İzahlı Metin
Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
Ve bihî nesta’în (Ve yalnızca O’ndan yardım dileriz)
Birinci Mektup
Bismîhi Sübhanehu ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî (Her türlü noksanlıktan sonsuz derecede yüce olan Allah’ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
Dört sorunun kısa cevabıdır.
Birinci Sual
Hazreti Hızır Aleyhisselam hayatta mıdır? Hayatta ise neden bazı önemli âlimler onun hayatta olduğunu kabul etmiyorlar?
Elcevap: Hayattadır, fakat hayatın beş mertebesi vardır. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten bazı âlimler onun hayatta olduğundan şüphe etmişlerdir.
Birinci Hayat Tabakası: Bizim hayatımızdır ki çok sayıda kayıtla sınırlıdır.
İkinci Hayat Tabakası: Hazreti Hızır ve İlyas Aleyhimesselam’ın hayatlarıdır ki bir derece serbesttir. Yani, bir anda pek çok yerde bulunabilirler. Bizim gibi insan olmanın gereklilikleriyle sürekli olarak sınırlı değillerdir. Bazen istedikleri zaman bizim gibi yerler, içerler fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Manevi âlemleri gözlemleyen ve keşfeden velilerin Hazreti Hızır ile yaşadıkları ve kesin haber derecesinde yaygın olan maceraları, bu hayat tabakasını aydınlatır ve ispat eder. Hatta velilik makamları içinde “Hızır Makamı” olarak adlandırılan bir makam vardır. O makama ulaşan bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazen o makam sahibi, yanlışlıkla Hızır’ın kendisi zannedilir.
Üçüncü Hayat Tabakası: Hazreti İdris ve İsa Aleyhimesselam’ın hayat tabakalarıdır ki insan olmanın gerekliliklerinden sıyrılarak melek hayatı gibi bir hayata girip nurlu bir latiflik kazanırlar. Adeta misal âlemindeki bedenleri gibi latif ve yıldızlar gibi nurlu olan dünyadaki cisimleriyle göklerde bulunurlar.
“Ahir zamanda Hazreti İsa Aleyhisselam gelecek ve Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ın şeriatı ile amel edecek” anlamındaki hadisin sırrı şudur ki: Ahir zamanda materyalist felsefenin ortaya çıkardığı inkârcı akıma ve Allah’ı inkâr etme düşüncesine karşı Hristiyanlık dini saflaşarak ve hurafelerden arınıp İslamiyet’e dönüşeceği bir sırada, tıpkı Hristiyanlığın manevi şahsiyeti, ilahi vahiy kılıcıyla o dehşet verici dinsizliğin manevi şahsiyetini öldüreceği gibi; Hazreti İsa Aleyhisselam da Hristiyanlığın manevi şahsiyetini temsil ederek, dinsizliğin manevi şahsiyetini temsil eden Deccal’ı öldürür, yani Allah’ı inkâr etme fikrini öldürecektir.
Dördüncü Hayat Tabakası: Şehitlerin hayatıdır. Kur’an’ın açık hükmüyle şehitlerin, kabirdekilere göre daha üstün bir hayat mertebeleri vardır. Evet, şehitler dünya hayatlarını hak yolunda feda ettikleri için, Cenab-ı Hak sonsuz cömertliğinden onlara dünya hayatına benzer, fakat kedersiz ve zahmetsiz bir hayatı berzah âleminde ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmezler. Sadece daha iyi bir âleme gittiklerini bilirler, tam bir mutluluk içinde lezzet alırlar, ölümdeki ayrılık acısını hissetmezler.
Kabirdekilerin ruhları her ne kadar baki olsa da kendilerini ölmüş bilirler. Berzah âleminde aldıkları lezzet ve mutluluk, şehitlerin lezzetine yetişemez. Tıpkı iki adamın bir rüyada cennet gibi güzel bir saraya girmesi gibi. Biri, rüyada olduğunu bilir. Aldığı keyif ve lezzet çok eksiktir. “Uyansam bu lezzet kaçacak” diye düşünür. Diğeri ise rüyada olduğunu bilmez. Gerçek lezzetle hakiki mutluluğa ulaşır.
İşte berzah âlemindeki ölülerin ve şehitlerin berzah hayatından faydalanmaları arasındaki fark böyledir. Sayısız olay ve rivayetle, şehitlerin bu tür bir hayata kavuştukları ve kendilerini sağ bildikleri kesin olarak sabittir.
Hatta şehitlerin efendisi olan Hazreti Hamza Radıyallahu Anh’ın, kendisine sığınan insanları defalarca koruması ve onların dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi pek çok olayla bu hayat tabakası aydınlatılmış ve ispat edilmiştir.
Hatta ben kendim, Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Yanımda ve benim yerime şehit olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum bir zamanda, defnedildiği yeri bilmediğim halde, bana göre sadık bir rüyada, yer altında bir ev şeklindeki kabrine girdim. Onu, şehitlerin hayat tabakasında gördüm. O, beni ölmüş zannediyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor, fakat Rus işgalinden çekindiği için yerin altında kendine güzel bir ev yapmış. İşte bu küçük rüya, bazı şartlar ve işaretlerle birlikte, bana bu hakikat hakkında gözle görmüş derecesinde bir kanaat vermiştir.
Beşinci Hayat Tabakası: Kabir ehlinin ruhani hayatlarıdır. Evet, ölüm; mekân değiştirmektir, ruhun serbest kalmasıdır, görevden terhis olmaktır. Yok olmak, hiçliğe karışmak ve son bulmak değildir. Sayısız olayla, velilerin ruhlarının farklı suretlerde görünmeleri, keşif ehline kendilerini göstermeleri ve diğer kabir ehlinin uyanıkken veya rüyada bizlerle ilişki kurmaları ve gerçeğe uygun haberler vermeleri gibi pek çok delil, bu hayat tabakasını aydınlatır ve ispat eder. Zaten ruhun bekasına dair “Yirmi Dokuzuncu Söz” bu hayat tabakasını kesin delillerle ispat etmiştir.
İkinci Sual
Hikmetli Kur’an’da, *ellezî halaka’l-mevte ve’l-hayâte liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelâ* (“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.”) gibi ayetlerde “Ölüm de hayat gibi yaratılmıştır ve bir nimettir” diye anlaşılıyor. Hâlbuki görünüşte ölüm; dağılmak, yok olmak, çürümektir, hayatın sönmesidir, lezzetleri yok edendir. Nasıl yaratılmış ve nimet olabilir?
Elcevap: Birinci Sual’in cevabının sonunda denildiği gibi ölüm, hayat görevinden bir terhistir, bir paydostur, bir mekân değişikliğidir, bir vücut değiştirmedir, ebedi hayata bir davettir, bir başlangıçtır, ebedi bir hayatın girişidir. Nasıl ki hayata, yani dünyaya gelmek bir yaratma ve takdir iledir; öyle de dünyadan gitmek de bir yaratma ve takdir ile, bir hikmet ve plan iledir.
Çünkü hayatın en basit tabakası olan bitkisel hayatın ölümü bile, hayattan daha düzenli bir sanat eseri olduğunu gösterir. Zira meyvelerin, çekirdeklerin ve tohumların ölümü; görünüşte çürüyüp dağılmak gibi olduğu halde, aslında son derece düzenli bir kimyasal işlem, ölçülü bir elementler karışımı ve hikmetli bir zerreler yapılanmasından ibaret bir yoğrulmadır ki, bu görünmeyen düzenli ve hikmetli ölüm, filizin hayatıyla ortaya çıkar.
Demek ki çekirdeğin ölümü, filizin hayatının başlangıcıdır; hatta adeta hayatının ta kendisi hükmünde olduğu için, bu ölüm de en az hayat kadar yaratılmış ve düzenlidir.
Aynı şekilde, canlı meyvelerin veya hayvanların insan midesindeki ölümleri, insan hayatına yükselmelerine kaynaklık ettiğinden, “O ölüm, onların hayatından daha düzenli ve yaratılmıştır” denilebilir.
İşte, hayatın en alt tabakası olan bitkisel hayatın ölümü böyle yaratılmış, hikmetli ve düzenli olursa; hayat tabakasının en yücesi olan insan hayatının başına gelen ölüm, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, toprağın altına giren bir insan da berzah âleminde elbette ebedi bir hayat filizi verecektir.
Ölümün nimet olmasının ise pek çok yönünden dördüne işaret ederiz:
Birincisi: Ağırlaşmış olan hayat görevinden ve yaşamanın getirdiği sorumluluklardan kurtarıp, sevdiklerinin yüzde doksan dokuzuna kavuşmak için berzah âleminde bir kavuşma kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.
İkincisi: Dar, sıkıntılı, karmaşık ve sarsıntılı dünya zindanından çıkarıp; geniş, huzurlu, ıstırapsız, ebedi bir hayata kavuşturarak, Ebedi Sevgili’nin rahmet dairesine girmektir.
Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi hayat şartlarını ağırlaştıran pek çok sebep vardır ki, ölümü hayattan çok daha üstün bir nimet olarak gösterir.
Mesela, sana ıstırap veren çok yaşlanmış annen ve baban ile beraber, dedelerinin dedeleri perişan halleriyle şimdi senin önünde bulunsaydı, hayatın ne kadar büyük bir eziyet, ölümün ise ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlardın.
Yine mesela, güzel çiçeklere âşık olan güzel sineklerin kışın şiddeti içinde hayatlarının ne kadar zahmetli ve ölümlerinin ne kadar büyük bir rahmet olduğu anlaşılır.
Dördüncüsü: Uyku nasıl ki bir rahatlık, bir rahmet, bir dinlenmedir –özellikle de musibete uğrayanlar, yaralılar ve hastalar için–, uykunun büyük kardeşi olan ölüm de musibete uğrayanlar ve intihara sürükleyen belalara maruz kalanlar için tam bir nimet ve rahmettir.
Ancak dalalet ehli için, pek çok Söz’de kesin olarak ispat edildiği gibi, ölüm de hayat gibi eziyet içinde eziyet, azap içinde azaptır. O konu bu bahsin dışındadır.
Üçüncü Sual
Cehennem nerededir?
Elcevap: *Kul innemâ’l-‘ilmu ‘indallâh* (De ki: “İlim ancak Allah katındadır.”) ۞ *Lâ ya’lemu’l-ğaybe illallâh* (Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.) Cehennemin yeri, bazı rivayetlere göre “yerin altı” olarak ifade edilmiştir. Başka yerlerde açıkladığımız gibi, dünya küresi, yıllık hareketiyle ileride mahşer meydanı olacak bir alanın etrafında bir daire çizmektedir. Cehennem ise dünyanın bu yıllık yörüngesinin altındadır demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve ışıksız bir ateş olmalarındandır. Dünya küresinin seyahat ettiği o devasa mesafede pek çok varlık vardır ki, ışıksız oldukları için görünmezler. Ay, ışığı çekilince nasıl görünmez hale geliyorsa, ışıksız pek çok küre ve varlık gözümüzün önünde olduğu halde onları göremiyoruz.
Cehennem ikidir: Biri küçük, diğeri büyüktür. İleride küçük olanın büyüğe dönüşeceği ve onun çekirdeği hükmünde olduğu gibi, ileride ondan bir konak olur. Küçük cehennem yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, onun merkezidir.
Yer katmanları bilimince (jeoloji) bilindiği gibi: Genellikle her otuz üç metre derinlikte sıcaklık bir derece artar. Demek ki, dünyanın yarıçapı altı bin küsur kilometre olduğundan, merkeze kadar iki yüz bin derece sıcaklığı barındıran, yani dünya ateşinden iki yüz kat daha şiddetli ve hadis rivayetine uygun bir ateş bulunmaktadır.
Bu küçük cehennem, büyük cehenneme ait pek çok görevi dünyada ve berzah âleminde görmüştür ve hadislerle buna işaret edilmiştir. Ahiret âleminde, dünya küresi nasıl ki sakinlerini yıllık yörüngesindeki mahşer meydanına dökerse; aynı şekilde içindeki küçük cehennemi de Allah’ın emriyle büyük cehenneme teslim eder. Mutezile mezhebinin bazı imamlarının “Cehennem sonradan yaratılacaktır” demeleri, onun şu anda tam olarak yayılmamış ve sakinlerine tam uygun bir tarzda ortaya çıkmamış olmasından kaynaklanan bir yanılgı ve anlayışsızlıktır.
Hem gayb perdesinin ardındaki ahiret âlemine ait menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için, ya kâinatı küçültüp iki vilayet seviyesine getirmeli ya da gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki yerlerini görüp belirleyelim. *Ve’l-‘ilmu ‘indallâh* (İlim Allah katındadır), ahiret âlemine ait menziller bu dünya gözümüzle görülmez. Fakat bazı rivayetlerin işaretleriyle, ahiretteki cehennemin bu dünyamızla bir ilişkisi vardır. Yazın şiddetli sıcağı için *min feyhi cehennem* (“cehennemin kaynamasındandır”) denilmiştir. Demek ki bu dünyevi, küçücük ve sönük akıl gözüyle o büyük cehennem görülmez. Fakat her şeyi hikmetle yapan Allah’ın (Hakîm) isminin nuruyla bakabiliriz. Şöyle ki:
Dünyanın yıllık yörüngesi altında bulunan büyük cehennem, yerin merkezindeki küçük cehennemi adeta vekil tayin ederek bazı görevlerini ona gördürmüştür. Sonsuz celal sahibi Kadîr’in mülkü pek geniştir. İlahi hikmet nereyi göstermişse büyük cehennem oraya yerleşir.
Evet, sonsuz celal sahibi olan ve “Ol!” emriyle her şeyi olduran, sonsuz kemal ve hikmet sahibi bir Zât ki; gözümüzün önünde mükemmel bir hikmet ve düzen ile Ay’ı Dünya’ya bağlamış; kudretinin azameti ve nizamıyla Dünya’yı Güneş’e bağlamış ve Güneş’i gezegenleriyle birlikte, dünyanın yıllık hızına yakın bir süratle ve rububiyetinin haşmetiyle, bir ihtimale göre Güneşler Güneşi tarafına doğru bir hareket vermiştir. Donanma elektrik lambaları gibi yıldızları, rububiyet saltanatına nurlu şahitler yapmış; bununla rububiyetinin saltanatını ve kudretinin büyüklüğünü göstermiştir. İşte böyle bir Zât’ın sonsuz hikmetinden, kudretinin büyüklüğünden ve rububiyetinin saltanatından uzak değildir ki; büyük cehennemi elektrik lambalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip ahirete bakan gökyüzünün yıldızlarını onunla tutuştursun, onlara ısı ve kuvvet versin. Yani, nur âlemi olan cennetten yıldızlara ışık verip, cehennemden de ateş ve ısı göndersin. Aynı anda o cehennemin bir kısmını azap ehline mesken ve hapishane yapsın.
Hem öyle hikmet sahibi bir Yaratıcı ki, dağ gibi kocaman bir ağacı tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette o celal sahibi Zât’ın kudret ve hikmetinden uzak değildir ki dünya küresinin kalbindeki küçük cehennem çekirdeğinde büyük cehennemi saklasın.
Özetle: Cennet ve cehennem, yaratılış ağacından ebediyet tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise dalın en ucundadır.
Hem bu kâinat zincirinin iki sonucudur. Sonuçların yerleri, zincirin iki ucundadır. Aşağılık ve ağır olanı alt tarafta; nurlu ve yüce olanı üst taraftadır.
Hem bu sürekli akan olayların ve dünyanın manevi ürünlerinin iki deposudur. Deponun yeri ise ürünlerin türüne göre, kötüsü altta, iyisi üsttedir.
Hem ebediyete doğru akan ve dalgalanan geçici varlıkların iki havuzudur. Havuzun yeri ise akıntının durduğu ve toplandığı yerdedir. Yani pis ve değersiz şeyler en aşağıda, temiz ve iyi olanlar en yukarıdadır.
Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelli yeridir. Tecelli yerinin mekânı ise her yerde olabilir. Sonsuz güzellik sahibi Rahman ve sonsuz kahır sahibi Kahhar, nerede isterse tecelligâhını açar.
Cennet ve cehennemin varlığı ise Onuncu, Yirmi Sekizinci ve Yirmi Dokuzuncu Sözler’de son derece kesin bir şekilde ispat edilmiştir. Burada sadece şunu deriz ki: Meyvenin varlığı dal kadar, sonucun varlığı zincir kadar, deponun varlığı ürünler kadar, havuzun varlığı ırmak kadar ve tecelli yerinin varlığı, rahmet ve kahrın varlığı kadar kesin ve şüphesizdir.
Dördüncü Sual
Sevgililere duyulan mecazi aşkın hakiki aşka dönüştüğü gibi, acaba insanların çoğunda bulunan dünyaya karşı mecazi aşk da hakiki bir aşka dönüşebilir mi?
Elcevap: Evet. Dünyanın geçici yüzüne karşı duyulan mecazi aşk, eğer o âşık, o yüzün üzerindeki geçiciliğin ve yok oluşun çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirirse, ebedi bir sevgili arayarak dünyanın son derece güzel olan ve Allah’ın isimlerinin aynası ve ahiretin tarlası olan diğer iki yüzüne bakmaya muvaffak olursa, o meşru olmayan mecazi aşk, o zaman hakiki aşka dönüşmeye başlar. Fakat bir şartla ki, kendisinin geçici ve hayatıyla sınırlı olan dünyasını, dıştaki genel dünya ile karıştırmamasıdır.
Eğer dalalet ve gaflet ehli gibi kendini unutup dış dünyaya dalarak, genel dünyayı kendi özel dünyası zannedip ona âşık olursa, tabiat bataklığına düşer ve boğulur. Ancak olağanüstü bir yardım eli onu kurtarırsa başka. Bu hakikati aydınlatmak için şu temsile bak: Mesela,
Bu güzel ve süslü odanın dört duvarında, dördümüze ait dört boy aynası bulunsa, o zaman beş oda olur. Biri gerçek ve genel, dördü ise hayali ve özeldir. Her birimiz kendi aynamız aracılığıyla, özel odamızın şeklini, yapısını ve rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya sürsek kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir ve bunun gibi… Aynada yapacağımız oynamalarla ona pek çok farklı görünüm verebiliriz; çirkinleştirebilir, güzelleştirebilir, birçok şekle sokabiliriz. Fakat dışarıdaki genel odayı ise kolaylıkla değiştiremeyiz. Özel oda ile genel oda gerçekte birbirinin aynısı iken, hüküm bakımından farklıdırlar. Sen bir parmağınla kendi odanı harap edebilirsin, ama ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.
İşte dünya da süslü bir ev gibidir. Her birimizin hayatı bir boy aynasıdır. Bu dünyadan her birimize ait birer dünya, birer âlem vardır. Fakat onun direği, merkezi ve kapısı bizim hayatımızdır. Belki de o özel dünyamız ve âlemimiz bir sayfadır. Hayatımız bir kalemdir, onunla amel defterimize geçecek pek çok şey yazılıyor.
Eğer dünyamızı seversek, sonra da dünyamızın hayatımız üzerine kurulu olduğu için hayatımız gibi geçici, fani ve kararsız olduğunu hisseder ve anlarsak, ona olan sevgimiz, o özel dünyamızın ayna olduğu ve yansıttığı Allah’ın isimlerinin güzel nakışlarına döner; ondan da ilahi isimlerin cilvesine geçer.
Hem o özel dünyamızın, ahiret ve cennetin geçici bir fidanlığı olduğunu anlayıp ona karşı duyduğumuz şiddetli hırs, istek ve sevgi gibi hislerimizi, onun sonucu, meyvesi ve filizi olan ahiretteki faydalarına çevirirsek, o zaman o mecazi aşk, hakiki aşka dönüşür.
Yoksa, *Nesûllâhe feensâhum enfusehum ülâike humu’l-fâsikûn* (“Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu. İşte onlar, yoldan çıkanların ta kendileridir.”) sırrına mazhar olup kendini unutur, hayatının sona ereceğini düşünmeyerek özel ve kararsız dünyasını, tıpkı genel dünya gibi sabit kabul edip kendini ölümsüz sanarak dünyaya saplanırsa, şiddetli hislerle ona sarılırsa, onun içinde boğulur gider. O sevgi, onun için sınırsız bir bela ve azaptır. Çünkü o sevgiden, yetimce bir şefkat ve ümitsizce bir acıma duygusu doğar. Bütün canlılara acır, hatta güzel olan ve yok olmaya mahkûm bütün varlıklara karşı bir acıma ve bir ayrılık hissi duyar; elinden bir şey gelmez, mutlak bir ümitsizlik içinde elem çeker.
Fakat gafletten kurtulan önceki adam, o şiddetli şefkatin elemine karşı yüce bir ilaç bulur ki, acıdığı bütün canlıların ölümü ve yok oluşunda, Ebedi olan bir Zât’ın baki isimlerinin daimi yansımalarını temsil eden ruh aynalarının baki kaldığını görür; şefkati bir sevince dönüşür.
Hem yok olmaya mahkûm bütün güzel varlıkların arkasında, kusursuz bir güzelliği ve kutsal bir iyiliği hissettiren daimi bir nakış, güzelleştirme, sanat, süsleme, ihsan ve aydınlatma görür. O yok oluşu ve fani olmayı, güzelliği artırmak, lezzeti yenilemek ve sanatı sergilemek için bir tazelenme şeklinde görüp lezzetini, şevkini ve hayretini daha da artırır.
El-Bâkî Huve’l-Bâkî (Bâkî olan, sadece O’dur.)
Said Nursî
*
Lügatçeli Metin
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)
وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ
(Ve bihî nestaîn: Ve yardım ancak O’ndan istenir.)
Birinci Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
(Bismühî sübhânehû ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî: O’nun adıyla, şanı yücedir. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
Dört sualin muhtasar (kısa) cevabıdır.
Birinci Sual
Hazret-i Hızır aleyhisselâm (Allah’ın selamı üzerine olsun) hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim (önemli) ulema (alimler) hayatını kabul etmiyorlar?
Elcevap: (Cevap olarak) Hayattadır fakat meratib-i hayat (hayat mertebeleri) beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten bazı ulema hayatında şüphe etmişler.
Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki çok kayıtlarla mukayyeddir (bağlıdır, sınırlıdır).
İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas aleyhimesselâmın (Allah’ın selamı üzerlerine olsun) hayatlarıdır ki bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla (insani ihtiyaçlarla) daimî (sürekli) mukayyed (kayıtlı) değillerdir. Bazen istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde (kesinlik ifade edecek şekilde çokça aktarılan), ehl-i şuhud ve keşif (manevi gözlem ve keşif sahibi) olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları (yaşadıkları olaylar), bu tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder (aydınlatır ve ispat eder). Hattâ makamat-ı velayette (velilik makamları içinde) bir makam vardır ki “Makam-ı Hızır” tabir (ifade) edilir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazen o makam sahibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır (Hızır’ın kendisi) telakki (kabul) olunur.
Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa aleyhimesselâmın (Allah’ın selamı üzerlerine olsun) tabaka-i hayatlarıdır ki beşeriyet levazımatından (insani ihtiyaçlardan) tecerrüd ile (soyutlanarak, sıyrılarak) melek hayatı gibi bir hayata girerek nurani (ışıklı, nurlu) bir letafet kesbeder (incelik, latiflik kazanır). Âdeta beden-i misalî letafetinde (rüyadaki gibi bir bedenin inceliğinde) ve cesed-i necmî nuraniyetinde (yıldız bedeninin nurluluğunda) olan cism-i dünyevîleriyle (dünya bedenleriyle) semavatta (göklerde) bulunurlar.
Âhir zamanda Hazret-i İsa aleyhisselâm (Allah’ın selamı üzerine olsun) gelecek, şeriat-ı Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) ile amel edecek mealindeki (anlamındaki) hadîsin sırrı şudur ki: Âhir zamanda felsefe-i tabiiyenin (doğa felsefesinin, materyalist felsefenin) verdiği cereyan-ı küfrîye (küfür akımına) ve inkâr-ı uluhiyete (Allah’ı inkâra) karşı İsevîlik dini tasaffi ederek (saflaşarak) ve hurafattan (batıl inançlardan) tecerrüd edip (sıyrılarak) İslâmiyet’e inkılab edeceği (dönüşeceği) bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı manevîsi (manevi kişiliği, temsil ettiği cemaat), vahy-i semavî kılıcıyla (semavi vahiy kılıcıyla) o müthiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal’ı öldürür yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek.
Dördüncü Tabaka-i Hayat: Şüheda (şehitler) hayatıdır. Nass-ı Kur’an’la (Kur’an’ın açık metniyle) şühedanın, ehl-i kuburun (kabir ehlinin, ölülerin) fevkinde (üstünde) bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarîk-ı hakta (dünya hayatlarını hak yolunda) feda ettikleri için Cenab-ı Hak (Yüce Allah) kemal-i kereminden (ihsanının, kereminin mükemmelliğinden) onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta (kabir aleminde) onlara ihsan (bağış) eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar, kemal-i saadetle mütelezziz oluyorlar (tam bir mutlulukla lezzet alıyorlar), ölümdeki firak acılığını (ayrılık acılığını) hissetmiyorlar.
Ehl-i kuburun (kabir ehlinin, ölülerin) çendan (gerçi) ruhları bâkidir (kalıcıdır) fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet (mutluluk), şühedanın lezzetine yetişmez. Nasıl ki iki adam bir rüyada cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rüyada olduğunu bilir. Aldığı keyif ve lezzet pek noksandır (eksiktir). “Ben uyansam şu lezzet kaçacak.” diye düşünür. Diğeri rüyada olduğunu bilmiyor. Hakiki lezzet ile hakiki saadete mazhar (erişmiş) olur.
İşte âlem-i berzahtaki emvat (ölüler) ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden (berzah hayatından) istifadeleri (faydalanmaları), öyle farklıdır. Hadsiz (sınırsız) vakıatla (olaylarla) ve rivayatla (rivayetlerle) şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri (bu hayat tarzına sahip olmaları) ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat’îdir (kesindir).
Hattâ Seyyidü’ş-şüheda (şehitlerin efendisi) olan Hazret-i Hamza radıyallahu anh (ra – Allah ondan razı olsun), mükerrer vakıatla (defalarca yaşanan olaylarla) kendine iltica eden (sığınan) adamları muhafaza (koruma) etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir (aydınlatılmış) ve ispat edilmiş.
Hattâ –ben kendim– Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehit olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini (defnedildiği yeri) bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada (doğru rüyada), tahte’l-arz (yer altındaki) bir menzil (konak, ev) suretindeki (şeklindeki) kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor fakat Rus’un istilasından çekindiği için yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz’î (küçük) rüya, bazı şerait ve emaratla (şartlar ve alametlerle), geçen hakikate, bana şuhud derecesinde bir kanaat (görme derecesinde bir kesin inanç) vermiştir.
Beşinci Tabaka-i Hayat: Ehl-i kuburun (kabir ehlinin) hayat-ı ruhanîleridir (ruhani hayatlarıdır). Evet mevt (ölüm); tebdil-i mekândır (mekan değiştirmedir), ıtlak-ı ruhtur (ruh serbestisidir), vazifeden terhistir (görevden izinlidir). İdam ve adem (yokluk) ve fena (tükeniş) değildir. Hadsiz (sınırsız) vakıatla (olaylarla) ervah-ı evliyanın temessülleri (evliya ruhlarının cisimleşerek görünmeleri) ve ehl-i keşfe tezahürleri (keşif ehli olanlara görünmeleri) ve sair (diğer) ehl-i kuburun yakazaten ve menamen (uyanıkken ve rüyada) bizlerle münasebetleri (ilişkileri) ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları (gerçeğe uygun olarak bize haber vermeleri) gibi çok delail (deliller), o tabaka-i hayatı tenvir (aydınlatır) ve ispat eder. Zaten beka-i ruha dair (ruhun kalıcılığına dair) “Yirmi Dokuzuncu Söz” bu tabaka-i hayatı delail-i kat’iye ile (kesin delillerle) ispat etmiştir.
İkinci Sual
Furkan-ı Hakîm’de (Hikmetli Kur’an’da) اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا
(Ellezî halekal mevte vel hayâte liyeblüveküme eyyüküm ahsenü amelâ: O ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. – Mülk Suresi, 67:2)
gibi âyetlerde “Mevt dahi hayat gibi mahluktur (yaratılmıştır) hem bir nimettir.” diye ifham (anlatılıyor, ifade ediliyor). Halbuki zahiren (görünüşte) mevt; inhilaldir (dağılmadır), ademdir (yokluktur), tefessühtür (çürümedir), hayatın sönmesidir, hēdimü’l-lezzattır (lezzetleri yok edendir). Nasıl mahluk (yaratılmış) ve nimet olabilir?
Elcevap: Birinci Sual’in cevabının âhirinde (sonunda) denildiği gibi mevt, vazife-i hayattan bir terhistir (hayat görevinden bir izindir) bir paydostur (iş bitimi, mola), bir tebdil-i mekândır (mekan değiştirmedir), bir tahvil-i vücuddur (vücut halini değiştirmedir), hayat-ı bâkiyeye (kalıcı hayata) bir davettir bir mebdedir (başlangıçtır) bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir (girişidir). Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir (yaratma ve ölçü) iledir, öyle de dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile bir hikmet ve tedbir (bir plan) iledir.
Çünkü en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin (bitkisel hayatın) mevti, hayattan daha muntazam (düzenli) bir eser-i sanat (sanat eseri) olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh (çürüme) ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye (kimyasal işlem) ve mizanlı (dengeli) bir imtizacat-ı unsuriye (elementlerin karışımı) ve hikmetli bir teşekkülat-ı zerreviyeden (zerrevi oluşumlardan) ibaret olan bir yoğurmaktır ki bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sümbülün (filizin) hayatıyla tezahür ediyor (ortaya çıkıyor).
Demek çekirdeğin mevti, sümbülün mebde-i hayatıdır (hayat başlangıcıdır); belki ayn-ı hayatı (hayatın ta kendisi) hükmünde olduğu için şu ölüm dahi hayat kadar mahluk (yaratılmış) ve muntazamdır (düzenlidir).
Hem zîhayat (canlı) meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede (insan midesindeki) ölümleri, hayat-ı insaniyeye (insan hayatına) çıkmalarına menşe (kaynak) olduğundan “O mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahluk.” denilir.
İşte en edna tabaka-i hayat (en aşağı hayat tabakası) olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa tabaka-i hayatın en ulvisi (en yücesi) olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi; yer altına giren bir insan da âlem-i berzahta (kabir aleminde) elbette bir hayat-ı bâkiye sümbülü (kalıcı hayat filizi) verecektir.
Amma mevt, nimet olduğunun ciheti (yönü) ise çok vücuhundan (yönlerinden) dört vechine (yönüne) işaret ederiz:
Birincisi: Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan (hayat görevinden) ve tekâlif-i hayatiyeden (hayati yükümlülüklerden) âzad (azat) edip yüzde doksan dokuz ahbabına (dostlarına) kavuşmak için âlem-i berzahta bir visal (kavuşma) kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.
İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı (karmaşalı), zelzeleli (sarsıntılı) dünya zindanından çıkarıp; vüs’atli (geniş), sürurlu (sevinçli), ızdırapsız, bâki (kalıcı) bir hayata mazhariyetle (kavuşmakla) Mahbub-u Bâki’nin (Kalıcı Sevgili’nin, Allah’ın) daire-i rahmetine girmektir.
Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi şerait-i hayatiyeyi (hayat şartlarını) ağırlaştıran birçok esbab (sebepler) vardır ki mevti, hayatın pek fevkinde (çok üstünde) nimet olarak gösterir.
Mesela, sana ızdırap veren pek ihtiyar olmuş peder (baba) ve validen (annen) ile beraber, ceddin (dedenin) cedleri (dedeleri), sefalet-i halleriyle (perişan halleriyle) senin önünde şimdi bulunsaydı hayat ne kadar nıkmet (musibet), mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin.
Hem mesela, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin kışın şedaidi (şiddetleri) içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.
Dördüncüsü: Nevm (uyku) nasıl ki bir rahat bir rahmet bir istirahattir; hususan (özellikle) musibetzedeler, yaralılar, hastalar için… Öyle de nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi musibetzedelere ve intihara sevk eden belalarla müptela (tutulmuş) olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir (nimet ve rahmetin ta kendisidir).
Amma ehl-i dalalet (doğru yoldan sapmışlar) için müteaddid (birçok) Sözlerde kat’î (kesin) ispat edildiği gibi; mevt dahi hayat gibi nıkmet (azap) içinde nıkmet, azap içinde azaptır. O, bahisten hariçtir (konu dışıdır).
Üçüncü Sual
Cehennem nerededir?
Elcevap: قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ ۞ لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
(Kul innemel ilmu indellâh / lâ ya’lemül gaybe illallâh: De ki: “İlim ancak Allah katındadır.” Gaybı Allah’tan başkası bilmez.)
Cehennemin yeri, bazı rivayatla (rivayetlerle) “tahte’l-arz” (yerin altında) denilmiştir. Başka yerlerde beyan ettiğimiz gibi küre-i arz (yerküre), hareket-i seneviyesiyle (yıllık hareketiyle) ileride mecma-ı haşir (haşir meydanı) olacak bir meydanın etrafında bir daire çiziyor. Cehennem ise arzın o medar-ı senevîsi (yıllık yörüngesi) altındadır, demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nursuz (ışıksız) ateş olduğu içindir. Küre-i arzın seyahat ettiği mesafe-i azîmede (büyük mesafede) pek çok mahlukat (yaratılmışlar) var ki nursuz oldukları için görünmezler. Kamer (ay), nuru çekildikçe vücudunu kaybettiği gibi nursuz çok küreler, mahluklar gözümüzün önünde olup göremiyoruz.
Cehennem ikidir: Biri suğra (küçük), biri kübradır (büyüktür). İleride suğra, kübraya inkılab edeceği (dönüşeceği) ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi ileride ondan bir menzil (konak) olur. Cehennem-i suğra yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir.
İlm-i tabakatü’l-arzca (Yerbilimince, jeoloji ilmince) malûmdur ki: Ekseriya (çoğunlukla) her otuz üç metre hafriyatta (kazıda), bir derece-i hararet (sıcaklık derecesi) tezayüd (artar) eder. Demek, merkeze kadar nısf-ı kutr-u arz (yerküre yarıçapı), altı bin küsur kilometre olduğundan iki yüz bin derece-i harareti câmi’ (sıcaklığı barındıran), yani iki yüz defa ateş-i dünyevîden şedit (dünya ateşinden şiddetli) ve rivayet-i hadîse muvafık (hadis rivayetine uygun) bir ateş bulunuyor.
Şu cehennem-i suğra, cehennem-i kübraya ait çok vezaifi (görevleri), dünyada ve âlem-i berzahta görmüş ve ehadîslerle (hadislerle) işaret edilmiştir. Âlem-i âhirette, küre-i arz nasıl ki sekenesini (sakinlerini) medar-ı senevîsindeki meydan-ı haşre (yıllık yörüngesindeki haşir meydanına) döker; öyle de içindeki cehennem-i suğrayı dahi cehennem-i kübraya emr-i İlahî (Allah’ın emri) ile teslim eder. Ehl-i İtizal’in (Mutezile mezhebinin) bazı imamları “Cehennem sonradan halk (yaratılacak) edilecektir.” demeleri, hal-i hazırda (şu anda) tamamıyla inbisat etmediğinden (yayılmadığından) ve sekenelerine tam münasip (uygun) bir tarzda inkişaf etmediğinden (gelişmediğinden) galattır (hatadır) ve gabavettir (akılsızlıktır).
Hem perde-i gayb (gayb perdesi) içindeki âlem-i âhirete ait menzilleri (mekanları) dünya gözümüzle görmek ve göstermek için ya kâinatı küçültüp iki vilayet (şehir) derecesine getirmeli veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki yerlerini görüp tayin (tespit) edelim. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ (Vel ilmu indellâh: İlim Allah katındadır.) âhiret âlemine ait menziller, bu dünyevî gözümüzle görülmez. Fakat bazı rivayatın işaratıyla (işaretleriyle) âhiretteki cehennem, bu dünyamızla münasebettardır (ilgilidir, bağlantılıdır). Yazın şiddet-i hararetine مِنْ فَيْحِ جَهَنَّمَ (Min feyhi cehennem: Cehennemin esintisindendir.) denilmiştir. Demek bu dünyevî, küçücük ve sönük akıl gözüyle o büyük cehennem görülmez. Fakat ism-i Hakîm’in (Allah’ın Hakîm isminin, her şeyi hikmetle yapma sıfatının) nuruyla bakabiliriz. Şöyle ki:
Arzın medar-ı senevîsi (yıllık yörüngesi) altında bulunan cehennem-i kübra, yerin merkezindeki cehennem-i suğrayı güya tevkil ederek (vekil tayin ederek) bazı vezaifini (görevlerini) gördürmüş. Kadîr-i Zülcelal’in (Celal sahibi, her şeye gücü yeten Allah’ın) mülkü pek çok geniştir. Hikmet-i İlahiye (İlahi hikmet) nereyi göstermiş ise cehennem-i kübra oraya yerleşir.
Evet, bir Kadîr-i Zülcelal ve “Emr-i kün feyekûn”e (Ol! Emrine, yani ‘Ol!’ deyince hemen oluveren kudretine) mâlik (sahip) bir Hakîm-i Zülkemal (kemal sahibi, hikmetli) Zat, gözümüzün önünde kemal-i hikmet ve intizam (mükemmel hikmet ve düzen) ile kameri (Ay’ı) arza (Dünya’ya) bağlamış; azamet-i kudret ve intizam (kudret ve düzenin büyüklüğü) ile arzı güneşe rabtetmiş (bağlamış) ve güneşi seyyaratıyla (gezegenleriyle) beraber arzın sürat-i seneviyesine (yıllık hızına) yakın bir sürat ile ve haşmet-i rububiyetiyle (Rabliğinin haşmetiyle), bir ihtimale göre Şemsü’ş-şümus (Güneşler Güneşi, yani merkezi bir güneş) tarafına bir hareket vermiş ve donanma elektrik lambaları gibi yıldızları, saltanat-ı rububiyetine (Rabliğinin saltanatına) nurani şahitler yapmış; onunla saltanat-ı rububiyetini ve azamet-i kudretini (kudretinin büyüklüğünü) göstermiş bir Zat-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Zat’ın) kemal-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı rububiyetinden uzak değildir ki cehennem-i kübrayı elektrik lambalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semanın (gökyüzünün) yıldızlarını onunla iş’al etsin (tutuştursun, yaksın); hararet ve kuvvet versin. Yani, âlem-i nur (nur alemi) olan cennetten yıldızlara nur verip cehennemden nâr (ateş) ve hararet göndersin. Aynı halde o cehennemin bir kısmını ehl-i azaba (azap ehline) mesken (ev) ve mahbes (hapishane) yapsın.
Hem bir Fâtır-ı Hakîm (her şeyi eşsiz bir şekilde ve hikmetle yaratan Allah) ki dağ gibi koca bir ağacı, tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette o Zat-ı Zülcelal’in kudret ve hikmetinden uzak değildir ki küre-i arzın kalbindeki cehennem-i suğra (küçük cehennem) çekirdeğinde cehennem-i kübrayı (büyük cehennemi) saklasın.
Elhasıl: (Kısacası) Cennet ve cehennem, şecere-i hilkatten (yaratılış ağacından) ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise dalın müntehasındadır (sonundadır).
Hem şu silsile-i kâinatın (kainat zincirinin) iki neticesidir. Neticelerin mahalleri (yerleri), silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi (aşağısı), sakîli (ağırı) aşağı tarafında; nuranisi (nurlusu), ulvisi (yücesi) yukarı tarafındadır.
Hem şu seyl-i şuunatın (hadiseler selinin) ve mahsulat-ı maneviye-i arziyenin (dünyadaki manevi ürünlerin) iki mahzenidir (depo, hazinesidir). Mahzenin mekânı ise mahsulatın nevine göre fenası (kötüsü) altında, iyisi üstündedir.
Hem ebede karşı cereyan (akan) eden ve dalgalanan mevcudat-ı seyyalenin (sıvı varlıkların) iki havuzudur. Havuzun yeri ise seylin (selin) durduğu ve tecavvü ettiği (toplandığı) yerdedir. Yani habîsatı ve muzahrefatı esfelde (pislikleri ve çirkinlikleri aşağıda), tayyibatı ve safiyatı a’lâdadır (temizleri ve saflıkları yukarıdadır).
Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır (tecelli etme, ortaya çıkma yeridir). Tecelligâhın yeri ise her yerde olabilir. Rahman-ı Zülcemal (Cemal sahibi, her şeye acıyan Rahman) ve Kahhar-ı Zülcelal (Celal sahibi, kahredici Allah) nerede isterse tecelligâhını açar.
Amma cennet ve cehennemin vücudları (varlıkları) ise Onuncu ve Yirmi Sekizinci ve Yirmi Dokuzuncu Sözler’de gayet kat’î (kesin) bir surette ispat edilmiştir. Şurada yalnız bu kadar deriz ki: Meyvenin vücudu dal kadar ve neticenin silsile kadar ve mahzenin mahsulat kadar ve havuzun ırmak kadar ve tecelligâhın, rahmet ve kahrın vücudları kadar kat’î ve yakîndir (kesin ve yakındır).
Dördüncü Sual
Mahbublara (sevilenlere) olan aşk-ı mecazî (gerçek olmayan, geçici aşk) aşk-ı hakikiye (gerçek aşka) inkılab ettiği (dönüştüğü) gibi acaba ekser nâsda (çoğu insanda) bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikiye inkılab edebilir mi?
Elcevap: Evet. Dünyanın fâni (geçici) yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî; eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fena (yok olma ve tükenme) çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse bâki (kalıcı) bir mahbub (sevgili) arasa dünyanın pek güzel ve âyine-i esma-i İlahiye (Allah’ın isimlerinin aynası) ve mezraa-i âhiret (ahiret tarlası) olan iki diğer yüzüne bakmaya muvaffak olursa o gayr-ı meşru (meşru olmayan) mecazî aşk, o vakit aşk-ı hakikiye inkılaba yüz tutar (hakiki aşka dönüşmeye başlar). Fakat bir şart ile ki kendinin zâil (yok olucu) ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını, haricî (dıştaki) dünyaya iltibas etmemektir (karıştırmamaktır).
Eğer ehl-i dalalet (sapmışlar) ve gaflet (dikkatsizlik) gibi kendini unutup âfaka dalıp (dış dünyaya dalıp) umumî dünyayı hususi (özel) dünyası zannedip ona âşık olsa tabiat bataklığına düşer, boğulur. Meğerki hârika (olağanüstü) olarak bir dest-i inayet (yardım eli) onu kurtarsın. Şu hakikati tenvir (aydınlatmak) için şu temsile bak. Mesela:
Şu güzel ziynetli (süslü) odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam (boy) âyinesi (aynası) bulunsa o vakit beş oda olur. Biri hakiki ve umumî, dördü misalî (örnek niteliğinde) ve hususi… Her birimiz kendi âyinemiz vasıtasıyla (aracılığıyla), hususi odamızın şeklini, heyetini (durumunu), rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir ve hâkeza (ve bunun gibi)… Âyinede tasarrufla (değişiklik yaparak) çok vaziyetler (durumlar) verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir (değişiklik) edemeyiz. Hususi oda ile umumî oda hakikatte birbirinin aynı iken ahkâmda (hükümlerde) ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harap edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.
İşte dünya süslü bir menzildir (konak, ev). Her birimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan her birimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususi dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir (sayfadır). Hayatımız bir kalem, onunla sahife-i a’malimize (amel defterimize, işlerimizin sayfasına) geçecek çok şeyler yazılıyor.
Eğer dünyamızı sevdikse sonra gördük ki dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği (kurulduğu) için hayatımız gibi zâil (yok olucu), fâni (geçici), kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz (sevgimiz), o hususi dünyamız âyine olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esma-i İlahiyeye (Allah’ın isimlerinin nakışlarına) döner; ondan, cilve-i esmaya intikal eder (isimlerin tecellilerine geçer).
Hem o hususi dünyamız, âhiret ve cennetin muvakkat (geçici) bir fidanlığı olduğunu derk edip (anlayıp) ona karşı şedit hırs (şiddetli arzu) ve talep ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi (meyvesi) ve sümbülü (filizi) olan uhrevî fevaidine (ahiret faydalarına) çevirsek o vakit o mecazî aşk, hakiki aşka inkılab eder (dönüşür).
Yoksa نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ اُولٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
(Nesûllâhe fe ensâhüm enfüsehüm ulâike hümül fâsikûn: Onlar Allah’ı unuttular, O da onlara kendilerini unutturdu. İşte onlar, yoldan çıkmışların ta kendileridir. – Haşr Suresi, 59:19)
sırrına mazhar (nail) olup nefsini unutup hayatın zevalini (yok oluşunu) düşünmeyerek hususi kararsız dünyasını, aynı umumî dünya gibi sabit bilip kendini lâyemut (ölümsüz) farz ederek dünyaya saplansa, şedit (şiddetli) hissiyat ile ona sarılsa onda boğulur, gider. O muhabbet onun için hadsiz bela ve azaptır. Çünkü o muhabbetten yetimane bir şefkat (yetim gibi bir acıma), meyusane bir rikkat (ümitsiz bir incelik, acıma) tevellüd eder (doğar). Bütün zîhayatlara (canlılara) acır, hattâ güzel ve zevale maruz (yok olmaya, tükenmeye maruz) bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat (ayrılık) hisseder; elinden bir şey gelmez, yeis-i mutlak (mutlak ümitsizlik) içinde elem (acı) çeker.
Fakat gafletten (dikkatsizlikten) kurtulan evvelki adam, o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak (yüce bir panzehir) bulur ki acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevalinde bir Zat-ı Bâki’nin (Kalıcı Zat’ın, Allah’ın) bâki esmasının (kalıcı isimlerinin) daimî cilvelerini (tecellilerini) temsil eden âyine-i ervahları (ruhlar aynasını) bâki görür; şefkati, bir sürura (sevince) inkılab eder.
Hem zeval ve fenaya maruz bütün güzel mahlukatın arkasında bir cemal-i münezzeh (kusurlardan arınmış güzellik) ve hüsn-ü mukaddesi (kutsal güzelliği) ihsas eden (hissettiren) bir nakış ve tahsin (güzelleştirme) ve sanat ve tezyin (süsleme) ve ihsan (bağışlama) ve tenvir-i daimîyi (sürekli aydınlatmayı) görür. O zeval ve fenayı tezyid-i hüsün (güzelliği artırma) ve tecdid-i lezzet (lezzeti yenileme) ve teşhir-i sanat (sanatı sergileme) için bir tazelendirmek şeklinde görüp lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir.
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
(El Bâkî Hüvel Bâkî: Baki olan ancak O’dur.)
Said Nursî
Risale-i Nur Külliyatından
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ
Birinci Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Dört sualin muhtasar cevabıdır.
Birinci Sual
Hazret-i Hızır aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?
Elcevap: Hayattadır fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten bazı ulema hayatında şüphe etmişler.
Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki çok kayıtlarla mukayyeddir.
İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazen istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde, ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Hattâ makamat-ı velayette bir makam vardır ki “Makam-ı Hızır” tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazen o makam sahibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır telakki olunur.
Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki beşeriyet levazımatından tecerrüd ile melek hayatı gibi bir hayata girerek nurani bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar.
Âhir zamanda Hazret-i İsa aleyhisselâm gelecek, şeriat-ı Muhammediye (asm) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhir zamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyet’e inkılab edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal’ı öldürür yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek.
Dördüncü Tabaka-i Hayat: Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur’an’la şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarîk-ı hakta feda ettikleri için Cenab-ı Hak kemal-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar, kemal-i saadetle mütelezziz oluyorlar, ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar.
Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasıl ki iki adam bir rüyada cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rüyada olduğunu bilir. Aldığı keyif ve lezzet pek noksandır. “Ben uyansam şu lezzet kaçacak.” diye düşünür. Diğeri rüyada olduğunu bilmiyor. Hakiki lezzet ile hakiki saadete mazhar olur.
İşte âlem-i berzahtaki emvat ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri, öyle farklıdır. Hadsiz vakıatla ve rivayatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat’îdir.
Hattâ Seyyidü’ş-şüheda olan Hazret-i Hamza radıyallahu anh, mükerrer vakıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve ispat edilmiş.
Hattâ –ben kendim– Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehit olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, tahte’l-arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor fakat Rus’un istilasından çekindiği için yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz’î rüya, bazı şerait ve emaratla, geçen hakikate, bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.
Beşinci Tabaka-i Hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İdam ve adem ve fena değildir. Hadsiz vakıatla ervah-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menamen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delail, o tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Zaten beka-i ruha dair “Yirmi Dokuzuncu Söz” bu tabaka-i hayatı delail-i kat’iye ile ispat etmiştir.
İkinci Sual
Furkan-ı Hakîm’de اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا gibi âyetlerde “Mevt dahi hayat gibi mahluktur hem bir nimettir.” diye ifham ediliyor. Halbuki zahiren mevt; inhilaldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hēdimü’l-lezzattır. Nasıl mahluk ve nimet olabilir?
Elcevap: Birinci Sual’in cevabının âhirinde denildiği gibi mevt, vazife-i hayattan bir terhistir bir paydostur bir tebdil-i mekândır bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir bir mebdedir bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir. Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir, öyle de dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile bir hikmet ve tedbir iledir.
Çünkü en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i sanat olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizacat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülat-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sümbülün hayatıyla tezahür ediyor.
Demek çekirdeğin mevti, sümbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için şu ölüm dahi hayat kadar mahluk ve muntazamdır.
Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe olduğundan “O mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahluk.” denilir.
İşte en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa tabaka-i hayatın en ulvisi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi; yer altına giren bir insan da âlem-i berzahta elbette bir hayat-ı bâkiye sümbülü verecektir.
Amma mevt, nimet olduğunun ciheti ise çok vücuhundan dört vechine işaret ederiz:
Birincisi: Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzad edip yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için âlem-i berzahta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.
İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp; vüs’atli, sürurlu, ızdırapsız, bâki bir hayata mazhariyetle Mahbub-u Bâki’nin daire-i rahmetine girmektir.
Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi şerait-i hayatiyeyi ağırlaştıran birçok esbab vardır ki mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir.
Mesela, sana ızdırap veren pek ihtiyar olmuş peder ve validen ile beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı hayat ne kadar nıkmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin.
Hem mesela, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin kışın şedaidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.
Dördüncüsü: Nevm nasıl ki bir rahat bir rahmet bir istirahattir; hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için… Öyle de nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi musibetzedelere ve intihara sevk eden belalarla müptela olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir.
Amma ehl-i dalalet için müteaddid Sözlerde kat’î ispat edildiği gibi; mevt dahi hayat gibi nıkmet içinde nıkmet, azap içinde azaptır. O, bahisten hariçtir.
Üçüncü Sual
Cehennem nerededir?
Elcevap: قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ ۞ لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Cehennemin yeri, bazı rivayatla “tahte’l-arz” denilmiştir. Başka yerlerde beyan ettiğimiz gibi küre-i arz, hareket-i seneviyesiyle ileride mecma-ı haşir olacak bir meydanın etrafında bir daire çiziyor. Cehennem ise arzın o medar-ı senevîsi altındadır, demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nursuz ateş olduğu içindir. Küre-i arzın seyahat ettiği mesafe-i azîmede pek çok mahlukat var ki nursuz oldukları için görünmezler. Kamer, nuru çekildikçe vücudunu kaybettiği gibi nursuz çok küreler, mahluklar gözümüzün önünde olup göremiyoruz.
Cehennem ikidir: Biri suğra, biri kübradır. İleride suğra, kübraya inkılab edeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i suğra yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir.
İlm-i tabakatü’l-arzca malûmdur ki: Ekseriya her otuz üç metre hafriyatta, bir derece-i hararet tezayüd eder. Demek, merkeze kadar nısf-ı kutr-u arz, altı bin küsur kilometre olduğundan iki yüz bin derece-i harareti câmi’, yani iki yüz defa ateş-i dünyevîden şedit ve rivayet-i hadîse muvafık bir ateş bulunuyor.
Şu cehennem-i suğra, cehennem-i kübraya ait çok vezaifi, dünyada ve âlem-i berzahta görmüş ve ehadîslerle işaret edilmiştir. Âlem-i âhirette, küre-i arz nasıl ki sekenesini medar-ı senevîsindeki meydan-ı haşre döker; öyle de içindeki cehennem-i suğrayı dahi cehennem-i kübraya emr-i İlahî ile teslim eder. Ehl-i İtizal’in bazı imamları “Cehennem sonradan halk edilecektir.” demeleri, hal-i hazırda tamamıyla inbisat etmediğinden ve sekenelerine tam münasip bir tarzda inkişaf etmediğinden galattır ve gabavettir.
Hem perde-i gayb içindeki âlem-i âhirete ait menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için ya kâinatı küçültüp iki vilayet derecesine getirmeli veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki yerlerini görüp tayin edelim. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ âhiret âlemine ait menziller, bu dünyevî gözümüzle görülmez. Fakat bazı rivayatın işaratıyla âhiretteki cehennem, bu dünyamızla münasebettardır. Yazın şiddet-i hararetine مِنْ فَيْحِ جَهَنَّمَ denilmiştir. Demek bu dünyevî, küçücük ve sönük akıl gözüyle o büyük cehennem görülmez. Fakat ism-i Hakîm’in nuruyla bakabiliriz. Şöyle ki:
Arzın medar-ı senevîsi altında bulunan cehennem-i kübra, yerin merkezindeki cehennem-i suğrayı güya tevkil ederek bazı vezaifini gördürmüş. Kadîr-i Zülcelal’in mülkü pek çok geniştir. Hikmet-i İlahiye nereyi göstermiş ise cehennem-i kübra oraya yerleşir.
Evet, bir Kadîr-i Zülcelal ve “Emr-i kün feyekûn”e mâlik bir Hakîm-i Zülkemal, gözümüzün önünde kemal-i hikmet ve intizam ile kameri arza bağlamış; azamet-i kudret ve intizam ile arzı güneşe rabtetmiş ve güneşi seyyaratıyla beraber arzın sürat-i seneviyesine yakın bir sürat ile ve haşmet-i rububiyetiyle, bir ihtimale göre Şemsü’ş-şümus tarafına bir hareket vermiş ve donanma elektrik lambaları gibi yıldızları, saltanat-ı rububiyetine nurani şahitler yapmış; onunla saltanat-ı rububiyetini ve azamet-i kudretini göstermiş bir Zat-ı Zülcelal’in kemal-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı rububiyetinden uzak değildir ki cehennem-i kübrayı elektrik lambalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semanın yıldızlarını onunla iş’al etsin; hararet ve kuvvet versin. Yani, âlem-i nur olan cennetten yıldızlara nur verip cehennemden nâr ve hararet göndersin. Aynı halde o cehennemin bir kısmını ehl-i azaba mesken ve mahbes yapsın.
Hem bir Fâtır-ı Hakîm ki dağ gibi koca bir ağacı, tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette o Zat-ı Zülcelal’in kudret ve hikmetinden uzak değildir ki küre-i arzın kalbindeki cehennem-i suğra çekirdeğinde cehennem-i kübrayı saklasın.
Elhasıl: Cennet ve cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise dalın müntehasındadır.
Hem şu silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakîli aşağı tarafında; nuranisi, ulvisi yukarı tarafındadır.
Hem şu seyl-i şuunatın ve mahsulat-ı maneviye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin mekânı ise mahsulatın nevine göre fenası altında, iyisi üstündedir.
Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudat-ı seyyalenin iki havuzudur. Havuzun yeri ise seylin durduğu ve tecemmu ettiği yerdedir. Yani habîsatı ve muzahrefatı esfelde, tayyibatı ve safiyatı a’lâdadır.
Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır. Tecelligâhın yeri ise her yerde olabilir. Rahman-ı Zülcemal ve Kahhar-ı Zülcelal nerede isterse tecelligâhını açar.
Amma cennet ve cehennemin vücudları ise Onuncu ve Yirmi Sekizinci ve Yirmi Dokuzuncu Sözler’de gayet kat’î bir surette ispat edilmiştir. Şurada yalnız bu kadar deriz ki: Meyvenin vücudu dal kadar ve neticenin silsile kadar ve mahzenin mahsulat kadar ve havuzun ırmak kadar ve tecelligâhın, rahmet ve kahrın vücudları kadar kat’î ve yakîndir.
Dördüncü Sual
Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikiye inkılab ettiği gibi acaba ekser nâsda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikiye inkılab edebilir mi?
Elcevap: Evet. Dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî; eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fena çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse bâki bir mahbub arasa dünyanın pek güzel ve âyine-i esma-i İlahiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmaya muvaffak olursa o gayr-ı meşru mecazî aşk, o vakit aşk-ı hakikiye inkılaba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki kendinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir.
Eğer ehl-i dalalet ve gaflet gibi kendini unutup âfaka dalıp umumî dünyayı hususi dünyası zannedip ona âşık olsa tabiat bataklığına düşer, boğulur. Meğerki hârika olarak bir dest-i inayet onu kurtarsın. Şu hakikati tenvir için şu temsile bak. Mesela:
Şu güzel ziynetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa o vakit beş oda olur. Biri hakiki ve umumî, dördü misalî ve hususi… Her birimiz kendi âyinemiz vasıtasıyla, hususi odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir ve hâkeza… Âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususi oda ile umumî oda hakikatte birbirinin aynı iken ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harap edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.
İşte dünya süslü bir menzildir. Her birimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan her birimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususi dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem, onunla sahife-i a’malimize geçecek çok şeyler yazılıyor.
Eğer dünyamızı sevdikse sonra gördük ki dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususi dünyamız âyine olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esma-i İlahiyeye döner; ondan, cilve-i esmaya intikal eder.
Hem o hususi dünyamız, âhiret ve cennetin muvakkat bir fidanlığı olduğunu derk edip ona karşı şedit hırs ve talep ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sümbülü olan uhrevî fevaidine çevirsek o vakit o mecazî aşk, hakiki aşka inkılab eder.
Yoksa نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ اُولٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ sırrına mazhar olup nefsini unutup hayatın zevalini düşünmeyerek hususi kararsız dünyasını, aynı umumî dünya gibi sabit bilip kendini lâyemut farz ederek dünyaya saplansa, şedit hissiyat ile ona sarılsa onda boğulur, gider. O muhabbet onun için hadsiz bela ve azaptır. Çünkü o muhabbetten yetimane bir şefkat, meyusane bir rikkat tevellüd eder. Bütün zîhayatlara acır, hattâ güzel ve zevale maruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, yeis-i mutlak içinde elem çeker.
Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevalinde bir Zat-ı Bâki’nin bâki esmasının daimî cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkati, bir sürura inkılab eder.
Hem zeval ve fenaya maruz bütün güzel mahlukatın arkasında bir cemal-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddesi ihsas eden bir nakış ve tahsin ve sanat ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i daimîyi görür. O zeval ve fenayı tezyid-i hüsün ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i sanat için bir tazelendirmek şeklinde görüp lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir.
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
Said Nursî
*
