İzahlı Metin
Altıncı Söz
*Bismillahirrahmanirrahim*
*(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*
*Innallahestera minel-mu’minine enfusehum ve emvalehum bi-enne lehumul-cenneh*
*(Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında onlara cenneti vermek üzere satın almıştır.)*
Canını ve malını Yüce Allah’a satmanın, O’na kul ve asker olmanın ne kadar kârlı bir ticaret ve ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsili hikayeyi dinle:
Bir zamanlar bir padişah, halkından iki adama, içinde fabrika, makine, at ve silah gibi her şeyin bulunduğu birer çiftliği emanet olarak verir. Fakat fırtınalı bir savaş zamanı olduğu için hiçbir şey yerinde durmaz; ya yok olur ya da değişip gider. Padişah, bu iki askerine olan sonsuz merhametinden dolayı çok değerli bir yaverini gönderir. Çok merhametli bir ferman ile onlara şöyle der:
“Elinizde olan emanetimi bana satınız. Böylece sizin için koruyayım, boş yere ziyan olmasın. Savaş bittikten sonra size daha güzel bir şekilde geri vereceğim. Ayrıca, o emanet sanki sizin kendi malınızmış gibi size çok büyük bir bedel ödeyeceğim. Hem o makine ve fabrikadaki aletler, benim adıma ve benim tezgâhımda işletilecek. Böylece hem değeri hem de getireceği ücretler birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, aciz ve fakirsiniz. O büyük işlerin masraflarını karşılayamazsınız. Bütün masrafları ve gerekli malzemeleri ben üstlenirim. Bütün geliri ve kazancı size vereceğim. Üstelik askerlik göreviniz bitene kadar yine sizin kullanımınıza bırakacağım. İşte beş kat kâr içinde kâr…
Eğer bana satmazsanız, zaten görüyorsunuz ki hiç kimse elindekini koruyamıyor. Herkes gibi sizin de elinizden çıkacaktır. Hem boşa gidecek hem de o yüksek bedelden mahrum kalacaksınız. Hem o hassas, değerli aletler ve ölçü cihazları, kullanılacakları harika madenler ve işler bulamadıkları için tamamen değerlerini yitirecekler. Hem onları idare etme ve koruma zahmeti ve sıkıntısı sizin başınıza kalacak. Hem de emanete ihanet etmenin cezasını göreceksiniz. İşte beş kat zarar içinde zarar…
Ayrıca bana satmak, benim askerim olup benim adıma hareket etmek demektir. Sıradan bir esir ve başıbozuk olmak yerine, yüce bir padişahın özel, özgür bir askeri yaveri olursunuz.”
Onlar bu iltifatı ve fermanı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı dedi ki:
— Baş üstüne, büyük bir gururla satarım. Hem binlerce kez teşekkür ederim.
Diğeri ise gururlu, nefsi firavunlaşmış, bencil, zevkine düşkün, sanki o çiftlikte sonsuza dek kalacakmış gibi dünyanın sarsıntılarından ve kargaşasından habersizdi. Şöyle dedi:
— Hayır! Padişah da kim oluyor? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam…
Kısa bir zaman sonra birinci adam öyle bir makama yükseldi ki, herkes onun durumuna imreniyordu. Padişahın lütfuna erişmiş, onun özel sarayında mutlulukla yaşıyordu. Diğeri ise öyle bir duruma düşmüştü ki, hem herkes ona acıyor hem de “Hak etti!” diyordu. Çünkü hatasının sonucunda hem mutluluğunu hem de mülkünü kaybetmiş, üstelik ceza ve azap çekiyordu.
İşte ey aşırı isteklerle dolu nefsim! Bu örneğin dürbünüyle gerçeğin yüzüne bak. O padişah, ezel ve ebed Sultanı olan Rabbin ve Yaratıcın’dır. O çiftlikler, makineler, aletler ve ölçü cihazları ise senin hayat alanın içindeki mülkün ve o mülkün içindeki bedenin, ruhun, kalbin ve onların içindeki göz, dil, akıl ve hayal gibi görünen ve görünmeyen duygularındır. O değerli yaver ise Peygamber Efendimizdir (Aleyhissalatu Vesselam). O sağlam ferman ise hikmetli Kur’an’dır ki, üzerinde konuştuğumuz bu büyük ticareti şu ayetle ilan ediyor:
*Innallahestera minel-mu’minine enfusehum ve emvalehum bi-enne lehumul-cenneh*
*(Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında onlara cenneti vermek üzere satın almıştır.)*
O dalgalı savaş meydanı ise, durmadan dönen, bozulan şu fırtınalı dünyadır. Bu dünya, her insanın aklına şu fikri getirir: “Madem her şey elimizden çıkacak, geçici olup kaybolacak. Acaba bunu kalıcı olana çevirip sonsuzlaştırmanın bir çaresi yok mu?” diye düşünürken, birden Kur’an’ın göksel sesini işitir. Der ki: “Evet, var. Hem de beş kat kârlı, güzel ve rahat bir çaresi var.”
Soru: Nedir o çare?
Cevap: Emaneti, gerçek sahibine satmak.
İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr vardır.
Birinci kâr: Geçici olan mal, sonsuzluk kazanır. Çünkü varlığı sonsuz ve her şeyi ayakta tutan Yüce Allah’a verilen ve O’nun yolunda harcanan bu geçici ömür, sonsuz bir hayata dönüşür ve ebedî meyveler verir. O zaman ömrün dakikaları, adeta tohumlar ve çekirdekler gibi görünüşte yok olur, çürür. Fakat sonsuzluk âleminde mutluluk çiçekleri açar ve filizlenirler. Kabir âleminde ise aydınlık veren, insana dost olan birer manzaraya dönüşürler.
İkinci kâr: Cennet gibi paha biçilmez bir bedel veriliyor.
Üçüncü kâr: Her bir organın ve duygunun değeri, birden bine çıkar.
Mesela, akıl bir alettir. Eğer onu Yüce Allah’a satmayıp nefsin hesabına çalıştırırsan, öyle uğursuz, rahatsız edici ve aciz bırakan bir alet olur ki, geçmiş zamanın hüzünlü acılarını ve gelecek zamanın korkutucu tehlikelerini bu çaresiz başına yükler. Böylece faydasız ve zararlı bir alet seviyesine düşer. İşte bu yüzdendir ki, günahkâr bir insan, aklın verdiği bu sıkıntı ve rahatsızlıktan kurtulmak için genellikle ya sarhoşluğa ya da eğlenceye kaçar. Eğer aklı, Gerçek Sahibi’ne satarsan ve O’nun hesabına çalıştırırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, bu kâinattaki sonsuz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Böylece sahibini, sonsuz mutluluğa hazırlayan ilahî bir rehber seviyesine çıkarır.
Mesela, göz bir duygudur ki, ruh bu âlemi o pencereden seyreder. Eğer onu Yüce Allah’a satmayıp nefsin hesabına çalıştırırsan, geçici ve kalıcı olmayan bazı güzellikleri ve manzaraları seyrederek, nefsin arzu ve heveslerine aracılık eden bir hizmetkâr durumuna düşer. Eğer gözü, gözün her şeyi gören Sanatkârı’na satarsan ve O’nun hesabına, O’nun izni dairesinde çalıştırırsan, o zaman bu göz, şu büyük kâinat kitabının bir okuyucusu, bu âlemdeki ilahî sanat mucizelerinin bir izleyicisi ve şu yeryüzü bahçesindeki rahmet çiçeklerinden bal toplayan mübarek bir arı derecesine çıkar.
Mesela, dildeki tat alma duyusunu, hikmetle yaratan Rabbine satmazsan ve nefsin hesabına, miden adına çalıştırırsan, o vakit midenin ahırına ve fabrikasına bekçilik eden bir kapıcı seviyesine düşer. Eğer cömert olan ve rızkı veren Allah’a satarsan, o zaman dildeki tat alma duyusu, ilahî rahmet hazinelerinin usta bir denetçisi ve Allah’ın kudret mutfaklarının şükreden bir müfettişi rütbesine çıkar.
İşte ey akıl, dikkat et! Uğursuz bir alet nerede, kâinatın anahtarı olmak nerede? Ey göz, güzel bak! Adi bir aracı olmak nerede, ilahî kütüphanenin bilgili bir gözlemcisi olmak nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir ahır kapıcısı ve bir fabrika bekçisi olmak nerede, Allah’ın özel rahmet hazinesinin denetçisi olmak nerede?
Bunlar gibi diğer aletleri ve organları da karşılaştırırsan anlarsın ki, gerçekten de mümin cennete layık, kâfir ise cehenneme uygun bir nitelik kazanır. Onların bu değeri kazanmalarının sebebi, müminin imanıyla, Yaratıcısı’nın emanetini, O’nun adına ve izni dairesinde kullanmasıdır. Kâfirin sebebi ise, emanete ihanet edip onu daima kötülüğü emreden nefsi hesabına çalıştırmasıdır.
Dördüncü kâr: İnsan zayıftır, belaları çoktur. Fakirdir, ihtiyaçları pek fazladır. Acizdir, hayat yükü çok ağırdır. Eğer her şeye gücü yeten Yüce Allah’a dayanıp tevekkül etmezse ve O’na güvenip teslim olmazsa, vicdanı sürekli azap içinde kalır. Sonuçsuz sıkıntılar, acılar ve pişmanlıklar onu boğar; ya sarhoş ya da canavar yapar.
Beşinci kâr: Bütün o organ ve aletlerin ibadetlerinin, tesbihlerinin ve o yüksek ücretlerinin, en çok muhtaç olacağın bir zamanda, cennet meyveleri şeklinde sana verileceği konusunda manevi zevk ve keşif ehli ile uzmanlık ve müşahede ehli olanlar fikir birliği içindedir.
İşte bu beş kat kârlı ticareti yapmazsan, bu kârlardan mahrum kalmanın yanı sıra, beş derece zarar içinde zarara düşersin:
Birinci zarar: O kadar çok sevdiğin malın, evlatların, taptığın nefsin ve heveslerin, tutkunu olduğun gençliğin ve hayatın yok olup kaybolacak, elinden çıkacak. Fakat günahlarını ve acılarını sana bırakıp boynuna yükleyecekler.
İkinci zarar: Emanete ihanet etmenin cezasını çekeceksin. Çünkü en değerli aletleri, en değersiz şeylerde harcayarak kendine zulmettin.
Üçüncü zarar: Bütün o değerli insani donanımları, hayvanlıktan çok daha aşağı bir seviyeye düşürerek ilahî hikmete iftira ve haksızlık ettin.
Dördüncü zarar: Acizliğin ve fakirliğinle birlikte, o çok ağır hayat yükünü zayıf sırtına yükleyip, yok oluşun ve ayrılığın sillesi altında sürekli feryat edeceksin.
Beşinci zarar: Sonsuz yaşamın esaslarını ve ahiret mutluluğunun gereklerini temin etmek için verilen akıl, kalp, göz ve dil gibi Allah’ın güzel hediyelerini, sana cehennem kapılarını açacak çirkin birer surete çevirmektir.
Şimdi bu satma işine bir bakalım. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki, çoğu insan satmaktan kaçıyor? Hayır, kesinlikle ve asla! Hiç öyle bir ağırlığı yoktur. Çünkü helal dairesi geniştir, keyfe yeteri kadar yer vardır. Harama girmeye hiç gerek yoktur. Allah’ın farz kıldığı görevler ise hafiftir, azdır.
Allah’a kul ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki tarif edilemez.
Görev ise sadece, bir asker gibi Allah adına iş yapmak ve başlamaktır. Allah hesabıyla verip almak, O’nun izni ve kanunları dairesinde hareket edip huzur bulmaktır.
Hata ederse tövbe edip af dilemeli, “Ey Rabbimiz! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul olarak kabul et. Emanetini geri alacağın zamana kadar bizi emanette güvenilir kıl, amin!” demeli ve O’na yalvarmalıdır.
*
Lügatçeli Metin
Altıncı Söz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Bismillâhirrahmânirrahîm / Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
(İnnallâheşterâ mine’l-mu’minîne enfusehum ve emvâlehum bi-enne lehumu’l-cenneh. / Muhakkak ki Allah, mü’minlerden nefislerini ve mallarını, karşılığında onlara cenneti vermek suretiyle satın almıştır. – Tevbe Suresi, 9:111)
Nefis ve malını Cenab-ı Hakk’a satmak ve ona abd (kul) olmak ve asker olmak; ne kadar kârlı (kazançlı) bir ticaret, ne kadar şerefli (onurlu) bir rütbe olduğunu anlamak istersen şu temsilî (benzetme yoluyla anlatılan) hikâyeciği dinle:
Bir zaman bir padişah, raiyetinden (yönetimi altındaki halktan) iki adama, her birisine emaneten (geçici olarak) birer çiftlik verir ki içinde fabrika, makine, at, silah gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı (savaş dönemi) olduğundan hiçbir şey kararında kalmaz (sabit durmaz). Ya mahvolur (yok olur) veya tebeddül eder (değişir) gider. Padişah, o iki nefere (askere) kemal-i merhametinden (merhametinin mükemmelliğinden) bir yaver-i ekremini (çok şerefli bir yardımcısını) gönderdi. Gayet merhametkâr (merhametli) bir ferman (padişah emri) ile onlara diyordu:
“Elinizde olan emanetimi bana satınız. Tâ sizin için muhafaza edeyim (koruyayım), beyhude (boş yere) zayi olmasın (kaybolmasın). Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim (geri vereceğim). Hem güya o emanet malınızdır, pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler (araçlar), benim namımla (adımla) ve benim tezgâhımda (atölyemde, düzenimde) işlettirilecek. Hem fiyatı hem ücretleri, birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz (güçsüz) ve fakirsiniz. O koca işlerin masarifatını (masraflarını) tedarik edemezsiniz (karşılayamazsınız). Bütün masarifatı ve levazımatı (gerekli malzemeleri), ben deruhte ederim (üstlenirim). Bütün vâridatı (gelirleri) ve menfaati (faydaları) size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar (askerliğin bitiş zamanına kadar) elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr…
Eğer bana satmazsanız zaten görüyorsunuz ki hiç kimse elindekini muhafaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhude gidecek. Hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız (yoksun kalacaksınız). Hem o nazik (hassas), kıymettar (kıymetli) âletler, mizanlar (ölçüler, teraziler), istimal edilecek (kullanılacak) şahane madenler ve işler bulmadığından bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhafaza zahmeti (zorluğu) ve külfeti (yükü) başınıza kalacak. Hem emanette hıyanet (emanete ihanet) cezasını göreceksiniz. İşte beş derece hasaret içinde hasaret…
Hem de bana satmak ise bana asker olup benim namımla tasarruf etmek (kullanmak, yönetmek) demektir. Âdi (sıradan) bir esir ve başı bozuğa bedel (başıboş, düzensiz birine karşılık), âlî (yüce) bir padişahın has, serbest bir yaver-i askeri olursunuz.”
Onlar, şu iltifatı ve fermanı dinledikten sonra o iki adamdan aklı başında olanı dedi:
— Baş üstüne, ben maaliftihar (iftiharla, övünerek) satarım. Hem bin teşekkür ederim.
Diğeri mağrur (gururlu), nefsi firavunlaşmış (nefsi tanrılık iddia edecek kadar kibirlenmiş), hodbin (bencil), ayyaş, güya ebedî (sonsuz) o çiftlikte kalacak gibi dünya zelzelelerinden (depremlerinden, sarsıntılarından), dağdağalarından (karışıklık, gürültülerinden) haberi yok. Dedi:
— Yok! Padişah kimdir? Ben mülkümü (malımı) satmam, keyfimi bozmam…
Biraz zaman sonra birinci adam öyle bir mertebeye çıktı ki herkes haline gıpta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş (iyiliğine, ihsanına kavuşmuş), has sarayında saadetle (mutlulukla) yaşıyor. Diğeri, öyle bir hale giriftar olmuş ki (yakalanmış ki) hem herkes ona acıyor hem de “Müstahak!” (Hak etti!) diyor. Çünkü hatasının neticesi olarak hem saadeti ve mülkü gitmiş hem ceza ve azap (şiddetli sıkıntı, eziyet) çekiyor.
İşte ey nefs-i pür-heves (çok hevesli, arzulu nefis)! Şu misalin dürbünü (uzak görüş aracı) ile hakikatin (gerçeğin) yüzüne bak. Amma o padişah ise ezel ebed Sultanı (başlangıcı ve sonu olmayan Sultan) olan Rabb’in, Hâlık’ındır (Yaratıcındır). Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mizanlar ise senin daire-i hayatın (hayat alanın, çerçeven) içindeki mâmelekin (sahip olduğun şeyler) ve o mâmelekin içindeki cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayal gibi zahirî (dış) ve bâtınî (iç) hâsselerindir (duyularındır, yeteneklerindir). Ve o yaver-i ekrem (en şerefli yardımcı) ise Resul-i Kerîm’dir (aleyhissalâtü vesselâm). Ve o ferman-ı ahkem (en sağlam hükümler içeren ferman) ise Kur’an-ı Hakîm’dir ki bahsinde bulunduğumuz ticaret-i azîmeyi (büyük ticareti), şu âyetle ilan ediyor:
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
(İnnallâheşterâ mine’l-mu’minîne enfusehum ve emvâlehum bi-enne lehumu’l-cenneh. / Muhakkak ki Allah, mü’minlerden nefislerini ve mallarını, karşılığında onlara cenneti vermek suretiyle satın almıştır. – Tevbe Suresi, 9:111)
Ve o dalgalı muharebe meydanı ise şu fırtınalı dünya yüzüdür ki durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Madem her şey elimizden çıkacak, fâni (geçici) olup kaybolacak. Acaba bâkiye tebdil edip (kalıcı olana dönüştürüp) ibka etmek (ebedileştirmek) çaresi yok mu?” deyip düşünürken birden semavî sadâ-yı Kur’an (Kur’an’ın göksel sesi) işitiliyor. Der: “Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir surette güzel ve rahat bir çaresi var.”
Sual: Nedir?
Elcevap: Emaneti, sahib-i hakikisine (gerçek sahibine) satmak.
İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var.
Birinci kâr: Fâni (geçici) mal, beka bulur (kalıcılık kazanır). Çünkü Kayyum-u Bâki (varlığı kendi kendine yeten ve ebedî olan) olan Zat-ı Zülcelal’e (azamet ve celal sahibi Zat’a) verilen ve onun yolunda sarf edilen (harcanan) şu ömr-ü zâil (geçici, yok olucu ömür), bâkiye inkılab eder (kalıcıya dönüşür), bâki (kalıcı) meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, âdeta tohumlar, çekirdekler hükmünde zahiren (görünüşte) fena bulur (yok olur), çürür. Fakat âlem-i bekada (ebediyet âleminde), saadet çiçekleri açarlar ve sümbüllenirler (filizlenip büyürler). Ve âlem-i berzahta (kabir âleminde) ziyadar (nurlu), munis (cana yakın, sevimli) birer manzara olurlar.
İkinci kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor.
Üçüncü kâr: Her aza (organ) ve hâsselerin (duyuların) kıymeti, birden bine çıkar.
Mesela, akıl bir âlettir. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan öyle meş’um (uğursuz) ve müz’iç (rahatsız edici) ve muacciz (aciz bırakan) bir âlet olur ki geçmiş zamanın âlâm-ı hazînanesini (hüzünlü elemlerini) ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifanesini (korkutucu hallerini) senin bu bîçare (çaresiz) başına yükletecek, yümünsüz (uğursuz, bereketsiz) ve muzır (zararlı) bir âlet derekesine (seviyesine) iner. İşte bunun içindir ki fâsık (günahkâr) adam, aklın iz’aç (rahatsız etme) ve tacizinden (sıkıntı vermesinden) kurtulmak için galiben (genellikle) ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakiki’sine (gerçek sahibine) satılsa ve onun hesabına çalıştırsan akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i ebediyeye (sonsuz mutluluğa) müheyya eden (hazırlayan) bir mürşid-i Rabbanî (Allah yolunu gösteren rehber) derecesine çıkar.
Mesela, göz bir hâssedir (duyudur) ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyir ile şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad (aracılık yapan, pezevenk) derecesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni’-i Basîr’ine (her şeyi gören ve sanatla yaratan Sanatkâr’ına) satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın (kainat denilen büyük kitabın) bir mütalaacısı (inceleyip okuyanı) ve şu âlemdeki mu’cizat-ı sanat-ı Rabbaniyenin (Rabbin sanatının mucizelerinin) bir seyircisi ve şu küre-i arz (yeryüzü) bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.
Mesela, dildeki kuvve-i zaikayı (tat alma duyusunu), Fâtır-ı Hakîm’ine (her şeyi hikmetle ve yoktan yaratan Yaratıcı’ya) satmazsan belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan o vakit midenin tavlasına (ahırına) ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder (düşer, alçalır). Eğer Rezzak-ı Kerîm’e (ikramı bol olan ve tüm rızıkları veren Allah’a) satsan o zaman dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i İlahiye (İlahi rahmet) hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri (ustalaşmış bir denetçisi) ve kudret-i Samedaniye (hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kudreti) matbahlarının (mutfaklarının) bir müfettiş-i şâkiri (şükreden bir denetçisi) rütbesine çıkar.
İşte ey akıl, dikkat et! Meş’um bir âlet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlahînin mütefennin (uzman) bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hâssa-i rahmet (rahmetin özel hazinesi) nâzırı nerede?
Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve azaları kıyas etsen anlarsın ki hakikaten mü’min cennete lâyık ve kâfir cehenneme muvafık (uygun) bir mahiyet kesbeder (nitelik kazanır). Ve onların her biri, öyle bir kıymet almalarının sebebi; mü’min, imanıyla Hâlık’ının emanetini, onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir (kullanmasıdır). Ve kâfir, hıyanet edip (ihanet edip) nefs-i emmare hesabına çalıştırmasıdır.
Dördüncü kâr: İnsan zayıftır, belaları (musibetleri) çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelal’e (azamet ve kudret sahibi Allah’a) dayanıp tevekkül etmezse (Allah’a güvenip dayanmazsa) ve itimat edip teslim olmazsa, vicdanı daim (sürekli) azap içinde kalır. Semeresiz (faydasız, sonuçsuz) meşakkatler (güçlükler), elemler (acılar), teessüfler (üzüntüler) onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder.
Beşinci kâr: Bütün o aza ve âletlerin ibadeti ve tesbihatı (Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmeleri) ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda, cennet yemişleri suretinde sana verileceğine ehl-i zevk ve keşif (manevi tatlara ve sırlara erenler) ve ehl-i ihtisas ve müşahede (bir konuda uzmanlaşmış ve gözlem sahibi olanlar) ittifak etmişler (görüş birliğine varmışlar).
İşte bu beş mertebe kârlı ticareti yapmazsan şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasaret içinde hasarete düşeceksin.
Birinci hasaret: O kadar sevdiğin mal ve evlat ve perestiş ettiğin (tapar derecede sevdiğin) nefis ve heva (nefsin geçici arzuları) ve meftun olduğun (tutkun olduğun) gençlik ve hayat zayi olup (boşa gidip) kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.
İkinci hasaret: Emanette hıyanet cezasını çekeceksin. Çünkü en kıymettar âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin.
Üçüncü hasaret: Bütün o kıymettar cihazat-ı insaniyeyi (insana ait donanımları), hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye (seviyeye) düşürüp hikmet-i İlahiyeye (Allah’ın hikmetine) iftira ve zulmettin.
Dördüncü hasaret: Acz (acizlik) ve fakrın (fakirliğin) ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zayıf beline yükleyip zeval (yok olma) ve firak (ayrılık) sillesi (tokadı) altında daim vaveylâ edeceksin (feryat edeceksin).
Beşinci hasaret: Hayat-ı ebediye esasatını (sonsuz hayatın temellerini) ve saadet-i uhreviye (ahiret mutluluğu) levazımatını (gerekli şeylerini) tedarik etmek için verilen akıl, kalp, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmaniyeyi (Rahman’ın hediyelerini), cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir surete çevirmektir.
Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki çokları satmaktan kaçıyorlar. Yok, kat’â ve aslâ! (kesinlikle ve asla!) Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Feraiz-i İlahiye (Allah’ın farz kıldığı emirler) ise hafiftir, azdır.
Allah’a abd (kul) ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki tarif edilmez.
Vazife ise yalnız, bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı (huzur bulmalı).
Kusur etse istiğfar etmeli (Allah’tan bağışlanma dilemeli). “Yâ Rab! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek (teslim almak, ruhu almak) zamanına kadar bizi emanette emin kıl, âmin!” demeli ve ona yalvarmalı.
*
Risale-i Nur Külliyatından
Altıncı Söz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
Nefis ve malını Cenab-ı Hakk’a satmak ve ona abd olmak ve asker olmak; ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciği dinle:
Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, her birisine emaneten birer çiftlik verir ki içinde fabrika, makine, at, silah gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan hiçbir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur veya tebeddül eder gider. Padişah, o iki nefere kemal-i merhametinden bir yaver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu:
“Elinizde olan emanetimi bana satınız. Tâ sizin için muhafaza edeyim, beyhude zayi olmasın. Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır, pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı hem ücretleri, birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masarifatını tedarik edemezsiniz. Bütün masarifatı ve levazımatı, ben deruhte ederim. Bütün vâridatı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr…
Eğer bana satmazsanız zaten görüyorsunuz ki hiç kimse elindekini muhafaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhude gidecek. Hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız. Hem o nazik, kıymettar âletler, mizanlar, istimal edilecek şahane madenler ve işler bulmadığından bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhafaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emanette hıyanet cezasını göreceksiniz. İşte beş derece hasaret içinde hasaret…
Hem de bana satmak ise bana asker olup benim namımla tasarruf etmek demektir. Âdi bir esir ve başı bozuğa bedel, âlî bir padişahın has, serbest bir yaver-i askeri olursunuz.”
Onlar, şu iltifatı ve fermanı dinledikten sonra o iki adamdan aklı başında olanı dedi:
— Baş üstüne, ben maaliftihar satarım. Hem bin teşekkür ederim.
Diğeri mağrur, nefsi firavunlaşmış, hodbin, ayyaş, güya ebedî o çiftlikte kalacak gibi dünya zelzelelerinden, dağdağalarından haberi yok. Dedi:
— Yok! Padişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam…
Biraz zaman sonra birinci adam öyle bir mertebeye çıktı ki herkes haline gıpta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş, has sarayında saadetle yaşıyor. Diğeri, öyle bir hale giriftar olmuş ki hem herkes ona acıyor hem de “Müstahak!” diyor. Çünkü hatasının neticesi olarak hem saadeti ve mülkü gitmiş hem ceza ve azap çekiyor.
İşte ey nefs-i pür-heves! Şu misalin dürbünü ile hakikatin yüzüne bak. Amma o padişah ise ezel ebed Sultanı olan Rabb’in, Hâlık’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mizanlar ise senin daire-i hayatın içindeki mâmelekin ve o mâmelekin içindeki cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayal gibi zahirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve o yaver-i ekrem ise Resul-i Kerîm’dir. Ve o ferman-ı ahkem ise Kur’an-ı Hakîm’dir ki bahsinde bulunduğumuz ticaret-i azîmeyi, şu âyetle ilan ediyor:
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
Ve o dalgalı muharebe meydanı ise şu fırtınalı dünya yüzüdür ki durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Madem her şey elimizden çıkacak, fâni olup kaybolacak. Acaba bâkiye tebdil edip ibka etmek çaresi yok mu?” deyip düşünürken birden semavî sadâ-yı Kur’an işitiliyor. Der: “Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir surette güzel ve rahat bir çaresi var.”
Sual: Nedir?
Elcevap: Emaneti, sahib-i hakikisine satmak.
İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var.
Birinci kâr: Fâni mal, beka bulur. Çünkü Kayyum-u Bâki olan Zat-ı Zülcelal’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkiye inkılab eder, bâki meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, âdeta tohumlar, çekirdekler hükmünde zahiren fena bulur, çürür. Fakat âlem-i bekada, saadet çiçekleri açarlar ve sümbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyadar, munis birer manzara olurlar.
İkinci kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor.
Üçüncü kâr: Her aza ve hâsselerin kıymeti, birden bine çıkar.
Mesela, akıl bir âlettir. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan öyle meş’um ve müz’iç ve muacciz bir âlet olur ki geçmiş zamanın âlâm-ı hazînanesini ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifanesini senin bu bîçare başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki fâsık adam, aklın iz’aç ve tacizinden kurtulmak için galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakiki’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar.
Mesela, göz bir hâssedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyir ile şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni’-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu’cizat-ı sanat-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.
Mesela, dildeki kuvve-i zaikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzak-ı Kerîm’e satsan o zaman dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri ve kudret-i Samedaniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.
İşte ey akıl, dikkat et! Meş’um bir âlet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlahînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede?
Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve azaları kıyas etsen anlarsın ki hakikaten mü’min cennete lâyık ve kâfir cehenneme muvafık bir mahiyet kesbeder. Ve onların her biri, öyle bir kıymet almalarının sebebi; mü’min, imanıyla Hâlık’ının emanetini, onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir, hıyanet edip nefs-i emmare hesabına çalıştırmasıdır.
Dördüncü kâr: İnsan zayıftır, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelal’e dayanıp tevekkül etmezse ve itimat edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder.
Beşinci kâr: Bütün o aza ve âletlerin ibadeti ve tesbihatı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda, cennet yemişleri suretinde sana verileceğine ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler.
İşte bu beş mertebe kârlı ticareti yapmazsan şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasaret içinde hasarete düşeceksin.
Birinci hasaret: O kadar sevdiğin mal ve evlat ve perestiş ettiğin nefis ve heva ve meftun olduğun gençlik ve hayat zayi olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.
İkinci hasaret: Emanette hıyanet cezasını çekeceksin. Çünkü en kıymettar âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin.
Üçüncü hasaret: Bütün o kıymettar cihazat-ı insaniyeyi, hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp hikmet-i İlahiyeye iftira ve zulmettin.
Dördüncü hasaret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zayıf beline yükleyip zeval ve firak sillesi altında daim vaveylâ edeceksin.
Beşinci hasaret: Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen akıl, kalp, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmaniyeyi, cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir surete çevirmektir.
Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki çokları satmaktan kaçıyorlar. Yok, kat’â ve aslâ! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Feraiz-i İlahiye ise hafiftir, azdır.
Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki tarif edilmez.
Vazife ise yalnız, bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı.
Kusur etse istiğfar etmeli. “Yâ Rab! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl, âmin!” demeli ve ona yalvarmalı.
*
