Yirmi Birinci Lem’a



İzahlı Metin

Yirmi Birinci Lem’a

İhlas Hakkında

(On Yedinci Lem’a’nın On Yedinci Notası’nın yedi meselesinden Dördüncü Meselesi iken, ihlas konusuyla olan ilişkisi sebebiyle Yirminci Lem’a’nın İkinci Noktası oldu. Nurlu yapısından dolayı Yirmi Birinci Lem’a olarak Lem’alar kitabına girdi.)

Bu Lem’a, en azından her on beş günde bir defa okunmalıdır.

*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

*Velâ tenâzeû fe tefşelû ve tezhebe rîhukum* (Birbirinizle çekişmeyin; sonra zayıflarsınız ve gücünüz gider.) ۞ *Ve kûmû lillâhi kânitîn* (Allah’a gönülden boyun eğerek durun.) ۞ *Kad efleha men zekkâhâ ve kad hâbe men dessâhâ* (Nefsini arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen ise ziyan etmiştir.) ۞ *Velâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ* (Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın.)

Ey ahiret kardeşlerim ve ey Kur’an hizmetindeki arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz ki: Bu dünyada, özellikle ahirete yönelik hizmetlerde en önemli esas, en büyük kuvvet, en makbul şefaatçi, en sağlam dayanak noktası, en kısa hakikat yolu, en makbul manevi dua, en kerametli hedeflere ulaşma vesilesi, en yüksek karakter özelliği ve en saf kulluk, ihlastır.

Mademki ihlasta, bahsedilen bu özellikler gibi çok nurlar ve çok kuvvetler var; ve mademki bu müthiş zamanda, dehşet verici düşmanlar karşısında, şiddetli baskılar altında ve saldırgan bid’atler ile dalaletler içerisinde bizler son derece az, zayıf, fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde; çok ağır, büyük, genel ve kutsal bir iman görevi ve Kur’an hizmeti, Allah’ın bir lütfu olarak omuzlarımıza yüklenmiş. Elbette herkesten daha çok, bütün gücümüzle ihlası kazanmaya mecbur ve yükümlüyüz. Ve ihlas sırrını kendimizde yerleştirmek için buna son derece muhtacız.

Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız kutsal hizmet kısmen ziyan olur, devam etmez; hem de şiddetli bir sorumluluk altına gireriz. *Velâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ* (Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın) ayetindeki şiddetli ve tehditkâr ilahi yasağa maruz kalıp, ebedî saadetimizin zararına; anlamsız, gereksiz, zararlı, kederli, kendini beğenmiş, sevimsiz, riyakâr bazı alçak duyguların ve küçük çıkarların hatırı için ihlası kırmakla; hem bu hizmetteki bütün kardeşlerimizin hukukuna tecavüz etmiş, hem Kur’an hizmetinin kutsiyetine saldırmış, hem de iman hakikatlerinin kutsallığına hürmetsizlik etmiş oluruz.

Ey kardeşlerim! Önemli ve büyük hayırlı işlerin çok sayıda zararlı engelleri olur. Şeytanlar, o hizmetin hizmetkârlarıyla çok uğraşır. Bu engellere ve bu şeytanlara karşı, ihlas kuvvetine dayanmak gerekir. İhlası kıracak sebeplerden; yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazreti Yusuf Aleyhisselam’ın *İnne’n-nefse le emmâretun bi’s-sûi illâ mâ rahime rabbî* (Şüphesiz ki nefis, Rabbimin merhamet etmesi dışında, daima kötülüğü emreder) demesiyle, kötülüğü emreden nefse güvenilmez. Bencillik ve kötülüğü emreden nefis sizi aldatmasın.

İhlası kazanmak, korumak ve engelleri ortadan kaldırmak için gelecek olan düsturlar rehberiniz olsun.

Birinci Düsturunuz

Amelinizde Allah rızası olmalıdır.

Eğer O razı olursa, bütün dünya küsse önemi yoktur. Eğer O kabul ederse, bütün insanlar reddetse etkisi yoktur. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, dilerse ve hikmeti gerektirirse, siz talep etmediğiniz halde insanlara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için bu hizmette, doğrudan doğruya yalnızca Cenab-ı Hakk’ın rızasını temel gaye edinmek gerekir.

İkinci Düsturunuz

Bu Kur’an hizmetinde bulunan kardeşlerinizi eleştirmemek ve onların üzerinde bir üstünlük taslama tavrıyla kıskançlık damarını harekete geçirmemektir.

Çünkü nasıl ki insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü diğer gözünü eleştirmez, dili kulağına itiraz etmez, kalp ruhun ayıbını görmez; aksine birbirlerinin eksiğini tamamlar, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, görevine destek olurlar. Yoksa o insanın vücudu hayatiyetini yitirir, ruhu kaçar ve bedeni dağılır.

Aynı şekilde, bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabet edercesine uğraşmaz, birbirinin önüne geçip hükmetmeye kalkmaz, birbirinin kusurunu görerek eleştirip çalışma şevkini kırarak onu atalete sürüklemez. Aksine, bütün kabiliyetleriyle birbirlerinin hareketini genel amaca yöneltmek için yardım ederler; gerçek bir dayanışma ve ittifak ile yaratılış gayelerine doğru ilerlerler. Eğer zerre kadar bir sataşma, bir hükmetme arzusu karışsa, o fabrikayı karıştırır, sonuçsuz ve verimsiz bırakır. Fabrikanın sahibi de o fabrikayı tamamen kırıp dağıtır.

İşte ey Risale-i Nur talebeleri ve Kur’an’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler, “insan-ı kâmil” ismine layık bir manevi şahsiyetin organlarıyız. Ebedî hayat içindeki sonsuz mutluluğu netice veren bir fabrikanın çarkları gibiyiz. Ve kurtuluş sahili olan cennete Muhammed Aleyhissalatu Vesselam ümmetini çıkaran ilahi bir gemide çalışan hizmetkârlarız. Elbette, dört kişiden bin yüz on bir kişilik manevi bir kuvveti temin eden ihlas sırrını kazanarak, gerçek bir dayanışma ve birliğe muhtacız ve mecburuz.

Evet, üç tane elif harfi birleşmezse değerleri üçtür. Eğer sayısal bir sır ile birleşirlerse yüz on bir (111) değerini alırlar. Dört kere dört, ayrı ayrı olursa on altı kıymetindedir. Eğer kardeşlik sırrı, amaç birliği ve görev ittifakı ile uyum sağlayıp bir çizgi üzerinde omuz omuza verirlerse, o zaman dört bin dört yüz kırk dört (4444) kuvvetinde ve değerinde olduğu gibi; gerçek ihlas sırrıyla on altı fedakâr kardeşin manevi değeri ve kuvvetinin dört bini geçtiğine, pek çok tarihî olay şahitlik etmektedir.

Bu sırrın sırrı şudur ki: Gerçek ve samimi bir birliktelikte, her bir fert, diğer kardeşlerinin gözüyle de bakabilir ve onların kulaklarıyla da işitebilir. Sanki gerçekten birleşmiş on kişinin her biri, yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor ve yirmi elle çalışıyor gibi manevi bir değere ve kuvvete sahip olur. ([1] Haşiye)

Üçüncü Düsturunuz

Bütün kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz.

Evet, kuvvet haktadır ve ihlastadır. Haksız olanlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlas ve samimiyet sayesinde kuvvet kazanırlar.

Evet, kuvvetin hakta ve ihlasta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizdeki küçük bir ihlas parçası, bu davayı ispat eder ve kendi kendine delil olur.

Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da yaptığımız ilim ve din hizmetine karşılık, burada sizinle yedi sekiz senede yüz kat daha fazlası yapıldı. Halbuki kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin kat daha fazla yardımcım vardı. Burada ise ben yalnız, kimsesiz, garip, yarı ümmi ve insafsız memurların gözetimi ve baskıları altında yedi sekiz sene sizinle yaptığım hizmetin, eski hizmetten yüz kat daha fazla başarılı olmasıyla ortaya çıkan manevi kuvvetin, sizlerdeki ihlastan geldiğine kesinlikle şüphem kalmadı.

Ayrıca itiraf ediyorum ki, sizin samimi ihlasınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyakârlıktan beni bir derece kurtardınız. İnşallah tam ihlasa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlasa sokarsınız.

Bilirsiniz ki Hazreti Ali (Radıyallahu Anh), o mucizevi kerametiyle ve Hazreti Gavs-ı A’zam (Kuddise Sirruhu), o harika gaybi kerametiyle, sizlere bu ihlas sırrına dayanarak iltifat ediyorlar ve himaye edercesine teselli verip hizmetinizi manen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki bu yönelişleri, ihlasa dayanarak gelir. Eğer bilerek bu ihlası kırarsanız, onların tokatını yersiniz. Onuncu Lem’a’daki şefkat tokatlarını hatırlayınız.

Böyle manevi kahramanları arkanızda destekçi, başınızda üstad bulmak isterseniz, *Ve yu’sirûne alâ enfusihim* (Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, onları kendi nefislerine tercih ederler) sırrıyla tam bir ihlası kazanın. Kardeşlerinizin nefislerini kendi nefsinize; şerefte, makamda, ilgi görmede, hatta maddi menfaatler gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz.

Hatta en güzel ve hoş bir iman hakikatini, muhtaç bir mümine bildirmek gibi en masum ve zararsız bir menfaat söz konusu olduğunda bile, eğer mümkünse, nefsinize bir bencillik gelmemesi için bunu istemeyen bir arkadaşınız vasıtasıyla yaptırmak hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” şeklinde bir arzunuz varsa, gerçi bunda bir günah ve zarar yoktur, fakat aranızdaki ihlas sırrına zarar gelebilir.

Dördüncü Düsturunuz

Kardeşlerinizin meziyetlerini şahsınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şükrederek iftihar etmektir.

Tasavvuf ehli arasında “fena fi’ş-şeyh” (şeyhte fani olmak), “fena fi’r-resul” (Resulde fani olmak) gibi terimler vardır. Ben sofi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim mesleğimizde “fena fi’l-ihvan” (kardeşlerde fani olmak) şeklinde güzel bir düstur olarak yer alır. Kardeşler arasında buna “tefani” denilir. Yani, birbirinde fani olmaktır. Yani, kendi nefsani duygularını unutup, kardeşlerinin erdemleri ve duygularıyla düşünsel olarak yaşamaktır.

Zaten mesleğimizin esası kardeşliktir. Baba ile evlat, şeyh ile mürit arasındaki gibi bir ilişki değildir. Aksine, hakiki kardeşlik bağlarıdır. Olsa olsa bir üstatlık durumu söz konusu olabilir. Mesleğimiz “Haliliye” (İbrahim Aleyhisselam’ın dostluk yolu) olduğu için, meşrebimiz “hıllet”tir (en yakın dostluk). Hıllet ise en yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir eden yoldaş ve en civanmert kardeş olmayı gerektirir. Bu dostluğun temel esası, samimi ihlastır. Samimi ihlası kıran bir kimse, bu dostluğun son derece yüksek kulesinin başından düşer. Çok derin bir çukura düşme ihtimali vardır ve tutunacak bir yer bulamaz.

Evet, yol iki görünüyor. Kur’an’ın büyük caddesi olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanların, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etme ihtimali vardır. İnşallah, Risale-i Nur yoluyla, beyanı mucize olan Kur’an’ın kutsal dairesine girenler, daima nura, ihlasa ve imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara düşmeyeceklerdir.

Ey Kur’an hizmetindeki arkadaşlarım!

İhlası kazanmanın ve korumanın en etkili sebeplerinden biri, ölümü düşünmektir (rabıta-i mevt).

Evet, ihlası zedeleyen, riyakârlığa ve dünyaya yönelten şey uzun emeller (tûl-i emel) olduğu gibi; riyakârlıktan nefret ettiren ve ihlası kazandıran da ölümü düşünmektir. Yani, öleceğini düşünüp dünyanın geçici olduğunu tefekkür ederek nefsin hilelerinden kurtulmaktır.

Evet, tarikat ehli ve hakikat ehli, Hakîm olan Kur’an’ın *Küllü nefsin zâikatü’l-mevt* (Her nefis ölümü tadacaktır) ve *İnneke meyyitun ve innehum meyyitûn* (Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir) gibi ayetlerinden aldıkları dersle, ölümü düşünmeyi manevi yollarında bir esas olarak kabul etmişler; uzun emellerin kaynağı olan sonsuza dek yaşayacağı yanılgısını bu bağ ile ortadan kaldırmışlardır. Onlar, farazi ve hayali bir şekilde kendilerini ölmüş, yıkanıyor ve kabre konuyor gibi tasavvur ederek; düşüne düşüne kötülüğü emreden nefis bu hayal ve tasavvurdan etkilenip uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu düşünce tarzının faydaları pek çoktur. Hadiste, *Eksirû zikra hâdimi’l-lezzât* (Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!) -veya buna benzer bir ifadeyle- denilerek bu yöntem ders verilmektedir.

Fakat bizim mesleğimiz tarikat değil, hakikat olduğu için, bu ölümü düşünme yöntemini tarikat ehli gibi farazi ve hayali bir şekilde yapmaya mecbur değiliz. Zaten bu, hakikat mesleğine de uygun düşmüyor. Aksine, geleceği düşünerek, istikbali şimdiki zamana getirmek yerine; hakikat noktasından bakarak şimdiki zamandan geleceğe fikren gitmek, nazarla bakmaktır.

Evet, hiç hayale ve varsayıma gerek kalmadan, insan bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Bununla sadece kendi şahsının ölümünü görmekle kalmaz, biraz daha ileri gitse kendi asrının ölümünü de görür; daha da ileri gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder ve bu, tam bir ihlasa yol açar.

İkinci Sebep: Tahkiki imanın kuvvetiyle ve Yaratıcı’yı tanımanın bir neticesi olan, san’at eserlerindeki imanî tefekkürden gelen parıltılarla bir tür manevi huzur kazanıp, merhametli Yaratıcı’nın her an hazır ve nazır olduğunu düşünerek O’ndan başkasının ilgisini aramamak; O’nun huzurundayken başkalarına bakmanın, onlardan medet ummanın o huzurun adabına aykırı olduğunu düşünmekle o riyakârlıktan kurtulup ihlası kazanır. Her neyse, bu konuda çok dereceler ve mertebeler vardır. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilirse, o kadar kârdır.

Risale-i Nur’da riyakârlıktan kurtaracak ve ihlası kazandıracak pek çok hakikat zikredildiği için konuyu ona havale edip burada kısa kesiyoruz.

İhlası kıran ve riyakârlığa sevk eden pek çok sebepten iki üçünü özetle beyan edeceğiz:

Birincisi: Maddi menfaat yönünden gelen rekabet, yavaş yavaş ihlası kırar. Hem hizmetin neticesini zedeler, hem de o maddi menfaati kaçırır.

Evet, bu millet, hakikat ve ahiret için çalışanlara karşı daima bir hürmet ve yardım etme düşüncesi beslemiştir. Fiilen onların ihlaslarının hakikatine ve sadıkane hizmetlerine bir yönden ortak olmak niyetiyle, onların maddi ihtiyaçlarının teminiyle meşgul olup vakitlerini zayi etmemeleri için sadaka ve hediye gibi maddi menfaatlerle yardım edip hürmet göstermişlerdir. Fakat bu yardım ve menfaat istenilmez, bilakis verilir. Hatta kalben arzu edip bekleyerek, hal diliyle dahi istenilmez; aksine, hiç umulmadık bir anda verilir. Yoksa ihlas zedelenir. Ayrıca, *Velâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ* (Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın) ayetinin yasağına yaklaşır, ameli kısmen yanar.

İşte bu maddi menfaati arzu edip beklemek, sonra da kötülüğü emreden nefsin bencilliğiyle o menfaati başkasına kaptırmamak için, hakiki bir kardeşine ve o özel hizmetteki arkadaşına karşı bir rekabet damarını uyandırır. İhlası zedelenir, hizmetteki kutsallığı kaybeder. Hakikat ehlinin nazarında sevimsiz bir duruma düşer ve maddi menfaati de kaybeder. Her neyse…

Bu konu çok uzar, kısa kesip yalnızca hakiki kardeşlerimin içinde ihlas sırrını ve samimi birliği kuvvetlendirecek iki misal söyleyeceğim.

Birinci Misal: Dünya ehli, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hatta bazı siyaset ehli ve insanlığın sosyal hayatının önemli aktörleri ve komiteleri, malların ortaklığı (iştirak-i emval) düsturunu kendilerine rehber edinmişlerdir. Bütün kötüye kullanımları ve zararlarıyla beraber, harika bir kuvvet ve menfaat elde ediyorlar. Halbuki malların ortaklığının birçok zararıyla birlikte, ortaklıkla mahiyeti değişmez. Gerçi her biri bir yönden ve denetim açısından bütünün maliki hükmündedir, fakat ondan tam istifade edemez. Her neyse…

Bu malların ortaklığı düsturu, ahirete yönelik amellere girdiğinde, zararsız ve çok büyük menfaatlere vesile olur. Çünkü o ortaklığa katılan her bir ferdin, bütün malların tamamen kendi eline geçmesi sırrını taşır. Şöyle ki: Dört beş adam, ortaklık niyetiyle biri gaz yağı, biri fitil, biri lamba, biri şişe, biri de kibrit getirip lambayı yaktılar. Her biri, tam bir lambaya sahip olmuş olur. Eğer o ortaklardan her birinin duvarında büyük bir ayna varsa, her birinin aynasına, noksansız ve parçalanmadan birer lamba, odasıyla beraber yansır.

Aynen bunun gibi, ahirete yönelik amellerde ihlas sırrıyla ortaklık, kardeşlik sırrıyla dayanışma ve birlik sırrıyla iş bölümü yapıldığında, o amellerin ortaklığından hâsıl olan toplam netice ve toplam nur, her birinin amel defterine bütünüyle yazılır. Bu durum, hakikat ehli arasında gözle görülen ve yaşanan bir gerçektir ve Allah’ın rahmetinin ve cömertliğinin genişliğinin bir gereğidir.

İşte ey kardeşlerim! Sizleri inşallah maddi menfaat rekabete sevk etmeyecektir. Fakat ahiret menfaati noktasında, bir kısım tarikat ehlinin aldandığı gibi sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsi, küçük bir sevap nerede; yukarıda bahsedilen misaldeki gibi amellerin ortaklığı noktasında ortaya çıkan sevap ve nur nerede?

İkinci Misal: Sanat ehli, sanatlarının neticesini daha fazla kazanmak için, sanatta iş birliği (iştirak-i sanat) yoluyla önemli bir servet elde ederler. Hatta dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın her gündeki meyvesi, yalnızca üç iğne olmuş. Sonra, iş bölümü (teşrik-i mesai) düsturuyla on adam birleşmişler. Biri demir getirmiş, biri ocağı yakmış, biri delik açmış, biri ocağa sokmuş, biri ucunu sivriltmiş ve bunun gibi her biri iğne yapma sanatında sadece küçük bir işle meşgul olup, uğraştığı hizmet basit olduğundan vakit kaybetmemiş ve o işte ustalaşarak işini çok hızlı bir şekilde görmüş. Sonra, bu iş bölümü ve görev taksimi düsturuyla elde edilen sanatın meyvesini paylaşmışlar. Her birisine bir günde üç iğne yerine üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu olay, dünya ehli sanatkârlar arasında, onları iş bölümüne sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.

İşte ey kardeşlerim! Madem ki dünyevi işlerde, katı maddelerde böyle bir birlik ve ittifak bu denli büyük neticeler ve toplam faydalar veriyor. Acaba ahirete yönelik, nurlu, bölünmeye ve parçalanmaya ihtiyaç duymayan amellerde; Allah’ın lütfuyla her birinin aynasına bütün nurun yansıması ve her birinin, bütünün kazandığı sevabın aynısına sahip olması ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyaslayabilirsiniz. Bu büyük kâr, rekabetle ve ihlassızlıkla kaçırılmaz.

İhlası kıran ikinci engel: Makam sevgisinden (hubb-u câh) gelen şöhret tutkusuyla ve şan şeref perdesi altında halkın ilgisini kazanmak, dikkatleri kendine çekmekle bencilliği okşamak ve kötülüğü emreden nefse bir makam vermektir ki, bu durum en önemli bir ruhi hastalık olduğu gibi, “gizli şirk” (şirk-i hafî) olarak adlandırılan riyakârlığa ve kendini beğenmişliğe kapı açar, ihlası zedeler.

Ey kardeşlerim! Hakîm olan Kur’an’ın hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve kardeşlik olduğu, kardeşliğin sırrı da şahsiyetini kardeşler içinde eritip ([2] Haşiye) onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, aramızda bu tür makam sevgisinden kaynaklanan rekabetin etkili olmaması gerekir. Çünkü bu, mesleğimize tamamen aykırıdır. Mademki kardeşlerin şerefi, genel olarak her bir ferde ait olabilir; o büyük manevi şerefi, şahsi, kendini beğenmiş, rekabetçi, küçük bir şerefe ve şöhrete feda etmek, Risale-i Nur talebelerinden yüz derece uzak bir davranıştır diye ümit ediyorum.

Evet, Risale-i Nur talebelerinin kalbi, aklı ve ruhu; böyle aşağı, zararlı, alçak şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste kötülüğü emreden bir nefis bulunur. Bazen de nefsani duygular damarlara dokunur ve bir dereceye kadar kalp, akıl ve ruhun istememesine rağmen hükmünü icra eder. Sizin kalbinizi, ruhunuzu ve aklınızı suçlamıyorum. Risale-i Nur’un verdiği tesire dayanarak size güveniyorum. Fakat nefis, heva, his ve vehim bazen aldatır. Onun için bazen şiddetle ikaz ediliyorsunuz. Bu şiddet, nefse, heveslere, hislere ve vehme yöneliktir; dikkatli davranınız.

Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsaydı, makam bir tane olurdu veya sınırlı sayıda makamlar bulunurdu. O makama birden çok kabiliyetli kişi aday olurdu. Kıskançlık içeren bir bencillik ortaya çıkabilirdi. Fakat mesleğimiz kardeşliktir. Kardeş, kardeşe baba olamaz, mürşid tavrı takınamaz. Kardeşlikteki makam geniştir. Kıskançlık içeren bir çekişmeye sebep olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe yardımcı ve destek olur, hizmetini tamamlar.

Babalık ve mürşitlik gibi mesleklerde, kıskançlık içeren sevap kazanma hırsı ve yüksek hedefler peşinde koşma sebebiyle çok zararlı ve tehlikeli sonuçların ortaya çıktığına delil: Tarikat ehlinin o kadar önemli ve büyük manevi olgunlukları ve faydaları içinde, aralarındaki anlaşmazlıkların ve rekabetin doğurduğu vahim sonuçlardır ki, onların o büyük, kutsal kuvvetleri bid’at rüzgârlarına karşı dayanamamaktadır.

Üçüncü Engel: Korku ve açgözlülüktür (tama’). Bu engel, diğer bazı engellerle birlikte Hücumat-ı Sitte risalesinde tamamıyla izah edildiğinden, konuyu ona havale edip, merhametlilerin en merhametlisi olan Cenab-ı Hakk’tan bütün güzel isimlerini şefaatçi yaparak niyaz ediyoruz ki: Bizleri tam bir ihlasa muvaffak eylesin, âmin!

*Allahumme bi hakki Sûreti’l-İhlas, ic’alnâ min ibâdike’l-muhlasîne’l-muhlasîn. Âmin, âmin.*

(Allah’ım, İhlas Suresi hakkı için bizi ihlasa erdirilmiş ve ihlaslı kullarından eyle. Âmin, âmin.)

*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm.*

(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen ve her şeyi hikmetle yapan Sensin.)

*

Bir Kısım Kardeşlerime Özel Bir Mektuptur

Yazmaktan usanan ve ibadet ayları olan üç aylarda, beş yönden ibadet sayılan ([3] Haşiye) Risale-i Nur yazımına diğer zikir ve duaları (evradı) tercih eden kardeşlerime iki hadis-i şerifin bir nükte açıklamasını söyleyeceğim.

Birincisi: *Yûzenu midâdu’l-ulemâi bi dimâi’ş-şühedâ.* -veya buna benzer bir ifadeyle- Yani: “Mahşerde hakikat âlimlerinin sarf ettikleri mürekkep, şehitlerin kanıyla tartılır; o kıymette olur.”

İkincisi: *Men temesseke bi sünnetî inde fesâdi ümmetî felehû ecru mieti şehîd.* -veya buna benzer bir ifadeyle- Yani: “Bid’atlerin ve dalaletlerin istilası zamanında Sünnet-i Seniyye’ye ve Kur’an hakikatine sımsıkı sarılıp hizmet eden, yüz şehit sevabı kazanabilir.”

Ey tembellik damarıyla yazıdan usanan ve ey tasavvuf meşrepli kardeşlerim! Bu iki hadisin toplamı gösteriyor ki, böyle bir zamanda iman hakikatlerine, şeriatın sırlarına ve Peygamber Efendimizin sünnetine hizmet eden mübarek ve samimi kalemlerden akan siyah nur veya hayat suyu hükmündeki mürekkeplerin bir dirhemi, şehitlerin yüz dirhem kanı hükmünde mahşer gününde size fayda verebilir. Öyleyse onu kazanmaya çalışınız.

Eğer derseniz: “Hadiste ‘âlim’ tabiri var, bizden bazıları ise yalnızca kâtibiz.”

Cevap: Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan bir kimse, bu zamanın önemli ve hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur talebelerinin bir manevi şahsiyeti vardır, şüphesiz o manevi şahsiyet bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise o manevi şahsiyetin parmaklarıdır. Kendi açımdan liyakatsiz olduğum halde, sizin hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstatlık ve size de bağlılık noktasında bir âlim konumu verdiğinizden dolayı bana bağlanmışsınız. Ben okuma yazması az ve kalemsiz olduğum için sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır, hadiste gösterilen sevabı alırsınız.

Said Nursî

*

[1] Haşiye: Evet, ihlas sırrıyla samimi dayanışma ve birlik, sayısız menfaate vesile olduğu gibi; korkulara, hatta ölüme karşı en önemli bir siper ve bir dayanak noktasıdır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Gerçek kardeşlik sırrıyla ve Allah rızası yolunda, ahirete yönelik işlerde, kardeşlerinin sayısı kadar ruhları olduğundan, biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her zaman bana sevap kazandırarak manevi bir hayatı devam ettirdiklerinden ben ölmüyorum” diyerek ölümü gülerek karşılar. “Ve o ruhlar vasıtasıyla sevap yönünden yaşıyorum, yalnızca günah yönünden ölüyorum” der, rahatla yatar.

[2] Haşiye: Evet, bahtiyar o kimsedir ki, Kur’an kevserinden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için bir buz parçası gibi olan şahsiyetini ve benliğini o havuzun içine atıp eritendir.

[3] Haşiye: Bu kıymetli mektupta Üstadımızın işaret ettiği beş çeşit ibadetin kendilerinden izahını talep ettik. Aldığımız izah aşağıya yazılmıştır.

1. En önemli bir mücadele olan dalalet ehline karşı manen mücadele etmektir.

2. Üstadına hakikati yayma yönünde yardım ederek hizmet etmektir.

3. Müslümanlara iman yönünden hizmet etmektir.

4. Kalemle ilim tahsil etmektir.

5. Bazen bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen tefekkürî ibadeti yapmaktır.

(Rüşdü, Hüsrev, Re’fet)

Lügatçeli Metin

Yirmi Birinci Lem’a

İhlas hakkında

On Yedinci Lem’a’nın On Yedinci Nota’sının yedi meselesinden Dördüncü Meselesi iken, ihlas münasebetiyle (ilişkisiyle) Yirminci Lem’a’nın İkinci Nokta’sı oldu. Nuraniyetine (nurluluğuna) binaen (dayanarak) Yirmi Birinci Lem’a olarak Lemaat’a (Risale-i Nur külliyatında bir eser adı) girdi.

Bu Lem’a lâekall (en az) her on beş günde bir defa okunmalı.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Okunuşu: Bismillahirrahmânirrahîm.

Meali: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.)

وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖيحُكُمْ

(Okunuşu: Ve lâ tenâzeû fetefşelû ve tezhebe rîhukum.

Meali: Birbirinizle çekişmeyin, yoksa zaafa düşersiniz de gücünüz (kuvvetiniz, devletiniz) gider. –Enfal Suresi, 46. Ayet’ten bir bölüm–)

وَ قُومُوا لِلّٰهِ قَانِتٖينَ

(Okunuşu: Ve kûmû lillâhi kânitîn.

Meali: Allah’a gönülden boyun eğerek (ibadete) kalkın. –Bakara Suresi, 238. Ayet’ten bir bölüm–)

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا

(Okunuşu: Kad efleha men zekkâhâ, ve kad hâbe men dessâhâ.

Meali: Nefsini temizleyip arındıran kurtulmuş (muradına ermiş)tur. Onu kirletip örten de hüsrana uğramıştır. –Şems Suresi, 9-10. Ayetler–)

وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتٖى ثَمَنًا قَلٖيلًا

(Okunuşu: Ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ.

Meali: Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. –Bakara Suresi, 41. Ayet’ten bir bölüm–)

Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’aniyede (Kur’an hizmetinde) arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan (özellikle) uhrevî (âhiretle ilgili) hizmetlerde en mühim (önemli) bir esas en büyük bir kuvvet en makbul (kabul görmüş) bir şefaatçi en metin (sağlam) bir nokta-i istinad (dayanak noktası) en kısa bir tarîk-ı hakikat (hakikat yolu) en makbul bir dua-yı manevî (manevî dua) en kerametli (olağanüstü hallere sahip) bir vesile-i makasıd (amaçlara ulaşma aracı) en yüksek bir haslet (iyi huy) en safi (katışıksız) bir ubudiyet (kulluk): İhlastır.

Madem ihlasta mezkûr (adı geçen) hâssalar (özellikler) gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde (karşısında) ve şiddetli tazyikat (baskılar) karşısında ve savletli (saldırgan, şiddetli) bid’alar (dinde sonradan ortaya çıkan, dine aykırı şeyler), dalaletler (doğru yoldan sapmalar) içerisinde bizler gayet (çok) az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî (genel) ve kudsî (kutsal) bir vazife-i imaniye (iman vazifesi) ve hizmet-i Kur’aniye (Kur’an hizmeti) omuzumuza ihsan-ı İlahî (Allah’ın ihsanı, bağışı) tarafından konulmuş. Elbette herkesten ziyade bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya mecbur ve mükellefiz (yükümlüyüz). Ve ihlasın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız (ihtiyacımız var).

Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye (kutsal hizmet) kısmen (bir ölçüde) zayi olur (boşa gider), devam etmez hem şiddetli mes’ul (sorumlu) oluruz. وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتٖى ثَمَنًا قَلٖيلًا (Ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ – Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın.) âyetindeki şiddetli tehditkârane (tehdit eder şekilde) nehy-i İlahîye (Allah’ın yasaklamasına) mazhar (ulaşıp) olup saadet-i ebediye (ebedî mutluluk) zararına manasız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfüruşane (kendini beğenmişçesine, gösterişli bir şekilde), sakîl (ağır, sevimsiz, yakışıksız), riyakârane (iki yüzlü, gösterişli bir şekilde) bazı hissiyat-ı süfliye (aşağılık duygular, bayağı hisler) ve menafi-i cüz’iyenin (küçük çıkarların) hatırı için ihlası kırmakla hem bu hizmetteki umum (bütün) kardeşlerimizin hukukuna tecavüz (haklarına saldırma) hem hizmet-i Kur’aniyenin (Kur’an hizmetinin) hizmetine taarruz (saldırı) hem hakaik-i imaniyenin (iman hakikatlerinin) kudsiyetine (kutsallığına) hürmetsizlik etmiş oluruz.

Ey kardeşlerim! Mühim (önemli) ve büyük bir umûr-u hayriyenin (hayır işlerinin) çok muzır (zararlı) manileri (engelleri) olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle (hizmet edenleriyle) çok uğraşır. Bu manilere ve bu şeytanlara karşı, ihlas kuvvetine dayanmak gerektir. İhlası kıracak esbabdan (sebeplerden); yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yusuf aleyhisselâm (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖى (Okunuşu: İnnen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime Rabbî. Meali: Şüphesiz nefis, Rabbimin merhamet ettiği müstesna, daima kötülüğü emredendir. –Yusuf Suresi, 53. Ayet–) demesiyle nefs-i emmareye (sürekli kötülüğü emreden nefse) itimat edilmez (güvenilmez). Enaniyet (benlik, kendini beğenme) ve nefs-i emmare sizi aldatmasın.

İhlası kazanmak ve muhafaza etmek (korumak) ve manileri (engelleri) def’etmek (uzaklaştırmak, gidermek) için gelecek düsturlar (prensipler) rehberiniz (yol göstericiniz) olsun.

Birinci Düsturunuz

Amelinizde (işinizde, davranışınızda) rıza-yı İlahî (Allah’ın rızası) olmalı.

Eğer o razı olsa bütün dünya küsse (darılsa) ehemmiyeti (önemi) yok. Eğer o kabul etse bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza (gerek) ederse sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk’ın (Allah Teâlâ’nın) rızasını esas maksat (temel amaç) yapmak gerektir.

İkinci Düsturunuz

Bu hizmet-i Kur’aniyede (Kur’an hizmetinde) bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek (eleştirmemek) ve onların üstünde fazilet-füruşluk (erdem taslama) nevinden (türünden) gıpta damarını tahrik (kışkırtmak) etmemektir.

Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez (çekişmez), bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez (karşı çıkmaz), kalp ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal (tamamlar) eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet (yardım) eder. Yoksa o vücud-u insanın (insan vücudunun) hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.

Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârane (rekabet ederek) uğraşmaz, birbirinin önüne takaddüm edip (öne geçip) tahakküm etmez (baskı kurmaz), birbirinin kusurunu görerek tenkit edip sa’ye (çalışmaya) şevkini kırıp atalete (tembelliğe) uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla (yetenekleriyle), birbirinin hareketini umumî (genel) maksada tevcih etmek (yöneltmek) için yardım ederler, hakiki bir tesanüd (dayanışma) bir ittifak (birlik) ile gaye-i hilkatlerine (yaratılış amaçlarına) yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz (saldırı), bir tahakküm karışsa; o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm (verimsiz) bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.

İşte ey Risale-i Nur şakirdleri (öğrencileri) ve Kur’an’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil (olgun insan) ismine lâyık bir şahs-ı manevînin (manevî şahsiyetin) azalarıyız (uzuvlarıyız). Ve hayat-ı ebediye (ebedî hayat) içindeki saadet-i ebediyeyi (ebedî saadeti) netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet (selamet sahili) olan Dârü’s-selâm’a (Cennet’e, selamet yurduna) ümmet-i Muhammediyeyi (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salat ve selamı onun üzerine olsun) çıkaran bir sefine-i Rabbaniyede (Rabbani gemide) çalışan hademeleriz (hizmetkârlarız). Elbette dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i maneviyeyi (manevî kuvveti) temin eden (sağlayan) sırr-ı ihlası (ihlas sırrını) kazanmak ile tesanüd (dayanışma) ve ittihad-ı hakikiye (hakiki birliğe) muhtacız (ihtiyacımız var) ve mecburuz.

Evet, üç elif (Arap alfabesindeki ‘elif’ harfi, rakamsal değeri 1’dir) ittihat (birlik) etmezse üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet (sayısal sır) ile ittihat etse yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet (kardeşlik sırrı) ve ittihad-ı maksat (amaç birliği) ve ittifak-ı vazife (görev birliği) ile tevafuk edip (uygunluk gösterip, birleşip) bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi; hakiki sırr-ı ihlas ile on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i maneviyesi (manevî kuvveti) dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye (tarihî olaylar) şehadet ediyor (şahitlik ediyor).

Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakiki, samimi bir ittifakta (birlikte) her bir fert, sair (diğer) kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya (sanki) on hakiki müttehid (birleşmiş) adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. (Hâşiye[1])

Üçüncü Düsturunuz

Bütün kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz.

Evet, kuvvet haktadır ve ihlastadır. Haksızlar dahi haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlas ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.

Evet, kuvvet hakta ve ihlasta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlas, bu davayı ispat eder ve kendi kendine delil olur.

Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye (ilmî hizmet) ve diniyeye (dinî hizmete) mukabil (karşılık), burada sizinle yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki kendi memleketimde ve İstanbul’da burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garib (yabancı), yarım ümmi (okuma yazması az olan), insafsız memurların tarassudat (gözetlemeler) ve tazyikatları (baskıları) altında yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet; yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakıyeti (başarıyı) gösteren manevî kuvvet, sizlerdeki ihlastan geldiğine kat’iyen (kesinlikle) şüphem kalmadı.

Hem itiraf ediyorum (kabul ediyorum) ki samimi ihlasınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyadan (gösterişten) beni bir derece kurtardınız. İnşâallah (Allah dilerse) tam ihlasa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlasa sokarsınız.

Bilirsiniz ki Hazret-i Ali (radiyallâhu anh – Allah ondan razı olsun) o mu’cizevari (mucize gibi) kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı A’zam (kuddise sırruhu – sırrı mukaddes olsun, kutsal sırrı yücelsin) o hârika (harika) keramet-i gaybiyesiyle (gaybi kerametiyle, görünmeyen âleme ait olağanüstü haliyle), sizlere bu sırr-ı ihlasa binaen (dayalı olarak) iltifat ediyorlar (ilgi gösteriyorlar) ve himayetkârane (koruyuculukla) teselli verip hizmetinizi manen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki bu teveccühleri (yönelmeleri, ilgileri), ihlasa binaen (dayalı olarak) gelir. Eğer bilerek bu ihlası kırsanız onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’a’daki şefkat tokatlarını tahattur ediniz (hatırlayınız).

Böyle manevî kahramanları arkanızda zahîr (yardımcı), başınızda üstad bulmak isterseniz وَ يُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ (Okunuşu: Ve yu’sirûne alâ enfusihim. Meali: Kendilerine tercih ederler (başkalarını kendilerinden üstün tutarlar). –Haşr Suresi, 9. Ayet’ten bir kısım–) sırrıyla ihlas-ı tammı (tam ihlası) kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize; şerefte, makamda, teveccühte (ilgi görmede), hattâ menfaat-i maddiye (maddî menfaat) gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz.

Hattâ en latîf (nazik, hoş) ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi (iman hakikatini) muhtaç bir mü’mine bildirmek ki en masumane (en masum), zararsız bir menfaattir. Mümkün ise nefsinize bir hodgâmlık (bencillik) gelmemek için istemeyen bir arkadaş ile yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim.” arzunuz varsa çendan (gerçi) onda bir günah ve zarar yoktur. Fakat mabeyninizdeki (aranızdaki) sırr-ı ihlasa zarar gelebilir.

Dördüncü Düsturunuz

Kardeşlerinizin meziyetlerini (üstün özelliklerini) şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur (hayal, düşünce) edip onların şerefleriyle şâkirane (şükrederek) iftihar etmektir.

Ehl-i tasavvufun (tasavvuf ehlinin) mabeyninde (arasında) “fena fi’ş-şeyh (mürşidde fani olmak), fena fi’r-resul (Peygamber’de fani olmak)” ıstılahatı (terimleri) var. Ben sofi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte “fena fi’l-ihvan (kardeşlerde fani olmak)” suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna “tefani (birbirinde fani olma, benliğini unutma)” denilir. Yani birbirinde fâni olmaktır. Yani kendi hissiyat-ı nefsaniyesini (nefsinin hislerini) unutup, kardeşlerinin meziyat (üstün özellikler) ve hissiyatıyla (duygularıyla) fikren yaşamaktır.

Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir (kardeşliktir). Peder (baba) ile evlat, şeyh ile mürid (öğrenci) mabeynindeki (arasındaki) vasıta değildir. Belki hakiki kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz “Haliliye (Hz. İbrahim’in yolu)” olduğu için meşrebimiz (yolumuz, metodumuz) “hıllet (dostluk, yakın arkadaşlık)”tir. Hıllet ise en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert (cömert, yiğit) kardeş olmak iktiza (gerek) eder. Bu hılletin üssü’l-esası (temel esası), samimi ihlastır. Samimi ihlası kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder (düşer). Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz.

Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübra-yı Kur’aniye (Kur’an’ın büyük caddesi) olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşâallah (Allah dilerse) Risale-i Nur yoluyla Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (Mucizevî Beyanlı Kur’an’ın) daire-i kudsiyesine (kutsal dairesine) girenler; daima nura, ihlasa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir (düşmeyeceklerdir).

Ey hizmet-i Kur’aniyede (Kur’an hizmetinde) arkadaşlarım!

İhlası kazanmanın ve muhafaza etmenin (korumanın) en müessir (etkili) bir sebebi, rabıta-i mevttir (ölümü düşünmektir).

Evet, ihlası zedeleyen (bozan) ve riyaya (gösterişe) ve dünyaya sevk eden (yönlendiren), tûl-i emel (uzun emeller beslemek) olduğu gibi; riyadan nefret veren ve ihlası kazandıran, rabıta-i mevttir (ölümü düşünmektir). Yani ölümünü düşünüp, dünyanın fâni (geçici) olduğunu mülahaza (düşünce) edip, nefsin desiselerinden (hilelerinden) kurtulmaktır.

Evet ehl-i tarîkat (tarikat ehli) ve ehl-i hakikat (hakikat ehli), Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ۞ اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ (Okunuşu: Küllü nefsin zâikatul mevt. İnneke meyyitun ve innehum meyyitûn. Meali: Her nefis ölümü tadacaktır. –Âl-i İmrân Suresi, 185; Enbiyâ Suresi, 35– Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler. –Zümer Suresi, 30–) gibi âyetlerinden aldığı dersle, rabıta-i mevti (ölümü düşünmeyi) sülûklarında (manevi yolculuklarında) esas tutmuşlar; tûl-i emelin (uzun emeller beslemenin) menşei (kaynağı) olan tevehhüm-ü ebediyeti (ebedilik vehmini, sonsuz yaşayacağı zannını) o rabıta ile izale etmişler (gidermişler). Onlar farazî (varsayımsal) ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur (hayal) ve tahayyül (zihinde canlandırma) edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip; düşüne düşüne nefs-i emmare (sürekli kötülüğü emreden nefis) o tahayyül ve tasavvurdan müteessir (etkilenir) olup uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu rabıtanın fevaidi (faydaları) pek çoktur. Hadîste اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ –اَوْ كَمَا قَالَ– (Okunuşu: Eksirû zikra hâdimi’l-lezzât. –Ev kemâ kâl– Meali: Lezzetleri yok eden ölümü çokça anın! –Veya bu anlamda buyurmuştur–) yani “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz (anın, hatırlayınız)!” diye bu rabıtayı ders veriyor.

Fakat mesleğimiz tarîkat (tarikat yolu) olmadığı belki hakikat olduğu için bu rabıtayı ehl-i tarîkat (tarikat ehli) gibi farazî (varsayımsal) ve hayalî suretinde yapmaya mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate (hakikat yoluna) uygun gelmiyor. Belki âkıbeti (sonucu) düşünmek suretinde, müstakbeli (geleceği) zaman-ı hazıra (şimdiki zamana) getirmek değil belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale (geleceğe) fikren gitmek, nazaran (bakış açısıyla) bakmaktır.

Evet hiç hayale, faraza (varsayıma) lüzum kalmadan bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini (ölümünü) gördüğü gibi bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür, daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder (görür, seyreder), ihlas-ı etemme (tam ihlasa) yol açar.

İkinci Sebep: İman-ı tahkikînin (hakiki ve tahkike dayalı imanın) kuvvetiyle ve marifet-i Sâni’i (her şeyi sanatlı yapan Allah’ı bilmeyi) netice veren masnuattaki (sanatlı eserlerdeki) tefekkür-ü imanîden (imanî düşünceden) gelen lemaat (parıltılar, nurlar) ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîm’in (çok merhametli Yaratıcının) hazır nâzır (her şeyi görüp gözeten) olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü (ilgisini) aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, meded (yardım) aramak o huzurun edebine muhalif (aykırı) olduğunu düşünmek ile o riyadan (gösterişten) kurtulup ihlası kazanır. Her ne ise bunda çok derecat (dereceler), meratib (mertebeler) var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade (fayda) edebilse o kadar kârdır.

Risale-i Nur’da riyadan (gösterişten) kurtaracak, ihlası kazandıracak çok hakaik (hakikatler) zikredildiğinden ona havale edip (bırakıp) burada kısa kesiyoruz.

İhlası kıran ve riyaya (gösterişe) sevk eden (yönlendiren) pek çok esbabdan (sebeplerden) iki üçünü muhtasaran (kısaca) beyan edeceğiz (açıklayacağız):

Birincisi: Menfaat-i maddiye (maddî menfaat) cihetinden gelen rekabet, yavaş yavaş ihlası kırar. Hem netice-i hizmeti de zedeler (bozar). Hem o maddî menfaati de kaçırır.

Evet, hakikat ve âhiret için çalışanlara karşı bu millet bir hürmet ve bir muavenet (yardım) fikrini daima beslemiş. Ve bilfiil (fiilen, gerçekten) onların hakikat-i ihlaslarına ve sadıkane olan hizmetlerine bir cihette (yönden) iştirak (ortak olmak) etmek niyetiyle, onların hâcat-ı maddiyelerinin (maddî ihtiyaçlarının) tedarikiyle (karşılanmasıyla) meşgul olup, vakitlerini zayi (boşa) etmemek için sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip hürmet etmişler. Fakat bu muavenet (yardım) ve menfaat istenilmez belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır (bekleyen) kalmakla lisan-ı hal (hal dili) ile dahi istenilmez belki ummadığı bir halde verilir. Yoksa ihlası zedelenir (bozulur). Hem وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتٖى ثَمَنًا قَلٖيلًا (Ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ – Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın.) âyetinin nehyine (yasağına) yanaşır, ameli (işi, ibadeti) kısmen yanar.

İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır (bekleyen) kalmak, sonra nefs-i emmare (sürekli kötülüğü emreden nefis) hodgâmlık (bencillik) cihetiyle, o menfaati başkasına kaptırmamak için hakiki bir kardeşine ve o hususi hizmette arkadaşına karşı bir rekabet damarı uyandırır. İhlası zedelenir (bozulur), hizmette kudsiyeti (kutsallığı) kaybeder. Ehl-i hakikat (hakikat ehli) nazarında (gözünde) sakîl (ağır, sevimsiz) bir vaziyet alır. Ve maddî menfaati de kaybeder. Her ne ise…

Bu hamur çok su götürür (bu konu uzundur), kısa kesip yalnız hakiki kardeşlerimin içinde sırr-ı ihlası (ihlas sırrını) ve samimi ittifakı (birliği) kuvvetleştirecek iki misal söyleyeceğim.

Birinci Misal: Ehl-i dünya (dünya ehli), büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için hattâ bir kısım ehl-i siyaset (siyaset ehli) ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin (insanlık toplum hayatının) mühim (önemli) âmilleri (etkenleri) ve komiteleri, iştirak-i emval (malların ortaklığı) düsturunu (ilkesini) kendilerine rehber (yol gösterici) etmişler. Bütün sû-i istimalat (kötüye kullanımlar) ve zararlarıyla beraber, hârika bir kuvvet, bir menfaat elde ediyorlar. Halbuki iştirak-i emvalin çok zararlarıyla beraber, iştirakle (ortaklıkla) mahiyeti (niteliği) değişmez. Her birisi umuma (genele) –gerçi bir cihette (yönden) ve nezarette (gözetimde)– mâlik (sahip) hükmündedir fakat istifade (fayda) edemez. Her ne ise…

Bu iştirak-i emval (malların ortaklığı) düsturu (ilkesi) a’mal-i uhreviyeye (âhiret amellerine) girse zararsız azîm (büyük) menfaate medardır (sebep olur). Çünkü bütün emval, o iştirak eden her bir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünkü nasıl ki dört beş adamdan iştirak niyetiyle biri gaz yağı, biri fitil, biri lamba, biri şişe, biri kibrit getirip lambayı yaktılar. Her biri tam bir lambaya mâlik (sahip) oluyor. O iştirak edenlerin her birinin bir duvarda büyük bir âyinesi (ayna) varsa her birinin noksansız, parçalanmadan birer lamba oda ile beraber âyinesine (aynasına) girer.

Aynen öyle de emval-i uhreviyede (âhiret mallarında) sırr-ı ihlas (ihlas sırrı) ile iştirak (ortaklık) ve sırr-ı uhuvvet (kardeşlik sırrı) ile tesanüd (dayanışma) ve sırr-ı ittihat (birlik sırrı) ile teşrikü’l-mesai (işbirliği), o iştirak-i a’malden (amellerin ortaklığından) hasıl olan (meydana gelen) umum yekûn (genel toplam) ve umum nur her birinin defter-i a’maline (amel defterine) bitamamiha (tamamen) gireceği ehl-i hakikat (hakikat ehli) mabeyninde (arasında) meşhud (görülen) ve vakidir (gerçekleşen) ve vüs’at-i rahmet (rahmetin genişliği) ve kerem-i İlahînin (İlahi cömertliğin) muktezasıdır (gereğidir).

İşte ey kardeşlerim! Sizleri inşâallah (Allah dilerse) menfaat-i maddiye (maddî menfaat) rekabete sevk etmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye (âhiret menfaati) noktasında bir kısım ehl-i tarîkat (tarikat ehli) aldandıkları gibi sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz’î (küçük, kısmi) bir sevap nerede; mezkûr (adı geçen) misal hükmündeki iştirak-i a’mal (amellerin ortaklığı) noktasında tezahür eden (ortaya çıkan) sevap ve nur nerede?

İkinci Misal: Ehl-i sanat (sanat ehli), netice-i sanatı (sanatın sonucunu) ziyade kazanmak için iştirak-i sanat (sanatta ortaklık) cihetinde mühim (önemli) bir servet elde ediyorlar. Hattâ dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî (bireysel) çalışmanın her günde yalnız üç iğne, o ferdî sanatın meyvesi olmuş. Sonra teşrikü’l-mesai (işbirliği) düsturuyla (ilkesiyle) on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir ve hâkeza (ve benzeri) her birisi iğne yapmak sanatında yalnız cüz’î (küçük, kısmi) bir işle meşgul olup, iştigal (meşgul) ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi (boşa) olmayıp, o hizmette meleke (yetenek, alışkanlık) kazanarak gayet süratle işini görmüş. Sonra, o teşrik-i mesai (işbirliği) ve taksim-i a’mal (iş bölümü) düsturuyla (ilkesiyle) olan sanatın semeresini (meyvesini, ürününü) taksim etmişler. Her birisine bir günde üç iğneye bedel (karşılık) üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hâdise (olay) ehl-i dünyanın sanatkârları arasında, onları teşrik-i mesaiye (işbirliğine) sevk etmek için dillerinde destan (efsane) olmuştur.

İşte ey kardeşlerim! Madem umûr-u dünyeviyede (dünya işlerinde), kesif (yoğun, maddî) maddelerde böyle ittihat (birlik), ittifak (anlaşma) ile neticeler, böyle azîm (büyük) yekûn (toplam) faydalar verir. Acaba uhrevî (âhirete ait) ve nurani (nurani, ışıklı) ve tecezzi (parçalara ayrılma) ve inkısama (bölünme) muhtaç olmayarak ve fazl-ı İlahî (Allah’ın lütfu) ile her birisinin âyinesine (aynasına) umum (genel) nur in’ikas (yansıma) etmek ve her biri umumun kazandığı misl-i sevaba (aynı sevaba) mâlik (sahip) olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz. Bu azîm (büyük) kâr, rekabetle ve ihlassızlık ile kaçırılmaz.

İhlası kıran ikinci mani: Hubb-u câhtan (makam ve şöhret sevgisinden) gelen şöhret-perestlik (şöhret düşkünlüğü) sâikasıyla (saikiyle, dürtüsüyle) ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmeyi (halkın ilgisini) kazanmak, nazar-ı dikkati (dikkati) kendine celbetmekle (çekmekle) enaniyeti (benliği) okşamak ve nefs-i emmareye (sürekli kötülüğü emreden nefse) bir makam vermektir ki en mühim (önemli) bir maraz-ı ruhî (ruh hastalığı) olduğu gibi “şirk-i hafî (gizli şirk)” tabir edilen riyakârlığa (gösterişe), hodfüruşluğa (kendini beğenmişliğe) kapı açar, ihlası zedeler (bozar).

Ey kardeşlerim! Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet (kardeşlik) olduğu ve uhuvvetin sırrı; şahsiyetini kardeşler içinde fâni (yok) edip (Hâşiye[2]) onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mabeynimizde (aramızda) bu nevi hubb-u câhtan (makam ve şöhret sevgisinden) gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bütün münafîdir (aykırıdır). Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref-i manevîyi (manevî şerefi), şahsî, hodfüruşane (kendini beğenmişçesine), rekabetkârane (rekabetçi bir şekilde), cüz’î (küçük, kısmi) bir şerefe ve şöhrete feda etmek; Risale-i Nur şakirdlerinden (öğrencilerinden) yüz derece uzak olduğu ümidindeyim.

Evet, Risale-i Nur şakirdlerinin (öğrencilerinin) kalbi, aklı, ruhu; böyle aşağı, zararlı, süflî (bayağı) şeylere tenezzül (eğilim) etmez. Fakat herkeste nefs-i emmare (sürekli kötülüğü emreden nefis) bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye (nefsin hisleri) damarlara ilişir. Bir derece hükmünü; kalp, akıl ve ruhun rağmına (aksine) olarak icra (yerine getirir) eder. Sizlerin kalp ve ruh ve aklınızı ittiham etmem (suçlamam). Risale-i Nur’un verdiği tesire binaen (dayanarak) itimat ediyorum. Fakat nefis ve heva (nefsin arzuları) ve his ve vehim (kuruntu) bazen aldatıyorlar. Onun için bazen şiddetli ikaz (uyarı) olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve heva (nefsin arzuları) ve his ve vehme (kuruntuya) bakıyor; ihtiyatlı (tedbirli) davranınız.

Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsa idi makam bir olurdu veyahut mahdud (sınırlı) makamlar bulunurdu. O makama müteaddid (çeşitli, çok sayıda) istidatlar (yetenekler) namzet (aday) olurdu. Gıptakârane (gıpta ederek, imrenerek) bir hodgâmlık (bencillik) olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir (kardeşliktir). Kardeş kardeşe peder (baba) olamaz, mürşid (yol gösterici) vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir. Gıptakârane (gıpta ederek, imrenerek) müzahameye (yarışmaya, kalabalığa) medar (sebep) olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin (yardımcı) ve zahîr (destekçi) olur; hizmetini tekmil (tamamlar) eder.

Pederane (baba gibi), mürşidane (mürşid gibi) mesleklerdeki gıptakârane (gıpta ederek, imrenerek) hırs-ı sevap (sevap hırsı) ve ulüvv-ü himmet (yüksek gayret) cihetiyle çok zararlı ve hatarlı (tehlikeli) neticeler vücuda (ortaya) geldiğine delil: Ehl-i tarîkatın (tarikat ehlinin) o kadar mühim (önemli) ve azîm (büyük) kemalâtları (olgunlukları) ve menfaatleri içindeki ihtilafatın (anlaşmazlıkların) ve rekabetin verdiği vahim (korkunç) neticelerdir ki onların o azîm (büyük), kudsî (kutsal) kuvvetleri bid’a (dinde sonradan ortaya çıkan, dine aykırı şeyler) rüzgârlarına karşı dayanamıyor.

Üçüncü Mani: Korku ve tama’dır (açgözlülüktür). Bu mani diğer bir kısım manilerle beraber Hücumat-ı Sitte’de (Altı Hücum kitabında) tamamıyla izah edildiğinden ona havale edip (bırakıp), Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn’den (Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’tan) bütün esma-i hüsnasını (güzel isimlerini) şefaatçi yapıp niyaz (yalvarıp) ediyoruz ki: Bizleri ihlas-ı tamme (tam ihlasa) muvaffak (başarılı) eylesin, âmin!

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سُورَةِ الْاِخْلَاصِ اِجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصٖينَ الْمُخْلَصٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ

(Okunuşu: Allâhümme bi hakki Sûreti’l-İhlâs, ic’alnâ min ibâdike’l-muhlisîne’l-muhlasîn. Âmîn, âmîn.

Meali: Ey Allahım! İhlas Sûresi hakkı için bizi ihlaslı ve ihlasa erdirilmiş kullarından eyle. Âmin, Âmin.)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

(Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-Alîmü’l-Hakîm.

Meali: Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın. –Bakara Suresi, 32. Ayet–)

*

Bir kısım kardeşlerime hususi bir mektuptur

Yazıda usanan (yorgunluk duyan) ve ibadet ayları olan şuhur-u selâsede (üç aylarda) sair (diğer) evradı (zikirleri, ibadetleri), beş cihetle ibadet sayılan (Hâşiye[3]) Risale-i Nur yazısına tercih eden kardeşlerime iki hadîs-i şerifin bir nüktesini (inceliğini) söyleyeceğim.

Birincisi: يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَاءِ بِدِمَاءِ الشُّهَدَاءِ –اَوْ كَمَا قَالَ–

(Okunuşu: Yûzenu midâdu’l-ulemâi bi dimâi’ş-şühedâi –ev kemâ kâl–

Meali: Âlimlerin mürekkebi şehidlerin kanıyla tartılır. –Veya bu anlamda buyurmuştur– / Hadis-i Şerif)

Yani “Mahşerde ulema-i hakikatin (hakikat âlimlerinin) sarf ettikleri (harcadıkları) mürekkep, şehitlerin kanıyla muvazene (denkleştirilir) edilir; o kıymette (değerde) olur.”

İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهٖيدٍ –اَوْ كَمَا قَالَ–

(Okunuşu: Men temesseke bi sünnetî inde fesâdi ümmetî felehu ecru mieti şehîdin –ev kemâ kâl–

Meali: Ümmetimin fesadı (bozulması) zamanında sünnetime tutunan kimseye yüz şehid sevabı vardır. –Veya bu anlamda buyurmuştur– / Hadis-i Şerif)

Yani “Bid’aların (dinde sonradan ortaya çıkan, dine aykırı şeylerin) ve dalaletlerin (doğru yoldan sapmaların) istilası (yayılması) zamanında sünnet-i seniyeye (Peygamber’in yüce sünnetine) ve hakikat-i Kur’aniyeye (Kur’an hakikatine) temessük (sarılıp, tutunup) edip hizmet eden, yüz şehit sevabını kazanabilir.”

Ey tembellik damarıyla yazıdan usanan (yorgunluk duyan) ve ey sofi-meşrep (tarikat yanlısı) kardeşler! Bu iki hadîsin mecmuu (toplamı) gösterir ki böyle zamanda hakaik-i imaniyeye (iman hakikatlerine) ve esrar-ı şeriat (şeriatın sırlarına) ve sünnet-i seniyeye (Peygamber’in yüce sünnetine) hizmet eden mübarek hâlis (katışıksız, samimi) kalemlerden akan siyah nur veya âb-ı hayat (hayat suyu) hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedanın (şehitlerin) yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde (mahşer gününde) size fayda verebilir. Öyle ise onu kazanmaya çalışınız.

Eğer deseniz: Hadîste “âlim” tabiri (kelimesi) var, bir kısmımız yalnız kâtibiz (yazıcıyız).

Elcevap (Cevap): Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim (önemli), hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da madem Risale-i Nur şakirdlerinin (öğrencilerinin) bir şahs-ı manevîsi (manevî şahsiyeti) var, şüphesiz o şahs-ı manevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise o şahs-ı manevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda (bakış açımda) liyakatsiz (yetersiz) olduğum halde, haydi hüsn-ü zannınıza (güzel düşüncenize) binaen (dayanarak) bu fakire (aciz kula) bir üstadlık ve tebaiyet (bağlılık, tabi olma) noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmi (okuma yazması olmayan) ve kalemsiz olduğum için sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır, hadîste gösterilen ecri (sevabı) alırsınız.

Said Nursî

*

[1] Hâşiye (dipnot): Evet, sırr-ı ihlas (ihlas sırrı) ile samimi tesanüd (dayanışma) ve ittihat (birlik), hadsiz menfaate medar (sebep) olduğu gibi; korkulara hattâ ölüme karşı en mühim (önemli) bir siper (kalkan), bir nokta-i istinaddır (dayanak noktasıdır). Çünkü ölüm gelse bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye (hakiki kardeşlik sırrı) ile rıza-yı İlahî (Allah’ın rızası) yolunda, âhirete müteallik (ilgili) işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar, zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla manevî bir hayatı idame (devam) ettiklerinden ben ölmüyorum.” diyerek, ölümü gülerek karşılar. “Ve o ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum.” der, rahatla yatar.

[2] Hâşiye (dipnot): Evet, bahtiyar odur ki kevser-i Kur’anîden (Kur’an kevserinden) süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için bir buz parçası nevindeki şahsiyetini ve enaniyetini (benliğini) o havuz içine atıp eritendir.

[3] Hâşiye (dipnot): Bu kıymetli mektupta Üstadımızın işaret ettiği beş nevi (çeşit) ibadetin kendilerinden izahını (açıklamasını) talep (istedik) ettik. Aldığımız izah aşağıya yazılmıştır.

1 – En mühim (önemli) bir mücahede (cihad) olan ehl-i dalalete (sapıklık ehline) karşı manen mücahede (manen mücadele) etmektir.

2 – Üstadına neşr-i hakikat (hakikati yayma) cihetinde yardım suretiyle hizmet etmektir.

3 – Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmektir.

4 – Kalemle ilmi tahsil (öğrenmek) etmektir.

5 – Bazen bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen tefekkürî (düşünceye dayalı) olan ibadeti yapmaktır.

Rüşdü, Hüsrev, Re’fet

Risale-i Nur Külliyatından

Yirmi Birinci Lem’a

İhlas hakkında

On Yedinci Lem’a’nın On Yedinci Nota’sının yedi meselesinden Dördüncü Meselesi iken, ihlas münasebetiyle Yirminci Lem’a’nın İkinci Nokta’sı oldu. Nuraniyetine binaen Yirmi Birinci Lem’a olarak Lemaat’a girdi.

Bu Lem’a lâekall her on beş günde bir defa okunmalı.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖيحُكُمْ ۞ وَ قُومُوا لِلّٰهِ قَانِتٖينَ ۞ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ۞ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتٖى ثَمَنًا قَلٖيلًا

Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’aniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas en büyük bir kuvvet en makbul bir şefaatçi en metin bir nokta-i istinad en kısa bir tarîk-ı hakikat en makbul bir dua-yı manevî en kerametli bir vesile-i makasıd en yüksek bir haslet en safi bir ubudiyet: İhlastır.

Madem ihlasta mezkûr hâssalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalaletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’aniye omuzumuza ihsan-ı İlahî tarafından konulmuş. Elbette herkesten ziyade bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlasın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız.

Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez hem şiddetli mes’ul oluruz. وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتٖى ثَمَنًا قَلٖيلًا âyetindeki şiddetli tehditkârane nehy-i İlahîye mazhar olup saadet-i ebediye zararına manasız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfüruşane, sakîl, riyakârane bazı hissiyat-ı süfliye ve menafi-i cüz’iyenin hatırı için ihlası kırmakla hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz hem hizmet-i Kur’aniyenin hizmetine taarruz hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.

Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır manileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu manilere ve bu şeytanlara karşı, ihlas kuvvetine dayanmak gerektir. İhlası kıracak esbabdan; yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yusuf aleyhisselâm اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖى demesiyle nefs-i emmareye itimat edilmez. Enaniyet ve nefs-i emmare sizi aldatmasın.

İhlası kazanmak ve muhafaza etmek ve manileri def’etmek için gelecek düsturlar rehberiniz olsun.

Birinci Düsturunuz

Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı.

Eğer o razı olsa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.

İkinci Düsturunuz

Bu hizmet-i Kur’aniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde fazilet-füruşluk nevinden gıpta damarını tahrik etmemektir.

Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalp ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.

Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârane uğraşmaz, birbirinin önüne takaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip sa’ye şevkini kırıp atalete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla, birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler, hakiki bir tesanüd bir ittifak ile gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa; o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.

İşte ey Risale-i Nur şakirdleri ve Kur’an’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı manevînin azalarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârü’s-selâm’a ümmet-i Muhammediyeyi (asm) çıkaran bir sefine-i Rabbaniyede çalışan hademeleriz. Elbette dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i maneviyeyi temin eden sırr-ı ihlası kazanmak ile tesanüd ve ittihad-ı hakikiye muhtacız ve mecburuz.

Evet, üç elif ittihat etmezse üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihat etse yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi; hakiki sırr-ı ihlas ile on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i maneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.

Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakiki, samimi bir ittifakta her bir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakiki müttehid adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. (Hâşiye[1])

Üçüncü Düsturunuz

Bütün kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz.

Evet, kuvvet haktadır ve ihlastadır. Haksızlar dahi haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlas ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.

Evet, kuvvet hakta ve ihlasta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlas, bu davayı ispat eder ve kendi kendine delil olur.

Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada sizinle yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki kendi memleketimde ve İstanbul’da burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garib, yarım ümmi, insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet; yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakıyeti gösteren manevî kuvvet, sizlerdeki ihlastan geldiğine kat’iyen şüphem kalmadı.

Hem itiraf ediyorum ki samimi ihlasınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyadan beni bir derece kurtardınız. İnşâallah tam ihlasa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlasa sokarsınız.

Bilirsiniz ki Hazret-i Ali (ra) o mu’cizevari kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı A’zam (ks) o hârika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlasa binaen iltifat ediyorlar ve himayetkârane teselli verip hizmetinizi manen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki bu teveccühleri, ihlasa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlası kırsanız onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’a’daki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.

Böyle manevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz وَ يُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ sırrıyla ihlas-ı tammı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize; şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz.

Hattâ en latîf ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki en masumane, zararsız bir menfaattir. Mümkün ise nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için istemeyen bir arkadaş ile yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim.” arzunuz varsa çendan onda bir günah ve zarar yoktur. Fakat mabeyninizdeki sırr-ı ihlasa zarar gelebilir.

Dördüncü Düsturunuz

Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip onların şerefleriyle şâkirane iftihar etmektir.

Ehl-i tasavvufun mabeyninde “fena fi’ş-şeyh, fena fi’r-resul” ıstılahatı var. Ben sofi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte “fena fi’l-ihvan” suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna “tefani” denilir. Yani birbirinde fâni olmaktır. Yani kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.

Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlat, şeyh ile mürid mabeynindeki vasıta değildir. Belki hakiki kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz “Haliliye” olduğu için meşrebimiz “hıllet”tir. Hıllet ise en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimi ihlastır. Samimi ihlası kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz.

Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübra-yı Kur’aniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşâallah Risale-i Nur yoluyla Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın daire-i kudsiyesine girenler; daima nura, ihlasa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.

Ey hizmet-i Kur’aniyede arkadaşlarım!

İhlası kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir.

Evet, ihlası zedeleyen ve riyaya ve dünyaya sevk eden, tûl-i emel olduğu gibi; riyadan nefret veren ve ihlası kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülahaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır.

Evet ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikat, Kur’an-ı Hakîm’in كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ۞ اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ gibi âyetlerinden aldığı dersle, rabıta-i mevti sülûklarında esas tutmuşlar; tûl-i emelin menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti o rabıta ile izale etmişler. Onlar farazî ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip; düşüne düşüne nefs-i emmare o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu rabıtanın fevaidi pek çoktur. Hadîste اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ –اَوْ كَمَا قَالَ– yani “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!” diye bu rabıtayı ders veriyor.

Fakat mesleğimiz tarîkat olmadığı belki hakikat olduğu için bu rabıtayı ehl-i tarîkat gibi farazî ve hayalî suretinde yapmaya mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate uygun gelmiyor. Belki âkıbeti düşünmek suretinde, müstakbeli zaman-ı hazıra getirmek değil belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale fikren gitmek, nazaran bakmaktır.

Evet hiç hayale, faraza lüzum kalmadan bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür, daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder, ihlas-ı etemme yol açar.

İkinci Sebep: İman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sâni’i netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemaat ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîm’in hazır nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, meded aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmek ile o riyadan kurtulup ihlası kazanır. Her ne ise bunda çok derecat, meratib var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilse o kadar kârdır.

Risale-i Nur’da riyadan kurtaracak, ihlası kazandıracak çok hakaik zikredildiğinden ona havale edip burada kısa kesiyoruz.

İhlası kıran ve riyaya sevk eden pek çok esbabdan iki üçünü muhtasaran beyan edeceğiz:

Birincisi: Menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekabet, yavaş yavaş ihlası kırar. Hem netice-i hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır.

Evet, hakikat ve âhiret için çalışanlara karşı bu millet bir hürmet ve bir muavenet fikrini daima beslemiş. Ve bilfiil onların hakikat-i ihlaslarına ve sadıkane olan hizmetlerine bir cihette iştirak etmek niyetiyle, onların hâcat-ı maddiyelerinin tedarikiyle meşgul olup, vakitlerini zayi etmemek için sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip hürmet etmişler. Fakat bu muavenet ve menfaat istenilmez belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla lisan-ı hal ile dahi istenilmez belki ummadığı bir halde verilir. Yoksa ihlası zedelenir. Hem وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتٖى ثَمَنًا قَلٖيلًا âyetinin nehyine yanaşır, ameli kısmen yanar.

İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak, sonra nefs-i emmare hodgâmlık cihetiyle, o menfaati başkasına kaptırmamak için hakiki bir kardeşine ve o hususi hizmette arkadaşına karşı bir rekabet damarı uyandırır. İhlası zedelenir, hizmette kudsiyeti kaybeder. Ehl-i hakikat nazarında sakîl bir vaziyet alır. Ve maddî menfaati de kaybeder. Her ne ise…

Bu hamur çok su götürür, kısa kesip yalnız hakiki kardeşlerimin içinde sırr-ı ihlası ve samimi ittifakı kuvvetleştirecek iki misal söyleyeceğim.

Birinci Misal: Ehl-i dünya, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için hattâ bir kısım ehl-i siyaset ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin mühim âmilleri ve komiteleri, iştirak-i emval düsturunu kendilerine rehber etmişler. Bütün sû-i istimalat ve zararlarıyla beraber, hârika bir kuvvet, bir menfaat elde ediyorlar. Halbuki iştirak-i emvalin çok zararlarıyla beraber, iştirakle mahiyeti değişmez. Her birisi umuma –gerçi bir cihette ve nezarette– mâlik hükmündedir fakat istifade edemez. Her ne ise…

Bu iştirak-i emval düsturu a’mal-i uhreviyeye girse zararsız azîm menfaate medardır. Çünkü bütün emval, o iştirak eden her bir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünkü nasıl ki dört beş adamdan iştirak niyetiyle biri gaz yağı, biri fitil, biri lamba, biri şişe, biri kibrit getirip lambayı yaktılar. Her biri tam bir lambaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin her birinin bir duvarda büyük bir âyinesi varsa her birinin noksansız, parçalanmadan birer lamba oda ile beraber âyinesine girer.

Aynen öyle de emval-i uhreviyede sırr-ı ihlas ile iştirak ve sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihat ile teşrikü’l-mesai, o iştirak-i a’malden hasıl olan umum yekûn ve umum nur her birinin defter-i a’maline bitamamiha gireceği ehl-i hakikat mabeyninde meşhud ve vakidir ve vüs’at-i rahmet ve kerem-i İlahînin muktezasıdır.

İşte ey kardeşlerim! Sizleri inşâallah menfaat-i maddiye rekabete sevk etmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarîkat aldandıkları gibi sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz’î bir sevap nerede; mezkûr misal hükmündeki iştirak-i a’mal noktasında tezahür eden sevap ve nur nerede?

İkinci Misal: Ehl-i sanat, netice-i sanatı ziyade kazanmak için iştirak-i sanat cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hattâ dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın her günde yalnız üç iğne, o ferdî sanatın meyvesi olmuş. Sonra teşrikü’l-mesai düsturuyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir ve hâkeza her birisi iğne yapmak sanatında yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi olmayıp, o hizmette meleke kazanarak gayet süratle işini görmüş. Sonra, o teşrik-i mesai ve taksim-i a’mal düsturuyla olan sanatın semeresini taksim etmişler. Her birisine bir günde üç iğneye bedel üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hâdise ehl-i dünyanın sanatkârları arasında, onları teşrik-i mesaiye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.

İşte ey kardeşlerim! Madem umûr-u dünyeviyede, kesif maddelerde böyle ittihat, ittifak ile neticeler, böyle azîm yekûn faydalar verir. Acaba uhrevî ve nurani ve tecezzi ve inkısama muhtaç olmayarak ve fazl-ı İlahî ile her birisinin âyinesine umum nur in’ikas etmek ve her biri umumun kazandığı misl-i sevaba mâlik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz. Bu azîm kâr, rekabetle ve ihlassızlık ile kaçırılmaz.

İhlası kıran ikinci mani: Hubb-u câhtan gelen şöhret-perestlik sâikasıyla ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celbetmekle enaniyeti okşamak ve nefs-i emmareye bir makam vermektir ki en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi “şirk-i hafî” tabir edilen riyakârlığa, hodfüruşluğa kapı açar, ihlası zedeler.

Ey kardeşlerim! Kur’an-ı Hakîm’in hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı; şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip (Hâşiye[2]) onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mabeynimizde bu nevi hubb-u câhtan gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bütün münafîdir. Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref-i manevîyi, şahsî, hodfüruşane, rekabetkârane, cüz’î bir şerefe ve şöhrete feda etmek; Risale-i Nur şakirdlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim.

Evet, Risale-i Nur şakirdlerinin kalbi, aklı, ruhu; böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs-i emmare bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir. Bir derece hükmünü; kalp, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder. Sizlerin kalp ve ruh ve aklınızı ittiham etmem. Risale-i Nur’un verdiği tesire binaen itimat ediyorum. Fakat nefis ve heva ve his ve vehim bazen aldatıyorlar. Onun için bazen şiddetli ikaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve heva ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız.

Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsa idi makam bir olurdu veyahut mahdud makamlar bulunurdu. O makama müteaddid istidatlar namzet olurdu. Gıptakârane bir hodgâmlık olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir. Gıptakârane müzahameye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur; hizmetini tekmil eder.

Pederane, mürşidane mesleklerdeki gıptakârane hırs-ı sevap ve ulüvv-ü himmet cihetiyle çok zararlı ve hatarlı neticeler vücuda geldiğine delil: Ehl-i tarîkatın o kadar mühim ve azîm kemalâtları ve menfaatleri içindeki ihtilafatın ve rekabetin verdiği vahim neticelerdir ki onların o azîm, kudsî kuvvetleri bid’a rüzgârlarına karşı dayanamıyor.

Üçüncü Mani: Korku ve tama’dır. Bu mani diğer bir kısım manilerle beraber Hücumat-ı Sitte’de tamamıyla izah edildiğinden ona havale edip, Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn’den bütün esma-i hüsnasını şefaatçi yapıp niyaz ediyoruz ki: Bizleri ihlas-ı tamme muvaffak eylesin, âmin!

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سُورَةِ الْاِخْلَاصِ اِجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصٖينَ الْمُخْلَصٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

*

 

Bir kısım kardeşlerime hususi bir mektuptur

Yazıda usanan ve ibadet ayları olan şuhur-u selâsede sair evradı, beş cihetle ibadet sayılan (Hâşiye[3]) Risale-i Nur yazısına tercih eden kardeşlerime iki hadîs-i şerifin bir nüktesini söyleyeceğim.

Birincisi: يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَاءِ بِدِمَاءِ الشُّهَدَاءِ –اَوْ كَمَا قَالَ– Yani “Mahşerde ulema-i hakikatin sarf ettikleri mürekkep, şehitlerin kanıyla muvazene edilir; o kıymette olur.”

İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهٖيدٍ –اَوْ كَمَا قَالَ– Yani “Bid’aların ve dalaletlerin istilası zamanında sünnet-i seniyeye ve hakikat-i Kur’aniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehit sevabını kazanabilir.”

Ey tembellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofi-meşrep kardeşler! Bu iki hadîsin mecmuu gösterir ki böyle zamanda hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı şeriat ve sünnet-i seniyeye hizmet eden mübarek hâlis kalemlerden akan siyah nur veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedanın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fayda verebilir. Öyle ise onu kazanmaya çalışınız.

Eğer deseniz: Hadîste “âlim” tabiri var, bir kısmımız yalnız kâtibiz.

Elcevap: Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da madem Risale-i Nur şakirdlerinin bir şahs-ı manevîsi var, şüphesiz o şahs-ı manevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise o şahs-ı manevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyakatsiz olduğum halde, haydi hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstadlık ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmi ve kalemsiz olduğum için sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır, hadîste gösterilen ecri alırsınız.

Said Nursî

*

[1] Hâşiye: Evet, sırr-ı ihlas ile samimi tesanüd ve ittihat, hadsiz menfaate medar olduğu gibi; korkulara hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile rıza-yı İlahî yolunda, âhirete müteallik işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar, zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla manevî bir hayatı idame ettiklerinden ben ölmüyorum.” diyerek, ölümü gülerek karşılar. “Ve o ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum.” der, rahatla yatar.

[2] Hâşiye: Evet, bahtiyar odur ki kevser-i Kur’anîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için bir buz parçası nevindeki şahsiyetini ve enaniyetini o havuz içine atıp eritendir.

[3] Hâşiye: Bu kıymetli mektupta Üstadımızın işaret ettiği beş nevi ibadetin kendilerinden izahını talep ettik. Aldığımız izah aşağıya yazılmıştır.

1 – En mühim bir mücahede olan ehl-i dalalete karşı manen mücahede etmektir.

2 – Üstadına neşr-i hakikat cihetinde yardım suretiyle hizmet etmektir.

3 – Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmektir.

4 – Kalemle ilmi tahsil etmektir.

5 – Bazen bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen tefekkürî olan ibadeti yapmaktır.

Rüşdü, Hüsrev, Re’fet

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir