Birinci Söz



İzahlı Metin

Birinci Söz

*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Ve bihi nesteîn (Ve yalnızca O’ndan yardım dileriz)*

*Elhamdülillahi Rabbil âlemîn vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmaîn (Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. Salat ve selam Efendimiz Muhammed’e, onun ailesine ve bütün sahabelerine olsun)*

Ey kardeşim! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilleriyle, sekiz küçük hikâye aracılığıyla anlatacağım birkaç hakikati benimle, yani kendi nefsimle birlikte dinle. Çünkü ben kendi nefsimi herkesten daha çok nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz ayetten faydalanarak yazdığım sekiz sözü, nefsime biraz uzun bir şekilde anlatmıştım. Şimdi ise kısaca ve halkın anlayacağı bir dille yine nefsime anlatacağım. İsteyen herkes benimle birlikte dinleyebilir.

Birinci Söz

Bismillah, her hayrın başıdır. Biz de her işe onunla başlarız. Ey nefsim, bil ki! Bu mübarek kelime, İslam’ın bir sembolü olduğu gibi, aynı zamanda bütün varlıkların kendi hâl dilleriyle sürekli tekrar ettikleri bir zikirdir.

Bismillah’ın ne kadar büyük ve tükenmez bir güç, ne kadar çok ve bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsili hikâyeyi dinle.

Şöyle ki: Bedevi Arap çöllerinde yolculuk yapan bir kimsenin, haydutların şerrinden korunup ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için, bir kabile reisinin adını alması ve onun himayesine girmesi gerekir. Yoksa tek başına, sayısız düşmanına ve ihtiyacına karşı perişan olur.

İşte böyle bir yolculuk için iki adam çöle çıkar. Bunlardan biri alçakgönüllü, diğeri ise gururluydu. Alçakgönüllü olan, bir reisin adını aldı; gururlu olan ise almadı. Reisin adını alan kişi, her yerde güven içinde dolaştı. Bir yol kesene rastlasa, “Ben falan reisin adıyla geziyorum.” derdi. Haydut ondan uzaklaşır, ilişemezdi. Bir çadıra girse, o isim sayesinde hürmet görürdü. Diğer gururlu adam ise yolculuğu boyunca tarif edilemez belalarla karşılaştı. Sürekli titriyor ve hep dilenmek zorunda kalıyordu. Sonunda hem aşağılandı hem de rezil oldu.

İşte ey gururlu nefsim! Sen o yolcusun. Bu dünya ise bir çöldür. Senin acizliğin ve fakirliğin sınırsızdır. Düşmanların ve ihtiyaçların ise sonsuzdur. Madem durum böyledir, o halde bu çölün Ebedi Sahibi ve Ezeli Hâkimi olan Allah’ın adını al. Böylece bütün kâinattan dilenmekten ve her olayın karşısında titremekten kurtulursun.

Evet, bu kelime öylesine mübarek bir hazinedir ki senin sonsuz acizliğin ve fakirliğin, seni sonsuz kudret ve rahmete bağlar. Böylece acizliği ve fakirliği, her şeye gücü yeten ve sonsuz merhamet sahibi olan Allah’ın katında en geçerli bir şefaatçi yapar.

Evet, bu kelimeyle hareket eden kişi, orduya kaydolan ve devlet adına hareket eden bir askere benzer. Artık hiç kimseden korkusu kalmaz. “Kanun adına, devlet adına” der, her işi yapar ve her şeye karşı koyabilir.

Başta demiştik: Bütün varlıklar, kendi hâl dilleriyle “Bismillah” der. Acaba gerçekten öyle mi?

Evet, şöyle düşün: Tek bir adamın gelip bütün şehir halkını zorla bir yere götürdüğünü ve zorla bazı işlerde çalıştırdığını görsen, kesin olarak anlarsın ki o adam kendi adıyla ve kendi gücüyle hareket etmiyor. Aksine o, devlet adına hareket eden bir askerdir ve bir padişahın gücüne dayanmaktadır.

İşte bunun gibi, her şey Yüce Allah’ın adıyla hareket eder. Öyle ki, küçücük tohumlar ve çekirdekler başlarında kocaman ağaçları taşır, dağ gibi yükleri kaldırırlar.

Demek ki her bir ağaç, “Bismillah” der. Rahmet hazinesinin meyveleriyle ellerini doldurur ve bizlere birer satıcı gibi sunar.

Her bir bahçe, “Bismillah” der. Kudret mutfağında, içinde çeşit çeşit, birbirinden farklı ve lezzetli yemeklerin birlikte pişirildiği bir kazana dönüşür.

İnek, deve, koyun, keçi gibi her bir mübarek hayvan “Bismillah” der. Böylece rahmet pınarından akan birer süt çeşmesi olurlar. Rızık Veren (Rezzak) adına bizlere en güzel, en temiz ve âb-ı hayat gibi bir gıdayı sunarlar.

Her bir bitkinin, ağacın ve otun ipek gibi yumuşak kökleri ve damarları “Bismillah” der. Sert taşı ve toprağı delip geçer. “Allah adına, Rahman adına” dediği için her şey ona boyun eğer. Evet, dalların havada yayılması ve meyve vermesi gibi, o köklerin sert taş ve toprakta tam bir kolaylıkla yayılması ve yer altında meyve vermesi, aynı zamanda şiddetli sıcağa karşı nazik ve yeşil yaprakların aylarca taze kalması, tabiatçıların ağzına şiddetli bir tokat vurur. Kör olası gözlerine parmağını sokar ve der ki:

En çok güvendiğin sertlik ve sıcaklık bile bir emir altında hareket etmektedir. Öyle ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer Musa Aleyhisselam’ın asası gibi *fe kulnâdrib bi asâkel hacer (“Asan ile taşa vur!” (Bakara Suresi, 2:60))* emrine uyarak taşları yarar. Ve o sigara kâğıdı gibi ince ve narin yapraklar, birer İbrahim Aleyhisselam’ın organları gibi ateş saçan sıcaklığa karşı *yâ nâru kûnî berden ve selâmâ (“Ey ateş! Soğuk ve selametli ol!” (Enbiya Suresi, 21:69))* ayetini okurlar.

Mademki her şey manen “Bismillah” diyor ve Allah adına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyor, o halde biz de “Bismillah” demeliyiz. Allah adına vermeliyiz, Allah adına almalıyız. Öyleyse Allah adına vermeyen gafil insanlardan bir şey almamalıyız.

Soru: Satıcı konumunda olan insanlara bir bedel ödüyoruz. Acaba malların asıl sahibi olan Allah, nasıl bir bedel istiyor?

Cevap: Evet, o Gerçek Nimet Verici, bizden bu değerli nimetlere ve mallara karşılık olarak üç şey istemektedir: Biri zikir, biri şükür, biri de fikirdir.

Başta “Bismillah” demek zikirdir.

Sonda “Elhamdülillah” demek şükürdür.

Ortada ise, bu değerli ve sanat harikası olan nimetlerin, bir olan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu Allah’ın (Ehad-i Samed) kudret mucizeleri ve rahmet hediyeleri olduğunu düşünmek ve anlamak ise fikirdir. Bir padişahın değerli bir hediyesini sana getiren fakir bir adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne kadar büyük bir akılsızlıksa, görünürdeki nimet vericilere övgü ve sevgi gösterip, nimetin Gerçek Sahibi’ni unutmak, ondan bin kat daha büyük bir akılsızlıktır.

Ey nefsim! Böyle bir akılsız olmak istemiyorsan, Allah adına ver, Allah adına al, Allah adına başla ve Allah adına işle. Vesselam.

*

On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı

(Makamın konusuyla ilgili olması sebebiyle buraya alınmıştır.)

*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*’in binlerce sırrından altı tanesine dairdir.

İhtar: Besmelenin rahmet yönüyle ilgili parlak bir ışık, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu kendi nefsim için notlar şeklinde kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sır ile o nurun etrafında bir daire çizerek onu yakalamayı ve zapt etmeyi arzu ettim. Fakat ne yazık ki şimdilik bu arzuma tam olarak ulaşamadım. Yirmi otuz sırdan, beşe altıya inmek zorunda kaldım.

“Ey insan!” dediğimde kendi nefsimi kastediyorum. Bu ders aslında kendi nefsime yönelik olmakla birlikte, ruhen benimle bağlantısı olan ve nefisleri benimkinden daha uyanık kişilerin belki istifade edebileceği niyetiyle, On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı olarak, dikkatli ve derin düşünen kardeşlerimin onayına sunuyorum. Bu ders, akıldan çok kalbe hitap eder; delilden çok manevi zevke yöneliktir.

*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Kâlet yâ eyyühel meleü innî ülkiye ileyye kitâbün kerîm. İnnehû min Süleymâne ve innehû bismillâhirrahmânirrahîm. (“(Sebe Melikesi) dedi ki: ‘Ey ileri gelenler! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı. O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla (başlamaktadır).’” (Neml Suresi, 27:29-30))*

Bu makamda birkaç sır açıklanacaktır.

Birinci Sır

Bismillahirrahmanirrahim’in bir yansımasını şöyle gördüm: Kâinatın yüzünde, yeryüzünün yüzünde ve insanın yüzünde iç içe geçmiş ve birbirinin örneğini gösteren, Allah’ın Rabliğine işaret eden üç mühür vardır.

Biri, kâinatın bütünündeki yardımlaşma, dayanışma, kucaklaşma ve karşılıklı cevaplaşmadan ortaya çıkan, Allah’ın en büyük ulûhiyet mührüdür ki, “Bismillah” buna bakar.

İkincisi, yeryüzünün yüzünde bitkilerin ve hayvanların idare, terbiye ve yönetimindeki benzerlik, uyum, düzen, ahenk, lütuf ve merhametten ortaya çıkan, Rahman isminin en büyük tecelli mührüdür ki, “Bismillahirrahman” buna bakar.

Sonra, insanın her şeyi kapsayan mahiyetinin yüzündeki Allah’ın şefkat incelikleri, merhamet detayları ve rahmet ışıklarından ortaya çıkan, Rahim isminin en yüce tecelli mührüdür ki, Bismillahirrahmanirrahim’deki “Er-Rahîm” buna bakar.

Demek ki Bismillahirrahmanirrahim, âlem sayfasında nurlu bir satır oluşturan bu üç birlik mührünün kutsal unvanı, güçlü bir bağı ve parlak bir çizgisidir. Yani Bismillahirrahmanirrahim, yukarıdan inerek kâinatın meyvesi ve âlemin küçültülmüş bir kopyası olan insana ulaşır. Yeri göğe bağlar ve insanın manevi olarak arşa yükselmesi için bir yol olur.

İkinci Sır

Mucizevi bir beyana sahip olan Kur’an, sayısız çokluktaki varlıklarda görünen Vahidiyet (Allah’ın birliğinin her şeyi kuşatması) içinde akılları boğmamak için, daima o Vahidiyet içinde Ehadiyet (Allah’ın birliğinin her bir varlıkta özel olarak tecelli etmesi) yansımasını gösterir. Yani, örneğin güneş ışığıyla sayısız şeyi kuşatır. Güneşin zatını, ışığının bütünü üzerinden düşünebilmek için çok geniş bir hayal gücü ve kuşatıcı bir bakış gerekir. Bu sebeple güneşin zatını unutturmamak için, her bir parlak nesnede, yansıması aracılığıyla güneşin zatını gösterir. Her parlak şey, kendi kabiliyetine göre güneşin zatî yansımasıyla birlikte ışığı, sıcaklığı gibi özelliklerini de gösterir. Her parlak şey, güneşi bütün sıfatlarıyla kendi kabiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ışık, sıcaklık ve ışıktaki yedi renk gibi özelliklerinin her biri de karşısındaki bütün varlıkları kuşatır.

Aynen öyle de –benzetmede hata olmasın, *ve lillâhil meselül a’lâ (en yüce misaller Allah’a aittir)*– Allah’ın Ehadiyet ve Samediyeti (her şeyin O’na muhtaç olması), her bir şeyde, özellikle canlılarda ve bilhassa insanın mahiyet aynasında bütün isimleriyle bir yansıması olduğu gibi; Vahdet ve Vahidiyet yönüyle de varlıklarla ilişkili her bir ismi, bütün varlıkları kuşatır.

İşte Kur’an, Vahidiyet içinde akılları boğmamak ve kalplerin Allah’ın Kutsal Zat’ını unutmamasını sağlamak için, daima Vahidiyet içindeki Ehadiyet mührünü nazara verir ki, bu mührün üç önemli düğümünü gösteren de Bismillahirrahmanirrahim’dir.

Üçüncü Sır

Bu sonsuz kâinatı şenlendiren, gözlemlediğimiz gibi rahmettir. Bu karanlık varlıkları aydınlatan, apaçık bir şekilde yine rahmettir. Bu sayısız ihtiyaç içinde çırpınan varlıkları terbiye eden, şüphesiz yine rahmettir. Tıpkı bir ağacın bütün varlığıyla meyvesine yönelmesi gibi, bütün kâinatı insana yönelten, her yönden ona baktıran ve yardımına koşturan, şüphesiz rahmettir. Bu sonsuz boşluğu ve ıssız âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, gözlemlediğimiz gibi rahmettir. Ve bu fani insanı ebediyete aday kılan, onu ezeli ve ebedi bir Zat’a muhatap ve dost yapan, şüphesiz rahmettir.

Ey insan! Madem rahmet böylesine güçlü, çekici, sevimli ve yardım edici, sevilen bir gerçektir; o halde “Bismillahirrahmanirrahim” de, o hakikate yapış, mutlak bir yalnızlık ve ürkmeden ve sayısız ihtiyacın getirdiği acılardan kurtul! O ezel ve ebed Sultanı’nın tahtına yaklaş ve o rahmetin şefkatiyle, şefaatiyle ve ışıklarıyla o Sultan’a muhatap, yakın dost ve arkadaş ol!

Evet, kâinattaki bütün türleri bir hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp onun bütün ihtiyaçlarını mükemmel bir düzen ve özenle karşılamak, şüphesiz şu iki durumdan biridir: Ya kâinatın her bir türü, kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor ve yardımına koşuyor. Bu ihtimal, akıldan yüzlerce derece uzak olduğu gibi, birçok imkânsızlığı da beraberinde getirir. İnsan gibi mutlak aciz bir varlıkta, en kuvvetli Mutlak Sultan’ın kudretinin bulunması gerekir. Veyahut bu kâinat perdesinin arkasında, her şeye gücü yeten Mutlak bir Kudret sahibinin ilmiyle bu yardımlaşma gerçekleşmektedir. Demek ki kâinatın türleri insanı tanımıyor; aksine bu durum, insanı bilen, tanıyan ve ona merhamet eden bir Zat’ın bilmesinin ve tanımasının delilleridir.

Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün varlık türlerini sana yönlendirerek yardım ellerini uzattıran ve senin ihtiyaçlarına “Buyur!” diyerek cevap verdiren Yüce Zat, seni bilmesin, tanımasın, görmesin! Madem seni biliyor ve rahmetiyle bildiğini bildiriyor, sen de O’nu bil ve hürmetle bildiğini bildir. Ve kesin olarak anla ki: Senin gibi mutlak zayıf, mutlak aciz, mutlak fakir, fani ve küçük bir varlığa koca kâinatı hizmetkâr etmek ve onun imdadına göndermek, elbette hikmeti, inayeti, ilmi ve kudreti içinde barındıran rahmet gerçeğidir. Elbette böyle bir rahmet, senden kapsamlı ve samimi bir şükür, ciddi ve saf bir hürmet ister. İşte o samimi şükrün ve o saf hürmetin tercümanı ve unvanı olan Bismillahirrahmanirrahim’i de. O rahmete ulaşmak için bir vesile ve o Rahman’ın dergâhında bir şefaatçi yap.

Evet, rahmetin varlığı ve gerçekliği güneş kadar açıktır. Çünkü nasıl ki merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin düzeninden ve konumlarından ortaya çıkıyorsa, aynen öyle de bu büyük kâinat dairesinde Allah’ın bin bir isminin yansımasından uzanan nurlu ipler, kâinatın yüzünde rahmet mührü içinde öyle bir şefkat deseni ve merhamet damgası dokuyor ve öyle bir inayet mührü işliyor ki, kendini akıllara güneşten daha parlak bir şekilde gösteriyor.

Evet, güneşi ve ayı, elementleri ve madenleri, bitkileri ve hayvanları en büyük bir desenin atkı ipleri gibi o bin bir ismin ışıklarıyla düzenleyen, hayata hizmet ettiren; bitki ve hayvan olan bütün annelerin son derece şirin ve fedakârca şefkatleriyle kendi şefkatini gösteren; canlıları insanın hayatına hizmetkâr kılan ve bu yolla Allah’ın Rabliğinin son derece güzel ve tatlı bir desenini ve insanın önemini gösteren, en parlak rahmetini ortaya koyan o Cemal Sahibi Rahman, elbette kendi mutlak ihtiyaçsızlığına karşı, rahmetini mutlak ihtiyaç içindeki canlılara ve insana makbul bir şefaatçi yapmıştır.

Ey insan! Eğer insansan, Bismillahirrahmanirrahim de, o şefaatçiyi bul!

Evet, yeryüzünde dört yüz bin farklı bitki ve hayvan türünü, hiçbirini unutmadan, şaşırmadan, vakti vaktine mükemmel bir düzen, hikmet ve özenle terbiye edip yöneten ve yeryüzünün yüzüne Ehadiyet mührünü vuran, apaçık bir şekilde, hatta gözle görülürcesine rahmettir. Ve o rahmetin varlığı, bu yeryüzündeki varlıkların varlığı kadar kesindir ve o varlıkların sayısı kadar da gerçekliğinin delili vardır.

Evet, yeryüzünün yüzünde böyle bir rahmet mührü ve Ehadiyet damgası bulunduğu gibi, insanın manevi mahiyetinin yüzünde de öyle bir rahmet damgası vardır ki, yeryüzündeki merhamet mühründen ve kâinattaki büyük rahmet mühründen daha aşağı değildir. Adeta bin bir ismin yansımasının bir odak noktası hükmünde bir kapsayıcılığa sahiptir.

Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu yüzü veren, o yüze böyle bir rahmet mührü ve Ehadiyet damgası vuran Zat, seni başıboş bıraksın, sana önem vermesin, hareketlerine dikkat etmesin, sana yönelmiş olan bütün kâinatı anlamsız kılsın ve yaratılış ağacını meyvesi çürük, bozuk, önemsiz bir ağaç yapsın! Hem hiçbir şekilde şüphe kabul etmeyen ve hiçbir yönden eksikliği olmayan, güneş gibi açık olan rahmetini ve ışık gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Asla ve kat’a!

Ey insan! Bil ki, o rahmetin arşına ulaşmak için bir mi’rac (manevi bir yükseliş aracı) vardır. O mi’rac, Bismillahirrahmanirrahim’dir. Ve bu mi’racın ne kadar önemli olduğunu anlamak istersen, mucizevi bir beyana sahip olan Kur’an’ın yüz on dört suresinin başlarına, bütün mübarek kitapların başlangıçlarına ve tüm hayırlı işlerin başlarına bak. Ve Besmele’nin değerinin yüceliğine en kesin delil şudur ki, İmam Şafiî (Radıyallahu Anh) gibi çok büyük müçtehitler demişlerdir: “Besmele tek bir ayet olduğu halde, Kur’an’da yüz on dört defa indirilmiştir.”

Dördüncü Sır

Sonsuz çokluk içinde Vahidiyet’in (birliğin genel tecellisi) yansıması, *iyyâke na’büdü (“Yalnız sana ibadet ederiz.”)* hitabını herkese yeterli kılmıyor, çünkü fikir dağılıyor. Bütünün içindeki birliğin arkasındaki Ehadiyet sahibi Zat’ı düşünüp *iyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn (“Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha Suresi, 1:5))* diyebilmek için, yeryüzü genişliğinde bir kalbe sahip olmak gerekir. Bu sırra dayanarak, Allah en küçük ayrıntılarda bile açıkça Ehadiyet mührünü gösterdiği gibi, her bir türde de Ehadiyet mührünü göstermek ve Ehadiyet sahibi Zat’ı düşündürmek için Rahmaniyet mührü içinde bir Ehadiyet damgası gösteriyor. Böylece herkes, her seviyede zahmetsizce *iyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn* diyerek doğrudan doğruya Kutsal Zat’a yönelebilsin.

İşte hikmetli Kur’an, bu büyük sırrı ifade etmek için, kâinatın en büyük dairesinden, örneğin göklerin ve yerin yaratılışından bahsederken, birdenbire en küçük bir daireden ve en ince bir ayrıntıdan bahseder ki, Ehadiyet mührünü açıkça göstersin. Mesela, göklerin ve yerin yaratılışından bahsederken, insanın yaratılışına, sesine ve yüzündeki nimet ve hikmet inceliklerine geçer. Böylece fikir dağılmasın, kalp boğulmasın ve ruh, ibadet ettiği varlığı doğrudan bulabilsin. Örneğin, *ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı vahtilâfu elsinetiküm ve elvâniküm (“O’nun ayetlerinden biri de gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır.” (Rum Suresi, 30:22))* ayeti, bahsettiğimiz bu hakikati mucizevi bir şekilde gösterir.

Evet, sayısız varlıkta ve sonsuz bir çoklukta, iç içe geçmiş daireler gibi, en büyüğünden en küçüğüne kadar farklı türde ve seviyede vahdet (birlik) mühürleri vardır. Fakat bu vahdet ne kadar çok olursa olsun, yine de çokluk içinde bir vahdettir ve hakiki bir hitabı tam olarak sağlayamaz. Bu yüzden, vahdetin arkasında Ehadiyet mührünün bulunması gerekir ki, çokluk akla gelmesin ve kalbe doğrudan doğruya Kutsal Zat’a giden bir yol açılsın.

Ayrıca, bakışları Ehadiyet mührüne çevirmek ve kalpleri cezbetmek için, o Ehadiyet mührünün üzerine son derece çekici bir nakış, çok parlak bir nur, çok tatlı bir lezzet, çok sevimli bir güzellik ve çok güçlü bir hakikat olan rahmet mührünü ve Rahimiyet damgasını koymuştur. Evet, o rahmetin gücüdür ki, şuurlu varlıkların bakışlarını kendine çeker, Ehadiyet mührüne ulaştırır, Ehadiyet sahibi Zat’ı düşündürür ve oradan da *iyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn*’deki hakiki hitaba mazhar eder.

İşte Bismillahirrahmanirrahim, Fatiha’nın bir özeti ve Kur’an’ın kısa bir hülasası olması yönüyle, bu bahsedilen büyük sırrın unvanı ve tercümanı olmuştur. Bu unvanı eline alan, rahmetin katmanlarında gezebilir. Bu tercümanı konuşturan ise, rahmetin sırlarını öğrenir, Rahimiyet ve şefkatin nurlarını görür.

Beşinci Sır

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

*İnnallâhe halakal insâne alâ sûretir Rahmân – ev kemâ kâl – (“Allah, insanı Rahman suretinde yarattı.”)*

Bu hadisi, bazı tarikat ehli, iman esaslarına uygun düşmeyen tuhaf bir şekilde yorumlamışlardır. Hatta onlardan bazı aşk ehli kimseler, insanın manevi yüzüne Rahman’ın bir sureti gözüyle bakmışlardır. Tarikat ehlinin çoğunda manevi sarhoşluk (sekr), aşk ehlinin birçoğunda ise kendinden geçme (istiğrak) ve hakikatleri karıştırma (iltibas) hâli olduğundan, hakikate aykırı anlayışlarında belki mazur görülebilirler. Fakat aklı başında olanlar, onların inanç esaslarına aykırı olan bu manaları fikren kabul edemezler. Ederlerse hata etmiş olurlar.

Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi düzenli bir şekilde idare eden; yıldızları zerreler gibi hikmetle ve kolayca çevirip gezdiren; zerreleri düzenli memurlar gibi çalıştıran Allah’ın Kutsal Zat’ının ortağı, benzeri, zıddı ve dengi olmadığı gibi, *leyse ke mislihî şey’ün ve hüvessemîul basîr (“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitendir, her şeyi görendir.” (Şûrâ Suresi, 42:11))* sırrıyla, sureti, misli, misali ve benzeri de olamaz. Fakat, *ve lehül meselül a’lâ fis semâvâti vel ardı ve hüvel azîzül hakîm (“Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nundur. O, Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Rum Suresi, 30:27))* sırrıyla, O’nun işlerine, sıfatlarına ve isimlerine misal ve temsil yoluyla bakılır. Demek ki misal ve temsil, O’nun işleri ve sıfatları açısından söz konusudur.

Bahsedilen bu hadis-i şerifin birçok maksadından biri şudur ki: İnsan, Rahman ismini tam anlamıyla gösteren bir surettedir. Evet, daha önce açıkladığımız gibi, kâinatın yüzünde bin bir ismin ışıklarından ortaya çıkan Rahman ismi göründüğü gibi; yeryüzünün yüzünde Allah’ın mutlak Rabliğinin sonsuz yansımalarıyla beliren Rahman ismi gösterildiği gibi; insanın her şeyi kapsayan suretinde de küçük bir ölçekte, yeryüzünün ve kâinatın yüzü gibi, yine o Rahman isminin en mükemmel yansımasını gösterir demektir.

Ayrıca bu hadis şuna da bir işarettir: Rahman ve Rahim olan Zat’ın delilleri ve aynaları olan canlılar ve insanlar gibi yansıma merkezleri, varlığı zorunlu olan o Zat’a o kadar kesin, açık ve net bir şekilde delalet ederler ki, güneşin görüntüsünü ve yansımasını tutan parlak bir aynanın parlaklığına ve delaletinin açıklığına işaret etmek için “O ayna güneştir” denildiği gibi, “İnsanda Rahman’ın sureti var” sözü de, delaletin açıklığına ve mükemmel uyumuna işaret etmek için söylenmiş ve söylenmektedir. Vahdetü’l-vücud ehlinin mutedil kısmı da “Lâ mevcude illâ hû (O’ndan başka varlık yoktur)” sözünü, bu sırra dayanarak, bu delaletin açıklığına ve bu uyumun mükemmelliğine bir unvan olarak söylemişlerdir.

*Allâhümme yâ Rahmânü yâ Rahîm, bi hakkı Bismillâhirrahmânirrahîm, irhamnâ kemâ yelîku bi Rahîmiyyetike ve fehhimnâ esrâra Bismillâhirrahmânirrahîm kemâ yelîku bi Rahmâniyyetike, âmîn. (Ey Rahman, ey Rahim olan Allah’ım! Bismillahirrahmanirrahim hakkı için, Senin Rahimiyetine yakışır şekilde bize merhamet et. Ve Senin Rahmaniyetine yakışır şekilde bize Bismillahirrahmanirrahim’in sırlarını anlamayı nasip et. Amin.)*

Altıncı Sır

Ey sonsuz acizlik ve sınırsız fakirlik içinde çırpınan çaresiz insan! Rahmetin ne kadar değerli bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu şununla anla ki: O rahmet, öyle Yüce bir Sultan’a vesiledir ki, yıldızlar ve zerreler, O’nun ordusunda mükemmel bir düzen ve itaatle birlikte hizmet ederler. Ve o Yüce Zat, o ezel ve ebed Sultanı, zâtı itibarıyla hiçbir şeye muhtaç değildir ve mutlak bir ihtiyaçsızlık içindedir. Hiçbir şekilde kâinata ve varlıklara ihtiyacı olmayan, her şeyden sonsuz derecede zengin (Ganiyy-i Ale’l-ıtlak) biridir. Ve bütün kâinat, O’nun emri ve idaresi altındadır; heybet ve azameti karşısında tam bir itaatle, celaline karşı alçalmış durumdadır.

İşte rahmet, seni ey insan! O mutlak ihtiyaçsız olan ve ebedi Sultan olan Zat’ın huzuruna çıkarır, O’na dost yapar, O’na muhatap eder ve sana sevgili bir kul konumunu verir. Fakat nasıl ki sen güneşe yetişemiyorsun, ondan çok uzaksın ve hiçbir şekilde ona yanaşamıyorsan da, güneşin ışığı, güneşin yansımasını ve parıltısını senin aynan aracılığıyla senin eline veriyorsa; aynen öyle de, biz o Kutsal Zat’a ve o ezel ve ebed Güneşi’ne sonsuz derecede uzağız, yanaşamayız. Fakat O’nun rahmetinin ışığı, O’nu bize yakınlaştırır.

İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedi ve tükenmez bir nur hazinesi bulur. O hazineyi bulmanın çaresi ise, rahmetin en parlak bir örneği ve temsilcisi, o rahmetin en etkili bir dili ve ilancısı olan ve Kur’an’da *Rahmeten li’l-âlemîn (âlemlere rahmet)* unvanıyla isimlendirilen Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın sünnetine uymak ve ona tabi olmaktır. Ve bu âlemlere rahmet olan cisimleşmiş rahmete ulaşmanın vesilesi ise salavattır. Evet, salavatın manası rahmettir. Ve o canlı, cisimleşmiş rahmete bir rahmet duası olan salavat, o Âlemlere Rahmet olan Peygamber’e ulaşmaya bir vesiledir. Öyleyse sen salavatı, kendine o Âlemlere Rahmet olan Peygamber’e bir vesile yap ve o Zâtı da Rahman’ın rahmetine vesile kabul et. Bütün ümmetin, Âlemlere Rahmet olan Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam hakkında rahmet manasıyla sonsuz sayıda salavat getirmesi, rahmetin ne kadar değerli bir ilahi hediye olduğunu ve ne kadar geniş bir daireyi kapsadığını parlak bir şekilde ispat eder.

Özetle: Rahmet hazinesinin en değerli pırlantası ve kapıcısı Zat-ı Ahmediye Aleyhissalatu Vesselam olduğu gibi, en birinci anahtarı da Bismillahirrahmanirrahim’dir. En kolay bir anahtarı da salavattır.

*Allâhümme bi hakkı esrâri Bismillâhirrahmânirrahîm, salli ve sellim alâ men erseltehû rahmeten lil âlemîn, kemâ yelîku bi rahmetike ve bi hurmetihî ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn, ve’rhamnâ rahmeten tuğnînâ bihâ an rahmeti men sivâke min halkıke, âmîn. (Ey Allah’ım! Bismillahirrahmanirrahim’in sırları hakkı için, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Zât’a, Senin rahmetine ve O’nun hürmetine yakışır şekilde salat ve selam eyle. O’nun bütün ailesine ve sahabelerine de. Ve bize öyle bir rahmetle merhamet et ki, o rahmetle bizi Senden başka yarattıklarının merhametine muhtaç etme. Amin.)*

*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm. (“Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapansın.” (Bakara Suresi, 2:32))*

*

Lügatçeli Metin

Birinci Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

*(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm)*

*(Meali: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)*

وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ

*(Okunuşu: Ve bihî nestaîn)*

*(Meali: Ve yalnız O’ndan yardım dileriz.)*

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ وَ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ

*(Okunuşu: Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn)*

*(Meali: Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, Efendimiz Muhammed’in, onun bütün ailesinin ve ashâbının üzerine olsun.)*

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilatıyla (temsilleriyle, örnekleriyle), sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikati (gerçeği) nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade (daha çok) nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim (faydalandığım) sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla (halkın anlayacağı dille) nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.

Birinci Söz

Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi (de) başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek (bereketli, kutlu) kelime İslâm nişanı (işareti, alameti) olduğu gibi bütün mevcudatın (varlıkların) lisan-ı haliyle (hal diliyle) vird-i zebanıdır (sürekli tekrar ettiği duasıdır).

Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen şu temsilî (örnek olarak anlatılan) hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:

Bedevî (çölde yaşayan göçebe) Arap çöllerinde seyahat eden (yolculuk yapan) adama gerektir ki bir kabile (aşiret) reisinin ismini alsın ve himayesine (korumasına) girsin, tâ (ta ki) şakîlerin (haydutların) şerrinden (kötülüğünden) kurtulup hâcatını (ihtiyaçlarını) tedarik edebilsin (karşılayabilsin). Yoksa tek başıyla hadsiz (sınırsız) düşman ve ihtiyacatına (ihtiyaçlarına) karşı perişan olacaktır.

İşte böyle bir seyahat için iki adam sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi (alçakgönüllü) idi, diğeri mağrur (gururlu, kibirli). Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı. Alanı, her yerde selâmetle (güvenle) gezdi. Bir kātıu’t-tarîke (yol kesene) rast gelse der: “Ben, filan reisin ismiyle gezerim.” Şakî def’olur (çekilir gider), ilişemez. Bir çadıra girse o nam (isim, ad) ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil (aşağılanmış) hem rezil (kepaze) oldu.

İşte ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın (yolcusun). Şu dünya ise bir çöldür. Aczin (güçsüzlüğün) ve fakrın (muhtaçlığın) hadsizdir. Düşmanın, hâcatın (ihtiyaçların) nihayetsizdir (sonsuzdur). Madem öyledir, şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si (ebedî sahibi) ve Hâkim-i Ezelî’sinin (ezelî hükümdarı) ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın (olayların) karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir (hazinedir) ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip (bağlayıp) Kadîr-i Rahîm’in (rahmeti sonsuz ve her şeye gücü yeten Allah’ın) dergâhında (huzurunda) aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi (aracı) yapar.

Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki askere kaydolur, devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası (korkusu, çekinmesi) kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcudat, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi?

Evet, nasıl ki görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren (zorla) bir yere sevk etti (gönderdi) ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen (kesin olarak) bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o, bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder (dayanır).

Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk’ın namına hareket eder ki zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.

Demek her bir ağaç, Bismillah der. Hazine-i rahmet (rahmet hazinesi) meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık (yiyecek tepsisi taşıyıcılığı) ediyor.

Her bir bostan, Bismillah der. Matbaha-i kudretten (kudret mutfağından) bir kazan olur ki çeşit çeşit, pek çok muhtelif leziz taamlar (yemekler), içinde beraber pişiriliyor.

Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzak (bütün canlıların rızkını veren Allah) namına en latîf (hoş, güzel), en nazif (temiz), âb-ı hayat (hayat suyu) gibi bir gıdayı takdim ediyorlar.

Her bir nebat (bitki) ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler, geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar olur (emrine girer). Evet, havada dalların intişarı (yayılması) ve meyve vermesi gibi o sert taş ve topraktaki köklerin kemal-i suhuletle (tam bir kolaylıkla) intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi hem şiddet-i hararete (şiddetli sıcaklığa) karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabiiyyunun (tabiatçıların, her şeyi tabiata verenlerin) ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki:

En güvendiğin salabet (sertlik) ve hararet dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Musa (Musa Aleyhisselâm) gibi فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ *(Okunuşu: Fekulnâdrib bi-asâke’l-hacer)* *(Meali: “Asân ile taşa vur!” dedik.)* (Bakara Suresi, 60) emrine imtisal ederek (uyarak) taşları şakkeder (yarar). Ve o sigara kâğıdı gibi ince nâzenin (zarif) yapraklar, birer aza-yı İbrahim (İbrahim Aleyhisselâm) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونٖى بَرْدًا وَ سَلَامًا *(Okunuşu: Yâ nâru kûnî berden ve selâmen)* *(Meali: “Ey ateş! Serin ve selâmetli ol!”)* (Enbiyâ Suresi, 69) âyetini okuyorlar.

Madem her şey manen Bismillah der. Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah namına vermeliyiz, Allah namına almalıyız. Öyle ise Allah namına vermeyen gafil (Allah’ı unutan) insanlardan almamalıyız.

Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiyat istiyor?

Elcevap: Evet, o Mün’im-i Hakiki (gerçek nimet verici olan Allah), bizden o kıymettar (değerli) nimetlere, mallara bedel (karşılık) istediği fiyat ise üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.

Başta Bismillah zikirdir (anmadır).

Âhirde (sonda) Elhamdülillah şükürdür.

Ortada, bu kıymettar hârika-i sanat (sanat harikası) olan nimetler Ehad-i Samed’in (bir olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın) mu’cize-i kudreti (kudret mucizesi) ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek (anlamak) fikirdir.

Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet (ahmaklık) ise öyle de zahirî mün’imleri (görünürdeki nimet vericileri) medih (övme) ve muhabbet edip Mün’im-i Hakiki’yi unutmak, ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis, böyle ebleh (akılsız) olmamak istersen Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle. Vesselâm (İşte o kadar).

*

On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı

(Makam münasebetiyle buraya alınmıştır.)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ in binler esrarından (sırlarından) altı sırrına dairdir.

İhtar: Besmele’nin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota suretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sırlar ile o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zapt etmek (ele geçirmek) arzu ettim. Fakat maatteessüf (ne yazık ki) şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım (başaramadım). Yirmi otuzdan beş altıya indi.

“Ey insan!” dediğim vakit nefsimi murad ediyorum (kastediyorum). Bu ders kendi nefsime has iken ruhen benimle münasebettar (ilişkili) ve nefsi nefsimden daha hüşyar (uyanık) zatlara belki medar-ı istifade (faydalanma vesilesi) olur niyetiyle, On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı olarak müdakkik (dikkatli, inceleyici) kardeşlerimin tasviplerine (onaylamalarına) havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar, delilden ziyade zevke nâzırdır (yöneliktir).

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

*(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm)*

*(Meali: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)*

قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنّٖٓى اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرٖيمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَ اِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

*(Okunuşu: Kâlet yâ eyyühe’l-meleü innî ülkiye ileyye kitâbün kerîm. İnnehû min Süleymâne ve innehû Bismillâhirrahmânirrahîm)*

*(Meali: (Belkıs) dedi ki: “Ey ileri gelenler! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı. Mektup Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlamakta)dır.”)* (Neml Suresi, 29-30)

Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.

Birinci Sır

Bismillahirrahmanirrahîm’in bir cilvesini (yansımasını) şöyle gördüm ki: Kâinat simasında (yüzünde), arz (yeryüzü) simasında ve insan simasında birbiri içinde birbirinin numunesini (örneğini) gösteren üç sikke-i rububiyet (Rabliğin mührü) var.

Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki (bütünündeki) teavün (yardımlaşma), tesanüd (dayanışma), teanuk (kucaklaşma), tecavübden (cevaplaşmadan) tezahür eden (ortaya çıkan) sikke-i kübra-i uluhiyettir (Allah’ın en büyük ilahlık mührü) ki “Bismillah” ona bakıyor.

İkincisi: Küre-i arz (yeryüzü) simasında nebatat (bitkiler) ve hayvanatın (hayvanların) tedbir (idare) ve terbiye ve idaresindeki teşabüh (benzerlik), tenasüp (uygunluk), intizam, insicam (ahenk), lütuf ve merhametten tezahür eden sikke-i kübra-i rahmaniyettir (Rahman isminin en büyük mührü) ki “Bismillahirrahman” ona bakıyor.

Sonra insanın mahiyet-i câmiasının (toplayıcı özünün) simasındaki letaif-i re’fet (şefkat incelikleri) ve dekaik-ı şefkat (şefkat detayları) ve şuâat-ı merhamet-i İlahiyeden (ilahi merhametin ışıklarından) tezahür eden sikke-i ulyâ-i rahîmiyettir (Rahîm isminin en yüce mührü) ki Bismillahirrahmanirrahîm’deki “Er-Rahîm” ona bakıyor.

Demek Bismillahirrahmanirrahîm sahife-i âlemde (âlem sayfasında) bir satır-ı nurani (nurlu satır) teşkil eden üç sikke-i ehadiyetin (Allah’ın birliğinin üç mührünün) kudsî unvanıdır ve kuvvetli bir haytıdır (bağıdır) ve parlak bir hattıdır (çizgisidir). Yani Bismillahirrahmanirrahîm yukarıdan nüzul (iniş) ile semere-i kâinat (kâinatın meyvesi) ve âlemin nüsha-i musağğarası (küçültülmüş nüshası) olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar (yeri göğe bağlar), insanî arşa çıkmaya bir yol olur.

İkinci Sır

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan (beyanı mucize olan Kur’an), hadsiz kesret-i mahlukatta (yaratılmışların sınırsız çokluğunda) tezahür eden vâhidiyet (Allah’ın birliğinin bütün varlıklarda tecelli etmesi) içinde ukûlü (akılları) boğmamak için daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini (Allah’ın birliğinin her bir varlıkta özel olarak tecellisini) gösteriyor. Yani, mesela nasıl ki güneş, ziyasıyla (ışığıyla) hadsiz eşyayı ihata ediyor (kuşatıyor). Mecmu-u ziyasındaki (ışığının bütünündeki) güneşin zatını mülahaza etmek (düşünmek) için gayet geniş bir tasavvur ve ihatalı bir nazar lâzım olduğundan; güneşin zatını unutturmamak için her bir parlak şeyde güneşin zatını aksi vasıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey, kendi kabiliyetince güneşin cilve-i zatîsiyle (zatının yansımasıyla) beraber ziyası, harareti (ısısı) gibi hâssalarını (özelliklerini) gösteriyor. Ve her parlak şey güneşi bütün sıfâtıyla (sıfatlarıyla) kabiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziya ve hararet ve ziyadaki elvan-ı seb’a (yedi renk) gibi keyfiyatlarının (niteliklerinin) her birisi dahi umum mukabilindeki (karşısındaki bütün) şeyleri ihata ediyor.

Öyle de وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى *(Okunuşu: Ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ)* *(Meali: En yüce sıfatlar Allah’ındır.)* (Nahl Suresi, 60) –temsilde hata olmasın– ehadiyet ve samediyet-i İlahiye (her şey O’na muhtaç olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın birliği), her bir şeyde, hususan (özellikle) zîhayatta (canlılarda), hususan insanın mahiyet âyinesinde (mahiyetinin aynasında) bütün esmasıyla (isimleriyle) bir cilvesi olduğu gibi; vahdet (birlik) ve vâhidiyet cihetiyle dahi mevcudat ile alâkadar her bir ismi bütün mevcudatı ihata ediyor.

İşte vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak ve kalpler Zat-ı Akdes’i (en kutsal zat olan Allah’ı) unutmamak için daima vâhidiyetteki sikke-i ehadiyeti (ehadiyet mührünü) nazara veriyor ki o sikkenin üç mühim ukdesini (düğümünü) irae eden (gösteren) Bismillahirrahmanirrahîm’dir.

Üçüncü Sır

Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede (gözle görülür şekilde) rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedahe (apaçık bir şekilde) yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlukatı terbiye eden, bilbedahe yine rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle (yapısıyla) meyvesine müteveccih olduğu (yöneldiği) gibi bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine (yardımına) koşturan, bilbedahe rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hâlî (boş) âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu fâni (geçici) insanı ebede (sonsuzluğa) namzet eden (aday yapan) ve ezelî ve ebedî bir zata muhatap ve dost yapan, bilbedahe rahmettir.

Ey insan, madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar (çekici) ve sevimli ve mededkâr (yardım edici) bir hakikat-i mahbubedir (sevilen gerçektir). “Bismillahirrahmanirrahîm” de, o hakikate yapış ve vahşet-i mutlakadan (tam bir yalnızlık ve ürkme hissinden) ve hadsiz ihtiyacatın elemlerinden kurtul ve o Sultan-ı ezel ve ebed’in (ezel ve ebed Sultanı’nın) tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle ve şefaatiyle (aracılığıyla) ve şuâatıyla (ışıklarıyla) o Sultan’a muhatap ve halil (yakın dost) ve dost ol!

Evet, kâinatın envaını (türlerini) hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp bütün hâcatına (ihtiyaçlarına) kemal-i intizam (tam bir düzen) ve inayet (özen) ile koşturmak, bilbedahe iki haletten (durumdan) birisidir: Ya kâinatın her bir nev’i (türü) kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi çok muhalatı (imkânsızlıkları) intac ediyor (sonuç veriyor). İnsan gibi bir âciz-i mutlakta (tam aciz birinde), en kuvvetli bir Sultan-ı Mutlak’ın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak’ın (her şeye gücü yeten birinin) ilmi ile bu muavenet oluyor. Demek kâinatın envaı, insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir zatın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.

Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün enva-ı mahlukatı (yaratılmışların türlerini) sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine “Lebbeyk!” (Buyur!) dedirten Zat-ı Zülcelal (celal sahibi Yüce Zat) seni bilmesin, tanımasın, görmesin! Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat’iyen anla ki: Senin gibi zayıf-ı mutlak (tam zayıf), âciz-i mutlak, fakir-i mutlak (tam fakir), fâni, küçük bir mahluka koca kâinatı musahhar etmek (emrine vermek) ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet ve inayet ve ilim ve kudreti tazammun eden (içeren) hakikat-i rahmettir. Elbette böyle bir rahmet, senden küllî (büyük, kapsamlı) ve hâlis (saf) bir şükür ve ciddi ve safi (arı) bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o safi hürmetin tercümanı ve unvanı olan Bismillahirrahmanirrahîm’i de. O rahmetin vusulüne (ulaşmasına) vesile ve o Rahman’ın dergâhında şefaatçi yap.

Evet, rahmetin vücudu (varlığı) ve tahakkuku (gerçekleşmesi), güneş kadar zahirdir (açıktır). Çünkü nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hasıl oluyor (meydana geliyor). Öyle de bu kâinatın daire-i kübrasında (büyük dairesinde) bin bir ism-i İlahînin (Allah’ın isimlerinin) cilvesinden uzanan nurani atkılar, kâinat simasında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i rahîmiyeti (Rahîm isminin mührünü) ve bir nakş-ı şefkati (şefkat nakşını) dokuyor ve öyle bir hâtem-i inayeti (inayet mührünü) nescediyor (dokuyor) ki güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.

Evet, şems ve kameri (güneşi ve ayı), anâsır ve maadini (elementleri ve madenleri), nebatat ve hayvanatı bir nakş-ı a’zamın (en büyük nakşın) atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâlarıyla (ışıklarıyla) tanzim eden (düzenleyen) ve hayata hâdim eden (hizmet ettiren) ve nebatî ve hayvanî olan umum validelerin gayet şirin ve fedakârane şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevi’l-hayatı (canlıları) hayat-ı insaniyeye (insan hayatına) musahhar eden ve ondan rububiyet-i İlahiyenin (Allah’ın Rabliğinin) gayet güzel ve şirin bir nakş-ı a’zamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar eden (gösteren) o Rahman-ı Zülcemal (güzellik sahibi Rahman), elbette kendi istiğna-i mutlakına (hiçbir şeye muhtaç olmamasına) karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak (tam ihtiyaç) içindeki zîhayata ve insana makbul bir şefaatçi yapmış.

Ey insan, eğer insan isen Bismillahirrahmanirrahîm de, o şefaatçiyi bul!

Evet, zeminde (yeryüzünde) dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebatatın ve hayvanatın taifelerini (türlerini), hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemal-i intizam ile hikmet ve inayet ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın simasında hâtem-i ehadiyeti (ehadiyet mührünü) vaz’eden (koyan), bilbedahe belki bilmüşahede rahmettir. Ve o rahmetin vücudu, bu küre-i arzın simasındaki mevcudatın vücudları kadar kat’î (kesin) olduğu gibi o mevcudat adedince tahakkukunun delilleri var.

Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi insanın mahiyet-i maneviyesinin (manevi yapısının) simasında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki küre-i arz simasındaki sikke-i merhamet ve kâinat simasındaki sikke-i uzma-yı rahmetten (en büyük rahmet mühründen) daha aşağı değil. Âdeta bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrakıyesi (odak noktası) hükmünde bir câmiiyeti (toplayıcılığı) var.

Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu simayı veren, o simada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz’eden zat, seni başı boş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin harekâtına (hareketlerine) dikkat etmesin, sana müteveccih olan bütün kâinatı abes (boş, anlamsız) yapsın, hilkat şeceresini (yaratılış ağacını) meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın! Hem hiçbir cihetle (yönle) şüphe kabul etmeyen ve hiçbir vechile (şekilde) noksaniyeti olmayan, güneş gibi zahir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin. Hâşâ!

Ey insan! Bil ki o rahmetin arşına yetişmek için bir mi’rac var. O mi’rac Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Ve bu mi’rac ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın yüz on dört surelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitapların iptidalarına (başlangıçlarına) ve umum mübarek işlerin mebdelerine (başlangıçlarına) bak. Ve Besmele’nin azamet-i kadrine (kıymetinin büyüklüğüne) en kat’î bir hüccet (delil) şudur ki, İmam-ı Şafiî (Radıyallahu Anh) gibi çok büyük müçtehidler demişler: “Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur’an’da yüz on dört defa nâzil olmuştur (inmiştir).”

Dördüncü Sır

Hadsiz kesret (çokluk) içinde vâhidiyet tecellisi (tecellisi), hitab-ı (hitabı) اِيَّاكَ نَعْبُدُ *(Okunuşu: İyyâke na’budu)* *(Meali: “Yalnız sana ibadet ederiz.”)* demekle herkese kâfi gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmuundaki (bütünündeki) vahdet arkasında Zat-ı Ehadiyeti (Ehad olan Zat’ı) mülahaza edip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ *(Okunuşu: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn)* *(Meali: “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.”)* demeye, küre-i arz vüs’atinde (genişliğinde) bir kalp bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binaen (dayanarak) cüz’iyatta (küçük parçalarda) zahir bir surette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi her bir nevide sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zat-ı Ehad’i mülahaza ettirmek için hâtem-i rahmaniyet (Rahman isminin mührü) içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor; tâ külfetsiz herkes her mertebede اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deyip doğrudan doğruya Zat-ı Akdes’e (en kutsal Zat’a) hitap ederek müteveccih olsun (yönelsin).

İşte Kur’an-ı Hakîm, bu sırr-ı azîmi (büyük sırrı) ifade içindir ki kâinatın daire-i a’zamından (en büyük dairesinden) mesela, semavat ve arzın (göklerin ve yerin) hilkatinden (yaratılışından) bahsettiği vakit, birden en küçük bir daireden ve en dakik (ince) bir cüz’îden (parçadan) bahseder; tâ ki zahir bir surette hâtem-i ehadiyeti göstersin. Mesela, hilkat-i semavat ve arzdan bahsi içinde hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve simasındaki dekaik-ı nimet ve hikmetten (nimet ve hikmet inceliklerinden) bahis açar; tâ ki fikir dağılmasın, kalp boğulmasın, ruh mabudunu (ibadet edilenini) doğrudan doğruya bulsun. Mesela وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ *(Okunuşu: Ve min âyâtihî halku’s-semâvâti ve’l-ardi vahtilâfü elsinetiküm ve elvâniküm)* *(Meali: “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun delillerindendir.”)* (Rum Suresi, 22) âyeti mezkûr (zikredilen) hakikati mu’cizane bir surette gösteriyor.

Evet, hadsiz mahlukatta ve nihayetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedâhil (iç içe) daireler gibi en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envaı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet ne kadar olsa yine kesret içinde bir vahdettir, hakiki hitabı tam temin edemiyor. Onun için vahdet arkasında ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki kesreti hatıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zat-ı Akdes’e karşı kalbe yol açsın.

Hem sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalpleri celbetmek (çekmek) için o sikke-i ehadiyet üstünde gayet cazibedar bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet (tatlılık) ve gayet sevimli bir cemal (güzellik) ve gayet kuvvetli bir hakikat olan rahmet sikkesini ve rahîmiyet hâtemini (mührünü) koymuştur. Evet, o rahmetin kuvvetidir ki zîşuurun (şuur sahibinin) nazarlarını celbeder, kendine çeker ve ehadiyet sikkesine îsal eder (ulaştırır) ve Zat-ı Ehadiyeyi mülahaza ettirir ve ondan اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deki hakiki hitaba mazhar eder (ulaştırır).

İşte Bismillahirrahmanirrahîm Fatiha’nın fihristesi ve Kur’an’ın mücmel bir hülâsası (kısa bir özeti) olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin unvanı ve tercümanı olmuş. Bu unvanı eline alan, rahmetin tabakatında (tabakalarında) gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrar-ı rahmeti (rahmet sırlarını) öğrenir ve envar-ı rahîmiyeti (Rahîm isminin nurlarını) ve şefkati görür.

Beşinci Sır

Bir hadîs-i şerifte vârid olmuş ki (gelmiş ki):

اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ –اَوْ كَمَا قَالَ–

*(Okunuşu: İnnallâhe halaka’l-insâne alâ sûreti’r-rahmân – ev kemâ kâl)*

*(Meali: “Muhakkak ki Allah, insanı Rahman suretinde yarattı.” –veya buyurduğu gibi–)*

Bu hadîsi, bir kısım ehl-i tarîkat (tasavvuf ehli), akaid-i imaniyeye (iman esaslarına) münasip düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler (yorumlamışlar). Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sima-yı manevîsine (manevi yüzüne) bir suret-i Rahman nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatın ekserinde (çoğunda) sekr (manevi sarhoşluk), ehl-i aşkın çoğunda istiğrak (derin bir manevi hale dalma) ve iltibas (karıştırma) olduğundan, hakikate muhalif (aykırı) telakkilerinde (anlayışlarında) belki mazurdurlar (mazur görülebilirler). Fakat aklı başında olanlar, fikren onların esas-ı akaide münafî (iman esaslarına aykırı) olan manalarını kabul edemez. Etse hata eder.

Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam (düzenli) idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı muntazam memurlar gibi istihdam eden (çalıştıran) Zat-ı Akdes-i İlahî’nin şeriki (ortağı), naziri (benzeri), zıddı, niddi (denki) olmadığı gibi لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ *(Okunuşu: Leyse ke-mislihî şey’ün ve hüve’s-semîu’l-basîr)* *(Meali: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitendir, görendir.”)* (Şûrâ Suresi, 11) sırrıyla sureti, misli, misali, şebihi (benzeri) dahi olamaz. Fakat

وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

*(Okunuşu: Ve lehü’l-meselü’l-a’lâ fi’s-semâvâti ve’l-ardi ve hüve’l-azîzü’l-hakîm)*

*(Meali: “Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nundur. O, Azîz’dir, Hakîm’dir.”)* (Rum Suresi, 27)

sırrıyla, mesel ve temsil ile şuunatına (işlerine ve sanatına) ve sıfât ve esmasına bakılır. Demek mesel ve temsil, şuunat nokta-i nazarında (açısından) vardır.

Şu mezkûr hadîs-i şerifin çok makasıdından (maksatlarından) birisi şudur ki: İnsan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet, sâbıkan (daha önce) beyan ettiğimiz gibi kâinatın simasında bin bir ismin şuâlarından tezahür eden ism-i Rahman göründüğü gibi zemin yüzünün simasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin (Allah’ın mutlak Rabliğinin) hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahman gösterildiği gibi insanın suret-i câmiasında (toplayıcı yapısında) küçük bir mikyasta (ölçekte) zeminin siması ve kâinatın siması gibi yine o ism-i Rahman’ın cilve-i etemmini (en tam yansımasını) gösterir demektir.

Hem işarettir ki: Zat-ı Rahmanu’r-Rahîm’in delilleri ve âyineleri (aynaları) olan zîhayat ve insan gibi mazharlar (tecelli yerleri) o kadar o Zat-ı Vâcibü’l-vücud’a (varlığı zorunlu olan Zat’a) delâletleri (işaretleri) kat’î ve vâzıh (açık) ve zahirdir ki güneşin timsalini ve aksini tutan parlak bir âyine parlaklığına ve delâletinin vuzuhuna (açıklığına) işareten “O âyine güneştir.” denildiği vakit, “İnsanda suret-i Rahman var.” vuzuh-u delâletine ve kemal-i münasebetine (uygunluğunun mükemmelliğine) işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i vahdetü’l-vücudun (varlığın birliği inancını taşıyanların) mutedil kısmı (ılımlı olanları) “Lâ mevcude illâ hû” (O’ndan başka varlık yoktur) bu sırra binaen, bu delâletin vuzuhuna ve bu münasebetin kemaline bir unvan olarak demişler.

اَللّٰهُمَّ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحٖيمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ اِرْحَمْنَا كَمَا يَلٖيقُ بِرَحٖيمِيَّتِكَ وَ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ اٰمٖينَ

*(Okunuşu: Allâhümme yâ Rahmânü yâ Rahîmü bi-hakki Bismillâhirrahmânirrahîm irhamnâ kemâ yelîku bi-rahîmiyyetike ve fehhimnâ esrâra Bismillâhirrahmânirrahîm kemâ yelîku bi-rahmâniyyetike, Âmîn)*

*(Meali: Ey Rahman, ey Rahîm olan Allah’ım! Bismillahirrahmanirrahîm hakkı için, bize Rahîmiyetine lâyık şekilde merhamet et ve bize Bismillahirrahmanirrahîm’in sırlarını Rahmaniyetine lâyık şekilde anlat. Âmin.)*

Altıncı Sır

Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçare (çaresiz) insan! Rahmet, ne kadar kıymettar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki o rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelal’e vesiledir ki yıldızlarla zerrat (zerreler) beraber olarak kemal-i intizam ve itaatle –beraber– ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zat-ı Zülcelal’in ve o Sultan-ı ezel ve ebed’in istiğna-i zatîsi (zatı gereği hiçbir şeye muhtaç olmaması) var ve istiğna-i mutlak (tam bir ihtiyaçsızlık) içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Ale’l-ıtlak’tır (mutlak zengindir). Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde (emir ve idaresi altında) ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celaline karşı tezellüldedir (zillet içindedir).

İşte rahmet seni ey insan! O Müstağni-i Ale’l-ıtlak’ın (mutlak ihtiyaçsız olanın) ve Sultan-ı Sermedî’nin (ebedî Sultan’ın) huzuruna çıkarır ve ona dost yapar ve ona muhatap eder ve sevgili bir abd (kul) vaziyetini verir. Fakat nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyası, güneşin aksini, cilvesini senin âyinen vasıtasıyla senin eline verir. Öyle de o Zat-ı Akdes’e ve o Şems-i ezel ve ebed’e (ezel ve ebed güneşine) biz çendan (her ne kadar) nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziya-i rahmeti (rahmet ışığı), onu bize yakın ediyor.

İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili (temsilcisi) ve o rahmetin en beliğ (anlaşılır, etkili) bir lisanı ve dellâlı (ilan edicisi) olan ve Rahmeten li’l-âlemîn (Âlemlere Rahmet) unvanıyla Kur’an’da tesmiye edilen (isimlendirilen) Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir (ona uymasıdır). Ve bu Rahmeten li’l-âlemîn olan rahmet-i mücessemeye (cisimleşmiş rahmete) vesile ise salavattır. Evet, salavatın manası, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete, rahmet duası olan salavat ise o Rahmeten li’l-âlemîn’in vusulüne (ona ulaşmaya) vesiledir. Öyle ise sen salavatı kendine, o Rahmeten li’l-âlemîn’e vesile yap ve o zatı da rahmet-i Rahman’a vesile ittihaz et (kabul et). Umum ümmetin Rahmeten li’l-âlemîn olan Aleyhissalâtü vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle rahmet manasıyla salavat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlahiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette ispat eder.

Elhasıl (kısacası): Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm olduğu gibi en birinci anahtarı dahi Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır.

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَتِكَ وَ بِحُرْمَتِهٖ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ اَجْمَعٖينَ وَ ارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنٖينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰمٖينَ

*(Okunuşu: Allâhümme bi-hakki esrâri Bismillâhirrahmânirrahîm salli ve sellim alâ men erseltehû rahmeten li’l-âlemîne kemâ yelîku bi-rahmetike ve bi-hurmetihî ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn, ve’rhamnâ rahmeten tuğnînâ bihâ an rahmeti men sivâke min halkıke, Âmîn)*

*(Meali: Ey Allah’ım! Bismillahirrahmanirrahîm’in sırları hakkı için, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zata (Peygamberimize), Senin rahmetine ve onun hürmetine lâyık bir şekilde ve onun bütün ailesine ve ashâbına salât ve selâm eyle. Ve bize öyle bir rahmetle merhamet et ki, onunla Senden başka yarattıklarının merhametinden bizi müstağni kıl (muhtaç etme). Âmin.)*

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

*(Okunuşu: Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm)*

*(Meali: “(Allah’ım!) Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapan sensin.”)* (Bakara Suresi, 32)

*

Risale-i Nur Külliyatından

Birinci Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ وَ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilatıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.

Birinci Söz

Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır.

Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:

Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin, tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır.

İşte böyle bir seyahat için iki adam sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı. Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir kātıu’t-tarîke rast gelse der: “Ben, filan reisin ismiyle gezerim.” Şakî def’olur, ilişemez. Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil hem rezil oldu.

İşte ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcatın nihayetsizdir. Madem öyledir, şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.

Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki askere kaydolur, devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcudat, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi?

Evet, nasıl ki görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o, bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder.

Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk’ın namına hareket eder ki zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.

Demek her bir ağaç, Bismillah der. Hazine-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.

Her bir bostan, Bismillah der. Matbaha-i kudretten bir kazan olur ki çeşit çeşit, pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.

Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzak namına en latîf, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar.

Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler, geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar olur. Evet, havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi o sert taş ve topraktaki köklerin kemal-i suhuletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi hem şiddet-i hararete karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabiiyyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki:

En güvendiğin salabet ve hararet dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Musa (as) gibi فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisal ederek taşları şakkeder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nâzenin yapraklar, birer aza-yı İbrahim (as) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونٖى بَرْدًا وَ سَلَامًا âyetini okuyorlar.

Madem her şey manen Bismillah der. Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah namına vermeliyiz, Allah namına almalıyız. Öyle ise Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız.

Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiyat istiyor?

Elcevap: Evet, o Mün’im-i Hakiki, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiyat ise üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.

Başta Bismillah zikirdir.

Âhirde Elhamdülillah şükürdür.

Ortada, bu kıymettar hârika-i sanat olan nimetler Ehad-i Samed’in mu’cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir. Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise öyle de zahirî mün’imleri medih ve muhabbet edip Mün’im-i Hakiki’yi unutmak, ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis, böyle ebleh olmamak istersen Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle. Vesselâm.

*

 

On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı

(Makam münasebetiyle buraya alınmıştır.)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ in binler esrarından altı sırrına dairdir.

İhtar: Besmele’nin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota suretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sırlar ile o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zapt etmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi otuzdan beş altıya indi.

“Ey insan!” dediğim vakit nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime has iken ruhen benimle münasebettar ve nefsi nefsimden daha hüşyar zatlara belki medar-ı istifade olur niyetiyle, On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı olarak müdakkik kardeşlerimin tasviplerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar, delilden ziyade zevke nâzırdır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنّٖٓى اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرٖيمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَ اِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.

Birinci Sır

Bismillahirrahmanirrahîm’in bir cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinat simasında, arz simasında ve insan simasında birbiri içinde birbirinin numunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var.

Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teanuk, tecavübden tezahür eden sikke-i kübra-i uluhiyettir ki “Bismillah” ona bakıyor.

İkincisi: Küre-i arz simasında nebatat ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenasüp, intizam, insicam, lütuf ve merhametten tezahür eden sikke-i kübra-i rahmaniyettir ki “Bismillahirrahman” ona bakıyor.

Sonra insanın mahiyet-i câmiasının simasındaki letaif-i re’fet ve dekaik-ı şefkat ve şuâat-ı merhamet-i İlahiyeden tezahür eden sikke-i ulyâ-i rahîmiyettir ki Bismillahirrahmanirrahîm’deki “Er-Rahîm” ona bakıyor.

Demek Bismillahirrahmanirrahîm sahife-i âlemde bir satır-ı nurani teşkil eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî unvanıdır ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani Bismillahirrahmanirrahîm yukarıdan nüzul ile semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musağğarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar, insanî arşa çıkmaya bir yol olur.

İkinci Sır

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, hadsiz kesret-i mahlukatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak için daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, mesela nasıl ki güneş, ziyasıyla hadsiz eşyayı ihata ediyor. Mecmu-u ziyasındaki güneşin zatını mülahaza etmek için gayet geniş bir tasavvur ve ihatalı bir nazar lâzım olduğundan; güneşin zatını unutturmamak için her bir parlak şeyde güneşin zatını aksi vasıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey, kendi kabiliyetince güneşin cilve-i zatîsiyle beraber ziyası, harareti gibi hâssalarını gösteriyor. Ve her parlak şey güneşi bütün sıfâtıyla kabiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziya ve hararet ve ziyadaki elvan-ı seb’a gibi keyfiyatlarının her birisi dahi umum mukabilindeki şeyleri ihata ediyor.

Öyle de وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى –temsilde hata olmasın– ehadiyet ve samediyet-i İlahiye, her bir şeyde, hususan zîhayatta, hususan insanın mahiyet âyinesinde bütün esmasıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi mevcudat ile alâkadar her bir ismi bütün mevcudatı ihata ediyor.

İşte vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak ve kalpler Zat-ı Akdes’i unutmamak için daima vâhidiyetteki sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki o sikkenin üç mühim ukdesini irae eden Bismillahirrahmanirrahîm’dir.

Üçüncü Sır

Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedahe yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlukatı terbiye eden, bilbedahe yine rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine koşturan, bilbedahe rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hâlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu fâni insanı ebede namzet eden ve ezelî ve ebedî bir zata muhatap ve dost yapan, bilbedahe rahmettir.

Ey insan, madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar ve sevimli ve mededkâr bir hakikat-i mahbubedir. “Bismillahirrahmanirrahîm” de, o hakikate yapış ve vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyacatın elemlerinden kurtul ve o Sultan-ı ezel ve ebed’in tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle ve şefaatiyle ve şuâatıyla o Sultan’a muhatap ve halil ve dost ol!

Evet, kâinatın envaını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp bütün hâcatına kemal-i intizam ve inayet ile koşturmak, bilbedahe iki haletten birisidir: Ya kâinatın her bir nev’i kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi çok muhalatı intac ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta, en kuvvetli bir Sultan-ı Mutlak’ın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak’ın ilmi ile bu muavenet oluyor. Demek kâinatın envaı, insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir zatın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.

Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün enva-ı mahlukatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine “Lebbeyk!” dedirten Zat-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin! Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat’iyen anla ki: Senin gibi zayıf-ı mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fâni, küçük bir mahluka koca kâinatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet ve inayet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-i rahmettir. Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddi ve safi bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o safi hürmetin tercümanı ve unvanı olan Bismillahirrahmanirrahîm’i de. O rahmetin vusulüne vesile ve o Rahman’ın dergâhında şefaatçi yap.

Evet, rahmetin vücudu ve tahakkuku, güneş kadar zahirdir. Çünkü nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hasıl oluyor. Öyle de bu kâinatın daire-i kübrasında bin bir ism-i İlahînin cilvesinden uzanan nurani atkılar, kâinat simasında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i rahîmiyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inayeti nescediyor ki güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.

Evet, şems ve kameri, anâsır ve maadini, nebatat ve hayvanatı bir nakş-ı a’zamın atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâlarıyla tanzim eden ve hayata hâdim eden ve nebatî ve hayvanî olan umum validelerin gayet şirin ve fedakârane şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevi’l-hayatı hayat-ı insaniyeye musahhar eden ve ondan rububiyet-i İlahiyenin gayet güzel ve şirin bir nakş-ı a’zamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar eden o Rahman-ı Zülcemal, elbette kendi istiğna-i mutlakına karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbul bir şefaatçi yapmış.

Ey insan, eğer insan isen Bismillahirrahmanirrahîm de, o şefaatçiyi bul!

Evet, zeminde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebatatın ve hayvanatın taifelerini, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemal-i intizam ile hikmet ve inayet ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın simasında hâtem-i ehadiyeti vaz’eden, bilbedahe belki bilmüşahede rahmettir. Ve o rahmetin vücudu, bu küre-i arzın simasındaki mevcudatın vücudları kadar kat’î olduğu gibi o mevcudat adedince tahakkukunun delilleri var.

Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi insanın mahiyet-i maneviyesinin simasında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki küre-i arz simasındaki sikke-i merhamet ve kâinat simasındaki sikke-i uzma-yı rahmetten daha aşağı değil. Âdeta bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrakıyesi hükmünde bir câmiiyeti var.

Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu simayı veren, o simada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz’eden zat, seni başı boş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin harekâtına dikkat etmesin, sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın, hilkat şeceresini meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın! Hem hiçbir cihetle şüphe kabul etmeyen ve hiçbir vechile noksaniyeti olmayan, güneş gibi zahir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin. Hâşâ!

Ey insan! Bil ki o rahmetin arşına yetişmek için bir mi’rac var. O mi’rac Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Ve bu mi’rac ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın yüz on dört surelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitapların iptidalarına ve umum mübarek işlerin mebdelerine bak. Ve Besmele’nin azamet-i kadrine en kat’î bir hüccet şudur ki, İmam-ı Şafiî (ra) gibi çok büyük müçtehidler demişler: “Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur’an’da yüz on dört defa nâzil olmuştur.”

Dördüncü Sır

Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellisi, hitab-ı اِيَّاكَ نَعْبُدُ demekle herkese kâfi gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmuundaki vahdet arkasında Zat-ı Ehadiyeti mülahaza edip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ demeye, küre-i arz vüs’atinde bir kalp bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binaen cüz’iyatta zahir bir surette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi her bir nevide sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zat-ı Ehad’i mülahaza ettirmek için hâtem-i rahmaniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor; tâ külfetsiz herkes her mertebede اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deyip doğrudan doğruya Zat-ı Akdes’e hitap ederek müteveccih olsun.

İşte Kur’an-ı Hakîm, bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki kâinatın daire-i a’zamından mesela, semavat ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden en küçük bir daireden ve en dakik bir cüz’îden bahseder; tâ ki zahir bir surette hâtem-i ehadiyeti göstersin. Mesela, hilkat-i semavat ve arzdan bahsi içinde hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve simasındaki dekaik-ı nimet ve hikmetten bahis açar; tâ ki fikir dağılmasın, kalp boğulmasın, ruh mabudunu doğrudan doğruya bulsun. Mesela وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ âyeti mezkûr hakikati mu’cizane bir surette gösteriyor.

Evet, hadsiz mahlukatta ve nihayetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedâhil daireler gibi en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envaı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet ne kadar olsa yine kesret içinde bir vahdettir, hakiki hitabı tam temin edemiyor. Onun için vahdet arkasında ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki kesreti hatıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zat-ı Akdes’e karşı kalbe yol açsın.

Hem sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalpleri celbetmek için o sikke-i ehadiyet üstünde gayet cazibedar bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet ve gayet sevimli bir cemal ve gayet kuvvetli bir hakikat olan rahmet sikkesini ve rahîmiyet hâtemini koymuştur. Evet, o rahmetin kuvvetidir ki zîşuurun nazarlarını celbeder, kendine çeker ve ehadiyet sikkesine îsal eder ve Zat-ı Ehadiyeyi mülahaza ettirir ve ondan اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deki hakiki hitaba mazhar eder.

İşte Bismillahirrahmanirrahîm Fatiha’nın fihristesi ve Kur’an’ın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin unvanı ve tercümanı olmuş. Bu unvanı eline alan, rahmetin tabakatında gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrar-ı rahmeti öğrenir ve envar-ı rahîmiyeti ve şefkati görür.

Beşinci Sır

Bir hadîs-i şerifte vârid olmuş ki:

اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ –اَوْ كَمَا قَالَ–

Bu hadîsi, bir kısım ehl-i tarîkat, akaid-i imaniyeye münasip düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sima-yı manevîsine bir suret-i Rahman nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatın ekserinde sekr, ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikate muhalif telakkilerinde belki mazurdurlar. Fakat aklı başında olanlar, fikren onların esas-ı akaide münafî olan manalarını kabul edemez. Etse hata eder.

Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zat-ı Akdes-i İlahî’nin şeriki, naziri, zıddı, niddi olmadığı gibi لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ sırrıyla sureti, misli, misali, şebihi dahi olamaz. Fakat

وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

sırrıyla, mesel ve temsil ile şuunatına ve sıfât ve esmasına bakılır. Demek mesel ve temsil, şuunat nokta-i nazarında vardır.

Şu mezkûr hadîs-i şerifin çok makasıdından birisi şudur ki insan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet, sâbıkan beyan ettiğimiz gibi kâinatın simasında bin bir ismin şuâlarından tezahür eden ism-i Rahman göründüğü gibi zemin yüzünün simasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahman gösterildiği gibi insanın suret-i câmiasında küçük bir mikyasta zeminin siması ve kâinatın siması gibi yine o ism-i Rahman’ın cilve-i etemmini gösterir demektir.

Hem işarettir ki: Zat-ı Rahmanu’r-Rahîm’in delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve insan gibi mazharlar o kadar o Zat-ı Vâcibü’l-vücud’a delâletleri kat’î ve vâzıh ve zahirdir ki güneşin timsalini ve aksini tutan parlak bir âyine parlaklığına ve delâletinin vuzuhuna işareten “O âyine güneştir.” denildiği vakit, “İnsanda suret-i Rahman var.” vuzuh-u delâletine ve kemal-i münasebetine işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i vahdetü’l-vücudun mutedil kısmı “Lâ mevcude illâ hû” bu sırra binaen, bu delâletin vuzuhuna ve bu münasebetin kemaline bir unvan olarak demişler.

اَللّٰهُمَّ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحٖيمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ اِرْحَمْنَا كَمَا يَلٖيقُ بِرَحٖيمِيَّتِكَ وَ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ اٰمٖينَ

Altıncı Sır

Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçare insan! Rahmet, ne kadar kıymettar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki o rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelal’e vesiledir ki yıldızlarla zerrat beraber olarak kemal-i intizam ve itaatle –beraber– ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zat-ı Zülcelal’in ve o Sultan-ı ezel ve ebed’in istiğna-i zatîsi var ve istiğna-i mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Ale’l-ıtlak’tır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celaline karşı tezellüldedir.

İşte rahmet seni ey insan! O Müstağni-i Ale’l-ıtlak’ın ve Sultan-ı Sermedî’nin huzuruna çıkarır ve ona dost yapar ve ona muhatap eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyası, güneşin aksini, cilvesini senin âyinen vasıtasıyla senin eline verir. Öyle de o Zat-ı Akdes’e ve o Şems-i ezel ve ebed’e biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziya-i rahmeti, onu bize yakın ediyor.

İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten li’l-âlemîn unvanıyla Kur’an’da tesmiye edilen Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten li’l-âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise salavattır. Evet, salavatın manası, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete, rahmet duası olan salavat ise o Rahmeten li’l-âlemîn’in vusulüne vesiledir. Öyle ise sen salavatı kendine, o Rahmeten li’l-âlemîn’e vesile yap ve o zatı da rahmet-i Rahman’a vesile ittihaz et. Umum ümmetin Rahmeten li’l-âlemîn olan Aleyhissalâtü vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle rahmet manasıyla salavat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlahiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette ispat eder.

Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm olduğu gibi en birinci anahtarı dahi Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır.

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ كَمَا يَلٖيقُ بِرَحْمَتِكَ وَ بِحُرْمَتِهٖ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ اَجْمَعٖينَ وَ ارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنٖينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰمٖينَ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

*

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir