbanî altındadır. Beşerin sû-i ihtiyarı karışmazsa o zarurî rızkı her halde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda etmeye mecbur olmaz.

İkincisi: Rızk-ı mecazîdir ki sû-i istimalat ile hâcat-ı gayr-ı zaruriye, hâcat-ı zaruriye hükmüne geçip, görenek belasıyla tiryaki olup terk edemiyor. İşte bu rızık, taahhüd-ü Rabbanî altında olmadığı için bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. Başta izzetini feda edip zilleti kabul etmek, bazen alçak insanların ayaklarını öpmek kadar manen bir dilencilik vaziyetine düşmek, bazen hayat-ı ebediyesinin nuru olan mukaddesat-ı diniyesini feda etmek suretiyle o bereketsiz menhus malı alır.

Hem bu fakr u zaruret zamanında, aç ve muhtaç olanların elemlerinden ehl-i vicdana rikkat-i cinsiye vasıtasıyla gelen teellüm; o gayr-ı meşru bir surette kazandığı para ile aldığı lezzeti, vicdanı varsa acılaştırıyor.

Böyle acib bir zamanda, şüpheli mallarda, zaruret derecesinde iktifa etmek lâzımdır. Çünkü اِنَّ الضَّرُورَةَ تُقَدَّرُ بِقَدْرِهَا sırrıyla: Haram maldan mecburiyetle zaruret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet muztar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir. Hem yüz aç adamın huzurunda, kemal-i lezzet ile fazla yenilmez.

İktisat, sebeb-i izzet ve kemal olduğuna delâlet eden bir vakıa:

Bir zaman, dünyaca sehavetle meşhur Hâtem-i Tâî, mühim bir ziyafet veriyor. Misafirlerine gayet fazla hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor. Bakar ki bir ihtiyar fakir adam, bir yük dikenli çalı ve gevenleri beline yüklemiş; cesedine batıyor, kanatıyor.

Hâtem ona dedi: “Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyafet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk bu çalı yüküne bedel, beş yüz kuruş alırsın.”

O muktesid ihtiyar demiş ki: “Ben, bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım. Hâtem-i Tâî’nin minnetini almam.”

Sonra, Hâtem-i Tâî’den sormuşlar: “Sen kendinden daha civanmert, aziz, kimi bulmuşsun?”

Demiş: “İşte o sahrada rast geldiğim o muktesid ihtiyarı benden daha aziz, daha yüksek, daha civanmert gördüm.”

Beşinci Nükte

Cenab-ı Hak kemal-i kereminden, en fakir adama en zengin adam gibi ve gedaya (yani fakire) padişah gibi lezzet-i nimetini ihsas ettiriyor. Evet bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisat vasıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlık ile yediği en a’lâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyade lezzetlidir. Cây-ı hayrettir ki bazı müsrif ve mübezzir insanlar, böyle iktisatçıları “hısset” ile ittiham ediyorlar. Hâşâ… İktisat, izzet ve cömertliktir. Hısset ve zillet, ehl-i israf ve tebzirin zahirî merdane keyfiyetlerinin içyüzüdür. Bu hakikati teyid eden, bu risalenin telifi senesinde Isparta’da hücremde cereyan eden bir vakıa var. Şöyle ki:

Kaideme ve düstur-u hayatıma muhalif bir surette, bir talebem iki buçuk okkaya yakın bir balı, bana hediye kabul ettirmeye ısrar etti. Ne kadar kaidemi ileri sürdüm, kanmadı. Bilmecburiye, yanımdaki üç kardeşime yedirmek ve şaban-ı şerif ve ramazanda o baldan iktisat ile otuz kırk gün üç adam yesin ve getiren de sevap kazansın ve kendileri de tatlısız kalmasın diyerek “Alınız!” dedim. Bir okka bal da benim vardı. O üç arkadaşım, gerçi müstakim ve iktisadı takdir edenlerdendi. Fakat her ne ise birbirine ikram etmek ve her biri ötekinin nefsini okşamak ve kendi nefsine tercih etmek olan bir cihette ulvi bir haslet ile iktisadı unuttular. Üç gecede iki buçuk okka balı bitirdiler. Ben gülerek dedim: “Sizi, otuz kırk gün o bal ile tatlandıracaktım. Siz, otuz günü üçe indirdiniz. Âfiyet olsun.” dedim. Fakat, ben kendi o bir okka balımı iktisat ile sarf ettim. Bütün şaban ve ramazanda hem ben yedim hem lillahi’l-hamd o kardeşlerimin her birisine iftar vaktinde birer kaşık (Hâşiye[1]) verip mühim sevaba medar oldu.

Benim halimi görenler, o vaziyetimi belki hısset telakki etmişlerdir. Öteki kardeşlerimin üç gecelik vaziyetlerini bir civanmertlik telakki edebilirler. Fakat hakikat noktasında, o zahirî hısset altında ulvi bir izzet ve büyük bir bereket ve yüksek bir sevap gizlendiğini gördük. Ve o civanmertlik ve israf altında, eğer vazgeçilmese idi, bir dilencilik ve gayrın eline tama’kârane ve muntazırane bakmak gibi hıssetten çok aşağı bir haleti netice verir idi.

Altıncı Nükte

İktisat ve hıssetin çok farkı var. Tevazu, nasıl ki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden manen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır. Ve vakar, nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden manen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır.

Öyle de ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden olan ve belki kâinattaki nizam-ı hikmet-i İlahiyenin medarlarından olan iktisat ise sefillik ve bahillik ve tama’kârlık ve hırsın bir halitası olan hısset ile hiç münasebeti yok. Yalnız, sureten bir benzeyiş var. Bu hakikati teyid eden bir vakıa:

Sahabenin Abâdile-i Seb’a-yı Meşhure’sinden olan Abdullah İbn-i Ömer Hazretleri ki halife-i Resulullah olan Faruk-u A’zam Hazret-i Ömer’in (ra) en mühim ve büyük mahdumu ve sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zat-ı mübarek çarşı içinde, alışverişte, kırk paralık bir meseleden, iktisat için ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş. Bir sahabe ona bakmış. Rûy-i zeminin halife-i zîşanı olan Hazret-i Ömer’in mahdumunun kırk para için münakaşasını acib bir hısset tevehhüm ederek o imamın arkasına düşüp ahvalini anlamak ister. Baktı ki Hazret-i Abdullah hane-i mübareğine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Uzaktan bakan o sahabe merak etti.

Gitti o fakirlere sordu: “İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?”

Her birisi dedi: “Bana bir altın verdi.”

O sahabe dedi: “Fesübhanallah! Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de sonra hanesinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden kemal-i rıza-yı nefisle versin!” diye düşündü, gitti, Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer’i gördü.

Dedi: “Yâ İmam! Bu müşkülümü hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın.”

Ona cevaben dedi ki: “Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemal-i akıldan ve alışverişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadakatin muhafazasından gelmiş bir halettir; hısset değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemalinden gelmiş bir halettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır.”

İmam-ı A’zam, bu sırra işaret olarak لَا اِسْرَافَ فِى الْخَيْرِ كَمَا لَا خَيْرَ فِى الْاِسْرَافِ demiş. Yani “Hayırda ve ihsanda (fakat müstahak olanlara) israf olmadığı gibi israfta da hiçbir hayır yoktur.”

Yedinci Nükte

İsraf, hırsı intac eder. Hırs, üç neticeyi verir.

Birincisi: Kanaatsizliktir. Kanaatsizlik ise sa’ye, çalışmaya şevki kırar. Şükür yerine şekva ettirir, tembelliğe atar. Ve meşru, helâl, az malı (Hâşiye[2]) terk edip; gayr-ı meşru, külfetsiz bir malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini feda eder.

Hırsın ikinci neticesi: Haybet ve hasarettir. Maksudunu kaçırmak ve istiskale maruz kalıp, teshilat ve muavenetten mahrum kalmaktır. Hattâ اَلْحَرٖيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ yani “Hırs, hasaret ve muvaffakıyetsizliğin sebebidir.” olan darb-ı mesele mâsadak olur.

Hırs ve kanaatin tesiratı, zîhayat âleminde gayet geniş bir düstur ile cereyan ediyor.

Ezcümle, rızka muhtaç ağaçların fıtrî kanaatleri, onların rızkını onlara koşturduğu gibi hayvanatın hırs ile meşakkat ve noksaniyet içinde rızka koşmaları, hırsın büyük zararını ve kanaatin azîm menfaatini gösterir.

Hem zayıf umum yavruların lisan-ı halleriyle kanaatleri, süt gibi latîf bir gıdanın ummadığı bir yerden onlara akması ve canavarların hırs ile noksan ve mülevves rızıklarına saldırması; davamızı parlak bir surette ispat ediyor.

Hem semiz balıkların vaziyet-i kanaatkâranesi, mükemmel rızıklarına medar olması; ve tilki ve maymun gibi zeki hayvanların hırs ile rızıkları peşinde dolaşmakla beraber kâfi derecede bulmamalarından cılız ve zayıf kalmaları, yine hırs ne derece sebeb-i meşakkat ve kanaat ne derece medar-ı rahat olduğunu gösterir.

Hem Yahudi milleti hırs ile riba ile hile dolabı ile rızıklarını zilletli ve sefaletli, gayr-ı meşru ve ancak yaşayacak kadar rızıklarını bulması ve sahra-nişinlerin (yani bedevîlerin) kanaatkârane vaziyetleri, izzetle yaşaması ve kâfi rızkı bulması; yine mezkûr davamızı kat’î ispat eder.

Hem çok âlimlerin (Hâşiye[3]) ve ediblerin (Hâşiye[4]) zekâvetlerinin verdiği bir hırs sebebiyle fakr-ı hale düşmeleri ve çok aptal ve iktidarsızların fıtrî, kanaatkârane vaziyetleri ile zenginleşmeleri kat’î bir surette ispat eder ki: Rızk-ı helâl, acz ve iftikara göre gelir; iktidar ve ihtiyar ile değil. Belki o rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile makûsen mütenasiptir. Çünkü çocukların iktidar ve ihtiyarı geldikçe rızkı azalır, uzaklaşır, sakîlleşir. اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنٰى hadîsinin sırrıyla kanaat, bir define-i hüsn-ü maişet ve rahat-ı hayattır. Hırs ise bir maden-i hasaret ve sefalettir.

Üçüncü Netice: Hırs ihlası kırar, amel-i uhreviyeyi zedeler. Çünkü bir ehl-i takvanın hırsı varsa teveccüh-ü nâsı ister. Teveccüh-ü nâsı müraat eden, ihlas-ı tammı bulamaz. Bu netice çok ehemmiyetli, çok cây-ı dikkattir.

Elhasıl: İsraf, kanaatsizliği intac eder. Kanaatsizlik ise çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar; hayatından şekva kapısını açar, mütemadiyen şekva ettirir. (Hâşiye[5]) Hem ihlası kırar, riya kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir. İktisat ise kanaati intac eder. عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَلَّ مَنْ طَمَعَ hadîsin sırrıyla kanaat, izzeti intac eder. Hem sa’ye ve çalışmaya teşci eder. Şevkini ziyadeleştirir, çalıştırır.

Çünkü mesela, bir gün çalıştı. Akşamda aldığı cüz’î bir ücrete kanaat sırrıyla, ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise kanaat etmediği için ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır. Hem iktisattan gelen kanaat; şükür kapısını açar, şekva kapısını kapatır. Hayatında daima şâkir olur. Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğna etmek cihetinde teveccühlerini aramaz. İhlas kapısı açılır, riya kapısı kapanır.

İktisatsızlık ve israfın dehşetli zararlarını geniş bir dairede müşahede ettim. Şöyle ki: Ben, dokuz sene evvel mübarek bir şehre geldim. Kış münasebetiyle o şehrin menabi-i servetini göremedim. –Allah rahmet etsin– oranın müftüsü birkaç defa bana dedi: “Ahalimiz fakirdir.” Bu söz benim rikkatime dokundu. Beş altı sene sonraya kadar daima o şehir ahalisine acıyordum. Sekiz sene sonra yazın yine o şehre geldim. Bağlarına baktım. Merhum Müftünün sözü hatırıma geldi. Fesübhanallah dedim, bu bağların mahsulatı şehrin hâcetinin pek fevkindedir. Bu şehir ahalisi pek çok zengin olmak lâzım gelir. Hayret ettim. Beni aldatmayan ve hakikatlerin derkinde bir rehberim olan bir hatıra-i hakikatle anladım: İktisatsızlık ve israf yüzünden bereket kalkmış ki o kadar menabi-i servetle beraber o merhum Müftü “Ahalimiz fakirdir.” diyordu.

Evet, zekât vermek ve iktisat etmek, malda bi’t-tecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi; israf etmek ile zekât vermemek, sebeb-i ref’-i bereket olduğuna hadsiz vakıat vardır.

İslâm hükemasının Eflatun’u ve hekimlerin şeyhi ve feylesofların üstadı, dâhî-i meşhur Ebu Ali İbn-i Sina, yalnız tıp noktasında كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لَا تُسْرِفُوا âyetini şöyle tefsir etmiş. Demiş:

جَمَعْتُ الطِّبَّ فِى الْبَيْتَيْنِ جَمْعًا وَ حُسْنُ الْقَوْلِ فٖى قَصْرِ الْكَلَامِ :

فَقَلِّلْ اِنْ اَكَلْتَ وَ بَعْدَ اَكْلٍ تَجَنَّبْ وَ الشِّفَاءُ فِى الْاِنْهِضَامِ

وَ لَيْسَ عَلَى النُّفُوسِ اَشَدُّ حَالًا مِنْ اِدْخَالِ الطَّعَامِ عَلَى الطَّعَامِ

Yani “İlm-i tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır: Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa, hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir.” (Hâşiye[6])

Cây-ı hayret ve medar-ı ibret bir tevafuk:

İktisat Risalesi’ni, üçü acemi olarak beş altı ayrı ayrı müstensih ayrı ayrı yerde ayrı ayrı nüshadan yazıp birbirinden uzak, hatları birbirinden ayrı, hiç elifleri düşünmeyerek yazdıkları her bir nüshanın elifleri; duasız elli bir, dua ile beraber elli üçte tevafuk etmekle beraber; İktisat Risalesi’nin tarih-i telif ve istinsahı olan Rumîce elli bir ve Arabî elli üç tarihinde tevafuku ise şüphesiz tesadüf olamaz. İktisaddaki bereketin keramet derecesine çıktığına bir işarettir. Ve bu seneye, “Sene-i İktisat” tesmiyesi lâyıktır.

Evet, zaman iki sene sonra bu keramet-i iktisadiyeyi, İkinci Harb-i Umumî’de her taraftaki açlık ve tahribat ve israfatla ve nev-i beşer ve herkes iktisada mecbur olmasıyla ispat etti.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

*

[1] Hâşiye: Yani, büyükçe bir çay kaşığı iledir.

[2] Hâşiye: İktisatsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müstahsiller azalır. Herkes gözünü hükûmet kapısına diker. O vakit hayat-ı içtimaiyenin medarı olan “sanat, ticaret, ziraat” tenakus eder. O millet de tedenni edip sukut eder, fakir düşer.

[3] Hâşiye: İran’ın âdil padişahlarından Nuşirevan-ı Âdil’in veziri, akılca meşhur âlim olan Büzürücumhur’dan (Büzürg-Mihr) sormuşlar: “Neden ulema, ümera kapısında görünüyor da ümera ulema kapısında görünmüyor. Halbuki ilim, emaretin fevkindedir?”

Cevaben demiş ki: “Ulemanın ilminden, ümeranın cehlindendir.” Yani ümera, cehlinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki ulemanın kapısına gidip ilmi arasınlar. Ulema ise marifetlerinden mallarının kıymetini dahi bildikleri için ümera kapısında arıyorlar. İşte Büzürücumhur, ulemanın arasında fakr ve zilletlerine sebep olan zekâvetlerinin neticesi bulunan hırslarını zarif bir surette tevil ederek nazikane cevap vermiştir.

Hüsrev

[4] Hâşiye: Bunu teyid eden bir hâdise: Fransa’da ediblere, iyi dilencilik yaptıkları için dilencilik vesikası veriliyor.

Süleyman Rüşdü

[5] Hâşiye: Evet, hangi müsrif ile görüşsen şekvalar işiteceksin. Ne kadar zengin olsa da yine dili şekva edecektir. En fakir fakat kanaatkâr bir adamla görüşsen şükür işiteceksin.

[6] Hâşiye: Yani vücuda en muzır, dört beş saat fâsıla vermeden yemek yemek veyahut telezzüz için mütenevvi yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir