İzahlı Metin
### Altıncı Mektup
*Bismîhî Sübhânehu (Her türlü noksanlıktan sonsuz derecede uzak olan Allah’ın adıyla)*
*Ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdihî (Hiçbir şey yoktur ki O’nu överek tesbih etmesin)*
*Selâmullâhi ve rahmetuhu ve berekâtuhu aleykumâ ve alâ ihvânikumâ mâdâme’l-melevâni ve teâkabe’l-asrâni ve mâdâre’l-kamerâni vestakbele’l-ferkadâni (Gece ve gündüz devam ettiği, asırlar birbirini takip ettiği, ay ve güneş döndüğü ve Kutup Yıldızı’nın iki yoldaşı olan Ferkadan yıldızları birbirine baktığı sürece, Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi ikinizin ve kardeşlerinizin üzerine olsun)*
Gayretli kardeşlerim, davasına bağlı arkadaşlarım ve dünya denilen bu gurbet diyarındaki teselli kaynaklarım!
Madem Yüce Allah, düşüncelerime lütfettiği manalara sizleri de ortak etmiştir; elbette duygularıma da ortak olmak sizin hakkınızdır. Sizleri fazla üzmemek için, gurbette çektiğim ayrılığın çok acı veren kısmını atlayıp bir bölümünü size anlatacağım. Şöyle ki:
Şu iki üç aydır çok yalnız kaldım. Bazen on beş yirmi günde bir kez bir misafir yanımda bulunuyor. Diğer zamanlarda yalnızım. Ayrıca yirmi güne yakındır, dağda yaşayan komşularım yakınımda yok, dağıldılar.
İşte gece vakti, bu kimsesiz dağlarda, sessiz sedasız bir şekilde, sadece ağaçların hüzünlü fısıltıları içinde kendimi, iç içe geçmiş beş farklı renkte gurbetin içinde buldum:
Birincisi, yaşlılığın bir gereği olarak, neredeyse mutlak bir çoğunlukla akranlarım, dostlarım ve akrabalarımdan ayrı düşerek yalnız ve kimsesiz kaldım. Onların beni bırakıp Berzah âlemine gitmelerinden kaynaklanan hüzünlü bir gurbeti hissettim.
İşte bu gurbetin içinde başka bir gurbet dairesi daha açıldı: Geçen bahar gibi bağ kurduğum varlıkların çoğunun beni terk edip gitmesiyle ortaya çıkan ayrılık dolu bir gurbeti hissettim.
Ve bu gurbetin içinde bir gurbet dairesi daha açıldı ki vatanımdan ve akrabalarımdan ayrı düşerek yalnız kalmamdan doğan ayrılık dolu bir gurbeti hissettim.
Ve bu gurbetin içinde, gecenin ve dağların kimsesiz hali, bana dokunaklı bir gurbeti daha hissettirdi.
Ve bu gurbetten de öte, bu geçici misafirhaneden sonsuzluk âlemine doğru yola çıkmaya hazır olan ruhumu, olağanüstü bir gurbet içinde gördüm.
Birden *“Fesübhanallah”* (Allah her türlü noksanlıktan uzaktır) dedim; bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır diye düşündüm. Kalbim feryat ederek dedi ki:
“Ey Rabbim! Kimsesizim, yalnızım, zayıfım, güçsüzüm, hastayım, çaresizim, yaşlıyım.
İradem elimde değil… Senden aman dilerim, affını isterim, dergâhından yardım beklerim, ey İlahım!”
Birden imanın nuru, Kur’an’ın feyzi ve Rahman’ın lütfu imdadıma yetişti. O beş karanlık gurbeti, beş nurlu dostluk ve yakınlık halkasına çevirdiler. Dilim, *Hasbunâllâhu ve ni’me’l-vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir)* dedi. Kalbim ise,
*Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû, aleyhi tevekkeltu ve huve rabbu’l-arşi’l-azîm (Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O’na güvendim. O, büyük Arş’ın Rabbidir)* ayetini okudu. Aklım da, ızdırabından ve dehşetinden feryat eden nefsime şöyle seslendi:
Ey çaresiz nefsim, feryat etmeyi bırak ve belaya karşı Allah’a güven. Çünkü feryat etmek, bela içinde bela, hata içinde hatadır.
Eğer belayı vereni bulduysan, yani O’nu tanıdıysan, bil ki o bela aslında bir lütuf, bir vefa ve bir ihsandır.
Madem öyle, şikâyeti bırakıp şükret. Çünkü bülbüller gibi bela çekenler, hep güller ve şaraplar misali keyiflerinden gülerler.
Eğer O’nu bulamazsan, bil ki bütün dünya bir eziyet, bir hiçlik ve bir kayıptan ibaret bir beladır.
Başında cihan dolusu bela varken, küçücük bir beladan ne diye bağırıyorsun? Gel, Allah’a güven.
Allah’a güvenerek belanın yüzüne gül, ta ki o da gülsün. O güldükçe küçülür ve başka bir şeye dönüşür.
Ayrıca üstatlarımdan Mevlana Celaleddin’in nefsine dediği gibi ben de dedim:
*Ū guft “Elestu” ve tû guftî “Belâ.” Şukr-i belâ çîst? Keşîden belâ. / Sirr-i belâ çîst? Ki ya’nî menem. Halka-zen-i dergeh-i fakr u fenâ (O, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sordu, sen de “Evet (Belâ)” dedin. Belaya şükretmek nedir? Belayı çekmektir. / Belanın sırrı nedir? Yani “Benim.” demektir. Ben de fakirlik ve yokluk kapısının halkasını çalanım.)*
O vakit nefsim de şöyle dedi: “Evet, evet! Aczini bilip Allah’a güvenmekle, fakirliğini anlayıp O’na sığınmakla nur kapısı açılır, karanlıklar dağılır. *Elhamdülillâhi alâ nûri’l-îmâni ve’l-islâm (İman ve İslam nuru için Allah’a hamdolsun)*.” Meşhur Hikem-i Atâiyye’nin şu sözünün:
*Mâzâ vecede men feqadehû? Ve mâzâ feqade men vecedehû? (O’nu kaybeden neyi bulmuştur? Ve O’nu bulan neyi kaybetmiştir?)*
Yani, “Yüce Allah’ı bulan neyi kaybeder? Ve O’nu kaybeden neyi kazanır?” Başka bir deyişle, “O’nu bulan her şeyi bulur. O’nu bulamayan ise hiçbir şey bulamaz; bulsa bile başına bela bulur” ne kadar yüce bir hakikat olduğunu gördüm ve *Tûbâ li’l-gurabâ (Ne mutlu gariplere!)* hadisinin sırrını anladım ve şükrettim.
İşte kardeşlerim, bu karanlık gurbetler, iman nuruyla aydınlansalar da, yine de bir dereceye kadar üzerimdeki etkilerini sürdürdüler ve bana şöyle bir düşünce verdiler: “Madem ben garibim, gurbetteyim ve bir gün gurbete gideceğim; acaba bu misafirhanedeki görevim bitti mi? Ki sizleri ve Sözler’i size emanet edip dünyayla bütün bağımı koparsam.” Bu fikir aklıma geldi. İşte bu yüzden size sormuştum: “Acaba yazılan Sözler yeterli mi, eksiği var mı? Yani görevim bitti mi? Ki gönül rahatlığıyla kendimi nurlu, zevkli ve hakiki bir gurbete bırakıp, dünyayı unutup, Mevlana Celaleddin’in dediği gibi,
*Dânî semâ-i çi buved? Bî-hod şuden zi-hestî / Ender fenâ-yı mutlak zevk-i bekā çeşîden (Bilir misin sema nedir? Varlıktan geçip kendinden kurtulmak / Ve mutlak bir yokluk içinde sonsuz varoluşun zevkini tatmaktır)*
deyip yüce bir gurbeti arayabilir miyim?” diye sizi o sorularla rahatsız etmiştim.
*El-Bâkî Huve’l-Bâkî (Bâkî olan, yalnızca O’dur)*
Said Nursî
*
Lügatçeli Metin
Altıncı Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
(Okunuşu: Bismihî sübhânehû. Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî.)
(Meali: O’nun adıyla. O münezzehtir. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
سَلَامُ اللّٰهِ وَ رَحْمَتُهُ وَ بَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمَا وَ عَلٰى اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَ تَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَ مَادَارَ الْقَمَرَانِ وَ اسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ
(Okunuşu: Selâmullâhi ve rahmetuhû ve berakâtuhû aleykümâ ve alâ ihvânikümâ mâdâme’l-melevâni ve te’âkabe’l-as’râni ve mâdâra’l-kamerâni ve’stakbele’l-ferkadâni.)
(Meali: Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketleri ikinizin ve kardeşlerinizin üzerine olsun, gece ile gündüz durdukça (devam ettikçe), iki çağ (sabah ve akşam) birbiri ardınca geldikçe, iki ay (Güneş ve Ay) döndükçe ve iki Ferkadan (Küçük Ayı takım yıldızındaki iki parlak yıldız) birbirine baktıkça.)
Gayretli kardeşlerim, hamiyetli (vatansever, milletsever, gayretli) arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette (gurbet diyarında, yabancı memlekette) medar-ı tesellilerim (teselli kaynağım)!
Madem Cenab-ı Hak sizleri, fikrime ihsan ettiği (bağışladığı, lütfettiği) manalara hissedar (ortak, pay sahibi) etmiştir; elbette hissiyatıma (duygularıma) da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyade (çok) müteessir etmemek (üzmemek) için gurbetimdeki firkatimin (ayrılığımın) ziyade elîm (acı veren) kısmını tayyedip (gizleyip, üzerini kapatıp) bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki:
Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen on beş yirmi günde bir defa misafir yanımda bulunur. Sair (diğer) vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır, dağcılar yakınımda yok, dağıldılar.
İşte gece vakti, şu garibane (garip bir şekilde) dağlarda sessiz sadâsız, yalnız ağaçların hazînane (hüzünlü bir şekilde) hemhemeleri (ugultuları) içinde kendimi birbiri içinde beş muhtelif (çeşitli, farklı) renkli gurbetlerde gördüm:
Birincisi, ihtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka (mutlak çoğunluk, ezici çoğunluk) ile akran (yaşıtlarım) ve ahbabım (dostlarım) ve akaribimden (akrabalarımdan) yalnız ve garib kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha (kabir âlemine) gittiklerinden neş’et eden (meydana gelen) hazîn bir gurbeti hissettim.
İşte şu gurbet içinde ayrı diğer bir daire-i gurbet (gurbet dairesi) açıldı. O da geçen bahar gibi alâkadar olduğum (ilgili olduğum, bağ kurduğum) ekser mevcudat (canlıların, varlıkların çoğu) beni bırakıp gittiklerinden hasıl olan (oluşan, meydana gelen) firkatli (ayrılık içeren) bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki vatanımdan ve akaribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüd eden (doğan, meydana gelen) firkatli bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garibane vaziyeti bana rikkatli (acıklı, dokunaklı) bir gurbeti daha hissettirdi.
Ve şu gurbetten dahi şu fâni (geçici, ölümlü) misafirhaneden ebedü’l-âbâd (sonsuzlar sonsuzuna) tarafına harekete âmâde (hazır) olan ruhumu fevkalâde (olağanüstü) bir gurbette gördüm.
Birden Fesübhanallah (Allah ne kadar yücedir!) dedim; bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır, düşündüm. Kalbim feryat ile dedi:
Yâ Rab! Garibem (garibim), bîkesem (kimsesizim), zaîfem (zayıfım), nâtüvanem (güçsüzüm), alîlem (hastayım, dertliyim), âcizem (acizim), ihtiyarem (yaşlıyım).
Bî-ihtiyarem (ihtiyarsızım), el-aman gûyem (aman dilerim), afv cûyem (affını isterim), meded hâhem zidergâhet İlahî (senin dergâhından yardım dilerim Ey Rabbim)!
Birden nur-u iman (iman nuru), feyz-i Kur’an (Kur’an’ın feyzi, bereketi), lütf-u Rahman (Rahman’ın lütfu, ihsanı) imdadıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nurani ünsiyet (alışma, dostluk, samimiyet) dairelerine çevirdiler. Lisanım حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ (Okunuşu: Hasbünallahu ve ni’me’l-vekil. Meali: Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.) söyledi. Kalbim
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ
(Okunuşu: Fe in tevellev fe kul hasbiya’llâhu lâ ilâhe illâ hû, aleyhi tevekkeltu ve huve rabbu’l-arşi’l-azîm.)
(Meali: Eğer yüz çevirirlerse de ki: Bana Allah yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim ve O, yüce Arş’ın Rabbidir. – Tevbe Suresi, 129. ayet)
âyetini okudu. Aklım dahi ızdırabından (acı çekmesinden) ve dehşetinden (korkusundan) feryat eden nefsime hitaben (seslenerek) dedi:
Bırak bîçare (çaresiz) feryadı, beladan kıl tevekkül (Allah’a güven). Zira feryat bela-ender (bela içinde), hata-ender (hata içinde) beladır bil.
Bela vereni buldunsa eğer; safa-ender (huzur içinde), vefa-ender (vefa içinde), atâ-ender (ihsan içinde) beladır bil.
Madem öyle, bırak şekvayı (şikayeti) şükret, çün (çünkü) belâbil (bülbüller), demâ (hep) keyfinden güler hep gül mül (gül bahçesi).
Ger bulmazsan, bütün dünya cefa-ender (eziyet içinde), fena-ender (yokluk içinde), heba-ender (boş, faydasız içinde) beladır bil.
Cihan (dünya) dolu bela başında varken ne bağırırsın küçücük bir beladan, gel tevekkül kıl.
Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül (değişir).
Hem üstadlarımdan Mevlana Celaleddin’in nefsine dediği gibi dedim:
اُو گُفْتْ اَلَسْتُ و تُو گُفْتٖى بَلٰى شُكْرِ بَلٰى چٖيسْـتْ كَشٖيدَنْ بَلَا § سِرِّ بَلَا چٖيسْـتْ كِه يَعْنٖى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْگَهِ فَقْر و فَنَا
(Okunuşu: O guft elestü ve tu gufti belâ / Şükr-i belâ çist keşîden belâ. Sırr-ı belâ çist ki ya’nî menem / Halkazene dergeh-i fakr u fenâ.)
(Meali: O (Allah) Ben sizin Rabbiniz değil miyim? dedi, sen de Evet! dedin. Belaya şükür nedir? Belayı çekmektir. Belanın sırrı nedir? Yani ben fakr (yokluk, muhtaçlık) ve fena (yok oluş) dergâhının halka vuranı (kapısını çalanı, müdavimi) olmamdır.)
O vakit nefsim dahi: “Evet, evet acz (acizlik) ve tevekkül ile, fakr (muhtaçlık) ve iltica (sığınma) ile nur kapısı açılır, zulmetler (karanlıklar) dağılır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْاٖيمَانِ وَ الْاِسْلَامِ (Okunuşu: Elhamdülillahi alâ nûri’l-îmâni ve’l-İslâm. Meali: İman ve İslam nuruna sahip olduğumuz için Allah’a hamdolsun.)” dedi. Meşhur Hikem-i Atâiye’nin (İbn Atâullah el-İskenderî’nin Hikem adlı eserinin) şu fıkrası (paragrafı, sözü):
مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ § وَ مَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ
(Okunuşu: Mâzâ vecede men fekadahu ve mâzâ fekade men vecedahu.)
(Meali: Onu (Allah’ı) kaybeden neyi bulmuştur? Ve Onu (Allah’ı) bulan neyi kaybetmiştir?)
Yani “Onu bulan her şeyi bulur; Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına bela bulur.” ne derece âlî (yüce) bir hakikat olduğunu gördüm ve طُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ (Okunuşu: Tûbâ li’l-ğurabâ. Meali: Gariplere müjdeler olsun! / Bahtiyarlık olsun!) hadîsinin (Peygamber Efendimizin sözünün) sırrını anladım, şükrettim.
İşte kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendan (gerçi, her ne kadar) nur-u imanla nurlandılar fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler (yerine getirdiler) ve şöyle bir düşünceyi verdiler: “Madem ben garibim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim, acaba şu misafirhanedeki (dünyadaki) vazifem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözler’i tevkil etsem (vekil bıraksam, emanet etsem) ve bütün bütün alâkamı kessem.” fikri hatırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki: “Acaba yazılan Sözler kâfi midir (yeterli midir), noksanı (eksikliği) var mı? Yani vazifem bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalple (kalp rahatlığıyla) kendimi nurlu, zevkli hakiki bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlana Celaleddin’in dediği gibi
دَانٖى سَمَاعِ چِه بُوَدْ بٖى خُودْ شُدَنْ زِهَسْتٖى اَنْدَرْ فَنَاىِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشٖيدَنْ
(Okunuşu: Dânî semâ’ çih bûved bîhod şûden zi hestî / Ender fenâ-yı mutlak zevk-i bekâ çeşîden.)
(Meali: Bilir misin sema (dinleme, dinî musiki) nedir? Varlıktan (benlikten) geçmektir. Mutlak yokluk içinde beka (ölümsüzlük, varoluş) zevkini tatmaktır.)
deyip ulvi (yüce) bir gurbeti arayabilir miyim?” diye sizi o sualler ile tasdi’ etmiştim (rahatsız etmiştim, meşgul etmiştim).
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
(Okunuşu: El-Bâkî Huve’l-Bâkî.)
(Meali: Baki olan (daimi ve sonsuz var olan) yalnızca O’dur.)
Said Nursî
Risale-i Nur Külliyatından
Altıncı Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
سَلَامُ اللّٰهِ وَ رَحْمَتُهُ وَ بَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمَا وَ عَلٰى اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَ تَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَ مَادَارَ الْقَمَرَانِ وَ اسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ
Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette medar-ı tesellilerim!
Madem Cenab-ı Hak sizleri, fikrime ihsan ettiği manalara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyade müteessir etmemek için gurbetimdeki firkatimin ziyade elîm kısmını tayyedip bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki:
Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen on beş yirmi günde bir defa misafir yanımda bulunur. Sair vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır, dağcılar yakınımda yok, dağıldılar.
İşte gece vakti, şu garibane dağlarda sessiz sadâsız, yalnız ağaçların hazînane hemhemeleri içinde kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm:
Birincisi, ihtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garib kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş’et eden hazîn bir gurbeti hissettim.
İşte şu gurbet içinde ayrı diğer bir daire-i gurbet açıldı. O da geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcudat beni bırakıp gittiklerinden hasıl olan firkatli bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki vatanımdan ve akaribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garibane vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi.
Ve şu gurbetten dahi şu fâni misafirhaneden ebedü’l-âbâd tarafına harekete âmâde olan ruhumu fevkalâde bir gurbette gördüm.
Birden Fesübhanallah dedim; bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır, düşündüm. Kalbim feryat ile dedi:
Yâ Rab! Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvanem, alîlem, âcizem, ihtiyarem.
Bî-ihtiyarem, el-aman gûyem, afv cûyem, meded hâhem zidergâhet İlahî!
Birden nur-u iman, feyz-i Kur’an, lütf-u Rahman imdadıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nurani ünsiyet dairelerine çevirdiler. Lisanım حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ söyledi. Kalbim
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ
âyetini okudu. Aklım dahi ızdırabından ve dehşetinden feryat eden nefsime hitaben dedi:
Bırak bîçare feryadı, beladan kıl tevekkül. Zira feryat bela-ender, hata-ender beladır bil.
Bela vereni buldunsa eğer; safa-ender, vefa-ender, atâ-ender beladır bil.
Madem öyle, bırak şekvayı şükret, çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya cefa-ender, fena-ender, heba-ender beladır bil.
Cihan dolu bela başında varken ne bağırırsın küçücük bir beladan, gel tevekkül kıl.
Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Hem üstadlarımdan Mevlana Celaleddin’in nefsine dediği gibi dedim:
اُو گُفْتْ اَلَسْتُ و تُو گُفْتٖى بَلٰى شُكْرِ بَلٰى چٖيسْتْ كَشٖيدَنْ بَلَا §
سِرِّ بَلَا چٖيسْتْ كِه يَعْنٖى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْگَهِ فَقْر و فَنَا
O vakit nefsim dahi: “Evet, evet acz ve tevekkül ile, fakr ve iltica ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْاٖيمَانِ وَ الْاِسْلَامِ” dedi. Meşhur Hikem-i Atâiye’nin şu fıkrası:
مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ § وَ مَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ
Yani “Cenab-ı Hakk’ı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?”
Yani “Onu bulan her şeyi bulur; Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına bela bulur.” ne derece âlî bir hakikat olduğunu gördüm ve طُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.
İşte kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendan nur-u imanla nurlandılar fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve şöyle bir düşünceyi verdiler: “Madem ben garibim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim, acaba şu misafirhanedeki vazifem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözler’i tevkil etsem ve bütün bütün alâkamı kessem.” fikri hatırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki: “Acaba yazılan Sözler kâfi midir, noksanı var mı? Yani vazifem bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalple kendimi nurlu, zevkli hakiki bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlana Celaleddin’in dediği gibi
دَانٖى سَمَاعِ چِه بُوَدْ بٖى خُودْ شُدَنْ زِهَسْتٖى
اَنْدَرْ فَنَاىِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشٖيدَنْ
deyip ulvi bir gurbeti arayabilir miyim?” diye sizi o sualler ile tasdi’ etmiştim.
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
Said Nursî
*
