İzahlı Metin
Yirminci Mektup
*Bismîhi Subhanehu ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî* (Her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah’ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*La ilahe illallahu vahdehu la şerike leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve hayyün la yemûtü bi-yedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr ve ileyhi’l-masîr* (Allah’tan başka ilah yoktur; O, birdir ve ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’nadır. Hayatı veren de, ölümü yaratan da O’dur. O, ölümsüz ve daima diridir. Bütün hayırlar O’nun elindedir. O, her şeye gücü yetendir ve dönüş yalnız O’nadır.)
Sabah ve akşam namazından sonra tekrarlanmasının pek çok fazileti bulunan ve sahih bir rivayette ism-i a’zam mertebesi taşıdığı belirtilen bu tevhid cümlesinin on bir kelimesi vardır. Bu kelimelerin her birinde hem birer müjde, hem Rabliğin ve terbiye ediciliğin birliğini ifade eden tevhidin bir mertebesi, hem de ism-i a’zam sırrı açısından birliğin azameti ve tekliğin mükemmelliği vardır.
Bu büyük ve yüce hakikatlerin açıklamasını diğer Sözlere bırakarak, verdiğimiz bir söze binaen, şimdilik özet bir şekilde “İki Makam” ve bir “Giriş” ile bu konuya bir fihrist yapacağız.
Mukaddime
Kesin olarak bil ki: Yaratılışın en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce sonucu, Allah’a imandır. İnsanlığın en yüce mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, Allah’a iman içindeki Allah’ı tanıma (marifetullah) mertebesidir. Cinlerin ve insanların en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o Allah’ı tanıma bilgisi içindeki Allah sevgisidir (muhabbetullah). İnsan ruhu için en katıksız mutluluk ve insan kalbi için en saf sevinç, o Allah sevgisi içindeki manevi lezzettir (lezzet-i ruhaniye).
Evet, bütün gerçek saadet, katıksız mutluluk, tatlı nimet ve saf lezzet, kesinlikle Allah’ı tanımakta ve O’nu sevmektedir. Bunlar, O’nsuz olamaz. Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, sonsuz bir saadete, nimete, nurlara ve sırlara ya potansiyel olarak ya da fiilen ulaşır. O’nu gerçekten tanımayan ve sevmeyen ise hem manen hem de maddeten sonsuz bir bedbahtlığa, acılara ve kuruntulara müptela olur.
Evet, şu perişan dünyada, başıboş insanlık içinde, verimsiz bir hayatta, sahipsiz ve korumasız bir halde, aciz ve zavallı bir insan, bütün dünyanın sultanı bile olsa neye yarar. İşte bu başıboş insanlık içinde, bu perişan ve fani dünyada, insan sahibini tanımazsa, Malik’ini bulmazsa ne kadar çaresiz ve serseri olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulur, Malik’ini tanırsa, o zaman O’nun rahmetine sığınır, kudretine dayanır. O korku dolu dünya, bir gezinti ve dinlenme yerine döner ve bir ticaret merkezi olur.
BİRİNCİ MAKAM
Bu tevhid kelamının on bir kelimesinin her birinde birer müjde vardır. O müjdede birer şifa ve o şifada birer manevi lezzet bulunur.
Birinci Kelime
*Lâ ilâhe illallah* (Allah’tan başka ilah yoktur) cümlesinde şöyle bir müjde vardır:
Sınırsız ihtiyaçlara müptela ve sonsuz düşmanların saldırısına hedef olan insan ruhu, bu kelimede öyle bir yardım noktası bulur ki, bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bir rahmet hazinesinin kapısını ona açar. Ve öyle bir dayanma noktası bulur ki, bütün düşmanlarının şerrinden güvende kılacak mutlak bir kudret sahibi olan kendi Mabud’unu ve Yaratıcısını bildirir, tanıttırır, sahibini gösterir ve Malik’inin kim olduğunu öğretir. Bu bildirmeyle de kalbi mutlak bir yalnızlıktan ve ruhu elem verici bir hüzünden kurtarıp ebedî bir ferahlığı ve daimî bir mutluluğu temin eder.
İkinci Kelime
*Vahdehû* (O, birdir)
Bu kelimede şifalı ve saadetli bir müjde vardır. Şöyle ki:
Kâinatın pek çok türüyle ilişkili olan ve bu ilişki yüzünden perişan olup karmaşa içinde boğulma derecesine gelen insan ruhu ve kalbi, *vahdehû* kelimesinde bir sığınak, bir kurtarıcı bulur ki, onu bütün o karmaşadan ve perişanlıktan kurtarır. Yani, *vahdehû* kelimesi manen der ki:
Allah birdir. Başka şeylere başvurup yorulma, onlara boyun eğip minnet etme, onlara dalkavukluk edip alçalma, onların peşine düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünkü kâinatın Sultanı birdir, her şeyin anahtarı O’nun yanındadır, her şeyin dizgini O’nun elindedir; her şey O’nun emriyle çözülür. O’nu bulursan her istediğini bulmuş; sınırsız minnetlerden ve korkulardan kurtulmuş olursun.
Üçüncü Kelime
*Lâ şerîke leh* (O’nun ortağı yoktur)
Yani, nasıl ki ilahlığında ve saltanatında ortağı yoksa –çünkü Allah bir olur, birden fazla olamaz– aynı şekilde Rabliğinde, icraatında ve yaratmasında da ortağı yoktur. Bazen olur ki sultan bir tanedir, saltanatında ortağı olmaz; fakat icraatında onun memurları ortağı sayılırlar ve herkesin onun huzuruna girmesine engel olurlar, “Bize de başvurun,” derler. Fakat ezel ve ebed Sultanı olan Cenab-ı Hak, saltanatında ortağı olmadığı gibi, Rabliğinin icraatlarında da yardımcılara, ortaklara muhtaç değildir. O’nun emri ve iradesi, gücü ve kuvveti olmazsa hiçbir şey, hiçbir şeye müdahale edemez. Doğrudan doğruya herkes O’na başvurabilir. Ortağı ve yardımcısı olmadığından, o başvuran kişiye “Yasaktır, O’nun huzuruna giremezsin,” denilmez.
İşte bu kelime, insan ruhu için şöyle bir müjde verir:
İmanı elde eden insan ruhu; engelsiz, müdahalesiz, perdesiz ve yasaksız bir şekilde, her halinde, her arzusunda, her an ve her yerde, o ezel ve ebed ve rahmet hazinelerinin sahibi ve saadet definelerinin maliki olan Celal Sahibi Cemil, Kemal Sahibi Kadir olan Allah’ın huzuruna girip ihtiyaçlarını arz edebilir. Ve rahmetini bulup kudretine dayanarak tam bir ferahlık ve mutluluk kazanabilir.
Dördüncü Kelime
*Lehü’l-mülk* (Mülk O’nundur)
Yani, mülk tamamen O’nundur. Sen hem O’nun mülküsün, hem O’nun mülkiyetindesin, hem de O’nun mülkünde çalışıyorsun.
Bu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor ki:
Ey insan! Sen kendini, kendine sahip sanma. Çünkü sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır. Kendi başına kendini koruyamazsın, belalardan sakınıp ihtiyaçlarını karşılayamazsın. Öyleyse boş yere ızdırap çekip azap görme, mülk başkasınındır. O Malik, hem her şeye gücü yetendir hem de çok merhametlidir. Kudretine dayan, rahmetinden şüphe etme. Kederi bırak, keyfine bak. Zahmeti at, huzuru bul.
Hem der ki: Manevi olarak sevdiğin, bağlı olduğun, perişanlıklarından üzüldüğün ve düzeltemediğin şu kâinat, her şeye gücü yeten ve çok merhametli bir Zat’ın mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, O’na bırak; sıkıntısını değil, safasını çek. O, hem her işi hikmetle yapandır hem de çok merhametlidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşete kapıldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler” de, pencerelerden seyret, içlerine girme.
Beşinci Kelime
*Ve lehü’l-hamd* (Hamd O’nundur)
Yani, hamd ve övgü, metih ve minnet O’na mahsustur, O’na layıktır. Demek ki nimetler O’nundur ve O’nun hazinesinden çıkar. Hazine ise süreklidir.
İşte bu kelime, şöyle müjde verip diyor ki:
Ey insan! Nimetin yok olmasından dolayı acı çekme. Çünkü rahmet hazinesi tükenmez. Lezzetin sona ermesini düşünüp o acıdan feryat etme. Çünkü o nimet meyvesi, sonsuz bir rahmetin ürünüdür. Ağacı duruyorsa, meyve gitse de yerine yenisi gelir. Nimetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz kat daha lezzetli bir rahmet iltifatını hamd ile düşünüp, lezzeti bir anda yüz dereceye çıkarabilirsin. Nasıl ki şanlı bir padişahın sana hediye ettiği bir elmanın lezzeti içinde, yüz, belki bin elmanın lezzetinden daha üstün bir padişah iltifatının lezzetini sana hissettirir ve ikram eder. Aynen öyle de *lehü’l-hamd* kelimesiyle, yani hamd ve şükür ile, yani nimetten nimeti vereni hissetmekle, yani Nimet Veren’i tanımakla ve nimeti düşünmekle, yani O’nun rahmetinin iltifatını, şefkatinin yönelişini ve nimetinin devamını düşünmekle, nimetten bin kat daha lezzetli, manevi bir lezzet kapısını sana açar.
Altıncı Kelime
*Yuhyî* (Hayatı veren O’dur)
Yani, hayatı veren O’dur. Hayatı rızık ile devam ettiren de O’dur. Hayatın gerekliliklerini hazırlayan yine O’dur. Hayatın yüce gayeleri O’na aittir, önemli sonuçları O’na bakar ve meyvesinin yüzde doksan dokuzu O’nundur.
İşte bu kelime, şöyle fani ve aciz insana seslenir, müjde verir ve der:
Ey insan! Hayatın ağır sorumluluklarını omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın faniliğini düşünüp hüzne kapılma. Sadece dünyevi ve önemsiz meyvelerini görüp dünyaya geldiğine pişmanlık duyma. Aksine, vücut gemindeki o hayat makinesi, Hayy ve Kayyum olan Allah’a aittir. Masraflarını ve ihtiyaçlarını O karşılar. O hayatın pek çok gayesi ve sonucu vardır ve onlar da O’na aittir. Sen o gemide sadece bir dümencisin. Görevini güzelce yap, ücretini al, keyfine bak. O hayat gemisinin ne kadar değerli olduğunu, ne kadar güzel faydalar verdiğini ve o geminin sahibinin ne kadar cömert (Kerim) ve merhametli (Rahim) olduğunu düşün, sevin, şükret. Ve anla ki görevini doğrulukla yaptığın zaman, o geminin verdiği bütün sonuçlar, bir yönüyle senin amel defterine geçer, sana ebedî bir hayat sağlar ve seni sonsuza dek yaşatır.
Yedinci Kelime
*Ve yümît* (Ölümü veren O’dur)
Yani, ölümü veren O’dur. Yani, hayat görevinden terhis eder, fani dünyadan yerini değiştirir, hizmet külfetinden azat eder. Yani, fani hayattan seni baki hayata alır. İşte bu kelime, fani olan cinlere ve insanlara şöyle seslenir ve der ki:
Size müjde! Ölüm idam değildir, hiçlik değildir, yok oluş değildir, son buluş değildir, sönmek değildir, ebedî ayrılık değildir, yokluk değildir, tesadüf değildir, failsiz bir yok oluş hiç değildir. Aksine, hikmet ve rahmet sahibi bir Fail tarafından bir terhistir, bir mekân değişikliğidir. Ebedî saadete doğru, asıl vatanlarına bir sevkiyattır. Dostların yüzde doksan dokuzunun toplandığı berzah âlemine bir kavuşma kapısıdır.
Sekizinci Kelime
*Ve hüve hayyün lâ yemût* (O, ölümsüz ve daima diridir)
Yani, bütün kâinattaki varlıklarda görünen ve sevgiye vesile olan mükemmellik, güzellik ve iyiliğin sınırsız derece üstünde bir güzellik, mükemmellik ve iyiliğin sahibi olan ve bütün sevgililerin yerine tek bir güzellik cilvesi yeterli gelen, Zeval Bulmayan bir Mabud’un (Mabud-u Lemyezel), Yok Olmayan bir Sevgili’nin (Mahbub-u Lâyezal) ezelî ve ebedî, daimi bir hayatı vardır ki, yok olma ve fani olma şüphesinden uzaktır, noksanlık ve kusur arızalarından arınmıştır.
İşte bu kelime, cinlere, insanlara, bütün şuur sahiplerine, muhabbet ve aşk ehline ilan eder ki:
Size müjde! Sevdiklerinizden sonsuz ayrılıkların yaralarını tedavi edip merhem süren, Baki olan bir Sevgiliniz var. Madem O var ve Baki’dir, başkaları ne olursa olsun merak etmeyin. Hatta o sevdiğiniz varlıklarda sevginize sebep olan güzellik, iyilik, fazilet ve mükemmellik, o Baki Sevgili’nin ebedî güzelliğinin bir yansımasının pek çok perdeden geçip gelmiş gayet zayıf bir gölgesinin gölgesidir. Onların yok olmaları sizi incitmesin. Çünkü onlar bir nevi aynalardır. Aynaların değişmesi, güzellik yansımasının parıltısını tazeler, güzelleştirir. Madem O var, her şey var.
Dokuzuncu Kelime
*Biyedihi’l-hayr* (Bütün hayırlar O’nun elindedir)
Yani, her hayır O’nun elindedir. Yaptığınız her iyilik O’nun defterine geçer. İşlediğiniz her salih amel O’nun katında kaydedilir.
İşte bu kelime, cinlere ve insanlara seslenip müjde veriyor ve diyor ki:
Ey çaresizler! Mezarlığa göçtüğünüz zaman, “Eyvah! Malımız harap oldu, çabamız boşa gitti, şu güzel ve geniş dünyadan ayrılıp dar bir toprağa girdik” demeyiniz, feryat edip ümitsizliğe düşmeyiniz. Çünkü sizin her şeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin karşılığını verecek ve her hayır elinde olan, her hayrı yapabilecek olan Celal Sahibi bir Zat, sizi kendine çekip yer altında geçici olarak bekletir. Sonra huzuruna alır. Ne mutlu size ki hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti, rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet ve meşakkat bitti, ücret almaya gidiyorsunuz.
Evet, geçen baharın amel defterinin sayfaları ve hizmetlerinin sandıkçıkları olan tohumları ve çekirdekleri koruyan ve ikinci baharda son derece görkemli, belki aslından yüz kat daha bereketli bir şekilde onları yeniden ortaya çıkaran Celal Sahibi Kadir olan Allah, elbette sizin hayatınızın sonuçlarını da öylece koruyor ve hizmetinize çok bol bir şekilde karşılık verecektir.
Onuncu Kelime
*Ve hüve alâ külli şey’in kadîr* (O, her şeye gücü yetendir)
Yani, O, Tektir (Vâhid), Benzersizdir (Ehad), her şeye gücü yetendir. Hiçbir şey O’na ağır gelmez. Bir baharı yaratmak, bir çiçek kadar O’na kolaydır. Cenneti yaratmak, bir bahar kadar O’na rahattır. Her günde, her senede, her asırda yeniden yarattığı sınırsız sanat eserleri, sonsuz kudretine sonsuz dillerle şahitlik ederler.
İşte bu kelime de şöyle müjde eder ve der ki:
Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin kulluk boşuna gitmez. Bir mükafat yurdu, bir saadet mekânı senin için hazırlanmıştır. Senin şu fani dünyana karşılık, ebedî bir cennet seni bekler. İbadet ettiğin ve tanıdığın Celal Sahibi Yaratıcı’nın vaadine iman ve itimat et. O’nun vaadinden dönmesi imkânsızdır. Kudretinde hiçbir yönden noksanlık yoktur. İşlerine acizlik karışamaz. Senin küçük bahçeni yarattığı gibi cenneti de senin için yaratabilir ve yaratmıştır, sana vaat etmiştir. Vaat ettiği için de elbette seni onun içine alacaktır.
Madem gözlemleyerek görüyoruz ki: Her sene yeryüzünde, hayvanların ve bitkilerin üç yüz binden fazla türünü ve milletini tam bir düzen ve ölçüyle, son derece hızlı ve kolay bir şekilde diriltip yayıyor. Elbette böyle Celal Sahibi bir Kudret, vaadini yerine getirmeye muktedirdir.
Hem madem her senede, böyle bir Mutlak Kudret Sahibi, haşrin ve cennetin binlerce tarzda örneklerini yaratıyor. Hem madem bütün ilahi fermanlarıyla ebedî saadeti vaat edip cenneti müjdeliyor. Hem madem bütün icraatları ve işleri hak ve hakikattir, doğruluk ve ciddiyetledir. Hem madem eserlerinin şahitliğiyle bütün mükemmellikler, O’nun sonsuz kemaline delalet ve şahitlik eder ve hiçbir yönden O’nda noksanlık ve kusur yoktur. Hem madem vaadinden dönmek, sözüne aykırı davranmak, yalan söylemek ve aldatmak en çirkin bir huy, bir noksanlık ve kusurdur. Elbette ve kesinlikle o Celal Sahibi Kadir, o Kemal Sahibi Hakîm, o Cemal Sahibi Rahîm vaadini yerine getirecek; ebedî saadet kapısını açacak, babanız Âdem’in asıl vatanı olan cennete sizleri, ey iman ehli, dahil edecektir.
On Birinci Kelime
*Ve ileyhi’l-masîr* (Dönüş yalnız O’nadır)
Yani, ticaret ve memuriyet için önemli görevlerle bu imtihan yurdu olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp görevlerini bitirdikten ve hizmetlerini tamamladıktan sonra, yine onları gönderen Celal Sahibi Yaratıcılarına dönecekler ve Cömert Mevlalarına kavuşacaklardır. Yani, bu fani yurttan gidip ebedî yurtta O’nun yüce huzuruna erişecekler. Yani, sebeplerin karmaşasından ve vasıtaların karanlık perdelerinden kurtulup merhametli Rablerine, ebedî saltanatının merkezinde perdesiz olarak kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Yaratıcısı, Mabudu, Rabbi, Efendisi ve Maliki’nin kim olduğunu bilecek ve bulacaktır.
İşte bu kelime, bütün müjdelerin üstünde şöyle bir müjde verir ve der ki:
Ey insan! Nereye gittiğini ve nereye sevk edildiğini bilir misin? Otuz İkinci Söz’ün sonunda denildiği gibi: Dünyanın bin senelik mutlu hayatının, bir saatlik cennet hayatına denk gelmediği ve o cennet hayatının dahi bin senesinin, O’nun güzelliğini bir saat görmeye denk gelmediği bir Celal Sahibi Cemil’in rahmet dairesine ve huzur mertebesine gidiyorsun. Müptela, meftun ve müştak olduğunuz geçici sevgililerdeki ve bütün dünyevi varlıklardaki güzellik ve cemal, O’nun güzelliğinin bir yansımasının ve güzel isimlerinin bir nevi gölgesidir. Bütün cennet, bütün güzellikleriyle O’nun rahmetinin bir tecellisidir. Bütün özlemler, sevgiler, cezbedilmeler ve çekimler, O’nun muhabbetinin bir parıltısı olan, Zeval Bulmayan bir Mabud’un, Yok Olmayan bir Sevgili’nin huzur dairesine gidiyorsunuz ve ebedî ziyafet mekânı olan cennete çağrılıyorsunuz. Öyleyse kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.
Hem bu kelime şöyle müjde veriyor ve diyor ki:
Ey insan! Yokluğa, hiçliğe, karanlıklara, unutulmaya, çürümeye, dağılmaya ve çoklukta boğulmaya gittiğinizi zannedip düşünmeyiniz. Siz yokluğa değil, ebediyete gidiyorsunuz. Hiçliğe değil, daimi varlığa sevk ediliyorsunuz. Karanlıklara değil, nur âlemine giriyorsunuz. Gerçek Sahip ve Malik’in tarafına gidiyorsunuz ve Ezelî Sultan’ın başkentine dönüyorsunuz. Çoklukta boğulmaya değil, birlik dairesinde nefes alacaksınız. Ayrılığa değil, kavuşmaya yönelmişsiniz.
*
İKİNCİ MAKAM
İsm-i a’zam sırrı açısından, tevhidin ispatına kısa bir işarettir.
Birinci Kelime
*Lâ ilâhe illallah* (Allah’tan başka ilah yoktur) cümlesinde, uluhiyet ve mabudiyetin birliği (tevhid-i uluhiyet ve mabudiyet) vardır. Bu mertebenin son derece kuvvetli bir deliline şöyle işaret ederiz:
Şu kâinatın yüzünde, özellikle de yeryüzü sayfasında, son derece düzenli bir faaliyet görünüyor. Son derece hikmetli bir yaratıcılık gözlemliyoruz. Ve her şeye layık bir şekil açma ve suret verme anlamında son derece intizamlı bir fettahiyet, kesin bir şekilde görülüyor. Hem son derece şefkatli, cömert ve merhametli bir bağışlayıcılık ve ihsanlar görüyoruz. Öyleyse, bu durum zorunlu olarak; Faal, Hallak, Fettah, Vehhab (daima faal, daima yaratan, her şeye şekil veren, bolca bağışlayan) Celal sahibi bir Zat’ın varlığının zorunluluğunu ve birliğini ispat eder, hatta hissettirir.
Evet, varlıkların sürekli olarak yok olmaları ve yenilenmeleri gösteriyor ki, bu varlıklar; her şeye gücü yeten bir Sanatkâr’ın kutsal isimlerinin yansımaları, isimlerinin nurlarının gölgeleri, fiillerinin eserleri, kader ve kudret kaleminin nakışları ve sayfaları, kemalinin güzelliğinin aynalarıdır.
Şu büyük hakikate ve tevhidin bu en yüce mertebesine, şu kâinatın sahibi, gönderdiği bütün mukaddes kitaplar ve suhuflarla o tevhidi gösterdiği gibi; bütün hakikat ehli ve insanlığın kâmil zatları da araştırmaları ve keşifleriyle aynı tevhid mertebesini gösteriyorlar. Kâinat dahi, acizliği ve fakirliğiyle birlikte, mazhar olduğu daimi sanat mucizelerinin ve kudret harikalarının, servet hazinelerinin şahitliğiyle aynı tevhid mertebesine işaret eder.
Demek ki, Ezelî Şahit bütün kitapları ve suhuflarıyla, keşif ehli bütün araştırmaları ve keşifleriyle ve görünen âlem bütün düzenli halleri ve hikmetli işleyişiyle o tevhid mertebesinde ittifak ediyorlar.
İşte o Tek ve Benzersiz olan Allah’ı (Vâhid-i Ehad) kabul etmeyen, ya sonsuz ilahları kabul etmek zorunda kalacak veyahut ahmak bir sofist gibi hem kendini hem de kâinatın varlığını inkâr edecektir.
İkinci Kelime
*Vahdehû* (O, birdir)
İşte bu kelime, tevhidin açık bir mertebesini gösterir. Bu mertebeyi de en büyük şekilde ispat eden son derece kuvvetli bir delile şöyle işaret ederiz:
Gözümüzü açıp kâinatın yüzüne baktığımızda, ilk olarak gözümüze çarpan, genel ve mükemmel bir nizamdır ve her şeyi kapsayan hassas bir ölçüdür. Her şeyin dakik bir nizam ve hassas bir ölçü içinde olduğunu görüyoruz.
Biraz daha dikkatli baktığımızda, yeniden yeniye bir düzenleme ve ölçülendirme gözümüze çarpıyor. Yani birisi, intizamla o nizamı değiştiriyor ve tartıyla o ölçüyü tazeliyor. Her şey bir model olup, pek çok düzenli ve ölçülü suretler giydiriliyor.
Daha da dikkat ettiğimizde, o düzenleme ve ölçülendirmenin altında bir hikmet ve adalet görünüyor. Her harekette bir hikmet ve fayda gözetiliyor, bir hak ve bir yarar takip ediliyor.
Daha da fazla dikkat ettiğimizde, son derece hikmetli bir faaliyet içinde bir kudretin tezahürü ve her şeyin her durumunu kuşatan son derece kapsamlı bir ilmin yansımaları şuurumuzun nazarına çarpıyor.
Demek ki, bütün varlıklardaki şu nizam ve ölçü, genel bir düzenlemeyi ve ölçülendirmeyi; o düzenleme ve ölçülendirme, genel bir hikmet ve adaleti; o hikmet ve adalet de bir kudret ve ilmi gözümüze gösteriyor. Demek ki, her şeye gücü yeten (Kadîr-i Külli Şey) ve her şeyi bilen (Alîm-i Külli Şey) bir Zat, şu perdelerin arkasında akla görünüyor.
Hem her şeyin başlangıcına ve sonuna bakıyoruz, özellikle de canlı türlerinde görüyoruz ki: Başlangıçları, asılları ve kökleri ile meyveleri ve sonuçları öyle bir tarzdadır ki, sanki tohumları ve asılları birer tarifname, birer program şeklinde o varlığın bütün donanımını içeriyor. Ve neticesinde, meyvesinde yine o canlının bütün manası süzülüp toplanıyor, hayat hikayesini ona bırakıyor. Sanki onun aslı olan çekirdeği, yaratılış kanunlarının bir derlemesidir. Meyvesi ve ürünü ise yaratılış emirlerinin bir fihristesi hükmünde görünüyor. Sonra o canlının dışına ve içine bakıyoruz. Son derece hikmetli bir kudretin tasarrufları ve etkili bir iradenin şekillendirmeleri ve düzenlemeleri görünüyor. Yani bir kuvvet ve kudret yaratıyor, bir emir ve irade şekil veriyor.
İşte bütün varlıklar, böylece başlangıcına dikkat ettikçe bir ilmin tarifnamesini, sonuna dikkat ettikçe bir Sanatkâr’ın planını ve beyannamesini, dışına baktıkça dilediğini yapan ve irade eden bir Fail’in (Fâil-i Muhtar, Mürîd) gayet sanatlı ve uyumlu bir sanat elbisesini ve içine baktıkça bir Kudret Sahibi’nin (Kadîr) gayet düzenli bir makinesini görüyoruz.
İşte bu hal ve durum, zorunlu ve apaçık bir şekilde ilan eder ki, hiçbir şey, hiçbir zaman, hiçbir mekân, Celal sahibi tek bir Sanatkâr’ın tasarruf elinden dışarıda olamaz. Her bir şey ve bütün eşya, bütün halleriyle, dilediğini yapan ve kudret sahibi bir Zat’ın (Kadîr-i Mürîd) tasarruf elinde idare edilir. Çok merhametli bir Rahman’ın düzenlemesi ve lütfuyla güzelleştiriliyor. Çok şefkatli ve bol ihsan sahibi bir Zat’ın (Hannan-ı Mennan) süslemesiyle bezeniyor.
Evet, başında şuur ve yüzünde gözü olana, şu kâinattaki ve varlıklardaki nizam, ölçü, düzenleme ve tartı; tek, eşsiz, bir, benzersiz, her şeye gücü yeten, irade eden, her şeyi bilen, hikmet sahibi bir zatı, birliğinin (vahdaniyet) mertebesinde gösterir.
Evet, her şeyde bir birlik vardır. Birlik ise bir olanı gösterir. Mesela, dünyanın lambası olan güneş birdir; öyleyse dünyanın sahibi de birdir. Mesela, yeryüzündeki canlıların hizmetçileri olan hava, ateş, su birdir; öyleyse onları çalıştıran ve bize boyun eğdiren de birdir.
Üçüncü Kelime
*Lâ şerîke leh* (O’nun ortağı yoktur)
Bu kelimeyi, Otuz İkinci Söz’ün Birinci Makamı son derece kuvvetli ve parlak bir şekilde ispat ettiğinden, ona havale ederiz. Onun üzerinde bir açıklama yapılamaz, ondan daha ileri bir açıklamaya gerek yoktur ve izah edilemez.
Dördüncü Kelime
*Lehü’l-mülk* (Mülk O’nundur)
Yani yerden arşa, toprağın en altından Süreyya yıldızına, zerrelerden gezegenlere, ezelden ebede kadar her bir varlık, gökler ve yer, dünya ve ahiret, her şey O’nun mülküdür. En yüce mülkiyet mertebesi, en büyük birlik (tevhid-i a’zam) şeklinde O’nundur.
Mülkiyetin bu en yüce mertebesinin ve tevhidin bu en büyük makamının büyük bir delili, latif bir zamanda ve latif bir hatırada, Arapça bir ibareyle, bu aciz kulun hatırına ilham edildi. O latif hatıranın hatırı için aynı Arapça ibareyi kaydedip sonra anlamını yazacağız.
*Lehü’l-mülkü li-enne zâke’l-âleme’l-kebîre kehâze’l-âlemi’s-sağîr. Masnûan kudretihî, mektûben kaderihî. İbdâuhû li-zâke sayyerahû mesciden. Îcâduhû li-hâzâ sayyerahû sâciden. İnşâuhû li-zâke sayyere zâke milken. Îcâduhû li-hâzâ sayyerahû memlûken. San’atuhû fî zâke tezâheret kitâben. Sibğatuhû fî hâzâ tezâheret hitâben. Kudretuhû fî zâke tuzhiru hişmetehû. Rahmetuhû fî hâzâ tunazzimu ni’metehû. Hişmetuhû fî zâke teşhedü hüve’l-vâhid. Ni’metuhû fî hâzâ tu’linu hüve’l-ehad. Sikketuhû fî zâke fi’l-külli ve’l-eczâi. Hâtemühû fî hâzâ fi’l-cismi ve’l-a’dâi.*
Birinci Fıkra: *Zâke’l-âlemü’l-kebîre… ilh.* Anlamı şudur: Şu kâinat denilen büyük âlem ve onun küçültülmüş bir örneği olan insan denilen küçük âlem, kudret ve kader kalemiyle yazılan dış (afakî) ve iç (enfüsî) dünyadaki birlik delillerini gösterirler.
Evet, kâinattaki düzenli sanatın küçük ölçekli bir numunesi insanda vardır. O büyük dairedeki sanat, Tek Sanatkâr’a (Sâni’-i Vâhid) şahitlik ettiği gibi, şu insandaki küçük ölçekli mikroskobik sanat dahi yine o Sanatkâr’a işaret eder, O’nun birliğini gösterir.
Hem nasıl ki şu insan son derece anlamlı bir Rabbani mektup, düzenli bir kader kasidesidir. Öyle de şu kâinat dahi aynı kader kalemiyle fakat büyük bir ölçekte yazılmış düzenli bir kader kasidesidir.
Hiç mümkün müdür ki, sınırsız ayırt edici alametle bütün insanlara bakan şu insan yüzündeki birlik mührüne (sikke-i vahdet) ve bütün varlıkları omuz omuza, el ele, baş başa veren kâinat üzerindeki birlik damgasına (hâtem-i vahdaniyet), Tek ve Benzersiz olan Allah’tan (Vâhid-i Ehad) başka bir şeyin müdahalesi bulunsun?
İkinci Fıkra: *İbdâuhû li-zâke… ilh.* Anlamı şudur: Hikmet Sahibi Sanatkâr, büyük âlemi öyle eşsiz bir surette yaratıp büyüklüğünün ayetlerini üzerine nakşetmiş ki, kâinatı büyük bir mescide dönüştürmüş. Ve insanı da öyle bir tarzda yaratıp ona akıl vererek, onunla o sanat mucizelerine ve o eşsiz kudretine karşı hayret secdesi ettirerek, ona büyüklük ayetlerini okutup kulluk kemerini bağlatarak, o büyük mescidde secde eden bir kul fıtratında yaratmıştır.
Hiç mümkün müdür ki, şu büyük mescidin içindeki secde edenlerin, ibadet edenlerin gerçek mabudu, o Tek ve Benzersiz Sanatkâr’dan başkası olabilsin?
İkinci Fıkra: *İnşâuhû li-zâke… ilh.* Anlamı şudur ki: O Mülkün Sahibi Celal Sahibi Zat (Mâlikü’l-mülki Zülcelal), büyük âlemi, özellikle de yeryüzünü öyle bir şekilde inşa etmiştir ki, iç içe sınırsız daireler olup her bir daire bir tarla hükmündedir. Zaman zaman, mevsim mevsim, asır asır eker, biçer, ürünler alır. Sürekli olarak mülkünü çalıştırır, tasarruf eder.
En büyük daire olan zerreler âlemini bir tarla yapıp her zaman kâinat kadar mahsulü, kudretiyle ve hikmetiyle orada eker, biçer, kaldırır. Görünen âlemden (âlem-i şehadet) görünmeyen âleme (âlem-i gayb), kudret dairesinden ilim dairesine gönderir.
Sonra orta büyüklükte bir daire olan yeryüzünü, aynen öyle bir tarla yapmış ki, mevsim mevsim âlemleri, türleri içinde eker, biçer, kaldırır. Manevi ürünlerini de gaybi, ahirete ait, misalî ve manevi âlemlere gönderir.
Daha küçük bir daire olan bir bahçeyi yine yüz defa, bin defa kudretle doldurup hikmetle boşalttırıyor.
Daha küçük bir daire olan bir canlıyı, mesela bir ağacı, bir insanı, yüz defa onun kadar ondan ürünler alır.
Demek ki o Mülkün Sahibi Celal Sahibi Zat; küçük büyük, parçacık bütün her şeyi birer model hükmünde inşa ederek, yüzlerce tarzda taze taze nakışlarla süslenmiş sanatlı dokumalarını onlara giydirir; isimlerinin yansımasını, kudretinin mucizelerini gösterir. Kendi mülkünde her bir şeyi birer sayfa hükmünde inşa etmiş; her sayfada yüzlerce tarzda anlamlı mektuplar yazar; hikmetinin ayetlerini gösterir, şuur sahiplerine okutturur.
Şu büyük âlemi mülk şeklinde inşa etmekle beraber, şu insanı da öyle bir surette yaratmıştır ve ona öyle cihazlar, aletler, duygular, hisler ve bilhassa nefis, heva, ihtiyaç, arzu, hırs ve dava vermiştir ki, o geniş mülkünde bütün mülke muhtaç bir köle (memlûk) hükmüne getirmiştir.
İşte hiç mümkün müdür ki: Çok büyük olan zerreler âleminden ta bir sineğe kadar bütününü mülk ve tarla yapan ve küçük insanı, o büyük mülke gözlemci, müfettiş, çiftçi, tüccar, tellal, kul ve köle yaptıran ve kendine muhterem bir misafir ve sevgili bir muhatap kabul eden o Mülkün Sahibi Celal Sahibi Zat’tan başka biri, o mülke tasarruf edip o köleye efendi olabilsin?
Dördüncü Fıkra: *San’atuhû fî zâke… ilh.* ibaresidir. Anlamı şudur ki: Celal Sahibi Sanatkâr’ın büyük âlemdeki sanatı o derece anlamlıdır ki, o sanat bir kitap suretinde ortaya çıkıp kâinatı büyük bir kitaba dönüştürdüğünden, insan aklı, hakiki felsefe ilminin kütüphanesini ondan aldı ve ona göre yazdı. Ve o hikmet kitabı o derece hakikatle bağlı ve hakikatten destek alıyor ki, Büyük Apaçık Kitab’ın (Kitab-ı Mübin) bir nüshası olan Hikmetli Kur’an şeklinde ilan edildi.
Hem nasıl ki kâinattaki sanatı, mükemmel düzeninden dolayı kitap şekline girdi; insandaki ilahi boya (sıbga) ve hikmet nakşı da hitap çiçeğini açtı. Yani o sanat, o derece anlamlı, hassas ve güzeldir ki, o canlı makinesindeki cihazlar fonograf gibi konuşmaya başladı, söyletti. Ve öyle en güzel bir yaratılış (ahsen-i takvim) içinde bir Rabbani boya vermiş ki, o maddi, cismani, cansız kafada; manevi, gaybi, canlı olan beyan ve hitap çiçeği açıldı. Ve o insan kafasındaki konuşma ve ifade kabiliyetine o derece yüce cihazlar ve yetenekler verdi ki, Ezelî Sultan’a muhatap olacak bir makamda geliştirdi, terakki ettirdi. Yani, insan fıtratındaki Rabbani boya, İlahi hitap çiçeğini açtı.
Hiç mümkün müdür ki, kitap derecesine gelen bütün varlıklardaki sanata ve hitap makamına gelen insandaki o boyaya, Tek ve Benzersiz olan Allah’tan başkası karışabilsin? Asla!
Beşinci Fıkra: *Kudretuhû fî zâke… ilh.* ibaresidir. Anlamı şudur ki: İlahi kudret, büyük âlemde Rabliğinin haşmetini gösteriyor. Rabbani rahmet ise küçük âlem olan insanda nimetleri düzenliyor.
Yani Sanatkâr’ın kudreti, büyüklük ve celal noktasında, kâinatı öyle muhteşem bir saray şeklinde yaratıyor ki, güneşi büyük bir elektrik lambası, ayı bir kandil ve yıldızları mumlar, meyvelerle yaldızlar, elektrikler yapıyor. Yeryüzünü bir sofra, bir tarla, bir bahçe, bir halı; dağları birer depo, birer direk, birer kale yapıyor ve bunun gibi bütün eşyayı büyük bir ölçekte o büyük sarayın gereçleri şekline getirerek, görkemli bir surette Rabliğinin haşmetini gösterdiği gibi…
Güzellik (cemal) noktasında rahmeti dahi, en küçük canlıya kadar her ruh sahibine nimetlerinin çeşitlerini verir, onunla düzenler. Baştan aşağıya kadar nimetlerle süsleyip lütuf ve keremle bezer ve o celalin haşmetine karşı, rahmetinin güzelliğini o küçücük dillerle o büyük lisana karşı çıkarır.
Yani, güneş ve arş gibi büyük cisimler, haşmet diliyle “Ya Celil, ya Kebir, ya Azîm” dedikleri vakit; sinek ve balık gibi o küçücük canlılar dahi rahmet diliyle “Ya Cemil, ya Rahîm, ya Kerîm” diyerek, o büyük musikiye latif nağmelerini katıyorlar, tatlılaştırıyorlar.
Hiç mümkün müdür ki, o Celal Sahibi Cemil’den ve o Cemal Sahibi Celil’den başka bir şey, kendi başına şu büyük ve küçük âlemin yaratılışına müdahale edebilsin? Asla!
Altıncı Fıkra: *Hişmetuhû fî zâke… ilh.* ibaresidir. Anlamı şudur ki: Yani kâinatın bütününün heyetinde görünen Rabliğin haşmeti, İlahi birliği (vahdaniyet) ispat edip gösterdiği gibi; canlıların en küçük parçalarına dahi belirli rızıklarını veren Rabbani nimet de İlahi tekliği (ehadiyet) ispat edip gösterir.
Vâhidiyet, bütün o varlıkların birinin olduğunu, birine baktığını ve birinin eseri olduğunu ifade eder.
Ehadiyet ise, her bir şeyde, her şeyin Yaratıcısı’nın isimlerinin çoğunun tecelli ettiğini ifade eder.
Mesela, güneşin ışığının bütün yeryüzünü kuşatması yönüyle vâhidiyet örneğini gösterir. Ve her bir şeffaf parçacıkta ve su damlasında, güneşin ışığı, ısısı, ışığındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesinin bulunması, ehadiyet örneğini gösterir. Ve her bir şeyde, özellikle de canlılarda ve bilhassa her bir insanda, o Sanatkâr’ın isimlerinin çoğunun tecelli etmesi yönüyle, ehadiyeti gösterir.
İşte şu fıkra işaret eder ki: Kâinatta tasarruf eden Rabliğin haşmeti; o koca güneşi şu yeryüzündeki canlılara bir hizmetkâr, bir lamba, bir ocak; koca yerküreyi onlara bir beşik, bir menzil, bir ticaret merkezi; ateşi, her yerde hazır bir aşçı ve dost; bulutu, süzgeç ve sütanne; dağları, depo ve ambar; havayı, canlılara nefes ve insanlara yelpaze; suyu, yeni hayata girenlere süt emziren bir dadı ve hayvanata hayat suyu veren bir şerbetçi hükmüne getiren İlahi rububiyet, son derece açık bir şekilde İlahi birliği gösterir.
Evet, Tek Yaratıcı’dan başka kim güneşi dünyalılara boyun eğdirilmiş bir hizmetkâr yapar? Ve o Tek ve Benzersiz olandan başka kim havayı elinde tutar, pek çok görevle vazifelendirip yeryüzünde çevik bir hizmetkâr yapar? Ve o Tek ve Benzersiz olandan başka kimin haddine düşmüştür ki ateşi aşçı yapsın ve kibrit başı kadar bir zerrecik ateşe, binlerce batman eşyayı yuttursun? Ve bunun gibi… Her bir şey, her bir unsur, her bir gök cismi, o Rabliğin haşmeti noktasında Celal Sahibi Tek olan Allah’ı gösterir.
İşte celal ve haşmet noktasında vâhidiyet göründüğü gibi, cemal ve rahmet noktasında da nimet ve ihsan, İlahi ehadiyeti ilan eder. Çünkü canlılarda ve bilhassa insanda, o derece kapsamlı bir sanat içinde, sınırsız çeşitlilikteki nimetleri anlayacak, kabul edecek, isteyecek cihazlar ve aletler vardır ki, bütün kâinatta tecelli eden bütün isimlerinin yansımasına mazhardır. Adeta bir odak noktası hükmünde, bütün güzel isimleri (esma-i hüsna) birden mahiyetinin aynasıyla gösterir ve onunla İlahi ehadiyeti ilan eder.
Yedinci Fıkra: *Sikketuhû fî zâke fi’l-külli ve’l-eczâi, hâtemühû fî hâzâ fi’l-cismi ve’l-a’dâi.* Anlamı şudur ki: Celal Sahibi Sanatkâr, büyük âlemin genel yapısında büyük bir mühür vurduğu gibi, bütün parçalarında ve türlerinde de birer birlik mührü koymuştur. Küçük âlem olan insanın cisminde ve yüzünde birer birlik damgası bastığı gibi, her bir organında da birer birlik mührü vardır.
Evet, o Celal Sahibi Kudret, her şeyde, bütünlerde ve parçalarda, yıldızlarda ve zerrelerde birer birlik mührü koymuştur ki O’na şahitlik eder. Ve birer birlik damgası basmıştır ki O’na delalet eder. Bu büyük hakikat, Yirmi İkinci Söz’de, Otuz İkinci Söz’de ve Otuz Üçüncü Mektup’un otuz üç adet Penceresinde son derece parlak ve kesin bir şekilde açıklanıp ispat edildiğinden, onlara havale edip sözü keser, burada bitiririz.
Beşinci Kelime
*Lehü’l-hamd* (Hamd O’nundur)
Yani, bütün varlıklarda övgüye sebep olan mükemmellikler O’nundur. Öyleyse hamd dahi O’na aittir. Ezelden ebede kadar, her kimden her kime karşı gelen ve gelecek olan övgü ve sena O’na aittir. Çünkü övgüye sebep olan nimet, ihsan, kemal, cemal ve hamdin kaynağı olan her şey O’nundur, O’na aittir.
Evet, Kur’an ayetlerinin işaretleriyle, bütün varlıklardan sürekli bir şekilde İlahi dergâha giden bir kulluk, bir tesbih, bir secde, bir dua ve bir hamd ve sena vardır ki daima o dergâha gider. Şu tevhid hakikatini ispat eden büyük bir delile şöyle işaret ederiz:
Şu kâinata baktığımız zaman, bir bağ ve bahçe şeklinde; tavanı yüce yıldızlarla yaldızlanmış, zemini süslü varlıklarla şenlenmiş bir surette görünüyor. İşte bu bağ ve bahçedeki düzenli, nurlu gök cisimleri ve hikmetli, süslü yeryüzü varlıkları, hepsi de kendilerine özgü dilleriyle derler ki: “Biz, Celal Sahibi bir Kudret’in kudret mucizeleriyiz. Hikmet Sahibi bir Yaratıcı’nın ve her şeye gücü yeten bir Sanatkâr’ın birliğine şahitlik ederiz.”
Ve şu âlem bağının içindeki yeryüzüne bakıyoruz, görüyoruz ki: Bir bahçe şeklinde, rengârenk yüz binlerce süslü çiçekli bitki türü onda serilmiş ve çeşit çeşit yüz binlerce hayvan türü onda serpilmiştir.
İşte şu yeryüzü bahçesindeki bütün o süslü bitkiler ve ziynetli hayvanlar, düzenli suretleriyle ve ölçülü şekilleriyle ilan ediyorlar ki: “Biz, tek bir Hikmet Sahibi Sanatkâr’ın sanatından birer mucize, birer harikayız ve O’nun birliğinin birer dellalı, birer şahidiyiz.”
Hem o bahçedeki ağaçların başlarına bakar, görürüz ki: Son derece âlimane, hakîmane, kerîmane, latîfane, cemîlane yapılmış çeşitli suretlerde meyveleri, çiçekleri görüyoruz. İşte bunlar, hep bir ağızdan ilan ederler ki: “Biz, Cemal Sahibi bir Rahman’ın ve Kemal Sahibi bir Rahîm’in mucize gibi hediyeleri, hayret verici ihsanlarıyız.”
İşte kâinat bağındaki cisimler ve varlıklar, yeryüzü bahçesindeki bitkiler ve hayvanlar, ağaçların ve bitkilerin başlarındaki çiçekler ve meyveler; son derece yüksek bir sesle şahitlik eder, ilan eder ve derler ki:
“Bizim Yaratıcımız, Şekil Vericimiz ve bizi hediye olarak veren Cemal Sahibi Kadir, Eşsiz Hikmet Sahibi Hakîm, Cömert ve Bol İhsan Sahibi Kerîm olan Allah, her şeye gücü yetendir. Hiçbir şey O’na ağır gelmez. Hiçbir şey kudret dairesinin dışında kalamaz. Kudretine göre zerreler ve yıldızlar birdir. Bütün, parça kadar kolaydır. Parça, bütün kadar kıymetlidir. En büyük olan, en küçük kadar O’nun kudretine göre rahattır. Küçük, büyük kadar sanatlıdır; hatta sanatça bazı küçükler, büyükten daha büyüktür.”
Geçmişteki bütün kudret harikası olan olaylar şahitlik eder ki, o Mutlak Kudret Sahibi, gelecekteki bütün mümkün olan harikalara da muktedirdir. Dünü getiren, yarını da getirdiği gibi; geçmişi yaratan o Kudret Sahibi Zat, geleceği de yaratır. Dünyayı yapan o Hikmet Sahibi Sanatkâr, ahireti de yapar. Evet, hakkiyle ibadet edilen (Mabud-u Bi’l-hak) yalnızca o Celal Sahibi Kudret Sahibi olduğu gibi, mutlak övgüye layık olan (Mahmud-u Bi’l-ıtlak) da yine yalnızca O’dur. İbadet O’na mahsus olduğu gibi, hamd ve sena da O’na hastır.
Hiç mümkün müdür ki, gökleri ve yeri yaratan Hikmet Sahibi bir Sanatkâr, göklerin ve yerin en önemli sonucu ve kâinatın en mükemmel meyvesi olan insanları başıboş bıraksın, sebeplere ve tesadüfe havale etsin, apaçık hikmetini anlamsızlığa çevirsin? Asla!
Hiç mümkün müdür ki, Hikmetli ve Âlim bir zat, bir ağacı son derece önemle tedbir ve tasvir edip, son derece hikmetle idare ve terbiye ettiği halde; o ağacın gayesi ve faydası olan meyvelerine bakmayıp önem vermesin; hırsız ellere, boş yerlere dağılsın, zayi olsun? Elbette bakmamak, önem vermemek olamaz. Çünkü ağaca önem vermek, meyveleri içindir.
İşte şu kâinatın şuurlu varlığı, en mükemmel meyvesi, neticesi ve gayesi insandır. Şu kâinatın Hikmet Sahibi Sanatkâr’ı, mümkün müdür ki şu şuurlu meyvelerin meyveleri olan hamd ve ibadeti, şükür ve muhabbeti başkalarına verip apaçık hikmetini hiçe indirsin, mutlak kudretini acizliğe çevirsin veya her şeyi kuşatan ilmini cehalete döndürsün? Yüz bin defa asla!
Hiç mümkün müdür ki, şu kâinat sarayının yapılışındaki Rabbani maksatların dayanağı olan şuurlu varlıkların ve onların en şereflisi olan insan türünün mazhar olduğu nimetlere karşılık gösterdikleri şükür ve ibadet, o kâinat sarayının Sanatkâr’ından başkasına gitsin? Ve o Celal Sahibi Sanatkâr, en büyük gaye olan o şükür ve ibadetin başkalarına gitmesine müsaade etsin?
Hem hiç mümkün müdür ki, sınırsız çeşitlilikteki nimetleriyle kendini şuurlu varlıklara sevdirsin ve sınırsız sanat mucizeleriyle kendini onlara tanıttırsın; sonra onların şükür ve ibadetlerini, hamd ve muhabbetlerini, tanıma ve minnettarlıklarını sebeplere ve tabiata terk edip önem vermesin; mutlak hikmetini inkâr ettirsin; Rabliğinin saltanatını hiçe indirsin? Yüz bin defa asla ve kat’a!
Hiç mümkün müdür ki, bir baharı yaratamayan, bütün meyveleri icat edemeyen ve yeryüzünde mühürleri aynı olan bütün elmaları inşa edemeyen biri; onların küçültülmüş bir örneği olan bir elmayı yaratıp, o elmayı nimet olarak birine yedirsin, şükrünü kazansın ve mutlak övgüye layık olana hamd noktasında ortak olsun? Asla! Çünkü bir elmayı yaratan kim ise, bütün dünyaya gelen elmaları yaratan da yine o olabilir. Çünkü mühür birdir. Hem elmaları yaratan kim ise, bütün dünyada rızkın kaynağı olan tohumları ve meyveleri yaratan da yine odur.
Demek ki, en küçük bir canlıya en küçük bir nimeti veren, doğrudan doğruya kâinatın Yaratıcısı’dır ve Celal Sahibi Rızık Veren’dir. Öyleyse şükür ve hamd, doğrudan doğruya O’na aittir. Öyleyse kâinatın hakikati, daima hak diliyle der:
*Lehü’l-hamdü min külli ehadin mine’l-ezeli ile’l-ebed* (Ezelden ebede kadar herkesten gelen her hamd O’nadır.)
Altıncı Kelime
*Yuhyî* (Hayatı veren O’dur)
Yani, hayatı veren yalnızca O’dur. Öyleyse her şeyin Yaratıcısı da yalnızca O’dur. Çünkü kâinatın ruhu, nuru, mayası, esası, neticesi ve özeti hayattır. Hayatı veren kim ise, bütün kâinatın Yaratıcısı da odur. Hayatı veren elbette O’dur; Hayy ve Kayyum’dur.
İşte tevhidin bu mertebesinin en büyük deliline şöyle işaret ederiz: Başka bir Söz’de açıklandığı ve ispat edildiği gibi, yeryüzü sahrasında çadırları kurulmuş son derece muhteşem canlılar ordusunu görüyoruz. Evet, Hayy ve Kayyum olan Allah’ın sınırsız ordularından, her bahar mevsiminde yeni silah altına alınmış, gayb âleminden gelen taze bir ordu meydana çıkmış görüyoruz. Şu orduya bakıyoruz ki: Bitki türlerinden iki yüz binden fazla ve hayvan milletlerinden yine yüz binden fazla çeşit çeşit, farklı kavimler görüyoruz. Her bir milletin, her bir taifenin elbisesi ayrı, rızkı ayrı, talimatı ayrı, terhisi ayrı, silahları ayrı, askerlik süresi ayrı olduğu halde; bir yüce kumandan, sınırsız kudret ve hikmetiyle, nihayetsiz ilim ve iradesiyle, bitmez rahmetiyle, tükenmez hazinesiyle, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, karıştırmayarak, geciktirmeyerek, ayrı ayrı bütün o üç yüz binden fazla milleti ve taifeyi tam bir düzen ve mükemmel bir ölçüyle, vakti vaktine ayrı ayrı rızıklarını, ayrı ayrı elbiselerini, ayrı ayrı silahlarını vererek, ayrı ayrı talimat yaptırarak, ayrı ayrı terhis ettiğini, gözü bulunan gözlemleyerek görür ve kalbi bulunan kesin olarak tasdik eder.
İşte hiç mümkün müdür ki, şu diriltme ve idareye, şu terbiye ve beslemeye; o orduyu bütün işleyişiyle kuşatan kapsamlı bir ilmin ve o orduyu bütün ihtiyaçlarıyla idare eden mutlak bir kudretin sahibinden başkası karışabilsin, müdahale edebilsin, onda hissesi olsun? Yüz binlerce defa asla!
Bilindiği gibi, bir taburda on farklı millet bulunsa, onları ayrı ayrı teçhiz etmek on tabur kadar güç olduğundan, aciz insanlar ister istemez tek tip teçhizata mecbur olmuşlardır. Halbuki Hayy ve Kayyum, şu muhteşem ordusu içinde üç yüz binden fazla millete ayrı ayrı hayati donanımları veriyor. Hem de zahmetsiz, zorlanmadan, kolay bir tarzda, hafif bir şekilde, son derece hikmetli ve düzenli bir şekilde veriyor. Ve koca orduya, tek bir dille *Hüvellezî yuhyî* (Hayatı veren O’dur) dedirtip, kâinat mescidinde o büyük cemaate *Allahu lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyü’l-kayyûm, lâ te’huzühû sinetün ve lâ nevm…* (Allah, O’ndan başka ilah yoktur; O, Hayy’dır, Kayyum’dur. O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku…) ayetini okutturuyor.
Yedinci Kelime
*Ve yümît* (Ölümü veren O’dur)
Yani, ölümü veren O’dur. Yani, hayatı veren O olduğu gibi, hayatı alan, ölümü veren de yine O’dur. Evet, ölüm sadece bir yıkım ve sönme değildir ki sebeplere verilsin, tabiata havale edilsin. Aksine, nasıl bir tohum dıştan ölüp çürüyorsa fakat içten bir filizin hayatına ve oluşumuna, yani küçük tohumluk hayatından büyük filiz hayatına geçiyorsa, öyle de ölüm dahi dıştan bir çözülme ve sönme gibi göründüğü halde, hakikatte insan için ebedî hayatın unvanı, başlangıcı ve girişidir. Öyleyse hayatı veren ve idare eden Mutlak Kudret Sahibi, yine elbette ölümü de O yaratır.
Bu kelimedeki tevhidin en yüce mertebesinin büyük bir deliline şöyle işaret ederiz:
Otuz Üçüncü Mektup’un Yirmi Dördüncü Penceresi’nde açıklandığı gibi: Şu varlıklar, İlahi irade ile akıp gitmektedir. Şu kâinat, Rabbani emir ile hareket halindedir. Şu mahlukat, İlahi izin ile zaman nehrinde sürekli akıyor; gayb âleminden gönderiliyor, görünen âlemde zahirî bir vücut giydiriliyor, sonra düzenli bir şekilde gayb âlemine yağıyor, iniyor. Ve Rabbani emir ile sürekli olarak gelecekten gelip şimdiki zamana uğrayarak nefes alır, geçmişe dökülür.
İşte mahlukatın bu akışı, son derece hikmetli bir rahmet ve ihsan dairesinde; bu seyahati, son derece yüce bir hikmet ve intizam dairesinde; bu cereyanı, son derece merhametli bir şefkat ve ölçü dairesinde baştan aşağıya kadar hikmetlerle, faydalarla, neticelerle ve gayelerle yapılıyor.
Demek ki, Celal Sahibi bir Kudret, Kemal Sahibi bir Hikmet, sürekli olarak varlık gruplarını, her grup içindeki parçacıkları ve o gruplardan oluşan âlemleri kudretiyle hayata kavuşturup görevlendirir. Sonra hikmetiyle terhis edip ölüme mazhar eder, gayb âlemine gönderir. Kudret dairesinden ilim dairesine çevirir.
İşte hiç mümkün müdür ki, şu kâinatı bütün heyetiyle çevirmeye gücü yetmeyen, bütün zamanlara hükmü geçmeyen, âlemleri tek bir fert gibi hayata ve ölüme mazhar etmeye kudreti yetmeyen ve baharları bir çiçek gibi hayat verip yeryüzüne takıp sonra ölümle ondan koparıp alamayan bir zat, ölüme ve öldürmeye sahip çıkabilsin? Evet, en küçük bir canlının ölümü dahi, hayatı gibi, bütün hayat hakikatleri ve ölüm çeşitleri elinde bulunan Celal Sahibi bir Zat’ın kanunuyla, izniyle, emriyle, kuvvetiyle, ilmiyle olması zorunludur.
Sekizinci Kelime
*Ve hüve hayyün lâ yemût* (O, ölümsüz ve daima diridir)
Yani, hayatı daimidir, ezelî ve ebedîdir. Ölüm, yokluk, hiçlik ve zeval O’na arız olamaz. Çünkü hayat, O’nun Zatı’na aittir. Zatî olan ise yok olamaz.
Evet, ezelî olan elbette ebedîdir. Kadîm olan (başlangıcı olmayan) elbette bâkidir. Varlığı zorunlu olan (Vâcibü’l-vücud) elbette sermedîdir (daimidir).
Evet, bir hayat ki bütün varlık, bütün nurlarıyla onun gölgesidir; nasıl olur da yokluk ona arız olabilir?
Evet, bir hayat ki varlığının zorunluluğu onun ayrılmaz bir vasfı ve unvanıdır; elbette yokluk ve fena hiçbir şekilde ona arız olamaz.
Evet, bir hayat ki bütün hayatlar sürekli onun yansımasıyla ortaya çıkar ve kâinatın bütün sabit hakikatleri ona dayanır, onunla ayaktadır; elbette hiçbir şekilde fena ve zeval ona arız olamaz.
Evet, bir hayat ki onun bir cilvesinin parıltısı, yokluğa ve zevale maruz kalan pek çok farklı şeye bir birlik verir, ebediyete mazhar eder, dağılmaktan kurtarır, varlığını korur ve bir nevi bekaya kavuşturur. Yani hayat, çokluğa bir birlik verir, onu baki kılar. Hayat gitse, dağılır, yok olur. Elbette, böyle hadsiz hayati parıltıların bir cilvesi olan o zorunlu hayata (hayat-ı vâcibe), zeval ve fena yanaşamaz.
Bu hakikate kesin şahit, şu kâinatın zeval ve fenasıdır. Yani varlıklar, varoluşlarıyla ve hayatlarıyla nasıl ki o Ölümsüz Diri’nin (Hayy-ı Lâyemut) hayatına ve o hayatın varlığının zorunluluğuna delalet ve şahitlik ederler, (Hâşiye[1]) öyle de ölümleriyle ve zevalleriyle o hayatın bekasına, sürekliliğine delalet eder ve şahitlik ederler. Çünkü varlıklar yok olup gittikten sonra, arkalarında yine kendileri gibi hayata mazhar olup yerlerine geldiklerinden, gösteriyorlar ki, sürekli hayat yansımasını tazeleyen daimi bir Diri (Zîhayat) var.
Nasıl ki güneşe karşı akan bir nehrin yüzündeki kabarcıklar parlar, gider. Gelenler aynı parlamayı gösterip grup grup arkasından parlayıp sönüp gider. Bu sönme ve parlama durumuyla, yüksekte duran daimi bir güneşin devamına delalet ederler. Öyle de şu akıp giden varlıklardaki hayat ve ölümün değişmeleri ve nöbetleşmeleri, Baki olan bir Diri’nin (Hayy-ı Bâki) bekasına ve devamına şahitlik ederler.
Evet, şu varlıklar aynalardır. Fakat karanlık nura ayna olduğu gibi, hem karanlık ne derece şiddetli ise o derece nurun parlamasını gösterdiği gibi, pek çok yönden zıtlık noktasında aynalık ederler. Mesela, nasıl ki varlıklar acizlikleriyle Sanatkâr’ın kudretine aynalık eder, fakirlikleriyle O’nun zenginliğine ayna olur. Öyle de fanilikleriyle O’nun bekasına aynalık ederler. Evet, yeryüzünün ve üzerindeki ağaçların kıştaki fakir halleri ve bahardaki görkemli servet ve zenginlikleri, son derece kesin bir surette Mutlak Kudret Sahibi ve Mutlak Zengin olan bir Zat’ın (Kadîr-i Mutlak, Ganiyy-i Ale’l-ıtlak) kudretine ve rahmetine aynalık eder.
Evet, bütün varlıklar, sanki hal diliyle Veysel Karanî gibi şöyle münacat ederler, derler ki:
“Ey İlahımız! Rabbimiz sensin! Çünkü biz kuluz. Nefsimizin terbiyesinden aciziz. Demek bizi terbiye eden sensin.”
“Hem Yaratıcı (Hâlık) sensin! Çünkü biz mahlukuz, yapılıyoruz.”
“Hem Rızık Veren (Rezzak) sensin! Çünkü biz rızka muhtacız, elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren sensin.”
“Hem Malik sensin! Çünkü biz köleyiz (memlûk). Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek malikimiz sensin.”
“Hem sen Aziz’sin, izzet ve azamet sahibisin! Biz zilletimize bakıyoruz, üstümüzde bir izzet cilveleri var. Demek senin izzetinin aynasıyız.”
“Hem sen Mutlak Zengin’sin (Ganiyy-i Mutlak)! Çünkü biz fakiriz. Fakirliğimizin elinin yetişmediği bir zenginlik veriliyor. Demek zengin olan sensin, veren sensin.”
“Hem sen Baki olan Diri’sin (Hayy-ı Bâki)! Çünkü biz ölüyoruz. Ölmemizde ve dirilmemizde, daimi bir hayat vericinin cilvesini görüyoruz.”
“Hem sen Baki’sin! Çünkü biz, faniliğimizde ve yok oluşumuzda senin devamını ve bekanı görüyoruz.”
“Hem cevap veren, ihsan eden sensin! Çünkü biz, bütün varlıklar, sözlü ve halli dillerimizle daima bağırıp istiyoruz, niyaz edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerine geliyor, maksatlarımız veriliyor. Demek bize cevap veren sensin.” Ve bunun gibi…
Bütün varlıkların bütünüyle ve parçasıyla her biri, birer Veysel Karanî gibi manevi bir münacat suretinde bir aynalıkları vardır. Acizlikleri, fakirlikleri ve kusurlarıyla İlahi kudreti ve kemali ilan ediyorlar.
Dokuzuncu Kelime
*Biyedihi’l-hayr* (Bütün hayırlar O’nun elindedir)
Yani, bütün hayırlar O’nun elinde, bütün güzellikler O’nun defterinde, bütün ihsanlar O’nun hazinesindedir. Öyleyse hayır isteyen O’ndan istemeli, iyilik arzu eden O’na yalvarmalı…
Bu kelimenin hakikatini kesin bir surette göstermek için, İlahi ilmin hadsiz delillerinden geniş bir delilin emarelerine ve parıltılarına şöyle işaret eder ve deriz ki:
Şu kâinatta görünen fiillerle tasarruf edip yaratan Sanatkâr’ın her şeyi kuşatan (muhit) bir ilmi vardır. Ve o ilim, O’nun Zat’ının zorunlu ve ayrılmaz bir özelliğidir; ayrılması imkânsızdır. Nasıl ki güneşin kendisi olup ışığının olmaması mümkün değilse, öyle de binlerce derece daha fazla mümkün değildir ki, şu düzenli varlıkları yaratan Zat’ın ilmi O’ndan ayrılsın. Şu kuşatıcı ilim, o Zat’a zorunlu olduğu gibi, ilişki kurması yönüyle her şeye de zorunludur. Yani, hiçbir şeyin O’ndan gizlenmesi mümkün değildir. Perdesiz, güneşe karşı yeryüzündeki eşyanın güneşi görmemesi nasıl mümkün değilse, o Celal Sahibi Âlim’in ilim nuruna karşı eşyanın gizlenmesi, bin derece daha imkânsızdır, muhaldir. Çünkü huzur vardır. Yani, her şey O’nun nazar dairesindedir, karşısındadır ve görüş alanındadır ve her şeye nüfuzu vardır. Şu cansız güneş, şu aciz insan, şu şuursuz röntgen ışını gibi nurlu varlıklar; sonradan olma, eksik ve geçici oldukları halde onların nurları karşılarındaki her şeyi görüp nüfuz ederlerse, elbette zorunlu, kuşatıcı ve zatî olan ezelî ilim nurundan hiçbir şey gizlenemez ve dışında kalamaz.
Bu hakikate işaret eden, kâinatın haddi hesaba gelmez alametleri, ayetleri vardır. Örneğin:
Bütün varlıklarda görünen bütün hikmetler, o ilme işaret eder. Çünkü hikmetle iş görmek, ilimle olur.
Hem bütün inayetler, süslemeler o ilme işaret eder. Lütufkârane, ihsankârane iş gören, elbette bilir ve bilerek yapar.
Hem her biri bir ölçü içindeki bütün düzenli varlıklar ve her biri bir düzen içindeki bütün ölçülü heyetler, yine o kuşatıcı ilme işaret eder. Çünkü düzenle iş görmek, ilimle olur. Ölçüyle, tartıyla sanatkârane yapan, elbette kuvvetli bir ilme dayanarak yapar.
Hem bütün varlıklarda görünen düzenli miktarlar, hikmet ve faydaya göre biçilmiş şekiller, bir kaza kanunuyla ve kader pergeliyle düzenlenmiş gibi verimli vaziyetler ve heyetler, kuşatıcı bir ilmi gösteriyor. Evet, eşyaya ayrı ayrı düzenli suretler vermek, her şeyin hayati faydalarına ve varlığına layık özel bir şekil vermek, kuşatıcı bir ilimle olur, başka türlü olamaz.
Hem bütün canlılara, her birine layık bir tarzda, uygun vakitte, ummadığı yerde rızıklarını vermek, kuşatıcı bir ilimle olur. Çünkü rızkı gönderen; rızka muhtaç olanları bilecek, tanıyacak, vaktini bilecek, ihtiyacını idrak edecek, sonra rızkını layık bir tarzda verebilir.
Hem bütün canlıların, belirsizlik adı altında belirli bir kanuna bağlı olan ecelleri, ölümleri, kuşatıcı bir ilmi gösteriyor. Çünkü her türün fertlerinin görünüşte belirli bir ecel vakti olmasa da, o türün iki sınır arasında belirli bir zamanda ecelleri tayin edilmiştir. O ecel anında, o şeyin arkasında görevini devam ettirecek olan neticesinin, meyvesinin, çekirdeğinin korunması ve taze bir hayata dönüştürülmesi, yine o kuşatıcı ilmi gösteriyor.
Hem bütün varlıkları kapsayan, her bir varlığa layık bir surette rahmetin iltifatları, geniş bir rahmet içinde kuşatıcı bir ilmi gösteriyor. Çünkü mesela, canlıların yavrularını süt ile besleyen ve toprağın suya muhtaç bitkilerine yağmur ile yardım eden; elbette yavruları tanır, ihtiyaçlarını bilir ve o bitkileri görür, yağmurun onlara gerekliliğini anlar, sonra gönderir. Ve bunun gibi… Bütün hikmetli, lütufkâr rahmetinin hadsiz cilveleri, kuşatıcı bir ilmi gösteriyor.
Hem bütün eşyanın sanatındaki özen, sanatkârane tasvirler ve mahirane süslemeler, kuşatıcı bir ilmi gösteriyor. Çünkü binlerce muhtemel durum içinde, düzenli, süslü, sanatlı ve hikmetli bir durumu seçmek, derin bir ilimle olur. Bütün eşyadaki bu seçme tarzları, kuşatıcı bir ilmi gösteriyor.
Hem eşyanın yaratılmasındaki ve eşsiz bir şekilde ortaya çıkarılmasındaki mükemmel kolaylık, en mükemmel bir ilme delalet eder. Çünkü bir işte kolaylık ve bir durumda suhulet, ilim ve maharet derecesiyle orantılıdır. Ne kadar çok bilirse, o derece kolay yapar.
İşte bu sırra binaen, her biri birer sanat mucizesi olan varlıklara bakıyoruz ki, hayret verici bir derecede kolaylıkla, zahmetsiz, karmaşasız, kısa bir zamanda fakat mucize gibi bir surette yaratılırlar. Demek, hadsiz bir ilim vardır ki, hadsiz kolaylıkla yapılır. Ve bunun gibi…
Zikredilen emareler gibi binlerce doğru alamet var ki, şu kâinatta tasarruf eden zatın kuşatıcı bir ilmi vardır. Ve her şeyi bütün halleriyle bilir, sonra yapar.
Madem şu kâinat sahibinin böyle bir ilmi vardır; elbette insanları ve insanların amellerini görür ve insanlar neye layık ve müstahak olduklarını bilir, hikmet ve rahmetin gereğine göre onlarla muamele eder ve edecektir.
Ey insan! Aklını başına al, dikkat et! Nasıl bir zat seni bilir ve bakar; bil ve ayıl!
Eğer denilse: Yalnız ilim yeterli değildir, irade de lazımdır. İrade olmazsa ilim kâfi gelmez?
Cevap: Bütün varlıklar nasıl ki kuşatıcı bir ilme delalet ve şahitlik ederler, öyle de o kuşatıcı ilim sahibinin külli iradesine dahi delalet ederler. Şöyle ki:
Her bir şeye, özellikle de her bir canlıya, pek çok karmaşık ihtimal içinden belirli bir ihtimal ile, pek çok sonuçsuz yol içinden neticeli bir yol ile ve pek çok imkân içinde tereddütlü iken son derece düzenli bir şahsiyet verilmesi; hadsiz yönlerle külli bir iradeyi gösteriyor.
Çünkü her şeyin varlığını kuşatan hadsiz imkânlar ve ihtimaller içinde, verimsiz ve sonuçsuz yollarda, karışık ve tekdüze bir sel gibi ölçüsüz akan cansız unsurlardan, son derece hassas bir ölçü ve nazik bir tartıyla, son derece ince bir intizam ve nazenin bir nizamla verilen ölçülü şekil ve düzenli şahsiyet; zorunlu ve apaçık, hatta gözlemle, külli bir iradenin eseri olduğunu gösterir.
Çünkü hadsiz vaziyetler içinde bir vaziyeti seçmek; bir tahsis, bir tercih, bir kasıt ve bir irade ile olur ve bilinçli bir arzu ile tahsis edilir. Elbette tahsis, bir tahsis ediciyi gerektirir. Tercih, bir tercih ediciyi ister. Tahsis ve tercih edici ise iradedir.
Mesela, insan gibi yüzlerce farklı cihaz ve aletin makinesi hükmünde olan bir vücudun bir damla sudan, yüzlerce farklı organı bulunan bir kuşun basit bir yumurtadan ve yüzlerce farklı kısma ayrılan bir ağacın basit bir çekirdekten yaratılmaları; kudret ve ilme şahitlik ettikleri gibi, son derece kesin ve zorunlu bir tarzda onların Sanatkârı’nda külli bir iradeye delalet ederler ki, o irade ile o şeyin her şeyini tahsis eder ve o irade ile her cüzüne, her organına, her kısmına ayrı, has bir şekil verir, bir vaziyet giydirir.
Özetle: Nasıl ki eşyadaki, mesela hayvanlardaki önemli organların esasları ve sonuçları itibarıyla birbirlerine benzeyişleri, uyumları ve tek bir birlik mührü göstermeleri, kesin olarak bütün hayvanların Sanatkârı’nın bir, tek, benzersiz olduğunu gösteriyor. Öyle de o hayvanların ayrı ayrı şahsiyetleri ve simalarındaki başka başka hikmetli belirlenmeleri ve farklılaşmaları delalet eder ki, onların Tek Sanatkâr’ı, dilediğini yapandır (fâil-i muhtar) ve irade sahibidir; istediğini yapar, istemediğini yapmaz; kasıt ve irade ile işler.
Madem İlahi ilme ve Rabbani iradeye, varlıklar sayısınca, hatta varlıkların halleri sayısınca delalet ve şahitlik vardır. Elbette bir kısım filozofların İlahi iradeyi reddetmeleri, bir kısım bid’at ehlinin kaderi inkâr etmeleri, bir kısım dalalet ehlinin cüz’i meselelere vakıf olunmadığını iddia etmeleri ve tabiatçıların bir kısım varlıkları tabiata ve sebeplere isnat etmeleri; varlıklar sayısınca katmerli bir yalancılıktır ve varlıkların halleri sayısınca katmerli bir dalalet divaneliğidir. Çünkü hadsiz doğru şahitliği yalanlayan, hadsiz bir yalancılık işlemiş olur.
İşte, İlahi irade ile meydana gelen işlerde “İnşallah” yerine, bilerek “Tabii tabii” demek, ne kadar hata ve hakikate aykırı olduğunu kıyas et…
Onuncu Kelime
*Ve hüve alâ külli şey’in kadîr* (O, her şeye gücü yetendir)
Yani hiçbir şey O’na ağır gelemez. Mümkün olanlar dairesinde ne kadar eşya varsa, o eşyaya son derece kolay bir şekilde vücut giydirebilir. Ve o derece O’na kolay ve rahattır ki, *İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en… ilh.* (Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca ona ‘Ol!’ demektir…) sırrıyla, sanki yalnız emreder, yapılır.
Nasıl ki son derece mahir bir sanatkâr, çok kolay bir şekilde elini işe dokundurur dokundurmaz, makine gibi işler. Ve o sürat ve mahareti ifade etmek için denilir ki, o iş ve sanat ona o kadar boyun eğmiştir ki, sanki emriyle, dokunmasıyla işler oluyor, sanatlar vücuda geliyor.
Öyle de Celal Sahibi Kadir’in kudretine karşı eşyanın son derece boyun eğmesi ve itaatine ve o kudretin son derece zahmetsiz ve kolaylıkla iş gördüğüne işareten, *İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehû kün fe-yekûn* (Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca ona ‘Ol!’ demektir, o da hemen oluverir) ferman eder. Bu büyük hakikatin hadsiz sırlarından beş sırrı, beş nükte ile açıklayacağız:
Birincisi: İlahi kudrete göre en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır. Bir türün bütün fertlerini yaratmak, bir fert kadar zahmetsiz ve rahattır. Cenneti yaratmak, bir bahar kadar kolaydır. Bir baharı yaratmak, bir çiçek kadar rahattır.
Bu sırrı açıklayan ve ispat eden, haşre dair Onuncu Söz’ün sonunda, hem meleklere, ruhun bekasına ve haşre dair Yirmi Dokuzuncu Söz’de haşir meselesinde, İkinci Esas’ın beyanında zikredilen “nuraniyet sırrı”, “şeffafiyet sırrı”, “mukabele sırrı”, “muvazene sırrı”, “intizam sırrı”, “itaat sırrı”, altı temsil ile ispat edilerek gösterilmiştir ki, İlahi kudrete göre yıldızlar zerreler gibi kolaydır; hadsiz fertler, bir fert kadar zahmetsiz ve rahatça yaratılır. Madem o iki Söz’de bu altı sır ispat edilmiş, onlara havale ederek burada kısa keseriz.
İkincisi: İlahi kudrete göre her şeyin eşit olduğuna kesin delil ve parlak bürhan şudur ki:
Hayvanların ve bitkilerin yaratılışında gözümüzle görüyoruz ki, hadsiz bir cömertlik ve çokluk içinde, son derece bir sağlamlık ve sanat güzelliği bulunuyor.
Hem son derece karışıklık ve iç içe geçmişlik içinde, son derece bir ayırt edilme ve ayrışma görünüyor.
Hem son derece bolluk ve genişlik içinde, sanatça son derece kıymetlilik ve yaratılışça güzellik bulunuyor.
Hem son derece sanatkârane bir surette, çok cihazata ve çok zamana muhtaç olmakla beraber, son derece kolaylıkla ve süratle yaratılıyor. Adeta birden ve hiçten o sanat mucizeleri vücuda geliyor.
İşte gözlemle her mevsimde yeryüzünde gördüğümüz bu kudret faaliyeti, kesin olarak delalet eder ki, bu fiillerin kaynağı olan kudrete göre en büyük şey en küçük şey kadar kolaydır ve hadsiz fertlerin yaratılması ve idareleri, bir fert kadar rahatça yaratılır ve idare edilir.
Üçüncüsü: Şu kâinatta, şu görünen tasarruflar ve fiillerle hükmeden Kudret Sahibi Sanatkâr’ın kudretine göre, en büyük bütün, en küçük parça kadar kolay gelir. Fertleri çok olan bir bütünün yaratılması, tek bir parçanın yaratılması kadar kolaydır. Ve en basit bir parçada, en yüksek bir sanat değeri gösterilebilir. Bu hakikatin hikmet sırrı üç kaynaktan çıkar:
Evvela: Birliğin (vâhidiyet) yardımından.
Saniyen: Birliğin (vahdet) kolaylığından.
Salisen: Tekliğin (ehadiyet) tecellisinden.
Birinci kaynak olan birliğin yardımı: Yani, her şey ve bütün eşya tek bir zatın mülkü olsa, o vakit birlik cihetiyle her bir şeyin arkasında bütün eşyanın kuvvetini toplayabilir. Ve bütün eşya, tek bir şey gibi kolayca idare edilir. Bu sırrı, şöyle bir temsille anlamaya yaklaştırmak için deriz:
Mesela, nasıl ki bir memleketin tek bir padişahı bulunsa, o padişah o saltanatın birliği kanunu cihetiyle, her bir neferin arkasında manevi bir ordu kuvvetini toplayabilir. Ve toplayabildiği için o tek nefer, bir şahı esir edebilir ve şahın üstünde padişahı adına hükmedebilir. Hem o padişah, saltanatın birliği sırrıyla, bir neferi ve bir memuru çalıştırıp idare ettiği gibi, bütün orduyu ve bütün memurlarını idare edebilir. Sanki saltanatın birliği sırrıyla herkesi, her şeyi bir ferdin yardımına gönderebilir. Ve her bir ferdi, bütün fertler kadar bir kuvvete dayandırabilir, yani ondan yardım aldırabilir.
Eğer o saltanatın birliği ipi çözülse ve başıbozukluğa dönse, o vakit her bir nefer hadsiz bir kuvveti birden kaybedip yüksek bir nüfuz makamından düşer, sıradan bir adam makamına gelir. Ve onların idaresi ve çalıştırılması, fertlerin sayısı kadar zorluk çıkarır.
Aynen öyle de, *Ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ* (En yüce misaller Allah’a aittir), şu kâinatın Sanatkâr’ı Bir (Vâhid) olduğundan, her bir şeye karşı bütün eşyaya yönelik olan isimlerini toplar. Ve nihayetsiz bir sanatla, kıymettar bir surette yaratır. Gerekirse bütün eşya ile tek bir şeye bakar, baktırır, yardım verir ve kuvvetli yapar. Ve bütün eşyayı da o birlik sırrıyla tek bir şey gibi yaratır, tasarruf eder, idare eder.
İşte bu birliğin yardımı sırrıyladır ki, şu kâinatta son derece bolluk ve ucuzluk içinde, sanatça ve kıymetçe son derece yüksek ve yüce bir keyfiyet görünüyor.
İkinci kaynak olan birliğin kolaylığı: Yani, birlik usulüyle bir merkezde, bir elden, bir kanunla olan işler, son derece kolaylık sağlar. Farklı merkezlere, farklı kanunlara, farklı ellere dağılsa zorluk çıkarır.
Mesela, nasıl ki bir ordunun bütün neferlerinin bir merkezden, bir kanunla, bir başkomutan emriyle temel teçhizatları yapılsa, bir tek nefer kadar kolay olur. Eğer ayrı ayrı fabrikalarda, ayrı ayrı merkezlerde teçhizatları yapılsa, bir ordunun teçhizine lazım olan bütün askeri fabrikalar, bir tek neferin teçhizatı için lazım gelir. Demek ki, eğer birliğe dayanılsa, bir ordu bir nefer kadar kolay olur. Eğer birlik olmazsa, bir nefer bir ordu kadar teçhizatın esasları cihetinde zorluk çıkarır.
Hem bir ağacın meyvelerine –birlik noktasında– bir merkeze, bir kanuna, bir köke dayanarak hayat maddesi verilse, binlerce meyve tek bir meyve gibi kolay olur. Eğer her bir meyve ayrı ayrı bir merkeze bağlansa ve ayrı ayrı yerlerden hayat maddeleri gönderilse, her bir meyve bütün ağaç kadar zorluk çıkarır. Çünkü bütün ağaca lazım olan hayat maddeleri, her bir meyve için de lazımdır.
İşte bu iki temsil gibi, *Ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ* (En yüce misaller Allah’a aittir), şu kâinatın Sanatkâr’ı Tek ve Benzersiz (Vâhid-i Ehad) olduğu için birlikle iş görür ve birlikle iş gördüğü için bütün eşya tek bir şey kadar kolay olur. Hem bir tek şeyi, sanatça bütün eşya kadar kıymetli yapabilir. Ve hadsiz fertleri, son derece kıymettar bir surette yaratarak, şu görünen hadsiz bolluk ve nihayetsiz ucuzluk diliyle mutlak cömertliğini gösterir ve hadsiz sehavetini ve nihayetsiz yaratıcılığını izhar eder.
Üçüncü kaynak olan ehadiyetin tecellisi: Yani, Celal Sahibi Sanatkâr cisim ve cismani olmadığı için zaman ve mekân O’nu kayıt altına alamaz. Varlık ve mekân, O’nun görmesine ve hazır olmasına müdahale edemez. Vasıtalar ve cisimler, O’nun fiiline perde çekemez. Yönelişinde bölünme ve parçalanma olmaz. Bir şey, bir şeye mani olmaz. Hadsiz fiilleri, bir fiil gibi yapar. Onun içindir ki, bir çekirdekte koca bir ağacı manen yerleştirdiği gibi, bir âlemi bir tek fertte yerleştirebilir. Bütün âlem, bir tek fert gibi kudret elinde çevrilir. Bu sırrı, başka Sözlerde izah ettiğimiz gibi deriz ki:
Nasıl ki nuraniyet itibarıyla bir derece kayıtsız olan güneşin timsali, her bir cilalı parlak şeyde yansır. Binlerle, milyonlarla aynalar nuruna karşı gelse, bir tek ayna gibi bölünmeden, bizzat her birinde misali yansıması bulunur. Eğer aynanın kabiliyeti olsa, güneş azametiyle onda eserlerini gösterebilir. Bir şey bir şeye engel olamaz. Binler, bir gibi ve binler yere, bir yer gibi kolay girer. Her bir yer, binler yer kadar o güneşin yansımasına mazhar olur.
İşte, *Ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ* (En yüce misaller Allah’a aittir), şu kâinatın Celal Sahibi Sanatkârı’nın, nur olan bütün sıfatlarıyla ve nurani olan bütün isimleriyle, ehadiyet sırrıyla öyle bir tecellisi vardır ki, hiçbir yerde olmadığı halde her yerde hazır ve nazırdır. Yönelişinde bölünme olmaz. Aynı anda her yerde, zahmetsiz, sıkışıklık olmadan her işi yapar.
İşte bu birliğin yardımı (imdad-ı vâhidiyet), birliğin kolaylığı (yüsr-ü vahdet) ve ehadiyetin tecellisi (tecelli-i ehadiyet) sırrıyladır ki, bütün varlıklar tek bir Sanatkâr’a verildiği vakit, o bütün varlıklar tek bir varlık gibi kolay ve suhuletli olur. Ve her bir varlık, sanat güzelliği açısından bütün varlıklar kadar kıymetli olabilir. Nitekim varlıkların hadsiz bolluğu içinde her bir fertte hadsiz sanat inceliklerinin bulunması bu hakikati gösteriyor.
Eğer o varlıklar doğrudan doğruya tek bir Sanatkâr’a verilmezse, o zaman her bir varlık bütün varlıklar kadar zorlaşır ve bütün varlıklar tek bir varlık kıymetine düşer. Bu halde ya hiçbir şey vücuda gelmeyecek veya gelse de kıymetsiz olup hiçe inecektir.
İşte bu sırdandır ki, felsefe ehlinin en ileri gidenleri olan sofistler, hak yolundan yüz çevirdiklerinden küfür ve dalalet yoluna bakmışlar ve görmüşler ki şirk yolu, hak yolundan ve tevhid yolundan yüz bin kat daha zordur, son derece akıl dışıdır. Onun için mecburen her şeyin varlığını inkâr ederek akıldan istifa etmişlerdir.
Dördüncüsü: Şu kâinatta görünen fiillerle tasarruf eden Kudret Sahibi Zat’ın kudretine göre, cennetin yaratılması bir bahar kadar kolay, bir baharın yaratılması bir çiçek kadar kolaydır. Ve bir çiçeğin sanat güzellikleri ve yaratılış incelikleri, bir bahar kadar latif ve kıymetli olabilir. Bu hakikatin sırrı üç şeydir:
Birincisi: Sanatkâr’daki varlığının zorunluluğu (vücub) ile maddeden soyut olması (tecerrüd).
İkincisi: Mahiyetinin farklılığıyla kayıt altına girmemesi (adem-i takayyüd).
Üçüncüsü: Mekân tutmamasıyla (adem-i tahayyüz) bölünmemesi (adem-i tecezzi).
Birinci Sır: Varlığın zorunluluğu ve maddeden soyut olmanın hadsiz kolaylığa ve nihayetsiz suhuletlere sebep olması, son derece derin bir sırdır. Onu bir temsille anlamaya yaklaştıracağız. Şöyle ki:
Vücut mertebeleri farklıdır ve vücut âlemleri ayrı ayrıdır. Ayrı ayrı oldukları için, vücutta sağlamlığı bulunan bir vücut tabakasının bir zerresi, o tabakadan daha hafif bir vücut tabakasının bir dağı kadardır ve o dağı içine alabilir.
Mesela, görünen âlemden (âlem-i şehadet) olan kafadaki hardal tanesi kadar hafıza kuvveti, mana âleminden bir kütüphane kadar varlığı içine alır. Ve dış âlemden olan tırnak kadar bir ayna, misal âlemi tabakasından koca bir şehri içine alır. Ve o dış âlemden olan o ayna ve o hafızanın şuurları ve yaratma kuvvetleri olsaydı, bir zerrecik dış varlıklarının kuvvetiyle, o manevi ve misalî varlıkta hadsiz tasarruflar ve değişiklikler yapabilirlerdi.
Demek, vücut sağlamlaştıkça kuvvet artar; az bir şey, çok hükmüne geçer. Hele ki vücut tam bir sağlamlık kazandıktan sonra maddeden soyut ise, kayıt altına girmezse; o vakit cüzi bir cilvesi, diğer hafif vücut tabakalarının pek çok âlemlerini çevirebilir.
İşte, *Ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ* (En yüce misaller Allah’a aittir), şu kâinatın Celal Sahibi Sanatkâr’ı, Varlığı Zorunlu Olan’dır (Vâcibü’l-vücud). Yani O’nun varlığı zatîdir, ezelîdir, ebedîdir, yokluğu imkânsızdır, zevali muhaldir ve vücut tabakalarının en sağlamı, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Diğer vücut tabakaları, O’nun varlığına göre son derece zayıf bir gölge hükmündedir. Ve o derece Vâcibü’l-vücud’un varlığı sağlam ve hakikatli ve mümkinatın (yaratılmışların) varlığı o derece hafif ve zayıftır ki, Muhyiddin-i Arabî gibi pek çok tahkik ehli, diğer vücut tabakalarını vehim ve hayal derecesine indirmişler, *“Lâ mevcûde illâ Hû”* (O’ndan başka mevcut yoktur) demişler. Yani, Vâcibü’l-vücud’a nispeten başka şeylere vücut denilmemeli; onlar vücut unvanına layık değillerdir, diye hükmetmişler.
İşte, Varlığı Zorunlu Olan’ın hem zorunlu hem de zatî olan kudretine karşı, mevcudatın hem sonradan olma hem de geçici varlıkları ve mümkinatın hem kararsız hem de kuvvetsiz sabitlikleri, elbette son derece kolay ve hafif gelir. Bütün ruhları büyük haşirde diriltip muhakeme etmek; bir baharda, belki bir bahçede, belki bir ağaçta haşredip yaydığı yaprak, çiçek ve meyveler kadar kolaydır.
İkinci Sır: Mahiyetin farklılığı ve kayıt altına girmemenin kolaylığa sebebiyeti ise şudur:
Kâinatın Sanatkâr’ı, elbette kâinat cinsinden değildir. Mahiyeti, hiçbir mahiyete benzemez. Öyleyse kâinat dairesindeki engeller, kayıtlar O’nun önüne geçemez; O’nun icraatını sınırlayamaz. Bütün kâinatı birden tasarruf edip çevirebilir. Eğer kâinat yüzündeki görünen tasarruflar ve fiiller kâinata havale edilse, o kadar zorluk ve karışıklığa sebep olur ki, hiçbir düzen kalmadığı gibi hiçbir şey de varlıkta kalmaz, belki varlığa gelemez.
Mesela, nasıl ki kemerli kubbelerdeki ustalık sanatı o kubbedeki taşlara havale edilse ve bir taburun zabite ait idaresi neferlere bırakılsa, ya hiç vücuda gelmez veyahut çok zorluk ve karışıklık içinde düzensiz bir vaziyet alır. Halbuki o kubbelerdeki taşlara vaziyet vermek için taş nevinden olmayan bir ustaya verilse ve taburdaki neferlerin idaresi rütbe itibarıyla zabitlik mahiyetine sahip olan bir zabite havale edilse, hem sanat kolay olur hem de tedbir ve idare kolaylaşır. Çünkü taşlar ve neferler birbirine engel olurlar; usta ve zabit ise engelsiz her noktaya bakar, idare eder.
İşte, *Ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ* (En yüce misaller Allah’a aittir), Vâcibü’l-vücud’un kutsal mahiyeti, mümkinatın mahiyetleri cinsinden değildir. Belki bütün kâinatın hakikatleri, o mahiyetin güzel isimlerinden olan Hak isminin ışıklarıdır. Madem mukaddes mahiyeti hem Vâcibü’l-vücud’dur, hem maddeden mücerreddir, hem bütün mahiyetlere aykırıdır; misli, misali, benzeri yoktur. Elbette o Celal Sahibi Zat’ın o ezelî kudretine göre bütün kâinatın idaresi ve terbiyesi, bir bahar, belki bir ağaç kadar kolaydır. Büyük haşir ve ahiret yurdunun, cennet ve cehennemin yaratılması; bir güz mevsiminde ölmüş ağaçların yeniden bir baharda diriltilmeleri kadar kolaydır.
Üçüncü Sır: Mekân tutmamanın ve bölünmemenin son derece olan kolaylığa sebep olmasının sırrı ise şudur:
Madem Kudret Sahibi Sanatkâr mekândan münezzehtir, elbette kudretiyle her mekânda hazır sayılır. Ve madem bölünme ve parçalanma yoktur, elbette her şeye karşı bütün isimleriyle yönelebilir. Ve madem her yerde hazır ve her şeye yöneliktir, öyleyse varlıklar, vasıtalar ve cisimler O’nun fiillerine engel olmaz, geciktirmez; belki –hiç lüzum yok, faraza lüzum olsa– elektriğin telleri gibi, ağacın dalları gibi ve insanın damarları gibi; eşya, kolaylaştırma vesilesi, hayata ulaşma vasıtası ve fiillerin sürat sebebi hükmüne geçer. Geciktirme, sınırlama, engelleme ve müdahale şöyle dursun, belki kolaylaştırma, hızlandırma ve ulaştırmaya vesile hükmüne geçer.
Demek, Celal Sahibi Kudret’in kudret tasarruflarına her şey itaat ve boyun eğme cihetinde –ihtiyaç yok, eğer ihtiyaç olsa– kolaylığa vesile olur.
Özetle: Kudret Sahibi Sanatkâr zahmetsiz, uğraşsız, süratle, kolaylıkla her şeyi o şeye layık bir surette yaratır. Bütünleri, parçalar kadar kolay yaratır. Parçaları, bütünler kadar sanatlı yaratır.
Evet, bütünleri, gökleri ve yeri yaratan kimse, göklerde ve yerde olan parçaları ve canlı fertleri yaratan da elbette yine O’dur ve O’ndan başka olamaz. Çünkü o küçük parçalar, o bütünlerin meyveleri, çekirdekleri, küçültülmüş örnekleridir.
Hem o parçaları yaratan kim ise, parçaları kuşatan unsurları, gökleri ve yeri de O yaratmıştır. Çünkü görüyoruz ki, parçalar bütünlere göre birer çekirdek, birer küçük nüsha hükmündedir. Öyleyse o parçaları yaratan zatın elinde, genel unsurlar, gökler ve yer bulunmalıdır. Ta ki hikmetinin düsturlarıyla ve ilminin ölçüleriyle o genel ve kuşatıcı varlıkların özetlerini, manalarını, numunelerini; o küçücük küçültülmüş örnekler hükmünde olan parçalarda yerleştirebilsin.
Evet, sanat harikaları ve yaratılış gariplikleri noktasında parçalar, bütünlerden geri değil; çiçekler, yıldızlardan aşağı değil; çekirdekler, ağaçların altında değil; belki çekirdekteki kaderin nakşı olan manevi ağaç, bağdaki kudretin dokuması olan cisimleşmiş ağaçtan daha acayiptir. Ve insanın yaratılışı, âlemin yaratılışından daha acayiptir.
Nasıl ki bir atom zerresi üstünde, esir zerreleriyle bir hikmet Kur’an’ı yazılsa, gökler yüzündeki yıldızlarla yazılan bir azamet Kur’an’ından kıymetçe daha ehemmiyetli olabilir. Öyle de pek çok küçük parçacıklar var ki, sanat mucizeleri açısından bütünlerden üstündür.
Beşincisi: Önceki açıklamalarımızda, mahlukatın yaratılışında görünen hadsiz kolaylık, son derece çabukluk, fiillerin nihayetsiz sürati ve eşyanın nihayetsiz kolaylıkla yaratılmasının sırlarını, hikmetlerini bir derece gösterdik. İşte bu nihayetsiz sürat ve hadsiz kolaylıkla eşyanın vücuda gelmesi, hidayet ehline şöyle kesin bir kanaat verir ki:
Mahlukatı yaratan zatın kudretine göre; cennetler baharlar kadar, baharlar bahçeler kadar, bahçeler çiçekler kadar kolay gelir.
*Mâ halkuküm ve lâ ba’süküm illâ ke-nefsin vâhidetin* (Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir nefsin yaratılması ve diriltilmesi gibidir) sırrıyla, insan türünün haşir ve neşri, tek bir nefsin öldürülmesi ve diriltilmesi gibi kolaydır.
*İn kânet illâ sayhaten vâhideten fe-izâhüm cemî’un ledeynâ muhdarûn* (Olan, sadece tek bir sestir. Bir de bakarsın ki, hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilmişlerdir) ayetinin açıklığıyla, bütün insanları haşirde diriltmek, istirahat için dağılan bir orduyu bir boru sesiyle toplamak kadar kolaydır.
İşte bu hadsiz sürat ve nihayetsiz kolaylık, apaçık bir şekilde Sanatkâr’ın kudretinin kemaline ve her şeyin O’na göre kolay olduğuna kesin bir delil ve yakînî bir bürhan olduğu halde; dalalet ehlinin nazarında, Sanatkâr’ın kudretiyle eşyanın teşkil edilmesi ve yaratılması –ki zorunluluk derecesinde kolaydır– bin derece imkânsız olan kendi kendine oluşumla karıştırılmasına sebep olmuştur. Yani, bazı basit şeylerin vücuda gelmelerini çok kolay gördükleri için onların oluşturulmasını, kendi kendine oluşum zannediyorlar. Yani yaratılmıyorlar, belki kendi kendine var oluyorlar.
İşte gel, ahmaklığın nihayetsiz derecelerine bak ki, nihayetsiz bir kudretin delilini, onun yokluğuna delil yapar; nihayetsiz imkânsızlıklar kapısını açar. Çünkü o halde, âlemin Sanatkârı’na lazım olan nihayetsiz kudret ve kuşatıcı ilim gibi kemal sıfatlarının, her mahlukun her zerresine verilmesi lazım gelir ki, kendi kendine oluşabilsin.
On Birinci Kelime
*Ve ileyhi’l-masîr* (Dönüş yalnız O’nadır)
Yani, fani yurttan ebedî yurda dönülecek ve Baki olan Kadîm’in ebedî saltanatının merkezine gidilecek ve sebeplerin çokluğundan, Celal Sahibi Tek olan Allah’ın kudret dairesine gidilecek, dünyadan ahirete geçilecek. Merciiniz O’nun dergâhıdır, sığınağınız O’nun rahmetidir ve bunun gibi…
Bu kelimenin bunlar gibi ifade ettiği pek çok hakikat vardır. Bu hakikatlerin içinde, ebedî saadet ile cennete döneceğinizi ifade eden hakikat ise, Onuncu Söz’ün on iki kesin ve yakînî deliliyle ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün pek çok kesin delilleri içeren altı esasıyla o derece kesin ispat edilmiştir ki, başka açıklamaya ihtiyaç bırakmıyor. Batan güneşin ertesi sabah yeniden doğacağının kesinliğiyle, o iki Söz ispat etmişlerdir ki:
Şu dünyanın manevi güneşi olan hayat dahi, dünyanın harap olmasıyla batışından sonra, haşrin sabahında ebedî bir surette doğacaktır. Ve cinlerin ve insanların bir kısmı ebedî saadete, bir kısmı da ebedî bedbahtlığa mazhar olacaktır. Madem Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözler bu hakikati kemaliyle ispat etmişler, sözü onlara havale edip yalnız deriz ki:
Önceki açıklamalarda kesin ispat edildiği üzere, nihayetsiz bir kuşatıcı ilim, hadsiz bir külli irade ve nihayetsiz bir mutlak kudret sahibi olan şu kâinatın Hikmet Sahibi Sanatkâr’ı ve şu insanların Merhametli Yaratıcısı, bütün semavi kitapları ve fermanlarıyla cenneti ve ebedî saadeti, insan türünün iman ehline vaat etmiştir. Madem vaat etmiştir, elbette yapacaktır. Çünkü vaadinden dönmek O’na imkânsızdır. Çünkü vaadini yerine getirmemek, son derece çirkin bir noksanlıktır. Mutlak Kâmil olan Zat, noksanlıktan münezzeh ve mukaddestir. Vaat ettiğini yapmamak, ya cehaletinden ya da acizliğinden dolayı yapamaz. Halbuki o Mutlak Kudret Sahibi ve Her Şeyi Bilen hakkında cehalet ve acizlik imkânsız olduğundan, vaadinden dönmek de imkânsızdır.
Hem başta Alemlerin Övüncü Aleyhissalatu Vesselam olmak üzere bütün peygamberler, evliyalar, asfiyalar ve iman ehli, sürekli olarak o Merhametli ve Cömert olan Allah’tan, vaat ettiği ebedî saadeti rica edip yalvarıyorlar ve niyaz edip istiyorlar. Hem bütün güzel isimleriyle beraber istiyorlar. Çünkü başta şefkati ve rahmeti, adaleti ve hikmeti ve Rahman, Rahîm, Âdil, Hakîm isimleri ve rububiyeti ve saltanatı ve Rab, Allah isimleri gibi güzel isimlerinin çoğu, ahiret dairesini ve ebedî saadeti gerektirir, zorunlu kılar ve gerçekleşeceğine şahitlik ve delalet ediyorlar. Belki –Onuncu Söz’de ispat edildiği gibi– bütün varlıklar, bütün hakikatleriyle ahiret yurduna işaret ediyorlar.
Hem en büyük ferman olan Hikmetli Kur’an, binlerce ayet ve açık delilleriyle ve doğru ve kesin bürhanlarıyla o hakikati gösteriyor ve talim ediyor. Ve insan türünün iftihar vesilesi olan Sevgili Peygamberimiz, binlerce parlak mucizeye dayanarak bütün hayatında, bütün kuvvetiyle o hakikati ders vermiş, ispat etmiş, ilan etmiş, görmüş ve göstermiştir.
*Allahümme salli ve sellim ve bârik aleyhi ve alâ âlihî ve sahbihî bi-adedi enfâsi ehli’l-cenneti fi’l-cenneti ve’hşurnâ ve nâşirehû ve rüfekâehû ve sahibehû saîden ve vâlideynâ ve ihvânenâ ve ehavâtinâ tahte livâihî ve’rzuknâ şefâatehû ve edhilna’l-cennete mea âlihî ve ashâbihî bi-rahmetike yâ erhamerrâhimîn, âmîn, âmîn.* (Allah’ım! Cennetteki cennet ehlinin nefesleri sayısınca Efendimiz Muhammed’e, ailesine ve ashabına salat, selam ve bereket ihsan eyle. Bizi, bu eserin neşredicisini, arkadaşlarını ve sahibini mutlu bir şekilde, anne-babamızı, erkek ve kız kardeşlerimizi O’nun sancağı altında haşret. Bize O’nun şefaatini nasip et ve bizi O’nun ailesi ve ashabıyla birlikte cennete dahil et. Ey merhametlilerin en merhametlisi, rahmetinle kabul eyle. Amin, amin.)
*Rabbenâ lâ tüâhiznâ in nesînâ ev ahta’nâ. Rabbenâ lâ tüziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledünke rahmeten inneke ente’l-vehhâb.* (Rabbimiz! Unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz sen, bol bol bağışlayansın.)
*Rabbi’şrah lî sadrî. Ve yessir lî emrî. Va’hlül ukdeten min lisânî. Yefkahû kavlî.* (Rabbim! Göğsümü genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki düğümü çöz ki sözümü anlasınlar.)
*Rabbenâ tekabbel minnâ inneke ente’s-semîu’l-alîm. Ve tüb aleynâ inneke ente’t-tevvâbü’r-rahîm.* (Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Şüphesiz sen, her şeyi işitensin, her şeyi bilensin. Tövbemizi kabul et. Şüphesiz sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametlisin.)
*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm.* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen, her şeyi bilensin, her işi hikmetle yapansın.)
*
Yirminci Mektup’un Onuncu Kelimesine Zeyldir
*Bismîhi Subhanehu ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî* (Her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah’ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*Elâ bi-zikrillâhi tatmeinnü’l-kulûb* (Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.) *Daraballahu meselen racülen fîhi şürakâü müteşâkisûn* (Allah, geçimsiz ortakların sahip olduğu bir adamı misal verdi.)
Sual: Sen pek çok yerde demişsin ki: “Birlikte (vahdette) son derece kolaylık var, çoklukta ve şirkte ise son derece zorluk oluyor. Birlikte zorunluluk derecesinde bir kolaylık, şirkte ise imkânsızlık derecesinde bir zorluk var.” diyorsun. Halbuki gösterdiğin zorluk ve imkânsızlık, birlik tarafında da cereyan eder. Mesela, diyorsun: “Eğer zerreler memur olmazlarsa, her bir zerrede ya her şeyi kuşatan bir ilim veya mutlak bir kudret veya hadsiz manevi makineler, matbaalar bulunması lazım gelir. Bu ise yüz derece imkânsızdır.” Halbuki o zerreler Allah’ın memuru da olsalar, yine öyle bir mazhariyet lazım gelir ki hadsiz ve düzenli vazifelerini yapabilsinler. Bunun çözümünü isterim.
Elcevap: Pek çok Söz’de izah ve ispat etmişiz ki: Bütün varlıklar tek bir Sanatkâr’a verilse, tek bir varlık gibi kolay ve suhuletli olur. Eğer çeşitli sebeplere ve tabiata isnat edilse, tek bir sinek gökler kadar, bir çiçek bir bahar kadar, bir meyve bir bahçe kadar zor ve meşakkatli olur. Madem bu mesele başka Sözlerde izah ve ispat edilmiş, onlara havale edip burada yalnız üç işaret ile o hakikate karşı nefsin tatmin olmasını sağlayacak üç temsil beyan edeceğiz:
Birinci Temsil: Mesela, şeffaf parlak bir zerrecik, bizzat kendi başına kalsa, bir kibrit başı kadar bir nurun içine yerleşemez ve ona kaynak olamaz. Kendi cüssesi kadar ve mahiyeti miktarında, aslen cüzi bir zerre gibi bir nuru olabilir. Fakat o zerrecik, güneşe bağlanıp ona karşı gözünü açıp baksa, o vakit o koca güneşi ışığıyla, yedi rengiyle, ısısıyla, hatta mesafesiyle içine alabilir ve bir nevi en büyük tecelliye mazhar olur. Demek, o zerre kendi kendine kalsa, bir zerre kadar ancak iş görebilir. Eğer güneşe memur, mensup ve ayna sayılsa, güneş gibi, güneşin icraatlarındaki bir kısım cüzi numuneleri gösterebilir.
İşte, *Ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ* (En yüce misaller Allah’a aittir), her bir varlık, hatta her bir zerre, eğer çokluğa, şirke, sebeplere, tabiata ve kendi kendine isnat edilse, o vakit her bir zerre, her bir varlık ya her şeyi kuşatan bir ilim ve mutlak bir kudret sahibi olmalı veyahut hadsiz manevi makineler ve matbaalar içinde oluşmalı ki, ona emanet edilen acayip vazifeleri yapabilsin.
Eğer o zerreler Tek ve Benzersiz olan Allah’a (Vâhid-i Ehad) isnat edilse, o vakit her bir sanat eseri, her bir zerre O’na mensup olur, O’nun memuru hükmüne geçer. Bu intisap, onu tecelliye mazhar eder. Bu mazhariyet ve intisapla, nihayetsiz bir ilim ve kudrete dayanır. Yaratıcısının kuvvetiyle, kendi zatî kuvvetinden milyonlarca defa fazla işleri, vazifeleri o intisap ve istinat sırrıyla yapar.
İkinci Temsil: Mesela, iki kardeş var. Birisi cesur, kendine güvenir. Diğeri hamiyetli, milliyetperverdir. Bir savaş zamanında kendine güvenen adam devlete bağlanmaz, kendi başına iş görmek ister. Kendi kuvvetinin kaynaklarını belinde taşımaya mecbur olur. Teçhizatını, cephanesini kendi kuvvetine göre çekmeye mecburdur. O şahsi ve küçük kuvvet miktarınca, düşman ordusunun bir onbaşısıyla ancak mücadele eder; fazla bir şey elinden gelmez.
Öteki kardeş kendine güvenmiyor ve kendisini aciz, kuvvetsiz biliyor; padişaha intisap etti, askere kaydedildi. O intisap ile koca bir ordu ona dayanma noktası oldu. Ve o dayanma ile arkasında, padişahın himmetiyle bir ordunun manevi kuvveti toplanabilecek bir manevi güçle harbe atıldı. Ta ki düşmanın mağlup ordusu içindeki şahın büyük bir müşirine rast geldi, kendi padişahı namına, “Seni esir ediyorum, gel!” der. Esir eder, getirir.
Bu halin sırrı ve hikmeti şudur ki:
Evvelki başıbozuk, kendi kuvvet kaynağını ve teçhizatını kendisi taşımaya mecbur olduğu için son derece cüzi iş görebildi. Şu memur ise kendi kuvvetinin kaynağını taşımaya mecbur değildir, belki onu ordu ve padişah taşıyor. Mevcut telgraf ve telefon teline makinesini küçük bir tel ile bağlamak gibi, şu adam bu intisapla kendini o hadsiz kuvvete bağlar.
İşte, *Ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ* (En yüce misaller Allah’a aittir), eğer her mahluk, her zerre doğrudan doğruya Tek ve Benzersiz olan Allah’a (Vâhid-i Ehad) isnat edilse ve onlar O’na bağlansalar; o vakit o intisap kuvvetiyle ve efendisinin gücüyle, emriyle; karınca, Firavun’un sarayını başına yıkar, baş aşağı atar. Sinek, Nemrut’u gebertip cehenneme atar. Bir mikrop, en zorba bir zalimi kabre sokar. Buğday tanesi kadar çam çekirdeği, bir dağ gibi çam ağacının tezgâhı ve makinesi hükmüne geçer. Havanın zerresi, bütün çiçeklerin, meyvelerin ayrı ayrı işlerinde, oluşumlarında düzenli ve güzelce çalışabilir. Bütün bu kolaylık, apaçık bir şekilde memuriyetten ve intisaptan ileri geliyor.
Eğer iş başıbozukluğa dönse, sebeplere, çokluğa ve kendi kendilerine bırakılıp şirk yolunda gidilse, o vakit her şey cüssesi kadar ve şuuru miktarında iş görebilir.
Üçüncü Temsil: Mesela, iki arkadaş var. Hiç görmedikleri bir memleketin durumuna dair istatistikli bir nevi coğrafya yazmak istiyorlar.
Birisi, o memleketin padişahına bağlanıp telgraf ve telefon dairesine girer. On paralık bir tel ile kendi telefon makinesini devletin teline bağlar. Her yerle görüşür, haberleşir, bilgi alır. Son derece düzenli ve mükemmel, coğrafya istatistiğine ait sanatkârane bir eser yapar.
Öteki arkadaş ise ya elli sene sürekli gezecek ve zorluklarla her yeri görüp her hadiseyi işitecek veyahut milyonlarca lirayı harcayıp devletin tel ve telefon hatları kadar ve padişah gibi telgraf sahibi olacak ki, evvelki arkadaşı gibi o mükemmel eseri yapsın.
Öyle de, *Ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ* (En yüce misaller Allah’a aittir), eğer hadsiz eşya ve mahlukat Tek ve Benzersiz olan Allah’a (Vâhid-i Ehad) verilse, o vakit o irtibat ile her şey birer mazhar olur. O Ezelî Güneş’in tecellisine mazhariyetle, hikmet kanunlarına, ilmi düsturlarına ve kudret nizamlarına irtibat kurar. O vakit İlahi güç ve kuvvetle, her şeyi görür bir gözü, her yere bakar bir yüzü ve her işe geçer bir sözü hükmünde bir Rabbani cilveye mazhar olur.
Eğer o intisap kesilse, o şey bütün eşyadan da kopar, cüssesi kadar bir küçüklüğe sığışır. O halde, mutlak bir uluhiyet sahibi olmalı ki, evvelki vaziyette gördüğü işleri görebilsin.
Özetle, birlik ve iman yolunda, zorunluluk derecesinde bir kolaylık ve suhulet vardır. Şirk ve sebeplerde ise imkânsızlık derecesinde zorluk ve meşakkat vardır. Çünkü bir olan, zahmetsiz olarak pek çok şeye bir vaziyet verir ve bir neticeyi elde eder. Eğer o vaziyeti almayı ve o neticeyi elde etmeyi o pek çok şeye havale edilse, o vakit pek çok zahmetle ve pek çok hareketle ancak o vaziyet alınır ve o netice elde edilir.
Mesela, Üçüncü Mektup’ta denildiği gibi, gökler meydanında, güneş ve ay kumandası altında yıldızlar ordusunu harekete getirmekle, her gece ve her sene, görkemli ve tesbihkârane bir seyahat ve akış vermek demek olan cazibedar, sevimli gökyüzü vaziyeti ve mevsimlerin değişmesi gibi büyük faydaların ortaya çıkması demek olan o yüce, hikmetli yeryüzü neticesi, eğer birliğe verilse, o ezelî Sultan kolayca yerküre gibi bir neferi o vaziyet ve o netice için gök cisimlerine kumandan tayin eder. O vakit arz, emir aldıktan sonra, memuriyet neşesinden mevlevi gibi zikir ve semaa kalkar; az bir masrafla o güzel vaziyet hasıl olur, o mühim netice vücut bulur.
Eğer arza “Sen dur, karışma!” denilse ve o netice ve o vaziyetin elde edilmesi de göklere havale edilse ve birlikten çokluğa ve şirke gidilse; her gün ve her sene, milyarlarca yerküreden büyük olan milyonlarca yıldızın hareket etmesi, milyarlarca yıllık mesafeyi yirmi dört saatte ve bir senede katetmesi lazımdır.
Sonuç: Kur’an ve iman ehli, hadsiz sanat eserini Tek bir Sanatkâr’a verir. Doğrudan doğruya her işi O’na isnat eder. Zorunluluk derecesinde kolay bir yolda gider, sevk eder. Şirk ve isyan ehli ise, tek bir sanat eserini hadsiz sebeplere isnat ederek imkânsızlık derecesinde zor bir yolda gider. Şu halde Kur’an yolunda bütün sanat eserleriyle, dalalet yolunda tek bir sanat eseri beraberdir. Hatta belki bütün eşyanın bir olandan suduru, bir olanın hadsiz eşyadan sudurundan çok derece daha kolay ve rahattır. Nasıl ki bir zabit, bin neferin idaresini bir nefer gibi kolay yapar ve bir neferin idaresi bin zabite havale edilse, bin nefer kadar zor olur, karmaşaya sebebiyet verir.
İşte bu hakikati, şu büyük ayet, şirk ehlinin başına vuruyor, dağıtıyor:
*Daraballahu meselen racülen fîhi şürakâü müteşâkisûn ve racülen selemen li-racülin, hel yesteviyâni meselen. El-hamdü lillâh, bel ekseruhüm lâ ya’lemûn.* (Allah, birbiriyle çekişen ortakların sahip olduğu bir adam ile yalnızca bir kişiye bağlı olan bir adamı misal verdi. Bu ikisi hiç bir olur mu? Hamd, Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.)
*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm.* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen, her şeyi bilensin, her işi hikmetle yapansın.)
*Allahümme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin bi-adedi zerrâti’l-kâinâti ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn, âmîn, ve’l-hamdülillâhi rabbi’l-âlemîn.* (Allah’ım! Kâinatın zerreleri sayısınca Efendimiz Muhammed’e, ailesine ve bütün ashabına salat ve selam eyle. Amin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.)
*Allahümme yâ Ehad, yâ Vâhid, yâ Samed, yâ men lâ ilâhe illâ Hû, vahdehû lâ şerîke leh, yâ men lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamd, ve yâ men yuhyî ve yümît, yâ men bi-yedihi’l-hayr, yâ men hüve alâ külli şey’in kadîr, yâ men ileyhi’l-masîr! Bi-hakki esrâri hâzihi’l-kelimât, ic’al nâşire hâzihi’r-risâleti ve rüfekâehû ve sahibehâ saîden mine’l-muvahhidîne’l-kâmilîn, ve mine’s-sıddîkîne’l-muhakkikîn, ve mine’l-mü’minîne’l-müttakîn, âmîn.* (Ey Ehad, ey Vâhid, ey Samed! Ey kendisinden başka ilah olmayan, tek olup ortağı bulunmayan! Ey mülk ve hamd kendisine ait olan! Ey hayatı veren ve ölümü yaratan! Ey bütün hayırlar elinde olan! Ey her şeye gücü yeten! Ey dönüş kendisine olan! Bu kelimelerin sırları hakkı için, bu risalenin yayımcısını, arkadaşlarını ve sahibini kâmil muvahhidlerden, muhakkik sıddıklardan ve takva sahibi müminlerden eyle! Amin.)
*Allahümme bi-hakki sırri ehadiyyetike, ic’al nâşire hâze’l-kitâbi nâşiran li-esrâri’t-tevhîd, ve kalbehû mazharan li-envâri’l-îmân, ve lisânehû nâtıkan bi-hakâiki’l-Kur’ân, âmîn, âmîn, âmîn.* (Allah’ım! Ehadiyetinin sırrı hakkı için, bu kitabın yayımcısını tevhid sırlarını yayan biri kıl, kalbini iman nurlarının tecelli ettiği bir yer eyle ve dilini Kur’an hakikatleriyle konuşturan biri yap. Amin, amin, amin.)
*
[1] Hâşiye: Hazreti İbrahim Aleyhisselam’ın Nemrut’a karşı, öldürme ve diriltme konusundan güneşin doğuşu ve batışına geçmesi, cüzi bir öldürme ve diriltmeden külli bir öldürme ve diriltmeye geçiştir ve bir ilerlemedir. O delilin en parlak ve en geniş dairesini göstermektir. Yoksa bazı tefsir alimlerinin dediği gibi gizli delili bırakıp açık delile çıkmak değildir.
Lügatçeli Metin
Yirminci Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Okunuşu: Bismâhi sübhânehû ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî.
Meali: O’nun adıyla! O her türlü noksanlıktan münezzehtir. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.
Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ
Okunuşu: Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke lehû lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihi’l-hayru ve hüve alâ külli şey’in kadîrun ve ileyhi’l-masîr.
Meali: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur; O birdir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’nadır. Diriltir ve öldürür. O, Hayy’dır (diridir), ölmez. Hayır (iyilik) O’nun elindedir. O, her şeye Kadîr’dir (gücü yetendir). Ve dönüş O’nadır.
Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı, pek çok fazileti bulunan ve bir rivayet-i sahihada (doğru bir rivayette) ism-i a’zam (Allah’ın en büyük ismi) mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhidiyenin (Allah’ı birleme cümlesinin) on bir kelimesi var. Her bir kelimesinde hem birer müjde ve beşaret (sevinçli haber), hem birer mertebe-i tevhid-i rububiyet (Allah’ın her şeyi terbiye ediciliğinde birleme mertebesi), hem bir ism-i a’zam noktasında bir kibriya-i vahdet (birliğin azameti) ve bir kemal-i vahdaniyet (birliğin mükemmelliği) vardır.
Bu büyük ve ulvi (yüce) hakikatlerin izahını sair Sözlere (diğer Risale-i Nur Sözlerine) havale (bırakıp) edip bir vaade (söze) binaen (dayanarak), şimdilik mücmel (özet) bir hülâsa (özet) suretinde “İki Makam”, bir “Mukaddime” ile ona bir fihriste (içindekiler listesi, özet) yapacağız.
Mukaddime
Kat’iyen bil ki: Hilkatin (yaratılışın) en yüksek gayesi (amacı) ve fıtratın (yaratılışın) en yüce neticesi iman-ı billahtır (Allah’a imandır). Ve insaniyetin (insanlığın) en âlî (yüce) mertebesi ve beşeriyetin (insanlığın) en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır (Allah’ı tanımaktır). Cin ve insin en parlak saadeti (mutluluğu) ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır (Allah’ı sevmekten ibarettir). Ve ruh-u beşer (insan ruhu) için en hâlis (katıksız) sürur (sevinç) ve kalb-i insan (insan kalbi) için en safi (temiz) sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir (ruhanî lezzettir).
Evet, bütün hakiki saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz (sınırsız) saadete, nimete, envara (nurlara), esrara (sırlara) ya bi’l-kuvve (potansiyel olarak) veya bilfiil (fiilen, gerçekten) mazhardır (erişmiştir). Onu hakiki tanımayan, sevmeyen nihayetsiz şakavete (bedbahtlığa), âlâma (elemlere, acılara) ve evhama (kuruntulara, vehimlere) manen ve maddeten müptela (tutulmuş, düşkün) olur.
Evet, şu perişan (dağınık, düzeni bozuk) dünyada, âvâre (başıboş) nev-i beşer (insanlık türü) içinde, semeresiz (meyvesiz, sonuçsuz) bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz (koruyucusuz) bir surette (şekilde); âciz (güçsüz), miskin (zavallı) bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan fâni (gelip geçici) dünyada; insan, sahibini tanımazsa mâlikini (sahibini) bulmazsa ne kadar bîçare sergerdan (çaresiz, başıboş gezen) olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa mâlikini tanısa o vakit rahmetine iltica (sığınır) eder, kudretine istinad (dayanır) eder. O vahşetgâh (korkunç, ürkütücü) dünya, bir tenezzühgâha (gezinti yerine) döner ve bir ticaretgâh (ticaret yeri) olur.
BİRİNCİ MAKAM
Şu kelâm-ı tevhidînin (tevhid kelimesinin) on bir kelimesinin her birinde birer müjde var. Ve o müjdede birer şifa ve o şifada birer lezzet-i maneviye (manevî lezzet) bulunur.
Birinci Kelime
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Okunuşu: Lâ ilâhe illallâhu.
Meali: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.
da şöyle bir müjde var ki:
Hadsiz (sınırsız) hâcata (ihtiyaçlara) müptela (tutulmuş), nihayetsiz (sonsuz) a’danın (düşmanların) hücumuna hedef olan ruh-u insanî (insan ruhu), şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad (yardım isteme noktası) bulur ki bütün hâcatını temin edecek bir hazine-i rahmet (merhamet hazinesi) kapısını ona açar ve öyle bir nokta-i istinad (dayanma noktası) bulur ki bütün a’dasının (düşmanlarının) şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın (sınırsız kudretin) sahibi olan kendi Mabud’unu (ibadet edilenini) ve Hâlık’ını (yaratıcısını) bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, Mâlik’i (sahibi) kim olduğunu irae (gösterir) eder. Ve o irae ile kalbi vahşet-i mutlakadan (mutlak dehşetten) ve ruhu hüzn-ü elîmden (acı veren üzüntüden) kurtarıp ebedî bir ferahı (sonsuz bir ferahlığı), daimî bir süruru (devamlı bir sevinci) temin eder (sağlar).
İkinci Kelime
وَحْدَهُ
Okunuşu: Vahdehû.
Meali: O, birdir.
Şu kelimede şifalı, saadetli (mutluluk veren) bir müjde vardır. Şöyle ki:
Kâinatın ekser (çoğu) envaıyla (türleriyle) alâkadar (ilgili) ve o alâkadarlık yüzünden perişan (dağınık) ve keşmekeş (kargaşa) içinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer (insan ruhu) ve kalb-i insan (insan kalbi) وَحْدَهُ kelimesinde bir melce (sığınak), bir halâskâr (kurtarıcı) bulur ki onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır. Yani, وَحْدَهُ manen der:
Allah birdir. Başka şeylere müracaat (başvurup) edip yorulma, onlara tezellül (alçalıp, zelil olup) edip minnet çekme, onlara temelluk (yaltaklanıp) edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı kâinat (kâinatın Sultanı) birdir, her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir; her şey onun emriyle halledilir. Onu bulsan her matlubunu (istediğini) buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.
Üçüncü Kelime
لَا شَرٖيكَ لَهُ
Okunuşu: Lâ şerîke lehû.
Meali: O’nun ortağı yoktur.
Yani, nasıl ki uluhiyetinde (ilahlığında) ve saltanatında (hükümranlığında) şeriki (ortağı) yoktur; Allah bir olur, müteaddid (çok sayıda) olamaz. Öyle de rububiyetinde (terbiye ediciliğinde) ve icraatında (uygulamalarında) ve icadatında (yaratmalarında) dahi şeriki yoktur. Bazen olur ki sultan bir olur, saltanatında şeriki olmaz; fakat icraatında, onun memurları (görevlileri) onun şeriki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mani (engel) olurlar. “Bize de müracaat (başvur) et.” derler. Fakat ezel ebed Sultanı olan Cenab-ı Hak, saltanatında şeriki olmadığı gibi icraat-ı rububiyetinde (rabliğinin icraatında) dahi muînlere (yardımcılara), şeriklere muhtaç değildir. Emir ve iradesi (buyruğu ve isteği), havl ve kuvveti (gücü ve kudreti) olmazsa hiçbir şey, hiçbir şeye müdahale (karışma) edemez. Doğrudan doğruya herkes ona müracaat edebilir. Şeriki ve muîni olmadığından o müracaatçı adama “Yasaktır, onun huzuruna giremezsin.” denilmez.
İşte şu kelime, ruh-u beşer (insan ruhu) için şöyle bir müjde verir ki:
İmanı elde eden ruh-u beşer; manisiz (engelsiz), müdahalesiz (karışmasız), hâilsiz (perdesiz), mümanaatsız (engel olmaksızın), her halinde (her durumunda), her arzusunda, her anda, her yerde o ezel ve ebed ve hazain-i rahmet (rahmet hazineleri) mâliki (sahibi) ve defâin-i saadet (saadet defineleri) sahibi olan Cemil-i Zülcelal (celal sahibi, güzel), Kadîr-i Zülkemal’in (kemal sahibi, her şeye gücü yeten) huzuruna girip hâcatını (ihtiyaçlarını) arz edebilir (sunabilir). Ve rahmetini bulup kudretine istinad (dayanarak) ederek kemal-i ferah ve süruru (tam bir sevinç ve neşeyi) kazanabilir.
Dördüncü Kelime
لَهُ الْمُلْكُ
Okunuşu: Lehü’l-mülkü.
Meali: Mülk O’nundur.
Yani, mülk (saltanat, sahip olunan her şey) umumen (tamamen) onundur. Sen, hem onun mülküsün hem memlûküsün (onun mülküsün, kölesisin) hem mülkünde çalışıyorsun.
Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor:
Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik (sahip) sayma. Çünkü sen kendini idare (yönetme) edemezsin, o yük ağırdır. Kendi başına muhafaza (koruma) edemezsin, belalardan sakınıp (korunup) levazımatını (ihtiyaçlarını) yerine getiremezsin. Öyle ise beyhude (boşuna) ızdıraba (acıya) düşüp azap çekme, mülk başkasınındır. O Mâlik (sahip), hem Kadîr’dir (her şeye gücü yetendir) hem Rahîm’dir (çok merhametlidir); kudretine istinad et (dayan), rahmetini ittiham (suçlama) etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safayı (huzuru) bul.
Hem der ki: Manen sevdiğin ve alâkadar (ilgili) olduğun ve perişaniyetinden (dağınıklığından) müteessir (etkilenen) olduğun ve ıslah (düzeltme) edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîm’in (her şeye gücü yeten, çok merhametli birinin) mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak; cefasını (zahmetini) değil, safasını (huzurunu) çek. O, hem Hakîm’dir (hikmet sahibidir) hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf (idare) eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” de, pencerelerden seyret, içlerine girme.
Beşinci Kelime
وَ لَهُ الْحَمْدُ
Okunuşu: Ve lehü’l-hamdü.
Meali: Hamd (övgü) O’nadır.
Yani, hamd ve sena (övgü ve şükür), medih (övgü) ve minnet (şükran) ona mahsustur (ona özeldir), ona lâyıktır. Demek nimetler onundur ve onun hazinesinden çıkar. Hazine ise daimîdir (devamlıdır).
İşte şu kelime, şöyle müjde verip diyor ki:
Ey insan! Nimetin zevalinden (kaybolmasından) elem çekme. Çünkü rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevalini (kaybolmasını) düşünüp o elemden feryat etme. Çünkü o nimet meyvesi, bir rahmet-i bînihayenin (sonsuz merhametin) semeresidir (meyvesidir). Ağacı bâki (kalıcı) ise meyve gitse de yerine gelen var. Nimetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyade (fazla) lezzetli bir iltifat-ı rahmeti (rahmet iltifatını) hamd ile düşünüp lezzeti birden yüz derece yapabilirsin. Nasıl ki bir padişah-ı zîşanın (şan sahibi bir padişahın) sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz belki bin elmanın lezzetinin fevkinde (üstünde), bir iltifat-ı şahane (padişahça iltifat) lezzetini sana ihsas (hissettirir) ve ihsan (bağışlar) eder. Öyle de لَهُ الْحَمْدُ kelimesiyle, yani hamd ve şükür ile yani nimetten in’amı (nimeti vereni) hissetmekle, yani Mün’im’i (nimeti vereni) tanımakla ve in’amı (nimeti) düşünmekle, yani onun rahmetinin iltifatını (merhametinin iltifatını) ve şefkatinin teveccühünü (şefkatinin yönelişini) ve in’amının (nimet vermesinin) devamını düşünmekle, nimetten bin derece daha leziz, manevî bir lezzet kapısını sana açar.
Altıncı Kelime
يُحْيٖى
Okunuşu: Yuhyî.
Meali: Diriltir.
Yani, hayatı veren odur. Ve hayatı rızık ile idame (devam ettiren) eden de odur. Ve levazımat-ı hayatı (hayatın gereçlerini) da ihzar (hazırlayan) eden yine odur. Ve hayatın âlî (yüce) gayeleri (amaçları) ona aittir ve mühim (önemli) neticeleri ona bakar, yüzde doksan dokuz meyvesi onundur.
İşte şu kelime, şöyle fâni (geçici) ve âciz (güçsüz) beşere (insana) nida (seslenir) eder, müjde verir ve der:
Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini (yükümlülüklerini) omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın fenasını (yok olacağını) düşünüp hüzne düşme. Yalnız dünyevî ehemmiyetsiz (önemsiz) meyvelerini görüp dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki o sefine-i vücudundaki (vücud gemisindeki) hayat makinesi, Hayy-ı Kayyum’a (daima diri ve her şeyi ayakta tutan Allah’a) aittir. Masarif (masraflar) ve levazımatını (ihtiyaçlarını) o tedarik eder (karşılar). Ve o hayatın pek kesretli (çok sayıdaki) gayeleri (amaçları) ve neticeleri var ve ona aittir. Sen, o gemide bir dümenci neferisin (askerisin). Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefinesi (gemisi), ne kadar kıymettar (kıymetli) olduğunu ve ne kadar güzel faydalar verdiğini ve o sefine sahibi zatın ne kadar Kerîm (cömert) ve Rahîm (merhametli) olduğunu düşün, mesrur (sevinçli) ol ve şükret ve anla ki vazifeni istikametle (doğrulukla) yaptığın vakit, o sefinenin verdiği bütün netaic (neticeler); bir cihetle senin defter-i a’maline (amel defterine) geçer, sana bir hayat-ı bâkiyeyi (ebedî hayatı) temin eder (sağlar), seni ebedî ihya (diriltir) eder.
Yedinci Kelime
وَ يُمٖيتُ
Okunuşu: Ve yümîtü.
Meali: Öldürür.
Yani, mevti (ölümü) veren odur. Yani hayatı veren o olduğu gibi hayatı alan, mevti veren dahi yine odur. Yani hayat vazifesinden terhis (izin verir) eder, fâni (geçici) dünyadan yerini tebdil (değiştirir) eder, külfet-i hizmetten (hizmetin zahmetinden) âzad (özgür kılar) eder. Yani, hayat-ı fâniyeden (geçici hayattan), seni hayat-ı bâkiyeye (ebedî hayata) alır. İşte şu kelime, şöylece fâni (geçici) cin ve inse (insana) bağırır, der ki:
Sizlere müjde! Mevt (ölüm) idam değil, hiçlik değil, fena (yok olmak) değil, inkıraz (son bulmak) değil, sönmek değil, firak-ı ebedî (sonsuz ayrılık) değil, adem (yokluk) değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam (faili olmayan bir yok oluş) değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm (hikmetli ve merhametli yaratıcı) tarafından bir terhistir (izindir), bir tebdil-i mekândır (yer değiştirmektir). Saadet-i ebediye (sonsuz mutluluk) tarafına, vatan-ı aslîlerine (asıl vatanlarına) bir sevkiyattır (göndermedir). Yüzde doksan dokuz ahbabın (dostların) mecmaı (toplandığı yer) olan âlem-i berzaha (kabir âlemine) bir visal (kavuşma) kapısıdır.
Sekizinci Kelime
وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ
Okunuşu: Ve hüve hayyün lâ yemûtü.
Meali: O, Hayy’dır (diridir), ölmez.
Yani, bütün kâinatın mevcudatında (varlıklarında) görünen ve vesile-i muhabbet (sevgi vesilesi) olan kemal (mükemmellik) ve hüsün (güzellik) ve ihsanın hadsiz (sınırsız) bir derece fevkinde (üstünde) bir cemal (güzellik) ve kemal ve ihsanın sahibi ve bütün mahbublara (sevgililere) bedel (karşılık), bir tek cilve-i cemali (güzelliğinin bir tecellisi) kâfi gelen (yeterli olan) bir Mabud-u Lemyezel (ezelî ve ebedî ibadet edilen), bir Mahbub-u Lâyezal’in (ezelî ve ebedî sevgilinin) ezelî ve ebedî bir hayat-ı daimesi (devamlı hayatı) var ki şaibe-i zeval (yok olma kusuru) ve fenadan (yok olmaktan) münezzeh (uzak) ve avarız-ı naks ve kusurdan (eksiklik ve kusur arızalarından) müberradır (arınmıştır).
İşte şu kelime, cin ve inse (insana) ve bütün zîşuura (şuurlulara) ve ehl-i muhabbet ve aşka (sevgi ve aşk ehline) ilan eder (duyurur) ki:
Sizlere müjde! Mahbublarınızdan (sevgililerinizden) nihayetsiz (sonsuz) firakların (ayrılıkların) yaralarını tedavi edip merhem süren bir Mahbub-u Bâki’niz (kalıcı bir sevgiliniz) var. Madem o var ve Bâki’dir (kalıcıdır), başkaları ne olursa olsun merak çekmeyiniz. Belki o mahbublarda, sebeb-i muhabbetiniz (sevginizin sebebi) olan hüsün ve ihsan, fazl (lütuf) ve kemal, o Mahbub-u Bâki’nin cilve-i cemal-i bâkisinden (kalıcı güzelliğinin tecellisinden) çok perdelerden geçip gayet zayıf bir gölgenin gölgesidir. Onların zevalleri (yok oluşları), sizleri incitmesin. Çünkü onlar bir nevi âyinelerdir (aynalardır). Âyinelerin değişmesi şaşaa-i cemalin (güzellik parıltısının) cilvesini (tecellisini) tazeleştirir, güzelleştirir. Madem o var, her şey var.
Dokuzuncu Kelime
بِيَدِهِ الْخَيْرُ
Okunuşu: Biyedihi’l-hayru.
Meali: Hayır (iyilik) O’nun elindedir.
Yani, her hayır, onun elindedir. Her yaptığınız hayrat (iyilikler), onun defterine geçer. Her işlediğiniz a’mal-i saliha (salih ameller), yanında kaydedilir.
İşte şu kelime, cin ve inse (insana) nida (seslenip) edip müjde veriyor, diyor ki:
Ey bîçareler (çaresizler)! Mezaristana göçtüğünüz zaman, “Eyvah! Malımız harap olup sa’yimiz (çabamız) heba oldu, şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa girdik.” demeyiniz, feryat edip meyus (ümitsiz) olmayınız. Çünkü sizin her şeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfatını (ödülünü) verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zat-ı Zülcelal (celal sahibi zat), sizi celbedip (çekip) yer altında muvakkaten (geçici olarak) durdurur. Sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti, rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat (zorluk) bitti; ücret almaya gidiyorsunuz.
Evet, geçen baharın defter-i a’malinin (amel defterinin) sahifeleri (sayfaları) ve hidematının (hizmetlerinin) sandukçaları (sandıkları) olan tohumları, çekirdekleri muhafaza eden ve ikinci baharda gayet şaşaalı (parlak), belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda muhafaza eden, neşreden (yayımlayan) Kadîr-i Zülcelal (celal sahibi, her şeye gücü yeten); elbette sizin de netaic-i hayatınızı (hayatınızın neticelerini) öyle muhafaza ediyor ve hizmetinize pek kesretli (çok sayıda) bir surette mükâfat (ödül) verecektir.
Onuncu Kelime
وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ
Okunuşu: Ve hüve alâ külli şey’in kadîr.
Meali: O, her şeye gücü yetendir.
Yani, o Vâhid’dir (birdir), Ehad’dir (tektir), her şeye kādirdir (gücü yeter). Hiçbir şey ona ağır gelmez. Bir baharı halk etmek (yaratmak), bir çiçek kadar ona kolaydır. Cenneti halk etmek, bir bahar kadar ona rahattır. Her günde, her senede, her asırda yeniden yeniye icad ettiği (yarattığı) hadsiz (sınırsız) masnuatı (sanat eserleri), nihayetsiz (sonsuz) kudretine nihayetsiz (sonsuz) lisanlarla şehadet (şahitlik) ederler.
İşte şu kelime dahi şöyle müjde eder, der ki:
Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubudiyet (kulluk) boşu boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfat (ödül yurdu), bir mahall-i saadet (mutluluk mekanı) senin için ihzar (hazırlanmıştır) edilmiştir. Senin şu fâni (geçici) dünyana bedel (karşılık), bâki (kalıcı) bir cennet seni bekler. İbadet ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı Zülcelal’in (celal sahibi yaratıcının) vaadine (sözüne) iman ve itimat et (inan ve güven). Ona, vaadinde hulf etmek (sözünden dönmek) muhaldir (imkansızdır). Kudretinde hiçbir cihetle noksaniyet (eksiklik) yoktur. İşlerine, acz (acizlik) müdahale edemez. Senin küçük bahçeni halk ettiği gibi cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana vaad etmiş. Ve vaad ettiği için elbette seni onun içine alacak.
Madem bilmüşahede (gözlemleyerek) görüyoruz: Her senede, yeryüzünde, hayvanat (hayvanlar) ve nebatatın (bitkilerin) üç yüz binden ziyade envalarını (türlerini) ve milletlerini (cinslerini), kemal-i intizam (tam bir düzen) ve mizan (ölçü) ile kemal-i sürat (tam bir hız) ve suhuletle (kolaylıkla) haşredip (toplayıp diriltip) neşreder (yayar). Elbette böyle bir Kadîr-i Zülcelal (celal sahibi, her şeye gücü yeten), vaadini yerine getirmeye muktedirdir (gücü yeter).
Hem madem her senede, öyle bir Kadîr-i Mutlak (mutlak güç sahibi), haşrin (dirilişin) ve cennetin numunelerini (örneklerini) binler tarzda (binlerce şekilde) icad (yaratıyor). Hem madem bütün semavî fermanları (ilahî buyrukları) ile saadet-i ebediyeyi (sonsuz mutluluğu) vaad edip cenneti müjde veriyor. Hem madem bütün icraatı (uygulamaları) ve şuunatı (işleri) hak ve hakikattir ve sıdk (doğruluk) ve ciddiyetledir. Hem madem âsârının (eserlerinin) şehadetiyle (şahitliğiyle), bütün kemalât (mükemmellikler), onun nihayetsiz (sonsuz) kemaline (mükemmelliğine) delâlet (işaret) ve şehadet (şahitlik) eder. Ve hiçbir cihette (yönde) naks (eksiklik) ve kusur onda yoktur. Hem madem hulfü’l-vaad (sözünden dönmek) ve hilaf (aykırılık) ve kizb (yalan) ve aldatmak, en çirkin bir haslet (özellik) ve naks ve kusurdur. Elbette ve elbette o Kadîr-i Zülcelal, o Hakîm-i Zülkemal (kemal sahibi, hikmet sahibi), o Rahîm-i Zülcemal (cemal sahibi, merhametli) vaadini yerine getirecek; saadet-i ebediye kapısını açacak, Âdem babanızın vatan-ı aslîsi (asıl vatanı) olan cennete sizleri ey ehl-i iman idhal (sokacaktır) edecektir.
On Birinci Kelime
وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ
Okunuşu: Ve ileyhi’l-masîr.
Meali: Ve dönüş O’nadır.
Yani, ticaret ve memuriyet için mühim (önemli) vazifelerle bu dâr-ı imtihan (imtihan yurdu) olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam (tamamladıktan) ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelal’ine (celal sahibi yaratıcısına) dönecekler ve Mevla-yı Kerîm’lerine (cömert mevla’larına) kavuşacaklar. Yani, bu dâr-ı fâniden (geçici dünyadan) gidip dâr-ı bâkide (kalıcı dünyada) huzur-u kibriyaya (büyüklük ve yücelik huzuruna) müşerref (şereflenecekler) olacaklar. Yani, esbab (sebepler) dağdağasından (telaşından) ve vesaitin (vasıtaların) karanlık perdelerinden kurtulup Rabb-i Rahîm’lerine (merhametli rablerine) makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde (sonsuz saltanatının makamında) perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Hâlık’ı (Yaratıcısı) ve Mabud’u (İbadet Edileni) ve Rabb’i (Terbiye Edicisi) ve Seyyid’i (Efendisi) ve Mâlik’i (Sahibi) kim olduğunu bilecek ve bulacaklar.
İşte şu kelime bütün müjdelerin fevkinde (üstünde) şöyle müjde eder ve der ki:
Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz İkinci Söz’ün âhirinde (sonunda) denildiği gibi: Dünyanın bin sene mesudane (mutlu bir şekilde) hayatı, bir saat hayatına mukabil (karşılık) gelmeyen cennet hayatının ve o cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline (güzelliğini görmeye) mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in (celal sahibi, güzel) daire-i rahmetine (rahmet dairesine) ve mertebe-i huzuruna (huzur mertebesine) gidiyorsun. Müptela (tutkun) ve meftun (âşık) ve müştak (özlem duyduğunuz) olduğunuz mecazî mahbublarda (mecazî sevgililerde) ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki (dünyevî varlıklardaki) hüsün ve cemal (güzellik), onun cilve-i cemalinin (güzelliğinin tecellisinin) ve hüsn-ü esmasının (güzel isimlerinin) bir nevi gölgesi ve bütün cennet, bütün letaifiyle (incelikleriyle) bir cilve-i rahmeti (rahmetinin tecellisi) ve bütün iştiyaklar (özlemler) ve muhabbetler ve incizablar (çekimler) ve cazibeler, bir lem’a-i muhabbeti (bir pırıltısı, bir yansıması) olan bir Mabud-u Lemyezel’in (ezelî ibadet edilenin), bir Mahbub-u Lâyezal’in (ezelî ve ebedî sevgilinin) daire-i huzuruna (huzur dairesine) gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi (sonsuz ziyafet yeri) olan cennete çağrılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.
Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki:
Ey insan! Fenaya (yokluğa), ademe (hiçliğe), hiçliğe, zulümata (karanlıklara), nisyana (unutulmaya), çürümeye, dağılmaya ve kesrette (çoklukta) boğulmaya gittiğinizi tevehhüm (kuruntuya kapılıp) edip düşünmeyiniz. Siz fenaya değil, bekaya (kalıcılığa) gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u daimîye (daimî varlığa) sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nura (nur âlemine) giriyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakiki’nin (Gerçek Sahip ve Malikin) tarafına gidiyorsunuz ve Sultan-ı Ezelî’nin (Ezelî Sultanın) payitahtına (başkentine) dönüyorsunuz. Kesrette (çoklukta) boğulmaya değil, vahdet (birlik) dairesinde teneffüs edeceksiniz. Firaka (ayrılığa) değil, visale (kavuşmaya) müteveccihsiniz (yönelmişsiniz).
*
İKİNCİ MAKAM
İsm-i a’zam (Allah’ın en büyük ismi) noktasında, tevhidin ispatına muhtasar (kısa) bir işarettir.
Birinci Kelime
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Okunuşu: Lâ ilâhe illallâhu.
Meali: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.
da bir tevhid-i uluhiyet (ilahlıkta birleme) ve mabudiyet (ibadete lâyıklıkta birleme) vardır. Şu mertebenin gayet kuvvetli bir bürhanına (deliline) şöyle işaret ederiz ki:
Şu kâinat yüzünde, hususan (özellikle) zeminin sahifesinde (yüzünde), gayet muntazam (çok düzenli) bir faaliyet görünüyor. Ve gayet hikmetli bir hallakıyet (yaratıcılık) müşahede (gözlemliyoruz) ediyoruz. Ve gayet intizamlı bir fettahiyet (yani her şeye lâyık bir şekil açmak ve suret vermek) aynelyakîn (gözle görülür bir kesinlikle) görüyoruz. Hem gayet şefkatli, keremli (cömert), rahmetli bir vehhabiyet (bağışlayıcılık) ve ihsanat (bağışlar) görüyoruz. Öyle ise bizzarure (zaruri olarak) şu hal ve şu keyfiyet (durum); Faal (çok iş yapan), Hallak (çok yaratan), Fettah (her şeyi açan, şekil veren), Vehhab (çok bağışlayan) bir Zat-ı Zülcelal’in (celal sahibi bir zatın) vücub-u vücudunu (varlığının zorunluluğunu) ve vahdetini (birliğini) ispat eder, belki ihsas (hissettirir) eder.
Evet, mevcudatın (varlıkların) mütemadiyen (devamlı olarak) zevalleri (yok oluşları), tazelenmeleri gösteriyor ki o mevcudat; bir Sâni’-i Kadîr’in (her şeye gücü yeten sanatkarın) kudsî (kutsal) esmasının (isimlerinin) cilveleri (tecellileri) ve envar-ı esmaiyesinin (isimlerinin nurlarının) gölgeleri ve ef’alinin (fiillerinin) eserleri ve kalem-i kader ve kudretin nakışları (işlemeleri) ve sahifeleri (sayfaları) ve cemal-i kemalinin (mükemmellik güzelliğinin) âyineleridir (aynalarıdır).
Şu hakikat-i uzmaya (büyük hakikate) ve şu tevhidin mertebe-i ulyâsına (yüce mertebesine), şu kâinatın sahibi, bütün gönderdiği mukaddes kitaplar ve suhuflarıyla (sahifeleriyle) o tevhidi gösterdiği gibi; bütün ehl-i hakikat (hakikat ehli) ve kâmilîn-i nev-i beşer (insanlık türünün olgunlaşmışları) tahkikatlarıyla (araştırmalarıyla) ve keşfiyatlarıyla (keşifleriyle), aynı mertebe-i tevhidi gösteriyorlar. Ve kâinat dahi acz (güçsüzlük) ve fakrıyla (ihtiyaçla) beraber, mazhar (nail) olduğu daimî mu’cizat-ı sanatın (sanat mucizelerinin) ve havârık-ı iktidar (olağanüstü güçlerin), hazain-i servetin (servet hazinelerinin) şehadetiyle (şahitliğiyle), aynı mertebe-i tevhide işaret eder.
Demek, Şahid-i Ezelî (Ezelî Şahit) bütün kütüb (kitaplar) ve suhufuyla (sahifeleriyle) ve ehl-i şuhud (görenler, bilenler) bütün tahkikat (araştırmalar) ve küşûfuyla (keşifleriyle) ve âlem-i şehadet (görünen dünya) bütün muntazam (düzenli) ahval (haller) ve hakîmane (hikmetli) şuunatıyla (işleriyle) o mertebe-i tevhidde bi’l-icma (icma ile, oybirliğiyle) ittifak (birleşirler) ediyorlar.
İşte o Vâhid-i Ehad’i (bir ve tek olan Allah’ı) kabul etmeyen, ya nihayetsiz (sonsuz) ilahları kabul edecek veyahut ahmak sofestaî (şüpheci felsefeci) gibi hem kendini hem kâinatın vücudunu (varlığını) inkâr edecek.
İkinci Kelime
وَحْدَهُ
Okunuşu: Vahdehû.
Meali: O, birdir.
İşte şu kelime sarîh (açık) bir mertebe-i tevhidi gösterir. Şu mertebeyi dahi a’zamî (en büyük) bir surette ispat eden gayet kuvvetli bir bürhanına (deliline) şöyle işaret ederiz ki:
Biz gözümüzü açtıkça, kâinat yüzüne nazarımızı (bakışımızı) saldırdıkça en evvel gözümüze ilişen, âmm (genel) ve mükemmel bir nizamdır ve şâmil (kapsamlı), hassas bir mizandır (ölçüdür), görüyoruz. Her şey dakik (ince) bir nizam ile hassas bir mizan ve ölçü içindedir.
Daha bir parça dikkat-i nazar (bakış dikkati) ettikçe yeniden yeniye bir tanzim (düzenleme) ve tevziniyet (ölçülülük) gözümüze çarpıyor. Yani birisi, intizam (düzen) ile o nizamı değiştiriyor ve tartı ile o mizanı tazelendiriyor. Her şey bir model olup pek kesretli (çok sayıda) muntazam ve mevzun (ölçülü) suretler giydiriliyor.
Daha ziyade dikkat ettikçe o tanzim ve tevzin altında bir hikmet ve adalet görünüyor. Her harekette bir hikmet ve maslahat (fayda) gözetiliyor, bir hak, bir fayda takip ediliyor.
Daha ziyade dikkat ettikçe gayet hakîmane (çok hikmetli) bir faaliyet içinde bir kudretin tezahüratı (ortaya çıkışları) ve her şeyin her şe’nini (işini, halini) ihata (kuşatan) eden gayet muhit (kapsamlı) bir ilmin cilveleri (tecellileri) nazar-ı şuurumuza (şuur bakışımıza) çarpıyor.
Demek, bütün mevcudattaki şu nizam ve mizan, umuma âmm (herkese genel) bir tanzim ve tevzini (düzenleme ve ölçülülüğü) ve o tanzim ve tevzin, âmm bir hikmet ve adaleti ve o hikmet ve adalet, bir kudret ve ilmi gözümüze gösteriyor. Demek, bir Kadîr-i külli şey (her şeye gücü yeten) ve bir Alîm-i külli şey (her şeyi bilen), şu perdeler arkasında akla görünüyor.
Hem her şeyin evveline ve âhirine (sonuna) bakıyoruz, hususan (özellikle) zîhayat (canlı) nevinde (türünde) görüyoruz ki: Başlangıçları, asılları, kökleri hem meyveleri ve neticeleri öyle bir tarzdadır ki güya tohumları, asılları; birer tarife, birer program şeklinde bütün o mevcudun cihazatını (donanımlarını) tazammun (içine alıyor) ediyor. Ve neticesinde ve meyvesinde yine bütün o zîhayatın manası süzülüp onda tecemmu (toplanıyor) eder, tarihçe-i hayatını ona bırakır. Güya onun aslı olan çekirdeği, desatir-i icadiyesinin (yaratılış kanunlarının) bir mecmuasıdır (toplamıdır). Ve meyvesi ve semeresi (sonucu) ise evamir-i icadiyesinin (yaratılış emirlerinin) bir fihristesi (içindekiler listesi) hükmünde görüyoruz. Sonra o zîhayatın zahirine (dışına) ve bâtınına (içine) bakıyoruz. Gayet derecede hikmetli bir kudretin tasarrufatı (idare etmeleri) ve nâfiz (geçirgen, etkili) bir iradenin tasviratı (şekil vermeleri) ve tanzimatı (düzenlemeleri) görünüyor. Yani bir kuvvet ve kudret icad (yaratır) eder, bir emir ve irade suret giydirir.
İşte bütün mevcudat, böyle evveline dikkat ettikçe bir ilmin tarifenamesi (tarife defteri) ve âhirine dikkat ettikçe bir Sâni’in (Sanatkarın) planı ve beyannamesi (açıklaması) ve zahirine (dışına) baktıkça bir Fâil-i Muhtar’ın (dilediğini yapanın) ve Mürîd’in (dileyenin) gayet sanatlı ve tenasüplü (uyumlu) bir hulle-i sanatı (sanat elbisesi) ve bâtınına (içine) baktıkça bir Kadîr’in (her şeye gücü yetenin) gayet muntazam (çok düzenli) bir makinesini müşahede (gözlemliyoruz) ediyoruz.
İşte şu hal ve şu keyfiyet (durum), bizzarure (zaruri olarak) ve bilbedahe (apaçık olarak) ilan eder ki hiçbir şey, hiçbir zaman, hiçbir mekân bir tek Sâni’-i Zülcelal’in (celal sahibi, sanatkarın) kabza-i tasarrufundan (kudret elinin idaresinden) hariç olamaz. Her bir şey ve bütün eşya, bütün şuunatıyla (işleriyle), bir Kadîr-i Mürîd’in (gücü yeten ve dileyen) kabza-i tasarrufunda tedbir edilir. Ve bir Rahman-ı Rahîm’in (çok merhametli ve şefkatli) tanzimiyle (düzenlemesiyle) ve lütfuyla güzelleştiriliyor. Ve bir Hannan-ı Mennan’ın (çok acıyan ve çok ihsan eden) tezyiniyle (süslenmesiyle) süslendiriliyor.
Evet, başında şuur ve yüzünde gözü bulunana şu kâinat ve şu mevcudattaki nizam ve mizan ve tanzim ve tevzin; bir tek, yekta, Vâhid, Ehad, Kadîr, Mürîd, Alîm, Hakîm bir zatı vahdaniyet (birlik) mertebesinde gösterir.
Evet, her şeyde bir birlik var. Birlik ise biri gösterir. Mesela, dünyanın lambası olan güneş birdir; öyle ise dünyanın mâliki (sahibi) dahi birdir. Mesela, zemin yüzündeki zîhayatların (canlıların) hizmetçileri olan hava, ateş, su birdir; öyle ise onları istihdam (çalıştıran) eden ve bizlere musahhar (boyun eğdiren) eden dahi birdir.
Üçüncü Kelime
لَا شَرٖيكَ لَهُ
Okunuşu: Lâ şerîke lehû.
Meali: O’nun ortağı yoktur.
Şu kelimeyi, Otuz İkinci Söz’ün Birinci Makamı gayet kuvvetli ve şaşaalı (parlak) bir surette ispat ettiğinden, ona havale (bırakırız) ederiz. Onun fevkinde (üstünde) beyan (açıklama) olamaz, ondan daha ileri beyana lüzum (gerek) yok ve izah (açıklanmaz) edilmez.
Dördüncü Kelime
لَهُ الْمُلْكُ
Okunuşu: Lehü’l-mülkü.
Meali: Mülk O’nundur.
Yani ferşten (yerden) arşa (göğe), serâdan (toprağın altından) süreyyaya (Ülker yıldızına), zerrattan (atomlardan) seyyarata (gezegenlere), ezelden ebede kadar her bir mevcud (varlık), semavat (gökler) ve arz (yer), dünya ve âhiret, her şey onun mülküdür. Mâlikiyet (sahiplik) mertebe-i uzması (en yüce mertebesi), tevhid-i a’zam (en büyük tev
Risale-i Nur Külliyatından
Yirminci Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ
Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı, pek çok fazileti bulunan ve bir rivayet-i sahihada ism-i a’zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhidiyenin on bir kelimesi var. Her bir kelimesinde hem birer müjde ve beşaret, hem birer mertebe-i tevhid-i rububiyet, hem bir ism-i a’zam noktasında bir kibriya-i vahdet ve bir kemal-i vahdaniyet vardır.
Bu büyük ve ulvi hakikatlerin izahını sair Sözlere havale edip bir vaade binaen, şimdilik mücmel bir hülâsa suretinde “İki Makam”, bir “Mukaddime” ile ona bir fihriste yapacağız.
Mukaddime
Kat’iyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.
Evet, bütün hakiki saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara ya bi’l-kuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakiki tanımayan, sevmeyen nihayetsiz şakavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten müptela olur.
Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa mâlikini bulmazsa ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa mâlikini tanısa o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.
BİRİNCİ MAKAM
Şu kelâm-ı tevhidînin on bir kelimesinin her birinde birer müjde var. Ve o müjdede birer şifa ve o şifada birer lezzet-i maneviye bulunur.
Birinci Kelime
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ da şöyle bir müjde var ki:
Hadsiz hâcata müptela, nihayetsiz a’danın hücumuna hedef olan ruh-u insanî, şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad bulur ki bütün hâcatını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki bütün a’dasının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mabud’unu ve Hâlık’ını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, Mâlik’i kim olduğunu irae eder. Ve o irae ile kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.
İkinci Kelime
وَحْدَهُ
Şu kelimede şifalı, saadetli bir müjde vardır. Şöyle ki:
Kâinatın ekser envaıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan وَحْدَهُ kelimesinde bir melce, bir halâskâr bulur ki onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır. Yani, وَحْدَهُ manen der:
Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı kâinat birdir, her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir; her şey onun emriyle halledilir. Onu bulsan her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.
Üçüncü Kelime
لَا شَرٖيكَ لَهُ
Yani, nasıl ki uluhiyetinde ve saltanatında şeriki yoktur; Allah bir olur, müteaddid olamaz. Öyle de rububiyetinde ve icraatında ve icadatında dahi şeriki yoktur. Bazen olur ki sultan bir olur, saltanatında şeriki olmaz; fakat icraatında, onun memurları onun şeriki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mani olurlar. “Bize de müracaat et.” derler. Fakat ezel ebed Sultanı olan Cenab-ı Hak, saltanatında şeriki olmadığı gibi icraat-ı rububiyetinde dahi muînlere, şeriklere muhtaç değildir. Emir ve iradesi, havl ve kuvveti olmazsa hiçbir şey, hiçbir şeye müdahale edemez. Doğrudan doğruya herkes ona müracaat edebilir. Şeriki ve muîni olmadığından o müracaatçı adama “Yasaktır, onun huzuruna giremezsin.” denilmez.
İşte şu kelime, ruh-u beşer için şöyle bir müjde verir ki:
İmanı elde eden ruh-u beşer; manisiz, müdahalesiz, hâilsiz, mümanaatsız, her halinde, her arzusunda, her anda, her yerde o ezel ve ebed ve hazain-i rahmet mâliki ve defâin-i saadet sahibi olan Cemil-i Zülcelal, Kadîr-i Zülkemal’in huzuruna girip hâcatını arz edebilir. Ve rahmetini bulup kudretine istinad ederek kemal-i ferah ve süruru kazanabilir.
Dördüncü Kelime
لَهُ الْمُلْكُ
Yani, mülk umumen onundur. Sen, hem onun mülküsün hem memlûküsün hem mülkünde çalışıyorsun.
Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor:
Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır. Kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin. Öyle ise beyhude ızdıraba düşüp azap çekme, mülk başkasınındır. O Mâlik, hem Kadîr’dir hem Rahîm’dir; kudretine istinad et, rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safayı bul.
Hem der ki: Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak; cefasını değil, safasını çek. O, hem Hakîm’dir hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” de, pencerelerden seyret, içlerine girme.
Beşinci Kelime
وَ لَهُ الْحَمْدُ
Yani, hamd ve sena, medih ve minnet ona mahsustur, ona lâyıktır. Demek nimetler onundur ve onun hazinesinden çıkar. Hazine ise daimîdir.
İşte şu kelime, şöyle müjde verip diyor ki:
Ey insan! Nimetin zevalinden elem çekme. Çünkü rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevalini düşünüp o elemden feryat etme. Çünkü o nimet meyvesi, bir rahmet-i bînihayenin semeresidir. Ağacı bâki ise meyve gitse de yerine gelen var. Nimetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp lezzeti birden yüz derece yapabilirsin. Nasıl ki bir padişah-ı zîşanın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz belki bin elmanın lezzetinin fevkinde, bir iltifat-ı şahane lezzetini sana ihsas ve ihsan eder. Öyle de لَهُ الْحَمْدُ kelimesiyle, yani hamd ve şükür ile yani nimetten in’amı hissetmekle, yani Mün’im’i tanımakla ve in’amı düşünmekle, yani onun rahmetinin iltifatını ve şefkatinin teveccühünü ve in’amının devamını düşünmekle, nimetten bin derece daha leziz, manevî bir lezzet kapısını sana açar.
Altıncı Kelime
يُحْيٖى
Yani, hayatı veren odur. Ve hayatı rızık ile idame eden de odur. Ve levazımat-ı hayatı da ihzar eden yine odur. Ve hayatın âlî gayeleri ona aittir ve mühim neticeleri ona bakar, yüzde doksan dokuz meyvesi onundur.
İşte şu kelime, şöyle fâni ve âciz beşere nida eder, müjde verir ve der:
Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın fenasını düşünüp hüzne düşme. Yalnız dünyevî ehemmiyetsiz meyvelerini görüp dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki o sefine-i vücudundaki hayat makinesi, Hayy-ı Kayyum’a aittir. Masarif ve levazımatını o tedarik eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri var ve ona aittir. Sen, o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefinesi, ne kadar kıymettar olduğunu ve ne kadar güzel faydalar verdiğini ve o sefine sahibi zatın ne kadar Kerîm ve Rahîm olduğunu düşün, mesrur ol ve şükret ve anla ki vazifeni istikametle yaptığın vakit, o sefinenin verdiği bütün netaic; bir cihetle senin defter-i a’maline geçer, sana bir hayat-ı bâkiyeyi temin eder, seni ebedî ihya eder.
Yedinci Kelime
وَ يُمٖيتُ
Yani, mevti veren odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten âzad eder. Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fâni cin ve inse bağırır, der ki:
Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.
Sekizinci Kelime
وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ
Yani, bütün kâinatın mevcudatında görünen ve vesile-i muhabbet olan kemal ve hüsün ve ihsanın hadsiz bir derece fevkinde bir cemal ve kemal ve ihsanın sahibi ve bütün mahbublara bedel, bir tek cilve-i cemali kâfi gelen bir Mabud-u Lemyezel, bir Mahbub-u Lâyezal’in ezelî ve ebedî bir hayat-ı daimesi var ki şaibe-i zeval ve fenadan münezzeh ve avarız-ı naks ve kusurdan müberradır.
İşte şu kelime, cin ve inse ve bütün zîşuura ve ehl-i muhabbet ve aşka ilan eder ki:
Sizlere müjde! Mahbublarınızdan nihayetsiz firakların yaralarını tedavi edip merhem süren bir Mahbub-u Bâki’niz var. Madem o var ve Bâki’dir, başkaları ne olursa olsun merak çekmeyiniz. Belki o mahbublarda, sebeb-i muhabbetiniz olan hüsün ve ihsan, fazl ve kemal, o Mahbub-u Bâki’nin cilve-i cemal-i bâkisinden çok perdelerden geçip gayet zayıf bir gölgenin gölgesidir. Onların zevalleri, sizleri incitmesin. Çünkü onlar bir nevi âyinelerdir. Âyinelerin değişmesi şaşaa-i cemalin cilvesini tazeleştirir, güzelleştirir. Madem o var, her şey var.
Dokuzuncu Kelime
بِيَدِهِ الْخَيْرُ
Yani, her hayır, onun elindedir. Her yaptığınız hayrat, onun defterine geçer. Her işlediğiniz a’mal-i saliha, yanında kaydedilir.
İşte şu kelime, cin ve inse nida edip müjde veriyor, diyor ki:
Ey bîçareler! Mezaristana göçtüğünüz zaman, “Eyvah! Malımız harap olup sa’yimiz heba oldu, şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa girdik.” demeyiniz, feryat edip meyus olmayınız. Çünkü sizin her şeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfatını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zat-ı Zülcelal, sizi celbedip yer altında muvakkaten durdurur. Sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti, rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz.
Evet, geçen baharın defter-i a’malinin sahifeleri ve hidematının sandukçaları olan tohumları, çekirdekleri muhafaza eden ve ikinci baharda gayet şaşaalı, belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda muhafaza eden, neşreden Kadîr-i Zülcelal; elbette sizin de netaic-i hayatınızı öyle muhafaza ediyor ve hizmetinize pek kesretli bir surette mükâfat verecektir.
Onuncu Kelime
وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ
Yani, o Vâhid’dir, Ehad’dir, her şeye kādirdir. Hiçbir şey ona ağır gelmez. Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar ona kolaydır. Cenneti halk etmek, bir bahar kadar ona rahattır. Her günde, her senede, her asırda yeniden yeniye icad ettiği hadsiz masnuatı, nihayetsiz kudretine nihayetsiz lisanlarla şehadet ederler.
İşte şu kelime dahi şöyle müjde eder, der ki:
Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubudiyet boşu boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfat, bir mahall-i saadet senin için ihzar edilmiştir. Senin şu fâni dünyana bedel, bâki bir cennet seni bekler. İbadet ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı Zülcelal’in vaadine iman ve itimat et. Ona, vaadinde hulf etmek muhaldir. Kudretinde hiçbir cihetle noksaniyet yoktur. İşlerine, acz müdahale edemez. Senin küçük bahçeni halk ettiği gibi cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana vaad etmiş. Ve vaad ettiği için elbette seni onun içine alacak.
Madem bilmüşahede görüyoruz: Her senede, yeryüzünde, hayvanat ve nebatatın üç yüz binden ziyade envalarını ve milletlerini, kemal-i intizam ve mizan ile kemal-i sürat ve suhuletle haşredip neşreder. Elbette böyle bir Kadîr-i Zülcelal, vaadini yerine getirmeye muktedirdir.
Hem madem her senede, öyle bir Kadîr-i Mutlak, haşrin ve cennetin numunelerini binler tarzda icad ediyor. Hem madem bütün semavî fermanları ile saadet-i ebediyeyi vaad edip cenneti müjde veriyor. Hem madem bütün icraatı ve şuunatı hak ve hakikattir ve sıdk ve ciddiyetledir. Hem madem âsârının şehadetiyle, bütün kemalât, onun nihayetsiz kemaline delâlet ve şehadet eder. Ve hiçbir cihette naks ve kusur onda yoktur. Hem madem hulfü’l-vaad ve hilaf ve kizb ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur. Elbette ve elbette o Kadîr-i Zülcelal, o Hakîm-i Zülkemal, o Rahîm-i Zülcemal vaadini yerine getirecek; saadet-i ebediye kapısını açacak, Âdem babanızın vatan-ı aslîsi olan cennete sizleri ey ehl-i iman idhal edecektir.
On Birinci Kelime
وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ
Yani, ticaret ve memuriyet için mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelal’ine dönecekler ve Mevla-yı Kerîm’lerine kavuşacaklar. Yani, bu dâr-ı fâniden gidip dâr-ı bâkide huzur-u kibriyaya müşerref olacaklar. Yani, esbab dağdağasından ve vesaitin karanlık perdelerinden kurtulup Rabb-i Rahîm’lerine makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Hâlık’ı ve Mabud’u ve Rabb’i ve Seyyid’i ve Mâlik’i kim olduğunu bilecek ve bulacaklar.
İşte şu kelime bütün müjdelerin fevkinde şöyle müjde eder ve der ki:
Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz İkinci Söz’ün âhirinde denildiği gibi: Dünyanın bin sene mesudane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen cennet hayatının ve o cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Müptela ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, onun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi ve bütün cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve cazibeler, bir lem’a-i muhabbeti olan bir Mabud-u Lemyezel’in, bir Mahbub-u Lâyezal’in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan cennete çağrılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.
Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki:
Ey insan! Fenaya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz. Siz fenaya değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakiki’nin tarafına gidiyorsunuz ve Sultan-ı Ezelî’nin payitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksiniz. Firaka değil, visale müteveccihsiniz.
*
İKİNCİ MAKAM
İsm-i a’zam noktasında, tevhidin ispatına muhtasar bir işarettir.
Birinci Kelime
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ da bir tevhid-i uluhiyet ve mabudiyet vardır. Şu mertebenin gayet kuvvetli bir bürhanına şöyle işaret ederiz ki:
Şu kâinat yüzünde, hususan zeminin sahifesinde, gayet muntazam bir faaliyet görünüyor. Ve gayet hikmetli bir hallakıyet müşahede ediyoruz. Ve gayet intizamlı bir fettahiyet, yani her şeye lâyık bir şekil açmak ve suret vermek aynelyakîn görüyoruz. Hem gayet şefkatli, keremli, rahmetli bir vehhabiyet ve ihsanat görüyoruz. Öyle ise bizzarure şu hal ve şu keyfiyet; Faal, Hallak, Fettah, Vehhab bir Zat-ı Zülcelal’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ispat eder, belki ihsas eder.
Evet, mevcudatın mütemadiyen zevalleri, tazelenmeleri gösteriyor ki o mevcudat; bir Sâni’-i Kadîr’in kudsî esmasının cilveleri ve envar-ı esmaiyesinin gölgeleri ve ef’alinin eserleri ve kalem-i kader ve kudretin nakışları ve sahifeleri ve cemal-i kemalinin âyineleridir.
Şu hakikat-i uzmaya ve şu tevhidin mertebe-i ulyâsına, şu kâinatın sahibi, bütün gönderdiği mukaddes kitaplar ve suhuflarıyla o tevhidi gösterdiği gibi; bütün ehl-i hakikat ve kâmilîn-i nev-i beşer tahkikatlarıyla ve keşfiyatlarıyla, aynı mertebe-i tevhidi gösteriyorlar. Ve kâinat dahi acz ve fakrıyla beraber, mazhar olduğu daimî mu’cizat-ı sanatın ve havârık-ı iktidar, hazain-i servetin şehadetiyle, aynı mertebe-i tevhide işaret eder.
Demek, Şahid-i Ezelî bütün kütüb ve suhufuyla ve ehl-i şuhud bütün tahkikat ve küşûfuyla ve âlem-i şehadet bütün muntazam ahval ve hakîmane şuunatıyla o mertebe-i tevhidde bi’l-icma ittifak ediyorlar.
İşte o Vâhid-i Ehad’i kabul etmeyen, ya nihayetsiz ilahları kabul edecek veyahut ahmak sofestaî gibi hem kendini hem kâinatın vücudunu inkâr edecek.
İkinci Kelime
وَحْدَهُ
İşte şu kelime sarîh bir mertebe-i tevhidi gösterir. Şu mertebeyi dahi a’zamî bir surette ispat eden gayet kuvvetli bir bürhanına şöyle işaret ederiz ki:
Biz gözümüzü açtıkça, kâinat yüzüne nazarımızı saldırdıkça en evvel gözümüze ilişen, âmm ve mükemmel bir nizamdır ve şâmil, hassas bir mizandır, görüyoruz. Her şey dakik bir nizam ile hassas bir mizan ve ölçü içindedir.
Daha bir parça dikkat-i nazar ettikçe yeniden yeniye bir tanzim ve tevziniyet gözümüze çarpıyor. Yani birisi, intizam ile o nizamı değiştiriyor ve tartı ile o mizanı tazelendiriyor. Her şey bir model olup pek kesretli muntazam ve mevzun suretler giydiriliyor.
Daha ziyade dikkat ettikçe o tanzim ve tevzin altında bir hikmet ve adalet görünüyor. Her harekette bir hikmet ve maslahat gözetiliyor, bir hak, bir fayda takip ediliyor.
Daha ziyade dikkat ettikçe gayet hakîmane bir faaliyet içinde bir kudretin tezahüratı ve her şeyin her şe’nini ihata eden gayet muhit bir ilmin cilveleri nazar-ı şuurumuza çarpıyor.
Demek, bütün mevcudattaki şu nizam ve mizan, umuma âmm bir tanzim ve tevzini ve o tanzim ve tevzin, âmm bir hikmet ve adaleti ve o hikmet ve adalet, bir kudret ve ilmi gözümüze gösteriyor. Demek, bir Kadîr-i külli şey ve bir Alîm-i külli şey, şu perdeler arkasında akla görünüyor.
Hem her şeyin evveline ve âhirine bakıyoruz, hususan zîhayat nevinde görüyoruz ki: Başlangıçları, asılları, kökleri hem meyveleri ve neticeleri öyle bir tarzdadır ki güya tohumları, asılları; birer tarife, birer program şeklinde bütün o mevcudun cihazatını tazammun ediyor. Ve neticesinde ve meyvesinde yine bütün o zîhayatın manası süzülüp onda tecemmu eder, tarihçe-i hayatını ona bırakır. Güya onun aslı olan çekirdeği, desatir-i icadiyesinin bir mecmuasıdır. Ve meyvesi ve semeresi ise evamir-i icadiyesinin bir fihristesi hükmünde görüyoruz. Sonra o zîhayatın zahirine ve bâtınına bakıyoruz. Gayet derecede hikmetli bir kudretin tasarrufatı ve nâfiz bir iradenin tasviratı ve tanzimatı görünüyor. Yani bir kuvvet ve kudret icad eder, bir emir ve irade suret giydirir.
İşte bütün mevcudat, böyle evveline dikkat ettikçe bir ilmin tarifenamesi ve âhirine dikkat ettikçe bir Sâni’in planı ve beyannamesi ve zahirine baktıkça bir Fâil-i Muhtar’ın ve Mürîd’in gayet sanatlı ve tenasüplü bir hulle-i sanatı ve bâtınına baktıkça bir Kadîr’in gayet muntazam bir makinesini müşahede ediyoruz.
İşte şu hal ve şu keyfiyet, bizzarure ve bilbedahe ilan eder ki hiçbir şey, hiçbir zaman, hiçbir mekân bir tek Sâni’-i Zülcelal’in kabza-i tasarrufundan hariç olamaz. Her bir şey ve bütün eşya, bütün şuunatıyla, bir Kadîr-i Mürîd’in kabza-i tasarrufunda tedbir edilir. Ve bir Rahman-ı Rahîm’in tanzimiyle ve lütfuyla güzelleştiriliyor. Ve bir Hannan-ı Mennan’ın tezyiniyle süslendiriliyor.
Evet, başında şuur ve yüzünde gözü bulunana şu kâinat ve şu mevcudattaki nizam ve mizan ve tanzim ve tevzin; bir tek, yekta, Vâhid, Ehad, Kadîr, Mürîd, Alîm, Hakîm bir zatı vahdaniyet mertebesinde gösterir.
Evet, her şeyde bir birlik var. Birlik ise biri gösterir. Mesela, dünyanın lambası olan güneş birdir; öyle ise dünyanın mâliki dahi birdir. Mesela, zemin yüzündeki zîhayatların hizmetçileri olan hava, ateş, su birdir; öyle ise onları istihdam eden ve bizlere musahhar eden dahi birdir.
Üçüncü Kelime
لَا شَرٖيكَ لَهُ
Şu kelimeyi, Otuz İkinci Söz’ün Birinci Makamı gayet kuvvetli ve şaşaalı bir surette ispat ettiğinden, ona havale ederiz. Onun fevkinde beyan olamaz, ondan daha ileri beyana lüzum yok ve izah edilmez.
Dördüncü Kelime
لَهُ الْمُلْكُ
Yani ferşten arşa, serâdan süreyyaya, zerrattan seyyarata, ezelden ebede kadar her bir mevcud, semavat ve arz, dünya ve âhiret, her şey onun mülküdür. Mâlikiyet mertebe-i uzması, tevhid-i a’zam suretinde onundur.
Şu mertebe-i uzma-i mâlikiyet ve makam-ı a’zam-ı tevhidin bir hüccet-i kübrası, latîf bir zamanda ve latîf bir hatırada, Arabî ibaresinde, şu âcizin hatırına ilka edildi. O latîf hatıranın hatırı için aynı ibare-i Arabiyeyi kaydedip sonra mealini yazacağız.
لَهُ الْمُلْكُ لِاَنَّ ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَبٖيرَ كَهٰذَا الْعَالَمِ الصَّغٖيرِ ٠ مَصْنُوعَا قُدْرَتِهٖ مَكْتُوبَا قَدَرِهٖ ٠ اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ صَيَّرَهُ مَسْجِدًا ٠ اٖيجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ سَاجِدًا اِنْشَاؤُهُ لِذَاكَ صَيَّرَ ذَاكَ مِلْكًا ٠ اٖيجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ مَمْلُوكًا ٠ صَنْعَتُهُ فٖى ذَاكَ تَظَاهَرَتْ كِتَابًا ٠ صِبْغَتُهُ فٖى هٰذَا تَزَاهَرَتْ خِطَابًا ٠ قُدْرَتُهُ فٖى ذَاكَ تُظْهِرُ حِشْمَتَهُ ٠ رَحْمَتُهُ فٖى هٰذَا تُنَظِّمُ نِعْمَتَهُ ٠ حِشْمَتُهُ فٖى ذَاكَ تَشْهَدُ هُوَ الْوَاحِدُ ٠ نِعْمَتُهُ فٖى هٰذَا تُعْلِنُ هُوَ الْاَحَدُ ٠ سِكَّتُهُ فٖى ذَاكَ فِى الْكُلِّ وَالْاَجْزَاءِ ٠ خَاتَمُهُ فٖى هٰذَا فِى الْجِسْمِ وَ الْاَعْضَاءِ
Birinci Fıkra: ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَبٖيرَ … الخ Yani şu kâinat denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misal-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemiyle yazılan âfakî ve enfüsî vahdaniyet delailini gösteriyorlar.
Evet, kâinattaki sanat-ı muntazamanın küçük bir mikyasta numunesi insanda vardır. O daire-i kübradaki sanat, Sâni’-i Vâhid’e şehadet ettiği gibi şu insanda olan küçük mikyastaki hurdebînî sanat dahi yine o Sâni’e işaret eder, vahdetini gösterir.
Hem nasıl ki şu insan gayet manidar bir mektub-u Rabbanîdir, muntazam bir kaside-i kaderdir. Öyle de şu kâinat dahi aynı o kalem-i kaderle fakat büyük bir mikyasta yazılmış muntazam bir kaside-i kaderdir.
Hiç mümkün müdür ki hadsiz alâmet-i farika ile bütün insanlara bakan şu insan yüzündeki sikke-i vahdete ve bütün mevcudatı omuz omuza, el ele, baş başa veren kâinat üstündeki hâtem-i vahdaniyete, Vâhid-i Ehad’den başka bir şeyin müdahalesi bulunsun?
İkinci Fıkra: اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ … الخ Meali şudur: Sâni’-i Hakîm, âlem-i ekberi öyle bedî’ bir surette halk edip âyât-ı kibriyasını üstünde nakşetmiş ki kâinatı bir mescid-i kebir şekline döndürmüş ve insanı dahi öyle bir tarzda icad edip ona akıl vererek, onunla o mu’cizat-ı sanatına ve o bedî’ kudretine karşı secde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı kibriyayı okutturup kemer-beste-i ubudiyet ettirerek, o mescid-i kebirde bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır.
Hiç mümkün müdür ki şu mescid-i kebirin içindeki sâcidlerin, âbidlerin mabud-u hakikileri; o Sâni’-i Vâhid-i Ehad’den başkası olabilsin?
Üçüncü Fıkra: اِنْشَائُهُ لِذَاكَ … الخ Meali şudur ki: O Mâlikü’l-mülki Zülcelal, âlem-i ekberi, bâhusus küre-i arz yüzünü öyle bir surette inşa ederek yapmıştır ki birbiri içinde hadsiz daireler olup her bir daire bir tarla hükmünde olup vakit be-vakit, mevsim be-mevsim, asır be-asır eker, biçer, mahsulat alır. Mütemadiyen mülkünü çalıştırır, tasarruf eder.
En büyük daire olan zerrat âlemini bir tarla yapıp her zaman kâinat kadar mahsulatı; kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba, daire-i kudretten daire-i ilme gönderir.
Sonra mutavassıt bir daire olan zemin yüzünü, aynen öyle bir mezraa yapmış ki mevsim be-mevsim âlemleri, envaları içinde eker, biçer, kaldırır. Manevî mahsulatını dahi gaybî, uhrevî, misalî ve manevî âlemlerine gönderir.
Daha küçük bir daire olan bir bahçeyi yine yüz defa, bin defa kudretle doldurup hikmetle boşalttırıyor.
Daha küçük bir daire olan bir zîhayatı, mesela bir ağacı, bir insanı, yüz defa onun kadar, ondan mahsulat alır.
Demek o Mâlikü’l-mülki Zülcelal; küçük büyük, cüz’î küllî her şeyi birer model hükmünde inşa ederek yüzler tarzda, taze taze nakışlarla münakkaş mensucat-ı sanatını onlara giydirir; cilve-i esmasını, mu’cizat-ı kudretini izhar eder. Kendi mülkünde her bir şeyi, birer sahife hükmünde inşa etmiş; her sahifede, yüzer tarzda manidar mektubatını yazar; hikmetinin âyâtını izhar eder, zîşuurlara okutturur.
Şu âlem-i ekberi, mülk şeklinde inşa etmekle beraber; şu insanı dahi öyle bir surette halk etmiştir ve ona öyle cihazat ve âletler ve havas ve hissiyatlar ve bilhassa nefis, heva ve ihtiyaç ve iştiha ve hırs ve dava vermiştir ki o geniş mülkünde, bütün mülke muhtaç bir memlûk hükmüne getirmiştir.
İşte hiç mümkün müdür ki: Pek büyük olan âlem-i zerrattan tâ bir sineğe kadar bütününü mülk ve tarla yapan ve küçük insanı, o büyük mülke nâzır ve müfettiş ve çiftçi ve tüccar ve dellâl ve âbid ve memlûk yaptıran ve kendine, muhterem bir misafir ve sevgili bir muhatap ittihaz eden o Mâlikü’l-mülki Zülcelal’den başka, o mülke tasarruf edip o memlûke seyyid olabilsin?
Dördüncü Fıkra: صَنْعَتُهُ فٖى ذَاكَ … الخ ibaresidir. Meali şudur ki: Sâni’-i Zülcelal’in âlem-i ekberdeki sanatı o derece manidardır ki o sanat, bir kitap suretinde tezahür edip kâinatı bir kitab-ı kebir hükmüne getirdiğinden akl-ı beşer, hakiki fenn-i hikmet kütüphanesini ondan aldı ve ona göre yazdı. Ve o kitab-ı hikmet, o derece hakikatle bağlı ve hakikatten meded alıyor ki büyük Kitab-ı Mübin’in bir nüshası olan Kur’an-ı Hakîm şeklinde ilan edildi.
Hem nasıl ki kâinattaki sanatı, kemal-i intizamından kitap şekline girdi; insandaki sıbgatı ve nakş-ı hikmeti dahi hitap çiçeğini açtı. Yani o sanat, o derece manidar ve hassas ve güzeldir ki o makine-i zîhayattaki cihazatı, fonoğraf gibi nutka geldi, söylettirdi. Ve öyle bir ahsen-i takvim içinde bir sıbga-i Rabbaniye vermiş ki o maddî, cismanî, camid kafada; manevî, gaybî, hayattar olan beyan ve hitap çiçeği açıldı. Ve o insan kafasındaki kabiliyet-i nutk u beyana, o derece ulvi cihazat ve istidat verdi ki Sultan-ı Ezelî’ye muhatap olacak bir makamda inkişaf ettirdi, terakki verdi. Yani fıtrat-ı insaniyedeki sıbgat-ı Rabbaniye, hitab-ı İlahî çiçeğini açtı.
Hiç mümkün müdür ki kitap derecesine gelen bütün mevcudattaki sanata ve hitap makamına gelen insandaki o sıbgata, Vâhid-i Ehad’den başkası karışabilsin? Hâşâ!
Beşinci Fıkra: قُدْرَتُهُ فٖى ذَاكَ … الخ ibaresidir. Meali şudur ki: Kudret-i İlahiye âlem-i ekberde haşmet-i rububiyetini gösteriyor. Rahmet-i Rabbaniye ise âlem-i asgar olan insanda nimetleri tanzim ediyor.
Yani Sâni’in kudreti, kibriya ve celal noktasında, kâinatı öyle muhteşem bir saray şeklinde icad ediyor ki güneşi büyük bir elektrik lambası, kameri kandil ve yıldızları mumlar meyveleriyle yaldızlar, elektrikler. Ve zemin yüzünü bir sofra, bir tarla, bir bahçe, bir haliçe ve dağları birer mahzen, birer direk, birer kale ve hâkeza bütün eşyayı büyük bir mikyasta o büyük sarayın levazımatı şekline getirerek, şaşaalı bir surette haşmet-i rububiyetini gösterdiği gibi…
Cemal noktasında rahmeti dahi en küçük zîhayata kadar her zîruha enva-ı nimetini verir, onun ile tanzim eder. Baştan aşağıya kadar nimetlerle süsleyip lütuf ve keremle tezyin eder ve o haşmet-i celaliyeye karşı cemal-i rahmetini o küçücük lisanlarla o büyük lisana karşı çıkarır.
Yani güneş ve arş gibi büyük cirmler, haşmet lisanıyla “Yâ Celil, yâ Kebir, yâ Azîm” dedikleri vakit; sinek ve semek gibi o küçücük zîhayatlar dahi rahmet lisanıyla “Yâ Cemil, yâ Rahîm, yâ Kerîm” diyerek o musika-i kübraya latîf nağamatlarını katıyorlar, tatlılaştırıyorlar.
Hiç mümkün müdür ki o Celil-i Zülcemal’den ve o Cemil-i Zülcelal’den başka bir şey, kendi başıyla şu âlem-i ekber ve asgara icad cihetinde müdahale edebilsin? Hâşâ!
Altıncı Fıkra: حِشْمَتُهُ فٖى ذَاكَ … الخ ibaresidir. Meali şudur ki: Yani kâinatın heyet-i mecmuasında tezahür eden haşmet-i rububiyet, vahdaniyet-i İlahiyeyi ispat edip gösterdiği gibi; zîhayatların cüz’iyatlarına mukannen erzaklarını veren nimet-i Rabbaniye dahi ehadiyet-i İlahiyeyi ispat edip gösterir.
Vâhidiyet ise bütün o mevcudat birinindir ve birine bakar ve birinin icadıdır demektir.
Ehadiyet ise her bir şeyde, Hâlık-ı külli şey’in ekser esması tecelli ediyor demektir.
Mesela güneşin ziyası, bütün zeminin yüzünü ihata ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet misalini gösterir. Ve her bir şeffaf cüzde ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması, ehadiyet misalini gösterir. Ve her bir şeyde hususan zîhayatta ve bilhassa her bir insanda o Sâni’in ekser esması onda tecelli ettiği cihetle, ehadiyeti gösterir.
İşte şu fıkra işaret eder ki: Kâinatta tasarruf eden haşmet-i rububiyet, o koca güneşi şu zemin yüzündeki zîhayatlara bir hizmetkâr, bir lamba, bir ocak; ve koca Küre-i zemini onlara bir beşik, bir menzil, bir ticaretgâh; ve ateşi, her yerde hazır bir aşçı ve dost; ve bulutu, süzgeç ve murdia; ve dağları, mahzen ve ambar; ve havayı, zîhayata enfas ve nüfusa yelpaze; ve suyu, yeniden hayata girenlere süt emziren dâye ve hayvanata âb-ı hayat veren bir şerbetçi hükmüne getiren rububiyet-i İlahiye, gayet vâzıh bir surette vahdaniyet-i İlahiyeyi gösterir.
Evet, Hâlık-ı Vâhid’den başka kim güneşi arzlılara musahhar bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad’den başka kim havayı elinde tutar, pek çok vazifelerle tavzif edip rûy-i zeminde çevik çalak bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad’den başka kimin haddine düşmüştür ki ateşi aşçı yapsın ve kibrit başı kadar bir zerrecik ateşe, binler batman eşyayı yuttursun ve hâkeza… Her bir şey, her bir unsur, her bir ecram-ı ulviye, o haşmet-i rububiyet noktasında Vâhid-i Zülcelal’i gösterir.
İşte celal ve haşmet noktasında vâhidiyet göründüğü gibi cemal ve rahmet noktasında dahi nimet ve ihsan, ehadiyet-i İlahiyeyi ilan eder. Çünkü zîhayatta ve bilhassa insanda, o derece sanat-ı câmia içinde; hadsiz enva-ı nimeti anlayacak, kabul edecek, isteyecek cihazat ve âletler vardır ki bütün kâinatta tecelli eden bütün esmasının cilvesine mazhardır. Âdeta bir nokta-i mihrakıye hükmünde, bütün esma-i hüsnayı birden mahiyetinin âyinesiyle gösterir ve onunla ehadiyet-i İlahiyeyi ilan eder.
Yedinci Fıkra: سِكَّتُهُ فٖى ذَاكَ فِى الْكُلِّ وَالْاَجْزَاءِ خَاتَمُهُ فٖى هٰذَا فِى الْجِسْمِ وَالْاَعْضَاءِ Meali şudur ki: Sâni’-i Zülcelal âlem-i ekberin heyet-i mecmuasında bir sikke-i kübrası olduğu gibi bütün eczasında ve envaında dahi birer sikke-i vahdet koymuştur. Âlem-i asgar olan insanın cisminde ve yüzünde birer hâtem-i vahdaniyet bastığı gibi her bir azasında dahi birer mühr-ü vahdeti vardır.
Evet, o Kadîr-i Zülcelal her şeyde, külliyatta ve cüz’iyatta, yıldızlarda ve zerrelerde birer sikke-i vahdet koymuştur ki ona şehadet eder. Ve birer mühr-ü vahdaniyet basmıştır ki ona delâlet eder. Şu hakikat-i uzma, Yirmi İkinci Söz’de ve Otuz İkinci Söz’de ve Otuz Üçüncü Mektup’un otuz üç adet Penceresinde gayet parlak ve kat’î bir surette izah ve ispat edildiğinden onlara havale edip sözü keser, burada hâtime veririz.
Beşinci Kelime
لَهُ الْحَمْدُ
Yani bütün mevcudatta sebeb-i medh ü sena olan kemalât onundur. Öyle ise hamd dahi ona aittir. Ezelden ebede kadar her kimden her kime karşı gelen ve gelecek medh ü sena ona aittir. Çünkü sebeb-i medih olan nimet ve ihsan ve kemal ve cemal ve medar-ı hamd olan her şey onundur, ona aittir.
Evet, âyât-ı Kur’aniyenin işaratıyla, bütün mevcudattan daimî bir surette dergâh-ı İlahiyeye giden bir ubudiyettir, bir tesbihtir, bir secdedir, bir duadır ve bir hamd ü senadır ki daimî o dergâha gidiyor. Şu hakikat-i tevhidi ispat eden bir bürhan-ı a’zama şöyle işaret ederiz ki:
Şu kâinata baktığımız vakit, bağistan şeklinde; sakfı ulvi yıldızlarla yaldızlanmış, zemini ziynetli mevcudatla şenlenmiş surette görünüyor. İşte şu bağistandaki muntazam nurani ecram-ı ulviye ve hikmetli ve ziynetli mevcudat-ı süfliye, umumen her biri lisan-ı mahsusuyla derler ki: Biz bir Kadîr-i Zülcelal’in mu’cizat-ı kudretiyiz. Bir Hâlık-ı Hakîm ve bir Sâni’-i Kadîr’in vahdetine şehadet ederiz.
Ve şu bağistan-ı âlem içindeki küre-i arza bakıyoruz, görüyoruz ki: Bir bahçe şeklinde rengârenk yüz binler süslü çiçekli nebatat taifeleri onda serilmiş ve çeşit çeşit yüz binler enva-ı hayvanat onda serpilmiştir.
İşte şu zemin bahçesinde bütün o süslü nebatat ve ziynetli hayvanat, muntazam suretleriyle ve mevzun şekilleriyle ilan ediyorlar ki: Biz bir tek Sâni’-i Hakîm’in sanatından birer mu’cizesi, birer hârikasıyız ve vahdaniyetin birer dellâlı, birer şahidiyiz.
Hem o bahçedeki ağaçların başlarına bakar görürüz ki: Gayet derecede alîmane, hakîmane, kerîmane, latîfane, cemilane yapılmış muhtelif suretlerde meyveleri, çiçekleri görüyoruz. İşte şunlar bilumum bir lisan ile ilan ederler ki: Biz, bir Rahman-ı Zülcemal’in ve bir Rahîm-i Zülkemal’in mu’ciz-nüma hediyeleriyiz, hayret-nüma ihsanlarıyız.
İşte bağistan-ı kâinattaki ecram ve mevcudat ve küre-i arz bahçesindeki nebatat ve hayvanat ve eşcar ve nebatatın başlarındaki ezhar ve semerat; nihayet derecede yüksek bir sadâ ile şehadet eder, ilan eder, derler ki:
Bizim Hâlık’ımız ve Musavvirimiz ve bizi hediye veren Kadîr-i Zülcemal, Hakîm-i Bîmisal, Kerîm-i Pür-neval her şeye kādirdir. Hiçbir şey ona ağır gelmez. Hiçbir şey daire-i kudretinden hariç olamaz. Kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar birdir. Küllî, cüz’î kadar kolaydır. Cüz, küll kadar kıymetlidir. En büyük, en küçük kadar kudretine nisbeten rahattır. Küçük, büyük kadar sanatlıdır belki sanatça bazı küçük, büyükten daha büyüktür.
Bütün mazideki acayib-i kudreti olan vukuat şehadet eder ki o Kadîr-i Mutlak, bütün istikbaldeki acayib-i imkânata muktedirdir. Dünü getiren, yarını getirdiği gibi; maziyi icad eden o Zat-ı Kadîr, istikbali dahi icad eder. Dünyayı yapan o Sâni’-i Hakîm, âhireti de yapar. Evet, Mabud-u Bi’l-hak yalnız o Kadîr-i Zülcelal olduğu gibi Mahmud-u Bi’l-ıtlak yine yalnız odur. İbadet ona mahsus olduğu gibi hamd ü sena dahi ona hastır.
Hiç mümkün müdür ki semavat ve arzı halk eden bir Sâni’-i Hakîm, semavat ve arzın en mühim neticesi ve kâinatın en mükemmel meyvesi olan insanları başıboş bıraksın, esbab ve tesadüfe havale etsin, hikmet-i bâhiresini abesiyete kalbetsin? Hâşâ!
Hiç mümkün müdür ki Hakîm, Alîm bir zat, bir ağacı gayet ehemmiyetle tedbir ve tasvir edip ve gayet derecede hikmetle idare ve terbiye ettiği halde; o ağacın gayesi, faydası olan meyvelerine bakmayıp ehemmiyet vermesin; hırsız ellere, boş yerlere dağılsın, zayi olsun? Elbette bakmamak, ehemmiyet vermemek olamaz. Çünkü ağaca ehemmiyet vermek, meyveleri içindir.
İşte şu kâinatın zîşuuru ve en mükemmel meyvesi ve neticesi ve gayesi, insandır. Şu kâinatın Sâni’-i Hakîm’i mümkün müdür ki şu zîşuur meyvelerin meyveleri olan hamd ve ibadeti, şükür ve muhabbeti başkalara verip hikmet-i bâhiresini hiçe indirsin veyahut kudret-i mutlakasını acze kalbettirsin veyahut ilm-i muhitini cehle çevirsin? Yüz bin defa hâşâ!
Hiç mümkün müdür ki şu kâinat sarayının binasındaki makasıd-ı Rabbaniyenin medarı olan zîşuur ve zîşuurun serfirazı olan nev-i insanın mazhar olduğu nimetlere mukabil izhar ettikleri şükür ve ibadeti, o saray-ı kâinatın Sâni’inden başkasına gitsin? Ve o Sâni’-i Zülcelal, o gayetü’l-gaye olan şükür ve ibadeti başkalara gitmesine müsaade etsin.
Hem hiç mümkün müdür ki hadsiz enva-ı nimetiyle kendini zîşuurlara sevdirsin ve hadsiz mu’cizat-ı sanatıyla kendini onlara tanıttırsın; sonra onların şükür ve ibadetlerini, hamd ve muhabbetlerini, marifet ve minnettarlıklarını esbaba ve tabiata terk edip ehemmiyet vermesin; hikmet-i mutlakasını inkâr ettirsin; saltanat-ı rububiyetini hiçe indirsin? Yüz bin defa hâşâ ve kellâ!
Hiç mümkün müdür ki bir baharı halk edemeyen ve bütün meyveleri icad edemeyen ve yeryüzünde sikkeleri bir olan bütün elmaları inşa edemeyen; onların bir misal-i musağğarı olan bir elmayı halk edip ve o elmayı nimet olarak birisine yedirsin, şükrünü kazansın, Mahmud-u Bi’l-ıtlak’a hamd noktasında iştirak etsin? Hâşâ!.. Çünkü bir elmayı halk eden kim ise bütün dünyaya gelen elmaları icad eden yine o olabilir. Çünkü sikke birdir. Hem elmaları icad eden kim ise bütün dünyada medar-ı rızık olan hububat ve semeratı halk eden yine odur.
Demek en küçük cüz’î bir zîhayata, en cüz’î bir nimeti veren, doğrudan doğruya kâinatın Hâlık’ıdır ve Rezzak-ı Zülcelal’dir. Öyle ise şükür ve hamd, doğrudan doğruya ona aittir. Öyle ise hakikat-i kâinat, daima hak lisanıyla der:
لَهُ الْحَمْدُ مِنْ كُلِّ اَحَدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ
Altıncı Kelime
يُحْيٖى
Yani hayat veren yalnız odur. Öyle ise her şeyin Hâlık’ı dahi yalnız odur. Çünkü kâinatın ruhu, nuru, mâyesi, esası, neticesi, hülâsası hayattır. Hayatı veren kim ise bütün kâinatın Hâlık’ı da odur. Hayatı veren elbette odur, Hayy u Kayyum’dur.
İşte şu mertebe-i tevhidin bürhan-ı a’zamına şöyle işaret ederiz ki: –Başka bir Söz’de izah ve ispat edildiği gibi– zemin yüzünün sahrasında çadırları kurulmuş gayet muhteşem zîhayatlar ordusunu görüyoruz. Evet, Hayy u Kayyum’un hadsiz ordularından, her bahar mevsiminde yeni silah altına alınmış, gaibden gelen taze bir ordu meydana çıkmış görüyoruz. Şu orduya bakıyoruz ki: Nebatat taifelerinden iki yüz binden ziyade ve hayvanat milletlerinden yine yüz binden fazla çeşit çeşit muhtelif kavimler görüyoruz. Her bir milletin, her bir taifenin elbisesi ayrı, erzakı ayrı, talimatı ayrı, terhisatı ayrı, silahları ayrı, müddet-i askeriyeleri ayrı olduğu halde; bir kumandan-ı a’zam hadsiz kudret ve hikmetiyle ve nihayetsiz ilim ve iradesiyle, bitmez rahmetiyle, tükenmez hazinesiyle, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, karıştırmayarak, geciktirmeyerek ayrı ayrı bütün o üç yüz binden ziyade milletleri ve taifeleri kemal-i intizam ile tamam-ı mizan ile vakti vaktine ayrı ayrı erzaklarını, ayrı ayrı elbiselerini, ayrı ayrı silahlarını vererek, ayrı ayrı talimat yaptırarak, ayrı ayrı terhisat ettiğini, gözü bulunan bilmüşahede görür ve kalbi bulunan biaynelyakîn tasdik eder.
İşte hiç mümkün müdür ki şu ihya ve idareye ve şu terbiye ve iaşeye; o orduyu bütün şuunatıyla ihata eden bir ilm-i muhitin ve o orduyu bütün levazımatıyla idare eden bir kudret-i mutlakanın sahibinden başkası karışabilsin, müdahale edebilsin, onda hissesi olsun? Yüz binler defa hâşâ!..
Malûmdur ki bir taburda on millet bulunsa ayrı ayrı teçhiz etmesi on tabur kadar güç olduğundan âciz insanlar, ister istemez bir tarzda teçhize mecbur olmuşlar. Halbuki Hayy u Kayyum şu muhteşem ordusu içinde, üç yüz binden ziyade milletlere, ayrı ayrı teçhizat-ı hayatiyeyi veriyor. Hem külfetsiz, müşkülatsız, kolay bir tarzda, hafif bir şekilde, gayet hakîmane ve intizam-perverane veriyor. Ve koca orduya, bir tek lisan ile هُوَ الَّذٖى يُحْيٖى dedirtip kâinat mescidinde o cemaat-i uzmaya اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ لَا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَ لَانَوْمٌ … الخ okutturuyor…
Yedinci Kelime
وَ يُمٖيتُ
Yani mevti veren odur. Yani hayatı veren o olduğu gibi hayatı alan, mevti veren dahi yine odur. Evet mevt, yalnız tahrip ve sönmek değildir ki esbaba verilsin, tabiata havale edilsin. Belki nasıl bir tohum zahiren ölüp çürüyor fakat bâtınen bir sümbülün hayatına ve yoğurmasına yani cüz’î tohumluk hayatından, küllî sümbül hayatına geçiyor. Öyle de mevt dahi zahiren bir inhilal ve bir intıfa göründüğü halde, hakikatte insan için hayat-ı bâkiyeye unvan ve mukaddime ve mebde oluyor. Öyle ise hayatı veren ve idare eden Kadîr-i Mutlak, yine elbette mevti dahi o icad eder.
Şu kelimedeki mertebe-i uzma-yı tevhidin bir bürhan-ı a’zamına şöyle işaret ederiz ki:
Otuz Üçüncü Mektup’un Yirmi Dördüncü Penceresi’nde beyan edildiği gibi: Şu mevcudat, irade-i İlahiye ile seyyaledir. Şu kâinat, emr-i Rabbanî ile seyyaredir. Şu mahlukat, izn-i İlahî ile zaman nehrinde mütemadiyen akıyor; âlem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zahirî giydiriliyor, sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor. Ve emr-i Rabbanî ile mütemadiyen istikbalden gelip hale uğrayarak teneffüs eder, maziye dökülür.
İşte şu mahlukatın şu seyelanı, gayet hakîmane rahmet ve ihsan dairesinde; ve şu seyeranı, gayet alîmane hikmet ve intizam dairesinde; ve şu cereyanı, gayet Rahîmane şefkat ve mizan dairesinde baştan aşağıya kadar hikmetlerle maslahatlarla neticelerle ve gayelerle yapılıyor.
Demek bir Kadîr-i Zülcelal, bir Hakîm-i Zülkemal mütemadiyen tavaif-i mevcudatı ve her taife içindeki cüz’iyatı ve o taifelerden teşekkül eden âlemleri, kudretiyle hayat verip tavzif eder. Sonra hikmetiyle terhis edip mevte mazhar eder, âlem-i gayba gönderir. Daire-i kudretten, daire-i ilme çevirir.
İşte hiç mümkün müdür ki şu kâinatı, heyet-i mecmuasıyla çevirmeye muktedir olmayan ve bütün zamanlara hükmü geçmeyen ve âlemleri hayata ve mevte bir fert gibi mazhar etmeye kudreti yetmeyen ve baharları, bir çiçek gibi hayat verip yeryüzüne takıp sonra mevt ile ondan koparıp alamayan bir zat; mevt ve imateye sahip çıkabilsin? Evet, en cüz’î bir zîhayatın mevti dahi hayatı gibi bütün hakaik-i hayat ve enva-ı mevt elinde bulunan bir Zat-ı Zülcelal’in kanunuyla, izniyle, emriyle, kuvvetiyle, ilmiyle olmak zarurîdir.
Sekizinci Kelime
وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ
Yani hayatı daimîdir, ezelî ve ebedîdir. Mevt ve fena, adem ve zeval ona ârız olamaz. Çünkü hayat, ona zatîdir. Zatî olan, zâil olamaz.
Evet, ezelî olan elbette ebedîdir. Kadîm olan, elbette bâkidir. Vâcibü’l-vücud olan, elbette sermedîdir.
Evet, bir hayat ki bütün vücud, bütün envarıyla onun gölgesidir. Nasıl adem ona ârız olabilir?
Evet, bir hayat ki vâcib bir vücud onun lâzımı ve unvanıdır; elbette adem ve fena hiçbir cihetle ona ârız olamaz.
Evet, bir hayat ki bütün hayatlar mütemadiyen onun cilvesiyle zuhura gelir ve bütün hakaik-i sabite-i kâinat ona istinad eder, onunla kaimdir; elbette hiçbir cihetle fena ve zeval ona ârız olamaz.
Evet, bir hayat ki onun bir lem’a-i cilvesi, maruz-u fena ve zeval olan eşya-yı kesîreye bir vahdet verip bekaya mazhar eder ve dağılmaktan kurtarır ve vücudunu muhafaza eder ve bir nevi bekaya mazhar eder. Yani hayat, kesrete bir vahdet verir, ibka eder. Hayat gitse dağılır, fenaya gider. Elbette öyle hadsiz lemaat-ı hayatiye bir cilvesi olan hayat-ı vâcibeye, zeval ve fena yanaşamaz.
Şu hakikate şahid-i kātı’, şu kâinatın zeval ve fenasıdır. Yani mevcudat vücudlarıyla, hayatlarıyla nasıl ki o Hayy-ı Lâyemut’un hayatına ve o hayatın vücub-u vücuduna delâlet ve şehadet ederler (Hâşiye[1]). Öyle de mevtleriyle, zevalleriyle o hayatın bekasına, sermediyetine delâlet eder ve şehadet ederler. Çünkü mevcudat zevale gittikten sonra, arkalarında yine kendileri gibi hayata mazhar olup yerlerine geldiklerinden gösteriyor ki daimî bir zîhayat var ki mütemadiyen cilve-i hayatı tazelendiriyor.
Nasıl ki güneşe karşı cereyan eden bir nehrin yüzünde kabarcıklar parlar, gider. Gelenler aynı parlamayı gösterip taife taife arkasında parlayıp, sönüp gider. Bu sönmek, parlamak vaziyetiyle yüksek daimî bir güneşin devamına delâlet ederler. Öyle de şu mevcudat-ı seyyaredeki hayat ve mevtin değişmeleri ve münavebeleri, bir Hayy-ı Bâki’nin beka ve devamına şehadet ederler.
Evet, şu mevcudat âyinelerdir. Fakat zulmet nura âyine olduğu gibi hem karanlık ne derece şiddetli ise o derece nurun parlamasını gösterdiği gibi çok cihetlerle zıddiyet noktasında âyinedarlık ederler. Mesela, nasıl ki mevcudat acziyle kudret-i Sâni’e âyinedarlık eder, fakrıyla gınasına âyinedar olur. Öyle de fenasıyla bekasına âyinedarlık eder. Evet, zeminin yüzü ve yüzündeki eşcarın kıştaki vaziyet-i fakiraneleri ve baharda şaşaapaş olan servet ve gınaları gayet kat’î bir surette, bir Kadîr-i Mutlak ve Ganiyy-i Ale’l-ıtlak’ın kudret ve rahmetine âyinedarlık eder.
Evet bütün mevcudat, güya lisan-ı hal ile Veysel Karanî gibi şöyle münâcat ederler, derler ki:
Yâ İlahenâ! Rabb’imiz sensin! Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden sensin.
Hem sensin Hâlık! Çünkü biz mahlukuz, yapılıyoruz.
Hem Rezzak sensin! Çünkü biz rızka muhtacız, elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren sensin.
Hem sensin Mâlik! Çünkü biz memlûküz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek mâlikimiz sensin.
Hem sen Aziz’sin, izzet ve azamet sahibisin! Biz zilletimize bakıyoruz, üstümüzde bir izzet cilveleri var. Demek senin izzetinin âyinesiyiz.
Hem sensin Ganiyy-i Mutlak! Çünkü biz fakiriz. Fakrımızın eline yetişmediği bir gına veriliyor. Demek gani sensin, veren sensin.
Hem sen Hayy-ı Bâki’sin! Çünkü biz ölüyoruz. Ölmemizde ve dirilmemizde, bir daimî hayat verici cilvesini görüyoruz.
Hem sen Bâki’sin! Çünkü biz, fena ve zevalimizde senin devam ve bekanı görüyoruz.
Hem cevap veren, atiyye veren sensin! Çünkü biz umum mevcudat, kālî ve hâlî dillerimizle daimî bağırıp istiyoruz, niyaz edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerlerine geliyor, maksudlarımız veriliyor. Demek bize cevap veren sensin. Ve hâkeza…
Bütün mevcudatın küllî ve cüz’î her birisi birer Veysel Karanî gibi bir münâcat-ı maneviye suretinde bir âyinedarlıkları var. Acz ve fakr ve kusurlarıyla, kudret ve kemal-i İlahîyi ilan ediyorlar.
Dokuzuncu Kelime
بِيَدِهِ الْخَيْرُ
Yani bütün hayrat onun elinde, bütün hasenat onun defterinde, bütün ihsanat onun hazinesindedir. Öyle ise hayır isteyen ondan istemeli, iyilik arzu eden ona yalvarmalı…
Şu kelimenin hakikatini kat’î bir surette göstermek için ilm-i İlahînin hadsiz delillerinden bir geniş delilin emarelerine ve lem’alarına şöyle işaret eder ve deriz ki:
Şu kâinatta görünen ef’al ile tasarruf edip icad eden Sâni’in bir muhit ilmi var. Ve o ilim, onun zatının hâssa-i lâzıme-i zaruriyesidir, infikâki muhaldir. Nasıl ki güneşin zatı bulunup ziyası bulunmamak kabil değil, öyle de binler derece ondan ziyade kabil değildir ki şu muntazam mevcudatı icad eden zatın ilmi ondan infikâk etsin. Şu ilm-i muhit, o zata lâzım olduğu gibi taalluk cihetiyle her şeye dahi lâzımdır. Yani, hiçbir şey ondan gizlenmesi kabil değildir. Perdesiz, güneşe karşı zemin yüzündeki eşya, güneşi görmemesi kabil olmadığı gibi; o Alîm-i Zülcelal’in nur-u ilmine karşı eşyanın gizlenmesi, bin derece daha gayr-ı kabildir, muhaldir. Çünkü huzur var. Yani her şey daire-i nazarındadır ve mukabildir ve daire-i şuhudundadır ve her şeye nüfuzu var. Şu camid güneş, şu âciz insan, şu şuursuz röntgen şuâı gibi zînurlar; hâdis, nâkıs ve ârızî oldukları halde, onların nurları, mukabilindeki her şeyi görüp nüfuz ederlerse; elbette vâcib ve muhit ve zatî olan nur-u ilm-i ezelîden hiçbir şey gizlenemez ve haricinde kalamaz.
Şu hakikate işaret eden kâinatın hadd ü hesaba gelmez alâmetleri, âyetleri vardır. Ezcümle:
Bütün mevcudatta görünen bütün hikmetler, o ilme işaret eder. Çünkü hikmet ile iş görmek ilim ile olur.
Hem bütün inayetler, tezyinatlar o ilme işaret eder. İnayetkârane, lütufkârane iş gören; elbette bilir ve bilerek yapar.
Hem her biri birer mizan içindeki bütün intizamlı mevcudat ve her biri birer intizam içindeki bütün mizanlı ve ölçülü hey’at, yine o ilm-i muhite işaret eder. Çünkü intizam ile iş görmek, ilim ile olur. Ölçü ile tartı ile sanatkârane yapan, elbette kuvvetli bir ilme istinaden yapar.
Hem bütün mevcudatta görünen muntazam miktarlar, hikmet ve maslahata göre biçilmiş şekiller, bir kazanın düsturuyla ve kaderin pergârıyla tanzim edilmiş gibi meyvedar vaziyetler ve heyetler, bir ilm-i muhiti gösteriyor. Evet, eşyaya ayrı ayrı muntazam suretler vermek, her şeyin mesalih-i hayatiyesine ve vücuduna lâyık mahsus bir şekil vermek, bir ilm-i muhit ile olur, başka surette olamaz.
Hem bütün zîhayata, her birisine lâyık bir tarzda, münasip vakitte, ummadığı yerde rızıklarını vermek; bir ilm-i muhit ile olur. Çünkü rızkı gönderen; rızka muhtaç olanları bilecek, tanıyacak, vaktini bilecek, ihtiyacını idrak edecek, sonra rızkını lâyık bir tarzda verebilir.
Hem umum zîhayatın, ibham unvanı altında bir kanun-u taayyüne bağlı olan ecelleri, ölümleri bir ilm-i muhiti gösteriyor. Çünkü her taifenin, gerçi fertlerin zahiren muayyen bir vakt-i eceli görünmüyor fakat o taifenin iki had ortasında mahdud bir zamanda ecelleri muayyendir. O ecel hengâmında, o şeyin arkasında vazifesini idame edecek olan neticesinin, meyvesinin, çekirdeğinin muhafazası ve bir taze hayata inkılab ettirmesi; yine o ilm-i muhiti gösteriyor.
Hem bütün mevcudata şâmil, her bir mevcuda lâyık bir surette rahmetin taltifatı; bir rahmet-i vâsia içinde bir ilm-i muhiti gösteriyor. Çünkü mesela, zîhayatın etfallerini süt ile iaşe eden ve zeminin suya muhtaç nebatatına yağmur ile yardım eden; elbette etfali tanır, ihtiyaçlarını bilir ve o nebatatı görür ve yağmurun onlara lüzumunu derk eder, sonra gönderir ve hâkeza… Bütün hikmetli, inayetli rahmetinin hadsiz cilveleri; bir ilm-i muhiti gösteriyor.
Hem bütün eşyanın sanatındaki ihtimamat ve sanatkârane tasvirat ve mahirane tezyinat, bir ilm-i muhiti gösteriyor. Çünkü binler vaziyet-i muhtemele içinde, muntazam ve müzeyyen, sanatlı ve hikmetli bir vaziyeti intihab etmek, derin bir ilim ile olur. Bütün eşyadaki şu tarz-ı intihabat, bir ilm-i muhiti gösteriyor.
Hem icad ve ibda-ı eşyada kemal-i suhulet, bir ilm-i ekmele delâlet eder. Çünkü bir işte kolaylık ve bir vaziyette suhulet, derece-i ilim ve maharetle mütenasiptir. Ne kadar ziyade bilse o derece kolay yapar.
İşte şu sırra binaen her biri birer mu’cize-i sanat olan mevcudata bakıyoruz ki hayret-nüma bir derecede suhuletle, kolaylıkla, külfetsiz, dağdağasız, kısa bir zamanda fakat mu’ciz-nüma bir surette icad edilir. Demek, hadsiz bir ilim vardır ki hadsiz suhuletle yapılır ve hâkeza…
Mezkûr emareler gibi binler alâmet-i sadıka var ki şu kâinatta tasarruf eden zatın muhit bir ilmi vardır. Ve her şeyi bütün şuunatıyla bilir, sonra yapar.
Madem şu kâinat sahibinin böyle bir ilmi vardır; elbette insanları ve insanların amellerini görür ve insanlar neye lâyık ve müstahak olduklarını bilir, hikmet ve rahmetin muktezasına göre onlarla muamele eder ve edecek.
Ey insan! Aklını başına al, dikkat et! Nasıl bir zat seni bilir ve bakar, bil ve ayıl!..
Eğer denilse: Yalnız ilim kâfi değildir, irade dahi lâzımdır. İrade olmazsa ilim kâfi gelmez?
Elcevap: Bütün mevcudat nasıl ki bir ilm-i muhite delâlet ve şehadet eder. Öyle de o ilm-i muhit sahibinin irade-i külliyesine dahi delâlet eder. Şöyle ki:
Her bir şeye, hususan her bir zîhayata pek çok müşevveş ihtimalat içinde, muayyen bir ihtimal ile ve pek çok akîm yollar içinde neticeli bir yol ile ve pek çok imkânat içinde mütereddid iken gayet muntazam bir teşahhus verilmesi; hadsiz cihetlerle bir irade-i külliyeyi gösteriyor.
Çünkü her şeyin vücudunu ihata eden hadsiz imkânat ve ihtimalat içinde ve semeresiz akîm yollarda ve karışık ve yeknesak sel gibi mizansız akan camid unsurlardan gayet hassas bir ölçü ile nazik bir tartı ile ve gayet ince bir intizam ile nâzenin bir nizam ile verilen mevzun şekil ve muntazam teşahhus; bizzarure ve bilbedahe belki bilmüşahede, bir irade-i külliyenin eseri olduğunu gösterir.
Çünkü hadsiz vaziyetler içinde bir vaziyeti intihab etmek; bir tahsis, bir tercih, bir kasd ve bir irade ile olur ve amd ve arzu ile tahsis edilir. Elbette tahsis, bir muhassısı iktiza eder. Tercih, bir müreccihi ister. Muhassıs ve müreccih ise iradedir.
Mesela, insan gibi yüzler muhtelif cihazat ve âlâtın makinesi hükmünde olan bir vücudun, bir katre sudan ve yüzer muhtelif azası bulunan bir kuşun, basit bir yumurtadan ve yüzer muhtelif kısımlara ayrılan bir ağacın, basit bir çekirdekten icadları; kudret ve ilme şehadet ettikleri gibi gayet kat’î ve zarurî bir tarzda onların Sâni’inde bir irade-i külliyeye delâlet ederler ki o irade ile o şeyin her şeyini tahsis eder ve o irade ile her cüzüne, her uzvuna, her kısmına ayrı, has bir şekil verir, bir vaziyet giydirir.
Elhasıl: Nasıl ki eşyada, mesela hayvanattaki ehemmiyetli azanın esasat ve netaic itibarıyla birbirlerine benzeyişleri ve tevafukları ve bir tek sikke-i vahdet izhar etmeleri, nasıl kat’î olarak delâlet ediyor ki umum hayvanatın Sâni’i birdir, Vâhid’dir, Ehad’dir. Öyle de o hayvanatın ayrı ayrı teşahhusları ve simalarındaki başka başka hikmetli taayyün ve temeyyüzleri delâlet eder ki onların Sâni’-i Vâhid’i fâil-i muhtardır ve iradelidir; istediğini yapar, istemediğini yapmaz; kasd ve irade ile işler.
Madem ilm-i İlahîye ve irade-i Rabbaniyeye mevcudat adedince, belki mevcudatın şuunatı adedince delâlet ve şehadet vardır. Elbette bir kısım feylesofların irade-i İlahiyeyi nefiy ve bir kısım ehl-i bid’atın kaderi inkâr ve bir kısım ehl-i dalaletin, cüz’iyata adem-i ıttılaını iddia etmeleri ve tabiiyyunun, bir kısım mevcudatı tabiat ve esbaba isnad etmeleri; mevcudat adedince muzaaf bir yalancılıktır ve mevcudatın şuunatı adedince muzaaf bir dalalet divaneliğidir. Çünkü hadsiz şehadet-i sadıkayı tekzip eden, hadsiz bir yalancılık işlemiş olur.
İşte, meşiet-i İlahiye ile vücuda gelen işlerde “İnşâallah inşâallah” yerinde, bilerek “Tabiî tabiî” demek, ne kadar hata ve muhalif-i hakikat olduğunu kıyas et…
Onuncu Kelime
وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ
Yani hiçbir şey ona ağır gelemez. Daire-i imkânda ne kadar eşya var, o eşyaya gayet kolay vücud giydirebilir. Ve o derece ona kolay ve rahattır ki: اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا … الخ sırrıyla, güya yalnız emreder, yapılır.
Nasıl ki gayet mahir bir sanatkâr; ziyade kolay bir tarzda, elini işe dokundurur dokundurmaz, makine gibi işler. Ve o sürat ve mahareti ifade için denilir ki o iş ve sanat, ona o kadar musahhardır ki güya emriyle, dokunmasıyla işler oluyor; sanatlar vücuda geliyor.
Öyle de Kadîr-i Zülcelal’in kudretine karşı eşyanın nihayet derecede musahhariyet ve itaatine ve o kudretin nihayet derecede külfetsiz ve suhuletle iş gördüğüne işareten اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ferman eder. Şu hakikat-i uzmanın hadsiz esrarından beş sırrını beş nüktede beyan edeceğiz:
Birincisi: Kudret-i İlahiyeye nisbeten en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır. Bir nev’in umum efradıyla icadı, bir fert kadar külfetsiz ve rahattır. Cenneti halk etmek, bir bahar kadar kolaydır. Bir baharı icad etmek, bir çiçek kadar rahattır.
Şu sırrı izah ve ispat eden haşre dair Onuncu Söz’ün âhirinde hem melaike ve beka-i ruh ve haşre dair Yirmi Dokuzuncu Söz’de haşir meselesinde, İkinci Esas’ın beyanında zikredilen “nuraniyet sırrı”, “şeffafiyet sırrı”, “mukabele sırrı”, “muvazene sırrı”, “intizam sırrı”, “itaat sırrı” altı temsil ile ispat edilerek gösterilmiştir ki kudret-i İlahiyeye nisbeten yıldızlar, zerreler gibi kolaydır; hadsiz efrad bir fert kadar külfetsiz ve rahatça icad edilir. Madem o iki Söz’de bu altı sır ispat edilmiş, onlara havale ederek burada kısa keseriz.
İkincisi: Kudret-i İlahiyeye nisbeten her şey müsavi olduğuna delil-i kātı’ ve bürhan-ı sâtı’ şudur ki:
Hayvanat ve nebatatın icadında, gözümüzle görüyoruz, hadsiz bir sehavet ve kesret içinde nihayet derecede bir itkan, bir hüsn-ü sanat bulunuyor.
Hem nihayet derecede karışıklık ve ihtilat içinde, nihayet derecede bir imtiyaz ve tefrik görünüyor.
Hem nihayet derecede mebzuliyet ve vüs’at içinde, nihayet derecede sanatça kıymettarlık ve hilkatçe güzellik bulunuyor.
Hem nihayet derecede sanatkârane bir surette, çok cihazata ve çok zamana muhtaç olmakla beraber; gayet derecede suhuletle ve süratle icad ediliyor. Âdeta birden ve hiçten o mu’cizat-ı sanat vücuda geliyor.
İşte bilmüşahede her mevsimde rûy-i zeminde gördüğümüz bu faaliyet-i kudret, kat’iyen delâlet eder ki şu ef’alin menbaı olan kudrete nisbeten en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır ve hadsiz efradın icadı ve idareleri, bir fert kadar rahatça icad ve idare edilir.
Üçüncüsü: Şu kâinatta, şu görünen tasarrufat ve ef’al ile hükmeden Sâni’-i Kadîr’in kudretine nisbeten en büyük küll, en küçük cüz kadar kolay gelir. Efradca kesretli bir küllînin icadı, bir tek cüz’înin icadı kadar suhuletlidir. Ve en âdi bir cüz’îde, en yüksek bir kıymet-i sanat gösterilebilir. Şu hakikatin sırr-ı hikmeti üç menbadan çıkar:
Evvela: İmdad-ı vâhidiyetten.
Sâniyen: Yüsr-ü vahdetten.
Sâlisen: Tecelli-i ehadiyetten.
Birinci menba olan imdad-ı vâhidiyet: Yani her şey ve bütün eşya, bir tek zatın mülkü olsa o vakit vâhidiyet cihetiyle her bir şeyin arkasında, bütün eşyanın kuvvetini tahşid edebilir. Ve bütün eşya, bir tek şey gibi kolayca idare edilir. Şu sırrı, şöyle bir temsil ile fehme takrib için deriz:
Mesela, nasıl ki bir memleketin tek bir padişahı bulunsa o padişah o vahdet-i saltanat kanunu cihetiyle, her bir neferin arkasında bir ordu kuvvet-i maneviyesini tahşid edebilir ve edebildiği için o tek nefer, bir şahı esir edebilir ve şahın fevkinde padişahı namına hükmedebilir. Hem o padişah, vâhidiyet-i saltanat sırrıyla, bir neferi ve bir memuru istihdam ve idare ettiği gibi bütün orduyu ve bütün memurlarını idare edebilir. Güya vâhidiyet-i saltanat sırrıyla herkesi, her şeyi, bir ferdin imdadına gönderebilir. Ve her bir ferdi, bütün efrad kadar bir kuvvete istinad edebilir yani ondan meded alabilir.
Eğer o vâhidiyet-i saltanat ipi çözülse ve başıbozukluğa dönse o vakit her bir nefer, hadsiz bir kuvveti birden kaybedip yüksek bir makam-ı nüfuzdan sukut eder, âdi bir adam makamına gelir. Ve onların idare ve istihdamları, efrad adedince müşkülat peyda eder.
Aynen öyle de وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى şu kâinatın Sâni’i, Vâhid olduğundan her bir şeye karşı, bütün eşyaya müteveccih olan esmayı tahşid eder. Ve nihayetsiz bir sanatla, kıymettar bir surette icad eder. Lüzum olsa bütün eşya ile bir tek şeye bakar, baktırır, meded verir ve kuvvetli yapar. Ve bütün eşyayı dahi o vâhidiyet sırrıyla bir tek şey gibi icad eder, tasarruf eder, idare eder.
İşte şu imdad-ı vâhidiyet sırrıyladır ki şu kâinatta nihayet derecede mebzuliyet ve ucuzluk içinde, nihayet derecede sanatça ve kıymetçe yüksek ve âlî bir keyfiyet görünüyor.
İkinci menba olan yüsr-ü vahdet: Yani birlik usûlüyle bir merkezde, bir elden, bir kanunla olan işler; gayet derecede kolaylık veriyor. Müteaddid merkezlere, müteaddid kanuna, müteaddid ellere dağılsa müşkülat peyda eder.
Mesela, nasıl ki bir ordunun bütün neferatının bir merkezden, bir kanunla, bir kumandan-ı a’zam emriyle esasat-ı teçhiziyeleri yapılsa bir tek nefer kadar kolay olur. Eğer ayrı ayrı fabrikalarda, ayrı ayrı merkezlerde teçhizatları yapılsa bir ordunun teçhizine lâzım olan bütün askerî fabrikalar, bir tek neferin teçhizatı için lâzım gelir. Demek, eğer vahdete istinad edilse bir ordu, bir nefer kadar kolay olur. Eğer vahdet olmazsa bir nefer, bir ordu kadar teçhizin esasatı cihetinde müşkülat peyda eder.
Hem bir ağacın meyvelerine –vahdet noktasında– bir merkeze, bir kanuna, bir köke istinaden madde-i hayatiye verilse binler meyveler, tek bir meyve gibi kolay olur. Eğer her bir meyve, ayrı ayrı merkeze rabtedilse ve ayrı ayrı yerden mevadd-ı hayatiyeleri gönderilse her bir meyve, bütün ağaç kadar müşkülat peyda eder. Çünkü bütün ağaca lâzım olan mevadd-ı hayatiye, her bir meyve için dahi lâzımdır.
İşte şu iki temsil gibi وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى şu kâinatın Sâni’i, Vâhid-i Ehad olduğu için vahdetle iş görür ve vahdetle iş gördüğü için bütün eşya bir tek şey kadar kolay olur. Hem bir tek şeyi, sanatça bütün eşya kadar kıymetli yapabilir. Ve hadsiz efradı, gayet kıymettar bir surette icad ederek şu görünen hadsiz mebzuliyet ve nihayetsiz ucuzluk lisanıyla, cûd-u mutlakını gösterir ve hadsiz sehavetini ve nihayetsiz hallakıyetini izhar eder.
Üçüncü menba olan tecelli-i ehadiyet: Yani Sâni’-i Zülcelal cisim ve cismanî olmadığı için zaman ve mekân onu kayıt altına alamaz. Ve kevn ü mekân, onun şuhuduna ve huzuruna müdahale edemez. Ve vesait ve ecram, onun fiiline perde çekemez. Teveccühünde tecezzi ve inkısam olmaz. Bir şey, bir şeye mani olmaz. Hadsiz ef’ali, bir fiil gibi yapar. Onun içindir ki bir çekirdekte koca bir ağacı manen dercettiği gibi bir âlemi bir tek fertte dercedebilir. Bütün âlem, bir tek fert gibi dest-i kudretinde çevrilir. Şu sırrı başka Sözlerde izah ettiğimiz gibi deriz ki:
Nasıl ki nuraniyet itibarıyla bir derece kayıtsız olan güneşin timsali, her bir cilâlı parlak şeyde temessül eder. Binlerle, milyonlarla âyineler nuruna mukabil gelse bir tek âyine gibi inkısam etmeden bizzat her birinde cilve-i misaliyesi bulunur. Eğer âyinenin istidadı olsa güneş, azametiyle onda âsârını gösterebilir. Bir şey, bir şeye mani olamaz. Binler, bir gibi ve binler yere, bir yer gibi kolay girer. Her bir yer, binler yer kadar o güneşin cilvesine mazhar olur.
İşteوَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى şu kâinat Sâni’-i Zülcelal’inin nur olan bütün sıfâtıyla ve nurani olan bütün esmasıyla, teveccüh-ü ehadiyet sırrıyla öyle bir tecellisi var ki hiçbir yerde olmadığı halde, her yerde hazır ve nâzırdır. Teveccühünde inkısam olmaz. Aynı anda, her yerde; külfetsiz, müzahamesiz her işi yapar.
İşte şu imdad-ı vâhidiyet ve yüsr-ü vahdet ve tecelli-i ehadiyet sırrıyladır ki bütün mevcudat, bir tek Sâni’e verildiği vakit; o bütün mevcudat, bir tek mevcud gibi kolay ve suhuletli olur. Ve her bir mevcud, hüsn-ü sanatça, bütün mevcudat kadar kıymetli olabilir. Nasıl ki mevcudatın hadsiz mebzuliyeti içinde, her bir fertte hadsiz dekaik-ı sanatın bulunması bu hakikati gösteriyor.
Eğer o mevcudat, doğrudan doğruya bir tek Sâni’e verilmezse o zaman her bir mevcud, bütün mevcudat kadar müşkülatlı olur ve bütün mevcudat, bir tek mevcud kıymetine sukut eder, iner. Şu halde ya hiçbir şey vücuda gelmeyecek veya gelse de kıymetsiz, hiçe inecektir.
İşte şu sırdandır ki ehl-i felsefenin en ziyade ileri gidenleri olan sofestaîler, tarîk-ı haktan yüzlerini çevirdiklerinden küfür ve dalalet tarîkına bakmışlar, görmüşler ki şirk yolu; tarîk-ı haktan ve tevhid yolundan yüz bin defa daha müşkülatlıdır, nihayet derecede gayr-ı makuldür. Onun için bilmecburiye her şeyin vücudunu inkâr ederek akıldan istifa etmişler.
Dördüncüsü: Şu kâinatta şu görünen ef’al ile tasarruf eden Zat-ı Kadîr’in kudretine nisbeten cennetin icadı, bir bahar kadar kolay ve bir baharın icadı, bir çiçek kadar kolaydır. Ve bir çiçeğin mehasin-i sanatı ve letaif-i hilkati, bir bahar kadar letafetli ve kıymetli olabilir. Şu hakikatin sırrı üç şeydir:
Birincisi: Sâni’deki vücub ile tecerrüd.
İkincisi: Mahiyetinin mübayenetiyle adem-i takayyüd.
Üçüncüsü: Adem-i tahayyüz ile adem-i tecezzidir.
Birinci Sır: Vücub ve tecerrüdün hadsiz kolaylığa ve nihayetsiz suhulete sebebiyet vermeleri, gayet derin bir sırdır. Onu bir temsil ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:
Vücud mertebeleri muhteliftir. Ve vücud âlemleri ayrı ayrıdır. Ayrı ayrı oldukları için vücudda rüsuhu bulunan bir tabaka-i vücudun bir zerresi, o tabakadan daha hafif bir tabaka-i vücudun bir dağı kadardır ve o dağı istiab eder.
Mesela, âlem-i şehadetten olan kafadaki hardal kadar kuvve-i hâfıza, âlem-i manadan bir kütüphane kadar vücudu içine alır. Ve âlem-i haricîden olan tırnak kadar bir âyine, vücudun âlem-i misal tabakasından koca bir şehri içine alır. Ve o âlem-i haricîden olan o âyine ve o hâfızanın şuurları ve kuvve-i icadiyeleri olsaydı, bir zerrecik vücud-u haricîleri kuvvetiyle, o vücud-u manevîde ve misalîde hadsiz tasarrufat ve tahavvülat yapabilirlerdi.
Demek vücud, rüsuh peyda ettikçe kuvvet ziyadeleşir; az bir şey, çok hükmüne geçer. Hususan vücud, rüsuh-u tam kazandıktan sonra maddeden mücerred ise kayıt altına girmezse; o vakit cüz’î bir cilvesi, sair hafif tabakat-ı vücudun çok âlemlerini çevirebilir.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى şu kâinatın Sâni’-i Zülcelali, Vâcibü’l-vücud’dur. Yani onun vücudu zatîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümtenidir, zevali muhaldir ve tabakat-ı vücudun en râsihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Sair tabakat-ı vücud, onun vücuduna nisbeten gayet zayıf bir gölge hükmündedir. Ve o derece vücud-u Vâcib râsih ve hakikatli ve vücud-u mümkinat o derece hafif ve zayıftır ki Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i tahkik, sair tabakat-ı vücudu, evham ve hayal derecesine indirmişler; لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ demişler. Yani vücud-u Vâcib’e nisbeten başka şeylere vücud denilmemeli; onlar, vücud unvanına lâyık değillerdir, diye hükmetmişler.
İşte Vâcibü’l-vücud’un hem vâcib hem zatî olan kudretine karşı, mevcudatın hem hâdis hem ârızî vücudları ve mümkinatın hem kararsız hem kuvvetsiz sübutları, elbette nihayet derecede kolay ve hafif gelir. Bütün ruhları haşr-i a’zamda ihya edip muhakeme etmek; bir baharda, belki bir bahçede, belki bir ağaçta haşir ve neşrettiği yaprak ve çiçek ve meyveler kadar kolaydır.
İkinci Sır: Mübayenet-i mahiyet ve adem-i takayyüdün kolaylığa sebebiyeti ise şudur ki:
Sâni’-i kâinat, elbette kâinat cinsinden değildir. Mahiyeti, hiçbir mahiyete benzemez. Öyle ise kâinat dairesindeki manialar, kayıtlar onun önüne geçemez; onun icraatını takyid edemez. Bütün kâinatı birden tasarruf edip çevirebilir. Eğer kâinat yüzündeki görünen tasarrufat ve ef’al, kâinata havale edilse o kadar müşkülat ve karışıklığa sebebiyet verir ki hiçbir intizam kalmadığı gibi hiçbir şey dahi vücudda kalmaz, belki vücuda gelemez.
Mesela, nasıl ki kemerli kubbelerdeki ustalık sanatı, o kubbedeki taşlara havale edilse ve bir taburun zabite ait idaresi, neferata bırakılsa ya hiç vücuda gelmez veyahut çok müşkülat ve karışıklık içinde intizamsız bir vaziyet alacak. Halbuki o kubbelerdeki taşlara vaziyet vermek için taş nevinden olmayan bir ustaya verilse ve taburdaki neferatın idaresi, mertebe itibarıyla zabitlik mahiyetini haiz olan bir zabite havale edilse hem sanat kolay olur hem tedbir ve idare suhuletli olur. Çünkü taşlar ve neferler birbirine mani olurlar; usta ve zabit ise manisiz her noktaya bakar, idare eder.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Vâcibü’l-vücud’un mahiyet-i kudsiyesi, mahiyat-ı mümkinat cinsinden değildir. Belki bütün hakaik-i kâinat, o mahiyetin esma-i hüsnasından olan Hak isminin şuâlarıdır. Madem mahiyet-i mukaddesesi hem Vâcibü’l-vücud’dur hem maddeden mücerreddir hem bütün mahiyata muhaliftir; misli, misali, mesîli yoktur. Elbette o Zat-ı Zülcelal’in o kudret-i ezeliyesine nisbeten bütün kâinatın idaresi ve terbiyesi, bir bahar belki bir ağaç kadar kolaydır. Haşr-i a’zam ve dâr-ı âhiret, cennet ve cehennemin icadı; bir güz mevsiminde ölmüş ağaçların yeniden bir baharda ihyaları kadar kolaydır.
Üçüncü Sır: Adem-i tahayyüz ve adem-i tecezzinin nihayet derecede olan kolaylığa sebebiyet vermelerinin sırrı ise şudur ki:
Madem Sâni’-i Kadîr mekândan münezzehtir, elbette kudretiyle her mekânda hazır sayılır. Ve madem tecezzi ve inkısam yoktur; elbette her şeye karşı, bütün esmasıyla müteveccih olabilir. Ve madem her yerde hazır ve her şeye müteveccih olur. Öyle ise mevcudat ve vesait ve ecram onun ef’aline mümanaat etmez, ta’vik etmez, belki –hiç lüzum yok faraza lüzum olsa– elektriğin telleri gibi ve ağacın dalları gibi ve insanın damarları gibi; eşya, vesile-i teshilat ve vasıta-i vusul-ü hayat ve sebeb-i sürat-i ef’al hükmüne geçer. Ta’vik, takyid, men’ ve müdahale şöyle dursun; belki teshil ve tesri’ ve îsale vesile hükmüne geçer.
Demek, Kadîr-i Zülcelal’in tasarrufat-ı kudretine her şey itaat ve inkıyad cihetinde –ihtiyaç yok eğer ihtiyaç olsa– kolaylığa vesile olur.
Elhasıl: Sâni’-i Kadîr külfetsiz, mualecesiz, süratle, suhuletle her şeyi o şeye lâyık bir surette halk eder. Külliyatı, cüz’iyat kadar kolay icad eder. Cüz’iyatı, külliyat kadar sanatlı halk eder.
Evet, külliyatı ve semavatı ve arzı halk eden kimse semavat ve arzda olan cüz’iyatı ve efrad-ı zîhayatiyeyi halk eden elbette yine odur ve ondan başka olamaz. Çünkü o küçük cüz’iyat; o külliyatın meyveleri, çekirdekleri, misal-i musağğarlarıdır.
Hem o cüz’iyatı icad eden kim ise cüz’iyatı ihata eden unsurları ve semavat ve arzı dahi o halk etmiştir. Çünkü görüyoruz ki cüz’iyat külliyata nisbeten birer çekirdek, birer küçük nüsha hükmündedir. Öyle ise o cüz’îleri halk eden zatın elinde, anâsır-ı külliye ve semavat ve arz bulunmalıdır. Tâ ki hikmetinin düsturlarıyla ve ilminin mizanlarıyla o küllî ve muhit mevcudatın hülâsalarını, manalarını, numunelerini; o küçücük misal-i musağğarlar hükmünde olan cüz’iyatta dercedebilsin.
Evet, acayib-i sanat ve garaib-i hilkat noktasında cüz’iyat, külliyattan geri değil; çiçekler, yıldızlardan aşağı değil; çekirdekler, ağaçların mâdûnunda değil; belki çekirdekteki nakş-ı kader olan manevî ağaç, bağdaki nesc-i kudret olan mücessem ağaçtan daha acibdir. Ve hilkat-i insaniye, hilkat-i âlemden daha acibdir.
Nasıl ki bir cevher-i fert üstünde, esîr zerratıyla bir Kur’an-ı hikmet yazılsa semavat yüzündeki yıldızlarla yazılan bir Kur’an-ı azametten kıymetçe daha ehemmiyetli olabilir. Öyle de çok küçük cüz’iyatlar var, mu’cizat-ı sanatça külliyattan üstündür.
Beşincisi: Sâbık beyanatımızda, icad-ı mahlukatta görünen hadsiz kolaylık, gayet derecede çabukluk, nihayetsiz sürat-i ef’al, nihayetsiz suhuletle icad-ı eşyanın sırlarını, hikmetlerini bir derece gösterdik. İşte şu nihayetsiz sürat ve hadsiz suhuletle vücud-u eşya, ehl-i hidayete şöyle kat’î bir kanaat verir ki:
Mahlukatı icad eden zatın kudretine nisbeten; cennetler baharlar kadar, baharlar bahçeler kadar, bahçeler çiçekler kadar kolay gelir.
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
sırrıyla, nev-i beşerin haşir ve neşri, bir tek nefsin imate ve ihyası gibi suhuletlidir.
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمٖيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ
tasrihiyle, bütün insanları haşirde ihya etmek; istirahat için dağılan bir orduyu bir boru sesiyle toplamak kadar kolaydır.
İşte şu hadsiz sürat ve nihayetsiz suhulet, bilbedahe kudret-i Sâni’in kemaline ve her şey ona nisbeten kolay olduğuna delil-i kat’î ve bürhan-ı yakînî olduğu halde; ehl-i dalaletin nazarında, Sâni’in kudretiyle eşyanın teşkili ve icadı –ki vücub derecesinde suhuletlidir– bin derece muhal olan kendi kendine teşekkül ile iltibasa sebep olmuştur. Yani bazı âdi şeylerin vücuda gelmelerini çok kolay gördükleri için onların teşkilini, teşekkül tevehhüm ediyorlar. Yani icad edilmiyorlar, belki kendi kendine vücud buluyorlar.
İşte gel, ahmaklığın nihayetsiz derecatına bak ki nihayetsiz bir kudretin delilini, onun ademine delil yapar; nihayetsiz muhalat kapısını açar. Çünkü o halde Sâni’-i âleme lâzım olan nihayetsiz kudret ve muhit ilim gibi evsaf-ı kemal, her mahlukun her zerresine verilmek lâzım gelir; tâ kendi kendine teşekkül edebilsin.
On Birinci Kelime
وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ
Yani dâr-ı fâniden dâr-ı bâkiye dönülecek ve Kadîm-i Bâki’nin makarr-ı saltanat-ı ebediyesine gidilecek ve kesret-i esbabdan Vâhid-i Zülcelal’in daire-i kudretine gidilecek, dünyadan âhirete geçilecek. Merciiniz onun dergâhıdır, melceiniz onun rahmetidir ve hâkeza…
Şu kelimenin bunlar gibi ifade ettiği pek çok hakikatler var. Şu hakikatlerin içinde, saadet-i ebediye ile cennete döneceğinizi ifade eden hakikat ise Onuncu Söz’ün on iki bürhan-ı kat’î-yi yakîniyle ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün pek çok delail-i kātıayı tazammun eden altı esasıyla o derece kat’î ispat edilmiştir ki başka beyana hâcet bırakmıyor. Gurûb eden güneşin ertesi sabah yeniden tulû edeceği kat’iyetinde, o iki Söz ispat etmişler ki:
Şu dünyanın manevî güneşi olan hayat dahi harab-ı dünya ile gurûbundan sonra haşrin sabahında bâki bir surette tulû edecektir. Ve cin ve insin bir kısmı saadet-i ebediyeye ve bir kısmı da şakavet-i ebediyeye mazhar olacaktır. Madem Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözler bu hakikati kemaliyle ispat etmişler, sözü onlara havale edip yalnız deriz ki:
Sâbık beyanatta kat’î ispat edildiği üzere nihayetsiz bir ilm-i muhit ve hadsiz bir irade-i külliye ve nihayetsiz bir kudret-i mutlaka sahibi olan şu kâinatın Sâni’-i Hakîm’i ve şu insanların Hâlık-ı Rahîm’i, bütün semavî kitapları ve fermanlarıyla cenneti ve saadet-i ebediyeyi nev-i beşerin ehl-i imanına vaad etmiştir. Madem vaad etmiştir, elbette yapacaktır. Çünkü vaadinde hulf etmek ona muhaldir. Çünkü vaadini îfa etmemek, gayet çirkin bir noksandır. Kâmil-i Mutlak noksandan münezzeh ve mukaddestir. Vaad ettiğini yapmamak, ya cehlinden veya aczinden yapamaz. Halbuki o Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i külli şey hakkında cehil ve acz muhal olduğundan, hulf-ü vaad dahi muhaldir.
Hem başta Fahr-i Âlem aleyhissalâtü vesselâm olarak bütün enbiya ve evliya ve asfiya ve ehl-i iman mütemadiyen o Rahîm-i Kerîm’den, vaad ettiği saadet-i ebediyeyi rica edip yalvarıyorlar ve niyaz edip istiyorlar. Hem bütün esma-i hüsna ile beraber istiyorlar. Çünkü başta şefkati ve rahmeti, adaleti ve hikmeti ve Rahman ve Rahîm, Âdil ve Hakîm isimleri ve rububiyeti ve saltanatı ve Rab ve Allah isimleri gibi ekser esma-i hüsnası, daire-i âhireti ve saadet-i ebediyeyi iktiza ve istilzam ederler ve tahakkukuna şehadet ve delâlet ediyorlar. Belki –Onuncu Söz’de ispat edildiği gibi– bütün mevcudat bütün hakaikiyle dâr-ı âhirete işaret ediyorlar.
Hem ferman-ı a’zam olan Kur’an-ı Hakîm binler âyât ve beyyinatıyla ve berahin-i sadıka-i kat’iyesiyle o hakikati gösteriyor ve talim ediyor. Ve nev-i beşerin mâbihi’l-iftiharı olan Habib-i Ekrem binler mu’cizat-ı bâhireye istinad ederek bütün hayatında, bütün kuvvetiyle o hakikati ders vermiş, ispat etmiş, ilan etmiş, görmüş ve göstermiş.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ وَ بَارِكْ عَلَيْهِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اَهْلِ الْجَنَّةِ فِى الْجَنَّةِ وَ احْشُرْنَا وَ نَاشِرَهُ وَ رُفَقَائَهُ وَ صَاحِبَهُ سَعٖيدًا وَ وَالِدٖينَا وَ اِخْوَانَنَا وَ اَخَوَاتِنَا تَحْتَ لِوَائِهٖ وَارْزُقْنَا شَفَاعَتَهُ وَ اَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا ۞ رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
رَبِّ اشْرَحْ لٖى صَدْرٖى ۞ وَيَسِّرْ لٖٓى اَمْرٖى ۞ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانٖى ۞ يَفْقَهُوا قَوْلٖى
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ ۞ وَ تُبْ عَلَيْنَا اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
*
Yirminci Mektup’un Onuncu Kelimesine Zeyldir
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ ۞ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا فٖيهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ
Sual: Sen çok yerlerde demişsin ki: “Vahdette nihayet derecede kolaylık var, kesrette ve şirkte nihayet müşkülat oluyor. Vahdette vücub derecesinde bir suhulet var, şirkte imtina derecesinde bir suubet var.” diyorsun. Halbuki gösterdiğin müşkülat ve muhalat, vahdet tarafında da cereyan eder. Mesela, diyorsun: “Eğer zerreler memur olmazlarsa her bir zerrede, ya bir ilm-i muhit veya bir kudret-i mutlaka veya hadsiz manevî makineler, matbaalar bulunmak lâzım gelir. Bu ise yüz derece muhaldir.” Halbuki o zerreler memur-u İlahî de olsalar yine öyle bir mazhariyet lâzım gelir tâ hadsiz muntazam vazifelerini yapabilsinler. Bunun hallini isterim.
Elcevap: Çok Sözlerde izah ve ispat etmişiz ki: Bütün mevcudat bir tek Sâni’e verilse bir tek mevcud gibi kolay ve suhuletli olur. Eğer müteaddid esbaba ve tabiata isnad edilse bir tek sinek, semavat kadar; bir çiçek, bir bahar kadar; bir meyve, bir bahçe kadar müşkülatlı ve suubetli olur. Madem şu mesele başka Sözlerde izah ve ispat edilmiş, onlara havale edip şurada yalnız üç işaret ile o hakikate karşı nefsin itminanını temin edecek üç temsil beyan edeceğiz:
Birinci Temsil: Mesela, şeffaf parlak bir zerrecik, bizzat kendi başıyla kalsa bir kibrit başı kadar bir nur içinde yerleşmez ve ona masdar olamaz. Kendi cirmi kadar ve mahiyeti miktarınca bi’l-asale cüz’î zerre gibi bir nuru olabilir. Fakat o zerrecik, güneşe intisap edip ona karşı gözünü açıp baksa o vakit o koca güneşi ziyasıyla, elvan-ı seb’asıyla, hararetiyle hattâ mesafesiyle içine alabilir ve bir nevi tecelli-i a’zamına mazhar olur. Demek, o zerre kendi kendine kalsa bir zerre kadar ancak iş görebilir. Eğer güneşe memur ve mensup ve mir’at sayılsa güneş gibi, güneşin icraatındaki bir kısım cüz’î numunelerini gösterebilir.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى her bir mevcud, hattâ her bir zerre, eğer kesrete ve şirke ve esbaba ve tabiata ve kendi kendine isnad edilse o vakit her bir zerre, her bir mevcud, ya bir ilm-i muhit ve kudret-i mutlaka sahibi olmalı veyahut hadsiz manevî makine ve matbaalar, içinde teşekkül etmeli tâ ona tevdi edilen acib vazifeleri yapabilsin.
Eğer o zerreler Vâhid-i Ehad’e isnad edilse o vakit her bir masnû, her bir zerre ona mensup olur, onun memuru hükmüne geçer. Şu intisabı onu tecelliye mazhar eder. Bu mazhariyet ve intisapla, nihayetsiz bir ilim ve kudrete istinad eder. Hâlık’ının kuvvetiyle, milyonlar defa kuvvet-i zatîsinden fazla işleri, vazifeleri; o intisap ve istinad sırrıyla yapar.
İkinci Temsil: Mesela, iki kardeş var. Birisi cesur, kendine güvenir. Diğeri hamiyetli, milliyet-perverdir. Bir muharebe zamanında kendine güvenen adam devlete intisap etmez, kendi başıyla iş görmek ister. Kendi kuvvetinin menbalarını belinde taşımaya mecbur olur. Teçhizatını, cephanelerini kendi kuvvetine göre çekmeye muztardır. O şahsî ve küçük kuvvet miktarınca, düşman ordusunun bir onbaşısıyla ancak mücadele eder; fazla bir şey elinden gelmez.
Öteki kardeş kendine güvenmiyor ve kendisini âciz, kuvvetsiz biliyor; padişaha intisap etti, askere kaydedildi. O intisap ile koca bir ordu ona nokta-i istinad oldu. Ve o istinad ile arkasında, padişahın himmetiyle bir ordunun manevî kuvveti tahşid edilebilir bir kuvve-i maneviye ile harbe atıldı. Tâ düşmanın mağlup ordusu içindeki şahın büyük bir müşirine rast geldi, kendi padişahı namına “Seni esir ediyorum, gel!” der. Esir eder, getirir.
Şu halin sırrı ve hikmeti şudur ki:
Evvelki başıbozuk, kendi menba-ı kuvvetini ve teçhizatını kendisi taşımaya mecbur olduğu için gayet cüz’î iş görebildi. Şu memur ise kendi kuvvetinin menbaını taşımaya mecbur değil belki onu ordu ve padişah taşıyor. Mevcud telgraf ve telefon teline makinesini küçük bir tel ile rabtetmek gibi şu adam bu intisapla kendini o hadsiz kuvvete rabteder.
İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى eğer her mahluk, her zerre doğrudan doğruya Vâhid-i Ehad’e isnad edilse ve onlar ona intisap etseler; o vakit o intisap kuvvetiyle ve seyyidinin havliyle, emriyle; karınca, Firavun’un sarayını başına yıkar, baş aşağı atar. Sinek, Nemrut’u gebertip cehenneme atar. Bir mikrop, en cebbar bir zalimi kabre sokar. Buğday tanesi kadar çam çekirdeği, bir dağ gibi bir çam ağacının destgâhı ve makinesi hükmüne geçer. Havanın zerresi, bütün çiçeklerin, meyvelerin ayrı ayrı işlerinde, teşekkülatlarında muntazaman, güzelce çalışabilir. Bütün bu kolaylık, bilbedahe memuriyet ve intisaptan ileri geliyor.
Eğer iş başıbozukluğa dönse esbaba ve kesrete ve kendi kendilerine bırakılıp şirk yolunda gidilse o vakit her şey, cirmi kadar ve şuuru miktarınca iş görebilir.
Üçüncü Temsil: Mesela, iki arkadaş var. Hiç görmedikleri bir memleketin ahvaline dair istatistikli bir nevi coğrafya yazmak istiyorlar.
Birisi, o memleketin padişahına intisap edip telgraf ve telefon dairesine girer. On paralık bir tel ile kendi telefon makinesini devletin teline rabteder. Her yer ile görüşür, muhabere eder, malûmat alır. Gayet muntazam ve mükemmel coğrafya istatistiğine ait sanatkârane bir eser yapar.
Öteki arkadaş ise ya elli sene mütemadiyen gezecek ve müşkülatla her yeri görüp her hâdiseyi işitecek veyahut milyonlarla lirayı sarf edip devletin tel ve telefon temdidatı kadar ve padişah gibi telgraf sahibi olacak. Tâ evvelki arkadaşı gibi o mükemmel eseri yapsın.
Öyle de وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى eğer hadsiz eşya ve mahlukat Vâhid-i Ehad’e verilse o vakit, o irtibat ile her şey birer mazhar olur. O Şems-i Ezelî’nin tecellisine mazhariyetle, kavanin-i hikmetine ve desatir-i ilmiyesine ve nevamis-i kudretine irtibat peyda eder. O vakit havl ve kuvvet-i İlahiye ile her şeyi görür bir gözü ve her yere bakar bir yüzü ve her işe geçer bir sözü hükmünde bir cilve-i Rabbaniyeye mazhar olur.
Eğer o intisap kesilse o şey, bütün eşyadan dahi inkıta eder, cirmi kadar bir küçüklüğe sığışır. O halde bir uluhiyet-i mutlaka sahibi olmalı ki evvelki vaziyette gördüğü işleri görebilsin.
Elhasıl, vahdet ve iman yolunda, vücub derecesinde bir suhulet ve kolaylık var. Şirk ve esbabda, imtina derecesinde müşkülat ve suubet var. Çünkü bir vâhid, külfetsiz olarak kesîr eşyaya bir vaziyet verir ve bir neticeyi istihsal eder. Eğer o vaziyeti almayı ve o neticeyi istihsal etmeyi, o eşya-yı kesîreye havale edilse o vakit pek çok külfetle ve pek çok hareketlerle ancak o vaziyet alınır ve o netice istihsal edilir.
Mesela, Üçüncü Mektup’ta denildiği gibi semavat meydanında, şems ve kamer kumandası altında yıldızlar ordusunu harekete getirmekle, her gece ve her sene, şaşaalı tesbihkârane bir seyeran ve cereyan vermek demek olan cazibedar, sevimli vaziyet-i semaviye ve mevsimlerin değişmesi gibi büyük maslahatların vücud bulması demek olan o ulvi, hikmetli netice-i arziye, eğer vahdete verilse o Sultan-ı ezel kolayca küre-i arz gibi bir neferi, o vaziyet ve o netice için ecram-ı ulviyeye kumandan tayin eder. O vakit arz, emir aldıktan sonra, memuriyet neşesinden mevlevî gibi zikir ve semâa kalkar; az bir masrafla o güzel vaziyet hasıl olur, o mühim netice vücud bulur.
Eğer arza “Sen dur, karışma!” denilse ve o netice ve o vaziyetin istihsali de semavata havale edilse ve vahdetten, kesrete ve şirke gidilse; her gün ve her sene, binler derece küre-i arzdan büyük olan milyonlar adedince yıldızlar hareket etmek, milyarlar sene mesafeyi yirmi dört saatte ve bir senede kestirmek lâzımdır.
Netice-i Meram: Kur’an ve ehl-i iman, hadsiz masnuatı bir Sâni’-i Vâhid’e verir. Doğrudan doğruya her işi ona isnad eder. Vücub derecesinde suhuletli bir yolda gider, sevk eder. Ve ehl-i şirk ve tuğyan, bir masnû-u vâhidi hadsiz esbaba isnad ederek imtina derecesinde suubetli bir yolda gider. Şu halde Kur’an yolunda, bütün masnuatla; dalalet yolunda, bir masnû-u vâhid beraberdirler. Hattâ belki bütün eşyanın vâhidden sudûru, bir vâhidin hadsiz eşyadan sudûrundan çok derece eshel ve kolaydır. Nasıl ki bir zabit, bin neferin tedbirini, bir nefer gibi kolay yapar ve bir neferin tedbiri, bin zabite havale edilse bin nefer kadar müşkülatlı olur, keşmekeşe sebebiyet verir.
İşte şu hakikati şu âyet-i azîme, ehl-i şirkin başına vuruyor, dağıtıyor:
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا فٖيهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ اٰمٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
اَللّٰهُمَّ يَا اَحَدُ يَا وَاحِدُ يَا صَمَدُ يَا مَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ يَا مَنْ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ وَ يَا مَنْ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ يَا مَنْ بِيَدِهِ الْخَيْرُ يَا مَنْ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ يَا مَنْ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ بِحَقِّ اَسْرَارِ هٰذِهِ الْكَلِمَاتِ اِجْعَلْ نَاشِرَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ وَ رُفَقَائَهُ وَ صَاحِبَهَا سَعٖيدًا مِنَ الْمُوَحِّدٖينَ الْكَامِلٖينَ وَ مِنَ الصِّدّٖيقٖينَ الْمُحَقِّقٖينَ وَ مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ الْمُتَّقٖينَ اٰمٖينَ
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سِرِّ اَحَدِيَّتِكَ اِجْعَلْ نَاشِرَ هٰذَا الْكِتَابِ نَاشِرًا لِاَسْرَارِ التَّوْحٖيدِ وَ قَلْبَهُ مَظْهَرًا لِاَنْوَارِ الْاٖيمَانِ وَ لِسَانَهُ نَاطِقًا بِحَقَائِقِ الْقُرْاٰنِ اٰمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ
*
[1] Hâşiye: Hazret-i İbrahim aleyhisselâmın Nemrut’a karşı imate ve ihyada güneşin tulû ve gurûbuna intikali, cüz’î imate ve ihyadan küllî imate ve ihyaya intikaldir ve bir terakkidir. O delilin en parlak ve en geniş dairesini göstermektir. Yoksa bir kısım ehl-i tefsirin dedikleri gibi hafî delili bırakıp zahir delile çıkmak değildir.
