On Altıncı Lem’a



İzahlı Metin

On Altıncı Lem’a

*Bismîhî ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî* (O’nun adıyla. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.)

*Esselâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtuhû* (Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.)

Aziz, sıddık kardeşlerim Hoca Sabri, Hâfız Ali, Mesud, Mustafalar, Hüsrev, Re’fet, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfüler, Hâfız Ahmed, Şeyh Mustafa ve diğerleri…

Sizin merak ettiğiniz ve sorduğunuz dört küçük konuyu, bilgi vermek amacıyla kısaca açıklamak için kalbimde bir istek duydum.

Birincisi: Kardeşlerimizden Çaprazzade Abdullah Efendi gibi bazı kişiler, keşif ehli olan zatlardan rivayetle, geçen ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferahlama, bir başarı olacağını haber verdikleri halde bu gerçekleşmedi. “Böyle velayet ve keşif sahibi zatlar, neden gerçeğe aykırı haber veriyorlar?” diye benden sordular. Benim de aniden kalbime doğan bir ilhamla verdiğim cevabın özeti şudur:

Hadis-i şerifte belirtilmiştir ki: “Bazen bela iner; gelirken karşısına sadaka çıkar, onu geri çevirir.” Bu hadisin sırrı gösteriyor ki takdir edilen olaylar, bazı şartlara bağlı olarak gerçekleşecekken gerçekleşmeyebilir. Demek ki, keşif ehlinin bildiği kader mutlak değildir, aksine bazı şartlara bağlıdır ve o şartlar gerçekleşmeyince o olay da meydana gelmez. Fakat o olay, şarta bağlı ecel gibi, Ezelî Levha’nın bir tür defteri konumundaki Levh-i Mahv-İspat’ta (Silinip Yazılan Levha’da) takdir edilmiş olarak yazılmıştır. Keşif, çok nadir olarak Ezelî Levha’ya kadar ulaşır. Çoğunlukla oraya ulaşamaz.

İşte bu sırra dayanarak, geçen ramazan-ı şerifte, Kurban Bayramı’nda ve başka zamanlarda manevi çıkarımlara veya keşiflere dayanılarak verilen haberler, bağlı oldukları şartları bulamadıkları için gerçekleşmemiştir ve haber verenleri yalanlamış olmazlar. Çünkü olay takdir edilmiştir fakat şartı oluşmadığı için o da gerçekleşmemiştir.

Evet, ramazan-ı şerifte bid’atlerin kaldırılması için Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in çoğunluğunun samimi duası bir şart ve önemli bir sebepti. Maalesef ramazan-ı şerifte camilere bid’atler girdiğinden, duaların kabulüne set çekildi ve beklenen ferahlama gelmedi. Nitekim önceki hadisin sırrıyla: Sadaka belayı def eder. Çoğunluğun samimi duası da genel bir ferahlamayı çeker. Bu çekim gücü oluşmadığı için manevi fetihler de nasip olmadı.

İkinci Meraklı Sual: Bu iki ay içinde heyecanlı bir siyasi durum karşısında, hem benim hem de ilgili olduğum çok sayıda kardeşimin kuvvetli bir ihtimalle ferahlamasına vesile olacak bir girişimde bulunmam gerekirken, o duruma hiç önem vermeyerek tam tersine bana baskı yapan dünya ehlinin lehine bir fikirde bulundum. Bazı kişiler büyük bir hayret içinde kaldılar. Dediler ki: “Sana işkence eden bu bid’at ehli ve kısmen münafık olan yöneticilerin takip ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki onlara ilişmiyorsun?”

Verdiğim cevabın özeti şudur ki: Bu zamanda İslam ehlinin en önemli tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir sapkınlıkla kalplerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun tek çaresi nurdur, nuru göstermektir ki kalpler düzelsin, imanlar kurtulsun.

Eğer siyaset sopasıyla hareket edilip üstünlük sağlansa bile, o kâfirler münafık seviyesine düşer. Münafık, kâfirden daha kötüdür. Demek ki, sopa böyle bir zamanda kalbi düzeltmez. O zaman küfür kalbe girer, saklanır ve münafıklığa dönüşür.

Hem nuru hem de sopayı; bu ikisini bu zamanda benim gibi aciz bir insan bir arada yürütemez. Onun için bütün gücümle nura sarılmak zorunda olduğumdan, siyaset sopasının ne şekilde olursa olsun ona bakmamam gerekiyor.

Maddi cihadın gereğine gelince, o vazife şimdilik bize ait değildir. Evet, ehline göre kâfirin veya dinden dönenin saldırılarına set çekmek için sopa lazımdır. Fakat bizim iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa ancak nura yeter. Sopayı tutacak elimiz yok!

Üçüncü Meraklı Sual: Bu yakınlarda İngiliz ve İtalya gibi yabancıların bu hükümete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükümetin gerçek dayanak noktası ve manevi gücünün kaynağı olan İslamiyet gayretini harekete geçirerek İslami sembollerin bir derece canlanmasına ve bid’atlerin bir derece ortadan kalkmasına vesile olacağı halde, neden şiddetle savaşa karşı çıktın ve bu meselenin sükûnetle çözülmesi için dua ettin? Ve şiddetli bir şekilde bid’at ehli olan hükümetlerin lehine bir tavır sergiledin? Bu ise dolaylı olarak bid’atlere taraftar olmaktır.

Cevap: Biz, ferahlama, sevinç, huzur ve manevi fetihler isteriz. Fakat kâfirlerin kılıcıyla değil. Kâfirlerin kılıçları kendi başlarını yesin, onların kılıçlarından gelecek fayda bize lazım değil. Zaten o inatçı yabancılardır ki münafıkları iman ehline musallat ettiler ve dinsizleri yetiştirdiler.

Ayrıca savaş belası, Kur’an hizmetimize önemli bir zarardır. Bizim en fedakâr ve en kıymetli kardeşlerimizin çoğu kırk beş yaşından küçük olduğundan, savaş sebebiyle kutsal Kur’an hizmetini bırakıp askere gitmek zorunda kalacaklardı. Param olsaydı, böyle kıymetli kardeşlerimin her birini askerlikten kurtarmak için memnuniyetle bin lira kadar nakdî bedel verirdim. Yüzlerce böyle kıymetli kardeşimizin Nur’un Kur’an hizmetini bırakıp maddi cihad sopasına el atmasında, yüz bin liralık kendi zararımızı hissediyordum. Hatta Zekâi’nin bu bir iki senelik askerliği, belki bin lira kadar manevi faydasını kaybettirdi. Her ne ise…

Her şeye gücü yeten Allah, bir dakikada bulutlarla dolmuş gökyüzünü süpürüp temizleyerek semanın berrak yüzünde ışık saçan güneşi gösterdiği gibi, bu karanlık ve rahmetten yoksun bulutları da giderip şeriat hakikatlerini güneş gibi gösterir ve bunu bize ucuz ve zahmetsiz bir şekilde verebilir. O’nun rahmetinden bekleriz ki bize pahalıya satmasın. Yöneticilerin başlarına akıl, kalplerine iman versin, bu yeter. O zaman işler kendiliğinden düzelir.

Dördüncü Meraklı Sual: Diyorlar ki, madem sizin elinizdeki nurdur, sopa değildir; nura karşı çıkılmaz, nurdan kaçılmaz ve nuru açığa çıkarmaktan zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza tedbirli olmayı tavsiye ediyorsunuz? Çok nurlu risalelerin halka gösterilmesini engelliyorsunuz?

Bu soruya karşı cevabın kısa anlamı şudur ki: Yönetici konumundakilerin çoğu sarhoştur (gaflet içindedir), okumazlar. Okusalar da anlamazlar. Yanlış anlam verip ilişirler. İlişmemeleri için akılları başlarına gelinceye kadar göstermemek gerekiyor.

Ayrıca, art niyet, menfaat veya korku sebebiyle nuru inkâr eden veya gözünü kapatan çok sayıda vicdansız insan var. Onun için kardeşlerime de tedbirli olmalarını, hakikatleri ehil olmayanların eline vermemelerini ve dünya ehlinin kuruntularını harekete geçirecek işlerde bulunmamalarını tavsiye ediyorum. (Hâşiye[1])

Hâtime (Sonuç)

Bugün Re’fet Bey’in bir mektubunu aldım. Sakal-ı Şerif hakkındaki sorusu vesilesiyle diyorum ki: Hadisle sabittir ki Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın Mübarek Sakalından düşen saç taneleri sayılıdır. Otuz, kırk veya elli, altmış tane gibi az bir miktarda iken, binlerce yerde Mübarek Sakal’dan saçların bulunması, beni bir zamanlar çok düşündürdü.

O vakit aklıma geldi ki, Sakal-ı Şerif, yalnızca mübarek sakalının saçlarından ibaret değildir. Belki de Peygamberimizin hiçbir şeyini kaybetmek istemeyen sahabeler, mübarek başını her tıraş ettiklerinde o nurlu, mübarek ve sonsuza dek yaşayacak saçları muhafaza etmişlerdir. Onlar binlercedir ve şimdiki mevcut sayıya denk gelebilirler.

Yine o zaman aklıma geldi ki, acaba her camide bulunan ve sağlam bir senetle “Bu saç, Hazret-i Peygamber’in saçı olduğu sabittir” denilen saçlar gerçekten öyle midir ki ona yapılan ziyaret makbul olabilsin?

Birden aklıma şu geldi: O saçların ziyareti bir vesiledir. Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’a salavat getirmeye bir sebep, hürmet ve muhabbete bir vasıtadır. Vesile olma yönü, o şeyin kendisine değil, vesile olma özelliğine bakar. Bu yüzden, eğer bir saç hakikaten Mübarek Sakal’dan olmasa bile, mademki genel kanaate göre öyle kabul edilmiş, o vesilelik görevini yapıyor ve hürmete, ilgiye ve salavata vesile oluyor; o saçın kendisini kesin bir senetle teşhis ve tayin etmek gerekmez. Yalnızca, aksine dair kesin bir delil olmaması yeterlidir. Çünkü genel kabul ve ümmetin benimsemesi, bir tür delil sayılır. Bazı takva ehli kimseler bu tür işlere ya takva, ya ihtiyat ya da azimet noktasından karşı çıksalar da bu, kişisel bir karşı çıkıştır. Bid’at deseler bile, bu güzel bid’at (bid’a-i hasene) türüne dâhildir. Çünkü salavata vesiledir.

Re’fet Bey mektubunda diyor: “Bu mesele kardeşler arasında bir tartışma konusu olmuş.” Kardeşlerime tavsiye ediyorum ki, ayrılığa ve bölünmeye neden olan tartışmalara girmesinler. Yalnızca fikir alışverişi şeklinde, çekişmesiz sohbete alışsınlar.

*

*Bismîhî Sübhânehû ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî* (Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın adıyla. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.)

*Esselâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtuhû* (Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.)

Aziz, sıddık Senirkentli kardeşlerim İbrahim, Şükrü, Hâfız Bekir, Hâfız Hüseyin, Hâfız Receb Efendiler!

Hâfız Tevfik ile gönderdiğiniz üç meseleye dinsizler eskiden beri ilişiyorlar.

Birincisi: *Hattâ izâ belega magribe’ş-şemsi vecedehâ tagrubu fî aynin hamietin* (Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara balçıklı bir gözede batar buldu) ayetinin ifade ettiği zahiri anlama göre, Zülkarneyn’in güneşi sıcak ve çamurlu bir pınarda batarken gördüğünü söylüyor.

İkincisi: Zülkarneyn Seddi nerededir?

Üçüncüsü: Ahir zamanda Hazret-i İsa’nın (Aleyhisselam) geleceğine ve Deccal’ı öldüreceğine dairdir.

Bu soruların cevapları uzundur. Yalnızca kısa bir işaretle diyeceğiz ki:

Kur’an ayetleri, Arap üslubuna uygun olarak ve ilk bakışta herkesin anlayacağı bir tarzda ifade edildiği için, çok defa benzetme ve temsil yoluyla açıklama yapar.

İşte *tagrubu fî aynin hamietin* yani Zülkarneyn, güneşin sıcak ve çamurlu bir pınar gibi görünen Batıdaki Büyük Okyanus’un sahilinde veya volkanlı, alevli, dumanlı bir dağın gözünde battığını görmüş. Yani, dış görünüşe göre, Batıdaki Büyük Okyanus’un sahillerinde, yazın şiddetli sıcağıyla etrafındaki bataklığın ısınıp buharlaştığı bir zamanda, o buharın arkasında uzaktan Zülkarneyn’e büyük bir pınar havuzu gibi görünen okyanusun bir kısmında güneşin görünürdeki batışını izlemiş. Veya volkanlı, taş, toprak ve maden sularını karıştırarak fışkıran bir dağın tepesinde yeni açılmış ateşli bir gözde (kraterde), göklerin gözü olan güneşin kaybolduğunu görmüş.

Evet, Kur’an-ı Hakîm’in mucizevi ifade belagati bu cümle ile birçok meseleyi ders veriyor. Öncelikle, Zülkarneyn’in batı yönüne seyahatinin, şiddetli sıcaklık zamanına, bataklık bir bölgeye, güneşin batış anına ve volkanik bir dağın püskürme vaktine denk geldiğini belirterek, Afrika’nın tamamen fethi gibi çok ibretli meselelere işaret eder.

Bilindiği gibi güneşin görünen hareketi zahirîdir ve yeryüzünün gizli hareketine bir delildir; onu haber verir. Ayette kastedilen, batışın hakikati değildir. Ayrıca “çeşme” kelimesi bir benzetmedir. Uzaktan büyük bir deniz, küçük bir havuz gibi görünür. Sıcaktan çıkan sis, buharlar ve bataklıkların arkasından görünen bir denizi, çamurlu bir pınara benzetmek ve Arapçada hem “pınar”, hem “güneş”, hem de “göz” anlamına gelen *ayn* kelimesini kullanmak, belagat sırları açısından son derece anlamlı ve uygundur. (Hâşiye[2])

Zülkarneyn’in bakış açısıyla uzaklık sebebiyle durum böyle göründüğü gibi, en büyük arştan gelen ve gök cisimlerine hükmeden Kur’an’ın semavi hitabının, Rahman’ın bir misafirhanesinde lamba görevi gören ve O’na boyun eğmiş olan güneşi, Batıdaki Büyük Okyanus gibi Rabbani bir pınarda gizleniyor diye nitelemesi, kendi azametine ve yüceliğine yakışır. Mucizevi üslubu ile denizi sıcak bir pınar ve dumanlı bir göz gibi gösterir. Ve semavi gözlere öyle görünür.

Özetle: Batıdaki Büyük Okyanus’u çamurlu bir pınar olarak nitelemesi, Zülkarneyn’in uzaklık noktasından o büyük denizi bir pınar gibi görmesiyle ilgilidir. Kur’an’ın bakışı ise her şeye yakın olduğu için Zülkarneyn’in duyu yanılması türündeki bakışına göre bakamaz. Aksine, Kur’an göklere bakarak geldiğinden, yeryüzünü bazen bir meydan, bazen bir saray, bazen bir beşik, bazen de bir sayfa gibi gördüğünden; sisli, buharlı koskoca Batı Atlas Okyanusu’nu bir “çeşme” olarak nitelemesi, O’nun yüce azametini gösterir.

İkinci Sualiniz: Zülkarneyn Seddi nerededir? Ye’cüc ve Me’cüc kimlerdir?

Cevap: Eskiden bu mesele hakkında bir risale yazmıştım. O zamanın dinsizleri onunla susturulmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yok hem de hafızam işi bırakmış, yardım etmiyor. Ayrıca Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dalı’nda bu meseleden bir parça bahsedilmiştir. Bu nedenle bu meselenin yalnızca iki üç nüktesine çok kısa bir şekilde işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Araştırmacı âlimlerin açıklamasına göre, hem “Zülkarneyn” unvanının işaret etmesiyle, hem de Yemen padişahlarından Zülyezen gibi isimlerinin “zü” kelimesiyle başlaması sebebiyle, bu Zülkarneyn, Romalı İskender (Büyük İskender) değildir. Aksine, Hazret-i İbrahim zamanında yaşamış ve Hazret-i Hızır’dan ders almış Yemen padişahlarından biridir. Romalı İskender ise milattan yaklaşık üç yüz sene önce gelmiş ve Aristo’dan ders almıştır.

İnsanlık tarihi, düzenli olarak üç bin yıl öncesine kadar gidiyor. Bu eksik ve kısa tarih anlayışı, Hazret-i İbrahim’in zamanından öncesi hakkında doğru bir hüküm veremiyor. Ya hurafelerle dolu, ya inkârcı bir tarzda ya da çok özet olarak ilerliyor. Tefsirlerde bu Yemenli Zülkarneyn’in eskiden beri İskender adıyla meşhur olmasının sebebi, ya o Zülkarneyn’in bir isminin İskender olmasıdır –ki bu durumda o Büyük İskender ve Eski İskender’dir– veyahut Kur’an ayetlerinin zikrettiği küçük ve özel olaylar, genel ve büyük olayların birer ucu olduğu için şöyle bir durum söz konusudur:

Zülkarneyn olan Büyük İskender’in, peygamberane irşatlarıyla zalim kavimler ile mazlum milletler arasında bir engel ve gaddarların yağmalarına mani olacak meşhur Çin Seddi’ni kurduğu gibi; Romalı İskender gibi birçok cihangir ve kuvvetli padişahlar maddi yönden, insanlığın manevi âleminin padişahları olan bir kısım peygamberler ve bazı büyük veliler de manevi ve irşadî yönden o Zülkarneyn’in izinden gidip ona uyarak, mazlumları zalimlerden kurtaracak çarelerin en önemlilerinden olan dağlar arasına setleri (Hâşiye[3]), sonra dağ başlarına kaleleri kurmuşlardır. Ya bizzat maddi kuvvetleriyle veyahut yol gösterme ve tedbirleriyle bunları tesis etmişlerdir. Sonra şehirlerin etrafına surları ve ortalarına kaleleri, en son çare olarak da büyük topları ve seyyar kaleler gibi dretnotları yapmışlardır.

Hatta yeryüzünün en meşhur seddi olan ve günlerce süren bir mesafeyi kaplayan Çin Seddi; Kur’an’ın diliyle Ye’cüc ve Me’cüc, başka bir tabirle tarihin dilinde Mançur ve Moğol denilen, insanlık âlemini defalarca altüst eden, Himalaya Dağları’nın arkasından çıkıp doğudan batıya kadar her yeri harap eden vahşi ve yağmacı milletlerin, Hindistan ve Çin’deki mazlum halklara saldırılarını durdurmak için o Himalaya silsilelerine yakın iki dağ arasında uzun bir set yaptığı ve o vahşi kavimlerin yoğun saldırılarına uzun zaman engel olduğu gibi; Kafkas Dağları’nda Derbent civarında yine çapulcu ve yağmacı Tatar kavimlerinin saldırılarını durdurmak için Zülkarneyn gibi eski İran padişahlarının gayretiyle setler yapılmıştır. Bu türden pek çok set vardır. Kur’an-ı Hakîm bütün insanlıkla konuştuğu için, görünüşte özel bir olayı zikredip, o olaya benzeyen bütün olayları hatırlatarak konuşur.

İşte bu bakış açısındandır ki, Sed ve Ye’cüc ve Me’cüc hakkındaki rivayetler ve müfessirlerin görüşleri farklı farklıdır.

Ayrıca Kur’an-ı Hakîm, söz akışındaki bağlantılar sebebiyle bir olaydan uzak bir başka olaya geçer. Bu bağlantıları düşünemeyenler, iki olayın zamanlarının birbirine yakın olduğunu zanneder. İşte Kur’an’ın, Sedd’in yıkılmasından sonra kıyametin kopacağını haber vermesi, zaman yakınlığı sebebiyle değil, aksine söz akışındaki bağlantı yönüyle iki nükte içindir:

Yani, bu set nasıl harap olacaksa, dünya da öyle harap olacaktır. Ayrıca, nasıl ki fıtrî ve İlahi setler olan dağlar sağlamdır ve ancak kıyametin kopmasıyla harap olurlar, aynı şekilde bu set de dağ gibi sağlamdır ve ancak dünyanın harap olmasıyla yerle bir olabilir. Zamanın getirdiği değişimler tahribat yapsa da çoğu sağlam kalır demektir. Evet, Zülkarneyn Seddi’nin genelinden bir parça olan Çin Seddi, binlerce yıl ayakta kalmasına rağmen hâlâ meydandadır. İnsan eliyle yeryüzü sayfasına yazılmış, cisimleşmiş, taşlaşmış, anlamlı eski tarihten uzun bir satır olarak okunmaktadır.

Üçüncü Sualiniz: Hazret-i İsa Aleyhisselam’ın Deccal’ı öldürmesi meselesine dair hem Birinci Mektup’ta hem de On Beşinci Mektup’ta oldukça kısa ve size yeterli bir cevap vardır.

*

*Bismîhî ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî* (O’nun adıyla. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.)

*Esselâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtuhû* (Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.)

Aziz, fedakâr, sıddık, vefadar kardeşlerim Hoca Sabri (Rahmetullahi Aleyh) ve Hâfız Ali (Rahmetullahi Aleyh)!

Beş Bilinmeyen Gerçek (Mugayyebat-ı Hamse) hakkındaki Lokman Suresi’nin sonundaki ayetle ilgili önemli sorunuz çok mühim bir cevap isterken, maalesef şimdiki ruh halim ve maddi durumum o cevaba uygun değil. Yalnızca sorunuzun temas ettiği bir iki noktaya çok özet bir şekilde işaret edeceğiz.

Bu sorunuzun içeriği gösteriyor ki, dinsizlik ehli tarafından eleştiri amacıyla, Beş Bilinmeyen Gerçek’ten olan yağmurun ne zaman geleceğine ve anne rahmindeki ceninin durumuna itiraz edilmiş.

Demişler ki: “Gözlemevlerinde bir aletle yağmurun ne zaman ineceğinin keşfedilebiliyor. Demek ki onu Allah’tan başkası da biliyor. Ayrıca röntgen ışınlarıyla anne rahmindeki ceninin erkek mi dişi mi olduğu anlaşılabiliyor. Demek ki Beş Bilinmeyen Gerçek’i bilmek mümkündür?”

Cevap: Yağmurun iniş vakti belli bir kurala bağlı olmadığı için, doğrudan doğruya Allah’ın özel iradesine bağlıdır ve rahmet hazinesinden özel bir isteğe tabidir. Bunun hikmetli sırrı şudur:

Kâinattaki en önemli hakikat ve en kıymetli öz; nur, varlık, hayat ve rahmettir. Bu dört şey perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya Allah’ın kudretine ve özel iradesine bakar. Diğer yaratılmışlarda ise görünürdeki sebepler, kudretin tasarrufuna perde olurlar. Ve düzenli kanunlar ve kurallar, bir derece irade ve isteğe perde olur. Fakat varlık, hayat, nur ve rahmette o perdeler konulmamıştır. Çünkü perdelerin hikmet sırrı bu konularda geçerli değildir.

Mademki varlık âleminde en önemli hakikat, rahmet ve hayattır; yağmur da hayata kaynak ve rahmetin vesilesi, hatta rahmetin ta kendisidir. Elbette aradaki vasıtalar perde olmayacak. Kural ve tekdüzelik de Allah’ın özel iradesini örtmeyecektir ki her zaman, herkes, her şeyde şükretmeye, kulluk etmeye, istemeye ve dua etmeye mecbur olsun. Eğer bir kural dâhilinde olsaydı, o kurala güvenilip şükür ve rica kapısı kapanırdı. Güneşin doğuşunda ne kadar faydalar olduğu bilinmektedir. Halbuki düzenli bir kurala tabi olduğundan, güneşin çıkması için dua edilmiyor ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor. İnsan aklı o kural vasıtasıyla yarın güneşin çıkacağını bildiği için bu, gaybdan (bilinmeyenden) sayılmıyor.

Fakat yağmurun ayrıntıları bir kurala tabi olmadığı için, insanlar her zaman rica ve dua ile Allah’ın dergâhına sığınmaya mecbur oluyorlar. Ve insan aklı, iniş vaktini tam belirleyemediği için onu sırf rahmet hazinesinden gelen özel bir nimet olarak görüp hakiki manada şükrediyorlar.

İşte bu ayet, bu bakış açısıyla yağmurun iniş vaktini Beş Bilinmeyen Gerçek’in içine dâhil ediyor.

Gözlemevlerindeki aletle, bir yağmurun başlangıç belirtilerini hissedip vaktini tayin etmek, gaybı bilmek değil, aksine gaybdan çıkıp görünür âleme yaklaşması anında bazı öncüllerini öğrenmektir. Tıpkı en gizli gaybi işlerin, meydana geldiğinde veya meydana gelmeye çok yakın olduğunda, bir tür olaydan önce hissetme duyusuyla bilinmesi gibi. Bu, gaybı bilmek değil, aksine var olanı veya gerçekleşmesi yakın olanı bilmektir. Hatta ben kendi sinir sistemimdeki bir hassasiyet sebebiyle, yirmi dört saat önceden, gelecek yağmuru bazen hissediyorum. Demek ki yağmurun başlangıçları, öncüleri var. O öncüler, nem şeklinde kendini gösteriyor ve arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu durum, insan aklının gaybdan çıkıp henüz görünür âleme girmemiş olaylara ulaşması için aynen bir kural gibi bir vesile olur.

Fakat henüz görünür âleme ayak basmamış ve özel irade ile özel rahmetten çıkmamış olan yağmurun iniş vaktini bilmek, bütün gaybları bilen Allah’ın ilmine mahsustur.

Gelelim ikinci meseleye: Röntgen ışınlarıyla anne rahmindeki çocuğun erkek mi dişi mi olduğunu bilmek, *ve ya’lemu mâ fi’l-erhâm* (rahimlerde olanı O bilir) ayetinin gaybi anlamına aykırı olamaz. Çünkü ayet yalnızca erkeklik ve dişilik durumuna değil, aksine o çocuğun harika özel yeteneğine ve gelecekte üstleneceği duruma temel teşkil eden hayatının kaderinin başlangıçlarına, hatta yüzündeki çok şaşırtıcı olan Samediyet mührüne işaret etmektedir ki, çocuğun bu şekilde bilinmesi, bütün gaybları bilen Allah’ın ilmine mahsustur. Yüz bin röntgen gibi insan aklı birleşse, yine de o çocuğun bütün insanlara karşı birer ayırt edici özelliği olan yalnızca gerçek yüz simasını keşfedemez. Nerede kaldı ki, yüz simasındaki mühürden yüz kat daha harika olan yeteneğindeki manevi simayı keşfedebilsin!

Başta dedik ki, varlık, hayat ve rahmet bu kâinatta en önemli hakikatlerdir ve en önemli makam onlarındır. İşte bu yüzden, o kapsayıcı hayat hakikatinin bütün incelikleriyle özel iradeye, özel rahmete ve özel isteğe bakmalarının bir sırrı şudur: Hayat, bütün donanımları ve yönleriyle şükrün, kulluğun ve tesbihin kaynağı ve vesilesi olduğundan, özel iradeye perde olan tekdüzelik ve kurallar ile özel rahmete perde olan görünürdeki vasıtalar konulmamıştır.

Cenab-ı Hakk’ın, anne rahmindeki çocukların maddi ve manevi simalarında iki tecellisi vardır:

Birincisi: O’nun birliğini, tekliğini ve her şeyin kendisine muhtaç olduğunu (vahdet, ehadiyet, samediyet) gösterir. O çocuk, temel organlarda ve insani donanımların çeşitlerinde diğer insanlarla uygun ve aynı olduğu için, Yaratıcısının ve Sanatkârının birliğine şahitlik eder. O cenin bu lisanla şöyle haykırır: “Bana bu simayı ve organları kim verdiyse, temel organ yapısında bana benzeyen bütün insanların Sanatkârı da O’dur. Ve aynı zamanda bütün canlıların Sanatkârı da O’dur.”

İşte anne rahmindeki ceninin bu dili gaybi değil, bir kurala, düzene ve türe tabi olduğu için bilinir, bilinebilir. Görünür âlemden gayb âlemine girmiş bir daldır ve bir dildir.

İkinci yönü: Kendine has yetenek siması ve şahsi yüz siması diliyle, Sanatkârının seçme hakkını, iradesini, isteğini, özel rahmetini ve hiçbir kayıt altında olmadığını haykırarak gösterir. Fakat bu dil, en derin bilinmezlikten (gaybü’l-gaybdan) gelir. Ezelî ilimden başkası, var olmadan önce bunu göremez ve kavrayamaz. Anne rahmindeyken bu simanın binde bir donanımının görünmesiyle o tam olarak bilinmiş olmaz!

Özetle, ceninin yetenek simasında ve yüz simasında hem Allah’ın birliğinin delili vardır, hem de İlahi irade ve seçme hakkının kanıtı vardır.

Eğer Cenab-ı Hak muvaffak ederse, Beş Bilinmeyen Gerçek’e dair bazı nükteler yazılacaktır. Şimdilik bundan fazlasına vaktim ve halim müsaade etmedi, sözü bitiriyorum.

*El-Bâkî Hüve’l-Bâkî* (Bâkî olan sadece O’dur.)

Said Nursî

*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen, her işi hikmetle yapan sensin.)

*

[1] Hâşiye: Ciddi bir meseleye vesile olabilecek bir latife: Dün sabah bir dostumun damadı Mehmed yanıma geldi. Sevinçli ve müjdeli bir tavırla dedi ki: “Senin bir kitabını Isparta’da basmışlar, çok kişi okuyor.” Ben dedim: “O, yasak olan basım değil, belki elle çoğaltarak bazı nüshalar alınmış ki hükümet ona bir şey demez.” Ayrıca dedim: “Sakın bunu senin dostun olan o iki münafığa söyleme. Onlar bahane etmek için böyle bir şey arıyorlar.” İşte kardeşlerim, bu adam her ne kadar bir dostumun damadıysa da o münasebetle benim de ahbabım sayılır. Fakat berber olması sebebiyle vicdansız bir muallimin ve münafık bir müdürün dostudur. Orada kardeşlerimizden birisi bilmeyerek öyle söylemiş. İyi oldu ki en önce gelip bana haber verdi. Ben de onu uyardım, kötülüğün önü alındı. Ve çoğaltma makinesi, binlerce nüshayı bu perde altında yaydı.

[2] Hâşiye: *Fî aynin hamietin* ifadesindeki *ayn* tabiri, belagat sırları açısından latif bir anlamı remzen ima eder. Şöyle ki: “Gök ve onun yüzü, Güneş gözüyle yeryüzünün yüzündeki rahmetin güzelliğini seyrettikten sonra, yeryüzü de deniz gözüyle yukarıdaki İlahi azameti seyretmeyi takiben; o iki göz birbiri içine kapanırken yeryüzündeki gözleri de kapatıyor” diye mucizevi bir kelime ile hatırlatıyor ve gözlerin görevine paydos işaretine işaret ediyor.

[3] Hâşiye: Yeryüzünde zamanla dağ şeklini almış, tanınmayacak bir hale gelmiş çok sayıda yapay set vardır.

Lügatçeli Metin

On Altıncı Lem’a

بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

(Okunuşu: Bismihî ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî. Meali: O’nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

(Okunuşu: Esselâmü aleyküm ve rahmetüllahi ve berekâtühû. Meali: Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.)

Aziz, sıddık (çok doğru, sadık) kardeşlerim Hoca Sabri, Hâfız Ali, Mesud, Mustafalar, Hüsrev, Re’fet, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfüler, Hâfız Ahmed, Şeyh Mustafa vesaire (ve benzeri, diğerleri)…

Sizlere meraklı ve medar-ı sual (soru konusu, merak uyandıran) olmuş dört küçük meseleyi malûmat (bilgi) kabîlinden (türünden) muhtasar (kısa) bir surette beyan etmekliğe (açıklamaya) kalbimde bir hatıra (düşünce) hissettim.

Birincisi: Kardeşlerimizden Çaprazzade Abdullah Efendi gibi bazı adamlar, ehl-i keşiften (gayb âlemine dair bilgi edinebilen, sezgisi kuvvetli kişilerden) rivayeten (naklen, rivayet yoluyla) bu geçen ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec (genişlik, ferahlık, sıkıntıdan kurtuluş), bir fütuhat (fetihler, zaferler) olacağını haber verdikleri halde zuhur (meydana çıkma, ortaya çıkma) etmedi. Böyle ehl-i velayet (Allah dostu olanlar) ve keşif, neden hilaf-ı vaki (gerçeğe aykırı, olayın tersi) haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de birden sünuhat (ilhamlar, akla gelen ani düşünceler) kabîlinden (türünden) olarak verdiğim cevabın muhtasarı (kısası) şudur:

Hadîs-i şerifte vârid (gelmiş, nakledilmiş) olmuştur ki: “Bazen bela nâzil (inen) oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.” Şu hadîsin sırrı gösteriyor ki mukadderat (kaderde yazılan şeyler), bazı şeraitle (şartlarla) vukua (meydana gelme) gelirken geri kalır. Demek, ehl-i keşfin muttali (bilgi sahibi olan) olduğu mukadderat mutlak (kayıtsız, şartsız) olmadığını, belki bazı şeraitle (şartlarla) mukayyed (kayıtlı, sınırlı) bulunduğunu ve o şeraitin (şartların) vuku bulmamasıyla (gerçekleşmemesiyle) o hâdise de vukua (meydana gelme) gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak (şarta bağlı ömür) gibi Levh-i Ezelî’nin (ezelî kader levhası) bir nevi (tür) defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İspat’ta (yazma ve silme levhası, değişebilir kader defteri) mukadder (kaderde yazılmış) olarak yazılmıştır. Gayet nadir (çok az) olarak Levh-i Ezelî’ye kadar keşif çıkar. Ekseri (çoğunlukla) oraya çıkamıyor.

İşte bu sırra binaen (dayanarak), geçen ramazan-ı şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde istihraca (çıkarım yapmaya) binaen veya keşfiyat (keşifler) nevinden (türünden) verilen haberler, muallak (askıda, şarta bağlı) oldukları şeraiti (şartları) bulamadıkları için vukua (meydana gelme) gelmemişler ve haber verenleri tekzip (yalanlama) etmiyorlar. Çünkü mukadder (kaderde yazılmış) imiş fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş.

Evet, ramazan-ı şerifte bid’aların (dinde sonradan ortaya çıkan, dine aykırı uygulamaların) ref’ine (ortadan kaldırılmasına) Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in ekseriyetle (çoğunlukla) hâlis (samimi, saf) duası bir şart ve bir sebeb-i mühim (önemli sebep) idi. Maalesef camilere ramazan-ı şerifte bid’alar girdiğinden, duaların kabulüne set (engel) çekip ferec (ferahlık) gelmedi. Nasıl ki sâbık (önceki) hadîsin sırrıyla: Sadaka, belayı ref’ (giderme) eder. Ekseriyetin (çoğunluğun) hâlis duası dahi ferec-i umumîyi (genel ferahlığı) cezbeder (çeker). Kuvve-i cazibe (çekim gücü) vücuda gelmediğinden fütuhat (fetihler) da verilmedi.

İkinci Meraklı Sual: Bu iki ay zarfında (süresince) heyecanlı bir vaziyet-i siyasiye (siyasi durum) karşısında bana hem alâkadar (ilgili) olduğum çok kardeşlerime kavî (kuvvetli) bir ihtimal (olasılık) ile ferah (sevinç) verecek bir teşebbüs (girişim) etmek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet (önem) vermeyerek bilakis (aksine) beni tazyik (baskı) eden ehl-i dünyanın (dünya ehlinden olanların) lehinde (yararına) olarak bir fikirde bulundum. Bazı zatlar (kişiler) hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: “Sana işkence eden bu mübtedi (bid’atçı, dine aykırı işler yapan) ve kısmen münafık (ikiyüzlü) baştaki insanların takip ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki ilişmiyorsun?”

Verdiğim cevabın muhtasarı (kısası) şudur ki: Bu zamanda ehl-i İslâm’ın en mühim (önemli) tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle (doğru yoldan sapma, inkâr) kalplerin bozulması ve imanın zedelenmesidir.

Bunun çare-i yegânesi (tek çaresi): Nurdur, nur göstermektir ki kalpler ıslah (düzelme) olsun, imanlar kurtulsun.

Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe (üstün gelme, yenme) çalınsa o kâfirler münafık (ikiyüzlü) derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah (düzeltme) etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır; nifaka (ikiyüzlülüğe) inkılab (dönüşme) eder.

Hem nur hem topuz; ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz (güçsüz) yapamaz. Onun için bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.

Amma maddî cihadın muktezası (gereği) ise o vazife şimdilik bizde değildir. Evet, ehline göre kâfirin veya mürtedin (dinden dönen kişinin) tecavüzatına (tecavüzlerine) set (engel) çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa ancak nura kâfi (yeterli) gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!

Üçüncü Meraklı Sual: Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebilerin (yabancıların) bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakiki nokta-i istinadı (dayanak noktası) ve kuvve-i maneviyesinin (manevi gücünün) menbaı (kaynağı) olan hamiyet-i İslâmiyeyi (İslâmî gayreti) tehyic (tahrik etme, harekete geçirme) etmekle şeair-i İslâmiyenin (İslâm nişanelerinin, sembollerinin) bir derece ihyasına (canlanmasına) ve bid’aların (dinde sonradan ortaya çıkan, dine aykırı uygulamaların) bir derece def’ine (ortadan kaldırılmasına) medar (sebep, vesile) olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin asayişle (güvenlik ve huzurla) halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedilerin (bid’atçıların, dine aykırı işler yapanların) hükûmetleri lehinde (yararına) taraftar çıktın? Bu ise dolayısıyla bid’alara tarafgirliktir?

Elcevap: Biz, ferec (ferahlık) ve ferah (sevinç) ve sürur (sevinç) ve fütuhat (fetihler) isteriz. Fakat kâfirlerin kılıncı ile değil. Kâfirlerin kılınçları başlarını yesin, kılınçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid (inatçı, asi) ecnebilerdir (yabancılardır) ki münafıkları (ikiyüzlüleri) ehl-i imana (iman ehline) musallat (musallat eden, bela eden) ettiler ve zındıkları (dinsizleri, imansızları) yetiştirdiler.

Hem harp belası ise hizmet-i Kur’aniyemize mühim (önemli) bir zarardır. Bizim en fedakâr ve en kıymettar (değerli) kardeşlerimizin ekserisi (çoğunluğu) kırk beşten aşağı olduğundan, harp vasıtasıyla vazife-i kudsiye-i Kur’aniyeyi (Kur’an’ın kutsal görevini) bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Benim param olsa, hüsn-ü rızam (iyi niyetli rızam) ile böyle kıymettar kardeşlerimin her birisini askerlikten kurtarmak için bedel-i nakdiye (nakdî bedel, para karşılığı) bin lira kadar da olsa verirdim. Böyle yüzer kıymettar kardeşlerimizin hizmet-i Kur’aniye-i Nuriyeyi (Nurani Kur’an hizmetini) bırakıp maddî cihad topuzuna el atmakta, yüz bin lira kendi zararımızı hissediyordum. Hattâ Zekâi’nin bu bir iki sene askerliği, belki bin lira kadar manevî faydasını kaybettirdi. Her ne ise…

Kādir-i külli şey (her şeye gücü yeten Allah), bir dakikada bulutlarla dolmuş cevv-i havayı (hava boşluğunu, atmosferi) süpürüp temizleyerek, semanın (göğün) berrak yüzünde ziyadar (ışıklı, nurlu) güneşi gösterdiği gibi bu zulümatlı (karanlıklı) ve rahmetsiz bulutları da izale (ortadan kaldırma) edip hakaik-i şeriatı (şeriat hakikatlerini) güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız (sıkıntısız, gürültüsüz) verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalplerine iman versin, yeter. O vakit kendi kendine iş düzelir.

Dördüncü Meraklı Sual: Diyorlar ki madem sizin elinizdeki nurdur, topuz değildir; nura karşı muaraza (karşı çıkma, muhalefet) edilmez ve nurdan kaçılmaz ve nurun izharından (açığa çıkarılmasından) zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyatı (tedbirli olmayı) tavsiye ediyorsunuz? Çok nurlu risaleleri halklara gösterilmesini men’ediyorsunuz (yasaklıyorsunuz)?

Bu suale karşı cevabın muhtasar (kısa) meali (özeti) şudur ki: Başlardaki başların çoğu sarhoş, okumaz. Okusa da anlamaz. Yanlış mana verip ilişir (müdahale eder, sataşır). İlişmemesi için aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzım geliyor.

Hem çok vicdansız insanlar var ki garaz (kin, düşmanlık) veya tama’ (açgözlülük) veyahut havf (korku) cihetiyle (yönüyle) nuru inkâr (reddeder) eder veya gözünü kapar. Onun için kardeşlerime de tavsiye ediyorum ki ihtiyat (tedbirli) etsinler, nâ-ehillerin (ehil olmayanların) eline hakikatleri vermesinler. Hem ehl-i dünyanın (dünya ehlinden olanların) evhamını (vesveselerini, kuruntularını) tahrik (tahrik etme, kışkırtma) edecek işlerde bulunmasınlar. (Hâşiye[1])

Hâtime (sonuç, bitiş)

Bugün Re’fet Bey’in bir mektubunu aldım. Lihye-i Şerife (Peygamber Efendimiz’in mübarek sakalı) hakkındaki suali münasebetiyle (ilişkisiyle, sebebiyle) diyorum ki: Hadîsçe sabittir ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın Lihye-i Saadetinden (Peygamber Efendimiz’in mübarek sakalı) düşen saçların taneleri mahduddur (sınırlıdır, bellidir). Otuz kırk tane veya elli altmış tane gibi az bir miktarda iken, binler yerde Lihye-i Saadetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü.

O vakit hatırıma gelmiş ki lihye-i Saadet, yalnız Lihye-i Şerifin saçlarından ibaret değil belki re’s-i mübareğinin (mübarek başının) tıraş oldukça hiçbir şeyini kaybetmeyen sahabeler (Peygamber Efendimiz’i görmüş, O’na iman etmiş ve Müslüman olarak vefat etmiş kişiler), o nurlu ve mübarek ve daimî (sürekli) yaşayacak saçları muhafaza etmişler. Onlar binlerdir. Şimdiki mevcuda müsavi (denk, eşit) gelebilirler.

Yine o vakit hatırıma geldi ki acaba her camide bulunan, sened-i sahih (sağlam ve doğru belge) ile bu saç Hazret-i Risalet’in (Peygamber Efendimiz’in) saçı olduğu sabit midir ki ona karşı ziyaret makbul (kabul edilmiş) olabilsin?

Birden hatıra geldi ki o saçların ziyareti, vesiledir. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma karşı salavat getirmeye sebep ve bir hürmet (saygı) ve muhabbete (sevgiye) medardır (vesiledir). Vesilelik ciheti (yönü) o şeyin zatına (kendi özüne) bakmaz, vesilelik cihetine bakar. Onun için eğer bir saç hakiki olarak Lihye-i Saadetten olmazsa, madem zahir (görünen) hale göre öyle telakki (kabul edilmiş, sayılmış) edilmiş ve o vesilelik vazifesini yapıyor ve hürmete ve teveccühe (yönelmeye) ve salavata vesile oluyor; kat’î senet (kesin belge) ile o saçın zatını teşhis (kimlik tespiti) ve tayin (belirleme) lâzım değildir. Yalnız, aksine kat’î delil olmasın, yeter. Çünkü telakkiyat-ı âmme (genel kabul) ve kabul-ü ümmet (ümmetin kabulü), bir nevi (tür) hüccet (delil) hükmüne geçer. Bazı ehl-i takva (Allah’tan korkan, dindar kişiler) böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat (tedbirli olma) veya azîmet (Allah rızası için zor olanı tercih etme) noktasında ilişseler de hususi (özel olarak) ilişirler. Bid’a (dinde sonradan ortaya çıkan, dine aykırı uygulama) da deseler, bid’a-i hasene (güzel bid’at) nevinde (türünde) dâhildir. Çünkü vesile-i salavattır.

Re’fet Bey mektubunda diyor: “Bu mesele ihvanlar (kardeşler) beyninde (arasında) medar-ı münakaşa (tartışma konusu) olmuş.” Kardeşlerime tavsiye ediyorum ki inşikaka (parçalanma, ayrılma) ve iftiraka (ayrılığa) sebebiyet veren münakaşa (tartışma) etmesinler. Yalnız müdavele-i efkâr (fikir alışverişi) suretinde nizâsız (çekişmesiz) mübahaseye (tartışmaya) alışsınlar.

*

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

(Okunuşu: Bismihî Sübhanehû ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî. Meali: O’nun adıyla. O, her türlü noksanlıktan münezzehtir. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

(Okunuşu: Esselâmü aleyküm ve rahmetüllahi ve berekâtühû. Meali: Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.)

Aziz, sıddık (çok doğru, sadık) Senirkentli kardeşlerim İbrahim, Şükrü, Hâfız Bekir, Hâfız Hüseyin, Hâfız Receb Efendiler!

Hâfız Tevfik ile gönderdiğiniz üç meseleye mülhidler (dinsizler, inkârcılar) eskiden beri ilişiyorlar.

Birincisi: حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فٖى عَيْنٍ حَمِئَةٍ (Okunuşu: Hattâ izâ beleğa mağribeş şemsi vecedehe tegğrubu fî aynin hamietin. Meali: Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara balçıklı bir gözede batar buldu.) âyetinin ifade ettiği zahir (görünen) manasına göre: Güneşin, hararetli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurûb (batma) ettiğini görmüş, diyor.

İkincisi: Sedd-i Zülkarneyn (Zülkarneyn Seddi) nerededir?

Üçüncüsü: Âhir zamanda Hazret-i İsa (aleyhisselâm)’ın geleceğine ve Deccal’ı öldüreceğine dairdir.

Bu suallerin cevapları uzundur. Yalnız muhtasar (kısa) bir işaretle deriz ki:

Âyât-ı Kur’aniye (Kur’an ayetleri), üslub-u Arabiye (Arap üslubu) üzerine ve zahir (görünen) nazara (bakışa) göre umumun (herkesin) anlayacağı bir tarzda ifade ettiği için çok defa teşbih (benzetme) ve temsil (örnekleme) suretinde beyan (açıklama) ediyor.

İşte تَغْرُبُ فٖى عَيْنٍ حَمِئَةٍ (Okunuşu: tegğrubu fî aynin hamietin. Meali: kara balçıklı bir gözede batar.) yani güneşin, hararetli ve çamurlu bir çeşme gibi görünen Bahr-i Muhit-i Garbî’nin (Batı Okyanusu’nun) sahilinde veya volkanlı, alevli, dumanlı dağın gözünde gurûb (batma) ettiğini Zülkarneyn görmüş. Yani zahir nazarda (görünen bakışta) Bahr-i Muhit-i Garbî’nin sevahilinde (sahillerinde), yazın şiddet-i hararetiyle (şiddetli sıcaklığıyla) etrafındaki bataklık hararetlenmiş, tebahhur (buharlaşma) ettiği bir zamanda o buhar arkasında büyük bir çeşme havzası suretinde uzaktan Zülkarneyn’e görünen Bahr-i Muhit’in bir kısmında güneşin zahirî gurûbunu (görünen batışını) görmüş. Veya volkanlı, taş ve toprak ve maden sularını karıştırarak fışkıran bir dağın başında yeni açılmış ateşli gözünde, semavatın (göklerin) gözü olan güneşin gizlendiğini görmüş.

Evet, Kur’an-ı Hakîm’in mu’cizane (mucizevî) belâgat-ı ifadesi (ifade belagati, söz güzelliği) bu cümle ile çok mesaili (meseleleri) ders veriyor. Evvela: Zülkarneyn’in mağrib (batı) tarafına seyahati, şiddet-i hararet (şiddetli sıcaklık) zamanında ve bataklık tarafına ve güneşin gurûb (batış) âvânına (vaktine) ve volkanlı bir dağın fışkırması vaktine tesadüf (rast gelme) ettiğini beyan (açıklama) etmekle, Afrika’nın tamam istilası gibi çok ibretli meselelere işaret eder.

Malûmdur ki görünen hareket-i şems (güneşin hareketi), zahirîdir (görünen, dışa ait) ve küre-i arzın (yeryüzü küresinin) mahfî (gizli) hareketine delildir; onu haber veriyor. Hakikat-i gurûb (batışın hakikati) murad (kastedilen) değildir. Hem çeşme, teşbihtir (benzetmedir). Uzaktan büyük bir deniz, küçük bir havuz gibi görünür. Hararetten çıkan sis ve buharlar ve bataklıklar arkasında görünen bir denizi, çamur içinde bir çeşmeye teşbihi (benzetmesi) ve Arapça hem çeşme, hem güneş hem göz manasında olan عَيْنٍ (Okunuşu: Aynin. Meali: Çeşme, güneş, göz.) kelimesi, esrar-ı belâgatça (belagat sırları açısından) gayet manidar (anlamlı) ve münasiptir (uygundur). (Hâşiye[2])

Zülkarneyn’in nazarında (bakışında) uzaklık cihetiyle (yönüyle) öyle göründüğü gibi arş-ı a’zamdan (en büyük arş, Allah’ın kudret ve saltanat tahtından) gelen ve ecram-ı semaviyeye (semavî cisimlere) kumanda eden semavî hitab-ı Kur’anî (Kur’an’ın semavî hitabı), bir misafirhane-i Rahmaniyede (Rahman’ın misafirhanesinde) sirac (lamba) vazifesini gören musahhar (boyun eğdirilmiş, emre âmâde) güneşi Bahr-i Muhit-i Garbî (Batı Okyanusu) gibi bir çeşme-i Rabbanîde (Rabbanî çeşmede) gizleniyor demesi, azametine (büyüklüğüne) ve ulviyetine (yüksekliğine) yakışıyor ve mu’cizane (mucizevî) üslubu ile denizi hararetli bir çeşme ve dumanlı bir göz gösterir. Ve semavî gözlere öyle görünür.

Elhasıl (özetle): Bahr-i Muhit-i Garbî’yi (Batı Okyanusu’nu) çamurlu bir çeşme tabiri (ifadesi), Zülkarneyn’e nisbeten (göre) uzaklık noktasında o büyük denizi bir çeşme gibi görmüş. Kur’an’ın nazarı (bakışı) ise her şeye yakın olduğu cihetle (yönüyle), Zülkarneyn’in galat-ı his (duyu yanılgısı) nevindeki (türündeki) nazarına (bakışına) göre bakamaz, belki Kur’an semavata (göklere) bakarak geldiğinden küre-i arzı (yeryüzü küresini) kâh (bazen) bir meydan kâh bir saray bazen bir beşik bazen bir sahife (sayfa) gibi gördüğünden; sisli, buharlı koca Bahr-i Muhit-i Atlas-ı Garbî’yi (Batı Atlas Okyanusu’nu) bir çeşme tabir etmesi, azamet-i ulviyetini (yüksek büyüklüğünü) gösteriyor.

İkinci Sualiniz: Sedd-i Zülkarneyn (Zülkarneyn Seddi) nerededir? Ye’cüc, Me’cüc kimlerdir?

Elcevap: Eskiden bu meseleye dair bir risale (küçük kitapçık) yazmıştım. O vaktin mülhidleri (dinsizleri, inkârcıları) onunla mülzem (susturulmuş, yenilmiş) olmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yoktur hem kuvve-i hâfızam (hafıza gücüm) tatil-i eşgal (işleri durdurma) etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dal’ında bir nebze (biraz) bu meseleden bahsedilmiş. Onun için bu meselenin yalnız iki üç nüktesine (ince manasına) gayet muhtasar (kısa) bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Ehl-i tahkikin (araştırmacıların, hakikati araştıranların) beyanına (açıklamasına) göre hem Zülkarneyn unvanının (lakabının) işaretiyle, Yemen padişahlarından Zülyezen gibi “zü” kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan bu Zülkarneyn, İskender-i Rumî (Büyük İskender) değildir. Belki Yemen padişahlarından birisidir ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)’in zamanında bulunmuş ve Hazret-i Hızır’dan ders almış. İskender-i Rumî ise miladdan takriben (yaklaşık) üç yüz sene evvel gelmiş, Aristo’dan ders almış.

Tarih-i beşerî (insanlık tarihi), muntazam (düzenli) surette üç bin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs (eksik) ve kısa tarih nazarı (bakışı), Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)’in zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurafevari (batıl inançlara dayalı) ya münkirane (inkârcı bir şekilde) ya gayet muhtasar (çok kısa) gidiyor. Bu Yemenî Zülkarneyn, tefsirlerde (Kur’an yorumlarında) eskiden beri İskender namıyla (adıyla) iştiharının (ünlenmesinin) sebebi, ya o Zülkarneyn’in bir ismi İskender’dir ki İskender-i Kebir (Büyük İskender) ve Eski İskender’dir. Veyahut âyât-ı Kur’aniyenin (Kur’an ayetlerinin) zikrettiği hâdisat-ı cüz’iyeler (küçük, tekil olaylar), küllî hâdisatın (büyük, genel olayların) uçları olduğu cihetle (yönüyle):

Zülkarneyn olan İskender-i Kebir’in (Büyük İskender’in) nübüvvetkârane (peygamberane) irşadatıyla (doğru yolu göstermeleriyle) akvam-ı zalime (zalim kavimler) ile milel-i mazlume (zulme uğramış milletler) ortasında hâil (engel) ve gaddarların (zalimlerin) garetlerine (yağmalarına) mani (engel) olacak meşhur Sedd-i Çin’in (Çin Seddi’nin) binasını kurduğu gibi; İskender-i Rumî (Büyük İskender) misillü (gibi) müteaddid (birçok) cihangirler (dünya fatihleri) ve kuvvetli padişahlar, maddî cihetinde (yönünde) ve manevî âlem-i insaniyetin (insanlık aleminin) padişahları olan bir kısım enbiya (peygamberler) ve bazı aktab (kutup, veli zatlar) dahi manevî ve irşadî (doğru yolu gösterici) cihetinde o Zülkarneyn’in arkasında gidip iktida (uyma, tabi olma) edip, mazlumları zalimlerden kurtaracak çarelerin mühimlerinden (önemlilerinden) olan dağlar ortalarında setleri (engelleri) (Hâşiye[3]) sonra dağlar başlarında kaleleri kurmuşlar. Ya bizzat (doğrudan) maddî kuvvetleriyle veyahut irşad (doğru yolu gösterme) ve tedbirleriyle (önlemleriyle) tesis (kurma) etmişler. Sonra şehirlerin etrafında surları ve ortalarında kaleleri, tâ son çare olan kırk ikilik topları ve kale-i seyyar (seyyar kale) gibi dritnotları (büyük savaş gemilerini) yapmışlar.

Hattâ rûy-i zeminin (yeryüzünün) en meşhur seddi (setleri) ve kaç günlük uzak bir mesafe tutan Sedd-i Çinî (Çin Seddi), Kur’an lisanıyla Ye’cüc ve Me’cüc’ün ve tabir-i diğerle (başka bir ifadeyle) tarih lisanında Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti (insanlık âlemini) kaç defa zîr ü zeber (alt üst) eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan ve şarktan (doğudan) garba (batıya) kadar harap eden akvam-ı vahşiye (vahşi kavimler) ve garetkâr (yağmacı) milletlerin Hint ve Çin’deki akvam-ı mazlumeye (zulme uğramış kavimlere) tecavüzlerini durdurmak için o Himalaya silsilelerine (zincirlerine) yakın iki dağ ortasında uzun bir set yaptığı ve o akvam-ı vahşiyenin kesretle (çokça) hücumlarına çok zaman mani (engel) olduğu gibi Kafkas Dağlarında Derbent cihetinde (yönünde) yine çapulcu garetgir (yağmacı) akvam-ı Tatariyenin (Tatar kavimlerinin) hücumunu durdurmak için Zülkarneyn-misal (Zülkarneyn gibi) eski İran padişahlarının himmetiyle (gayretiyle, yardımıyla) setler yapılmıştır. Bu neviden (türden) çok setler var. Kur’an-ı Hakîm umum (bütün) nev-i beşer (insanlık) ile konuştuğu için zahiren (görünüşte) bir hâdise-i cüz’iyeyi (tekil bir olayı) zikredip (anlatıp), umum o hâdiseye benzer hâdisatı (olayları) ihtar (hatırlatma) ederek konuşuyor.

İşte bu nokta-i nazardandır (bakış açısındandır) ki Sedd’e ve Ye’cüc ve Me’cüc’e dair rivayetler (nakledilen sözler) ve akval-i müfessirîn (tefsircilerin sözleri), ayrı ayrı gidiyor.

Hem Kur’an-ı Hakîm, münasebat-ı kelâmiye (söz ilişkileri) cihetinde (yönünde) bir hâdiseden (olaydan) uzak bir hâdiseye intikal (geçiş) eder. Bu münasebatı (ilişkileri) düşünmeyen zanneder (sanır) ki iki hâdisenin zamanları birbirine yakındır. İşte Sedd’in harabiyetinden (harap olmasından) kıyametin kopmasını Kur’an’ın haber vermesi, kurbiyet-i zaman (zaman yakınlığı) cihetiyle (yönüyle) değil belki münasebat-ı kelâmiye (söz ilişkileri) cihetinde iki nükte (ince mana) içindir:

Yani bu set nasıl harap olacak, öyle de dünya harap olacaktır. Hem nasıl ki fıtrî (yaratılıştan gelen) ve İlahî setler olan dağlar metindir (sağlamdır) ancak kıyametin kopmasıyla harap olurlar, öyle de bu set dahi dağ gibi metindir ancak dünyanın harap olmasıyla hâk ile yeksan (yerle bir, toprakla eşit) olabilir. İnkılabat-ı zaman (zamanın değişimleri, devrimleri) tahribat (yıkımlar) yapsa da çoğu sağlam kalır demektir. Evet, Sedd-i Zülkarneyn’in külliyetinden (genelliğinden) bir ferdi (tekil örneği) olan Sedd-i Çinî (Çin Seddi) binler sene yaşadığı halde daha meydanda duruyor. İnsanın eliyle zemin (yeryüzü) sahifesinde (sayfasında) yazılan, mücessem (cisimleşmiş), mütehaccir (taşlaşmış), manidar (anlamlı) tarih-i kadîmden (eski tarihten) uzun bir satır olarak okunuyor.

Üçüncü Sualiniz: Hazret-i İsa (aleyhisselâm)’ın Deccal’ı öldürmesi hem Birinci Mektup’ta ve hem On Beşinci Mektup’ta gayet muhtasar (çok kısa) ve size kâfi (yeterli) bir cevap vardır.

*

بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

(Okunuşu: Bismihî ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî. Meali: O’nun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

(Okunuşu: Esselâmü aleyküm ve rahmetüllahi ve berekâtühû. Meali: Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.)

Aziz, fedakâr, sıddık (çok doğru, sadık), vefadar kardeşlerim Hoca Sabri (rahmetullahi aleyh) ve Hâfız Ali (rahmetullahi aleyh)!

Mugayyebat-ı Hamseye (beş gaybî meseleye) dair Sure-i Lokman’ın âhirindeki (sonundaki) âyetin hakkında mühim (önemli) sualiniz gayet mühim bir cevap isterken, maatteessüf (ne yazık ki) şimdiki halet-i ruhiyem (ruh halim) ve ahval-i maddiyem (maddî durumum) o cevaba müsait (elverişli) değildir. Yalnız sualinizin temas ettiği bir iki noktaya gayet mücmel (kısaca) işaret edeceğiz.

Şu sualinizin meali (özeti) gösteriyor ki ehl-i ilhad (dinsizler, inkârcılar) tarafından tenkit (eleştiri) suretinde mugayyebat-ı hamseden (beş gaybî meseleden) yağmurun gelmek vaktine ve rahm-ı maderdeki (anne rahminin içindeki) ceninin keyfiyetine (durumuna, niteliğine) itiraz edilmiş.

Demişler ki: “Rasathanelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzulü (iniş vakti) keşfediliyor. Onu da Allah’tan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla (ışınıyla) rahm-ı maderdeki (anne rahminin içindeki) ceninin müzekker (erkek), müennes (dişi) olduğu anlaşılıyor. Demek, mugayyebat-ı hamseye (beş gaybî meseleye) ıttıla (bilgi sahibi olma) kabildir (mümkündür)?”

Elcevap: Yağmurun vakt-i nüzulü (iniş vakti) bir kaideye (kurala) merbut (bağlı) olmadığı için doğrudan doğruya meşiet-i hâssa-i İlahiye (Allah’ın özel dilemesi, iradesi) ile bağlı ve hazine-i rahmetten (rahmet hazinesinden) hususi (özel) iradeye tabi olduğunun bir sırr-ı hikmeti (hikmetli sırrı) şudur ki:

Kâinatta en mühim (önemli) hakikat ve en kıymettar (değerli) mahiyet (özellik); nur, vücud (varlık) ve hayat ve rahmettir ki bu dört şey perdesiz, vasıtasız (aracısız), doğrudan doğruya kudret-i İlahiye (Allah’ın kudretine) ve meşiet-i hâssa-i İlahiyeye (Allah’ın özel dilemesine) bakar. Sair (diğer) masnuatta (sanat eserlerinde, yaratılmışlarda) zahirî (görünen) esbab (sebepler), kudretin tasarrufuna (idaresine) perde oluyorlar. Ve muttarid (devamlı, düzenli) kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşiete (dilemeye) hicab (örtü, engel) oluyor. Fakat vücud, hayat ve nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr-ı hikmeti (hikmetli sırrı) o işte cereyan (geçerli) etmiyor.

Madem vücudda en mühim hakikat, rahmet ve hayattır; yağmur, hayata menşe (kaynak) ve medar-ı rahmet (rahmetin dönüm noktası), belki ayn-ı rahmettir (rahmetin ta kendisidir). Elbette vesait (vasıtalar, aracılar) perde olmayacak. Kaide (kural) ve yeknesaklık (tekdüzelik) dahi meşiet-i hâssa-i İlahiyeyi (Allah’ın özel dilemesini) setretmeyecek (örtmeyecek); tâ ki her vakit, herkes, her şeyde şükür ve ubudiyete (kulluğa) ve sual ve duaya mecbur olsun. Eğer bir kaide dâhilinde olsaydı o kaideye güvenip şükür ve rica kapısı kapanırdı. Güneşin tulûunda (doğuşunda) ne kadar menfaatler olduğu malûmdur. Halbuki muttarid (düzenli, devamlı) bir kaideye tabi olduğundan güneşin çıkması için dua edilmiyor ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî (insan ilmi) o kaidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını bildiği için gaibden (gayb aleminden) sayılmıyor.

Fakat yağmurun cüz’iyatı (tekil olayları) bir kaideye (kurala) tabi olmadığı için her vakit insanlar rica ve dua ile dergâh-ı İlahiyeye (Allah’ın huzuruna) ilticaya (sığınmaya) mecbur oluyorlar. Ve ilm-i beşerî (insan ilmi), vakt-i nüzulünü (iniş vaktini) tayin (belirleme) edemediği için sırf hazine-i rahmetten (rahmet hazinesinden) bir nimet-i hâssa (özel nimet) telakki (kabul) edip hakiki şükrediyorlar.

İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan (bakış açısından) yağmurun vakt-i nüzulünü (iniş vaktini), mugayyebat-ı hamseye (beş gaybî meseleye) idhal (dahil etme) ediyor.

Rasathanelerdeki âletle, bir yağmurun mukaddimatını (ön hazırlıklarını, başlangıçlarını) hissedip vaktini tayin (belirleme) etmek, gaibi bilmek değil belki gaibden çıkıp âlem-i şehadete (görünen âleme) takarrubu (yaklaşması) vaktinde bazı mukaddimatına (ön hazırlıklarına) ıttıla (bilgi sahibi olma) suretinde bilmektir. Nasıl, en hafî (gizli) umûr-u gaybiye (gaybî işler) vukua (meydana gelme) geldikte veyahut vukua yakın olduktan sonra hiss-i kable’l-vukuun (olay öncesi sezginin) bir neviyle (türüyle) bilinir. O, gaybı bilmek değil belki o, mevcudu (var olanı) veya mukarrebü’l-vücudu (varlığına yaklaşılanı) bilmektir. Hattâ ben kendi âsabımda (sinirlerimde) bir hassasiyet cihetiyle (yönüyle) yirmi dört saat evvel, gelecek yağmuru bazen hissediyorum. Demek yağmurun mukaddimatı (ön hazırlıkları), mebâdileri (başlangıçları) var. O mebâdiler, rutubet nevinden (türünden) kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hal, aynen kaide (kural) gibi ilm-i beşerin (insan ilminin) gaibden (gayb aleminden) çıkıp daha şehadete (görünen âleme) girmeyen umûra (işlere) vusule (ulaşmaya) bir vesile olur.

Fakat daha âlem-i şehadete (görünen âleme) ayak basmayan ve meşiet-i hâssa (özel dileme) ile rahmet-i hâssadan (özel rahmetten) çıkmayan yağmurun vakt-i nüzulünü (iniş vaktini) bilmek, ilm-i Allâmü’l-guyub’a (bütün gaybları bilen Allah’ın ilmine) mahsustur (özgüdür).

Kaldı ikinci mesele: Röntgen şuâıyla (ışınıyla) rahm-ı maderdeki (anne rahminin içindeki) çocuğun erkek ve dişisini bilmek ile وَ يَعْلَمُ مَا فِى الْاَرْحَامِ (Okunuşu: Ve ya’lemu mâ fil erham. Meali: Rahimlerdekini bilir.) âyetinin meal-i gaybîsine (gaybî manasına) münafî (zıt, aykırı) olamaz. Çünkü âyet yalnız zükûret (erkeklik) ve ünûset (dişilik) keyfiyetine (durumuna) değil belki o çocuğun acib (şaşırtıcı) istidad-ı hususisi (özel yeteneği) ve istikbalde kesbedeceği (kazanacağı) vaziyetine medar (sebep) olan mukadderat-ı hayatiyesinin (hayat kaderinin) mebâdileri (başlangıçları), hattâ simasındaki (yüzündeki) gayet acib olan sikke-i samediyet (Samediyet mührü) muraddır (kastedilen) ki çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâmü’l-guyub’a (bütün gaybları bilen Allah’ın ilmine) mahsustur. Yüz bin röntgen-misal (röntgen benzeri) fikr-i beşerî (insan düşüncesi) birleşse yine o çocuğun umum (bütün) efrad-ı beşeriyeye (insan fertlerine) karşı birer alâmet-i farikası (ayırt edici özelliği) bulunan yalnız hakiki sima-yı vechiyesini (yüz simasını) keşfedemez. Nerede kaldı ki sima-yı vechî (yüz siması) sikkesinden yüz defa daha hârika olan istidadındaki (yeteneklerindeki) sima-yı manevîyi (manevî simayı) keşfedebilsin.

Başta dedik ki vücud (varlık) ve hayat ve rahmet, bu kâinatta en mühim (önemli) hakikatlerdir ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için o câmi’ (kapsayıcı) hakikat-i hayatiye (hayat hakikati), bütün incelikleriyle ve dekaikiyle (ince detaylarıyla) irade-i hâssaya (özel iradeye) ve rahmet-i hâssaya (özel rahmete) ve meşiet-i hâssaya (özel dilemeye) bakmalarının bir sırrı şudur ki: Hayat, bütün cihazatıyla (donanımlarıyla) ve cihatıyla (yönleriyle) şükür ve ubudiyet (kulluk) ve tesbihin menşe (kaynak) ve medarı (vesilesi) olduğundandır ki irade-i hâssaya hicab (örtü, engel) olan yeknesaklık (tekdüzelik) ve kaidelik (kurala bağlılık) ve rahmet-i hâssaya perde olan vesait-i zahiriye (görünen araçlar) konulmamıştır.

Cenab-ı Hakk’ın rahm-ı maderdeki (anne rahminin içindeki) çocukların sima-yı maddî (maddî yüzü) ve manevîlerinde (manevî yüzlerinde) iki cilvesi (tecellisi, görüntüsü) var:

Birisi: Vahdetini (birliğini) ve ehadiyetini (tekliğini) ve samediyetini (hiçbir şeye muhtaç olmamasını) gösterir ki o çocuk, aza-yı esasîde (esas azalarında) ve cihazat-ı insaniyenin (insanî donanımların) envaında (türlerinde) sair (diğer) insanlarla muvafık (uygun) ve mutabık (uyuşan) olduğu cihetle (yönüyle), Hâlık (yaratan) ve Sâni’inin (sanatçı, her şeyi mükemmel yapanın) vahdetine (birliğine) şehadet (şahitlik) ediyor. O cenin bu lisan ile bağırıyor ki: “Bana bu sima (yüz) ve azayı veren kim ise bütün esasat-ı azada (esas azalarda) bana benzeyen bütün insanların sâni’i (yaratıcısı) dahi odur. Ve hem bütün zîhayatın (canlıların) sâni’i odur.”

İşte rahm-ı maderdeki (anne rahminin içindeki) ceninin bu lisanı, gaybî değil, kaideye (kurala) ve ıttırada (sürekliliğe, düzene) ve nevine (türüne) tabi olduğu için malûmdur, bilinebilir. Âlem-i şehadetten (görünen âlemden) âlem-i gayba (gayb âlemine) girmiş bir daldır ve bir dildir.

İkinci cihet (yön): Sima-yı istidadiye-i hususiyesi (özel yetenek siması) ve sima-yı vechiye-i şahsiyesi (kişisel yüz siması) lisanıyla Sâni’inin (sanatçı, her şeyi mükemmel yapanın) ihtiyarını (seçimini), iradesini ve meşietini (dilemesini) ve rahmet-i hâssasını (özel rahmetini) ve hiçbir kayıt altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisan, gaybü’l-gaybdan (gaybın da gaybından) geliyor. İlm-i ezelîden (ezelî ilimden) başkası, kable’l-vücud (varlıktan önce) bunu göremiyor ve ihata (kuşatma, kavrama) edemiyor. Rahm-ı maderde iken bu simanın binde bir cihazatı (donanımları) görünmekle bilinmiyor!

Elhasıl (özetle), ceninin sima-yı istidadîsinde (yetenek simasında) ve sima-yı vechiyesinde (yüz simasında) hem delil-i vahdaniyet (Allah’ın birliğinin delili) var hem ihtiyar (seçim) ve irade-i İlahiyenin (Allah’ın iradesinin) hücceti (delili) vardır.

Eğer Cenab-ı Hak muvaffak (başarılı) etse mugayyebat-ı hamseye (beş gaybî meseleye) dair bazı nükteler (ince manalar) yazılacaktır. Şimdilik bundan fazla vaktim ve halim müsaade (izin) etmedi, hâtime (sonuç) veriyorum.

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

(Okunuşu: Elbâkî Hûvel Bâkî. Meali: Baki olan yalnızca O’dur. (Gerçek varlık sahibi ve sürekli olan O’dur.))

Said Nursî

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

(Okunuşu: Sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm. Meali: Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapansın.)

*

[1] Hâşiye (dipnot): Ciddi bir meseleye vesile olabilecek bir latîfe (şaka, espri): Dünkü gün sabahleyin bir dostumun damadı Mehmed yanıma geldi. Mesrurane (sevinçli bir şekilde), beşaretkârane (müjdeleyici bir şekilde) dedi ki: “Senin bir kitabını Isparta’da tabetmişler (basmışlar), çoklar okuyorlar.” Ben dedim: “O, yasak olan tab (basım) değil belki müstensihle (yazı çoğaltan kişiyle) bazı nüshalar (kopyalar) alınmış ki hükûmet ona bir şey demez.” Hem dedim: “Sakın bunu senin dostun olan iki münafığa (ikiyüzlüye) söyleme. Onlar böyle bir şey arıyorlar ki bahane etsinler.” İşte kardeşlerim, bu adam çendan (gerçi) bir dostumun damadıdır, o münasebetle (ilişkiyle) benim de ahbabım (dostum) sayılır. Fakat berberlik münasebetiyle vicdansız muallim (öğretmen) ve münafık (ikiyüzlü) müdürün dostudur. Orada kardeşlerimizden birisi bilmeyerek öyle söylemiş. İyi oldu ki en evvel geldi, bana haber verdi. Ben de tenbih (uyarma) ettim, fenalığın önü alındı. Ve teksir makinesi (çoğaltma makinesi) binler nüshaları (kopyaları) bu perde altında neşretti (yayınladı).

[2] Hâşiye (dipnot): فٖى عَيْنٍ حَمِئَةٍ (Okunuşu: fî aynin hamietin. Meali: kara balçıklı bir gözede.) deki عَيْنٍ (Okunuşu: Aynin. Meali: Çeşme, güneş, göz.) tabiri (ifadesi), esrar-ı belâgatça (belagat sırları açısından) latîf (ince, güzel) bir manayı remzen (işaretle) ihtar (hatırlatma) ediyor. Şöyle ki: “Sema (gök) ve yüzü, Güneş gözüyle zeminin (yeryüzünün) yüzündeki cemal-i rahmeti (rahmet güzelliğini) seyirden (seyretmekten) sonra, zemin dahi deniz gözüyle yukarıdaki azamet-i İlahiyeyi (Allah’ın azametini) temaşayı (seyretmeyi) müteakip (takiben); o iki göz birbiri içine kapanırken rûy-i zemindeki (yeryüzündeki) gözleri kapıyor.” diye mu’cizane (mucizevî) bir kelime ile hatırlatıyor ve gözler vazifesine paydos işaretine işaret ediyor.

[3] Hâşiye (dipnot): Rûy-i zeminde (yeryüzünde) mürur-u zamanla (zamanın geçmesiyle) dağ şeklini almış, tanınmayacak bir surete gelmiş çok sun’î (yapay) setler vardır.

Risale-i Nur Külliyatından

On Altıncı Lem’a

بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık kardeşlerim Hoca Sabri, Hâfız Ali, Mesud, Mustafalar, Hüsrev, Re’fet, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfüler, Hâfız Ahmed, Şeyh Mustafa vesaire…

Sizlere meraklı ve medar-ı sual olmuş dört küçük meseleyi malûmat kabîlinden muhtasar bir surette beyan etmekliğe kalbimde bir hatıra hissettim.

Birincisi: Kardeşlerimizden Çaprazzade Abdullah Efendi gibi bazı adamlar, ehl-i keşiften rivayeten bu geçen ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i velayet ve keşif, neden hilaf-ı vaki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de birden sünuhat kabîlinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:

Hadîs-i şerifte vârid olmuştur ki: “Bazen bela nâzil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.” Şu hadîsin sırrı gösteriyor ki mukadderat, bazı şeraitle vukua gelirken geri kalır. Demek, ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasıyla o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi Levh-i Ezelî’nin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İspat’ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî’ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor.

İşte bu sırra binaen, geçen ramazan-ı şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde istihraca binaen veya keşfiyat nevinden verilen haberler, muallak oldukları şeraiti bulamadıkları için vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzip etmiyorlar. Çünkü mukadder imiş fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş.

Evet, ramazan-ı şerifte bid’aların ref’ine Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef camilere ramazan-ı şerifte bid’alar girdiğinden, duaların kabulüne set çekip ferec gelmedi. Nasıl ki sâbık hadîsin sırrıyla: Sadaka, belayı ref’ eder. Ekseriyetin hâlis duası dahi ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i cazibe vücuda gelmediğinden fütuhat da verilmedi.

İkinci Meraklı Sual: Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaziyet-i siyasiye karşısında bana hem alâkadar olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimal ile ferah verecek bir teşebbüs etmek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet vermeyerek bilakis beni tazyik eden ehl-i dünyanın lehinde olarak bir fikirde bulundum. Bazı zatlar hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: “Sana işkence eden bu mübtedi ve kısmen münafık baştaki insanların takip ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki ilişmiyorsun?”

Verdiğim cevabın muhtasarı şudur ki: Bu zamanda ehl-i İslâm’ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalplerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi: Nurdur, nur göstermektir ki kalpler ıslah olsun, imanlar kurtulsun.

Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır; nifaka inkılab eder.

Hem nur hem topuz; ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.

Amma maddî cihadın muktezası ise o vazife şimdilik bizde değildir. Evet, ehline göre kâfirin veya mürtedin tecavüzatına set çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!

Üçüncü Meraklı Sual: Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebilerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakiki nokta-i istinadı ve kuvve-i maneviyesinin menbaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyic etmekle şeair-i İslâmiyenin bir derece ihyasına ve bid’aların bir derece def’ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin asayişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedilerin hükûmetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise dolayısıyla bid’alara tarafgirliktir?

Elcevap: Biz, ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz. Fakat kâfirlerin kılıncı ile değil. Kâfirlerin kılınçları başlarını yesin, kılınçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebilerdir ki münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.

Hem harp belası ise hizmet-i Kur’aniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedakâr ve en kıymettar kardeşlerimizin ekserisi kırk beşten aşağı olduğundan, harp vasıtasıyla vazife-i kudsiye-i Kur’aniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Benim param olsa, hüsn-ü rızam ile böyle kıymettar kardeşlerimin her birisini askerlikten kurtarmak için bedel-i nakdiye bin lira kadar da olsa verirdim. Böyle yüzer kıymettar kardeşlerimizin hizmet-i Kur’aniye-i Nuriyeyi bırakıp maddî cihad topuzuna el atmakta, yüz bin lira kendi zararımızı hissediyordum. Hattâ Zekâi’nin bu bir iki sene askerliği, belki bin lira kadar manevî faydasını kaybettirdi. Her ne ise…

Kādir-i külli şey, bir dakikada bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek, semanın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalplerine iman versin, yeter. O vakit kendi kendine iş düzelir.

Dördüncü Meraklı Sual: Diyorlar ki madem sizin elinizdeki nurdur, topuz değildir; nura karşı muaraza edilmez ve nurdan kaçılmaz ve nurun izharından zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz? Çok nurlu risaleleri halklara gösterilmesini men’ediyorsunuz?

Bu suale karşı cevabın muhtasar meali şudur ki: Başlardaki başların çoğu sarhoş, okumaz. Okusa da anlamaz. Yanlış mana verip ilişir. İlişmemesi için aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzım geliyor.

Hem çok vicdansız insanlar var ki garaz veya tama’ veyahut havf cihetiyle nuru inkâr eder veya gözünü kapar. Onun için kardeşlerime de tavsiye ediyorum ki ihtiyat etsinler, nâ-ehillerin eline hakikatleri vermesinler. Hem ehl-i dünyanın evhamını tahrik edecek işlerde bulunmasınlar. (Hâşiye[1])

Hâtime

Bugün Re’fet Bey’in bir mektubunu aldım. Lihye-i Şerife hakkındaki suali münasebetiyle diyorum ki: Hadîsçe sabittir ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın Lihye-i Saadetinden düşen saçların taneleri mahduddur. Otuz kırk tane veya elli altmış tane gibi az bir miktarda iken, binler yerde Lihye-i Saadetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü.

O vakit hatırıma gelmiş ki lihye-i Saadet, yalnız Lihye-i Şerifin saçlarından ibaret değil belki re’s-i mübareğinin tıraş oldukça hiçbir şeyini kaybetmeyen sahabeler, o nurlu ve mübarek ve daimî yaşayacak saçları muhafaza etmişler. Onlar binlerdir. Şimdiki mevcuda müsavi gelebilirler.

Yine o vakit hatırıma geldi ki acaba her camide bulunan, sened-i sahih ile bu saç Hazret-i Risalet’in saçı olduğu sabit midir ki ona karşı ziyaret makbul olabilsin?

Birden hatıra geldi ki o saçların ziyareti, vesiledir. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma karşı salavat getirmeye sebep ve bir hürmet ve muhabbete medardır. Vesilelik ciheti o şeyin zatına bakmaz, vesilelik cihetine bakar. Onun için eğer bir saç hakiki olarak Lihye-i Saadetten olmazsa, madem zahir hale göre öyle telakki edilmiş ve o vesilelik vazifesini yapıyor ve hürmete ve teveccühe ve salavata vesile oluyor; kat’î senet ile o saçın zatını teşhis ve tayin lâzım değildir. Yalnız, aksine kat’î delil olmasın, yeter. Çünkü telakkiyat-ı âmme ve kabul-ü ümmet, bir nevi hüccet hükmüne geçer. Bazı ehl-i takva böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azîmet noktasında ilişseler de hususi ilişirler. Bid’a da deseler, bid’a-i hasene nevinde dâhildir. Çünkü vesile-i salavattır.

Re’fet Bey mektubunda diyor: “Bu mesele ihvanlar beyninde medar-ı münakaşa olmuş.” Kardeşlerime tavsiye ediyorum ki inşikaka ve iftiraka sebebiyet veren münakaşa etmesinler. Yalnız müdavele-i efkâr suretinde nizâsız mübahaseye alışsınlar.

*

 

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık Senirkentli kardeşlerim İbrahim, Şükrü, Hâfız Bekir, Hâfız Hüseyin, Hâfız Receb Efendiler!

Hâfız Tevfik ile gönderdiğiniz üç meseleye mülhidler eskiden beri ilişiyorlar.

Birincisi: حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فٖى عَيْنٍ حَمِئَةٍ âyetinin ifade ettiği zahir manasına göre: Güneşin, hararetli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurûb ettiğini görmüş, diyor.

İkincisi: Sedd-i Zülkarneyn nerededir?

Üçüncüsü: Âhir zamanda Hazret-i İsa’nın (as) geleceğine ve Deccal’ı öldüreceğine dairdir.

Bu suallerin cevapları uzundur. Yalnız muhtasar bir işaretle deriz ki:

Âyât-ı Kur’aniye, üslub-u Arabiye üzerine ve zahir nazara göre umumun anlayacağı bir tarzda ifade ettiği için çok defa teşbih ve temsil suretinde beyan ediyor.

İşte تَغْرُبُ فٖى عَيْنٍ حَمِئَةٍ yani güneşin, hararetli ve çamurlu bir çeşme gibi görünen Bahr-i Muhit-i Garbî’nin sahilinde veya volkanlı, alevli, dumanlı dağın gözünde gurûb ettiğini Zülkarneyn görmüş. Yani zahir nazarda Bahr-i Muhit-i Garbî’nin sevahilinde, yazın şiddet-i hararetiyle etrafındaki bataklık hararetlenmiş, tebahhur ettiği bir zamanda o buhar arkasında büyük bir çeşme havzası suretinde uzaktan Zülkarneyn’e görünen Bahr-i Muhit’in bir kısmında güneşin zahirî gurûbunu görmüş. Veya volkanlı, taş ve toprak ve maden sularını karıştırarak fışkıran bir dağın başında yeni açılmış ateşli gözünde, semavatın gözü olan güneşin gizlendiğini görmüş.

Evet, Kur’an-ı Hakîm’in mu’cizane belâgat-ı ifadesi bu cümle ile çok mesaili ders veriyor. Evvela: Zülkarneyn’in mağrib tarafına seyahati, şiddet-i hararet zamanında ve bataklık tarafına ve güneşin gurûb âvânına ve volkanlı bir dağın fışkırması vaktine tesadüf ettiğini beyan etmekle, Afrika’nın tamam istilası gibi çok ibretli meselelere işaret eder.

Malûmdur ki görünen hareket-i şems, zahirîdir ve küre-i arzın mahfî hareketine delildir; onu haber veriyor. Hakikat-i gurûb murad değildir. Hem çeşme, teşbihtir. Uzaktan büyük bir deniz, küçük bir havuz gibi görünür. Hararetten çıkan sis ve buharlar ve bataklıklar arkasında görünen bir denizi, çamur içinde bir çeşmeye teşbihi ve Arapça hem çeşme, hem güneş hem göz manasında olan عَيْنٍ kelimesi, esrar-ı belâgatça gayet manidar ve münasiptir. (Hâşiye[2])

Zülkarneyn’in nazarında uzaklık cihetiyle öyle göründüğü gibi arş-ı a’zamdan gelen ve ecram-ı semaviyeye kumanda eden semavî hitab-ı Kur’anî, bir misafirhane-i Rahmaniyede sirac vazifesini gören musahhar güneşi Bahr-i Muhit-i Garbî gibi bir çeşme-i Rabbanîde gizleniyor demesi, azametine ve ulviyetine yakışıyor ve mu’cizane üslubu ile denizi hararetli bir çeşme ve dumanlı bir göz gösterir. Ve semavî gözlere öyle görünür.

Elhasıl: Bahr-i Muhit-i Garbî’yi çamurlu bir çeşme tabiri, Zülkarneyn’e nisbeten uzaklık noktasında o büyük denizi bir çeşme gibi görmüş. Kur’an’ın nazarı ise her şeye yakın olduğu cihetle, Zülkarneyn’in galat-ı his nevindeki nazarına göre bakamaz, belki Kur’an semavata bakarak geldiğinden küre-i arzı kâh bir meydan kâh bir saray bazen bir beşik bazen bir sahife gibi gördüğünden; sisli, buharlı koca Bahr-i Muhit-i Atlas-ı Garbî’yi bir çeşme tabir etmesi, azamet-i ulviyetini gösteriyor.

İkinci Sualiniz: Sedd-i Zülkarneyn nerededir? Ye’cüc, Me’cüc kimlerdir?

Elcevap: Eskiden bu meseleye dair bir risale yazmıştım. O vaktin mülhidleri onunla mülzem olmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yoktur hem kuvve-i hâfızam tatil-i eşgal etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dal’ında bir nebze bu meseleden bahsedilmiş. Onun için bu meselenin yalnız iki üç nüktesine gayet muhtasar bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Ehl-i tahkikin beyanına göre hem Zülkarneyn unvanının işaretiyle, Yemen padişahlarından Zülyezen gibi “zü” kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan bu Zülkarneyn, İskender-i Rumî değildir. Belki Yemen padişahlarından birisidir ki Hazret-i İbrahim’in zamanında bulunmuş ve Hazret-i Hızır’dan ders almış. İskender-i Rumî ise miladdan takriben üç yüz sene evvel gelmiş, Aristo’dan ders almış.

Tarih-i beşerî, muntazam surette üç bin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa tarih nazarı, Hazret-i İbrahim’in zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurafevari ya münkirane ya gayet muhtasar gidiyor. Bu Yemenî Zülkarneyn, tefsirlerde eskiden beri İskender namıyla iştiharının sebebi, ya o Zülkarneyn’in bir ismi İskender’dir ki İskender-i Kebir ve Eski İskender’dir. Veyahut âyât-ı Kur’aniyenin zikrettiği hâdisat-ı cüz’iyeler, küllî hâdisatın uçları olduğu cihetle:

Zülkarneyn olan İskender-i Kebir’in nübüvvetkârane irşadatıyla akvam-ı zalime ile milel-i mazlume ortasında hâil ve gaddarların garetlerine mani olacak meşhur Sedd-i Çin’in binasını kurduğu gibi; İskender-i Rumî misillü müteaddid cihangirler ve kuvvetli padişahlar, maddî cihetinde ve manevî âlem-i insaniyetin padişahları olan bir kısım enbiya ve bazı aktab dahi manevî ve irşadî cihetinde o Zülkarneyn’in arkasında gidip iktida edip, mazlumları zalimlerden kurtaracak çarelerin mühimlerinden olan dağlar ortalarında setleri (Hâşiye[3]) sonra dağlar başlarında kaleleri kurmuşlar. Ya bizzat maddî kuvvetleriyle veyahut irşad ve tedbirleriyle tesis etmişler. Sonra şehirlerin etrafında surları ve ortalarında kaleleri, tâ son çare olan kırk ikilik topları ve kale-i seyyar gibi dritnotları yapmışlar.

Hattâ rûy-i zeminin en meşhur seddi ve kaç günlük uzak bir mesafe tutan Sedd-i Çinî, Kur’an lisanıyla Ye’cüc ve Me’cüc’ün ve tabir-i diğerle tarih lisanında Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti kaç defa zîr ü zeber eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan ve şarktan garba kadar harap eden akvam-ı vahşiye ve garetkâr milletlerin Hint ve Çin’deki akvam-ı mazlumeye tecavüzlerini durdurmak için o Himalaya silsilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir set yaptığı ve o akvam-ı vahşiyenin kesretle hücumlarına çok zaman mani olduğu gibi Kafkas Dağlarında Derbent cihetinde yine çapulcu garetgir akvam-ı Tatariyenin hücumunu durdurmak için Zülkarneyn-misal eski İran padişahlarının himmetiyle setler yapılmıştır. Bu neviden çok setler var. Kur’an-ı Hakîm umum nev-i beşer ile konuştuğu için zahiren bir hâdise-i cüz’iyeyi zikredip, umum o hâdiseye benzer hâdisatı ihtar ederek konuşuyor.

İşte bu nokta-i nazardandır ki Sedd’e ve Ye’cüc ve Me’cüc’e dair rivayetler ve akval-i müfessirîn, ayrı ayrı gidiyor.

Hem Kur’an-ı Hakîm, münasebat-ı kelâmiye cihetinde bir hâdiseden uzak bir hâdiseye intikal eder. Bu münasebatı düşünmeyen zanneder ki iki hâdisenin zamanları birbirine yakındır. İşte Sedd’in harabiyetinden kıyametin kopmasını Kur’an’ın haber vermesi, kurbiyet-i zaman cihetiyle değil belki münasebat-ı kelâmiye cihetinde iki nükte içindir:

Yani bu set nasıl harap olacak, öyle de dünya harap olacaktır. Hem nasıl ki fıtrî ve İlahî setler olan dağlar metindir ancak kıyametin kopmasıyla harap olurlar, öyle de bu set dahi dağ gibi metindir ancak dünyanın harap olmasıyla hâk ile yeksan olabilir. İnkılabat-ı zaman tahribat yapsa da çoğu sağlam kalır demektir. Evet, Sedd-i Zülkarneyn’in külliyetinden bir ferdi olan Sedd-i Çinî binler sene yaşadığı halde daha meydanda duruyor. İnsanın eliyle zemin sahifesinde yazılan, mücessem, mütehaccir, manidar tarih-i kadîmden uzun bir satır olarak okunuyor.

Üçüncü Sualiniz: Hazret-i İsa aleyhisselâmın Deccal’ı öldürmesi hem Birinci Mektup’ta ve hem On Beşinci Mektup’ta gayet muhtasar ve size kâfi bir cevap vardır.

*

بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz, fedakâr, sıddık, vefadar kardeşlerim Hoca Sabri (rh) ve Hâfız Ali (rh)!

Mugayyebat-ı Hamseye dair Sure-i Lokman’ın âhirindeki âyetin hakkında mühim sualiniz gayet mühim bir cevap isterken, maatteessüf şimdiki halet-i ruhiyem ve ahval-i maddiyem o cevaba müsait değildir. Yalnız sualinizin temas ettiği bir iki noktaya gayet mücmel işaret edeceğiz.

Şu sualinizin meali gösteriyor ki ehl-i ilhad tarafından tenkit suretinde mugayyebat-ı hamseden yağmurun gelmek vaktine ve rahm-ı maderdeki ceninin keyfiyetine itiraz edilmiş.

Demişler ki: “Rasathanelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzulü keşfediliyor. Onu da Allah’tan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla rahm-ı maderdeki ceninin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek, mugayyebat-ı hamseye ıttıla kabildir?”

Elcevap: Yağmurun vakt-i nüzulü bir kaideye merbut olmadığı için doğrudan doğruya meşiet-i hâssa-i İlahiye ile bağlı ve hazine-i rahmetten hususi iradeye tabi olduğunun bir sırr-ı hikmeti şudur ki:

Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet; nur, vücud ve hayat ve rahmettir ki bu dört şey perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlahiye ve meşiet-i hâssa-i İlahiyeye bakar. Sair masnuatta zahirî esbab, kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşiete hicab oluyor. Fakat vücud, hayat ve nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor.

Madem vücudda en mühim hakikat, rahmet ve hayattır; yağmur, hayata menşe ve medar-ı rahmet, belki ayn-ı rahmettir. Elbette vesait perde olmayacak. Kaide ve yeknesaklık dahi meşiet-i hâssa-i İlahiyeyi setretmeyecek; tâ ki her vakit, herkes, her şeyde şükür ve ubudiyete ve sual ve duaya mecbur olsun. Eğer bir kaide dâhilinde olsaydı o kaideye güvenip şükür ve rica kapısı kapanırdı. Güneşin tulûunda ne kadar menfaatler olduğu malûmdur. Halbuki muttarid bir kaideye tabi olduğundan güneşin çıkması için dua edilmiyor ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî o kaidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını bildiği için gaibden sayılmıyor.

Fakat yağmurun cüz’iyatı bir kaideye tabi olmadığı için her vakit insanlar rica ve dua ile dergâh-ı İlahiyeye ilticaya mecbur oluyorlar. Ve ilm-i beşerî, vakt-i nüzulünü tayin edemediği için sırf hazine-i rahmetten bir nimet-i hâssa telakki edip hakiki şükrediyorlar.

İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzulünü, mugayyebat-ı hamseye idhal ediyor.

Rasathanelerdeki âletle, bir yağmurun mukaddimatını hissedip vaktini tayin etmek, gaibi bilmek değil belki gaibden çıkıp âlem-i şehadete takarrubu vaktinde bazı mukaddimatına ıttıla suretinde bilmektir. Nasıl, en hafî umûr-u gaybiye vukua geldikte veyahut vukua yakın olduktan sonra hiss-i kable’l-vukuun bir neviyle bilinir. O, gaybı bilmek değil belki o, mevcudu veya mukarrebü’l-vücudu bilmektir. Hattâ ben kendi âsabımda bir hassasiyet cihetiyle yirmi dört saat evvel, gelecek yağmuru bazen hissediyorum. Demek yağmurun mukaddimatı, mebâdileri var. O mebâdiler, rutubet nevinden kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hal, aynen kaide gibi ilm-i beşerin gaibden çıkıp daha şehadete girmeyen umûra vusule bir vesile olur.

Fakat daha âlem-i şehadete ayak basmayan ve meşiet-i hâssa ile rahmet-i hâssadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzulünü bilmek, ilm-i Allâmü’l-guyub’a mahsustur.

Kaldı ikinci mesele: Röntgen şuâıyla rahm-ı maderdeki çocuğun erkek ve dişisini bilmek ile وَ يَعْلَمُ مَا فِى الْاَرْحَامِ âyetinin meal-i gaybîsine münafî olamaz. Çünkü âyet yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil belki o çocuğun acib istidad-ı hususisi ve istikbalde kesbedeceği vaziyetine medar olan mukadderat-ı hayatiyesinin mebâdileri, hattâ simasındaki gayet acib olan sikke-i samediyet muraddır ki çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâmü’l-guyub’a mahsustur. Yüz bin röntgen-misal fikr-i beşerî birleşse yine o çocuğun umum efrad-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i farikası bulunan yalnız hakiki sima-yı vechiyesini keşfedemez. Nerede kaldı ki sima-yı vechî sikkesinden yüz defa daha hârika olan istidadındaki sima-yı manevîyi keşfedebilsin.

Başta dedik ki vücud ve hayat ve rahmet, bu kâinatta en mühim hakikatlerdir ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için o câmi’ hakikat-i hayatiye, bütün incelikleriyle ve dekaikiyle irade-i hâssaya ve rahmet-i hâssaya ve meşiet-i hâssaya bakmalarının bir sırrı şudur ki: Hayat, bütün cihazatıyla ve cihatıyla şükür ve ubudiyet ve tesbihin menşe ve medarı olduğundandır ki irade-i hâssaya hicab olan yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hâssaya perde olan vesait-i zahiriye konulmamıştır.

Cenab-ı Hakk’ın rahm-ı maderdeki çocukların sima-yı maddî ve manevîlerinde iki cilvesi var:

Birisi: Vahdetini ve ehadiyetini ve samediyetini gösterir ki o çocuk, aza-yı esasîde ve cihazat-ı insaniyenin envaında sair insanlarla muvafık ve mutabık olduğu cihetle, Hâlık ve Sâni’inin vahdetine şehadet ediyor. O cenin bu lisan ile bağırıyor ki: “Bana bu sima ve azayı veren kim ise bütün esasat-ı azada bana benzeyen bütün insanların sâni’i dahi odur. Ve hem bütün zîhayatın sâni’i odur.”

İşte rahm-ı maderdeki ceninin bu lisanı, gaybî değil, kaideye ve ıttırada ve nevine tabi olduğu için malûmdur, bilinebilir. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba girmiş bir daldır ve bir dildir.

İkinci cihet: Sima-yı istidadiye-i hususiyesi ve sima-yı vechiye-i şahsiyesi lisanıyla Sâni’inin ihtiyarını, iradesini ve meşietini ve rahmet-i hâssasını ve hiçbir kayıt altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisan, gaybü’l-gaybdan geliyor. İlm-i ezelîden başkası, kable’l-vücud bunu göremiyor ve ihata edemiyor. Rahm-ı maderde iken bu simanın binde bir cihazatı görünmekle bilinmiyor!

Elhasıl, ceninin sima-yı istidadîsinde ve sima-yı vechiyesinde hem delil-i vahdaniyet var hem ihtiyar ve irade-i İlahiyenin hücceti vardır.

Eğer Cenab-ı Hak muvaffak etse mugayyebat-ı hamseye dair bazı nükteler yazılacaktır. Şimdilik bundan fazla vaktim ve halim müsaade etmedi, hâtime veriyorum.

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

Said Nursî

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

*

[1] Hâşiye: Ciddi bir meseleye vesile olabilecek bir latîfe: Dünkü gün sabahleyin bir dostumun damadı Mehmed yanıma geldi. Mesrurane, beşaretkârane dedi ki: “Senin bir kitabını Isparta’da tabetmişler, çoklar okuyorlar.” Ben dedim: “O, yasak olan tab değil belki müstensihle bazı nüshalar alınmış ki hükûmet ona bir şey demez.” Hem dedim: “Sakın bunu senin dostun olan iki münafığa söyleme. Onlar böyle bir şey arıyorlar ki bahane etsinler.” İşte kardeşlerim, bu adam çendan bir dostumun damadıdır, o münasebetle benim de ahbabım sayılır. Fakat berberlik münasebetiyle vicdansız muallim ve münafık müdürün dostudur. Orada kardeşlerimizden birisi bilmeyerek öyle söylemiş. İyi oldu ki en evvel geldi, bana haber verdi. Ben de tenbih ettim, fenalığın önü alındı. Ve teksir makinesi binler nüshaları bu perde altında neşretti.

[2] Hâşiye: فٖى عَيْنٍ حَمِئَةٍ deki عَيْنٍ tabiri, esrar-ı belâgatça latîf bir manayı remzen ihtar ediyor. Şöyle ki: “Sema ve yüzü, Güneş gözüyle zeminin yüzündeki cemal-i rahmeti seyirden sonra, zemin dahi deniz gözüyle yukarıdaki azamet-i İlahiyeyi temaşayı müteakip; o iki göz birbiri içine kapanırken rûy-i zemindeki gözleri kapıyor.” diye mu’cizane bir kelime ile hatırlatıyor ve gözler vazifesine paydos işaretine işaret ediyor.

[3] Hâşiye: Rûy-i zeminde mürur-u zamanla dağ şeklini almış, tanınmayacak bir surete gelmiş çok sun’î setler vardır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir