Dokuzuncu Mektup



İzahlı Metin

Dokuzuncu Mektup

*Bismihî Sübhanehu (Her türlü noksanlıktan sonsuz derecede yüce olan Allah’ın adıyla).*

*Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî (Hiçbir şey yoktur ki O’nu övgü ile anmasın).*

(Yine o samimi öğrencisine gönderdiği mektuptan bir bölümdür.)

İkincisi: Kur’an’ın nurlarını yaymadaki başarın, gayretin ve şevkin, bir İlâhî ikramdır; belki bir Kur’an kerametidir ve Rabbânî bir inayettir. Sizi tebrik ediyorum. Keramet, ikram ve inayet konusu açılmışken, keramet ile ikram arasındaki bir farkı söyleyeceğim. Şöyle ki:

Kerametin, bir zorunluluk olmadan gösterilmesi zararlıdır. İkramın gösterilmesi ise nimeti şükür amacıyla anlatmaktır.

Eğer kerametle şereflenmiş bir kişi, bilerek olağanüstü bir duruma nail olursa, o takdirde eğer insana sürekli kötülüğü emreden nefsi hâlâ varlığını sürdürüyorsa, kendine güvenmek, nefsine ve kendi keşfine itimat etmek ve gurura düşmek suretiyle, bu durum onu yavaş yavaş manevi bir felakete sürükleyebilir.

Eğer farkında olmadan olağanüstü bir duruma nail olursa, örneğin birisinin kalbinde bir soru varken, hakikatin söyletilmesi yoluyla ona uygun bir cevap verir ve bunu sonradan anlar. Anladıktan sonra kendi nefsine değil, Rabbine olan güveni artar ve “Beni benden daha iyi terbiye eden bir koruyucum var.” der, tevekkülünü artırır. Bu kısım, tehlikesiz bir keramettir; bunu gizlemekle yükümlü değildir fakat övünmek için kasıtlı olarak göstermeye de çalışmamalıdır. Çünkü bu durumda görünüşte insanın kendi çabasının bir payı olduğundan, bunu nefsine mal edebilir.

Fakat ikram ise kerametin bu güvenli olan ikinci türünden daha güvenli, bence daha yücedir. Bunu göstermek, nimeti şükür amacıyla anlatmaktır. Bunda kişinin kendi çabasının bir payı yoktur, nefsi onu kendine mal etmez.

İşte kardeşim, hem senin hem de benim hakkımda, özellikle de Kur’an hizmetimiz konusunda eskiden beri gördüğüm ve yazdığım İlâhî ihsanlar birer ikramdır; bunları anlatmak, nimeti anmaktır. Bu yüzden sana karşı nimeti anmak kabilinden, ikimizin hizmetimize ait başarıları yazıyorum. Biliyordum ki bu durum sende övünmeyi değil, şükür damarını harekete geçiriyor.

Üçüncüsü: Görüyorum ki, şu dünya hayatında en mutlu kişi, dünyayı bir askerî misafirhane olarak gören, buna inanan ve ona göre hareket edendir. Böyle bir bakış açısıyla, en büyük mertebe olan rıza mertebesine çabucak ulaşabilir. Kırılacak bir şişe karşılığında, ebedî bir elmasın fiyatını vermez; hayatını istikamet ve lezzet içinde geçirir.

Evet, dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir; ahirete ait kalıcı işler ise son derece sağlam elmaslar değerindedir. İnsanın yaratılışındaki şiddetli merak, hararetli sevgi, dehşetli hırs, inatçı arzu ve benzeri güçlü duygular, ahirete yönelik işleri kazanmak için verilmiştir. Bu duyguları şiddetli bir şekilde gelip geçici dünyevi işlere yöneltmek, fani ve kırılacak şişelere, kalıcı elmasların fiyatını vermek demektir. Bu vesileyle aklıma bir nokta geldi, onu söyleyeceğim. Şöyle ki:

Aşk, şiddetli bir sevgidir. Geçici sevgililere yöneldiği zaman, ya o aşk sahibini sürekli bir azap ve acı içinde bırakır ya da o gelip geçici sevgili, o şiddetli sevginin bedeline değmediği için kişiye kalıcı bir sevgiliyi aratır; böylece mecazi aşk, hakiki aşka dönüşür.

İşte insanda binlerce duygu vardır. Her birinin, aşk gibi, iki derecesi vardır: Biri mecazi, diğeri hakiki.

Mesela, gelecek endişesi duygusu herkeste vardır. Kişi bu konuda şiddetli bir endişeye kapıldığı zaman görür ki, endişe ettiği o geleceğe ulaşmak için elinde bir güvencesi yoktur. Ayrıca rızık konusunda bir güvence altında olduğu ve kısa olan bir gelecek, bu şiddetli endişeye değmez. Bunun üzerine yüzünü bundan çevirip, kabirden sonraki gerçek, uzun ve gafiller için güvence altına alınmamış olan bir geleceğe yönelir.

Yine insan, mala ve makama karşı şiddetli bir hırs gösterir. Fakat görür ki, geçici bir süreliğine kendisine emanet edilen o fani mal, felaket getiren şöhret ve tehlikeli ve riyakârlığa sebep olan makam, bu şiddetli hırsa değmiyor. Bunun üzerine, gerçek makam olan manevi mertebelere, Allah’a yakınlık derecelerine, ahiret azığına ve gerçek mal olan salih amellere yönelir. Kötü bir özellik olan mecazi hırs, böylece yüce bir özellik olan hakiki hırsa dönüşür.

Yine mesela, önemsiz, geçici ve fani işlere karşı şiddetli bir inatla duygularını harcar. Bakar ki bir dakika bile inat etmeye değmeyecek bir şeye, bir sene boyunca inat ediyor. Üstelik zararlı, zehirli bir şeye inat uğruna sebat ediyor. Anlar ki bu güçlü duygu, böyle şeyler için verilmemiştir. Onu bu tür işlere harcamak, hikmete ve hakikate aykırıdır. O şiddetli inadı, o lüzumsuz ve geçici işlere vermeyip; yüce ve kalıcı olan iman hakikatlerine, İslam’ın esaslarına ve ahiret hizmetlerine harcar. Böylece, kötü bir huy olan mecazi inat; güzel ve yüce bir huy olan hakiki inada, yani hakta kararlı bir şekilde sebat etmeye dönüşür.

İşte bu üç misal gibi; insanlar, kendilerine verilen manevi donanımları eğer nefisleri ve dünya hesabına kullanırlarsa ve dünyada sonsuza dek kalacakmış gibi gaflet içinde davranırlarsa, bu durum kötü ahlaka, israfa ve anlamsız işlere sebep olur. Eğer bu duyguların hafif olanlarını dünya işlerine, şiddetli olanlarını ise ahirete ve maneviyata yönelik vazifelere harcarlarsa, bu durum güzel ahlakın kaynağı olur, hikmet ve hakikate uygun hareket ederek her iki dünyada da mutluluğa vesile olur.

İşte tahmin ediyorum ki, nasihat edenlerin nasihatlerinin bu zamanda etkisiz kalmasının bir sebebi şudur: Ahlaksız insanlara diyorlar ki: “Haset etme! Hırs gösterme! Düşmanlık etme! İnat etme! Dünyayı sevme!” Yani, görünüşte onlara güçlerinin yetmeyeceği, “Yaratılışını değiştir” gibi bir teklifte bulunuyorlar. Eğer deselerdi ki: “Bu duygularınızın yönünü hayırlı şeylere çeviriniz, akış yollarını değiştiriniz,” hem nasihatleri etkili olur hem de bu, onların irade alanlarına giren bir teklif olur.

Dördüncüsü: İslam âlimleri arasında “İslam” ve “iman” kavramlarının farkları çokça tartışma konusu olmuştur. Bir kısmı “İkisi birdir” derken, diğer bir kısmı “İkisi bir değil, fakat biri diğeri olmadan olmaz” demiştir ve bunun gibi çok farklı fikirler beyan etmişlerdir. Ben şöyle bir fark anladım ki:

İslamiyet, bir şeye bağlanmak ve onu sahiplenmektir; iman ise aklın ve kalbin bir şeyi onaylaması ve inanmasıdır. Başka bir ifadeyle, İslamiyet, hakka taraf olmak, teslim olmak ve boyun eğmektir; iman ise hakkı kabul ve tasdik etmektir. Eskiden, Kur’an’ın hükümlerine şiddetle taraf olan bazı dinsizler gördüm. Demek ki o dinsiz, bir yönden hakkı sahiplenerek İslamiyet’e erişmişti; ona “dinsiz bir Müslüman” denilebilirdi. Sonra, Kur’an’ın hükümlerine taraf olmayan, onları sahiplenmeyen bazı müminler gördüm ki, onlar da “gayrimüslim bir mümin” tabirine layık oluyorlardı.

Acaba İslamiyet olmadan iman, kurtuluşa vesile olabilir mi?

Cevap: İmansız İslamiyet kurtuluşa sebep olmadığı gibi, İslamiyet’siz iman da kurtuluşa vesile olamaz. Hamd ve minnet Allah’adır ki, Kur’an’ın manevi mucizesinin feyziyle Risale-i Nur’un ölçüleri, İslam dininin ve Kur’an hakikatlerinin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermiştir ki, dinsiz biri dahi onları anlasa, taraftar olmaması mümkün değildir. Aynı şekilde iman ve İslam’ın delillerini ve kanıtlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, gayrimüslim biri dahi anlasa kesinlikle tasdik edecektir. Yani gayrimüslim olarak kalsa bile, iman eder.

Evet, Sözler, Cennetin Tûba ağacının meyveleri gibi tatlı ve güzel olan iman ve İslamiyet’in meyvelerini ve her iki dünyanın mutluluğunu sağlayan güzellikler gibi hoş ve şirin neticelerini öyle bir şekilde göstermiştir ki, görenlere ve tanıyanlara sonsuz bir taraftarlık, bağlılık ve teslimiyet hissi verir. Ve varlıklar zinciri gibi kuvvetli ve zerreler kadar çok sayıda olan iman ve İslam’ın delillerini göstermişlerdir ki, bunlar sonsuz bir kesinlik ve iman kuvveti verirler.

Hatta bazı defalar Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin (Kuddise Sirruhu) evradını okurken şehadet getirdiğimde *alâ zâlike nahyâ ve aleyhi nemûtü ve aleyhi nüb’asü ğaden* (Bunun üzerine yaşar, bunun üzerine ölür ve yarın bunun üzerine diriltiliriz) dediğim zaman, sonsuz bir taraftarlık hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir iman hakikatini feda edemiyorum. Bir hakikatin bir dakika bile aksini düşünmek, bana çok acı geliyor. Bütün dünya benim olsa, tek bir iman hakikatinin varlığına karşılık tereddütsüz vermeye nefsim itaat ediyor. Ve *âmennâ bimâ erselte min resûlin ve âmennâ bimâ enzelte min kitâbin ve saddaknâ* (Gönderdiğin her peygambere iman ettik, indirdiğin her kitaba iman ettik ve tasdik ettik) dediğim vakit, sonsuz bir iman kuvveti hissediyorum. İman hakikatlerinin her birinin aksini aklen imkânsız kabul ediyor, sapkınlık içindeki insanları sonsuz derecede ahmak ve divane görüyorum.

Anne ve babanıza pek çok selam ve hürmetlerimi sunarım. Onlar da bana dua etsinler. Siz benim kardeşim olduğunuz için, onlar da benim anne ve babam hükmündedirler. Hem köyünüze, özellikle sizden “Sözler”i dinleyenlere genel olarak selam ediyorum.

*El-Bâkî Hüve’l-Bâkî (Bâkî olan, yalnızca O’dur).*

Said Nursî

*

Lügatçeli Metin

Dokuzuncu Mektup

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

(Okunuşu: Bismillahi Sübhanehu. Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdih.)

(Meali: Her türlü noksanlıktan yüce olan Allah’ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)

(Yine o hâlis (samimi, saf) talebesine gönderdiği mektubun bir parçasıdır.)

Sâniyen: Neşr-i envar-ı Kur’aniyedeki (Kur’an nurlarının yayılmasındaki) muvaffakıyetin (başarının) ve gayretin ve şevkin, bir ikram-ı İlahîdir (Allah’ın bir lütfudur) belki bir keramet-i Kur’aniyedir (Kur’an kaynaklı bir keramettir) bir inayet-i Rabbaniyedir (Rabbânî bir yardımdır). Sizi tebrik ediyorum. Keramet ve ikram ve inayetin bahsi geldiği münasebetiyle (vesilesiyle), keramet ve ikramın bir farkını söyleyeceğim. Şöyle ki:

Kerametin izharı (göstermesi), zaruret (zorunluluk) olmadan zarardır. İkramın izharı ise bir tahdis-i nimettir (nimeti şükürle anmaktır).

Eğer keramet ile müşerref (şereflenmiş) olan bir şahıs, bilerek hârika (olağanüstü) bir emre mazhar (nail) olursa o halde eğer nefs-i emmaresi (kötülüğü emreden nefsi) bâki (devamlı) ise kendine güvenmek ve nefsine ve keşfine itimat (güven) etmek ve gurura düşmek cihetinde istidrac (sapıklığa götüren olağanüstü hâl) olabilir.

Eğer bilmeyerek hârika bir emre mazhar olursa mesela, birisinin kalbinde bir sual var, intak-ı bi’l-hak (hakkı konuşturma) nevinden (türünden) ona muvafık (uygun) bir cevap verir; sonra anlar. Anladıktan sonra kendi nefsine değil belki kendi Rabbisine itimadı ziyadeleşir ve “Beni benden ziyade terbiye eden bir hafîzim (koruyucum) vardır.” der, tevekkülünü (Allah’a güvenini) ziyadeleştirir. Bu kısım, hatarsız (tehlikesiz) bir keramettir; ihfasına (gizlemesine) mükellef (yükümlü) değil fakat fahir (övünme) için kasden (kasten, bilerek) izharına (göstermesine) çalışmamalı. Çünkü onda zahiren (görünüşte) insanın kesbinin (kazancının) bir medhali (katkısı) bulunduğundan nefsine nisbet (atfed) edebilir.

Amma ikram ise o, kerametin selâmetli olan ikinci nevinden (türünden) daha selâmetli, bence daha âlîdir (yüksektir). İzharı, tahdis-i nimettir. Kesbin medhali yoktur, nefsi onu kendine isnad (dayanak) etmez.

İşte kardeşim hem senin hakkında hem benim hakkımda, bâhusus (özellikle) Kur’an hakkındaki hizmetimizde eskiden beri gördüğüm ve yazdığım ihsanat-ı İlahiye (Allah’ın ihsanları, lütufları) bir ikramdır; izharı, tahdis-i nimettir. Onun için sana karşı tahdis-i nimet nevinden ikimizin hizmetimize ait muvaffakıyatı (başarıları) yazıyorum. Biliyordum ki sende fahir değil, şükür damarını tahrik (harekete geçir) ediyor.

Sâlisen: Görüyorum ki: Şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki dünyayı bir misafirhane-i askerî (askerî misafirhane) telakki (kabul) etsin ve öyle de iz’an (anlayıp kavra) etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telakki ile en büyük mertebe olan mertebe-i rızayı (razı olma derecesini) çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına (karşılığında), daimî (sürekli) bir elmasın fiyatını vermez; istikamet (doğruluk) ve lezzetle hayatını geçirir.

Evet dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm (mecbur) şişeler hükmündedir; bâki umûr-u uhreviye (sonsuz ahiret işleri) ise gayet (çok) sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki (yaratılışındaki) şiddetli merak ve hararetli muhabbet (ateşli sevgi) ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hâkeza (bunun gibi) şedit (şiddetli) hissiyatlar, umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fâni umûr-u dünyeviyeye (geçici dünya işlerine) tevcih (yönelt) etmek, fâni ve kırılacak şişelere, bâki elmas fiyatlarını vermek demektir. Şu münasebetle (vesileyle) bir nokta hatıra gelmiş, söyleyeceğim. Şöyle ki:

Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni mahbublara (geçici sevgililere) müteveccih (yönelmiş) olduğu vakit ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde (ac, kederde) bırakır veyahut o mecazî mahbub (gerçek olmayan sevgili), o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için bâki bir mahbubu (sonsuz bir sevgiliyi) arattırır; aşk-ı mecazî (mecazi aşk), aşk-ı hakikiye (gerçek aşka) inkılab (dönüş) eder.

İşte insanda binlerle hissiyat var. Her birisinin aşk gibi iki mertebesi var: Biri mecazî, biri hakiki.

Mesela, endişe-i istikbal (gelecek endişesi) hissi herkeste var; şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde senet (belge, güvence) yok. Hem rızık cihetinde (yönünden) bir taahhüd (garanti) altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip kabirden sonra hakiki ve uzun ve gafiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbale teveccüh (yöneliş) eder.

Hem mala ve câha (makam ve mevkiye) karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki muvakkaten (geçici olarak) onun nezaretine (gözetimine) verilmiş o fâni mal (geçici mal) ve âfetli (belalı) şöhret ve tehlikeli ve riyaya (gösterişe) medar (sebep) olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakiki câh olan meratib-i maneviyeye (manevi mertebelere) ve derecat-ı kurbiyeye (Allah’a yakınlık derecelerine) ve zâd-ı âhirete (ahiret azığına) ve hakiki mal olan a’mal-i salihaya (salih amellere) teveccüh eder. Fena haslet (huy) olan hırs-ı mecazî (geçici hırs) ise âlî (yüksek) bir haslet olan hırs-ı hakikiye (gerçek hırsa) inkılab eder.

Hem mesela, şiddetli bir inat ile ehemmiyetsiz (önemsiz), zâil (yok olucu), fâni umûrlara (geçici işlere) karşı hissiyatını sarf (harca) eder. Bakar ki bir dakika inada değmeyen bir şeye, bir sene inat ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şeye inat namına sebat (direniş) eder. Bakar ki bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakikate münafîdir (aykırıdır). O şiddetli inadı, o lüzumsuz umûr-u zâileye (yok olucu işlere) vermeyip âlî ve bâki olan hakaik-i imaniyeye (iman hakikatlerine) ve esasat-ı İslâmiyeye (İslam’ın esaslarına) ve hidemat-ı uhreviyeye (ahiret hizmetlerine) sarf eder. O haslet-i rezile (kötü huy) olan inad-ı mecazî (geçici inat), güzel ve âlî bir haslet olan hakiki inada yani hakta şiddetli sebata (direnişe) inkılab eder.

İşte şu üç misal gibi; insanlar, insana verilen cihazat-ı maneviyeyi (manevi donanımları), eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal (kullan) etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane (gafilce) davransa ahlâk-ı rezileye (kötü ahlaka) ve israfat (israflara) ve abesiyete (anlamsızlığa) medar (sebep) olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye (ahiret görevlerine) ve maneviyeye sarf etse ahlâk-ı hamîdeye (güzel ahlaka) menşe (kaynak), hikmet ve hakikate muvafık (uygun) olarak saadet-i dâreyne (iki cihan saadetine) medar olur.

İşte tahmin ederim ki nâsihlerin (nasihat edenlerin) nasihatleri şu zamanda tesirsiz (etkisiz) kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: “Hased (kıskançlık) etme! Hırs gösterme! Adâvet (düşmanlık) etme! İnat etme! Dünyayı sevme!” Yani, fıtratını değiştir gibi zahiren (görünüşte) onlarca mâlâyutak (güç yetirilemez) bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: “Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını (yollarını) değiştiriniz.” Hem nasihat tesir eder hem daire-i ihtiyarlarında (iradelerinin alanında) bir emr-i teklif (yükümlülük emri) olur.

Râbian: Ulema-i İslâm (İslam alimleri) ortasında “İslâm” ve “iman”ın farkları çok medar-ı bahis (tartışma konusu) olmuş. Bir kısmı “İkisi birdir.”, diğer kısmı “İkisi bir değil fakat biri birisiz olmaz.” demişler ve bunun gibi çok muhtelif (çeşitli) fikirler beyan (açıkla) etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki:

İslâmiyet iltizamdır (bağlılıktır, sahiplenmektir), iman iz’andır (kalben tasdik etmektir, kabul etmektir). Tabir-i diğerle (başka bir ifadeyle) İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır (boyun eğmektir); iman ise hakkı kabul ve tasdiktir (doğrulamaktır). Eskide bazı dinsizleri gördüm ki ahkâm-ı Kur’aniyeye (Kur’an hükümlerine) şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette hakkın iltizamıyla İslâmiyet’e mazhardı (naildi); “dinsiz bir Müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki ahkâm-ı Kur’aniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar “gayr-ı müslim (Müslüman olmayan) bir mü’min” tabirine mazhar oluyorlar.

Acaba, İslâmiyetsiz iman, medar-ı necat (kurtuluş vesilesi) olabilir mi?

Elcevap (Cevap şudur): İmansız İslâmiyet, sebeb-i necat (kurtuluş sebebi) olmadığı gibi; İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz. Felillahi’l-hamdü ve’l-minnetü (Hamd ve minnet (şükran) Allah’adır), Kur’an’ın i’caz-ı manevîsinin (manevi mucizeliğinin) feyziyle (bereketiyle) Risale-i Nur mizanları (ölçüleri, eserleri), din-i İslâm’ın ve hakaik-i Kur’aniyenin (Kur’an hakikatlerinin) meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki dinsiz dahi onları anlasa taraftar olmamak kabil (mümkün) değil. Hem iman ve İslâm’ın delil ve bürhanlarını (ispatlarını) o derece kuvvetli göstermişlerdir ki gayr-ı müslim dahi anlasa herhalde tasdik edecektir. Gayr-ı müslim kaldığı halde, iman eder.

Evet Sözler, Tûba-i cennetin (cennetin Tûba ağacının) meyveleri gibi tatlı ve güzel olan iman ve İslâmiyet’in meyvelerini ve saadet-i dâreynin (iki cihan saadetinin) mehasini (güzellikleri) gibi hoş ve şirin öyle neticelerini göstermişler ki görenlere ve tanıyanlara nihayetsiz (sonsuz) bir tarafgirlik ve iltizam ve teslim hissini verir. Ve silsile-i mevcudat (varlık zinciri) gibi kuvvetli ve zerrat (zerrecikler) gibi kesretli (çok) iman ve İslâm’ın bürhanlarını göstermişler ki nihayetsiz bir iz’an ve kuvvet-i iman (iman kuvveti) verirler.

Hattâ bazı defa Evrad-ı Şah-ı Nakşibendî’de (Nakşibendi büyüklerinin dualarında) şehadet getirdiğim vakit عَلٰى ذٰلِكَ نَحْيٰى وَ عَلَيْهِ نَمُوتُ وَ عَلَيْهِ نُبْعَثُ غَدًا dediğim zaman, nihayetsiz bir tarafgirlik hissediyorum.

(Okunuşu: Alâ zâlike nahyâ ve aleyhi nemûtü ve aleyhi nüb’asü gadâ.)

(Meali: Bu inanç üzere yaşarız, bu inanç üzere ölürüz ve yarın (kıyamet günü) bu inanç üzere diriliriz.)

Eğer bütün dünya bana verilse bir hakikat-i imaniyeyi (iman hakikatini) feda edemiyorum. Bir hakikatin bir dakika aksini farz etmek, bana gayet elîm (acı verici) geliyor. Bütün dünya benim olsa bir tek hakaik-i imaniyenin (iman hakikatlerinin) vücud bulmasına bilâ-tereddüt (tereddütsüz) vermesine, nefsim itaat ediyor. وَ اٰمَنَّا بِمَا اَرْسَلْتَ مِنْ رَسُولٍ وَ اٰمَنَّا بِمَا اَنْزَلْتَ مِنْ كِتَابٍ وَ صَدَّقْنَا dediğim vakit nihayetsiz bir kuvvet-i iman hissediyorum.

(Okunuşu: Ve âmennâ bimâ erselte min rasûlin ve âmennâ bimâ enzelte min kitâbin ve saddaknâ.)

(Meali: Gönderdiğin tüm elçilere iman ettik, indirdiğin tüm kitaplara iman ettik ve (onları) tasdik ettik.)

Hakaik-i imaniyenin her birisinin aksini aklen muhal (aklen imkansız) telakki ediyorum, ehl-i dalaleti (sapkınlık ehlini) nihayetsiz ebleh (ahmak) ve divane görüyorum.

Senin valideynine (anne ve babana) pek çok selâm ve arz-ı hürmet (hürmetlerimi sunarım) ederim. Onlar da bana dua etsinler. Sen benim kardeşim olduğun için onlar da benim peder ve validem hükmündedirler. Hem köyünüze, hususan (özellikle) senden “Sözler”i işitenlere umumen (genel olarak) selâm ediyorum.

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

(Okunuşu: El-Bâkî Huve’l-Bâkî.)

(Meali: Bâki olan (sonsuz, kalıcı olan) yalnızca O’dur.)

Said Nursî

*

Risale-i Nur Külliyatından

Dokuzuncu Mektup

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

(Yine o hâlis talebesine gönderdiği mektubun bir parçasıdır.)

Sâniyen: Neşr-i envar-ı Kur’aniyedeki muvaffakıyetin ve gayretin ve şevkin, bir ikram-ı İlahîdir belki bir keramet-i Kur’aniyedir bir inayet-i Rabbaniyedir. Sizi tebrik ediyorum. Keramet ve ikram ve inayetin bahsi geldiği münasebetiyle, keramet ve ikramın bir farkını söyleyeceğim. Şöyle ki:

Kerametin izharı, zaruret olmadan zarardır. İkramın izharı ise bir tahdis-i nimettir.

Eğer keramet ile müşerref olan bir şahıs, bilerek hârika bir emre mazhar olursa o halde eğer nefs-i emmaresi bâki ise kendine güvenmek ve nefsine ve keşfine itimat etmek ve gurura düşmek cihetinde istidrac olabilir.

Eğer bilmeyerek hârika bir emre mazhar olursa mesela, birisinin kalbinde bir sual var, intak-ı bi’l-hak nevinden ona muvafık bir cevap verir; sonra anlar. Anladıktan sonra kendi nefsine değil belki kendi Rabbisine itimadı ziyadeleşir ve “Beni benden ziyade terbiye eden bir hafîzim vardır.” der, tevekkülünü ziyadeleştirir. Bu kısım, hatarsız bir keramettir; ihfasına mükellef değil fakat fahir için kasden izharına çalışmamalı. Çünkü onda zahiren insanın kesbinin bir medhali bulunduğundan nefsine nisbet edebilir.

Amma ikram ise o, kerametin selâmetli olan ikinci nevinden daha selâmetli, bence daha âlîdir. İzharı, tahdis-i nimettir. Kesbin medhali yoktur, nefsi onu kendine isnad etmez.

İşte kardeşim hem senin hakkında hem benim hakkımda, bâhusus Kur’an hakkındaki hizmetimizde eskiden beri gördüğüm ve yazdığım ihsanat-ı İlahiye bir ikramdır; izharı, tahdis-i nimettir. Onun için sana karşı tahdis-i nimet nevinden ikimizin hizmetimize ait muvaffakıyatı yazıyorum. Biliyordum ki sende fahir değil, şükür damarını tahrik ediyor.

Sâlisen: Görüyorum ki: Şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki dünyayı bir misafirhane-i askerî telakki etsin ve öyle de iz’an etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telakki ile en büyük mertebe olan mertebe-i rızayı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına, daimî bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir.

Evet dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir; bâki umûr-u uhreviye ise gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hâkeza şedit hissiyatlar, umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fâni umûr-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere, bâki elmas fiyatlarını vermek demektir. Şu münasebetle bir nokta hatıra gelmiş, söyleyeceğim. Şöyle ki:

Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni mahbublara müteveccih olduğu vakit ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır veyahut o mecazî mahbub, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için bâki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikiye inkılab eder.

İşte insanda binlerle hissiyat var. Her birisinin aşk gibi iki mertebesi var: Biri mecazî, biri hakiki.

Mesela, endişe-i istikbal hissi herkeste var; şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde senet yok. Hem rızık cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip kabirden sonra hakiki ve uzun ve gafiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbale teveccüh eder.

Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya medar olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakiki câh olan meratib-i maneviyeye ve derecat-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakiki mal olan a’mal-i salihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise âlî bir haslet olan hırs-ı hakikiye inkılab eder.

Hem mesela, şiddetli bir inat ile ehemmiyetsiz, zâil, fâni umûrlara karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki bir dakika inada değmeyen bir şeye, bir sene inat ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şeye inat namına sebat eder. Bakar ki bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakikate münafîdir. O şiddetli inadı, o lüzumsuz umûr-u zâileye vermeyip âlî ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esasat-ı İslâmiyeye ve hidemat-ı uhreviyeye sarf eder. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âlî bir haslet olan hakiki inada yani hakta şiddetli sebata inkılab eder.

İşte şu üç misal gibi; insanlar, insana verilen cihazat-ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve maneviyeye sarf etse ahlâk-ı hamîdeye menşe, hikmet ve hakikate muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur.

İşte tahmin ederim ki nâsihlerin nasihatleri şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: “Hased etme! Hırs gösterme! Adâvet etme! İnat etme! Dünyayı sevme!” Yani, fıtratını değiştir gibi zahiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: “Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz.” Hem nasihat tesir eder hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur.

Râbian: Ulema-i İslâm ortasında “İslâm” ve “iman”ın farkları çok medar-ı bahis olmuş. Bir kısmı “İkisi birdir.”, diğer kısmı “İkisi bir değil fakat biri birisiz olmaz.” demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyan etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki:

İslâmiyet iltizamdır, iman iz’andır. Tabir-i diğerle İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise hakkı kabul ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gördüm ki ahkâm-ı Kur’aniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette hakkın iltizamıyla İslâmiyet’e mazhardı; “dinsiz bir Müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki ahkâm-ı Kur’aniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar “gayr-ı müslim bir mü’min” tabirine mazhar oluyorlar.

Acaba, İslâmiyetsiz iman, medar-ı necat olabilir mi?

Elcevap: İmansız İslâmiyet, sebeb-i necat olmadığı gibi; İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz. Felillahi’l-hamdü ve’l-minnetü, Kur’an’ın i’caz-ı manevîsinin feyziyle Risale-i Nur mizanları, din-i İslâm’ın ve hakaik-i Kur’aniyenin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki dinsiz dahi onları anlasa taraftar olmamak kabil değil. Hem iman ve İslâm’ın delil ve bürhanlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki gayr-ı müslim dahi anlasa herhalde tasdik edecektir. Gayr-ı müslim kaldığı halde, iman eder.

Evet Sözler, Tûba-i cennetin meyveleri gibi tatlı ve güzel olan iman ve İslâmiyet’in meyvelerini ve saadet-i dâreynin mehasini gibi hoş ve şirin öyle neticelerini göstermişler ki görenlere ve tanıyanlara nihayetsiz bir tarafgirlik ve iltizam ve teslim hissini verir. Ve silsile-i mevcudat gibi kuvvetli ve zerrat gibi kesretli iman ve İslâm’ın bürhanlarını göstermişler ki nihayetsiz bir iz’an ve kuvvet-i iman verirler.

Hattâ bazı defa Evrad-ı Şah-ı Nakşibendî’de şehadet getirdiğim vakit عَلٰى ذٰلِكَ نَحْيٰى وَ عَلَيْهِ نَمُوتُ وَ عَلَيْهِ نُبْعَثُ غَدًا dediğim zaman, nihayetsiz bir tarafgirlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse bir hakikat-i imaniyeyi feda edemiyorum. Bir hakikatin bir dakika aksini farz etmek, bana gayet elîm geliyor. Bütün dünya benim olsa bir tek hakaik-i imaniyenin vücud bulmasına bilâ-tereddüt vermesine, nefsim itaat ediyor. وَ اٰمَنَّا بِمَا اَرْسَلْتَ مِنْ رَسُولٍ وَ اٰمَنَّا بِمَا اَنْزَلْتَ مِنْ كِتَابٍ وَ صَدَّقْنَا dediğim vakit nihayetsiz bir kuvvet-i iman hissediyorum. Hakaik-i imaniyenin her birisinin aksini aklen muhal telakki ediyorum, ehl-i dalaleti nihayetsiz ebleh ve divane görüyorum.

Senin valideynine pek çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Onlar da bana dua etsinler. Sen benim kardeşim olduğun için onlar da benim peder ve validem hükmündedirler. Hem köyünüze, hususan senden “Sözler”i işitenlere umumen selâm ediyorum.

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

Said Nursî

*

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir