İzahlı Metin
Yirminci Lem’a
İhlas Hakkında
Bu bölüm, aslında On Yedinci Lem’a’nın On Yedinci Notası’ndaki yedi meseleden ikincisinin beş noktasından oluşan ilk noktasıydı. Ancak öneminden dolayı Yirminci Lem’a olarak isimlendirildi.
Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
İnnâ enzelnâ ileykel kitâbe bil hakkı fa’budillâhe muhlisan lehud dîn. Elâ lillâhid dînul hâlis. (Şüphesiz, o kitabı sana hak olarak indirdik. Öyleyse sen de dini Allah’a has kılarak O’na kulluk et. Dikkat edin, halis din yalnız Allah’ındır.)
âyetiyle ve
Heleken nâsu illâl âlimûn, ve helekel âlimûne illâl âmilûn, ve helekel âmilûne illâl muhlisûn, vel muhlisûne alâ hatarin azîm. (İnsanlar helak oldu, alimler hariç. Alimler de helak oldu, bildiğiyle amel edenler hariç. Amel edenler de helak oldu, ihlaslı olanlar hariç. İhlaslı olanlar ise büyük bir tehlike üzerindedir.) – veya buna yakın bir ifadeyle –
hadis-i şerifi, her ikisi de ihlasın İslamiyet’te ne kadar önemli bir esas olduğunu göstermektedir. Bu ihlas meselesinin sayısız inceliklerinden yalnızca beş noktayı kısaca açıklayacağız.
Uyarı: Bu mübarek Isparta’nın şükredilecek güzel bir talihi vardır ki, buradaki takva, tarikat ve ilim ehli insanlar arasında, diğer yerlere kıyasla, rekabete dayalı anlaşmazlıklar pek görülmemektedir. Gerçi olması gereken gerçek sevgi ve birlik olmasa da, zararlı bir karşıtlık ve rekabet de başka yerlere göre yoktur.
BİRİNCİ NOKTA
Önemli ve dehşet verici bir soru: Neden dünyaya dalanlar, gaflet içindekiler, hatta yoldan çıkmış olanlar ve münafıklar rekabetsiz bir şekilde anlaşıp birlik olurken; hak ehli ve birbiriyle uyumlu olması gereken dindar insanlar, ilim ve tarikat mensupları rekabet dolu anlaşmazlıklar yaşıyorlar? Uyum içinde olmak hak ehlinin hakkı iken ve anlaşmazlık münafıkların özelliği olması gerekirken, neden bu hak onlara geçmiş ve bu haksızlık bizim tarafımıza gelmiştir?
Cevap: Bu acı, üzücü ve gayretli insanları ağlatacak dehşet verici durumun pek çok sebebinden yedi tanesini açıklayacağız.
Birincisi
Hak ehlinin anlaşmazlığı samimiyetsizlikten kaynaklanmadığı gibi, gaflet ehlinin birliği de hakikate bağlılıktan değildir.
Şöyle ki; dünya ehli, siyasetle uğraşanlar ve okul çevreleri gibi toplumsal hayatın farklı katmanlarına ait grupların, cemaatlerin ve toplulukların görevleri belirlenmiş ve birbirinden ayrılmıştır. Bu görevler karşılığında geçimlerini sağlamak için alacakları maddi ücret ile makam sevgisi, şan ve şeref noktasında insanların ilgisinden alacakları (Haşiye[1]) manevi ücret de belirlenmiş ve ayrılmıştır. Bu nedenle, çekişme, tartışma ve rekabeti doğuracak derecede bir ortaklıkları yoktur. Bu yüzden onlar ne kadar kötü bir yolda gitseler de birbirleriyle anlaşabilirler.
Fakat din ehli, ilim insanları ve tarikat mensuplarının her birinin görevi bütün toplumu ilgilendirdiği gibi, alacakları peşin ücretler de belirlenmemiş ve kişiye özel kılınmamıştır. Her birinin toplumdaki makamı ve insanların ilgisi ile beğenisindeki payı da belli değildir. Bir makama çok sayıda kişi talip olabilir. Maddi ve manevi her bir ödüle birçok el uzanabilir. İşte bu noktadan dolayı çekişme ve rekabet doğar; bu da uyumu anlaşmazlığa, birliği ise ayrılığa dönüştürür.
İşte bu dehşet verici hastalığın merhemi ve ilacı, ihlastır.
Yani hakka bağlılığı bencilliğe tercih etmekle ve hakkın hatırını nefsin ve egonun hatırından üstün tutmakla *in ecriye illâ alâllâh* (Benim ücretim ancak Allah’a aittir) sırrına ulaşıp, insanlardan gelen maddi ve manevi karşılıktan uzak durmakla (Haşiye[2]) ve *ve mâ aler resûli illel belâğ* (Peygambere düşen ancak tebliğ etmektir) sırrına ulaşıp; insanların beğenisini, sözünün etkili olmasını ve ilgisini kazanma gibi konuların Yüce Allah’ın görevi ve lütfu olduğunu, kendi görevi olan tebliğe dahil olmadığını, gerekli de olmadığını ve bunlarla yükümlü bulunmadığını bilmekle insan ihlasa ulaşabilir. Aksi takdirde ihlası kaybeder.
İkinci Sebep
Yoldan çıkmış olanların birliği alçaklıklarından, hidayet ehlinin anlaşmazlığı ise izzetlerindendir.
Yani, dünyaya dalan gaflet ehli ve yoldan çıkmış olanlar, hak ve hakikate dayanmadıkları için zayıf ve değersizdirler. Bu değersizlikleri sebebiyle güç kazanmaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan dolayı, başkalarının yardımına ve birliğine samimiyetle sarılırlar. Hatta yolları sapkınlık olsa bile yine de aralarındaki birliği korurlar. Adeta o haksızlık içinde bir hakka bağlılık, o sapkınlık içinde bir ihlas, o dinsizlik içinde dinsizce bir bağlılık ve o münafıklık içinde bir uyum gösterirler ve başarılı olurlar. Çünkü samimi bir ihlas, kötü bir işte bile olsa sonuçsuz kalmaz. Evet, ihlasla kim ne isterse Allah verir. (Haşiye[3])
Fakat hidayet ve din ehli ile ilim ve tarikat mensupları, hak ve hakikate dayandıkları için ve her biri hak yolunda yalnızca Rabbini düşünüp O’nun yardımına güvenerek ilerlediği için, manen o yoldan gelen bir izzetleri vardır. Bir zayıflık hissettiği zaman, insanlar yerine Rabbine yönelir, yardımı O’ndan ister. Farklı anlayış ve metotlar sebebiyle, görünüşte kendi yoluna aykırı olan kişiye karşı yardım ihtiyacını tam olarak hissetmez, birliğe olan ihtiyacını göremez. Hatta eğer bencillik ve ego varsa, kendini haklı, karşı tarafı haksız zannederek birlik ve sevgi yerine anlaşmazlık ve rekabet ortaya çıkar. Böylece ihlası kaybeder, görevi altüst olur.
İşte bu dehşet verici sebebin doğurduğu vahim sonuçları görmemenin tek çaresi “Dokuz Emir”dir:
1 – Olumlu hareket etmektir. Yani kendi yolunun sevgisiyle hareket etmek. Başka yolların düşmanlığı ve başkalarını küçümseme düşüncesi, onun fikrine ve ilmine karışmamalı, onlarla meşgul olmamalıdır.
2 – İslam dairesi içinde hangi yolda olursa olsun, sevgiye, kardeşliğe ve birliğe vesile olacak pek çok ortak bağın bulunduğunu düşünüp birlik olmaktır.
3 – Ve her hak yolda olanın, başkasının yoluna karışmama hakkı şudur: “Benim yolum haktır veya daha güzeldir,” diyebilir. Fakat başkasının yolunun haksız veya çirkin olduğunu ima eden, “Hak sadece benim yolumdur” veya “Güzel olan benim anlayışımdır” diyemez. İşte bu insaf kuralını kendine rehber edinmektir.
4 – Hak ehliyle birlik olmanın, Allah’ın yardımının bir sebebi ve dindeki izzetin bir dayanağı olduğunu düşünmektir.
5 – Yoldan çıkmış ve haksız olanların, dayanışmaları sayesinde bir cemaat olarak ortaya çıkan güçlü bir manevi şahsiyetin dehasıyla saldırdığı bir zamanda, bu manevi şahsiyete karşı en güçlü bir ferdin bile yenik düşeceğini anlayıp, hak ehli tarafındaki birlik ile bir manevi şahsiyet ortaya çıkararak, o dehşet verici sapkınlık şahsiyetine karşı hakikati korumaktır.
6 – Ve hakkı, batılın saldırısından kurtarmak için…
7 – Nefsini ve benliğini,
8 – Yanlış anladığı onurunu,
9 – Ve önemsiz, rekabetçi duygularını terk ederek ihlası kazanır ve görevini hakkıyla yerine getirir. (Haşiye[4])
Üçüncü Sebep
Hak ehlinin anlaşmazlığı gayretsizlikten, aşağılıktan ve yoldan çıkmış olanların birliği de yüce bir gayretten değildir.
Aksine, hidayet ehlinin anlaşmazlığı, yüce gayretin kötüye kullanılmasından; yoldan çıkmış olanların birliği ise gayretsizlikten gelen zayıflık ve acizliktendir. Hidayet ehlini, yüce gayreti kötüye kullanmaya ve dolayısıyla anlaşmazlık ve rekabete sevk eden şey, ahiret açısından övülen bir özellik olan sevap kazanma hırsı ve ahiret görevlerinde kanaat etmeme duygusundan ileri gelir. Yani, “Bu sevabı ben kazanayım, bu insanları ben doğru yola yönlendireyim, benim sözümü dinlesinler” diyerek, karşısındaki gerçek kardeşine ve aslında sevgisine, yardımına, kardeşliğine ve desteğine muhtaç olduğu bir zata karşı rekabetçi bir tavır alır. “Benim talebelerim neden onun yanına gidiyor? Neden benim onun kadar talebem yok?” diyerek egosu fırsat bulur ve onu, yerilmiş bir özellik olan makam sevgisine yöneltir, ihlasını kaybettirir, riya kapısını açar.
İşte bu hatanın, bu yaranın ve bu dehşet verici manevi hastalığın ilacı şudur: Yüce Allah’ın rızası ihlasla kazanılır. Tabi olanların çokluğuyla ve elde edilen büyük başarılarla değil. Çünkü bunlar Allah’ın görev alanına girdiği için istenilmez, ancak bazen verilir. Evet, bazen tek bir kelime kurtuluşa sebep ve Allah’ın rızasına vesile olur. Sayısal çokluğun önemi o kadar dikkate alınmamalıdır. Çünkü bazen tek bir kişinin doğru yola gelmesi, bin kişinin doğru yola gelmesi kadar Allah’ın rızasına vesile olabilir. Hem ihlas ve hakka bağlılık, Müslümanların kimden ve nereden olursa olsun faydalanmalarını desteklemektir. Yoksa “Benden ders alıp bana sevap kazandırsınlar” düşüncesi, nefsin ve egonun bir hilesidir.
Ey sevaba hırslı ve ahiret amellerine kanaat etmeyen insan! Bazı peygamberler gelmiştir ki, sınırlı birkaç kişiden başka onlara uyan olmamıştır. Buna rağmen, o kutsal peygamberlik görevinin sonsuz karşılığını almışlardır. Demek ki marifet, tabi olanların çokluğunda değildir. Marifet, Allah’ın rızasını kazanmaktadır. Sen kim oluyorsun da böyle bir hırsla “Herkes beni dinlesin” diyerek kendi görevini unutup Allah’ın görevine karışıyorsun? İnsanların kabul etmesini sağlamak, onları etrafına toplamak Yüce Allah’ın vazifesidir. Sen kendi görevini yap, Allah’ın vazifesine karışma.
Ayrıca, hak ve hakikati dinleyerek söyleyene sevap kazandıranlar sadece insanlar değildir. Yüce Allah’ın şuurlu varlıkları, ruhaniler ve melekler kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişlerdir. Madem çok sevap istiyorsun, ihlası esas tut ve yalnızca Allah’ın rızasını düşün. Ta ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki yansımaları; ihlas ve samimi niyetle canlansın, hayat bulsun, sayısız şuurlu varlığın kulağına gidip onları aydınlatsın ve sana da sevap kazandırsın. Çünkü mesela, sen “Elhamdülillah” dediğinde, bu kelime, milyonlarca büyük küçük “Elhamdülillah” kelimesi olarak Allah’ın izniyle havaya yazılır. Hikmetli Yaratıcı boş ve israf bir iş yapmadığı için, o çok sayıdaki mübarek kelimeleri dinleyecek kadar sayısız kulak yaratmıştır.
Eğer ihlas ve samimi niyetle o havadaki kelimeler hayat bulursa, lezzetli birer meyve gibi ruhanilerin kulaklarına girer. Eğer Allah rızası ve ihlas o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez ve sevap da sadece ağızdan çıkan kelimeyle sınırlı kalır. Seslerinin çok güzel olmamasından ve dinleyenlerinin azlığından şikâyet eden hafızların kulakları çınlasın!
Dördüncü Sebep
Hidayet ehlinin rekabetçi anlaşmazlığı, sonunu düşünmemekten ve dar görüşlülükten kaynaklanmadığı gibi; yoldan çıkmış olanların samimi birliği de ileriyi düşünmekten ve yüksek bir bakış açısından değildir.
Aksine, hidayet ehli, hak ve hakikatin etkisiyle nefsin kör duygularına kapılmayarak kalbin ve aklın ileriyi gören eğilimlerine uymakla birlikte, doğru çizgiyi ve ihlası koruyamadıklarından, o yüksek makamı muhafaza edemeyip anlaşmazlığa düşerler.
Yoldan çıkmış olanlar ise, nefsin ve heveslerin etkisiyle, kör, sonunu görmeyen ve bir dirhem anlık lezzeti, ilerideki bir batman lezzete tercih eden duygularının gereğiyle, birbirleriyle samimi olarak, geçici bir menfaat ve anlık bir lezzet için şiddetli bir şekilde birlik olurlar. Evet, dünyevi ve anlık lezzet ve menfaat etrafında, aşağılık, kalpsiz ve nefsine düşkün insanlar samimi bir şekilde birlik ve beraberlik kurarlar.
Hidayet ehli ise ahirete ait ve gelecekle ilgili uhrevi meyvelere ve manevi olgunluklara, kalbin ve aklın yüksek prensipleriyle yöneldikleri için; temelde sağlam bir duruş, tam bir ihlas ve son derece fedakârca bir birlik ve beraberlik mümkün iken, benliklerinden tam olarak sıyrılamadıkları için aşırılıklar yüzünden, yüce bir kuvvet kaynağı olan birliği kaybederler, ihlas da kırılır ve ahiret görevi de zedelenir. Allah’ın rızası da kolayca elde edilemez.
Bu önemli hastalığın merhemi ve ilacı, *el-hubbu fillâh* (Allah için sevmek) sırrıyla, hak yolunda gidenlere eşlik etmekten gurur duymak, onların arkasından gitmek ve liderlik şerefini onlara bırakmaktır. O hak yolunda kim olursa olsun, kendisinden daha iyi olma ihtimalini düşünerek benliğinden vazgeçip ihlası kazanmak ve ihlasla yapılan bir dirhem amelin, ihlassız yapılan batmanlarca amele üstün olduğunu bilmektir. Ayrıca, sorumluluk getiren ve tehlikeli olan liderliğe (tabi olunmaya) karşılık, tabi olmayı tercih etmekle o hastalıktan kurtulur, ihlası kazanır ve ahiret görevini hakkıyla yapabilir.
Beşinci Sebep
Hidayet ehlinin anlaşmazlığı ve birlik olamaması zayıflıklarından olmadığı gibi, yoldan çıkmış olanların güçlü birliği de kuvvetlerinden değildir.
Aksine, hidayet ehlinin birlik olamaması, tam bir imandan gelen dayanma noktası ve bu dayanma noktasından doğan kuvvetten ileri geldiği gibi; gaflet ve dalalet ehlinin birliği de kalben bir dayanma noktası bulamamaları sebebiyle zayıflık ve acizliklerinden ileri gelmiştir. Çünkü zayıf olanlar birliğe muhtaç oldukları için güçlü bir şekilde birlik olurlar. Güçlü olanlar ise bu ihtiyacı tam hissetmediklerinden, birlikleri zayıftır. Aslanlar, tilkiler gibi birliğe muhtaç olmadıkları için tek başlarına yaşarlar. Yabani keçiler ise kurtlardan korunmak için sürü oluştururlar.
Demek ki, zayıfların topluluğu ve oluşturdukları manevi şahsiyet güçlü olduğu gibi (Haşiye[5]), güçlülerin topluluğu ve oluşturdukları manevi şahsiyet ise zayıftır. Bu sırra zarif bir Kur’an inceliği ve latif bir işaret olarak şöyle buyrulmuştur: *ve kâle nisvetun fil medîneh* (Şehirde birtakım kadınlar dedi ki). Dişil (müennes) bir topluluğa, iki kat dişil olmasına rağmen eril (müzekker) bir fiil olan *kâle* (dedi) denilmesi; ve *kâletil a’râb* (Bedeviler dedi ki) buyurularak eril bir topluluğa dişil bir fiil olan *kâlet* (dedi) ifadesinin kullanılması, zarif bir şekilde şuna işaret eder:
Zayıf, halim selim ve yumuşak kadınların topluluğu güçlenir, sertlik ve şiddet kazanarak bir tür erkeklik özelliği gösterir. Bu durum eril bir fiil gerektirdiğinden, *ve kâle nisvetun* ifadesi çok güzel bir şekilde yerini bulmuştur. Güçlü erkekler ise, özellikle bedevi Araplar, kuvvetlerine güvendikleri için toplulukları zayıf olur; hem tedbirli hem de yumuşak bir tavır alarak bir nevi kadınlık özelliği gösterdiklerinden, dişil bir fiil gerektirir. Bu nedenle *kâletil a’râb* ifadesi dişil bir fiille tam yerindedir.
Evet, hak ehli, Allah’a imandan gelen tevekkül ve teslimiyet gibi çok güçlü bir dayanma noktasına sahip oldukları için başkalarına ihtiyaç arz edip onların yardım ve desteğini istemezler. İsteseler bile son derece fedakârca bir bağlılık göstermezler.
Dünya ehli ise, dünya işlerinde gerçek dayanma noktalarından gafil oldukları için zayıflık ve acizliğe düşerek yardımcılara şiddetle ihtiyaç duyarlar; samimi, hatta fedakârca bir birlik kurarlar.
İşte hak ehli, birliktelikteki haklı gücü düşünmedikleri ve aramadıkları için, haksız ve zararlı bir sonuç olan anlaşmazlığa düşerler.
Haksız olan dalalet ehli ise, birliktelikteki gücü acizlikleri vasıtasıyla hissettiklerinden, amaçlarına ulaşmada çok önemli bir araç olan birliği elde etmişlerdir.
İşte hak ehlinin bu haksız anlaşmazlık hastalığının merhemi ve ilacı; *ve lâ tenâzeû fe tefşelû ve tezhebe rîhukum* (Çekişmeyin, sonra zayıflarsınız ve gücünüz gider) ayetindeki şiddetli ilahi yasak ile *ve teâvenû alel birri vet takvâ* (İyilik ve takvada yardımlaşın) ayetindeki toplumsal hayat için son derece hikmetli ilahi emri hareket prensibi edinmektir. Anlaşmazlığın İslam’a ne derece zararlı olduğunu ve yoldan çıkmış olanların hak ehline üstün gelmesini ne kadar kolaylaştırdığını düşünüp, tam bir zayıflık ve acizlik içinde o hak ehlinin kafilesine fedakârca, samimiyetle katılmaktır. Kişiliğini unutarak riya ve yapmacıklıktan kurtulup ihlası elde etmektir.
Altıncı Sebep
Hak ehlinin anlaşmazlığı alçaklıklarından, gayretsizliklerinden, hamiyetsizliklerinden olmadığı gibi; gaflet içindeki dünya ehlinin ve yoldan çıkmış olanların dünya hayatına ait işlerde samimi bir şekilde birlik olmaları da mertlikten, hamiyetten, gayretten değildir.
Aksine, hak ehli çoğunlukla ahirete ait faydaları düşündüğü için, o önemli ve çok sayıdaki meseleye hamiyeti, gayreti ve mertliği bölünür. Gerçek sermayesi olan vaktini tek bir meseleye harcamadığı için meslektaşlarıyla birliği sağlamlaşmaz. Çünkü meseleler çok, daire de geniştir.
Gaflet içindeki dünya ehli ise yalnızca dünya hayatını düşündüklerinden, bütün duygularıyla, ruh ve kalbiyle şiddetli bir şekilde dünya hayatına ait meselelere sarılır. Ve o meselede kendisine yardım edene kuvvetle yapışır. Hakikat açısından beş para etmeyen ve hak ehlinin on para kıymet vermediği meselelere, aklını yitirmiş elmasçı bir Yahudi’nin beş paralık cam parçasına beş lira fiyat vermesi gibi, beş yüz lira kıymetindeki vaktini o meseleye adar. Elbette bu kadar bedel ödemek ve şiddetli duygularla sarılmak, yanlış yolda bile olsa samimi bir ihlas olduğundan, o meselede başarılı olur ve hak ehline üstün gelir. Bu üstünlük sonucunda hak ehli zillet, mahkûmiyet, yapmacıklık ve riyaya düşerek ihlasını kaybeder. O alçak, gayretsiz, hamiyetsiz bir kısım dünya ehline yaltaklanmak zorunda kalır.
Ey hak ehli! Ey hakka tapan şeriat, hakikat ve tarikat ehli! Bu dehşet verici anlaşmazlık hastalığına karşı birbirinizin kusurunu görmeyerek, birbirinizin ayıbına karşı gözünüzü yumunuz! *Ve izâ merrû bil lağvi merrû kirâmâ* (Onlar, boş sözlerle karşılaştıklarında, vakarla oradan geçip giderler) ayetindeki Kur’an adabıyla edepleniniz! Dış düşmanın saldırısı sırasında iç çekişmeleri terk etmeyi ve hak ehlini düşüşten ve zilletten kurtarmayı en birinci ve en önemli ahiret görevi kabul edip, yüzlerce ayet ve Peygamber hadisinin şiddetle emrettiği kardeşliği, sevgiyi ve yardımlaşmayı uygulayarak bütün duygularınızla dünya ehlinden daha şiddetli bir şekilde meslektaşlarınızla ve dindaşlarınızla birlik olunuz, yani anlaşmazlığa düşmeyiniz.
“Böyle küçük meseleler için kıymetli vaktimi harcamaktansa, o çok kıymetli vaktimi zikir ve tefekkür gibi değerli şeylere harcayacağım” deyip kenara çekilerek birliği zayıflatmayınız. Çünkü bu manevi mücadelede küçük sandığınız mesele, çok büyük olabilir. Bir askerin, önemli ve özel şartlar altındaki bir saatlik nöbetinin bazen bir senelik ibadet hükmüne geçmesi gibi; hak ehlinin yenilgiye uğradığı bu zamanda, manevi mücadele konularında, küçük bir meseleye harcanan senin kıymetli bir günün, o askerin o saati gibi bin kat değer kazanabilir, bir günün bin gün olabilir.
Mademki Allah rızası içindir; o işin küçüklüğüne, büyüklüğüne, değerli veya değersizliğine bakılmaz. İhlas ve Allah rızası yolunda zerre, yıldız gibi olur. Vesilenin mahiyetine değil, neticesine bakılır. Madem neticesi Allah’ın rızasıdır ve mayası ihlastır; o küçük değildir, büyüktür.
Yedinci Sebep
Hak ve hakikat ehlinin anlaşmazlık ve rekabetleri kıskançlıktan ve dünya hırsından gelmediği gibi; dünya ehlinin ve gaflet ehlinin birliği de cömertlikten ve yüce gönüllülükten değildir.
Aksine, hakikat ehli, hakikatten gelen yüce gönüllülüğü, yüce gayreti ve hak yolunda övülen yarışma ruhunu tam olarak koruyamadıklarından ve araya ehil olmayanların girmesi yüzünden bir derece kötüye kullandıklarından; rekabete dayalı anlaşmazlığa düşüp hem kendilerine hem de İslam toplumuna önemli zararlar vermişlerdir.
Gaflet ve dalalet ehli ise, tutkun oldukları menfaatlerini kaçırmamak ve menfaat için taptıkları liderlerini ve arkadaşlarını küstürmemek için, kendi düşüklüklerinden, alçaklıklarından ve hamiyetsizliklerinden dolayı; arkadaşları alçak, hain ve zararlı bile olsalar onlarla samimi bir birlik kurarlar. Ayrıca, menfaat çevresinde toplanan ortakları ne şekilde olursa olsun onlarla samimi bir şekilde anlaşırlar. Bu samimiyetin neticesi olarak da fayda görürler.
İşte ey musibete uğramış ve anlaşmazlığa düşmüş hak ve hakikat ehli! Bu musibet zamanında ihlası kaçırdığınızdan ve yalnızca Allah’ın rızasını amaç edinmediğinizden, hak ehlinin bu zillete ve yenilgiye düşmesine sebep oldunuz. Dini ve ahirete dair işlerde rekabet, gıpta, haset ve kıskançlık olmamalıdır ve hakikat açısından bakıldığında olamaz.
Çünkü kıskançlık ve hasedin sebebi; tek bir şeye birçok elin uzanmasından, tek bir makama birçok gözün dikilmesinden ve tek bir ekmeği birçok midenin istemesinden kaynaklanan çekişme, tartışma ve yarışma sebebiyle insanlar önce gıptaya, sonra kıskançlığa düşerler. Dünyada tek bir şeye birçok kişi talip olduğundan ve dünya dar ve geçici olması sebebiyle insanın sonsuz arzularını tatmin edemediği için rekabete düşüyorlar.
Fakat ahirette tek bir kişiye beş yüz senelik (Haşiye[6]) mesafede bir cennet verilmesi, yetmiş bin köşk ve huri bahşedilmesi ve cennet ehlinin her birinin kendi payından tam bir memnuniyet duyması, şunu göstermektedir ki ahirette rekabeti gerektirecek bir şey yoktur ve rekabet de olamaz. Öyleyse ahirete ait olan salih amellerde de rekabet olamaz, kıskançlığın yeri değildir.
Kıskançlık eden ya riyakârdır, salih amel görünümü altında dünyevi sonuçlar arıyordur; ya da samimi bir cahildir ki, salih amellerin nereye yönelik olduğunu bilmiyor ve salih amellerin ruhunun ve esasının ihlas olduğunu anlamıyordur. Rekabet yoluyla Allah dostlarına karşı bir tür düşmanlık besleyerek, Allah’ın rahmetinin genişliğini itham ediyordur. Bu gerçeği doğrulayan bir olay:
Eski arkadaşlarımızdan birinin birisine karşı düşmanlığı vardı. O adamın yanında, övgüyle onun düşmanının salih amellerinden, hatta veliliğinden bahsedildi. Adam kıskanmadı, rahatsız olmadı.
Sonra birisi dedi ki: “Senin o düşmanın cesurdur, kuvvetlidir.” Baktık ki o adamda şiddetli bir kıskançlık ve rekabet damarı uyandı.
Ona dedik: “Velayet ve salihlik, sonsuz bir ebedi hayatın pırlantası gibi bir kuvvet ve yüceliktir. Sen bu yönden onu kıskanmadın. Dünyevi kuvvet öküzde, cesaret ise canavarda bile bulunur ve bunlar velayet ve salihliğe kıyasla, adi bir cam parçasının elmasa oranı gibidir.”
O adam dedi ki: “Bu dünyada ikimiz de aynı makama gözümüzü dikmişiz. Oraya çıkmak için basamaklarımız da kuvvet ve cesaret gibi şeylerdir. Onun için kıskandım. Ahiret makamları ise sonsuzdur. O burada benim düşmanımken, orada benim samimi ve sevgili kardeşim olabilir.”
Ey hakikat ve tarikat ehli! Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve korumak gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsa, o kadar çok sevinir, memnun olurlar. Kıskanmak şöyle dursun, son derece samimi bir sevgiyle, o gelenlerin kendilerinden daha fazla olan kuvvetlerini, etkilerini ve yardımlarını gururla alkışlamak gerekirken, nedendir ki o gerçek kardeşlere ve fedakâr yardımcılara rekabetle bakılıyor? Bu hal ile ihlas kaçıyor, görevinizde itham altında kalıyorsunuz. Yoldan çıkmış olanların gözünde, sizden ve sizin yolunuzdan yüz derece aşağı olan, dini kullanarak dünyayı kazanmak, hakikat ilmiyle geçimini sağlamak, açgözlülük ve hırs yolunda rekabet etmek gibi dehşet verici suçlamalara maruz kalıyorsunuz.
Bu hastalığın tek çaresi şudur: Kendi nefsini suçlamak ve nefsine değil, daima karşısındaki meslektaşına taraf olmak. Edep ve münazara ilmi alimleri arasında geçerli olan hakperestlik ve insaf kuralı şudur: “Eğer bir meselenin tartışmasında kendi sözünün haklı çıkmasına taraf olur, kendi haklı çıktığına sevinir ve karşı tarafın haksız ve yanlış olduğuna memnun olursa, o kişi insafsızdır.” Hem de zarar eder. Çünkü haklı çıktığı zaman, o tartışmada bilmediği bir şeyi öğrenmez, aksine gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak, karşı tarafın elinde ortaya çıkarsa, zararsız bir şekilde bilmediği bir meseleyi öğrenip fayda görür ve nefsinin gururundan kurtulur.
Demek ki insaflı ve hakperest bir kişi, hakkın hatırı için nefsinin hatırını kırar. Hakkı hasmının elinde görse bile yine rıza ile kabul eder, ona taraf olur, memnun kalır.
İşte bu kuralı din ehli, hakikat ehli, tarikat ehli ve ilim ehli kendilerine rehber edinirlerse ihlası kazanırlar. Ahiret görevlerinde başarılı olurlar. Ve bu üzücü düşüşten ve mevcut musibetten Allah’ın rahmetiyle kurtulurlar.
*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm.* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapan sensin.)
*
[1] Haşiye: Uyarı: İnsanların ilgisi istenilmez, bilakis verilir. Verilse de bununla sevinilmez. Eğer sevinirse ihlasını kaybeder, riyaya girer. Şan ve şeref arzusuyla insanların ilgisini istemek, bir ücret ve mükâfat değil, aksine ihlassızlık yüzünden gelen bir azar ve bir cezadır.
Evet, salih amelin hayatı olan ihlasın zararına olarak insanların ilgisini ve şan ve şeref kazanmayı istemek, kabir kapısına kadar süren geçici ve küçük bir lezzete karşılık, kabrin öbür tarafında kabir azabı gibi nahoş bir şekil aldığından; insanların ilgisini arzu etmek değil, aksine ondan ürkmek ve kaçmak gerekir. Şöhret düşkünlerinin ve şan şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın.
[2] Haşiye: Sahabelerin Kur’an’ın övgüsüne mazhar olan “îsar” (başkalarını kendine tercih etme) özelliğini kendine rehber edinmektir. Yani hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek ve din hizmeti karşılığında gelen maddi menfaati istemeden ve kalben talep etmeden, sadece Allah’ın bir lütfu bilerek, insanlardan minnet almayarak ve din hizmeti karşılığında da bir şey almamaktır.
Çünkü din hizmeti karşılığında dünyada bir şey istenmemelidir ki ihlas kaçmasın. Gerçi ümmetin onların geçimini temin etme hakkı vardır. Zekâta da müstahaktırlar. Fakat bu istenilmez, verilir. Verildiği zaman da “Hizmetimin ücretidir” denilmez. Mümkün olduğu kadar kanaatkâr davranarak, başka ehil ve daha layık olanları kendi nefsine tercih etmek, *ve yû’sirûne alâ enfusihim ve lev kâne bihim hasâsah* (kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler) sırrına ulaşmakla bu müthiş tehlikeden kurtulup ihlası kazanabilir.
[3] Haşiye: Evet, *men talebe ve cedde vecede* (Kim bir şeyi talep eder ve o yolda ciddiyetle çalışırsa, onu bulur) bir hakikat prensibidir. Kapsamı geniştir ve bu genişlik bizim yolumuzu da içine alabilir.
[4] Haşiye: Hatta sahih hadisle bildirildiği üzere, ahir zamanda İsevilerin gerçek dindarları Kur’an ehli ile ittifak edip ortak düşmanları olan zındıklığa (dinsizliğe) karşı koyacakları gibi, şu zamanda dahi din ve hakikat ehlinin, değil sadece dindaşı, meslektaşı ve kardeşi olanlarla samimi bir ittifak kurması, belki Hristiyanların gerçek dindar ruhanileri ile dahi, anlaşmazlık noktalarını geçici olarak tartışma ve çekişme konusu yapmayarak, ortak düşmanları olan saldırgan dinsizlere karşı ittifaka ihtiyaçları vardır.
[5] Haşiye: Avrupa komiteleri içinde en şiddetlisi, en etkilisi ve bir yönden en kuvvetlisi, latif, zayıf ve nazik cins olan kadınların Amerika’daki Kadın Hakları ve Hürriyetleri Komitesi olması; ayrıca milletler içinde az ve zayıf olan Ermenilerin komitesinin gösterdiği güçlü ve fedakârane tavır, bu iddiamızı doğrulamaktadır.
[6] Haşiye: Önemli bir makamdan ehemmiyetli bir soru: Rivayette gelmiş ki, cennette bir adama beş yüz senelik bir cennet verilir. Bu hakikat, dünya aklının kavrayışına nasıl sığar?
Cevap: Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar özel ve geçici bir dünyası var ve o dünyanın direği onun hayatıdır. O, zahiri ve batıni duygularıyla o dünyasından faydalanır. “Güneş benim lambam, yıldızlar mumlarımdır” der. Başka varlıkların ve canlıların bulunması, o kişinin sahipliğine engel olmadığı gibi, aksine onun özel dünyasını şenlendirir, süsler.
Aynen bunun gibi, fakat binlerce kat daha yüksek bir şekilde, her bir mümin için binlerce köşk ve hurileri içeren özel bahçesinden başka, genel cennetten beş yüz sene genişliğinde birer özel cenneti vardır. Kendi derecesi oranında gelişen hisleriyle ve duygularıyla, cennete ve ebediyete layık bir şekilde faydalanır. Başkalarının ortaklığı onun sahipliğine ve faydalanmasına bir eksiklik vermediği gibi, aksine kuvvet verir ve onun özel ve geniş cennetini süsler.
Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden, bir günlük bir mesire yerinden, bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir gezinti alanındaki seyahatinden; ağzıyla, kulağıyla, gözüyle, zevkiyle, tat alma duyusuyla ve diğer duygularıyla nasıl faydalanıyorsa; aynen öyle de, fakat bir saatlik bir bahçeden ancak faydalanabilen bu fani dünyadaki koku alma ve tat alma duyuları, o ebedi âlemde bir senelik bir bahçeden aynı şekilde faydalanır. Ve burada bir senelik bir gezinti alanından ancak faydalanabilen görme ve işitme duyuları, orada beş yüz senelik bir gezinti alanındaki seyahatinden, o haşmetli, baştan başa süslü âleme layık bir tarzda istifade eder.
Her mümin, derecesine ve dünyada kazandığı sevaplar ve iyilikler oranında genişleyen ve gelişen duygularıyla zevk alır, lezzet duyar, faydalanır.
Lügatçeli Metin
Yirminci Lem’a
İhlas hakkında
On Yedinci Lem’a’nın On Yedinci Nota’sının yedi meselesinden, beş noktadan ibaret olan İkinci Mesele’sinin Birinci Nokta’sı iken, ehemmiyetine (önemine) binaen (dayanarak) Yirminci Lem’a oldu.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Okunuşu: Bismillahirrahmanirrahim.
Meali: Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla.
اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّٖينَ ۞ اَلَا لِلّٰهِ الدّٖينُ الْخَالِصُ
Okunuşu: İnnâ enzelnâ ileykel kitâbe bil hakkı fa’budillâhe muhlisân lehuddîn. Elâ lillâhid dînul hâlis.
Meali: Şüphesiz ki Kitab’ı (Kur’an’ı) sana hak ile indirdik. O halde sen de Allah’a, dini yalnız O’na tahsis ederek (halis kılarak) kulluk et. Dikkat edin! Halis din ancak Allah’ındır. (Zümer Suresi, 2-3)
âyetiyle ve
هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظٖيمٍ –اَوْ كَمَا قَالَ–
Okunuşu: Heleke’n-nâsu illâ’l-âlimûn. Ve heleke’l-âlimûne illâ’l-âmilûn. Ve heleke’l-âmilûne illâ’l-muhlisûn. Ve’l-muhlisûne alâ hatarin azîmin. (Ev kemâ kâl – veya dediği gibi)
Meali: İnsanlar helak olmuştur, âlimler müstesna. Âlimler de helak olmuştur, amel edenler müstesna. Amel edenler de helak olmuştur, ihlaslı olanlar müstesna. İhlaslı olanlar ise büyük bir tehlike üzerindedirler. (Veya buyurduğu gibi)
hadîs-i şerifi, ikisi de ihlas ne kadar İslâmiyet’te mühim (önemli) bir esas olduğunu gösteriyorlar. Bu ihlas meselesinin hadsiz (sınırsız) nüktelerinden (ince anlamlarından) yalnız beş noktayı muhtasaran (kısaca) beyan (açıklarız) ederiz.
Tenbih (Uyarı): Bu mübarek Isparta’nın medar-ı şükran (şükre değer) bir hüsn-ü tâli’idir (güzel talihi, iyi şansı) ki ondaki ehl-i takva (Allah’tan korkanlar) ve ehl-i tarîkat (tarikat ehli) ve ehl-i ilmin (ilim ehlinin) –sair (diğer) yerlere nisbeten (oranla)– rekabetkârane (rekabetçi bir şekilde) ihtilafları (anlaşmazlıkları) görünmüyor. Gerçi lâzım (gerekli) olan hakiki muhabbet (sevgi) ve ittifak (birlik) yoksa da zararlı muhalefet (karşıtlık) ve rekabet de başka yerlere nisbeten yoktur.
BİRİNCİ NOKTA
Mühim (önemli) ve müthiş (korkunç) bir sual (soru): Neden ehl-i dünya (dünya ehli), ehl-i gaflet (gaflette olanlar), hattâ ehl-i dalalet (sapıklık ehli) ve ehl-i nifak (münafıklar) rekabetsiz ittifak ettikleri halde; ehl-i hak (hak ehli) ve ehl-i vifak (uyum ehli) olan ashab-ı diyanet (din sahipleri) ve ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat, neden rekabetli ihtilaf ediyorlar? İttifak ehl-i vifakın (uyum ehlinin) hakkı iken ve hilaf (anlaşmazlık) ehl-i nifakın lâzımı (gereği) iken, neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık şuraya geldi?
Elcevap (Cevap): Bu elîm (acı verici) ve feci (çok kötü) ve ehl-i hamiyeti (hamiyet sahibi kimseleri) ağlattıracak hâdise-i müthişenin (dehşetli olayın) pek çok esbabından (sebeplerinden) yedi sebebini beyan (açıklarız) edeceğiz.
Birincisi
Ehl-i hakkın ihtilafı, hakikatsizlikten gelmediği gibi ehl-i gafletin ittifakı dahi (de) hakikattarlıktan (gerçekten, hakikate dayanmaktan) değildir.
Belki ehl-i dünyanın ve ehl-i siyasetin ve ehl-i mektep gibi hayat-ı içtimaiyenin (toplumsal hayatın) tabakatına (tabakalarına, zümrelerine) dair birer muayyen (belirli) vazife ile ve has (özel) bir hizmet ile meşgul (meşgul) taifelerin (grupların), cemaatlerin ve cemiyetlerin vazifeleri taayyün (belirlenip) edip ayrılmış. Ve o vezaif (vazifeler) mukabilindeki (karşılığındaki) alacakları maişet (geçim) noktasındaki maddî ücret ve hubb-u câh (makam sevgisi) ve şan ve şeref noktasında teveccüh-ü nâstan (halkın teveccühünden, ilgisinden) alacakları (Hâşiye[1]) manevî ücret taayyün etmiş, ayrılmış. Müzahame (sıkışıklık) ve münakaşayı (tartışmayı) ve rekabeti intac (doğuracak) edecek derecede bir iştirak (ortaklık) yok. Onun için bunlar ne kadar fena (kötü) bir meslekte de gitseler birbiriyle ittifak edebilirler.
Amma ehl-i din ve ashab-ı ilim (ilim sahipleri) ve erbab-ı tarîkat (tarikat erbabı) ise bunların her birisinin vazifesi umuma (genele) baktığı gibi muaccel (peşin) ücretleri de taayyün ve tahassus (belirginleşip özelleşmemiş) etmediği ve her birinin makam-ı içtimaîde (toplumsal konumda) ve teveccüh-ü nâsta (halkın teveccühünde) ve hüsn-ü kabuldeki (iyi karşılanmadaki) hissesi tahassus etmiyor. Bir makama çoklar namzet (aday) olur. Maddî ve manevî her bir ücrete çok eller uzanabilir. O noktadan müzahame ve rekabet tevellüd (doğup) edip vifakı (uyumu) nifaka (ayrılığa), ittifakı ihtilafa (birliği anlaşmazlığa) tebdil (dönüştürür) eder.
İşte bu müthiş marazın (hastalığın) merhemi (ilacı), ilacı ihlastır.
Yani hakperestliği (hakkı sevenliği) nefis-perestliğe (nefsi sevenliğe) tercih etmekle ve hakkın hatırı, nefsin ve enaniyetin (benliğin) hatırına galip (üstün) gelmekle اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ sırrına mazhar (nail) olup, nâstan (halktan) gelen maddî ve manevî ücretten istiğna (ihtiyaç duymama) etmekle (Hâşiye[2]) وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ sırrına mazhar olup; hüsn-ü kabul (güzel kabul) ve hüsn-ü tesir (güzel etki) ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarının Cenab-ı Hakk’ın vazifesi ve ihsanı (lütfu) olduğunu ve kendi vazifesi olan tebliğde (duyurmada) dâhil olmadığını ve lâzım da olmadığını ve onunla mükellef (sorumlu) olmadığını bilmekle ihlasa muvaffak (başarılı) olur. Yoksa ihlası kaçırır.
اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ
Okunuşu: İn ecriyâ illâ alallah.
Meali: Benim mükafatım ancak Allah’a aittir. (Yunus Suresi, 72)
وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ
Okunuşu: Ve mâ ale’r-resûli illâ’l-belâğ.
Meali: Peygambere düşen ise sadece tebliğdir. (Maide Suresi, 99)
İkinci Sebep
Ehl-i dalaletin zilletindendir (alçaklıklarındandır) ittifakları (birlikleri), ehl-i hidayetin izzetindendir (şereflerindendir) ihtilafları.
Yani ehl-i gaflet olan ehl-i dünya ve ehl-i dalalet, hak ve hakikate istinad (dayanmadıkları) etmedikleri için zayıf ve zelildirler (alçaktırlar). Tezellül (alçalmak) için kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan, başkasının muavenet (yardım) ve ittifakına samimi yapışırlar. Hattâ meslekleri dalalet ise de yine ittifakı muhafaza (korurlar) ederler. Âdeta (sanki) o haksızlıkta bir hakperestlik (hakkı sevme), o dalalette bir ihlas, o dinsizlikte dinsizdarane (dinsizce) bir taassup (bağnazlık) ve o nifakta (ayrılıkta) bir vifak (uyum) yaparlar, muvaffak (başarılı) olurlar. Çünkü samimi bir ihlas, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet, ihlas ile kim ne isterse Allah verir. (Hâşiye[3])
Amma ehl-i hidayet (doğru yolda olanlar) ve diyanet (dindarlık) ve ehl-i ilim ve tarîkat, hak ve hakikate istinad (dayandıkları) ettikleri için ve her biri bizzat (şahsen) tarîk-ı hakta (hak yolunda) yalnız Rabb’isini düşünüp, tevfikine (başarılı kılmasına) itimat (güven) ederek gittiklerinden, manen (manevi olarak) o meslekten gelen izzetleri (şerefleri) var. Zaaf (zayıflık) hissettiği vakit; insanların yerine Rabb’isine müracaat (başvurur) eder, meded (yardım) ondan ister. Meşreplerin (anlayışların) ihtilafıyla, zahir (görünürdeki) meşrebine muhalif (karşıt) olana karşı muavenet (yardım) ihtiyacını tam hissetmiyor, ittifaka ihtiyacını göremiyor. Belki hodgâmlık (bencillik) ve enaniyet (benlik) varsa kendini haklı ve muhalifini (karşıtını) haksız tevehhüm (zannederek) ederek ittifak ve muhabbet yerine, ihtilaf ve rekabet ortaya girer. İhlası kaçırır, vazifesi zîr ü zeber (altüst) olur.
İşte bu müthiş marazın verdiği vahim (ciddi) neticeleri görmemenin yegâne (tek) çaresi “Dokuz emirdir.”
1 – Müsbet (olumlu) hareket etmektir ki yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti (düşmanlığı) ve başkalarının tenkisi (küçümsemesi), onun fikrine ve ilmine müdahale (karışmasın) etmesin; onlarla meşgul olmasın.
2 – Belki daire-i İslâmiyet (İslam dairesi) içinde hangi meşrepte olursa olsun, medar-ı muhabbet (sevgi vesilesi) ve uhuvvet (kardeşlik) ve ittifak olacak çok rabıta-i vahdet (birlik bağı) bulunduğunu düşünüp ittifak ederek…
3 – Ve haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde (açısından) hakkı ise: “Mesleğim haktır yahut daha güzeldir.” diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini îma (ima) eden “Hak yalnız benim mesleğimdir.” veyahut “Güzel benim meşrebimdir (anlayışımdır).” diyemez olan insaf düsturunu (ilkesini) rehber (kılavuz) etmek.
4 – Ve ehl-i hakla ittifak, tevfik-i İlahînin (Allah’ın muvaffak kılmasının) bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı (vesilesi) olduğunu düşünmekle…
5 – Hem ehl-i dalalet ve haksızlık –tesanüd (dayanışma) sebebiyle– cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı manevînin (manevi şahsiyetin) dehasıyla (dahiliğiyle) hücumu (saldırısı) zamanında; o şahs-ı manevîye karşı, en kuvvetli ferdî (bireysel) olan mukavemetin (direnişin) mağlup (yenildiğini) düştüğünü anlayıp ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı manevî çıkarıp o müthiş şahs-ı manevî-i dalalete (sapıklığın manevi şahsiyetine) karşı, hakkaniyeti (doğruluğu) muhafaza (korutmak).
6 – Ve hakkı, bâtılın (batılın) savletinden (saldırısından) kurtarmak için…
7 – Nefsini ve enaniyetini (benliğini)
8 – Ve yanlış düşündüğü izzetini
9 – Ve ehemmiyetsiz (önemsiz), rekabetkârane (rekabetçi) hissiyatını terk etmekle ihlası kazanır, vazifesini hakkıyla îfa (yerine getirir) eder. (Hâşiye[4])
Üçüncü Sebep
Ehl-i hakkın ihtilafı, himmetsizlikten (gayretsizlikten) ve aşağılıktan ve ehl-i dalaletin ittifakı, ulüvv-ü himmetten (yüksek gayretten) değildir.
Belki ehl-i hidayetin ihtilafı, ulüvv-ü himmetin sû-i istimalinden (kötüye kullanmasından) ve ehl-i dalaletin ittifakı, himmetsizlikten gelen zaaf (zayıflık) ve aczdendir (acizliktendir). Ehl-i hidayeti, ulüvv-ü himmetten sû-i istimale ve dolayısıyla ihtilafa ve rekabete sevk (yönlendiren) eden, âhiret nokta-i nazarında (bakış açısından) bir haslet-i memduha (övülen özellik) sayılan hırs-ı sevap (sevap hırsı) ve vazife-i uhreviyede (ahiret vazifesinde) kanaatsizlik cihetinden (yönünden) ileri geliyor. Yani “Bu sevabı ben kazanayım, bu insanları ben irşad (doğru yolu göstereyim) edeyim, benim sözümü dinlesinler.” diye karşısındaki hakiki kardeşi ve cidden muhabbet ve muavenetine (yardımına) ve uhuvvetine (kardeşliğine) ve yardımına muhtaç bir zata (kişiye) karşı rekabetkârane vaziyet alır. “Şakirdlerim (taleberim) ne için onun yanına gidiyorlar? Ne için onun kadar şakirdlerim bulunmuyor?” diye enaniyeti oradan fırsat bulup mezmum (kötülenen) bir haslet olan hubb-u câha (makam sevgisine, şöhret düşkünlüğüne) temayül (yöneltir) ettirir, ihlası kaçırır, riya (gösteriş) kapısını açar.
İşte bu hatanın ve bu yaranın ve bu müthiş maraz-ı ruhanînin (ruhani hastalığın) ilacı şudur ki: Cenab-ı Hakk’ın rızası ihlas ile kazanılır. Kesret-i etba (çok takipçi) ile ve fazla muvaffakıyet (başarı) ile değildir. Çünkü onlar vazife-i İlahiyeye ait olduğu için istenilmez, belki bazen verilir. Evet, bazen bir tek kelime sebeb-i necat (kurtuluş sebebi) ve medar-ı rıza (rızaya vesile) olur. Kemiyetin (niceliğin) ehemmiyeti (önemi) o kadar medar-ı nazar (dikkate alınmalı) olmamalı. Çünkü bazen bir tek adamın irşadı (doğru yolu göstermesi), bin adamın irşadı kadar rıza-i İlahîye (Allah’ın rızasına) medar olur. Hem ihlas ve hakperestlik ise Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun, istifadelerine (faydalanmalarına) taraftar (destekçi) olmaktır. Yoksa “Benden ders alıp sevap kazandırsınlar.” düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir.
Ey sevaba hırslı ve a’mal-i uhreviyeye (ahiret amellerine) kanaatsiz insan! Bazı peygamberler gelmişler ki mahdud (sınırlı) birkaç kişiden başka ittiba (tabi) edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin (kutsal vazifesinin) hadsiz (sınırsız) ücretini almışlar. Demek hüner (marifet), kesret-i etba ile değildir. Belki hüner, rıza-yı İlahîyi (Allah’ın rızasını) kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki böyle hırs ile “Herkes beni dinlesin.” diye vazifeni unutup vazife-i İlahiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah’ın vazifesine karışma.
Hem hak ve hakikati dinleyen ve söyleyene sevap kazandıranlar, yalnız insanlar değildir. Cenab-ı Hakk’ın zîşuur (şuur sahibi) mahlukları ve ruhanîleri (ruhanileri) ve melaikeleri (melekleri) kâinatı (evreni) doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Madem çok sevap istersin, ihlası esas (temel) tut ve yalnız rıza-yı İlahîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları (fertleri); ihlas ile ve niyet-i sadıka (samimi niyet) ile hayatlansın (canlansın), canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın (aydınlatsın), sana da sevap kazandırsın. Çünkü mesela, sen “Elhamdülillah” dedin; bu kelâm (söz), milyonlarla büyük küçük “Elhamdülillah” kelimeleri, havada izn-i İlahî (Allah’ın izni) ile yazılır. Nakkaş-ı Hakîm (Her şeyi hikmetle ve sanatla yaratan Allah) abes (boş) ve israf (savurganlık) yapmadığı için o kesretli (çok sayıdaki) mübarek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halk (yaratmış) etmiş.
Eğer ihlas ile niyet-i sadıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar (canlansalar) lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer.
Eğer rıza-yı İlahî ve ihlas o havadaki kelimelere hayat vermezse dinlenilmez, sevap da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır (sınırlı) kalır. Seslerinin ziyade (çok) güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hâfızların (hafızların) kulakları çınlasın!
Dördüncü Sebep
Ehl-i hidayetin rekabetkârane (rekabetçi bir şekilde) ihtilafı, âkıbeti (sonucu) düşünmemekten ve kasr-ı nazardan (kısa görüşlülükten) olmadığı gibi ehl-i dalaletin samimane ittifakları, âkıbet-endişlikten (akıbeti düşünmekten) ve yüksek nazardan (yüksek görüşlülükten) değildir.
Belki ehl-i hidayet; hak ve hakikatin tesiriyle (etkisiyle), nefsin kör hissiyatına (duygularına) kapılmayarak kalbin ve aklın dûr-endişane (uzak görüşlü) temayülatına (eğilimlerine) tabi (uymakla) olmakla beraber, istikameti (doğruluğu) ve ihlası muhafaza (koruyamadıklarından) edemediklerinden, o yüksek makamı muhafaza edemeyip ihtilafa düşüyorlar.
Ehl-i dalalet ise nefsin ve hevanın (nefsi arzuların) tesiriyle, kör ve âkıbeti görmeyen ve bir dirhem hazır lezzeti bir batman ilerideki lezzete tercih eden hissiyatın mukteziyatıyla (gerektirdikleriyle), birbirine samimi olarak muaccel (peşin) bir menfaat (çıkar) ve hazır bir lezzet için şiddetli ittifak ediyorlar. Evet, dünyevî ve hazır lezzet ve menfaat etrafında aşağı, kalpsiz nefis-perestler (nefis düşkünleri) samimi ittifak ve ittihat (birleşme) ediyorlar.
Ehl-i hidayet, âhirete ait ve ileriye müteallik (ilgili) semerat-ı uhreviyeye (ahiret meyvelerine) ve kemalâta (olgunluklara), kalp ve aklın yüksek düsturlarıyla (ilkeleriyle) müteveccih (yönelmiş) oldukları için esaslı (temelli) bir istikamet ve tam bir ihlas ve gayet fedakârane (fedakarca) bir ittihat ve ittifak olabilirken; enaniyetten (benlikten) tecerrüd (soyutlanma) edemedikleri için ifrat (aşırılık) ve tefrit (eksiklik) yüzünden, ulvi (yüce) bir menba-ı kuvvet (kuvvet kaynağı) olan ittifakı kaybedip ihlas da kırılır ve vazife-i uhreviye de zedelenir (zarar görür). Kolayca rıza-yı İlahî (Allah’ın rızası) de elde edilmez.
Bu mühim marazın (hastalığın) merhemi ve ilacı اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ sırrıyla, tarîk-ı hakta (hak yolunda) gidenlere refakatle (eşlik etmekle) iftihar (övünmek) etmek ve arkalarından gitmek ve imamlık şerefini onlara bırakmak ve o Hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimaliyle (olasılığıyla) enaniyetinden vazgeçip ihlası kazanmak ve ihlas ile bir dirhem amel, ihlassız batmanlar ile amellere racih (üstün) olduğunu bilmekle ve tabiiyeti (tâbi olmayı) dahi sebeb-i mes’uliyet (sorumluluk sebebi) ve hatarlı (tehlikeli) olan metbuiyete (önderliğe) tercih etmekle o marazdan kurtulur ve ihlası kazanır, vazife-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir.
اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ
Okunuşu: El hubbu fillâh.
Meali: Allah için sevmek.
Beşinci Sebep
Ehl-i hidayetin ihtilafı ve adem-i ittifakı (birlik olmaması) zaaflarından (zayıflıklarından) olmadığı gibi ehl-i dalaletin kuvvetli ittifakı da kuvvetlerinden değildir.
Belki ehl-i hidayetin ittifaksızlığı, iman-ı kâmilden (tam imandan) gelen nokta-i istinad (dayanak noktası) ve nokta-i istinaddan neş’et (doğan) eden kuvvetten ileri geldiği gibi; ehl-i gaflet ve ehl-i dalaletin ittifakları, kalben nokta-i istinad bulmadıkları itibarıyla (bakımından) zaaf (zayıflık) ve aczlerinden (acizliklerinden) ileri gelmiştir. Çünkü zayıflar ittifaka muhtaç oldukları için kuvvetli ittifak ederler. Kavîler (güçlüler) ihtiyacı tam hissetmediklerinden, ittifakları zayıftır. Arslanlar, tilkiler gibi ittifaka muhtaç olmadıkları için ferdî (bireysel) yaşıyorlar. Yabani keçiler, kurtlardan muhafaza (korunmak) için bir sürü teşkil (oluştururlar) ederler.
Demek, zayıfların cemiyeti (topluluğu) ve şahs-ı manevîsi (manevi şahsiyeti) kavî (güçlü) olduğu gibi (Hâşiye[5]) kavîlerin cemiyeti ve şahs-ı manevîsi ise zayıftır. Bu sırra bir işaret-i latîfe (ince işaret) ve zarif (ince) bir nükte-i Kur’aniyedir (Kur’anî inceliktir) ki ferman (buyurmuş) etmiş: وَ قَالَ نِسْوَةٌ فِى الْمَدٖينَةِ Müenneslerin (dişillerin) cemaatine (topluluğuna), iki katlı müennes olduğu halde, müzekker (eril) fiili olan قَالَ buyurması hem قَالَتِ الْاَعْرَابُ buyurmakla müzekkerlerin (erillerin) cemaatine, müennes (dişil) fiili olan قَالَتْ tabiriyle (sözüyle), latîfane (ince bir şekilde) işaret ediyor ki:
وَ قَالَ نِسْوَةٌ فِى الْمَدٖينَةِ
Okunuşu: Ve kâle nisvetun fi’l-medîneti.
Meali: Şehirdeki kadınlar dediler ki… (Yusuf Suresi, 30)
قَالَتِ الْاَعْرَابُ
Okunuşu: Kâleti’l-a’râbu.
Meali: Bedevî Araplar dediler ki… (Hucurat Suresi, 14)
Zayıf ve halîm (yumuşak huylu) ve yumuşak kadınların cemiyeti (topluluğu) kuvvetleşir, sertlik ve şiddet kesbedip (kazanıp) bir nevi reculiyet (erkeklik vasfı) kazanır. Müzekker fiilini iktiza (gerektirdiğinden) ettiğinden وَ قَالَ نِسْوَةٌ tabiriyle, gayet güzel düşmüş. Kavî (güçlü) erkekler ise hususan (özellikle) bedevî A’rab olsa kuvvetlerine güvendikleri için cemiyetleri zayıf olup hem ihtiyatkârlık (tedbirlilik) hem yumuşaklık vaziyetini aldığından, bir nevi kadınlık hâsiyeti (özelliği) takındıkları için müennes fiilini iktiza ettiğinden قَالَتِ الْاَعْرَابُ müennes fiiliyle tabiri tam yerindedir.
Evet, ehl-i hak gayet kuvvetli bir nokta-i istinad (dayanak noktası) olan iman-ı billahtan (Allah’a imandan) gelen tevekkül (Allah’a güvenme) ve teslim (Allah’a teslim olma) ile başkalara arz-ı ihtiyaç (ihtiyaçlarını bildirme) edip muavenet (yardım) ve yardımlarını istemez. İstese de gayet fedakârane yapışmaz.
Ehl-i dünya, dünya işlerinde hakiki nokta-i istinadlarından gaflet (gaflette) ettiklerinden, zaaf (zayıflık) ve acze (acizliğe) düşüp şiddetli bir surette yardımcılara ihtiyacını hisseder; samimane, belki fedakârane ittifak ederler.
İşte ehl-i hak, ittifaktaki hak kuvvetini düşünmediklerinden ve aramadıklarından, haksız ve muzır (zararlı) bir netice olan ihtilafa düşerler.
Haksız ehl-i dalalet ise ittifaktaki kuvveti, aczleri vasıtasıyla (acizlikleri sayesinde) hissettiklerinden, gayet mühim bir vesile-i makasıd (amaçlara ulaşma vesilesi) olan ittifakı elde etmişler.
İşte ehl-i hakkın bu haksız ihtilaf marazının (hastalığının) merhemi ve ilacı وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖيحُكُمْ âyetindeki şiddetli nehy-i İlahî (Allah’ın yasağı) وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى âyetinde hayat-ı içtimaiyece (toplumsal hayat açısından) gayet hikmetli (hikmetli) emr-i İlahîyi (Allah’ın emrini) düstur-u hareket (hareket ilkesi) etmek ve ihtilafın İslâmiyet’e ne derece zararlı olduğunu ve ehl-i dalaletin ehl-i hakka galebesini (galip gelmesini) ne derece teshil (kolaylaştırdığını) ettiğini düşünüp, kemal-i zaaf (tam zayıflık) ve acz (acizlik) ile o ehl-i hakkın kafilesine (grubuna) fedakârane, samimane iltihak (katılmaktır) etmektir; şahsiyetini unutmakla riya (gösteriş) ve tasannudan (yapmacıklıktan) kurtulup ihlası elde etmektir.
وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖيحُكُمْ
Okunuşu: Ve lâ tenâze’û fe tefşelû ve tezhebe rîhukum.
Meali: Birbirinizle çekişmeyin, sonra gevşersiniz ve rüzgarınız (devletiniz, gücünüz) gider. (Enfal Suresi, 46)
وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى
Okunuşu: Ve te’âvenû ale’l-birri ve’t-takvâ.
Meali: İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. (Maide Suresi, 2)
Altıncı Sebep
Ehl-i hakkın ihtilafı nâmertliklerinden (korkaklıklarından), himmetsizliklerinden (gayretsizliklerinden), hamiyetsizliklerinden (hamiyetsizliklerinden) olmadığı gibi; gafletli ehl-i dünyanın ve ehl-i dalaletin, hayat-ı dünyeviyeye ait işlerde samimane ittifakları dahi mertlikten, hamiyetten, himmetten değildir.
Belki ehl-i hakkın ekseriyetle (çoğunlukla) âhirete ait olan faydaları düşünmekle, o ehemmiyetli (önemli) ve kesretli (çok sayıdaki) meselelere hamiyeti (gayreti), himmeti, mertliği inkısam (bölünür) eder. Hakiki sermaye olan vaktini bir meseleye sarf (harcamadığı) etmediği için meslektaşlarıyla ittifakı muhkemleşmiyor (güçlenmiyor). Çünkü meseleler çok, daire dahi geniştir.
Gafletli ehl-i dünya ise yalnız hayat-ı dünyeviyeyi düşündüklerinden, bütün hissiyatıyla (duygularıyla) ve ruh ve kalbiyle şiddetli bir surette hayat-ı dünyeviyeye ait meselelere sarılır. Ve o meselede ona yardım edene kuvvetli yapışır. Ve hakikat nokta-i nazarında beş paraya değmeyen ve ehl-i hak ona on para kıymet vermeyen meselelere, divane (çılgına dönmüş) olmuş elmasçı bir Yahudi’nin beş paralık cam parçasına beş lira fiyat verdiği gibi beş yüz lira kıymetindeki vaktini o meseleye hasreder (tahsis eder). Elbette bu kadar fiyat verip ve şiddetli hissiyat ile sarılmak, bâtıl yolunda dahi olsa samimi bir ihlas olduğundan, o meselede muvaffak (başarılı) olur ve ehl-i hakka galebe (üstün) eder. Bu galebe neticesinde ehl-i hak zillete (alçaklığa) ve mahkûmiyete (esarete) ve tasannua (yapmacıklığa) ve riyaya (gösterişe) düşüp ihlası kaybeder. O nâmert, himmetsiz, hamiyetsiz bir kısım ehl-i dünyaya dalkavukluk etmeye mecbur olur.
Ey ehl-i hak! Ey hakperest ehl-i şeriat ve ehl-i hakikat ve ehl-i tarîkat! Bu müthiş maraz-ı ihtilafa (ayrılık hastalığına) karşı birbirinizin kusurunu görmeyerek, yekdiğerinizin (birbirinizin) ayıbına karşı gözünüzü yumunuz (kapatınız)! وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا edeb-i Furkanî (Kur’anî edep) ile edepleniniz (edep edininiz)! Ve haricî (dış) düşmanın hücumunda (saldırısında) dâhilî (iç) münakaşatı (tartışmaları) terk etmek ve ehl-i hakkı sukuttan (düşmekten) ve zilletten (alçaklıktan) kurtarmayı en birinci ve en mühim bir vazife-i uhreviye telakki (sayıp) edip, yüzer âyât (yüzlerce ayet) ve ehadîs-i Nebeviyenin (Peygamber hadislerinin) şiddetle emrettikleri uhuvvet (kardeşlik), muhabbet (sevgi) ve teavünü (yardımlaşmayı) yapıp bütün hissiyatınızla ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette meslektaşlarınızla ve dindaşlarınızla (aynı dinden olanlarla) ittifak ediniz yani ihtilafa düşmeyiniz.
Böyle küçük meseleler için kıymettar (değerli) vaktimi sarf (harcamaktan) etmekten ise o çok kıymetli vaktimi zikir (Allah’ı anma) ve fikir gibi kıymettar şeylere sarf edeceğim deyip çekilerek, ittifakı zayıflaştırmayınız. Çünkü bu manevî cihadda küçük mesele zannettiğiniz, çok büyük olabilir. Bir neferin (askerin), bir saatte mühim ve hususi (özel) şerait (şartlar) dâhilindeki nöbeti bir sene ibadet hükmüne (değerine) bazen geçmesi gibi; bu ehl-i hakkın mağlubiyeti (yenilgisi) zamanında, manevî mücahede mesailinde (mücadele konularında), küçük bir meseleye sarf olunan senin kıymettar bir günün, o neferin o saati gibi bin derece kıymet alabilir, bir günün bin gün olabilir.
Madem livechillahtır (Allah rızası içindir); o işin küçüğüne büyüğüne, kıymetli ve kıymetsizliğine bakılmaz. İhlas ve rıza-yı İlahî (Allah’ın rızası) yolunda zerre (küçücük bir parça), yıldız gibi olur. Vesilenin mahiyetine (niteliğine) bakılmaz, neticesine bakılır. Madem neticesi rıza-yı İlahîdir ve mâyesi (özü) ihlastır; o küçük değildir, büyüktür.
وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا
Okunuşu: Ve izâ merrû bi’l-lağvi merrû kirâmâ.
Meali: Onlar boş ve anlamsız şeylere rastladıklarında, onurluca (veya vakarla) geçip giderler. (Furkan Suresi, 72)
Yedinci Sebep
Ehl-i hak ve hakikatin ihtilaf ve rekabetleri, kıskançlıktan ve hırs-ı dünyadan (dünya hırsından) gelmediği gibi; ehl-i dünyanın ve ehl-i gafletin ittifakları dahi civanmertlikten (cömertlikten) ve ulüvv-ü cenabdan (yüce gönüllülükten) değildir.
Belki ehl-i hakikat, hakikatten gelen ulüvv-ü cenab (yüce gönüllülük) ve ulüvv-ü himmet (yüksek gayret) ve tarîk-ı hakta (hak yolunda) memduh (övülen) olan müsabakayı (yarışı) tam muhafaza edemediklerinden ve nâ-ehillerin (layık olmayanların) girmesi yüzünden bir derece sû-i istimal (kötüye kullandıklarından) ettiklerinden; rekabetkârane ihtilafa düşüp hem kendine hem cemaat-i İslâmiyeye (İslam cemaatine) ehemmiyetli zarar olmuş.
Ehl-i gaflet ve ehl-i dalalet ise meftun (tutkun) oldukları menfaatlerini kaçırmamak ve menfaat için perestiş (çok sevdikleri) ettikleri reislerini (önderlerini) ve arkadaşlarını küstürmemek için zilletlerinden ve nâmertliklerinden, hamiyetsizliklerinden; mutlak arkadaşlarıyla, hattâ denî (alçak) ve hain ve muzır (zararlı) olsalar dahi hâlisane (samimi) ittihat (birlik) hem menfaat etrafında toplanan ne şekilde olursa olsun şerikleriyle (ortaklarıyla) samimane ittifak ederler. Samimiyet neticesi olarak istifade ederler.
İşte ey musibetzede (musibete uğramış) ve ihtilafa düşmüş ehl-i hak ve ashab-ı hakikat! Bu musibet zamanında ihlası kaçırdığınızdan ve rıza-yı İlahîyi (Allah’ın rızasını) münhasıran (sadece) gaye-i maksat (hedef) yapmadığınızdan, ehl-i hakkın bu zillet (alçaklık) ve mağlubiyetine (yenilgisine) sebebiyet verdiniz. Umûr-u diniye (dini işler) ve uhreviyede (ahiret işlerinde) rekabet, gıpta (imrenme), hased (kıskançlık) ve kıskançlık olmamalı ve hakikat nokta-i nazarında (bakış açısından) olamaz.
Çünkü kıskançlık ve hasedin sebebi; bir tek şeye çok eller uzanmasından ve bir tek makama çok gözler dikilmesinden ve bir tek ekmeği çok mideler istemesinden müzahame (sıkışıklık), münakaşa (tartışma), müsabaka (yarışma) sebebiyle gıptaya (imrenmeye), sonra kıskançlığa düşerler. Dünyada bir şey-i vâhide (tek bir şeye) çoklar talip (talip) olduğundan ve dünya dar ve muvakkat (geçici) olması sebebiyle insanın hadsiz (sınırsız) arzularını tatmin edemediği için rekabete düşüyorlar.
Fakat âhirette tek bir adama beş yüz sene (Hâşiye[6]) mesafelik bir cennet ihsan (bağışlanması) edilmesi ve yetmiş bin kasır (köşk) ve huriler verilmesi ve ehl-i cennetten herkes kendi hissesinden kemal-i rıza (tam bir hoşnutluk) ile memnun olması işaretiyle gösteriliyor ki âhirette medar-ı rekabet (rekabet sebebi) bir şey yoktur ve rekabet de olamaz. Öyle ise âhirete ait olan a’mal-i salihada (salih amellerde) dahi rekabet olamaz, kıskançlık yeri değildir.
Kıskançlık eden ya riyakârdır (gösterişçidir), a’mal-i saliha suretiyle (salih amel görünüşüyle) dünyevî neticeleri arıyor veyahut sadık cahildir ki a’mal-i saliha nereye baktığını bilmiyor ve a’mal-i salihanın ruhu, esası ihlas olduğunu derk (idrak) etmiyor. Rekabet suretiyle evliyaullaha (Allah dostlarına) karşı bir nevi adâvet (düşmanlık) taşımakla, vüs’at-i rahmet-i İlahiyeyi (Allah’ın rahmetinin genişliğini) ittiham (suçluyor) ediyor. Bu hakikati teyid (doğrulayan) eden bir vakıa (olay):
Eski arkadaşlarımızdan bir adamın, bir adama karşı adâveti (düşmanlığı) vardı. O adamın yanında senakârane (övgüyle) onun düşmanı amel-i salihle (salih amelle), hattâ velayetle (evliyalıkla) tavsif (nitelendirildi) edildi. O adam kıskanmadı, sıkılmadı.
Sonra birisi dedi: “Senin o düşmanın cesurdur, kuvvetlidir.” Baktık ki o adamda şiddetli bir kıskançlık ve bir rekabet damarı uyandı.
Ona dedik: “Velayet ve salahat (salihlik) hadsiz bir hayat-ı ebediyenin (ebedi hayatın) pırlantası gibi bir kuvvet ve bir yüksekliktir. Sen buna bu cihette (yönden) kıskanmadın. Dünyevî kuvvet öküzde ve cesaret canavarda dahi bulunmakla beraber, velayet ve salahate nisbeten (oranla); bir âdi (sıradan) cam parçasının elmasa nisbeti gibidir.”
O adam dedi ki: “Bir noktaya, bir makama ikimiz bu dünyada gözümüzü dikmişiz. Oraya çıkmak için basamaklarımız da kuvvet ve cesaret gibi şeylerdir. Onun için kıskandım. Âhiret makamatı (makamları) hadsizdir (sınırsızdır). O burada benim düşmanım iken, orada benim samimi ve sevgili kardeşim olabilir.”
Ey ehl-i hakikat ve tarîkat! Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi (hazineyi) taşımak ve muhafaza (korumak) etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade (daha çok) sevinir, memnun olurlar. Kıskanmak şöyle dursun, gayet samimi bir muhabbetle o gelenlerin kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini ve daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını müftehirane (övünerek) alkışlamak lâzım gelirken (gerekirken), nedendir ki rekabetkârane o hakiki kardeşlere ve fedakâr yardımcılara bakılıyor ve o hal ile ihlas kaçıyor. Vazifenizde müttehem (suçlanıp) olup ehl-i dalaletin nazarında (gözünde), sizden ve sizin mesleğinizden yüz derece aşağı olan, din ile dünyayı kazanmak ve ilm-i hakikatle (hakikat ilmiyle) maişeti (geçimi) temin etmek, tama’ (açgözlülük) ve hırs yolunda rekabet etmek gibi müthiş ittihamlara (suçlamalara) maruz kalıyorsunuz.
Bu marazın (hastalığın) çare-i yegânesi (tek çaresi): Nefsini ittiham (suçlamak) etmek ve nefsine değil, daima karşısındaki meslektaşına taraftar olmak. Fenn-i âdab (edep ilmi) ve ilm-i münazaranın (münazara ilminin) uleması (âlimleri) mabeynindeki (aralarındaki) hakperestlik (hakkı yüce tutma) ve insaf düsturu (ilkesi) olan şu: “Eğer bir meselenin münazarasında (tartışmasında) kendi sözünün haklı çıktığına taraftar (taraftar) olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının (rakibinin) haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa insafsızdır.” Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor, belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar (fayda görür) olur, nefsin gururundan kurtulur.
Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur.
İşte bu düsturu (ilkeyi) ehl-i din, ehl-i hakikat, ehl-i tarîkat, ehl-i ilim kendilerine rehber ittihaz (kılavuz edinirlerse) etseler ihlası kazanırlar. Ve vazife-i uhreviyelerinde muvaffak (başarılı) olurlar. Ve bu feci (çok kötü) sukut (düşüş) ve musibet-i hazıradan (mevcut musibetten) rahmet-i İlahiye (Allah’ın rahmeti) ile kurtulurlar.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ. İnneke ente’l-Alîmu’l-Hakîm.
Meali: Seni tenzih ederiz (her türlü noksanlıktan uzaksın). Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her hükmü ve işi hikmetli olansın. (Bakara Suresi, 32)
*
[1] Hâşiye (Dipnot): İhtar (Uyarı): Teveccüh-ü nâs (Halkın teveccühü) istenilmez, belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlası kaybeder, riyaya (gösterişe) girer. Şan ve şeref arzusuyla teveccüh-ü nâs ise ücret ve mükâfat değil belki ihlassızlık yüzünden gelen bir itab (azarlama) ve bir mücazattır (cezadır).
Evet amel-i salihin (salih amellerin) hayatı olan ihlasın zararına teveccüh-ü nâs ve şan ve şeref, kabir kapısına kadar muvakkat (geçici) olan bir lezzet-i cüz’iyeye (küçük bir lezzete) mukabil (karşılık), kabrin öbür tarafında azab-ı kabir (kabir azabı) gibi nâhoş (hoş olmayan) bir şekil aldığından; teveccüh-ü nâsı arzu etmek değil belki ondan ürkmek ve kaçmak lâzımdır. Şöhret-perestlerin (şöhret düşkünlerinin) ve şan ve şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın.
[2] Hâşiye (Dipnot): Sahabelerin sena-i Kur’aniyeye (Kur’an’ın övgüsüne) mazhar (nail) olan “îsar” (başkalarını kendine tercih etme) hasletini (özelliğini) kendine rehber (kılavuz) etmek. Yani hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek ve hizmet-i diniyenin (dini hizmetin) mukabilinde (karşılığında) gelen menfaat-i maddiyeyi (maddi çıkarı) istemeden ve kalben talep etmeden, sırf bir ihsan-ı İlahî (Allah’ın lütfu) bilerek, nâstan (halktan) minnet almayarak ve hizmet-i diniyenin mukabilinde de almamaktır.
Çünkü hizmet-i diniyenin mukabilinde dünyada bir şey istenilmemeli ki ihlas kaçmasın. Çendan (Gerçi) hakları var ki ümmet onların maişetlerini (geçimlerini) temin (sağlasın) etsin. Hem zekâta da müstahaktırlar (hak etmişlerdir). Fakat bu istenilmez belki verilir. Verildiği vakit de “Hizmetimin ücretidir.” denilmez. Mümkün olduğu kadar kanaatkârane (kanaatkâr bir şekilde) başka ehil (layık) ve daha müstahak olanların nefsini kendi nefsine tercih etmek وَ يُؤْثِرُونَ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ sırrına mazhariyetle (erişmekle), bu müthiş tehlikeden kurtulup ihlası kazanabilir.
وَ يُؤْثِرُونَ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ
Okunuşu: Ve yü’sirûne alâ enfusihim ve lev kâne bihim hasâsah.
Meali: Kendilerinin ihtiyacı olsa dahi başkalarını kendilerine tercih ederler. (Haşr Suresi, 9)
[3] Hâşiye (Dipnot): Evet مَنْ طَلَبَ وَ جَدَّ وَجَدَ bir düstur-u hakikattir (hakikat ilkesidir). Külliyeti (genelliği) geniş ve genişliği mesleğimize de şâmil (kapsayabilir) olabilir.
مَنْ طَلَبَ وَ جَدَّ وَجَدَ
Okunuşu: Men talebe ve cedde vecede.
Meali: Kim ararsa ve ciddiyetle çalışırsa bulur. (Yani, kim azimle ister ve çalışırsa ulaşır.)
[4] Hâşiye (Dipnot): Hattâ hadîs-i sahihle (sahih hadisle), âhir zamanda (ahir zamanda) İsevîlerin (Hristiyanların) hakiki dindarları ehl-i Kur’an (Kur’an ehli) ile ittifak edip müşterek (ortak) düşmanları olan zındıkaya (inançsızlığa) karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hristiyanların hakiki dindar ruhanîleri (din adamları) ile dahi medar-ı ihtilaf (anlaşmazlık noktaları) noktaları muvakkaten (geçici olarak) medar-ı münakaşa (tartışma sebebi) ve nizâ (çekişme sebebi) etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz (saldırgan) dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.
[5] Hâşiye (Dipnot): Avrupa komiteleri içinde en şiddetlisi ve en tesirlisi ve bir cihette en kuvvetlisi, cins-i latîf (nazik cins, kadınlar) ve zayıf ve nazik olan kadınların Amerika’daki Hukuk ve Hürriyet-i Nisvan (Kadınlar) Komitesi olduğu; hem milletler içinde az ve zayıf olan Ermenilerin komitesi, gösterdikleri kuvvetli fedakârane vaziyetle bu müddeamızı (iddiamızı) teyid (doğruluyor) ediyor.
[6] Hâşiye (Dipnot): Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette (rivayette) gelmiş ki cennette bir adama beş yüz senelik bir cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyevînin (dünyevi aklın) havsalasında (kavrama gücünde) nasıl yerleşir?
Elcevap (Cevap): Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar hususi (özel) ve muvakkat (geçici) bir dünyası var. Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zahirî (dışsal) ve bâtınî (içsel) duygularıyla o dünyasından istifade eder. Güneş bir lambam, yıldızlar mumlarımdır der. Başka mahlukat ve zîruhlar (canlılar) bulunmaları, o adamın mâlikiyetine (sahipliğine) mani (engel) olmadıkları gibi bilakis (aksine) onun hususi dünyasını şenlendiriyorlar, ziynetlendiriyorlar (süsliyorlar).
Aynen öyle de fakat binler derece yüksek, her bir mü’min için binler kasır (köşk) ve hurileri ihtiva (içeren) eden has bahçesinden başka, umumî cennetten beş yüz sene genişliğinde birer hususi cenneti vardır. Derecesi nisbetinde (oranında) inkişaf (gelişen) eden hissiyatıyla, duygularıyla cennete ve ebediyete (sonsuzluğa) lâyık bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki (katılımı) onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan (eksiklik) vermedikleri gibi kuvvet verirler. Ve hususi ve geniş cennetini ziynetlendiriyorlar.
Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangâhtan (gezinti yerinden) ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta (mesire yerinde) seyahatinden; ağzıyla, kulağıyla, gözüyle, zevkiyle, zaikasıyla (tat alma duyusuyla), sair (diğer) duygularıyla istifade ettiği gibi; aynen öyle de fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu fâni (geçici) memleketteki kuvve-i şâmme (koku alma duyusu) ve kuvve-i zaika (tat alma duyusu), o bâki (kalıcı) memlekette bir senelik bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak istifade edebilen bir kuvve-i bâsıra (görme duyusu) ve kuvve-i sâmia (işitme duyusu), orada beş yüz senelik mesiregâhındaki seyahatten; o haşmetli (görkemli), baştan başa ziynetli (süsli) memlekete lâyık bir tarzda istifade eder.
Her mü’min derecesine ve dünyada kazandığı sevaplar, haseneler (iyilikler) nisbetinde (oranında) inbisat (genişleme) ve inkişaf (gelişen) eden duygularıyla zevk alır, telezzüz (lezzet alır) eder, müstefid (fayda sağlar) olur.
Risale-i Nur Külliyatından
Yirminci Lem’a
İhlas hakkında
On Yedinci Lem’a’nın On Yedinci Nota’sının yedi meselesinden, beş noktadan ibaret olan İkinci Mesele’sinin Birinci Nokta’sı iken, ehemmiyetine binaen Yirminci Lem’a oldu.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّٖينَ ۞ اَلَا لِلّٰهِ الدّٖينُ الْخَالِصُ
âyetiyle ve
هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظٖيمٍ –اَوْ كَمَا قَالَ–
hadîs-i şerifi, ikisi de ihlas ne kadar İslâmiyet’te mühim bir esas olduğunu gösteriyorlar. Bu ihlas meselesinin hadsiz nüktelerinden yalnız beş noktayı muhtasaran beyan ederiz.
Tenbih: Bu mübarek Isparta’nın medar-ı şükran bir hüsn-ü tâli’idir ki ondaki ehl-i takva ve ehl-i tarîkat ve ehl-i ilmin –sair yerlere nisbeten– rekabetkârane ihtilafları görünmüyor. Gerçi lâzım olan hakiki muhabbet ve ittifak yoksa da zararlı muhalefet ve rekabet de başka yerlere nisbeten yoktur.
BİRİNCİ NOKTA
Mühim ve müthiş bir sual: Neden ehl-i dünya, ehl-i gaflet, hattâ ehl-i dalalet ve ehl-i nifak rekabetsiz ittifak ettikleri halde; ehl-i hak ve ehl-i vifak olan ashab-ı diyanet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat, neden rekabetli ihtilaf ediyorlar? İttifak ehl-i vifakın hakkı iken ve hilaf ehl-i nifakın lâzımı iken, neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık şuraya geldi?
Elcevap: Bu elîm ve feci ve ehl-i hamiyeti ağlattıracak hâdise-i müthişenin pek çok esbabından yedi sebebini beyan edeceğiz.
Birincisi
Ehl-i hakkın ihtilafı, hakikatsizlikten gelmediği gibi ehl-i gafletin ittifakı dahi hakikattarlıktan değildir.
Belki ehl-i dünyanın ve ehl-i siyasetin ve ehl-i mektep gibi hayat-ı içtimaiyenin tabakatına dair birer muayyen vazife ile ve has bir hizmet ile meşgul taifelerin, cemaatlerin ve cemiyetlerin vazifeleri taayyün edip ayrılmış. Ve o vezaif mukabilindeki alacakları maişet noktasındaki maddî ücret ve hubb-u câh ve şan ve şeref noktasında teveccüh-ü nâstan alacakları (Hâşiye[1]) manevî ücret taayyün etmiş, ayrılmış. Müzahame ve münakaşayı ve rekabeti intac edecek derecede bir iştirak yok. Onun için bunlar ne kadar fena bir meslekte de gitseler birbiriyle ittifak edebilirler.
Amma ehl-i din ve ashab-ı ilim ve erbab-ı tarîkat ise bunların her birisinin vazifesi umuma baktığı gibi muaccel ücretleri de taayyün ve tahassus etmediği ve her birinin makam-ı içtimaîde ve teveccüh-ü nâsta ve hüsn-ü kabuldeki hissesi tahassus etmiyor. Bir makama çoklar namzet olur. Maddî ve manevî her bir ücrete çok eller uzanabilir. O noktadan müzahame ve rekabet tevellüd edip vifakı nifaka, ittifakı ihtilafa tebdil eder.
İşte bu müthiş marazın merhemi, ilacı ihlastır.
Yani hakperestliği nefis-perestliğe tercih etmekle ve hakkın hatırı, nefsin ve enaniyetin hatırına galip gelmekle اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ sırrına mazhar olup, nâstan gelen maddî ve manevî ücretten istiğna etmekle (Hâşiye[2]) وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ sırrına mazhar olup; hüsn-ü kabul ve hüsn-ü tesir ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarının Cenab-ı Hakk’ın vazifesi ve ihsanı olduğunu ve kendi vazifesi olan tebliğde dâhil olmadığını ve lâzım da olmadığını ve onunla mükellef olmadığını bilmekle ihlasa muvaffak olur. Yoksa ihlası kaçırır.
İkinci Sebep
Ehl-i dalaletin zilletindendir ittifakları, ehl-i hidayetin izzetindendir ihtilafları.
Yani ehl-i gaflet olan ehl-i dünya ve ehl-i dalalet, hak ve hakikate istinad etmedikleri için zayıf ve zelildirler. Tezellül için kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan, başkasının muavenet ve ittifakına samimi yapışırlar. Hattâ meslekleri dalalet ise de yine ittifakı muhafaza ederler. Âdeta o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalalette bir ihlas, o dinsizlikte dinsizdarane bir taassup ve o nifakta bir vifak yaparlar, muvaffak olurlar. Çünkü samimi bir ihlas, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet, ihlas ile kim ne isterse Allah verir. (Hâşiye[3])
Amma ehl-i hidayet ve diyanet ve ehl-i ilim ve tarîkat, hak ve hakikate istinad ettikleri için ve her biri bizzat tarîk-ı hakta yalnız Rabb’isini düşünüp, tevfikine itimat ederek gittiklerinden, manen o meslekten gelen izzetleri var. Zaaf hissettiği vakit; insanların yerine Rabb’isine müracaat eder, meded ondan ister. Meşreplerin ihtilafıyla, zahir meşrebine muhalif olana karşı muavenet ihtiyacını tam hissetmiyor, ittifaka ihtiyacını göremiyor. Belki hodgâmlık ve enaniyet varsa kendini haklı ve muhalifini haksız tevehhüm ederek ittifak ve muhabbet yerine, ihtilaf ve rekabet ortaya girer. İhlası kaçırır, vazifesi zîr ü zeber olur.
İşte bu müthiş sebebin verdiği vahim neticeleri görmemenin yegâne çaresi “Dokuz emirdir.”
1 – Müsbet hareket etmektir ki yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkalarının tenkisi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin; onlarla meşgul olmasın.
2 – Belki daire-i İslâmiyet içinde hangi meşrepte olursa olsun, medar-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak olacak çok rabıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp ittifak ederek…
3 – Ve haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise: “Mesleğim haktır yahut daha güzeldir.” diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini îma eden “Hak yalnız benim mesleğimdir.” veyahut “Güzel benim meşrebimdir.” diyemez olan insaf düsturunu rehber etmek.
4 – Ve ehl-i hakla ittifak, tevfik-i İlahînin bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı olduğunu düşünmekle…
5 – Hem ehl-i dalalet ve haksızlık –tesanüd sebebiyle– cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı manevînin dehasıyla hücumu zamanında; o şahs-ı manevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlup düştüğünü anlayıp ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı manevî çıkarıp o müthiş şahs-ı manevî-i dalalete karşı, hakkaniyeti muhafaza ettirmek.
6 – Ve hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için…
7 – Nefsini ve enaniyetini
8 – Ve yanlış düşündüğü izzetini
9 – Ve ehemmiyetsiz, rekabetkârane hissiyatını terk etmekle ihlası kazanır, vazifesini hakkıyla îfa eder. (Hâşiye[4])
Üçüncü Sebep
Ehl-i hakkın ihtilafı, himmetsizlikten ve aşağılıktan ve ehl-i dalaletin ittifakı, ulüvv-ü himmetten değildir.
Belki ehl-i hidayetin ihtilafı, ulüvv-ü himmetin sû-i istimalinden ve ehl-i dalaletin ittifakı, himmetsizlikten gelen zaaf ve aczdendir. Ehl-i hidayeti, ulüvv-ü himmetten sû-i istimale ve dolayısıyla ihtilafa ve rekabete sevk eden, âhiret nokta-i nazarında bir haslet-i memduha sayılan hırs-ı sevap ve vazife-i uhreviyede kanaatsizlik cihetinden ileri geliyor. Yani “Bu sevabı ben kazanayım, bu insanları ben irşad edeyim, benim sözümü dinlesinler.” diye karşısındaki hakiki kardeşi ve cidden muhabbet ve muavenetine ve uhuvvetine ve yardımına muhtaç bir zata karşı rekabetkârane vaziyet alır. “Şakirdlerim ne için onun yanına gidiyorlar? Ne için onun kadar şakirdlerim bulunmuyor?” diye enaniyeti oradan fırsat bulup mezmum bir haslet olan hubb-u câha temayül ettirir, ihlası kaçırır, riya kapısını açar.
İşte bu hatanın ve bu yaranın ve bu müthiş maraz-ı ruhanînin ilacı şudur ki: Cenab-ı Hakk’ın rızası ihlas ile kazanılır. Kesret-i etba ile ve fazla muvaffakıyet ile değildir. Çünkü onlar vazife-i İlahiyeye ait olduğu için istenilmez, belki bazen verilir. Evet, bazen bir tek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur. Kemiyetin ehemmiyeti o kadar medar-ı nazar olmamalı. Çünkü bazen bir tek adamın irşadı, bin adamın irşadı kadar rıza-i İlahîye medar olur. Hem ihlas ve hakperestlik ise Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun, istifadelerine taraftar olmaktır. Yoksa “Benden ders alıp sevap kazandırsınlar.” düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir.
Ey sevaba hırslı ve a’mal-i uhreviyeye kanaatsiz insan! Bazı peygamberler gelmişler ki mahdud birkaç kişiden başka ittiba edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etba ile değildir. Belki hüner, rıza-yı İlahîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki böyle hırs ile “Herkes beni dinlesin.” diye vazifeni unutup vazife-i İlahiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah’ın vazifesine karışma.
Hem hak ve hakikati dinleyen ve söyleyene sevap kazandıranlar, yalnız insanlar değildir. Cenab-ı Hakk’ın zîşuur mahlukları ve ruhanîleri ve melaikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Madem çok sevap istersin, ihlası esas tut ve yalnız rıza-yı İlahîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları; ihlas ile ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevap kazandırsın. Çünkü mesela, sen “Elhamdülillah” dedin; bu kelâm, milyonlarla büyük küçük “Elhamdülillah” kelimeleri, havada izn-i İlahî ile yazılır. Nakkaş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı için o kesretli mübarek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halk etmiş.
Eğer ihlas ile niyet-i sadıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer.
Eğer rıza-yı İlahî ve ihlas o havadaki kelimelere hayat vermezse dinlenilmez, sevap da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyade güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hâfızların kulakları çınlasın!
Dördüncü Sebep
Ehl-i hidayetin rekabetkârane ihtilafı, âkıbeti düşünmemekten ve kasr-ı nazardan olmadığı gibi ehl-i dalaletin samimane ittifakları, âkıbet-endişlikten ve yüksek nazardan değildir.
Belki ehl-i hidayet; hak ve hakikatin tesiriyle, nefsin kör hissiyatına kapılmayarak kalbin ve aklın dûr-endişane temayülatına tabi olmakla beraber, istikameti ve ihlası muhafaza edemediklerinden, o yüksek makamı muhafaza edemeyip ihtilafa düşüyorlar.
Ehl-i dalalet ise nefsin ve hevanın tesiriyle, kör ve âkıbeti görmeyen ve bir dirhem hazır lezzeti bir batman ilerideki lezzete tercih eden hissiyatın mukteziyatıyla, birbirine samimi olarak muaccel bir menfaat ve hazır bir lezzet için şiddetli ittifak ediyorlar. Evet, dünyevî ve hazır lezzet ve menfaat etrafında aşağı, kalpsiz nefis-perestler samimi ittifak ve ittihat ediyorlar.
Ehl-i hidayet, âhirete ait ve ileriye müteallik semerat-ı uhreviyeye ve kemalâta, kalp ve aklın yüksek düsturlarıyla müteveccih oldukları için esaslı bir istikamet ve tam bir ihlas ve gayet fedakârane bir ittihat ve ittifak olabilirken; enaniyetten tecerrüd edemedikleri için ifrat ve tefrit yüzünden, ulvi bir menba-ı kuvvet olan ittifakı kaybedip ihlas da kırılır ve vazife-i uhreviye de zedelenir. Kolayca rıza-yı İlahî de elde edilmez.
Bu mühim marazın merhemi ve ilacı اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ sırrıyla, tarîk-ı hakta gidenlere refakatle iftihar etmek ve arkalarından gitmek ve imamlık şerefini onlara bırakmak ve o Hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimaliyle enaniyetinden vazgeçip ihlası kazanmak ve ihlas ile bir dirhem amel, ihlassız batmanlar ile amellere racih olduğunu bilmekle ve tabiiyeti dahi sebeb-i mes’uliyet ve hatarlı olan metbuiyete tercih etmekle o marazdan kurtulur ve ihlası kazanır, vazife-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir.
Beşinci Sebep
Ehl-i hidayetin ihtilafı ve adem-i ittifakı zaaflarından olmadığı gibi ehl-i dalaletin kuvvetli ittifakı da kuvvetlerinden değildir.
Belki ehl-i hidayetin ittifaksızlığı, iman-ı kâmilden gelen nokta-i istinad ve nokta-i istinaddan neş’et eden kuvvetten ileri geldiği gibi; ehl-i gaflet ve ehl-i dalaletin ittifakları, kalben nokta-i istinad bulmadıkları itibarıyla zaaf ve aczlerinden ileri gelmiştir. Çünkü zayıflar ittifaka muhtaç oldukları için kuvvetli ittifak ederler. Kavîler ihtiyacı tam hissetmediklerinden, ittifakları zayıftır. Arslanlar, tilkiler gibi ittifaka muhtaç olmadıkları için ferdî yaşıyorlar. Yabani keçiler, kurtlardan muhafaza için bir sürü teşkil ederler.
Demek, zayıfların cemiyeti ve şahs-ı manevîsi kavî olduğu gibi (Hâşiye[5]) kavîlerin cemiyeti ve şahs-ı manevîsi ise zayıftır. Bu sırra bir işaret-i latîfe ve zarif bir nükte-i Kur’aniyedir ki ferman etmiş: وَ قَالَ نِسْوَةٌ فِى الْمَدٖينَةِ Müenneslerin cemaatine, iki katlı müennes olduğu halde, müzekker fiili olan قَالَ buyurması hem قَالَتِ الْاَعْرَابُ buyurmakla müzekkerlerin cemaatine, müennes fiili olan قَالَتْ tabiriyle, latîfane işaret ediyor ki:
Zayıf ve halîm ve yumuşak kadınların cemiyeti kuvvetleşir, sertlik ve şiddet kesbedip bir nevi reculiyet kazanır. Müzekker fiilini iktiza ettiğinden وَ قَالَ نِسْوَةٌ tabiriyle, gayet güzel düşmüş. Kavî erkekler ise hususan bedevî A’rab olsa kuvvetlerine güvendikleri için cemiyetleri zayıf olup hem ihtiyatkârlık hem yumuşaklık vaziyetini aldığından, bir nevi kadınlık hâsiyeti takındıkları için müennes fiilini iktiza ettiğinden قَالَتِ الْاَعْرَابُ müennes fiiliyle tabiri tam yerindedir.
Evet, ehl-i hak gayet kuvvetli bir nokta-i istinad olan iman-ı billahtan gelen tevekkül ve teslim ile başkalara arz-ı ihtiyaç edip muavenet ve yardımlarını istemez. İstese de gayet fedakârane yapışmaz.
Ehl-i dünya, dünya işlerinde hakiki nokta-i istinadlarından gaflet ettiklerinden, zaaf ve acze düşüp şiddetli bir surette yardımcılara ihtiyacını hisseder; samimane, belki fedakârane ittifak ederler.
İşte ehl-i hak, ittifaktaki hak kuvvetini düşünmediklerinden ve aramadıklarından, haksız ve muzır bir netice olan ihtilafa düşerler.
Haksız ehl-i dalalet ise ittifaktaki kuvveti, aczleri vasıtasıyla hissettiklerinden, gayet mühim bir vesile-i makasıd olan ittifakı elde etmişler.
İşte ehl-i hakkın bu haksız ihtilaf marazının merhemi ve ilacı وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖيحُكُمْ âyetindeki şiddetli nehy-i İlahî وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى âyetinde hayat-ı içtimaiyece gayet hikmetli emr-i İlahîyi düstur-u hareket etmek ve ihtilafın İslâmiyet’e ne derece zararlı olduğunu ve ehl-i dalaletin ehl-i hakka galebesini ne derece teshil ettiğini düşünüp, kemal-i zaaf ve acz ile o ehl-i hakkın kafilesine fedakârane, samimane iltihak etmektir; şahsiyetini unutmakla riya ve tasannudan kurtulup ihlası elde etmektir.
Altıncı Sebep
Ehl-i hakkın ihtilafı nâmertliklerinden, himmetsizliklerinden, hamiyetsizliklerinden olmadığı gibi; gafletli ehl-i dünyanın ve ehl-i dalaletin, hayat-ı dünyeviyeye ait işlerde samimane ittifakları dahi mertlikten, hamiyetten, himmetten değildir.
Belki ehl-i hakkın ekseriyetle âhirete ait olan faydaları düşünmekle, o ehemmiyetli ve kesretli meselelere hamiyeti, himmeti, mertliği inkısam eder. Hakiki sermaye olan vaktini bir meseleye sarf etmediği için meslektaşlarıyla ittifakı muhkemleşmiyor. Çünkü meseleler çok, daire dahi geniştir.
Gafletli ehl-i dünya ise yalnız hayat-ı dünyeviyeyi düşündüklerinden, bütün hissiyatıyla ve ruh ve kalbiyle şiddetli bir surette hayat-ı dünyeviyeye ait meselelere sarılır. Ve o meselede ona yardım edene kuvvetli yapışır. Ve hakikat nokta-i nazarında beş paraya değmeyen ve ehl-i hak ona on para kıymet vermeyen meselelere, divane olmuş elmasçı bir Yahudi’nin beş paralık cam parçasına beş lira fiyat verdiği gibi beş yüz lira kıymetindeki vaktini o meseleye hasreder. Elbette bu kadar fiyat verip ve şiddetli hissiyat ile sarılmak, bâtıl yolunda dahi olsa samimi bir ihlas olduğundan, o meselede muvaffak olur ve ehl-i hakka galebe eder. Bu galebe neticesinde ehl-i hak zillete ve mahkûmiyete ve tasannua ve riyaya düşüp ihlası kaybeder. O nâmert, himmetsiz, hamiyetsiz bir kısım ehl-i dünyaya dalkavukluk etmeye mecbur olur.
Ey ehl-i hak! Ey hakperest ehl-i şeriat ve ehl-i hakikat ve ehl-i tarîkat! Bu müthiş maraz-ı ihtilafa karşı birbirinizin kusurunu görmeyerek, yekdiğerinizin ayıbına karşı gözünüzü yumunuz! وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا edeb-i Furkanî ile edepleniniz! Ve haricî düşmanın hücumunda dâhilî münakaşatı terk etmek ve ehl-i hakkı sukuttan ve zilletten kurtarmayı en birinci ve en mühim bir vazife-i uhreviye telakki edip, yüzer âyât ve ehadîs-i Nebeviyenin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve teavünü yapıp bütün hissiyatınızla ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette meslektaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifak ediniz yani ihtilafa düşmeyiniz.
Böyle küçük meseleler için kıymettar vaktimi sarf etmekten ise o çok kıymetli vaktimi zikir ve fikir gibi kıymettar şeylere sarf edeceğim deyip çekilerek, ittifakı zayıflaştırmayınız. Çünkü bu manevî cihadda küçük mesele zannettiğiniz, çok büyük olabilir. Bir neferin, bir saatte mühim ve hususi şerait dâhilindeki nöbeti bir sene ibadet hükmüne bazen geçmesi gibi; bu ehl-i hakkın mağlubiyeti zamanında, manevî mücahede mesailinde, küçük bir meseleye sarf olunan senin kıymettar bir günün, o neferin o saati gibi bin derece kıymet alabilir, bir günün bin gün olabilir.
Madem livechillahtır; o işin küçüğüne büyüğüne, kıymetli ve kıymetsizliğine bakılmaz. İhlas ve rıza-yı İlahî yolunda zerre, yıldız gibi olur. Vesilenin mahiyetine bakılmaz, neticesine bakılır. Madem neticesi rıza-yı İlahîdir ve mâyesi ihlastır; o küçük değildir, büyüktür.
Yedinci Sebep
Ehl-i hak ve hakikatin ihtilaf ve rekabetleri, kıskançlıktan ve hırs-ı dünyadan gelmediği gibi; ehl-i dünyanın ve ehl-i gafletin ittifakları dahi civanmertlikten ve ulüvv-ü cenabdan değildir.
Belki ehl-i hakikat, hakikatten gelen ulüvv-ü cenab ve ulüvv-ü himmet ve tarîk-ı hakta memduh olan müsabakayı tam muhafaza edemediklerinden ve nâ-ehillerin girmesi yüzünden bir derece sû-i istimal ettiklerinden; rekabetkârane ihtilafa düşüp hem kendine hem cemaat-i İslâmiyeye ehemmiyetli zarar olmuş.
Ehl-i gaflet ve ehl-i dalalet ise meftun oldukları menfaatlerini kaçırmamak ve menfaat için perestiş ettikleri reislerini ve arkadaşlarını küstürmemek için zilletlerinden ve nâmertliklerinden, hamiyetsizliklerinden; mutlak arkadaşlarıyla, hattâ denî ve hain ve muzır olsalar dahi hâlisane ittihat hem menfaat etrafında toplanan ne şekilde olursa olsun şerikleriyle samimane ittifak ederler. Samimiyet neticesi olarak istifade ederler.
İşte ey musibetzede ve ihtilafa düşmüş ehl-i hak ve ashab-ı hakikat! Bu musibet zamanında ihlası kaçırdığınızdan ve rıza-yı İlahîyi münhasıran gaye-i maksat yapmadığınızdan, ehl-i hakkın bu zillet ve mağlubiyetine sebebiyet verdiniz. Umûr-u diniye ve uhreviyede rekabet, gıpta, hased ve kıskançlık olmamalı ve hakikat nokta-i nazarında olamaz.
Çünkü kıskançlık ve hasedin sebebi; bir tek şeye çok eller uzanmasından ve bir tek makama çok gözler dikilmesinden ve bir tek ekmeği çok mideler istemesinden müzahame, münakaşa, müsabaka sebebiyle gıptaya, sonra kıskançlığa düşerler. Dünyada bir şey-i vâhide çoklar talip olduğundan ve dünya dar ve muvakkat olması sebebiyle insanın hadsiz arzularını tatmin edemediği için rekabete düşüyorlar.
Fakat âhirette tek bir adama beş yüz sene (Hâşiye[6]) mesafelik bir cennet ihsan edilmesi ve yetmiş bin kasır ve huriler verilmesi ve ehl-i cennetten herkes kendi hissesinden kemal-i rıza ile memnun olması işaretiyle gösteriliyor ki âhirette medar-ı rekabet bir şey yoktur ve rekabet de olamaz. Öyle ise âhirete ait olan a’mal-i salihada dahi rekabet olamaz, kıskançlık yeri değildir.
Kıskançlık eden ya riyakârdır, a’mal-i saliha suretiyle dünyevî neticeleri arıyor veyahut sadık cahildir ki a’mal-i saliha nereye baktığını bilmiyor ve a’mal-i salihanın ruhu, esası ihlas olduğunu derk etmiyor. Rekabet suretiyle evliyaullaha karşı bir nevi adâvet taşımakla, vüs’at-i rahmet-i İlahiyeyi ittiham ediyor. Bu hakikati teyid eden bir vakıa:
Eski arkadaşlarımızdan bir adamın, bir adama karşı adâveti vardı. O adamın yanında senakârane onun düşmanı amel-i salihle, hattâ velayetle tavsif edildi. O adam kıskanmadı, sıkılmadı.
Sonra birisi dedi: “Senin o düşmanın cesurdur, kuvvetlidir.” Baktık ki o adamda şiddetli bir kıskançlık ve bir rekabet damarı uyandı.
Ona dedik: “Velayet ve salahat hadsiz bir hayat-ı ebediyenin pırlantası gibi bir kuvvet ve bir yüksekliktir. Sen buna bu cihette kıskanmadın. Dünyevî kuvvet öküzde ve cesaret canavarda dahi bulunmakla beraber, velayet ve salahate nisbeten; bir âdi cam parçasının elmasa nisbeti gibidir.”
O adam dedi ki: “Bir noktaya, bir makama ikimiz bu dünyada gözümüzü dikmişiz. Oraya çıkmak için basamaklarımız da kuvvet ve cesaret gibi şeylerdir. Onun için kıskandım. Âhiret makamatı hadsizdir. O burada benim düşmanım iken, orada benim samimi ve sevgili kardeşim olabilir.”
Ey ehl-i hakikat ve tarîkat! Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade sevinir, memnun olurlar. Kıskanmak şöyle dursun, gayet samimi bir muhabbetle o gelenlerin kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini ve daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını müftehirane alkışlamak lâzım gelirken, nedendir ki rekabetkârane o hakiki kardeşlere ve fedakâr yardımcılara bakılıyor ve o hal ile ihlas kaçıyor. Vazifenizde müttehem olup ehl-i dalaletin nazarında, sizden ve sizin mesleğinizden yüz derece aşağı olan, din ile dünyayı kazanmak ve ilm-i hakikatle maişeti temin etmek, tama’ ve hırs yolunda rekabet etmek gibi müthiş ittihamlara maruz kalıyorsunuz.
Bu marazın çare-i yegânesi: Nefsini ittiham etmek ve nefsine değil, daima karşısındaki meslektaşına taraftar olmak. Fenn-i âdab ve ilm-i münazaranın uleması mabeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: “Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa insafsızdır.” Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor, belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur, nefsin gururundan kurtulur.
Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur.
İşte bu düsturu ehl-i din, ehl-i hakikat, ehl-i tarîkat, ehl-i ilim kendilerine rehber ittihaz etseler ihlası kazanırlar. Ve vazife-i uhreviyelerinde muvaffak olurlar. Ve bu feci sukut ve musibet-i hazıradan rahmet-i İlahiye ile kurtulurlar.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
*
[1] Hâşiye: İhtar: Teveccüh-ü nâs istenilmez, belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlası kaybeder, riyaya girer. Şan ve şeref arzusuyla teveccüh-ü nâs ise ücret ve mükâfat değil belki ihlassızlık yüzünden gelen bir itab ve bir mücazattır.
Evet amel-i salihin hayatı olan ihlasın zararına teveccüh-ü nâs ve şan ve şeref, kabir kapısına kadar muvakkat olan bir lezzet-i cüz’iyeye mukabil, kabrin öbür tarafında azab-ı kabir gibi nâhoş bir şekil aldığından; teveccüh-ü nâsı arzu etmek değil belki ondan ürkmek ve kaçmak lâzımdır. Şöhret-perestlerin ve şan ve şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın.
[2] Hâşiye: Sahabelerin sena-i Kur’aniyeye mazhar olan “îsar” hasletini kendine rehber etmek. Yani hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek ve hizmet-i diniyenin mukabilinde gelen menfaat-i maddiyeyi istemeden ve kalben talep etmeden, sırf bir ihsan-ı İlahî bilerek, nâstan minnet almayarak ve hizmet-i diniyenin mukabilinde de almamaktır.
Çünkü hizmet-i diniyenin mukabilinde dünyada bir şey istenilmemeli ki ihlas kaçmasın. Çendan hakları var ki ümmet onların maişetlerini temin etsin. Hem zekâta da müstahaktırlar. Fakat bu istenilmez belki verilir. Verildiği vakit de “Hizmetimin ücretidir.” denilmez. Mümkün olduğu kadar kanaatkârane başka ehil ve daha müstahak olanların nefsini kendi nefsine tercih etmek وَ يُؤْثِرُونَ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ sırrına mazhariyetle, bu müthiş tehlikeden kurtulup ihlası kazanabilir.
[3] Hâşiye: Evet مَنْ طَلَبَ وَ جَدَّ وَجَدَ bir düstur-u hakikattir. Külliyeti geniş ve genişliği mesleğimize de şâmil olabilir.
[4] Hâşiye: Hattâ hadîs-i sahihle, âhir zamanda İsevîlerin hakiki dindarları ehl-i Kur’an ile ittifak edip müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hristiyanların hakiki dindar ruhanîleri ile dahi medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve nizâ etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.
[5] Hâşiye: Avrupa komiteleri içinde en şiddetlisi ve en tesirlisi ve bir cihette en kuvvetlisi, cins-i latîf ve zayıf ve nazik olan kadınların Amerika’daki Hukuk ve Hürriyet-i Nisvan Komitesi olduğu; hem milletler içinde az ve zayıf olan Ermenilerin komitesi, gösterdikleri kuvvetli fedakârane vaziyetle bu müddeamızı teyid ediyor.
[6] Hâşiye: Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette gelmiş ki cennette bir adama beş yüz senelik bir cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyevînin havsalasında nasıl yerleşir?
Elcevap: Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar hususi ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zahirî ve bâtınî duygularıyla o dünyasından istifade eder. Güneş bir lambam, yıldızlar mumlarımdır der. Başka mahlukat ve zîruhlar bulunmaları, o adamın mâlikiyetine mani olmadıkları gibi bilakis onun hususi dünyasını şenlendiriyorlar, ziynetlendiriyorlar.
Aynen öyle de fakat binler derece yüksek, her bir mü’min için binler kasır ve hurileri ihtiva eden has bahçesinden başka, umumî cennetten beş yüz sene genişliğinde birer hususi cenneti vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden hissiyatıyla, duygularıyla cennete ve ebediyete lâyık bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri gibi kuvvet verirler. Ve hususi ve geniş cennetini ziynetlendiriyorlar.
Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangâhtan ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatinden; ağzıyla, kulağıyla, gözüyle, zevkiyle, zaikasıyla, sair duygularıyla istifade ettiği gibi; aynen öyle de fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu fâni memleketteki kuvve-i şâmme ve kuvve-i zaika, o bâki memlekette bir senelik bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak istifade edebilen bir kuvve-i bâsıra ve kuvve-i sâmia, orada beş yüz senelik mesiregâhındaki seyahatten; o haşmetli, baştan başa ziynetli memlekete lâyık bir tarzda istifade eder.
Her mü’min derecesine ve dünyada kazandığı sevaplar, haseneler nisbetinde inbisat ve inkişaf eden duygularıyla zevk alır, telezzüz eder, müstefid olur.
