Fihriste-i Mektubat



İzahlı Metin

Mektubat Fihristi

BİRİNCİ MEKTUP:

Dört sorunun cevabıdır.

Birinci Soru: Hazreti Hızır’ın hayatı hakkındadır ve bu vesileyle hayatın beş mertebesini gayet güzel ve ikna edici bir tarzda açıklar.

İkinci Soru: *ellezî halakal mevte vel hayâte* (O ki, ölümü ve hayatı yarattı) ayetinde ölümün bir nimet şeklinde ve yaratılmış olduğunun sırrını gayet güzel bir şekilde ispat eder ki; ölüm de hayat gibi bir nimettir ve hayat gibi yaratılmıştır.

Üçüncü Soru: “Cehennem nerededir?” sorusunun cevabında, cehennemin yerini son derece makul bir şekilde açıklar ve gösterir. Küçük ve Büyük Cehennem’i birbirinden ayırıp, bunu bilimsel ve mantıksal bir yolla ispatlamasının yanı sıra; sonunda Allah’ın büyüklüğünün ve Rabliğinin çok büyük bir sırrını ve Büyük Cehennem’in yaratılış hikmetini son derece muhteşem ve parlak bir şekilde gösterir. Aynı zamanda cennet ve cehennemin, yaratılış ağacının iki meyvesi, kâinat zincirinin iki sonucu, ilahi faaliyetler selinin ve yeryüzünün manevi ürünlerinin iki deposu, lütuf ve kahrın ise iki tecelli mekânı olduğunu ortaya koyar.

Dördüncü Soru’nun cevabında, sevilenlere duyulan mecazi aşkın hakiki aşka dönüştüğü gibi, insanın koca dünyaya karşı duyduğu mecazi aşkın da iman sırrıyla makbul bir hakiki aşka dönüşebileceğini gayet güzel ve ikna edici bir şekilde ispat eder.

İKİNCİ MEKTUP:

Bu zamanda, bir zorunluluk olmadıkça insanları irşat etmeye ve dini yaymaya çalışanların sadaka ve hediyeleri kabul etmemeleri gerektiğinin sırrını dört sebeple açıklar. *in ecriye illâ alallâh* (Benim ücretim ancak Allah’a aittir) ayeti ile *ittebiû men lâ yes’elukum ecran* (Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun) ayeti gibi, insanlardan bir beklenti içinde olmamak hakkındaki ayetlerin önemli bir sırrını tefsir eder.

Ayrıca ilim ve dini yaymaya çalışan insanlar, mümkün olduğu kadar tok gözlülük ve kanaatle hareket etmezlerse, hem dalalet ehlinin suçlamalarına hedef olurlar hem de ilmin izzetini koruyamazlar.

Ayrıca, dindarlık ve dini yayma gibi ahirete yönelik işler karşılığında hediye almak, ahiret meyvelerini dünyada geçici bir şekilde yemek demektir.

ÜÇÜNCÜ MEKTUP:

*felâ uksimu bil hunnes, el cevâril kunnes* ((Hayır,) yörüngelerinde akıp giden ve gizlenen yıldızlara yemin ederim ki) yeminindeki yüce ve mucizevi bir nuru; *vel kamere kaddernâhu menâzile hattâ âde kel urcûnil kadîm* (Ay için de menziller belirledik; sonunda o, kuru bir hurma dalı gibi olur) ayetindeki benzetmenin parlak ve mucizevi bir parıltısını ve *huvellezî ceale lekumul arda zelûlen femşû fî menâkibihâ* (Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. Şu halde onun omuzlarında (dağlarında, yollarında) yürüyün) ayetinde, yerkürenin kâinat boşluğunda yüzen bir Rabbani gemi olduğunu gösteren parlak bir hakikati tasvir eder. Bu tasvirle, dalalet ehlinin yeryüzünden cehenneme göç etme seyahatini anlatır. Bütün her şeyin tek bir Zât’a dayandırılması durumunda ortaya çıkan zorunluluk derecesindeki kolaylığı; buna karşılık eşyanın yaratılışının çok sayıda sebebe dayandırılması durumunda ortaya çıkan imkânsızlık derecesindeki zorluğu ve güçlüğü gayet güzel, ikna edici ve özet bir şekilde açıklayarak iki önemli mucizevi nükteyi tefsir eder.

DÖRDÜNCÜ MEKTUP:

*ve men yu’tel hikmete fekad ûtiye hayran kesîrâ* (Kime hikmet verilmişse, ona çok büyük bir hayır verilmiş demektir) ayetinin bir sırrının Risale-i Nur hakkında ortaya çıktığını açıklar.

Ayrıca:

“Der Tarîk-ı Nakşibendî lâzım âmed çâr terk:

Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hestî, terk-i terk”

(Nakşibendi yolunda dört şeyi terk etmek gerekir:

Dünyayı terk, ahireti (arzusunu) terk, varlığı terk, terk etmeyi terk)

prensibine karşılık, acz ve fakirlik yolunda çok önemli bir prensibi açıklar.

Ayrıca *efelem yenzurû iles semâi fevkahum keyfe beneynâhâ* (Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina ettik?) ayetinin bir sırrını; şiire benzeyen fakat şiir olmayan, düzenli fakat manzum olmayan, son derece parlak fakat hayal ürünü olmayan ve yıldızları konuşturan bir yıldızname ile tefsir eder.

BEŞİNCİ MEKTUP:

Şeriatın bir hizmetkârı ve vesilesi olan tarikata mensup bazı kimselerin, tarikata fazla önem verip onunla yetinerek iman hakikatlerinin yayılması konusunda tembellik ve ilgisizlik göstermeleri vesilesiyle yazılmıştır.

Velayetin üç kısmını açıklayarak en önemli tarikat olan büyük velayetin (velayet-i kübra), peygamberliğe varis olma sırrıyla Sünnet-i Seniyye’ye uymak ve iman hakikatlerinin yayılmasına özen göstermek olduğunu ispat eder.

Ayrıca, tarikatların en önemli gayesi, faydası ve nihai hedefi olan iman hakikatlerinin keşfedilip ortaya çıkmasının Risale-i Nur ile de mümkün olabildiğini ve Risale-i Nur’un bölümlerinin bu görevi, tarikat gibi fakat daha kısa bir zamanda yerine getirdiğini gösterir.

ALTINCI MEKTUP:

*hasbunâllâhu ve ni’mel vekîl* (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir) ve *fein tevellev fekul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû* (Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter, O’ndan başka ilah yoktur) ayetlerinin bir sırrını, iç içe hissedilen beş çeşit hüzünlü gurbetin karanlığında iman nurundan, Kur’an feyzinden ve Rahman’ın lütfundan gelen bir teselli nurunu açıklayarak tefsir eder. Bu mektup, en katı kalbi de ağlattıracak derecede duyguludur. Ve en umutsuz ve kederli kalbi dahi ferahlandıracak derecede nurludur.

YEDİNCİ MEKTUP:

Münafıkların suçlamalarına karşı Peygamber Efendimiz’in masumiyeti hakkında gelen

*mâ kâne muhammedun ebâ ahadin min ricâlikum velâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyîn* (Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur) ve *felemmâ kadâ zeydun minhâ vataran zevvecnâkehâ likey lâ yekûne alel mu’minîne haracun fî ezvâci ed’ıyâihim* (Zeyd, o kadınla ilişkisini kesince, biz onu sana nikâhladık ki evlatlıklarının hanımlarıyla evlenmek hususunda müminlere bir zorluk olmasın)

ayetlerinin önemli bir sırrını tefsir eder. Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın çok evlilik yapmasının nefsani olmadığını; aksine sözleri ve fiilleri gibi hallerinden ve tavırlarından ortaya çıkan şeriat hükümlerine bir vasıta olması için, özel dairesinde daha fazla talebesinin bulunması amacını taşıdığını belirtir.

Hazreti Zeynep ile evliliğinin ise sırf bir ilahi emir ve Rabbani bir kader ile gerçekleştiğini açıklar. Eski zaman münafıkları gibi yeni zaman dinsizlerinin eleştirilerini kesin bir şekilde çürütür.

SEKİZİNCİ MEKTUP:

*fallâhu hayrun hâfizan ve huve erhamur râhimîn* (Allah en hayırlı koruyucudur ve O, merhametlilerin en merhametlisidir) diyen Hazreti Yakup Aleyhisselam’ın Hazreti Yusuf Aleyhisselam’a karşı duygularının aşk olmadığını, aksine yüksek bir şefkat mertebesi olduğunu, şefkatin ise aşktan çok daha yüce ve keskin bulunduğunu açıklar. Rahman ve Rahîm isimlerinin vesilesinin şefkat olduğunu belirterek, *Bismillâhirrahmânirrahîm*’in (Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) güzel bir sırrını ve *fallâhu hayrun hâfizan ve huve erhamur râhimîn*’in (Allah en hayırlı koruyucudur ve O, merhametlilerin en merhametlisidir) parlak bir nüktesini tefsir eder.

DOKUZUNCU MEKTUP:

Keramet, ikram, inayet ve istidrac konularına dair önemli bir kuralı açıklar. Kerameti açığa vurmanın zararlı olduğu gibi, ikramı açığa vurmanın da şükür olduğunu; en güvenli kerametin ise kişinin farkında olmadan ona mazhar olması olduğunu belirtir. Hakiki kerametin kişinin kendisine değil, Rabb’ine olan güvenini artıran şey olduğunu, aksi takdirde bunun istidrac (şaşırtma) olduğunu açıklar. Ayrıca dünya hayatını mutlu geçirmenin çaresinin, ahiret için verilmiş olan şiddetli duyguları dünyanın geçici işlerine harcamamak olduğunu belirtir. Aşkın mecazi ve hakiki olmak üzere iki çeşidi olduğu gibi; hırs, inat ve gelecek endişesi gibi şiddetli duyguların da mecazi ve hakiki olarak ikişer kısmı bulunduğunu anlatır. Mecazi olanların son derece zararlı ve kötü ahlaka kaynak teşkil ettiğini, hakiki olanların ise son derece faydalı ve güzel ahlaka vesile olduğunu ispat eder.

Ayrıca İslam ve iman arasındaki önemli bir farkı açıklar. Buna göre İslamiyet, hakka taraftar olmak ve onu benimsemektir; iman ise hakkı anlamak ve onaylamaktır. Yirmi sene önce dinsiz bir Müslüman bulunduğu gibi, şimdi de Müslüman olmayan bir müminin bulunabileceğinin görüldüğünü gösterir.

Ayrıca Risale-i Nur bölümlerinin ne derece şiddetli bir şekilde İslamiyet’e taraftarlık hissi verdiğini ve iman esaslarını ne kadar kuvvetli ve kesin bir şekilde ispat ettiğini açıklar.

ONUNCU MEKTUP:

İki sorunun cevabıdır.

Birincisi: *ve lâ asgara min zâlike ve lâ ekbere illâ fî kitâbin mubîn* (Bundan daha küçüğü de daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (Kitab-ı Mübin’de) bulunmasın) ve *ve kulle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mubîn* (Biz, her şeyi apaçık bir İmam’da (İmam-ı Mübin’de) sayıp yazmışızdır) ayetlerinin bir sırrını tefsir eder. “İmam-ı Mübin” ve “Kitab-ı Mübin”in ne olduğunu açıklar.

İkinci Soru: “Haşir meydanı nerededir?” sorusuna gayet makul, önemli ve parlak bir cevap verir.

ON BİRİNCİ MEKTUP:

Dört ayrı konudan oluşur. Bu dört mesele birbirinden uzak olduğu için bu mektup dağınık görünmektedir. Bu dağınık mektup vesilesiyle kardeşlerime hatırlatıyorum ki:

Bu küçük mektupları özel olarak, bazı özel kardeşlerime yazmıştım. Büyük mektuplar ortaya çıktıktan sonra, küçüklerin de herkesin nazarına sunulması gerekti. Hâlbuki bunlar düzensiz ve karmaşık bir haldeydiler. Onlar hangi hal ile yazılmışsa öyle kalmaları gerekiyordu. Sonradan düzeltme ve düzenleme yapmaya iznimiz yok!

İşte bu On Birinci Mektup, dağınık bir şekilde, birbirinden çok uzak dört meseleden ibarettir. Hem karmaşık hem de dağınıktır. Fakat şairlerin ve aşk ehlinin dağınık saçı sevdikleri ve güzel buldukları gibi, bu mektup da –dağınık saç misali– soğuk bir yapmacıklık karışmadan, asli sıcaklığını ve tatlılığını korumak niyetiyle kendi halinde bırakılmıştır.

Bu Mektubun Birinci Konusu:

*inne keydeş şeytâni kâne daîfâ* (Şüphesiz şeytanın hilesi pek zayıftır) ayetinin bir sırrını tefsir ederek, şeytanın vesvesesine kapılan insanlar için önemli bir ilaç ve merhemdir.

İkinci Konusu: Barla Yaylası, Tepelice, çam, katran ve karakavak ağacının bir meyvesi olup, Sözler mecmuasına yazıldığı için buraya alınmamıştır.

Üçüncü ve Dördüncü Konuları: Kur’an’ın mucizeliği karşısında medeniyetin acizliğini gösteren yüzlerce misalden ikisidir. Kur’an’a aykırı olan medeniyet hukukunun ne kadar haksız olduğunu ispat eden iki örnektir.

Birinci Misal: *felizzekeri mislu hazzil unseyeyn* (Erkeğe, iki kadının payı kadar verilir). Tamamen adalet olan bu Kur’an hükmü, kıza yarım hisse veriyor. Medeniyetin, miras konusunda kıza fazla hak vermekle büyük bir haksızlık ettiğini ve merhamete muhtaç olan kıza zulmettiğini kesin bir şekilde ispat ediyor.

İkinci Misal: *fe li ummihis sudus* (Annenin payı altıda birdir) ayetinin bir sırrına dairdir. “M”siz medeniyetin (medeniyet kelimesinden “m” harfinin atılmasıyla oluşan “deniyet” yani alçaklık kelimesine işaretle), kıza hakkından fazla hak vererek nasıl haksızlık etmişse, annenin hakkını kesmekle daha da büyük bir haksızlık ettiğini gösterir. Bu durumun, en saygıdeğer bir hakikat olan annelik şefkatine karşı dehşetli bir haksızlık, ürkütücü bir hürmetsizlik, cinayet gibi bir hakaret, Rahman’ın arşını titreten bir nankörlük ve sosyal hayatın panzehir mesabesindeki şefkat bağına bir zehir katmak hükmünde bir hata olduğunu ispat eder.

ON İKİNCİ MEKTUP:

Bilimle ilgilenen bazı dostların tartıştıkları üç meseleye dair üç sorularına verilmiş özet üç cevaptır.

Birinci Soru: “Hazreti Âdem’in cennetten çıkarılması ve bir kısım Âdemoğullarının cehenneme atılmasının hikmeti nedir?” sorusuna, gayet kesin bir cevap veriyor.

İkinci Soru: “Şeytanların ve kötülüklerin yaratılması şer değil midir, çirkin değil midir? Mutlak Güzellik Sahibi (Cemil-i Mutlak) ve Sınırsız Merhamet Sahibi (Rahîm-i Ale’l-ıtlak) olan Allah’ın rahmetinin güzelliği buna nasıl müsaade etmiştir?” sorusuna karşı gayet kesin bir şekilde cevap veriyor.

Üçüncü Soru: “Masum insanlara ve hayvanlara musibet ve belaların musallat edilmesi zulüm değil midir? Mutlak Adalet Sahibi’nin (Âdil-i Mutlak) adaleti buna nasıl müsaade ediyor?” sorusunun cevabında, gayet ikna edici ve kesin bir tarzda cevap veriyor.

ON ÜÇÜNCÜ MEKTUP:

Dünya ehlinin ve siyaset ehlinin bana ettikleri zulüm ve baskı karşısındaki sessizliğimi ve sabrımı merak eden çok sayıda kardeşimin tekrar tekrar sorduğu sorulara karşı, Eski Said’in diliyle ve Yeni Said’in kalbiyle verilmiş ibretli ve merak uyandıran bir cevaptır. Esası şudur:

Merhametli Yaratıcı’nın rahmeti yar ise herkes yardır, her yer faydalıdır; eğer yar değilse her şey kalbe yüktür, herkes de düşmandır. Allah’a hamdolsun ki, ilahi rahmet yar olduğu için dünya ehlinin bana ettiği her türlü zulmü, o ilahi rahmet çeşitli merhametlere çevirmiştir.

Serbestlik belgesi almak ve kanunsuz baskılardan kurtulmak için başvuruda bulunmamamın bir iki önemli sebebini açıklar. Özeti: Zalim insanların mahkûmu değilim; aksine ben, adil kaderin mahkûmuyum, ona müracaat ediyorum. Ayrıca, haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak aramak, bir nevi haksızlıktır ve hakka karşı bir tür hürmetsizliktir.

Ayrıca, dünya siyasetinden uzak durmamın sebebini önemli bir hakikatle açıklıyor.

ON DÖRDÜNCÜ MEKTUP:

Yazılmamıştır.

ON BEŞİNCİ MEKTUP:

Altı önemli soruya, altı önemli cevaptır.

Birinci Soru: “Sahabeler, velilerden daha büyük oldukları halde; sahabeler arasındaki fitneyi çıkaran bozguncuları velayet nazarıyla neden keşfedemediler? Öyle ki, Dört Halife’den üçünün şehit edilmesiyle sonuçlandı.” İki önemli makam ile cevap veriliyor.

İkinci Soru: “Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) zamanındaki savaşların mahiyeti nedir? O savaşta ölen ve öldürenlere ne isim verilir?” Gayet önemli ve merak uyandıran bir cevap verilmiş.

Üçüncü Soru: “Ehl-i Beyt’in başına gelen feci ve gaddarca muamelenin hikmeti nedir?” Gayet önemli bir cevap veriliyor.

Dördüncü Soru: “Ahir zamanda Hazreti İsa’nın (Aleyhisselam) ineceği, Deccal’ı öldüreceği, insanların genel olarak hak dini kabul edeceği ve kıyamet vaktinde ‘Allah Allah’ diyen kimsenin kalmayacağı rivayet ediliyor. İnsanlar bu şekilde genel olarak imana geldikten sonra nasıl tekrar küfre dönerler?” sorularına karşı, merak uyandıran, hakiki ve önemli bir cevap veriliyor.

Beşinci Soru: “Kıyametin olaylarından, baki kalacak ruhlar etkilenecekler mi?” cevabında, önemli bir hakikat açıklanıyor.

Altıncı Soru: “*kullu şey’in hâlikun illâ vecheh* (O’nun Zâtı dışında her şey yok olucudur) ayetinin hükmü; ahireti, cenneti, cehennemi ve onların sakinlerini kapsar mı, kapsamaz mı?” cevabında, gayet önemli, merak uyandıran ve kuvvetli bir cevap verilir.

Bu risaledeki soruları merak edenler için, bu risale en büyük bir iksirdir.

ON ALTINCI MEKTUP:

*ellezîne kâle lehumun nâsu innen nâse kad cemeû lekum fahşevhum fezâdehum îmânen ve kâlû hasbunâllâhu ve ni’mel vekîl* (Onlar ki, insanlar kendilerine, ‘Halk size karşı toplandı, onlardan korkun’ dediklerinde, bu onların imanını artırdı ve ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ dediler) ayetinin bir sırrını, başıma gelen bir olay vesilesiyle beş nokta ile tefsir ediyor.

Birinci Nokta: Hak ve hakikat olan Kur’an hizmetinin, şimdiki zamanda çoğu yalancılıktan ibaret, bid’at ve sapkınlık olan siyasetten beni kesinlikle men ettiğine dairdir.

İkinci Nokta: Ebedi hayata ciddi bir şekilde çalışmak ve zararsız ve doğru bir yolla Kur’an’a hizmet etmek, elbette siyasetin kargaşasından çekilmeyi gerektirdiğinden; dünya ehlinin hata ve hareketlerini hoş görmek için değil, kalplerimizi bulandırmamak için onlara bakmıyoruz.

Üçüncü Nokta: Başıma gelen ağır baskı ve musibetlere karşı sabrımın önemli bir sebebini iki olayla açıklar.

Dördüncü Nokta: Dünya ehlinin vehimli sorularına karşı bir cevaptır. O cevapta mecburen, Kur’an hizmetine ait bir keramet olarak hakkımızda gözle görülen ve hiçbir şekilde inkâr edilemeyen birkaç ilahi inayeti açıklıyor.

Beşinci Nokta: Dünya ehlinin katmerli bir zulüm ile bana teklif ettikleri bid’at dolu kurallarına karşı, onları tam susturacak bir cevaptır.

BU ON ALTINCI MEKTUP’UN EKİ:

Zalim dünya ehlinin ve dinsizlerin dünyalarından ve siyasetlerinden tamamen çekildiğim halde, kendi hainliklerinden dolayı pireyi deve yaparak hakkımda gösterdikleri vehim ve telaşa karşı Eski Said’in diliyle, ilmin izzetini koruma noktasında ağızlarına şiddetli bir tokat vurarak, başlarındaki vehimleri uçurur.

ON YEDİNCİ MEKTUP:

Özel bir kardeşime yazılmış küçük bir taziyenamedir. Gerçi bu mektup görünüşte küçüktür, fakat faydası büyüktür ve ona olan ihtiyaç geneldir. Ergenlik çağına ermeden çocukları vefat eden anne ve babalara önemli bir müjdedir. Bu taziye ile en umutsuz ve kederli bir kalp, hakiki bir teselli ve ferahlık bulur. Küçük yaşta vefat eden çocukların, ebedi âlemde daima sevimli birer çocuk olarak kalıp anne ve babalarının kucaklarına verilmesi ve *vildânun muhalledûn* (ebedi gençler, çocuklar) sırrıyla, onların sonsuz mutluluk kaynağı olduklarını ispat eder.

ON SEKİZİNCİ MEKTUP:

Üç önemli meseledir.

Birincisi: Hakikati araştıran evliyaların keşif yoluyla hak olarak gördüğü ve büyük ölçekte gözlemlediği olayların, görünen âlemde bazen gerçeğe aykırı ve bazen de küçük bir ölçekte ortaya çıkmasının sırrını, şirin ve güzel bir temsil ile açıklar.

İkinci Meselesi: Vahdet-i Vücud (varlığın birliği) mesleğine dair gayet önemli bir hakikat ve güzel bir açıklamadır. Vahdet-i Vücud’dan bahseden ve bu meseleyi merak eden, bu İkinci Mesele’yi dikkatle okumalıdır. Çünkü bu Vahdet-i Vücud meselesi, yanlış anlaşılmalara sebep olmuş önemli bir meslektir ve hakikat ehlinin üzerinde ihtilaf ettiği ilginç bir yoldur. Bu İkinci Mesele, onun mahiyetini gösterir ve bu mesleğin, manen ayık olanların (ehl-i sahv) mesleği olmadığını ve en yüksek mertebe olmadığını ispat eder. Manen ayık olan sahabelerin, sıddıkların ve peygamber varislerinin mesleklerinin, Vahdet-i Vücud mesleğinden daha yüksek, daha güvenli ve daha makbul olduğunu ispat eder.

Üçüncü Meselesi: Kâinat tılsımının üç önemli muammasından birisinin çözümüne dair özet bir işarettir. O muammalardan birisi Yirmi Dokuzuncu Söz’de, ikincisi Otuzuncu Söz’de, bu üçüncüsü ise Yirmi Dördüncü Mektup’ta Kur’an-ı Hakîm’in sırrıyla tamamen keşfedilmiş ve o muamma açılmıştır.

ON DOKUZUNCU MEKTUP:

Muhammedî Mucizeler’e (Aleyhissalatu Vesselam) dairdir. Üç yüzden fazla mucizeyi açıklar. Bu risale, Peygamber Efendimiz’in (Aleyhissalatu Vesselam) peygamberliğinin bir mucizesini açıkladığı gibi, kendisi de o mucizenin bir kerametidir ki, üç dört yönden harika olmuştur.

Birincisi: Nakil ve rivayete dayanmasına rağmen, yüz elli sayfadan (Hâşiye[1]) fazla olduğu halde, kitaplara başvurulmadan, ezberden, dağ ve bağ köşelerinde, üç dört gün içinde, her gün iki üç saat çalışmak şartıyla toplam on iki saatte yazılması harika bir olaydır ki, bu risaledeki Muhammedî mucizelerin (Aleyhissalatu Vesselam) bir keramet parıltısı olmuştur.

İkincisi: Bu risale, uzunluğuna rağmen ne yazması usanç verir ne de okuması lezzetini kaybettirir. Tembel kalem ehlini öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki, bu sıkıntılı ve usanç verici zamanda, bir sene içinde civarımızda yetmişe yakın nüshası yazıldı. Bu durumun, peygamberlik mucizesinin bir kerameti olduğuna, konuya vakıf olanlarda kanaat oluşturdu.

Üçüncüsü: Acemi ve tevafuktan haberi olmayan ve bizde de henüz tevafuk olgusu ortaya çıkmadan önce yazdıkları nüshalarda, “Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam” ifadesi bütün risalelerde ve “Kur’an” kelimesi beşinci parçada öyle bir şekilde tevafuk (Hâşiye[2]) etti ki, zerre kadar insafı olan bunu tesadüfe bağlayamaz. Kim görmüşse kesin olarak hükmediyor ki: “Bu, gaybi bir sırdır, Muhammedî mucizelerin (Aleyhissalatu Vesselam) bir kerametidir.”

Bu risalenin başındaki esaslar çok önemlidir.

Ayrıca bu risaledeki hadisler, neredeyse tamamı hadis imamlarınca kabul edilmiş ve sahih olmakla birlikte, peygamberliğin en kesin olaylarını açıklamaktadırlar.

O risalenin bütün üstünlüklerini söylemek gerekse, o risale kadar bir eser yazmak gerekeceğinden, merak edenleri onu bir kere okumaya havale ediyoruz.

On Dokuzuncu Mektubun Beşinci ve Altıncı Nüktelerinin Fihristidir:

Bu nükteler, gaybi konulara dair hadislerden birkaçını zikretmiştir. Hem Hazreti Hasan (Radıyallahu Anh) ile Hazreti Muaviye’nin (Radıyallahu Anh) savaşını ve barışını, hem Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) ile Hazreti Zübeyr’in (Radıyallahu Anh) savaşacağını, hem Peygamber Hanımları’ndan birisinin önemli bir fitnenin başına geçeceğini, hem Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) katilini haber vermiştir.

Hem Hazreti Hüseyin’in (Radıyallahu Anh) Kerbela’da katledileceğini, hem kendisinden (Aleyhissalatu Vesselam) sonra Ehl-i Beyt’inin öldürülme ve sürgüne maruz kalacaklarını, hem Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) halifeliğinin gecikeceğini, hem halifeliğin neden Peygamber’in Ehl-i Beyt’inde karar kılmadığını, hem Asr-ı Saadet’in başına gelen o dehşetli fitnenin hikmetini, hem Müslümanların bütün devletlere galip geleceğini, hem Hazreti Ebubekir (Radıyallahu Anh) ve Hazreti Ömer’in (Radıyallahu Anh) halifeliklerinin mahiyetini, hem müşrik Kureyş reislerinin nerede öldürüleceklerini, hem bir ay uzaklıktaki Mute Savaşı’ndan aynen haber verdiğini, hem Hazreti Hasan’ın (Radıyallahu Anh) halifeliğini, hem Hazreti Osman’ın (Radıyallahu Anh) Kur’an okurken şehit olacağını, hem Abbasi Devleti’ni, hem Cengiz ve Hülâgu’yu, hem İran’ın fethini, hem Habeş Kralı’nın vefatından haberi olmadan aynı vakitte cenaze namazını kıldığını bildirir.

Hem Hazreti Fatıma’nın (Radıyallahu Anha) vefatını, hem Ebu Zer’in (Radıyallahu Anh) yalnız bir dağda vefat edeceğini, hem Ümmü Haram’ın Kıbrıs’ta vefat edeceğini, hem yüz bin adamı öldüren Haccac-ı Zalim’i, hem İstanbul’un fethini, hem İmam-ı Ebu Hanife’yi (Radıyallahu Anh), hem İmam-ı Şafiî’yi (Radıyallahu Anh), hem ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını, hem Kaderiye fırkasını, hem Râfızîleri, hem Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) yüzünden insanların iki kısma ayrılacağını, hem Fars ve Rum kızlarını, hem Hayber Kalesi’nin fethini, hem Hazreti Ali (Radıyallahu Anh) ile Muaviye’nin savaşını, hem Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) sağ kaldıkça fitnelerin ortaya çıkmayacağını, hem Süheyl İbn-i Amr’ın (Radıyallahu Anh) önemli bir görevini, hem Kisra’nın oğlunun babasını öldürdüğünü aynı anda haber verdiğini, hem Hâtıb’ın Kureyş’e gizli mektup yazdığını, hem Ebu Leheb’in oğlu Utbe’yi bir aslanın parçalaması için ettiği bedduanın kabul olup aynen gerçekleştiğini, hem Bilal-i Habeşî (Radıyallahu Anh) ezan okurken Kureyşlilerin gizlice onu eleştirdiklerini aynen haber verdiğini, hem Hazreti Abbas (Radıyallahu Anh) iman etmeden önce onun gizli parasından haber verdiğini, hem Peygamber Efendimiz’e (Aleyhissalatu Vesselam) bir Yahudi’nin sihir yaptığını, hem sahabe meclisinde birinin dinden döneceğini, hem Peygamber Efendimiz’in (Aleyhissalatu Vesselam) öldürülmesini niyet edenlerin iman ettiklerini, hem müşriklerin Kâbe duvarındaki yazılarını kurtların yediğini ve sadece o yazılar içindeki Allah isimlerini yemediklerini, hem Beytü’l-Makdis’in fethinde büyük bir veba salgını çıkacağını, hem Yezid ve Velid gibi şerli reisleri haber verdiğini, hem “Bundan sonra onlar bize değil, biz onlara saldıracağız” diye haber verdiğini ve bunlar gibi pek çok gaybi haberi bu iki nüktede açıklamıştır.

MUHAMMEDÎ MUCİZELER’İN BİRİNCİ EKİ:

*yâsîn, vel kur’ânil hakîm, inneke leminel murselîn* (Yâ Sîn. Hikmetli Kur’an’a andolsun ki, sen elbette gönderilmiş peygamberlerdensin) ayetinin anlamı çerçevesinde, yüzlerce ayetin en önemli hakikatleri olan Muhammedî Peygamberliği (Aleyhissalatu Vesselam), “On Dört Reşha (Sızıntı)” adıyla on dört kesin, parlak ve sağlam delille tefsir ve ispat ediyor. Ve en inatçı düşmanı dahi susturur. Peygamber Efendimiz’in risaletini güneş gibi ortaya çıkarır.

AY’IN YARILMASI MUCİZESİNE DAİR:

Bu risale, Ay’ın yarılması mucizesine bu zamanın filozoflarının yaptıkları itirazları “Beş Nokta” ile gayet kesin bir şekilde reddedip, Ay’ın yarılmasının gerçekleşmesine hiçbir engelin bulunmadığını gösterir. Ve sonunda da beş icma (görüş birliği) ile Ay’ın yarılmasının vuku bulduğunu gayet özet bir şekilde ispat eder ve Muhammedî mucize olan Ay’ın yarılmasını (Aleyhissalatu Vesselam) güneş gibi gösterir.

MUHAMMEDÎ MUCİZELER EKİNİN BİR PARÇASI:

Muhammedî Peygamberlik (Aleyhissalatu Vesselam) hakkında olup, Mi’rac Risalesi’nin Üçüncü Esas’ının sonundaki üç önemli güçlükten birincisine ait olan, “Bu büyük mi’rac, niçin Arap olan Muhammed’e (Aleyhissalatu Vesselam) mahsustur?” sorusuna özet bir fihrist şeklinde verilen cevaptır.

ÂYETÜ’L-KÜBRA RİSALESİ’NİN MUHAMMEDÎ PEYGAMBERLİKTEN BAHSEDEN ON ALTINCI MERTEBESİ:

Kâinatın temel unsurlarından Yaratıcısını soran bir gezginin gözlemlerinden bir parça olup, konunun uygunluğu sebebiyle buraya eklenmiştir.

YİRMİNCİ MEKTUP:

*fa’lem ennehû lâ ilâhe illâllâh* (Bil ki, Allah’tan başka ilah yoktur) ayetinin en önemli bir hakikatini bildiren ve

*lâ ilâhe illâllâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehul mulku ve lehul hamdu yuhyî ve yumît ve huve hayyun lâ yemût, biyedihil hayr ve huve alâ kulli şey’in kadîr ve ileyhil masîr* (Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’nadır. Diriltir ve öldürür. O, ölmeyen diridir. Hayır O’nun elindedir. O her şeye kadirdir ve dönüş O’nadır)

ifadesinin on bir kelimesinde on bir müjde ve on bir kesin delil bulunduğuna dair bir mektuptur.

Gerçekten de, hakiki tevhidin mertebeleri hakkında bu mektup kırmızı bir kibrit (çok değerli bir şey) ve en büyük bir iksirdir. O derece parlak ve o mertebede kuvvetli delilleri ve kanıtları gösteriyor ki, en inatçı dinsizleri dahi imana getiriyor.

On Dokuzuncu Mektup olan Risale-i Ahmediye (Aleyhissalatu Vesselam), kelime-i şehadetin ikinci kısmı olan *eşhedu enne muhammeden resûlullâh* (Şahitlik ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir) hükmünü ne derece kesin ve kuvvetli ispat etmişse, bu Yirminci Mektup da kelime-i şehadetin birinci kısmı olan *eşhedu en lâ ilâhe illâllâh* (Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur) hükmünü, o kesinlik ve kuvvetle ispat ediyor.

Hakiki ve kuvvetli imanı kazanmak isteyenler bunu okusunlar. Özellikle Dokuzuncu Kelime bahsinde, ilahi ilim ve iradenin ispatını çok açık bir şekilde açıkladığı gibi, Onuncu Kelime bahsinde de *ve huve alâ kulli şey’in kadîr* (O her şeye kadirdir) deliliyle *mâ halkukum ve lâ ba’sukum illâ ke nefsin vâhidetin* (Sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de ancak tek bir nefsin yaratılması gibidir) ayetinin önemli bir sırrını ve en muazzam bir hakikatini “Beş Nükte”de açıklıyor. İman hakikatlerinin en büyük bir tılsımını o beş nükte ile çözüyor.

YİRMİNCİ MEKTUP’UN ONUNCU KELİMESİNE EK:

*elâ bizikrillâhi tatmainnul kulûb* (Bilin ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur) ayetiyle *daraballâhu meselen raculen fîhi şurekâu muteşâkisûne ve raculen selemen li raculin hel yesteviyâni meselâ* (Allah şöyle bir misal verdi: Kendisi hakkında çekișip duran birçok ortaklı bir adam (köle) ile yalnız bir kișiye bağlı olan bir adam. Bu ikisinin durumu hiç bir olur mu?) ayetinin en önemli ve en muazzam bir hakikatini üç temsil ile tefsir ediyor. Ve her şeyin ve bütün eşyanın Cenab-ı Hakk’ın kudretiyle olması durumunda tek bir şey kadar kolay olduğunu; ilahi kudrete verilmediği vakit ise tek bir şeyin kâinat kadar zor ve meşakkatli olduğuna dair en önemli bir sırrını ve en karmaşık muammasını, gayet kolay bir tarzda tefsir ederek keşfeder.

YİRMİ BİRİNCİ MEKTUP:

Küçük bir mektuptur, fakat gayet büyük bir ayetin büyük bir hakikatini açıkladığı için ona ihtiyaç büyüktür.

*immâ yebluganne indekel kibere ehaduhumâ ev kilâhumâ felâ tekul lehumâ uffin ve lâ tenherhumâ ve kul lehumâ kavlen kerîmâ, vahfıd lehumâ cenâhaz zulli miner rahmeti ve kul rabbirhamhumâ kemâ rabbeyânî sagîrâ* (Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘öf!’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger ve de ki: ‘Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi, sen de onlara merhamet et.’) ayeti, beş ayrı şekilde yaşlı anne-babaya şefkati çektiğinin sırrını gösteriyor. Evinde yaşlı anne-babası veya akrabası veya Müslüman kardeşleri bulunan kişiler, bu mektubu okumaya pek çok muhtaçtırlar.

YİRMİ İKİNCİ MEKTUP:

İki konudan oluşur.

Birinci Konu:

*innemel mu’minûne ihvetun fe aslihû beyne ehaveykum* (Müminler ancak kardeştirler, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin), *idfa’ billetî hiye ahsenu fe izellezî beyneke ve beynehû adâvetun keennehû veliyyun hamîm* (Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir) ve *vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâsi vallâhu yuhibbul muhsinîn* (Onlar öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah, iyilik edenleri sever) ayetlerinin sırrıyla; iman ehlini, kardeşliğe ve sevgiye davet ediyor. Ayrılık, geçimsizlik, kin ve düşmanlıktan men edecek önemli sebepleri gösteriyor. Kin ve düşmanlığın –iman ehli arasında– hem hakikatçe, hem hikmetçe, hem insaniyetçe, hem İslamiyetçe, hem şahsi hayatça, hem sosyal hayatça, hem de manevi hayatça gayet çirkin, reddedilmiş ve zulüm olduğunu gayet kesin bir şekilde ispat edip, zikredilen ayetlerin önemli bir sırrını tefsir eder.

İkinci Konu:

*innallâhe huver rezzâku zul kuvvetil metîn* (Şüphesiz rızkı veren, mutlak kuvvet sahibi ve pek çetin olan ancak Allah’tır) ve *ve keeyyin min dâbbetin lâ tahmilu rızkahâ allâhu yerzukuhâ ve iyyâkum ve huves semîul alîm* (Nice canlılar vardır ki, rızkını kendi taşıyamaz. Onları da sizi de Allah rızıklandırır. O, her şeyi işitendir, bilendir) sırrıyla, iman ehlini hırstan şiddetli bir şekilde men eden sebepleri gösterir. Ve hırsın da düşmanlık kadar zararlı ve çirkin olduğunu kesin delillerle ispat ederek, bu büyük ayetin önemli bir sırrını tefsir ediyor.

Hırsa kapılmış insanlar, bu ikinci konuyu çok dikkatle incelemelidirler. Kin ve düşmanlık hastalığına yakalananlar, tam şifalarını birinci konuda bulurlar.

İkinci Konu’nun Sonuç Bölümünde, zekâtın önemini ve İslam’ın bir rüknü olmasının hikmetini güzel bir şekilde açıklamakla beraber; hakikatli bir rüyada güzel bir hakikat açıklanıyor.

Bu risalenin Sonuç Bölümünde, *eyuhibbu ehadukum en ye’kule lahme ehîhi meyten fekerihtumûh* (Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz) ayetinin, kınamayı altı derece kınayarak, altı yönden gıybetten men ettiğini ve mucizevi ve harika bir üslupla gıybetin hem aklen, hem kalben, hem insaniyetçe, hem vicdanen, hem fıtraten, hem de milliyetçe kınanmış, reddedilmiş, çirkin ve zararlı olduğunu gayet kesin bir surette, Kur’an’ın mucizeliğine yakışacak bir tarzda açıklıyor.

Gıybetin, alçakların silahı olması sebebiyle, izzet-i nefis sahibi birinin bu pis silaha tenezzül edip kullanmadığına dair şöyle denilmiştir:

*ukebbiru nefsî an cezâin bi gîbetin, fe kullu iğtiyâbin cehdu men lâ lehu cehd* (Gıybetle karşılık vermekten nefsimi tenzih ederim. Zira her gıybet, elinden başka bir şey gelmeyenin çabasıdır.)

YİRMİ ÜÇÜNCÜ MEKTUP:

Bu mektubun birkaç konusu vardır. Diğer konular yerine, latif ve anlamlı tek bir konu aynen yazıldı. Şöyledir:

Kıssaların en güzeli olan Hazreti Yusuf (Aleyhisselam) kıssasının sonunu haber veren *teveffenî muslimen ve elhıknî bis sâlihîn* (Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat) ayetinin yüce, latif, müjdeli ve mucizevi bir nüktesi şudur ki:

Diğer sevinçli, mutlu kıssaların sonundaki yok oluş ve ayrılık haberinin acıları ve elemi, kıssadan alınan hayali lezzeti acılaştırır, kırar. Özellikle tam bir sevinç ve mutluluk içinde olduğunu bildirdiği bir anda, ölümünü ve ayrılığını haber vermek daha da elemlidir. Dinleyenlere “Eyvah!” dedirtir.

Hâlbuki bu ayet, Yusuf kıssasının en parlak kısmı olan; Mısır’a yönetici olması, anne ve babasıyla görüşmesi, kardeşleriyle barışıp tanışması gibi dünyaca en mutlu ve sevinçli bir anda, Hazreti Yusuf’un (Aleyhisselam) ölümünü şöyle bir şekilde haber veriyor ve diyor ki:

“Bu sevinçli ve mutlu durumdan daha mutlu, daha parlak bir duruma ulaşmak için Hazreti Yusuf Aleyhisselam, Cenab-ı Hak’tan vefatını istedi ve vefat ederek o mutluluğa erişti. Demek ki o dünyevi, lezzetli mutluluktan daha çekici bir mutluluk ve daha ferahlı bir durum kabrin arkasında vardır ki, Hazreti Yusuf Aleyhisselam gibi hakikati gören bir zat, o gayet lezzetli bir durum içinde, gayet acı olan ölümü istedi, ta ki öteki mutluluğa kavuşsun.”

İşte Kur’an-ı Hakîm’in bu belagatine hayran ol, bak ki Yusuf (Aleyhisselam) kıssasının sonunu ne şekilde haber verdi. O haberi dinleyenlere elem ve üzüntü değil, aksine bir müjde, bir sevinç ilave ediyor.

Aynı zamanda şu irşadı yapıyor: Kabrin arkası için çalışınız! Hakiki saadet ve lezzet ondadır.

Hem Hazreti Yusuf Aleyhisselam’ın yüksek sıddıkiyetini gösteriyor ve diyor ki: “Dünyanın en parlak ve en sevinçli hali dahi ona gaflet vermiyor, onu kendine bağlamıyor; yine ahireti istiyor.”

YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTUP:

(Hâşiye[3]) Kâinatın ilginç tılsımını ve zor muammasının en önemli bir sırrını keşfedip çözen bir mektuptur ve en önemli bir sorunun cevabıdır. Şöyle ki:

“Allah’ın isimlerinden en büyükleri olan Rahîm (Çok Merhametli), Kerîm (Çok Cömert), Vedud’un (Çok Seven) gerektirdiği şefkatli, faydalı ve sevgi dolu lütuflar; ne şekilde pek dehşetli ve ürkütücü olan ölüm ve yokluk ile, yok olup ayrılmak ile, musibet ve meşakkat ile bağdaştırılır?” sorusunun cevabında, kâinat tılsımının üçüncü muammasını çözen ve kâinattaki daimi faaliyetin gereğini ve sebeplerini gösteren beş remiz (gizli işaret) ile ve gayelerini ve faydalarını ispat eden beş işaret ile cevap veriyor.

Bu mektup iki makamdır. Birinci Makamı beş remizdir.

Birinci Remiz: İspat ediyor ki, Hikmet Sahibi Yaratıcı ne yaparsa haktır. Hiçbir şeyin ve hiçbir canlının, O’na karşı hak dava edemediğinin ve “Haksız bir iş oldu” diyemediğinin sırrını, kesin bir tarzda ispat eder.

İkinci Remiz: Hayret verici, dehşet uyandıran, sürekli bir şekilde devam eden Rabbani faaliyetin sırrını ve eşyayı yaratıp değiştirmesindeki büyük hikmeti açıklıyor ve yaratılışın en önemli bir muammasını çözüyor.

Üçüncü Remiz: Yokluğa giden eşyanın aslında yok olmadığını, aksine kudret dairesinden ilim dairesine geçtiğini ve eşyadaki güzellik ve cemal ile ilgili beğenilme, şeref ve makamın, Allah’ın isimlerine ait olduğunu gayet güzel bir şekilde ispat eder.

Dördüncü Remiz: Varlıkların sürekli değişip başkalaşmalarının; tek bir sayfada, her dakikada ayrı ayrı ve anlamlı mektuplar yazmak gibi, kâinat sayfasında Allah’ın isimlerinin yansımalarıyla yazılan ilahi güzellik, celal ve kemalin sayısız ayetlerinin, sınırlı sayfalarda dahi sınırsız bir şekilde yazıldığını ispat eder.

Beşinci Remiz: İki önemli nüktedir.

Birisi: Varlığı zorunlu olan Allah’a (Vâcibü’l-vücud) aidiyetini iman ile hisseden insanın, sınırsız varlık nurlarına kavuştuğunu ve bunu hissetmeyenin, sonsuz yokluk karanlıklarına ve ayrılık acılarına maruz kaldığını gösterir.

İkinci Nükte: Dünyanın üç yüzü bulunduğunu… Görünen yüzünde yokluk, ayrılık, ölüm ve hiçlik vardır. Fakat Allah’ın isimlerinin aynası ve ahiretin tarlası olan iç yüzlerinde ise yokluk, ayrılık, ölüm ve hiçlik, yenilenmek ve tazelenmektir ve ebediliğin yansımalarını gösteren bir görevlendirme ve terhistir.

BU MEKTUBUN İKİNCİ MAKAMI:

Bir giriş ile beş işarettir.

Giriş: Allah’ın yaratıcılığını ve tasarruflarından kaynaklanan gayet büyük bir hakikati, muazzam ve muhteşem kanunlarla açıklıyor. Mesela, bir kuşun tüylü elbisesini değiştiren Hikmet Sahibi Yaratıcı, aynı kanunla kâinatın suretini kıyamet vaktinde ve görünen âlemin elbisesini de haşirde o kanun ile değiştirir.

Ayrıca, bir ağacın ne kadar meyvesi ve çiçeği varsa; her bir çiçeğin o kadar gayesi, her bir meyvenin de o kadar hikmeti bulunduğunu gösterir.

Beş işaret ise: Eşya, varlık âleminden gittikten sonra verdikleri önemli beş netice itibarıyla, bir yönden yok iken beş yönden var kalıyor. Şöyle ki:

Her bir varlık, vücuttan gittikten sonra, ifade ettiği manalar ve arkasında kalan misali hüviyeti, misal âleminde korunur.

Ayrıca hayatının evreleriyle “hayati kader” denilen hayat macerası, misal âleminin defterlerinden olan levh-i misalîde yazılır. Ruhanilere, daima mevcut bir inceleme yeri olur.

Ayrıca cin ve insanların amelleri gibi ahiret pazarına ve ahiret âlemine gönderilecek ürünleri baki kalır.

Ayrıca hayatlarının tavırlarıyla ettikleri çeşitli Rabbani tesbihleri baki kalıyor.

Ayrıca, Sübhani olan Allah’ın işlerinin ortaya çıkmasına vesile olan birçok şeyi arkasında mevcut bırakır, öyle gider.

Bu beş işaretteki beş hakikati, kesin delil hükmünde beş makul ve makbul temsil ile açıklar.

YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTUP’UN BİRİNCİ EKİ:

*kul mâ ya’beu bikum rabbî levlâ duâukum* (De ki: Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?) ayetinin önemli bir sırrını beş nükte ile tefsir ediyor. Duanın, kulluğun büyük bir sırrı olduğunu ve kâinattan daimi bir surette Rabbin dergâhına giden en büyük vesilenin dua olduğunu ve duanın büyük bir tesiri bulunduğunu kesin olarak ispat etmekle beraber; genellik ve devamlılık kazanan bir duanın kesinlikle kabul olduğuna dayanarak, bütün ümmetin Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’a salavat adıyla ettikleri duaların neticesinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın ne kadar yüksek bir mertebede olduğunu gösterir.

Duanın da üç önemli çeşidini zikretmekle beraber, şunu açıklar ki, duanın en güzel ve en latif meyvesi, en lezzetli ve en hazır neticesi şudur ki: Dua eden insan, bilir ve dua ile bildirir ki birisi var, onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder, onun eli her şeye yetişir. Ve bu boş, ıssız dünyada o yalnız değildir; aksine Kerim bir zat var, ona bakar, dostluk verir. Onun sınırsız ihtiyaçlarını yerine getirebilir ve sınırsız düşmanlarını def edebilir bir zatın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferahlık ve sevinç duyup dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp “Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn” (Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun) der.

YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTUP’UN İKİNCİ EKİ:

Peygamber Efendimiz’in Mi’racı ve Mevlidi’ne (Aleyhissalatu Vesselam) dair üç önemli soruya, gayet ikna edici, mantıklı ve parlak bir cevaptır. Bu ek, gerçi kısadır fakat gayet kıymetlidir. Peygamber Efendimiz’in Mevlidi’ne (Aleyhissalatu Vesselam) özlem duyanlar, buna çok isteklidirler.

Sonunda, gayet önemli bir mantık kaidesi ile kâinattaki en büyük, en mükemmel fert, en genel üstat ve en büyük sevgili olan zatın, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam olduğunu ispat eder.

YİRMİ BEŞİNCİ MEKTUP:

Yâsin Suresi’nin yirmi beş ayetine dair yirmi beş nükte olmak üzere ilahi rahmetten istenilmiş, fakat daha zamanı gelmediğinden yazılmamıştır.

YİRMİ ALTINCI MEKTUP:

*ve immâ yenzeganneke mineş şeytâni nezgun festeiz billâh, innehû huves semîul alîm* (Eğer şeytandan bir vesvese, bir kışkırtma seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir) sırrına dair “Hüccetü’l-Kur’an Ale’ş-şeytan ve Hizbihi” (Şeytana ve Taraftarlarına Karşı Kur’an’ın Delili) adıyla, iblisi susturan ve isyan ehlini sessiz bırakan gayet mühim bir mektuptur.

Bu mektubun dört konusu vardır.

Birinci Konu: Şeytanın en dehşetli saldırısını def ederek, şeytanı öyle bir şekilde susturur ki, içine girip saklanarak vesvese verecek bir yer bırakmaz. O kadar kuvvetli akli delillerle ve kesin kanıtlarla şeytanı ve şeytanın öğrencilerini susturur ki, şeytan olmasalardı imana geleceklerdi.

Fakat maalesef cin ve insan şeytanlarının gayet çirkin davalarını ve hilelerini tamamen çürütüp def etmek için, farazi bir şekilde onların çirkin fikirlerini zikredip öyle çürütüyor. Mesela, der ki: “Eğer faraza dediğiniz gibi Kur’an Allah’ın kelamı olmasaydı, en adi ve sahte bir kitap olurdu. Hâlbuki ortadaki eserleriyle göstermiştir ki, en yüce bir kitaptır.” İşte bu gibi farazi tabirlerin, titreyerek yazılmasına mecburiyet hâsıl olmuştur.

Bu konunun sonunda, şeytanın *kâf, vel kur’ânil mecîd* (Kâf. Şanlı ve şerefli Kur’an’a andolsun) suresinin akıcılığı ve güzelliğine dair bir vesvese ve itirazını reddediyor.

İkinci Konu: Bir insanda, görev, kulluk ve zatı itibarıyla üç şahsiyet bulunduğunu ve o şahsiyetlerin ahlakının ve eserlerinin bazen birbirine zıt olduğunu açıklar.

Üçüncü Konu: *yâ eyyuhen nâsu innâ halaknâkum min zekerin ve unsâ ve cealnâkum şuûben ve kabâile liteârafû* (Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık) ayetinin, insanlığın sosyal hayatının ilişkilerine dair gayet önemli bir sırrını ve insanların millet millet ve kabile kabile yaratılmasının önemli bir hikmetini Yedi Mesele ile tefsir ediyor.

Bu konu, milliyetçilere önemli bir panzehirdir. Bu zamanın en dehşetli hastalığına gayet faydalı bir ilaçtır. Ve sahtekâr vatanseverlik taslayanların ve yalancı milliyetçilerin yüzlerindeki perdeyi açar, sahtekârlıklarını gösterir.

Dördüncü Konu: Altı sorunun cevabında on meseledir.

Birincisi: “Rabbü’l-âlemîn” (Âlemlerin Rabbi) kelimesinin tefsirinde on sekiz bin âlem denilmesinin hikmeti vesilesiyle, birkaç Kur’anî nükte açıklanır.

İkinci Mesele: “Allah’ı bilmek, varlığını bilmekten farklıdır.” Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin-i Râzî’ye böyle demiş. Bundan kasıt nedir? Cevabında, Allah’ı tanıma konusunda gayet önemli bir mesele açıklanmıştır.

Üçüncü Mesele: “*ve lekad kerremnâ benî âdem* (Andolsun, biz Âdemoğlunu şerefli kıldık) ayetiyle *innehû kâne zalûmen cehûlâ* (Gerçekten o, çok zalim, çok cahildir) ayetinin uyumu nasıldır?” sorusuna, gayet güzel ve nurlu, önemli bir cevaptır.

Dördüncü Mesele: *ceddidû îmânekum bi lâ ilâhe illâllâh* (İmanınızı ‘Lâ ilâhe illâllâh’ ile yenileyiniz) hadisinin hikmeti nedir?” sorusuna, gayet güzel ve nurlu bir cevaptır.

Dördüncü Meselenin Ek’inde, Allah’ın birliğinin gayet büyük bir deliline ve geniş ve uzun bir kanıtına özet bir işarettir.

Beşinci Mesele: “Yalnızca ‘Lâ ilâhe illâllâh’ diyen, ‘Muhammedun Resûlullâh’ demeyen kurtuluşa erebilir mi?” sorusuna karşı önemli bir cevaptır.

Altıncısı: Birinci Konu’daki şeytanla münazaranın çirkin ifadelerinin zikredilme sebebini bildiriyor. Ayrıca önemli bir temsil ile şeytanın taraftarlarını en dar, en imkânsız ve en nefret edilecek bir konuma sıkıştırıyor. Meydanı Kur’an’ın Taraftarları hesabına zapt ederek, Peygamber Efendimiz’in (Aleyhissalatu Vesselam) her bir halinin, her bir Muhammedî özelliğinin (Aleyhissalatu Vesselam), her bir Nebevî tavrının (Aleyhissalatu Vesselam) o kuvvetli temsile göre birer mucize hükmüne geçip peygamberliğini ispat ettiğini gösterir.

Yedincisi: Vehham olup zarardan sakınmak için bizden uzaklaşan bazı dostların manevi kuvvetlerini desteklemek için ve hizmetimizden bazı maksatlarla çekilen ve maksatlarının aksiyle tokat yiyenleri, çok misallerden yedi küçük misal ile gösterir ki, siperini bırakıp kaçanlar daha fazla yaralanırlar.

Sekizincisi: Diyorlar ki: “Kur’anî ve zikir ve tesbihat lafızlarının her birinden, insanın bütün latifeleri hisselerini istiyorlar. Manaları bilinmezse hisse alınmaz, öyleyse tercüme edilse daha iyi değil mi?” diye sorulan bu dehşetli ve yanıltıcı soruya karşı, gayet önemli, ibretli ve zevkli bir cevaptır.

Kur’anî ve Nebevî (Aleyhissalatu Vesselam) lafızlar, manalara giydirilmiş cansız ve ruhsuz elbiseler değillerdir; aksine hayat dolu, feyiz veren ciltlerdir. Canlı bir ceset soyulsa elbette ölür. Ayrıca, gramer dili olan Kur’an lafızlarındaki mucizelik ve özlülüğün, hakiki tercümeye engel olduğunu gösterir.

Dokuzuncusu: “Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan hak ehli dairesinin dışında veli bulunabilir mi?” sorusuna, önemli ve merak uyandıran bir cevaptır.

Onuncusu: Kur’an-ı Hakîm’in hizmetinde bulunan bu çaresiz Said ile görüşen ve görüşmek arzu eden dostlara önemli bir prensiptir.

YİRMİ YEDİNCİ MEKTUP:

Bu mektup, Risale-i Nur Müellifinin talebelerine yazdığı, tamamen hakikat olan ve çok latif, güzel mektuplarıyla; Risale-i Nur talebelerinin üstatlarına ve bazen birbirlerine yazdıkları ve Risale-i Nur’un incelenmesinden aldıkları parlak feyizleri ifade eden çok zengin bir mektup olup, bu mecmuanın üç dört katı kadar büyüdüğü için bu mecmuaya dâhil edilmemiştir. Barla, Kastamonu, Emirdağ Lâhikaları olarak müstakil şekilde yayınlanmıştır.

YİRMİ SEKİZİNCİ MEKTUP:

“Sekiz Mesele” adıyla sekiz risaledir.

Birinci Risale Olan Birinci Mesele:

Sadık rüyanın hakikatini ve faydasını, gayet güzel ve hakikatli “Yedi Nükte” ile açıklıyor. Bu risale hem kıymetlidir hem de merak uyandırıcıdır.

İkinci Mesele Olan İkinci Risale:

“Hazreti Musa Aleyhisselam, Hazreti Azrail Aleyhisselam’ın gözüne tokat vurmuş” mealindeki bir hadise dair önemli bir tartışmayı kökünden kaldırır ve bu tür hadislere dinsizler tarafından gelen itirazlara bir set çeker. Bu risale küçüktür fakat merak uyandırıcıdır.

Üçüncü Mesele Olan Üçüncü Risale:

Bu çaresiz, iflas etmiş Said’in ziyaretine gelenlerin ne niyetle görüşmeleri gerektiğini açıklayıp, sırf Kur’an-ı Hakîm’in bir ilan edicisi (dellâlı) olarak görüşmek gerektiğini; o görüşmenin önemli faydalarını ve Said’in şahsiyetinin önemsizliğinin dikkate alınmaması gerektiğini, aksine ilan edicisi olduğu mukaddes dükkânın kıymetli cevherlerini dikkate almak gerektiğini “Beş Nokta” ile gayet güzel bir şekilde ispat etmekle beraber; Kur’an hizmetinin kerametlerinden ve Rabbani inayetlerden, benim ve bazı kardeşlerimin mazhar olduğu çok inayetlerden birkaç gerçekleşmiş ve kesin misali zikrediyor.

Bu risalenin ek bölümünde; risalelerin yazılmasında, özellikle telifinde ve bilhassa Yirmi Dokuzuncu Mektup’ta ortaya çıkan harika bir inayeti açıklıyor.

Dördüncü Risale Olan Dördüncü Mesele:

Mescidimize iki defa saldırıldı, sonuncusunda da kapattılar. Ondan iki veya üç sene önce, yine mübarek bir misafirin gelmesiyle, gayet vahşice ve zalimce bir saldırı yapıldığı için her taraftan bana soru soruldu. Böyle genel bir merakı uyandıran bir olaya layık cevap vermek için Eski Said’in diliyle “Dört Nokta” ile önemli ve ibretli bir cevaptır.

Beşinci Risale Olan Beşinci Mesele:

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’da tekrar tekrar *efelâ yeşkurûn, efelâ yeşkurûn* (Hâlâ şükretmeyecekler mi?) demesi ve şükretmeyenleri otuz bir defa *febieyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân* (O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?) fermanıyla tehdit etmesinin sırrını gayet yüce, tatlı, makul ve makbul bir şekilde tefsir ediyor, insanın bir şükür fabrikası olduğunu ispat ediyor. Kâinatın bir nimet hazinesi olup şükrün ise onun anahtarı olduğunu; rızkın da onun neticesi ve şükrün bir öncüsü bulunduğunu gayet güzel ve kesin bir şekilde ispat ediyor.

“Der tarîk-ı acz-mendî, lâzım âmed çâr çîz:

Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!”

(Ey aziz! Acizlik yolunda dört şey gereklidir:

Mutlak acizlik, mutlak fakirlik, mutlak şevk, mutlak şükür!)

olan hakikat düsturundaki dördüncü rükün olan mutlak şükrün parlak ve yüksek hakikatini izah ediyor.

Altıncı Risale Olan Altıncı Mesele:

Kur’an hattıyla yazılmış olanı Mektubat mecmuasında yayınlandığından buraya alınmadı.

Yedinci Risale Olan Yedinci Mesele:

*kul bi fadlillâhi ve bi rahmetihî fe bizâlike fel yefrahû huve hayrun mimmâ yecmaûn* (De ki: Ancak Allah’ın lütfu ve rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır) ayetinin, Risale-i Nur ve hizmetkârları hakkındaki önemli bir sırrını “Yedi İşaret” adıyla, yedi Rabbani inayeti açıklıyor. Ve nimetleri anmak suretiyle bu yedi inayetin açığa vurulmasının yedi makul sebebini açıklıyor. Bu yedi büyük inayetin harikalarına işaret olarak, kendi kendine yazım esnasında iki sayfanın bütün satır başlarında yirmi sekiz “elif” harfi gelerek, Yirmi Sekizinci Mektup’un mertebesine tevafuk ettiğini (Hâşiye[4]) teliften bir zaman sonra öğrendik.

Bu yedi inayeti okuyan kimse, Risale-i Nur bölümlerinin ne kadar önemli olduğunu, ilahi inayet nazarı altında bulunduğunu ve Rabbani himaye altında olduğunu bilecektir. Bu yedi inayet geneldir, teferruatları yetmişi geçer.

Sonunda, bir inayet sırrına ait mahrem bir sorunun cevabı vardır. Sonuç bölümünde, yedi inayettten birincisi olan tevafuklara gelen veya gelme ihtimali olan vehimleri gayet kesin bir surette def ediyor. O sonuç bölümünün sonunda da Üçüncü Nükte’de özel inayet ve genel inayete dair önemli bir Rabbaniyetin ince sırrına ve ehemmiyetli bir Rahmaniyet sırrına işaret ediyor.

Sekizinci Risale Olan Sekizinci Mesele:

Altı sorunun cevabı olan sekiz nüktedir.

Birinci Nükte: Tevafuktaki gaybi işaretlerin, bütün Risale-i Nur bölümlerinde az veya çok bulunduğuna dairdir.

İkinci Nükte: Tevafukların meziyetinin, Allah lafzından başka, Kur’an’da neden fevkalade istenmediğinin sırrını açıklar.

Üçüncü Nükte: Bir kardeşimizin fazla ihtiyatlı ve cesaretsiz olmasının yerinde olmadığını ve bir müftünün Onuncu Söz’e yaptığı yüzeysel eleştiriye karşı güzel bir cevaptır. (Fakat bu mecmuaya dâhil edilmemiştir.)

Dördüncü Nükte: “Haşir meydanında insanlar nasıl toplanacaklar, çıplak olarak mı? Herkes dostlarını görebilir mi? Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ı şefaat için nasıl bulacağız? Sınırsız insanla tek bir zat olan Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam nasıl görüşecek? Cennet ve cehennem ehlinin elbiseleri nasıl olacak? Ve bize kim yol gösterecek?” Altı meraklı sorunun ikna edici ve makul cevabıdır.

Beşinci Nükte: “Fetret döneminde, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın ataları bir din ile dindar mıydılar?” cevabında, güzel bir hakikat açıklanıyor.

Altıncı Nükte: “Hazreti İsmail Aleyhisselam’dan sonra, Peygamber’in (Aleyhissalatu Vesselam) atalarından peygamber gelmiş midir?” sorusuna karşı, gayet önemli bir cevaptır.

Yedinci Nükte: “Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın baba ve annesinin ve dedesi Abdülmuttalib’in imanları hakkında en sahih haber hangisidir?” sorusuna karşı, gayet önemli ve makul bir cevaptır.

Sekizinci Nükte: “Amcası Ebu Talib’in imanı hakkında en doğru olan nedir? Cennete girebilir mi?” sorusuna karşı güzel bir cevaptır.

YİRMİ DOKUZUNCU MEKTUP

Dokuz kısımdır. İçinde yirmi dokuz önemli nükte vardır. O dokuz kısım, küçük büyük on yedi risaledir.

Birinci Risale Olan Birinci Kısım:

*bismillâhirrahmânirrahîm, elhamdu lillâhi rabbil âlemîn, errahmânir rahîm, mâliki yevmiddîn, iyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn, ihdinas sırâtel mustakîm, sırâtellezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim veleddâllîn* (Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O, Rahman’dır, Rahîm’dir. Din gününün sahibidir. (Allah’ım!) Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve sapmışların yoluna değil!)

*huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât…* (Sana kitabı indiren O’dur. Ondan bir kısmı, kitabın anası olan muhkem (anlamı açık) ayetlerdir; diğerleri ise müteşâbih (benzeşmeli)dirler…)

ayetlerinin bazı sırlarını dokuz nükte ile tefsir eder.

Birinci Nükte: “Kur’an’a ait sırlar bilinmiyor ve müfessirler hakikatini anlamamışlar” diyenlere karşı önemli bir cevaptır.

İkinci Nükte: Kur’an-ı Hakîm’de *vet tîni vez zeytûn* (İncire ve zeytine andolsun) ve *veş şemsi ve duhâhâ* (Güneşe ve onun aydınlığına andolsun) gibi Kur’an yeminlerindeki önemli bir hikmeti açıklıyor.

Üçüncü Nükte: Surelerin başlarındaki birer ilahi şifre olan mukattaa harflerine dairdir.

Dördüncü Nükte: Kur’an-ı Hakîm’in hakiki tercümesinin mümkün olmadığını ve manevi mucizeliğindeki üslup yüceliğinin tercümeye gelmediğini önemli bir açıklama ile belirterek, Kur’an üslubundaki mucizevi bir parıltıyı gösterir.

Beşinci Nükte: “Elhamdülillah” cümlesinin ifade ettiği mananın en kısasının bir satır kadar olduğunu ve hakiki tercümesinin mümkün olmadığını gösterir.

Altıncı Nükte: *iyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn* (Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz) ayetindeki çoğul şahıs (“biz”) ekinin önemli bir sırrını, nurlu bir hal ve hakikatli bir hayal içinde açıklıyor.

Yedinci Nükte: *ihdinas sırâtel mustakîm, sırâtellezîne en’amte aleyhim* (Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet) ayetinin önemli ve nurlu sırrının açıklaması içinde, bid’atların ortaya çıkarılmasının ne kadar çirkin ve zararlı olduğunu gösterir.

Sekizinci Nükte: İslam’ın sembollerinin (şeâir-i İslâmiye), kamusal hukuk hükmünde olduğuna dair önemli bir sırrını açıklıyor.

Dokuzuncu Nükte: Şeriat meselelerinin “taabbüdî” (hikmeti akılla anlaşılamayan, sadece emredildiği için yapılan) ve “makulü’l-mana” (anlamı akılla kavranabilen) olarak iki kısım olduğunu ve taabbüdî kısmın, hikmet ve faydaların değişmesiyle değişemediğinin sırrını açıklar.

Ve ezanın faydasının, sadece bir köy ahalisini namaza davet etmek değil, aksine kâinat sarayındaki varlıklara karşı bütün mahlukat adına bir tevhid ilanı olduğunu açıklar.

İkinci Risale Olan İkinci Kısım:

*şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkân* (Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır) ayetinin bir sırrını, ramazan orucunun yetmiş hikmetinden dokuzunun açıklanmasıyla o büyük sırrı tefsir ediyor. O dokuz hikmet, o kadar hakiki, kuvvetli ve çekicidirler ki, Müslüman olmayan da onları görse oruç tutmak için büyük bir istek ve heves duyar. Kendine Müslüman deyip oruç tutmayanların, bu hikmetler karşısında utanmaları ve hatalarından ezilmeleri gerekir.

Üçüncü Risale Olan Üçüncü Kısım:

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın çeşitli mucizelerinden göz ile görünecek kısmının beş altı çeşidinden birini, yeni bir Kur’an yazmakla göstermeye dairdir. Allah’a hamdolsun, öyle bir Kur’an yazıldı. Ümmetçe Hafız Osman hattıyla makbul Kur’an’ın aynı sayfalarını ve satırlarını muhafaza etmekle beraber; Allah lafzı, bütün Kur’an’da iki bin sekiz yüz altı defa tekrar ettiği halde, nadir ve nükteli istisnalar hariç kalıp geri kalanının tevafuk ettiğini anladık, sayfa ve satırlarını değiştirmedik. Yalnızca biz düzenledik. O düzenlemeden harika bir tevafuk ortaya çıktı. Yazdığımız Kur’an’ın parçalarını bir kısım kalp ehli görmüş, Levh-i Mahfuz hattına yakın olduğunu kabul etmişlerdir.

Bu risale ise, Kur’an’daki tevafuklara dair olduğu münasebetiyle, sırf bir gaybi işaret olarak, hiçbirimizin haberi olmadan, ilk telif ve birinci müsveddesinde on bir “Kur’an” kelimesinin; tek bir sayfada, birer satırda, bir sırada, düz bir hat ile tevafukları, Kur’an’daki tevafukun mucizevi parıltısının bir ışığının bu risalede bu harika güzelliği gösterdiğine, görenlerde kanaat hâsıl oldu.

Bu Üçüncü Kısmın geri kalan meseleleri ile Dördüncü Kısım tevafukata dair olduğu için, tevafukata dair olan fihrist ile yetinilmiştir.

Dördüncü Kısım Olan Dördüncü Risale:

Üç nüktedir.

Birinci Nükte: Kur’an’da “Kur’an” kelimesinin çok sırlarından bir sırrını, altmış dokuz büyük ayette latif ve anlamlı bir şekilde, sayfalar arkasında birbirine tevafukla baktıklarını ve o büyük ayetlerin manen birbirinin hakikatini doğruladıklarını göstermek ve Kur’an okuma sevabını, zikir faziletini ve tefekkür ibadetini bir arada kazanmak isteyenlere, virdler (düzenli okunan dualar) nevinden gayet güzel bir Kur’an hizbi (bölümü) olarak yazılmıştır.

İkinci Nükte: Kur’an-ı Hakîm’de “Resul” kelimesinin tekrarındaki sırların tevafuk yönüyle birisine işaret etmek için, yüz altmış ayetteki “Resul” kelimesinin birbirine tevafukla anlamlı bir şekilde bakması gibi (Hâşiye[5]), o yüz altmış muazzam ayet de birbirine bakıyor. Birbirini doğrulayıp ispat ettiğine işaret olarak ve Kur’an’dan hem okuma, hem zikir, hem de fikir olmak üzere özel bir hizbdir. Kendine yüce, tatlı, çok kıymetli ve çok faziletli bir vird arzu edenlere önemli bir virddir.

Üçüncü Nükte: Allah lafzının iki bin sekiz yüz altı defa zikredilmesinin çok nükteleri var. Kur’an’ın mucizeliğinin çok ışınlarını gösteriyor. Bu Üçüncü Nükte de onun dört mucizevi ışınını gösteriyor.

Beşinci Risale Olan Beşinci Kısım:

*allâhu nûrus semâvâti vel ard, meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ misbâh, el misbâhu fî zucâceh, ez zucâcetu keennehâ kevkebun durriyyun…* (Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba bir cam içindedir. O cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır…) nur dolu ayetinin çok sayıda sırrının nurlarından güzel bir nur, mübarek Ramazan ayında ruhani bir halde, önemli bir kalp seyahatinde görünmüş ve bir derece bu risalede açıklanmıştır. Bu risale küçüktür fakat çok nurlu ve önemlidir.

Altıncı Risale Olan Altıncı Kısım:

*ve lâ terkenû ilellezîne zalemû fe temessekumun nâr* (Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size de ateş dokunur) ayetinin önemli bir sırrını ve büyük bir hakikatini; insan ve cin şeytanlarının ve Müslümanlar içine girmiş dinsizlerin ve münafıkların altı hilesiyle altı yönden yaptıkları saldırıları altı hakikatle engelleyip reddederek, o büyük sırrı tefsir ediyor.

Birinci Hileleri: Kur’an hizmetkârlarını makam sevgisi vasıtasıyla aldatmalarına karşılık, gayet ikna edici ve kesin bir cevapla susturur.

İkinci Hileleri: Korku damarıyla, hak ehlini haktan çevirmelerine karşı, gayet güzel ve kesin bir cevapla tard edilir.

Üçüncü Hileleri: Açgözlülük ve hırs yoluyla, hidayet ehlini Kur’an hizmetinden vazgeçirmelerine karşı, gayet parlak ve kesin bir cevapla reddedilir.

Dördüncü Hileleri: Milli asabiyeti kışkırtmak suretiyle, hakiki din kardeşlerinin ve Kur’an hizmetindeki samimi arkadaşlarının içine yabancılık ve anlaşmazlık atmak ve onları üstatlarından soğutmalarına karşılık, gayet önemli ve kesin öyle bir cevaptır ki, insan şeytanını tamamen susturduğu gibi, sahtekâr milliyetçilerin maskelerini yırtarak, öylelerinin milletin düşmanları olduklarını ve hakiki milliyetperverlerin kimler olduğunu gösterir.

Beşinci Hileleri: İnsanın en zayıf damarı olan enaniyetini (benliğini) tahrik edip hak ehlini haksızlığa sevk etmek ve birlik ehlini anlaşmazlığa düşürmelerine karşılık, kuvvetli ve eneleri susturacak bir cevap verilmiştir.

Altıncı Hileleri: Tembellik, rahata düşkünlük ve görevperverlik damarından istifade ederek, Kur’an öğrencilerinin gayretlerini, sadakatlerini ve ihlaslarını zedelemek şeklindeki saldırılarına karşı bir cevaptır.

Sonunda, bütün cevapların özeti olarak şu iki ayet ile Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan mucizevi bir şekilde cevap veriyor:

*yâ eyyuhellezîne âmenusbirû ve sâbirû ve râbitû vettekullâhe leallekum tuflihûn* (Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, (sınırlarda) nöbet bekleyin ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz) ve *ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ* (Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın).

Bu risalenin sonunda; iki yaprakta yazıldıktan sonra görülmüş, irade dışı kendi kendine gelen latif ve zarif bir tevafuktur ki, sıkıntılı esaretimin tam dokuzuncu senesinde yazılan bu risalenin sonunda, Yirmi Dokuzuncu Mektup bahsinde yirmi dokuz nükte bulunması ve dokuz kısım olması ve bu risale fihristinde dokuz defa “dokuz” lafzı ile o mektuptan bahsedilmesi ve Birinci Kısmın dokuz nükte olması; ve Ramazan’ın, burada işaret edilen ve İkinci Kısım’da zikredilen hikmetlerinin dokuz olması; ve burada işaret edilen ve Dördüncü Kısım’da zikredilen “Kur’an” kelimesine dair ayetlerin altmış dokuz etmesi; ve “Kur’an” kelimesinin de bu konuda yirmi dokuz gelmesi ve “Allah” lafzının dahi dokuz olması; ve bu risalenin de yirmi dokuz sayfada tamam olması cihetiyle, dokuz defa dokuzlar birbirine tevafuk ederek çok şirin düşmüştür. Bu risalenin de tevafuk sırrından küçük fakat parlak bir hissesi olduğunu gösterir.

Bu dokuz defa dokuzların sırrının, esaretimin dokuzuncu senesinde ortaya çıkması ise, inşallah esaretin dokuzuncu senede biteceğine işaret eden bir müjdedir. Esaretimin dokuzuncu senesinde sıkıntıdan o sene dokuz dişim düştü, o münasebetle Isparta’ya izinle gitmek o senede oldu.

Ayrıca latif bir tevafuktur; bu parça da bu sayfada (Hâşiye[6]) dokuz, on dokuz defa gelmiştir. Ayrıca fihristenin Dördüncü Kısmında ve bu İkinci Kısmın bazı nüshalarında, aşağıdaki gösterilen tevafuk vardır:

Bütün elifler yüz on dokuz, bütün risaleler de yüz on dokuzdur. Demek, elifler de bir nevi fihristeye işarettir.

Altıncı Kısım Olan Altıncı Risalenin Eki:

*ve mâ lenâ ellâ netevekkele alallâhi ve kad hedânâ subulenâ, ve lenasbiranne alâ mâ âzeytumûnâ, ve alallâhi fel yetevekkelil mutevekkilûn* (Bize yollarımızı göstermişken, neden Allah’a tevekkül etmeyelim? Bize yaptığınız eziyetlere elbette sabredeceğiz. Tevekkül edenler, ancak Allah’a tevekkül etsinler) ayetinin sırrına dayanarak, dünyanın hiçbir usul ve kanununa uymayan, vicdansız insanların bize karşı saldırılarına sabır ve Hakk’a tevekkül ile karşılık vermekle beraber; gelecekte gelecek olan nefret ve aşağılamadan sakınmak için ve gelecek asırlar, bu asrın yüzüne ve gayretsiz adamların suratlarına “Tuh!” dedikleri zaman, tükürükleri yüzümüze gelmemesi için veya silmek için yazılmış bir lâyihadır (rapor). Ve Avrupa’nın insaniyetperverlik maskesi altında sağır kulaklarını çınlatmak ve bu vicdansız gaddarları bize musallat eden o insafsız zalimlerin görmeyen gözlerine sokmak ve bu asırda, yüz bin yönden “Yaşasın cehennem!” dedirten “m”siz medeniyetperestlerin (deniyetperestlerin/alçaklık taraftarlarının) başlarına vurmak için yazılmış bir arzuhal ve dinsizlik ve bid’at ehlini susturacak “Altı Sual”dir.

Yedinci Kısım: Yedi İşaret

*fe âminû billâhi ve resûlihin nebiyyil ummiyyillezî yu’minu billâhi ve kelimâtihî vettebiûhu leallekum tehtedûn* (Öyleyse Allah’a ve O’nun ümmî peygamberi olan Resulü’ne -ki o, Allah’a ve O’nun kelimelerine inanır- iman edin ve O’na uyun ki hidayete eresiniz) ve *yurîdûne en yutfiû nûrallâhi bi efvâhihim ve ye’ballâhu illâ en yutimme nûrahû velev kerihel kâfirûn* (Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Hâlbuki kâfirler istemese de Allah, nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez) ayetlerinin bir sırrını ve önemli bir hakikatini yedi işaret ile ve yedi önemli soruya yedi kesin ve kuvvetli cevapla tefsir ediyor.

Birinci Soru: “Yabancılardan ihtida edenler (Müslüman olanlar), kendi dilleriyle İslam’ın sembollerini tercüme ediyorlar. İslam âleminin onlara karşı sessiz kalması ve itiraz etmemesi, şer’an caiz olduğunu göstermez mi?” diyen bid’at ehlinin sorusuna karşı, gayet kesin ve kuvvetli bir cevaptır.

İkincisi: “Frenklerdeki devrimciler ve filozoflar, Katolik mezhebinde devrim yaparak ilerlediklerinden, acaba İslamiyet’te böyle bir dini devrim olamaz mı?” diyen bid’at ehlinin sorusuna karşı; gayet kesin, açık, bariz ve susturucu bir cevaptır.

Üçüncüsü: “Avrupa, taassubu bıraktıktan sonra ilerlediğinden, biz de taassubu bıraksak daha iyi olmaz mı?” diyen bid’at ve sefahet ehlinin sorusuna karşı, gayet susturucu, ikna edici ve mantıklı bir cevaptır.

Dördüncüsü: “Zayıflayan İslamiyet’i güçlendirmek niyetiyle, kuvvetli olan milliyetçilikle birleştirmek ve milli karakteri İslam’ın sembolleriyle kuvvetlendirmek, bu asırda daha iyi olmaz mı?” diye soran hilekâr dünya ehlinin bu dehşetli sorusuna karşı, gayet sağlam bir cevaptır.

Beşincisi: “Bu kadar insan topluluğu bozulmuş, dini duygular zayıflamış ve şahsi dehalar ve hareketler, cemaatin manevi şahsiyetinin icraatına yenik düşmüş bir zamanda, nasıl olur da sahih rivayette denildiği gibi birkaç sene içinde Mehdi dünyayı ıslah edecek? Hâlbuki bütün işi harika olsa ve birkaç peygamberin mucizesi de beraberinde bulunsa, yine de ıslahı pek zor görünüyor” diye soran tenkit ehlinin sorusuna karşı, gayet kuvvetli bir cevaptır.

Altıncısı: Ahir zamanda Hazreti Mehdi’nin Süfyanî komitesine galip gelmesi, Hazreti İsa Aleyhisselam’ın Deccal komitesini dağıtması ve İslam şeriatına tabi olmasına dairdir.

Yedincisi: “İslam düşünürleri, Avrupa’nın prensiplerini ve bilimin kanunlarını bir derece kabul edip onların usulüyle onlara karşı İslamiyet’i savundukları halde –sen de eskiden böyle yapıyordun– şimdi neden bütün bütün başka bir yol açıp felsefeyi kökünden vuruyorsun? Ve pozitif bilimler dedikleri usullerinin, Kur’an’ın prensiplerine nazaran pek yüzeysel kaldığını gösteriyorsun?” diye birçok kişi tarafından gelen soruya karşı, gayet hak ve hakikatli bir cevaptır.

Sekizinci Kısım Olan Sekiz Remiz:

Sekiz remizdir, yani sekiz küçük risaledir. Bu remizlerin esası, cifir ilminin önemli bir prensibi, gizli ilimlerin önemli bir anahtarı ve Kur’an’ın bazı gaybi sırlarının önemli bir miftahı olan tevafuktur. İleride müstakil olarak yayınlanacağından buraya alınmadı.

Dokuzuncu Kısım Olan Dokuzuncu Risale:

Velayet yolları hakkında dokuz telvihtir (işarettir) ki, Telvihat-ı Tis’a (Dokuz İşaret) adıyla meşhur bir risaledir.

Birinci Telvih: Tarikatın sırrının, Muhammedî Mi’rac’ın (Aleyhissalatu Vesselam) gölgesi altında kalp ayağıyla yapılan ruhani bir yolculuk neticesinde; iman ve Kur’an hakikatlerine zevkî, halî ve bir derece şuhudî (görerek) olarak ulaşmak olduğunu açıklar. İnsanın her şeyi kapsayan mahiyetinde, aklın sayısız bilime olan yeteneği ve bilgisiyle mahiyetinin gelişip işletildiği gibi, kalbin de aynı şekilde bu âlemin manevi bir haritası ve birçok kemalatın bir çekirdeği hükmünde olduğundan, tarikat yoluyla onu işletmek ve kemalatına sevk etmek olduğunu ispat eder.

İkinci Telvih: Kalbin işlemesinin zikir ve tefekkürle olduğunu ve işlemesinin güzelliklerinden, dünya hayatının mutluluk vesilesi olan birisini açıklar.

Üçüncü Telvih: Velayetin, peygamberliğin bir delili; tarikatın ise şeriatın bir kanıtı olduğunu ve onun kıymetini takdir etmeyenin ne kadar zarara uğradığını açıklar.

Dördüncü Telvih: Velayet mesleğinin çok kolay olmakla beraber çok zor, çok kısa olmakla beraber çok uzun, çok kıymetli olmakla beraber çok tehlikeli, çok geniş olmakla beraber çok dar olduğunu ve afakî (dış âleme yönelik) ve enfüsî (iç âleme yönelik) olmak üzere iki yolla yolculuk edildiğini açıklar.

Beşinci Telvih: Vahdetü’l-vücud (varlığın birliği) ve vahdetü’ş-şuhud’un (görüşün birliği) mahiyetini açıklayarak, ehl-i sahvın (manen ayık olanların) ve peygamberliğe varis olanların yüce mesleğinin üstünlüğünü ispat eder.

Altıncı Telvih: Velayet yolları içinde en güzeli ve en doğrusunun, Sünnet-i Seniyye’ye uymak olduğunu ve velayetin esaslarının en önemlisinin ihlas, en keskin kuvvetinin ise muhabbet olduğunu açıklar. Bu dünyanın hizmet yurdu olup, ücret ve mükâfat yurdu olmadığından, tarikatın lezzetlerini, zevklerini ve kerametlerini kasıtlı olarak talep etmemek gerektiğini belirtir.

Yedinci Telvih: Tarikat ve hakikatin, şeriatın hizmetkârları olduğunu; tarikat ve hakikatin en yüksek mertebelerinin şeriatın cüzleri olduğunu; tarikat ve hakikatin vesile olmaktan çıkmaması ve daima şeriata tabi kalması gerektiğini açıklar ve “Sünnet-i Seniyye ve şeriat hükümleri dışında evliya bulunabilir mi?” sorusuna, merak uyandıran bir cevap verir.

Sekizinci Telvih: Tarikatın sekiz önemli tehlikesini açıklar.

Dokuzuncu Telvih: Tarikatın pek çok meyvesinden gayet şirin ve güzel dokuz tanesini açıklar.

Bu risale, tarikata mensup olana ve olmayana en büyük bir iksir ve en faydalı bir panzehirdir.

EK

En kısa, en selametli ve en doğru bir yolun esasını “Dört Adım” adıyla, nefsi arındırmanın ve ruhu olgunlaştırmanın vesilesi olan dört önemli dersi veriyor.

OTUZUNCU MEKTUP

Basılmış olan Arapça İşaratü’l-İ’caz tefsiridir.

OTUZ BİRİNCİ MEKTUP

Otuz bir Lem’a’dır.

OTUZ İKİNCİ MEKTUP

Kendi kendine manzum tarzını alan, basılmış “Lemaat” risalesidir. Aynı zamanda “Otuz İkinci Lem’a” olup, Sözler mecmuasının sonunda yayınlanmıştır.

OTUZ ÜÇÜNCÜ MEKTUP

Allah’ı tanımaya pencereler açan “Otuz Üç Pencereli Risale” olup, bir yönden “Otuz Üçüncü Söz” olduğundan Sözler mecmuasında yayınlanmış, buraya alınmamıştır.

GAYBİ İŞARETLER HAKKINDA BİR TAKRİZ:

HAKİKAT ÇEKİRDEKLERİ:

MEDİNE-İ MÜNEVVERE’DE BULUNAN ÖNEMLİ BİR ÂLİMİN RİSALE-İ NUR HAKKINDA YAZDIĞI BİR MANZUME:

ON İKİ SENE ÖNCE YAZILMIŞ VE SİKKE-İ TASDİK-İ GAYBÎ MECMUASINDA YER ALMIŞ ÖNEMLİ BİR MEKTUPTAN BİR PARÇADIR:

FİHRİST:

HAKİKAT IŞIKLARI:

*

[1] Hâşiye: Asıl nüshasına göredir.

[2] Hâşiye: Asıl nüshasına göredir.

[3] Hâşiye: Bu Mektup’un meselelerini bir derece hissettirmek arzu edildiğinden, fihrist özetliği korunmadı, uzun oldu.

[4] Hâşiye: Asıl nüshasına göredir.

[5] Hâşiye: Bu risalenin, o mukaddes iki kelimenin mucizevi tevafuklarından bahsetmesinin tamamen hakikat olduğuna delil, o dördüncü risalede bütün o iki kelimenin tevafuk etmesidir. Her bir ayet ayrı ve satır başında yazıldığından, bütün o iki mukaddes kelime tevafuk etmişlerdir.

[6] Hâşiye: Asıl nüshasına göredir.

Lügatçeli Metin

Fihriste-i Mektubat (Mektuplar Dizini)

BİRİNCİ MEKTUP:

Dört sualin cevabıdır.

Birinci Sual: Hazret-i Hızır’ın (aleyhisselâm) hayatı hakkında ve o münasebetle (vesilesiyle) hayatın beş mertebesini gayet güzel ve mukni (ikna edici) bir tarzda beyan (açıklar) eder.

İkinci Sual: اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ (Ellezî halakal mevte vel hayate) Ölümü ve hayatı yaratan O’dur. âyetindeki mevti (ölümü), nimet suretinde ve mahluk (yaratılmış) olduğunun sırrını gayet güzel bir surette ispat (kanıtlar) eder ki mevt (ölüm) dahi hayat gibi bir nimet ve hayat gibi mahluktur (yaratılmıştır).

Üçüncü Sual: “Cehennem nerededir?” cevabında, gayet makul (akla uygun) bir surette yerini beyan (açıklar) eder ve gösterir. Cehennem-i Suğra (Küçük Cehennem) ve Kübra’yı (Büyük Cehennem’i) tefrik (ayırt) edip fennî (bilimsel) bir tarzda ve mantıkî (mantıksal) bir surette ispat etmekle beraber; âhirinde (sonunda) gayet muhteşem ve parlak bir surette, azamet (ululuk) ve rububiyet-i İlahiyenin (Allah’ın Rablık sıfatının) bir sırr-ı azîmini (büyük sırrını) ve cehennem-i kübranın bir hikmet-i hilkatini (yaratılış hikmetini) gösterdiği gibi cennet ve cehennem, şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) iki meyvesi ve silsile-i kâinatın (kâinat zincirinin) iki neticesi ve seyl-i şuunatın (tecelliler selinin) ve mahsulat-ı maneviye-i arziyenin (dünyevi manevi ürünlerin) iki mahzeni (deposu), lütuf (ihsan) ve kahrın (kahrediciliğin) iki tecelligâhı (tecelli yeri) olduğunu gösterir.

Dördüncü Sual’in cevabında mahbublara (sevilenlere) olan aşk-ı mecazî (geçici, gerçek olmayan aşk), aşk-ı hakikiye (gerçek aşka) inkılab (dönüştüğü) ettiği gibi koca dünyaya karşı insanın aşk-ı mecazîsi dahi sırr-ı iman (imanın sırrı) ile makbul bir aşk-ı hakikiye inkılab (dönüşebildiğini) edebildiğini gayet güzel ve mukni (ikna edici) bir surette ispat (kanıtlar) eder.

İKİNCİ MEKTUP:

Bu zamanda zaruret (ihtiyaç) olmadan, irşad-ı nâsa (insanları doğru yola sevk etme) ve neşr-i dine (dini yayma) çalışanların, sadakaları ve hediyeleri kabul etmemeleri lâzım geldiğinin sırrını dört sebeple beyan (açıklar) eder. اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ (İn ecriye illâ alallâh) Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir. âyeti ile اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا (İttebi’û men lâ yes’elüküm ecran) Sizden ücret istemeyenlere uyun. âyeti gibi insanlardan istiğna (tokgözlülük, insanlardan bir şey beklememe) hakkındaki âyâtın (ayetlerin) mühim bir sırrını tefsir (yorumlar) eder.

Ve ilim ve dini neşre (yaymaya) çalışan insanlar, mümkün olduğu kadar istiğna (tokgözlülük) ve kanaatle hareket etmezse hem ehl-i dalaletin (sapıklık ehlinin) ittihamına (suçlamasına) hedef olur hem izzet-i ilmiyeyi (ilmin şerefini) muhafaza (koruyamaz) edemez.

Hem salahat (dindarlık) ve neşr-i din (dini yayma) gibi umûr-u uhreviyeye (ahiret işlerine) mukabil (karşılık) hediyeleri almak, âhiret meyvelerini dünyada fâni (geçici) bir surette yemek demektir.

ÜÇÜNCÜ MEKTUP:

فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ ۞ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِ (Felâ uksimü bil hunnes * El-cevâril künnes) Hayır, yemin ederim o sinenlere (gezegenlere), akıp giden, dönenlere. kaseminde (yemininde) ve yeminindeki ulvi (yüce) bir nur-u i’cazîyi (mucizevi nuru) ve وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ (Vel kamere kaddernâhu menâzile hattâ âde kel urcûnil kadîm) Ay’a gelince, ona da konaklar tayin ettik; nihayet hurma dalının kurumuş eğri sapı gibi oldu. âyetinin teşbihindeki (benzetmesindeki) parlak bir lem’a-i i’caziyeyi (mucizevi parıltıyı) ve هُوَ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فٖى مَنَاكِبِهَا (Hüvellezî ceale lekümül arda zelûlen femşû fî menâkibihâ) Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. O halde onun omuzlarında (üzerinde) yürüyün. âyetinde, küre-i arzı (dünya küresini), feza-yı kâinatta (kâinat boşluğunda) yüzen bir sefine-i Rabbaniye (Rabbani gemi) olduğunu gösteren parlak bir hakikati tasvir ederek, küre-i arzdan cehenneme göçmek için ehl-i dalaletin (sapıklık ehlinin) seyahatini ve bütün eşya bir tek zata isnad (dayandırılsa) edilse vücub (zorunluluk) derecesinde suhulet (kolaylık) ve kolaylık olduğunu; eşyanın icadı (yaratılması) müteaddid (çok sayıda) esbablara (sebeplere) isnad (dayandırılsa) edilse imtina (imkansızlık) derecesinde bir suubet (zorluk) ve müşkülat (güçlükler) olduğunu gayet güzel ve mukni (ikna edici) ve muhtasar (kısa) bir surette beyanıyla (açıklamasıyla) iki nükte-i mühimme-i i’caziyeyi (mucizevi, önemli nükteleri) tefsir (yorumlar) eder.

DÖRDÜNCÜ MEKTUP:

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا (Ve men yü’tel hikmete fekad ûtiye hayran kesîrâ) Kime hikmet verilmişse, ona çok hayır verilmiş demektir. âyetinin bir sırrı, Risale-i Nur hakkında tecelli ettiğini (ortaya çıktığını) beyan (açıklar) eder.

Hem:

“Der Tarîk-ı Nakşibendî lâzım âmed çâr terk:

Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hestî, terk-i terk”

(Nakşibendî yolunda dört terketme lazımdır:

Dünyayı terketme, ahireti terketme, varlığı terketme, terketmeyi terketme)

düsturuna mukabil (karşılık), acz-mendî (acz yolu) tarîkında (yolunda) pek mühim bir düsturu beyan (açıklar) eder.

Hem اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا (E fe lem yenzurû ile’s-semâi fevkahum keyfe beneynâhâ) Üstlerindeki göğe bakmadılar mı, onu nasıl bina ettik? âyetinin bir sırrını; şiire benzer fakat şiir olmayan, muntazam (düzenli) fakat manzum (şiirsel) olmayan, gayet parlak fakat hayal olmayan, yıldızları konuşturann bir yıldızname ile tefsir (yorumlar) eder.

BEŞİNCİ MEKTUP:

Şeriatın bir hâdimi (hizmet edeni) ve bir vesilesi (aracısı) olan tarîkata (tasavvuf yoluna) mensup bazı zatların, tarîkata fazla ehemmiyet (önem) verip ona kanaat (yetinme) ederek hakaik-i imaniyenin (iman hakikatlerinin) neşrinde (yayılmasında) tembellik ve lâkaytlık (ilgisizlik) gösterdikleri münasebetiyle (dolayısıyla) yazılmış.

Ve velayetin (Allah dostluğunun) üç kısmını beyan (açıklar) edip en mühim tarîkat olan velayet-i kübra (büyük velayet), sırr-ı verasetle (miras sırrıyla) sünnet-i seniyeye (Peygamber Efendimiz’in yüce yoluna) ittiba (uyma) ve neşr-i hakaik-i imaniyede (iman hakikatlerinin yayılmasında) ihtimam (özen gösterme) olduğunu ispat (kanıtlar) eder.

Ve tarîkatların en mühim gayesi (amacı) ve faydası ve müntehası (sonu) olan inkişaf-ı hakaik-i imaniye (iman hakikatlerinin açığa çıkması), Risale-i Nur ile dahi olabildiğini ve Risale-i Nur’un eczaları (parçaları) o vazifeyi (görevi), tarîkat gibi fakat daha kısa bir zamanda gördüğünü gösteriyor.

ALTINCI MEKTUP:

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ (Hasbunallâhu ve ni’mel vekîl) Allah bize yeter, O ne güzel Vekîl’dir. ۞ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ (Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhü lâ ilâhe illâ h

Risale-i Nur Külliyatından

Fihriste-i Mektubat

BİRİNCİ MEKTUP:

Dört sualin cevabıdır.

Birinci Sual: Hazret-i Hızır’ın hayatı hakkında ve o münasebetle hayatın beş mertebesini gayet güzel ve mukni bir tarzda beyan eder.

İkinci Sual: اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ âyetindeki mevti, nimet suretinde ve mahluk olduğunun sırrını gayet güzel bir surette ispat eder ki mevt dahi hayat gibi bir nimet ve hayat gibi mahluktur.

Üçüncü Sual: “Cehennem nerededir?” cevabında, gayet makul bir surette yerini beyan eder ve gösterir. Cehennem-i Suğra ve Kübra’yı tefrik edip fennî bir tarzda ve mantıkî bir surette ispat etmekle beraber; âhirinde gayet muhteşem ve parlak bir surette, azamet ve rububiyet-i İlahiyenin bir sırr-ı azîmini ve cehennem-i kübranın bir hikmet-i hilkatini gösterdiği gibi cennet ve cehennem, şecere-i hilkatin iki meyvesi ve silsile-i kâinatın iki neticesi ve seyl-i şuunatın ve mahsulat-ı maneviye-i arziyenin iki mahzeni, lütuf ve kahrın iki tecelligâhı olduğunu gösterir.

Dördüncü Sual’in cevabında mahbublara olan aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikiye inkılab ettiği gibi koca dünyaya karşı insanın aşk-ı mecazîsi dahi sırr-ı iman ile makbul bir aşk-ı hakikiye inkılab edebildiğini gayet güzel ve mukni bir surette ispat eder.

İKİNCİ MEKTUP:

Bu zamanda zaruret olmadan, irşad-ı nâsa ve neşr-i dine çalışanların, sadakaları ve hediyeleri kabul etmemeleri lâzım geldiğinin sırrını dört sebeple beyan eder. اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ âyeti ile اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا âyeti gibi insanlardan istiğna hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsir eder.

Ve ilim ve dini neşre çalışan insanlar, mümkün olduğu kadar istiğna ve kanaatle hareket etmezse hem ehl-i dalaletin ittihamına hedef olur hem izzet-i ilmiyeyi muhafaza edemez.

Hem salahat ve neşr-i din gibi umûr-u uhreviyeye mukabil hediyeleri almak, âhiret meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.

ÜÇÜNCÜ MEKTUP:

فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ ۞ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِ kaseminde ve yeminindeki ulvi bir nur-u i’cazîyi ve وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ âyetinin teşbihindeki parlak bir lem’a-i i’caziyeyi ve هُوَ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فٖى مَنَاكِبِهَا âyetinde, küre-i arzı, feza-yı kâinatta yüzen bir sefine-i Rabbaniye olduğunu gösteren parlak bir hakikati tasvir ederek, küre-i arzdan cehenneme göçmek için ehl-i dalaletin seyahatini ve bütün eşya bir tek zata isnad edilse vücub derecesinde suhulet ve kolaylık olduğunu; eşyanın icadı müteaddid esbablara isnad edilse imtina derecesinde bir suubet ve müşkülat olduğunu gayet güzel ve mukni ve muhtasar bir surette beyanıyla iki nükte-i mühimme-i i’caziyeyi tefsir eder.

DÖRDÜNCÜ MEKTUP:

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا âyetinin bir sırrı, Risale-i Nur hakkında tecelli ettiğini beyan eder.

Hem:

“Der Tarîk-ı Nakşibendî lâzım âmed çâr terk:

Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hestî, terk-i terk”

düsturuna mukabil, acz-mendî tarîkında pek mühim bir düsturu beyan eder.

Hem اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا âyetinin bir sırrını; şiire benzer fakat şiir olmayan, muntazam fakat manzum olmayan, gayet parlak fakat hayal olmayan, yıldızları konuşturan bir yıldızname ile tefsir eder.

BEŞİNCİ MEKTUP:

Şeriatın bir hâdimi ve bir vesilesi olan tarîkata mensup bazı zatların, tarîkata fazla ehemmiyet verip ona kanaat ederek hakaik-i imaniyenin neşrinde tembellik ve lâkaytlık gösterdikleri münasebetiyle yazılmış.

Ve velayetin üç kısmını beyan edip en mühim tarîkat olan velayet-i kübra, sırr-ı verasetle sünnet-i seniyeye ittiba ve neşr-i hakaik-i imaniyede ihtimam olduğunu ispat eder.

Ve tarîkatların en mühim gayesi ve faydası ve müntehası olan inkişaf-ı hakaik-i imaniye, Risale-i Nur ile dahi olabildiğini ve Risale-i Nur’un eczaları o vazifeyi, tarîkat gibi fakat daha kısa bir zamanda gördüğünü gösteriyor.

ALTINCI MEKTUP:

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ

âyetlerinin bir sırrını, birbiri içinde hissedilmiş beş nevi hazîn gurbetler zulmetinde nur-u iman ve feyz-i Kur’an ve lütf-u Rahman’dan gelen bir nur-u tesellinin beyanıyla o sırrı tefsir ediyor. Bu mektup en katı kalbi de ağlattıracak derecede rikkatlidir. Ve en meyus ve mükedder kalbi dahi ferahlandıracak derecede nurludur.

YEDİNCİ MEKTUP:

Münafıkların ittihamından beraet-i Nebeviye hakkında gelen

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَ خَاتَمَ النَّبِيّٖنَ ۞ فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَىْ لَا يَكُونُ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ حَرَجٌ فٖٓى اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ

âyetlerinin mühim bir sırrını tefsir ediyor. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın kesret-i izdivacı nefsanî olmadığını, belki akval ve ef’ali gibi ahval ve etvarından tezahür eden ahkâm-ı şeriata vasıta olmak için hususi dairesinde ziyade şakirdleri bulunmasıdır.

Ve Hazret-i Zeyneb’i tezevvücü, sırf bir emr-i İlahî ve kader-i Rabbanî ile olduğunu beyan ediyor. Eski zaman münafıkları gibi yeni zaman zındıklarının tenkitlerini kat’î bir surette kırıyor.

SEKİZİNCİ MEKTUP:

فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ diyen Hazret-i Yakub aleyhisselâmın Hazret-i Yusuf aleyhisselâma karşı hissiyatı aşk olmadığını, belki ulvi bir mertebe-i şefkat olduğunu ve şefkat aşktan çok yüksek ve keskin bulunduğunu ve ism-i Rahman ve ism-i Rahîm’in vesilesi şefkattir diye beyan ederek بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ in güzel bir sırrını فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ in parlak bir nüktesini tefsir ediyor.

DOKUZUNCU MEKTUP:

Keramet ve ikram ve inayet ve istidraca dair mühim bir kaideyi beyan eder. Kerametin izharı zarar olduğu gibi ikramın izharı şükür olduğunu ve en selâmetli keramet ise bilmediği halde mazhar olmak olduğunu ve hakiki keramet ise kendi nefsine değil belki Rabb’ine itimadını ziyadeleştiren olduğunu, yoksa istidrac olduğunu hem hayat-ı dünyeviyeyi bahtiyarane geçirmenin çaresi, âhiret için verilen hissiyat-ı şedideyi dünyanın fâni umûruna sarf etmemek olduğunu ve aşkın mecazî ve hakiki iki nev’i olduğu gibi; hırs ve inat ve endişe-i istikbal gibi hissiyat-ı şedidenin dahi mecazî ve hakiki olarak ikişer kısmı bulunduğunu, mecazîleri gayet zararlı ve sû-i ahlâka menşe ve hakikileri gayet nâfi’ ve hüsn-ü ahlâka medar olduğunu ispat eder.

Hem İslâm ve imanın mühim bir farkını beyan eder. Yani İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve iltizamdır; iman ise hakkı iz’an ve tasdiktir. Yirmi sene evvel dinsiz bir Müslüman bulunduğu gibi şimdi de gayr-ı müslim mü’min dahi bulunur gibi göründüğünü gösterir.

Hem Risale-i Nur eczaları ne derece şiddetli bir surette İslâmiyet’e tarafgirlik hissini verdiğini ve erkân-ı imaniyeyi ne derece kuvvetli ve kat’î ispat ettiğini beyan eder.

ONUNCU MEKTUP:

İki sualin cevabıdır.

Birincisi:

وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ ۞ وَ كُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فٖٓى اِمَامٍ مُبٖينٍ

âyetlerinin bir sırrını tefsir eder. “İmam-ı Mübin” “Kitab-ı Mübin” neden ibaret olduğunu beyan eder.

İkinci Sual: “Meydan-ı haşir nerededir?” cevabında, gayet makul ve mühim ve parlak bir cevap veriyor.

ON BİRİNCİ MEKTUP:

Dört ayrı ayrı mebhastır. Bu dört mesele birbirinden uzak olduğundan bu mektup perişan görünüyor. Bu perişan mektup münasebetiyle kardeşlerime ihtar ediyorum ki:

Bu küçük mektupları hususi bir surette, hususi bazı kardeşlerime yazmıştım. Büyük mektuplar meydana çıktıktan sonra, küçükler de umumun nazarına gösterilmesi lâzım geldi. Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir surette idiler. Onlar ne hal ile yazılmış ise öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye mezun değiliz!

İşte bu On Birinci Mektup, perişan bir surette, birbirinden çok uzak dört meseleden ibarettir. Hem müşevveş hem perişandır. Fakat şairlerin ve ehl-i aşkın, zülf-ü perişanı sevdikleri ve istihsan ettikleri nevinden, bu mektup da –zülf-ü perişan tarzında– soğuk tasannu karışmadan, hararet ve halâvet-i asliyesini muhafaza etmek niyetiyle kendi halinde bırakılmış.

Bu Mektubun Birinci Mebhası

اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعٖيفًا

âyetinin bir sırrını tefsir ile vesvese-i şeytana müptela olan adamlara mühim bir ilaç ve merhemdir.

İkinci Mebhas: Barla Yaylası, Tepelice, çam, katran, karakavağın bir meyvesi olup Sözler mecmuasına yazıldığı için buraya yazılmamıştır.

Üçüncü ve Dördüncü Mebhasları: İ’caz-ı Kur’an’a karşı medeniyetin aczini gösteren yüzer misallerden iki misaldir. Kur’an’a muhalif olan hukuk-u medeniyet ne kadar haksız olduğunu ispat eden iki numunedir.

Birinci Misal: فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ Mahz-ı adalet olan hükm-ü Kur’anî, kıza nısıf veriyor. Medeniyet, irsiyet hususunda kızın hakkında fazla hak vermekle büyük bir haksızlık etmiş ve merhamete muhtaç kıza zulmetmiş olduğunu kat’î bir surette ispat ediyor.

İkinci Misal: فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ âyetinin bir sırrına dairdir ki mimsiz medeniyet, nasıl kıza hakkından fazla hak verdiğinden haksızlık etmiş; öyle de valide hakkında hakkını kesmekle daha ziyade haksızlık ettiğini ve en muhterem bir hakikat olan validelik şefkatine karşı dehşetli bir haksızlık ve vahşetli bir hürmetsizlik ve cinayetli bir hakaret ve arş-ı rahmeti titreten bir küfran-ı nimet ve hayat-ı içtimaiyenin tiryak gibi bir rabıta-i şefkatine bir zehir katmak hükmünde bir hata olduğunu ispat eder.

ON İKİNCİ MEKTUP:

Mütefennin bazı dostların münakaşa ettikleri üç meseleye dair üç suallerine muhtasar üç cevaptır.

Birinci Sual: “Hazret-i Âdem’in cennetten ihracı ve bir kısım benî-Âdem’in cehenneme idhali hikmeti nedir?” sualine, gayet kat’î bir cevap veriyor.

İkinci Sual: “Şeytanların ve şerlerin halk ve icadı, şer değil mi, çirkin değil mi? Cemil-i Mutlak ve Rahîm-i Ale’l-ıtlak’ın cemal-i rahmeti nasıl müsaade etmiş?” sualine karşı gayet kat’î bir surette cevap veriyor.

Üçüncü Sual: “Masum insanlara ve hayvanlara musibet ve belaları musallat etmek, zulüm değil mi? Âdil-i Mutlak’ın adaleti nasıl müsaade ediyor?” diye sualin cevabında gayet mukni ve kat’î bir tarzda cevap veriyor.

ON ÜÇÜNCÜ MEKTUP:

Ehl-i dünya ve ehl-i siyasetin bana ettikleri zulüm ve tazyik karşısındaki sükût ve tahammülümü merak eden çok kardeşlerimin müteaddid suallerine karşı, Eski Said lisanıyla ve Yeni Said’in kalbiyle verilmiş ibretli ve merak-âver bir cevaptır. Esası şudur ki:

Hâlık-ı Rahîm’in rahmeti yâr ise herkes yârdır, her yer yarar; eğer yâr değilse her şey kalbe bârdır, herkes de düşmandır. Felillahi’l-hamd rahmet-i İlahiye yâr olduğu için ehl-i dünyanın bana ettikleri enva-ı zulmü, o rahmet-i İlahiye enva-ı merhamete çevirmiştir.

Serbestlik vesikası almak ve kanunsuz tazyikattan kurtulmak için adem-i müracaatımın bir iki mühim sebebini beyan eder. Hülâsası: Zalim insanların mahkûmu değilim; belki ben, âdil kaderin mahkûmuyum, ona müracaat ediyorum. Hem haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dava etmek, bir nevi haksızlıktır ve hakka karşı bir nevi hürmetsizliktir.

Hem dünya siyasetinden sırr-ı içtinabımın sebebini, mühim bir hakikatle beyan ediyor.

ON DÖRDÜNCÜ MEKTUP:

Telif edilmemiştir.

ON BEŞİNCİ MEKTUP:

Altı mühim suale, altı ehemmiyetli cevaptır.

Birinci Sual: “Sahabeler, velilerden büyük oldukları halde; sahabenin içindeki fitneyi çeviren müfsidleri neden nazar-ı velayetle keşfedemediler? Tâ dört Hulefa-yı Raşidîn’den üçünün şehadetleriyle neticelendi?” İki mühim makamla cevap veriliyor.

İkinci Sual: “Hazret-i Ali’nin (ra) zamanındaki muharebelerin mahiyeti nedir? O harpte ölen ve öldürenlere ne nam verilir?” Gayet mühim ve merak-âver bir cevap verilmiş.

Üçüncü Sual: “Âl-i Beyt’in başına gelen feci ve gaddarane muamelenin hikmeti nedir?” Gayet mühim bir cevap veriliyor.

Dördüncü Sual: “Âhir zamanda Hazret-i İsa’nın (as) nüzulü ve Deccal’ı öldürmesi ve insanlar umumiyetle din-i hakkı kabul etmesi ve kıyamet vaktinde Allah Allah diyenler bulunmaması rivayet ediliyor. Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl küfre gidilir?” suallerine karşı, merak-âver ve hakiki bir mühim cevap veriliyor.

Beşinci Sual: “Kıyametin hâdisatından ervah-ı bâkiye müteessir olacaklar mı?” cevabında, mühim bir hakikat beyan ediliyor.

Altıncı Sual: “ كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ âyetinin hükmü; âhirete, cennete ve cehenneme ve ehillerine şümulü var mı, yok mu?” cevabında, gayet mühim ve merak-âver ve kuvvetli bir cevap verilir.

Bu risaledeki sualleri merak edenlere bu risale bir iksir-i a’zamdır.

ON ALTINCI MEKTUP:

اَلَّذٖينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ اٖيمَانًا وَ قَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ

âyetinin bir sırrını, başıma gelen bir hâdise münasebetiyle beş nokta ile tefsir ediyor.

Birinci Nokta: Hak ve hakikat olan hizmet-i Kur’aniye, şimdiki zamanda çoğu yalancılıktan ibaret ve bid’a ve dalalet olan siyasetten beni kat’iyen men’ettiğine dairdir.

İkinci Nokta: Hayat-ı ebediyeye ciddi çalışmak ve zararsız ve müstakim yol ile Kur’an’a hizmet etmek, elbette dağdağa-i siyasetten çekilmeyi iktiza ettiğinden; ehl-i dünyanın hata ve harekâtlarını hoş görmek değil belki kalplerimizi bulandırmamak için bakmamaktayız.

Üçüncü Nokta: Başıma gelen ağır tazyikat ve musibetlere karşı tahammülümün mühim bir sebebini iki vakıa ile beyan eder.

Dördüncü Nokta: Ehl-i dünyanın evhamlı suallerine karşı cevaptır. O cevapta bilmecburiye hizmet-i Kur’aniyeye ait bir keramet olarak hakkımızda göz ile görülen ve hiçbir cihette inkâr edilemeyen birkaç inayet-i İlahiyeyi beyan ediyor.

Beşinci Nokta: Ehl-i dünyanın katmerli bir zulüm ile bana teklif ettikleri bid’akârane kaidelerine karşı, onları tam susturacak bir cevaptır.

BU ON ALTINCI MEKTUP’UN ZEYLİ:

Zalim ehl-i dünyanın ve mülhidlerin dünyalarından ve siyasetlerinden bütün bütün çekildiğim halde, kendi hainliklerinden habbeyi kubbe yaparak hakkımda gösterdikleri evham ve telaşa karşı Eski Said lisanıyla, izzet-i ilmiyeyi muhafaza noktasında ağızlarına şiddetli bir tokat vurarak, başlarındaki evhamı uçurur.

ON YEDİNCİ MEKTUP:

Has bir kardeşime yazılmış küçük bir taziyenamedir. Çendan bu mektup sureten küçüktür fakat faydası büyük olup ona karşı ihtiyaç umumîdir. Hadd-i büluğa ermeden çocukları vefat eden peder ve validelere mühim bir müjdedir. Bu taziye ile en meyus ve mükedder bir kalp, hakiki bir teselli ve ferah bulur. Küçük olarak vefat eden çocuklar, âlem-i bekada ebedî sevimli çocuk olarak kalıp peder ve validelerinin kucaklarına verilmesi وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ sırrıyla, ebedî medar-ı sürurları olduklarını ispat eder.

ON SEKİZİNCİ MEKTUP:

Üç mesele-i mühimmedir.

Birincisi: Muhakkikîn-i evliyanın keşif ile hak gördüğü ve büyük mikyasta müşahede ettikleri hâdiseler, âlem-i şehadette bazen hilaf-ı vaki ve bazen küçük bir mikyasta tezahür etmesinin sırrını, şirin ve güzel bir temsil ile beyan eder.

İkinci Meselesi: Vahdetü’l-vücud meşrebine dair gayet mühim bir hakikat ve güzel bir izahtır. Vahdetü’l-vücuddan dem vuran ve o meseleyi merak eden, bu İkinci Mesele’yi dikkatle okumalı. Çünkü bu vahdetü’l-vücud meselesi, medar-ı iltibas olmuş mühim bir meşreptir. Ve ehl-i hakikatin medar-ı ihtilafı olmuş bir acib meslektir. Bu İkinci Mesele, onun mahiyetini gösterir ve ispat eder ki o meşrep, ehl-i sahvın meşrebi değil hem en yüksek değil. Ve ehl-i sahv olan sahabe ve sıddıkîn ve veresenin meşrepleri, vahdetü’l-vücud meşrebinden daha yüksek daha selâmetli daha makbul olduğunu ispat eder.

Üçüncü Meselesi: Tılsım-ı kâinatın üç muamma-yı mühimmesinden birisinin halline muhtasar bir işarettir ki: O muammalardan birisi Yirmi Dokuzuncu Söz’de, ikincisi Otuzuncu Söz’de, bu üçüncüsü ise Yirmi Dördüncü Mektup’ta Kur’an-ı Hakîm’in sırrıyla tamamıyla keşfedilmiş ve o muamma açılmıştır.

ON DOKUZUNCU MEKTUP:

Mu’cizat-ı Ahmediyeye (asm) dairdir. Üç yüzden fazla mu’cizatı beyan eder. Bu risale, risalet-i Ahmediyenin (asm) mu’cizesini beyan ettiği gibi kendisi de o mu’cizenin bir kerametidir ki üç dört nevi ile hârika olmuştur.

Birincisi: Nakil ve rivayet olmakla beraber, yüz elli sahifeden (Hâşiye[1]) fazla olduğu halde, kitaplara müracaat edilmeden ezber olarak dağ ve bağ köşelerinde, üç dört gün zarfında, her günde iki üç saat çalışmak şartıyla mecmuu on iki saatte telif edilmesi hârika bir vakıadır ki bu risaledeki mu’cizat-ı Ahmediyenin (asm) bir şule-i kerameti olmuştur.

İkincisi: Şu risale, uzunluğuyla beraber ne yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder. Tembel ehl-i kalemi öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki bu sıkıntılı ve usançlı zamanda, bir sene zarfında civarımızda yetmiş adede yakın nüshaları yazıldı. O mu’cize-i risaletin bir kerameti olduğunu, muttali olanlara kanaat verdi.

Üçüncüsü: Acemi ve tevafuktan haberi yok ve bize de daha tevafuk tezahür etmeden evvel yazdıkları nüshalarda, lafz-ı “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm” kelimesi bütün risalelerde ve lafz-ı “Kur’an” beşinci parçasında öyle bir tarzda tevafuk (Hâşiye[2]) etmeleri göründü ki zerre miktar insafı olan, tesadüfe veremez. Kim görmüş ise kat’î hükmediyor ki: “Bu bir sırr-ı gaybîdir, mu’cizat-ı Ahmediyenin (asm) bir kerametidir.”

Şu risalenin başındaki esaslar çok mühimdirler.

Hem şu risaledeki ehadîs hemen umumen eimme-i hadîsçe makbul ve sahih olmakla beraber, en kat’î hâdisat-ı risaleti beyan ediyorlar.

O risalenin bütün mezayasını söylemek lâzım gelse o risale kadar bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştak olanları onu bir kere okumasına havale ediyoruz.

On Dokuzuncu Mektubun Beşinci ve Altıncı Nüktelerinin Fihristesidir:

Bu nükteler, umûr-u gaybiyeye dair hadîslerin birkaçını zikretmiştir. Hem Hazret-i Hasan (ra) ile Hazret-i Muaviye’nin (ra) muharebe ve musalahasını hem Hazret-i Ali (ra) ile Hazret-i Zübeyr’in (ra) muharebe edeceğini hem Ezvac-ı Tahirat’ın içinden birisinin mühim bir fitnenin başına geçeceğini hem Hazret-i Ali’nin (ra) katilini haber vermiş.

Hem Hazret-i Hüseyin’in (ra) Kerbelâ’da katlini hem zatından (asm) sonra Âl-i Beyt’i, katl ve nefye maruz kalacaklarını hem Hazret-i Ali’nin (ra) hilafetinin tehirini hem hilafet ne için Âl-i Beyt-i Nebevî’de takarrur etmediğini hem asr-ı saadetin başına gelen o dehşetli fitnenin hikmetini hem ehl-i İslâm, umum devletlere galebe çalacaklarını hem Hazret-i Ebubekir (ra) ve Hazret-i Ömer’in (ra) mahiyet-i hilafetlerini hem müşrik Kureyş reislerinin nerede katlolunacaklarını hem bir ay uzun mesafede Mûte Harbi’nden aynen haber verdiğini hem Hazret-i Hasan’ın (ra) hilafetini hem Hazret-i Osman’ın (ra) Kur’an okurken şehit olacağını hem Devlet-i Abbasiye’yi hem Cengiz ve Hülâgu’yu hem İran’ın fethini hem Habeş Meliki’nin cenaze namazını, vefatından haberi olmadan aynı vakitte kıldığını bildirir.

Hem Hazret-i Fatıma’nın (r.anha) vefatını hem Ebu Zer’in (ra) yalnız bir dağda vefat edeceğini hem Ümm-ü Haram’ın Kıbrıs’ta vefat edeceğini hem yüz bin adamı öldüren Haccac-ı Zalim’i hem İstanbul’un fethini hem İmam-ı Ebu Hanife’yi (ra) hem İmam-ı Şafiî’yi (ra) hem ümmetinin yetmiş üç fırka olacağını hem Kaderiye taifesini hem Râfızîleri hem Hazret-i Ali’nin (ra) yüzünden insanlar iki kısım olacaklarını hem Fars ve Rum kızlarını hem Hayber Kalesi’nin fethini hem Hazret-i Ali (ra) ile Muaviye’nin harbini hem Hazret-i Ömer (ra) sağ kaldıkça fitnelerin zuhur etmeyeceğini hem Süheyl İbn-i Amr’ın (ra) mühim bir vazifesini hem Kisra’nın oğlu babasını öldürdüğünü aynı dakikada haber verdiğini hem Hâtıb’ın, Kureyş’e gizli mektup yazdığını hem Ebu Leheb’in oğlu Utbe’yi bir arslanın parçalamasına ettiği bedduasının kabul olup aynen çıktığını hem Bilâl-i Habeşî’nin (ra) ezan okuduğu zaman Kureyşîlerin gizli tenkit ettiklerini aynen haber verdiğini hem Hazret-i Abbas (ra) iman etmeden evvel onun gizli parasından haber verdiğini hem Hazret-i Peygamber’e (asm) bir Yahudi’nin sihir ettiğini hem sahabe meclisinde birinin irtidad edeceğini hem Hazret-i Peygamber’in (asm) katlini niyet edenlerin iman ettiklerini hem müşriklerin Kâbe duvarındaki yazılarını kurtların yediğini ve yalnız o yazılar içindeki Allah isimlerini yemediklerini hem Beytü’l-Makdis’in fethinde büyük bir taun çıkacağını hem Yezid ve Velid gibi şerir reisleri haber verdiğini hem “Bundan sonra onlar bize değil, biz onlara hücum edeceğiz.” diye haber verdiğini ve bunlar gibi çok ihbarat-ı gaybiye bu iki nüktede beyan edilmiştir.

MU’CİZAT-I AHMEDİYE’NİN BİRİNCİ ZEYLİ:

يٰسٓ ۞ وَالْقُرْاٰنِ الْحَكٖيمِ ۞ اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلٖينَ âyetinin mealinde yüzer âyâtın en mühim hakikatleri olan risalet-i Ahmediyeyi (asm) “On Dört Reşha” namıyla on dört kat’î ve parlak ve muhkem bürhanlarla tefsir ve ispat ediyor. Ve en muannid hasmı dahi ilzam eder. Güneş gibi risalet-i Ahmediyeyi izhar ediyor.

ŞAKK-I KAMER MU’CİZESİNE DAİR:

Şu risale, şakk-ı kamer mu’cizesine bu zaman feylesoflarının ettikleri itirazlarını “Beş Nokta” ile gayet kat’î bir surette reddedip inşikak-ı kamerin vukuuna hiçbir mani bulunmadığını gösterir. Ve âhirinde de beş icma ile şakk-ı kamerin vuku bulduğunu gayet muhtasar bir surette ispat eder ve şakk-ı kamer mu’cize-i Ahmediyesini (asm) güneş gibi gösterir.

MU’CİZAT-I AHMEDİYE ZEYLİNİN BİR PARÇASI:

Risalet-i Ahmediye (asm) hakkında olup Mi’rac Risalesi’nin Üçüncü Esas’ının nihayetindeki üç mühim müşkülden birinci müşküle ait “Şu mi’rac-ı azîm, niçin Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma mahsustur?” sualine muhtasar bir fihriste suretinde verilen cevaptır.

ÂYETÜ’L-KÜBRA RİSALESİ’NİN RİSALET-İ AHMEDİYEDEN BAHSEDEN ON ALTINCI MERTEBESİ:

Kâinatın erkânından Hâlık’ını soran bir seyyahın müşahedatından bir parça olup makam münasebetiyle buraya ilhak edilmiştir.

YİRMİNCİ MEKTUP:

فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ âyetinin en mühim bir hakikatini bildiren ve

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ

kelâmının on bir kelimesinde on bir beşaret ve on bir bürhan-ı kat’î bulunduğuna dair bir mektuptur.

Elhak meratib-i tevhid-i hakikinin hakkında bu mektup bir kibrit-i ahmerdir ve bir iksir-i a’zamdır. O derece parlak ve o mertebede kuvvetli delilleri ve hüccetleri gösteriyor ki en mütemerrid zındıkları dahi imana getiriyor.

On Dokuzuncu Mektup olan Risale-i Ahmediye (asm) kelime-i şehadetin ikinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hükmünü ne derece kat’î ve kuvvetli ispat etmiştir. Öyle de bu Yirminci Mektup, kelime-i şehadetin birinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hükmünü, o kat’iyet ve kuvvetle ispat ediyor.

Hakiki ve kuvvetli imanı kazanmak isteyenler bunu okusunlar. Ve bilhassa Dokuzuncu Kelime bahsinde, ilim ve irade-i İlahiyenin ispatını çok vâzıh bir surette beyan ettiği gibi Onuncu Kelime bahsinde de وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ bürhanıyla مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin mühim bir sırrını ve en muazzam bir hakikatini “Beş Nükte”de beyan ediyor. Hakaik-i imaniyenin bir tılsım-ı a’zamını o beş nükte ile hallediyor.

YİRMİNCİ MEKTUP’UN ONUNCU KELİMESİNE ZEYL:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ âyetiyle ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا فٖيهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا

âyetinin en mühim ve en muazzam bir hakikatini üç temsil ile tefsir ediyor. Ve her şey ve bütün eşya Cenab-ı Hakk’ın kudretiyle olsa bir tek şey kadar kolay olduğuna ve kudret-i İlahiyeye verilmediği vakit, bir tek şey kâinat kadar müşkülatlı ve suubetli olduğuna dair en mühim bir sırrını ve en muğlak muammasını, gayet kolay bir tarzda tefsir ederek keşfeder.

YİRMİ BİRİNCİ MEKTUP:

Küçük bir mektuptur fakat gayet büyük bir âyetin büyük bir hakikatini beyan ettiği için ona ihtiyaç büyüktür.

اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَرٖيمًا ۞ وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانٖى صَغٖيرًا

âyeti, beş ayrı ayrı surette ihtiyar valideyne şefkati celbettiğinin sırrını gösteriyor. Hanesinde ihtiyar valideyni veya akrabası veya Müslüman kardeşleri bulunan zatlar, bu mektubu okumaya pek çok muhtaçtırlar.

YİRMİ İKİNCİ MEKTUP:

İki mebhastır.

Birinci Mebhas

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ ۞ اِدْفَعْ بِالَّتٖى هِىَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذٖى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِىٌّ حَمٖيمٌ ۞ وَالْكَاظِمٖينَ الْغَيْظَ وَالْعَافٖينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنٖينَ

âyetlerinin sırrıyla; ehl-i imanı, uhuvvet ve muhabbete davet ediyor. Nifak, şikak, kin ve adâvetten men’edecek mühim esbabı gösteriyor. Kin ve adâvet –ehl-i iman ortasında– hem hakikatçe hem hikmetçe hem insaniyetçe hem İslâmiyetçe hem hayat-ı şahsiyece hem hayat-ı içtimaiyece hem hayat-ı maneviyece gayet çirkin ve merdud ve zulüm olduğunu gayet kat’î bir surette ispat edip mezkûr âyetlerin mühim bir sırrını tefsir eder.

İkinci Mebhas

اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ ۞ وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَ هُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ

sırrıyla, ehl-i imanı hırstan şiddetli bir surette men’eden esbabı gösterir. Ve hırs dahi adâvet kadar muzır ve çirkin olduğunu kat’î delillerle ispat ederek şu âyet-i azîmenin mühim bir sırrını tefsir ediyor.

Hırsa müptela adamlar, bu ikinci mebhası çok dikkatle mütalaa etmelidirler. Kin ve adâvet marazıyla hasta olanlar, tam şifalarını birinci mebhasta bulurlar.

İkinci Mebhas’ın Hâtime’sinde, zekâtın ehemmiyetini ve bir rükn-ü İslâmî olduğunun hikmetini güzel bir surette beyan etmekle beraber; hakikatli bir rüyada güzel bir hakikat beyan ediliyor.

Şu risalenin Hâtime’sinde اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ âyeti altı derece zemmi zemmetmekle, altı vecihle gıybetten zecrettiğini ve mu’cizane ve hârika bir i’caz ile gıybeti hem aklen hem kalben hem insaniyeten hem vicdanen hem fıtraten hem milliyeten mezmum ve merdud ve çirkin ve muzır olduğunu gayet kat’î bir surette, Kur’an’ın i’cazına yakışacak bir tarzda beyan ediyor.

Ve gıybet, alçakların silahı olduğu cihetle izzet-i nefis sahibi, bu pis silaha tenezzül edip istimal etmediğine dair denilmiştir:

اُكَبِّرُ نَفْسٖى عَنْ جَزَاءٍ بِغِيْبَةٍ ۞ فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ

YİRMİ ÜÇÜNCÜ MEKTUP:

Bu mektubun birkaç mebhası var. Öteki mebhaslara bedel latîf ve manidar bir tek mebhas aynen yazıldı. Şöyle ki:

Ahsenü’l-kasas olan kıssa-i Yusuf’un (as) hâtimesini haber veren تَوَفَّنٖى مُسْلِمًا وَ اَلْحِقْنٖى بِالصَّالِحٖينَ âyetinin ulvi ve latîf ve müjdeli ve i’cazkârane bir nüktesi şudur ki:

Sair ferahlı, saadetli kıssaların âhirindeki zeval ve firak haberinin acıları ve elemi; kıssadan alınan hayalî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bâhusus kemal-i ferah ve saadet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda mevtini, firakını haber vermek daha elemlidir. Dinleyenlere “Eyvah!” dedirtir.

Halbuki şu âyet, kıssa-i Yusufiyenin en parlak kısmı ki: Aziz-i Mısır olması, peder ve validesiyle görüşmesi ve kardeşleriyle sevişip tanışması olan dünyaca en saadetli ve ferahlı bir hengâmda, Hazret-i Yusuf’un (as) mevtini şöyle bir surette haber veriyor ve diyor ki:

“Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha saadetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için Hazret-i Yusuf aleyhisselâm, Cenab-ı Hak’tan vefatını istedi ve vefat etti, o saadete mazhar oldu. Demek o dünyevî, lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve daha ferahlı bir vaziyet kabrin arkasında vardır ki Hazret-i Yusuf aleyhisselâm gibi hakikatbîn bir zat, o gayet lezzetli bir vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi, tâ öteki saadete mazhar olsun.”

İşte Kur’an-ı Hakîm’in şu belâgatına hayran ol, bak ki Kıssa-i Yusuf’un (as) hâtimesini ne suretle haber verdi. O haberi dinleyenlere elem ve esef değil; belki bir müjde, bir sürur ilâve ediyor.

Hem irşad ediyor ki: Kabrin arkası için çalışınız! Hakiki saadet ve lezzet ondadır.

Hem Hazret-i Yusuf aleyhisselâmın âlî sıddıkıyetini gösteriyor ve diyor: “Dünyanın en parlak ve en sürurlu haleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftun etmiyor; yine âhireti istiyor.”

YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTUP:

(Hâşiye[3]) Kâinatın tılsım-ı acibini ve müşkül muammasının en mühim bir sırrını keşif ve halleden bir mektuptur ve en mühim bir sualin cevabıdır. Şöyle ki:

“Esma-i İlahiyenin a’zamlarından olan Rahîm, Kerîm, Vedud’un iktiza ettikleri şefkat-perverane ve maslahatkârane ve muhabbettarane taltifleri; ne suretle pek müthiş ve muvahhiş olan mevt ve adem ile zeval ve firak ile musibet ve meşakkat ile tevfik edilir?” diye sualin cevabında, tılsım-ı kâinatın üçüncü muammasını halleden ve kâinattaki daimî faaliyetin muktezasını ve esbab-ı mûcibesini gösteren beş remiz ile ve gayelerini ve faydalarını ispat eden beş işaret ile cevap veriyor.

Şu mektup iki makamdır. Birinci Makamı beş remizdir.

Birinci Remiz: İspat ediyor ki Sâni’-i Hakîm ne yaparsa haktır. Hiçbir şey ve hiçbir zîhayat, ona karşı hak dava edemediğini ve “Haksız bir iş oldu.” diyemediğinin sırrını, kat’î bir tarzda ispat eder.

İkinci Remiz: Hayret-nüma, dehşet-engiz, daimî bir suretteki faaliyet-i Rabbaniyenin sırrını ve halk ve tebdil-i eşyadaki hikmet-i azîmesini beyan ediyor ve en mühim bir muamma-yı hilkati hallediyor.

Üçüncü Remiz: Zevale giden eşya ademe gitmediğini, belki daire-i kudretten daire-i ilme geçtiğini ve eşyadaki hüsün ve cemale ait istihsan ve şeref ve makam, esma-i İlahiyeye ait olduğunu gayet güzel bir surette ispat eder.

Dördüncü Remiz: Mevcudatın mütemadiyen tebeddül ve tagayyür etmeleri; bir tek sahifede, her dakikada ayrı ayrı ve manidar mektupları yazmak nevinden, sahife-i kâinatta esma-i İlahiyenin cilveleriyle yazılan cemal ve celal ve kemal-i İlahiyenin hadsiz âyâtını, mahdud sahifelerde de hadsiz bir surette yazıldığını ispat eder.

Beşinci Remiz: İki nükte-i mühimmedir.

Birisi: Vâcibü’l-vücud’a intisabını iman ile hisseden adam, hadsiz envar-ı vücuda mazhar olduğunu ve hissetmeyen, nihayetsiz zulümat-ı ademe ve âlâm-ı firaka maruz bulunduğunu gösterir.

İkinci Nükte: Dünyanın üç yüzü bulunduğunu… Zahir yüzünde, zeval, firak, mevt ve adem var fakat esma-i İlahiyenin âyinesi ve âhiretin mezraası olan içyüzlerinde, zeval ve firak, mevt ve adem ise tazelenmek ve teceddüddür ve bekanın cilvelerini gösteren bir tavzif ve terhistir.

BU MEKTUBUN İKİNCİ MAKAMI:

Bir mukaddime ile beş işarettir.

Mukaddime: Hallakıyet ve tasarrufat-ı İlahiyeden gayet azîm bir hakikati, muazzam ve muhteşem kanunlarla beyan ediyor. Mesela, bir kuşun tüylü libasını değiştiren Sâni’-i Hakîm, aynı kanunla kâinatın suretini kıyamet vaktinde ve âlem-i şehadetin libasını haşirde o kanun ile değiştirir.

Hem bir ağacın ne kadar meyveleri ve çiçekleri bulunuyor; her bir çiçeğin o kadar gayeleri, her bir meyvenin o kadar hikmetleri bulunduğunu gösterir.

Beş işaret ise: Eşya, vücuddan gittikten sonra verdikleri ehemmiyetli beş netice itibarıyla, bir vecihle ma’dum iken beş vecihle mevcud kalıyor. Şöyle ki:

Her bir mevcud, vücuddan gittikten sonra, ifade ettiği manalar ve arkasında bâki kalan hüviyet-i misaliyesi, âlem-i misalde mahfuz kalır.

Hem hayatının etvarıyla “mukadderat-ı hayatiye” denilen sergüzeşte-i hayatiyesi âlem-i misalin defterlerinden olan levh-i misalîde yazılır. Ruhanîlere, daimî mevcud bir mütalaagâh olur.

Hem cin ve insin amelleri gibi âhiret pazarına ve âlem-i âhirete gönderilecek mahsulatı bâki kalır.

Hem etvar-ı hayatiyeleriyle ettikleri enva-ı tesbihat-ı Rabbaniye bâki kalıyor.

Hem şuunat-ı Sübhaniyenin zuhuruna medar çok şeyleri arkasında mevcud bırakır, öyle gider.

Bu beş işaretteki beş hakikati, kat’î delil hükmünde beş makul ve makbul temsil ile beyan eder.

YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTUP’UN BİRİNCİ ZEYLİ:

قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖى لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ âyetinin mühim bir sırrını beş nükte ile tefsir ediyor. Ve dua, bir sırr-ı azîm-i ubudiyet olduğunu ve kâinattan daimî bir surette dergâh-ı rububiyete giden en azîm vesile ise dua olduğunu ve duanın azîm tesiri bulunduğunu kat’î ispat etmekle beraber; külliyet ve devam kesbeden bir dua, kat’iyen makbul olduğuna binaen umum ümmetin Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma salavat namıyla dualarının neticesinde, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın ne kadar yüksek bir mertebede olduğunu gösterir.

Duanın da üç nev-i mühimmini zikretmekle beraber, beyan eder ki duanın en güzel ve en latîf meyvesi, en leziz ve en hazır neticesi şudur ki: Dua eden adam, bilir ve dua ile bildirir ki birisi var, onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder, onun eli her şeye yetişir. Ve bu boş, hâlî dünyada o yalnız değil; belki bir Kerîm zat var; ona bakar, ünsiyet verir. Onun hadsiz ihtiyacatını yerine getirebilir ve hadsiz düşmanlarını def’edebilir bir zatın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferah ve sürur duyup dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp “Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn” der.

YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTUP’UN İKİNCİ ZEYLİ:

Mi’rac-ı Nebevî ve Mevlid-i Nebevîye (asm) dair üç mühim suale, gayet mukni ve mantıkî ve parlak bir cevaptır. Bu zeyl çendan kısadır fakat gayet kıymettardır. Mevlid-i Nebevîye (asm) iştiyakı olanlar buna çok müştaktırlar.

Hâtimesinde gayet mühim bir düstur-u mantıkî ile kâinatta en büyük ferd-i ekmel ve üstad-ı küll ve habib-i a’zam, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm olduğunu ispat eder.

YİRMİ BEŞİNCİ MEKTUP:

Sure-i Yâsin’in yirmi beş âyetine dair yirmi beş nükte olmak üzere rahmet-i İlahiyeden istenilmiş fakat daha zamanı gelmediğinden yazılmamıştır.

YİRMİ ALTINCI MEKTUP:

وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ sırrına dair “Hüccetü’l-Kur’an Ale’ş-şeytan ve Hizbihi” namıyla, iblisi ilzam ve ehl-i tuğyanı iskât eden gayet mühim bir mektuptur.

Bu mektubun dört mebhası var.

Birinci Mebhas: Şeytanın en müthiş hücumunu def’etmekle, şeytanı öyle bir surette ilzam eder ki içine girerek saklanıp vesvese edecek bir yer bırakmıyor. Ve o kadar kuvvetli delail-i akliye ile ve kat’î bürhanlarla şeytanı ve şeytanın şakirdlerini ilzam eder ki şeytan olmasa idiler imana gelecektiler.

Fakat maatteessüf şeytan-ı cin ve insin, gayet çirkin davalarını ve desiselerini bütün bütün iptal ve def’etmek için farazî bir surette onların çirkin fikirlerini zikredip öyle iptal ediyor. Mesela, der ki: “Eğer faraza dediğiniz gibi Kur’an kelâmullah olmazsa en âdi ve sahte bir kitap olurdu. Halbuki meydandaki âsârıyla göstermiş ki en âlî bir kitaptır.” İşte bu gibi farazî tabiratın, titreyerek yazılmasına mecburiyet hasıl olmuştur.

Şu mebhasın âhirinde, şeytanın Sure-i قٓ وَ الْقُرْاٰنِ الْمَجٖيدِ in fesahat ve selasetine dair bir vesvese ve itirazını reddediyor.

İkinci Mebhas: Bir insanda, vazife ve ubudiyet ve zat itibarıyla üç şahsiyet bulunduğunu ve o şahsiyetlerin ahlâkı ve âsârı bazen birbirine muhalif olduğunu beyan eder.

Üçüncü Mebhas:

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُوا

âyetinin, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin münasebatına dair gayet mühim bir sırrını ve insanlar, millet millet ve kabile kabile yaratılmasının mühim bir hikmetini Yedi Mesele ile tefsir ediyor.

Bu mebhas, milliyetçilere mühim bir tiryaktır. Bu zamanın en müthiş marazına gayet nâfi’ bir ilaçtır. Ve sahtekâr hamiyet-füruşların ve yalancı milliyet-perverlerin yüzlerindeki perdeyi açar, sahtekârlıklarını gösterir.

Dördüncü Mebhas: Altı sualin cevabında on meseledir.

Birincisi: “Rabbü’l-âlemîn” kelimesinin tefsirinde on sekiz bin âlem dediklerinin hikmeti münasebetiyle, birkaç nükte-i Kur’aniye beyan edilir.

İkinci Mesele: “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.” Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin-i Râzî’ye demiş. Ondan murad nedir? Cevabında, gayet mühim bir mesele-i marifetullah beyan edilmiştir.

Üçüncü Mesele: “وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنٖى اٰدَمَ âyetiyle اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا âyetinin vech-i tevfiki nedir?” diye sualine, gayet güzel ve nurlu mühim bir cevaptır.

Dördüncü Mesele: “ جَدِّدُوا اٖيمَانَكُمْ بِلَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hikmeti nedir?” diye suale, gayet güzel ve nurlu bir cevaptır.

Dördüncü Meselenin Zeyli’nde, vahdaniyetin gayet azîm bir hüccetine ve geniş ve uzun bir bürhanına muhtasar bir işarettir.

Beşinci Mesele: “Yalnız ‌لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyen ‌مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ‌ demeyen ehl-i necat olabilir mi?” sualine karşı mühim bir cevaptır.

Altıncısı: Birinci Mebhas’taki şeytanla münazaranın çirkin tabiratlarının sebeb-i zikrini bildiriyor. Hem mühim bir temsil ile hizbü’ş-şeytanı en dar ve en muhal ve en menfur bir mevkiye sıkıştırıyor. Meydanı Hizbü’l-Kur’an hesabına zapt ederek, her bir hal-i Ahmediye (asm) her bir haslet-i Muhammediye (asm) her bir tavr-ı Nebevî (asm) o kuvvetli temsile göre birer mu’cize hükmüne geçip nübüvvetini ispat ettiğini gösterir.

Yedincisi: Vehham ve zarardan sakınmak için bizden uzaklaşan bazı dostların kuvve-i maneviyelerini teyid için ve hizmetimizden bazı maksatlarla çekilen ve maksatlarının aksiyle tokat yiyenleri, çok misallerden yedi küçük misal ile gösterir ki siperini bırakıp kaçanlar, daha ziyade yaralanırlar.

Sekizincisi: Diyorlar ki: “Elfaz-ı Kur’aniye ve zikriye ve tesbihatların her birinden, bütün letaif-i insaniye hisselerini istiyorlar. Manaları bilinmezse hisse alınmaz, öyle ise tercüme edilse daha iyi değil mi?” diye olan müthiş ve mugalatalı şu suale karşı, gayet mühim ve ibretli ve zevkli bir cevaptır.

Elfaz-ı Kur’aniye ve Nebeviye (asm) manalara, camid ve ruhsuz libas değiller; belki hayattar feyiz-âver ciltlerdir. Zîhayat bir ceset soyulsa elbette ölür. Hem lisan-ı nahvî olan elfaz-ı Kur’aniyedeki i’caz ve îcaz, hakiki tercümeye mani olduğunu gösterir.

Dokuzuncusu: “Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak dairesinin haricinde ehl-i velayet bulunabilir mi?” sualine, mühim ve merak-âver bir cevaptır.

Onuncusu: Kur’an-ı Hakîm’in hizmetinde bulunan bu bîçare Said ile görüşen ve görüşmek arzu eden dostlara mühim bir düsturdur.

YİRMİ YEDİNCİ MEKTUP:

Bu mektup, Risale-i Nur Müellifinin talebelerine yazdığı ayn-ı hakikat ve çok letafetli, güzel mektuplarıyla; Risale-i Nur talebelerinin üstadlarına ve bazen birbirlerine yazdıkları ve Risale-i Nur’un mütalaasından aldıkları parlak feyizlerini ifade eden çok zengin bir mektup olup bu mecmuanın üç dört misli kadar büyüdüğü için bu mecmuaya idhal edilmemiştir. Barla, Kastamonu, Emirdağı Lâhikaları olarak müstakillen neşredilmiştir.

YİRMİ SEKİZİNCİ MEKTUP:

“Sekiz Mesele” namıyla sekiz risaledir.

Birinci Risale Olan Birinci Mesele

Rüya-yı sadıkanın hakikatini ve faydasını, gayet güzel ve hakikatli “Yedi Nükte” ile beyan ediyor. Bu risale hem kıymettardır hem merak-âverdir.

İkinci Mesele Olan İkinci Risale

“Hazret-i Musa aleyhisselâm, Hazret-i Azrail aleyhisselâmın gözüne tokat vurmuş.” mealindeki bir hadîse dair ehemmiyetli bir münakaşayı kökünden kaldırır ve bu nevi hadîslere mülhidler tarafından gelen itirazata bir set çeker. Bu risale küçüktür fakat merak-âverdir.

Üçüncü Mesele Olan Üçüncü Risale

Bu bîçare müflis Said’in ziyaretine gelenlerin ne niyetle görüşmeleri lâzım geldiğini beyan edip sırf Kur’an-ı Hakîm’in dellâlı itibarıyla görüşmek lâzım geldiğini ve o görüşmenin mühim faydalarını ve Said’in şahsiyetinin hiçliği nazara alınmayacağını, belki dellâlı olduğu mukaddes dükkânın kıymettar cevherlerini nazara almak lâzım geldiğini “Beş Nokta” ile gayet güzel bir surette ispat etmekle beraber; hizmet-i Kur’aniyenin keramatından ve inayet-i Rabbaniyeden, ben ve bazı kardeşlerim mazhar olduğumuz çok inayetlerden birkaç vaki ve kat’î misalleri zikrediyor.

Bu risalenin tetimmesinde; risalelerin yazmasında, hususan telifinde ve bilhassa Yirmi Dokuzuncu Mektup’ta tezahür eden hârika bir inayeti beyan ediyor.

Dördüncü Risale Olan Dördüncü Mesele

Mescidimize iki defa taarruz edildi, âhirki defa da kapadılar. Ondan iki veya üç sene mukaddem, yine mübarek bir misafirin gelmesiyle, gayet vahşiyane ve zalimane tecavüz edildiği için her taraftan benden sual edildi. Böyle merak-ı umumîyi tahrik eden bir hâdiseye lâyık cevap vermek için Eski Said lisanıyla “Dört Nokta” ile mühim bir ibretli cevaptır.

Beşinci Risale Olan Beşinci Mesele

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’da tekrar ile اَفَلَا يَشْكُرُونَ ۞ اَفَلَا يَشْكُرُونَ ve şükretmeyenleri, otuz bir defa فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ fermanıyla tehdit ettiğinin sırrını gayet âlî ve tatlı ve makul ve makbul bir surette tefsir ediyor, insan bir şükür fabrikası olduğunu ispat ediyor. Kâinat bir nimet hazinesi olup şükür ise anahtarı olduğunu; ve rızık, onun neticesi ve şükrün mukaddimesi bulunduğunu gayet güzel ve kat’î bir surette ispat ediyor.

Der tarîk-ı acz-mendî, lâzım âmed çâr çîz:

Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!

olan düstur-u hakikatteki dördüncü rükün bulunan şükr-ü mutlakın parlak ve yüksek hakikatini izah ediyor.

Altıncı Risale Olan Altıncı Mesele

Hatt-ı Kur’an Mektubat mecmuasında neşredildiğinden buraya dercedilmedi.

Yedinci Risale Olan Yedinci Mesele

قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِهٖ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ

âyetinin, Risale-i Nur ve hâdimleri hakkındaki mühim bir sırrını “Yedi İşaret” namıyla, yedi inayet-i Rabbaniyeyi beyan ediyor. Ve tahdis-i nimet suretinde bu inayet-i seb’anın izharına, yedi makul sebebini beyan ediyor. Bu inayet-i seb’a-i külliyenin hârikalarına işareten, kendi kendine telif vaktinde iki sahifenin bütün satırları başlarında yirmi sekiz elif gelerek, Yirmi Sekizinci Mektup’un mertebesine tevafuk ettiğini (Hâşiye[4]) teliften bir zaman sonra muttali olduk.

Bu inayet-i seb’ayı okuyan adam, Risale-i Nur eczalarının ne kadar ehemmiyetli ve nazar-ı inayet-i İlahiyede bulunduğunu ve himayet-i Rabbaniyede olduğunu bilecek. Bu yedi inayet külliyedir, cüz’iyatları yetmişi geçer.

Âhirinde, bir sırr-ı inayete ait mahrem bir sualin cevabı vardır. Hâtimesinde, inayet-i seb’adan birincisi olan tevafukata gelen veya gelmek ihtimali olan evhamı gayet kat’î bir surette def’ediyor. O hâtimenin âhirinde de Üçüncü Nükte’de inayet-i hâssa ve inayet-i âmmeye dair mühim bir sırr-ı dakik-i rububiyete ve ehemmiyetli bir sırr-ı Rahmaniyete işaret ediyor.

Sekizinci Risale Olan Sekizinci Mesele

Altı sualin cevabı olan sekiz nüktedir.

Birinci Nükte: Tevafuktaki işarat-ı gaybiye, umum Risale-i Nur eczalarında cüz’î küllî bulunduğuna dairdir.

İkinci Nükte: Tevafukatın meziyeti, lafz-ı Celal’den başka ne için Kur’an’da fevkalâde matlub olmadığının sırrını beyan eder.

Üçüncü Nükte: Bir kardeşimizin fazla ihtiyat ve cesaretsizliği yerinde olmadığını ve bir müftünün Onuncu Söz’e sathî tenkidine karşı güzel bir cevaptır. (Fakat bu mecmuaya idhal edilmemiştir.)

Dördüncü Nükte: “Meydan-ı haşirde insanlar nasıl toplanacaklar, çıplak olarak mı? Herkes ahbaplarını görebilir mi? Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı şefaat için nasıl bulacağız? Hadsiz insanlarla bir tek zat olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm nasıl görüşecek? Ehl-i cennet ve cehennemin libasları nasıl olacak? Ve bize kim yol gösterecek?” Altı meraklı sualin mukni ve makul cevabıdır.

Beşinci Nükte: “Zaman-ı fetrette, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın ecdadı, bir din ile mütedeyyin mi idiler?” cevabında, güzel bir hakikat beyan ediliyor.

Altıncı Nükte: “Hazret-i İsmail aleyhisselâmdan sonra, Peygamber’in (asm) ecdadından peygamber gelmiş midir?” sualine karşı, gayet mühim bir cevaptır.

Yedinci Nükte: “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın peder ve validesinin ve ceddi Abdülmuttalib’in imanları hakkında en sahih haber hangisidir?” sualine karşı gayet mühim ve makul bir cevaptır.

Sekizinci Nükte: “Amcası Ebu Talib’in imanı hakkında esahh olan nedir? Cennete girebilir mi?” sualine karşı güzel bir cevaptır.

YİRMİ DOKUZUNCU MEKTUP

Dokuz kısımdır. Yirmi dokuz nükte-i mühimme içinde vardır. O dokuz kısım, küçük büyük on yedi risaledir.

Birinci Risale Olan Birinci Kısım

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ ۞ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَ صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَ لَا الضَّٓالّٖينَ ۞

هُوَ الَّذٖٓى اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ… الخ

âyetlerinin bazı sırlarını dokuz nükte ile tefsir eder.

Birinci Nükte: “Kur’an’a ait ve Kur’an’ın esrarı bilinmiyor ve müfessirler hakikatini anlamamışlar.” diyenlere karşı mühim bir cevaptır.

İkinci Nükte: Kur’an-ı Hakîm’de وَ التّٖينِ وَ الزَّيْتُونِ ۞ وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا gibi kasemat-ı Kur’aniyedeki mühim bir hikmeti beyan ediyor.

Üçüncü Nükte: Surelerin başlarındaki birer şifre-i İlahiye olan huruf-u mukattaaya dairdir.

Dördüncü Nükte: Kur’an-ı Hakîm’in hakiki tercümesi kabil olmadığından ve manevî i’cazındaki ulviyet-i üslup tercümeye gelmediğinden, mühim bir beyanla, üslub-u Kur’aniyedeki bir lem’a-i i’caziyeyi gösterir.

Beşinci Nükte: “Elhamdülillah” cümlesinin ifade ettiği mananın en kısası, bir satır kadar olduğunu ve hakiki tercümesinin kabil olmadığını gösterir.

Altıncı Nükte: اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deki nun-u mütekellim-i maalgayra dair mühim bir sırrını, nurlu bir hal ve hakikatli bir hayal içinde beyan ediyor.

Yedinci Nükte: اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَ ۞ صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ in mühim ve nurani sırrının beyanı içinde, bid’aların icadı ne kadar çirkin ve zarar olduğunu gösterir.

Sekizinci Nükte: Şeair-i İslâmiye, hukuk-u umumiye hükmünde olduğuna dair mühim bir sırrını beyan ediyor.

Dokuzuncu Nükte: Mesail-i şeriatın “taabbüdî” ve “makulü’l-mana” olarak iki kısım olduğunu ve taabbüdî kısmı hikmet ve maslahatların tebeddülü ile tagayyür edemediğinin sırrını beyan eder.

Ve ezanın faydası, yalnız bir köy ahalisini namaza davet değil belki kâinat sarayında mevcudata karşı umum mahlukat namına bir ilan-ı tevhid olduğunu beyan eder.

İkinci Risale Olan İkinci Kısım

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓى اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَ الْفُرْقَانِ

âyetinin bir sırrını, sıyam-ı ramazanın yetmiş hikmetlerinden dokuz hikmetinin beyanıyla o sırr-ı azîmi tefsir ediyor. O dokuz hikmet, o kadar hakiki ve kuvvetli ve cazibedardırlar ki Müslüman olmayan da onları görse oruç tutmak için büyük bir iştiyak ve bir hevese gelir. Kendine Müslüman deyip oruç tutmayanların, bu hikmetlere karşı hacalet ve hatalarından ezilmeleri lâzım gelir.

Üçüncü Risale Olan Üçüncü Kısım

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın enva-ı i’cazından göz ile görünecek kısmının beş altı vechinden bir vechini, yeni bir Kur’an’ı yazmakla göstermeye dairdir. Lillahi’l-hamd, öyle bir Kur’an yazıldı. Ümmetçe Hâfız Osman hattıyla makbul Kur’an’ın aynı sahifelerini ve satırlarını muhafaza etmekle beraber lafzullah, mecmu Kur’an’da iki bin sekiz yüz altı defa tekerrür ettiği halde; nadir ve nükteli müstesnalar hariç kalıp mütebâkisi tevafuk ettiğini anladık, sahife ve satırlarını tağyir etmedik. Yalnız biz tanzim ettik. O tanzimden hârika bir tevafuk tezahür etti. Yazdığımız Kur’an’ın parçalarını bir kısım ehl-i kalp görmüş, Levh-i Mahfuz hattına yakın olduğunu kabul etmişler.

Bu risale ise tevafukat-ı Kur’aniyeye dair olduğu münasebetiyle, sırf bir işaret-i gaybiye olarak, hiçbirimizin haberimiz olmadan, iptida telif ve birinci tesvidinde on bir “Kur’an” kelimesi; bir tek sahifede, birer satırda, bir sırada hatt-ı müstakim ile tevafukları, tevafuk-u Kur’aniyedeki lem’a-i i’caziyenin bir şuâı şu risalede bu hârika letafeti gösterdiğini, görenlere kanaat geldi.

Bu Üçüncü Kısmın mütebâki meseleleri ile Dördüncü Kısım tevafukata dair olduğu için tevafukata dair olan fihriste ile iktifa edilmiştir.

Dördüncü Kısım Olan Dördüncü Risale

Üç nüktedir.

Birinci Nükte: Kur’an’da “Kur’an” kelimesinin çok sırlarından bir sırrını, altmış dokuz âyât-ı azîmede latîf ve manidar, sahifeler arkasında birbirine tevafukla baktıklarını ve o âyât-ı azîmenin manen birbirinin hakikatini teyid ettiklerini göstermek ve tilavet-i Kur’an sevabını ve zikir faziletini ve tefekkür ubudiyetini birden kazanmak isteyenlere, evrad nevinden gayet güzel bir hizb-i Kur’anî olarak yazılmıştır.

İkinci Nükte: Kur’an-ı Hakîm’de “Resul” kelimesinin tekrarındaki esrarın tevafuk cihetiyle birisine işaret için yüz altmış âyâttaki “Resul” kelimesi birbirine tevafukla manidar bakması gibi (Hâşiye[5]) o yüz altmış muazzam âyetler de birbirine bakıyor. Birbirini teyid ve ispat ettiğine işareten ve Kur’an’dan hem kıraat hem zikir hem fikir olmak üzere bir hizb-i mahsustur. Kendine âlî ve tatlı ve çok kıymetli ve çok faziletli bir vird arzu edenlere mühim bir virddir.

Üçüncü Nükte: Lafzullahın iki bin sekiz yüz altı defa zikrinin çok nükteleri var. İ’caz-ı Kur’an’ın çok şuâlarını gösteriyor. Bu Üçüncü Nükte de onun dört şuâ-ı i’cazını gösteriyor.

Beşinci Risale Olan Beşinci Kısım

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ … الخ

âyet-i pür-envarının çok envar-ı esrarından güzel bir nuru, ramazan-ı şerifte bir halet-i ruhaniyede, mühim bir seyahat-i kalbiyede görünmüş ve bir derece bu risalede beyan edilmiştir. Bu risale küçüktür fakat çok nurlu ve ehemmiyetlidir.

Altıncı Risale Olan Altıncı Kısım

وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذٖينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ âyetinin mühim bir sırrını ve azîm bir hakikatini; ins ve cin şeytanlarının ve Müslümanlar içine girmiş mülhidlerin ve münafıkların altı desiseleriyle altı cihetten hücumlarını altı hakikatle set ve reddetmekle, o sırr-ı azîmi tefsir ediyor.

Birinci Desiseleri: Kur’an hâdimlerini hubb-u câh vasıtasıyla aldatmalarına mukabil, gayet mukni ve kat’î bir cevapla susturur.

İkinci Desiseleri: Korku damarıyla, ehl-i hakkı haktan çevirmelerine karşı, gayet güzel ve kat’î bir cevapla tard edilir.

Üçüncü Desiseleri: Tama’ ve hırs cihetiyle, ehl-i hidayeti hizmet-i Kur’aniyeden vazgeçirmelerine karşı, gayet parlak ve kat’î bir cevapla reddedilir.

Dördüncü Desiseleri: Asabiyet-i milliyeyi tahrik etmek suretinde, hakiki din kardeşlerinin ve hizmet-i Kur’aniyede samimi arkadaşlarının içine yabanilik ve ihtilaf atmak ve üstadlarından soğutmalarına mukabil, gayet mühim ve kat’î öyle bir cevaptır ki şeytan-ı insîyi tamamıyla susturduğu gibi sahtekâr milliyetçilerin maskelerini yırtarak, öyleler milletin düşmanları olduklarını ve hakiki milliyet-perverler kimler olduğunu gösterir.

Beşinci Desiseleri: İnsanın en zayıf damarı olan enaniyetini tahrik edip ehl-i hakkı haksızlığa sevk etmek ve ehl-i ittihadı ihtilafa düşürmelerine mukabil, kuvvetli ve eneleri susturacak bir cevap verilmiştir.

Altıncı Desiseleri: Tembellik ve ten-perverlik ve vazifedarlık damarından istifade suretiyle, Kur’an şakirdlerinin gayretlerini, sadakatlerini, ihlaslarını zedelemek suretindeki hücumlarına karşı bir cevaptır.

Âhirinde, umum cevapların hülâsası olarak şu iki âyet ile Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan mu’cizane cevap veriyor:

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ۞ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتٖى ثَمَنًا قَلٖيلًا

Şu risalenin âhirinde; iki yaprakta yazıldıktan sonra görülmüş, ihtiyarsız kendi kendine gelen latîf ve zarif bir tevafuktur ki sıkıntılı esaretimin tam dokuzuncu senesinde telif edilen şu risalenin âhirinde, Yirmi Dokuzuncu Mektup’un bahsinde yirmi dokuz nükte bulunması ve dokuz kısım olması ve bu risale fihristesinde dokuz defa “dokuz” lafzı ile o mektuptan bahsedilmesi ve Birinci Kısım dokuz nükte olması; ve ramazanın, burada işaret edilen ve İkinci Kısım’da mezkûr hikmetleri dokuz bulunması; ve burada işaret edilen ve Dördüncü Kısım’da mezkûr “Kur’an” kelimesine dair âyetlerin altmış dokuz etmesi; ve Kur’an kelimesi de bu mebhasta yirmi dokuz gelmesi ve lafzullah dahi dokuz olması; ve bu risale de yirmi dokuz sahifede tamam olması cihetiyle, dokuz defa dokuzlar birbirine tevafuk ederek çok şirin düşmüştür. Bu risalenin dahi sırr-ı tevafuktan küçük fakat parlak bir hissesi var olduğunu gösterir.

Bu dokuz defa dokuzların sırrının, dokuzuncu sene-i esaretimde zuhuru ise inşâallah esaretin dokuzuncu senesinde biteceğine işarî bir beşarettir. Dokuzuncu sene-i esaretimde sıkıntıdan o sene dokuz dişim düştüler, o münasebetle Isparta’ya mezuniyetle gitmek o senede oldu.

Hem latîf bir tevafuktur; bu parça dahi bu sahifede (Hâşiye[6]) dokuz, on dokuz defa gelmiştir. Hem fihristenin Dördüncü Kısmında ve bu İkinci Kısmın bazı nüshalarında, aşağıdaki gösterilen tevafuk vardır:

Umum elif yüz on dokuz, umum risaleler dahi yüz on dokuzdur. Demek, elifler de bir nevi fihristeye işarettir.

Altıncı Kısım Olan Altıncı Risalenin Zeyli:

وَمَا لَنَٓا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلٰى مَٓا اٰذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ

âyetinin sırrına istinaden, dünyanın hiçbir usûl ve kanununa tatbik edilmeyen, vicdansız insanların bize karşı tecavüzatına sabır ile ve Hakk’a tevekkül ile beraber; istikbalde gelecek nefret ve tahkirden sakınmak için ve istikbal asırları, bu asrın simasına ve gayretsiz adamların yüzlerine “Tuh!” dedikleri zaman, tükürükleri yüzümüze gelmemek için veya silmek için yazılmış bir lâyihadır. Ve Avrupa’nın insaniyet-perver maskesi altında sağır kulaklarını çınlatmak ve bu vicdansız gaddarları bize musallat eden o insafsız zalimlerin görmeyen gözlerine sokmak ve bu asırda, yüz bin cihetten “Yaşasın cehennem!” dedirten mimsiz medeniyet-perestlerin başlarına vurmak için yazılmış bir arzuhal ve ehl-i ilhad ve bid’atçıları ilzam ve iskât edecek “Altı Sual”dir.

Yedinci Kısım: İşarat-ı Seb’a

فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِىِّ الْاُمِّىِّ الَّذٖى يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِهٖ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ۞ يُرٖيدُونَ اَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

âyetlerinin bir sırrını ve mühim bir hakikatini yedi işaret ile ve yedi mühim suale yedi kat’î ve kuvvetli cevapla tefsir ediyor.

Birinci Sual: “Ecnebilerden ihtida edenler, kendi dilleriyle şeair-i İslâmiyeyi tercüme ediyorlar. Âlem-i İslâm’ın onlara karşı sükûtu ve itiraz etmemesi, cevaz-ı şer’î olduğunu göstermez mi?” diyen ehl-i bid’atın sualine karşı, gayet kat’î ve kuvvetli bir cevaptır.

İkincisi: “Frenklerdeki inkılabcılar ve feylesoflar, Katolik mezhebinde inkılab yapmakla terakki ettiklerinden, acaba İslâmiyet’te böyle bir inkılab-ı dinî olamaz mı?” diyen ehl-i bid’atın sualine karşı; gayet kat’î, zahir ve bâhir ve müskit bir cevaptır.

Üçüncüsü: “Avrupa, taassubu bıraktıktan sonra terakki ettiğinden, biz de taassubu bıraksak daha iyi olmaz mı?” diyen ehl-i bid’at ve sefahetin sualine karşı, gayet müskit ve mukni ve mantıkî bir cevaptır.

Dördüncüsü: “Zaafa uğrayan İslâmiyet’i takviye niyetiyle, kuvvetli olan milliyete mezcetmek ve secaya-yı milliyeti şeair-i İslâmiye ile kuvvetleştirmek, bu asırda daha iyi olmaz mı?” diye dessas ehl-i dünyanın bu müthiş sualine karşı, gayet metin bir cevaptır.

Beşincisi: “Bu kadar heyet-i içtimaiye-i beşeriye fesada girmiş ve hissiyat-ı diniye zayıflaşmış ve şahsî dehalar ve harekât, cemaatin şahs-ı manevîsinin icraatına mağlup düşmüş bir zamanda, nasıl rivayet-i sahihada denildiği gibi birkaç sene zarfında, Mehdi dünyayı ıslah edecek? Halbuki bütün işi hârika olup ve birkaç nebinin mu’cizatı da beraber olsa yine ıslahı pek müşkül görünüyor.” diye ehl-i tenkidin sualine karşı, gayet kavî bir cevaptır.

Altıncısı: Âhir zamanda Hazret-i Mehdi’nin Süfyanî komitesine galebesi, Hazret-i İsa aleyhisselâmın Deccal komitesini dağıtması ve şeriat-ı İslâmiyeye tebaiyetine dairdir.

Yedincisi: “Mütefekkirîn-i İslâmiye, Avrupa’nın düsturlarını ve fennin kanunlarını bir derece kabul edip onların usûlüyle onlara karşı İslâmiyet’i müdafaa ettikleri halde –sen de eskiden böyle yapıyordun– şimdi neden bütün bütün başka bir çığır açıp felsefeyi kökünden vuruyorsun? Ve fünun-u müsbete dedikleri usûllerinin, Kur’an’ın düsturlarına nazaran pek sathî kaldığını gösteriyorsun?” diye çoklar tarafından gelen suale karşı, gayet hak ve hakikatli bir cevaptır.

Sekizinci Kısım Olan Rumuzat-ı Semaniye

Sekiz remizdir, yani sekiz küçük risaledir. Şu remizlerin esası, ilm-i cifrin mühim bir düsturu ve ulûm-u hafiyenin mühim bir anahtarı ve bir kısım esrar-ı gaybiye-i Kur’aniyenin mühim bir miftahı olan tevafuktur. İleride müstakillen neşredileceğinden buraya dercedilmedi.

Dokuzuncu Kısım Olan Dokuzuncu Risale

Turuk-u velayet hakkında dokuz telvihtir ki Telvihat-ı Tis’a namıyla maruf bir risaledir.

Birinci Telvih: Tarîkatın sırrını ve mi’rac-ı Ahmedînin (asm) sayesi altında kalp ayağıyla bir seyr ü sülûk-u ruhanî neticesinde; zevkî ve halî ve bir derece şuhudî hakaik-i imaniye ve Kur’aniyeye mazhariyet olduğunu beyan edip insanın mahiyet-i câmiasında akıl nasıl ki hadsiz fünuna istidadı ve ıttılaı cihetiyle mahiyeti inkişaf etmiş ve o suretle işlettirilmiş, kalp dahi onun gibi bu âlemin bir harita-i maneviyesi ve çok kemalâtın bir çekirdeği hükmünde olduğundan tarîkat cihetiyle onu işlettirmek ve kemalâtına sevk etmek olduğunu ispat eder.

İkinci Telvih: Kalbin işlemesi, zikir ve tefekkürle olduğunu ve işlemesinin mehasininden hayat-ı dünyeviyenin medar-ı saadeti olan birisini beyan eder.

Üçüncü Telvih: Velayet, bir hüccet-i risalet; ve tarîkat, bir bürhan-ı şeriat olduğunu ve onun kıymetini takdir etmeyen, ne kadar hasarete düştüğünü beyan eder.

Dördüncü Telvih: Meslek-i velayet çok kolay olmakla beraber çok müşkülatlı, çok kısa olmakla beraber çok uzun, çok kıymettar olmakla beraber çok hatarlı, çok geniş olmakla beraber çok dar olduğunu ve âfakî ve enfüsî iki yol ile sülûk edildiğini beyan eder.

Beşinci Telvih: Vahdetü’l-vücud ve vahdetü’ş-şuhudun mahiyetini beyan ederek, ehl-i sahvın ve ehl-i veraset-i nübüvvetin âlî meşrebinin rüçhaniyetini ispat eder.

Altıncı Telvih: Velayet yolları içinde en güzeli ve en müstakimi, sünnet-i seniyeye ittiba olduğunu ve velayetin esaslarının en mühimmi, ihlas; ve en keskin kuvveti, muhabbet olduğunu beyan ederek; bu dünya dârü’l-hizmet olduğundan ve dâr-ı ücret ve mükâfat olmadığından tarîkatın lezaizini ve ezvak ve keramatını kasden talep etmemek lâzım geldiğini beyan eder.

Yedinci Telvih: Tarîkat ve hakikat, şeriatın hâdimlerinden olduğunu; tarîkat ve hakikatin en yüksek mertebeleri, şeriatın cüzleri bulunduğunu; tarîkat ve hakikat, vesilelikten çıkmamak ve daima şeriata tebaiyette kalmak lüzumunu beyan edip “Sünnet-i seniye ve ahkâm-ı şeriat haricinde evliya bulunabilir mi?” diye suale, merak-âver bir cevap verir.

Sekizinci Telvih: Tarîkatın sekiz varta-i mühimmesini beyan eder.

Dokuzuncu Telvih: Tarîkatın pek çok semeratından gayet şirin ve güzel dokuz adedini beyan eder.

Bu risale ehl-i tarîk olana ve olmayana bir iksir-i a’zamdır ve bir tiryak-ı enfa’dır.

ZEYL

En kısa ve selim ve en müstakim bir tarîkın esasını “Dört Hatve” namıyla, tezkiye-i nefsin ve tekemmül-ü ruhun medarı olan dört mühim dersi veriyor.

OTUZUNCU MEKTUP

Matbu Arabî İşaratü’l-İ’caz tefsiridir.

OTUZ BİRİNCİ MEKTUP

Otuz bir Lem’a’dır.

OTUZ İKİNCİ MEKTUP

Kendi kendine manzum tarzını alan matbu “Lemaat” risalesidir. Aynı zamanda “Otuz İkinci Lem’a” olup Sözler mecmuasının âhirinde neşredilmiştir.

OTUZ ÜÇÜNCÜ MEKTUP

Marifet-i İlahiyeye pencereler açan “Otuz Üç Pencereli Risale” olup bir cihette “Otuz Üçüncü Söz” olduğundan Sözler mecmuasında neşredilmiş, buraya dercedilmemiştir.

İŞARAT-I GAYBİYE HAKKINDA BİR TAKRİZ:

HAKİKAT ÇEKİRDEKLERİ:

MEDİNE-İ MÜNEVVERE’DE BULUNAN MÜHİM BİR ÂLİMİN RİSALE-İ NUR HAKKINDA YAZDIĞI BİR MANZUME:

ON İKİ SENE EVVEL YAZILMIŞ VE SİKKE-İ TASDİK-İ GAYBÎ MECMUASINDA DERCEDİLMİŞ MÜHİM BİR MEKTUPTAN BİR PARÇADIR:

FİHRİST:

HAKİKAT IŞIKLARI:

*

[1] Hâşiye: Asıl nüshasına göredir.

[2] Hâşiye: Asıl nüshasına göredir.

[3] Hâşiye: Bu Mektup’un mesailini bir derece ihsas etmek arzu edildiğinden fihristiyet ihtisarı muhafaza edilmedi, uzun oldu.

[4] Hâşiye: Asıl nüshasına göredir.

[5] Hâşiye: Bu risalenin, o mukaddes iki kelimenin i’cazî tevafuklarından bahsi ayn-ı hakikat olduğuna delil, o dördüncü risalede bütün o iki kelimenin tevafuk etmesidir. Her bir âyet ayrı ve satır başında yazılmasından, umum o iki mukaddes kelimeler tevafuk etmişlerdir.

[6] Hâşiye: Asıl nüshasına göredir.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir