İzahlı Metin
Yirmi Birinci Mektup
*Bismîhi Sübhânehu ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî*
(Her türlü kusurdan sonsuz derecede uzak olan Allah’ın adıyla. O’nu övgüyle anıp yüceltmeyen hiçbir şey yoktur.)
*Bismillahirrahmanirrahim*
(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*İmmâ yeblüğanne indeke’l-kibera ehadühümâ ev kilâhümâ felâ tekul lehümâ üffin ve lâ tenherhümâ ve kul lehümâ kavlen kerîmâ. Vahfıd lehümâ cenâha’z-zülli mine’r-rahmeti ve kul Rabbi’rhamhümâ kemâ rabbeyânî sağîrâ. Rabbüküm a’lemü bimâ fî nüfûsiküm in tekûnû sâlihîne feinnehu kâne li’l-evvâbîne gafûrâ.*
(Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlılığa ererse, sakın onlara ‘öf!’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek alçakgönüllülük kanatlarını ger ve de ki: ‘Rabbim! Tıpkı küçükken beni şefkatle yetiştirdikleri gibi, sen de onlara merhamet et.’ Rabbiniz, içinizdekileri en iyi bilendir. Eğer siz iyi kimseler olursanız, şüphesiz Allah, tövbe edip O’na yönelenleri çok bağışlayıcıdır.)
Ey evinde yaşlı bir annesi veya babası, ya da akrabalarından veya iman kardeşlerinden yorulmuş, çalışamaz duruma gelmiş veya aciz ve hasta bir kişi bulunan gafil insan! Bu ayet-i kerimeye dikkatle bak: Bu ayet, beş ayrı katmanda, farklı ifadelerle yaşlı anne ve babaya şefkati teşvik ediyor.
Evet, dünyadaki en yüce hakikat, anne ve babaların evlatlarına karşı olan şefkatidir. Ve en üstün hak da onların bu şefkatine karşılık görmeleri gereken hürmet hakkıdır. Çünkü onlar, büyük bir zevkle kendi hayatlarını, evlatlarının yaşaması için feda ederler. Öyleyse, insanlığını kaybetmemiş ve bir canavara dönüşmemiş her evladın görevi; bu saygıdeğer, sadık ve fedakâr dostlarına içtenlikle hürmet etmek, samimiyetle hizmet etmek, onların rızasını kazanmak ve kalplerini hoşnut etmektir. Amca ve hala baba, teyze ve dayı ise anne hükmündedir.
İşte bu mübarek yaşlıların varlığını bir yük olarak görüp ölümlerini istemenin ne büyük bir vicdansızlık ve alçaklık olduğunu bil ve kendine gel! Evet, kendi hayatını senin hayatın için feda etmiş birinin hayatının son bulmasını istemenin ne kadar çirkin bir zulüm ve vicdansızlık olduğunu anla!
Ey geçim derdine düşmüş insan! Bil ki evindeki bereket direği, rahmet vesilesi ve musibetleri defeden kişi, o yük olarak gördüğün yaşlı veya görme engelli akrabandır. Sakın, “Geçimim dar, idare edemiyorum,” deme. Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, geçim sıkıntın kesinlikle daha da artacaktı. Bu gerçeğe inan. Bunun çok kesin delillerini biliyorum ve seni de inandırabilirim. Fakat konuyu uzatmamak için kısa kesiyorum. Şu sözüme kanaat et. Yemin ederim ki bu gerçek son derece kesindir, hatta nefsim ve şeytanım bile buna karşı teslim olmuşlardır. Nefsimin inadını kıran ve şeytanımı susturan bir gerçeğin, seni de ikna etmesi gerekir.
Evet, kâinatın tanıklığıyla, sonsuz derecede Rahman, Rahim, Latif ve Kerim olan Yüce ve İkram Sahibi Yaratıcı, çocukları dünyaya gönderdiğinde, arkalarından rızıklarını çok hoş bir şekilde gönderip meme musluklarından ağızlarına akıttığı gibi; çocuk durumuna gelmiş ve çocuklardan daha çok merhamete ve şefkate muhtaç olan yaşlıların rızıklarını da bereket şeklinde gönderir. Onların geçimini, açgözlü ve cimri insanlara yüklemez.
*İnnallâhe hüve’r-rezzâku zü’l-kuvveti’l-metîn.*
(Şüphesiz rızkı veren, mutlak güç ve kuvvet sahibi olan yalnızca Allah’tır.)
*Ve keeyyin min dâbbetin lâ tahmilu rızkahâ Allâhu yerzükuhâ ve iyyâküm.*
(Nice canlı var ki rızkını kendi taşıyamaz. Onları da sizi de rızıklandıran Allah’tır.)
Bu ayetlerin ifade ettiği gerçeği, bütün canlı varlıkların türleri, kendi halleriyle adeta haykırarak bu cömertçe hakikati dile getiriyorlar.
Hatta sadece yaşlı akrabalar değil, insanlara arkadaş olarak verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı canlıların rızıkları bile bereket şeklinde gelir. Bunu doğrulayan ve bizzat şahit olduğum bir örnek şöyledir:
Yakın dostlarım bilir ki iki üç sene önce, her gün yarım ekmek —o köyün ekmeği küçüktü— belirlenmiş bir günlük payım vardı ve bu çoğu zaman bana yetmiyordu. Sonra dört kedi bana misafir oldu. Aynı yiyecek hem bana hem de onlara yetmeye başladı. Hatta çoğu zaman artıyordu bile.
İşte bu durum o kadar çok tekrarlandı ki, kedilerin bereketinden faydalandığıma kanaat getirdim. Kesin olarak ilan ediyorum ki onlar bana yük değildi; onlar benden değil, ben onlardan minnettar oluyordum.
Ey insan! Madem canavar görünümünde bir hayvan bile insanların evine misafir olduğunda berekete vesile oluyor; öyleyse varlıkların en şereflisi olan insan ve insanların en mükemmeli olan müminler ve müminlerin içinde en çok hürmet ve merhamete layık olan aciz ve hasta yaşlılar ve bu yaşlılar içinde de şefkat, hizmet ve sevgiye en çok layık ve hak sahibi olan akrabalar ve akrabalar içinde dahi en gerçek dost ve en sadık seven olan anne ve baba, yaşlılık halinde bir evde bulunsa, ne derece bereket vesilesi, rahmet vasıtası ve *Levle’ş-şüyûhu’r-rukkau lesubbe aleykümü’l-belâu sabbâ* (Eğer beli bükülmüş yaşlılarınız olmasaydı, belalar sel gibi üzerinize dökülürdü) sırrıyla, ne derece musibetlerin defedilmesine sebep olduklarını sen kendin kıyas et.
İşte ey insan! Aklını başına al. Eğer ölmezsen sen de yaşlanacaksın. *El-cezâu min cinsi’l-amel* (Yapılan işin karşılığı, o işin türünden olur) sırrıyla, sen anne ve babana hürmet etmezsen, senin evladın da sana hürmet etmeyecektir. Eğer ahiretini seviyorsan, işte sana önemli bir hazine; onlara hizmet et, rızalarını kazan. Eğer dünyayı seviyorsan, yine onları memnun et ki onların sayesinde hayatın rahat ve rızkın bereketli olsun. Yoksa onları bir yük olarak görmek, ölümlerini dilemek ve onların hassas ve çabuk incinen kalplerini kırmakla, *hasire’d-dünyâ ve’l-âhireh* (dünyayı da ahireti de kaybetmiştir) sırrına uğrarsın. Eğer Rahman’ın rahmetini istiyorsan, o Rahman’ın sana verdiği kıymetli emanetlere ve evindeki o emanetlerine sen de rahmet et.
Ahiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zat vardı. Onu dininde ve dünyasında başarılı görüyordum. Bunun sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki o başarının sebebi şuymuş: Bu zat, yaşlı anne ve babasının haklarını anlamış, bu haklara tam olarak uymuş ve onların sayesinde rahat ve rahmet bulmuş. İnşallah ahiretini de tam anlamıyla kazanmıştır. Mutlu olmak isteyen, ona benzemelidir.
*Allâhümme salli ve sellim alâ men kâle “el-cennetü tahte akdâmi’l-ümmehât” ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.*
(Allah’ım! “Cennet, annelerin ayakları altındadır” buyuran zata (Hazreti Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’a), onun ailesine ve bütün ashabına salat ve selam eyle.)
*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm.*
(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapan sensin.)
*
Lügatçeli Metin
Yirmi Birinci Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Okunuşu: Bismihî sübhânehû ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî.
Meali: O’nun adıyla. O münezzehtir. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.
Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَرٖيمًا ۞ وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانٖى صَغٖيرًا ۞ رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا فٖى نُفُوسِكُمْ اِنْ تَكُونُوا صَالِحٖينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّابٖينَ غَفُورًا
Okunuşu: İmmâ yebluğanne indekel kiberu ehadühümâ ev kilâhümâ felâ tekul lehümâ üffin ve lâ tenherhümâ ve kul lehümâ kavlen kerîmâ. Ve ahfıd lehümâ cenâhaz zülli miner rahmeti ve kul rabbirhamhümâ kemâ rabbeyânî sagîrâ. Rabbüküm a’lemü bimâ fî nüfûsiküm in tekûnû sâlihîne fe innehu kâne lil evvâbîne gafûrâ.
Meali: Eğer onlardan biri veya ikisi senin yanında ihtiyarlığa ulaşırsa, onlara Öf! bile deme, onları azarlama ve onlara güzel (kerîm) söz söyle. Onlara acıyarak tevazu kanadını indir ve de ki: Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse (yetiştirdilerse), sen de onlara öyle merhamet et. Rabbiniz, nefislerinizde olanı daha iyi bilir. Eğer siz sâlih (iyi ve doğru) kimseler olursanız, şüphesiz ki O, çokça yönelenleri (tevbe edenleri) bağışlayıcıdır. (İsrâ Sûresi, 17:23-25)
Ey hanesinde ihtiyar bir valide (anne) veya pederi (babası) veya akrabasından veya iman kardeşlerinden bir amel-mânde (amelden kalmış, iş yapamaz hale gelmiş) veya âciz (güçsüz, elinden bir şey gelmeyen), alîl (hasta, zayıf) bir şahıs bulunan gafil (dikkatsiz, gaflet içinde olan)! Şu âyet-i kerîmeye dikkat et, bak: Nasıl ki bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı surette ihtiyar valideyne (ihtiyar anne ve babaya) şefkati celbediyor (çekiyor, istiyor).
Evet, dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlatlarına karşı şefkatleridir. Ve en âlî (yüce, yüksek) hukuk dahi onların o şefkatlerine mukabil (karşılık) hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını kemal-i lezzetle (en yüksek zevkle) evlatlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar. Öyle ise insaniyeti sukut etmemiş (düşmemiş) ve canavara inkılab etmemiş (dönüşmemiş) her bir veled (evlat); o muhterem (saygıdeğer), sadık, fedakâr dostlara hâlisane (içten, samimi) hürmet ve samimane hizmet ve rızalarını tahsil (elde etmek) ve kalplerini hoşnut etmektir. Amca ve hala, peder (baba) hükmündedir; teyze ve dayı, ana (anne) hükmündedir.
İşte o mübarek ihtiyarların vücudlarını istiskal edip (ağır bulup, sıkılıp) ölümlerini arzu etmek, ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır bil, ayıl! Evet, hayatını senin hayatına feda edenin zeval-i hayatını (hayatının sona ermesini) arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdansızlık olduğunu anla!
Ey derd-i maişetle (geçim sıkıntısıyla) müptela (tutulmuş, uğraşan) olan insan! Bil ki senin hanendeki bereket direği ve rahmet vesilesi (aracı) ve musibet dâfiası (felaketleri uzaklaştırıcısı), hanendeki o istiskal ettiğin ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme: “Maişetim dardır, idare edemiyorum.” Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasaydı elbette senin dıyk-ı maişetin (geçim sıkıntın) daha ziyade olacaktı. Bu hakikati benden inan. Bunun çok kat’î (kesin) delillerini biliyorum, seni de inandırabilirim. Fakat uzun gitmemek için kısa kesiyorum. Şu sözüme kanaat (inanma, tatmin olma) et. Kasem (yemin) ederim şu hakikat gayet kat’îdir (kesindir), hattâ nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslim olmuşlar. Nefsimin inadını kıran ve şeytanımı susturan bir hakikat, sana kanaat vermeli.
Evet, kâinatın (evrenin) şehadetiyle (şahitliğiyle), nihayet derecede Rahman, Rahîm ve Latîf (lütufkâr, ince, nazik) ve Kerîm (cömert) olan Hâlık-ı Zülcelali ve’l-ikram (Celal ve İkram Sahibi Yaratıcı), çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını gayet latîf bir surette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi; çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyade merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarını dahi bereket suretinde gönderir. Onların iaşelerini (geçimlerini), tama’kâr (açgözlü) ve bahil (cimri) insanlara yükletmez.
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ ۞ وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ
Okunuşu: İnnallâhe hüver razzâku zül kuvvetil metîn. Ve keeyyin min dâbbetin lâ tahmilu rızkahâ, allâhu yerzuku hâ ve iyyâküm.
Meali: Şüphesiz Allah, Rezzâk (rızık veren)dır, kuvvet sahibidir, Metîn (sağlam)dir. (Zâriyât Sûresi, 51:58) Nice canlı var ki, rızkını (kendisiyle) taşıyamaz. Onu da sizi de Allah rızıklandırır. (Ankebût Sûresi, 29:60)
âyetlerinin ifade ettikleri hakikati, bütün zîhayatın (canlıların) enva-ı mahlukları (çeşit çeşit yaratıkları) lisan-ı hal (hal dili) ile bağırıp o hakikat-i kerîmaneyi (cömertçe, ikramlı gerçeği) söylüyorlar.
Hattâ değil yalnız ihtiyar akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlukların (yaratıkların) rızıkları dahi bereket suretinde geliyor. Bunu teyid eden (doğrulayan) ve kendim gördüğüm bir misal:
Benim yakın dostlarım bilirler ki iki üç sene evvel her gün yarım ekmek –o köyün ekmeği küçük idi– muayyen (belirli) bir tayınım (yiyecek payım) vardı ki çok defa bana kâfi (yeterli) gelmiyordu. Sonra dört kedi bana misafir geldiler. O aynı tayınım hem bana hem onlara kâfi geldi. Çok kere de fazla kalırdı.
İşte şu hal o derece tekerrür edip (tekrarlanıp) bana kanaat (tatmin, ikna) verdi ki ben kedilerin bereketinden istifade ediyordum. Kat’î (kesin) bir surette ilan ediyorum: Onlar bana bâr (yük) değil hem onlar benden değil, ben onlardan minnet (şükran borcu) alırdım.
Ey insan! Madem canavar suretinde bir hayvan, insanların hanesine (evine) misafir geldiği vakit berekete medar (vesile, sebep) oluyor; öyle ise mahlukâtın (yaratılmışların) en mükerremi (en şereflisi) olan insan ve insanların en mükemmeli olan ehl-i iman (iman ehli, müminler) ve ehl-i imanın en ziyade hürmet ve merhamete şâyan (layık) aceze (acizler), alîl (hasta, zayıf) ihtiyareler ve alîl ihtiyarların içinde şefkat ve hizmet ve muhabbete en ziyade lâyık ve müstahak (hak eden) bulunan akrabalar ve akrabaların içinde dahi en hakiki dost ve en sadık muhib (seven) olan peder (baba) ve valide (anne), ihtiyarlık halinde bir hanede bulunsa ne derece vesile-i bereket ve vasıta-i rahmet (rahmet aracı) ve
لَوْلَا الشُّيُوخُ الرُّكَّعُ لَصُبَّ عَلَيْكُمُ الْبَلَاءُ صَبًّا
Okunuşu: Levle’ş-şuyûhu’r-rukkeu le subbe aleykümü’l-belâu sabba.
Meali: Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belalar sel gibi üstünüze dökülecekti. (Hadis-i Şerif)
sırrıyla (sırrı gereğince), yani “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi, belalar sel gibi üstünüze dökülecekti.” ne derece sebeb-i def’-i musibet (musibetleri savma sebebi) olduklarını sen kıyas (karşılaştır, ölç) eyle.
İşte ey insan! Aklını başına al. Eğer sen ölmezsen ihtiyar olacaksın. اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ
Okunuşu: El-cezâu min cinsil ameli.
Meali: Karşılık, yapılan amelin cinsindendir / Ne ekersen onu biçersin.
sırrıyla (sırrı gereğince), sen valideynine (anne ve babana) hürmet etmezsen senin evladın dahi sana hürmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen işte sana mühim (önemli) bir define (hazine); onlara hizmet et, rızalarını tahsil (elde etme) eyle. Eğer dünyayı seversen yine onları memnun et ki onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Yoksa onları istiskal etmek (ağır bulmak), ölümlerini temenni etmek (dilemek) ve onların nazik ve seriü’t-teessür (tez etkilenen, çabuk kırılan) kalplerini rencide (incitmek) etmek ile خَسِرَ الدُّنْيَا وَ الْاٰخِرَةَ
Okunuşu: Hasireddünyâ vel âhirete.
Meali: Dünyayı da âhireti de kaybetti. (Hac Sûresi, 22:11’deki ifadeye telmih)
sırrına mazhar (nail olan, erişen) olursun. Eğer rahmet-i Rahman (Rahman’ın rahmeti) istersen o Rahman’ın vedialarına (emanetlerine) ve senin hanendeki emanetlerine rahmet et.
Âhiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zat vardı. Dininde, dünyasında muvaffakıyetli (başarılı) görüyordum. Sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki o muvaffakıyetin sebebi: O zat ise ihtiyar peder (baba) ve validelerinin (annelerinin) haklarını anlamış ve o hukuka tam riayet (uyma, saygı gösterme) etmiş ve onların yüzünden rahat ve rahmet bulmuş. İnşâallah âhiretini de tamir (imar etme, düzeltme) etmiş. Bahtiyar (mutlu) olmak isteyen, ona benzemeli.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ «اَلْجَنَّةُ تَحْتَ اَقْدَامِ الْاُمَّهَاتِ» وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ
Okunuşu: Allâhümme salli ve sellim alâ men kâle El-cennetü tahte akdâmil ümmehât ve alâ âlihî ve sahbihî ecmeîn.
Meali: Ey Allah’ım! Cennet annelerin ayakları altındadır diyen Hazret-i Muhammed’e (aleyhissalâtu vesselâm) ve O’nun bütün âline (aile efradına) ve ashabına (arkadaşlarına) salât ve selâm eyle.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm.
Meali: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz (uzak tutarız) ki, senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her hükmü ve işi hikmetli olan sensin. (Bakara Sûresi, 2:32)
*
Risale-i Nur Külliyatından
Yirmi Birinci Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَرٖيمًا ۞ وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانٖى صَغٖيرًا ۞ رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا فٖى نُفُوسِكُمْ اِنْ تَكُونُوا صَالِحٖينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّابٖينَ غَفُورًا
Ey hanesinde ihtiyar bir valide veya pederi veya akrabasından veya iman kardeşlerinden bir amel-mânde veya âciz, alîl bir şahıs bulunan gafil! Şu âyet-i kerîmeye dikkat et, bak: Nasıl ki bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı surette ihtiyar valideyne şefkati celbediyor.
Evet, dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlatlarına karşı şefkatleridir. Ve en âlî hukuk dahi onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını kemal-i lezzetle evlatlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar. Öyle ise insaniyeti sukut etmemiş ve canavara inkılab etmemiş her bir veled; o muhterem, sadık, fedakâr dostlara hâlisane hürmet ve samimane hizmet ve rızalarını tahsil ve kalplerini hoşnut etmektir. Amca ve hala, peder hükmündedir; teyze ve dayı, ana hükmündedir.
İşte o mübarek ihtiyarların vücudlarını istiskal edip ölümlerini arzu etmek, ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır bil, ayıl! Evet, hayatını senin hayatına feda edenin zeval-i hayatını arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdansızlık olduğunu anla!
Ey derd-i maişetle müptela olan insan! Bil ki senin hanendeki bereket direği ve rahmet vesilesi ve musibet dâfiası, hanendeki o istiskal ettiğin ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme: “Maişetim dardır, idare edemiyorum.” Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasaydı elbette senin dıyk-ı maişetin daha ziyade olacaktı. Bu hakikati benden inan. Bunun çok kat’î delillerini biliyorum, seni de inandırabilirim. Fakat uzun gitmemek için kısa kesiyorum. Şu sözüme kanaat et. Kasem ederim şu hakikat gayet kat’îdir, hattâ nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslim olmuşlar. Nefsimin inadını kıran ve şeytanımı susturan bir hakikat, sana kanaat vermeli.
Evet, kâinatın şehadetiyle, nihayet derecede Rahman, Rahîm ve Latîf ve Kerîm olan Hâlık-ı Zülcelali ve’l-ikram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını gayet latîf bir surette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi; çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyade merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarını dahi bereket suretinde gönderir. Onların iaşelerini, tama’kâr ve bahil insanlara yükletmez.
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ ۞ وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ
âyetlerinin ifade ettikleri hakikati, bütün zîhayatın enva-ı mahlukları lisan-ı hal ile bağırıp o hakikat-i kerîmaneyi söylüyorlar.
Hattâ değil yalnız ihtiyar akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlukların rızıkları dahi bereket suretinde geliyor. Bunu teyid eden ve kendim gördüğüm bir misal:
Benim yakın dostlarım bilirler ki iki üç sene evvel her gün yarım ekmek –o köyün ekmeği küçük idi– muayyen bir tayınım vardı ki çok defa bana kâfi gelmiyordu. Sonra dört kedi bana misafir geldiler. O aynı tayınım hem bana hem onlara kâfi geldi. Çok kere de fazla kalırdı.
İşte şu hal o derece tekerrür edip bana kanaat verdi ki ben kedilerin bereketinden istifade ediyordum. Kat’î bir surette ilan ediyorum: Onlar bana bâr değil hem onlar benden değil, ben onlardan minnet alırdım.
Ey insan! Madem canavar suretinde bir hayvan, insanların hanesine misafir geldiği vakit berekete medar oluyor; öyle ise mahlukatın en mükerremi olan insan ve insanların en mükemmeli olan ehl-i iman ve ehl-i imanın en ziyade hürmet ve merhamete şâyan aceze, alîl ihtiyareler ve alîl ihtiyarların içinde şefkat ve hizmet ve muhabbete en ziyade lâyık ve müstahak bulunan akrabalar ve akrabaların içinde dahi en hakiki dost ve en sadık muhib olan peder ve valide, ihtiyarlık halinde bir hanede bulunsa ne derece vesile-i bereket ve vasıta-i rahmet ve لَوْلَا الشُّيُوخُ الرُّكَّعُ لَصُبَّ عَلَيْكُمُ الْبَلَاءُ صَبًّا sırrıyla, yani “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi, belalar sel gibi üstünüze dökülecekti.” ne derece sebeb-i def’-i musibet olduklarını sen kıyas eyle.
İşte ey insan! Aklını başına al. Eğer sen ölmezsen ihtiyar olacaksın. اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ sırrıyla, sen valideynine hürmet etmezsen senin evladın dahi sana hürmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen işte sana mühim bir define; onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen yine onları memnun et ki onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Yoksa onları istiskal etmek, ölümlerini temenni etmek ve onların nazik ve seriü’t-teessür kalplerini rencide etmek ile خَسِرَ الدُّنْيَا وَ الْاٰخِرَةَ sırrına mazhar olursun. Eğer rahmet-i Rahman istersen o Rahman’ın vedialarına ve senin hanendeki emanetlerine rahmet et.
Âhiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zat vardı. Dininde, dünyasında muvaffakıyetli görüyordum. Sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki o muvaffakıyetin sebebi: O zat ise ihtiyar peder ve validelerinin haklarını anlamış ve o hukuka tam riayet etmiş ve onların yüzünden rahat ve rahmet bulmuş. İnşâallah âhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar olmak isteyen, ona benzemeli.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ «اَلْجَنَّةُ تَحْتَ اَقْدَامِ الْاُمَّهَاتِ» وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
*
