İzahlı Metin
### İkinci Lem’a
*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*
*İz nâdâ rabbehû ennî messeniye’d-durru ve ente erhamu’r-râhimîn (Hani Rabbine, “Başım dertte, sen merhametlilerin en merhametlisisin” diye seslenmişti.)*
Sabır kahramanı olan Hz. Eyyüb Aleyhisselam’ın bu duası, hem tecrübe edilmiş hem de çok etkilidir. Fakat bizler, bu ayetten alıntı yaparak dualarımızda, *Rabbi innî messeniye’d-durru ve ente erhamu’r-râhimîn (Rabbim, bu dert bana dokundu, sen merhametlilerin en merhametlisisin)* demeliyiz. Hz. Eyyüb Aleyhisselam’ın meşhur kıssasının özeti şudur:
Pek çok yara bere içinde uzun bir süre kaldığı halde, o hastalığın getireceği büyük ödülü düşünerek tam bir sabırla dayanmıştır. Sonra yaralarından oluşan kurtlar kalbine ve diline ulaştığında, Allah’ı anma ve tanımanın merkezleri olan kalbi ve diline dokundukları için kulluk görevine bir zarar gelir düşüncesiyle, kendi rahatı için değil, belki sırf Allah’a kulluk edebilmek için şöyle demiştir: “Ya Rab! Bu dert bana dokundu; dilimle Seni anmama ve kalbimle Sana kulluk etmeme engel oluyor.” diye dua etmiştir. Cenab-ı Hak da bu samimi, saf, karşılıksız ve yalnızca Allah rızası için yapılan duayı olağanüstü bir şekilde kabul etmiş; ona tam bir sağlık ve afiyet vererek her türlü merhametine ulaştırmıştır. İşte bu Lem’a’da beş önemli nokta vardır.
#### Birinci Nükte
Hz. Eyyüb Aleyhisselam’ın dış görünüşteki yara hastalıklarına karşılık, bizim de iç dünyamızda, ruhumuzda ve kalbimizde hastalıklarımız vardır. Eğer içimiz dışımıza, dışımız da içimize çevrilse, Hz. Eyyüb’den daha yaralı ve hasta görüneceğimiz kesindir. Çünkü işlediğimiz her bir günah, aklımıza giren her bir şüphe, kalbimize ve ruhumuza yaralar açar. Hz. Eyyüb Aleyhisselam’ın yaraları, onun kısacık dünya hayatını tehdit ediyordu. Bizim manevi yaralarımız ise pek uzun olan sonsuz hayatımızı tehdit ediyor. Hz. Eyyüb’ün duasına, ondan bin kat daha fazla muhtacız.
Özellikle, nasıl ki o peygamberin yaralarından çıkan kurtlar kalbine ve diline ilişmişti; aynı şekilde bizde de günahlardan kaynaklanan yaralar ve bu yaralardan doğan vesveseler, şüpheler –Allah korusun– imanın merkezi olan kalbin derinliklerine işleyip imanı zedeler. İmanın sözcüsü olan dilin manevi zevkine zarar verip Allah’ı anmaktan tiksindirerek uzaklaştırır ve susturur.
Evet, günah kalbe işleyip onu kararta kararta, sonunda iman ışığını söküp çıkarıncaya kadar katılaştırır. Her bir günah içinde inkâra giden bir yol vardır. O günah, tövbe ile çabucak yok edilmezse, bir kurt değil, adeta küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırır.
Mesela, utanç verici bir günahı gizlice işleyen bir insan, başkalarının öğrenmesinden çok utandığı zaman, meleklerin ve manevi varlıkların mevcudiyeti ona çok ağır gelir. Küçük bir ipucuyla bile onları inkâr etmeyi arzular.
Yine mesela, cehennem azabını gerektiren büyük bir günah işleyen bir kimse, cehennem tehditlerini işittikçe tövbe ile kendine bir kalkan oluşturmazsa, bütün ruhuyla cehennemin yok olmasını arzu eder. Bu yüzden, küçük bir işaret veya şüphe, cehennemi inkâr etmesi için ona cesaret verir.
Ayrıca mesela, farz namazını kılmayan ve kulluk görevini yerine getirmeyen bir kişinin, küçük bir amirinden aldığı ufacık bir görev ihmali azarından etkilendiğini düşünün. İşte bu kişi, sonsuzluğun Sultanı olan Allah’ın tekrar tekrar verdiği emirlere karşı farz ibadetinde gösterdiği tembellik yüzünden büyük bir sıkıntı duyar. Bu sıkıntıdan dolayı içinden şöyle bir arzu yükselir ve adeta der ki: “Keşke bu kulluk görevi hiç olmasaydı.” Bu arzudan, içinde Allah’a karşı manevi bir düşmanlık sezilen bir inkâr isteği uyanır. Allah’ın varlığına dair kalbine bir şüphe girse, kesin bir delilmiş gibi ona yapışmaya eğilim gösterir. Önünde büyük bir felaket kapısı açılır. O talihsiz kişi bilmez ki, inkâr yoluyla kulluk görevinden gelen çok küçük bir sıkıntıya karşılık, inkârın içinde o sıkıntıdan milyonlarca kat daha dehşetli manevi sıkıntılara kendini hedef yapar. Sivrisineğin ısırığından kaçarken yılanın ısırığını kabul eder. İşte bu üç örneğe bakarak diğer durumları da anlayabilirsiniz ki, *bel râne alâ kulûbihim (Hayır, onların kazandıkları günahlar kalplerini paslandırmıştır)* ayetinin sırrı anlaşılsın.
#### İkinci Nükte
Yirmi Altıncı Söz’de kaderin sırrıyla ilgili açıklandığı gibi, musibet ve hastalıklarda insanların üç yönden şikâyet etmeye hakları yoktur.
Birinci Yön: Cenab-ı Hak, insana giydirdiği beden elbisesini sanatını sergilemek için kullanır. İnsanı bir model yapmış, o beden elbisesini bu model üzerinde keser, biçer, değiştirir ve farklılaştırır; böylece çeşitli isimlerinin yansımalarını gösterir. Şâfî (şifa veren) ismi hastalığı gerektirdiği gibi, Rezzak (rızık veren) ismi de açlığı gerektirir. Ve bu böyle devam eder… *Mâlikü’l-mülki yetesarrafu fî mülkihî keyfe yeşâ’ (Mülkün sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder).*
İkinci Yön: Hayat; musibetlerle ve hastalıklarla arıtılır, olgunlaşır, güçlenir, gelişir, meyve verir, mükemmelleşir ve hayatın asıl görevini yerine getirir. Tekdüze bir rahatlık yatağında geçen hayat, bütünüyle hayır olan varlıktan çok, bütünüyle şer olan yokluğa daha yakındır ve oraya doğru gider.
İkinci Yön: Bu dünya, bir imtihan meydanı ve hizmet yeridir; lezzet, ücret ve ödül alma yeri değildir. Mademki bir hizmet yeridir ve kulluk mekânıdır; hastalıklar ve musibetler, dine yönelik olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve kulluğa çok uygun düşer ve onu güçlendirir. Her bir saati, bir günlük ibadet değerine getirdiği için şikâyet etmek değil, şükretmek gerekir.
Evet, ibadet iki kısımdır: Biri olumlu, diğeri olumsuz. Olumlu olan kısmı bellidir. Olumsuz olanı ise, hastalıklar ve musibetler yoluyla sıkıntıya düşen kişinin zayıflığını ve acizliğini hissederek Merhametli Rabbine sığınması, O’nu düşünmesi, O’na yalvarması ve böylece samimi bir kulluk yapmasıdır. Bu kulluğa riya karışamaz, katıksızdır. Eğer sabreder, musibetin ödülünü düşünür ve şükrederse, o zaman her bir saati bir gün ibadet değerine geçer. Kısacık ömrü, uzun bir ömür olur. Hatta öyle anlar vardır ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Nitekim bir ahiret kardeşim olan Muhacir Hâfız Ahmed ismindeki bir zatın korkunç bir hastalığına çok üzülmüştüm. Kalbime şöyle bir uyarı geldi: “Onu tebrik et. Her bir dakikası, bir gün ibadet değerine geçiyor.” Zaten o zat, sabır içinde şükrediyordu.
#### Üçüncü Nükte
Daha önceki birkaç Söz’de açıkladığımız gibi: Her insan geçmiş hayatını düşündüğünde, kalbinden ve dilinden ya “âh” ya da “oh” kelimesi dökülür. Yani ya pişmanlık duyar ya da “Elhamdülillah” der.
Pişmanlık dedirten şey, geçmiş zamanlardaki lezzetlerin sona ermesi ve yitirilmesinden kaynaklanan manevi acılardır. Çünkü bir lezzetin sona ermesi acıdır. Bazen geçici bir lezzet, kalıcı bir acı verir. Düşünmek ise o acıyı deşer ve pişmanlık gözyaşları akıtır.
Geçmiş hayatta yaşanan geçici acıların sona ermesinden doğan manevi ve kalıcı lezzet ise “Elhamdülillah” dedirtir. Bu doğal duruma ek olarak, musibetlerin bir sonucu olan sevapları, ahiret ödüllerini ve kısa ömrün musibet sayesinde uzun bir ömür haline gelmesini düşünen kişi, sabretmekten öte şükreder. Bu durumda *Elhamdülillahi alâ külli hâl sivâ’l-küfri ve’d-dalâl (Küfür ve sapkınlık dışındaki her durum için Allah’a hamdolsun)* demesi gerekir. Meşhur bir söz vardır: “Musibet zamanı uzundur.” Evet, musibet zamanı uzundur. Fakat halk arasında sanıldığı gibi sıkıntılı olduğu için değil, aksine uzun bir ömür gibi hayati sonuçlar verdiği için uzundur.
#### Dördüncü Nükte
Yirmi Birinci Söz’ün Birinci Makamı’nda açıklandığı gibi: Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği sabır gücünü, insan kuruntular yolunda dağıtmazsa, bu güç her musibete karşı yeterli gelebilir. Fakat kuruntunun hâkimiyeti, insanın gafleti ve fani hayatı sonsuz sanması yüzünden, sabır gücünü geçmişe ve geleceğe dağıtır. Bu yüzden şimdiki musibete karşı sabrı yetmez ve şikâyet etmeye başlar. Adeta –haşa– Cenab-ı Hakk’ı insanlara şikâyet eder. Hem de çok haksız ve delice bir şekilde şikâyet edip sabırsızlık gösterir.
Çünkü geçmiş her bir gün, eğer musibetli ise, zahmeti gitmiş, rahatı kalmıştır; acısı gitmiş, bitmesindeki lezzet kalmıştır; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmıştır. Bundan şikâyet etmek değil, aksine keyif alarak şükretmek gerekir. O günlere küsmek değil, bilakis sevgi beslemek gerekir. O kişinin geçmiş fani ömrü, musibet sayesinde kalıcı ve mutlu bir tür ömür haline gelir. O günlerdeki acıları kuruntu ile düşünüp sabrının bir kısmını onlara harcamak deliliktir.
Gelecek günlere gelince, madem onlar daha gelmemiş; içlerinde çekilecek hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şikâyet etmek ahmaklıktır. “Yarın, öbür gün aç kalacağım, susuz kalacağım” diye bugünden sürekli su içmek, ekmek yemek ne kadar ahmakça bir deliliktir. Aynı şekilde, gelecek günlerdeki, şu an var olmayan musibet ve hastalıkları düşünüp şimdiden onlardan acı çekmek, sabırsızlık göstermek, hiçbir zorunluluk olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir aptallıktır ki, kişiyi şefkat ve merhamet görme liyakatinden mahrum bırakır.
Özetle: Nasıl ki şükür nimeti artırıyorsa, şikâyet de musibeti artırır ve merhamete layık olma durumunu ortadan kaldırır.
Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yılında, Erzurum’da mübarek bir zat korkunç bir hastalığa yakalanmıştı. Yanına gittim, bana dedi: “Yüz gecedir başımı yastığa koyup yatamadım” diye acı bir şekilde şikâyet etti. Ben çok üzüldüm. Birden aklıma bir düşünce geldi ve şöyle dedim:
“Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün şimdi sevinçli yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp şikâyet etme, onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise madem daha gelmemiş. Rabbin olan Rahman ve Rahim’in rahmetine güvenip dövülmeden ağlama, hiçten korkma, yokluğa varlık rengi verme. Bu anı düşün; sendeki sabır gücü bu ana yeter. Şöyle divane bir komutan gibi olma ki: Sol kanattaki düşman kuvveti onun sağ kanadına katılmış ve ona taze bir güç vermişken, sol kanadındaki düşmanın sağ cenahı henüz gelmemişken, o tutar merkezdeki kuvvetini sağa sola dağıtıp merkezi zayıflatır ve düşman en küçük bir kuvvetle merkezi darmadağın eder.” Dedim ki: “Kardeşim, sen böyle yapma, bütün gücünü bu ana yoğunlaştır. Allah’ın rahmetini, ahiret ödülünü ve fani ve kısa ömrünü uzun ve kalıcı bir hale çevirdiğini düşün. Bu acı şikâyetin yerine ferahlatıcı bir şükret.”
O da bu sözlerden sonra tamamen ferahlayarak, “Elhamdülillah,” dedi, “hastalığım onda bire indi.”
#### Beşinci Nükte
Üç meseleden oluşur.
Birinci Mesele: Asıl musibet ve zararlı olan musibet, dine gelen musibettir. Dini musibetlerden her zaman Allah’ın dergâhına sığınıp feryat etmek gerekir. Fakat dine yönelik olmayan musibetler, hakikat açısından musibet sayılmazlar. Bunların bir kısmı Rahman’dan gelen birer uyarıdır.
Nasıl ki çoban, başkasının tarlasına giren koyunlarına taş atar ve onlar bu taştan, zararlı bir işten kurtulmaları için bir uyarı olduğunu anlar ve memnuniyetle geri dönerler. Aynı şekilde, dıştan musibet gibi görünen pek çok olay vardır ki bunlar ilahi birer ihtar, birer ikazdır. Bir kısmı günahlara kefarettir. Bir kısmı da gafleti dağıtıp, insana acizliğini ve zayıflığını bildirerek bir tür manevi huzur verir.
Musibetin hastalık olan türü ise, daha önce geçtiği gibi, o kısım musibet değil, belki ilahi bir iltifat ve bir arınmadır. Hadislerde rivayet edilir ki: “Olgunlaşmış bir ağacı silkelemekle meyveleri nasıl dökülüyorsa, sıtmanın titremesiyle de günahlar öyle dökülür.”
Hz. Eyyüb Aleyhisselam duasında kendi nefsinin rahatı için dua etmemiş, bilakis diliyle Allah’ı anmasına ve kalbiyle tefekkür etmesine engel olduğu zaman kulluk görevini yapabilmek için şifa istemiştir. Biz de bu duayı ederken birinci hedef olarak günahlardan kaynaklanan manevi ve ruhi yaralarımızın şifasını niyet etmeliyiz. Maddi hastalıklar için ise ancak kulluğumuza engel olduğu zaman sığınabiliriz. Fakat bunu, itiraz edercesine ve şikâyet eder bir tarzda değil, aksine boyun eğerek ve yardım dileyerek yapmalıyız.
Mademki O’nun Rabliğine razıyız, o Rabliğinin bir gereği olarak verdiği şeye de rıza göstermemiz gerekir. Kaza ve kaderine itiraz anlamı taşıyacak şekilde “Âh! Of!” edip şikâyet etmek, bir nevi kaderi eleştirmek ve O’nun merhametini suçlamaktır. Kaderi eleştiren, başını örse vurur, kırar. Rahmeti suçlayan, rahmetten mahrum kalır. Kırılmış bir el ile intikam almak için o eli kullanmak nasıl kırılmasını artırıyorsa, musibete uğrayan bir kişinin de itiraz ederek, şikâyetle ve endişeyle onu karşılaması musibeti ikiye katlar.
İkinci Mesele: Maddi musibetler, büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Örneğin, geceleri insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona önem verdikçe şişer, önem verilmezse kaybolur. Saldıran arılara müdahale ettikçe daha çok saldırmaları, ilgisiz kalındıkça dağılmaları gibi; maddi musibetlere de büyük birer olay gözüyle ve önemle baktıkça büyürler. Endişe yoluyla o musibet bedenden geçerek kalpte de kök salar, manevi bir musibete de yol açar; ona dayanır ve devam eder. Ne zaman ki o endişeyi, kadere rıza ve tevekkül ile ortadan kaldırırsa, bir ağacın kökünün kesilmesi gibi maddi musibet de hafifleye hafifleye kökü kesilmiş ağaç gibi kurur gider. Bu hakikati ifade etmek için bir zamanlar şöyle demiştim:
Bırak ey çaresiz, feryadı; beladan kurtulmak için tevekkül et.
Çünkü feryat, bela içinde bela, hata içinde hatadır, bil.
Eğer belayı vereni bulduysan, o, safa içinde safa, lütuf içinde lütuftur, bil.
Eğer bulamazsan, bütün dünya cefa içinde cefa, yokluk içinde yokluktur, bil.
Başında cihan dolusu bela varken küçük bir beladan ne diye bağırırsın, gel tevekkül et!
Tevekkül ile belanın yüzüne gül, ta ki o da gülsün. O güldükçe küçülür, değişir.
Nasıl ki bir mücadelede korkunç bir düşmana karşı gülmekle düşmanlık barışa, kin şakaya döner; düşmanlık küçülür, yok olur. İşte tevekkül ile musibete karşı çıkmak da böyledir.
Üçüncü Mesele: Her zamanın kendine özgü bir durumu vardır. Şu gaflet zamanında musibet şekil değiştirmiştir. Bazı zamanlarda ve bazı kişilerde bela, bela değil, belki ilahi bir lütuftur. Ben, bu zamandaki hasta ve diğer musibetzedeleri (fakat musibetin dine dokunmaması şartıyla) şanslı gördüğümden, hastalık ve musibet karşıtı bir tavır sergileme fikri bana cazip gelmiyor. Ve onlara acıma hissi de vermiyor.
Çünkü hangi genç hasta yanıma geldiyse görüyorum ki, akranlarına göre bir derece dinî görevlerine ve ahirete daha bağlı oluyor. Bundan anlıyorum ki, bu tür kişiler için o hastalıklar musibet değil, bir tür ilahi nimettir. Çünkü o hastalık, onun dünyadaki geçici ve kısa hayatına bir zahmet verse de, onun ebedi hayatına fayda sağlıyor, bir nevi ibadet hükmüne geçiyor. Eğer iyileşse, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın eğlence düşkünlüğüyle elbette hastalıktaki halini koruyamayacak, belki de günahkâr eğlencelere atılacaktır.
#### Sonuç
Cenab-ı Hak, sınırsız kudretini ve sonsuz rahmetini göstermek için insanda sınırsız bir acizlik ve sonsuz bir fakirlik yaratmıştır. Ayrıca, isimlerinin sınırsız nakışlarını göstermek için insanı öyle bir şekilde yaratmıştır ki, sayısız yönden acılar alabildiği gibi, sayısız yönden de lezzetler alabilen bir makine gibidir. Ve o insan makinesinde yüzlerce alet vardır. Her birinin acısı ayrı, lezzeti ayrı, görevi ayrı, ödülü ayrıdır. Adeta, büyük insan olan evrende tecelli eden bütün ilahi isimler, küçük bir evren olan insanda da genel olarak yansımalarını bulur. Sağlık, afiyet ve lezzetler gibi faydalı durumlar, nasıl şükrettirip o makineyi pek çok yönden görevlerine yönlendirirse, insan da bir şükür fabrikası gibi olur.
Aynı şekilde, musibetler, hastalıklar, acılar ile diğer harekete geçirici ve uyarıcı durumlar, o makinenin diğer çarklarını harekete geçirir, uyarır. İnsan doğasında gizli olan acizlik, zayıflık ve fakirlik madenini işletir. Tek bir dille değil, belki her bir organın diliyle bir sığınma, bir yardım dileme hali kazandırır. Adeta insan, bu durumlarla birlikte binlerce kalemi içinde barındıran hareketli bir kalem olur. Hayat sayfasında veya Levh-i Misalî’de hayatının kaderini yazar, ilahi isimlere bir ilanname olur ve Allah’ı öven manzum bir kaside hükmüne geçerek yaratılış görevini yerine getirir.
*
Lügatçeli Metin
İkinci Lem’a
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
(Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm. Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)
اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّٖى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ
(Okunuşu: İz nâdâ rabbehû ennî messeniyeddurru ve ente erhamur râhimîn. Meali: O vakit Rabbine şöyle nida etti (seslendi): Gerçekten bana zarar dokundu. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin. -Enbiyâ Sûresi, 21:83-)
Sabır kahramanı Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmın (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) şu münâcatı (Allah’a yalvarışı, yakarışı) hem mücerreb (denenmiş, tecrübe edilmiş) hem tesirlidir. Fakat âyetten iktibas (alıntı yapma) suretinde bizler münâcatımızda (yalvarışımızda) رَبِّ اِنّٖى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ (Okunuşu: Rabbi innî messeniyeddurru ve ente erhamur râhimîn. Meali: Rabbim, gerçekten bana zarar dokundu. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.) demeliyiz. Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmın (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) meşhur kıssasının (hikayesinin) hülâsası (özeti) şudur ki:
Pek çok yara bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm (büyük) mükâfatını düşünerek kemal-i sabırla (tam bir sabırla) tahammül edip (dayanıp, katlanıp) kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden (doğan, meydana gelen) kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlahiyenin (Allah’ı bilme, tanıma) mahalleri (yerleri) olan kalp ve lisanına (diline) iliştikleri için o vazife-i ubudiyete (kulluk görevine) halel gelir (eksiklik, bozukluk gelir) düşüncesiyle kendi istirahati için değil belki ubudiyet-i İlahiye (Allah’a kulluk) için demiş: “Yâ Rab! Zarar bana dokundu, lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor.” diye münâcat (yalvarıp, yakarış) edip Cenab-ı Hak o hâlis (katışıksız, samimi) ve safi (temiz, arı), garazsız (niyetsiz, kötü amaç gütmeden), lillah için (sadece Allah rızası için) o münâcatı gayet hârika (harikulade, şaşırtıcı) bir surette kabul etmiş. Kemal-i âfiyetini (tam bir iyileşmesini, sıhhatini) ihsan edip (bahşedip, verip) enva-ı merhametine (çeşit çeşit merhametine) mazhar eylemiş (ulaştırmış, eriştirmiş). İşte bu Lem’a’da beş nükte (ince mana, latifespri) var.
Birinci Nükte
Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmın (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) zahirî (dış görünüşteki, yüzeysel) yara hastalıklarının mukabili (karşılığı), bizim bâtınî (içsel, görünmeyen) ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb’den daha ziyade (daha fazla) yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalp ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmın (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini (dünya hayatını) tehdit ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi (sonsuz hayatımızı) tehdit ediyor. O münâcat-ı Eyyübiyeye (Hazret-i Eyyüb’ün yalvarışına, yakarışına), o Hazretten bin defa daha ziyade (daha fazla) muhtacız (ihtiyaçlıyız).
Bâhusus (özellikle) nasıl ki o Hazretin yaralarından neş’et eden (doğan, kaynaklanan) kurtlar, kalp ve lisanına (diline) ilişmişler; öyle de bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan (oluşan) vesveseler (kuruntular, kötü düşünceler), şüpheler (neûzü billah -Allah’a sığınırız-) mahall-i iman (iman yeri) olan bâtın-ı kalbe (kalbin içine) ilişip imanı zedeler (zarar verir, bozar) ve imanın tercümanı (çevirmeni, ifade edeni) olan lisanın zevk-i ruhanîsine (manevi zevkine) ilişip zikirden nefretkârane (nefretle, tiksintiyle) uzaklaştırarak susturuyorlar.
Evet, günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra tâ (ta ki) nur-u imanı (iman nurunu) çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar (Allah’tan af dileme) ile çabuk imha edilmezse (yok edilmezse) kurt değil belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.
Mesela, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından (bilgisinden, haberdar olmasından) çok hicab ettiği zaman (utandığı zaman), melaike (melekler) ve ruhaniyatın (ruhların, manevi varlıkların) vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare (işaret, belirti) ile onları inkâr etmek (varlığını reddetmek) arzu ediyor.
Hem mesela, cehennem azabını intac eden (doğuran, netice veren) büyük bir günahı işleyen bir adam, cehennemin tehdidatını (tehditlerini) işittikçe istiğfar (Allah’tan af dileme) ile ona karşı siper almazsa (korunmazsa) bütün ruhuyla cehennemin ademini (yokluğunu) arzu ettiğinden, küçük bir emare (işaret, belirti) ve bir şüphe, cehennemin inkârına cesaret veriyor.
Hem mesela, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti (kulluk görevini) yerine getirmeyen bir adamın küçük bir âmirinden (üstünden, yöneticisinden) küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden (azardan, kınamadan) müteessir olan (etkilenen, üzülen) o adam, Sultan-ı ezel ve ebed’in (başlangıcı ve sonu olmayan Sultan’ın, Allah’ın) mükerrer (tekrar eden) emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve manen diyor ki: “Keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi.” Ve bu arzudan bir manevî adâvet-i İlahiyeyi (Allah’a düşmanlığı) işmam eden (sezdiren, hissettiren) bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-u İlahiyeye (Allah’ın varlığına) dair kalbe gelse kat’î (kesin) bir delil gibi ona yapışmaya meyleder (eğilim gösterir). Büyük bir helâket (felaket, yıkım) kapısı ona açılır. O bedbaht (talihsiz, mutsuz) bilmiyor ki inkâr vasıtasıyla, gayet cüz’î (küçük, az) bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten (kulluk görevinden) gelmeye mukabil (karşılık), inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müthiş (korkunç, dehşetli) manevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder. Ve hâkeza (Ve bunun gibi, vb.)… Bu üç misale kıyas edilsin (benzetilsin) ki بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ (Okunuşu: Bel râne alâ kulûbihim. Meali: Bilakis onların kalpleri paslanmıştır/kararmıştır. -Mutaffifîn Sûresi, 83:14-) sırrı (gizemi, hikmeti) anlaşılsın.
İkinci Nükte
Yirmi Altıncı Söz’de sırr-ı kadere dair (kaderin sırrı hakkında) beyan edildiği gibi (açıklandığı gibi) musibet ve hastalıklarda insanların şekvaya (şikayet etmeye) üç vecihle (yönden, açıdan) hakları yoktur.
Birinci Vecih: Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını (vücut elbisesini) sanatına mazhar ediyor (eriştiriyor, tecelli ettiriyor). İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder (değiştirir), tağyir eder (değişikliğe uğratır); muhtelif (çeşitli) esmasının (isimlerinin) cilvesini (tecellisini, yansımasını) gösterir. Şâfî (Şifa veren Allah) ismi hastalığı istediği gibi Rezzak (Rızık veren Allah) ismi de açlığı iktiza ediyor (gerektiriyor). Ve hâkeza (Ve bunun gibi, vb.)… مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فٖى مُلْكِهٖ كَيْفَ يَشَٓاءُ (Okunuşu: Mâlikul mülki yetesarrefu fî mülkihî keyfe yeşâ’. Meali: Mülkün sahibi (Allah), mülkünde dilediği gibi tasarruf eder (iş yapar).)
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder (saflaşır, arınır), kemal bulur (olgunlaşır), kuvvet bulur, terakki eder (ilerler, gelişir), netice verir, tekemmül eder (mükemmelleşir); vazife-i hayatiyeyi (hayat görevini) yapar. Yeknesak (tekdüze) istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz (katıksız hayır) olan vücuddan (varlıktan) ziyade (daha fazla), şerr-i mahz (katıksız şer) olan ademe (yokluğa) yakındır ve ona gider.
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya (dünya yurdu), meydan-ı imtihandır (sınav alanıdır) ve dâr-ı hizmettir (hizmet yurdudur); lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir (kulluk yeridir); hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor (uygun oluyor) ve kuvvet veriyor. Ve her bir saati, bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva (şikayet) değil, şükretmek gerektir.
Evet, ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet (olumlu), diğeri menfî (olumsuz). Müsbet kısmı malûmdur (bilinmektedir). Menfî kısmı ise hastalıklar ve musibetlerle musibetzede (musibetle karşılaşan, afetzede) zaafını (zayıflığını) ve aczini (acizliğini) hissedip Rabb-i Rahîm’ine (merhametli Rabbine) ilticakârane (sığınmacı bir şekilde) teveccüh edip (yönelip), onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis (samimi, katışıksız) bir ubudiyet (kulluk) yapar. Bu ubudiyete riya (gösteriş) giremez, hâlistir (samimidir). Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse o vakit her bir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim (manevi kardeşim), Muhacir Hâfız Ahmed isminde bir zatın (kişinin) müthiş (korkunç, dehşetli) bir hastalığına ziyade merak ettim (çok merak ettim). Kalbime ihtar edildi (hatırlatıldı, bildirildi): “Onu tebrik et. Her bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçiyor.” Zaten o zat sabır içinde şükrediyordu.
Üçüncü Nükte
Bir iki Söz’de beyan ettiğimiz gibi (açıkladığımız gibi): Her insan geçmiş hayatını düşünse kalbine ve lisanına (diline) ya “âh” veya “oh” gelir. Yani ya teessüf eder (üzülür, hayıflanır), ya “Elhamdülillah (Allah’a hamd olsun)” der.
Teessüfü dedirten, eski zamanın lezaizinin (lezzetlerinin) zeval (geçip gitme, yok olma) ve firakından (ayrılığından) neş’et eden (doğan, kaynaklanan) manevî elemlerdir (ızdıraplardır). Çünkü zeval-i lezzet (lezzetin yok oluşu) elemdir. Bazen muvakkat (geçici) bir lezzet, daimî (sürekli) elem verir. Düşünmek ise o elemi deşiyor, teessüf akıtıyor (üzüntüye neden oluyor, hayıflanmaya yol açıyor).
Eski hayatında geçirdiği muvakkat (geçici) âlâmın (elemlerin, ızdırapların) zevalinden (geçip gitmesinden, yok oluşundan) neş’et eden (doğan, kaynaklanan) manevî ve daimî (sürekli) lezzet “Elhamdülillah (Allah’a hamd olsun)” dedirtir. Bu fıtrî haletle (doğal durumla) beraber, musibetlerin neticesi olan sevap ve mükâfat-ı uhreviye (ahiret mükâfatı) ve kısa ömrü, musibet vasıtasıyla (aracılığıyla) uzun bir ömür hükmüne geçmesini düşünse sabırdan ziyade (daha fazla), şükreder. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَ الضَّلَالِ (Okunuşu: Elhamdülillahi alâ külli hâlin sivâl küfri veddalâl. Meali: Küfür ve sapkınlık dışındaki her hal için Allah’a hamd olsun.) demesi iktiza eder (gerektirir). Meşhur bir söz var ki: “Musibet zamanı uzundur.” Evet, musibet zamanı uzundur. Fakat örf-ü nâsta (halk arasında, genel anlayışta) zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil belki uzun bir ömür gibi hayatî neticeler (hayatî sonuçlar) verdiği için uzundur.
Dördüncü Nükte
Yirmi Birinci Söz’ün Birinci Makam’ında beyan edildiği gibi (açıklandığı gibi): Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini evham (kuruntular, vehimler) yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir (yeterli olabilir). Fakat vehmin tahakkümüyle (kuruntunun baskısıyla) ve insanın gafletiyle (dikkatsizliğiyle, umursamazlığıyla) ve fâni (geçici, ölümlü) hayatı bâki (kalıcı, sonsuz) tevehhüm etmesiyle (zannetmesiyle, kuruntuya kapılmasıyla), sabır kuvvetini mazi (geçmiş) ve müstakbele (geleceğe) dağıtıp hal-i hazırdaki (şu anki) musibete karşı sabrı kâfi gelmez (yeterli gelmez), şekvaya (şikayete) başlar. Âdeta (hâşâ -haşa, asla böyle bir şey olamaz-) Cenab-ı Hakk’ı insanlara şekva eder (şikayet eder). Hem çok haksız bir surette ve divanecesine (divanece, delice) şekva edip sabırsızlık gösterir.
Çünkü geçmiş her bir gün, musibet ise zahmeti (sıkıntısı, güçlüğü) gitmiş, rahatı kalmış; elemi (ızdırabı) gitmiş, zevalindeki (geçip gitmesindeki) lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekva (şikayet) değil belki mütelezzizane (lezzet alırcasına) şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bilakis (tam tersine) muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni (geçici) ömrü, musibet vasıtasıyla (aracılığıyla) bâki (kalıcı, sonsuz) ve mesud (mutlu) bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı (elemleri, ızdırapları) vehim (kuruntu) ile düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak, divaneliktir (deliliktir).
Amma gelecek günler ise madem daha gelmemişler; içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekva etmek (şikayet etmek), ahmaklıktır. “Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım.” diye bugün mütemadiyen (devamlı, sürekli) su içmek, ekmek yemek, ne kadar ahmakçasına bir divaneliktir (deliliktir). Öyle de gelecek günlerdeki, şimdi adem (yokluk) olan musibet ve hastalıkları düşünüp şimdiden onlardan müteellim olmak (ızdırap çekmek, acı duymak), sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir (aptallıktır, akılsızlıktır) ki hakkında şefkat ve merhamet liyakatini (layık oluşunu) selbediyor (gidiyor, alıyor).
Elhasıl (özetle, kısacası): Nasıl şükür, nimeti ziyadeleştiriyor (arttırıyor); öyle de şekva (şikayet), musibeti ziyadeleştirir hem merhamete liyakati (layık oluşu) selbeder (ortadan kaldırır, alır).
Birinci Harb-i Umumî’nin (Genel Savaşın, Dünya Savaşı’nın) birinci senesinde, Erzurum’da mübarek bir zat (mübarek bir kişi) müthiş (korkunç, dehşetli) bir hastalığa giriftar olmuştu (yakalanmıştı). Yanına gittim, bana dedi: “Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım.” diye acı bir şikayet etti. Ben çok acıdım. Birden hatırıma geldi ve dedim:
Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün şimdi sürurlu (sevinçli, neşeli) yüz gün hükmündedir (niteliğindedir). Onları düşünüp şekva etme (şikayet etme), onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise madem daha gelmemişler. Rabb’in olan Rahmanu’r-Rahîm’in (çok merhametli ve acıyan Rabbinin) rahmetine itimat edip (güvenip) dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe (yokluğa) vücud rengi verme (varlık rengi verme, sanki varmış gibi düşünme). Bu saati düşün, sendeki sabır kuvveti bu saate kâfi gelir (yeterli gelir). Divane bir kumandan gibi yapma ki sol cenah (kanat, taraf) düşman kuvveti, onun sağ cenahına iltihak edip (katılıp) ona taze bir kuvvet olduğu halde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp merkezi zayıf bırakıp, düşman edna (en aşağı, en küçük) bir kuvvet ile merkezi harap eder. Dedim: Kardeşim, sen bunun gibi yapma, bütün kuvvetini bu saate karşı tahşid et (topla, yığ). Rahmet-i İlahiyeyi (Allah’ın rahmetini) ve mükâfat-ı uhreviyeyi (ahiret mükâfatını) ve fâni (geçici) ve kısa ömrünü, uzun ve bâki (kalıcı, sonsuz) bir surete çevirdiğini düşün. Bu acı şekva (şikayet) yerinde ferahlı bir şükret.
O da tamamıyla bir ferah alarak: “Elhamdülillah (Allah’a hamd olsun)” dedi “Hastalığım ondan bire indi.”
Beşinci Nükte
Üç meseledir.
Birinci Mesele: Asıl musibet ve muzır (zararlı) musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden (dini musibetten, dine gelen zarardan) her vakit dergâh-ı İlahiyeye (Allah’ın dergahına, huzuruna) iltica edip (sığınıp) feryat etmek gerektir. Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında (gerçeklik açısından) musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmanîdir (Rahman olan Allah’ın hatırlatması, uyarısıdır).
Nasıl ki çoban, gayrın (başkasına ait) tarlasına tecavüz eden (izinsiz giren, saldıran) koyunlarına taş atıp onlar o taştan hissederler ki zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır (uyarıdır), memnunane (memnuniyetle) dönerler. Öyle de çok zahirî (dış görünüşteki) musibetler var ki İlahî birer ihtar (uyarı), birer ikazdır (uyandırmadır) ve bir kısmı keffaretü’z-zünubdur (günahlara kefaret, günahları bağışlatmadır) ve bir kısmı gafleti (dikkatsizliği, umursamazlığı) dağıtıp, beşerî olan aczini (acizliğini) ve zaafını (zayıflığını) bildirerek bir nevi huzur vermektir.
Musibetin hastalık olan nev’i (türü), sâbıkan geçtiği gibi (önceden geçtiği, belirtildiği gibi) o kısım, musibet değil belki bir iltifat-ı Rabbanîdir (Rabbani bir iltifat, Allah’tan gelen bir özel ilgi ve lütuftur), bir tathirdir (temizlemedir, arındırmadır). Rivayette vardır ki: “Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor, sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor.”
Hazret-i Eyyüb aleyhisselâm (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) münâcatında (yalvarışında) istirahat-i nefsi (nefsinin rahatı) için dua etmemiş, belki zikr-i lisanî (dille yapılan zikir) ve tefekkür-ü kalbîye (kalple yapılan düşünmeye) mani olduğu zaman (engel olduğu zaman) ubudiyet (kulluk) için şifa talep eylemiş (istemiş). Biz, o münâcat (yalvarış) ile –birinci maksadımız (amacımız)– günahlardan gelen manevî, ruhî yaralarımızın şifasını niyet etmeliyiz. Maddî hastalıklar için ubudiyete (kulluğa) mani olduğu zaman (engel olduğu zaman) iltica edebiliriz (sığınabiliriz). Fakat muterizane (itiraz edercesine), müştekiyane (şikayet edercesine) bir surette değil belki mütezellilane (zelilce, alçak gönüllülükle, boyun bükerek) ve istimdadkârane (yardım istercesine) iltica edilmeli.
Madem onun rububiyetine (Rabliğine, terbiye ediciliğine) razıyız, o rububiyeti noktasında verdiği şeye rıza (rıza göstermek) lâzım. Kaza ve kaderine itirazı işmam eder (sezdirir, hissettirir) bir tarzda “Âh! Of!” edip şekva etmek (şikayet etmek); bir nevi kaderi tenkittir (eleştiridir), rahîmiyetini (merhametini) ittihamdır (suçlamadır). Kaderi tenkit eden (eleştiren), başını örse (demirciye ait bir alet, çekiçle dövülen madeni altına konulan destek) vurur, kırar. Rahmeti ittiham eden (suçlayan), rahmetten mahrum kalır (yoksun kalır). Kırılmış el ile intikam almak (öç almak) için o eli istimal etmek (kullanmak), nasıl kırılmasını tezyid ediyor (arttırıyor). Öyle de musibete giriftar olan (yakalanan, uğrayan) adam, itirazkârane (itiraz edercesine) şekva (şikayet) ve merakla onu karşılamak, musibeti ikileştiriyor (iki katına çıkarıyor).
İkinci Mesele: Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Mesela, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe (önem verdikçe) şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehacüm göstermeleri (saldırı göstermeleri), lâkayt kaldıkça (kayıtsız kaldıkça) dağılmaları gibi; maddî musibetlere de büyük nazarıyla (bakışıyla) ehemmiyetle (önemle) baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla (aracılığıyla) o musibet cesetten geçerek kalpte de kökleşir, bir manevî musibeti dahi netice verir; ona istinad eder (dayanır), devam eder. Ne vakit o merakı, kazaya rıza (ilahi takdire razı olma) ve tevekkül (Allah’a güvenme) vasıtasıyla (aracılığıyla) izale etse (ortadan kaldırsa) bir ağacın kökü kesilmesi gibi maddî musibet, hafifleşe hafifleşe kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider. Bu hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim:
Bırak ey bîçare (çaresiz) feryadı, beladan kıl tevekkül.
Zira feryat bela-ender (beladan kaynaklanan, belanın içinde olan), hata-ender (hatadan kaynaklanan, hatanın içinde olan) beladır bil.
Eğer bela vereni buldunsa safa-ender (saflıkla, temizlikle gelen), atâ-ender (lütuf ve bağışla gelen) beladır bil.
Eğer bulmazsan bütün dünya cefa-ender (eziyetle gelen), fena-ender (kötülükle, yoklukla gelen) beladır bil.
Cihan (dünya) dolu bela başında varken ne bağırırsın küçük bir beladan, gel tevekkül kıl!
Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ (ta ki) o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül (değişme).
Nasıl ki mübarezede (mücadelede, karşılaşmada) müthiş (korkunç) bir hasma (düşmana) karşı gülmekle; adâvet (düşmanlık) musalahaya (barışmaya), husumet (düşmanlık) şakaya döner; adâvet küçülür, mahvolur. Tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir.
Üçüncü Mesele: Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta (şahıslarda, kişilerde) bela, bela değil belki bir lütf-u İlahîdir (Allah’ın lütfu, ihsanıdır). Ben şu zamandaki hastalıklı ve sair (diğer) musibetzedeleri (musibete uğrayanları) (fakat musibet, dine dokunmamak şartıyla) bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musibet aleyhtarı bulunmak hususunda (konusunda) bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini îras etmiyor (vermiyor, miras bırakmıyor).
Çünkü hangi bir genç hasta yanıma gelmiş ise görüyorum, emsallerine nisbeten (benzerlerine oranla) bir derece vazife-i diniyeye (dini göreve) ve âhirete karşı merbutiyeti (ahirete bağlılığı) var. Ondan anlıyorum ki öyleler hakkında o nevi (türü) hastalıklar musibet değil, bir nevi nimet-i İlahiyedir (Allah’ın nimetidir). Çünkü çendan (gerçi) o hastalık onun dünyevî, fâni (geçici), kısacık hayatına bir zahmet îras ediyor (sıkıntı veriyor). Fakat onun ebedî hayatına (sonsuz hayatına) faydası dokunuyor, bir nevi ibadet hükmüne geçiyor. Eğer sıhhat bulsa (sağlığına kavuşsa), gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefahetiyle (eğlence ve düşkünlüğüyle) elbette hastalık haletini (durumunu) muhafaza edemeyecek (koruyamayacak), belki sefahete atılacak (düşkünlüklere kapılacak).
Hâtime (Sonuç, Kapanış)
Cenab-ı Hak hadsiz (sınırsız) kudret ve nihayetsiz (sonsuz) rahmetini göstermek için insanda hadsiz bir acz (acizlik), nihayetsiz bir fakr (fakirlik, muhtaçlık) derceylemiştir (yerleştirmiştir). Hem hadsiz nukuş-u esmasını (isimlerinin nakışlarını, tecellilerini) göstermek için insanı öyle bir surette halk etmiş (yaratmış) ki hadsiz cihetlerle (yönlerden) elemler (ızdıraplar) aldığı gibi hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde (niteliğinde) yaratmış. Ve o makine-i insaniyede (insan makinesinde) yüzer âlet (yüzlerce alet) var. Her birinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfatı ayrıdır. Âdeta insan-ı ekber (büyük insan, evren) olan âlemde tecelli eden (yansıyan, görünen) bütün esma-i İlahiye (Allah’ın isimleri), bir âlem-i asgar (küçük âlem, insan) olan insanda dahi o esmanın umumiyetle cilveleri (genel olarak tecellileri, yansımaları) var. Bunda sıhhat ve âfiyet (esenlik, sağlık) ve lezaiz (lezzetler) gibi nâfi’ (faydalı) emirler, nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder (yönlendirir). İnsan da bir şükür fabrikası gibi olur.
Öyle de musibetlerle, hastalıklarla, âlâm (elemler, acılar) ile sair (diğer) müheyyic (heyecanlandıran, uyandıran) ve muharrik (hareket ettiren, teşvik eden) arızalar (engelleyici durumlar, aksaklıklar) ile o makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyic eder (tahrik eder, harekete geçirir). Mahiyet-i insaniyede (insan mahiyetinde) münderic olan (içinde bulunan, gizli olan) acz (acizlik) ve zaaf (zayıflık) ve fakr (fakirlik, muhtaçlık) madenini işlettiriyor. Bir lisan ile değil belki her bir azanın lisanıyla (diliyle) bir iltica (sığınma), bir istimdad (yardım isteme) vaziyeti verir. Güya insan o arızalar (aksaklıklar, hastalıklar) ile ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden (içeren) müteharrik (hareketli) bir kalem olur. Sahife-i hayatında (hayat sayfasında) veyahut Levh-i Misalî’de (misal levhasında, kader defterinde) mukadderat-ı hayatını (hayatının kaderini) yazar, esma-i İlahiyeye (Allah’ın isimlerine) bir ilanname yapar ve bir kaside-i manzume-i Sübhaniye (Allah’ı tesbih eden manzum bir kaside, şiir) hükmüne geçip (niteliğine geçip), vazife-i fıtratını (fıtrat görevini, yaratılış amacını) îfa eder (yerine getirir).
*
Risale-i Nur Külliyatından
İkinci Lem’a
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّٖى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ
Sabır kahramanı Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmın şu münâcatı hem mücerreb hem tesirlidir. Fakat âyetten iktibas suretinde bizler münâcatımızda رَبِّ اِنّٖى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ demeliyiz. Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:
Pek çok yara bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfatını düşünerek kemal-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlahiyenin mahalleri olan kalp ve lisanına iliştikleri için o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle kendi istirahati için değil belki ubudiyet-i İlahiye için demiş: “Yâ Rab! Zarar bana dokundu, lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor.” diye münâcat edip Cenab-ı Hak o hâlis ve safi, garazsız, lillah için o münâcatı gayet hârika bir surette kabul etmiş. Kemal-i âfiyetini ihsan edip enva-ı merhametine mazhar eylemiş. İşte bu Lem’a’da beş nükte var.
Birinci Nükte
Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmın zahirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb’den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalp ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcat-ı Eyyübiyeye, o Hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.
Bâhusus nasıl ki o Hazretin yaralarından neş’et eden kurtlar, kalp ve lisanına ilişmişler; öyle de bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler (neûzü billah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârane uzaklaştırarak susturuyorlar.
Evet, günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse kurt değil belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.
Mesela, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicab ettiği zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor.
Hem mesela, cehennem azabını intac eden büyük bir günahı işleyen bir adam, cehennemin tehdidatını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa bütün ruhuyla cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emare ve bir şüphe, cehennemin inkârına cesaret veriyor.
Hem mesela, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı ezel ve ebed’in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve manen diyor ki: “Keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi.” Ve bu arzudan bir manevî adâvet-i İlahiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-u İlahiyeye dair kalbe gelse kat’î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki inkâr vasıtasıyla, gayet cüz’î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müthiş manevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder. Ve hâkeza… Bu üç misale kıyas edilsin ki بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ sırrı anlaşılsın.
İkinci Nükte
Yirmi Altıncı Söz’de sırr-ı kadere dair beyan edildiği gibi musibet ve hastalıklarda insanların şekvaya üç vecihle hakları yoktur.
Birinci Vecih: Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını sanatına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza… مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فٖى مُلْكِهٖ كَيْفَ يَشَٓاءُ
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve her bir saati, bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir.
Evet, ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise hastalıklar ve musibetlerle musibetzede zaafını ve aczini hissedip Rabb-i Rahîm’ine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse o vakit her bir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hâfız Ahmed isminde bir zatın müthiş bir hastalığına ziyade merak ettim. Kalbime ihtar edildi: “Onu tebrik et. Her bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçiyor.” Zaten o zat sabır içinde şükrediyordu.
Üçüncü Nükte
Bir iki Söz’de beyan ettiğimiz gibi: Her insan geçmiş hayatını düşünse kalbine ve lisanına ya “âh” veya “oh” gelir. Yani ya teessüf eder, ya “Elhamdülillah” der.
Teessüfü dedirten, eski zamanın lezaizinin zeval ve firakından neş’et eden manevî elemlerdir. Çünkü zeval-i lezzet elemdir. Bazen muvakkat bir lezzet, daimî elem verir. Düşünmek ise o elemi deşiyor, teessüf akıtıyor.
Eski hayatında geçirdiği muvakkat âlâmın zevalinden neş’et eden manevî ve daimî lezzet “Elhamdülillah” dedirtir. Bu fıtrî haletle beraber, musibetlerin neticesi olan sevap ve mükâfat-ı uhreviye ve kısa ömrü, musibet vasıtasıyla uzun bir ömür hükmüne geçmesini düşünse sabırdan ziyade, şükreder. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَ الضَّلَالِ demesi iktiza eder. Meşhur bir söz var ki: “Musibet zamanı uzundur.” Evet, musibet zamanı uzundur. Fakat örf-ü nâsta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil belki uzun bir ömür gibi hayatî neticeler verdiği için uzundur.
Dördüncü Nükte
Yirmi Birinci Söz’ün Birinci Makam’ında beyan edildiği gibi: Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp hal-i hazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvaya başlar. Âdeta (hâşâ) Cenab-ı Hakk’ı insanlara şekva eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekva edip sabırsızlık gösterir.
Çünkü geçmiş her bir gün, musibet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevalindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekva değil belki mütelezzizane şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bilakis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musibet vasıtasıyla bâki ve mesud bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehim ile düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak, divaneliktir.
Amma gelecek günler ise madem daha gelmemişler; içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekva etmek, ahmaklıktır. “Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım.” diye bugün mütemadiyen su içmek, ekmek yemek, ne kadar ahmakçasına bir divaneliktir. Öyle de gelecek günlerdeki, şimdi adem olan musibet ve hastalıkları düşünüp şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir ki hakkında şefkat ve merhamet liyakatini selbediyor.
Elhasıl: Nasıl şükür, nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de şekva, musibeti ziyadeleştirir hem merhamete liyakati selbeder.
Birinci Harb-i Umumî’nin birinci senesinde, Erzurum’da mübarek bir zat müthiş bir hastalığa giriftar olmuştu. Yanına gittim, bana dedi: “Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım.” diye acı bir şikayet etti. Ben çok acıdım. Birden hatırıma geldi ve dedim:
Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp şekva etme, onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise madem daha gelmemişler. Rabb’in olan Rahmanu’r-Rahîm’in rahmetine itimat edip dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücud rengi verme. Bu saati düşün, sendeki sabır kuvveti bu saate kâfi gelir. Divane bir kumandan gibi yapma ki sol cenah düşman kuvveti, onun sağ cenahına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu halde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp merkezi zayıf bırakıp, düşman edna bir kuvvet ile merkezi harap eder. Dedim: Kardeşim, sen bunun gibi yapma, bütün kuvvetini bu saate karşı tahşid et. Rahmet-i İlahiyeyi ve mükâfat-ı uhreviyeyi ve fâni ve kısa ömrünü, uzun ve bâki bir surete çevirdiğini düşün. Bu acı şekva yerinde ferahlı bir şükret.
O da tamamıyla bir ferah alarak: “Elhamdülillah” dedi “Hastalığım ondan bire indi.”
Beşinci Nükte
Üç meseledir.
Birinci Mesele: Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlahiyeye iltica edip feryat etmek gerektir. Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmanîdir.
Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp onlar o taştan hissederler ki zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunane dönerler. Öyle de çok zahirî musibetler var ki İlahî birer ihtar, birer ikazdır ve bir kısmı keffaretü’z-zünubdur ve bir kısmı gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir.
Musibetin hastalık olan nev’i, sâbıkan geçtiği gibi o kısım, musibet değil belki bir iltifat-ı Rabbanîdir, bir tathirdir. Rivayette vardır ki: “Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor, sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor.”
Hazret-i Eyyüb aleyhisselâm münâcatında istirahat-i nefsi için dua etmemiş, belki zikr-i lisanî ve tefekkür-ü kalbîye mani olduğu zaman ubudiyet için şifa talep eylemiş. Biz, o münâcat ile –birinci maksadımız– günahlardan gelen manevî, ruhî yaralarımızın şifasını niyet etmeliyiz. Maddî hastalıklar için ubudiyete mani olduğu zaman iltica edebiliriz. Fakat muterizane, müştekiyane bir surette değil belki mütezellilane ve istimdadkârane iltica edilmeli.
Madem onun rububiyetine razıyız, o rububiyeti noktasında verdiği şeye rıza lâzım. Kaza ve kaderine itirazı işmam eder bir tarzda “Âh! Of!” edip şekva etmek; bir nevi kaderi tenkittir, rahîmiyetini ittihamdır. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti ittiham eden, rahmetten mahrum kalır. Kırılmış el ile intikam almak için o eli istimal etmek, nasıl kırılmasını tezyid ediyor. Öyle de musibete giriftar olan adam, itirazkârane şekva ve merakla onu karşılamak, musibeti ikileştiriyor.
İkinci Mesele: Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Mesela, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehacüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi; maddî musibetlere de büyük nazarıyla ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalpte de kökleşir, bir manevî musibeti dahi netice verir; ona istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazaya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse bir ağacın kökü kesilmesi gibi maddî musibet, hafifleşe hafifleşe kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider. Bu hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim:
Bırak ey bîçare feryadı, beladan kıl tevekkül.
Zira feryat bela-ender, hata-ender beladır bil.
Eğer bela vereni buldunsa safa-ender, atâ-ender beladır bil.
Eğer bulmazsan bütün dünya cefa-ender, fena-ender beladır bil.
Cihan dolu bela başında varken ne bağırırsın küçük bir beladan, gel tevekkül kıl!
Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Nasıl ki mübarezede müthiş bir hasma karşı gülmekle; adâvet musalahaya, husumet şakaya döner; adâvet küçülür, mahvolur. Tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir.
Üçüncü Mesele: Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta bela, bela değil belki bir lütf-u İlahîdir. Ben şu zamandaki hastalıklı ve sair musibetzedeleri (fakat musibet, dine dokunmamak şartıyla) bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musibet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini îras etmiyor.
Çünkü hangi bir genç hasta yanıma gelmiş ise görüyorum, emsallerine nisbeten bir derece vazife-i diniyeye ve âhirete karşı merbutiyeti var. Ondan anlıyorum ki öyleler hakkında o nevi hastalıklar musibet değil, bir nevi nimet-i İlahiyedir. Çünkü çendan o hastalık onun dünyevî, fâni, kısacık hayatına bir zahmet îras ediyor. Fakat onun ebedî hayatına faydası dokunuyor, bir nevi ibadet hükmüne geçiyor. Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefahetiyle elbette hastalık haletini muhafaza edemeyecek, belki sefahete atılacak.
Hâtime
Cenab-ı Hak hadsiz kudret ve nihayetsiz rahmetini göstermek için insanda hadsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr derceylemiştir. Hem hadsiz nukuş-u esmasını göstermek için insanı öyle bir surette halk etmiş ki hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış. Ve o makine-i insaniyede yüzer âlet var. Her birinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfatı ayrıdır. Âdeta insan-ı ekber olan âlemde tecelli eden bütün esma-i İlahiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi o esmanın umumiyetle cilveleri var. Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezaiz gibi nâfi’ emirler, nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder. İnsan da bir şükür fabrikası gibi olur.
Öyle de musibetlerle, hastalıklarla, âlâm ile sair müheyyic ve muharrik arızalar ile o makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyic eder. Mahiyet-i insaniyede münderic olan acz ve zaaf ve fakr madenini işlettiriyor. Bir lisan ile değil belki her bir azanın lisanıyla bir iltica, bir istimdad vaziyeti verir. Güya insan o arızalar ile ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur. Sahife-i hayatında veyahut Levh-i Misalî’de mukadderat-ı hayatını yazar, esma-i İlahiyeye bir ilanname yapar ve bir kaside-i manzume-i Sübhaniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını îfa eder.
*
