On Altıncı Mektup



İzahlı Metin

On Altıncı Mektup

*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Ellezine kale lehumun nasu innen nase kad cemeu lekum fahşevhum fe zadehum imanen ve kalu hasbunallahu ve ni’mel vekil (Onlar, insanlar kendilerine, “Halk size karşı toplandı, onlardan korkun.” dediklerinde, bu onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler.)*

Bu mektup, *fegula lehu qavlen leyyinen (Ona yumuşak bir sözle söyleyin)* sırrına uygun olarak yazılmış, sert bir üslup kullanılmamıştır.

Birçok kişi tarafından açıkça veya dolaylı olarak sorulan bir soruya cevaptır.

Bu cevabı vermek benim için hoş değil, bunu arzulamıyorum. Her şeyimi, Yüce Allah’a tevekkül ederek O’na bırakmıştım. Ancak kendi halime ve iç dünyama bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirmeye zorladıkları için, Yeni Said olarak değil, mecburen Eski Said’in diliyle konuşuyorum. Bunu şahsım için değil, belki dostlarımı ve Sözlerimi dünya ehlinin kuruntularından ve eziyetlerinden kurtarmak için yapıyorum. Gerçek durumu hem dostlarıma, hem dünya ehline, hem de hükümet yetkililerine açıklamak üzere beş noktayı beyan ediyorum.

Birinci Nokta

Denilmiş: “Siyasetten neden çekildin? Niçin hiç ilgilenmiyorsun?”

Cevap: Dokuz on sene önceki Eski Said, bir miktar siyasete girdi. Belki siyaset yoluyla dine ve ilme hizmet ederim diye boş yere yoruldu. Ve gördü ki o yol, şüpheli ve zorluklarla dolu, bana göre gereksiz, en lüzumlu hizmete engel olan ve tehlikeli bir yoldur. Çoğunlukla yalancılık ve bilmeden yabancıların oyununa alet olma ihtimali var.

Hem siyasete giren ya destekçi olur ya da muhalif olur. Eğer destekçi olsam, mademki bir memur veya milletvekili değilim, o halde siyasetçilik benim için gereksiz ve faydasız bir iştir. Bana ihtiyaç yok ki boş yere karışayım. Eğer muhalif siyasete girsem, ya fikirle ya da güç kullanarak karışacağım. Eğer fikirle olacaksa, bana ihtiyaç yok. Çünkü meseleler netleşmiş, herkes benim gibi bilir. Boş yere çene çalmak anlamsızdır. Eğer güç kullanarak ve olay çıkararak muhalefet edersem, gerçekleşmesi şüpheli bir amaç için binlerce günaha girme ihtimali var. Bir kişinin yüzünden çokları belaya düşer. Hem on ihtimalden bir veya ikisine dayanarak günahlara girmek, masumları günaha sürüklemek; vicdanım kabul etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri, siyaseti ve siyasi içerikli dünyevi sohbetleri terk etti.

Buna kesin bir kanıt şudur ki, o zamandan beri sekiz yıldır tek bir gazete ne okudum ne de dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi biri çıksın söylesin. Hâlbuki sekiz sene önce, Eski Said günde belki sekiz gazete okuyordu.

Hem beş senedir bütün dikkatleriyle halimi gözetliyorlar. Siyasetle ilgili en ufak bir sızıntı gören varsa söylesin. Hâlbuki benim gibi asabi ve *innemel hîletu fî terkil hiyel (En büyük hile, hilesizliktir)* düsturuyla en büyük hileyi hilesizlikte bulan, pervasız, alakasız bir insanın değil sekiz sene, sekiz gün bile bir fikri gizli kalamaz. Siyasete bir iştahı ve arzusu olsaydı, araştırmaya ve soruşturmaya gerek bırakmadan top güllesi gibi ses verirdi.

İkinci Nokta

Yeni Said neden bu kadar şiddetle siyasetten kaçınıyor?

Cevap: Milyarlarca seneden daha uzun olan ebedî hayat için çalışmayı ve kazanmayı; şüpheli bir iki senelik dünya hayatına gereksiz ve faydasız bir şekilde karışarak feda etmemek için… Hem en önemli, en gerekli, en saf ve en hakikatli olan iman ve Kur’an hizmeti için siyasetten şiddetle kaçıyor. Çünkü diyor ki:

Ben yaşlanıyorum, bundan sonra kaç sene yaşayacağımı bilmiyorum. Öyleyse benim için en önemli iş, ebedî hayata çalışmaktır. Ebedî hayatı kazanmakta en birinci vasıta ve sonsuz mutluluğun anahtarı imandır; ona çalışmak gerekiyor.

Fakat ilim yönüyle insanlara da bir fayda sağlamak için dinen hizmetle yükümlü olduğumdan, hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet ya sosyal ve dünyevi hayata yönelik olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilmez. Bu yüzden o yönü bırakıp en önemli, en gerekli ve en güvenli olan imana hizmet yolunu tercih ettim. Kendi nefsim için kazandığım iman hakikatlerini ve nefsimde tecrübe ettiğim manevi ilaçları, diğer insanların da elde etmesi için o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Yüce Allah bu hizmeti kabul eder ve eski günahlarıma kefaret yapar.

Bu hizmete karşı, lanetlenmiş şeytandan başka hiç kimsenin –ister mümin ister kâfir, ister sadık ister dinsiz olsun– karşı gelmeye hakkı yoktur. Çünkü imansızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, günahkârlıkta, büyük günahlarda uğursuz bir şeytani lezzet bulunabilir. Fakat imansızlıkta hiçbir lezzet yönü yoktur. Elem içinde elemdir, karanlık içinde karanlıktır, azap içinde azaptır.

İşte böyle sınırsız bir ebedî hayata çalışmayı ve iman gibi kutsal bir nura hizmeti bırakıp, yaşlılık zamanında gereksiz ve tehlikeli siyaset oyuncaklarına atılmak; benim gibi alakasız, yalnız ve eski günahlarına kefaret aramaya mecbur bir adam için ne kadar akıl dışıdır, ne kadar hikmete aykırıdır, ne derece bir divaneliktir, divaneler bile anlayabilir.

Ama “Kur’an ve iman hizmeti neden seni siyasetten engelliyor?” dersen, ben de derim ki: İman ve Kur’an hakikatleri birer elmas değerindeyken, siyasetle kirlenmiş olsaydım, elimdeki o elmaslar, kandırılmaya müsait olan halk tarafından “Acaba taraftar kazanmak için bir siyaset propagandası değil mi?” diye düşünülebilirdi. O elmaslara, sıradan cam parçaları gözüyle bakabilirlerdi. O halde ben siyasete temas etmekle o elmaslara zulmetmiş ve değerlerini düşürmüş olurdum.

İşte ey dünya ehli! Neden benimle uğraşıyorsunuz? Beni neden kendi halime bırakmıyorsunuz?

Eğer derseniz: “Şeyhler bazen işimize karışıyorlar. Sana da bazen şeyh derler.”

Ben de derim: Hey efendiler! Ben şeyh değilim, ben hocayım. Buna delilim şudur: Dört senedir buradayım, bir tek kişiye tarikat dersi verseydim şüphelenmeye hakkınız olurdu. Aksine, yanıma gelen herkese demişimdir: İman lazım, İslamiyet lazım; tarikat zamanı değil.

Eğer derseniz: “Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende milliyetçilik fikri var, bu da işimize gelmiyor.”

Ben de derim: Hey efendiler! Eski Said’in ve Yeni Said’in yazdıkları ortadadır. Şahit gösteriyorum ki ben, *el-İslâmiyyetu cebbetil asabiyyetel câhiliyyeh (İslamiyet, cahiliye döneminin kabilecilik anlayışını kökünden söküp atmıştır)* kesin fermanıyla, eski zamandan beri olumsuz milliyetçiliğe ve ırkçılığa, Avrupa’dan gelen bir tür Frenk hastalığı olduğu için öldürücü bir zehir gözüyle bakmışım. Ve Avrupa’nın, o Frenk hastalığını İslam dünyasına, ayrılık çıkarsın, parçalasın ve yutmaya hazır hale getirsin diye attığını düşünürüm. O Frenk hastalığına karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve benimle temas edenler bilirler.

Madem durum böyledir, hey efendiler! Her bir olayı bahane edip bana sıkıntı vermenizin sebebi nedir acaba? Doğuda bir asker hata etse, batıda bir askere askerlik bağı yüzünden zahmet ve ceza vermek veya İstanbul’da bir esnafın cinayetiyle, Bağdat’ta bir dükkâncıyı esnaflık bağı yüzünden mahkûm etmek gibi, her dünyevi olayda bana sıkıntı vermek hangi usule göredir? Hangi vicdan buna hükmeder? Hangi menfaat bunu gerektirir?

Üçüncü Nokta

Halimi, rahatımı düşünen ve her musibete karşı sabırla sessiz kalmamı garipseyen dostlarımın şöyle bir sorusu var: “Sana gelen zahmetlere, sıkıntılara nasıl dayanıyorsun? Hâlbuki eskiden çok öfkeli ve onurlu idin, en küçük bir hakarete bile dayanamazdın.”

Cevap: İki küçük olayı ve hikâyeyi dinleyin, cevabını alırsınız:

Birinci hikâye: İki sene önce, bir müdür hakkımda sebepsiz yere, gıyabımda aşağılayıcı ve hakaret dolu sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla üzüldüm. Sonra Yüce Allah’ın rahmetiyle kalbime şöyle bir hakikat geldi, sıkıntıyı giderdi ve o adamı da bana helal ettirdi. O hakikat şudur:

Nefsime dedim: Eğer onun hakareti ve belirttiği kusurlar şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan razı olsun ki nefsimin ayıplarını söylüyor. Eğer doğru söylemişse, beni nefsimi terbiye etmeye yönlendirir ve gururdan kurtulmama yardımcı olur. Eğer yalan söylemişse, beni riyadan ve riyanın temeli olan sahte şöhretten kurtarmaya yardımcı olur. Evet, ben nefsimle barışık değilim. Çünkü onu terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep olduğunu biri söylese veya gösterse, ona darılmak değil, aksine memnun olmak gerekir.

Eğer o adamın hakaretleri, benim iman ve Kur’an hizmetkârlığı sıfatıma yönelik ise, o bana ait değil. O adamı, beni bu hizmette çalıştıran Kur’an’ın Sahibine havale ediyorum. O, Aziz’dir (çok güçlüdür), Hakîm’dir (her işi hikmetlidir).

Eğer maksadı sırf bana sövmek, hakaret etmek, beni çürütmek ise, o da bana ait değil. Ben sürgünde, esir, garip ve eli kolu bağlı olduğumdan, onurumu kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Bu durum, belki misafir olduğum ve beni gözeten bu köye, sonra kazaya, sonra vilayete hükmedenlere aittir. Bir insanın elindeki esire hakaret edilmesi, sahibini ilgilendirir; o müdafaa eder.

Madem hakikat budur, kalbim rahata erdi. *ve ufevvidu emrî ilâllâh, innallâhe basîrun bil ibâd (Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görendir)* dedim. O olayı hiç yaşanmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maalesef sonradan anlaşıldı ki Kur’an onu helal etmemiş…

İkinci hikâye: Bu sene bir olay olduğunu işittim. O olayın meydana gelmesinden sonra, sadece genel hatlarıyla duyduğum halde, sanki o olayla ciddi şekilde ilgiliymişim gibi bir muamele gördüm. Zaten haberleşmiyordum, haberleşsem de çok nadir olarak bir iman meselesini bir dostuma yazardım. Hatta dört senede kardeşime sadece bir tek mektup yazdım. Hem insanlarla görüşmekten ben kendimi alıkoyuyordum hem de dünya ehli beni engelliyordu. Yalnızca bir iki dostumla haftada bir defa görüşebiliyordum. Köye gelen misafirler ise ayda bir veya ikisi, bazen bir iki dakikalığına ahirete dair bir mesele hakkında benimle görüşüyordu.

Bu gurbet halimde; garip, yalnız, kimsesiz, benim gibilerin geçim için çalışmasına uygun olmayan bir köyde, her şeyden ve herkesten men edildim. Hatta dört sene önce, harap olmuş bir camiyi tamir ettirdim. Memleketimden imamlık ve vaizlik belgem elimde olduğu için o camide dört senedir (Allah kabul etsin) imamlık yaptığım halde, şu mübarek geçtiğimiz ramazanda mescide gidemedim. Bazen namazımı yalnız kıldım. Cemaatle kılınan namazın yirmi beş kat sevabından ve hayrından mahrum kaldım.

İşte başıma gelen bu iki olaya karşı, tıpkı iki sene önce o memurun bana karşı muamelesine gösterdiğim sabır ve tahammülü gösterdim. İnşallah devam da ettireceğim. Şöyle de düşünüyor ve diyorum ki:

Eğer dünya ehli tarafından başıma gelen bu eziyet, bu sıkıntı, bu baskı, ayıplı ve kusurlu nefsim için ise, hakkımı helal ediyorum. Benim nefsim belki bununla halini düzeltir, hem de bu ona günahlarına kefaret olur. Dünya misafirhanesinin sefasını çok gördüm, azıcık cefasını görsem yine şükrederim.

Eğer iman ve Kur’an hizmetkârlığım sebebiyle dünya ehli bana baskı yapıyorsa, onun savunması bana ait değil, onu Aziz ve Cebbar olan Allah’a havale ediyorum.

Eğer asılsız ve riyaya sebep olan, ihlası kıracak sahte bir şöhreti kırmak için halkın bana olan ilgisini dağıtmak istiyorlarsa, onlara rahmet olsun… Çünkü halkın ilgisine mazhar olmak ve onların gözünde şöhret kazanmak, benim gibi adamlara zarardır zannederim. Benimle temas edenler bilirler ki, şahsıma karşı saygı istemiyorum, aksine bundan nefret ediyorum. Hatta değerli ve önemli bir dostumu, bana gösterdiği aşırı saygıdan dolayı belki elli defa azarlamışımdır.

Eğer beni çürütmekten, kamuoyunun gözünden düşürmekten ve itibarsızlaştırmaktan maksatları, tercümanlık ettiğim iman ve Kur’an hakikatlerine yönelik ise, bu boşunadır. Zira Kur’an yıldızlarının önüne perde çekilmez. Gözünü kapayan sadece kendi görmez, başkasına gece yapamaz.

Dördüncü Nokta

Kuruntulu birkaç sorunun cevabıdır:

Birincisi: Dünya ehli bana der: “Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tembelce oturanları ve başkasının emeğiyle geçinenleri istemiyoruz.”

Cevap: Ben iktisat ve bereketle yaşıyorum. Rızkımı verenden başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamaya da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz. Bu meselenin açıklanmasını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gurur ve benlik hissi verir düşüncesiyle bunu anlatmak bana çok nahoş geliyor. Fakat mademki dünya ehli kuruntulu bir şekilde soruyor, ben de derim ki:

Küçüklüğümden beri halkın malını –zekât dahi olsa– kabul etmemek, maaşı kabul etmemek –sadece bir iki sene Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’de dostlarımın zoruyla kabul etmeye mecbur oldum ve o parayı da manen millete iade ettik– ve dünyevi geçim için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir hayat prensibim olmuştur. Memleketimdekiler ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu bilirler. Bu beş senelik sürgünümde, birçok dostum bana hediyelerini kabul ettirmek için çok uğraştı, kabul etmedim.

“Öyleyse nasıl idare ediyorsun?” denilse, derim:

İlahi bereket ve ikram ile yaşıyorum. Gerçi nefsim her türlü hakarete, her türlü aşağılanmaya layıktır; fakat Kur’an hizmetinin bir kerameti olarak, rızık konusunda İlahi bir ikram olan berekete mazhar oluyorum. *Ve emmâ bi ni’meti Rabbike fe haddis (Rabbinin nimetine gelince, onu anlat)* sırrıyla, Yüce Allah’ın bana ettiği ihsanları anarak, bir tür manevi şükür olarak birkaç örneğini söyleyeceğim. Manevi bir şükür olmakla beraber, bir riya ve gurur hissi vererek o mübarek bereketin kesilmesinden korkuyorum. Çünkü övünerek gizli bereketi açığa vurmak, onun kesilmesine sebep olur. Fakat ne çare, söylemeye mecbur oldum.

İşte birisi: Şu altı aydır, otuz altı ekmekten ibaret bir kile buğday bana yetti. Hâlâ var, bitmedi. Ne kadar yeteceğini bilmiyorum. (Haşiye[1])

İkincisi: Şu mübarek ramazanda, yalnızca iki evden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki başkasının yemeğini yemekten men edilmişim. Geri kalan zamanda, bütün ramazan boyunca benim idareme bakan mübarek bir hanenin ve sadık bir arkadaşım olan o ev sahibi Abdullah Çavuş’un bildirmesi ve şahitliğiyle; üç ekmek ve bir kilo pirinç bana kâfi gelmiştir. Hatta o pirinç, ramazandan on beş gün sonra bitmiştir.

Üçüncüsü: Dağda, üç ay boyunca bana ve misafirlerime bir kilo tereyağı, her gün ekmekle beraber yemek şartıyla yetti. Hatta Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günüydü; ona “Git ekmek getir.” dedim. İki saatlik mesafede, etrafımızda ekmek alınacak kimse yoktu. “Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber dua etmek istiyorum.” dedi. Ben de “*Tevekkelnâ alallah (Allah’a tevekkül ettik)*, kal.” dedim.

Sonra hiç alakası olmadığı halde ve bir bahane yokken ikimiz yürüyerek bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: “Kardeşim, bir parça çay yap.” O ona başladı, ben de derin bir dereye bakan bir katran ağacının altında oturdum. Üzüntüyle şöyle düşündüm: “Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu temiz kalpli adama ne diyeceğim?” diye düşünürken, birdenbire başımı çevirir gibi oldum; gördüm ki koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları arasında bize bakıyor. Dedim: “Süleyman, müjde! Cenab-ı Hak bize rızık verdi.” O ekmeği aldık, bakıyoruz ki ne kuşlar ne de yaban hayvanları hiç dokunmamış. Yirmi otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün yetti. Biz yerken, bitmek üzereyken, dört senedir sadık bir dostum olan dürüst Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.

Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu yedi sene önce eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, ayakkabı ve çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. İktisadın bereketi ve İlahi rahmet bana yetti.

İşte bu örnekler gibi çok şeyler var ve İlahi bereketin çok yönü var. Bu köyün halkı çoğunu bilir. Fakat sakın bunları övünmek için zikrettiğimi zannetmeyin, belki mecbur oldum. Hem benim için bir iyilik vesilesi olduğunu da düşünmeyin. Bu bereketler ya yanıma gelen samimi dostlarıma bir ihsandır veya Kur’an hizmetine bir ikramdır veya iktisadın bereketli bir faydasıdır veyahut “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm” diye zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki bereket şeklinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet, onların hüzünlü mırıltılarını dikkatle dinlersen “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm” çektiklerini anlarsın.

Kedi bahsi açılmışken, tavuğu hatırıma getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta, bir yumurta makinesi gibi çok az aralıkla her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hatta bir gün iki yumurta getirdi, ben de hayret ettim. Dostlarıma sordum: “Böyle olur mu?” diye. Dediler: “Belki bir İlahi ihsandır.” Hem bu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı Şerif’in başında yumurtlamaya başladı, tam kırk gün devam etti. Hem küçük olması, hem kış olması, hem de ramazanda olması, bu mübarek halin bir Rabbani ikram olduğuna ne benim ne de bana hizmet edenlerin şüphesi kalmadı. Hem ne zaman annesi yumurtlamayı kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı.

İkinci vehimli soru: Dünya ehli diyor ki: “Sana nasıl güveneceğiz ki sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini dünyayı terk etmiş gösterip halkın malını görünüşte almayıp gizlice aldığın bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?”

Cevap: Yirmi sene önceki Sıkıyönetim Mahkemesi’nde (Divan-ı Harb-i Örfî) ve Hürriyet’ten daha önceki zamanda birçoklarının bildiği halim ve vaziyetim ve “İki Musibet Okulunun Şehadetnamesi” adındaki o zamanki Sıkıyönetim Mahkemesi’ndeki savunmam kesin olarak gösterir ki, değil kurnazlık, en küçük bir hileye bile tenezzül etmeyen bir tarzda hayat geçirmişim.

Eğer hile olsaydı, bu beş sene içinde sizlere dalkavukça bir başvuruda bulunulurdu. Hileli adam kendini sevdirir, geri çekmez; aldatmaya ve kandırmaya daima çalışır. Hâlbuki bana karşı en önemli saldırılara ve eleştirilere karşı alçalmaya tenezzül etmedim. “*Tevekkeltü alallah (Allah’a tevekkül ettim)*” deyip dünya ehline arkamı çevirdim.

Hem de ahireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden birinin aklı varsa pişman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra, alakasız, tek başına bir adam; ebedî hayatını dünyanın bir iki senelik gevezeliğine, şarlatanlığına feda etmez. Feda etse kurnaz olmaz, belki akılsız bir divane olur. Akılsız bir divanenin elinden ne gelir ki onunla uğraşılsın.

Ama “görünüşte dünyayı terk etmiş, içten ise dünyaya talip” şüphesine gelince, *ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sû’ (Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü nefis daima kötülüğü emreder)* sırrınca: Ben nefsimi temize çıkarmıyorum, nefsim her kötülüğü ister. Fakat şu fani dünyada, şu geçici misafirhanede, yaşlılık zamanında, kısa bir ömürde, az bir lezzet için ebedî, daimi hayatını ve sonsuz saadetini berbat etmek, akıl sahibi insanların işi değildir. Akıl ve şuur sahiplerinin işi olmadığından, daima kötülüğü emreden nefsim ister istemez akla tabi olmuştur.

Üçüncü vehimli soru: Dünya ehli diyor ki: “Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen neden bize küsüp karışmıyorsun? Eğer beğenmiyorsan bize karşısın, biz de karşıtlarımızı ezeriz.”

Cevap: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan el çekmezdim. Ne sizi ne de dünyanızı beğeniyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka bir maksattayım; başka noktalar kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin göreviniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil! Çünkü siz idarenizi, asayişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki hiç layık olmadığınız halde “Kalp de bizi sevsin.” demeye? Kalbe karışsanız…

Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temenni ediyor ve arzu ediyorsam fakat irade edemiyor, getirmeye teşebbüs edemiyorsam; aynı şekilde dünyanın durumunun düzelmesini temenni ediyorum, dua ediyorum ve dünya ehlinin ıslah olmasını arzu ediyorum, fakat irade edemiyorum çünkü elimden gelmiyor. Fiilen teşebbüs edemiyorum çünkü ne bu benim vazifemdir ne de buna gücüm var.

Dördüncü şüpheli soru: Dünya ehli diyor ki: “O kadar çok bela gördük ki kimseye güvenimiz kalmadı. Sana nasıl emin olabiliriz ki fırsat eline geçse, arzu ettiğin gibi karışmazsın?”

Cevap: Önceki noktalar size güven vermekle beraber, memleketimde, talebelerim ve akrabalarım içinde, beni dinleyenlerin ortasında, heyecanlı olaylar içinde dünyanıza karışmadığım halde; gurbet diyarında, yalnız, tek başına, garip, zayıf, aciz, bütün gücüyle ahirete yönelmiş, insanlarla görüşmekten ve haberleşmekten kesilmiş, iman ve ahiret bağıyla uzaktan uzağa sadece bazı ahiret ehlini dost bulan ve başka herkese yabani, herkesin de ona yabani gözüyle baktığı bir insan; faydasız, tehlikeli dünyanıza karışsa, kat kat divane olması gerekir.

Beşinci Nokta

Beş küçük meseleye dairdir:

Birincisi: Dünya ehli bana diyor ki: “Bizim medeniyet usullerimizi, hayat tarzımızı ve giyim şeklimizi neden kendine uygulamıyorsun? Demek ki bize karşısın.”

Ben de derim: Hey efendiler! Ne hakla bana medeniyet usullerinizi teklif ediyorsunuz? Hâlbuki siz, beni medeniyet haklarından düşürmüş gibi, haksız olarak beş sene bir köyde haberleşmeden ve görüşmeden men edilmiş bir tarzda ikamet ettirdiniz. Bütün sürgünleri şehirlerde dost ve akrabalarıyla beraber bıraktınız ve sonra bana belge verdiğiniz halde, sebepsiz yere beni tecrit edip bir iki kişi dışında hiçbir hemşehrimle görüştürmediniz. Demek ki beni milletin bir ferdi ve vatandaş saymıyorsunuz. Nasıl medeniyet kanununuzun bana uygulanmasını teklif ediyorsunuz? Dünyayı bana zindan ettiniz. Zindanda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez. Siz bana dünya kapısını kapadınız; ben de ahiret kapısını çaldım, İlahi rahmet açtı. Ahiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karmakarışık usulleri ve âdetleri nasıl teklif edilir? Ne zaman beni serbest bırakıp memleketime iade edip haklarımı verdiniz, o zaman usullerinizin uygulanmasını isteyebilirsiniz.

İkinci Mesele: Dünya ehli diyor ki: “Bize dinin hükümlerini ve İslamiyet’in hakikatlerini öğretecek resmî bir dairemiz var. Sen ne yetkiyle dinî yayınlar yapıyorsun? Madem sürgüne mahkûmsun, bu işlere karışmaya hakkın yok.”

Cevap: Hak ve hakikat tekel altına alınmaz! İman ve Kur’an nasıl tekel altına alınabilir? Siz dünyanızın usulünü, kanununu tekel altına alabilirsiniz. Fakat iman hakikatleri ve Kur’an esasları, resmî bir şekilde ve ücret karşılığında bir dünya işi haline sokulmaz. Aksine, bir İlahi lütuf olan o sırlar, samimi bir niyetle ve dünyadan ve nefsin hazlarından sıyrılmak vesilesiyle o feyizler gelebilir. Hem de sizin o resmî daireniz dahi memleketteyken beni vaiz olarak kabul etti, tayin etti. Ben o vaizliği kabul ettim fakat maaşını almadım. Elimde belgem var. Vaizlik, imamlık belgesiyle her yerde görev yapabilirim, çünkü benim sürgünüm haksız olmuştur. Hem madem sürgünler iade edildi, eski belgelerimin hükmü geçerlidir.

İkinci olarak, yazdığım iman hakikatlerini doğrudan doğruya kendi nefsime hitap ederek yazdım. Herkesi davet etmiyorum. Belki ruhları muhtaç ve kalpleri yaralı olanlar, o Kur’anî ilaçları arayıp buluyorlar. Yalnızca geçimimi sağlamak için yeni harfler çıkmadan önce, haşre dair bir risalemi bastırdım. Buna da bana karşı insafsız olan eski vali, o risaleyi inceleyip eleştirecek bir yön bulamadığı için ilişemedi.

Üçüncü Mesele: Benim bazı dostlarım, dünya ehli bana şüpheli baktığı için, onlara hoş görünmek amacıyla benden görünüşte uzak duruyor, belki de beni eleştiriyorlar. Hâlbuki kurnaz dünya ehli, onların bu uzak duruşunu ve benden kaçınmalarını, kendilerine sadakatten değil, belki bir tür riyakârlığa, vicdansızlığa yorup o dostlarıma kötü gözle bakıyorlar.

Ben de derim: Ey ahiret dostlarım! Benim Kur’an hizmetkârlığımdan uzaklaşıp kaçmayın. Çünkü inşallah benden size zarar gelmez. Eğer faraza bir musibet gelse veya bana zulmedilse, siz benden uzak durarak kurtulamazsınız. O hal ile musibete ve tokada daha fazla layık hale gelirsiniz. Hem ne var ki kuruntuya düşüyorsunuz?

Dördüncü Mesele: Şu sürgün zamanımda görüyorum ki kendini beğenmiş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgir bir şekilde, rakip gibi bakıyorlar. Güya ben de onlar gibi dünya akımlarıyla ilgiliyim.

Hey efendiler! Ben imanın akımındayım. Karşımda imansızlık akımı var. Başka akımlarla bir ilgim yok. O adamlardan ücret karşılığı iş görenler, belki kendilerini bir derece mazur görüyorlar. Fakat ücretsiz, vatanseverlik adına bana karşı tarafgir, rakip bir tavır almak, sataşmak ve eziyet etmek; çok fena bir hatadır. Çünkü daha önce ispat edildiği gibi dünya siyasetiyle hiç alakam yok; bütün vaktimi ve hayatımı, iman ve Kur’an hakikatlerine adamış ve vakfetmişim. Madem durum böyledir, bana eziyet verip rakip gibi sataşan adam düşünsün ki, o muamelesi zındıklık ve imansızlık adına imana sataşmak hükmüne geçer.

Beşinci Mesele: Dünya madem fanidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem çok lüzumlu görevler çoktur. Hem madem ebedî hayat burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değildir. Hem madem şu dünya misafirhanesinin çok hikmetli ve cömert bir Yöneticisi vardır. Hem madem ne iyilik ne de kötülük cezasız kalmayacaktır. Hem madem *lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus’ahâ (Allah, kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez)* sırrınca, gücün yetmeyeceği bir teklif yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola tercih edilir. Hem madem dünyevi dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.

Elbette en mutlu kişi odur ki: Dünya için ahiretini unutmasın, ahiretini dünyaya feda etmesin, ebedî hayatını dünya hayatı için bozmasın, faydasız şeylerle ömrünü boşa harcamasın, kendini misafir kabul edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selametle kabir kapısını açıp ebedî saadete girsin. (Haşiye[2])

*

On Altıncı Mektup’un Eki

*Bi’smihî ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdih (O’nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin)*

Dünya ehli, sebepsiz yere benim gibi aciz, garip bir adamdan kuşkulanıp, binlerce adam kuvvetinde hayal ederek beni birçok kayıt altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında bir iki gece kalmama müsaade etmemişler. İşittim ki diyorlar:

“Said, elli bin asker kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz.”

Ben de derim ki: Ey bedbaht dünya ehli! Bütün gücünüzle dünyaya çalıştığınız halde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Divane gibi hükmediyorsunuz. Eğer korkunuz şahsımdan ise, elli bin asker değil, belki bir asker bile benden elli kat fazla iş görebilir. Yani, odamın kapısında durup bana “Çıkmayacaksın!” diyebilir.

Eğer korkunuz mesleğimden, Kur’an adına yaptığım tebliğden ve imanın manevi gücünden ise, elli bin asker değil, yanlışsınız! Meslek itibarıyla elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü Kur’an-ı Hakîm’in kuvvetiyle, sizin dinsizleriniz de dâhil olmak üzere bütün Avrupa’ya meydan okuyorum. Neşrettiğim bütün iman nurlarıyla, onların pozitif bilimler ve tabiat dedikleri sağlam kalelerini yerle bir etmişim. Onların en büyük dinsiz filozoflarını hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz de içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın yardımıyla beni o mesleğimin bir meselesinden geri çeviremezler, inşallah mağlup edemezler!

Madem durum böyledir, ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim ahiretime karışmayın! Karışsanız da boşunadır.

*Takdir-i Hudâ, kuvvet-i bâzu ile dönmez*

*Bir şem’a ki Mevla yaka, üflemekle sönmez.*

Benim hakkımda, istisnai bir şekilde, dünya ehli çok fazla kuruntu yapıp adeta korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyasi bir kusur teşkil etmeyen ve suçlamaya dayanak olmayan şeyhlik, büyüklük, hanedanlık, aşiret sahibi olmak, nüfuzlu olmak, çok sayıda takipçisi olmak, hemşehrileriyle görüşmek, dünya işleriyle ilgilenmek, hatta siyasete girmek, hatta muhalif olmak gibi bende bulunmayan durumları hayal ederek vehimlere kapılmışlar. Hatta hapiste ve dışarıda, yani kendilerince affedilemez olanların bile aflarını görüştükleri sırada, beni adeta her şeyden men ettiler. Fena ve fani bir adamın, güzel ve baki şöyle bir sözü var:

*Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa*

*Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.*

Ben de derim:

*Ehl-i dünyanın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa*

*Kur’an’ın feyziyle, hizmetkârında da*

*Şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır;*

*Yanılmaz kalbi, sönmez nuru vardır.*

Çok sayıda dostumla beraber beni gözeten bir kumandan, defalarca sordular:

“Neden belge için başvurmuyorsun? Dilekçe vermiyorsun?”

Cevap: Beş altı sebep için başvurmuyorum ve vuramıyorum:

Birincisi: Ben dünya ehlinin dünyasına karışmadım ki onların mahkûmu olayım da onlara başvurayım. Ben, İlahi kaderin mahkûmuyum ve ona karşı kusurum var, ona müracaat ediyorum.

İkincisi: Bu dünyanın çabucak değişen bir misafirhane olduğunu kesin bir imanla bilip anladım. Onun için burası gerçek vatan değil, her yer birdir. Madem vatanımda sürekli kalmayacağım; boş yere onun için çabalamak, oraya gitmek bir işe yaramıyor. Madem her yer misafirhanedir; eğer misafirhane sahibinin rahmeti yardımcı ise herkes yardımcıdır, her yer faydalıdır. Eğer yardımcı değilse, her yer kalbe bir yüktür ve herkes düşmandır.

Üçüncüsü: Başvuru, kanun dairesinde olur. Hâlbuki bu altı senedir bana karşı yapılan muamele keyfî ve kanun üstüdür. Sürgünler kanunuyla bana muamele edilmedi. Medeni haklardan ve belki de dünyevi haklardan mahrum edilmiş bir tarzda bana baktılar. Bu kanun üstü muameleyi yapanlara kanun adına başvurmak anlamsız olur.

Dördüncüsü: Bu sene buranın müdürü, benim adıma, Barla’nın bir mahallesi hükmünde olan Bedre köyünde hava değişimi için birkaç gün kalmaya dair başvuru yaptı; müsaade etmediler. Böyle önemsiz bir ihtiyacıma ret cevabı verenlere nasıl başvurulur? Başvurulsa zillet içinde faydasız bir alçalma olur.

Beşincisi: Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak dava etmek ve onlara başvurmak; bir haksızlıktır, hakka karşı bir hürmetsizliktir. Ben bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği işlemek istemem, vesselam.

Altıncı Sebep: Bana karşı dünya ehlinin verdiği sıkıntı siyaset için değil; çünkü onlar da biliyorlar ki siyasete karışmıyorum, siyasetten kaçıyorum. Belki bilerek veya bilmeyerek, zındıklık hesabına, benim dine olan bağlılığımdan dolayı bana eziyet ediyorlar. Öyleyse onlara başvurmak, dinden pişmanlık göstermek ve zındıklık yolunu okşamak demektir.

Hem ben onlara başvurdukça ve sığındıkça; adil olan İlahi kader, beni onların zalim eliyle eziyet ettirecektir. Çünkü onlar dine olan bağlılığımdan dolayı beni sıkıyorlar. Kader ise benim dindarlıkta ve ihlasta eksikliğim olduğu için, ara sıra dünya ehline yaptığım riyakârlıklardan dolayı beni sıkıyor.

Öyleyse şimdilik şu sıkıntıdan kurtuluşum yok. Eğer dünya ehline başvursam kader der: “Ey riyakâr! Bu başvurunun cezasını çek!” Eğer başvurmazsam dünya ehli der: “Bizi tanımıyorsun, sıkıntıda kal!”

Yedinci Sebep: Bilindiği gibi bir memurun görevi, topluma zararlı kişilere meydan vermemek ve faydalı olanlara yardım etmektir. Hâlbuki beni gözetim altına alan memur, kabir kapısına gelmiş misafir bir yaşlı adama “Lâ ilahe illallah”taki imanın latif bir zevkini açıkladığım vakit –sanki beni suçüstü yakalar gibi– uzun zamandır yanıma gelmediği halde, o vakit güya bir kabahat işliyormuşum gibi yanıma geldi. İhlasla dinleyen o çaresizi de mahrum bıraktı, beni de öfkelendirdi. Hâlbuki burada bazı adamlar vardı, o onlara önem vermiyordu. Sonra edepsizlikler yaptıklarında ve köydeki sosyal hayata zehir saçacak şekilde davrandıklarında, onlara iltifat etmeye ve takdir etmeye başladı.

Hem malumdur ki: Zindanda yüz cinayeti bulunan bir adam, gözetimle görevli subay olsun, asker olsun, her zaman onlarla görüşebilir. Hâlbuki bir senedir hem amir hem de gözetimle görevli, milli hükümetçe iki önemli zat, kaç defa odamın yanından geçtikleri halde, kesinlikle ve asla ne benimle görüştüler ne de halimi sordular. Ben önce zannettim ki düşmanlıklarından yanaşmıyorlar. Sonra anlaşıldı ki kuruntularından… Güya ben onları yutacakmışım gibi kaçıyorlar.

İşte bu adamlar gibi unsurları ve memurları bulunan bir hükümeti, hükümet diyerek merci tanıyıp başvurmak, akıl işi değil, boşuna bir zillettir. Eski Said olsaydı, Antere gibi diyecekti:

*Mâul hayâti bi zilletin ke cehennem / ve cehennemu bil izzi fahru menzilî (Zilletle içilen hayat suyu cehennem gibidir / İzzetle girilen cehennem ise övünülecek bir makamdır)*

Eski Said yok, Yeni Said ise dünya ehli ile konuşmayı anlamsız görüyor. Dünyaları başlarını yesin! Ne yaparlarsa yapsınlar! Mahkeme-i Kübra’da onlarla muhakeme olacağız der, susar.

Başvurmamamın sebeplerinden sekizincisi: “Gayrimeşru bir sevginin sonucu, merhametsiz bir düşmanlıktır” kaidesince, adil olan İlahi kader, layık olmadıkları halde meylettiğim şu dünya ehlinin zalim eliyle bana eziyet ediyor. Ben de bu azaba layığım deyip susuyorum.

Çünkü Birinci Dünya Savaşı’nda Gönüllü Alay Kumandanı olarak iki sene çalıştım, savaştım. Ordu Kumandanı ve Enver Paşa’nın takdirleri altında kıymetli talebelerimi, dostlarımı feda ettim. Yaralanıp esir düştüm. Esaretten geldikten sonra Hutuvat-ı Sitte gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp İngilizlerin İstanbul’u işgali altında, İngilizlerin başlarına vurdum. Şu beni işkenceli ve sebepsiz esaret altına alanlara yardım ettim. İşte onlar da bana, o yardımın cezasını böyle veriyorlar. Üç sene Rusya’da esaretimde çektiğim zahmet ve sıkıntıyı, burada bu dostlarım bana üç ayda çektirdiler.

Hâlbuki Ruslar, beni Kürt Gönüllü Kumandanı olarak, Kazakları ve esirleri kesen gaddar bir adam gözüyle bana baktıkları halde, beni ders vermekten men etmediler. Arkadaşım olan doksan esir subayın çoğuna ders veriyordum. Bir defa Rus Kumandanı geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için siyasi ders zannetti; bir defa beni men etti, sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı cami yaptık. Ben imamlık yapıyordum. Hiç müdahale etmediler, insanlarla görüşmekten men etmediler, beni haberleşmeden alıkoymadılar.

Hâlbuki bu dostlarım, güya vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların imanî menfaatleri için uğraştığım adamlar, hiçbir sebep yokken, siyasetten ve dünyadan alakamı kestiğimi bildikleri halde, üç sene değil, belki beni altı sene sıkıntılı bir esaret altına aldılar; insanlarla görüşmekten men ettiler. Belgem olduğu halde dersten, hatta odamda özel dersimi bile men ettiler; haberleşmeye set çektiler. Hatta belgem olduğu halde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imamlık ettiğim mescidimden beni men ettiler. Şimdi dahi cemaat sevabından beni mahrum etmek için –daimi cemaatim ve ahiret kardeşlerim olan– özellikle üç kişiye bile imamlık yapmamı kabul etmiyorlar.

Hem istemediğim halde, birisi bana iyi bir söz söylese, beni gözeten memur kıskanarak kızıyor, nüfuzumu kırayım diye vicdansızca tedbirler alıyor, amirlerinden iltifat görmek için beni taciz ediyor.

İşte böyle bir vaziyetteki bir adam, Yüce Allah’tan başka kime başvurur? Hâkim, kendisi davacı olsa, elbette ona şikâyet edilmez. Gel sen söyle, bu hale ne diyeceğiz? Sen ne dersen de. Ben derim ki: Bu dostlarım içinde çok sayıda münafık var. Münafık, kâfirden daha kötüdür. Onun için kâfir Rus’un bana çektirmediğini çektiriyorlar.

Hey bedbahtlar! Ben size ne yaptım ve ne yapıyorum? İmanınızın kurtulmasına ve ebedî saadetinize hizmet ediyorum! Demek ki hizmetim samimi, sadece Allah rızası için olmamış ki ters tepki veriyor. Siz ona karşılık, her fırsatta beni incitiyorsunuz. Elbette Mahkeme-i Kübra’da sizinle görüşeceğiz. *Hasbunâllâhu ve ni’mel vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir) ۞ Ni’mel mevlâ ve ni’men nasîr (O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır)* derim.

*El-Bâkî Huve’l-Bâkî (Baki olan, sadece O’dur)*

Said Nursî

*

[1] Haşiye: Bir sene devam etti.

[2] Haşiye: Bu “madem”ler içindir ki şahsıma karşı olan zulümlere, sıkıntılara aldırmıyorum ve önem vermiyorum. “Merak etmeye değmez.” diyorum ve dünyaya karışmıyorum.

Lügatçeli Metin

On Altıncı Mektup

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

(Okunuşu: Bismillahirrahmanirrahim)

(Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)

اَلَّذٖينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ اٖيمَانًا وَ قَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ

(Okunuşu: Ellezîne kâle lehumu’n-nâsu inne’n-nâse kad cemeû lekum fe’hşevhum fe zâdehum îmânen ve kâlû hasbunallâhu ve ni’me’l-vekîl.)

(Meali: İnsanlar onlara: “Düşmanlarınız size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!” dediklerinde, bu söz onların imanlarını artırdı ve onlar: “Allah bize yeter! O, ne güzel vekildir!” dediler.) (Âl-i İmrân Suresi, 173. Ayet)

Şu mektup فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا sırrına mazhar (nail olmuş, erişmiş) olmuş, şiddetli yazılmamış.

(Okunuşu: Fekûlâ lehu kavlen leyyinâ.)

(Meali: Ona yumuşak söz söyleyin.) (Tâhâ Suresi, 44. Ayet)

Çoklar tarafından sarîhan (açıkça) ve manen (mana olarak, dolaylı olarak) gelen bir suale cevaptır.

Şu cevabı vermek benim için hoş değil, arzu etmiyorum. Her şeyimi, Cenab-ı Hakk’ın tevekkülüne (Allah’a güvenme ve işlerini O’na bırakma haline) bağlamıştım. Fakat ben kendi halimde ve âlemimde (dünyamda) rahat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için Yeni Said değil, bilmecburiye (mecburiyetle, zorunlu olarak) Eski Said lisanıyla (diliyle), şahsım için değil belki dostlarımı ve Sözlerimi ehl-i dünyanın (dünya ehlinden olanların) evham (kuruntu, yersiz korku) ve eziyetinden kurtarmak için hakikat-i hali (gerçek durumu) hem dostlarıma hem ehl-i dünyaya ve ehl-i hükme (yönetim sahiplerine) beyan (açıklamak) etmek için beş noktayı beyan ediyorum.

Birinci Nokta

Denilmiş: “Ne için siyasetten çekildin? Hiç yanaşmıyorsun?”

Elcevap (Cevap olarak): Dokuz on sene evveldeki Eski Said, bir miktar (biraz) siyasete girdi. Belki siyaset vasıtasıyla (aracılığıyla) dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhude (boş yere) yoruldu. Ve gördü ki o yol meşkuk (şüpheli) ve müşkülatlı (zorluklarla dolu) ve bana nisbeten (bana göre) fuzuliyane (gereksiz, boşu boşuna) hem en lüzumlu hizmete mani (engel) ve hatarlı (tehlikeli) bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebi (yabancı) parmağına âlet (araç) olmak ihtimali var.

Hem siyasete giren, ya muvafık (uygun, taraftar) olur veya muhalif (karşıt) olur. Eğer muvafık olsa madem (çünkü) memur ve mebus (milletvekili) değilim, o halde siyasetçilik bana fuzulî (gereksiz) ve malayani (boş, faydasız) bir şeydir. Bana ihtiyaç yok ki beyhude (boş yere) karışayım. Eğer muhalif siyasete girsem ya fikirle veya kuvvetle karışacağım. Eğer fikirle olsa bana ihtiyaç yok. Çünkü mesail (meseleler) tavazzuh (açıklığa kavuşmuş, aydınlanmış) etmiş, herkes benim gibi bilir. Beyhude çene çalmak manasızdır. Eğer kuvvet ile ve hâdise (olay) çıkarmak ile muhalefet etsem, husulü (meydana gelmesi, gerçekleşmesi) meşkuk (şüpheli) bir maksat için binler günaha girmek ihtimali var. Birinin yüzünden çoklar belaya düşer. Hem on ihtimalden bir iki ihtimale binaen (dayanarak) günahlara girmek, masumları (suçsuzları) günaha atmak; vicdanım kabul etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet-i dünyeviye-i siyasiyeyi (dünyevi siyasi sohbeti) terk etti.

Buna kat’î (kesin) şahit, o vakitten beri sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın söylesin. Halbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu.

Hem beş senedir bütün dikkat ile benim halime nezaret (gözetim) ediliyor. Siyasetvari (siyasete benzer) bir tereşşuh (sızıntı, iz) gören söylesin. Halbuki benim gibi asabî (sinirli) ve اِنَّمَا الْحٖيلَةُ فٖى تَرْكِ الْحِيَلِ düsturuyla (prensibiyle), en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervasız (korkusuz), alâkasız bir insanın değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyasete iştihası (iştahı, arzusu) ve arzusu olsaydı tetkikata (incelemelere), taharriyata (araştırmalara) lüzum (gerek) bırakmayarak top güllesi gibi sadâ (ses) verecekti.

İkinci Nokta

Yeni Said ne için bu kadar şiddetle siyasetten tecennüb (uzak durma, kaçınma) ediyor?

Elcevap: Milyarlar seneden ziyade olan hayat-ı ebediyeye (ebedi hayata) çalışmasını ve kazanmasını; meşkuk (şüpheli) bir iki sene hayat-ı dünyeviyeye (dünya hayatına) lüzumsuz, fuzulî (gereksiz) bir surette karışma ile feda etmemek için… Hem en mühim (önemli) en lüzumlu (gerekli) en saf ve en hakikatli olan hizmet-i iman ve Kur’an için şiddetle siyasetten kaçıyor. Çünkü diyor:

Ben ihtiyar (yaşlı) oluyorum, bundan sonra kaç sene yaşayacağımı bilmiyorum. Öyle ise bana en mühim iş, hayat-ı ebediyeye çalışmak lâzım geliyor. Hayat-ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vasıta (araç) ve saadet-i ebediyenin (ebedi saadetin) anahtarı imandır, ona çalışmak lâzım geliyor.

Fakat ilim itibarıyla (açısından) insanlara dahi bir menfaat (fayda) dokundurmak için şer’an (şeriata göre) hizmete mükellef (görevli) olduğumdan hizmet etmek isterim. Lâkin (fakat) o hizmet, ya hayat-ı içtimaiye (toplumsal hayat) ve dünyeviyeye (dünyevi hayata) ait olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti (yönü) bırakıp en mühim en lüzumlu en selâmetli (güvenli) olan imana hizmet cihetini tercih ettim. Kendi nefsime (şahsıma) kazandığım hakaik-i imaniyeyi (iman hakikatlerini) ve nefsimde tecrübe ettiğim manevî ilaçları, sair (diğer) insanların eline geçmek için o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Cenab-ı Hak bu hizmeti kabul eder ve eski günahıma keffaret (günahları bağışlatma, bedel) yapar.

Bu hizmete karşı şeytan-ı racîmden (kovulmuş şeytandan) başka hiç kimsenin –mü’min (inanan) olsun kâfir (inkarcı) olsun, sıddık (doğru sözlü, sadık) olsun zındık (dinsiz, imansız) olsun– karşı gelmeye hakkı yoktur. Çünkü imansızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta (günahkarlık, haram işleme), kebairde (büyük günahlarda) birer menhus (uğursuz, kötü) lezzet-i şeytaniye (şeytani lezzet) bulunabilir. Fakat imansızlıkta hiçbir cihet-i lezzet (lezzet yönü) yok. Elem içinde elemdir (keder içinde kederdir), zulmet (karanlık) içinde zulmettir, azap içinde azaptır.

İşte böyle hadsiz (sınırsız) bir hayat-ı ebediyeye çalışmayı ve iman gibi kudsî (kutsal) bir nura hizmeti bırakmak, ihtiyarlık zamanında lüzumsuz tehlikeli siyaset oyuncaklarına atılmak; benim gibi alâkasız ve yalnız ve eski günahlarına keffaret (günahları bağışlatma) aramaya mecbur bir adamda ne kadar hilaf-ı akıldır (akla aykırıdır), ne kadar hilaf-ı hikmettir (hikmete aykırıdır), ne derece bir divaneliktir (deliliktir), divaneler de anlayabilirler.

Amma Kur’an ve imanın hizmeti ne için beni men’ediyor (alıkoyuyor, engelliyor) dersen ben de derim ki: Hakaik-i imaniye (iman hakikatleri) ve Kur’aniye (Kur’an hakikatleri) birer elmas hükmünde (değerinde) olduğu halde, siyaset ile âlûde (bulaşmış, kirlenmiş) olsa idim elimdeki o elmaslar iğfal (aldatma) olunabilen avam (halk tabakası, sıradan insanlar) tarafından “Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara, âdi (basit, değersiz) şişeler nazarıyla (gözüyle) bakabilirler. O halde ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil (düşürme) etmek hükmüne geçer.

İşte ey ehl-i dünya! Neden benim ile uğraşıyorsunuz? Beni kendi halimde bırakmıyorsunuz?

Eğer derseniz: Şeyhler bazen işimize karışıyorlar. Sana da bazen şeyh derler.

Ben de derim: Hey efendiler! Ben şeyh değilim, ben hocayım. Buna delil: Dört senedir buradayım, bir tek adama tarîkat (tasavvuf yolu) verseydim şüpheye hakkınız olurdu. Belki yanıma gelen herkese demişim: İman lâzım, İslâmiyet lâzım; tarîkat zamanı değil.

Eğer derseniz: Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende unsuriyet-perverlik (ırkçılık, milliyetçilik) fikri var, o işimize gelmiyor.

Ben de derim: Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said’in yazdıkları meydanda. Şahit gösteriyorum ki ben اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ ferman-ı kat’îsiyle (kesin hükmüyle), eski zamandan beri menfî milliyet (negatif milliyetçilik) ve unsuriyet-perverliğe (ırkçılığa), Avrupa’nın bir nevi Frenk illeti (Avrupa hastalığı) olduğundan, bir zehr-i kātil (öldürücü zehir) nazarıyla (gözüyle) bakmışım. Ve Avrupa, o Frenk illetini İslâm içine atmış; tâ tefrika (ayrılık) versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O Frenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar.

(Okunuşu: El-İslâmiyyetü cebbete’l-asabiyyete’l-câhiliyyeti.)

(Meali: İslâmiyet, Cahiliye asabiyetini (ırkçılığını) ortadan kaldırmıştır.) (Hadis-i Şerif)

Madem böyledir, hey efendiler! Her bir hâdiseyi (olayı) bahane tutup bana sıkıntı vermeye sebep nedir acaba? Şarkta (doğuda) bir nefer (asker) hata etse garpta (batıda) bir nefere askerlik münasebetiyle (ilişkisiyle) zahmet (eziyet) ve ceza vermek veya İstanbul’da bir esnafın cinayetiyle, Bağdat’ta bir dükkâncıyı esnaflık münasebetiyle mahkûm etmek nevinden (türünden), her hâdise-i dünyeviyede (dünyevi olayda) bana sıkıntı vermek, hangi usûl (yöntem) iledir? Hangi vicdan hükmeder? Hangi maslahat (kamu yararı, fayda) iktiza (gerektirmek) eder?

Üçüncü Nokta

Halimi, istirahatimi (rahatımı) düşünen ve her musibete (felaket, bela) karşı sabır ile sükûtumu (susmamı) istiğrab (garipseme, şaşırma) eden dostlarımın şöyle bir sualleri var ki: “Sana gelen zahmetlere (eziyetlere), sıkıntılara nasıl tahammül (dayanma) ediyorsun? Halbuki eskiden çok hiddetli (sinirli) ve izzetli (onurlu) idin, edna (en küçük, en alçak) bir tahkire (hakarete) tahammül edemezdin?”

Elcevap: İki küçük hâdiseyi (olayı) ve hikâyeyi dinleyiniz, cevabını alınız:

Birinci hikâye: İki sene evvel benim hakkımda bir müdür sebepsiz, gıyabımda (arkamdan) tezyifkârane (aşağılayıcı bir şekilde), hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla (huy, tabiatıyla) müteessir (etkilenmiş, üzülmüş) oldum. Sonra Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izale (gidermek, ortadan kaldırmak) edip o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur:

Nefsime dedim: Eğer onun tahkiri (hakareti) ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise Allah ondan razı olsun ki benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise beni nefsimin terbiyesine sevk (yönlendirme) eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise beni riyadan (iki yüzlülük, gösteriş) ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden (yalan şöhretten) kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsim ile musalaha (barışma) etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse ondan darılmak değil belki memnun olmak lâzım gelir.

Eğer o adamın tahkiratı (hakaretleri), benim imana ve Kur’an’a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise o bana ait değil. O adamı, beni istihdam (çalıştıran) eden Sahib-i Kur’an’a havale (yönlendirme, teslim etme) ediyorum. O Aziz’dir (çok yüce, şerefli), Hakîm’dir (her işi hikmetli olan).

Eğer sırf beni sövmek, tahkir (hakaret) etmek, çürütmek nevinden (türünden) ise o da bana ait değil. Ben menfî (sürgünde, yasaklı) ve esir (tutsak) ve garib (yabancı, kimsesiz) ve elim bağlı olduğundan haysiyetimi (onurumu) kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misafir olduğum ve bana nezaret (gözetim) eden şu köye, sonra kazaya (ilçeye), sonra vilayete (ile) hükmedenlere aittir. Bir insanın elindeki esirini tahkir (hakaret) etmek, sahibine aittir; o müdafaa (savunma) eder.

Madem hakikat budur, kalbim istirahat (rahatlık) etti. وَاُفَوِّضُ اَمْرٖٓى اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَصٖيرٌ بِالْعِبَادِ dedim. O vakıayı (olayı) olmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maatteessüf (ne yazık ki) sonra anlaşıldı ki Kur’an onu helâl etmemiş…

(Okunuşu: Ve üfevvidu emrî ilâllâhi, innallâhe basîrun bi’l-ibâd.)

(Meali: Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görendir.) (Mü’min Suresi, 44. Ayet)

İkinci hikâye: Şu senede işittim ki bir hâdise (olay) olmuş. O hâdisenin vukuundan (meydana gelmesinden) sonra yalnız icmalen (özetle) vukuunu işittiğim halde, o vakıa (olay) ile ciddi alâkadar (ilgili) imişim gibi bir muamele (davranış) gördüm. Zaten muhabere (haberleşme) etmiyordum, etsem de pek nadir (çok seyrek) olarak bir mesele-i imaniyeyi (iman meselesini) bir dostuma yazardım. Hattâ (hatta) dört senede kardeşime bir tek mektup yazdım. Ve ihtilattan (sosyal ilişkilerden, görüşmekten) hem ben kendimi men’ediyordum (alıkoyuyordum) hem de ehl-i dünya beni men’ediyordu. Yalnız bir iki ahbap (dost) ile haftada bir defa görüşebiliyordum. Köye gelen misafirler ise ayda bir ikisi, bazı bir iki dakika bir mesele-i âhirete (ahiret meselesine) dair (dair) benimle görüşüyordu.

Bu gurbet halimde; garib (kimsesiz), yalnız, kimsesiz, nafaka (geçim) için çalışmaya benim gibilere muvafık (uygun) olmayan bir köyde, her şeyden herkesten men’edildim (alıkonuldum). Hattâ dört sene evvel, harap olmuş bir camiyi tamir ettirdim. Memleketimde imamlık ve vaizlik vesikam (belgem) elimde olduğundan o camide dört senedir (Allah kabul etsin) imamlık ettiğim halde, şu mübarek geçen ramazanda mescide gidemedim. Bazen yalnız namazımı kıldım. Cemaatle kılınan namazın yirmi beş sevabından ve hayrından mahrum (yoksun) kaldım.

İşte başıma gelen bu iki hâdiseye karşı, aynen iki sene evvel, o memurun bana karşı muamelesine gösterdiğim sabır ve tahammülü (dayanıklılığı) gösterdim. İnşâallah (Allah dilerse) devam da ettireceğim. Şöyle de düşünüyorum ve diyorum ki:

Eğer ehl-i dünya tarafından başıma gelen şu eziyet şu sıkıntı şu tazyik (baskı), ayıplı ve kusurlu nefsim için ise helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslah-ı hal (halini düzeltme) eder hem ona keffaretü’z-zünub (günahların bağışlanması) olur. Dünya misafirhanesinin safasını (zevkini, rahatını) çok gördüm, azıcık cefasını (eziyetini) görsem yine şükrederim.

Eğer imana ve Kur’an’a hizmetkârlığım cihetiyle (yönüyle) ehl-i dünya beni tazyik (baskı) ediyorsa onun müdafaası (savunması) bana ait değil, onu Aziz-i Cebbar’a (çok yüce ve her şeye gücü yeten Allah’a) havale (teslim) ediyorum.

Eğer asılsız ve riyaya (gösterişe) sebep ve ihlası (samimiyeti) kıracak bir şöhret-i kâzibeyi (yalan şöhreti) kırmak için teveccüh-ü âmeyi (halkın teveccühünü, ilgisini) hakkımda bozmak murad (istek) ise onlara rahmet… Çünkü teveccüh-ü âmme (halkın teveccühü)ye mazhar (erişmiş) olmak ve halkların nazarında (gözünde) şöhret kazanmak, benim gibi adamlara zarardır zannederim. Benim ile temas edenler beni bilirler ki şahsıma karşı hürmet (saygı) istemiyorum, belki nefret (tiksinmek) ediyorum. Hattâ kıymettar (değerli) mühim bir dostumu, fazla hürmeti için belki elli defa tekdir (azarlama) etmişim.

Eğer beni çürütmek ve efkâr-ı âmmeden (kamuoyundan) düşürtmek, ıskat (düşürme) ettirmekten muradları (istekleri), tercümanlık ettiğim hakaik-i imaniye (iman hakikatleri) ve Kur’aniyeye (Kur’an hakikatleri) ait ise beyhudedir (boşunadır). Zira Kur’an yıldızlarına perde çekilmez. Gözünü kapayan yalnız kendi görmez, başkasına gece yapamaz.

Dördüncü Nokta

Evhamlı (kuruntulu) birkaç sualin cevabıdır:

Birincisi: Ehl-i dünya bana der: “Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tembelce oturanları ve başkasının sa’yi (çalışması) ile geçinenleri istemiyoruz.”

Elcevap: Ben iktisat (tutumluluk) ve bereketle yaşıyorum. Rezzakımdan (rızık veren Rabbimden) başka kimsenin minnetini (iyilik karşılığı yüklenilen borçluluk hissini) almıyorum ve almamaya da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz. Şu meselenin izahını (açıklamasını) hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enaniyeti (benlik, kibir) ihsas (hissettirme) eder fikriyle, beyan (açıklama) etmek bana pek nâhoştur (hoş değildir). Fakat madem ehl-i dünya evhamlı (kuruntulu) bir surette soruyorlar, ben de derim ki:

Küçüklüğümden beri halkların malını kabul etmemek –velev (hatta) zekât dahi olsa– hem maaşı kabul etmemek –yalnız bir iki sene Dârülhikmeti’l-İslâmiyede (İslam Hikmetleri Evi’nde, bir ilim meclisi) dostlarımın icbarıyla (zorlamasıyla) kabul etmeye mecbur oldum ve o parayı da manen (mana olarak) millete iade (geri verme) ettik– hem maişet-i dünyeviye (dünya geçimi) için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur-u hayatımdır (hayat prensibimdir). Ehl-i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde (sürgünde bulunmamda), çok dostlar bana hediyelerini kabul ettirmek için çok çalıştılar, kabul etmedim.

“Öyle ise nasıl idare edersin?” denilse derim:

Bereket ve ikram-ı İlahî (Allah’ın ihsanı, lütfu) ile yaşıyorum. Nefsim çendan (gerçi, her ne kadar) her hakarete, her ihanete müstahak (layık) ise de fakat Kur’an hizmetinin kerameti (olağanüstü hali) olarak, erzak (yiyecek) hususunda (konusunda) ikram-ı İlahî (Allah’ın ihsanı) olan berekete mazhar (erişmiş) oluyorum. وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ sırrıyla (sırrınca), Cenab-ı Hakk’ın bana ettiği ihsanatı (lütuf ve iyilikleri) yâd (anmak) edip bir şükr-ü manevî (manevi şükür) nevinde (türünden) birkaç numunesini (örneğini) söyleyeceğim. Bir şükr-ü manevî olmakla beraber, korkuyorum ki bir riya (gösteriş) ve gururu ihsas (hissettirme) ederek o mübarek bereket kesilsin. Çünkü müftehirane (övünerek) gizli bereketi izhar (açığa vurma) etmek, kesilmesine sebep olur. Fakat ne çare, söylemeye mecbur oldum.

(Okunuşu: Ve emmâ bi ni’meti rabbike fe haddis.)

(Meali: Rabbinin nimetini (sözle de olsa) bildir.) (Duhâ Suresi, 11. Ayet)

İşte birisi: Şu altı aydır otuz altı ekmekten ibaret bir kile (bir ağırlık ölçüsü, yaklaşık 20-30 kg) buğday bana kâfi (yeterli) geldi. Daha var, bitmemiş. Ne miktar kifayet (yeterli) edecek, bilmiyorum.

İkincisi: Şu mübarek ramazanda, yalnız iki haneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki başkasının yemeğini yemekten memnûum (yasaklıyım). Mütebâkisi (geri kalanı), bütün ramazanda benim idareme bakan mübarek bir hanenin ve sadık bir arkadaşım olan o hane sahibi Abdullah Çavuş’un ihbarı (bildirmesi) ve şehadetiyle (şahitliğiyle); üç ekmek, bir kıyye (kilo demek) pirinç bana kâfi (yeterli) gelmiştir. Hattâ o pirinç, on beş gün ramazandan sonra bitmiştir.

Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misafirlerime bir kıyye (kilo demek) tereyağı, her gün ekmekle beraber yemek şartıyla kâfi (yeterli) geldi. Hattâ Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi; dedim ona: Git ekmek getir. İki saat, her tarafımızda kimse yok ki oradan ekmek alınsın. “Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber dua etmek arzu ediyorum.” dedi. Ben de dedim: “Tevekkelnâ alallah (Allah’a tevekkül ettik), kal.”

Sonra hiç münasebeti (ilişkisi) olmadığı halde ve bir bahane yokken ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: “Kardeşim, bir parça çay yap.” O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifane (eseflenerek, üzülerek) şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu safi-kalp (temiz kalpli) adama ne diyeceğim, diye düşünmede iken birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim; gördüm ki: Koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: “Süleyman müjde! Cenab-ı Hak bize rızık verdi.” O ekmeği aldık, bakıyoruz ki kuşlar ve hayvanat-ı vahşiye (vahşi hayvanlar) hiçbiri ilişmemiş. Yirmi otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfi (yeterli) geldi. Biz yerken, bitmek üzere iken, dört sene sadık (dost) bir sıddıkım (dosdoğru, sadık dostum) olan müstakim (doğru, dürüst) Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.

Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu (ceket), yedi sene evvel, eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket-i iktisat (tutumluluğun bereketi) ve rahmet-i İlahiye (Allah’ın rahmeti) bana kâfi (yeterli) geldi.

İşte şu numuneler (örnekler) gibi çok şeyler var ve bereket-i İlahiyenin (Allah’ın bereketinin) çok cihetleri (yönleri) var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahir (övünme) için zikrediyorum (anlatıyorum) zannetmeyiniz, belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medar (sebep, dayanak) olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hâlis (samimi) dostlarıma ihsandır (lütufdur) veya hizmet-i Kur’aniyeye (Kur’an hizmetine) bir ikramdır (lütufdur) veya iktisadın (tutumluluğun) bereketli bir menfaatidir (faydasıdır) veyahut “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm” ile zikreden (anan) ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki bereket suretinde gelir, ben de ondan istifade (faydalanma) ederim. Evet, hazîn (hüzünlü) mır mırlarını dikkatle dinlesen “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm” çektiklerini anlarsın.

Kedi bahsi geldi, tavuğu hatıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta, yumurta makinesi gibi pek az fâsıla (aralık) ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum: “Böyle olur mu?” dedim. Dediler: “Belki bir ihsan-ı İlahîdir (Allah’ın lütfudur).” Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı şerifin (mübarek ramazanın) başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük hem kışta hem ramazanda, bu mübarek hali bir ikram-ı Rabbanî (Rabbin lütfu) olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı.

İkinci vehimli (kuruntulu) sual: Ehl-i dünya diyorlar ki: Sana nasıl emniyet edeceğiz ki sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini târik-i dünya (dünyayı terk etmiş) gösterip halkın malını zahiren (dıştan, görünüşte) almaz, gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?

Elcevap: Yirmi sene evvelki Divan-ı Harb-i Örfîde (Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde) ve Hürriyet’ten daha evvel zamanda çoklara malûm (bilinen) hal ve vaziyetim ve “İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi” namında (adında) o zaman Divan-ı Harpteki müdafaatım (savunmalarım) kat’î (kesin) gösterir ki değil kurnazlık belki edna (en küçük) bir hileye tenezzül (tevazu göstermek, tenezzül etmek) etmez bir tarzda hayat geçirmişim.

Eğer hile olsaydı, bu beş sene zarfında (içinde) sizlere temellukkârane (yaltaklanarak) bir müracaat (başvuru) edilecekti. Hileli adam kendini sevdirir, kendini çekmez; iğfal (aldatma) ve aldatmaya daima çalışır. Halbuki bana karşı en mühim hücumlara ve tenkitlere mukabil (karşılık) tezellüle (alçalmaya, yaltaklanmaya) tenezzül etmedim. “Tevekkeltü alallah (Allah’a tevekkül ettim)” deyip ehl-i dünyaya arkamı çevirdim.

Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden; aklı varsa pişman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra, alâkasız (ilgisiz), tek başıyla bir adam; hayat-ı ebediyesini (ebedi hayatını) dünyanın bir iki sene gevezeliğine, şarlatanlığına feda etmez, feda etse kurnaz olmaz, belki ebleh (ahmak) bir divane (deli) olur. Ebleh bir divanenin elinden ne gelir ki onun ile uğraşılsın.

Amma zahiren (dış görünüşte) târik-i dünya (dünyayı terk etmiş), bâtınen (içten) talib-i dünya (dünya isteyen) şüphesi ise وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسٖٓى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ sırrınca: Ben nefsimi tebrie (temize çıkarma) etmiyorum, nefsim her fenalığı ister. Fakat şu fâni (geçici) dünyada, şu muvakkat (geçici) misafirhanede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir ömürde, az bir lezzet için ebedî (sonsuz), daimî (sürekli) hayatını ve saadet-i ebediyesini (ebedi saadeti) berbat etmek, ehl-i aklın (akıl sahiplerinin) kârı (kazancı) değil. Ehl-i aklın ve zîşuurun (şuurlu, bilinçli olanların) kârı olmadığından, nefs-i emmarem (kötülüğü emreden nefsim) ister istemez akla tabi (bağlı) olmuştur.

(Okunuşu: Ve mâ uberriü nefsî, inne’n-nefse le emmâretun bi’s-sûi.)

(Meali: Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, gerçekten kötülüğü emredicidir.) (Yusuf Suresi, 53. Ayet)

Üçüncü vehimli sual: Ehl-i dünya diyorlar ki: Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen neden bize küsüp karışmıyorsun?

Eğer beğenmiyorsan bize muarızsın (karşıtsın), biz muarızlarımızı ezeriz?

Elcevap: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka maksattayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil! Çünkü idarenizi, asayişinizi (güvenliğinizi) istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki hiç lâyık olmadığınız halde “Kalp de bizi sevsin.” demeye? Kalbe karışsanız…

Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temenni (dileme) ediyorum ve arzu ediyorum fakat irade (istemek) edemiyorum, getirmeye teşebbüs (girişim) edemiyorum. Öyle de hal-i âlemin (aleminin halinin) salahını (düzelmesini) temenni ediyorum, dua ediyorum ve ehl-i dünyanın ıslahını (düzelmesini) arzu ediyorum fakat irade edemiyorum çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil (fiilen) teşebbüs (girişim) edemiyorum çünkü ne vazifemdir ne de iktidarım (gücüm) var.

Dördüncü şüpheli sual: Ehl-i dünya diyorlar ki: O kadar belalar gördük ki kimseye emniyetimiz (güvenimiz) kalmadı. Sana nasıl emin olabiliriz ki fırsat senin eline geçse arzu ettiğin gibi karışmazsın?

Elcevap: Evvelki (önceki) noktalar size emniyet vermekle beraber memleketimde, talebe ve akrabam içinde, beni dinleyenlerin ortasında, heyecanlı hâdiseler (olaylar) içinde dünyanıza karışmadığım halde; diyar-ı gurbette (gurbet diyarında) ve yalnız, tek başıyla, garib (kimsesiz), zayıf, âciz (güçsüz), bütün kuvvetiyle âhirete müteveccih (yönelmiş), ihtilattan (sosyal ilişkilerden), muhabereden (haberleşmeden) kesilmiş, iman ve âhiret münasebetiyle (ilişkisiyle) uzaktan uzağa yalnız bazı ehl-i âhireti (ahiret ehlini) dost bulan ve başka herkese yabani ve herkes de ona yabani nazarıyla (gözüyle) bakan bir insan; semeresiz (meyvesiz, faydasız), tehlikeli dünyanıza karışsa muzaaf (kat kat artmış) bir divane (deli) olmak gerektir.

Beşinci Nokta

Beş küçük meseleye dairdir (hakkındadır):

Birincisi: Ehl-i dünya bana diyorlar ki: Bizim usûl-ü medeniyetimizi (medeniyet yöntemimizi), tarz-ı hayatımızı (yaşam tarzımızı) ve suret-i telebbüsümüzü (giysi şeklimizi) ne için sen kendine tatbik (uygulama) etmiyorsun? Demek bize muarızsın (karşıtsın).

Ben de derim: Hey efendiler! Ne hak ile bana usûl-ü medeniyetinizi teklif (önerme) ediyorsunuz? Halbuki siz, beni hukuk-u medeniyetten (medeni haklardan) ıskat (düşürme) etmiş gibi, haksız olarak beş sene bir köyde muhabereden (haberleşmeden) ve ihtilattan (sosyal ilişkilerden) memnû (yasaklı) bir tarzda ikamet (yerleşme, yaşama) ettirdiniz. Her menfîyi (sürgüne gönderileni) şehirlerde dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız ve sonra vesika (belge) verdiğiniz halde, sebepsiz beni tecrit (tecrit etme, ayırma) edip bir iki tane müstesna (istisna) hiçbir hemşehri ile görüştürmediniz. Demek, beni efrad-ı milletten (millet fertlerinden) ve raiyetten (vatandaşlardan) saymıyorsunuz. Nasıl kanun-u medeniyetinizin (medeniyet kanununuzun) bana tatbikini (uygulamasını) teklif ediyorsunuz? Dünyayı bana zindan ettiniz. Zindanda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez. Siz bana dünya kapısını kapadınız; ben de âhiret kapısını çaldım, rahmet-i İlahiye (Allah’ın rahmeti) açtı. Âhiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karmakarışık usûl (yöntem) ve âdâtı (adetleri) ona nasıl teklif edilir? Ne vakit beni serbest bırakıp memleketime iade (geri verme) edip hukukumu verdiniz, o vakit usûlünüzün tatbikini (uygulamasını) isteyebilirsiniz.

İkinci Mesele: Ehl-i dünya diyorlar ki: Bize ahkâm-ı diniyeyi (dini hükümleri) ve hakaik-i İslâmiyeyi (İslam hakikatlerini) talim (öğretme) edecek resmî bir dairemiz var. Sen ne salahiyetle (yetkiyle) neşriyat-ı diniye (dini yayınlar) yapıyorsun? Sen madem nefye (sürgüne) mahkûmsun, bu işlere karışmaya hakkın yok.

Elcevap: Hak ve hakikat inhisar (tekel) altına alınmaz! İman ve Kur’an nasıl inhisar altına alınabilir? Siz dünyanızın usûlünü (yöntemini), kanununu inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakaik-i imaniye (iman hakikatleri) ve esasat-ı Kur’aniye (Kur’an esasları), resmî bir şekilde ve ücret mukabilinde (karşılığında) dünya muamelatı (işlemleri) suretine (şekline) sokulmaz. Belki bir mevhibe-i İlahiye (Allah’ın lütfu) olan o esrar (sırlar), hâlis (samimi) bir niyet ile ve dünyadan ve huzuzat-ı nefsaniyeden (nefsi arzulardan) tecerrüd (sıyrılmak, uzaklaşmak) etmek vesilesiyle (aracılığıyla) o feyizler (bereketler) gelebilir. Hem de sizin o resmî daireniz dahi memlekette iken beni vaiz kabul etti, tayin etti. Ben o vaizliği kabul ettim fakat maaşını terk ettim. Elimde vesikam (belgem) var. Vaizlik, imamlık vesikasıyla her yerde amel (iş yapma, vazife görme) edebilirim çünkü benim nefyim (sürgünüm) haksız olmuştur. Hem menfîler (sürgündekiler) madem iade (geri verme) edildi, eski vesikalarımın hükmü bâkidir (devam etmektedir).

Sâniyen (İkinci olarak), yazdığım hakaik-i imaniyeyi (iman hakikatlerini) doğrudan doğruya nefsime (şahsıma) hitap etmişim. Herkesi davet etmiyorum. Belki ruhları muhtaç ve kalpleri yaralı olanlar, o edviye-i Kur’aniyeyi (Kur’an ilaçlarını) arayıp buluyorlar. Yalnız medar-ı maişetim (geçim kaynağım) için yeni huruf (harfler) çıkmadan evvel, haşre (ahirette dirilişe) dair bir risalemi (küçük kitabımı) tabettirdim (bastırdım). Bunu da bana karşı insafsız eski vali, o risaleyi tetkik (inceleme) edip tenkit (eleştiri) edecek bir cihet (yön) bulamadığı için ilişemedi.

Üçüncü Mesele: Benim bazı dostlarım, ehl-i dünya bana şüpheli baktıkları için ehl-i dünyaya hoş görünmek için; benden zahiren (dıştan, görünüşte) teberri (uzaklaşma, yüz çevirme) ediyorlar, belki tenkit (eleştiri) ediyorlar. Halbuki kurnaz ehl-i dünya, bunların teberrisini (uzaklaşmasını) ve bana karşı içtinablarını (kaçınmalarını), o ehl-i dünyaya sadakate (bağlılığa) değil belki bir nevi riyaya (gösterişe), vicdansızlığa hamledip (yorumlayıp) o dostlarıma karşı fena nazarla (kötü gözle) bakıyorlar.

Ben de derim: Ey âhiret dostlarım! Benim Kur’an’a hizmetkârlığımdan teberri (uzaklaşma) edip kaçmayınız. Çünkü inşâallah (Allah dilerse) benden size zarar gelmez. Eğer faraza (varsayımsal olarak) musibet (bela) gelse veya bana zulmedilse siz benden teberri ile kurtulamazsınız. O hal ile musibete ve tokada daha ziyade (çok daha fazla) istihkak (hak etme) kesbedersiniz (kazanırsınız). Hem ne var ki evhama (kuruntuya) düşüyorsunuz?

Dördüncü Mesele: Şu nefiy (sürgün) zamanımda görüyorum ki hodfüruş (kendini beğenmiş, kibirli) ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirane (taraftar gibi), rakibane (rakip gibi) bir nazarla (gözle) bakıyorlar. Güya ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla (akımlarıyla) alâkadarım (ilgiliyim).

Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukabilinde (karşılığında) iş görenler, belki kendini bir derece mazur (mazeretli) görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet (vatanseverlik, milletseverlik) namına bana karşı tarafgirane (taraftar gibi), rakibane (rakip gibi) vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek; gayet fena bir hatadır. Çünkü sâbıkan (daha önce) ispat (kanıtlandı) edildiği gibi siyaset-i dünya (dünya siyaseti) ile hiç alâkadar (ilgili) değilim; yalnız bütün vaktimi ve hayatımı, hakaik-i imaniye (iman hakikatleri) ve Kur’aniyeye (Kur’an hakikatlerine) hasr (tahsıs etme, adamış) ve vakfetmişim (adamışım). Madem böyledir, bana eziyet verip rakibane (rakip gibi) ilişen adam düşünsün ki o muamelesi (davranışı) zındıka (dinsizlik) ve imansızlık namına imana ilişmek hükmüne geçer.

Beşinci Mesele: Dünya madem fânidir (geçicidir). Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu (çok gerekli) vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye (ebedi hayat) burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın (dünya misafirhanesinin) gayet Hakîm (her işi hikmetli olan) ve Kerîm (cömert) bir Müdebbiri (işleri idare eden, tedbir alan) var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık, cezasız kalmayacaktır. Hem madem لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا sırrınca (sırrına göre) teklif-i mâlâyutak (güç yetirilemeyecek şeyleri istemek) yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır (tercih edilmelidir). Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.

(Okunuşu: Lâ yükellifullâhu nefsen illâ vus’ahâ.)

(Meali: Allah, hiçbir nefse gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.) (Bakara Suresi, 286. Ayet)

Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani (boş, faydasız) şeylerle ömrünü telef (heba etme) etmesin, kendini misafir telakki (kabul etme) edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle (esenlikle) kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye (ebedi saadete) girsin. (Hâşiye[2])

*

On Altıncı Mektup’un Zeyli (Eki)

بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

(Okunuşu: Bismihî ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî.)

(Meali: O’nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.) (İsrâ Suresi, 44. Ayet)

Ehl-i dünya (dünya ehlinden olanlar) sebepsiz, benim gibi âciz (güçsüz), garib (kimsesiz) bir adamdan tevehhüm (kuruntuya kapılma) edip binler adam kuvvetinde tahayyül (hayal etme) ederek beni çok kayıtlar (kısıtlamalar) altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında, bir iki gece kalmaklığıma müsaade (izin) etmemişler. İşittim ki diyorlar:

“Said elli bin nefer (asker) kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz.”

Ben de derim ki: Ey bedbaht (talihsiz) ehl-i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız halde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Divane (deli) gibi hükmediyorsunuz. Eğer korkunuz şahsımdan ise elli bin nefer değil belki bir nefer elli defa benden ziyade (daha çok) işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup bana “Çıkmayacaksın!” diyebilir.

Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’an’a ait dellâllığımdan (tellallığımdan, aracılığımdan) ve kuvve-i maneviye-i imaniyeden (manevi iman kuvvetinden) ise elli bin nefer değil, yanlışsınız! Meslek itibarıyla (açısından) elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) kuvvetiyle sizin dinsizleriniz dâhil olduğu halde, bütün Avrupa’ya meydan okuyorum. Bütün neşrettiğim (yaydığım) envar-ı imaniye (iman nurları) ile onların fünun-u müsbete (pozitif bilimler) ve tabiat dedikleri muhkem (sağlam) kalelerini zîr ü zeber (altüst) etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını (filozoflarını), hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa Allah’ın tevfikiyle (yardımıyla) beni o mesleğimin bir meselesinden geri çeviremezler, inşâallah (Allah dilerse) mağlup (yenilgiye uğratma) edemezler!

Madem böyledir, ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim âhiretime karışmayınız! Karışsanız da beyhudedir (boşunadır).

Takdir-i Hudâ (Allah’ın takdiri), kuvvet-i bâzu (kol kuvveti) ile dönmez

Bir şem’a (mum) ki Mevla yaka, üflemekle sönmez.

Benim hakkımda, müstesna (istisna) bir surette, pek ziyade (çok fazla) ehl-i dünya tevehhüm (kuruntuya kapılma) edip âdeta (neredeyse) korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyasî bir kusur teşkil (oluşturma) etmeyen ve ittihama (suçlamaya) medar (sebep) olmayan şeyhlik, büyüklük, hanedan, aşiret sahibi, nüfuzlu (etkili), etbaı (takipçileri) çok, hemşehrileriyle görüşmek, dünya ahvaliyle (durumlarıyla) alâkadar (ilgili) olmak, hattâ siyasete girmek, hattâ muhalif (karşıt) olmak gibi bende bulunmayan emirleri (hususları) tahayyül (hayal etme) ederek evhama (kuruntuya) düşmüşler. Hattâ hapiste ve hariçteki (dışarıdaki), yani kendilerince kabil-i af (affedilebilir) olmayanların dahi aflarını müzakere (tartışma) ettikleri sırada, beni âdeta her şeyden men’ettiler (alıkoydular). Fena ve fâni (geçici) bir adamın, güzel ve bâki (kalıcı) şöyle bir sözü var:

Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa

Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.

Ben de derim:

Ehl-i dünyanın hükmü var, şevketi (gösterişi, debdebesi) var, kuvveti varsa

Kur’an’ın feyziyle (bereketiyle), hâdiminde (hizmetkarında) de

Şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır;

Yanılmaz kalbi, sönmez nuru vardır.

Çok dostlarla beraber bana nezaret (gözetim) eden bir kumandan, mükerreren (tekrarlı olarak) sual (soru) ettiler:

“Neden vesika için müracaat etmiyorsun? İstida (dilekçe) vermiyorsun?”

Elcevap: Beş altı sebep için müracaat etmiyorum ve edemiyorum:

Birincisi: Ben ehl-i dünyanın dünyasına karışmadım ki onların mahkûmu (hükümlüsü) olayım, onlara müracaat (başvuru) edeyim. Ben, kader-i İlahînin (Allah’ın kaderinin) mahkûmuyum ve ona karşı kusurum var, ona müracaat ediyorum.

İkincisi: Bu dünya çabuk tebeddül (değişme) eder bir misafirhane olduğunu yakînen (kesin olarak) iman edip bildim. Onun için hakiki vatan değil, her yer birdir. Madem vatanımda bâki (kalıcı) kalmayacağım; beyhude (boş yere) ona karşı çabalamak, oraya gitmek bir şeye yaramıyor. Madem her yer misafirhanedir; eğer misafirhane sahibinin rahmeti yâr (dost) ise herkes yârdır (dosttur), her yer yarar. Eğer yâr değilse her yer kalbe bârdır (yüktür) ve herkes düşmandır.

Üçüncüsü: Müracaat (başvuru), kanun dairesinde olur. Halbuki bu altı senedir bana karşı muamele (davranış), keyfî (keyfe göre) ve fevka’l-kanundur (kanun dışıdır). Menfîler (sürgünler) kanunuyla bana muamele edilmedi. Hukuk-u medeniyetten (medeni haklardan) ve belki hukuk-u dünyeviyeden (dünyevi haklardan) ıskat (düşürme) edilmiş bir tarzda bana baktılar. Bu fevka’l-kanun (kanun dışı) muamele edenlere, kanun namına müracaat manasız olur.

Dördüncüsü: Bu sene buranın müdürü, benim namıma (adıma), Barla’nın bir mahallesi hükmünde olan Bedre karyesinde (köyünde), tebdil-i hava (hava değişimi) için birkaç gün kalmaya dair (hakkında) müracaat (başvuru) etti; müsaade (izin) etmediler. Böyle ehemmiyetsiz (önemsiz) bir ihtiyacıma cevab-ı red (red cevabı) verenlere nasıl müracaat edilir? Müracaat edilse zillet (alçaklık) içinde faydasız bir tezellül (alçalma, yaltaklanma) olur.

Beşincisi: Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak dava etmek ve onlara müracaat (başvuru) etmek; bir haksızlıktır, hakka karşı bir hürmetsizliktir. Ben bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği irtikâb (işleme) etmek istemem vesselâm (sözün sonu, tamam).

Altıncı Sebep: Bana karşı ehl-i dünyanın verdikleri sıkıntı, siyaset için değil çünkü onlar da bilirler ki siyasete karışmıyorum, siyasetten kaçıyorum. Belki bilerek veya bilmeyerek zındıka (dinsizlik) hesabına, benim dine merbutiyetimden (bağlılığımdan) beni tazip (azap etme, eziyet etme) ediyorlar. Öyle ise onlara müracaat (başvuru) etmek, dinden pişmanlık göstermek ve meslek-i zındıkayı (dinsizlik mesleğini) okşamak demektir.

Hem ben onlara müracaat (başvuru) ve dehalet (sığınma) ettikçe; âdil (adaletli) olan kader-i İlahî (Allah’ın kaderi), beni onların zalim eliyle tazip (eziyet etme) edecektir. Çünkü onlar diyanete (dine) merbutiyetimden (bağlılığımdan) beni sıkıyorlar. Kader ise benim diyanette ve ihlasta (samimiyette) noksaniyetim (eksikliğim) var, ara sıra ehl-i dünyaya riyakârlıklarımdan (gösteriş yapmalarımdan) için beni sıkıyor.

Öyle ise şimdilik şu sıkıntıdan kurtuluşum yok. Eğer ehl-i dünyaya müracaat (başvuru) etsem kader der: “Ey riyakâr (gösterişçi)! Bu müracaatın cezasını çek!” Eğer müracaat etmezsem ehl-i dünya der: “Bizi tanımıyorsun, sıkıntıda kal!”

Yedinci Sebep: Malûmdur (bilinir ki) ki bir memurun vazifesi, heyet-i içtimaiyeye (topluma) muzır (zararlı) eşhasa (şahıslara) meydan vermemek ve nâfi’lere (faydalılara) yardım etmektir. Halbuki beni nezaret (gözetim) altına alan memur, kabir kapısına gelen misafir bir ihtiyar (yaşlı) adama “Lâ ilahe illallah”taki imanın latîf (nazik, hoş) bir zevkini izah ettiğim vakit –bir cürm-ü meşhud (suçüstü) halinde beni yakalamak gibi– çok zaman yanıma gelmediği halde, o vakit güya (sanki) bir kabahat (suç) işliyorum gibi yanıma geldi. İhlas (samimiyet) ile dinleyen o bîçareyi (çaresizi) de mahrum (yoksun) bıraktı, beni de hiddete (öfkeye) getirdi. Halbuki burada bazı adamlar vardı, o onlara ehemmiyet (önem) vermiyordu. Sonra edepsizliklerde ve köydeki hayat-ı içtimaiyeye (toplumsal hayata) zehir verecek surette bulundukları vakit, onlara iltifat (güleryüz gösterme, değer verme) etmeye ve takdir etmeye başladı.

Hem malûmdur ki: Zindanda yüz cinayeti bulunan bir adam, nezarete (gözetimine) memur zabit olsun, nefer olsun, her zaman onlarla görüşebilir. Halbuki bir senedir hem âmir (üst, amir) hem nezarete (gözetime) memur hükûmet-i milliyece (millî hükümetçe) iki mühim zat kaç defa odamın yanından geçtikleri halde, kat’â (asla) ve aslâ ne benim ile görüştüler ve ne de halimi sordular. Ben evvel (önce) zannettim ki adâvetlerinden (düşmanlıklarından) yanaşmıyorlar. Sonra tahakkuk (gerçekleşme) etti ki evhamlarından (kuruntularından)… Güya ben onları yutacağım gibi kaçıyorlar.

İşte şu adamlar gibi eczası (parçaları, memurları) ve memurları bulunan bir hükûmeti, hükûmet diyerek merci (başvurulacak yer) tanıyıp müracaat (başvuru) etmek, kâr-ı akıl (akıl karı) değil, beyhude (boş yere) bir zillettir (alçaklıktır). Eski Said olsaydı Antere gibi diyecekti:

مَاءُ الْحَيَاةِ بِذِلَّةٍ كَجَهَنَّمَ § وَ جَهَنَّمُ بِالْعِزِّ فَخْرُ مَنْزِلٖى

(Okunuşu: Mâu’l-hayâti bi-zilletin ke cehenneme. Ve cehennemu bi’l-izzi fahru menzilî.)

(Meali: Zillet içinde (alçaklık içinde) hayat suyu içmek, Cehennem gibidir. İzzet (onur) içinde Cehennem ise benim iftihar evimdir.) (Antere’nin şiirinden)

Eski Said yok, Yeni Said ise ehl-i dünya ile konuşmayı manasız görüyor. Dünyaları başlarını yesin! Ne yaparlarsa yapsınlar! Mahkeme-i kübrada (büyük mahkemede, ahirette) onlarla muhakeme (yargılanma) olacağız der, sükût (susma) eder.

Adem-i müracaatımın (başvurmama halimin) sebeplerinden sekizincisi: “Gayr-ı meşru (meşru olmayan, haram) bir muhabbetin (sevginin) neticesi (sonucu), merhametsiz bir adâvet (düşmanlık) olduğu” kaidesince (kuralınca), âdil (adaletli) olan kader-i İlahî (Allah’ın kaderi), lâyık olmadıkları halde meylettiğim şu ehl-i dünyanın zalim eliyle beni tazip (eziyet etme) ediyor. Ben de bu azaba müstahakım (layığım) deyip sükût (susma) ediyorum.

Çünkü Harb-i Umumî’de (Birinci Dünya Savaşı’nda) Gönüllü Alay Kumandanı olarak iki sene çalıştım, çarpıştım. Ordu Kumandanı ve Enver Paşa takdiratı (takdirleri) altında kıymettar (değerli) talebelerimi, dostlarımı feda ettim. Yaralanıp esir düştüm. Esaretten (esirlikten) geldikten sonra Hutuvat-ı Sitte (Altı Adım) gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp İngilizlerin İstanbul’a tasallutu (tecavüzü, saldırması) altında, İngilizlerin başlarına vurdum. Şu beni işkenceli ve sebepsiz esaret (esirlik) altına alanlara yardım ettim. İşte onlar da bana, o yardım cezasını böyle veriyorlar. Üç sene Rusya’da esaretimde çektiğim zahmet (eziyet) ve sıkıntıyı, burada bu dostlarım bana üç ayda çektirdiler.

Halbuki Ruslar, beni Kürt Gönüllü Kumandanı suretinde (şeklinde), Kazakları ve esirleri kesen gaddar (acımasız) adam nazarıyla (gözüyle) bana baktıkları halde, beni dersten men’etmediler (alıkoymadılar). Arkadaşım olan doksan esir zabitlerin (subayların) kısm-ı ekserisine (büyük çoğunluğuna) ders veriyordum. Bir defa Rus Kumandanı geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için siyasî ders zannetti; bir defa beni men’etti (alıkoydu), sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı cami yaptık. Ben imamlık yapıyordum. Hiç müdahale (karışma) etmediler, ihtilattan (sosyal ilişkiden) men’etmediler (alıkoymadılar), beni muhabereden (haberleşmeden) kesmediler.

Halbuki bu dostlarım güya (sanki) vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat-i imaniyelerine (imanlarına fayda) uğraştığım adamlar, hiçbir sebep yokken, siyasetten ve dünyadan alâkamı (ilgimi) kestiğimi bilirlerken üç sene değil belki beni altı sene sıkıntılı bir esaret (esirlik) altına aldılar; ihtilattan (sosyal ilişkiden) men’ettiler. Vesikam (belgem) olduğu halde dersten, hattâ odamda hususi dersimi de men’ettiler; muhabereye (haberleşmeye) set çektiler. Hattâ vesikam olduğu halde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imamlık ettiğim mescidimden beni men’ettiler. Şimdi dahi cemaat sevabından beni mahrum (yoksun) etmek için –daimî (sürekli) cemaatim ve âhiret kardeşlerim– mahsus (özellikle) üç adama dahi imamet (imamlık) etmemi kabul etmiyorlar.

Hem istemediğim halde, birisi bana iyi dese bana nezaret (gözetim) eden memur kıskanarak kızıyor. nüfuzunu (etkisini) kırayım diye vicdansızcasına tedbirler (önlemler) yapıyor, âmirlerinden (amirlerinden) iltifat (güleryüz, değer verme) görmek için beni taciz (rahatsız etme) ediyor.

İşte böyle vaziyette bir adam, Cenab-ı Hak’tan (Allah’tan) başka kime müracaat (başvuru) eder? Hâkim, kendi müddeî (davacı) olsa elbette ona şekva (şikayet) edilmez. Gel sen söyle, bu hale ne diyeceğiz? Sen ne dersen de. Ben derim ki: Bu dostlarım içinde çok münafıklar (iki yüzlüler) var. Münafık kâfirden (inkarcıdan) eşeddir (daha şiddetlidir). Onun için kâfir Rus’un bana çektirmediğini çektiriyorlar.

Hey bedbahtlar (talihsizler)! Ben size ne yaptım ve ne yapıyorum? İmanınızın kurtulmasına ve saadet-i ebediyenize (ebedi saadetimize) hizmet ediyorum! Demek hizmetim hâlis (samimi), lillah (Allah için) için olmamış ki aksü’l-amel (ters etki) oluyor. Siz ona mukabil (karşılık), her fırsatta beni incitiyorsunuz. Elbette mahkeme-i kübrada (büyük mahkemede, ahirette) sizinle görüşeceğiz. حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ derim.

(Okunuşu: Hasbunallâhu ve ni’me’l-vekîl. Ni’me’l-mevlâ ve ni’me’n-nasîr.)

(Meali: Allah bize yeter! O, ne güzel vekildir! O, ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır!) (Âl-i İmrân Suresi, 173. Ayet ve Enfâl Suresi, 40. Ayet)

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

(Okunuşu: Elbâkî hüve’l-Bâkî.)

(Meali: Gerçek ve sonsuz bâki olan yalnızca O’dur.)

Said Nursî

*

[1] Hâşiye: Bir sene devam etti.

[2] Hâşiye: Bu mademler içindir ki şahsıma karşı olan zulümlere, sıkıntılara aldırmıyorum ve ehemmiyet vermiyorum. “Meraka değmiyor.” diyorum ve dünyaya karışmıyorum.

Risale-i Nur Külliyatından

On Altıncı Mektup

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اَلَّذٖينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ اٖيمَانًا وَ قَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ

Şu mektup فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا sırrına mazhar olmuş, şiddetli yazılmamış.

Çoklar tarafından sarîhan ve manen gelen bir suale cevaptır.

Şu cevabı vermek benim için hoş değil, arzu etmiyorum. Her şeyimi, Cenab-ı Hakk’ın tevekkülüne bağlamıştım. Fakat ben kendi halimde ve âlemimde rahat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için Yeni Said değil, bilmecburiye Eski Said lisanıyla, şahsım için değil belki dostlarımı ve Sözlerimi ehl-i dünyanın evham ve eziyetinden kurtarmak için hakikat-i hali hem dostlarıma hem ehl-i dünyaya ve ehl-i hükme beyan etmek için beş noktayı beyan ediyorum.

Birinci Nokta

Denilmiş: “Ne için siyasetten çekildin? Hiç yanaşmıyorsun?”

Elcevap: Dokuz on sene evveldeki Eski Said, bir miktar siyasete girdi. Belki siyaset vasıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhude yoruldu. Ve gördü ki o yol meşkuk ve müşkülatlı ve bana nisbeten fuzuliyane hem en lüzumlu hizmete mani ve hatarlı bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebi parmağına âlet olmak ihtimali var.

Hem siyasete giren, ya muvafık olur veya muhalif olur. Eğer muvafık olsa madem memur ve mebus değilim, o halde siyasetçilik bana fuzulî ve malayani bir şeydir. Bana ihtiyaç yok ki beyhude karışayım. Eğer muhalif siyasete girsem ya fikirle veya kuvvetle karışacağım. Eğer fikirle olsa bana ihtiyaç yok. Çünkü mesail tavazzuh etmiş, herkes benim gibi bilir. Beyhude çene çalmak manasızdır. Eğer kuvvet ile ve hâdise çıkarmak ile muhalefet etsem, husulü meşkuk bir maksat için binler günaha girmek ihtimali var. Birinin yüzünden çoklar belaya düşer. Hem on ihtimalden bir iki ihtimale binaen günahlara girmek, masumları günaha atmak; vicdanım kabul etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet-i dünyeviye-i siyasiyeyi terk etti.

Buna kat’î şahit, o vakitten beri sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın söylesin. Halbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu.

Hem beş senedir bütün dikkat ile benim halime nezaret ediliyor. Siyasetvari bir tereşşuh gören söylesin. Halbuki benim gibi asabî ve اِنَّمَا الْحٖيلَةُ فٖى تَرْكِ الْحِيَلِ düsturuyla, en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervasız, alâkasız bir insanın değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyasete iştihası ve arzusu olsaydı tetkikata, taharriyata lüzum bırakmayarak top güllesi gibi sadâ verecekti.

İkinci Nokta

Yeni Said ne için bu kadar şiddetle siyasetten tecennüb ediyor?

Elcevap: Milyarlar seneden ziyade olan hayat-ı ebediyeye çalışmasını ve kazanmasını; meşkuk bir iki sene hayat-ı dünyeviyeye lüzumsuz, fuzulî bir surette karışma ile feda etmemek için… Hem en mühim en lüzumlu en saf ve en hakikatli olan hizmet-i iman ve Kur’an için şiddetle siyasetten kaçıyor. Çünkü diyor:

Ben ihtiyar oluyorum, bundan sonra kaç sene yaşayacağımı bilmiyorum. Öyle ise bana en mühim iş, hayat-ı ebediyeye çalışmak lâzım geliyor. Hayat-ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vasıta ve saadet-i ebediyenin anahtarı imandır, ona çalışmak lâzım geliyor.

Fakat ilim itibarıyla insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için şer’an hizmete mükellef olduğumdan hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayat-ı içtimaiye ve dünyeviyeye ait olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp en mühim en lüzumlu en selâmetli olan imana hizmet cihetini tercih ettim. Kendi nefsime kazandığım hakaik-i imaniyeyi ve nefsimde tecrübe ettiğim manevî ilaçları, sair insanların eline geçmek için o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Cenab-ı Hak bu hizmeti kabul eder ve eski günahıma keffaret yapar.

Bu hizmete karşı şeytan-ı racîmden başka hiç kimsenin –mü’min olsun kâfir olsun, sıddık olsun zındık olsun– karşı gelmeye hakkı yoktur. Çünkü imansızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta, kebairde birer menhus lezzet-i şeytaniye bulunabilir. Fakat imansızlıkta hiçbir cihet-i lezzet yok. Elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir, azap içinde azaptır.

İşte böyle hadsiz bir hayat-ı ebediyeye çalışmayı ve iman gibi kudsî bir nura hizmeti bırakmak, ihtiyarlık zamanında lüzumsuz tehlikeli siyaset oyuncaklarına atılmak; benim gibi alâkasız ve yalnız ve eski günahlarına keffaret aramaya mecbur bir adamda ne kadar hilaf-ı akıldır, ne kadar hilaf-ı hikmettir, ne derece bir divaneliktir, divaneler de anlayabilirler.

Amma Kur’an ve imanın hizmeti ne için beni men’ediyor dersen ben de derim ki: Hakaik-i imaniye ve Kur’aniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyaset ile âlûde olsa idim elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen avam tarafından “Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara, âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.

İşte ey ehl-i dünya! Neden benim ile uğraşıyorsunuz? Beni kendi halimde bırakmıyorsunuz?

Eğer derseniz: Şeyhler bazen işimize karışıyorlar. Sana da bazen şeyh derler.

Ben de derim: Hey efendiler! Ben şeyh değilim, ben hocayım. Buna delil: Dört senedir buradayım, bir tek adama tarîkat verseydim şüpheye hakkınız olurdu. Belki yanıma gelen herkese demişim: İman lâzım, İslâmiyet lâzım; tarîkat zamanı değil.

Eğer derseniz: Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende unsuriyet-perverlik fikri var, o işimize gelmiyor.

Ben de derim: Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said’in yazdıkları meydanda. Şahit gösteriyorum ki ben اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ ferman-ı kat’îsiyle, eski zamandan beri menfî milliyet ve unsuriyet-perverliğe, Avrupa’nın bir nevi Frenk illeti olduğundan, bir zehr-i kātil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o Frenk illetini İslâm içine atmış; tâ tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O Frenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar.

Madem böyledir, hey efendiler! Her bir hâdiseyi bahane tutup bana sıkıntı vermeye sebep nedir acaba? Şarkta bir nefer hata etse garpta bir nefere askerlik münasebetiyle zahmet ve ceza vermek veya İstanbul’da bir esnafın cinayetiyle, Bağdat’ta bir dükkâncıyı esnaflık münasebetiyle mahkûm etmek nevinden, her hâdise-i dünyeviyede bana sıkıntı vermek, hangi usûl iledir? Hangi vicdan hükmeder? Hangi maslahat iktiza eder?

Üçüncü Nokta

Halimi, istirahatimi düşünen ve her musibete karşı sabır ile sükûtumu istiğrab eden dostlarımın şöyle bir sualleri var ki: “Sana gelen zahmetlere, sıkıntılara nasıl tahammül ediyorsun? Halbuki eskiden çok hiddetli ve izzetli idin, edna bir tahkire tahammül edemezdin?”

Elcevap: İki küçük hâdiseyi ve hikâyeyi dinleyiniz, cevabını alınız:

Birinci hikâye: İki sene evvel benim hakkımda bir müdür sebepsiz, gıyabımda tezyifkârane, hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum. Sonra Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izale edip o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur:

Nefsime dedim: Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise Allah ondan razı olsun ki benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise beni riyadan ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsim ile musalaha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse ondan darılmak değil belki memnun olmak lâzım gelir.

Eğer o adamın tahkiratı, benim imana ve Kur’an’a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sahib-i Kur’an’a havale ediyorum. O Aziz’dir, Hakîm’dir.

Eğer sırf beni sövmek, tahkir etmek, çürütmek nevinden ise o da bana ait değil. Ben menfî ve esir ve garib ve elim bağlı olduğundan haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misafir olduğum ve bana nezaret eden şu köye, sonra kazaya, sonra vilayete hükmedenlere aittir. Bir insanın elindeki esirini tahkir etmek, sahibine aittir; o müdafaa eder.

Madem hakikat budur, kalbim istirahat etti. وَاُفَوِّضُ اَمْرٖٓى اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَصٖيرٌ بِالْعِبَادِ dedim. O vakıayı olmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki Kur’an onu helâl etmemiş…

İkinci hikâye: Şu senede işittim ki bir hâdise olmuş. O hâdisenin vukuundan sonra yalnız icmalen vukuunu işittiğim halde, o vakıa ile ciddi alâkadar imişim gibi bir muamele gördüm. Zaten muhabere etmiyordum, etsem de pek nadir olarak bir mesele-i imaniyeyi bir dostuma yazardım. Hattâ dört senede kardeşime bir tek mektup yazdım. Ve ihtilattan hem ben kendimi men’ediyordum hem de ehl-i dünya beni men’ediyordu. Yalnız bir iki ahbap ile haftada bir defa görüşebiliyordum. Köye gelen misafirler ise ayda bir ikisi, bazı bir iki dakika bir mesele-i âhirete dair benimle görüşüyordu.

Bu gurbet halimde; garib, yalnız, kimsesiz, nafaka için çalışmaya benim gibilere muvafık olmayan bir köyde, her şeyden herkesten men’edildim. Hattâ dört sene evvel, harap olmuş bir camiyi tamir ettirdim. Memleketimde imamlık ve vaizlik vesikam elimde olduğundan o camide dört senedir (Allah kabul etsin) imamlık ettiğim halde, şu mübarek geçen ramazanda mescide gidemedim. Bazen yalnız namazımı kıldım. Cemaatle kılınan namazın yirmi beş sevabından ve hayrından mahrum kaldım.

İşte başıma gelen bu iki hâdiseye karşı, aynen iki sene evvel, o memurun bana karşı muamelesine gösterdiğim sabır ve tahammülü gösterdim. İnşâallah devam da ettireceğim. Şöyle de düşünüyorum ve diyorum ki:

Eğer ehl-i dünya tarafından başıma gelen şu eziyet şu sıkıntı şu tazyik, ayıplı ve kusurlu nefsim için ise helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslah-ı hal eder hem ona keffaretü’z-zünub olur. Dünya misafirhanesinin safasını çok gördüm, azıcık cefasını görsem yine şükrederim.

Eğer imana ve Kur’an’a hizmetkârlığım cihetiyle ehl-i dünya beni tazyik ediyorsa onun müdafaası bana ait değil, onu Aziz-i Cebbar’a havale ediyorum.

Eğer asılsız ve riyaya sebep ve ihlası kıracak bir şöhret-i kâzibeyi kırmak için teveccüh-ü âmmeyi hakkımda bozmak murad ise onlara rahmet… Çünkü teveccüh-ü âmmeye mazhar olmak ve halkların nazarında şöhret kazanmak, benim gibi adamlara zarardır zannederim. Benim ile temas edenler beni bilirler ki şahsıma karşı hürmet istemiyorum, belki nefret ediyorum. Hattâ kıymettar mühim bir dostumu, fazla hürmeti için belki elli defa tekdir etmişim.

Eğer beni çürütmek ve efkâr-ı âmmeden düşürtmek, ıskat ettirmekten muradları, tercümanlık ettiğim hakaik-i imaniye ve Kur’aniyeye ait ise beyhudedir. Zira Kur’an yıldızlarına perde çekilmez. Gözünü kapayan yalnız kendi görmez, başkasına gece yapamaz.

Dördüncü Nokta

Evhamlı birkaç sualin cevabıdır:

Birincisi: Ehl-i dünya bana der: “Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tembelce oturanları ve başkasının sa’yi ile geçinenleri istemiyoruz.”

Elcevap: Ben iktisat ve bereketle yaşıyorum. Rezzakımdan başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamaya da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz. Şu meselenin izahını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enaniyeti ihsas eder fikriyle, beyan etmek bana pek nâhoştur. Fakat madem ehl-i dünya evhamlı bir surette soruyorlar, ben de derim ki:

Küçüklüğümden beri halkların malını kabul etmemek –velev zekât dahi olsa– hem maaşı kabul etmemek –yalnız bir iki sene Dârülhikmeti’l-İslâmiyede dostlarımın icbarıyla kabul etmeye mecbur oldum ve o parayı da manen millete iade ettik– hem maişet-i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur-u hayatımdır. Ehl-i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar bana hediyelerini kabul ettirmek için çok çalıştılar, kabul etmedim.

“Öyle ise nasıl idare edersin?” denilse derim:

Bereket ve ikram-ı İlahî ile yaşıyorum. Nefsim çendan her hakarete, her ihanete müstahak ise de fakat Kur’an hizmetinin kerameti olarak, erzak hususunda ikram-ı İlahî olan berekete mazhar oluyorum. وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ sırrıyla, Cenab-ı Hakk’ın bana ettiği ihsanatı yâd edip bir şükr-ü manevî nevinde birkaç numunesini söyleyeceğim. Bir şükr-ü manevî olmakla beraber, korkuyorum ki bir riya ve gururu ihsas ederek o mübarek bereket kesilsin. Çünkü müftehirane gizli bereketi izhar etmek, kesilmesine sebep olur. Fakat ne çare, söylemeye mecbur oldum.

İşte birisi: Şu altı aydır otuz altı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfi geldi. Daha var, bitmemiş. Ne miktar kifayet (Hâşiye[1]) edecek, bilmiyorum.

İkincisi: Şu mübarek ramazanda, yalnız iki haneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki başkasının yemeğini yemekten memnûum. Mütebâkisi, bütün ramazanda benim idareme bakan mübarek bir hanenin ve sadık bir arkadaşım olan o hane sahibi Abdullah Çavuş’un ihbarı ve şehadetiyle; üç ekmek, bir kıyye (kilo demek) pirinç bana kâfi gelmiştir. Hattâ o pirinç, on beş gün ramazandan sonra bitmiştir.

Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misafirlerime bir kıyye tereyağı, her gün ekmekle beraber yemek şartıyla kâfi geldi. Hattâ Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi; dedim ona: Git ekmek getir. İki saat, her tarafımızda kimse yok ki oradan ekmek alınsın. “Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber dua etmek arzu ediyorum.” dedi. Ben de dedim: “Tevekkelnâ alallah, kal.”

Sonra hiç münasebeti olmadığı halde ve bir bahane yokken ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: “Kardeşim, bir parça çay yap.” O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifane şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu safi-kalp adama ne diyeceğim, diye düşünmede iken birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim; gördüm ki: Koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: “Süleyman müjde! Cenab-ı Hak bize rızık verdi.” O ekmeği aldık, bakıyoruz ki kuşlar ve hayvanat-ı vahşiye hiçbiri ilişmemiş. Yirmi otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfi geldi. Biz yerken, bitmek üzere iken, dört sene sadık bir sıddıkım olan müstakim Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.

Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel, eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket-i iktisat ve rahmet-i İlahiye bana kâfi geldi.

İşte şu numuneler gibi çok şeyler var ve bereket-i İlahiyenin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahir için zikrediyorum zannetmeyiniz, belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medar olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hâlis dostlarıma ihsandır veya hizmet-i Kur’aniyeye bir ikramdır veya iktisadın bereketli bir menfaatidir veyahut “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm” ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki bereket suretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet, hazîn mır mırlarını dikkatle dinlesen “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm” çektiklerini anlarsın.

Kedi bahsi geldi, tavuğu hatıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta, yumurta makinesi gibi pek az fâsıla ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum: “Böyle olur mu?” dedim. Dediler: “Belki bir ihsan-ı İlahîdir.” Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük hem kışta hem ramazanda, bu mübarek hali bir ikram-ı Rabbanî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı.

İkinci vehimli sual: Ehl-i dünya diyorlar ki: Sana nasıl emniyet edeceğiz ki sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini târik-i dünya gösterip halkın malını zahiren almaz, gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?

Elcevap: Yirmi sene evvelki Divan-ı Harb-i Örfîde ve Hürriyet’ten daha evvel zamanda çoklara malûm hal ve vaziyetim ve “İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi” namında o zaman Divan-ı Harpteki müdafaatım kat’î gösterir ki değil kurnazlık belki edna bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmişim.

Eğer hile olsaydı, bu beş sene zarfında sizlere temellukkârane bir müracaat edilecekti. Hileli adam kendini sevdirir, kendini çekmez; iğfal ve aldatmaya daima çalışır. Halbuki bana karşı en mühim hücumlara ve tenkitlere mukabil tezellüle tenezzül etmedim. “Tevekkeltü alallah” deyip ehl-i dünyaya arkamı çevirdim.

Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden; aklı varsa pişman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra, alâkasız, tek başıyla bir adam; hayat-ı ebediyesini dünyanın bir iki sene gevezeliğine, şarlatanlığına feda etmez, feda etse kurnaz olmaz, belki ebleh bir divane olur. Ebleh bir divanenin elinden ne gelir ki onun ile uğraşılsın.

Amma zahiren târik-i dünya, bâtınen talib-i dünya şüphesi ise وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسٖٓى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ sırrınca: Ben nefsimi tebrie etmiyorum, nefsim her fenalığı ister. Fakat şu fâni dünyada, şu muvakkat misafirhanede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir ömürde, az bir lezzet için ebedî, daimî hayatını ve saadet-i ebediyesini berbat etmek, ehl-i aklın kârı değil. Ehl-i aklın ve zîşuurun kârı olmadığından, nefs-i emmarem ister istemez akla tabi olmuştur.

Üçüncü vehimli sual: Ehl-i dünya diyorlar ki: Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen neden bize küsüp karışmıyorsun?

Eğer beğenmiyorsan bize muarızsın, biz muarızlarımızı ezeriz?

Elcevap: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka maksattayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil! Çünkü idarenizi, asayişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki hiç lâyık olmadığınız halde “Kalp de bizi sevsin.” demeye? Kalbe karışsanız…

Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temenni ediyorum ve arzu ediyorum fakat irade edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum. Öyle de hal-i âlemin salahını temenni ediyorum, dua ediyorum ve ehl-i dünyanın ıslahını arzu ediyorum fakat irade edemiyorum çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum çünkü ne vazifemdir ne de iktidarım var.

Dördüncü şüpheli sual: Ehl-i dünya diyorlar ki: O kadar belalar gördük ki kimseye emniyetimiz kalmadı. Sana nasıl emin olabiliriz ki fırsat senin eline geçse arzu ettiğin gibi karışmazsın?

Elcevap: Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber memleketimde, talebe ve akrabam içinde, beni dinleyenlerin ortasında, heyecanlı hâdiseler içinde dünyanıza karışmadığım halde; diyar-ı gurbette ve yalnız, tek başıyla, garib, zayıf, âciz, bütün kuvvetiyle âhirete müteveccih, ihtilattan, muhabereden kesilmiş, iman ve âhiret münasebetiyle uzaktan uzağa yalnız bazı ehl-i âhireti dost bulan ve başka herkese yabani ve herkes de ona yabani nazarıyla bakan bir insan; semeresiz, tehlikeli dünyanıza karışsa muzaaf bir divane olmak gerektir.

Beşinci Nokta

Beş küçük meseleye dairdir:

Birincisi: Ehl-i dünya bana diyorlar ki: Bizim usûl-ü medeniyetimizi, tarz-ı hayatımızı ve suret-i telebbüsümüzü ne için sen kendine tatbik etmiyorsun? Demek bize muarızsın.

Ben de derim: Hey efendiler! Ne hak ile bana usûl-ü medeniyetinizi teklif ediyorsunuz? Halbuki siz, beni hukuk-u medeniyetten ıskat etmiş gibi, haksız olarak beş sene bir köyde muhabereden ve ihtilattan memnû bir tarzda ikamet ettirdiniz. Her menfîyi şehirlerde dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız ve sonra vesika verdiğiniz halde, sebepsiz beni tecrit edip bir iki tane müstesna hiçbir hemşehri ile görüştürmediniz. Demek, beni efrad-ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz. Nasıl kanun-u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz? Dünyayı bana zindan ettiniz. Zindanda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez. Siz bana dünya kapısını kapadınız; ben de âhiret kapısını çaldım, rahmet-i İlahiye açtı. Âhiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karmakarışık usûl ve âdâtı ona nasıl teklif edilir? Ne vakit beni serbest bırakıp memleketime iade edip hukukumu verdiniz, o vakit usûlünüzün tatbikini isteyebilirsiniz.

İkinci Mesele: Ehl-i dünya diyorlar ki: Bize ahkâm-ı diniyeyi ve hakaik-i İslâmiyeyi talim edecek resmî bir dairemiz var. Sen ne salahiyetle neşriyat-ı diniye yapıyorsun? Sen madem nefye mahkûmsun, bu işlere karışmaya hakkın yok.

Elcevap: Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz! İman ve Kur’an nasıl inhisar altına alınabilir? Siz dünyanızın usûlünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakaik-i imaniye ve esasat-ı Kur’aniye, resmî bir şekilde ve ücret mukabilinde dünya muamelatı suretine sokulmaz. Belki bir mevhibe-i İlahiye olan o esrar, hâlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzuzat-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir. Hem de sizin o resmî daireniz dahi memlekette iken beni vaiz kabul etti, tayin etti. Ben o vaizliği kabul ettim fakat maaşını terk ettim. Elimde vesikam var. Vaizlik, imamlık vesikasıyla her yerde amel edebilirim çünkü benim nefyim haksız olmuştur. Hem menfîler madem iade edildi, eski vesikalarımın hükmü bâkidir.

Sâniyen, yazdığım hakaik-i imaniyeyi doğrudan doğruya nefsime hitap etmişim. Herkesi davet etmiyorum. Belki ruhları muhtaç ve kalpleri yaralı olanlar, o edviye-i Kur’aniyeyi arayıp buluyorlar. Yalnız medar-ı maişetim için yeni huruf çıkmadan evvel, haşre dair bir risalemi tabettirdim. Bunu da bana karşı insafsız eski vali, o risaleyi tetkik edip tenkit edecek bir cihet bulamadığı için ilişemedi.

Üçüncü Mesele: Benim bazı dostlarım, ehl-i dünya bana şüpheli baktıkları için ehl-i dünyaya hoş görünmek için; benden zahiren teberri ediyorlar, belki tenkit ediyorlar. Halbuki kurnaz ehl-i dünya, bunların teberrisini ve bana karşı içtinablarını, o ehl-i dünyaya sadakate değil belki bir nevi riyaya, vicdansızlığa hamledip o dostlarıma karşı fena nazarla bakıyorlar.

Ben de derim: Ey âhiret dostlarım! Benim Kur’an’a hizmetkârlığımdan teberri edip kaçmayınız. Çünkü inşâallah benden size zarar gelmez. Eğer faraza musibet gelse veya bana zulmedilse siz benden teberri ile kurtulamazsınız. O hal ile musibete ve tokada daha ziyade istihkak kesbedersiniz. Hem ne var ki evhama düşüyorsunuz?

Dördüncü Mesele: Şu nefiy zamanımda görüyorum ki hodfüruş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirane, rakibane bir nazarla bakıyorlar. Güya ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım.

Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukabilinde iş görenler, belki kendini bir derece mazur görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet namına bana karşı tarafgirane, rakibane vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek; gayet fena bir hatadır. Çünkü sâbıkan ispat edildiği gibi siyaset-i dünya ile hiç alâkadar değilim; yalnız bütün vaktimi ve hayatımı, hakaik-i imaniye ve Kur’aniyeye hasr ve vakfetmişim. Madem böyledir, bana eziyet verip rakibane ilişen adam düşünsün ki o muamelesi zındıka ve imansızlık namına imana ilişmek hükmüne geçer.

Beşinci Mesele: Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık, cezasız kalmayacaktır. Hem madem لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.

Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin. (Hâşiye[2])

*

 

On Altıncı Mektup’un Zeyli

بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Ehl-i dünya sebepsiz, benim gibi âciz, garib bir adamdan tevehhüm edip binler adam kuvvetinde tahayyül ederek beni çok kayıtlar altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında, bir iki gece kalmaklığıma müsaade etmemişler. İşittim ki diyorlar:

“Said elli bin nefer kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz.”

Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl-i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız halde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Divane gibi hükmediyorsunuz. Eğer korkunuz şahsımdan ise elli bin nefer değil belki bir nefer elli defa benden ziyade işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup bana “Çıkmayacaksın!” diyebilir.

Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’an’a ait dellâllığımdan ve kuvve-i maneviye-i imaniyeden ise elli bin nefer değil, yanlışsınız! Meslek itibarıyla elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü Kur’an-ı Hakîm’in kuvvetiyle sizin dinsizleriniz dâhil olduğu halde, bütün Avrupa’ya meydan okuyorum. Bütün neşrettiğim envar-ı imaniye ile onların fünun-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kalelerini zîr ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını, hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa Allah’ın tevfikiyle beni o mesleğimin bir meselesinden geri çeviremezler, inşâallah mağlup edemezler!

Madem böyledir, ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim âhiretime karışmayınız! Karışsanız da beyhudedir.

Takdir-i Hudâ, kuvvet-i bâzu ile dönmez

Bir şem’a ki Mevla yaka, üflemekle sönmez.

Benim hakkımda, müstesna bir surette, pek ziyade ehl-i dünya tevehhüm edip âdeta korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyasî bir kusur teşkil etmeyen ve ittihama medar olmayan şeyhlik, büyüklük, hanedan, aşiret sahibi, nüfuzlu, etbaı çok, hemşehrileriyle görüşmek, dünya ahvaliyle alâkadar olmak, hattâ siyasete girmek, hattâ muhalif olmak gibi bende bulunmayan emirleri tahayyül ederek evhama düşmüşler. Hattâ hapiste ve hariçteki, yani kendilerince kabil-i af olmayanların dahi aflarını müzakere ettikleri sırada, beni âdeta her şeyden men’ettiler. Fena ve fâni bir adamın, güzel ve bâki şöyle bir sözü var:

Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa

Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.

Ben de derim:

Ehl-i dünyanın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa

Kur’an’ın feyziyle, hâdiminde de

Şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır;

Yanılmaz kalbi, sönmez nuru vardır.

Çok dostlarla beraber bana nezaret eden bir kumandan, mükerreren sual ettiler:

“Neden vesika için müracaat etmiyorsun? İstida vermiyorsun?”

Elcevap: Beş altı sebep için müracaat etmiyorum ve edemiyorum:

Birincisi: Ben ehl-i dünyanın dünyasına karışmadım ki onların mahkûmu olayım, onlara müracaat edeyim. Ben, kader-i İlahînin mahkûmuyum ve ona karşı kusurum var, ona müracaat ediyorum.

İkincisi: Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misafirhane olduğunu yakînen iman edip bildim. Onun için hakiki vatan değil, her yer birdir. Madem vatanımda bâki kalmayacağım; beyhude ona karşı çabalamak, oraya gitmek bir şeye yaramıyor. Madem her yer misafirhanedir; eğer misafirhane sahibinin rahmeti yâr ise herkes yârdır, her yer yarar. Eğer yâr değilse her yer kalbe bârdır ve herkes düşmandır.

Üçüncüsü: Müracaat, kanun dairesinde olur. Halbuki bu altı senedir bana karşı muamele, keyfî ve fevka’l-kanundur. Menfîler kanunuyla bana muamele edilmedi. Hukuk-u medeniyetten ve belki hukuk-u dünyeviyeden ıskat edilmiş bir tarzda bana baktılar. Bu fevka’l-kanun muamele edenlere, kanun namına müracaat manasız olur.

Dördüncüsü: Bu sene buranın müdürü, benim namıma, Barla’nın bir mahallesi hükmünde olan Bedre karyesinde, tebdil-i hava için birkaç gün kalmaya dair müracaat etti; müsaade etmediler. Böyle ehemmiyetsiz bir ihtiyacıma cevab-ı red verenlere nasıl müracaat edilir? Müracaat edilse zillet içinde faydasız bir tezellül olur.

Beşincisi: Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak dava etmek ve onlara müracaat etmek; bir haksızlıktır, hakka karşı bir hürmetsizliktir. Ben bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği irtikâb etmek istemem vesselâm.

Altıncı Sebep: Bana karşı ehl-i dünyanın verdikleri sıkıntı, siyaset için değil çünkü onlar da bilirler ki siyasete karışmıyorum, siyasetten kaçıyorum. Belki bilerek veya bilmeyerek zındıka hesabına, benim dine merbutiyetimden beni tazip ediyorlar. Öyle ise onlara müracaat etmek, dinden pişmanlık göstermek ve meslek-i zındıkayı okşamak demektir.

Hem ben onlara müracaat ve dehalet ettikçe; âdil olan kader-i İlahî, beni onların zalim eliyle tazip edecektir. Çünkü onlar diyanete merbutiyetimden beni sıkıyorlar. Kader ise benim diyanette ve ihlasta noksaniyetim var, ara sıra ehl-i dünyaya riyakârlıklarımdan için beni sıkıyor.

Öyle ise şimdilik şu sıkıntıdan kurtuluşum yok. Eğer ehl-i dünyaya müracaat etsem kader der: “Ey riyakâr! Bu müracaatın cezasını çek!” Eğer müracaat etmezsem ehl-i dünya der: “Bizi tanımıyorsun, sıkıntıda kal!”

Yedinci Sebep: Malûmdur ki bir memurun vazifesi, heyet-i içtimaiyeye muzır eşhasa meydan vermemek ve nâfi’lere yardım etmektir. Halbuki beni nezaret altına alan memur, kabir kapısına gelen misafir bir ihtiyar adama “Lâ ilahe illallah”taki imanın latîf bir zevkini izah ettiğim vakit –bir cürm-ü meşhud halinde beni yakalamak gibi– çok zaman yanıma gelmediği halde, o vakit güya bir kabahat işliyorum gibi yanıma geldi. İhlas ile dinleyen o bîçareyi de mahrum bıraktı, beni de hiddete getirdi. Halbuki burada bazı adamlar vardı, o onlara ehemmiyet vermiyordu. Sonra edepsizliklerde ve köydeki hayat-ı içtimaiyeye zehir verecek surette bulundukları vakit, onlara iltifat etmeye ve takdir etmeye başladı.

Hem malûmdur ki: Zindanda yüz cinayeti bulunan bir adam, nezarete memur zabit olsun, nefer olsun, her zaman onlarla görüşebilir. Halbuki bir senedir hem âmir hem nezarete memur hükûmet-i milliyece iki mühim zat kaç defa odamın yanından geçtikleri halde, kat’â ve aslâ ne benim ile görüştüler ve ne de halimi sordular. Ben evvel zannettim ki adâvetlerinden yanaşmıyorlar. Sonra tahakkuk etti ki evhamlarından… Güya ben onları yutacağım gibi kaçıyorlar.

İşte şu adamlar gibi eczası ve memurları bulunan bir hükûmeti, hükûmet diyerek merci tanıyıp müracaat etmek, kâr-ı akıl değil, beyhude bir zillettir. Eski Said olsaydı Antere gibi diyecekti:

مَاءُ الْحَيَاةِ بِذِلَّةٍ كَجَهَنَّمَ § وَ جَهَنَّمُ بِالْعِزِّ فَخْرُ مَنْزِلٖى

Eski Said yok, Yeni Said ise ehl-i dünya ile konuşmayı manasız görüyor. Dünyaları başlarını yesin! Ne yaparlarsa yapsınlar! Mahkeme-i kübrada onlarla muhakeme olacağız der, sükût eder.

Adem-i müracaatımın sebeplerinden sekizincisi: “Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir adâvet olduğu” kaidesince, âdil olan kader-i İlahî, lâyık olmadıkları halde meylettiğim şu ehl-i dünyanın zalim eliyle beni tazip ediyor. Ben de bu azaba müstahakım deyip sükût ediyorum.

Çünkü Harb-i Umumî’de Gönüllü Alay Kumandanı olarak iki sene çalıştım, çarpıştım. Ordu Kumandanı ve Enver Paşa takdiratı altında kıymettar talebelerimi, dostlarımı feda ettim. Yaralanıp esir düştüm. Esaretten geldikten sonra Hutuvat-ı Sitte gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başlarına vurdum. Şu beni işkenceli ve sebepsiz esaret altına alanlara yardım ettim. İşte onlar da bana, o yardım cezasını böyle veriyorlar. Üç sene Rusya’da esaretimde çektiğim zahmet ve sıkıntıyı, burada bu dostlarım bana üç ayda çektirdiler.

Halbuki Ruslar, beni Kürt Gönüllü Kumandanı suretinde, Kazakları ve esirleri kesen gaddar adam nazarıyla bana baktıkları halde, beni dersten men’etmediler. Arkadaşım olan doksan esir zabitlerin kısm-ı ekserisine ders veriyordum. Bir defa Rus Kumandanı geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için siyasî ders zannetti; bir defa beni men’etti, sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı cami yaptık. Ben imamlık yapıyordum. Hiç müdahale etmediler, ihtilattan men’etmediler, beni muhabereden kesmediler.

Halbuki bu dostlarım güya vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat-i imaniyelerine uğraştığım adamlar, hiçbir sebep yokken, siyasetten ve dünyadan alâkamı kestiğimi bilirlerken üç sene değil belki beni altı sene sıkıntılı bir esaret altına aldılar; ihtilattan men’ettiler. Vesikam olduğu halde dersten, hattâ odamda hususi dersimi de men’ettiler; muhabereye set çektiler. Hattâ vesikam olduğu halde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imamlık ettiğim mescidimden beni men’ettiler. Şimdi dahi cemaat sevabından beni mahrum etmek için –daimî cemaatim ve âhiret kardeşlerim– mahsus üç adama dahi imamet etmemi kabul etmiyorlar.

Hem istemediğim halde, birisi bana iyi dese bana nezaret eden memur kıskanarak kızıyor. nüfuzunu kırayım diye vicdansızcasına tedbirler yapıyor, âmirlerinden iltifat görmek için beni taciz ediyor.

İşte böyle vaziyette bir adam, Cenab-ı Hak’tan başka kime müracaat eder? Hâkim, kendi müddeî olsa elbette ona şekva edilmez. Gel sen söyle, bu hale ne diyeceğiz? Sen ne dersen de. Ben derim ki: Bu dostlarım içinde çok münafıklar var. Münafık kâfirden eşeddir. Onun için kâfir Rus’un bana çektirmediğini çektiriyorlar.

Hey bedbahtlar! Ben size ne yaptım ve ne yapıyorum? İmanınızın kurtulmasına ve saadet-i ebediyenize hizmet ediyorum! Demek hizmetim hâlis, lillah için olmamış ki aksü’l-amel oluyor. Siz ona mukabil, her fırsatta beni incitiyorsunuz. Elbette mahkeme-i kübrada sizinle görüşeceğiz. حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ derim.

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

Said Nursî

*

[1] Hâşiye: Bir sene devam etti.

[2] Hâşiye: Bu mademler içindir ki şahsıma karşı olan zulümlere, sıkıntılara aldırmıyorum ve ehemmiyet vermiyorum. “Meraka değmiyor.” diyorum ve dünyaya karışmıyorum.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir