Onuncu Mektup



İzahlı Metin

Onuncu Mektup

(İki sorunun cevabıdır)

*Bismihî ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî*

*(O’nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu övgü ile tesbih etmesin.)*

Birincisi: Otuzuncu Söz’ün İkinci Maksat bölümünde yer alan, atomların dönüşümünü anlatan uzun cümlenin açıklamasıdır.

Hikmetli Kur’an’da İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin kavramları, pek çok yerde zikredilmiştir. Tefsir alimleri, bazısı “İkisi aynı şeydir,” bir kısmı ise “Farklı şeylerdir” demiştir. Bu kavramların hakikatlerine dair açıklamaları farklı farklıdır. Özetle, “Allah’ın ilminin unvanlarıdır” demişlerdir. Fakat Kur’an’ın feyziyle şöyle bir kanaate vardım ki:

İmam-ı Mübin, Allah’ın ilim ve emrinin bir türüne verilen bir unvandır ve görünen alemden çok görünmeyen aleme (gayb alemine) bakar. Yani şimdiki zamandan çok, geçmişe ve geleceğe yöneliktir. Yani her şeyin dış görünüşünden ziyade onun aslına, soyuna, köklerine ve tohumlarına bakar. İlahi kaderin bir defteridir. Bu defterin varlığı, Yirmi Altıncı Söz’de ve Onuncu Söz’ün açıklamasında ispat edilmiştir.

Evet, bu İmam-ı Mübin, bir yönüyle Allah’ın ilim ve emrinin bir unvanıdır. Yani varlıkların başlangıçları, kökleri ve asılları, onların mevcudiyetlerini mükemmel bir düzen ve büyük bir sanatla netice vermesi sebebiyle, şüphesiz ki İlahi ilmin prensiplerini içeren bir defterle düzenlendiklerini gösterir. Ve varlıkların neticeleri, nesilleri ve tohumları, gelecekteki varlıkların programlarını ve fihristlerini içerdiklerinden, şüphesiz ki İlahi emirlerin küçük bir derlemesi olduklarını bildirirler. Örneğin bir çekirdek için, bütün bir ağacın yapısını düzenleyecek olan programları ve fihristleri ve bu fihrist ve programları belirleyen yaratılışa dair emirlerin küçücük bir somutlaşmış hali gibidir denilebilir.

Özetle, İmam-ı Mübin, geçmişin ve geleceğin ve gayb aleminin etrafında dallanıp budaklanan yaratılış ağacının bir programı, bir fihristi hükmünde olduğuna göre, bu anlamdaki İmam-ı Mübin, ilahi kaderin bir defteri, bir prensipler mecmuasıdır. Atomlar, varlıkların bünyesindeki hizmetlerine ve hareketlerine, işte bu prensiplerin yazılması ve hükmüyle sevk edilir.

Kitab-ı Mübin ise, görünmeyen alemden çok, görünen aleme bakar. Yani geçmiş ve gelecekten çok, şimdiki zamana yöneliktir ve ilim ve emirden çok, Allah’ın kudret ve iradesinin bir unvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmam-ı Mübin kader defteri ise, Kitab-ı Mübin kudret defteridir. Yani her şeyin varlığında, mahiyetinde, sıfatlarında ve hallerinde görülen mükemmel sanat ve düzen gösteriyor ki, varlıklar mükemmel bir kudretin prensipleriyle ve geçerli bir iradenin kanunlarıyla vücut giydiriliyor. Suretleri belirlenip teşhis edilerek her birine belli bir ölçü, özel bir şekil veriliyor. Demek ki o kudret ve iradenin, kapsamlı ve genel bir kanunlar mecmuası, büyük bir defteri vardır ki, her bir şeyin özel varlığı ve kendisine has sureti ona göre biçilir, dikilir, giydirilir.

İşte bu defterin varlığı, tıpkı İmam-ı Mübin gibi kader ve cüzi irade meselelerinde ispat edilmiştir. Gaflet ve sapkınlık ehlinin ve (bazı) filozofların akılsızlığına bakın ki, Yaratıcı Kudret’in o korunmuş levhasının ve her şeyi gören Rabbani hikmet ve iradenin o kitabının varlıklardaki yansımasını ve örneğini hissetmişler; (haşa) doğa adını vererek anlamını saptırmış ve körleştirmişlerdir.

İşte İlahi kudret, İmam-ı Mübin’in yazdırmasıyla, yani kaderin hükmü ve düsturuyla, varlıkları yaratırken her biri birer ayet olan varlık zincirlerini, Silinip Yazılan Levha (Levh-i Mahv-İspat) denilen zamanın örnek sayfasında yazıyor, yaratıyor ve atomları harekete geçiriyor. Demek ki atomların hareketleri, o yazım ve kopyalama işleminden, yani varlıkların gayb aleminden görünen aleme ve ilimden kudrete geçişleri esnasında meydana gelen bir titreşim, bir faaliyettir.

Silinip Yazılan Levha (Levh-i Mahv-İspat) ise, sabit ve daimi olan En Büyük Korunmuş Levha’nın (Levh-i Mahfuz-u A’zam), imkan dairesinde, yani sürekli ölüme ve hayata, varlığa ve yokluğa maruz kalan varlıklar alemindeki değişken bir defteri ve bir yaz-boz tahtasıdır ki, zamanın hakikati işte odur. Evet, her şeyin bir hakikati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kainatta akan büyük bir nehrin hakikati de Silinip Yazılan Levha’daki kudret yazısının sayfası ve mürekkebi hükmündedir.

*Lâ ya’lemu’l-gaybe illâllah*

*(Gaybı Allah’tan başkası bilemez.)*

*

İkinci Soru: Haşir meydanı nerededir?

Cevap: *Ve’l-ilmu indallah* *(İlim Allah katındadır).* Her şeyi hikmetle Yaratan’ın, her şeyde gösterdiği yüce hikmet, hatta küçücük bir şeye çok büyük hikmetler takması, açıkça işaret ediyor ki, yeryüzü, başıboş ve anlamsız bir şekilde büyük bir daire çizmiyor. Aksine, çok önemli bir şeyin etrafında dönüyor ve en büyük meydanın dış çevresini çizerek gösteriyor. Büyük bir sergi alanının etrafında gezip manevi ürünlerini oraya aktarıyor ki, gelecekte o sergi alanında bütün insanların nazarları önünde gösterilecektir.

Demek ki, yaklaşık yirmi beş bin yıllık bir yörünge dairesinin içinde, rivayete dayanarak Şam-ı Şerif bölgesi bir çekirdek gibi olmak üzere, o daireyi dolduracak bir haşir meydanı genişletilecektir. Yeryüzünün bütün manevi ürünleri, şimdilik gayb perdesi altında olan o meydanın defterlerine ve levhalarına gönderiliyor. Gelecekte o meydan açıldığı zaman, sakinlerini de yine o meydana dökecek ve o manevi ürünler de gayb aleminden görünen aleme geçecektir.

Evet, yeryüzü bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o büyük meydanı dolduracak kadar ürün vermiş, onu kaplayacak kadar mahlukat ondan akmış ve onu dolduracak kadar sanatlı varlık ondan çıkmıştır. Demek ki, yeryüzü bir çekirdek; haşir meydanı ise, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir başaktır ve bir depodur.

Evet, nasıl ki nurlu bir noktanın, hızlı hareketiyle nurlu bir çizgi veya daire haline gelmesi gibi, yeryüzü de hızlı ve hikmetli hareketiyle bir varlık dairesinin ortaya çıkmasına ve bu varlık dairesinin, ürünleriyle birlikte büyük bir haşir meydanının oluşmasına vesiledir.

*Kul inneme’l-ilmu indallah*

*(De ki: İlim ancak Allah katındadır.)*

El-Bâkî Huve’l-Bâkî

*(Baki olan sadece O’dur.)*

Said Nursî

Lügatçeli Metin

Onuncu Mektup

(İki sualin cevabıdır)

بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm. Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî. Meali: Her şey Allah’ın adıyla başlar. Ve hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)

Birincisi: Otuzuncu Söz’ün İkinci Maksat’ının tahavvülat-ı zerrat (zerrelerin, atomların değişimleri ve dönüşümleri) tarifine dair olan uzun cümlesinin hâşiyesidir (dipnotudur, açıklayıcı notudur).

Kur’an-ı Hakîm’de (Hikmetli Kur’an’da) İmam-ı Mübin (açık kitap, apaçık kader defteri) ve Kitab-ı Mübin (açık kitap, apaçık kudret defteri), mükerrer (tekrar tekrar, birçok) yerlerde zikredilmiştir (anılmıştır). Ehl-i tefsir (Kur’an tefsiriyle uğraşan âlimler) “İkisi birdir.” bir kısmı “Ayrı ayrıdır.” demişler. Hakikatlerine dair beyanatları (açıklamaları) muhteliftir (çeşitlidir, farklıdır). Hülâsa (Özetle): “İlm-i İlahînin unvanlarıdır (İlahi ilmin isimleri, belirtileridir).” demişler. Fakat Kur’an’ın feyzi (bereket, manevi bolluk) ile şöyle kanaatim gelmiş ki:

İmam-ı Mübin, ilim ve emr-i İlahînin (Allah’ın emrinin) bir nevine bir unvandır (bir türüne verilen bir isimdir) ki âlem-i şehadetten (görünen, maddi dünyadan) ziyade âlem-i gayba (görünmeyen, bilinmeyen dünyaya) bakıyor. Yani zaman-ı halden (şimdiki zamandan) ziyade, mazi (geçmiş) ve müstakbele (geleceğe) nazar eder (bakar). Yani her şeyin vücud-u zahirîsinden (dış görünüşünden, görünen varlığından) ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlahînin bir defteridir. Şu defterin vücudu (varlığı), Yirmi Altıncı Söz’de hem Onuncu Söz’ün hâşiyesinde ispat edilmiştir (kanıtlanmıştır).

Evet, şu İmam-ı Mübin, bir nevi ilim ve emr-i İlahînin bir unvanıdır. Yani eşyanın mebâdileri (başlangıçları) ve kökleri ve asılları, kemal-i intizam (tam bir düzen) ile eşyanın vücudlarını gayet sanatkârane intac etmesi (son derece sanatlı bir şekilde meydana getirmesi) cihetiyle (yönüyle) elbette desatir-i ilm-i İlahînin (İlahi ilmin kanunlarının) bir defteri ile tanzim edildiğini (düzenlendiğini) gösteriyorlar. Ve eşyanın neticeleri (sonuçları), nesilleri, tohumları; ileride gelecek mevcudatın programlarını, fihristelerini (içindekiler listelerini) tazammun ettiklerinden (içerdiklerinden) elbette evamir-i İlahiyenin (İlahi emirlerin) bir küçük mecmuası (derlemesi) olduğunu bildiriyorlar. Mesela bir çekirdek, bütün ağacın teşkilatını tanzim edecek (yapılanmasını düzenleyecek) olan programları ve fihristeleri ve o fihriste ve programları tayin eden o evamir-i tekviniyenin (yaratma ve var etme emirlerinin) küçücük bir mücessemi (cisimleşmiş hali) hükmünde denilebilir.

Elhasıl (Kısacası), madem İmam-ı Mübin, mazi ve müstakbelin ve âlem-i gaybın etrafında dal budak salan (etrafa yayılan) şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) bir programı, bir fihristesi hükmündedir. Şu manadaki İmam-ı Mübin, kader-i İlahînin bir defteri, bir mecmua-i desatiridir (kanunlar, kurallar toplamıdır). O desatirin imlası (yazdırması) ile ve hükmü (emri) ile zerrat (zerreler, atomlar), vücud-u eşyadaki hidematına (varlıkların varoluşundaki hizmetlerine) ve harekâtına (hareketlerine) sevk edilir (yönlendirilir).

Amma Kitab-ı Mübin ise âlem-i gaybdan ziyade, âlem-i şehadete bakar. Yani mazi ve müstakbelden ziyade, zaman-ı hazıra (şimdiki zamana) nazar eder ve ilim ve emirden ziyade, kudret ve irade-i İlahiyenin (Allah’ın kudret ve iradesinin) bir unvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmam-ı Mübin, kader defteri ise Kitab-ı Mübin, kudret defteridir. Yani her şeyin vücudunda, mahiyetinde (özünde) ve sıfât ve şuunatında (niteliklerinde ve tecellilerinde) kemal-i sanat ve intizamları (mükemmel sanat ve düzenlerini) gösteriyor ki bir kudret-i kâmilenin (tam ve mükemmel bir kudretin) desatiri ile ve bir irade-i nâfizenin (nüfuz eden, geçerli olan bir iradenin) kavanini (kanunları) ile vücud giydiriliyor (varlık verilerek şekillendiriliyor). Suretleri tayin, teşhis edilip (belirlenip, ayırt edilip) birer miktar-ı muayyen (belirli bir miktar), birer şekl-i mahsus (özel bir şekil) veriliyor. Demek, o kudret ve iradenin, küllî ve umumî bir mecmua-i kavanini (kapsamlı ve genel bir kanunlar toplamı), bir defter-i ekberi (en büyük defteri) vardır ki her bir şeyin hususi vücudları (özel varlıkları) ve mahsus suretleri (kendine özgü şekilleri) ona göre biçilir, dikilir, giydirilir.

İşte şu defterin vücudu İmam-ı Mübin gibi kader ve cüz-i ihtiyarî (insanın seçme hürriyeti) mesailinde (meselelerinde) ispat edilmiştir. Ehl-i gaflet ve dalalet (hakikatten habersiz ve yoldan çıkmış kimseler) ve felsefenin ahmaklığına bak ki kudret-i Fâtıranın (eşi benzeri olmadan yaratıcı olan Allah’ın kudretinin) o levh-i mahfuzunu (korunmuş levhasını, ana kitabını) ve hikmet ve irade-i Rabbaniyenin (Rabbânî hikmet ve iradenin) o basîrane (her şeyi gören, basiretli) kitabının eşyadaki cilvesini (tecellisini), aksini (yansımasını), misalini hissetmişler; hâşâ (asla, Allah korusun) tabiat namıyla tesmiye etmişler (doğa adıyla isimlendirmişler), körletmişler (hakikati görmezden gelmişler).

İşte İmam-ı Mübinin imlası (yazdırması) ile yani kaderin hükmüyle ve düsturuyla (kuralıyla) kudret-i İlahiye (Allah’ın kudreti), icad-ı eşyada (varlıkları yaratmada) her biri birer âyet olan silsile-i mevcudatı (varlıklar zincirini) Levh-i Mahv-İspat (yazılıp silinen levha, geçici kayıt defteri) denilen zamanın sahife-i misaliyesinde (örnek sayfasında) yazıyor, icad ediyor, zerratı tahrik (hareket) ediyor. Demek harekât-ı zerrat (zerrelerin hareketleri); o kitabetten (yazılışından), o istinsahtan (kopyalamaktan) mevcudat, âlem-i gaybdan âlem-i şehadete ve ilimden kudrete geçmelerinde bir ihtizazdır (titreşimdir), bir harekâttır.

Amma Levh-i Mahv-İspat ise sabit ve daim (değişmez ve sürekli) olan Levh-i Mahfuz-u A’zam’ın (En büyük Levh-i Mahfuz’un) daire-i mümkinatta (mümkünler dairesinde), yani mevt ve hayata (ölüm ve hayata), vücud ve fenaya (varoluş ve yok oluşa) daima mazhar (maruz) olan eşyada mütebeddil (değişken) bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki hakikat-i zaman odur. Evet, her şeyin bir hakikati olduğu gibi zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden (akan) bir nehr-i azîmin (büyük bir nehrin) hakikati dahi Levh-i Mahv-İspattaki kitabet-i kudretin (kudret yazısının) sahifesi ve mürekkebi hükmündedir.

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

(Okunuşu: Lâ ya’lemu’l-gaybe illallâh. Meali: Gaybı (geleceği, bilinmeyeni) Allah’tan başka kimse bilmez.)

İkinci Sual: Meydan-ı haşir (mahşer meydanı) nerededir?

Elcevap (Cevap olarak): وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ (Okunuşu: Ve’l-ilmu indallâh. Meali: Ve ilim (gerçek bilgi) Allah katındadır.) Hâlık-ı Hakîm’in (Hikmetli yaratıcı olan Allah’ın) her şeyde gösterdiği hikmet-i âliye (yüce hikmet), hattâ (hatta) tek küçük bir şeye, çok büyük hikmetleri takmasıyla (yerleştirmesiyle) tasrih (açıklık) derecesinde işaret ediyor ki küre-i arz (yeryüzü), serseriyane (amaçsızca), bâd-i heva (boş yere) azîm (büyük) bir daireyi çizmiyor. Belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin (en büyük meydanın) daire-i muhitasını (çevresini) çiziyor, gösteriyor ve bir meşher-i azîmin (büyük bir sergi yerinin) etrafında gezip mahsulat-ı maneviyesini (manevi ürünlerini) ona devrediyor (aktarıyor) ki ileride o meşherde, enzar-ı nâs (insanların gözleri) önünde gösterilecektir.

Demek, yirmi beş bin seneye karib (yakın) bir daire-i muhitanın (kuşatıcı çemberin) içinde, rivayete binaen (rivayete göre) Şam-ı Şerif kıtası (kutsal Şam bölgesi) bir çekirdek hükmünde olarak o daireyi dolduracak bir meydan-ı haşir bast edilecektir (serilecektir, genişletilecektir). Küre-i arzın bütün manevî mahsulatı, şimdilik perde-i gayb (gayb perdesi) altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına (levhalarına) gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini (sakinlerini) de yine o meydana dökecek; o manevî mahsulatları da gaibden şehadete (gayb âleminden görünen âleme) geçecektir.

Evet, küre-i arz bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsulat vermiş ve onu istiab edecek (kapsayacak) mahlukat ondan akmış ve onu imlâ edecek (dolduracak) masnuat ondan çıkmış. Demek, küre-i arz bir çekirdek ve meydan-ı haşir, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sümbüldür (filizdir, başaktır) ve bir mahzendir (hazine, depodur).

Evet, nasıl ki nurani (nurlu) bir nokta, sürat-i hareketiyle (hızlı hareketiyle) nurani bir hat (çizgi) olur veya bir daire olur. Öyle de küre-i arz süratli, hikmetli hareketiyle bir daire-i vücudun temessülüne (varlık dairesinin görünmesine) ve o daire-i vücud mahsulatıyla beraber, bir meydan-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medardır (en büyük mahşer meydanının oluşmasına vesiledir).

قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ

(Okunuşu: Kul innema’l-ilmu indallâh. Meali: De ki: Şüphesiz ilim (her şeyin gerçek bilgisi) yalnızca Allah katındadır.)

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

(Okunuşu: El-Bâkî Huve’l-Bâkî. Meali: Baki (sonsuz ve ebedi) olan sadece O’dur, yani Allah’tır.)

Said Nursî

Risale-i Nur Külliyatından

Onuncu Mektup

(İki sualin cevabıdır)

بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Birincisi: Otuzuncu Söz’ün İkinci Maksat’ının tahavvülat-ı zerrat tarifine dair olan uzun cümlesinin hâşiyesidir.

Kur’an-ı Hakîm’de İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin, mükerrer yerlerde zikredilmiştir. Ehl-i tefsir “İkisi birdir.” bir kısmı “Ayrı ayrıdır.” demişler. Hakikatlerine dair beyanatları muhteliftir. Hülâsa: “İlm-i İlahînin unvanlarıdır.” demişler. Fakat Kur’an’ın feyzi ile şöyle kanaatim gelmiş ki:

İmam-ı Mübin, ilim ve emr-i İlahînin bir nevine bir unvandır ki âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakıyor. Yani zaman-ı halden ziyade, mazi ve müstakbele nazar eder. Yani her şeyin vücud-u zahirîsinden ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlahînin bir defteridir. Şu defterin vücudu, Yirmi Altıncı Söz’de hem Onuncu Söz’ün hâşiyesinde ispat edilmiştir.

Evet, şu İmam-ı Mübin, bir nevi ilim ve emr-i İlahînin bir unvanıdır. Yani eşyanın mebâdileri ve kökleri ve asılları, kemal-i intizam ile eşyanın vücudlarını gayet sanatkârane intac etmesi cihetiyle elbette desatir-i ilm-i İlahînin bir defteri ile tanzim edildiğini gösteriyorlar. Ve eşyanın neticeleri, nesilleri, tohumları; ileride gelecek mevcudatın programlarını, fihristelerini tazammun ettiklerinden elbette evamir-i İlahiyenin bir küçük mecmuası olduğunu bildiriyorlar. Mesela bir çekirdek, bütün ağacın teşkilatını tanzim edecek olan programları ve fihristeleri ve o fihriste ve programları tayin eden o evamir-i tekviniyenin küçücük bir mücessemi hükmünde denilebilir.

Elhasıl, madem İmam-ı Mübin, mazi ve müstakbelin ve âlem-i gaybın etrafında dal budak salan şecere-i hilkatin bir programı, bir fihristesi hükmündedir. Şu manadaki İmam-ı Mübin, kader-i İlahînin bir defteri, bir mecmua-i desatiridir. O desatirin imlası ile ve hükmü ile zerrat, vücud-u eşyadaki hidematına ve harekâtına sevk edilir.

Amma Kitab-ı Mübin ise âlem-i gaybdan ziyade, âlem-i şehadete bakar. Yani mazi ve müstakbelden ziyade, zaman-ı hazıra nazar eder ve ilim ve emirden ziyade, kudret ve irade-i İlahiyenin bir unvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmam-ı Mübin, kader defteri ise Kitab-ı Mübin, kudret defteridir. Yani her şeyin vücudunda, mahiyetinde ve sıfât ve şuunatında kemal-i sanat ve intizamları gösteriyor ki bir kudret-i kâmilenin desatiri ile ve bir irade-i nâfizenin kavanini ile vücud giydiriliyor. Suretleri tayin, teşhis edilip birer miktar-ı muayyen, birer şekl-i mahsus veriliyor. Demek, o kudret ve iradenin, küllî ve umumî bir mecmua-i kavanini, bir defter-i ekberi vardır ki her bir şeyin hususi vücudları ve mahsus suretleri ona göre biçilir, dikilir, giydirilir.

İşte şu defterin vücudu İmam-ı Mübin gibi kader ve cüz-i ihtiyarî mesailinde ispat edilmiştir. Ehl-i gaflet ve dalalet ve felsefenin ahmaklığına bak ki kudret-i Fâtıranın o levh-i mahfuzunu ve hikmet ve irade-i Rabbaniyenin o basîrane kitabının eşyadaki cilvesini, aksini, misalini hissetmişler; hâşâ tabiat namıyla tesmiye etmişler, körletmişler.

İşte İmam-ı Mübinin imlası ile yani kaderin hükmüyle ve düsturuyla kudret-i İlahiye, icad-ı eşyada her biri birer âyet olan silsile-i mevcudatı Levh-i Mahv-İspat denilen zamanın sahife-i misaliyesinde yazıyor, icad ediyor, zerratı tahrik ediyor. Demek harekât-ı zerrat; o kitabetten, o istinsahtan mevcudat, âlem-i gaybdan âlem-i şehadete ve ilimden kudrete geçmelerinde bir ihtizazdır, bir harekâttır.

Amma Levh-i Mahv-İspat ise sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz-u A’zam’ın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayata, vücud ve fenaya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki hakikat-i zaman odur. Evet, her şeyin bir hakikati olduğu gibi zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azîmin hakikati dahi Levh-i Mahv-İspattaki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir.

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

İkinci Sual: Meydan-ı haşir nerededir?

Elcevap: وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ Hâlık-ı Hakîm’in her şeyde gösterdiği hikmet-i âliye, hattâ tek küçük bir şeye, çok büyük hikmetleri takmasıyla tasrih derecesinde işaret ediyor ki küre-i arz, serseriyane, bâd-i heva azîm bir daireyi çizmiyor. Belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin daire-i muhitasını çiziyor, gösteriyor ve bir meşher-i azîmin etrafında gezip mahsulat-ı maneviyesini ona devrediyor ki ileride o meşherde, enzar-ı nâs önünde gösterilecektir.

Demek, yirmi beş bin seneye karib bir daire-i muhitanın içinde, rivayete binaen Şam-ı Şerif kıtası bir çekirdek hükmünde olarak o daireyi dolduracak bir meydan-ı haşir bast edilecektir. Küre-i arzın bütün manevî mahsulatı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek; o manevî mahsulatları da gaibden şehadete geçecektir.

Evet, küre-i arz bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsulat vermiş ve onu istiab edecek mahlukat ondan akmış ve onu imlâ edecek masnuat ondan çıkmış. Demek, küre-i arz bir çekirdek ve meydan-ı haşir, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sümbüldür ve bir mahzendir.

Evet, nasıl ki nurani bir nokta, sürat-i hareketiyle nurani bir hat olur veya bir daire olur. Öyle de küre-i arz süratli, hikmetli hareketiyle bir daire-i vücudun temessülüne ve o daire-i vücud mahsulatıyla beraber, bir meydan-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medardır.

قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

Said Nursî

*

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir