Dördüncü Lem’a



İzahlı Metin

Dördüncü Lem’a

Bu risaleye “Minhacü’s-Sünne” (Sünnet Yolu) ismi uygun görülmüştür.

İmamet meselesi, aslında teferruata dair bir konu olduğu hâlde, ona aşırı önem verildiği için imanın temel meselelerinden biri sırasına girmiş ve kelam ilminde ve dinin temelleri konusunda bir tartışma odağı hâline geldiği için, Kur’an’a ve imana dair temel hizmetimizle bir ilgisi bulunduğundan, bu konudan kısaca bahsedilmiştir.

*Bismillahirrahmanirrahim* *(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Lekad câekum resûlun min enfusikum azîzun aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bi’l-mu’minîne raûfun rahîm. Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ huve aleyhi tevekkeltu ve huve rabbu’l-arşi’l-azîm.* *(Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir. Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na güvendim ve O, büyük Arş’ın Rabbidir.”)*

*Kul lâ es’elukum aleyhi ecren illâ’l-meveddete fi’l-kurbâ* *(De ki: “Ben bu tebliğime karşılık sizden, akrabalarıma sevgi göstermenizden başka bir ücret istemiyorum.”)*

Bu yüce ayetin pek çok büyük hakikatinden bir iki tanesine, iki makam ile işaret edeceğiz.

Birinci Makam

Dört nükteden oluşmaktadır.

Birinci Nükte

Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın, ümmetine karşı mükemmel şefkat ve merhametini ifade etmektedir. Evet, sahih bir rivayete göre mahşerin dehşetinden herkesin, hatta peygamberlerin bile kendim, kendim diyeceği bir zamanda, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın ümmetim, ümmetim diyerek şefkat ve merhametini göstereceği gibi; keşif ehlinin de onayladığı üzere, annesi o daha yeni doğduğunda, onun yakarışlarından ümmetim, ümmetim dediğini işitmiştir.

Ayrıca bütün hayat hikâyesi ve yaydığı şefkat dolu yüce ahlak ilkeleri onun eşsiz şefkat ve merhametini gösterdiği gibi; ümmetinin sayısız salavatına sonsuz bir ihtiyaç duymasıyla, ümmetinin bütün mutluluklarıyla mükemmel şefkatinden dolayı yakından ilgilendiğini belli ederek sınırsız bir şefkat göstermiştir.

İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin değerli sünnetine uymamanın ne büyük bir nankörlük ve vicdansızlık olduğunu sen düşün.

İkinci Nükte

Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam, peygamberliğinin genel ve kapsamlı görevi içinde bazı özel ve küçük meselelere karşı çok büyük bir şefkat göstermiştir. Dışarıdan bakıldığında bu büyük şefkati, o özel ve küçük meselelere yöneltmesi, peygamberlik görevinin olağanüstü önemine pek uygun görünmüyor. Fakat gerçekte o küçük mesele, genel ve kapsamlı bir peygamberlik görevinin dayanağı olabilecek bir zincirin ucu ve temsilcisi olduğundan, o büyük zincir adına onun temsilcisine olağanüstü bir önem verilmiştir.

Mesela, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın, Hazreti Hasan ve Hüseyin’e karşı küçüklüklerinde gösterdiği olağanüstü şefkat ve büyük önem, yalnızca doğuştan gelen bir şefkat ve akrabalık hissinden kaynaklanan bir sevgi değildir. Aksine bu durum, peygamberlik görevinin nurlu bir zincirinin ucu ve Peygamberlik mirasının çok önemli bir topluluğunun kaynağı, temsilcisi ve bir özeti olmaları sebebiyledir.

Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam, Hazreti Hasan’ı (Radıyallahu Anh) tam bir şefkatle kucağına alarak başını öpmesiyle; Hazreti Hasan’dan (Radıyallahu Anh) silsile yoluyla gelen nurlu ve mübarek neslinden, Gavs-ı A’zam olan Şah-ı Geylanî gibi Mehdi misali pek çok peygamber varisinin ve Ahmedî şeriatın (Aleyhissalatu Vesselam) taşıyıcılarının adına Hazreti Hasan’ın (Radıyallahu Anh) başını öpmüştür. Peygamberlik nazarıyla o zatların gelecekte yapacakları kutsal hizmetleri görüp takdir etmiş, beğenmiş ve bu takdir ile teşvike bir işaret olarak Hazreti Hasan’ın (Radıyallahu Anh) başını öpmüştür.

Aynı şekilde, Hazreti Hüseyin’e karşı gösterdiği olağanüstü önem ve şefkat de Hazreti Hüseyin’in (Radıyallahu Anh) nurlu silsilesinden gelen Zeynelâbidîn, Cafer-i Sadık gibi pek çok şanlı imamın ve gerçek peygamber varisleri olan Mehdi misali birçok nurlu zatın adına ve İslam dini ile peygamberlik görevi hesabına onun boynunu öpmüş, ona olan tam şefkatini ve verdiği önemi göstermiştir.

Evet, Ahmedî Zat’ın (Aleyhissalatu Vesselam) gaybı bilen kalbiyle, dünyada saadet asrından ebediyete uzanan mahşer meydanını seyreden, yeryüzünden cenneti gören, yerden gökteki melekleri gözlemleyen ve Hazreti Âdem zamanından beri geçmişin karanlık perdeleri arkasında gizlenmiş olayları gören, hatta Yüce Zat’ı görmeye mazhar olan nurlu bakışı ve geleceği gören gözü, elbette Hazreti Hasan ve Hüseyin’in arkasından silsileler hâlinde gelecek olan kutupları, varis imamları ve mehdileri görmüş ve onların hepsi adına başlarını öpmüştür. Evet, Hazreti Hasan’ın (Radıyallahu Anh) başının öpülmesinde, Şah-ı Geylanî’nin çok büyük bir payı vardır.

Üçüncü Nükte

*İllâ’l-meveddete fi’l-kurbâ* *(“Akrabalarıma sevgi göstermenizden başka”)* ayetinin bir yoruma göre anlamı şudur: “Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam, peygamberlik görevinin yerine getirilmesine karşılık bir ücret istemez, yalnızca Ehl-i Beyt’ine (ailesine ve soyuna) sevgi gösterilmesini ister.”

Eğer denilse: Bu anlama göre, soy akrabalığından gelen bir fayda gözetilmiş gibi görünüyor. Hâlbuki *İnne ekremekum indallâhi etkâkum* *(“Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır”)* sırrına göre peygamberlik görevi, soy yakınlığına değil, Allah’a olan yakınlık noktasına göre işler?

Cevap: Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam, gaybı bilen nazarıyla görmüştür ki Ehl-i Beyt’i, İslam âlemi içinde nurlu bir ağaç hükmüne geçecektir. İslam âleminin bütün tabakalarında, insanî mükemmellikler dersinde rehberlik ve mürşitlik görevini yürütecek zatlar, mutlak çoğunlukla Ehl-i Beyt’ten çıkacaktır. Teşehhüdde ümmetin “Âl” (Peygamber ailesi ve soyu) hakkındaki duası olan *Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed, kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm, inneke hamîdun mecîd* *(“Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in ailesine salât eyle; tıpkı İbrahim’e ve İbrahim’in ailesine salât eylediğin gibi. Şüphesiz sen övülmeye layık ve şanı yüce olansın”)* duasının kabul olacağını keşfetmiştir. Yani nasıl ki İbrahim milletinde nurlu rehberlerin mutlak çoğunluğu Hazreti İbrahim’in (Aleyhisselam) ailesinden ve soyundan gelen peygamberler olmuşsa; Muhammed (Aleyhissalatu Vesselam) ümmetinde de İslamiyet’in büyük görevlerinde ve tarikat ve maneviyat yollarının çoğunda, İsrailoğulları peygamberleri gibi, Muhammedî Ehl-i Beyt’in (Aleyhissalatu Vesselam) kutuplarını görmüştür. İşte bu sebeple *Lâ es’elukum aleyhi ecren illâ’l-meveddete fi’l-kurbâ* *(“Ben bu tebliğime karşılık sizden, akrabalarıma sevgi göstermenizden başka bir ücret istemiyorum”)* demesiyle emrolunarak, Ehl-i Beyt’e karşı ümmetin sevgisini istemiştir.

Bu gerçeği destekleyen diğer rivayetlerde şöyle buyurmuştur: “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkıca sarılırsanız, kurtuluşa erersiniz. Biri Allah’ın Kitabı, diğeri Ehl-i Beyt’imdir.” Çünkü Peygamberimizin sünnetinin kaynağı, koruyucusu ve her yönüyle ona uymakla yükümlü olan, Ehl-i Beyt’tir.

İşte bu sırra dayanarak, Kitap ve Sünnet’e uymak başlığı altında bu hadis gerçeği bildirilmiştir. Demek ki Ehl-i Beyt’ten, peygamberlik görevi açısından kastettiği, kendi değerli sünnetidir. Sünnet-i seniyeye uymayı terk eden, gerçek Âl-i Beyt’ten olmadığı gibi, Âl-i Beyt’in gerçek bir dostu da olamaz.

Ayrıca ümmetini Ehl-i Beyt’in etrafında toplama arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Ehl-i Beyt’in çok çoğalacağını Allah’ın izniyle bilmiş ve İslamiyet’in zayıflayacağını anlamıştır. O durumda, İslam âleminin manevi gelişiminde bir dayanak ve merkez olabilmesi için çok kuvvetli ve kalabalık, dayanışma içinde bir cemaat gereklidir. Allah’ın izniyle bunu düşünmüş ve ümmetinin, Ehl-i Beyt’in etrafında toplanmasını arzu etmiştir.

Evet, Ehl-i Beyt’in fertleri, inanç ve iman konusunda diğerlerinden çok ileri olmasalar bile, yine de teslimiyet, bağlılık ve taraftarlıkta çok ileridedirler. Çünkü onlar İslamiyet’e yaratılıştan, soydan ve doğuştan taraftardırlar. Doğuştan gelen bir taraftarlık, zayıf, şansız ve hatta haksız bile olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki son derece kuvvetli, son derece hakikatli, son derece şanlı, bütün atalarının bağlandığı, şeref kazandığı ve canlarını feda ettiği bir hakikate olan taraftarlığın ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu apaçık hisseden bir zat, hiç taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddetli bağlılık ve fıtrî İslamiyet yönüyle, İslam dini lehine en küçük bir işareti bile kuvvetli bir delil gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası ise ancak kuvvetli bir delil ile bu bağlılığı gösterir.

Dördüncü Nükte

Üçüncü Nükte münasebetiyle, Şiiler ile Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in anlaşmazlık konusu olan, hatta imanî akide kitaplarına ve imanın esasları sırasına girecek derecede büyütülmüş bir meseleye kısaca işaret edeceğiz.

Mesele şudur:

Ehl-i Sünnet ve Cemaat der ki: “Hazreti Ali (Radıyallahu Anh), dört büyük halifenin dördüncüsüdür. Hazreti Sıddık (Radıyallahu Anh) daha üstündür ve halifeliğe daha layıktı ki ilk olarak o geçmiştir.”

Şiiler ise derler ki: “Hak, Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) idi. Ona haksızlık edildi. Hepsinden en üstün olan Hazreti Ali’dir (Radıyallahu Anh).” Davalarına getirdikleri delillerin özeti şudur: “Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) hakkında var olan Peygamber hadisleri, Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) ‘Velayetin Şahı’ unvanıyla evliyanın ve tarikatların mutlak çoğunluğunun başvuru kaynağı olması, ilim, cesaret ve ibadetteki olağanüstü sıfatları ve Peygamber Aleyhissalatu Vesselam’ın ona ve ondan gelen Ehl-i Beyt’e karşı gösterdiği şiddetli bağlılık, en üstünün o olduğunu gösteriyor. Halifelik daima onun hakkıydı, ondan zorla alındı.”

Cevap: Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) defalarca kendi ağzıyla yaptığı itiraflar ve yirmi yıldan fazla bir süre o üç halifeye uyarak onların şeyhülislamlığı makamında bulunması, Şiilerin bu iddialarını çürütmektedir. Ayrıca, üç halifenin hilafet dönemlerindeki İslam fetihleri ve düşmanlarla yapılan mücadeleler ile Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) dönemindeki olaylar, İslam halifeliği noktasında yine Şiilerin iddialarını çürütür. Demek ki Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in davası haktır.

Eğer denilse: Şia ikidir. Biri Velayet Şiası, diğeri Hilafet Şiası’dır. Hadi bu ikinci kısım, işe kin ve siyaset karıştırdığı için haksız olsun. Fakat birinci kısımda kin ve siyaset yoktur. Hâlbuki Velayet Şiası, Hilafet Şiası’na katılmıştır; yani tarikat ehli evliyanın bir kısmı Hazreti Ali’yi (Radıyallahu Anh) daha üstün görüyorlar. Siyaset tarafında olan Hilafet Şiası’nın iddialarını tasdik ediyorlar.

Cevap: Hazreti Ali’ye (Radıyallahu Anh) iki yönden bakmak gerekir. Birincisi, şahsi mükemmellikleri ve mertebesi noktasından. İkincisi, Ehl-i Beyt’in manevi şahsiyetini temsil etmesi noktasındandır. Ehl-i Beyt’in manevi şahsiyeti ise Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın bir nevi mahiyetini göstermektedir.

İşte birinci nokta açısından, Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) başta olmak üzere bütün hakikat ehli, Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer’i (Radıyallahu Anh) öne alırlar. İslam’a hizmette ve Allah’a yakınlıkta onların makamlarını daha yüksek görmüşlerdir. İkinci nokta açısından ise Hazreti Ali (Radıyallahu Anh), Ehl-i Beyt’in manevi şahsiyetinin temsilcisidir ve Ehl-i Beyt’in manevi şahsiyeti de Muhammedî bir hakikati (Aleyhissalatu Vesselam) temsil ettiği için kıyaslamaya gelmez. İşte Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) hakkındaki olağanüstü övgü dolu Peygamber hadisleri, bu ikinci noktaya bakmaktadır. Bu gerçeği doğrulayan sahih bir rivayet vardır ki Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam şöyle buyurmuştur: “Her peygamberin nesli kendindendir. Benim neslim ise Ali’nin (Radıyallahu Anh) neslidir.”

Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) şahsı hakkında diğer halifelerden daha fazla övgü dolu hadislerin yaygınlaşmasının sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler, ona haksız yere saldırdıkları ve onu küçük düşürmeye çalıştıkları için, buna karşılık hak ehli olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat, onun hakkındaki rivayetleri çokça yaymışlardır. Diğer Raşid Halifeler ise bu tür eleştiri ve küçük düşürmelere pek maruz kalmadıkları için, onlar hakkındaki hadislerin yayılmasına ihtiyaç görülmemiştir. Ayrıca Peygamberimiz, gelecekte Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) acı olaylara ve iç fitnelere maruz kalacağını peygamberlik nazarıyla görmüş, Hazreti Ali’yi (Radıyallahu Anh) ümitsizlikten ve ümmetini de onun hakkında kötü zanda bulunmaktan kurtarmak için *Men kuntu mevlâhu fe Aliyyun mevlâhu* *(“Ben kimin dostu (mevlası) isem, Ali de onun dostudur”)* gibi önemli hadislerle Ali’yi (Radıyallahu Anh) teselli etmiş ve ümmeti irşat etmiştir.

Velayet Şiası’nın Hazreti Ali’ye (Radıyallahu Anh) karşı aşırı sevgileri ve tarikat yoluyla gelen üstün görmeleri, kendilerini Hilafet Şiası derecesinde sorumlu kılmaz. Çünkü velayet ehli, meslekleri gereği mürşitlerine sevgiyle bakarlar. Sevginin özelliği ise aşırılıktır. Sevdiğini, bulunduğu makamdan daha yüksekte görmek ister ve öyle de görür. Sevginin taşkınlıklarında manevi hâl sahibi kimseler mazur görülebilirler. Fakat onların sevgiden kaynaklanan bu üstün görmeleri, Raşid Halifeleri yerme ve onlara düşmanlık etme noktasına gitmemek şartıyla ve İslam’ın temel prensiplerinin dışına çıkmamak kaydıyla mazur görülebilirler.

Hilafet Şiası ise işin içine siyasi hırslar girdiği için kin ve saldırganlıktan kurtulamazlar, mazur görülme haklarını kaybederler. Hatta *Lâ li hubbi Aliyyin bel li buğdi Ömer* *(“Ali’nin sevgisinden değil, Ömer’in nefretinden dolayı”)* cümlesine örnek olarak, Hazreti Ömer’in (Radıyallahu Anh) eliyle İran milliyeti yara aldığı için intikamlarını Ali sevgisi şeklinde gösterdikleri gibi, Amr bin el-Âs’ın Hazreti Ali’ye (Radıyallahu Anh) karşı ayaklanması ve Ömer bin Sa’d’ın Hazreti Hüseyin’e (Radıyallahu Anh) karşı yaptığı feci savaş, Ömer ismine karşı Şiilerde şiddetli bir kin ve düşmanlık oluşturmuştur.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e karşı Velayet Şiası’nın, Ehl-i Sünnet’i eleştirme hakkı yoktur. Çünkü Ehl-i Sünnet, Hazreti Ali’yi (Radıyallahu Anh) küçük düşürmedikleri gibi, onu ciddi anlamda severler. Fakat hadislerde tehlikeli sayılan aşırı sevgiden çekinirler. Hadislerde Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) Şiası (taraftarları) hakkındaki Peygamber övgüsü, Ehl-i Sünnet’e aittir. Çünkü istikametli bir sevgiyle Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) taraftarları, hak ehli olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat’tir. Hazreti İsa Aleyhisselam hakkındaki aşırı sevgi Hristiyanlar için tehlikeli olduğu gibi, Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) hakkında da o tarzda aşırı sevginin tehlikeli olduğu sahih hadislerde açıkça belirtilmiştir.

Eğer Velayet Şiası derse ki: Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) olağanüstü mükemmellikleri kabul edildikten sonra, Hazreti Sıddık’ı (Radıyallahu Anh) ona tercih etmek mümkün olmuyor.

Cevap: Hazreti Sıddık-ı Ekber’in ve Faruk-u A’zam’ın (Radıyallahu Anh) şahsi mükemmellikleri ve peygamberlik mirası olan görevleriyle hilafet zamanındaki üstünlükleri bir terazinin kefesine; Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) şahsi harika mükemmellikleriyle, hilafet zamanında mecburen girdiği acı verici iç olaylardan kaynaklanan ve kötü zanlara maruz kalan hilafet mücadeleleri de terazinin diğer kefesine konulsa, elbette Hazreti Sıddık’ın (Radıyallahu Anh) yahut Faruk’un (Radıyallahu Anh) yahut Zinnureyn’in (Radıyallahu Anh) kefesinin daha ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş ve onları tercih etmiştir.

Ayrıca On İkinci ve Yirmi Dördüncü Sözlerde ispat edildiği gibi: Peygamberliğin velayete göre derecesi o kadar yüksektir ki peygamberliğin bir dirhem kadar yansıması, bir batman kadar velayetin yansımasına tercih edilir. Bu açıdan bakıldığında, Hazreti Sıddık-ı Ekber’in (Radıyallahu Anh) ve Faruk-u A’zam’ın (Radıyallahu Anh) peygamberlik mirasından ve risalet hükümlerini yerleştirmekten aldıkları payların Allah tarafından daha fazla verildiğine, hilafet dönemlerindeki başarıları Ehl-i Sünnet ve Cemaat’çe delil olmuştur. Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) şahsi mükemmellikleri, peygamberlik mirasından gelen o fazla payı hükümsüz bırakamadığı için, Hazreti Ali (Radıyallahu Anh), bu iki muhterem Şeyh’in (Ebubekir ve Ömer) hilafet dönemlerinde onlara şeyhülislam olmuş ve onlara hürmet etmiştir. Acaba Hazreti Ali’yi (Radıyallahu Anh) seven ve ona hürmet eden Hak ve Sünnet Ehli, Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) sevdiği ve ciddi hürmet ettiği o iki Şeyh’i nasıl sevmesin ve onlara hürmet etmesin?

Bu gerçeği bir misal ile açıklayalım: Mesela, çok zengin bir zatın mirasından evlatlarından birine yirmi batman gümüş ile dört batman altın veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altın veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altın verilse, elbette son ikisi nicelik olarak az alıyorlar fakat nitelik olarak daha fazla alıyorlar.

İşte bu misal gibi, iki Şeyh’in peygamberlik mirasından ve risalet hükümlerini yerleştirmesinden yansıyan Allah’a en yakın olma hakikati altınından aldıkları payların az bir fazlalığı, şahsi mükemmellik ve velayet cevherinden doğan Allah’a yakınlığın ve velayet mükemmelliklerinin çoğuna üstün gelir. Kıyaslama yaparken bu noktaları dikkate almak gerekir. Yoksa şahsi cesaretleri, ilimleri ve velayetleri noktasında birbiriyle kıyaslansalar, gerçeğin sureti değişir.

Ayrıca Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) zatında temsil edilen Ehl-i Beyt’in manevi şahsiyeti ve o manevi şahsiyetteki mutlak veraset yönüyle yansıyan Muhammedî hakikat (Aleyhissalatu Vesselam) noktasında kıyaslama yapılamaz. Çünkü orada Peygamber Aleyhissalatu Vesselam’ın büyük bir sırrı vardır.

Hilafet Şiası’na gelince, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e karşı mahcup olmaktan başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar, Hazreti Ali’yi (Radıyallahu Anh) olağanüstü sevdiklerini iddia ettikleri hâlde, aslında onu küçük düşürüyorlar ve mezhepleri onun kötü ahlaklı olduğunu gerektiriyor. Çünkü diyorlar ki: “Hazreti Sıddık ile Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) haksız oldukları hâlde, Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) onlarla iyi geçinmiş, Şia tabiriyle takiyye yapmış; yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiştir.” Acaba İslam’ın böyle bir kahramanını ve “Allah’ın Aslanı” unvanını kazanmış, sıddıkların komutanı ve rehberi olan bir zatı; riyakâr, korkak, sevmediği kişilere yapmacık bir sevgi gösteren, yirmi yıldan fazla bir süre korku altında iyi geçinen ve haksızlara uymayı kabul eden biri olarak nitelemek, ona sevgi değildir. Hazreti Ali (Radıyallahu Anh), bu çeşit bir sevgiden uzaktır.

İşte hak ehlinin mezhebi, hiçbir şekilde Hazreti Ali’yi (Radıyallahu Anh) küçük düşürmez, kötü ahlakla suçlamaz. Öyle bir cesaret harikasına korkaklık yakıştırmaz ve derler ki: “Hazreti Ali (Radıyallahu Anh), Raşid Halifeleri hak görmeseydi, bir an bile onları tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki onları haklı ve üstün gördüğü için gayretini ve cesaretini hakka teslimiyet yolunda kullanmıştır.”

Özetle: Her şeyin aşırısı ve eksikliği iyi değildir. Doğru yol ise orta yoldur ki Ehl-i Sünnet ve Cemaat onu seçmiştir. Fakat maalesef, Ehl-i Sünnet ve Cemaat perdesi altına Vehhabilik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyasete düşkün olanlar ve bir kısım dinsizler de Hazreti Ali’yi (Radıyallahu Anh) eleştiriyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilafete tam layık olmadığını, idare edemediğini söylüyorlar. İşte onların bu haksız suçlamalarından dolayı Aleviler, Ehl-i Sünnet’e karşı küskün bir tavır alıyorlar.

Hâlbuki Ehl-i Sünnet’in prensipleri ve temel mezhebi bu fikirleri gerektirmiyor, aksine tersini ispat ediyor. Haricîlerin ve dinsizlerin tarafından gelen bu tür fikirlerle Ehl-i Sünnet sorumlu tutulamaz. Aksine, Ehl-i Sünnet, Alevilerden daha fazla Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) taraftarıdır. Bütün hutbelerinde, dualarında Hazreti Ali’yi (Radıyallahu Anh) layık olduğu övgüyle anarlar. Özellikle Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiyanın mutlak çoğunluğu, onu mürşid ve velayetin şahı olarak bilirler.

Aleviler, hem Alevilerin hem de Ehl-i Sünnet’in düşmanlığını hak eden Haricîleri ve dinsizleri bırakıp, hak ehline karşı cephe almamalıdırlar. Hatta bir kısım Aleviler, Ehl-i Sünnet’e inat olsun diye sünneti terk ediyorlar. Her ne ise, bu meselede fazla konuştuk. Çünkü âlimler arasında çokça tartışma konusu olmuştur.

Ey hak ehli olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Ehl-i Beyt sevgisini kendine meslek edinmiş olan Aleviler! Çabuk bu anlamsız, hakikatsiz, haksız ve zararlı olan çekişmeyi aranızdan kaldırınız. Yoksa şu anda güçlü bir şekilde hükmeden dinsizlik akımı, birinizi diğeri aleyhinde bir alet olarak kullanıp onu ezecek, onu yendikten sonra o aleti de kıracaktır. Sizler tevhid ehli olduğunuz için, aranızda kardeşliği ve birliği emreden yüzlerce temel kutsal bağ varken, ayrılığa sebep olan küçük meseleleri bir kenara bırakmanız kesinlikle gereklidir.

*

İkinci Makam

*Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ huve aleyhi tevekkeltu ve huve rabbu’l-arşi’l-azîm*

*(Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na güvendim ve O, büyük Arş’ın Rabbidir.”)*

ayetinin ikinci hakikatine dair olacaktır. [*[1]]

*

[1] * Bu İkinci Makam, On Birinci Lem’a olarak kaleme alınmıştır.

Lügatçeli Metin

Dördüncü Lem’a

“Minhacü’s-Sünne” (Sünnetin yolu/rehberi) bu risaleye lâyık görülmüştür.

“Mesele-i İmamet” (Halifelik meselesi) bir mesele-i fer’iye (asla değil, tali olan, ayrıntı niteliğinde olan) olduğu halde, ziyade ehemmiyet (çok fazla önem) verildiğinden bir mesail-i imaniye (imanla ilgili meseleler) sırasına girip, ilm-i kelâmda (İslam akaidini ele alan bilim dalında) ve usûlü’d-dinde (Din esasları biliminde) medar-ı nazar (konu/dikkat merkezi) olduğu cihetle, Kur’an’a ve imana ait hizmet-i esasiyemize (temel hizmetimize) münasebeti (ilişkisi, bağlantısı) bulunduğundan cüz’î (kısaca, az bir şekilde) bahsedildi.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.

Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزٖيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرٖيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنٖينَ رَؤُفٌ رَحٖيمٌ ۞ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ ۞ قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى

Okunuşu: Lekad câekum resûlun min enfusikum azîzun aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bil mu’minîne raûfun rahîm. Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû. Aleyhi tevekkeltu ve huve rabbul arşil azîm. Kul lâ es’elukum aleyhi ecran illel meveddete fîl qurbâ.

Meali: Andolsun, size kendi nefislerinizden (içinizden) öyle bir Resul geldi ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. Eğer yüz çevirirlerse de ki: Bana Allah yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, Arş-ı Azîm’in (ulu Arş’ın) Rabbidir. De ki: Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum; ancak yakınlara (Ehl-i Beyt’ime) sevgi istiyorum. (Tevbe Sûresi, 9:128-129; Şûrâ Sûresi, 42:23’ten bir bölüm)

Şu âyet-i azîmenin (yüce ayetin) çok hakaik-i azîmesinden (yüce hakikatlerinden) bir iki hakikatine iki makam ile işaret edeceğiz.

Birinci Makam

Dört nüktedir.

Birinci Nükte

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın (Peygamberlerin en şereflisi, O’na salat ve selam olsun) ümmetine karşı kemal-i şefkat ve merhametini (tam şefkat ve merhametini) ifade ediyor. Evet, rivayet-i sahiha (sağlam, doğru rivayetler) ile mahşerin (kıyamet gününün) dehşetinden herkes hattâ enbiya (peygamberler) dahi “nefsî, nefsî” (kendim, kendim) dedikleri zaman, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm “ümmetî, ümmetî” (ümmetim, ümmetim) diye re’fet (acıma, şefkat) ve şefkatini göstereceği gibi yeni dünyaya geldiği zaman ehl-i keşfin (manevi sırları görenlerin) tasdikiyle (doğrulamasıyla) validesi (annesi) onun münâcatından (yakarırcasına yaptığı dualarından) “ümmetî, ümmetî” işitmiş.

Hem bütün tarih-i hayatı (hayat tarihi) ve neşrettiği (yaydığı) şefkatkârane mekârim-i ahlâk (şefkat dolu yüksek ahlaki güzellikler), kemal-i şefkat ve re’fetini gösterdiği gibi; ümmetinin hadsiz (sayısız) salavatına (Peygamber’e yapılan duasına) hadsiz ihtiyaç göstermekle, ümmetinin bütün saadetleriyle kemal-i şefkatinden alâkadar (ilgili) olduğunu göstermekle hadsiz bir şefkatini göstermiş.

İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin sünnet-i seniyesine (yüce sünnetine) müraat (uymak, riayet etmek) etmemek, ne derece nankörlük ve vicdansızlık olduğunu kıyas eyle (ölç, karşılaştır, düşün).

İkinci Nükte

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, küllî (bütüncül, genel) ve umumî (genel) vazife-i nübüvvet (peygamberlik görevi) içinde bazı hususi (özel), cüz’î maddelere (tekil, ayrıntı niteliğindeki şeylere) karşı azîm (büyük) bir şefkat göstermiştir. Zahir hale göre (dış görünüşe göre) o azîm şefkati, o hususi cüz’î maddelere sarf (harcaması, yöneltmesi) etmesi, vazife-i nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine (olağanüstü önemine) uygun gelmiyor. Fakat hakikatte o cüz’î madde, küllî, umumî bir vazife-i nübüvvetin medarı (merkezi, dayanağı) olabilecek bir silsilenin (zincirin) ucu ve mümessili (temsilcisi) olduğundan, o silsile-i azîmenin (büyük zincirin) hesabına onun mümessiline fevkalâde ehemmiyet (olağanüstü önem) verilmiş.

Mesela, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm Hazret-i Hasan ve Hüseyin’e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat ve ehemmiyet-i azîme (büyük önem), yalnız cibillî (yaratılıştan gelen, fıtrî) şefkat ve hiss-i karabetten (akrabalık hissinden) gelen bir muhabbet değil belki vazife-i nübüvvetin bir hayt-ı nuranisinin (nurani bir ipinin, bağının) bir ucu ve veraset-i Nebeviyenin (peygamberlik varisliğinin) gayet ehemmiyetli (çok önemli) bir cemaatinin menşei (kaynağı), mümessili, fihristesi (rehberi, özeti) cihetiyledir.

Evet, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, Hazret-i Hasan’ı (Radiyallahü Anh – Allah ondan razı olsun) kemal-i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle; Hazret-i Hasan’dan (Radiyallahü Anh) teselsül eden (devam eden, zincirleme gelen) nurani nesl-i mübareğinden (mübarek neslinden) Gavs-ı A’zam olan Şah-ı Geylanî gibi çok mehdi-misal (Mehdi’ye benzer, doğru yolu gösteren) verese-i nübüvvet (peygamberlik varisleri) ve hamele-i şeriat-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) (Hz. Muhammed’in şeriatını taşıyanlar) olan zatların hesabına Hazret-i Hasan’ın (Radiyallahü Anh) başını öpmüş ve o zatların istikbalde edecekleri hizmet-i kudsiyelerini (kutsal hizmetlerini) nazar-ı nübüvvetle (peygamberlik nazarıyla) görüp takdir ve istihsan (beğenmiş ve takdir etmiş) etmiş ve takdir ve teşvike alâmet (işaret) olarak Hazret-i Hasan’ın (Radiyallahü Anh) başını öpmüş.

Hem Hazret-i Hüseyin’e karşı gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret-i Hüseyin’in (Radiyallahü Anh) silsile-i nuraniyesinden (nurani soyundan) gelen Zeynelâbidîn, Cafer-i Sadık gibi eimme-i âlîşan (şanı yüce imamlar) ve hakiki verese-i Nebeviye (gerçek peygamber varisleri) gibi pek çok mehdi-misal zevat-ı nuraniyenin (nurani zatların) namına ve din-i İslâm ve vazife-i risalet (peygamberlik görevi) hesabına boynunu öpmüş, kemal-i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir.

Evet, Zat-ı Ahmediye’nin (aleyhissalâtü vesselâm) gayb-aşina (gaybı bilen) kalbiyle, dünyada asr-ı saadetten (Peygamberimiz zamanından) ebed tarafında olan meydan-ı haşri (mahşer meydanını) temaşa eden (seyreden) ve yerden cenneti gören ve zeminden (yerden) gökteki melaikeleri müşahede eden ve zaman-ı Âdem’den beri mazi zulümatının (geçmişin karanlıklarının) perdeleri içinde gizlenmiş hâdisatı (olayları) gören, hattâ Zat-ı Zülcelal’in (celal ve ikram sahibi Allah’ın) rü’yetine (cemaline) mazhar olan nazar-ı nuranisi (nurani bakışı), çeşm-i istikbalbînîsi (geleceği gören gözü), elbette Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in arkalarında teselsül eden aktab (manevi kutuplar) ve eimme-i verese (varis imamlar) ve mehdileri görmüş ve onların umumu namına (hepsi adına) başlarını öpmüş. Evet, Hazret-i Hasan’ın (Radiyallahü Anh) başını öpmesinde, Şah-ı Geylanî’nin hisse-i azîmesi (büyük payı) var.

Üçüncü Nükte

اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى âyetinin bir kavle göre (bir görüşe göre) manası: “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, vazife-i risaletin (peygamberlik görevinin) icrasına mukabil (yerine getirilmesine karşılık) ücret istemez, yalnız Âl-i Beyt’ine (Ehl-i Beyt’ine, ailesine) meveddeti (sevgiyi, muhabbeti) istiyor.”

Eğer denilse: Bu manaya göre karabet-i nesliye (soy, nesep yakınlığı) cihetinden gelen bir fayda gözetilmiş (çıkar gözetilmiş) görünüyor. Halbuki اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْ sırrına binaen (sırrına dayanarak) karabet-i nesliye değil belki kurbiyet-i İlahiye (Allah’a yakınlık) noktasında vazife-i risalet cereyan (işliyor, devam ediyor) ediyor?

Okunuşu: İnne ekramekum indallâhi etkâkum.

Meali: Şüphesiz Allah katında en şerefliniz, takvâca (Allah’tan korkmada) en ileri olanınızdır. (Hucurât Sûresi, 49:13)

Elcevap: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, gayb-aşina nazarıyla (gaybı bilen bakışıyla) görmüş ki Âl-i Beyt’i, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye (nurani bir ağaç) hükmüne geçecek. Âlem-i İslâm’ın bütün tabakatında (katmanlarında) kemalât-ı insaniye (insanlık olgunluğu) dersinde rehberlik ve mürşidlik (doğru yolu gösterme) vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile (kesin çoğunlukla) Âl-i Beyt’ten çıkacak. Teşehhüddeki (namazda oturuştaki) ümmetin “Âl” (Peygamberin ailesi) hakkındaki duası ki اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاهٖيمَ وَ عَلٰى اٰلِ اِبْرَاهٖيمَ اِنَّكَ حَمٖيدٌ مَجٖيدٌ dir. Makbul (kabul) olacağını keşfetmiş (anlamış).

Okunuşu: Allâhumme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme, inneke Hamîdun Mecîd.

Meali: Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in ailesine, İbrahim’e ve İbrahim’in ailesine salât ettiğin gibi salât et. Şüphesiz ki Sen Hamîd (hamde layık) ve Mecîd’sin (şanı yüce).

Yani nasıl ki millet-i İbrahimiyede (Hz. İbrahim’in dininde, soyunda) ekseriyet-i mutlaka ile nurani rehberler Hazret-i İbrahim’in (Aleyhisselam – O’na selam olsun) âlinden (ailesinden), neslinden olan enbiya (peygamberler) olduğu gibi; ümmet-i Muhammediyede de (aleyhissalâtü vesselâm) vezaif-i azîme-i İslâmiyet’te (İslamiyet’in büyük görevlerinde) ve ekser turuk ve mesalikinde (çoğu tarikat ve yollarında) enbiya-i Benî-İsrail (İsrailoğullarının peygamberleri) gibi Aktab-ı Âl-i Beyt-i Muhammediye’yi (aleyhissalâtü vesselâm) görmüş. Onun için لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى demesiyle emrolunarak (buyrularak), Âl-i Beyt’e karşı ümmetin meveddetini istemiş.

Okunuşu: Lâ es’elukum aleyhi ecran illel meveddete fîl qurbâ.

Meali: Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum; ancak yakınlara (Ehl-i Beyt’ime) sevgiyi istiyorum. (Şûrâ Sûresi, 42:23’ten bir bölüm)

Bu hakikati teyid eden (destekleyen, doğrulayan) diğer rivayetlerde ferman (buyurmuştur) etmiş: “Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz (sarılırsanız, sımsıkı tutunursanız), necat (kurtuluş) bulursunuz. Biri: Kitabullah (Allah’ın kitabı), biri: Âl-i Beyt’im.” Çünkü sünnet-i seniyenin menbaı (kaynağı) ve muhafızı (koruyucusu) ve her cihetle iltizam (bağlı kalmak) etmesiyle mükellef (yükümlü) olan Âl-i Beyt’tir.

İşte bu sırra binaendir (dayanmaktadır) ki Kitap ve Sünnete ittiba (uymak) unvanıyla (başlığı altında) bu hakikat-i hadîsiye (hadis hakikati) bildirilmiştir. Demek Âl-i Beyt’ten, vazife-i risaletçe muradı (kastettiği): Sünnet-i seniyesidir. Sünnet-i seniyeye ittibaı terk eden, hakiki Âl-i Beyt’ten olmadığı gibi Âl-i Beyt’e hakiki dost da olamaz.

Hem ümmetini Âl-i Beyt’in etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt çok tekessür (çoğalacak) edeceğini izn-i İlahî (Allah’ın izniyle) ile bilmiş ve İslâmiyet zaafa (zayıflığa) düşeceğini anlamış. O halde gayet kuvvetli ve kesretli (çok sayıda) bir cemaat-i mütesanide (dayanışma içinde olan topluluk) lâzım ki âlem-i İslâm’ın terakkiyat-ı maneviyesinde (manevi ilerlemelerinde) medar ve merkez olabilsin. İzn-i İlahî ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyt’i etrafına toplamasını arzu etmiş.

Evet, Âl-i Beyt’in efradı (bireyleri) ise itikad (inanç) ve iman hususunda sairlerden (diğerlerinden) çok ileri olmasa da yine teslim, iltizam (bağlılık) ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyet’e fıtraten (yaratılış itibarıyla), neslen (soy itibarıyla) ve cibilliyeten (fıtratları, özleri itibarıyla) taraftardırlar. Cibillî (fıtrî) taraftarlık zayıf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı, bütün silsile-i ecdadı (atalar zinciri) bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedahe (apaçık bir şekilde) hisseden bir zat, hiç taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam (şiddetli bağlılık) ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle din-i İslâm lehinde edna (en küçük) bir emareyi (işareti), kuvvetli bir bürhan (delil) gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası ise kuvvetli bir bürhan ile sonra iltizam eder.

Dördüncü Nükte

Üçüncü Nükte münasebetiyle (ilişkili olarak) Şîalarla Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in medar-ı nizâı (anlaşmazlık konusu), hattâ akaid-i imaniye (inanç esasları) kitaplarına ve esasat-ı imaniye (iman esasları) sırasına girecek derecede büyütülmüş bir meseleye kısaca bir işaret edeceğiz.

Mesele şudur:

Ehl-i Sünnet ve Cemaat der ki: “Hazret-i Ali (Radiyallahü Anh), Hulefa-i Erbaa’nın (dört halifenin) dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık (Radiyallahü Anh) daha efdaldir (faziletlidir) ve hilafete daha müstahak (layık) idi ki en evvel o geçti.”

Şîalar derler ki: “Hak, Hazret-i Ali’nin (Radiyallahü Anh) idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan (hepsinden) en efdal Hazret-i Ali’dir (Radiyallahü Anh).” Davalarına getirdikleri delillerin hülâsası (özeti): Derler ki “Hazret-i Ali (Radiyallahü Anh) hakkında vârid (gelen) ehadîs-i Nebeviye (Peygamber hadisleri) ve Hazret-i Ali’nin (Radiyallahü Anh) ‘Şah-ı Velayet’ (Velilik makamının sultanı) unvanıyla ekseriyet-i mutlaka ile (kesin çoğunlukla) evliyanın ve tarîklerin mercii (başvuru kaynağı) ve ilim ve şecaat (cesaret) ve ibadette hârikulâde (olağanüstü) sıfatları ve Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm ona ve ondan teselsül eden Âl-i Beyt’e karşı şiddet-i alâkası (şiddetli ilgisi) gösteriyor ki en efdal odur, daima hilafet onun hakkı idi, ondan gasbedildi (haksızca alındı).”

Elcevap: Hazret-i Ali (Radiyallahü Anh) mükerreren (tekrar tekrar) kendi ikrarı (itirafı) ve yirmi seneden ziyade o hulefa-i selâseye (üç halifeye) ittiba (uyarak) ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, Şîaların bu davalarını cerh (çürütüyor) ediyor. Hem hulefa-i selâsenin zaman-ı hilafetlerinde fütuhat-ı İslâmiye (İslam fetihleri) ve mücahede-i a’da (düşmanlara karşı mücadele) hâdiseleri ve Hazret-i Ali’nin (Radiyallahü Anh) zamanındaki vakıalar, yine hilafet-i İslâmiye noktasında Şîaların davalarını cerh ediyor. Demek Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in davası haktır.

Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri, Şîa-i Velayet’tir (Hz. Ali’yi velilik yönünden üstün görenler); diğeri, Şîa-i Hilafet’tir (Hz. Ali’nin hilafet hakkının gasp edildiğini düşünenler). Haydi bu ikinci kısım garaz (kin, düşmanlık) ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok. Halbuki Şîa-i Velayet, Şîa-i Hilafet’e iltihak (katılmış) etmiş, yani ehl-i turuktaki (tarikatlardaki) evliyanın bir kısmı Hazret-i Ali’yi (Radiyallahü Anh) efdal görüyorlar. Siyaset cihetinde olan Şîa-i Hilafet’in davalarını tasdik (doğruluyorlar) ediyorlar.

Elcevap: Hazret-i Ali’ye (Radiyallahü Anh) iki cihetle (yönle) bakılmak gerektir. Bir ciheti; şahsî kemalât (kişisel olgunlukları) ve mertebesi noktasından. İkinci cihet, Âl-i Beyt’in şahs-ı manevîsini (manevi şahsiyetini) temsil ettiği noktasındandır. Âl-i Beyt’in şahs-ı manevîsi ise Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın bir nevi mahiyetini (özünü) gösteriyor.

İşte birinci nokta itibarıyla Hazret-i Ali (Radiyallahü Anh) başta olarak bütün ehl-i hakikat (hakikat ehli), Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer’i (Radiyallahü Anh) takdim (öncelik veriyorlar) ediyorlar. Hizmet-i İslâmiyet’te ve kurbiyet-i İlahiyede (Allah’a yakınlıkta) makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta cihetinde Hazret-i Ali (Radiyallahü Anh) şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt’in mümessili ve şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt, bir hakikat-i Muhammediyeyi (aleyhissalâtü vesselâm) (Hz. Muhammed’in hakikatini) temsil ettiği cihetle, muvazeneye (karşılaştırmaya) gelmez. İşte Hazret-i Ali (Radiyallahü Anh) hakkında fevkalâde senakârane (övgü dolu) ehadîs-i Nebeviye (Peygamber hadisleri), bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati teyid eden bir rivayet-i sahiha var ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş: “Her nebinin nesli kendindendir. Benim neslim, Ali’nin (Radiyallahü Anh) neslidir.”

Hazret-i Ali’nin (Radiyallahü Anh) şahsı hakkında sair (diğer) hulefadan ziyade senakârane ehadîsin kesretle intişarının (çokça yayılmasının) sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler, ona haksız hücum ve tenkis (küçük düşürme) ettiklerine mukabil (karşılık) Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak (hakikat ehli), onun hakkında rivayatı çok neşrettiler. Sair Hulefa-i Raşidîn (diğer Raşid Halifeler) ise öyle tenkit ve tenkise çok maruz kalmadıkları için onlar hakkındaki ehadîsin intişarına ihtiyaç görülmedi. Hem istikbalde Hazret-i Ali (Radiyallahü Anh) elîm (acı) hâdisata (olaylara) ve dâhilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı nübüvvetle (peygamberlik nazarıyla) görmüş, Hazret-i Ali’yi (Radiyallahü Anh) meyusiyetten (ümitsizlikten) ve ümmetini onun hakkında sû-i zandan (kötü düşünceden, suizandan) kurtarmak için مَنْ كُنْتُ مَوْلَاهُ فَعَلِىٌّ مَوْلَاهُ gibi mühim hadîslerle Ali’yi (Radiyallahü Anh) teselli ve ümmeti irşad (doğru yola yöneltme) etmiştir.

Okunuşu: Men kuntu mevlâhu fe Aliyyun mevlâhu.

Meali: Ben kimin mevlâsı (dostu, velisi) isem, Ali de onun mevlâsıdır. (Hadis-i Şerif)

Hazret-i Ali’ye (Radiyallahü Anh) karşı Şîa-i Velayet’in ifratkârane (aşırı) muhabbetleri ve tarîkat cihetinden gelen tafdilleri (üstün görmeleri), kendilerini Şîa-i Hilafet derecesinde mes’ul (sorumlu) etmez. Çünkü ehl-i velayet (velayet ehli) meslek itibarıyla, muhabbet ile mürşidlerine (yol göstericilerine) bakarlar. Muhabbetin şe’ni (özelliği) ifrattır (aşırılıktır). Mahbubunu (sevdiğini) makamından fazla görmek arzu ediyor ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hal (manevi hallere sahip kişiler) mazur (affedilebilir) olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdili, Hulefa-i Raşidîn’in zemmine (kınanmasına) ve adâvetine (düşmanlığına) gitmemek şartıyla ve usûl-ü İslâmiyenin (İslam esaslarının) haricine çıkmamak kaydıyla mazur olabilirler.

Şîa-i Hilafet ise ağraz-ı siyaset (siyasi amaçlar, kinler), içine girdiği için garazdan (kin), tecavüzden (saldırganlıktan) kurtulamıyorlar, i’tizar (mazeret beyan etme, affedilme) hakkını kaybediyorlar. Hattâ لَا لِحُبِّ عَلِىٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَ cümlesine mâsadak (doğru örnek) olarak Hazret-i Ömer’in (Radiyallahü Anh) eliyle İran milliyeti ceriha (yara) aldığı için intikamlarını hubb-u Ali (Ali sevgisi) suretinde gösterdikleri gibi Amr İbnü’l-Âs’ın Hazret-i Ali’ye (Radiyallahü Anh) karşı hurucu (ayaklanması) ve Ömer İbn-i Sa’d’ın Hazret-i Hüseyin’e (Radiyallahü Anh) karşı feci (acı, korkunç) muharebesi, Ömer ismine karşı şiddetli bir gayz (öfke) ve adâveti (düşmanlığı) Şîalara vermiş.

Okunuşu: Lâ li hubbi Aliyyin bel li buğdi Ömer.

Meali: Ali sevgisinden değil, Ömer nefretinden (dolayıdır).

Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e karşı Şîa-i Velayet’in hakkı yoktur ki Ehl-i Sünnet’i tenkit (eleştirsin) etsin. Çünkü Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali’yi (Radiyallahü Anh) tenkis (küçük düşürme) etmedikleri gibi ciddi severler. Fakat hadîsçe tehlikeli sayılan ifrat-ı muhabbetten (aşırı sevgiden) çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret-i Ali’nin (Radiyallahü Anh) Şîası hakkındaki sena-yı Nebevî (Peygamberin övgüsü), Ehl-i Sünnet’e aittir. Çünkü istikametli (doğru, dengeli) muhabbetle Hazret-i Ali’nin (Radiyallahü Anh) Şîaları, ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat’tir. Hazret-i İsa aleyhisselâm hakkındaki ifrat-ı muhabbet, Nasâra (Hristiyanlar) için tehlikeli olduğu gibi Hazret-i Ali (Radiyallahü Anh) hakkında da o tarzda ifrat-ı muhabbet, hadîs-i sahihte tehlikeli olduğu tasrih (açıkça belirtilmiştir) edilmiş.

Şîa-i Velayet eğer dese ki: Hazret-i Ali’nin (Radiyallahü Anh) kemalât-ı fevkalâdesi (olağanüstü olgunlukları) kabul olunduktan sonra, Hazret-i Sıddık’ı (Radiyallahü Anh) ona tercih etmek kabil (mümkün) olmuyor.

Elcevap: Hazret-i Sıddık-ı Ekber’in (En büyük doğrulayıcı olan Hz. Ebubekir’in) ve Faruk-u A’zam’ın (En büyük hak ile batılı ayıran olan Hz. Ömer’in) (Radiyallahü Anh) şahsî kemalâtıyla ve veraset-i nübüvvet (peygamberlik varisliği) vazifesiyle zaman-ı hilafetteki kemalâtı (olgunlukları) ile beraber bir mizanın (terazinin) kefesine, Hazret-i Ali’nin (Radiyallahü Anh) şahsî kemalât-ı hârikasıyla (olağanüstü olgunluklarıyla), hilafet zamanındaki dâhilî bilmecburiye girdiği elîm vakıalardan (acı iç olaylardan) gelen ve sû-i zanlara (kötü düşüncelere) maruz olan hilafet mücahedeleri (mücadeleleri) beraber mizanın diğer kefesine bırakılsa elbette Hazret-i Sıddık’ın (Radiyallahü Anh) veyahut Faruk’un (Radiyallahü Anh) veyahut Zinnureyn’in (Radiyallahü Anh) (iki nur sahibi olan Hz. Osman’ın) kefesi ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş, tercih etmiş.

Hem On İkinci ve Yirmi Dördüncü Sözlerde ispat edildiği gibi: Nübüvvet, velayete nisbeten (kıyasla) derecesi o kadar yüksektir ki nübüvvetin bir dirhem (küçük ağırlık birimi) kadar cilvesi (tezahürü), bir batman (büyük ağırlık birimi) kadar velayetin cilvesine müreccahtır (tercih edilmeye daha layıktır). Bu nokta-i nazardan (bakış açısından) Hazret-i Sıddık-ı Ekber’in (Radiyallahü Anh) ve Faruk-u A’zam’ın (Radiyallahü Anh) veraset-i nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risalet (risalet hükümlerini kurma) noktasında hisseleri taraf-ı İlahîden (Allah katından) ziyade (fazla) verildiğine, hilafetleri zamanlarındaki muvaffakıyetleri (başarıları) Ehl-i Sünnet ve Cemaat’çe delil olmuş. Hazret-i Ali’nin (Radiyallahü Anh) kemalât-ı şahsiyesi, o veraset-i nübüvvetten gelen o ziyade hisseyi hükümden ıskat (ortadan kaldıramadığı) edemediği için Hazret-i Ali (Radiyallahü Anh) Şeyheyn-i Mükerremeyn’in (iki şerefli Şeyh’in, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in) zaman-ı hilafetlerinde onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali’yi (Radiyallahü Anh) seven ve hürmet eden Ehl-i Hak ve Sünnet, Hazret-i Ali’nin (Radiyallahü Anh) sevdiği ve ciddi hürmet ettiği Şeyheyn’i nasıl sevmesin ve hürmet etmesin?

Bu hakikati bir misal ile izah edelim. Mesela, gayet zengin bir zatın irsiyetinden (mirasından) evlatlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altın veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altın veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altın verilse elbette âhirdeki ikisi çendan kemiyeten (nicelik olarak) az alıyorlar fakat keyfiyeten (nitelik olarak) ziyade alıyorlar.

İşte bu misal gibi Şeyheyn’in veraset-i nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risaletinden tecelli eden (ortaya çıkan) hakikat-i akrebiyet-i İlahiye (Allah’a yakınlık hakikati) altınından hisselerinin az bir fazlalığı, kemalât-ı şahsiye ve velayet cevherinden neş’et eden (kaynaklanan) kurbiyet-i İlahiyenin (Allah’a yakınlığın) ve kemalât-ı velayetin (velayet olgunluğunun) ve kurbiyetin çoğuna galip gelir. Muvazenede (karşılaştırmada) bu noktaları nazara (dikkate) almak gerektir. Yoksa şahsî şecaati ve ilmi ve velayeti noktasında birbiri ile muvazene edilse hakikatin sureti değişir.

Hem Hazret-i Ali’nin (Radiyallahü Anh) zatında temessül eden (beliren) şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i maneviyede veraset-i mutlaka (mutlak varislik) cihetiyle tecelli eden hakikat-i Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm) noktasında muvazene edilmez. Çünkü orada Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın sırr-ı azîmi (büyük sırrı) var.

Amma Şîa-i Hilafet ise Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e karşı mahcubiyetinden (utancından) başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar Hazret-i Ali’yi (Radiyallahü Anh) fevkalâde sevmek davasında oldukları halde tenkis ediyorlar (küçük düşürüyorlar) ve sû-i ahlâkta (kötü ahlakta) bulunduğunu onların mezhepleri iktiza (gerektiriyor) ediyor. Çünkü diyorlar ki: “Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (Radiyallahü Anh) haksız oldukları halde Hazret-i Ali (Radiyallahü Anh) onlara mümaşat (yumuşak davranmış, geçiştirmiş) etmiş, Şîa ıstılahınca (kendi terminolojilerine göre) takiyye (tehlike anında inancını gizlemek) etmiş; yani onlardan korkmuş, riyakârlık (iki yüzlülük) etmiş.” Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve “Esedullah” (Allah’ın Aslanı) unvanını kazanan ve sıddıkların (doğruların) kumandanı ve rehberi olan bir zatı, riyakâr ve korkaklık ile ve sevmediği zatlara tasannukârane (yapmacık) muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade havf (korku) altında mümaşat etmekle haksızlara tebaiyeti (tabi olmayı) kabul etmekle muttasıf (nitelendirmek) görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (Radiyallahü Anh) teberri (uzak durur, reddeder) eder.

İşte ehl-i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i Ali’yi (Radiyallahü Anh) tenkis etmez, sû-i ahlâk ile ittiham (suçlamaz) etmez. Öyle bir hârika-i şecaate (cesaret harikasına) korkaklık isnad (yüklemez) etmez ve derler ki: “Hazret-i Ali (Radiyallahü Anh) Hulefa-i Raşidîn’i hak görmeseydi bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki onları haklı ve racih (üstün, tercih edilir) gördüğü için gayret ve şecaatini hakperestlik (hak yoluna) yoluna teslim etmiş.”

Elhasıl (Özetle): Her şeyin ifrat (aşırılık) ve tefriti (eksikliği) iyi değildir. İstikamet (doğruluk) ise hadd-i vasattır (orta yoldur) ki Ehl-i Sünnet ve Cemaat onu ihtiyar (seçmiştir) etmiş. Fakat maatteessüf (ne yazık ki) Ehl-i Sünnet ve Cemaat perdesi altına Vehhabîlik ve Haricîlik (İslam’da aşırı veya farklı fırkalar) fikri kısmen girdiği gibi siyaset meftunları (siyaset tutkunları) ve bir kısım mülhidler (dinsizler, sapkınlar), Hazret-i Ali’yi (Radiyallahü Anh) tenkit ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilafete tam liyakat (yeterlilik) göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ittihamlarından (suçlamalarından) Alevîler, Ehl-i Sünnet’e karşı küsmek vaziyetini alıyorlar.

Halbuki Ehl-i Sünnet’in düsturları (ilkeleri) ve esas mezhepleri, bu fikirleri iktiza (gerektirmiyor) etmiyor belki aksini ispat (kanıtlıyorlar) ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkûm (suçlanamaz) olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyade Hazret-i Ali’nin (Radiyallahü Anh) taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hazret-i Ali’yi (Radiyallahü Anh) lâyık olduğu sena (övgü) ile zikrediyorlar. Hususan ekseriyet-i mutlaka ile Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya (seçkin kullar), onu mürşid ve şah-ı velayet biliyorlar.

Alevîler hem Alevîlerin hem Ehl-i Sünnet’in adâvetine (düşmanlığına) istihkak (hak eden) kesbeden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp, ehl-i hakka (hak ehli olanlara) karşı cephe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım Alevîler, Ehl-i Sünnet’in inadına (inadına, karşı gelerek) sünneti terk ediyorlar. Her ne ise bu meselede fazla söyledik. Çünkü ulemanın (âlimlerin) beyninde (arasında) ziyade medar-ı bahis (tartışma konusu) olmuştur.

Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihaz (meslek edinen) eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı (anlaşmazlığı) aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı (dinsizlik akımı), birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde istimal (kullanacak) edecek. Bunu mağlup (yendikten) ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid (Allah’ın birliğine inanan) olduğunuzdan uhuvveti (kardeşliği) ve ittihadı (birliği) emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye (kutsal bağ) mabeyninizde (aranızda) varken, iftirakı (ayrılığı) iktiza eden (gerektiren) cüz’î (küçük, ayrıntı) meseleleri bırakmak elzemdir (zorunludur).

*

İkinci Makam

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ

Okunuşu: Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû. Aleyhi tevekkeltu ve huve rabbul arşil azîm.

Meali: Eğer yüz çevirirlerse de ki: Bana Allah yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, Arş-ı Azîm’in (ulu Arş’ın) Rabbidir. (Tevbe Sûresi, 9:129)

âyetinin ikinci hakikatine dair (ile ilgili) olacak. [*[1]]

*

[1] * Bu İkinci Makam, On Birinci Lem’a olarak telif (yazılmıştır) edilmiştir.

Risale-i Nur Külliyatından

Dördüncü Lem’a

“Minhacü’s-Sünne” bu risaleye lâyık görülmüştür.

“Mesele-i İmamet” bir mesele-i fer’iye olduğu halde, ziyade ehemmiyet verildiğinden bir mesail-i imaniye sırasına girip, ilm-i kelâmda ve usûlü’d-dinde medar-ı nazar olduğu cihetle, Kur’an’a ve imana ait hizmet-i esasiyemize münasebeti bulunduğundan cüz’î bahsedildi.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزٖيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرٖيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنٖينَ رَؤُفٌ رَحٖيمٌ ۞ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ ۞ قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى

Şu âyet-i azîmenin çok hakaik-i azîmesinden bir iki hakikatine iki makam ile işaret edeceğiz.

Birinci Makam

Dört nüktedir.

Birinci Nükte

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın ümmetine karşı kemal-i şefkat ve merhametini ifade ediyor. Evet, rivayet-i sahiha ile mahşerin dehşetinden herkes hattâ enbiya dahi “nefsî, nefsî” dedikleri zaman, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm “ümmetî, ümmetî” diye re’fet ve şefkatini göstereceği gibi yeni dünyaya geldiği zaman ehl-i keşfin tasdikiyle validesi onun münâcatından “ümmetî, ümmetî” işitmiş.

Hem bütün tarih-i hayatı ve neşrettiği şefkatkârane mekârim-i ahlâk, kemal-i şefkat ve re’fetini gösterdiği gibi; ümmetinin hadsiz salavatına hadsiz ihtiyaç göstermekle, ümmetinin bütün saadetleriyle kemal-i şefkatinden alâkadar olduğunu göstermekle hadsiz bir şefkatini göstermiş.

İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin sünnet-i seniyesine müraat etmemek, ne derece nankörlük ve vicdansızlık olduğunu kıyas eyle.

İkinci Nükte

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, küllî ve umumî vazife-i nübüvvet içinde bazı hususi, cüz’î maddelere karşı azîm bir şefkat göstermiştir. Zahir hale göre o azîm şefkati, o hususi cüz’î maddelere sarf etmesi, vazife-i nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine uygun gelmiyor. Fakat hakikatte o cüz’î madde, küllî, umumî bir vazife-i nübüvvetin medarı olabilecek bir silsilenin ucu ve mümessili olduğundan, o silsile-i azîmenin hesabına onun mümessiline fevkalâde ehemmiyet verilmiş.

Mesela, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm Hazret-i Hasan ve Hüseyin’e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat ve ehemmiyet-i azîme, yalnız cibillî şefkat ve hiss-i karabetten gelen bir muhabbet değil belki vazife-i nübüvvetin bir hayt-ı nuranisinin bir ucu ve veraset-i Nebeviyenin gayet ehemmiyetli bir cemaatinin menşei, mümessili, fihristesi cihetiyledir.

Evet, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, Hazret-i Hasan’ı (ra) kemal-i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle; Hazret-i Hasan’dan (ra) teselsül eden nurani nesl-i mübareğinden Gavs-ı A’zam olan Şah-ı Geylanî gibi çok mehdi-misal verese-i nübüvvet ve hamele-i şeriat-ı Ahmediye (asm) olan zatların hesabına Hazret-i Hasan’ın (ra) başını öpmüş ve o zatların istikbalde edecekleri hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı nübüvvetle görüp takdir ve istihsan etmiş ve takdir ve teşvike alâmet olarak Hazret-i Hasan’ın (ra) başını öpmüş.

Hem Hazret-i Hüseyin’e karşı gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret-i Hüseyin’in (ra) silsile-i nuraniyesinden gelen Zeynelâbidîn, Cafer-i Sadık gibi eimme-i âlîşan ve hakiki verese-i Nebeviye gibi pek çok mehdi-misal zevat-ı nuraniyenin namına ve din-i İslâm ve vazife-i risalet hesabına boynunu öpmüş, kemal-i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir.

Evet, Zat-ı Ahmediye’nin (asm) gayb-aşina kalbiyle, dünyada asr-ı saadetten ebed tarafında olan meydan-ı haşri temaşa eden ve yerden cenneti gören ve zeminden gökteki melaikeleri müşahede eden ve zaman-ı Âdem’den beri mazi zulümatının perdeleri içinde gizlenmiş hâdisatı gören, hattâ Zat-ı Zülcelal’in rü’yetine mazhar olan nazar-ı nuranisi, çeşm-i istikbalbînîsi, elbette Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in arkalarında teselsül eden aktab ve eimme-i verese ve mehdileri görmüş ve onların umumu namına başlarını öpmüş. Evet, Hazret-i Hasan’ın (ra) başını öpmesinde, Şah-ı Geylanî’nin hisse-i azîmesi var.

Üçüncü Nükte

اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى âyetinin bir kavle göre manası: “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, vazife-i risaletin icrasına mukabil ücret istemez, yalnız Âl-i Beyt’ine meveddeti istiyor.”

Eğer denilse: Bu manaya göre karabet-i nesliye cihetinden gelen bir fayda gözetilmiş görünüyor. Halbuki اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْ sırrına binaen karabet-i nesliye değil belki kurbiyet-i İlahiye noktasında vazife-i risalet cereyan ediyor?

Elcevap: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, gayb-aşina nazarıyla görmüş ki Âl-i Beyt’i, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek. Âlem-i İslâm’ın bütün tabakatında kemalât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile Âl-i Beyt’ten çıkacak. Teşehhüddeki ümmetin “Âl” hakkındaki duası ki اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاهٖيمَ وَ عَلٰى اٰلِ اِبْرَاهٖيمَ اِنَّكَ حَمٖيدٌ مَجٖيدٌ dir. Makbul olacağını keşfetmiş. Yani nasıl ki millet-i İbrahimiyede ekseriyet-i mutlaka ile nurani rehberler Hazret-i İbrahim’in (as) âlinden, neslinden olan enbiya olduğu gibi; ümmet-i Muhammediyede de (asm) vezaif-i azîme-i İslâmiyet’te ve ekser turuk ve mesalikinde enbiya-i Benî-İsrail gibi Aktab-ı Âl-i Beyt-i Muhammediye’yi (asm) görmüş. Onun için لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyt’e karşı ümmetin meveddetini istemiş.

Bu hakikati teyid eden diğer rivayetlerde ferman etmiş: “Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz, necat bulursunuz. Biri: Kitabullah, biri: Âl-i Beyt’im.” Çünkü sünnet-i seniyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan Âl-i Beyt’tir.

İşte bu sırra binaendir ki Kitap ve Sünnete ittiba unvanıyla bu hakikat-i hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beyt’ten, vazife-i risaletçe muradı: Sünnet-i seniyesidir. Sünnet-i seniyeye ittibaı terk eden, hakiki Âl-i Beyt’ten olmadığı gibi Âl-i Beyt’e hakiki dost da olamaz.

Hem ümmetini Âl-i Beyt’in etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt çok tekessür edeceğini izn-i İlahî ile bilmiş ve İslâmiyet zaafa düşeceğini anlamış. O halde gayet kuvvetli ve kesretli bir cemaat-i mütesanide lâzım ki âlem-i İslâm’ın terakkiyat-ı maneviyesinde medar ve merkez olabilsin. İzn-i İlahî ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyt’i etrafına toplamasını arzu etmiş.

Evet, Âl-i Beyt’in efradı ise itikad ve iman hususunda sairlerden çok ileri olmasa da yine teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyet’e fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar. Cibillî taraftarlık zayıf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı, bütün silsile-i ecdadı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedahe hisseden bir zat, hiç taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle din-i İslâm lehinde edna bir emareyi, kuvvetli bir bürhan gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası ise kuvvetli bir bürhan ile sonra iltizam eder.

Dördüncü Nükte

Üçüncü Nükte münasebetiyle Şîalarla Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in medar-ı nizâı, hattâ akaid-i imaniye kitaplarına ve esasat-ı imaniye sırasına girecek derecede büyütülmüş bir meseleye kısaca bir işaret edeceğiz.

Mesele şudur:

Ehl-i Sünnet ve Cemaat der ki: “Hazret-i Ali (ra), Hulefa-i Erbaa’nın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık (ra) daha efdaldir ve hilafete daha müstahak idi ki en evvel o geçti.”

Şîalar derler ki: “Hak, Hazret-i Ali’nin (ra) idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret-i Ali’dir (ra).” Davalarına getirdikleri delillerin hülâsası: Derler ki “Hazret-i Ali (ra) hakkında vârid ehadîs-i Nebeviye ve Hazret-i Ali’nin (ra) ‘Şah-ı Velayet’ unvanıyla ekseriyet-i mutlaka ile evliyanın ve tarîklerin mercii ve ilim ve şecaat ve ibadette hârikulâde sıfatları ve Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm ona ve ondan teselsül eden Âl-i Beyt’e karşı şiddet-i alâkası gösteriyor ki en efdal odur, daima hilafet onun hakkı idi, ondan gasbedildi.”

Elcevap: Hazret-i Ali (ra) mükerreren kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyade o hulefa-i selâseye ittiba ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, Şîaların bu davalarını cerh ediyor. Hem hulefa-i selâsenin zaman-ı hilafetlerinde fütuhat-ı İslâmiye ve mücahede-i a’da hâdiseleri ve Hazret-i Ali’nin (ra) zamanındaki vakıalar, yine hilafet-i İslâmiye noktasında Şîaların davalarını cerh ediyor. Demek Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in davası haktır.

Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri, Şîa-i Velayet’tir; diğeri, Şîa-i Hilafet’tir. Haydi bu ikinci kısım garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok. Halbuki Şîa-i Velayet, Şîa-i Hilafet’e iltihak etmiş, yani ehl-i turuktaki evliyanın bir kısmı Hazret-i Ali’yi (ra) efdal görüyorlar. Siyaset cihetinde olan Şîa-i Hilafet’in davalarını tasdik ediyorlar.

Elcevap: Hazret-i Ali’ye (ra) iki cihetle bakılmak gerektir. Bir ciheti; şahsî kemalât ve mertebesi noktasından. İkinci cihet, Âl-i Beyt’in şahs-ı manevîsini temsil ettiği noktasındandır. Âl-i Beyt’in şahs-ı manevîsi ise Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın bir nevi mahiyetini gösteriyor.

İşte birinci nokta itibarıyla Hazret-i Ali (ra) başta olarak bütün ehl-i hakikat, Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer’i (ra) takdim ediyorlar. Hizmet-i İslâmiyet’te ve kurbiyet-i İlahiyede makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta cihetinde Hazret-i Ali (ra) şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt’in mümessili ve şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt, bir hakikat-i Muhammediyeyi (asm) temsil ettiği cihetle, muvazeneye gelmez. İşte Hazret-i Ali (ra) hakkında fevkalâde senakârane ehadîs-i Nebeviye, bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati teyid eden bir rivayet-i sahiha var ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş: “Her nebinin nesli kendindendir. Benim neslim, Ali’nin (ra) neslidir.”

Hazret-i Ali’nin (ra) şahsı hakkında sair hulefadan ziyade senakârane ehadîsin kesretle intişarının sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler, ona haksız hücum ve tenkis ettiklerine mukabil Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak, onun hakkında rivayatı çok neşrettiler. Sair Hulefa-i Raşidîn ise öyle tenkit ve tenkise çok maruz kalmadıkları için onlar hakkındaki ehadîsin intişarına ihtiyaç görülmedi. Hem istikbalde Hazret-i Ali (ra) elîm hâdisata ve dâhilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali’yi (ra) meyusiyetten ve ümmetini onun hakkında sû-i zandan kurtarmak için مَنْ كُنْتُ مَوْلَاهُ فَعَلِىٌّ مَوْلَاهُ gibi mühim hadîslerle Ali’yi (ra) teselli ve ümmeti irşad etmiştir.

Hazret-i Ali’ye (ra) karşı Şîa-i Velayet’in ifratkârane muhabbetleri ve tarîkat cihetinden gelen tafdilleri, kendilerini Şîa-i Hilafet derecesinde mes’ul etmez. Çünkü ehl-i velayet meslek itibarıyla, muhabbet ile mürşidlerine bakarlar. Muhabbetin şe’ni ifrattır. Mahbubunu makamından fazla görmek arzu ediyor ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hal mazur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdili, Hulefa-i Raşidîn’in zemmine ve adâvetine gitmemek şartıyla ve usûl-ü İslâmiyenin haricine çıkmamak kaydıyla mazur olabilirler.

Şîa-i Hilafet ise ağraz-ı siyaset, içine girdiği için garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, i’tizar hakkını kaybediyorlar. Hattâ لَا لِحُبِّ عَلِىٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَ cümlesine mâsadak olarak Hazret-i Ömer’in (ra) eliyle İran milliyeti ceriha aldığı için intikamlarını hubb-u Ali suretinde gösterdikleri gibi Amr İbnü’l-Âs’ın Hazret-i Ali’ye (ra) karşı hurucu ve Ömer İbn-i Sa’d’ın Hazret-i Hüseyin’e (ra) karşı feci muharebesi, Ömer ismine karşı şiddetli bir gayz ve adâveti Şîalara vermiş.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e karşı Şîa-i Velayet’in hakkı yoktur ki Ehl-i Sünnet’i tenkit etsin. Çünkü Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali’yi (ra) tenkis etmedikleri gibi ciddi severler. Fakat hadîsçe tehlikeli sayılan ifrat-ı muhabbetten çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret-i Ali’nin (ra) Şîası hakkındaki sena-yı Nebevî, Ehl-i Sünnet’e aittir. Çünkü istikametli muhabbetle Hazret-i Ali’nin (ra) Şîaları, ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat’tir. Hazret-i İsa aleyhisselâm hakkındaki ifrat-ı muhabbet, Nasâra için tehlikeli olduğu gibi Hazret-i Ali (ra) hakkında da o tarzda ifrat-ı muhabbet, hadîs-i sahihte tehlikeli olduğu tasrih edilmiş.

Şîa-i Velayet eğer dese ki: Hazret-i Ali’nin (ra) kemalât-ı fevkalâdesi kabul olunduktan sonra, Hazret-i Sıddık’ı (ra) ona tercih etmek kabil olmuyor.

Elcevap: Hazret-i Sıddık-ı Ekber’in ve Faruk-u A’zam’ın (ra) şahsî kemalâtıyla ve veraset-i nübüvvet vazifesiyle zaman-ı hilafetteki kemalâtı ile beraber bir mizanın kefesine, Hazret-i Ali’nin (ra) şahsî kemalât-ı hârikasıyla, hilafet zamanındaki dâhilî bilmecburiye girdiği elîm vakıalardan gelen ve sû-i zanlara maruz olan hilafet mücahedeleri beraber mizanın diğer kefesine bırakılsa elbette Hazret-i Sıddık’ın (ra) veyahut Faruk’un (ra) veyahut Zinnureyn’in (ra) kefesi ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş, tercih etmiş.

Hem On İkinci ve Yirmi Dördüncü Sözlerde ispat edildiği gibi: Nübüvvet, velayete nisbeten derecesi o kadar yüksektir ki nübüvvetin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar velayetin cilvesine müreccahtır. Bu nokta-i nazardan Hazret-i Sıddık-ı Ekber’in (ra) ve Faruk-u A’zam’ın (ra) veraset-i nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risalet noktasında hisseleri taraf-ı İlahîden ziyade verildiğine, hilafetleri zamanlarındaki muvaffakıyetleri Ehl-i Sünnet ve Cemaat’çe delil olmuş. Hazret-i Ali’nin (ra) kemalât-ı şahsiyesi, o veraset-i nübüvvetten gelen o ziyade hisseyi hükümden ıskat edemediği için Hazret-i Ali (ra) Şeyheyn-i Mükerremeyn’in zaman-ı hilafetlerinde onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali’yi (ra) seven ve hürmet eden Ehl-i Hak ve Sünnet, Hazret-i Ali’nin (ra) sevdiği ve ciddi hürmet ettiği Şeyheyn’i nasıl sevmesin ve hürmet etmesin?

Bu hakikati bir misal ile izah edelim. Mesela, gayet zengin bir zatın irsiyetinden evlatlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altın veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altın veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altın verilse elbette âhirdeki ikisi çendan kemiyeten az alıyorlar fakat keyfiyeten ziyade alıyorlar.

İşte bu misal gibi Şeyheyn’in veraset-i nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risaletinden tecelli eden hakikat-i akrebiyet-i İlahiye altınından hisselerinin az bir fazlalığı, kemalât-ı şahsiye ve velayet cevherinden neş’et eden kurbiyet-i İlahiyenin ve kemalât-ı velayetin ve kurbiyetin çoğuna galip gelir. Muvazenede bu noktaları nazara almak gerektir. Yoksa şahsî şecaati ve ilmi ve velayeti noktasında birbiri ile muvazene edilse hakikatin sureti değişir.

Hem Hazret-i Ali’nin (ra) zatında temessül eden şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i maneviyede veraset-i mutlaka cihetiyle tecelli eden hakikat-i Muhammediye (asm) noktasında muvazene edilmez. Çünkü orada Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın sırr-ı azîmi var.

Amma Şîa-i Hilafet ise Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar Hazret-i Ali’yi (ra) fevkalâde sevmek davasında oldukları halde tenkis ediyorlar ve sû-i ahlâkta bulunduğunu onların mezhepleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki: “Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (ra) haksız oldukları halde Hazret-i Ali (ra) onlara mümaşat etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye etmiş; yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş.” Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve “Esedullah” unvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zatı, riyakâr ve korkaklık ile ve sevmediği zatlara tasannukârane muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade havf altında mümaşat etmekle haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (ra) teberri eder.

İşte ehl-i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i Ali’yi (ra) tenkis etmez, sû-i ahlâk ile ittiham etmez. Öyle bir hârika-i şecaate korkaklık isnad etmez ve derler ki: “Hazret-i Ali (ra) Hulefa-i Raşidîn’i hak görmeseydi bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki onları haklı ve racih gördüğü için gayret ve şecaatini hakperestlik yoluna teslim etmiş.”

Elhasıl: Her şeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise hadd-i vasattır ki Ehl-i Sünnet ve Cemaat onu ihtiyar etmiş. Fakat maatteessüf Ehl-i Sünnet ve Cemaat perdesi altına Vehhabîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi siyaset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi (ra) tenkit ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilafete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ittihamlarından Alevîler, Ehl-i Sünnet’e karşı küsmek vaziyetini alıyorlar.

Halbuki Ehl-i Sünnet’in düsturları ve esas mezhepleri, bu fikirleri iktiza etmiyor belki aksini ispat ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyade Hazret-i Ali’nin (ra) taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hazret-i Ali’yi (ra) lâyık olduğu sena ile zikrediyorlar. Hususan ekseriyet-i mutlaka ile Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya, onu mürşid ve şah-ı velayet biliyorlar.

Alevîler hem Alevîlerin hem Ehl-i Sünnet’in adâvetine istihkak kesbeden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp, ehl-i hakka karşı cephe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım Alevîler, Ehl-i Sünnet’in inadına sünneti terk ediyorlar. Her ne ise bu meselede fazla söyledik. Çünkü ulemanın beyninde ziyade medar-ı bahis olmuştur.

Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlup ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mabeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir.

*

İkinci Makam

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ

âyetinin ikinci hakikatine dair olacak. [*[1]]

*

[1] * Bu İkinci Makam, On Birinci Lem’a olarak telif edilmiştir.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir