İzahlı Metin
Birinci Söz
*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*Ve bihi nesteîn* (Ve yalnız O’ndan yardım dileriz)
*Elhamdülillahi Rabbil âlemîn vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmaîn* (Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. Salat ve selam Efendimiz Muhammed’in, ailesinin ve bütün sahabelerinin üzerine olsun)
Ey kardeşim! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik benzetmeleriyle anlatacağım sekiz küçük hikâye aracılığıyla birkaç gerçeği, ben de kendi nefsimle birlikte dinleyeceğim, sen de dinle. Çünkü ben, kendi nefsimi herkesten daha çok nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz ayetten faydalanarak yazdığım sekiz sözü, biraz uzun bir şekilde kendi nefsime anlatmıştım. Şimdi ise kısaca ve halkın anlayacağı bir dille yine nefsime anlatacağım. Dileyen benimle birlikte dinlesin.
Birinci Söz
Bismillah her hayrın başıdır. Biz de her işe onunla başlarız. Ey nefsim, bil ki bu mübarek kelime, İslam’ın bir işareti olduğu gibi, aynı zamanda bütün varlıkların da hal dilleriyle sürekli tekrar ettikleri bir zikirdir.
“Bismillah”ın ne kadar büyük ve tükenmez bir kuvvet, ne kadar çok ve bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsili hikâyeye bak ve dinle. Şöyle ki:
Bedevilerin yaşadığı Arap çöllerinde seyahat eden bir kimsenin, yol kesen haydutların şerrinden kurtulmak ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bir kabile reisinin adını alıp onun himayesine girmesi gerekir. Yoksa tek başına, sayısız düşmanına ve ihtiyaçlarına karşı perişan olur.
İşte böyle bir seyahat için iki adam çöle çıkıp yola koyulurlar. Onlardan biri alçakgönüllü, diğeri ise gururluydu. Alçakgönüllü olan, bir kabile reisinin adını aldı. Gururlu olan ise almadı. Reisin adını alan kişi, her yerde güven içinde dolaştı. Bir yol kesiciyle karşılaşsa, “Ben falan reisin adıyla geziyorum,” derdi ve haydut ona ilişemeden çekip giderdi. Bir çadıra misafir olsa, o isimle hürmet görürdü. Diğer gururlu adam ise bütün seyahati boyunca anlatılamayacak kadar büyük belalarla karşılaştı. Sürekli titriyor ve sürekli dileniyordu. Sonunda hem aşağılandı hem de rezil oldu.
İşte ey gururlu nefsim! Sen o yolcusun. Bu dünya ise bir çöldür. Senin acizliğin ve fakirliğin sınırsızdır. Düşmanların ve ihtiyaçların ise sonsuzdur. Madem durum böyledir, o halde bu çölün Ebedi Sahibi ve Ezelî Hâkimi’nin ismini al. Böylece bütün evrenin dilenciliğinden ve her olayın karşısında titremekten kurtulursun.
Evet, “Bismillah” kelimesi o kadar mübarek bir hazinedir ki, senin sonsuz acizliğin ve fakirliğin, seni sonsuz bir kudrete ve rahmete bağlar. Böylece acizliği ve fakirliği, her şeye gücü yeten ve sonsuz merhamet sahibi olan Allah’ın katında en geçerli bir şefaatçi yapar.
Evet, bu kelimeyle hareket eden kişi, orduya kaydolan ve devlet adına hareket eden bir askere benzer. O asker, kimseden korkmaz. “Kanun adına, devlet adına” der, her işi yapar ve her zorluğa karşı dayanır.
Başta, “Bütün varlıklar, hal dilleriyle Bismillah der,” demiştik. Acaba öyle mi?
Evet, şöyle düşün: Bir tek adamın gelip bütün şehir halkını zorla bir yere götürdüğünü ve zorla çeşitli işlerde çalıştırdığını görsen, kesin olarak anlarsın ki o adam kendi adıyla ve kendi gücüyle hareket etmiyor. Aksine o, devlet adına hareket eden bir askerdir ve bir padişahın gücüne dayanmaktadır.
Aynen bunun gibi, her şey Allah’ın adıyla hareket eder. O kadar ki, tohum ve çekirdek gibi küçücük zerrecikler, başlarında kocaman ağaçları taşır, dağ gibi yükleri kaldırırlar.
Demek ki her bir ağaç, “Bismillah” der. Rahmet hazinesinin meyveleriyle ellerini doldurur ve bizlere birer servis tepsisi gibi sunar.
Her bir bahçe, “Bismillah” der. Kudret mutfağında pişen bir kazan olur ve içinde çeşit çeşit, birbirinden farklı ve lezzetli yiyecekler bir arada pişirilir.
İnek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanların her biri “Bismillah” der. Rahmet pınarından fışkıran birer süt çeşmesi olurlar. Rızık Veren (Rezzak) adına bizlere en tatlı, en temiz ve âb-ı hayat gibi bir gıdayı sunarlar.
Her bir bitkinin, ağacın ve otun ipek gibi yumuşak kökleri ve damarları, “Bismillah” der. Sert olan taşı ve toprağı delip geçer. “Allah adına, Rahman adına” dediği için her şey ona boyun eğer. Evet, dalların havada yayılması ve meyve vermesi gibi, o köklerin sert taş ve toprakta kolaylıkla yayılması ve yer altında ürün vermesi, ayrıca yakıcı sıcaklığa karşı aylarca o narin, yeşil yaprakların taze kalması, tabiatçıların (materyalistlerin) suratına şiddetli bir tokat vurur. Kör olası gözlerine parmağını sokar ve der ki:
“En çok güvendiğin sertlik ve sıcaklık bile bir emir altında hareket ediyor ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer Musa Aleyhisselam’ın asası gibi fe kulnâdrib bi asâkel hacer (Asanla taşa vur dedik) emrine uyarak taşları yarar. Ve o sigara kâğıdı gibi ince ve narin yapraklar, birer İbrahim Aleyhisselam’ın organları gibi ateş saçan sıcaklığa karşı yâ nâru kûnî berden ve selâmâ (Ey ateş! Serin ve selametli ol) ayetini okurlar.”
Mademki her şey manen “Bismillah” der, Allah’ın adıyla Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar; o halde biz de “Bismillah” demeliyiz. Allah adına vermeli, Allah adına almalıyız. Öyleyse, Allah adına vermeyen gafil insanlardan bir şey almamalıyız.
Soru: Servis tepsisi taşıyan insanlar gibi aracılara bir bedel ödüyoruz. Peki, bu malların asıl sahibi olan Allah, bizden ne bedel istiyor?
Cevap: Evet, o gerçek Nimet Sahibi, bizden bu değerli nimetlere ve mallara karşılık olarak üç şey istiyor: Biri zikir, biri şükür, biri de fikirdir.
Başta “Bismillah” demek zikirdir.
Sonda “Elhamdülillah” demek şükürdür.
Ortada ise, bu değerli ve sanat harikası olan nimetlerin, bir olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın (Ehad-i Samed) bir kudret mucizesi ve rahmet hediyesi olduğunu düşünmek ve anlamak ise fikirdir.
Bir padişahın değerli bir hediyesini sana getiren fakir bir adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne kadar akılsızlıksa, görünürdeki aracı nimet sahiplerini övüp severek gerçek Nimet Sahibi’ni unutmak, ondan bin kat daha büyük bir akılsızlıktır.
Ey nefsim! Böyle bir ahmak olmak istemiyorsan, Allah adına ver, Allah adına al, Allah adına başla ve Allah adına işle. Selametle kal.
*
On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı
(Konuyla olan ilişkisi sebebiyle buraya alınmıştır.)
*Bismillahirrahmanirrahim*’in binlerce sırrından altı sırrına dairdir.
Uyarı: Besmele’nin rahmet yönüyle ilgili parlak bir ışık, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için notlar şeklinde kaydetmek istedim. Yirmi otuz kadar sır ile o ışığın etrafında bir daire çizerek onu yakalamayı ve zapt etmeyi arzu ettim. Fakat ne yazık ki şimdilik bu arzuma tam olarak ulaşamadım; sırların sayısı yirmi otuzdan beş altıya indi.
“Ey insan!” dediğim zaman kendi nefsimi kastediyorum. Bu ders aslında kendi nefsime özel olmakla birlikte, ruhen benimle bağlantısı olan ve nefisleri benimkinden daha uyanık kimselere belki faydalı olur niyetiyle, On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı olarak, dikkatli ve derin düşünen kardeşlerimin onayına sunuyorum. Bu ders, akıldan çok kalbe hitap eder, delilden çok manevi zevke yöneliktir.
*Bismillahirrahmanirrahim*
*Kâlet yâ eyyühel meleü innî ülkiye ileyye kitâbün kerîm. İnnehû min Süleymâne ve innehû bismillâhirrahmânirrahîm* (Dedi ki: “Ey ileri gelenler! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı. O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlamaktadır.”)
Bu makamda birkaç sır anlatılacaktır.
Birinci Sır
*Bismillahirrahmanirrahim*’in bir yansımasını şöyle gördüm: Kâinatın, yeryüzünün ve insanın yüzünde, birbiri içinde birbirinin örneğini gösteren, Rabliğin üç mührü vardır.
Birincisi: Bütün kâinatın genel yapısındaki yardımlaşma, dayanışma, kucaklaşma ve birbirine cevap vermeden ortaya çıkan uluhiyetin en büyük mührüdür ki, “Bismillah” ona işaret eder.
İkincisi: Yeryüzünün yüzünde, bitkilerin ve hayvanların idare, terbiye ve yönetilmesindeki benzerlik, uyum, düzen, ahenk, lütuf ve merhametten ortaya çıkan Rahman isminin en büyük mührüdür ki, “Bismillahirrahman” ona bakar.
Sonra, insanın her şeyi kapsayan özünün yüzündeki şefkat incelikleri, merhamet detayları ve ilahi rahmetin pırıltılarından ortaya çıkan Rahim isminin en yüce mührüdür ki, *Bismillahirrahmanirrahim*’deki “Er-Rahîm” ona işaret eder.
Demek ki *Bismillahirrahmanirrahim*, evren sayfasında nurlu bir satır oluşturan Allah’ın birliğinin (ehadiyetin) üç mührünün kutsal unvanı, sağlam bir bağı ve parlak bir çizgisidir. Yani *Bismillahirrahmanirrahim*, yukarıdan inerek kâinatın meyvesi ve âlemin küçültülmüş bir kopyası olan insana ulaşır. Yeryüzünü arşa bağlar ve insanın arşa yükselmesi için bir yol olur.
İkinci Sır
Mucizelerle dolu Kur’an, sayısız varlıkta görünen vahdaniyet (Allah’ın birliğinin her şeyi kuşatması) içinde akılları boğmamak için, daima bu birlik içinde ehadiyet (Allah’ın birliğinin her bir varlıkta özel olarak görünmesi) yansımasını gösterir. Yani, örneğin güneş ışığıyla sayısız şeyi kuşatır. Güneşin bizzat kendisini, bütün bu ışığın toplamında düşünebilmek için çok geniş bir hayal gücü ve kuşatıcı bir bakış gerekir. İşte bu sebeple, güneşin zatını unutturmamak için, her bir parlak nesnede kendi yansıması aracılığıyla zatını gösterir. Her parlak nesne, kendi kabiliyetine göre güneşin zatının bir yansımasıyla birlikte ışığı ve sıcaklığı gibi özelliklerini de gösterir. Her parlak cisim, güneşi bütün sıfatlarıyla kabiliyetine göre gösterdiği gibi; güneşin ışığı, sıcaklığı ve ışıktaki yedi rengi gibi özelliklerinin her biri de karşısındaki bütün nesneleri kuşatır.
Aynen bunun gibi –temsilde hata olmasın, *ve lillâhil meselül a’lâ* (en yüce sıfatlar Allah’a aittir)– Allah’ın ehadiyeti ve samediyeti (her şeyin O’na muhtaç olup O’nun hiçbir şeye muhtaç olmaması), her bir varlıkta, özellikle de canlılarda ve bilhassa insanın mahiyet aynasında bütün isimleriyle bir yansıma bulur. Aynı şekilde, Allah’ın birliğinin her şeyi kuşatması (vahdet ve vahidiyet) yönüyle, varlıklarla ilgili olan her bir ismi de bütün varlıkları kuşatır.
İşte Kur’an, akılları bu geniş birlik içinde boğmamak ve kalplerin Allah’ın Kutsal Zatını unutmamasını sağlamak için, daima bu kuşatıcı birlik içindeki ehadiyet mührünü nazara verir. Bu mührün üç önemli düğümünü gösteren ise *Bismillahirrahmanirrahim*’dir.
Üçüncü Sır
Gözle görüldüğü üzere, bu sınırsız kâinatı şenlendiren, rahmettir. Bu karanlık varlıkları aydınlatan, şüphesiz yine rahmettir. Bu sayısız ihtiyaç içinde çırpınan varlıkları terbiye eden, şüphesiz yine rahmettir. Bir ağacın bütün varlığıyla meyvesine yönelmesi gibi, bütün kâinatı insana yönelten, her yönden ona baktıran ve yardımına koşturan, şüphesiz rahmettir. Bu sınırsız boşluğu ve ıssız âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, gözle görüldüğü üzere yine rahmettir. Ve bu ölümlü insanı sonsuzluğa aday yapan ve onu ezelî ve ebedî bir Zat’a muhatap ve dost kılan, şüphesiz rahmettir.
Ey insan! Madem rahmet böylesine güçlü, çekici, sevimli ve yardım edici sevilen bir gerçektir; *“Bismillahirrahmanirrahim”* de ve o gerçeğe tutun! Böylece mutlak bir yalnızlıktan ve sayısız ihtiyacın verdiği acılardan kurtul. O ezel ve ebed Sultanı’nın tahtına yaklaş ve o rahmetin şefkatiyle, aracılığıyla ve ışıklarıyla O Sultan’a muhatap, yakın dost ve sevdiği bir kul ol!
Evet, kâinattaki bütün türleri bir hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp, onun bütün ihtiyaçlarını mükemmel bir düzen ve özenle karşılamak, şüphesiz şu iki durumdan biridir: Ya kâinattaki her bir tür, kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor ve yardımına koşuyor. Bu ihtimal, akıldan yüz derece uzak olduğu gibi, birçok imkânsızlığı da beraberinde getirir. İnsan gibi mutlak aciz bir varlıkta, en güçlü ve Mutlak Sultan’ın kudretinin bulunması gerekir. Veyahut bu kâinat perdesinin arkasında, her şeye gücü yeten bir varlığın (Kadîr-i Mutlak) ilmiyle bu yardımlaşma gerçekleşiyor. Demek ki kâinatın türleri insanı tanıyor değil; aksine, insanı bilen, tanıyan ve ona merhamet eden bir Zat’ın bilmesinin ve tanımasının delilleridir.
Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki, bütün varlık türlerini sana yönlendirip yardım ellerini uzattıran ve senin ihtiyaçlarına “Buyur!” dedirten Yüce Zat, seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Madem seni biliyor ve rahmetiyle bildiğini bildiriyor; sen de O’nu bil ve hürmetle bildiğini bildir. Şunu kesin olarak anla ki, senin gibi mutlak zayıf, mutlak aciz, mutlak fakir, ölümlü ve küçük bir varlığa koca kâinatı hizmetkâr etmek ve onun imdadına göndermek, elbette hikmet, özen, ilim ve kudreti içinde barındıran rahmet gerçeğiyledir. Elbette böyle bir rahmet, senden kapsamlı ve samimi bir şükür, ciddi ve saf bir hürmet ister. İşte o samimi şükrün ve o saf hürmetin tercümanı ve unvanı olan *Bismillahirrahmanirrahim*’i söyle! Onu, o rahmete ulaşmaya bir vesile ve o Rahman’ın dergâhında bir şefaatçi yap.
Evet, rahmetin varlığı ve gerçekliği, güneş kadar açıktır. Çünkü nasıl ki merkezî bir nakış, her yandan gelen atkı ve iplerin düzeninden ve konumlarından ortaya çıkar; aynen öyle de, bu büyük kâinat dairesinde Allah’ın bin bir isminin yansımasından uzanan nurlu ipler, kâinatın yüzünde öyle bir rahmet mührü içinde bir merhamet damgası ve bir şefkat nakşı dokuyor ve öyle bir özen mührü işliyor ki, güneşten daha parlak bir şekilde kendini akıllara gösteriyor.
Evet, güneşi, ayı, elementleri, madenleri, bitkileri ve hayvanları en büyük bir nakşın atkı ipleri gibi o bin bir ismin ışıklarıyla düzenleyen; onları hayata hizmet ettiren; bitki ve hayvan olan bütün annelerin son derece tatlı ve fedakâr şefkatleriyle kendi şefkatini gösteren; canlıları insanın hayatına hizmetkâr kılan ve bununla Allah’ın Rabliğinin son derece güzel ve tatlı en büyük nakşını ve insanın önemini gösteren ve en parlak rahmetini sergileyen o Güzellik Sahibi Rahman, elbette kendi mutlak ihtiyaçsızlığına karşı, rahmetini, mutlak ihtiyaç içindeki canlılara ve insana makbul bir şefaatçi yapmıştır.
Ey insan! Eğer insan isen, *Bismillahirrahmanirrahim* de ve o şefaatçiyi bul!
Evet, yeryüzünde dört yüz bin farklı bitki ve hayvan türünü, hiçbirini unutmadan, şaşırmadan, vakti vaktine mükemmel bir düzen, hikmet ve özenle terbiye edip yöneten ve yeryüzünün yüzüne kendi birliğinin mührünü (hâtem-i ehadiyet) vuran güç, şüphesiz, hatta gözle görülecek derecede rahmettir. Ve o rahmetin varlığı, bu yeryüzündeki varlıkların varlığı kadar kesindir ve o varlıkların sayısı kadar da gerçekliğinin delili vardır.
Evet, yeryüzünün yüzünde böyle bir rahmet mührü ve birlik damgası bulunduğu gibi, insanın manevi yapısının yüzünde de öyle bir rahmet mührü vardır ki, yeryüzünün yüzündeki merhamet mühründen ve kâinatın yüzündeki rahmetin en büyük mühründen daha aşağı değildir. Adeta bin bir ismin yansımasının bir odak noktası gibi bir kapsayıcılığa sahiptir.
Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu yüzü veren, o yüze böyle bir rahmet mührünü ve birlik damgasını vuran Zat, seni başıboş bıraksın, sana önem vermesin, hareketlerine dikkat etmesin, sana yönelmiş olan bütün kâinatı anlamsız kılsın ve yaratılış ağacını, meyvesi çürük, bozuk, önemsiz bir ağaç haline getirsin? Hem hiçbir şekilde şüphe kabul etmeyen ve hiçbir yönden eksikliği olmayan, güneş gibi açık olan rahmetini ve ışık gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Asla ve kat’a!
Ey insan! Bil ki o rahmetin arşına ulaşmak için bir miraç vardır. O miraç, *Bismillahirrahmanirrahim*’dir. Ve bu miracın ne kadar önemli olduğunu anlamak istersen, mucizelerle dolu Kur’an’ın yüz on dört suresinin başlarına, bütün mübarek kitapların başlangıçlarına ve tüm hayırlı işlerin başlangıçlarına bak. Besmele’nin değerinin büyüklüğüne en kesin delil şudur ki, İmam-ı Şafiî (Radıyallahu Anh) gibi pek çok büyük müçtehit, “Besmele, tek bir ayet olduğu halde Kur’an’da yüz on dört defa indirilmiştir,” demişlerdir.
Dördüncü Sır
Sonsuz çokluk içinde Allah’ın birliğinin (vahidiyet) tecellisi, *İyyâke na’büdü* (Yalnız sana ibadet ederiz) hitabını herkese hissettirmeye yetmiyor; fikir dağılıyor. Bu bütünün içindeki birliği aşıp Allah’ın Zât-ı Ehadiyetini (her bir varlıktaki özel birliğini) düşünerek *İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn* (Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz) demek için, yeryüzü genişliğinde bir kalbe sahip olmak gerekiyor. İşte bu sırdan dolayı Allah, küçük parçalarda açıkça birliğinin mührünü (sikke-i ehadiyet) gösterdiği gibi, her bir türde de bu mührü göstererek ve Zât-ı Ehad’i düşündürmek için, Rahman isminin mührü içinde bir ehadiyet mührü gösterir. Böylece, herkes her seviyede zorlanmadan *İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn* diyerek doğrudan doğruya Allah’ın Kutsal Zatına yönelebilsin.
İşte hikmetli Kur’an, bu büyük sırrı ifade etmek için, en büyük daire olan kâinattan, mesela göklerin ve yerin yaratılışından bahsederken, birden en küçük bir daireden ve en ince bir detaydan bahseder ki, birliğinin mührünü (hâtem-i ehadiyet) açıkça göstersin. Mesela, göklerin ve yerin yaratılışından bahsederken, insanın yaratılışına, sesine ve yüzündeki nimet ve hikmet inceliklerine geçer. Böylece fikir dağılmasın, kalp boğulmasın ve ruh, ibadet ettiği varlığı doğrudan bulsun. Örneğin, *Ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı vahtilâfü elsinetiküm ve elvâniküm* (O’nun ayetlerinden biri de gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır) ayeti, bahsedilen bu gerçeği mucizevi bir şekilde gösterir.
Evet, sayısız varlıkta ve sonsuz bir çoklukta bulunan birlik mühürleri, iç içe geçmiş daireler gibi en büyüğünden en küçüğüne kadar çeşitli türlere ve derecelere sahiptir. Fakat bu birlik (vahdet) ne kadar büyük olursa olsun, yine de çokluk içinde bir birliktir ve gerçek hitabı tam olarak sağlayamaz. Bu yüzden, bu birliğin arkasında ehadiyet mührünün bulunması gerekir ki, çokluğu akla getirmesin ve kalbe doğrudan doğruya Allah’ın Kutsal Zatına giden bir yol açsın.
Ayrıca, bakışları ehadiyet mührüne çevirmek ve kalpleri cezbetmek için, Allah o ehadiyet mührünün üzerine son derece çekici bir nakış, çok parlak bir nur, çok tatlı bir lezzet, çok sevimli bir güzellik ve çok güçlü bir hakikat olan rahmet mührünü ve Rahim isminin damgasını koymuştur. Evet, o rahmetin gücüdür ki, şuur sahibi varlıkların bakışlarını kendine çeker, ehadiyet mührüne ulaştırır, Allah’ın Zât-ı Ehadiyetini düşündürür ve oradan da *İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn* ayetindeki gerçek hitaba ulaştırır.
İşte *Bismillahirrahmanirrahim*, Fatiha suresinin bir özeti ve Kur’an’ın kısa bir hülasası olması yönüyle, bu bahsedilen büyük sırrın unvanı ve tercümanı olmuştur. Bu unvanı eline alan, rahmetin katmanlarında gezebilir. Bu tercümanı konuşturan, rahmetin sırlarını öğrenir ve Rahim isminin nurlarını ve şefkatini görür.
Beşinci Sır
Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
*İnnallâhe halakal insâne alâ sûretir Rahmân –ev kemâ kâl–* (Allah, insanı Rahman suretinde yaratmıştır – veya buna benzer bir ifadeyle –)
Bu hadisi, bazı tasavvuf ehli, iman esaslarına uygun düşmeyen tuhaf bir şekilde yorumlamıştır. Hatta onlardan bazı aşk ehli, insanın manevi yüzüne bir Rahman sureti olarak bakmışlardır. Tarikat ehlinin çoğunda manevi sarhoşluk (sekr), aşk ehlinin çoğunda ise kendinden geçme ve gerçeği farklı algılama (istiğrak ve iltibas) hali olduğundan, hakikate aykırı bu anlayışlarında belki mazur görülebilirler. Fakat aklı başında olanlar, onların inanç esaslarına aykırı olan bu manaları düşünerek kabul edemezler. Ederlerse hata etmiş olurlar.
Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi düzenli bir şekilde idare eden; yıldızları zerreler gibi hikmetle ve kolayca çevirip gezdiren; zerreleri düzenli memurlar gibi çalıştıran Allah’ın Kutsal ve Yüce Zatının ortağı, benzeri, zıddı ve dengi olmadığı gibi, *Leyse ke mislihî şey’ün ve hüves semîul basîr* (Hiçbir şey O’nun benzeri değildir; O, her şeyi işitendir, görendir) sırrıyla, sureti, misli, örneği ve benzeri de olamaz. Fakat,
*Ve lehül meselül a’lâ fis semâvâti vel ardı ve hüvel azîzül hakîm* (Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir) sırrıyla, O’nun işlerine, sıfatlarına ve isimlerine misal ve temsil yoluyla bakılır. Demek ki misal ve temsil, O’nun icraatları açısından vardır.
Bahsedilen bu hadis-i şerifin pek çok maksadından biri şudur ki, insan, Rahman ismini tam olarak gösteren bir surettedir. Evet, daha önce açıkladığımız gibi, kâinatın yüzünde bin bir ismin ışıklarından yansıyan Rahman ismi göründüğü gibi; yeryüzünün yüzünde Allah’ın mutlak Rabliğinin sayısız yansımalarıyla beliren Rahman ismi gösterildiği gibi; insanın her şeyi kapsayan yapısında da küçük bir ölçekte, yeryüzünün ve kâinatın yüzü gibi yine o Rahman isminin en mükemmel yansımasını gösterir demektir.
Ayrıca bu hadis, şuna da bir işarettir: Varlığı zorunlu olan Allah’ın delilleri ve aynaları olan canlılar ve insanlar, O’na o kadar kesin, açık ve net bir şekilde delalet ederler ki, güneşin görüntüsünü ve yansımasını tutan parlak bir aynanın parlaklığına ve delaletinin açıklığına işaret etmek için “O ayna güneştir,” denildiği gibi; “İnsanda Rahman’ın sureti var,” ifadesi de delaletin açıklığına ve mükemmel uyumuna işaret etmek için söylenmiş ve söylenir. Vahdet-i vücud düşüncesinin mutedil (ölçülü) kısmı olanlar da “Lâ mevcude illâ hû” (O’ndan başka varlık yoktur) sözünü, bu sırra dayanarak, bu delaletin açıklığına ve bu uyumun mükemmelliğine bir unvan olarak söylemişlerdir.
*Allâhümme yâ Rahmânü yâ Rahîm, bi hakkı Bismillâhirrahmânirrahîm, irhamnâ kemâ yelîku bi rahîmiyyetike ve fehhimnâ esrâra Bismillâhirrahmânirrahîm kemâ yelîku bi rahmâniyyetike, âmîn* (Ey Rahman, ey Rahim olan Allah’ım! *Bismillahirrahmanirrahim* hakkı için, Rahim ismine yakışır şekilde bize merhamet et. Ve bize *Bismillahirrahmanirrahim*’in sırlarını, Rahman ismine yakışır şekilde anlamayı nasip et. Amin.)
Altıncı Sır
Ey sınırsız acizlik ve sonsuz fakirlik içinde çırpınan çaresiz insan! Rahmetin ne kadar değerli bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu şununla anla ki, o rahmet, seni öyle Yüce bir Sultan’a ulaştırır ki, yıldızlar ve zerreler, O’nun ordusunda mükemmel bir düzen ve itaatle birlikte hizmet ederler. O Yüce Zat ve o ezel ve ebed Sultanı, zatı itibarıyla hiçbir şeye muhtaç değildir ve mutlak bir ihtiyaçsızlık içindedir. Hiçbir yönden kâinata ve varlıklara ihtiyacı olmayan, her şeyden sonsuz zengin (Ganiyy-i Ale’l-ıtlak) bir varlıktır. Bütün kâinat O’nun emri ve idaresi altındadır ve O’nun heybet ve azameti karşısında tam bir itaat içinde, O’nun celaline karşı boyun eğmiş durumdadır.
İşte rahmet, seni ey insan, o her şeyden müstağni olan ve ebedî Sultan olan Allah’ın huzuruna çıkarır, O’na dost yapar, O’na muhatap eder ve sana sevgili bir kul konumunu verir. Fakat nasıl ki sen güneşe ulaşamazsın, ondan çok uzaksın ve hiçbir şekilde ona yaklaşamazsın, ama güneşin ışığı, onun yansımasını ve parıltısını senin aynan aracılığıyla eline verir; aynen öyle de, o Kutsal Zat’a ve o ezel ve ebed Güneşi’ne bizler sonsuz derecede uzağız, O’na yaklaşamayız. Fakat O’nun rahmetinin ışığı, O’nu bize yakın kılar.
İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî ve tükenmez bir nur hazinesi bulur. O hazineyi bulmanın çaresi, rahmetin en parlak bir örneği ve temsilcisi, o rahmetin en etkili bir dili ve habercisi olan ve Kur’an’da Rahmeten li’l-âlemîn (Âlemlere Rahmet) unvanıyla anılan Peygamber Efendimiz Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ın sünnetine uymak ve ona tabi olmaktır. Ve bu “Âlemlere Rahmet” olan cisimleşmiş rahmete ulaşmanın vesilesi ise salavattır. Evet, salavatın anlamı rahmettir. Canlı ve cisimleşmiş bir rahmet olan Peygamberimize rahmet duası olan salavat, o Âlemlere Rahmet olan zata ulaşmaya bir vesiledir. Öyleyse sen, salavatı kendine, o Âlemlere Rahmet olan Peygamber’e bir vesile yap ve o zatı da Rahman’ın rahmetine bir vesile kabul et. Bütün ümmetin, Âlemlere Rahmet olan Muhammed Aleyhissalatu Vesselam hakkında sayısız defa rahmet manasıyla salavat getirmesi, rahmetin ne kadar değerli bir ilahi hediye ve ne kadar geniş bir daireye sahip olduğunu parlak bir şekilde ispat eder.
Özetle: Rahmet hazinesinin en değerli pırlantası ve kapıcısı Ahmed Aleyhissalatu Vesselam olduğu gibi, en birinci anahtarı da *Bismillahirrahmanirrahim*’dir. Ve en kolay anahtarı da salavattır.
*Allâhümme bi hakkı esrârı Bismillâhirrahmânirrahîm, salli ve sellim alâ men erseltehû rahmeten lil âlemîne kemâ yelîku bi rahmetike ve bi hurmetihî ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn. Verhamnâ rahmeten tuğnînâ bihâ an rahmeti men sivâke min halkıke, âmîn* (Ey Allah’ım! *Bismillahirrahmanirrahim*’in sırları hakkı için, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin o zata, Senin rahmetine ve onun hürmetine yakışır şekilde salat ve selam eyle. Ailesine ve bütün sahabelerine de salat ve selam eyle. Ve bize öyle bir rahmetle merhamet et ki, o rahmetle bizi Senden başka yarattıklarının merhametine muhtaç etme. Amin.)
*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin.)
*
Lügatçeli Metin
Birinci Söz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.
Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ
Okunuşu: Ve bihî nestaîn.
Meali: Ve ancak O’ndan yardım dileriz.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ وَ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ
Okunuşu: Elhamdü Lillâhi Rabbi’l-Âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Meali: Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Efendimiz Muhammed’e, âline (ailesine) ve bütün sahabelerine olsun.
Ey kardeş! Benden birkaç nasihat (öğüt) istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilatıyla (benzetmeleriyle), sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikati (gerçeği) nefsimle (kendi benliğimle) beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade (daha çok) nasihate (öğüde) muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim (fayda sağladığım) sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam (halk) lisanıyla (diliyle) nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.
Birinci Söz
Bismillah her hayrın (iyiliğin) başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi bütün mevcudatın (varlıkların) lisan-ı haliyle (hal diliyle) vird-i zebanıdır (daima tekrarladığı zikridir).
Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen şu temsilî (benzetme yoluyla anlatılan) hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:
Bedevî (çölde yaşayan göçebe) Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine (korumasına) girsin, tâ şakîlerin (haydutların) şerrinden (kötülüğünden) kurtulup hâcatını (ihtiyaçlarını) tedarik (temin) edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz (sınırsız) düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır.
İşte böyle bir seyahat için iki adam sahraya (çöle) çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi (alçakgönüllü) idi, diğeri mağrur (kibirli). Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı. Alanı, her yerde selâmetle (güven içinde) gezdi. Bir kātıu’t-tarîke (yol kesen hayduta) rast gelse der: “Ben, filan reisin ismiyle gezerim.” Şakî (haydut) def’olur (uzaklaşır), ilişemez. Bir çadıra girse o nam (isim) ile hürmet (saygı) görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki tarif edilmez. Daima (her zaman) titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil (aşağılanmış) hem rezil oldu.
İşte ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın (yolcusun). Şu dünya ise bir çöldür. Aczin (güçsüzlüğün) ve fakrın (ihtiyaç sahibi olman) hadsizdir (sınırsızdır). Düşmanın, hâcatın (ihtiyaçların) nihayetsizdir (sonsuzdur). Madem öyledir, şu sahranın (çölün) Mâlik-i Ebedî’si (sonsuz mülkün sahibi) ve Hâkim-i Ezelî’sinin (ezelden beri hükmeden) ismini al. Tâ bütün kâinatın (evrenin) dilenciliğinden ve her hâdisatın (olayın) karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete (güce), rahmete (merhamete) rabtedip (bağlayıp) Kadîr-i Rahîm’in (her şeye gücü yeten ve çok merhametli olan Allah’ın) dergâhında aczi, fakrı en makbul (kabul edilebilir) bir şefaatçi yapar.
Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki askere kaydolur, devlet namına (adına) hareket eder. Hiçbir kimseden pervası (korkusu) kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.
Başta demiştik: Bütün mevcudat (varlıklar), lisan-ı hal (hal dili) ile Bismillah der. Öyle mi?
Evet, nasıl ki görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini (halkını) cebren (zorla) bir yere sevk etti (götürdü) ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen (kesinlikle) bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o, bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad (dayanır) eder.
Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk’ın (Allah’ın) namına hareket eder ki zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.
Demek her bir ağaç, Bismillah der. Hazine-i rahmet (rahmet hazinesi) meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık (tezgahtarlık) ediyor.
Her bir bostan (bahçe), Bismillah der. Matbaha-i kudretten (kudret mutfağından) bir kazan olur ki çeşit çeşit, pek çok muhtelif (farklı) leziz (lezzetli) taamlar (yemekler), içinde beraber pişiriliyor.
Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden (bolluğundan) birer süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzak (rızık veren Allah) namına en latîf (yumuşak, hoş), en nazif (temiz), âb-ı hayat (hayat suyu) gibi bir gıdayı takdim (sunuyorlar) ediyorlar.
Her bir nebat (bitki) ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler, geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar (boyun eğmiş) olur. Evet, havada dalların intişarı (yayılması) ve meyve vermesi gibi o sert taş ve topraktaki köklerin kemal-i suhuletle (tam bir kolaylıkla) intişar (yayılması) etmesi ve yer altında yemiş vermesi hem şiddet-i hararete (şiddetli sıcaklığa) karşı aylarca nazik (hassas), yeşil yaprakların yaş kalması, tabiiyyunun (doğacıların, natüralistlerin) ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki:
En güvendiğin salabet (sağlamlık) ve hararet (sıcaklık) dahi emir tahtında (emri altında) hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Musa (Musa Peygamber’in (Aleyhisselâm) asası) gibi فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ (Okunuşu: Fekulnâdrib bi’asâkel hacer. Meali: Asân ile taşa vur! dedik.) emrine imtisal (uyarak) ederek taşları şakkeder (yarar). Ve o sigara kâğıdı gibi ince nâzenin (nazik) yapraklar, birer aza-yı İbrahim (İbrahim Peygamber’in (Aleyhisselâm) organları) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونٖى بَرْدًا وَ سَلَامًا (Okunuşu: Yâ nâru kûnî berden ve selâmâ. Meali: Ey ateş! İbrahim’e serin ve selamet ol!) âyetini okuyorlar.
Madem her şey manen Bismillah der. Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah namına vermeliyiz, Allah namına almalıyız. Öyle ise Allah namına vermeyen gafil (habersiz, şuursuz) insanlardan almamalıyız.
Sual: Tablacı (tezgahtar) hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiyat istiyor?
Elcevap (Cevap olarak): Evet, o Mün’im-i Hakiki (gerçek nimet veren Allah), bizden o kıymettar (kıymetli) nimetlere, mallara bedel (karşılık) istediği fiyat ise üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.
Başta Bismillah zikirdir.
Âhirde (sonda) Elhamdülillah (Hamd Allah’a mahsustur) şükürdür.
Ortada, bu kıymettar hârika-i sanat (sanat harikası) olan nimetler Ehad-i Samed’in (tek ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu Allah’ın) mu’cize-i kudreti (kudret mucizesi) ve hediye-i rahmeti (rahmet hediyesi) olduğunu düşünmek ve derk etmek (idrak etmek) fikirdir. Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin (zavallı) adamın ayağını öpüp hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet (ahmaklık) ise öyle de zahirî (görünen) mün’imleri (nimet verenleri) medih (övmek) ve muhabbet (sevgi) edip Mün’im-i Hakiki’yi (gerçek nimet vereni) unutmak, ondan bin derece daha belâhettir (ahmaklıktır).
Ey nefis, böyle ebleh (ahmak) olmamak istersen Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle. Vesselâm (Söz burada biter, selametle).
*
On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı
(Makam münasebetiyle (uygunluğu sebebiyle) buraya alınmıştır.)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ in binler esrarından (sırlarından) altı sırrına dairdir (hakkındadır).
İhtar (Hatırlatma): Besmele’nin rahmet noktasında parlak bir nuru (ışığı), sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota suretinde (şeklinde) kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sırlar ile o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zapt (tespit) etmek arzu ettim. Fakat maatteessüf (ne yazık ki) şimdilik o arzuma (isteğime) tam muvaffak (başarılı) olamadım. Yirmi otuzdan beş altıya indi.
“Ey insan!” dediğim vakit nefsimi (kendi benliğimi) murad (kast) ediyorum. Bu ders kendi nefsime has (özel) iken ruhen benimle münasebettar (ilişkili) ve nefsi nefsimden daha hüşyar (uyanık, zeki) zatlara (kişilere) belki medar-ı istifade (fayda vesilesi) olur niyetiyle, On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı olarak müdakkik (inceleyici) kardeşlerimin tasviplerine (onaylarına) havale (sunuyorum) ediyorum. Bu ders akıldan ziyade (çok) kalbe bakar, delilden ziyade zevke (manevi tada) nâzırdır (bakar, yöneliktir).
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.
Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنّٖٓى اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرٖيمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَ اِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Okunuşu: Kâlet yâ eyyühe’l-meleü innî ulkıye ileyye kitâbün kerîmün. İnnehû min Süleymâne ve innehû Bismillâhirrahmânirrahîm.
Meali: (Belkıs) dedi ki: Ey ileri gelenler! Bana çok değerli bir mektup bırakıldı. O, Süleyman’dandır ve ‘Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla’ diye başlamaktadır. (Neml Suresi, 29-30. ayetler)
Şu makamda birkaç sır zikredilecektir (anılacaktır).
Birinci Sır
Bismillahirrahmanirrahîm’in bir cilvesini (yansımasını) şöyle gördüm ki: Kâinat simasında (evrenin yüzünde), arz (yer) simasında ve insan simasında birbiri içinde birbirinin numunesini (örneğini) gösteren üç sikke-i rububiyet (Allah’ın rububiyetinin, yani her şeyi terbiye etmesinin mührü) var.
Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki (bütünündeki) teavün (yardımlaşma), tesanüd (dayanışma), teanuk (kucaklaşma), tecavübden (karşılık vermeden) tezahür eden (ortaya çıkan) sikke-i kübra-i uluhiyettir (Allah’ın ulûhiyetinin, ilahlığının büyük mührüdür) ki “Bismillah” ona bakıyor.
İkincisi: Küre-i arz (yerküre) simasında nebatat (bitkiler) ve hayvanatın tedbir (idare) ve terbiye (yetiştirme) ve idaresindeki teşabüh (benzerlik), tenasüp (uygunluk), intizam (düzen), insicam (uyum), lütuf ve merhametten tezahür eden sikke-i kübra-i rahmaniyettir (Rahman isminin büyük mührüdür) ki “Bismillahirrahman” ona bakıyor.
Sonra insanın mahiyet-i câmiasının (kapsamlı mahiyetinin) simasındaki letaif-i re’fet (şefkat incelikleri) ve dekaik-ı şefkat (şefkat dakikaları, derinlikleri) ve şuâat-ı merhamet-i İlahiyeden (ilahi merhametin ışıklarından) tezahür eden sikke-i ulyâ-i rahîmiyettir (Rahim isminin yüce mührüdür) ki Bismillahirrahmanirrahîm’deki “Er-Rahîm” ona bakıyor.
Demek Bismillahirrahmanirrahîm sahife-i âlemde (âlem sayfasında) bir satır-ı nurani (nurlu bir satır) teşkil eden (oluşturan) üç sikke-i ehadiyetin (Allah’ın birliğinin mührü) kudsî unvanıdır (kutsal başlığıdır) ve kuvvetli bir haytıdır (ipi, bağıdır) ve parlak bir hattıdır (çizgisidir). Yani Bismillahirrahmanirrahîm yukarıdan nüzul (iniş) ile semere-i kâinat (kâinatın meyvesi) ve âlemin nüsha-i musağğarası (küçültülmüş bir kopyası) olan insana ucu dayanıyor. Ferşi (yeri) arşa bağlar, insanî arşa çıkmaya bir yol olur.
İkinci Sır
Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan (beyanı mucize olan Kur’an), hadsiz kesret-i mahlukatta (sınırsız sayıdaki yaratılmışlarda) tezahür eden vâhidiyet (Allah’ın birliği ve tek oluşu) içinde ukûlü (akılları) boğmamak için daima o vâhidiyet içinde ehadiyet (Allah’ın tekliği ve eşsizliği) cilvesini (yansımasını) gösteriyor. Yani, mesela nasıl ki güneş, ziyasıyla (ışığıyla) hadsiz eşyayı ihata (kuşatıyor) ediyor. Mecmu-u ziyasındaki (ışıklarının toplamındaki) güneşin zatını (özünü) mülahaza (düşünmek) etmek için gayet (son derece) geniş bir tasavvur (hayal gücü) ve ihatalı (kapsamlı) bir nazar (bakış) lâzım olduğundan; güneşin zatını unutturmamak için her bir parlak şeyde güneşin zatını aksi vasıtasıyla (yansıması aracılığıyla) gösteriyor. Ve her parlak şey, kendi kabiliyetince (kapasitesine göre) güneşin cilve-i zatîsiyle (zatının yansımasıyla) beraber ziyası (ışığı), harareti (sıcaklığı) gibi hâssalarını (özelliklerini) gösteriyor. Ve her parlak şey güneşi bütün sıfâtıyla (vasıflarıyla) kabiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziya ve hararet ve ziyadaki elvan-ı seb’a (yedi renk) gibi keyfiyatlarının (hallerinin) her birisi dahi umum mukabilindeki (karşısındaki) şeyleri ihata (kuşatıyor) ediyor.
Öyle de وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى (Okunuşu: Ve Lillâhi’l-Meselü’l-A’lâ. Meali: En yüce misal Allah’a aittir.) –temsilde (benzetmede) hata olmasın– ehadiyet ve samediyet-i İlahiye (Allah’ın tekliği, eşsizliği ve her şeyin kendisine muhtaç olup O’nun hiçbir şeye muhtaç olmaması), her bir şeyde, hususan (özellikle) zîhayatta (canlıda), hususan insanın mahiyet (öz) âyinesinde (aynası) bütün esmasıyla (isimleriyle) bir cilvesi (yansıması) olduğu gibi; vahdet (birlik) ve vâhidiyet (Allah’ın birliği ve tek oluşu) cihetiyle (yönüyle) dahi mevcudat (varlıklar) ile alâkadar her bir ismi bütün mevcudatı ihata (kuşatıyor) ediyor.
İşte vâhidiyet içinde ukûlü (akılları) boğmamak ve kalpler Zat-ı Akdes’i (mukaddes zatı, Allah’ı) unutmamak için daima vâhidiyetteki sikke-i ehadiyeti (ehadiyet mührünü) nazara (dikkatine) veriyor ki o sikkenin üç mühim ukdesini (düğümünü, önemli noktasını) irae eden (gösteren) Bismillahirrahmanirrahîm’dir.
Üçüncü Sır
Şu hadsiz kâinatı (sınırsız evreni) şenlendiren, bilmüşahede (gözlemle) rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı (varlıkları) ışıklandıran, bilbedahe (apaçık) yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat (ihtiyaçlar) içinde yuvarlanan mahlukatı (yaratıkları) terbiye (eğiten, yetiştiren), bilbedahe yine rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle (bütünüyle) meyvesine müteveccih (yönelmiş) olduğu gibi bütün kâinatı insana müteveccih (yönelten) eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine (yardımına) koşturan, bilbedahe rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı (uzayı) ve boş ve hâlî (boş) âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu fâni (ölümlü) insanı ebede (sonsuzluğa) namzet (aday) eden ve ezelî (başlangıcı olmayan) ve ebedî (sonu olmayan) bir zata muhatap (hitap eden) ve dost yapan, bilbedahe rahmettir.
Ey insan, madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar (çekici) ve sevimli ve mededkâr (yardımcı) bir hakikat-i mahbubedir (sevilen gerçektir). “Bismillahirrahmanirrahîm” de, o hakikate yapış ve vahşet-i mutlakadan (mutlak yalnızlıktan) ve hadsiz ihtiyacatın (ihtiyaçların) elemlerinden (acılarına) kurtul ve o Sultan-ı ezel ve ebed’in (ezel ve ebed sultanının) tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle ve şefaatiyle (aracılığıyla) ve şuâatıyla (ışıklarıyla) o Sultan’a muhatap ve halil (dost) ve dost ol!
Evet, kâinatın envaını (türlerini) hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp bütün hâcatına (ihtiyaçlarına) kemal-i intizam (tam bir düzen) ve inayet (özen) ile koşturmak, bilbedahe iki haletten (durumdan) birisidir: Ya kâinatın her bir nev’i (türü) kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat (boyun eğiyor), muavenetine (yardımına) koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi çok muhalatı (imkansızlıkları) intac (doğuruyor) ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta (mutlak aciz varlıkta), en kuvvetli bir Sultan-ı Mutlak’ın (mutlak sultanın) kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak’ın (her şeye gücü yeten mutlak kudret sahibinin) ilmi ile bu muavenet (yardım) oluyor. Demek kâinatın envaı (türleri), insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir zatın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.
Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün enva-ı mahlukatı (yaratılmış türlerini) sana müteveccihen (yönelerek) muavenet (yardım) ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine (ihtiyaçlarına) “Lebbeyk! (Buyur, emret)” dedirten Zat-ı Zülcelal (celal sahibi Allah) seni bilmesin, tanımasın, görmesin! Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat’iyen (kesinlikle) anla ki: Senin gibi zayıf-ı mutlak (mutlak zayıf), âciz-i mutlak (mutlak aciz), fakir-i mutlak (mutlak fakir), fâni (ölümlü), küçük bir mahluka (yaratığa) koca kâinatı musahhar (boyun eğdirmek) etmek ve onun imdadına (yardımına) göndermek; elbette hikmet ve inayet (özen) ve ilim ve kudreti tazammun eden (içine alan) hakikat-i rahmettir (rahmet gerçeğidir). Elbette böyle bir rahmet, senden küllî (tam, kapsamlı) ve hâlis (saf) bir şükür ve ciddi ve safi (katıksız) bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o safi hürmetin tercümanı (tercümanı, çevirmeni) ve unvanı (başlığı) olan Bismillahirrahmanirrahîm’i de. O rahmetin vusulüne (ulaşmasına) vesile ve o Rahman’ın dergâhında (huzurunda) şefaatçi yap.
Evet, rahmetin vücudu (varlığı) ve tahakkuku (gerçekleşmesi), güneş kadar zahirdir (apaçıktır). Çünkü nasıl merkezî bir nakış (desen), her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından (düzeninden) ve vaziyetlerinden (durumlarından) hasıl oluyor (meydana geliyor). Öyle de bu kâinatın daire-i kübrasında (büyük dairesinde) bin bir ism-i İlahînin (Allah’ın isminin) cilvesinden (yansımasından) uzanan nurani (nurlu) atkılar, kâinat simasında (evrenin yüzünde) öyle bir sikke-i rahmet (rahmet mührü) içinde bir hâtem-i rahîmiyeti (rahimiyet mührünü) ve bir nakş-ı şefkati (şefkat nakşını) dokuyor ve öyle bir hâtem-i inayeti (inayet mührünü) nescediyor (dokuyor) ki güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.
Evet, şems (güneş) ve kameri (ay’ı), anâsır (elementler) ve maadini (madenleri), nebatat (bitkiler) ve hayvanatı bir nakş-ı a’zamın (en büyük nakşın) atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâlarıyla (ışıklarıyla) tanzim (düzenleyen) eden ve hayata hâdim (hizmet ettiren) eden ve nebatî (bitkisel) ve hayvanî olan umum (bütün) validelerin (annelerin) gayet şirin ve fedakârane şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevi’l-hayatı (canlıları) hayat-ı insaniyeye musahhar (boyun eğdiren) eden ve ondan rububiyet-i İlahiyenin (Allah’ın rububiyetinin) gayet güzel ve şirin bir nakş-ı a’zamını (en büyük nakşını) ve insanın ehemmiyetini (önemini) gösteren ve en parlak rahmetini izhar (açıkça gösteren) eden o Rahman-ı Zülcemal (cemal sahibi Rahman olan Allah), elbette kendi istiğna-i mutlakına (mutlak ihtiyaçsızlığına) karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak (mutlak ihtiyaç) içindeki zîhayata (canlılara) ve insana makbul (kabul edilmiş) bir şefaatçi yapmış.
Ey insan, eğer insan isen Bismillahirrahmanirrahîm de, o şefaatçiyi bul!
Evet, zeminde (yerde) dört yüz bin muhtelif (farklı) ayrı ayrı nebatatın (bitkilerin) ve hayvanatın taifelerini (türlerini), hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemal-i intizam (tam bir düzen) ile hikmet ve inayet (özen) ile terbiye (yetiştiren) ve idare eden ve küre-i arzın (yerkürenin) simasında hâtem-i ehadiyeti (ehadiyet mührünü) vaz’eden (koyan), bilbedahe (apaçık) belki bilmüşahede (gözlemle) rahmettir. Ve o rahmetin vücudu (varlığı), bu küre-i arzın simasındaki mevcudatın (varlıkların) vücudları kadar kat’î (kesin) olduğu gibi o mevcudat adedince tahakkukunun (gerçekleşmesinin) delilleri var.
Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet (rahmet mührü) ve sikke-i ehadiyet (ehadiyet mührü) bulunduğu gibi insanın mahiyet-i maneviyesinin (manevi mahiyetinin) simasında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki küre-i arz simasındaki sikke-i merhamet (merhamet mührü) ve kâinat simasındaki sikke-i uzma-yı rahmetten (en büyük rahmet mühründen) daha aşağı değil. Âdeta bin bir ismin cilvesinin (yansımasının) bir nokta-i mihrakıyesi (odak noktası) hükmünde bir câmiiyeti (kapsamlılığı) var.
Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu simayı (yüzü) veren, o simada böyle bir sikke-i rahmeti (rahmet mührünü) ve bir hâtem-i ehadiyeti (ehadiyet mührünü) vaz’eden (koyan) zat, seni başı boş bıraksın, sana ehemmiyet (önem) vermesin, senin harekâtına (davranışlarına) dikkat etmesin, sana müteveccih (yönelmiş) olan bütün kâinatı abes (anlamsız) yapsın, hilkat (yaratılış) şeceresini (ağacını) meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz (önemsiz) bir ağaç yapsın! Hem hiçbir cihetle (yönüyle) şüphe kabul etmeyen ve hiçbir vechile (yönüyle) noksaniyeti (eksiği) olmayan, güneş gibi zahir (apaçık) olan rahmetini ve ziya (ışık) gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin. Hâşâ (Allah korusun)!
Ey insan! Bil ki o rahmetin arşına (tahtına, makamına) yetişmek için bir mi’rac (yükseliş) var. O mi’rac Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Ve bu mi’rac ne kadar ehemmiyetli (önemli) olduğunu anlamak istersen, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (beyanı mucize olan Kur’an’ın) yüz on dört surelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitapların iptidalarına (başlangıçlarına) ve umum (bütün) mübarek işlerin mebdelerine (başlangıçlarına) bak. Ve Besmele’nin azamet-i kadrine (değerinin büyüklüğüne) en kat’î (kesin) bir hüccet (delil) şudur ki, İmam-ı Şafiî (Allah ondan razı olsun) gibi çok büyük müçtehidler (İslâm hukukçuları) demişler: “Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur’an’da yüz on dört defa nâzil (indirilmiştir) olmuştur.”
Dördüncü Sır
Hadsiz kesret (sınırsız çokluk) içinde vâhidiyet (Allah’ın birliği) tecellisi (yansıması), hitab-ı اِيَّاكَ نَعْبُدُ (Okunuşu: İyyâke na’büdü. Meali: Yalnız sana ibadet ederiz.) demekle herkese kâfi (yeterli) gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmuundaki (bütünündeki) vahdet (birlik) arkasında Zat-ı Ehadiyeti (Ehad olan Allah’ın zatını) mülahaza (düşünüp, kavramak) edip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ (Okunuşu: İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn. Meali: Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.) demeye, küre-i arz (yerküre) vüs’atinde (genişliğinde) bir kalp bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binaen (dayanarak) cüz’iyatta (parçacıklarda) zahir (açık) bir surette sikke-i ehadiyeti (ehadiyet mührünü) gösterdiği gibi her bir nevide (türde) sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zat-ı Ehad’i (Ehad olan Allah’ı) mülahaza (düşündürmek) ettirmek için hâtem-i rahmaniyet (Rahmaniyet mührü) içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor; tâ külfetsiz (zahmetsiz) herkes her mertebede اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deyip doğrudan doğruya Zat-ı Akdes’e (mukaddes zata, Allah’a) hitap ederek müteveccih (yönelsin) olsun.
İşte Kur’an-ı Hakîm (hikmetli Kur’an), bu sırr-ı azîmi (büyük sırrı) ifade içindir ki kâinatın daire-i a’zamından (en büyük dairesinden) mesela, semavat (gökler) ve arzın (yerin) hilkatinden (yaratılışından) bahsettiği vakit, birden en küçük bir daireden ve en dakik (ince) bir cüz’îden (parçadan) bahseder; tâ ki zahir (açık) bir surette hâtem-i ehadiyeti (ehadiyet mührünü) göstersin. Mesela, hilkat-i semavat (göklerin yaratılışı) ve arzdan (yerden) bahsi içinde hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve simasındaki (yüzündeki) dekaik-ı nimet (nimet incelikleri) ve hikmetten bahis (konu) açar; tâ ki fikir dağılmasın, kalp boğulmasın, ruh mabudunu (ibadet edileni) doğrudan doğruya bulsun. Mesela وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ (Okunuşu: Ve min âyâtihî halku’s-semâvâti ve’l-arzı ve ihtilâfü elsinetiküm ve elvâniküm. Meali: Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O’nun ayetlerindendir. (Rum Suresi, 22. ayet)) âyeti mezkûr (adı geçen) hakikati (gerçeği) mu’cizane (mucizevi) bir surette gösteriyor.
Evet, hadsiz mahlukatta (sınırsız yaratılmışlarda) ve nihayetsiz bir kesrette (sonsuz çoklukta) vahdet (birlik) sikkeleri (mühürleri), mütedâhil (iç içe girmiş) daireler gibi en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envaı (türleri) ve mertebeleri (dereceleri) vardır. Fakat o vahdet ne kadar olsa yine kesret içinde bir vahdettir, hakiki hitabı tam temin edemiyor. Onun için vahdet arkasında ehadiyet (tek bir zatın olduğu) sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki kesreti (çokluğu) hatıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zat-ı Akdes’e (mukaddes zata) karşı kalbe yol açsın.
Hem sikke-i ehadiyete (ehadiyet mührüne) nazarları (bakışları) çevirmek ve kalpleri celbetmek (çekmek) için o sikke-i ehadiyet üstünde gayet (son derece) cazibedar (çekici) bir nakış (desen) ve gayet parlak bir nur (ışık) ve gayet şirin bir halâvet (tatlılık) ve gayet sevimli bir cemal (güzellik) ve gayet kuvvetli bir hakikat (gerçek) olan rahmet sikkesini ve rahîmiyet (Rahim isminin tecellisi) hâtemini (mührünü) koymuştur. Evet, o rahmetin kuvvetidir ki zîşuurun (şuurlu varlıkların) nazarlarını (bakışlarını) celbeder (çeker), kendine çeker ve ehadiyet sikkesine îsal (ulaştırır) eder ve Zat-ı Ehadiyeyi (Ehad olan Allah’ı) mülahaza (düşündürür) ettirir ve ondan اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deki hakiki hitaba mazhar (nail) eder.
İşte Bismillahirrahmanirrahîm Fatiha’nın fihristesi (içindekiler listesi) ve Kur’an’ın mücmel (özet) bir hülâsası (özeti) olduğu cihetle (yönüyle), bu mezkûr (adı geçen) sırr-ı azîmin (büyük sırrın) unvanı (başlığı) ve tercümanı (tercümanı) olmuş. Bu unvanı eline alan, rahmetin tabakatında (katmanlarında) gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrar-ı rahmeti (rahmetin sırlarını) öğrenir ve envar-ı rahîmiyeti (Rahim isminin nurlarını) ve şefkati görür.
Beşinci Sır
Bir hadîs-i şerifte vârid (gelmiştir) olmuş ki:
اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ
Okunuşu: İnna’llâhe halaka’l-İnsâne alâ sûreti’r-Rahmân.
Meali: Şüphesiz Allah, insanı Rahmân’ın sureti üzere yarattı.
–اَوْ كَمَا قَالَ– (veya buyurduğu gibi)
Bu hadîsi, bir kısım ehl-i tarîkat (tasavvuf yoluna mensup olanlar), akaid-i imaniyeye (iman esaslarına) münasip düşmeyen acib (acayip) bir tarzda tefsir (yorumlamışlar) etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk (aşk ehli), insanın sima-yı manevîsine (manevi yüzüne) bir suret-i Rahman nazarıyla (Rahman’ın sureti gözüyle) bakmışlar. Ehl-i tarîkatın ekserinde (çoğunda) sekr (vecd hali, kendinden geçme), ehl-i aşkın çoğunda istiğrak (derinleşme, dalma) ve iltibas (karışıklık, yanılgı) olduğundan, hakikate muhalif (gerçeğe aykırı) telakkilerinde (anlayışlarında) belki mazurdurlar (özürlüdürler). Fakat aklı başında olanlar, fikren onların esas-ı akaide (iman esaslarına) münafî (aykırı) olan manalarını kabul edemez. Etse hata eder.
Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam (düzenli) idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı (atomları) muntazam memurlar gibi istihdam (çalıştıran) eden Zat-ı Akdes-i İlahî’nin (Allah’ın kutsal zatının) şeriki (ortağı), naziri (benzeri), zıddı (karşıtı), niddi (dengi) olmadığı gibi لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ (Okunuşu: Leyse kemislihî şey’ün ve Hüve’s-Semî’u’l-Basîr. Meali: Hiçbir şey O’nun benzeri değildir. O, Semi’ (hakkıyla işiten) ve Basîr’dir (hakkıyla görendir). (Şûrâ Suresi, 11. ayet)) sırrıyla sureti (şekli), misli (benzeri), misali (örneği), şebihi (dengi) dahi olamaz. Fakat
وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
Okunuşu: Ve Lehü’l-meselü’l-a’lâ fi’s-semâvâti ve’l-arz. Ve Hüve’l-Azîzü’l-Hakîm.
Meali: Göklerde ve yerde en yüce misal O’nundur. O, Azîz’dir (mutlak güç sahibi), Hakîm’dir (her şeyi hikmetle yapandır). (Rum Suresi, 27. ayet)
sırrıyla, mesel (misal) ve temsil (benzetme) ile şuunatına (işlerine, tasarruflarına) ve sıfât (sıfatlarına) ve esmasına (isimlerine) bakılır. Demek mesel ve temsil, şuunat nokta-i nazarında (işler, tasarruflar açısından) vardır.
Şu mezkûr (adı geçen) hadîs-i şerifin çok makasıdından (maksatlarından) birisi şudur ki insan, ism-i Rahman’ı (Rahman ismini) tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet, sâbıkan (daha önce) beyan ettiğimiz gibi kâinatın simasında (evrenin yüzünde) bin bir ismin şuâlarından (ışıklarından) tezahür eden (ortaya çıkan) ism-i Rahman göründüğü gibi zemin yüzünün simasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin (Allah’ın mutlak rububiyetinin) hadsiz cilveleriyle (sınırsız yansımalarıyla) tezahür eden ism-i Rahman gösterildiği gibi insanın suret-i câmiasında (kapsamlı suretinde) küçük bir mikyasta (ölçekte) zeminin siması ve kâinatın siması gibi yine o ism-i Rahman’ın cilve-i etemmini (en tam tecellisini) gösterir demektir.
Hem işarettir ki: Zat-ı Rahmanu’r-Rahîm’in (Rahman ve Rahim olan zatın) delilleri ve âyineleri (aynası) olan zîhayat (canlı) ve insan gibi mazharlar (tecelli yerleri) o kadar o Zat-ı Vâcibü’l-vücud’a (varlığı zorunlu olan Allah’a) delâletleri (işaretleri) kat’î (kesin) ve vâzıh (açık) ve zahirdir (bellidir) ki güneşin timsalini (suretini) ve aksini (yansımasını) tutan parlak bir âyine (ayna) parlaklığına ve delâletinin (işaretinin) vuzuhuna (açıklığına) işareten “O âyine güneştir.” denildiği vakit, “İnsanda suret-i Rahman var.” vuzuh-u delâletine (delaletin açıklığına) ve kemal-i münasebetine (tam uygunluğuna) işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i vahdetü’l-vücudun (varlığın birliği görüşünü savunanların) mutedil (ılımlı) kısmı “Lâ mevcude illâ hû (O’ndan başka varlık yoktur)” bu sırra binaen (dayanarak), bu delâletin (işaretin) vuzuhuna (açıklığına) ve bu münasebetin (uygunluğun) kemaline (mükemmelliğine) bir unvan (başlık) olarak demişler.
اَللّٰهُمَّ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحٖيمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ اِرْحَمْنَا كَمَا يَلٖيقُ بِرَحٖيمِيَّتِكَ وَ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ اٰمٖينَ
Okunuşu: Allâhümme Yâ Rahmânü Yâ Rahîmü bihakki Bismillâhirrahmânirrahîm! Irhamnâ kemâ yelîku birahîmiyyetik, ve fehhimnâ esrâra Bismillâhirrahmânirrahîm kemâ yelîku birahmâniyyetik. Âmîn.
Meali: Ey Allah’ım! Ey Rahman, Ey Rahim! Bismillâhirrahmânirrahîm’in sırları hürmetine, Rahîmiyetine (hususi rahmetine) layık bir şekilde bize merhamet et ve Rahmâniyetine (umumi rahmetine) layık bir şekilde bize Bismillâhirrahmânirrahîm’in sırlarını anla. Âmin.
Altıncı Sır
Ey hadsiz acz (sınırsız güçsüzlük) ve nihayetsiz fakr (sonsuz ihtiyaç) içinde yuvarlanan bîçare (çaresiz) insan! Rahmet, ne kadar kıymettar (değerli) bir vesile ve ne kadar makbul (kabul edilebilir) bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki o rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelal’e (celal sahibi sultana) vesiledir ki yıldızlarla zerrat (atomlar) beraber olarak kemal-i intizam (tam bir düzen) ve itaatle –beraber– ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zat-ı Zülcelal’in ve o Sultan-ı ezel ve ebed’in (ezel ve ebed sultanının) istiğna-i zatîsi (zatî ihtiyaçsızlığı) var ve istiğna-i mutlak (mutlak ihtiyaçsızlık) içindedir. Hiçbir cihetle (yönüyle) kâinata ve mevcudata (varlıklara) ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Ale’l-ıtlak’tır (mutlak zengindir). Ve bütün kâinat taht-ı emir (emir altında) ve idaresinde ve heybet ve azameti (büyüklüğü) altında nihayet (sonsuz) itaatte, celaline (büyüklüğüne) karşı tezellüldedir (boyun eğmededir).
İşte rahmet seni ey insan! O Müstağni-i Ale’l-ıtlak’ın (mutlak ihtiyaçsız olanın) ve Sultan-ı Sermedî’nin (daimi sultanın) huzuruna çıkarır ve ona dost yapar ve ona muhatap (hitap eden) eder ve sevgili bir abd (kul) vaziyetini verir. Fakat nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle (yönüyle) yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyası (ışığı), güneşin aksini (yansımasını), cilvesini (tecellisini) senin âyinen (aynan) vasıtasıyla (aracılığıyla) senin eline verir. Öyle de o Zat-ı Akdes’e (mukaddes zata) ve o Şems-i ezel ve ebed’e (ezel ve ebed güneşine) biz çendan (her ne kadar) nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziya-i rahmeti (rahmet ışığı), onu bize yakın ediyor.
İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur (nur hazinesi) buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili (temsilcisi) ve o rahmetin en beliğ (en açık, etkili) bir lisanı (dili) ve dellâlı (duyurucusu) olan ve Rahmeten li’l-âlemîn (âlemlere rahmet) unvanıyla (başlığıyla) Kur’an’da tesmiye edilen (adlandırılan) Resul-i Ekrem (en şerefli Peygamber) (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) sünnetidir ve tebaiyetidir (tabi olmasıdır). Ve bu Rahmeten li’l-âlemîn olan rahmet-i mücessemeye (cisimleşmiş rahmete) vesile ise salavattır. Evet, salavatın manası, rahmettir. Ve o zîhayat (canlı) mücessem (cisimleşmiş) rahmete, rahmet duası olan salavat ise o Rahmeten li’l-âlemîn’in vusulüne (ulaşmasına) vesiledir. Öyle ise sen salavatı kendine, o Rahmeten li’l-âlemîn’e vesile yap ve o zatı da rahmet-i Rahman’a (Rahman’ın rahmetine) vesile ittihaz (edin) et. Umum (bütün) ümmetin Rahmeten li’l-âlemîn olan Aleyhissalâtü vesselâm (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) hakkında hadsiz (sınırsız) bir kesretle (çoklukla) rahmet manasıyla salavat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar (değerli) bir hediye-i İlahiye (ilahi hediye) ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette ispat eder.
Elhasıl (özetle): Hazine-i rahmetin (rahmet hazinesinin) en kıymettar (değerli) pırlantası ve kapıcısı Zat-ı Ahmediye (Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed’in (Aleyhisselâtü vesselâm) zatı) (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) olduğu gibi en birinci anahtarı dahi Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır.
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَتِكَ وَ بِحُرْمَتِهٖ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ اَجْمَعٖينَ وَ ارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنٖينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰمٖينَ
Okunuşu: Allâhümme bihakki esrâri Bismillâhirrahmânirrahîm! Salli ve sellim alâ men erseltehû Rahmeten li’l-âlemîn kemâ yelîku birahmetike ve bihurmetihî ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn. Ve’rhamnâ rahmeten tuğnînâ bihâ an rahmeti men sivâke min halkıke. Âmîn.
Meali: Ey Allah’ım! Bismillâhirrahmânirrahîm’in sırları hürmetine, rahmetine ve onun hürmetine layık bir şekilde, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin o Zata (Hazret-i Muhammed’e (Aleyhisselâtü vesselâm)), âline (ailesine) ve bütün sahabelerine salât ve selâm eyle. Ve bize öyle bir rahmetle merhamet et ki, onunla Senden başka yarattıklarının rahmetine muhtaç olmayalım. Âmin.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-Alîmü’l-Hakîm.
Meali: Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin. (Bakara Suresi, 32. ayet)
*
Risale-i Nur Külliyatından
Birinci Söz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ وَ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ
Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilatıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.
Birinci Söz
Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır.
Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:
Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin, tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır.
İşte böyle bir seyahat için iki adam sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı. Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir kātıu’t-tarîke rast gelse der: “Ben, filan reisin ismiyle gezerim.” Şakî def’olur, ilişemez. Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil hem rezil oldu.
İşte ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcatın nihayetsizdir. Madem öyledir, şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.
Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki askere kaydolur, devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.
Başta demiştik: Bütün mevcudat, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi?
Evet, nasıl ki görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o, bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder.
Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk’ın namına hareket eder ki zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.
Demek her bir ağaç, Bismillah der. Hazine-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.
Her bir bostan, Bismillah der. Matbaha-i kudretten bir kazan olur ki çeşit çeşit, pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.
Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzak namına en latîf, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar.
Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler, geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar olur. Evet, havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi o sert taş ve topraktaki köklerin kemal-i suhuletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi hem şiddet-i hararete karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabiiyyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki:
En güvendiğin salabet ve hararet dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Musa (as) gibi فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisal ederek taşları şakkeder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nâzenin yapraklar, birer aza-yı İbrahim (as) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونٖى بَرْدًا وَ سَلَامًا âyetini okuyorlar.
Madem her şey manen Bismillah der. Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah namına vermeliyiz, Allah namına almalıyız. Öyle ise Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız.
Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiyat istiyor?
Elcevap: Evet, o Mün’im-i Hakiki, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiyat ise üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.
Başta Bismillah zikirdir.
Âhirde Elhamdülillah şükürdür.
Ortada, bu kıymettar hârika-i sanat olan nimetler Ehad-i Samed’in mu’cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir. Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise öyle de zahirî mün’imleri medih ve muhabbet edip Mün’im-i Hakiki’yi unutmak, ondan bin derece daha belâhettir.
Ey nefis, böyle ebleh olmamak istersen Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle. Vesselâm.
*
On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı
(Makam münasebetiyle buraya alınmıştır.)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ in binler esrarından altı sırrına dairdir.
İhtar: Besmele’nin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota suretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sırlar ile o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zapt etmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi otuzdan beş altıya indi.
“Ey insan!” dediğim vakit nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime has iken ruhen benimle münasebettar ve nefsi nefsimden daha hüşyar zatlara belki medar-ı istifade olur niyetiyle, On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı olarak müdakkik kardeşlerimin tasviplerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar, delilden ziyade zevke nâzırdır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنّٖٓى اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرٖيمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَ اِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.
Birinci Sır
Bismillahirrahmanirrahîm’in bir cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinat simasında, arz simasında ve insan simasında birbiri içinde birbirinin numunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var.
Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teanuk, tecavübden tezahür eden sikke-i kübra-i uluhiyettir ki “Bismillah” ona bakıyor.
İkincisi: Küre-i arz simasında nebatat ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenasüp, intizam, insicam, lütuf ve merhametten tezahür eden sikke-i kübra-i rahmaniyettir ki “Bismillahirrahman” ona bakıyor.
Sonra insanın mahiyet-i câmiasının simasındaki letaif-i re’fet ve dekaik-ı şefkat ve şuâat-ı merhamet-i İlahiyeden tezahür eden sikke-i ulyâ-i rahîmiyettir ki Bismillahirrahmanirrahîm’deki “Er-Rahîm” ona bakıyor.
Demek Bismillahirrahmanirrahîm sahife-i âlemde bir satır-ı nurani teşkil eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî unvanıdır ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani Bismillahirrahmanirrahîm yukarıdan nüzul ile semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musağğarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar, insanî arşa çıkmaya bir yol olur.
İkinci Sır
Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, hadsiz kesret-i mahlukatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak için daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, mesela nasıl ki güneş, ziyasıyla hadsiz eşyayı ihata ediyor. Mecmu-u ziyasındaki güneşin zatını mülahaza etmek için gayet geniş bir tasavvur ve ihatalı bir nazar lâzım olduğundan; güneşin zatını unutturmamak için her bir parlak şeyde güneşin zatını aksi vasıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey, kendi kabiliyetince güneşin cilve-i zatîsiyle beraber ziyası, harareti gibi hâssalarını gösteriyor. Ve her parlak şey güneşi bütün sıfâtıyla kabiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziya ve hararet ve ziyadaki elvan-ı seb’a gibi keyfiyatlarının her birisi dahi umum mukabilindeki şeyleri ihata ediyor.
Öyle de وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى –temsilde hata olmasın– ehadiyet ve samediyet-i İlahiye, her bir şeyde, hususan zîhayatta, hususan insanın mahiyet âyinesinde bütün esmasıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi mevcudat ile alâkadar her bir ismi bütün mevcudatı ihata ediyor.
İşte vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak ve kalpler Zat-ı Akdes’i unutmamak için daima vâhidiyetteki sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki o sikkenin üç mühim ukdesini irae eden Bismillahirrahmanirrahîm’dir.
Üçüncü Sır
Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedahe yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlukatı terbiye eden, bilbedahe yine rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine koşturan, bilbedahe rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hâlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu fâni insanı ebede namzet eden ve ezelî ve ebedî bir zata muhatap ve dost yapan, bilbedahe rahmettir.
Ey insan, madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar ve sevimli ve mededkâr bir hakikat-i mahbubedir. “Bismillahirrahmanirrahîm” de, o hakikate yapış ve vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyacatın elemlerinden kurtul ve o Sultan-ı ezel ve ebed’in tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle ve şefaatiyle ve şuâatıyla o Sultan’a muhatap ve halil ve dost ol!
Evet, kâinatın envaını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp bütün hâcatına kemal-i intizam ve inayet ile koşturmak, bilbedahe iki haletten birisidir: Ya kâinatın her bir nev’i kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi çok muhalatı intac ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta, en kuvvetli bir Sultan-ı Mutlak’ın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak’ın ilmi ile bu muavenet oluyor. Demek kâinatın envaı, insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir zatın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.
Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün enva-ı mahlukatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine “Lebbeyk!” dedirten Zat-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin! Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat’iyen anla ki: Senin gibi zayıf-ı mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fâni, küçük bir mahluka koca kâinatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet ve inayet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-i rahmettir. Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddi ve safi bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o safi hürmetin tercümanı ve unvanı olan Bismillahirrahmanirrahîm’i de. O rahmetin vusulüne vesile ve o Rahman’ın dergâhında şefaatçi yap.
Evet, rahmetin vücudu ve tahakkuku, güneş kadar zahirdir. Çünkü nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hasıl oluyor. Öyle de bu kâinatın daire-i kübrasında bin bir ism-i İlahînin cilvesinden uzanan nurani atkılar, kâinat simasında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i rahîmiyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inayeti nescediyor ki güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.
Evet, şems ve kameri, anâsır ve maadini, nebatat ve hayvanatı bir nakş-ı a’zamın atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâlarıyla tanzim eden ve hayata hâdim eden ve nebatî ve hayvanî olan umum validelerin gayet şirin ve fedakârane şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevi’l-hayatı hayat-ı insaniyeye musahhar eden ve ondan rububiyet-i İlahiyenin gayet güzel ve şirin bir nakş-ı a’zamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar eden o Rahman-ı Zülcemal, elbette kendi istiğna-i mutlakına karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbul bir şefaatçi yapmış.
Ey insan, eğer insan isen Bismillahirrahmanirrahîm de, o şefaatçiyi bul!
Evet, zeminde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebatatın ve hayvanatın taifelerini, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemal-i intizam ile hikmet ve inayet ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın simasında hâtem-i ehadiyeti vaz’eden, bilbedahe belki bilmüşahede rahmettir. Ve o rahmetin vücudu, bu küre-i arzın simasındaki mevcudatın vücudları kadar kat’î olduğu gibi o mevcudat adedince tahakkukunun delilleri var.
Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi insanın mahiyet-i maneviyesinin simasında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki küre-i arz simasındaki sikke-i merhamet ve kâinat simasındaki sikke-i uzma-yı rahmetten daha aşağı değil. Âdeta bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrakıyesi hükmünde bir câmiiyeti var.
Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu simayı veren, o simada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz’eden zat, seni başı boş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin harekâtına dikkat etmesin, sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın, hilkat şeceresini meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın! Hem hiçbir cihetle şüphe kabul etmeyen ve hiçbir vechile noksaniyeti olmayan, güneş gibi zahir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin. Hâşâ!
Ey insan! Bil ki o rahmetin arşına yetişmek için bir mi’rac var. O mi’rac Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Ve bu mi’rac ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın yüz on dört surelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitapların iptidalarına ve umum mübarek işlerin mebdelerine bak. Ve Besmele’nin azamet-i kadrine en kat’î bir hüccet şudur ki, İmam-ı Şafiî (ra) gibi çok büyük müçtehidler demişler: “Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur’an’da yüz on dört defa nâzil olmuştur.”
Dördüncü Sır
Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellisi, hitab-ı اِيَّاكَ نَعْبُدُ demekle herkese kâfi gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmuundaki vahdet arkasında Zat-ı Ehadiyeti mülahaza edip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ demeye, küre-i arz vüs’atinde bir kalp bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binaen cüz’iyatta zahir bir surette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi her bir nevide sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zat-ı Ehad’i mülahaza ettirmek için hâtem-i rahmaniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor; tâ külfetsiz herkes her mertebede اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deyip doğrudan doğruya Zat-ı Akdes’e hitap ederek müteveccih olsun.
İşte Kur’an-ı Hakîm, bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki kâinatın daire-i a’zamından mesela, semavat ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden en küçük bir daireden ve en dakik bir cüz’îden bahseder; tâ ki zahir bir surette hâtem-i ehadiyeti göstersin. Mesela, hilkat-i semavat ve arzdan bahsi içinde hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve simasındaki dekaik-ı nimet ve hikmetten bahis açar; tâ ki fikir dağılmasın, kalp boğulmasın, ruh mabudunu doğrudan doğruya bulsun. Mesela وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ âyeti mezkûr hakikati mu’cizane bir surette gösteriyor.
Evet, hadsiz mahlukatta ve nihayetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedâhil daireler gibi en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envaı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet ne kadar olsa yine kesret içinde bir vahdettir, hakiki hitabı tam temin edemiyor. Onun için vahdet arkasında ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki kesreti hatıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zat-ı Akdes’e karşı kalbe yol açsın.
Hem sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalpleri celbetmek için o sikke-i ehadiyet üstünde gayet cazibedar bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet ve gayet sevimli bir cemal ve gayet kuvvetli bir hakikat olan rahmet sikkesini ve rahîmiyet hâtemini koymuştur. Evet, o rahmetin kuvvetidir ki zîşuurun nazarlarını celbeder, kendine çeker ve ehadiyet sikkesine îsal eder ve Zat-ı Ehadiyeyi mülahaza ettirir ve ondan اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deki hakiki hitaba mazhar eder.
İşte Bismillahirrahmanirrahîm Fatiha’nın fihristesi ve Kur’an’ın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin unvanı ve tercümanı olmuş. Bu unvanı eline alan, rahmetin tabakatında gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrar-ı rahmeti öğrenir ve envar-ı rahîmiyeti ve şefkati görür.
Beşinci Sır
Bir hadîs-i şerifte vârid olmuş ki:
اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ –اَوْ كَمَا قَالَ–
Bu hadîsi, bir kısım ehl-i tarîkat, akaid-i imaniyeye münasip düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sima-yı manevîsine bir suret-i Rahman nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatın ekserinde sekr, ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikate muhalif telakkilerinde belki mazurdurlar. Fakat aklı başında olanlar, fikren onların esas-ı akaide münafî olan manalarını kabul edemez. Etse hata eder.
Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zat-ı Akdes-i İlahî’nin şeriki, naziri, zıddı, niddi olmadığı gibi لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ sırrıyla sureti, misli, misali, şebihi dahi olamaz. Fakat
وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
sırrıyla, mesel ve temsil ile şuunatına ve sıfât ve esmasına bakılır. Demek mesel ve temsil, şuunat nokta-i nazarında vardır.
Şu mezkûr hadîs-i şerifin çok makasıdından birisi şudur ki insan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet, sâbıkan beyan ettiğimiz gibi kâinatın simasında bin bir ismin şuâlarından tezahür eden ism-i Rahman göründüğü gibi zemin yüzünün simasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahman gösterildiği gibi insanın suret-i câmiasında küçük bir mikyasta zeminin siması ve kâinatın siması gibi yine o ism-i Rahman’ın cilve-i etemmini gösterir demektir.
Hem işarettir ki: Zat-ı Rahmanu’r-Rahîm’in delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve insan gibi mazharlar o kadar o Zat-ı Vâcibü’l-vücud’a delâletleri kat’î ve vâzıh ve zahirdir ki güneşin timsalini ve aksini tutan parlak bir âyine parlaklığına ve delâletinin vuzuhuna işareten “O âyine güneştir.” denildiği vakit, “İnsanda suret-i Rahman var.” vuzuh-u delâletine ve kemal-i münasebetine işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i vahdetü’l-vücudun mutedil kısmı “Lâ mevcude illâ hû” bu sırra binaen, bu delâletin vuzuhuna ve bu münasebetin kemaline bir unvan olarak demişler.
اَللّٰهُمَّ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحٖيمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ اِرْحَمْنَا كَمَا يَلٖيقُ بِرَحٖيمِيَّتِكَ وَ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ اٰمٖينَ
Altıncı Sır
Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçare insan! Rahmet, ne kadar kıymettar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki o rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelal’e vesiledir ki yıldızlarla zerrat beraber olarak kemal-i intizam ve itaatle –beraber– ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zat-ı Zülcelal’in ve o Sultan-ı ezel ve ebed’in istiğna-i zatîsi var ve istiğna-i mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Ale’l-ıtlak’tır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celaline karşı tezellüldedir.
İşte rahmet seni ey insan! O Müstağni-i Ale’l-ıtlak’ın ve Sultan-ı Sermedî’nin huzuruna çıkarır ve ona dost yapar ve ona muhatap eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyası, güneşin aksini, cilvesini senin âyinen vasıtasıyla senin eline verir. Öyle de o Zat-ı Akdes’e ve o Şems-i ezel ve ebed’e biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziya-i rahmeti, onu bize yakın ediyor.
İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten li’l-âlemîn unvanıyla Kur’an’da tesmiye edilen Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten li’l-âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise salavattır. Evet, salavatın manası, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete, rahmet duası olan salavat ise o Rahmeten li’l-âlemîn’in vusulüne vesiledir. Öyle ise sen salavatı kendine, o Rahmeten li’l-âlemîn’e vesile yap ve o zatı da rahmet-i Rahman’a vesile ittihaz et. Umum ümmetin Rahmeten li’l-âlemîn olan Aleyhissalâtü vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle rahmet manasıyla salavat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlahiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette ispat eder.
Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm olduğu gibi en birinci anahtarı dahi Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır.
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَتِكَ وَ بِحُرْمَتِهٖ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ اَجْمَعٖينَ وَ ارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنٖينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰمٖينَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
*
