Fihrist



İzahlı Metin

Fihrist

Kur’an ayetlerinin bir tür tefsiri olan Risale-i Nur külliyatından “Sözler” adlı eserin özet bir fihristidir.

BİRİNCİ SÖZ:

*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla) ifadesinin çok önemli sırlarından birini güzel bir örnekle açıklar ve “Bismillah”ın ne kadar değerli bir İslam sembolü olduğunu gösterir.

ON DÖRDÜNCÜ LEM’ANIN İKİNCİ MAKAMI:

*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla) ifadesinin en önemli beş-altı sırrını açıklar. *Bismillahirrahmanirrahim*’in Kur’an’ın bir özeti, bir fihristi ve anahtarı olduğunu gösterdiği gibi, Arş’tan yeryüzüne kadar uzanmış nurlu ve kutsal bir hat olmakla beraber, sonsuz mutluluk kapısını açan bir anahtar ve her mübarek şeye feyiz ve bereket veren bir nurlar kaynağı olduğunu beyan eder.

Bu İkinci Makam, ilk risale olan Birinci Söz ile bağlantılıdır. Risale-i Nur parçaları adeta bir daire gibidir ve sonu, başına *Bismillahirrahmanirrahim*’in mübarek hattıyla bağlanmaktadır. Bu makamda altı sır yerine otuz yazılacaktı; şimdilik altı sır ile yetinilmiştir. Kısadır fakat çok büyük hakikatleri içermektedir. Bunu dikkatle okuyan kişi, *Bismillahirrahmanirrahim*’in ne kadar değerli ve kutsal bir hazine olduğunu anlar.

İKİNCİ SÖZ:

*Ellezîne yu’minûne bil ğayb* (Onlar gayba iman ederler) ayetinin anlamı çerçevesinde, iman hakkındaki ayetlerin önemli bir sırrını, son derece akla uygun bir örnekle açıklar.

ÜÇÜNCÜ SÖZ:

*Yâ eyyuhen nâsu’budû* (Ey insanlar! Rabbinize kulluk edin) ayetinin anlamı çerçevesinde, kulluk hakkındaki ayetlerin önemli bir hakikatini, mantıksal bir örnekle açıklar.

DÖRDÜNCÜ SÖZ:

*İnnes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ* (Şüphesiz namaz, müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır) ayetinin anlamı çerçevesinde, namaz hakkındaki ayetlerin önemli bir sırrını, son derece akla uygun ve mantıksal bir örnekle açıklar. Zerre kadar insafı olanı, bu gerçeği kabule mecbur bırakır.

BEŞİNCİ SÖZ:

*İnnallâhe meallezînettekav vellezîne hum muhsinûn* (Şüphe yok ki Allah, takva sahipleriyle ve iyilik yapanlarla beraberdir) ayetinin anlamı çerçevesinde, takva ve kulluk hakkındaki ayetlerin ve kulluk ile takva görevinin önemli bir sırrını, çok güzel bir örnekle açıklar. Bu açıklama herkesi ikna eder.

ALTINCI SÖZ:

*İnnallâheşterâ minel mu’minîne enfusehum ve emvâlehum bienne lehumul cenneh* (Muhakkak ki Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında onlara cenneti vermek suretiyle satın almıştır) ayetinin anlamı çerçevesinde, canını ve malını Yüce Allah’a satmakla ilgili ayetlerin çok önemli bir sırrını açıklar. Bununla birlikte, canını ve malını Allah’a satanların beş derece kâr üstüne kâr ettiğini, satmayanların ise beş derece zarar üstüne zarar ettiğini, son derece ikna edici bir örnekle anlatır ve hakikate doğru önemli bir kapı açar.

YEDİNCİ SÖZ:

*Yu’minûne billâhi vel yevmil âhir* (Allah’a ve ahiret gününe iman ederler) ve *İnne va’dallâhi hakkun fe lâ teğurrannekumul hayâtud dunyâ ve lâ yeğurrannekum billâhil ğarûr* (Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı şeytan da sizi Allah ile aldatmasın) ayetlerinin anlamı çerçevesinde, “Allah’a ve ahiret gününe iman” ile dünya hayatı hakkındaki ayetlerin önemli bir sırrını, son derece akla uygun bir örnekle açıklar. Bununla birlikte, gaflet ehli için dünyanın ne kadar dehşetli; ölüm ve ecelin ne kadar korkunç; acizlik ve fakirliğin ne kadar acı verici olduğunu; hidayet ehli için ise dünya hayatının içyüzünün ne kadar güzel; kabir, ecel, acizlik ve fakirliğin nasıl birer mutluluk vesilesi olduğunu çok kesin bir şekilde ispat eder. İki cihan mutluluğuna giden yolu gösterir.

SEKİZİNCİ SÖZ:

*Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm* (Allah, kendisinden başka ilah olmayandır, Hayy ve Kayyum’dur) ve *İnned dîne indallâhil islâm* (Allah katında din, şüphesiz İslam’dır) ayetlerinin anlamı çerçevesinde; dünyanın mahiyeti, dünyadaki insanın mahiyeti ve insandaki dinin mahiyeti hakkındaki ayetlerin önemli bir sırrını, (aslı İbrahim Aleyhisselam’ın sayfalarında bulunan) güzel ve parlak bir örnekle açıklar. Bununla birlikte, dünyanın ne olduğunu, insan ruhunu ve insandaki dinin değerini gösterir. Ayrıca, dinsiz insanın en bahtsız varlık olduğunu ispat eder. Evrenin gizemini çözen ve insan ruhunu karanlıklardan kurtaran çareleri gösterir. Son olarak da çok hoş ve güzel bir karşılaştırmayla, günahkâr ve bedbaht kişinin korkunç durumunu, dindar ve mutlu kişinin ise saadet dolu hâlini ortaya koyar.

DOKUZUNCU SÖZ:

*Fe subhânallâhi hîne tumsûne ve hîne tusbihûn. Ve lehul hamdu fis semâvâti vel ardı ve aşiyyen ve hîne tuzhirûn* (Haydi siz akşama ulaştığınızda ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur. Gündüzün sonuna doğru ve öğle vaktine erişince de O’nu tesbih edin) ayetinin anlamı çerçevesinde, beş vakit namazla ilgili ayetlerin çok önemli bir sırrını beş nükte ile açıklar. Bununla birlikte, bildiğimiz beş vakit namazın o vakitlere ayrılmasının hikmetini o kadar güzel ve tatlı bir şekilde anlatır ki, zerre kadar şuuru olan bir insan, bu ilgi çekici hikmet ve parlak hakikat karşısında teslim olmak zorunda kalır. İnsan bedeninin havaya, suya ve gıdaya muhtaç olduğu gibi, insan ruhunun da namaza muhtaç olduğunu çok kesin bir şekilde beyan eder.

ONUNCU SÖZ:

*Fenzur ilâ âsâri rahmetillâhi keyfe yuhyil arda ba’de mevtihâ, inne zâlike le muhyil mevtâ ve huve alâ kulli şey’in kadîr* (Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Şüphesiz O, ölüleri de böyle diriltecektir. O, her şeye gücü yetendir) ayetinin anlamı çerçevesinde, yeniden diriliş ve ahiret hakkındaki ayetlerin önemli bir hakikatini, on iki mantıksal ve akla uygun temsili örnekle ve on iki açık ve kesin hakikatle açıklar. Bununla birlikte, ahirete imanı o kadar kuvvetli bir şekilde ispat eder ki, kalbi tamamen ölmemiş ve aklı tamamen sönmemiş bir insan, bu ispata karşı teslim olur. Allah’ın izniyle imana gelir. İmana gelmese bile inkârdan vazgeçmeye mecbur olur.

ON BİRİNCİ SÖZ:

*Veş şemsi ve duhâhâ. Vel kameri izâ telâhâ. Ven nehâri izâ cellâhâ. Vel leyli izâ yağşâhâ. Ves semâi ve mâ benâhâ. Vel ardı ve mâ tahâhâ. Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ* (Güneşe ve onun aydınlığına, onu izlediğinde Ay’a, onu ortaya çıkardığında gündüze, onu bürüdüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene, nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona günahını ve takvasını ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir, onu kötülüklere gömen ise ziyan etmiştir) ve *Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya’budûn* (Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım) ayetlerinin yüksek ve geniş bir hakikatini, Şems Suresi’nin mucizevi bir şekilde işaret ettiği ve evreni düzenli bir saray şeklinde gösterdiği yüce ve kapsamlı bir örnekle açıklar. Bununla birlikte, insan mahiyetindeki kulluk görevlerini ve insana verilen donanımları, ilahi rububiyetin (terbiye ediciliğin) çeşitli tecellilerine karşı insanın kullukla nasıl karşılık verdiğini o kadar güzel bir şekilde ispat eder ki, Şems Suresi’nin mucizevi işaretini harika bir surette ve en büyük bir dairede, en azametli bir Rabliği, en mükemmel bir kullukla karşılaştırır.

ON İKİNCİ SÖZ:

*Ve men yu’tel hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ* (Kime hikmet verilmişse, ona çok büyük bir hayır verilmiştir) ve *Ve bil hakkı enzelnâhu ve bil hakkı nezel* (Biz onu hak ile indirdik ve o da hak ile indi) ayetlerinin anlamı çerçevesinde, Kur’an hikmetinin üstünlüğü hakkındaki yüzlerce ayetin önemli bir hakikatini, felsefenin hikmeti ile Kur’an’ın hikmetini karşılaştırarak çok parlak bir örnekle açıklar. Bu yolla Kur’an’ın bir mucizesini, üstünlüğünü ve onun karşısında felsefenin acizliğini ve çöküşünü harika bir şekilde ispat eder, körlere bile gösterir. Bu Söz, On Birinci Söz gibi çok önemlidir. Herkesin onlara ihtiyacı vardır.

ON ÜÇÜNCÜ SÖZ:

İki makamdır.

Birinci Makam: *Ve nunezzilu minel kur’âni mâ huve şifâun ve rahmetun lil mu’minîn* (Biz Kur’an’dan, müminler için şifa ve rahmet olan şeyler indiririz) ve *Ve mâ allemnâhuş şi’ra ve mâ yenbağî leh* (Biz ona şiir öğretmedik, bu ona yaraşmaz da) ayetlerinin anlamı çerçevesinde, Kur’an hikmetinin kutsallığı, genişliği ve şiire ihtiyaç duymaması hakkındaki ayetlerin önemli bir sırrını açıklar. Bununla birlikte, açıklamalarıyla mucize olan Kur’an’ın yüksek ve mucizevi hikmetini, felsefenin sığ ve dar hikmetiyle karşılaştırır. Kur’an hikmetindeki zenginliği ve genişliği, felsefenin ise fakirliğini ve iflasını kısaca anlatır. Ayrıca Kur’an’ın şiire ihtiyaç duymamasının ve o seviyeye tenezzül etmemesinin sebebinin, Kur’an hakikatlerinin yüksekliği ve parlaklığı olduğunu gösterir. Önemli bir örnekle, Kur’an’ın mucizevi yönlerinden birini beyan eder.

İkinci Makam:

Gençliği sapkınlık ve sefahat uçurumuna düşmekten kurtaran, imanda bu dünyada bile gerçek bir cennet lezzeti, sapkınlıkta ise cehennem gibi bir azap ve sıkıntı bulunduğunu örneklerle açıklayan ve ispat eden bir derstir.

İKİNCİ MAKAMIN HÂŞİYESİ:

Mahkûmlara teselli hakkında dört mektuptur.

İKİNCİ MAKAMIN ZEYLİ (EKİ):

Kadir Gecesi’nde akla gelen önemli bir meseledir.

MEYVE RİSALESİNDEN ALTINCI MESELE:

HÜVE NÜKTESİ:

ON DÖRDÜNCÜ SÖZ:

Dar akıllara sığmayan yüksek ve geniş bazı Kur’an hakikatlerini, gözle görünen misal ve benzerleriyle akla yaklaştırır. Mesela;

*Halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâm* (Gökleri ve yeri altı günde yarattı), *Ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mubîn* (Yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir kitapta yazılıdır), *Ves semâvâtu matviyyâtun bi yemînih* (Gökler O’nun kudret eliyle dürülmüştür), *İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehû kun fe yekûn* (O, bir şeyin olmasını istediği zaman, ona sadece Ol! der, o da hemen oluverir) ve *Ve mâ emrus sâati illâ ke lemhil basar* (Kıyametin kopuşu, ancak bir göz açıp kapama gibidir) ayetlerinin çok yüksek ve çok geniş hakikatlerini, örnekler ve benzetmelerle akla kabul ettirir ve kalbi ikna edecek bir tarzda açıklar. Sonunda, nefs-i emmareye (kötülüğü emreden nefse) etkili bir uyarı tokadı vardır. Nefsinin esiri olan kişi onu okuyup kabul etse, esaretten kurtulur.

ON DÖRDÜNCÜ SÖZ’ÜN HÂTİMESİ (SONUÇ BÖLÜMÜ):

Gafil kafaya bir tokmak ve bir ibret dersidir.

ON DÖRDÜNCÜ SÖZ’ÜN ZEYLİ (EKİ):

Deprem hakkında önemli altı soruya cevaptır.

ON BEŞİNCİ SÖZ:

*Ve lekad zeyyennas semâed dunyâ bi mesâbîha ve cealnâhâ rucûmen liş şeyâtîn* (Andolsun, biz en yakın göğü kandillerle donattık ve onları şeytanlara atılan taşlar yaptık) ayetinin anlamı çerçevesinde, melekler ile şeytanların mücadelesi hakkındaki ayetlerin, kozmografyacıların dar akıllarına yerleşmeyen önemli bir sırrını, “yedi basamak” adıyla yedi sağlam delil ve metin bir girişle açıklar. Ve bu ayetin gökyüzünden, şeytani kuruntuları taşlayıp kovar.

ON BEŞİNCİ SÖZ’ÜN ZEYLİ (EKİ):

Kur’an’ın Allah kelamı ve Hazreti Muhammed’in (Aleyhissalatu Vesselam) Allah’ın Elçisi olduğunu ikna edici delillerle ispat eden, münazara tarzında yazılmış etkileyici bir risaledir.

ON ALTINCI SÖZ:

*İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehû kun fe yekûn. Fe subhânellezî bi yedihî melekûtu kulli şey’in ve ileyhi turceûn* (O, bir şeyin olmasını istediği zaman, ona sadece Ol! der, o da hemen oluverir. Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah’ın şanı ne yücedir! Ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz) ayetlerinin anlamı çerçevesinde, birçok ayetin ifade ettiği şu yüce Kur’an hakikatlerinin çok önemli bir sırrını dört şua (ışık demeti) adıyla açıklar: “Zatının birliği ile bütün fiillerini kapsaması, şahsının tekliği ile yardımcısız olarak rububiyetinin (terbiye ediciliğinin) her şeyi kuşatması, bir ve tek olmasıyla ortaksız bir şekilde tüm varlıkta tasarruf etmesi, mekândan münezzeh olmasıyla her yerde hazır bulunması, sonsuz yüceliğiyle her şeye yakın olması ve bir tek zat olmasıyla her şeyi bizzat kendi elinde tutması.” Ve bu hakikatleri doğru düşünen akıllara ve temiz kalplere kabul ettirir.

ON YEDİNCİ SÖZ:

*İnnâ cealnâ mâ alel ardı zîneten lehâ li nebluvehum eyyuhum ahsenu amelâ. Ve innâ le câilûne mâ aleyhâ saîden curuzâ* (Biz yeryüzündeki şeyleri, kimin daha güzel amel işleyeceğini denemek için ona bir zinet yaptık. Ve biz, onun üzerindeki her şeyi kupkuru bir toprak hâline getireceğiz) ve *Ve mâl hayâtud dunyâ illâ leibun ve lehv* (Dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir) ayetlerinin anlamları çerçevesinde; hayatın lezzeti içindeki ölüm acısı ve kavuşma sevincindeki ayrılık elemi hakkındaki ayetlerin önemli bir sırrını ve Kahhar (kahredici) ismine karşı Rahman (merhamet eden) isminin tecellisini çok güzel bir şekilde gösterip açıklar. İman edenler için dünyanın mahiyetini; geçici bir ticaret yeri, muvakkat bir misafirhane, birkaç günlük bir sergi alanı, kısa bir süre işleyecek bir tezgâh ve alışveriş için yol üstünde kurulmuş bir pazar olduğunu göstererek, insanın dünyadan kabir âlemine ve ahirete doğru olan yolculuğunu sevdirir ve bu yolculuğun dehşetini giderir. Bu sözün sonunda bazı nüshalarda “Siyah Dutun Meyvesi” adıyla değerli, ilgi çekici ve şiir formunda birkaç hakikat bulunur.

KALBE FARSÇA OLARAK DOĞAN BİR YAKARIŞ:

GAFLET EHLİNİN DÜNYASININ GERÇEĞİNİ ANLATAN BİRİNCİ LEVHA:

HİDAYET VE HUZUR EHLİNİN DÜNYALARININ GERÇEĞİNE İŞARET EDEN İKİNCİ LEVHA:

BARLA YAYLASI, ÇAM, KATRAN, ARDIÇ, KARAKAVAK AĞAÇLARININ BİR MEYVESİ:

YILDIZLARI KONUŞTURAN BİR YILDIZNAME:

ON SEKİZİNCİ SÖZ:

Bu söz, iki makamdır.

İkinci makamı yazılmamıştır. Birinci makamı üç noktadan oluşur.

Birincisi: *Lâ tahsebennellezîne yefrahûne bi mâ etev ve yuhıbbûne en yuhmedû bi mâ lem yef’alû* (Yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmekten hoşlanan kimseleri sakın hesaptan kurtulur sanma) ayetinin; övünmeye tutkun, şöhrete düşkün, övgüye meraklı, bencil ve kötülüğü emreden nefsin kafasına terbiye edici bir tokat vuran sırrını,

İkincisi: *Ahsene kulle şey’in halakahû* (O, yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaptı) ayetinin; çirkin ve bahsi edebe aykırı görünen şeylerin güzel yönlerini gösteren sırrını,

Üçüncüsü: *İn kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh* (Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin) ayetinin; Ahmed’in (Aleyhissalatu Vesselam) peygamberliğine dair ince fakat kuvvetli bir delili gösteren sırrını açıklar.

ON DOKUZUNCU SÖZ:

*Yâsîn. Vel kur’ânil hakîm. İnneke le minel murselîn* (Yâsîn. Hikmetli Kur’an’a yemin olsun ki, sen elbette gönderilmiş peygamberlerdensin) ayetinin anlamı çerçevesindeki yüzlerce ayetin en önemli hakikatleri olan Ahmed’in (Aleyhissalatu Vesselam) peygamberliğini, “on dört reşha (sızıntı)” adıyla on dört kesin, parlak ve sağlam delille açıklar ve ispat eder. En inatçı bir düşmanı bile susturur. Ahmed’in (Aleyhissalatu Vesselam) peygamberliğini güneş gibi ortaya çıkarır.

YİRMİNCİ SÖZ:

İki makamdır.

Birinci Makam: Bakara Suresi’nin başında yer alan Hazreti Âdem’e meleklerin secde etmesi, bir ineğin kesilmesi ve taşlardan su çıkması hakkındaki üç önemli ayete karşı şeytanın çok korkunç üç şüphesini öyle bir tarzda çürütüp yok eder ki, şeytanı ve şeytan gibi insanları bu tür hilelerden perişan edip vazgeçirir. Çünkü onlar, eleştiri ve itirazlarıyla Kur’an’ın mucizevi parıltılarının kapısını açtırmış oldular ve o üç ayetten üç mucizevi parıltı göründü.

İkinci Makam: Peygamberlerin (Aleyhimüsselam) mucizeleri yüzünde parlayan bir Kur’an mucizesini göstermekle birlikte, peygamber mucizelerine dair Kur’an ayetlerinin ne kadar anlamlı ve hikmetli olduklarını gösterir. Ve Kur’an’da kapalı kalmış çok sayıda define bulunduğunu hatırlatır.

YİRMİ BİRİNCİ SÖZ:

İki makamdır.

Birinci Makam: Namazın değerini ve faydasını o kadar güzel bir tarzda gösterir ki, en tembel ve en günahkâr insana bile namaza karşı bir arzu verir ve onu gayrete getirir.

İkinci Makam: Şeytanın çok sık kullandığı önemli hilelerini geçersiz kılar. Vesvesesiyle müminlerin kalbinde açtığı yaralardan beşine, güzel merhemler tarif eder.

YİRMİ İKİNCİ SÖZ:

*Fa’lem ennehû lâ ilâhe illallâh* (Bil ki, Allah’tan başka ilah yoktur) ve *Allâhu hâliku kulli şey’in* (Allah her şeyin yaratıcısıdır) ayetlerinin anlamı çerçevesinde, gerçek tevhid (Allah’ın birliği) hakkındaki yüzlerce ayetin önemli bir hakikatini iki makam ile açıklar.

Birinci Makam: Çok güzel, parlak ve sağlam bir temsili hikâye ile on iki basamak hükmündeki on iki delille Allah’ın birliğini o kadar kesin bir şekilde ispat eder ki, en inatçı müşrikleri bile tevhidi kabule mecbur bırakır. Kolay fakat kuvvetli, basit fakat parlak bir şekilde, varlığı zorunlu olan Allah’ın varlığını, birliğini ve tekliğini bütün sıfatları ve isimleriyle ispat eder.

İkinci Makam: Tevhid hakikatini ve hakiki tevhidi, “on iki lem’a (parıltı)” adıyla temsili bir hikâye perdesi altında on iki parlak delille Allah’ın birliğini ispat eder. Bununla birlikte, O’nun celal, cemal ve kemal sıfatlarını da birlik içinde ispat eder. O Lem’alardaki deliller o kadar kesindir ki, hiçbir şüpheye yer bırakmaz. Ve o kadar kapsamlıdırlar ki, varlıklar sayısınca, belki de zerreler adedince Allah’ı tanımaya pencereler açarlar. Bu delillerle, varlığı zorunlu olan Allah’ın varlığını, bütün sıfat ve isimleriyle en inatçılara karşı ispat eder.

YİRMİ ÜÇÜNCÜ SÖZ:

*Lekad halaknâl insâne fî ahseni takvîm. Summe radednâhu esfele sâfilîn. İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihât* (Andolsun, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka) ayetlerinin anlamı çerçevesindeki pek çok ayetin, imana dair ve insanın yükseliş ve alçalışına temel teşkil eden hakikatlerini, beş nokta ve bu beş noktanın içindeki herkesi ilgilendiren ve herkesin muhtaç olduğu on konuyla o büyük sırrı açıklar. İnsanın kabiliyetlerini ve görevlerini, son derece akla uygun ve makbul bir şekilde anlatır.

Bu söz, şimdiye kadar binlerce insanı gaflet uykusundan kurtardığı gibi, pek çoğunu da imana getirmiştir. Çok değerli ve yüksek olmakla birlikte, örneklerle anlaşılması kolaylaşmış, herkes onun dilini anlar.

YİRMİ DÖRDÜNCÜ SÖZ:

*Allâhu lâ ilâhe illâ huve lehul esmâul husnâ* (Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’nundur) ayetinin anlamı çerçevesinde, Esma-i Hüsna’nın (Allah’ın en güzel isimlerinin) tecellileri hakkındaki pek çok ayetin muazzam bir hakikatini, beş dal adıyla büyük konularla açıklar.

Birinci ve İkinci Dallar, önemli sırların özet bir hazinesidir.

Üçüncü Dal, hadisler hakkındaki yersiz şüpheleri on iki kaideyle çürütür ve bu şüphelerin temellerini keser.

Dördüncü Dal, kâinat sarayında görevlendirilen bitki, hayvan, insan ve melek gruplarının görev sırlarını, güzel kulluk ve tesbih vazifelerini ve ilahi rububiyetin (terbiye ediciliğin) haşmetini ilgi çekici bir tarzda anlatır.

Beşinci Dal, *Allâhu lâ ilâhe illâ huve lehul esmâul husnâ* ayetinin nurlu ağacının sonsuz meyvelerinden beş tanesini çok parlak ve güzel bir şekilde gösterir.

Bu beş meyve ve Otuz Birinci Söz’ün sonundaki beş meyve çok tatlıdır. Tatlı ilim isteyenler onları alıp okusun.

YİRMİ BEŞİNCİ SÖZ:

*Kul leinictemeatil insu vel cinnu alâ en ye’tû bi misli hâzel kur’âni lâ ye’tûne bi mislihî ve lev kâne ba’duhum li ba’dın zahîrâ* (De ki: Andolsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine destek de olsalar, yine onun benzerini getiremezler.) ayetinin hakikatini doğrulayan yüzlerce ayetin en önemli bir hakikati olan Kur’an’ın mucizeliğini açıklar. Üç şua (ışık demeti) içinde Kur’an’ın kırk mucizevi yönünü beyan ve tefsir eder. Öyle ki, gündüz vaktindeki ışığın güneşin varlığını gösterdiği gibi, Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu gösterir ve ispat eder. İlk yarısı her ne kadar hızlı yazılmışsa da, kalp rahatlığıyla yazıldığı için izahlıdır. İkinci yarısı ise bazı önemli sebeplerden dolayı kısa ve özet kalmıştır. Fakat bununla beraber, her kesimden insana (ve ne fikirde olursa olsun) bu mübarek Söz, Kur’an’ın mucizeliğini gösterir ve ispat eder. Bu söz, şimdiye kadar Kur’an’ın mucizeliğine karşı pek çok inadı kırmış ve onları teslimiyete sevk etmiştir.

YİRMİ ALTINCI SÖZ:

*Ve in min şey’in illâ indenâ hazâinuhû ve mâ nunezziluhû illâ bi kaderin ma’lûm* (Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim katımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz) ve *Ve kulle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mubîn* (Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazmışızdır) anlamındaki ayetlerin, kader sırrına ait ve “Kadere, hayrın ve şerrin Yüce Allah’tan olduğuna iman” konusunun ispatına dayanak olan önemli bir hakikatini, dört konuyla öyle bir şekilde açıklar ki, alimlerin bile akıl erdiremediği kader sırlarını, sıradan halkın zihinlerine yaklaştırıp anlamalarını sağlar.

Sonuç bölümünde, en kısa, en sağlam ve en doğru yolun esasını “dört adım” adıyla, nefsi arındırmanın ve ruhu olgunlaştırmanın temeli olan dört önemli dersi verir.

Sonucun da sonucunda ise çeşitli konulardan altı mesele vardır ki, bunlardan birisi Fetih Suresi’nin sonundaki ayetin bir mucizevi sırrını açığa çıkarır.

YİRMİ YEDİNCİ SÖZ:

*Ve lev reddûhu iler resûli ve ilâ ulil emri minhum le alimehullezîne yestenbitûnehu minhum ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhû letteba’tumuş şeytâne illâ kalîlâ* (Eğer onu Peygamber’e ve aralarındaki yetki sahiplerine götürselerdi, içlerinden hüküm çıkarabilenler onu anlarlardı. Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız) anlamındaki ayetlerin içtihat konusuna dair önemli bir hakikatini açıklar. Bu zamanda haddini aşıp içtihattan dem vuranlara haddini bildirir ve mezhep farklılıklarının sırrını güzelce beyan eder. “Bu zamanda eski zamanlar gibi içtihat edebiliriz.” diyenlerin ne kadar yanlış bir hata yaptıklarını ispat eder.

Bu sözün ekinde, seçkin sahabelerin evliyalardan daha yüksek olan mertebelerini çok parlak bir şekilde ve kesin bir tarzda ispat eder. Bununla birlikte, sahabelerin insanlık içinde peygamberlerden sonra en seçkin şahsiyetler olduklarını ve onlara yetişilemeyeceğini kesin bir şekilde ispat eder.

YİRMİ SEKİZİNCİ SÖZ:

*Ve beşşirillezîne âmenû ve amilûs sâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihel enhâr, kullemâ ruzikû minhâ min semeratin rızkan kâlû hâzellezî ruzıknâ min kablu ve utû bihî muteşâbihâ, ve lehum fîhâ ezvâcun mutahharatun ve hum fîhâ hâlidûn* (İman edip salih ameller işleyenleri müjdele: Onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlara ne zaman oradaki bir meyveden rızık olarak verilse, Bu, daha önce bize verilen rızıktır derler. Onlara o rızık, benzer şekilde verilir. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedi kalacaklardır) ayetinin cennete ve sonsuz mutluluğa dair hakikatini doğrulayan yüzlerce ayetin önemli bir hakikatini iki makamla açıklar.

Birinci Makam: “Beş Soru ve Cevap” adıyla, cennetin bedensel lezzetlerine ve huriler hakkında eleştiri konusu olmuş meseleleri öyle güzel bir şekilde anlatır ki herkesi ikna eder.

İkinci Makam: Arapça ifadelerle on iki “lâsiyyemâ” (özellikle) kelimesiyle başlar ve çok kuvvetli, kesin ve hiçbir yönden sarsılmaz, yeniden dirilişe dair, cennet ve cehennemin gerçekliğine dayanak olan binlerce delili içeren parlak bir delildir. Bu delil, Onuncu Söz’ün kaynağı, esası ve özetidir.

YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ:

*Kulir rûhu min emri rabbî* (De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir), *Vel mu’minûne yu’minûne billâhi ve melâiketihî* (Müminler Allah’a ve meleklerine iman ederler), *Ve mâ emrus sâati illâ ke lemhil basari ev huve akrab* (Kıyametin kopuşu, ancak bir göz kırpması gibidir, yahut daha da yakındır) ve *Mâ halkukum ve lâ ba’sukum illâ ke nefsin vâhıdeh* (Sizin yaratılmanız da, yeniden diriltilmeniz de, ancak tek bir nefsin yaratılması gibidir) ayetlerinin anlamı çerçevesindeki yüzlerce ayetin, yeniden diriliş, ruhun bekası ve meleklere dair üç önemli hakikatini açıklar. Ruhun ebediliğini o kadar güzel ispat eder ki, bedenin varlığı gibi ruhun da kalıcılığını gösterir. Meleklerin varlığını, Amerika’daki insanların varlığı gibi ispat eder. Yeniden dirilişin ve kıyametin varlığını ve gerçekleşeceğini o kadar mantıksal ve akli bir şekilde ispat eder ki, hiçbir filozof, hiçbir inkârcı itiraz etmeye mecal bulamaz. Teslim olmasa da susmak zorunda kalır. Özellikle sonundaki “Remizli Nüktenin Sırrı” adıyla, büyük dirilişin sebeplerini ve hikmetlerini öyle bir tarzda anlatır ki, kâinat tılsımının üç bilmecesinden birini çok parlak bir şekilde çözer. (Haşiye[1])

OTUZUNCU SÖZ:

*Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ* (Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömen ise ziyan etmiştir) ve *Âlimil ğaybi lâ ya’zubu anhu miskâlu zerratin fis semâvâti ve lâ fil ardı ve lâ asğaru min zâlike ve lâ ekberu illâ fî kitâbin mubîn* (O, gaybı bilendir. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük veya daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır) ayetlerinin, insan benliği ve zerrelerin değişimi hakkındaki hakikate dair gelen ayetlerin iki önemli sırrını iki maksat ile beyan eder.

Birinci Maksat, insan benliğinin şaşırtıcı bilmecesini çözerek, din silsilesi ile felsefe silsilesinin kaynaklarını çok parlak bir tarzda gösterir.

İkinci Maksat, zerrelerin değişiminin sırrını keşfeder. Zerrelerin hareketlerini o derece hikmetli ve düzenli gösterir ki, o bütün zerrelerin, Ezelî Sultan’ın muhteşem ve muazzam bir ordusu ve itaatkâr, emre amade memurları olduğunu kesin delillerle ispat eder.

Yirmi Dokuzuncu Söz nasıl ki kâinat tılsımının üç bilmecesinden birini keşfetmişse, bu Otuzuncu Söz de akılları hayrette bırakan ve filozofları sersemleten o tılsımın üç bilmecesinden ikincisini çözmüştür. Özellikle sonunda yedi hikmet ve yedi büyük kanun ile bir İsm-i A’zam’ın (Allah’ın en büyük isminin) tecellisini göstermekle; zerrelerin değişiminin hikmetini çok kesin ve parlak bir şekilde gösterdiği gibi, canlı varlıkların cisimlerini de o zerrelerin seyahati için bir misafirhane, bir kışla ve bir okul hükmünde gösterir ve ispat eder.

OTUZ BİRİNCİ SÖZ:

*Subhânellezî esrâ bi abdihî leylen minel mescidil harâmi ilel mescidil aksallezî* (Bir gece, kulunu Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir) ve *Ven necmi izâ hevâ* (Battığı zaman yıldıza andolsun) ayetlerinin hakikatini doğrulayan ayetlerin en önemli bir hakikati olan Ahmed’in (Aleyhissalatu Vesselam) miracını, o miraç içindeki Muhammed’in (Aleyhissalatu Vesselam) kemalatını, o kemalat içindeki Ahmed’in (Aleyhissalatu Vesselam) peygamberliğini ve o peygamberlik içindeki pek çok rububiyet sırrını açıklar ve kesin delillerle ispat eder. Farklı tabakalardan insanlardan bu risaleyi kim görmüşse, karşısında hayran kalıp, akıldan uzak görünen miraç meselesini en açık, en gerekli ve en zorunlu bir şekilde gösterdiğini kabul etmektedirler. Özellikle o miracın nurlu ağacının sonlarındaki beş yüz meyveden beş tanesini o kadar güzel tasvir eder ki, zerre kadar zevki ve şuuru bulunan onlara hayran kalır.

ZEYL (EK):

Ayın yarılması mucizesine bu zamanın filozoflarının yaptıkları itirazları beş noktayla çok kesin bir şekilde çürütüp, ayın yarılmasının gerçekleşmesine hiçbir engel bulunmadığını gösterir. Sonunda da beş icma (görüş birliği) ile ayın yarılması olayının gerçekleştiğini çok kısa bir şekilde ispat eder. Ahmed’in (Aleyhissalatu Vesselam) ayı yarma mucizesini güneş gibi gösterir.

OTUZ İKİNCİ SÖZ:

Üç mevkıftır (duraktır).

Birinci Mevkıf: *Lev kâne fîhimâ âlihetun illallâhu le fesedetâ* (Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de kesinlikle bozulup giderdi) anlamındaki yüzlerce ayetin, Allah’ın birliğine dair en önemli hakikatini öyle bir şekilde ispat eder ki, şirk ve küfür yolunu imkânsız ve olanaksız gösterir. Kâinatın her tarafından küfür ve şirki kovar. Zerreler sayısınca Allah’ın birliğinin delilleri bulunduğunu beyan eder. Çok hoş, yüksek ve mantıklı bir temsili diyalog şeklinde, hadsiz geniş meseleleri o temsilin içine yerleştirip gösterir. Ekinde çok latif birkaç mesele vardır ki, hakikat oldukları halde, şiirin en parlak ve geniş hayalinden daha parlak ve daha geniştirler.

İkinci Mevkıf: *Kul huvallâhu ehad. Allâhus samed* (De ki: O, Allah’tır, bir tektir. Allah Samed’dir) hakikatine dair, Allah’ın tekliği ve birliğine gelen şüpheleri ve kuruntuları giderir. Dalalet ehlinin, tevhid ehline karşı ettikleri itirazları kesin bir şekilde çürütür. Birinci Mevkıf’tan daha kuvvetli olarak, Kur’an ayetlerinin Allah’ın birliğine dair mucizevi ispatlarını gösterir. Allah’ın Zâtının tekliği ile bütün varlıkları birden, bir anda idare ve terbiye etmesi olan o muazzam Kur’an hakikatini çok güzel ve açık bir örnekle ispat eder. Aklı ikna ve kalbi teslim olmaya mecbur eder.

Ve özellikle bu İkinci Mevkıf’ın sonundan önce, ikinci örneğin neticesinde, Yüce Allah’ın Zâtı’ndan hiçbir şeyin saklanmadığını, hiçbir şeyin O’ndan gizlenemediğini, hiçbir ferdin O’ndan uzak kalmadığını, hiçbir şahsın tam bir kutsal kuşatıcılık kazanmadan O’na yaklaşamadığını, O’nun rububiyetinde ve tasarrufunda bir işin diğer bir işe engel olmadığını, hiçbir yerin O’nun huzurundan boş kalmadığını, her şeyde O’nun gören ve işiten sıfatlarının tecellisi bulunduğunu, varlık zincirlerinin emirlerinin akış hızına birer tel, birer damar hükmüne geçtiğini, sebeplerin ve vasıtaların sadece zahiri bir perde olduğunu, hiçbir yerde olmadığı halde ilim ve kudretiyle her yerde bulunduğunu, herhangi bir mekâna veya konuma muhtaç olmadığını, uzaklığın, zorluğun ve varlık tabakalarının perdelerinin O’nun yakınlığına, tasarrufuna ve görmesine engel olmadığını, maddî, mümkün, yoğun, çok, sınırlı varlıkların özelliklerinin O’nun izzet eteğine yanaşamadığını ve değişme, başkalaşma, yer tutma, bölünme gibi durumlardan arınmış, münezzeh, uzak ve kutsal olduğunu çok güzel bir şekilde ispat eder.

Bu İkinci Mevkıf’ın sonunda, Allah’ın tekliği sırrına dair Arapça ifadelerle çok önemli bir parça, tercümesiyle beraber çok parlak bir şekilde pek çok önemli meseleyi ifade eder. Özellikle insanın amellerinin hesabı için yeniden dirilişi gerçekleştirmenin, koca kâinatı değiştirip dönüştürmenin, yıkıp yeniden yapmanın sırrını beyan eder.

Üçüncü Mevkıf: *Ve mâl hayâtud dunyâ illâ metâul ğurûr* (Dünya hayatı, aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir) ve *Ve inned dârel âhirate le hiyel hayevân* (Gerçek hayat, şüphesiz ahiret yurdudur) ayetlerinin anlamı çerçevesindeki yüzlerce ayetin önemli bir hakikatini çok önemli bir karşılaştırma ile beyan eder. Dalalet ehli için dünya hayatının ne kadar korkunç sonuçlar getirdiğini ve hidayet ehli için ne kadar güzel sonuçlar ve gayeler verdiğini gösterir. Özellikle, sevgi hakkındaki dünyevi ve uhrevi meyvelerin; dalalet ehli için ne kadar acı verici, hidayet ehli için ne kadar hoş olduğunu gösterir. Bu Üçüncü Mevkıf hakkında bazı dikkatli kardeşlerimiz demişlerdir ki: “Diğer risaleler yıldızlar olsa, bu güneştir.” Bir diğeri ona karşılık olarak şöyle demiştir: “Her bir risale, kendi âleminde ve kendine has hakikat semasında birer güneştir. Uzak olanlara yıldız, yakın olanlara ise güneştirler.”

OTUZ ÜÇÜNCÜ SÖZ:

*Senurîhim âyâtinâ fîl âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakk, e ve lem yekfi bi rabbike ennehû alâ kulli şey’in şehîd* (Biz onlara, hem dış âlemde hem de kendi içlerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki, onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?) ayetinin anlamı çerçevesinde, otuz üç ayetin birer hakikatini açıklayan otuz üç penceredir. Otuz üç ayrı risale olmaya layık iken, çok acele bir zamanda yazıldığı için bir veya yarım sayfalık pencereleri birer risale kuvvetinde ve birer risaleyi içeren bir mahiyette olduğunu gösterir. Fakat maalesef baştaki pencereler çok özet ve kısa kalmış, lâkin gittikçe açılarak ikinci yarıdaki pencereler daha anlaşılır olmuştur.

LEMAAT:

Risale-i Nur talebelerine küçük bir mesnevi ve imanî bir divandır.

KONFERANS:

FİHRİST:

*

[1] Haşiye: Yirmi Dokuzuncu Söz’ün gözle görünen bir kerameti vardır. Örneğin, on altı sayfasında, kasıtsız ve yapmacıksız bir şekilde her sayfanın satır başlarında on altı “elif” harfi denk gelmiştir. Bu uygunluğu görmek isteyenler, el yazması nüshasına başvursunlar.

Lügatçeli Metin

Fihrist

Âyât-ı Kur’aniyenin (Kur’an ayetlerinin) bir nevi (türü) tefsiri (açıklaması) olan Risale-i Nur eczalarından (parçalarından) “Sözler mecmuası”nın (derlemesinin) mücmel (özet) bir fihristesidir (içindekiler listesidir).

BİRİNCİ SÖZ:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ (Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) in çok esrar-ı mühimmesinden (önemli sırlarındandan) bir sırrını güzel bir temsil (benzetme) ile tefsir (açıklar) eder. Ve “Bismillah” ne kadar kıymettar (değerli) bir şeair-i İslâmiye (İslam’ın sembolü) olduğunu gösteriyor.

ON DÖRDÜNCÜ LEM’ANIN İKİNCİ MAKAMI:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ (Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) in en mühim beş altı sırlarını tefsir (açıklar) ediyor. Ve بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ (Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) Kur’an’ın bir hülâsası (özeti) ve bir fihristesi (içindekiler listesi) ve miftahı (anahtarı) olduğunu gösterdiği gibi arştan (en yüceden) ferşe (en alçağa, yere) kadar uzanmış bir hatt-ı kudsî-i nurani (kutsal ve nurlu bir çizgi) olmakla beraber saadet-i ebediye (ebedi mutluluk) kapısını açan bir anahtar ve her mübarek şeye feyz (bereket) ve bereket veren bir menba-ı envar (nurlar kaynağı) olduğunu beyan (açıklar) eder.

Bu İkinci Makam, en birinci risale (küçük kitapçık) olan Birinci Söz’e bakar. Âdeta (sanki) Risale-i Nur eczaları (parçaları), bir daire hükmünde (gibi) olup müntehası (sonu), iptidasına (başlangıcına) بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ (Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) hatt-ı mübareğiyle (mübarek çizgisiyle) ittihat (birleşiyor) ediyor. Ve bu makamda altı sır yerine, otuz yazılacaktı. Şimdilik altı kaldı. Kısadır fakat gayet (çok) büyük hakaiki (hakikatleri) tazammun (içeriyor) ediyor. Bunu dikkatle okuyan بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ (Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) ne kadar kıymettar (değerli) bir hazine-i kudsiye (kutsal hazine) olduğunu anlar.

İKİNCİ SÖZ:

اَلَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ (Ellezîne yu’minûne bil ğayb: Onlar ki gaybe inanırlar.) mealinde (anlamında) ve iman hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını, gayet makul (akla uygun) bir temsil (benzetme) ile tefsir (açıklar) eder.

ÜÇÜNCÜ SÖZ:

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا (Yâ eyyuhen nâsu’budû: Ey insanlar, ibadet edin.) âyetinin mealinde (anlamında) ve ubudiyet (kulluk) hakkındaki âyetlerin mühim bir hakikatini (gerçeğini), mantıkî bir temsil (benzetme) ile tefsir (açıklar) ediyor.

DÖRDÜNCÜ SÖZ:

اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا (İnnes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ: Şüphesiz namaz, müminler üzerine vakitleri belirli bir farz olmuştur.) âyetinin mealinde (anlamında) ve namaz hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını, gayet makul (akla uygun) ve mantıkî bir temsil (benzetme) ile tefsir (açıklar) ediyor. Zerre miktar insafı bulunanı (insafı olanı) teslime mecbur ediyor.

BEŞİNCİ SÖZ:

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذٖينَ اتَّقَوْا وَالَّذٖينَ هُمْ مُحْسِنُونَ (İnnallâhe meallezînettekav vellezîne hum muhsinûn: Şüphesiz Allah, takva sahipleriyle ve iyilik yapanlarla beraberdir.) âyetinin mealinde (anlamında) ve takva (Allah’tan sakınma) ve ubudiyet (kulluk) hakkındaki âyetlerin ve vazife-i ubudiyet (kulluk görevi) ve takvanın mühim bir sırrını gayet güzel bir temsil (benzetme) ile tefsir (açıklar) ediyor. O tefsir herkesi ikna (inandırır) ediyor.

ALTINCI SÖZ:

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (İnnallâheşterâ minel mu’minîne enfusehum ve emvâlehum bi enne lehumul cennete: Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.) âyetinin mealinde (anlamında) ve nefis (benlik) ve malını Cenab-ı Hakk’a (Allah Teâlâ’ya) satmak hakkındaki âyetlerin gayet mühim bir sırrını tefsir (açıklar) etmekle beraber, nefis ve malını Cenab-ı Hakk’a satanların beş derece kâr içinde kâr ve satmayanların beş derece hasaret (zarar) içinde hasaret kazandıklarını, gayet mukni (ikna edici) bir temsil (benzetme) ile tefsir (açıklar) ediyor. Hakikate karşı mühim bir kapı açıyor.

YEDİNCİ SÖZ:

يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَ الْيَوْمِ الْاٰخِرِ ۞ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ (Yu’minûne billâhi ve bil yevmil âhir. İnne va’dallâhi hakkun felâ teğurrennekumul hayâtud dunyâ ve lâ yeğurrennekum billâhil ğarûr: Allah’a ve ahiret gününe inanırlar. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldatmasın.) âyetinin mealinde (anlamında) ve “İman-ı Billah ve’l-yevmi’l-âhir” (Allah’a ve ahiret gününe iman) ve hayat-ı dünyeviye (dünya hayatı) hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını gayet makul (akla uygun) bir temsil (benzetme) ile tefsir (açıklar) etmekle beraber, ehl-i gaflet (gaflette olanlar) hakkında dünyanın ne kadar dehşetli; ve mevt (ölüm) ve ecel (ölüm vakti), ne kadar müthiş (korkunç); ve acz (acizlik) ve fakr (ihtiyaç), ne kadar elîm (acı verici) olduğunu ve ehl-i hidayet (doğru yolda olanlar) hakkında hayat-ı dünyeviyenin içyüzü, ne kadar güzel; ve kabir ve ecel ve acz ve fakr, nasıl birer vesile-i saadet (mutluluk vesilesi) bulunduğunu gayet kat’î (kesin) bir tarz ile ispat (kanıtlar) eder. Saadet-i dâreyne (iki dünya saadetine) giden yolu gösterir.

SEKİZİNCİ SÖZ:

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ (Allah’u lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm: Allah, O’ndan başka ilah olmayandır, Hayy (diri) ve Kayyûm (varlıkları diri ve ayakta tutan) olandır.) ve اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ (İnneddîne indallâhil İslâm: Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.) âyetlerinin mealinde (anlamında) mahiyet-i dünya (dünyanın mahiyeti) ve dünyada mahiyet-i insan (insanın mahiyeti) ve insanda mahiyet-i din hakkındaki âyâtın (ayetlerin) mühim bir sırrını (Suhuf-u İbrahim’de (İbrahim Aleyhisselâm’a indirilen sahifelerde) aslı bulunan) güzel ve parlak bir temsil (benzetme) ile tefsir (açıklar) etmekle beraber, dünyanın mahiyetini (özünü) ve dünyadaki ruh-u insanı (insan ruhunu) ve insandaki dinin kıymetini göstermekle beraber, dinsiz insan en bedbaht (mutsuz) mahluk (yaratık) olduğunu ispat (kanıtlar) etmekle ve şu âlemin tılsımını (sırrını) açan ve ruh-u beşeri (insan ruhunu) zulümattan (karanlıklardan) kurtarmak çarelerini göstermekle beraber, gayet latîf (nazik) ve güzel bir muvazene (karşılaştırma) ile fâsık (günahkar) olan bedbaht (talihsiz) adamın müthiş (korkunç) vaziyetini, salih (iyi) olan bahtiyar adamın saadetli (mutlu) vaziyetini gösteriyor.

DOKUZUNCU SÖZ:

فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حٖينَ تُمْسُونَ وَحٖينَ تُصْبِحُونَ ۞ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحٖينَ تُظْهِرُونَ (Fe subhânallâhi hîne tumsûne ve hîne tusbihûn. Ve lehul hamdu fîs semâvâti vel ardı ve aşiyyen ve hîne tuzhirûn: Öyleyse akşama girerken ve sabaha ererken Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girerken de (O’nu tesbih edin.)) âyetinin mealinde (anlamında) ve beş vakit namaz hakkındaki âyâtın (ayetlerin) gayet mühim bir sırrını beş nükte (ince anlam) ile tefsir (açıklar) etmekle beraber, malûm olan beş vakit namazın o vakitlere hikmet-i tahsisini (özel tahsis edilmesinin hikmetini) o kadar güzel ve şirin (tatlı) bir tarzda beyan (açıklar) ediyor ki zerre miktar şuuru (idraki) bulunan bir insan, bu cazibedar (çekici) hikmet ve parlak hakikate karşı teslime mecbur (kabule zorlanır) olur. Ve cesed-i insan (insan bedeni) havaya, suya, gıdaya muhtaç olduğu gibi ruh-u insan (insan ruhu) da namaza muhtaç bulunduğunu gayet kat’î (kesin) bir surette (şekilde) beyan (açıklar) eder.

ONUNCU SÖZ:

فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ (Fenzur ilâ âsâri rahmetillâhi keyfe yuhyîl arda ba’de mevtihâ, inne zâlike le muhyîl mevtâ ve huve alâ kulli şey’in kadîr: Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri diriltendir ve O, her şeye Kadîr’dir (gücü yetendir).) âyetinin mealinde (anlamında) ve haşir (öldükten sonra dirilip toplanma) ve âhiret (ahiret) hakkındaki âyâtın (ayetlerin) mühim bir hakikatini (gerçeğini), on iki mantıkî ve makul (akla uygun) suret-i temsiliye (temsilî şekil) ile ve on iki hakaik-i kātıa-i bâhire (kesin ve parlak hakikatler) ile tefsir (açıklar) etmekle beraber, iman-ı bi’l-âhireti (ahirete imanı) o kadar kuvvetli bir surette (şekilde) ispat (kanıtlar) eder ki bütün bütün kalbi ölmemiş ve bütün bütün aklı sönmemiş bir insan, o ispata (kanıta) karşı teslim olur. İzn-i İlahî (Allah’ın izni) ile imana gelir. İmana gelmezse de inkârdan (inkardan) vazgeçmeye mecbur olur.

ON BİRİNCİ SÖZ:

وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ۞ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ۞ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ۞ وَ الَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ۞ وَ السَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ۞ وَ الْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ۞ وَ نَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ۞ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَ تَقْوٰيهَا ۞ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ۞ وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ۞وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Veşşemsi ve duhâhâ. Vel kameri izâ telâhâ. Ven nehâri izâ cellâhâ. Vel leyli izâ yağşâhâ. Ves semâi ve mâ benâhâ. Vel ardı ve mâ tahâhâ. Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Feelemheha fucûrehâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ. Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya’budûn: Güneşe ve kuşluk vaktine yemin olsun ki. Onu takip ettiğinde aya. Onu açığa çıkardığında gündüze. Onu örttüğünde geceye. Göğe ve onu bina edene. Yere ve onu yayıp döşeyene. Nefse ve onu biçimlendirene. Ona fücurunu (kötülüklerini) ve takvasını (iyiliklerini) ilham edene. Nefsini temizleyen kurtulmuştur. Onu kirleten ise hüsrana uğramıştır. Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.) âyetlerinin yüksek ve geniş bir hakikatini (gerçeğini) Sure-i Şems’in mu’cizane (mucizevi bir şekilde) işaret ettiği ve kâinatı (evreni) muntazam (düzenli) bir saray suretinde (şeklinde) gösterdiği ulvi (yüce) ve vüs’atli (geniş) bir temsil (benzetme) ile tefsir (açıklar) etmekle beraber, mahiyet-i insaniyedeki (insan mahiyetindeki) vezaif-i ubudiyet (kulluk vazifeleri) ve cihazat-ı insaniyeyi (insani donanımları) ve rububiyet-i İlahiyenin (Allah’ın terbiye ediciliğinin) enva-ı tecelliyatına (türlü tecellilerine) karşı ubudiyet-i insaniyenin (insani kulluğun) mukabelelerini (karşılıklarını) o kadar güzel bir surette (şekilde) ispat (kanıtlar) ediyor ki Sure-i Ve’ş-şems’in mu’cizane (mucizevi) olan işaretini hârika (harika) bir surette ve en azîm (büyük) bir dairede (alanda) a’zam (en büyük) bir rububiyeti (terbiye ediciliği), ekmel (en mükemmel) bir ubudiyetle (kullukla) karşılaştırıyor.

ON İKİNCİ SÖZ:

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا ۞ وَ بِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَ بِالْحَقِّ نَزَلَ (Ve men yu’tel hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ. Ve bil hakkı enzelnâhu ve bil hakkı nezel: Kime hikmet verilmişse, ona pek çok hayır verilmiştir. Biz onu hak ile indirdik ve o, hak ile indi.) âyetlerinin mealinde (anlamında) ve hikmet-i Kur’aniyenin (Kur’an hikmetinin) fazileti (üstünlüğü) hakkında yüzer (yüzlerce) âyâtın (ayetlerin) mühim bir hakikatini (gerçeğini), hikmet-i felsefe (felsefe hikmeti) ile hikmet-i Kur’aniyenin muvazenesi (karşılaştırması) suretinde (şeklinde) gayet parlak bir temsil (benzetme) ile tefsir (açıklar) etmekle Kur’an’ın bir mu’cizesini ve i’cazını (mucizeliğini) ve onun karşısında hikmet-i felsefenin aczini (acizliğini) ve sukutunu (düşüşünü) hârika (harika) bir surette (şekilde) ispat (kanıtlar) eder, körlere de gösterir. Bu Söz, On Birinci Söz gibi gayet mühimdir. Herkes onlara muhtaçtır.

ON ÜÇÜNCÜ SÖZ:

İki makamdır.

Birinci Makam: وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖينَ (Ve nunrezzilu minel kur’âni mâ huve şifâun ve rahmetun lil mu’minîn: Biz Kur’an’dan müminler için şifa ve rahmet olanı indiririz.) âyetiyle وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغٖى لَهُ (Ve mâ allemnâhuş şı’ra ve mâ yenbagî leh: Biz ona (Peygamber’e) şiir öğretmedik, zaten bu ona yakışmazdı.) âyetinin mealinde (anlamında) ve hikmet-i Kur’aniyenin (Kur’an hikmetinin) kudsiyeti (kutsallığı) ve vüs’ati (genişliği) ve şiirden istiğnası (müstağni oluşu) hakkındaki âyâtın (ayetlerin) mühim bir sırrını tefsir (açıklar) etmekle beraber, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın (beyanı mucize olan Kur’an’ın) yüksek mu’cizane (mucizevi) hikmetini, felsefenin aşağı ve dar hikmeti ile muvazene (karşılaştırır) ediyor. Hikmet-i Kur’aniyedeki kesret (çokluk) ve vüs’ati (genişliği) ve felsefenin fakr (yoksulluk) ve iflasını muhtasar (kısa) beyan (açıklar) etmekle beraber, Kur’an’ın şiirden istiğnasının (müstağni oluşunun) ve adem-i tenezzülünün (tenezzül etmeyişinin) sebebi, hakaik-i Kur’aniyenin (Kur’an hakikatlerinin) yüksekliği ve parlaklığı olduğunu gösterir. Ve mühim bir temsil (benzetme) ile bir nevi (tür) i’caz-ı Kur’aniyeyi (Kur’an’ın mucizeliğini) beyan (açıklar) eder.

İkinci Makam:

Gençliği, dalalet (sapkınlık) ve sefahet (zevke düşkünlük) uçurumuna düşmekten kurtaran ve imanda, bu dünyada dahi hakiki bir cennet lezzeti ve dalalette ise cehennemî (cehennemi andıran) bir azap (sıkıntı) ve sıkıntı bulunduğunu misallerle izah (açıklar) ve ispat (kanıtlar) eden bir derstir.

İKİNCİ MAKAMIN HÂŞİYESİ (DİPNOTU):

Mahpuslara (mahkumlara) teselli (avunma) hakkında dört mektuptur.

İKİNCİ MAKAMIN ZEYLİ (EKİ):

Leyle-i Kadirde (Kadir Gecesi’nde) ihtar edilen (hatırlatılan) bir mesele-i mühimmedir (önemli meseledir).

MEYVE RİSALESİNDEN ALTINCI MESELE:

HÜVE NÜKTESİ (İNCE ANLAMI):

ON DÖRDÜNCÜ SÖZ:

Dar akıllara sığışmayan yüksek ve geniş bir kısım hakaik-i Kur’aniyeyi (Kur’an hakikatlerini) göze görünen emsal (misaller) ve nazireleriyle (benzerleriyle) fehme (anlayışa) takrib (yaklaştırır) ediyor. Mesela:

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ ۞ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ ۞ وَ السَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمٖينِهٖ ۞ اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ۞ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ (Halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâm. Ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbim mubîn. Ves semâvâtu matviyyâtun bi yemînih. İnnemâ emruhu izâ erâde şey’en en yekûle lehu kun fe yekûn. Ve mâ emrus sâati illâ kelemhıl basar: Gökleri ve yeri altı günde yarattı. Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın. Gökler O’nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O’nun emri, bir şeyi dilediği zaman ona Ol! demesidir, hemen olur. Kıyamet saatinin (gerçekleşmesi) ise bir göz kırpması gibi veya daha yakındır.) âyetlerinin gayet yüksek ve gayet geniş hakikatlerini (gerçeklerini) temsil (benzetme) ve tanzir (benzerini gösterme) ile akla kabul ettirir ve kalbi ikna (inandırır) eder bir tarzda beyan (açıklar) ediyor. Âhirinde (sonunda), nefs-i emmareye (kötülüğü emreden nefse) müessir (etkili) bir sille-i ikaz (uyarı tokadı) var. Nefse esir olan, onu okusa ve kabul etse esaretten (kölelikten) kurtulur.

ON DÖRDÜNCÜ SÖZ’ÜN HÂTİMESİ (SONU):

Gafil kafaya bir tokmak (ağır darbe) ve bir ders-i ibrettir (ibret dersidir).

ON DÖRDÜNCÜ SÖZ’ÜN ZEYLİ (EKİ):

Zelzele (deprem) hakkında ehemmiyetli (önemli) altı suale cevaptır.

ON BEŞİNCİ SÖZ:

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابٖيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطٖينِ (Ve lekad zeyyennes semâed dunyâ bi mesâbîha ve cealnâhâ rucûmen liş şeyâtîn: Andolsun biz dünya semasını kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atış yeri yaptık.) âyetinin mealinde (anlamında) ve melaike (melekler) ile şeytanların mübarezeleri (mücadeleleri) hakkındaki âyâtın (ayetlerin), kozmoğrafyacıların (evrenbilimcilerin) dar akıllarına yerleşmeyen mühim bir sırrını, yedi basamak namıyla yedi muhkem (sağlam) hüccet (delil) ve metin bir mukaddime (giriş) ile tefsir (açıklar) ediyor. Ve şu âyetin semasından evham-ı şeytaniyeyi (şeytani vesveseleri) recmedip (taşlayıp) tard (kovar) eder.

ON BEŞİNCİ SÖZ’ÜN ZEYLİ (EKİ):

Kur’an’ın Kelâmullah (Allah’ın kelamı) ve Hazret-i Muhammed (Aleyhisselâm) Allah’ın Resulü (Elçisi) olduğunu mukni (ikna edici) delillerle ispat (kanıtlayan) eden, münazara (tartışma) tarzında yazılmış beliğ (belagatlı, etkileyici) bir risaledir (küçük kitapçıktır).

ON ALTINCI SÖZ:

اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ۞ فَسُبْحَانَ الَّذٖى بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (İnnemâ emruhu izâ erâde şey’en en yekûle lehu kun fe yekûn. Fe subhânellezî bi yedihî melekûtu kulli şey’in ve ileyhi turceûn: O’nun emri, bir şeyi dilediği zaman ona Ol! demesidir, hemen olur. O halde her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir (uzaktır). Ve O’na döndürüleceksiniz.) âyetlerinin mealindeki (anlamındaki) çok âyâtın (ayetlerin) ifade ettiği: “Ehadiyet-i zatiyesi (zatının birliği) ile külliyet-i ef’al (fiillerinin her şeyi kuşatması) ve vahdet-i şahsiyesiyle (şahsının birliğiyle) muînsiz (yardımcısız) umumiyet-i rububiyet (rububiyetinin (terbiye ediciliğinin) genelliği) ve ferdaniyetiyle (tekliğiyle) şeriksiz (ortaksız) şümul-ü tasarrufat (tasarrufunun (yönetiminin) kapsamlılığı) ve mekândan münezzehiyetiyle (mekandan münezzeh (aşkın) olmasıyla) her yerde hazır bulunması ve nihayetsiz (sınırsız) ulviyetiyle (yüceliğiyle) her şeye yakın olması ve bir tek zat-ı ehadî (tek bir zat) olmakla her şeyi bizzat elinde tutmak” olan hakaik-i âliye-i Kur’aniyenin (Kur’an’ın yüce hakikatlerinin) dört şuâ (ışın) namıyla gayet mühim bir sırrını tefsir (açıklar) ediyor. Ve o hakaiki (hakikatleri) müstakim (doğru) akıllara ve selim (sağlam) kalplere teslim ettiriyor.

ON YEDİNCİ SÖZ:

اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ زٖينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ۞ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعٖيدًا جُرُزًا ۞ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ (İnnâ cealnâ mâ alel ardı zîneten lehâ li nebliyehum eyyuhum ahsenu amelâ. Ve innâ le câilûne mâ aleyhâ saîden curuzâ. Ve mâl hayâtud dunyâ illâ la’ibun ve lehvun: Şüphesiz biz yeryüzündeki her şeyi, insanlardan hangisinin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için bir süs kıldık. Ve şüphesiz biz, onun üzerindeki her şeyi kupkuru bir toprak haline getireceğiz. Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir.) âyetlerinin meallerinde (anlamlarında): Lezzet-i hayat (hayat lezzeti) içinde elem-i mevt (ölüm acısı) ve sürur-u visal (kavuşma sevinci) içinde elem-i zeval (ayrılık acısı) hakkındaki âyâtın (ayetlerin) mühim bir sırrını ve ism-i Kahhar’a (Kahredici ismine) karşı Rahman isminin cilvesini (tecellisini) gayet güzel bir suretle (şekilde) gösterip tefsir (açıklar) ediyor. Ve ehl-i iman için dünyanın mahiyetini (özünü), seyyar (gezici) bir ticaretgâh (ticaret yeri) ve muvakkat (geçici) bir misafirhane ve birkaç günlük bir teşhirgâh (sergi yeri) ve kısa bir müddet için işleyecek bir tezgâh ve ahz u i’ta (alışveriş) için yol üstünde kurulmuş bir pazar olduğunu gösterip, dünyadan berzah (kabir alemi) ve âhiret tarafına insan seyahatini sevdirir ve dehşetini izale (giderir) eder. Ve bu sözün âhirinde (sonunda) bazı nüshalarda (kopyalarda) “Siyah Dutun Meyvesi” namıyla (adıyla) kıymettar (değerli) ve cazibedar (çekici) ve şiir kıyafetinde birkaç hakikat (gerçek) var.

KALBE FARİSÎ (FARSÇA) OLARAK TAHATTUR (HATIRLANAN) EDEN BİR MÜNÂCAT (YAKARIŞ):

EHL-İ GAFLET (GAFLETTE OLANLAR) DÜNYASININ HAKİKATİNİ TASVİR (BETİMLEYEN) EDEN BİRİNCİ LEVHA (TABLO):

EHL-İ HİDAYET (HİDAYET EHLİ) VE HUZURUN HAKİKAT-İ DÜNYALARINA İŞARET EDEN İKİNCİ LEVHA (TABLO):

BARLA YAYLASI, ÇAM, KATRAN, ARDIÇ, KARAKAVAĞIN BİR MEYVESİ:

YILDIZLARI KONUŞTURAN BİR YILDIZNAME:

ON SEKİZİNCİ SÖZ:

Bu söz, iki makamdır.

İkinci makamı yazılmamış. Birinci makamı üç noktadır.

Birincisi: لَا تَحْسَبَنَّ الَّذٖينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا (Lâ tahsebennellezîne yefrehûne bimâ etev ve yuhıbbûne en yuhmedû bimâ lem yef’alû: Sakın yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmek isteyen kimseleri hesaba katma.) âyetinin fahre meftun (övünmeye düşkün), şöhrete müptela (şöhret düşkünü), medhe (övgüye) düşkün, hodbin (bencil) nefs-i emmarenin (kötülüğü emreden nefsin) kafasına sille-i te’dibi (terbiye tokadını) vuran bir sırrını,

İkincisi: اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ (Ahsene kulle şey’in halekahu: Yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaptı.) nun, çirkin ve bahsi (konuşulması) hilaf-ı edep (edepsizce) görünen şeylerin güzel cihetlerini (yönlerini) gösteren bir sırrını,

Üçüncüsü: اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ (İn kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.) âyetinin risalet-i Ahmediyeye (Aleyhisselâm’ın peygamberliğine) dair ince fakat kuvvetli bir delilini gösteren bir sırrını tefsir (açıklar) eder.

ON DOKUZUNCU SÖZ:

يٰسٓ ۞ وَالْقُرْاٰنِ الْحَكٖيمِ ۞ اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلٖينَ (Yâ Sîn. Vel Kur’ânil Hakîm. İnneke le minel murselîn: Yâ Sîn. Hikmetli Kur’an’a yemin olsun ki. Sen şüphesiz peygamberlerdensin.) âyetinin mealindeki (anlamındaki) yüzer (yüzlerce) âyâtın (ayetlerin) en mühim hakikatleri olan risalet-i Ahmediyeyi (Aleyhisselâm’ın peygamberliğini) on dört reşha (damla) namıyla (adıyla) on dört kat’î (kesin) ve parlak ve muhkem (sağlam) bürhanlarla (delillerle) tefsir (açıklar) ve ispat (kanıtlar) ediyor. Ve en muannid (inatçı) bir hasmı (düşmanı) dahi ilzam (susturur) eder. Güneş gibi risalet-i Ahmediyeyi (Aleyhisselâm’ın peygamberliğini) izhar (ortaya koyar) ediyor.

YİRMİNCİ SÖZ:

İki makamdır.

Birinci Makamı: Sure-i Bakara’nın başında Hazret-i Âdem’e meleklerin secdesi ve bir bakaranın (sığırın) zebhi (kesilmesi) ve taşlardan su çıkması hakkındaki üç mühim âyete karşı şeytanın gayet müthiş (çok korkunç) üç şüphesini öyle bir tarzda reddedip (reddeder) mahveder (yok eder) ki şeytanı ve şeytan gibi insanları öyle desiselerden (hilelerden) perişan edip vazgeçiriyor. Çünkü onlar, tenkit (eleştiri) ve itirazlarıyla lemaat-ı i’caziyenin (mucizelik parıltılarının) kapısını açtırttılar. O üç âyetten üç lem’a-i i’caziye (mucizelik parıltısı) göründü.

İkinci Makamı: Mu’cizat-ı enbiya (Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) mucizeleri) yüzünde parlayan bir mu’cize-i Kur’aniyeyi (Kur’an mucizesini) göstermekle beraber, mu’cizat-ı enbiyaya dair âyât-ı Kur’aniyenin (Kur’an ayetlerinin) ne kadar manidar ve hikmet-medar (hikmetli) olduklarını gösterir. Ve Kur’an’da kapalı kalmış çok defineler (hazineler) bulunduğunu ihtar (hatırlatır) eder.

YİRMİ BİRİNCİ SÖZ:

İki makamdır.

Birinci Makamı: Namazın o kadar güzel bir tarzda kıymetini ve faydasını gösterir ki en tembel ve en fâsık (günahkar) adama dahi namaza karşı bir iştiyak (arzu) verir ve gayrete getirir.

İkinci Makamı: Şeytanın çok istimal ettiği (kullandığı) mühim desiselerini (hilelerini) iptal (geçersiz kılar) ediyor. Ve vesvesesi ile mü’minlerin (müminlerin) kalbinde açtığı yaraların beşine, güzel merhemler tarif (tanımlar) ediyor.

YİRMİ İKİNCİ SÖZ:

فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ۞ اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ (Fa’lem ennehu lâ ilâhe illâllâh. Allâhu hâliku kulli şey’in: Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur. Allah her şeyin yaratıcısıdır.) mealinde (anlamında) ve tevhid-i hakiki (gerçek tevhid) hakkındaki yüzer (yüzlerce) âyâtın (ayetlerin) mühim bir hakikatini (gerçeğini) iki makam ile tefsir (açıklar) eder.

Birinci Makam: Gayet güzel ve parlak ve muhkem (sağlam) bir hikâye-i temsiliye (temsili hikaye) ile on iki basamak hükmünde on iki bürhan (delil) ile vahdaniyet-i İlahiyeyi (Allah’ın birliğini), o kadar kat’î (kesin) bir surette (şekilde) ispat (kanıtlar) eder ki en mütemerrid (inatçı) müşrikleri de tevhide mecbur ediyor. Ve kolay fakat kuvvetli ve basit fakat parlak bir surette Vâcibü’l-vücud’un (Varlığı zorunlu olan Allah’ın) vücudunu (varlığını) ve vahdetini (birliğini) ve ehadiyetini (tekliğini) bütün sıfât (sıfatları) ve esmasıyla (isimleriyle) ispat (kanıtlar) eder.

İkinci Makamı ise: Hakikat-i tevhidi ve tevhid-i hakikiyi (gerçek tevhidi), on iki lem’a (parıltı) namıyla (adıyla) hikâye-i temsiliyenin (temsili hikayenin) perdesi altında on iki bürhan-ı bâhire (açık delil) ile vahdaniyet-i İlahiyeyi (Allah’ın birliğini) ispat (kanıtlar) etmekle beraber, evsaf-ı celaliye (celal sıfatları) ve cemaliye (cemal sıfatları) ve kemaliyesini (kemal sıfatlarını) vahdaniyet içinde ispat (kanıtlar) ediyor. O Lem’alardaki deliller o kadar kat’îdir (kesindir) ki hiçbir şüphe yeri kalmıyor. Ve o kadar küllîdirler (kapsamlıdırlar) ki mevcudat (varlıklar) adedince (sayısınca), belki zerrat (atomlar) sayısınca marifetullaha (Allah’ı bilmeye) pencereler açıyor. Ve onun ile Vâcibü’l-vücud’un (Varlığı zorunlu olan Allah’ın) vücudunu (varlığını), umum (bütün) sıfât (sıfatları) ve esmasıyla (isimleriyle) en muannidlere (inatçılara) karşı ispat (kanıtlar) ediyor.

YİRMİ ÜÇÜNCÜ SÖZ:

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖٓى اَحْسَنِ تَقْوٖيمٍ ۞ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلٖينَ ۞ اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ (Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm. Summe radednâhu esfeles sâfilîn. İllâllezîne âmenû ve amilus sâlihât: Andolsun biz insanı en güzel kıvamda yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edip salih ameller işleyenler hariç.) âyetlerinin mealindeki (anlamındaki) çok âyâtın (ayetlerin) imana dair ve terakkiyat (ilerlemeler) ve tedenniyat-ı insaniyeye (insanın gerilemelerine) medar (sebep) hakikatlerini (gerçeklerini) beş nokta ile ve beş nükte (ince anlam) içinde herkese taalluk eden ve herkes ona muhtaç olan on mebhas (konu) ile o sırr-ı azîmi (büyük sırrı) tefsir (açıklar) eder. İstidadat-ı insaniye (insanın kabiliyetleri) ile vezaif-i insaniyeyi (insani vazifeleri), gayet makul (akla uygun) ve makbul (kabul edilebilir) bir surette (şekilde) beyan (açıklar) eder.

Bu söz, şimdiye kadar binler adamı hâb-ı gafletten (gaflet uykusundan) kurtardığı gibi çoklarını da imana getirmiş. Gayet kıymettar (değerli) ve yüksek olmakla beraber, temsiller (benzetmeler) ile fehmi (anlayışı) kolaylaşmış, herkes onun dilini anlıyor.

YİRMİ DÖRDÜNCÜ SÖZ:

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى (Allâhu lâ ilâhe illâ huve lehul esmâul husnâ: Allah, O’ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur.) âyetinin mealinde (anlamında) ve esma-i hüsnanın (Allah’ın güzel isimlerinin) cilveleri (tecellileri) hakkındaki çok âyâtın (ayetlerin) muazzam (büyük) bir hakikatini (gerçeğini) beş dal namıyla (adıyla) mebahis-i azîme (büyük konular) ile tefsir (açıklar) ediyor.

Birinci ve İkinci Dalları, mühim esrarın (sırların) muhtasar (kısa) bir hazinesidir.

Üçüncü Dal, hadîslere gelen evhamı (kuruntuları) on iki kaide (kural) ile reddeder. Evhamın (kuruntuların) esaslarını keser.

Dördüncü Dal, kâinat sarayında istihdam olunan (çalıştırılan) nebatat (bitkiler) ve hayvanat ve insan ve melaike (melek) taifelerinin (topluluklarının) sırr-ı istihdamlarını (istihdam edilmelerinin sırlarını) ve güzel vazife-i ubudiyet (kulluk vazifesi) ve tesbihlerini ve haşmet-i rububiyet-i İlahiyeyi (Allah’ın terbiye ediciliğinin haşmetini) cazibedar (çekici) bir tarzda beyan (açıklar) eder.

Beşinci Dal اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى (Allâhu lâ ilâhe illâ huve lehul esmâul husnâ: Allah, O’ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur.) âyetinin şecere-i nuraniyesinin (nurlu ağacının) hadsiz (sınırsız) meyvelerinden beş meyvesini gayet parlak ve güzel bir surette (şekilde) gösteriyor.

Bu beş meyve ve Otuz Birinci Söz’ün âhirindeki (sonundaki) beş meyve, çok şirindirler (tatlıdırlar). Tatlı ilim isteyenler onları alsın okusun.

YİRMİ BEŞİNCİ SÖZ:

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَاْتُونَ بِمِثْلِهٖ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهٖيرًا (Kul le iniztemeatil insu vel cinnu alâ en ye’tû bi misli hâzel kur’âni lâ ye’tûne bi mislihî ve lev kâne ba’duhum li ba’dın zahîrâ: De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini getiremezler.) âyetinin hakikatini (gerçeğini) teyid (destekleyen) eden yüzer (yüzlerce) âyâtın (ayetlerin) en mühim bir hakikati (gerçeği) olan i’caz-ı Kur’anîyi (Kur’an’ın mucizeliğini) tefsir (açıklar) eder. Üç şuâ (parıltı) içinde kırk vücuh-u i’caziyeyi (mucizevi yönleri) beyan (açıklar) ve tefsir (açıklar) ediyor ki Kur’an, kelâmullah (Allah’ın kelamı) olduğunu gündüzdeki ziya (ışık), güneşin vücudunu (varlığını) gösterdiği gibi öylece gösterir ve ispat (kanıtlar) eder. Nısf-ı evvel (ilk yarı) çendan (her ne kadar) süratli telif (yazılmış) edilmiş fakat istirahat-i kalp (kalp rahatlığı) ile yazıldığı için izahlıdır (açıklayıcıdır). Nısf-ı âhir (son yarı) bazı esbab-ı mühimmeye (önemli sebeplere) binaen (dayanarak) muhtasar (kısa) ve mücmel (özet) kalmıştır. Fakat bununla beraber (bununla birlikte) her taifeye (gruba) göre (ve ne fikirde bulunursa bulunsun) bu mübarek Söz, i’caz-ı Kur’an’ı (Kur’an’ın mucizeliğini) ona gösterir ve ispat (kanıtlar) eder. Bu söz şimdiye kadar i’caz-ı Kur’an’a karşı çok muannidleri (inatçıları) serfürû (baş eğdirerek) ettirerek secdeye getirmiş.

YİRMİ ALTINCI SÖZ:

وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ۞ وَ كُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فٖٓى اِمَامٍ مُبٖينٍ (Ve in min şey’in illâ indenâ hazâinuhû ve mâ nunazziluhû illâ bi kaderin ma’lûm. Ve kulle şey’in ahsaynâhu fî imâmim mubîn: Hiçbir şey yoktur ki hazineleri yanımızda olmasın; biz onu ancak belirli bir ölçüyle indiririz. Biz her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) sayıp yazmışızdır.) mealindeki (anlamındaki) âyâtın (ayetlerin) sırr-ı kadere (kader sırrına) ait ve “İman-ı bi’l-kader hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ”nın (Kadere iman, hayrı ve şerri Allah Teâlâ’dandır, sözünün) ispatına medar (ispatına vesile) mühim bir hakikatini (gerçeğini) dört mebhas (konu) ile öyle bir surette (şekilde) tefsir (açıklar) eder ki havassın (seçkin alimlerin) fikirleri yetişmediği esrar-ı kaderiyeyi (kader sırlarını), basit avamların zihinlerine takrib (yaklaştırıp) edip anlattırıyor.

Hâtimesinde (sonunda), en kısa ve en selim (sağlam) ve en müstakim (doğru) bir tarîkın (yolun) esasını dört hatve (adım) namıyla (adıyla) tezkiye-i nefsin (nefsi temizlemenin) ve tekemmül-ü ruhun (ruhu kemale erdirmenin) medarı (kaynağı) olan dört mühim dersi veriyor.

Ve hâtimenin hâtimesinde (sonunun sonunda) mesail-i müteferrikadan (dağınık meselelerden) altı mesele var ki birisi Sure-i Feth’in âhirindeki (sonundaki) âyetin bir sırr-ı i’caziyesini (mucizevi sırrını) açıyor.

YİRMİ YEDİNCİ SÖZ:

وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَ اِلٰٓى اُولِى الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذٖينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ وَ لَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَلٖيلًا (Ve lev raddûhu iler resûli ve ilâ ulil emri minhum le alimehüllezîne yestenbitûnehu minhum, ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhû letteba’tumuş şeytâne illâ kalîlâ: Eğer onu (o meseleyi), Peygamber’e ve kendilerinden ululemre (yetkili kişilere) götürselerdi, içlerinden hüküm çıkarmaya gücü yetenler onu elbette anlarlardı. Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyardınız.) âyetinin mealindeki (anlamındaki) âyâtın (ayetlerin) içtihada (dini hüküm çıkarmaya) dair mühim bir hakikatini tefsir (açıklar) eder. Ve bu zamanda haddinden tecavüz (aşıp) edip içtihaddan dem vuranların (içtihat iddiasında bulunanların) haddini bildirip, ihtilaf-ı mezahibin (mezhep farklılıklarının) sırrını güzel beyan (açıklar) eder. “Bu zamanda eski zaman gibi içtihad edebiliriz.” diyenlerin ne kadar yanlış hata ettiklerini ispat (kanıtlar) eder.

Bu sözün zeylinde (ekinde) sahabe-i güzinin (değerli sahabelerin) evliyadan (velilerden) yüksek olan mertebelerini gayet parlak bir surette (şekilde) ve kat’î (kesin) bir tarzda ispat (kanıtlar) etmekle beraber, sahabelerin nev-i beşer (insanlık) içinde enbiyadan (Peygamberlerden) sonra en mümtaz (seçkin) şahsiyetler (kişiler) olduklarını ve onlara yetişilmediğini kat’î (kesin) bir surette (şekilde) ispat (kanıtlar) eder.

YİRMİ SEKİZİNCİ SÖZ:

وَبَشِّرِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذٖى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَ اُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهًا وَ لَهُمْ فٖيهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ (Ve beşşirillezîne âmenû ve amilus sâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru kullemâ ruzikû minhâ min semeretin rızkan kâlû hâzellezî ruzıknâ min kablu ve utû bihî muteşâbihâ ve lehum fîhâ ezvâcun mutahharatun ve hum fîhâ hâlidûn: İman edip salih ameller işleyenlere müjdele ki, altından ırmaklar akan cennetler onlarındır. Oradaki meyvelerden rızıklandıkça, Bu daha önce rızıklandığımız şeydir derler. Onlara (dünyadaki benzerleriyle) benzeşen şeyler verilir. Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.) âyetinin cennete ve saadet-i ebediyeye (ebedi mutluluğa) dair hakikatini (gerçeğini) teyid (destekleyen) eden yüzer (yüzlerce) âyâtın (ayetlerin) mühim bir hakikatini (gerçeğini) iki makamla tefsir (açıklar) eder.

Birinci Makam: “Beş Sual ve Cevap” namıyla (adıyla) cennetin lezaiz-i cismaniyesine (cismani lezzetlerine) ve huriler hakkında medar-ı tenkit (eleştiri konusu) olmuş meseleleri öyle güzel bir surette (şekilde) beyan (açıklar) eder ki herkesi ikna (inandırır) eder.

İkinci Makam: Arabiyyü’l-ibare (Arapça ibareli) olarak on iki lâsiyyema (özellikle, bilhassa) kelimesiyle başlar ve gayet kuvvetli ve kat’î (kesin) ve hiçbir cihette (yönde) sarsılmaz, haşre (dirilişe) dair, cennet ve cehennemin hakkaniyetine (hak olduğuna) medar (vesile) binler bürhanı (delili) tazammun (içeren) eden bir bürhan-ı bâhirdir (açık ve parlak delildir) ki o bürhan, Onuncu Söz’ün menşei (kaynağı) ve esası ve hülâsasıdır (özetidir).

YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ:

قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبٖى ۞ وَ الْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَ مَلٰٓئِكَتِهٖ ۞ وَ مَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ۞ مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ (Kulir rûhu min emri rabbî. Vel mu’minûne yu’minûne billâhi ve melâiketihî. Ve mâ emrus sâati illâ kelemhil basarı ev huve akrab. Mâ halkukum ve lâ ba’sukum illâ ke nefsin vâhıdetin: De ki: Ruh Rabbimin emrindendir. Müminler Allah’a ve meleklerine iman ederler. Kıyamet saatinin (gerçekleşmesi) ise bir göz kırpması gibi veya daha yakındır. Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir canlının yaratılıp diriltilmesi gibidir.) âyetlerinin mealindeki (anlamındaki) yüzer (yüzlerce) âyâtın (ayetlerin) haşir (diriliş) ve beka-i ruha (ruhun ölümsüzlüğüne) ve melaikeye (meleklere) dair üç mühim hakikatini (gerçeğini) tefsir (açıklar) eder. Beka-i ruhu (ruhun ölümsüzlüğünü) o kadar güzel ispat (kanıtlar) eder ki cesedin vücudu (varlığı) gibi ruhun bekasını (kalıcılığını) gösterir. Ve melaikenin (meleklerin) vücudlarını (varlıklarını), Amerika insanlarının vücudları gibi (yani açıkça bilinen bir gerçek gibi) ispat (kanıtlar) eder. Ve haşir (diriliş) ve kıyametin vücud (varlık) ve tahakkuklarını (gerçekleşmelerini) o kadar mantıkî ve aklî bir surette (şekilde) ispat (kanıtlar) eder ki hiçbir feylesof (filozof), hiçbir münkir (inkarcı) itiraza mecal (güç) bulamaz. Teslim olmazsa da mülzem (delille yenilgiye uğratılmış) olur. Hususan (özellikle) âhirindeki (sonundaki) “Remizli (işaretli) Nüktenin (ince anlamın) Sırrı” namıyla (adıyla) haşr-i ekberin (büyük haşrin) esbab-ı mûcibesini (gerektirici sebeplerini) ve hikmetlerini öyle bir tarzda beyan (açıklar) eder ki tılsım-ı kâinatın (kainatın sırrının) üç muammasından (gizeminden) bir muammasını gayet parlak bir surette (şekilde) halleder (çözer). (Hâşiye[1])

OTUZUNCU SÖZ:

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ۞ وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ۞ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَا اَكْبَرُ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ (Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ. Âlimil ğaybi lâ ya’zubu anhu miskâlu zerretin fîs semâvâti ve lâ fil ardı ve lâ asğaru min zâlike ve lâ ekberu illâ fî kitâbim mubîn: Nefsini temizleyen kurtulmuştur. Onu kirleten ise hüsrana uğramıştır. Gaybı bilendir. Ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şey O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük veya daha büyük hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.) âyetlerinin enaniyet-i insaniye (insan benliği) ve tahavvülat-ı zerrat (atomların dönüşümleri) hakkındaki hakikate dair gelen âyâtın (ayetlerin) iki mühim sırrını iki maksat ile beyan (açıklar) eder.

Birinci Maksat, enaniyet-i insaniyenin (insan benliğinin) muamma-yı acibesini (şaşırtıcı gizemini) hallederek silsile-i diyanet (din silsilesi) ile silsile-i felsefenin (felsefe silsilesinin) menşelerini (kökenlerini) gayet parlak bir tarzda gösterir.

İkinci Maksat, tahavvülat-ı zerratın (atomların dönüşümlerinin) tılsımını (sırrını) keşfediyor. Zerratın (atomların) harekâtını (hareketlerini), o derece hikmetli ve muntazam (düzenli) gösteriyor ki o umum (bütün) zerreler, Sultan-ı Ezelî’nin (Ezelî Sultan Allah’ın) muhteşem (görkemli) ve muazzam (yüce) bir ordusu ve mutî (itaatkar) ve musahhar (boyun eğmiş) memurları olduğunu kat’î (kesin) delillerle ispat (kanıtlar) eder.

Yirmi Dokuzuncu Söz nasıl ki tılsım-ı kâinatın (kainatın sırrının) üç muammasından (gizeminden) birisini keşfetmiş. Bu Otuzuncu Söz dahi akılları hayrette bırakan ve feylesofları (filozofları) sersemleştiren o tılsımın üç muammasından ikinci muammasını halletmiştir. Hususan (özellikle) hâtimesinde (sonunda) yedi hikmet ve yedi kanun-u azîm (büyük kanun) ile bir ism-i a’zamın (Allah’ın en büyük isminin) tecellisini (yansımasını) göstermekle; tahavvülat-ı zerratın (atomların dönüşümlerinin) hikmetini gayet kat’î (kesin) ve parlak bir surette (şekilde) gösterdiği gibi zîhayat (canlı) cisimlerini, o zerratın seyr ü seferine (yolculuğuna) bir misafirhane ve bir kışla ve bir mektep hükmünde (gibi) gösterir, ispat (kanıtlar) eder.

OTUZBİRİNCİ SÖZ:

سُبْحَانَ الَّذٖٓى اَسْرٰٓى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَى الَّذٖى ۞ وَ النَّجْمِ اِذَا هَوٰى (Subhânellezî esrâ bi abdihî leylen minel mescidil harâmi ilel mescidil aksallezî. Ven necmi izâ hevâ: Bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya, etrafını mübarek kıldığımız mescide götüren Allah’ın şanı yücedir. Battığı zaman yıldıza andolsun ki.) âyetlerinin hakikatini (gerçeğini) teyid (destekleyen) eden âyâtın (ayetlerin) en mühim bir hakikati (gerçeği) olan mi’rac-ı Ahmediyeyi (Aleyhisselâm’ın Miraç olayını) ve o mi’rac içinde kemalât-ı Muhammediyeyi (Aleyhisselâm’ın kemallerini) ve o kemalât içinde risalet-i Ahmediyeyi (Aleyhisselâm’ın peygamberliğini) ve o risalet içinde çok esrar-ı rububiyeti (rububiyetin (terbiye ediciliğinin) sırlarını) tefsir (açıklar) eder ve kat’î (kesin) delillerle ispat (kanıtlar) eder bir risaledir (küçük kitapçıktır). Muhtelif (farklı) tabakattan (kesimlerden) olan insanlardan bu risaleyi kim görmüşse karşısında hayran olup, akıldan uzak mesele-i mi’racı (Miraç meselesini) en zahir (açık) ve vâcib (zorunlu) ve lâzım (gerekli) bir tarzda gösterdiğini kabul ediyorlar. Hususan (özellikle) o şecere-i nuraniye-i mi’racın (Miraç’ın nurlu ağacının) âhirlerinde (sonlarında) beş yüz meyveden beş meyvesini o kadar güzel tasvir (betimler) eder ki zerre miktar zevki, şuuru (idraki) bulunan onlara meftun (hayran) olur.

ZEYL (EK):

Şakk-ı kamer (ayın yarılması) mu’cizesine (mucizesine) bu zaman feylesoflarının (filozoflarının) ettikleri itirazlarını beş nokta ile gayet kat’î (kesin) bir surette (şekilde) reddedip (reddeder), inşikak-ı kamerin (ayın yarılması olayının) vukuuna (meydana gelmesine) hiçbir mani (engel) bulunmadığını gösterir. Ve âhirinde (sonunda) de beş icma (oydaşma) ile şakk-ı kamerin vuku (meydana) bulduğunu gayet muhtasar (kısa) bir surette (şekilde) ispat (kanıtlar) eder. Şakk-ı kamer mu’cize-i Ahmediyesini (Aleyhisselâm’ın mucizesini) güneş gibi gösterir.

OTUZ İKİNCİ SÖZ:

Üç mevkıftır.

Birinci Mevkıf: لَوْ كَانَ فٖيهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا (Lev kâne fîhimâ âlihetun illallâhu le fesedetâ: Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de bozulup giderdi.) âyetinin mealindeki (anlamındaki) yüzer (yüzlerce) âyâtın (ayetlerin) vahdaniyete (Allah’ın birliğine) dair en mühim hakikatini (gerçeğini) öyle bir surette (şekilde) ispat (kanıtlar) eder ki şirk (Allah’a ortak koşma) ve küfür (inkar) yolunu muhal (imkansız) ve mümteni (kabul edilemez) gösterir. Kâinatın (evrenin) etrafından küfür ve şirki tard (kovar) eder. Zerrat (atomlar) adedince (sayısınca) vahdaniyetin (Allah’ın birliğinin) delilleri bulunduğunu beyan (açıklar) eder. Gayet latîf (ince) ve yüksek ve mantıkî bir muhavere-i temsiliye (temsili konuşma) suretinde (şeklinde), hadsiz (sınırsız) geniş mesaili (meseleleri) o temsil içinde dercedip (dahil edip) gösterir. Ve zeylinde (ekinde) gayet latîf (ince) birkaç mesele var ki hakikat oldukları halde şiirin en parlak ve geniş hayalinden daha parlak, daha geniştir.

İkinci Mevkıf: قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ۞ اَللّٰهُ الصَّمَدُ (Kul huvallâhu ahad. Allâhus samed: De ki: O Allah bir tektir. Allah Samed’dir (hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır).) in hakikatine dair sırr-ı ehadiyete (ehadiyet sırrına) ve vahdete (birliğe) gelen teşkikat (şüpheler) ve evhamı (kuruntuları) izale (giderir) eder. Ehl-i dalaletin (sapkınlık ehlinin) ehl-i tevhide (tevhid ehline) karşı ettikleri itirazatı (itirazları) kat’î (kesin) bir surette (şekilde) reddediyor. Birinci Mevkıf’tan daha kuvvetli, âyât-ı Kur’aniyenin (Kur’an ayetlerinin) vahdaniyete (Allah’ın birliğine) dair mu’cizane (mucizevi) ispatlarını gösterir. Ehadiyet-i Zatiye (zatının birliği) ile bütün eşyayı birden bir anda tedbir (idare) ve terbiye etmek olan hakikat-i muazzama-i Kur’aniyeyi (Kur’an’ın yüce hakikatini) gayet güzel ve vâzıh (açık) bir temsil (benzetme) ile ispat (kanıtlar) eder. Aklı ikna (inandırır) ve kalbi teslime mecbur eder.

Ve bilhassa (özellikle) bu İkinci Mevkıf’ın hâtimesinden (sonundan) evvel ikinci temsilin neticesinde Zat-ı Akdes-i İlahiye’den (Allah’ın en kutsal zatından) hiçbir şey saklanmadığını ve hiçbir şey ondan gizlenemediğini, hiçbir fert ondan uzak kalmadığını, hiçbir şahıs külliyet-i kudsiye (kutsal külliyet) kesbetmeden (kazanmadan) ona yanaşamadığını ve rububiyetinde (terbiye ediciliğinde) ve tasarrufunda (yönetiminde) bir iş, bir işe mani (engel) olmadığını ve hiçbir yer onun huzurundan hâlî (boş) kalmadığını, her şeyde bakar ve işitir sem’ (işitme) ve basarının (görme sıfatının) cilvesi (tecellisi) bulunduğunu, silsile-i eşya (varlık zinciri) emirlerinin sürat-i cereyanlarına (hızlı akışlarına) birer tel, birer damar hükmüne (gibi) geçtiğini, esbab (sebepler) ve vesaitin (vasıtaların) sırf zahirî (dış görünüşteki) bir perde olduğunu, hiçbir yerde bulunmadığı halde her yerde ilim ve kudretiyle (gücüyle) bulunduğunu, hiçbir tahayyüz (yer kaplama) ve temekküne (mekan edinme) muhtaç olmadığını ve uzaklık ve güçlük ve tabakat-ı vücudun (varlık tabakalarının) perdeleri onun kurbiyetine (yakınlığına) ve tasarrufuna (yönetimine) ve şuhuduna (görmesine) mani (engel) olmadığını ve maddîlerin, mümkinlerin (mümkün olanların), kesiflerin (yoğun olanların), kesîrlerin (çok olanların), mahdudların (sınırlı olanların) hâssaları (özellikleri) onun dâmen-i izzetine (izzet eteğine, yüce makamına) yanaşamadığını ve tagayyür (değişme) ve tebeddül (dönüşme) ve tahayyüz (yer kaplama) ve tecezzi (parçalanma) gibi emirlerden mücerred (arınmış), münezzeh (noksanlıklardan uzak), müberra (temizlenmiş) ve mukaddes (kutsal) olduğunu gayet güzel bir surette (şekilde) ispat (kanıtlar) eder.

Bu İkinci Mevkıf’ın hâtimesinde (sonunda) sırr-ı ehadiyete (ehadiyet sırrına) dair Arabiyyü’l-ibare (Arapça ibareli) gayet mühim bir parça tercümesiyle (çevirisiyle) beraber gayet parlak bir surette (şekilde) çok mesail-i mühimmeyi (önemli meseleleri) ifade eder. Hususan (özellikle) insanın muhasebe-i a’mali (amellerin muhasebesi) için haşir (diriliş) ve neşri (yaymayı) yapmak, koca kâinatı (koca evreni) tağyir (değiştirme) ve tebdil (dönüştürme) ve tahrip (yıkma) ve tamir etmek sırrını beyan (açıklar) eder.

Üçüncü Mevkıf: وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ ۞ وَ اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ (Ve mâl hayâtud dunyâ illâ metâul gurûr. Ve inned dârel âhırete le hiyel hayevân: Dünya hayatı aldatıcı bir meta’dan (geçici faydadan) ibarettir. Şüphesiz ahiret yurdu ise gerçek hayatın kendisidir.) âyetlerinin mealindeki (anlamındaki) yüzer (yüzlerce) âyâtın (ayetlerin) mühim bir hakikatini (gerçeğini) gayet mühim bir muvazene (karşılaştırma) ile beyan (açıklar) eder. Ehl-i dalalet (sapkınlık ehli) hakkında hayat-ı dünyeviye (dünya hayatı) ne kadar müthiş (korkunç) neticeler getirdiğini ve ehl-i hidayet (hidayet ehli) hakkında ne kadar güzel neticeler ve gayeler verdiğini gösterir. Hususan (özellikle), muhabbet hakkındaki semerat-ı dünyeviye (dünya meyveleri) ve uhreviye (ahiret meyveleri); ehl-i dalalet için ne kadar elîm (acı verici), ehl-i hidayet için ne kadar hoş olduğunu gösterir. Bu Üçüncü Mevkıf hakkında bazı müdakkik (titiz) kardeşlerimiz demişler ki: “Sair (diğer) risaleler (küçük kitapçıklar) yıldızlar olsa bu güneştir.” Diğer biri ona mukabil (karşılık olarak) demiş: “Her bir risale, kendi âleminde ve kendine mahsus (özgü) sema-i hakikatte (hakikat semasında) birer güneştir. Uzak olanlara yıldız, yakın olanlara şemstirler (güneştirler).”

OTUZ ÜÇÜNCÜ SÖZ:

سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖٓى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَهٖيدٌ (Senurîhim âyâtinâ fîl âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakk, e ve lem yekfi bi rabbike ennehu alâ kulli şey’in şehîd: Ayetlerimizi onlara hem ufuklarda hem de kendi nefislerinde göstereceğiz ki, onun (Kur’an’ın) hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?) Otuz üç âyetin birer hakikatlerini (gerçeklerini) tefsir (açıklayan) eden otuz üç penceredir. Otuz üç risale (küçük kitapçık) olmaya lâyık iken gayet müsta’cel (acele) bir zamanda yazıldığı için bir veya yarım sahifelik pencereleri birer risale kuvvetinde ve birer risaleyi tazammun (içeren) eden mahiyetinde (özelliğinde) olduğunu gösterir. Fakat maatteessüf (ne yazık ki) baştaki pencereler gayet mücmel (özet) ve muhtasar (kısa) kalmış, lâkin gittikçe inbisat (genişleyerek) ederek nısf-ı âhirdeki (son yarıdaki) pencereler vâzıh (açık) düşmüştür.

LEMAAT (PARILTILAR):

Risale-i Nur şakirdlerine (taleplerine) küçük bir mesnevî (didaktik eser) ve imanî (imanla ilgili) bir divandır (manevi hazinedir).

KONFERANS:

FİHRİST (İÇİNDEKİLER):

*

[1] Hâşiye (Dipnot): Yirmi Dokuncu Söz’ün göz ile görünen bir kerameti (olağanüstü hali) var. Ezcümle (örneğin), on altı sahifesinde ihtiyarsız (isteksiz), tasannusuz (yapmacıksız) her sahifenin satırlarının başlarında on altı elif gelmesidir. Bu tevafuku (denk gelişi) görmek isteyenler, el yazma nüshasına (kopyasına) müracaat (başvursunlar) etsinler.

Risale-i Nur Külliyatından

Fihrist

Âyât-ı Kur’aniyenin bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur eczalarından “Sözler mecmuası”nın mücmel bir fihristesidir.

BİRİNCİ SÖZ:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ in çok esrar-ı mühimmesinden bir sırrını güzel bir temsil ile tefsir eder. Ve “Bismillah” ne kadar kıymettar bir şeair-i İslâmiye olduğunu gösteriyor.

ON DÖRDÜNCÜ LEM’ANIN İKİNCİ MAKAMI:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ in en mühim beş altı sırlarını tefsir ediyor. Ve بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ Kur’an’ın bir hülâsası ve bir fihristesi ve miftahı olduğunu gösterdiği gibi arştan ferşe kadar uzanmış bir hatt-ı kudsî-i nurani olmakla beraber saadet-i ebediye kapısını açan bir anahtar ve her mübarek şeye feyz ve bereket veren bir menba-ı envar olduğunu beyan eder.

Bu İkinci Makam, en birinci risale olan Birinci Söz’e bakar. Âdeta Risale-i Nur eczaları, bir daire hükmünde olup müntehası, iptidasına بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ hatt-ı mübareğiyle ittihat ediyor. Ve bu makamda altı sır yerine, otuz yazılacaktı. Şimdilik altı kaldı. Kısadır fakat gayet büyük hakaiki tazammun ediyor. Bunu dikkatle okuyan بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ ne kadar kıymettar bir hazine-i kudsiye olduğunu anlar.

İKİNCİ SÖZ:

اَلَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ mealinde ve iman hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını, gayet makul bir temsil ile tefsir eder.

ÜÇÜNCÜ SÖZ:

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetinin mealinde ve ubudiyet hakkındaki âyetlerin mühim bir hakikatini, mantıkî bir temsil ile tefsir ediyor.

DÖRDÜNCÜ SÖZ:

اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا âyetinin mealinde ve namaz hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını, gayet makul ve mantıkî bir temsil ile tefsir ediyor. Zerre miktar insafı bulunanı teslime mecbur ediyor.

BEŞİNCİ SÖZ:

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذٖينَ اتَّقَوْا وَالَّذٖينَ هُمْ مُحْسِنُونَ âyetinin mealinde ve takva ve ubudiyet hakkındaki âyetlerin ve vazife-i ubudiyet ve takvanın mühim bir sırrını gayet güzel bir temsil ile tefsir ediyor. O tefsir herkesi ikna ediyor.

ALTINCI SÖZ:

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ âyetinin mealinde ve nefis ve malını Cenab-ı Hakk’a satmak hakkındaki âyetlerin gayet mühim bir sırrını tefsir etmekle beraber, nefis ve malını Cenab-ı Hakk’a satanların beş derece kâr içinde kâr ve satmayanların beş derece hasaret içinde hasaret kazandıklarını, gayet mukni bir temsil ile tefsir ediyor. Hakikate karşı mühim bir kapı açıyor.

YEDİNCİ SÖZ:

يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَ الْيَوْمِ الْاٰخِرِ ۞ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ âyetinin mealinde ve “İman-ı Billah ve’l-yevmi’l-âhir” ve hayat-ı dünyeviye hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını gayet makul bir temsil ile tefsir etmekle beraber, ehl-i gaflet hakkında dünyanın ne kadar dehşetli; ve mevt ve ecel, ne kadar müthiş; ve acz ve fakr, ne kadar elîm olduğunu ve ehl-i hidayet hakkında hayat-ı dünyeviyenin içyüzü, ne kadar güzel; ve kabir ve ecel ve acz ve fakr, nasıl birer vesile-i saadet bulunduğunu gayet kat’î bir tarz ile ispat eder. Saadet-i dâreyne giden yolu gösterir.

SEKİZİNCİ SÖZ:

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ ve اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ âyetlerinin mealinde mahiyet-i dünya ve dünyada mahiyet-i insan ve insanda mahiyet-i din hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını (Suhuf-u İbrahim’de aslı bulunan) güzel ve parlak bir temsil ile tefsir etmekle beraber, dünyanın mahiyetini ve dünyadaki ruh-u insanı ve insandaki dinin kıymetini göstermekle beraber, dinsiz insan en bedbaht mahluk olduğunu ispat etmekle ve şu âlemin tılsımını açan ve ruh-u beşeri zulümattan kurtarmak çarelerini göstermekle beraber, gayet latîf ve güzel bir muvazene ile fâsık olan bedbaht adamın müthiş vaziyetini, salih olan bahtiyar adamın saadetli vaziyetini gösteriyor.

DOKUZUNCU SÖZ:

فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حٖينَ تُمْسُونَ وَحٖينَ تُصْبِحُونَ ۞ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحٖينَ تُظْهِرُونَ

âyetinin mealinde ve beş vakit namaz hakkındaki âyâtın gayet mühim bir sırrını beş nükte ile tefsir etmekle beraber, malûm olan beş vakit namazın o vakitlere hikmet-i tahsisini o kadar güzel ve şirin bir tarzda beyan ediyor ki zerre miktar şuuru bulunan bir insan, bu cazibedar hikmet ve parlak hakikate karşı teslime mecbur olur. Ve cesed-i insan havaya, suya, gıdaya muhtaç olduğu gibi ruh-u insan da namaza muhtaç bulunduğunu gayet kat’î bir surette beyan eder.

ONUNCU SÖZ:

فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ

âyetinin mealinde ve haşir ve âhiret hakkındaki âyâtın mühim bir hakikatini, on iki mantıkî ve makul suret-i temsiliye ile ve on iki hakaik-i kātıa-i bâhire ile tefsir etmekle beraber, iman-ı bi’l-âhireti o kadar kuvvetli bir surette ispat eder ki bütün bütün kalbi ölmemiş ve bütün bütün aklı sönmemiş bir insan, o ispata karşı teslim olur. İzn-i İlahî ile imana gelir. İmana gelmezse de inkârdan vazgeçmeye mecbur olur.

ON BİRİNCİ SÖZ:

وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ۞ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ۞ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ۞ وَ الَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ۞ وَ السَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ۞ وَ الْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ۞ وَ نَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ۞ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَ تَقْوٰيهَا ۞ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ۞ وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ۞وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

âyetlerinin yüksek ve geniş bir hakikatini Sure-i Şems’in mu’cizane işaret ettiği ve kâinatı muntazam bir saray suretinde gösterdiği ulvi ve vüs’atli bir temsil ile tefsir etmekle beraber, mahiyet-i insaniyedeki vezaif-i ubudiyet ve cihazat-ı insaniyeyi ve rububiyet-i İlahiyenin enva-ı tecelliyatına karşı ubudiyet-i insaniyenin mukabelelerini o kadar güzel bir surette ispat ediyor ki Sure-i Ve’ş-şems’in mu’cizane olan işaretini hârika bir surette ve en azîm bir dairede a’zam bir rububiyeti, ekmel bir ubudiyetle karşılaştırıyor.

ON İKİNCİ SÖZ:

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا ۞ وَ بِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَ بِالْحَقِّ نَزَلَ âyetlerinin mealinde ve hikmet-i Kur’aniyenin fazileti hakkında yüzer âyâtın mühim bir hakikatini, hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’aniyenin muvazenesi suretinde gayet parlak bir temsil ile tefsir etmekle Kur’an’ın bir mu’cizesini ve i’cazını ve onun karşısında hikmet-i felsefenin aczini ve sukutunu hârika bir surette ispat eder, körlere de gösterir. Bu Söz, On Birinci Söz gibi gayet mühimdir. Herkes onlara muhtaçtır.

ON ÜÇÜNCÜ SÖZ:

İki makamdır.

Birinci Makam: وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖينَ âyetiyle وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغٖى لَهُ âyetinin mealinde ve hikmet-i Kur’aniyenin kudsiyeti ve vüs’ati ve şiirden istiğnası hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsir etmekle beraber, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın yüksek mu’cizane hikmetini, felsefenin aşağı ve dar hikmeti ile muvazene ediyor. Hikmet-i Kur’aniyedeki kesret ve vüs’ati ve felsefenin fakr ve iflasını muhtasar beyan etmekle beraber, Kur’an’ın şiirden istiğnasının ve adem-i tenezzülünün sebebi, hakaik-i Kur’aniyenin yüksekliği ve parlaklığı olduğunu gösterir. Ve mühim bir temsil ile bir nevi i’caz-ı Kur’aniyeyi beyan eder.

İkinci Makam:

Gençliği, dalalet ve sefahet uçurumuna düşmekten kurtaran ve imanda, bu dünyada dahi hakiki bir cennet lezzeti ve dalalette ise cehennemî bir azap ve sıkıntı bulunduğunu misallerle izah ve ispat eden bir derstir.

İKİNCİ MAKAMIN HÂŞİYESİ:

Mahpuslara teselli hakkında dört mektuptur.

İKİNCİ MAKAMIN ZEYLİ:

Leyle-i Kadirde ihtar edilen bir mesele-i mühimmedir.

MEYVE RİSALESİNDEN ALTINCI MESELE:

HÜVE NÜKTESİ:

ON DÖRDÜNCÜ SÖZ:

Dar akıllara sığışmayan yüksek ve geniş bir kısım hakaik-i Kur’aniyeyi göze görünen emsal ve nazireleriyle fehme takrib ediyor. Mesela

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ ۞ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ ۞ وَ السَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمٖينِهٖ ۞ اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ۞ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ

âyetlerinin gayet yüksek ve gayet geniş hakikatlerini temsil ve tanzir ile akla kabul ettirir ve kalbi ikna eder bir tarzda beyan ediyor. Âhirinde, nefs-i emmareye müessir bir sille-i ikaz var. Nefse esir olan, onu okusa ve kabul etse esaretten kurtulur.

ON DÖRDÜNCÜ SÖZ’ÜN HÂTİMESİ:

Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.

ON DÖRDÜNCÜ SÖZ’ÜN ZEYLİ:

Zelzele hakkında ehemmiyetli altı suale cevaptır.

ON BEŞİNCİ SÖZ:

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابٖيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطٖينِ âyetinin mealinde ve melaike ile şeytanların mübarezeleri hakkındaki âyâtın, kozmoğrafyacıların dar akıllarına yerleşmeyen mühim bir sırrını, yedi basamak namıyla yedi muhkem hüccet ve metin bir mukaddime ile tefsir ediyor. Ve şu âyetin semasından evham-ı şeytaniyeyi recmedip tard eder.

ON BEŞİNCİ SÖZ’ÜN ZEYLİ:

Kur’an’ın kelâmullah ve Hazret-i Muhammed (asm) Allah’ın Resulü olduğunu mukni delillerle ispat eden, münazara tarzında yazılmış beliğ bir risaledir.

ON ALTINCI SÖZ:

اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ۞ فَسُبْحَانَ الَّذٖى بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

âyetlerinin mealindeki çok âyâtın ifade ettiği: “Ehadiyet-i zatiyesi ile külliyet-i ef’al ve vahdet-i şahsiyesiyle muînsiz umumiyet-i rububiyet ve ferdaniyetiyle şeriksiz şümul-ü tasarrufat ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması ve nihayetsiz ulviyetiyle her şeye yakın olması ve bir tek zat-ı ehadî olmakla her şeyi bizzat elinde tutmak” olan hakaik-i âliye-i Kur’aniyenin dört şuâ namıyla gayet mühim bir sırrını tefsir ediyor. Ve o hakaiki müstakim akıllara ve selim kalplere teslim ettiriyor.

ON YEDİNCİ SÖZ:

اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ زٖينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ۞ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعٖيدًا جُرُزًا ۞ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ

âyetlerinin meallerinde: Lezzet-i hayat içinde elem-i mevt ve sürur-u visal içinde elem-i zeval hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını ve ism-i Kahhar’a karşı Rahman isminin cilvesini gayet güzel bir suretle gösterip tefsir ediyor. Ve ehl-i iman için dünyanın mahiyetini, seyyar bir ticaretgâh ve muvakkat bir misafirhane ve birkaç günlük bir teşhirgâh ve kısa bir müddet için işleyecek bir tezgâh ve ahz u i’ta için yol üstünde kurulmuş bir pazar olduğunu gösterip, dünyadan berzah ve âhiret tarafına insan seyahatini sevdirir ve dehşetini izale eder. Ve bu sözün âhirinde bazı nüshalarda “Siyah Dutun Meyvesi” namıyla kıymettar ve cazibedar ve şiir kıyafetinde birkaç hakikat var.

KALBE FARİSÎ OLARAK TAHATTUR EDEN BİR MÜNÂCAT:

EHL-İ GAFLET DÜNYASININ HAKİKATİNİ TASVİR EDEN BİRİNCİ LEVHA:

EHL-İ HİDAYET VE HUZURUN HAKİKAT-İ DÜNYALARINA İŞARET EDEN İKİNCİ LEVHA:

BARLA YAYLASI, ÇAM, KATRAN, ARDIÇ, KARAKAVAĞIN BİR MEYVESİ:

YILDIZLARI KONUŞTURAN BİR YILDIZNAME:

ON SEKİZİNCİ SÖZ:

Bu söz, iki makamdır.

İkinci makamı yazılmamış. Birinci makamı üç noktadır.

Birincisi: لَا تَحْسَبَنَّ الَّذٖينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا âyetinin fahre meftun, şöhrete müptela, medhe düşkün, hodbin nefs-i emmarenin kafasına sille-i te’dibi vuran bir sırrını,

İkincisi: اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ nun, çirkin ve bahsi hilaf-ı edep görünen şeylerin güzel cihetlerini gösteren bir sırrını,

Üçüncüsü: اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ âyetinin risalet-i Ahmediyeye (asm) dair ince fakat kuvvetli bir delilini gösteren bir sırrını tefsir eder.

ON DOKUZUNCU SÖZ:

يٰسٓ ۞ وَالْقُرْاٰنِ الْحَكٖيمِ ۞ اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلٖينَ âyetinin mealindeki yüzer âyâtın en mühim hakikatleri olan risalet-i Ahmediyeyi (asm) on dört reşha namıyla on dört kat’î ve parlak ve muhkem bürhanlarla tefsir ve ispat ediyor. Ve en muannid bir hasmı dahi ilzam eder. Güneş gibi risalet-i Ahmediyeyi (asm) izhar ediyor.

YİRMİNCİ SÖZ:

İki makamdır.

Birinci Makamı: Sure-i Bakara’nın başında Hazret-i Âdem’e meleklerin secdesi ve bir bakaranın zebhi ve taşlardan su çıkması hakkındaki üç mühim âyete karşı şeytanın gayet müthiş üç şüphesini öyle bir tarzda reddedip mahveder ki şeytanı ve şeytan gibi insanları öyle desiselerden perişan edip vazgeçiriyor. Çünkü onlar, tenkit ve itirazlarıyla lemaat-ı i’caziyenin kapısını açtırttılar. O üç âyetten üç lem’a-i i’caziye göründü.

İkinci Makamı: Mu’cizat-ı enbiya aleyhimüsselâm yüzünde parlayan bir mu’cize-i Kur’aniyeyi göstermekle beraber, mu’cizat-ı enbiyaya dair âyât-ı Kur’aniyenin ne kadar manidar ve hikmet-medar olduklarını gösterir. Ve Kur’an’da kapalı kalmış çok defineler bulunduğunu ihtar eder.

YİRMİ BİRİNCİ SÖZ:

İki makamdır.

Birinci Makamı: Namazın o kadar güzel bir tarzda kıymetini ve faydasını gösterir ki en tembel ve en fâsık adama dahi namaza karşı bir iştiyak verir ve gayrete getirir.

İkinci Makamı: Şeytanın çok istimal ettiği mühim desiselerini iptal ediyor. Ve vesvesesi ile mü’minlerin kalbinde açtığı yaraların beşine, güzel merhemler tarif ediyor.

YİRMİ İKİNCİ SÖZ:

فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ۞ اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ mealinde ve tevhid-i hakiki hakkındaki yüzer âyâtın mühim bir hakikatini iki makam ile tefsir eder.

Birinci Makam: Gayet güzel ve parlak ve muhkem bir hikâye-i temsiliye ile on iki basamak hükmünde on iki bürhan ile vahdaniyet-i İlahiyeyi, o kadar kat’î bir surette ispat eder ki en mütemerrid müşrikleri de tevhide mecbur ediyor. Ve kolay fakat kuvvetli ve basit fakat parlak bir surette Vâcibü’l-vücud’un vücudunu ve vahdetini ve ehadiyetini bütün sıfât ve esmasıyla ispat eder.

İkinci Makamı ise: Hakikat-i tevhidi ve tevhid-i hakikiyi, on iki lem’a namıyla hikâye-i temsiliyenin perdesi altında on iki bürhan-ı bâhire ile vahdaniyet-i İlahiyeyi ispat etmekle beraber, evsaf-ı celaliye ve cemaliye ve kemaliyesini vahdaniyet içinde ispat ediyor. O Lem’alardaki deliller o kadar kat’îdir ki hiçbir şüphe yeri kalmıyor. Ve o kadar küllîdirler ki mevcudat adedince, belki zerrat sayısınca marifetullaha pencereler açıyor. Ve onun ile Vâcibü’l-vücud’un vücudunu, umum sıfât ve esmasıyla en muannidlere karşı ispat ediyor.

YİRMİ ÜÇÜNCÜ SÖZ:

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖٓى اَحْسَنِ تَقْوٖيمٍ ۞ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلٖينَ ۞ اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

âyetlerinin mealindeki çok âyâtın imana dair ve terakkiyat ve tedenniyat-ı insaniyeye medar hakikatlerini beş nokta ile ve beş nükte içinde herkese taalluk eden ve herkes ona muhtaç olan on mebhas ile o sırr-ı azîmi tefsir eder. İstidadat-ı insaniye ile vezaif-i insaniyeyi, gayet makul ve makbul bir surette beyan eder.

Bu söz, şimdiye kadar binler adamı hâb-ı gafletten kurtardığı gibi çoklarını da imana getirmiş. Gayet kıymettar ve yüksek olmakla beraber, temsiller ile fehmi kolaylaşmış, herkes onun dilini anlıyor.

YİRMİ DÖRDÜNCÜ SÖZ:

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى âyetinin mealinde ve esma-i hüsnanın cilveleri hakkındaki çok âyâtın muazzam bir hakikatini beş dal namıyla mebahis-i azîme ile tefsir ediyor.

Birinci ve İkinci Dalları, mühim esrarın muhtasar bir hazinesidir.

Üçüncü Dal, hadîslere gelen evhamı on iki kaide ile reddeder. Evhamın esaslarını keser.

Dördüncü Dal, kâinat sarayında istihdam olunan nebatat ve hayvanat ve insan ve melaike taifelerinin sırr-ı istihdamlarını ve güzel vazife-i ubudiyet ve tesbihlerini ve haşmet-i rububiyet-i İlahiyeyi cazibedar bir tarzda beyan eder.

Beşinci Dal اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى âyetinin şecere-i nuraniyesinin hadsiz meyvelerinden beş meyvesini gayet parlak ve güzel bir surette gösteriyor.

Bu beş meyve ve Otuz Birinci Söz’ün âhirindeki beş meyve, çok şirindirler. Tatlı ilim isteyenler onları alsın okusun.

YİRMİ BEŞİNCİ SÖZ:

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَاْتُونَ بِمِثْلِهٖ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهٖيرًا

âyetinin hakikatini teyid eden yüzer âyâtın en mühim bir hakikati olan i’caz-ı Kur’anîyi tefsir eder. Üç şuâ içinde kırk vücuh-u i’caziyeyi beyan ve tefsir ediyor ki Kur’an, kelâmullah olduğunu gündüzdeki ziya, güneşin vücudunu gösterdiği gibi öylece gösterir ve ispat eder. Nısf-ı evvel çendan süratli telif edilmiş fakat istirahat-i kalp ile yazıldığı için izahlıdır. Nısf-ı âhir bazı esbab-ı mühimmeye binaen muhtasar ve mücmel kalmıştır. Fakat bununla beraber her taifeye göre (ve ne fikirde bulunursa bulunsun) bu mübarek Söz, i’caz-ı Kur’an’ı ona gösterir ve ispat eder. Bu söz şimdiye kadar i’caz-ı Kur’an’a karşı çok muannidleri serfürû ettirerek secdeye getirmiş.

YİRMİ ALTINCI SÖZ:

وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ۞ وَ كُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فٖٓى اِمَامٍ مُبٖينٍ

mealindeki âyâtın sırr-ı kadere ait ve “İman-ı bi’l-kader hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ”nın ispatına medar mühim bir hakikatini dört mebhas ile öyle bir surette tefsir eder ki havassın fikirleri yetişmediği esrar-ı kaderiyeyi, basit avamların zihinlerine takrib edip anlattırıyor.

Hâtimesinde, en kısa ve en selim ve en müstakim bir tarîkın esasını dört hatve namıyla tezkiye-i nefsin ve tekemmül-ü ruhun medarı olan dört mühim dersi veriyor.

Ve hâtimenin hâtimesinde mesail-i müteferrikadan altı mesele var ki birisi Sure-i Feth’in âhirindeki âyetin bir sırr-ı i’caziyesini açıyor.

YİRMİ YEDİNCİ SÖZ:

وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَ اِلٰٓى اُولِى الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذٖينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ وَ لَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَلٖيلًا

âyetinin mealindeki âyâtın içtihada dair mühim bir hakikatini tefsir eder. Ve bu zamanda haddinden tecavüz edip içtihaddan dem vuranların haddini bildirip, ihtilaf-ı mezahibin sırrını güzel beyan eder. “Bu zamanda eski zaman gibi içtihad edebiliriz.” diyenlerin ne kadar yanlış hata ettiklerini ispat eder.

Bu sözün zeylinde sahabe-i güzinin evliyadan yüksek olan mertebelerini gayet parlak bir surette ve kat’î bir tarzda ispat etmekle beraber, sahabelerin nev-i beşer içinde enbiyadan sonra en mümtaz şahsiyetler olduklarını ve onlara yetişilmediğini kat’î bir surette ispat eder.

YİRMİ SEKİZİNCİ SÖZ:

وَبَشِّرِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذٖى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَ اُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهًا وَ لَهُمْ فٖيهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ

âyetinin cennete ve saadet-i ebediyeye dair hakikatini teyid eden yüzer âyâtın mühim bir hakikatini iki makamla tefsir eder.

Birinci Makam: “Beş Sual ve Cevap” namıyla cennetin lezaiz-i cismaniyesine ve huriler hakkında medar-ı tenkit olmuş meseleleri öyle güzel bir surette beyan eder ki herkesi ikna eder.

İkinci Makam: Arabiyyü’l-ibare olarak on iki lâsiyyema kelimesiyle başlar ve gayet kuvvetli ve kat’î ve hiçbir cihette sarsılmaz, haşre dair, cennet ve cehennemin hakkaniyetine medar binler bürhanı tazammun eden bir bürhan-ı bâhirdir ki o bürhan, Onuncu Söz’ün menşei ve esası ve hülâsasıdır.

YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ:

قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى ۞ وَ الْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَ مَلٰٓئِكَتِهٖ ۞ وَ مَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ۞ مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

âyetlerinin mealindeki yüzer âyâtın haşir ve beka-i ruha ve melaikeye dair üç mühim hakikatini tefsir eder. Beka-i ruhu o kadar güzel ispat eder ki cesedin vücudu gibi ruhun bekasını gösterir. Ve melaikenin vücudlarını, Amerika insanlarının vücudları gibi ispat eder. Ve haşir ve kıyametin vücud ve tahakkuklarını o kadar mantıkî ve aklî bir surette ispat eder ki hiçbir feylesof, hiçbir münkir itiraza mecal bulamaz. Teslim olmazsa da mülzem olur. Hususan âhirindeki “Remizli Nüktenin Sırrı” namıyla haşr-i ekberin esbab-ı mûcibesini ve hikmetlerini öyle bir tarzda beyan eder ki tılsım-ı kâinatın üç muammasından bir muammasını gayet parlak bir surette halleder. (Hâşiye[1])

OTUZUNCU SÖZ:

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ۞ وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ۞ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَا اَكْبَرُ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ

âyetlerinin enaniyet-i insaniye ve tahavvülat-ı zerrat hakkındaki hakikate dair gelen âyâtın iki mühim sırrını iki maksat ile beyan eder.

Birinci Maksat, enaniyet-i insaniyenin muamma-yı acibesini hallederek silsile-i diyanet ile silsile-i felsefenin menşelerini gayet parlak bir tarzda gösterir.

İkinci Maksat, tahavvülat-ı zerratın tılsımını keşfediyor. Zerratın harekâtını, o derece hikmetli ve muntazam gösteriyor ki o umum zerreler, Sultan-ı Ezelî’nin muhteşem ve muazzam bir ordusu ve mutî ve musahhar memurları olduğunu kat’î delillerle ispat eder.

Yirmi Dokuzuncu Söz nasıl ki tılsım-ı kâinatın üç muammasından birisini keşfetmiş. Bu Otuzuncu Söz dahi akılları hayrette bırakan ve feylesofları sersemleştiren o tılsımın üç muammasından ikinci muammasını halletmiştir. Hususan hâtimesinde yedi hikmet ve yedi kanun-u azîm ile bir ism-i a’zamın tecellisini göstermekle; tahavvülat-ı zerratın hikmetini gayet kat’î ve parlak bir surette gösterdiği gibi zîhayat cisimlerini, o zerratın seyr ü seferine bir misafirhane ve bir kışla ve bir mektep hükmünde gösterir, ispat eder.

OTUZBİRİNCİ SÖZ:

سُبْحَانَ الَّذٖٓى اَسْرٰٓى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَى الَّذٖى ۞ وَ النَّجْمِ اِذَا هَوٰى

âyetlerinin hakikatini teyid eden âyâtın en mühim bir hakikati olan mi’rac-ı Ahmediyeyi (asm) ve o mi’rac içinde kemalât-ı Muhammediyeyi (asm) ve o kemalât içinde risalet-i Ahmediyeyi (asm) ve o risalet içinde çok esrar-ı rububiyeti tefsir eder ve kat’î delillerle ispat eder bir risaledir. Muhtelif tabakattan olan insanlardan bu risaleyi kim görmüşse karşısında hayran olup, akıldan uzak mesele-i mi’racı en zahir ve vâcib ve lâzım bir tarzda gösterdiğini kabul ediyorlar. Hususan o şecere-i nuraniye-i mi’racın âhirlerinde beş yüz meyveden beş meyvesini o kadar güzel tasvir eder ki zerre miktar zevki, şuuru bulunan onlara meftun olur.

ZEYL:

Şakk-ı kamer mu’cizesine bu zaman feylesoflarının ettikleri itirazlarını beş nokta ile gayet kat’î bir surette reddedip, inşikak-ı kamerin vukuuna hiçbir mani bulunmadığını gösterir. Ve âhirinde de beş icma ile şakk-ı kamerin vuku bulduğunu gayet muhtasar bir surette ispat eder. Şakk-ı kamer mu’cize-i Ahmediyesini güneş gibi gösterir.

OTUZ İKİNCİ SÖZ:

Üç mevkıftır.

Birinci Mevkıf: لَوْ كَانَ فٖيهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin mealindeki yüzer âyâtın vahdaniyete dair en mühim hakikatini öyle bir surette ispat eder ki şirk ve küfür yolunu muhal ve mümteni gösterir. Kâinatın etrafından küfür ve şirki tard eder. Zerrat adedince vahdaniyetin delilleri bulunduğunu beyan eder. Gayet latîf ve yüksek ve mantıkî bir muhavere-i temsiliye suretinde, hadsiz geniş mesaili o temsil içinde dercedip gösterir. Ve zeylinde gayet latîf birkaç mesele var ki hakikat oldukları halde şiirin en parlak ve geniş hayalinden daha parlak, daha geniştir.

İkinci Mevkıf: قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ۞ اَللّٰهُ الصَّمَدُ in hakikatine dair sırr-ı ehadiyete ve vahdete gelen teşkikat ve evhamı izale eder. Ehl-i dalaletin ehl-i tevhide karşı ettikleri itirazatı kat’î bir surette reddediyor. Birinci Mevkıf’tan daha kuvvetli, âyât-ı Kur’aniyenin vahdaniyete dair mu’cizane ispatlarını gösterir. Ehadiyet-i Zatiye ile bütün eşyayı birden bir anda tedbir ve terbiye etmek olan hakikat-i muazzama-i Kur’aniyeyi gayet güzel ve vâzıh bir temsil ile ispat eder. Aklı ikna ve kalbi teslime mecbur eder.

Ve bilhassa bu İkinci Mevkıf’ın hâtimesinden evvel ikinci temsilin neticesinde Zat-ı Akdes-i İlahiye’den hiçbir şey saklanmadığını ve hiçbir şey ondan gizlenemediğini, hiçbir fert ondan uzak kalmadığını, hiçbir şahıs külliyet-i kudsiye kesbetmeden ona yanaşamadığını ve rububiyetinde ve tasarrufunda bir iş, bir işe mani olmadığını ve hiçbir yer onun huzurundan hâlî kalmadığını, her şeyde bakar ve işitir sem’ ve basarının cilvesi bulunduğunu, silsile-i eşya emirlerinin sürat-i cereyanlarına birer tel, birer damar hükmüne geçtiğini, esbab ve vesait sırf zahirî bir perde olduğunu, hiçbir yerde bulunmadığı halde her yerde ilim ve kudretiyle bulunduğunu, hiçbir tahayyüz ve temekküne muhtaç olmadığını ve uzaklık ve güçlük ve tabakat-ı vücudun perdeleri onun kurbiyetine ve tasarrufuna ve şuhuduna mani olmadığını ve maddîlerin, mümkinlerin, kesiflerin, kesîrlerin, mahdudların hâssaları onun dâmen-i izzetine yanaşamadığını ve tagayyür ve tebeddül ve tahayyüz ve tecezzi gibi emirlerden mücerred, münezzeh, müberra ve mukaddes olduğunu gayet güzel bir surette ispat eder.

Bu İkinci Mevkıf’ın hâtimesinde sırr-ı ehadiyete dair Arabiyyü’l-ibare gayet mühim bir parça tercümesiyle beraber gayet parlak bir surette çok mesail-i mühimmeyi ifade eder. Hususan insanın muhasebe-i a’mali için haşir ve neşri yapmak, koca kâinatı tağyir ve tebdil ve tahrip ve tamir etmek sırrını beyan eder.

Üçüncü Mevkıf: وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ ۞ وَ اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ âyetlerinin mealindeki yüzer âyâtın mühim bir hakikatini gayet mühim bir muvazene ile beyan eder. Ehl-i dalalet hakkında hayat-ı dünyeviye ne kadar müthiş neticeler getirdiğini ve ehl-i hidayet hakkında ne kadar güzel neticeler ve gayeler verdiğini gösterir. Hususan, muhabbet hakkındaki semerat-ı dünyeviye ve uhreviye; ehl-i dalalet için ne kadar elîm, ehl-i hidayet için ne kadar hoş olduğunu gösterir. Bu Üçüncü Mevkıf hakkında bazı müdakkik kardeşlerimiz demişler ki: “Sair risaleler yıldızlar olsa bu güneştir.” Diğer biri ona mukabil demiş: “Her bir risale, kendi âleminde ve kendine mahsus sema-i hakikatte birer güneştir. Uzak olanlara yıldız, yakın olanlara şemstirler.”

OTUZ ÜÇÜNCÜ SÖZ:

سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖٓى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَهٖيدٌ

Otuz üç âyetin birer hakikatlerini tefsir eden otuz üç penceredir. Otuz üç risale olmaya lâyık iken gayet müsta’cel bir zamanda yazıldığı için bir veya yarım sahifelik pencereleri birer risale kuvvetinde ve birer risaleyi tazammun eden mahiyetinde olduğunu gösterir. Fakat maatteessüf baştaki pencereler gayet mücmel ve muhtasar kalmış, lâkin gittikçe inbisat ederek nısf-ı âhirdeki pencereler vâzıh düşmüştür.

LEMAAT:

Risale-i Nur şakirdlerine küçük bir mesnevî ve imanî bir divandır.

KONFERANS:

FİHRİST:

*

[1] Hâşiye: Yirmi Dokuzuncu Söz’ün göz ile görünen bir kerameti var. Ezcümle, on altı sahifesinde ihtiyarsız, tasannusuz her sahifenin satırlarının başlarında on altı elif gelmesidir. Bu tevafuku görmek isteyenler, el yazma nüshasına müracaat etsinler.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir