Üçüncü Mektup



İzahlı Metin

### Üçüncü Mektup

*Bismillahi Sübhanehu ve in min şey’in illa yüsebbihu bihamdih* (Her türlü kusurdan sonsuz derecede uzak olan Allah’ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu överek tesbih etmesin)

(O bilinen öğrencisine gönderilen mektubun bir parçasıdır.)

Beşincisi: Bir mektubunda, buradaki duygularıma ortak olmak istediğini yazmıştın. İşte, binde birini dinle.

Bir gece, yüz kat yükseklikteki bir katran ağacının tepesindeki yuvada, gökyüzünün yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım; Kur’an-ı Kerim’in, *fela uksimu bilhunnes, elcevarilkunnes* (Andolsun, [gündüz] sinip gizlenen ve [gece] akıp giden yıldızlara) yemininde yüce bir mucizevi nur ve parlak bir belagat sırrı gördüm.

Evet, gezegenlere ve onların gizlenip ortaya çıkışlarına işaret eden bu ayet, çok yüce bir sanat nakşını ve yüksek bir ibret tablosunu seyir nazarlarına gösteriyor.

Evet, bu gezegenler, komutanları olan güneşin yörüngesinden çıkıyorlar, sabit yıldızlar dairesine girerek gökyüzünde yepyeni nakışlar ve sanatlar sergiliyorlar. Bazen kendileri gibi parlak bir yıldıza omuz omuza verip güzel bir manzara oluşturuyorlar. Bazen küçük yıldızların arasına girip bir komutan görünümü alıyorlar. Özellikle bu mevsimde, akşamdan sonra ufukta Zühre (Venüs) yıldızı ve şafaktan önce diğer parlak bir arkadaşı, son derece şirin ve güzel bir durum sergiliyorlar. Sonra denetim görevlerini ve sanat nakşındaki mekiklik hizmetini yerine getirdikten sonra, tekrar dönüp sultanları olan güneşin görkemli dairesine girip gizleniyorlar.

Şimdi, “Hunnes, Künnes” olarak adlandırılan bu gezegenlerle birlikte, içinde yaşadığımız yeryüzünü kâinat boşluğunda birer gemi, birer uçak gibi tam bir düzen içinde döndüren ve gezdirip seyahat ettiren Zat’ın, Rabliğinin haşmetini ve İlahlığının saltanatının görkemini güneş gibi parlak bir şekilde gösteriyorlar. Bir saltanatın haşmetine bak ki, gemileri ve uçakları içinde öyleleri var ki dünya küresinden bin kat daha büyük bir cüsseye ve bir saniyede sekiz saatlik mesafeyi kateden bir hıza sahiptir.

İşte böyle bir Sultana kullukla ve imanla bağlanmanın ve bu dünyada O’na misafir olmanın ne kadar yüce bir mutluluk, ne derece büyük bir şeref olduğunu sen kıyas et.

Sonra aya baktım. *ve-lkamera kaddernahu menazile hatta ‘ade kel-‘urcuni-lkadim* (Ay için de menziller belirledik; sonunda o, kurumuş eski bir hurma dalı gibi olur) ayetinin, son derece parlak bir mucizevi nur ifade ettiğini gördüm. Evet, ayın ölçülü yaratılışı, döndürülmesi, idare edilmesi, aydınlatılması ve yeryüzüne ve güneşe karşı son derece hassas bir hesapla konumlandırılması o kadar hayret verici, o derece harikadır ki onu bu şekilde düzenleyen ve takdir eden bir Kadîr’e hiçbir şey ağır gelmez. “Onu böyle yapan, her şeyi yapabilir” düşüncesini, seyreden her bir akıl sahibine ders verir.

Hem güneşi öyle bir şekilde takip ediyor ki bir saniye bile yolunu şaşırmıyor, zerre kadar görevinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana, *Sübhane men tehayyera fi sun’ihi-l ‘ukul* (Sanatında akılların hayrete düştüğü Zat, her türlü noksanlıktan sonsuz derecede uzaktır) dedirtiyor. Özellikle mayıs sonlarında olduğu gibi, bazen ince bir hilal şeklinde Süreyya (Ülker) burcuna girdiği zaman, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı görünümünü ve Süreyya’nın da bir salkım görünümünü almasıyla, o yeşil gökyüzü perdesinin arkasında, hayale nurani büyük bir ağacın varlığını canlandırır. Sanki o ağaçtan bir dalın sivri ucu o perdeyi delmiş, bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, Süreyya ve hilal olmuş gibi… Diğer yıldızların da o gizli ağacın meyveleri olduğunu hayale telkin eder. İşte *kel-‘urcuni-lkadim* (eski hurma dalı gibi) benzetmesinin inceliğini ve belagatini gör.

Sonra *huve-llezi ce’ale lekumu-l’arda zelulen femşu fi menakibiha* (Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur; öyleyse yeryüzünde dolaşın) ayeti aklıma geldi ki, yeryüzünün, emre amade bir gemi, bir binek olduğuna işaret ediyor. O işaretten kendimi, kâinat boşluğunda hızla seyahat eden çok büyük bir geminin yüksek bir yerinde gördüm. At ve gemi gibi bir bineğe binildiği zaman okunması sünnet olan *Sübhanellezi sahhara lena haza vema künna lehu mukrinin* (Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ederiz, yoksa biz buna güç yetiremezdik) ayetini okudum.

Ve gördüm ki yeryüzü küresi bu hareketiyle, sinema sahnelerini gösteren bir makine halini aldı; bütün gökleri harekete geçirdi, bütün yıldızları muhteşem bir ordu gibi sevk etmeye başladı. Öyle şirin ve yüksek manzaralar gösterdi ki düşünce ehlini mest ve hayran eder. “Fesübhanallah!” dedim; ne kadar az bir masrafla ne kadar çok ve büyük, ne kadar garip ve acayip, ne kadar yüce ve değerli işler görülüyor. Bu noktadan, imana dair iki nükte hatırıma geldi:

Birincisi: Birkaç gün önce bir misafirim bana bir soru sordu. O şüpheli sorunun özü şuydu: Cennet ve cehennem çok uzaktalar. Haydi, cennet ehli, Allah’ın lütfuyla şimşek ve burak gibi uçarak haşir meydanından geçer, cennete giderler. Fakat cehennem ehli, ağır bedenleri ve büyük ve ağır günahların yükleri altında nasıl gidecekler? Hangi vasıtayla?

İşte aklıma gelen şudur: Nasıl ki mesela Amerika’da bütün milletler genel bir kongreye davet edilse, her millet büyük gemisine biner, oraya gider. Aynen öyle de, kâinat okyanusunda, bir senede yirmi beş bin senelik uzun bir yolculuğa alışmış olan dünya küresi, sakinlerini alır, gider mahşer meydanına boşaltır.

Ayrıca, her otuz üç metrede sıcaklığın bir derece arttığının delaletiyle, yeryüzünün merkezinde bulunan ve hadislerde belirtilen cehennem ateşinin sıcaklık derecesine uygun olarak iki yüz bin derece sıcaklık taşıyan ve hadis rivayetlerine göre dünyada ve berzah âleminde büyük cehennemin bazı görevlerini gören ateşi cehenneme döker; sonra ilahi emirle daha güzel ve kalıcı bir şekle dönüşür; ahiret âleminden bir konak olur.

Aklıma gelen ikinci nükte: Kudretli Sanatkâr, Hikmetli Yaratıcı, Bir ve Tek Olan Allah, kudretinin mükemmelliğini, hikmetinin güzelliğini ve birliğinin delilini göstermek için çok az bir şeyle çok işler görmeyi; çok küçük bir şeyle çok büyük görevleri yaptırmayı âdet edinmiştir.

Bazı Sözlerde demiştim ki: Eğer bütün varlıklar tek bir Zata dayandırılsa, zorunluluk derecesinde bir kolaylık ortaya çıkar. Eğer varlıklar çok sayıda yaratıcıya, sebeplere dayandırılsa, imkânsızlık derecesinde bir zorluk ortaya çıkar. Çünkü bir komutan veya usta gibi tek bir zat, çok sayıdaki bireye ve çok sayıdaki taşa tek bir fiil ve tek bir hareket ile kolayca bir düzen verip bir sonuç elde eder ki; eğer o düzenin verilmesi ve o sonucun elde edilmesi o ordudaki bireylere ve o direksiz kubbedeki taşlara havale edilseydi, pek çok fiil, pek çok zorluk ve pek çok karışıklıkla ancak yapılabilirdi.

İşte bu kâinattaki raks ve dönüş, gezip dolaşma, tesbihi andıran seyir, dört mevsim ve gece ile gündüzün deveranı gibi fiiller, eğer birliğe (vahdete) verilirse; tek bir zat, tek bir emirle, tek bir küreyi hareket ettirerek mevsimlerin değişmesindeki sanat harikalarını, gece ve gündüzün dönüşündeki hikmet garipliklerini ve yıldızların, güneşin ve ayın görünürdeki hareketlerinde tatlı seyir tablolarını göstermek gibi o yüce durumları ve değerli sonuçları elde eder. Çünkü bütün varlıklar ordusu O’nundur. İstese, yeryüzü gibi bir neferi bütün yıldızlara komutan tayin eder; koca güneşi, sakinlerine ısıtıcı ve ışık verici bir lamba, kudret nakışlarının tuvalleri olan dört mevsimi de bir mekik ve hikmet yazılarının sayfaları olan gece ile gündüzü de bir yay yapar. Her bir gününe ayrı bir şekilde bir ay göstererek vakitlerin hesabı için takvimcilik yaptırır. Ve yıldızların kendilerine, cezbe ile raks eden meleklerin ellerindeki süslü, şirin, parlak ve nazenin kandiller suretini vermek gibi yeryüzüne ait pek çok hikmetini gösterir.

Eğer bu durumlar, bütün varlıklara hükmü, nizamı, kanunu ve idaresi yönelmiş olan bir zattan istenilmezse, o zaman bütün güneşlerin, yıldızların, gerçek bir hareketle ve sonsuz bir süratle, sonsuz bir mesafeyi her gün katetmeleri gerekir.

İşte, birlikte (vahdette) sonsuz bir kolaylık, çoklukta (kesrette) ise sonsuz bir zorluk bulunduğundandır ki sanat ve ticaret ehli, kolaylık olsun diye çokluğa bir birlik verir, yani şirketler kurarlar.

Sonuç olarak: Sapkınlık yolunda sonsuz zorluklar, hidayet ve birlik yolunda ise sonsuz bir kolaylık vardır.

*El-Baki Huve’l-Baki* (Baki olan sadece O’dur)

Said Nursî

*

Lügatçeli Metin

Üçüncü Mektup

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

*Okunuşu: Bismillahi Sübhanahu ve İn min şey’in illa yüsebbihu bihamdihi.*

*Anlamı: Her şey O’nun adıyla başlar. O her türlü eksiklikten münezzehtir (uzaktır, yücedir). Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin (O’nu övgü ile anıp noksanlıklardan arındırmasın).*

(O malûm talebesine gönderilen mektubun bir parçasıdır.)

Hâmisen (Beşinci olarak): Bir mektupta, buradaki hissiyatıma (duygularıma) hissedar olmak (ortak olmak) arzusunu yazmıştın. İşte binden birini işit.

Bir gece, yüz tabakalık irtifada (yüz kat yükseklikte), bir katran ağacının başındaki yuvada, semanın (gökyüzünün) yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım; Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ ۞ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِ kaseminde (yemininde) ulvi (yüce) bir nur-u i’caz (mu’cizelik nuru, harikalık ışığı) ve parlak bir sırr-ı belâgat (söz güzelliği sırrı) gördüm.

*Arapça: فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ ۞ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِ*

*Okunuşu: Felâ uksimü bil-hunnes. El-cevâril-künnes.*

*Anlamı: Hayır, yemin ederim o arkalarına dönen, gizlenenlere (seyyar yıldızlara). O akıp giden, dönenlere (seyyar yıldızlara). (Tekvîr Sûresi, 81:15-16)*

Evet, seyyar (gezen, dolaşan) yıldızlara ve istitar (gizlenme) ve intişarlarına (yayılmalarına) işaret eden şu âyet, gayet (çok) âlî (yüce) bir nakş-ı sanat (sanat nakşı, sanat eseri) ve âlî (yüce) bir levha-i ibret (ibret levhası, ders alınacak manzara), nazar-ı temaşaya (bakıp ibret alan göze) gösteriyor.

Evet şu seyyareler (gezegenler/seyyar yıldızlar), kumandanları olan güneşin dairesinden çıkıyorlar, sabit yıldızlar dairesine girerek semada (gökyüzünde) yeni yeni nakışları (işlemeleri) ve sanatları gösteriyorlar. Bazen kendileri gibi parlak bir yıldıza omuz omuza verir güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Bazen küçük yıldızlar içine girip bir kumandan suretini (şeklini) gösteriyorlar. Hususuyla (özellikle) bu mevsimde, akşamdan sonra ufukta (gökyüzünün yerle birleştiği çizgide) Zühre yıldızı ve fecirden (tan yerinin ağarmasından) evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet (çok) şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Sonra vazife-i teftişiyelerini (denetleme görevlerini) ve nakş-ı sanatta (sanat nakşında) mekiklik hizmetini îfadan (yerine getirdikten) sonra yine dönüp sultanları olan güneşin şaşaalı (parlak, gösterişli) dairesine girip gizleniyorlar.

Şimdi şu “Hunnes, Künnes” tabir edilen (adlandırılan) seyyarelerle (gezegenlerle/seyyar yıldızlarla) şu zeminimizi (dünyamızı) kâinat (evren) fezasında (boşluğunda) birer gemi, birer tayyare (uçak) suretinde (şeklinde) kemal-i intizamla (kusursuz bir düzenle) döndüren ve seyr ü seyahat (gezi ve yolculuk) ettiren Zat’ın (Allah’ın) haşmet-i rububiyetini (terbiye edicilik, Rablık haşmetini, ululuğunu) ve şaşaa-i saltanat-ı uluhiyetini (ilahlık saltanatının ihtişamını, parlaklığını) güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar. Bak bir saltanatın haşmetine (ululuğuna) ki gemileri ve tayyareleri içinde öyleleri var ki bin defa küre-i arz (dünya küresi) kadar bir cesamette (büyüklükte) ve bir saniyede sekiz saat mesafeyi kateden (geçen) sürattedir.

İşte böyle bir sultana ubudiyet (kulluk) ve imanla intisap etmek (bağlanmak) ve şu dünyada ona misafir olmak ne kadar âlî (yüce) bir saadet (mutluluk), ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyas et (tahmin et, düşün).

Sonra kamere (aya) baktım. وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ âyetinin gayet (çok) parlak bir nur-u i’cazı (mucizelik nuru, harikalık ışığı) ifade ettiğini gördüm.

*Arapça: وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ*

*Okunuşu: Vel-kamera kaddernâhü menâzile hattâ âde kel-urcûnil-kadîm.*

*Anlamı: Ay’a gelince, ona da menziller (duraklar) tayin ettik. Nihayet o, eski hurma dalı gibi (eğri ve ince) bir hale döndü. (Yâsîn Sûresi, 36:39)*

Evet, kamerin (ayın) takdiri (ölçülüp biçilmesi) ve tedviri (döndürülmesi) ve tedbir (idare edilmesi) ve tenviri (aydınlatması) ve zemine (dünyaya) ve güneşe karşı gayet (çok) dakik (hassas) bir hesapla vaziyetleri, o kadar hayret-feza (hayranlık veren), o derece hârikadır (olağanüstüdür) ki onu öyle tanzim eden (düzenleyen) ve takdir eden bir Kadîr’e (her şeye gücü yetene) hiçbir şey ağır gelmez. “Onu öyle yapan her şeyi yapabilir.” fikrini, temaşa eden (seyreden, ibretle bakan) her bir zîşuura (akıl ve şuur sahibine) ders verir.

Hem öyle bir tarzda güneşi takip ediyor ki bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فٖى صُنْعِهِ الْعُقُولُ dedirtiyor. Hususan (özellikle) mayısın âhirinde (sonunda) olduğu gibi bazı vakitte ince hilâl (yeni ay) şeklinde Süreyya menziline (Ülker takımyıldızına) girdiği vakit, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı suretini (şeklini) ve Süreyya bir salkım suretini (şeklini) gösterdiğinden o yeşil sema (gökyüzü) perdesi arkasında, hayale nurani (ışıklı) büyük bir ağacın vücudunu (varlığını) tahayyül (hayal) ettirir. Güya (sanki) o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu, o perdeyi delmiş, bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, Süreyya ve hilâl olmuş ve sair (diğer) yıldızlar da o gaybî (görünmez) ağacın meyveleri olduğunu hayale telkin (esin) eder. İşte كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ teşbihinin (benzetmesinin) letafetini (güzelliğini, inceliğini), belâgatını (söz güzelliğini) gör.

*Arapça: سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فٖى صُنْعِهِ الْعُقُولُ*

*Okunuşu: Sübhâne men tehayyera fî sun’ihil-ukūlü.*

*Anlamı: Aklın, sanatında hayran kaldığı (şaşırdığı) Zat (Allah) münezzehtir.*

*Arapça: كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ*

*Okunuşu: Kel-urcûnil-kadîm.*

*Anlamı: Eski hurma dalı gibi.*

Sonra هُوَ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فٖى مَنَاكِبِهَا âyeti hatırıma geldi ki zemin (dünya) musahhar (boyun eğdirilmiş, hizmete hazır) bir sefine (gemi), bir merkûb (binilecek hayvan veya araç) olduğunu işaret ediyor. O işaretten kendimi feza-yı kâinatta (evren boşluğunda) süratle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde (yerinde) gördüm. At ve gemi gibi bir merkûbe (binilecek araca) binildiği zaman kıraatı (okunması) sünnet olan سُبْحَانَ الَّذٖى سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنٖينَ âyetini okudum.

*Arapça: هُوَ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فٖى مَنَاكِبِهَا*

*Okunuşu: Hüve’llezî ceale lekümü’l-arḍa zelûlen femşû fî menâkibihâ.*

*Anlamı: Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. Öyleyse onun omuzlarında (yollarında) yürüyün. (Mülk Sûresi, 67:15)*

*Arapça: سُبْحَانَ الَّذٖى سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنٖينَ*

*Okunuşu: Sübhânellezî sahhara lenâ hâzâ vemâ künnâ lehû mukrinîn.*

*Anlamı: Bunu bize boyun eğdiren (hizmetimize veren) Allah’ın şanı yücedir. Yoksa biz buna güç yetiremezdik. (Zuhruf Sûresi, 43:13)*

Hem gördüm ki küre-i arz (dünya küresi) şu hareketle, sinema levhalarını gösteren bir makine vaziyetini (durumunu) aldı; bütün semavatı (gökleri) harekete getirdi, bütün yıldızları muhteşem (görkemli) bir ordu gibi sevke (sevk etmeye, yönlendirmeye) başladı. Öyle şirin ve yüksek manzaraları gösterdi ki ehl-i fikri (düşünce sahiplerini) mest (kendinden geçirmiş, hayran bırakmış) ve hayran eder. “Fesübhanallah (Allah noksanlıklardan münezzehtir)!” dedim; ne kadar az bir masrafla ne kadar çok ve büyük ve garib (garip, olağandışı) ve acib (şaşırtıcı), âlî (yüce) ve gâlî (kıymetli) işler görülüyor. Bu noktadan iki nükte-i imaniye (imanî incelik, imanî ders) hatıra geldi:

Birincisi: Birkaç gün evvel bir misafirim bana sual (soru) etti. O şüpheli sualin esası (temeli) şudur: Cennet ve cehennem pek çok uzaktırlar. Haydi ehl-i cennet (cennet ehli, cennetlikler), lütf-u İlahî (Allah’ın lütfu) ile berk (şimşek) ve burak (İsra ve Miraç’ta Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’ın bindiği bineğin adı) gibi uçarak haşirden (öldükten sonra dirilip bir araya toplanma yerinden) geçerler, cennete giderler. Fakat ehl-i cehennem (cehennem ehli, cehennemlikler), sakîl (ağır) cisimleri ve büyük ve ağır günahların yükleri altında nasıl gidecekler? Hangi vasıta (araç) ile?

İşte hatıra gelen şudur: Nasıl ki mesela Amerika’da, bütün milletler umumî (genel) bir kongreye davet edilse her millet büyük gemisine biner, oraya gider. Öyle de bahr-i muhit-i kâinatta (kainat okyanusunda), bir senede yirmi beş bin senelik uzun bir seyahate alışan küre-i arz (dünya küresi); ahalisini (halkını) alır, gider mahşer (hesap vermek üzere toplanılacak yer) meydanına boşaltır.

Hem her otuz üç metrede bir derece-i hararet (sıcaklık derecesi) tezayüd (arttığı) ettiği delâletiyle (göstergesiyle), merkez-i arzda (dünyanın merkezinde) bulunan cehennem ateşinin hadîsçe (Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sözleriyle) beyan olunan (açıklanan) derece-i hararetine muvafık (uygun) iki yüz bin derece-i harareti taşıyan ve hadîsin rivayatına (Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadislerinin rivayetlerine) göre, dünyada ve berzahta (dünya ile ahiret arasında kalınan âlemde) büyük cehennemin bazı vazifelerini gören ateşini cehenneme döker; sonra emr-i İlahî (Allah’ın emri) ile daha güzel ve bâki (ebedî, kalıcı) bir surete (şekle) tebeddül eder (dönüşür); âhiret âleminden bir menzil (durak) olur.

Hatıra gelen ikinci nükte (incelik, ders): Sâni’-i Kadîr (her şeyi sanatkârane yapan, kudretli sanatçı), Fâtır-ı Hakîm (hikmetle yaratan, eşsiz yaratıcı), Vâhid-i Ehad (bir ve tek olan Allah) kemal-i kudretini (kudretinin mükemmelliğini) ve cemal-i hikmetini (hikmetinin güzelliğini) ve delil-i vahdetini (birliğinin delilini) göstermek için pek az bir şeyle çok işleri görmek; pek küçük bir şeyle, pek büyük vazifeleri gördürmeyi âdet etmiştir.

Bazı Sözlerde demiştim ki: Eğer bütün eşya (varlıklar) bir tek zata isnad edilse (dayandırılsa, nispet edilse) vücub (zorunluluk, gereklilik) derecesinde bir suhulet (kolaylık), bir kolaylık peyda eder (ortaya çıkar). Eğer eşya (varlıklar) müteaddid (birçok) sâni’lere (sanatçılara, yaratıcılara), esbablara (sebeplere) isnad edilse (dayandırılsa); imtina (imkansızlık) derecesinde bir suubet (zorluk), bir müşkülat (güçlük) ortaya düşer. Çünkü bir zabit (subay) gibi veya usta gibi bir tek zat, kesretli (çok sayıdaki) efrada (bireylere) ve kesretli (çok sayıdaki) taşlara bir fiil (eylem) ile bir hareket ile ve suhuletle (kolaylıkla) bir vaziyet verip bir netice hasıl eder (ortaya çıkarır) ki eğer o vaziyeti alması ve o neticeyi istihsal etmesi (elde etmesi), o ordudaki efrada (bireylere) ve o direksiz kubbedeki taşlara havale edilse (bırakılsa); pek çok fiillerle, pek çok müşkülatla (güçlüklerle), pek çok karışıklıklarla ancak yapılabilir.

İşte şu kâinattaki (evrendeki) raks (dans) ve deveran (dönme), seyr ü cevelan (gezip dolaşma) ve temaşa-i tesbih-feşan (tesbih saçan seyir, zikirle dolu görünüm) ve fusul-i erbaa (dört mevsim) ve gece gündüzdeki seyeran (gezinme, akış) gibi ef’al (fiiller, eylemler), eğer vahdete (tekliğe) verilse bir tek zat bir tek emirle bir tek küreyi tahrik (harekete geçirme) ile mevsimlerin değişmesindeki acayib-i sanatı (sanatın şaşırtıcı güzelliklerini) ve gece gündüzün deveranındaki (dönmesindeki) garaib-i hikmeti (hikmetin garipliklerini, olağanüstülüklerini) ve yıldızların ve şems (güneş) ve kamerin (ayın) surî (zahiri, görünen) hareketlerinde şirin temaşa levhalarını (güzel seyirlik tablolarını) göstermek gibi o âlî (yüce) vaziyetleri ve gâlî (kıymetli) neticeleri istihsal eder (elde eder). Çünkü umum (bütün) mevcudat (varlıklar) ordusu onundur. İstese arz (dünya) gibi bir neferi (askeri), umum (bütün) yıldızlara kumandan tayin eder; koca güneşi, ahalisine (halkına) ısıtıcı ve ışık verici bir lamba ve elvah-ı nukuş-u kudret (kudret nakışlarının levhaları) olan fusul-i erbaayı (dört mevsimi) da bir mekik ve sahaif-i kitabet-i hikmet (hikmet yazılarının sayfaları) olan gece gündüzü de bir yay yapar. Her bir gününe, ayrı bir şekilde bir kameri (ayı) göstererek, evkatın (vakitlerin) hesabı için takvimcilik yaptırır. Ve yıldızların kendilerine, raksa gelen ve cezbeden raks eden melaikenin (meleklerin) ellerinde süslü ve şirin, parlak nâzenin (nazik, hoş) misbahlar (lambalar) suretini (şeklini) vermek gibi arza (dünyaya) ait çok hikmetlerini gösterir.

Eğer bu vaziyetler, umum (bütün) mevcudata (varlıklara) hükmü ve nizamı (düzeni) ve kanunu ve tedbiri (idare edişi) müteveccih (yönelmiş) olan bir zattan istenilmezse o vakit umum (bütün) güneşler, yıldızlar, hakiki hareket ile ve hadsiz (sınırsız) bir süratle hadsiz (sınırsız) bir mesafeyi her gün katetmeleri (geçmeleri) lâzım gelir.

İşte vahdette (birlik ve tek oluşta) nihayetsiz (sonsuz) suhulet (kolaylık) ve kesrette (çoklukta) nihayetsiz (sonsuz) suubet (zorluk) bulunduğundandır ki ehl-i sanat (sanat erbabı) ve ticaret, kesrete (çokluğa) bir vahdet (birlik) verir, tâ (ta ki) suhulet (kolaylık) ve kolaylık olsun, yani şirketler teşkil ederler.

Elhasıl (özetle, sonuç olarak): Dalalet (sapıklık) yolunda nihayetsiz (sonsuz) müşkülat (güçlükler) var, hidayet (doğru yol) ve vahdet (birlik) yolunda nihayetsiz (sonsuz) suhulet (kolaylık) var.

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

*Arapça: اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى*

*Okunuşu: El-Bâkî Hüve’l-Bâkî.*

*Anlamı: Bâki (ebedi ve kalıcı) ancak O’dur.*

Said Nursî

Risale-i Nur Külliyatından

Üçüncü Mektup

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

(O malûm talebesine gönderilen mektubun bir parçasıdır.)

Hâmisen: Bir mektupta, buradaki hissiyatıma hissedar olmak arzusunu yazmıştın. İşte binden birini işit.

Bir gece, yüz tabakalık irtifada, bir katran ağacının başındaki yuvada, semanın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım; Kur’an-ı Hakîm’in فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ ۞ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِ kaseminde ulvi bir nur-u i’caz ve parlak bir sırr-ı belâgat gördüm.

Evet, seyyar yıldızlara ve istitar ve intişarlarına işaret eden şu âyet, gayet âlî bir nakş-ı sanat ve âlî bir levha-i ibret, nazar-ı temaşaya gösteriyor.

Evet şu seyyareler, kumandanları olan güneşin dairesinden çıkıyorlar, sabit yıldızlar dairesine girerek semada yeni yeni nakışları ve sanatları gösteriyorlar. Bazen kendileri gibi parlak bir yıldıza omuz omuza verir güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Bazen küçük yıldızlar içine girip bir kumandan suretini gösteriyorlar. Hususuyla bu mevsimde, akşamdan sonra ufukta Zühre yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Sonra vazife-i teftişiyelerini ve nakş-ı sanatta mekiklik hizmetini îfadan sonra yine dönüp sultanları olan güneşin şaşaalı dairesine girip gizleniyorlar.

Şimdi şu “Hunnes, Künnes” tabir edilen seyyarelerle şu zeminimizi kâinat fezasında birer gemi, birer tayyare suretinde kemal-i intizamla döndüren ve seyr ü seyahat ettiren Zat’ın haşmet-i rububiyetini ve şaşaa-i saltanat-ı uluhiyetini güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar. Bak bir saltanatın haşmetine ki gemileri ve tayyareleri içinde öyleleri var ki bin defa küre-i arz kadar bir cesamette ve bir saniyede sekiz saat mesafeyi kateden sürattedir.

İşte böyle bir sultana ubudiyet ve imanla intisap etmek ve şu dünyada ona misafir olmak ne kadar âlî bir saadet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyas et.

Sonra kamere baktım. وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ âyetinin gayet parlak bir nur-u i’cazı ifade ettiğini gördüm. Evet, kamerin takdiri ve tedviri ve tedbir ve tenviri ve zemine ve güneşe karşı gayet dakik bir hesapla vaziyetleri, o kadar hayret-feza, o derece hârikadır ki onu öyle tanzim eden ve takdir eden bir Kadîr’e hiçbir şey ağır gelmez. “Onu öyle yapan her şeyi yapabilir.” fikrini, temaşa eden her bir zîşuura ders verir.

Hem öyle bir tarzda güneşi takip ediyor ki bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فٖى صُنْعِهِ الْعُقُولُ dedirtiyor. Hususan mayısın âhirinde olduğu gibi bazı vakitte ince hilâl şeklinde Süreyya menziline girdiği vakit, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı suretini ve Süreyya bir salkım suretini gösterdiğinden o yeşil sema perdesi arkasında, hayale nurani büyük bir ağacın vücudunu tahayyül ettirir. Güya o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu, o perdeyi delmiş, bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, Süreyya ve hilâl olmuş ve sair yıldızlar da o gaybî ağacın meyveleri olduğunu hayale telkin eder. İşte كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ teşbihinin letafetini, belâgatını gör.

Sonra هُوَ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فٖى مَنَاكِبِهَا âyeti hatırıma geldi ki zemin musahhar bir sefine, bir merkûb olduğunu işaret ediyor. O işaretten kendimi feza-yı kâinatta süratle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûbe binildiği zaman kıraatı sünnet olan سُبْحَانَ الَّذٖى سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنٖينَ âyetini okudum.

Hem gördüm ki küre-i arz şu hareketle, sinema levhalarını gösteren bir makine vaziyetini aldı; bütün semavatı harekete getirdi, bütün yıldızları muhteşem bir ordu gibi sevke başladı. Öyle şirin ve yüksek manzaraları gösterdi ki ehl-i fikri mest ve hayran eder. “Fesübhanallah!” dedim; ne kadar az bir masrafla ne kadar çok ve büyük ve garib ve acib, âlî ve gâlî işler görülüyor. Bu noktadan iki nükte-i imaniye hatıra geldi:

Birincisi: Birkaç gün evvel bir misafirim bana sual etti. O şüpheli sualin esası şudur: Cennet ve cehennem pek çok uzaktırlar. Haydi ehl-i cennet, lütf-u İlahî ile berk ve burak gibi uçarak haşirden geçerler, cennete giderler. Fakat ehl-i cehennem, sakîl cisimleri ve büyük ve ağır günahların yükleri altında nasıl gidecekler? Hangi vasıta ile?

İşte hatıra gelen şudur: Nasıl ki mesela Amerika’da, bütün milletler umumî bir kongreye davet edilse her millet büyük gemisine biner, oraya gider. Öyle de bahr-i muhit-i kâinatta, bir senede yirmi beş bin senelik uzun bir seyahate alışan küre-i arz; ahalisini alır, gider mahşer meydanına boşaltır.

Hem her otuz üç metrede bir derece-i hararet tezayüd ettiği delâletiyle, merkez-i arzda bulunan cehennem ateşinin hadîsçe beyan olunan derece-i hararetine muvafık iki yüz bin derece-i harareti taşıyan ve hadîsin rivayatına göre, dünyada ve berzahta büyük cehennemin bazı vazifelerini gören ateşini cehenneme döker; sonra emr-i İlahî ile daha güzel ve bâki bir surete tebeddül eder; âhiret âleminden bir menzil olur.

Hatıra gelen ikinci nükte: Sâni’-i Kadîr, Fâtır-ı Hakîm, Vâhid-i Ehad kemal-i kudretini ve cemal-i hikmetini ve delil-i vahdetini göstermek için pek az bir şeyle çok işleri görmek; pek küçük bir şeyle, pek büyük vazifeleri gördürmeyi âdet etmiştir.

Bazı Sözlerde demiştim ki: Eğer bütün eşya bir tek zata isnad edilse vücub derecesinde bir suhulet, bir kolaylık peyda eder. Eğer eşya müteaddid sâni’lere, esbablara isnad edilse; imtina derecesinde bir suubet, bir müşkülat ortaya düşer. Çünkü bir zabit gibi veya usta gibi bir tek zat, kesretli efrada ve kesretli taşlara bir fiil ile bir hareket ile ve suhuletle bir vaziyet verip bir netice hasıl eder ki eğer o vaziyeti alması ve o neticeyi istihsal etmesi, o ordudaki efrada ve o direksiz kubbedeki taşlara havale edilse; pek çok fiillerle, pek çok müşkülatla, pek çok karışıklıklarla ancak yapılabilir.

İşte şu kâinattaki raks ve deveran, seyr ü cevelan ve temaşa-i tesbih-feşan ve fusul-i erbaa ve gece gündüzdeki seyeran gibi ef’al, eğer vahdete verilse bir tek zat bir tek emirle bir tek küreyi tahrik ile mevsimlerin değişmesindeki acayib-i sanatı ve gece gündüzün deveranındaki garaib-i hikmeti ve yıldızların ve şems ve kamerin surî hareketlerinde şirin temaşa levhalarını göstermek gibi o âlî vaziyetleri ve gâlî neticeleri istihsal eder. Çünkü umum mevcudat ordusu onundur. İstese arz gibi bir neferi, umum yıldızlara kumandan tayin eder; koca güneşi, ahalisine ısıtıcı ve ışık verici bir lamba ve elvah-ı nukuş-u kudret olan fusul-i erbaayı da bir mekik ve sahaif-i kitabet-i hikmet olan gece gündüzü de bir yay yapar. Her bir gününe, ayrı bir şekilde bir kameri göstererek, evkatın hesabı için takvimcilik yaptırır. Ve yıldızların kendilerine, raksa gelen ve cezbeden raks eden melaikenin ellerinde süslü ve şirin, parlak nâzenin misbahlar suretini vermek gibi arza ait çok hikmetlerini gösterir.

Eğer bu vaziyetler, umum mevcudata hükmü ve nizamı ve kanunu ve tedbiri müteveccih olan bir zattan istenilmezse o vakit umum güneşler, yıldızlar, hakiki hareket ile ve hadsiz bir süratle hadsiz bir mesafeyi her gün katetmeleri lâzım gelir.

İşte vahdette nihayetsiz suhulet ve kesrette nihayetsiz suubet bulunduğundandır ki ehl-i sanat ve ticaret, kesrete bir vahdet verir, tâ suhulet ve kolaylık olsun, yani şirketler teşkil ederler.

Elhasıl: Dalalet yolunda nihayetsiz müşkülat var, hidayet ve vahdet yolunda nihayetsiz suhulet var.

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

Said Nursî

*

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir