İzahlı Metin
On Üçüncü Mektup
*Bismillahirrahmanirrahim* (O’nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
*Esselamu alâ menittebeal hudâ vel melâmu alâ menittebeal hevâ* (Selam, hidayete uyanların üzerine; kınama ise nefsani arzularına uyanların üzerine olsun.)
Aziz kardeşlerim!
Durumumu, rahat olup olmadığımı, neden ikamet belgesi için başvurmadığımı ve dünya siyasetinin gidişatına karşı neden bu kadar ilgisiz kaldığımı çok sık soruyorsunuz. Bu sorularınız çok tekrarlandığı ve manevi olarak da bana sorulduğu için, bu üç soruya Yeni Said olarak değil, belki Eski Said’in diliyle cevap vermeye mecbur kaldım.
Birinci Sualiniz: Rahatın nasıl? Durumun nedir?
Elcevap: Merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Allah’a yüz binlerce kez şükrediyorum ki dünya ehlinin bana yaptığı her türlü zulmü, çeşit çeşit rahmete dönüştürdü. Şöyle ki:
Siyaseti terk edip dünyadan uzaklaşarak bir dağın mağarasında ahireti düşünürken, dünya ehli beni zulmederek oradan çıkarıp sürgün etti. Yaratan, sonsuz rahmet ve hikmet sahibi Rabbim, o sürgünü benim için bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve samimiyeti bozacak sebeplere maruz olan o dağdaki inzivayı; emniyetli, ihlaslı Barla dağlarındaki yalnızlığa çevirdi. Rusya’da esaretteyken, ömrümün sonunda bir mağaraya çekilmek için niyet etmiş ve dua etmiştim. Merhametlilerin en merhametlisi, bana Barla’yı o mağara yaptı ve mağaranın faydasını verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zayıf vücuduma yüklemedi.
Yalnızca Barla’da, iki üç kişide bir kuruntululuk vardı. O kuruntu sebebiyle bana eziyet verildi. Hatta o dostlarım, güya benim rahatımı düşünüyorlardı. Halbuki o kuruntuları sebebiyle hem kalbime hem de Kur’an’ın hizmetine zarar verdiler.
Ayrıca dünya ehli, bütün sürgünlere ikamet belgesi verdiği ve canileri hapisten çıkarıp affettiği halde, bana zulüm olarak bu belgeyi vermediler. Benim Rahim olan Rabbim, beni Kur’an’ın hizmetinde daha fazla çalıştırmak ve Sözler adıyla Kur’an’ın nurlarını bana daha fazla yazdırmak için beni bu gurbette sıkıntısız bir şekilde bırakarak bu durumu büyük bir merhamete çevirdi.
Ayrıca dünya ehli, kendi dünyalarına karışabilecek bütün nüfuzlu ve kuvvetli reisleri ve şeyhleri kasabalarda ve şehirlerde bırakıp akrabalarıyla birlikte herkesle görüşmelerine izin verdikleri halde, beni zulmederek tecrit etti ve bir köye gönderdi. Bir iki kişi dışında hiçbir akrabamın ve hemşehrimin yanıma gelmesine izin vermedi. Benim rahmet sahibi Yaratıcım, o tecridi benim hakkımda büyük bir rahmete çevirdi. Zihnimi berrak bırakıp kin ve aldatmadan uzak bir şekilde Kur’an-ı Hakîm’in feyzini olduğu gibi almama vesile kıldı.
Ayrıca dünya ehli, başlangıçta iki yıl içinde iki sıradan mektup yazmamı bile çok gördü. Hatta şimdi bile, on veya yirmi günde ya da bir ayda bir iki misafirin sırf ahiret için yanıma gelmesini hoş görmediler, bana zulmettiler. Benim Rahim ve Hakîm olan Rabbim, o zulmü benim için bir rahmete çevirdi ki doksan senelik manevi bir ömrü kazandıracak olan şu mübarek üç aylarda, beni arzulanan bir yalnızlığa ve makbul bir köşeye çekilmeye sevk etti. *Elhamdülillahi alâ külli hal* (Her durumda Allah’a hamdolsun). İşte durumum ve rahatım böyledir…
İkinci Sualiniz: Neden ikamet belgesi almak için başvurmuyorsun?
Elcevap: Bu meselede ben kaderin mahkûmuyum, dünya ehlinin mahkûmu değilim. Kadere müracaat ediyorum. Ne zaman izin verirse, rızkımı buradan ne zaman keserse, o zaman giderim.
Bu mananın hakikati şudur ki: Başa gelen her işte iki sebep vardır; biri görünen, diğeri gerçek. Dünya ehli, görünen bir sebep olarak beni buraya getirdi. İlahi kader ise gerçek sebeptir ve beni bu inzivaya mahkûm etti. Görünen sebep zulmetti, gerçek sebep ise adalet etti. Görünen sebep şöyle düşündü: “Bu adam, fazlasıyla ilme ve dine hizmet ediyor, belki bizim dünyamıza karışır.” ihtimaliyle beni sürgün edip üç yönden katmerli bir zulüm işledi. İlahi kader ise benim hakkıyla ve ihlasla ilme ve dine hizmet edemediğimi gördü ve beni bu sürgüne mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü, kat kat artırılmış bir rahmete çevirdi.
Mademki sürgünümde kader hâkimdir ve o kader adildir; ona müracaat ederim. Görünen sebep ise zaten bahane türünden bir şeyler öne sürüyor. Demek ki onlara başvurmak anlamsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir sebep bulunsaydı, o zaman onlara karşı da müracaat edilebilirdi.
Başlarını yesin, dünyalarını tamamen terk ettiğim ve ayaklarına dolaşsın, siyasetlerini bütünüyle bıraktığım halde; düşündükleri bahaneler ve kuruntular elbette asılsız olduğundan, onlara müracaat ederek o kuruntulara bir gerçeklik payı vermek istemiyorum. Eğer uçları yabancıların elinde olan dünya siyasetine karışmak gibi bir arzum olsaydı; değil sekiz sene, belki sekiz saat bile kalmaz, bu durum sızar ve kendini gösterirdi. Halbuki sekiz senedir bir tek gazete okuma arzum olmadı ve okumadım. Dört senedir burada gözetim altında bulunuyorum, hiçbir sızma görülmedi.
Demek ki Kur’an-ı Hakîm’in hizmetinin, bütün siyasetlerin üstünde öyle bir yüceliği var ki çoğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzül etmeye meydan vermiyor.
Başvurmamamın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dava etmek, hakka bir nevi haksızlıktır. Bu tür bir haksızlığı işlemek istemem.
Üçüncü Sualiniz: Dünyanın siyasetine karşı neden bu kadar ilgisizsin? Dünyadaki bunca gelişme ve değişime karşı tavrını hiç bozmuyorsun? Bu gelişmeleri hoş mu görüyorsun? Yoksa korkuyor musun ki sessiz kalıyorsun?
Elcevap: Kur’an-ı Hakîm’in hizmeti, beni şiddetli bir şekilde siyaset âleminden engelledi. Hatta siyaseti düşünmeyi bile bana unutturdu. Yoksa bütün hayat maceram şahittir ki hak gördüğüm yolda gitmekten korku elimi tutup beni engelleyememiş ve engelleyemiyor.
Hem neden korkacakmışım? Dünya ile ecelimden başka bir bağım yok. Düşüneceğim çoluk çocuğum yok. Düşüneceğim malım mülküm yok. Ailemin şerefini düşüneceğim yok. Riyakârca, sahte bir şöhretten ibaret olan dünyevi şan ve şerefin korunmasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet olsun… Geriye ecelim kaldı. O da Yüce ve Celal Sahibi Yaratıcının elindedir. Kimin haddine ki vakti gelmeden ona ilişsin. Zaten biz, zilletle yaşamaktansa izzetle ölmeyi tercih edenlerdeniz. Eski Said gibi birisi şöyle demiş:
*Ve nahnu unâsun lâ tevassuta beynenâ / Lenas sadru dûnel âlemîne evil kabru* (Biz öyle insanlarız ki aramızda orta bir yol yoktur. Ya âlemlerin önünde liderlik makamı bizimdir ya da kabir.)
Aslında Kur’an hizmeti, beni insanlığın sosyal ve siyasi hayatını düşünmekten alıkoyuyor.
Şöyle ki: İnsan hayatı bir yolculuktur. Bu zamanda, Kur’an’ın nuruyla gördüm ki o yol bir bataklığa sapmış. İnsanlık kafilesi, kirli ve pis kokulu bir çamurun içinde düşe kalka ilerliyor. Bir kısmı, sağlam ve güvenli bir yolda gidiyor. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan ve bataklıktan kurtulmak için bazı araçlar bulmuş. Büyük bir çoğunluk ise o pis kokulu, kirli, çamurlu bataklığın içinde karanlıkta yürüyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle o pis çamuru misk ve amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor. Düşerek, kalkarak ilerliyor ve sonunda boğuluyor. Yüzde sekseni ise bataklığın farkında; pis ve iğrenç kokulu olduğunu hissediyor fakat şaşkın durumdalar, kurtuluş yolunu göremiyorlar.
İşte bunlara karşı iki çare vardır:
Birincisi: Topuz kullanarak o sarhoş yirmi kişiyi ayıltmaktır.
İkincisi: Bir nur göstererek o şaşkın durumdaki insanlara kurtuluş yolunu göstermektir.
Ben bakıyorum ki yirmi kişiye karşı seksen adam elinde topuz tutuyor. Halbuki o çaresiz ve şaşkın olan seksen kişiye hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösterilse bile, bir elinde hem sopa hem nur olduğu için güven vermiyor. Şaşkın adam, “Acaba beni nurla kendine çekip sonra topuzla dövmek mi istiyor?” diye telaşlanıyor. Ayrıca, bazen arızalarla topuz kırıldığı zaman, nur da uçar veya söner.
İşte o bataklık, gaflet içinde ve sapkınlık yolunda ilerleyen sefih sosyal hayattır. O sarhoşlar, sapkınlıktan zevk alan inatçı kimselerdir. O şaşkın olanlar ise sapkınlıktan nefret eden fakat içinden çıkamayan, kurtulmak isteyip de yol bulamayan kararsız insanlardır. O topuzlar ise siyasi akımlardır. O nurlar ise Kur’an’ın hakikatleridir. Nura karşı kavga edilmez, ona düşmanlık beslenmez. Kovulmuş şeytandan başka ondan nefret eden olmaz.
İşte ben de Kur’an’ın nurunu elimde tutmak için `اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ` (Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım) deyip siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım. Gördüm ki siyasi akımların içinde, hem lehte hem de aleyhte olanlar arasında o nurlara âşık olanlar var. Bütün siyasi akımların ve tarafgirliklerin çok üstünde ve onların art niyetli yaklaşımlarından arınmış ve saf olan bir makamda verilen Kur’an dersinden ve gösterilen Kur’an nurlarından hiçbir tarafın ve hiçbir kesimin çekinmemesi ve suçlamaması gerekir. Meğerki dinsizliği ve zındıklığı siyaset zannedip ona taraftarlık eden insan suretindeki şeytanlar veya insan kılığındaki hayvanlar ola.
Allah’a hamdolsun, siyasetten uzak durmam sayesinde Kur’an’ın elmas gibi hakikatlerini, siyaset propagandası suçlaması altında cam parçalarının değerine düşürmedim. Aksine, o elmaslar her kesimin nazarında parlak bir şekilde değerini gittikçe artırıyor.
*Elhamdülillâhillezî hedânâ lihâzâ ve mâ künnâ linehtediye levlâ en hedânallâh, lekad câet rusulü rabbinâ bilhakk* (Bizi buna ulaştıran Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık. Andolsun ki Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiştir.)
*El-Bâkî Huvel Bâkî* (Baki olan sadece O’dur.)
Said Nursî
*
Lügatçeli Metin
On Üçüncü Mektup
بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
(Bismihî ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdihî.
Manası: *Her şey Allah’ın adıyla başlar. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.*)
اَلسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى وَالْمَلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى
(Esselâmu alâ menittebeal hudâ vel melâmu alâ menittebeal hevâ.
Manası: *Hidayete (doğru yola) uyanlara selam olsun, hevasına (nefsanî arzularına) uyanlara kınama olsun.*)
Aziz kardeşlerim!
Hal ve istirahatimi ve vesika (belge, kimlik) için adem-i müracaatımı (müracaat etmeyişimi) ve hal-i âlem (dünyanın durumu) siyasetine karşı lâkaytlığımı (ilgisizliğimi) pek çok soruyorsunuz. Şu sualleriniz çok tekerrür ettiğinden (tekrarlandığından) hem manen (manevî olarak, ruhen) de benden sorulduğundan şu üç suale, Yeni Said (Bediüzzaman Said Nursî’nin, dünya işlerinden el çekip tamamen ahirete ve Kur’an hizmetine yöneldiği son devri) değil belki Eski Said (Bediüzzaman Said Nursî’nin, siyasi ve içtimai meselelerle daha çok meşgul olduğu ilk devri) lisanıyla (diliyle) cevap vermeye mecbur oldum.
Birinci Sualiniz: İstirahatin nasıl? Halin nedir?
Elcevap (Cevap): Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn’e (Merhametlilerin en Merhametlisi olan Allah’a) yüz bin şükür ediyorum ki ehl-i dünyanın bana ettiği enva-ı zulmü (türlü türlü haksızlıkları), enva-ı rahmete (türlü türlü rahmetlere) çevirdi. Şöyle ki:
Siyaseti terk (bırakıp) ve dünyadan tecerrüd ederek (uzaklaşıp, ilgisini keserek) bir dağın mağarasında âhireti düşünmekte iken ehl-i dünya, zulmen (haksızca, zulmederek) beni oradan çıkarıp nefyettiler (sürgün ettiler). Hâlık-ı Rahîm ve Hakîm (Her şeyi yaratan, sonsuz merhamet ve hikmet sahibi Allah) o nefyi (sürgünü) bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlası (samimiyeti) bozacak esbaba (sebeplere) maruz (açık) o dağdaki inzivayı (yalnızlığı, toplumdan çekilmeyi); emniyetli, ihlaslı Barla dağlarındaki halvete (Allah ile baş başa kalmaya, manevî inzivaya) çevirdi. Rusya’da esarette (esirlikte) iken niyet ettim (niyetlendim) ve niyaz ettim (dua ettim) ki âhir ömrümde (ömrümün sonunda) bir mağaraya çekileyim. Erhamü’r-Râhimîn (Merhametlilerin en Merhametlisi olan Allah) bana Barla’yı o mağara yaptı, mağara faydasını verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini (zorluğunu), zayıf vücuduma yüklemedi.
Yalnız Barla’da, iki üç adamda bir vehhamlık (vesveselilik, kuruntululuk, aşırı şüphecilik) vardı. O vehhamlık sebebiyle bana eziyet verildi. Hattâ o dostlarım, güya istirahatimi düşünüyorlar. Halbuki o vehhamlık sebebiyle hem kalbime hem Kur’an’ın hizmetine zarar verdiler.
Hem ehl-i dünya bütün menfîlere (suçlulara, kötü kimselere) vesika (izin belgesi) verdiği ve canileri (katilleri, azılı suçluları) hapisten çıkarıp affettikleri halde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb-i Rahîm’im (çok merhametli Rabbim), beni Kur’an’ın hizmetinde ziyade (daha çok) istihdam etmek (kullanmak, çalıştırmak) ve Sözler namıyla (adıyla) envar-ı Kur’aniyeyi (Kur’an nurlarını) bana fazla yazdırmak için dağdağasız (sıkıntısız, gürültüsüz) bir surette beni şu gurbette (yabancı yerde, sürgün diyarında) bırakıp bir büyük merhamete çevirdi.
Hem ehl-i dünya bidayette (başlangıçta), iki sene zarfında iki âdi (sıradan) mektup yazdığımı çok gördü. Hattâ şimdi bile, on veya yirmi günde veya bir ayda bir iki misafirin sırf âhiret için (yalnızca ahiret maksadıyla) yanıma gelmesini hoş görmediler, bana zulmettiler. Benim Rabb-i Rahîm’im (çok merhametli Rabbim) ve Hâlık-ı Hakîm’im (her şeyi hikmetle yaratan yaratıcım) o zulmü bana merhamete çevirdi ki doksan sene manevî bir ömrü kazandıracak şu şuhur-u selâsede (üç aylarda: Receb, Şaban, Ramazan’da), beni bir halvet-i mergubeye (arzulanan, beğenilen bir yalnızlığa) ve bir uzlet-i makbuleye (kabul edilen, makbul bir yalnızlığa, toplumdan çekilmeye) koymaya çevirdi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ (Elhamdülillahi alâ külli hal.
Manası: *Her hâl ve durumda Allah’a hamd olsun.*) İşte hal ve istirahatim böyle…
İkinci Sualiniz: Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?
Elcevap: Şu meselede ben kaderin mahkûmuyum (hükmüne bağlıyım), ehl-i dünyanın mahkûmu değilim. Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse rızkımı (geçimimi, nasibimi) buradan ne vakit keserse o vakit giderim.
Şu mananın hakikati şudur ki: Başa gelen her işte iki sebep var; biri zahirî (görünürdeki), diğeri hakiki (gerçek). Ehl-i dünya zahirî bir sebep oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlahî (İlahî takdir, Allah’ın yazgısı) ise sebeb-i hakikidir (gerçek sebeptir), beni bu inzivaya (yalnızlığa) mahkûm etti. Sebeb-i zahirî zulmetti (haksızlık etti), sebeb-i hakiki ise adalet etti (doğrulukla hükmetti). Zahirîsi şöyle düşündü: “Şu adam, ziyadesiyle (aşırı derecede) ilme ve dine hizmet eder, belki dünyamıza karışır.” ihtimaliyle beni nefyedip (sürgün edip) üç cihetle (yönden) katmerli bir zulüm (kat kat artırılmış bir haksızlık) etti. Kader-i İlahî ise benim için gördü ki hakkıyla (layıkıyla) ve ihlasla (samimiyetle) ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye (sürgüne) mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzaaf (kat kat artırılmış) bir rahmete çevirdi.
Mademki nefyimde (sürgünümde) kader hâkimdir (hükmetmektedir) ve o kader âdildir (adil davranmaktadır); ona müracaat ederim. Zahirî sebep ise zaten bahane nevinden (türünden) bir şeyleri var. Demek, onlara müracaat manasızdır (anlamsızdır). Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbab (sebepler) bulunsaydı, o vakit onlara karşı da müracaat olunurdu.
Başlarını yesin (bir tür beddua veya öfke ifadesi, cezalarını bulsunlar anlamında), dünyalarını tamamen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın (onların başına dert olsun), siyasetlerini büsbütün terk ettiğim halde; düşündükleri bahaneler, evhamlar (kuruntular, vehimler), elbette asılsız (asılsız, temelsiz) olduğundan onlara müracaatla (başvurmakla) o evhamlara bir hakikat vermek istemiyorum. Eğer uçları ecnebi (yabancı) elinde olan dünya siyasetine karışmak için bir iştiham (hevesim, arzum) olsaydı; değil sekiz sene, belki sekiz saat kalmayacak tereşşuh edecekti (sızacaktı, kendini belli edecekti), kendini gösterecekti. Halbuki sekiz senedir bir tek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım. Dört senedir burada taht-ı nezarette (gözetim altında) bulunuyorum, hiçbir tereşşuh (dışa sızma, belli olma) görünmedi.
Demek, Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) hizmetinin bütün siyasetlerin fevkinde (üstünde) bir ulviyeti (yüceliği) var ki çoğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle (alçalmaya, kendini küçük düşürmeye) meydan vermiyor.
Adem-i müracaatımın (müracaat etmeyişimin) ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dava etmek (iddia etmek), hakka bir nevi haksızlıktır. Bu nevi haksızlığı irtikâb etmek (işlemek) istemem.
Üçüncü Sualiniz: Dünyanın siyasetine karşı ne için bu kadar lâkaytsın (ilgisizsin)? Bu kadar safahat-ı âleme (dünyanın olaylarına, hallerine) karşı tavrını hiç bozmuyorsun? Bu safahatı hoş mu görüyorsun? Veyahut korkuyor musun ki sükût ediyorsun (susuyorsun)?
Elcevap: Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) hizmeti, beni şiddetli bir surette (şiddetli bir şekilde) siyaset âleminden men’etti (yasakladı, alıkoydu). Hattâ düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt-i hayatım (hayatımın serüveni, maceraları) şahittir (şahittir) ki hak gördüğüm meslekte (yolda, işte) gitmeye karşı korku elimi tutup men’edememiş (engelleyememiş) ve edemiyor.
Hem neden korkum olacak? Dünya ile ecelimden başka bir alâkam (ilişkim) yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hanedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyakâr (iki yüzlü, gösterişçi) bir şöhret-i kâzibeden (yalan şöhretten) ibaret olan şan ve şeref-i dünyeviyenin (dünyevi şan ve şerefin) muhafazasına (korunmasına) değil, kırılmasına yardım edene rahmet… Kaldı ecelim. O, Hâlık-ı Zülcelal’in (celal ve azamet sahibi yaratıcının, Allah’ın) elindedir. Kimin haddi (cüreti) var ki vakti gelmeden ona ilişsin (zarar versin). Zaten izzetle mevti (şerefle ölümü), zilletle (alçaklıkla) hayata tercih edenlerdeniz. Eski Said gibi birisi şöyle demiş:
وَ نَحْنُ اُنَاسٌ لَا تَوَسُّطَ بَيْنَنَا § لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَمٖينَ اَوِ الْقَبْرُ
(Ve nahnu unâsun lâ tevesstuta beynenâ, lenes-sadru dûnel âlemîne evil kabru.
Manası: *Biz öyle insanlarız ki aramızda orta bir yol yoktur. Ya âlemlerin öncüsü oluruz ya da kabir (tercihimizdir).* )
Belki hizmet-i Kur’an, beni hayat-ı içtimaiye-i siyasiye-i beşeriyeyi (insanlığın sosyal ve siyasi hayatını) düşünmekten men’ediyor (alıkoyuyor).
Şöyle ki: Hayat-ı beşeriye (insan hayatı) bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur’an’ın nuruyla gördüm ki o yol bir bataklığa girdi. Mülevves (kirli, pis) ve ufunetli (kötü kokulu) bir çamur içinde kafile-i beşer (insanlık kafilesi) düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli (güvenli) bir yolda gider. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları (araçları) bulmuş. Bir kısm-ı ekseri (çoğunluğu) o ufunetli (kötü kokulu), pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber (güzel kokulu maddeler) zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor. Düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise bataklığı anlar; ufunetli (kötü kokulu), pis olduğunu hisseder fakat mütehayyirdirler (şaşkındırlar, ne yapacaklarını bilemezler), selâmetli yolu göremiyorlar.
İşte bunlara karşı iki çare var:
Birisi: Topuz (sopa, gürz) ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır (kendine getirmektir).
İkincisi: Bir nur göstermekle mütehayyirlere (şaşkınlara) selâmet yolunu irae etmektir (göstermektir).
Ben bakıyorum ki yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Halbuki o bîçare (çaresiz) ve mütehayyir (şaşkın) olan seksene karşı hakkıyla (gerektiği gibi) nur gösterilmiyor. Gösterilse de bir elinde hem sopa hem nur olduğu için emniyetsiz (güven vermez) oluyor. Mütehayyir (şaşkın) adam “Acaba nurla beni celbedip (çekip) topuzla dövmek mi istiyor?” diye telaş eder (endişelenir). Hem de bazen arızalarla (problemlerle) topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.
İşte o bataklık ise gafletkârane (gafletle, düşüncesizce) ve dalalet-pîşe (sapıklığı adet edinmiş) olan sefihane (boş, eğlence düşkünü) hayat-ı içtimaiye-i beşeriyedir (insanlığın toplumsal hayatıdır). O sarhoşlar, dalaletle (sapıklıkla) telezzüz eden (zevk alan) mütemerridlerdir (inatçılar, asi olanlardır). O mütehayyir (şaşkın) olanlar, dalaletten (sapıklıktan) nefret edenlerdir fakat çıkamıyorlar; kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar, mütehayyir (şaşkın) insanlardır. O topuzlar ise siyaset cereyanlarıdır (siyasi akımlardır). O nurlar ise hakaik-i Kur’aniyedir (Kur’an hakikatleridir). Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adâvet (düşmanlık) edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden (kovulmuş şeytandan) başka ondan nefret eden olmaz.
İşte ben de nur-u Kur’an’ı (Kur’an nurunu) elde tutmak için اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ (Eûzü billâhi mineşşeytâni ves siyâse.
Manası: *Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım.*) deyip siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım. Gördüm ki siyaset cereyanlarında (akımlarında) hem muvafıkta (taraftar olanlarda) hem muhalifte (karşıt olanlarda) o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde (üstünde) ve onların garazkârane (kinci, art niyetli) telakkiyatlarından (algılarından, anlayışlarından) müberra (uzak, arınmış) ve safi (temiz) olan bir makamda verilen ders-i Kur’an ve gösterilen envar-ı Kur’aniyeden (Kur’an nurlarından) hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek (suçlamamak) gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı (dinsizliği, inkarcılığı) siyaset zannedip ona tarafgirlik (partizanlık) eden insan suretinde (şeklinde) şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde (insan görünümünde) hayvanlar ola.
Elhamdülillah (Allah’a hamd olsun), siyasetten tecerrüd (uzaklaşma, soyutlanma) sebebiyle Kur’an’ın elmas gibi hakikatlerini propaganda-i siyaset (siyasi propaganda) ittihamı (suçlaması) altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar kıymetlerini her taifenin (kesimin) nazarında (gözünde) parlak bir tarzda (şekilde) ziyadeleştiriyor (arttırıyor).
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
(Elhamdülillâhi’llezî hedânâ li hâzâ ve mâ künnâ li nehtediyel lev lâ en hedânallâh. Lekad câet rusülü Rabbinâ bil hakk.
Manası: *Bizi buna hidayet eden (doğru yolu gösteren) Allah’a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet etmeseydi, biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık. Rabbimizin elçileri gerçekten hakkı getirmişlerdir.*)
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
(El-Bâkî Huve’l-Bâkî.
Manası: *Bâkî (varlığı devam eden, ölümsüz) yalnız O’dur.*)
Said Nursî
Risale-i Nur Külliyatından
On Üçüncü Mektup
بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى وَالْمَلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى
Aziz kardeşlerim!
Hal ve istirahatimi ve vesika için adem-i müracaatımı ve hal-i âlem siyasetine karşı lâkaytlığımı pek çok soruyorsunuz. Şu sualleriniz çok tekerrür ettiğinden hem manen de benden sorulduğundan şu üç suale, Yeni Said değil belki Eski Said lisanıyla cevap vermeye mecbur oldum.
Birinci Sualiniz: İstirahatin nasıl? Halin nedir?
Elcevap: Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn’e yüz bin şükür ediyorum ki ehl-i dünyanın bana ettiği enva-ı zulmü, enva-ı rahmete çevirdi. Şöyle ki:
Siyaseti terk ve dünyadan tecerrüd ederek bir dağın mağarasında âhireti düşünmekte iken ehl-i dünya, zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler. Hâlık-ı Rahîm ve Hakîm o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlası bozacak esbaba maruz o dağdaki inzivayı; emniyetli, ihlaslı Barla dağlarındaki halvete çevirdi. Rusya’da esarette iken niyet ettim ve niyaz ettim ki âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamü’r-Râhimîn bana Barla’yı o mağara yaptı, mağara faydasını verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zayıf vücuduma yüklemedi.
Yalnız Barla’da, iki üç adamda bir vehhamlık vardı. O vehhamlık sebebiyle bana eziyet verildi. Hattâ o dostlarım, güya istirahatimi düşünüyorlar. Halbuki o vehhamlık sebebiyle hem kalbime hem Kur’an’ın hizmetine zarar verdiler.
Hem ehl-i dünya bütün menfîlere vesika verdiği ve canileri hapisten çıkarıp affettikleri halde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb-i Rahîm’im, beni Kur’an’ın hizmetinde ziyade istihdam etmek ve Sözler namıyla envar-ı Kur’aniyeyi bana fazla yazdırmak için dağdağasız bir surette beni şu gurbette bırakıp bir büyük merhamete çevirdi.
Hem ehl-i dünya, dünyalarına karışabilecek bütün nüfuzlu ve kuvvetli rüesaları ve şeyhleri, kasabalarda ve şehirlerde bırakıp akrabalarıyla beraber herkesle görüşmeye izin verdikleri halde, beni zulmen tecrit etti, bir köye gönderdi. Hiç akraba ve hemşehrilerimi, –bir iki tanesi müstesna olmak üzere– yanıma gelmeye izin vermedi. Benim Hâlık-ı Rahîm’im o tecridi, benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi safi bırakıp gıll u gıştan âzade olarak Kur’an-ı Hakîm’in feyzini olduğu gibi almaya vesile etti.
Hem ehl-i dünya bidayette, iki sene zarfında iki âdi mektup yazdığımı çok gördü. Hattâ şimdi bile, on veya yirmi günde veya bir ayda bir iki misafirin sırf âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler, bana zulmettiler. Benim Rabb-i Rahîm’im ve Hâlık-ı Hakîm’im o zulmü bana merhamete çevirdi ki doksan sene manevî bir ömrü kazandıracak şu şuhur-u selâsede, beni bir halvet-i mergubeye ve bir uzlet-i makbuleye koymaya çevirdi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ İşte hal ve istirahatim böyle…
İkinci Sualiniz: Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?
Elcevap: Şu meselede ben kaderin mahkûmuyum, ehl-i dünyanın mahkûmu değilim. Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse rızkımı buradan ne vakit keserse o vakit giderim.
Şu mananın hakikati şudur ki: Başa gelen her işte iki sebep var; biri zahirî, diğeri hakiki. Ehl-i dünya zahirî bir sebep oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlahî ise sebeb-i hakikidir, beni bu inzivaya mahkûm etti. Sebeb-i zahirî zulmetti, sebeb-i hakiki ise adalet etti. Zahirîsi şöyle düşündü: “Şu adam, ziyadesiyle ilme ve dine hizmet eder, belki dünyamıza karışır.” ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti. Kader-i İlahî ise benim için gördü ki hakkıyla ve ihlasla ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzaaf bir rahmete çevirdi.
Mademki nefyimde kader hâkimdir ve o kader âdildir; ona müracaat ederim. Zahirî sebep ise zaten bahane nevinden bir şeyleri var. Demek, onlara müracaat manasızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbab bulunsaydı, o vakit onlara karşı da müracaat olunurdu.
Başlarını yesin, dünyalarını tamamen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın, siyasetlerini büsbütün terk ettiğim halde; düşündükleri bahaneler, evhamlar, elbette asılsız olduğundan onlara müracaatla o evhamlara bir hakikat vermek istemiyorum. Eğer uçları ecnebi elinde olan dünya siyasetine karışmak için bir iştiham olsaydı; değil sekiz sene, belki sekiz saat kalmayacak tereşşuh edecekti, kendini gösterecekti. Halbuki sekiz senedir bir tek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım. Dört senedir burada taht-ı nezarette bulunuyorum, hiçbir tereşşuh görünmedi.
Demek, Kur’an-ı Hakîm’in hizmetinin bütün siyasetlerin fevkinde bir ulviyeti var ki çoğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle meydan vermiyor.
Adem-i müracaatımın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dava etmek, hakka bir nevi haksızlıktır. Bu nevi haksızlığı irtikâb etmek istemem.
Üçüncü Sualiniz: Dünyanın siyasetine karşı ne için bu kadar lâkaytsın? Bu kadar safahat-ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun? Bu safahatı hoş mu görüyorsun? Veyahut korkuyor musun ki sükût ediyorsun?
Elcevap: Kur’an-ı Hakîm’in hizmeti, beni şiddetli bir surette siyaset âleminden men’etti. Hattâ düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt-i hayatım şahittir ki hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men’edememiş ve edemiyor.
Hem neden korkum olacak? Dünya ile ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hanedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyakâr bir şöhret-i kâzibeden ibaret olan şan ve şeref-i dünyeviyenin muhafazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet… Kaldı ecelim. O, Hâlık-ı Zülcelal’in elindedir. Kimin haddi var ki vakti gelmeden ona ilişsin. Zaten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz. Eski Said gibi birisi şöyle demiş:
وَ نَحْنُ اُنَاسٌ لَا تَوَسُّطَ بَيْنَنَا § لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَمٖينَ اَوِ الْقَبْرُ
Belki hizmet-i Kur’an, beni hayat-ı içtimaiye-i siyasiye-i beşeriyeyi düşünmekten men’ediyor.
Şöyle ki: Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur’an’ın nuruyla gördüm ki o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufunetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri o ufunetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor. Düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise bataklığı anlar; ufunetli, pis olduğunu hisseder fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar.
İşte bunlara karşı iki çare var:
Birisi: Topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.
İkincisi: Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irae etmektir.
Ben bakıyorum ki yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Halbuki o bîçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösterilse de bir elinde hem sopa hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam “Acaba nurla beni celbedip topuzla dövmek mi istiyor?” diye telaş eder. Hem de bazen arızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.
İşte o bataklık ise gafletkârane ve dalalet-pîşe olan sefihane hayat-ı içtimaiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalaletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalaletten nefret edenlerdir fakat çıkamıyorlar; kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar, mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise hakaik-i Kur’aniyedir. Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adâvet edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz.
İşte ben de nur-u Kur’an’ı elde tutmak için اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ deyip siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım. Gördüm ki siyaset cereyanlarında hem muvafıkta hem muhalifte o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârane telakkiyatlarından müberra ve safi olan bir makamda verilen ders-i Kur’an ve gösterilen envar-ı Kur’aniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan suretinde şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola.
Elhamdülillah, siyasetten tecerrüd sebebiyle Kur’an’ın elmas gibi hakikatlerini propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar kıymetlerini her taifenin nazarında parlak bir tarzda ziyadeleştiriyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
Said Nursî
*
