İzahlı Metin
On Altıncı Söz
*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
*İnnema emruhu iza erade şey’en en yekule lehu kun feyekun. Fesubhanellezi bi yedihi melekutu kulli şey’in ve ileyhi turceun.* (Bir şey dilediği zaman, O’nun emri yalnızca ‘Ol!’ demektir; o da hemen oluverir. Her şeyin mülkü ve yönetimi elinde olan Allah, bütün eksikliklerden uzaktır. Ve siz, yalnız O’na döndürüleceksiniz.)
Bu eser, nefsimin tam bir tatmine ulaşmasına vesile olacak ve karanlıkları dağıtacak olan şu ayetin aydınlığından dört ışık demetini göstererek, kör nefsime bir basiret (içgörü) kazandırmak için yazılmıştır.
Birinci Şuâ
Ey cahil nefsim! Diyorsun ki: Allah’ın Zâtının her bir varlıkta tecelli eden birliği ile fiillerinin bütün varlıkları kuşatması; şahsının tekliği ile yardımcısız bir şekilde Rabliğinin her şeyi kapsaması; O’nun tek ve benzersiz olmasıyla birlikte idaresinin ortaksız bir şekilde her şeye yayılması; mekândan münezzeh olmasıyla her yerde hazır bulunması; sonsuz yüceliğiyle her şeye yakın olması ve tek olmasıyla her işi bizzat kendi elinde tutması, Kur’an’ın hakikatlerindendir. Kur’an ise hikmet sahibidir. Hikmet sahibi olan, aklın kabul etmeyeceği şeyleri akla yüklemez. Akıl ise bu durumlarda görünüşte bir çelişki görüyor. Aklımı teslime yöneltecek bir açıklama istiyorum.
Cevap: Madem öyledir ve kalbinin tatmin olması için istiyorsun, biz de Kur’an’ın feyzine dayanarak diyoruz ki: Nur İsmi, birçok zorluğumuzu çözmüştür, inşallah bunu da çözecektir. Aklı aydınlatacak, kalbe nur verecek olan temsil (örnekleme) yolunu seçerek İmam-ı Rabbani (Radıyallahu Anh) gibi deriz:
*Ne şebem, ne şeb perestem men / Gulam-ı şemsem, ez şems mi gûyem haber*
(Ben ne geceyim ne de geceye tapanım / Ben güneşin hizmetkârıyım, güneşten haber veririm)
Temsil, Kur’an’ın mucizeliğinin en parlak bir aynası olduğundan, biz de bir temsil ile bu sırra bakacağız. Şöyle ki:
Tek bir varlık, farklı aynalar aracılığıyla evrensel bir nitelik kazanır. Gerçekte tek bir parça iken, genel işlere sahip evrensel bir bütün hükmüne geçer. Mesela, güneş tek ve belirli bir cisim iken, şeffaf eşyalar aracılığıyla öyle evrensel bir konuma geçer ki, yeryüzünü kendi suretleri ve yansımalarıyla doldurur. Hatta yağmur damlaları ve parlak zerreler sayısınca tecellileri bulunur. Güneşin ısısı, ışığı ve ışığının içindeki yedi rengi, her biri karşısındaki eşyaları kuşatıcı, genel ve kapsamlı olduğu halde; her bir şeffaf şey de güneşin suretiyle beraber onun ısısını, ışığını ve yedi rengini kendi göz bebeğinde saklar ve temiz kalbini ona bir taht yapar.
Demek ki güneş, vahidiyet (bütün varlıkları birden kuşatan birliği) yönüyle kendisine bakan bütün eşyayı kuşattığı gibi, ehadiyet (her bir varlıkta özel olarak tecelli eden birliği) yönüyle de her bir şeyde, birçok özelliğiyle birlikte, bir tür zatının yansımasıyla bulunur.
Mademki temsilden tecelliye ve yansımaya geçtik; yansımanın (temessülün) pek çok çeşidinden, bu meselemize temel teşkil edecek üç türüne işaret edelim:
Birincisi: Yoğun, maddi şeylerin yansımalarıdır. Bu yansımalar hem aslından başkadır, aynısı değildir, hem de cansızdır, ölüdür. Dış görünüşünden başka hiçbir özelliğe sahip değildir. Mesela, sen aynalarla dolu bir odaya girsen, bir Said binlerce Said olur. Fakat hayat sahibi olan yalnızca sensin, diğerleri ölüdür. Hayatın özellikleri onlarda bulunmaz.
İkincisi: Maddi fakat nurlu/ışıklı varlıkların yansımalarıdır. Bu yansıma, aslının aynısı değildir fakat ondan tamamen ayrı da değildir. Onun mahiyetini tam olarak taşımaz fakat o nurlu varlığın özelliklerinin çoğuna sahiptir. Onun gibi canlı kabul edilir. Mesela, güneş dünyaya girdiğinde, her bir aynada yansımasını gösterdi. O yansımaların her birinde, güneşin temel özellikleri olan ışık ve ışıktaki yedi renk bulunur. Eğer farz edelim ki güneşin şuuru olsaydı; ısısı kudretinin, ışığı ilminin, yedi rengi de yedi sıfatının ta kendisi olsaydı; o zaman o tek ve eşsiz güneş, tek bir anda her bir aynada bulunur, her birini kendisine bir arş (taht) ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Bunlar birbirine engel olmazdı. Her birimizle aynamız aracılığıyla görüşebilirdi. Biz ondan çok uzakta iken, o bize bizden daha yakın olurdu.
Üçüncüsü: Nurlu ruhların yansımalarıdır. Bu yansıma hem canlıdır hem de aslı gibidir. Fakat aynaların kabiliyetine göre ortaya çıktığından, o ruhun asıl mahiyetini tam olarak yansıtmaz. Mesela, Hazreti Cebrail Aleyhisselam, Dıhye suretinde Peygamber Efendimizin huzurunda bulunduğu bir anda, aynı zamanda Allah’ın huzurunda haşmetli kanatlarıyla Arş-ı A’zam’ın önünde secdeye giderdi. Hem o anda sayısız yerde bulunur, ilahi emirleri tebliğ ederdi. Bir iş, diğer bir işe engel olmazdı.
İşte bu sırdandır ki, mahiyeti nur ve kimliği nurlu olan Hazreti Peygamber Aleyhissalatu Vesselam, dünyada bütün ümmetinin salavatlarını aynı anda işitir ve kıyamette bütün seçkin kullarla tek bir anda görüşür. Bunlar birbirine engel olmaz. Hatta evliyadan, nurluluğu çok artan ve “ebdal” denilen bir kısmı, bir anda birçok yerde görülürmüş. Aynı zat, ayrı ayrı pek çok işi yapıyormuş.
Evet, nasıl ki cam ve su gibi şeyler cisimlere ayna oluyorsa, aynı şekilde ruhani varlıklara da hava, esir ve misal aleminin bazı varlıkları ayna hükmüne geçer ve şimşek ile hayal hızında bir seyahat aracına dönüşürler. O ruhaniler, hayal süratiyle o temiz aynalarda, o latif menzillerde gezerler. Bir anda binlerce yere girerler.
Mademki güneş gibi aciz ve emre boyun eğmiş varlıklar ve ruhani varlıklar gibi maddeyle sınırlı yarı-nurlu sanat eserleri, nurluluk sırrıyla tek bir yerde iken pek çok yerde bulunabiliyorlar; sınırlı bir parça iken mutlak bir bütün hükmüne geçebiliyorlar; tek bir anda, sınırlı bir irade ile pek çok işi yapabiliyorlar.
Öyleyse, maddeden arınmış ve yüce; sınırlayıcı kayıtlardan ve maddesel yoğunluğun karanlığından uzak ve temiz; bütün bu nurların ve nurlu varlıkların, O’nun kutsal isimlerinin nurlarının yoğun bir gölgesi olduğu; bütün varlığın, bütün hayatın, ruhlar aleminin ve misal aleminin, O’nun güzelliğinin yarı-şeffaf bir aynası olduğu; sıfatları her şeyi kuşatan ve işleri evrensel olan O Kutsal Zât’ın; her şeyi kapsayan iradesi, mutlak kudreti ve her şeyi kuşatan ilmiyle gerçekleşen sıfatlarının tecellisinden ve fiillerinin yansımasından ibaret olan birliğe yönelik ilgisinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi fert uzak kalabilir, hangi şahıs evrensel bir boyut kazanmadan O’na yaklaşabilir?
Evet, nasıl ki güneş, sınırsız ışığı ve maddesiz yansıması aracılığıyla sana, senin göz bebeğinden daha yakın olduğu halde, sen kayıtlı olduğun için ondan son derece uzaksın. Ona yaklaşmak için pek çok kayıttan sıyrılman, pek çok evrensel mertebeden geçmen gerekir. Adeta manen yeryüzü kadar büyüyüp, ay kadar yükselip, sonra dolunay gibi tam karşısına geçerek doğrudan doğruya güneşin asıl mertebesine bir derece yaklaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Aynen bunun gibi, Celil-i Zülcemal (Yücelik ve Güzellik Sahibi Allah), Cemil-i Zülkemal (Güzellik ve Mükemmellik Sahibi Allah) sana son derece yakındır, sen ise O’ndan son derece uzaksın.
Kalbinin gücü, aklının yüceliği varsa, temsildeki bu ince noktaları hakikate uygulamaya çalış.
İkinci Şuâ
Ey aklı başına gelmemiş nefsim! Diyorsun ki: *İnnema emruhu iza erade şey’en en yekule lehu kun feyekun* (Bir şey dilediği zaman, O’nun emri yalnızca ‘Ol!’ demektir; o da hemen oluverir) ve *İn kanet illa sayhaten vahideten fe izahum cemiun ledeyna muhdarun* (Olan, yalnızca tek bir sestir; o anda onların hepsi hemen huzurumuza getirilirler) gibi ayetler, varlıkların ortaya çıkışının sırf bir emirle ve aniden olduğunu gösteriyor. *Ahsene kulle şey’in halakahu* (O, yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaptı) ve *Sun’allahillezi etkane kulle şey’in* (O, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır) gibi ayetler ise varlıkların ortaya çıkışının, bir ilim çerçevesinde büyük bir kudretle ve bir hikmet içinde ince bir sanatla, aşamalı olarak gerçekleştiğini gösteriyor. Bu iki durumu nasıl uzlaştırabiliriz?
Cevap: Kur’an’ın feyzine dayanarak deriz ki:
Birincisi: Aralarında bir çelişki yoktur. Bir kısmı öyledir: İlk yaratılış gibi. Diğer bir kısmı da böyledir: Benzerini yeniden yaratmak gibi.
İkincisi: Varlıklarda gözle görülen kolaylık, sürat, çokluk ve genişlik içinde bulunan sonsuz düzen, mükemmel sanat, üstün işçilik ve kusursuz yaratılış, bu iki grup ayetin de doğruluğuna kesin olarak şahitlik eder. Öyleyse bunların dış dünyada gerçekleşip gerçekleşmediğini tartışmak gereksizdir. Belki sadece “Bunun hikmetinin sırrı nedir?” diye sorulabilir. Öyleyse biz de bir temsilî kıyas ile bu hikmete işaret ederiz.
Mesela, bir terzi gibi bir sanatçı, birçok zahmet ve ustalıkla sanatlı bir şey icat eder ve ona bir model yapar. Sonra onun benzerlerini zahmetsizce ve çabucak yapabilir. Hatta bazen o kadar kolay bir seviyeye ulaşır ki, sanki emreder ve yapılır. Öyle güçlü bir düzen kazanır ki, bir saat gibi, sanki bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler.
Aynen öyle de, Hikmet Sahibi Sanatkâr ve Her Şeyi Bilen Nakkaş, bu âlem sarayını içindekilerle birlikte eşsiz bir surette yaptıktan sonra, küçük veya büyük, parça veya bütün her şeye bir model hükmünde olan kaderî bir nizam ile belirli bir ölçü vermiştir.
İşte bak, o Ezelî Nakkaş, her bir asrı bir model yaparak, kudretinin mucizeleriyle süslenmiş taze bir âlemi ona giydiriyor. Her bir seneyi bir ölçü yaparak, rahmetinin harikalarıyla sanatlı bir şekilde işlenmiş taze bir kâinatı o bedene göre dikiyor. Her bir günü bir satır yaparak, hikmetinin incelikleriyle süslenmiş, yenilenmiş varlıkları o satıra yazıyor.
Hem o Mutlak Güç Sahibi, her bir asrı, her bir seneyi, her bir günü bir model yaptığı gibi, yeryüzünü, her bir dağı, sahrayı, bağı, bostanı ve her bir ağacı da birer model yapmıştır. Zaman zaman yeryüzünde taze taze kâinatlar kuruyor, birer yeni dünya yaratıyor. Bir âlemi alıp yerine başka bir düzenli âlemi getiriyor. Mevsim mevsim her bağ ve bostanda taze taze kudret mucizelerini ve rahmet hediyelerini gösteriyor. Hikmet dolu yeni birer kitap yazıyor. Taze taze birer rahmet mutfağı kuruyor. Sanatını gösteren yenilenmiş birer elbise giydiriyor. Her baharda, her bir ağaca ipek gibi taze bir örtü giydiriyor. İnci gibi yeni süslerle onu donatıyor. Yıldız gibi rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor.
İşte bu işleri sonsuz bir sanat güzelliği ve mükemmel bir düzenle yapan ve birbiri ardınca gelen ve zaman ipine takılan bu hareketli âlemleri, sonsuz hikmet, inayet, kudret ve sanat mükemmelliğiyle değiştiren Zât, elbette son derece Kadîr (Güçlü) ve Hakîm’dir (Hikmetli). Son derecede Basîr (Gören) ve Alîm’dir (Bilen). Tesadüf O’nun işine karışamaz. İşte o Yüce Zât’tır ki şöyle ferman ediyor:
*İnnema emruhu iza erade şey’en en yekule lehu kun feyekun* (Bir şey dilediği zaman, O’nun emri yalnızca ‘Ol!’ demektir; o da hemen oluverir) ve *Ve ma emrussaati illa kelemhil basar ev huve akreb* (Kıyametin kopuşu, ancak bir göz kırpması gibidir, yahut daha da yakındır).
Bu ayetlerle hem kudretinin mükemmelliğini ilan ediyor, hem de kudretine göre haşrin ve kıyametin son derece kolay ve zahmetsiz olduğunu beyan ediyor. Yaratma emrinin, kudret ve iradeyi içerdiğini ve bütün varlıkların O’nun emirlerine son derece boyun eğmiş olduğunu; hiçbir şeye dokunmadan, hiçbir zahmete girmeden yarattığı için yaratmasındaki mutlak kolaylığı ifade etmek üzere, işleri sırf bir emirle yaptığını Mucizelerle Dolu Kur’an’ı ile ferman ediyor.
Özetle: Ayetlerin bir kısmı, varlıklarda, özellikle de ilk yaratılışlarında son derece yüksek bir sanat güzelliğini ve nihayetsiz bir hikmet mükemmelliğini ilan ediyor. Diğer bir kısmı ise varlıklarda, özellikle tekrar yaratılmalarında son derece kolaylık ve sürati, nihayetsiz bir itaat ve zahmetsizliği beyan eder.
Üçüncü Şuâ
Ey haddini aşmış, vesveselerle dolu nefsim! Diyorsun ki:
*Bi yedihi melekutu kulli şey’in* (Her şeyin mülkü ve yönetimi O’nun elindedir), *Ma min dabbetin illa huve ahizun bi nasiyetiha* (Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, Allah onun perçeminden tutmuş olmasın) ve *Ve nahnu akrebu ileyhi min hablil verid* (Biz ona şah damarından daha yakınız) gibi ayetler, Allah’ın bize olan sonsuz yakınlığını gösteriyor.
*Ve ileyhi turceun* (Ve siz, yalnız O’na döndürüleceksiniz), *Ta’rucul melaiketu verruhu ileyhi fi yevmin kane mikdaruhu hamsine elfe seneh* (Melekler ve Ruh (Cebrail), miktarı elli bin yıl olan bir günde O’na yükselirler) gibi ayetler ve hadiste geçen “Cenab-ı Hak, yetmiş bin perdenin arkasındadır” ve mi’rac gibi hakikatler ise bizim O’na olan sonsuz uzaklığımızı gösteriyor. Bu derin sırrı anlama yaklaştıracak bir açıklama istiyorum.
Cevap: Öyleyse dinle:
Birincisi: Birinci Şuâ’nın sonunda demiştik ki: Nasıl güneş, sınırsız ışığıyla ve maddesiz yansıması yönüyle sana, senin ruhunun penceresi ve onun aynası olan göz bebeğinden daha yakın olduğu halde; sen, kayıtlı ve maddeye hapsolmuş olduğun için ondan son derece uzaksın. Onun yalnızca bir kısım yansımalarıyla, gölgeleriyle temas edebilirsin ve bir çeşit tecellileriyle ve cüz’î yansımalarıyla görüşebilirsin. Bir sınıf sıfatları hükmünde olan renklerine ve bir grup isimleri hükmünde olan ışınlarına ve onların yansıdığı yerlere yaklaşabilirsin.
Eğer güneşin asıl mertebesine yaklaşmak ve bizzat, doğrudan doğruya güneşin zatı ile görüşmek istersen, o zaman pek çok kayıttan sıyrılman ve pek çok evrensel mertebeden geçmen gerekir. Adeta sen, manen kayıtlardan sıyrılma yönüyle yeryüzü kadar büyüyüp, hava gibi ruhen genişleyip ve ay kadar yükselip, dolunay gibi onun tam karşısına geldikten sonra, bizzat perdesiz onunla görüşüp bir derece yaklaşma iddiasında bulunabilirsin.
Aynen öyle de, o Kemâl Sahibi Yüce, o Eşsiz Güzellik Sahibi, o Varlığı Zorunlu Olan, o bütün varlıkların Yaratıcısı, o ebedî Güneş, o ezel ve ebed Sultanı, sana senden yakındır. Sen ise O’ndan sonsuz uzaksın. Gücün varsa, temsildeki incelikleri hakikate uygula.
İkincisi: Mesela, *ve lillahil meselul a’la* (en yüce misaller Allah’a aittir), bir padişahın pek çok ismi içinde “kumandan” ismi, iç içe geçmiş birçok dairede ortaya çıkar. En üst rütbe olan Genelkurmay Başkanlığından başlayarak mareşallik, korgenerallik, yüzbaşılık ve onbaşılığa kadar geniş ve dar, bütüncül ve parçacı dairelerde görünür ve tecelli eder. Şimdi sıradan bir asker, askerlik hizmetinde onbaşı makamında görünen cüz’î kumandanlık noktasını merci kabul eder ve en büyük komutanıyla bu cüz’î isim tecellisiyle temas kurar ve ilişki içinde olur. Eğer o komutanın asıl ismiyle temas etmek, o unvan ile görüşmek istese, onbaşılıktan Genelkurmay Başkanlığı gibi en genel mertebeye kadar çıkması gerekir.
Demek ki padişah, o askere ismiyle, hükmüyle, kanunuyla, ilmiyle, telefonuyla ve idaresiyle, ve eğer o padişah nurlu ebdal evliyasından ise bizzat kendi varlığıyla son derece yakındır. Hiçbir şey engel olamaz. Hâlbuki o asker, son derece uzaktır. Arada binlerce mertebe engel, binlerce perde vardır. Fakat bazen padişah merhamet eder, âdetin aksine bir askeri huzuruna alır, lütfuna eriştirir.
Aynen öyle de, “Ol!” deyince olduran, güneşleri ve yıldızları emrindeki askerler gibi olan o Yüce Zât, her şeye her şeyden daha yakın olduğu halde, her şey O’ndan sonsuz uzaktır. O’nun büyüklük makamına perdesiz girmek istenirse; karanlık ve aydınlık, yani maddî ve kâinata ait, isimlere ve sıfatlara ait yetmiş bin perdeden geçmek, her bir ismin binlerce özel ve genel tecelli derecesinden çıkmak, sıfatların son derece yüksek tabakalarından ilerleyip, İsm-i A’zam’ına mazhar olan Arş-ı A’zam’ına yükselmek; eğer bir ilahi çekim ve lütuf olmazsa, binlerce sene çalışmak ve manevi yolculuk yapmak gerekir.
Mesela sen, O’na Hâlık (Yaratıcı) ismiyle yaklaşmak istersen; önce senin özel yaratıcın olması, sonra bütün insanların yaratıcısı olması, sonra bütün canlıların yaratıcısı unvanıyla, sonra da bütün varlıkların yaratıcısı ismiyle bir ilişki kurman gerekir. Yoksa gölgede kalırsın, sadece cüz’î bir tecelli bulursun.
Bir uyarı: Temsildeki padişah, acizliği sebebiyle kumandanlık isminin mertebelerinde mareşal ve korgeneral gibi aracılar koymuştur. Fakat *Bi yedihi melekutu kulli şey’in* (Her şeyin mülkü ve yönetimi O’nun elindedir) olan Mutlak Kudret Sahibi, aracılara muhtaç değildir. Vasıtalar tamamen görünüştedir; O’nun izzet ve azametinin perdeleridir. Kulluk, hayret, acizlik ve fakirlik içinde O’nun Rabliğinin saltanatını ilan eden aracılardır, seyircilerdir. O’nun yardımcıları değillerdir, Rabliğinin saltanatına ortak olamazlar.
Dördüncü Şuâ
İşte ey tembel nefsim! Bir çeşit mi’rac hükmünde olan namazın hakikati, önceki temsilde bir askerin, sırf bir lütuf olarak padişahın huzuruna kabul edilmesi gibi, sırf bir rahmet olarak Celil ve Cemal Sahibi Yüce Zat’ın ve Güzelliği ve Yüceliğiyle ibadet edilen Mâbud’un huzuruna kabul edilmendir. “Allahu Ekber” diyerek, manen ve hayalen veya niyetle iki cihandan geçip, maddi bağlardan sıyrılarak evrensel bir kulluk mertebesine veya bu evrenselliğin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp, bir tür huzura erişerek *İyyake na’budu* (Yalnız sana ibadet ederiz) hitabına herkesin kendi kabiliyeti oranında erişmesi, büyük bir mazhariyettir.
Adeta, namaz hareketlerinde tekrarla “Allahu Ekber, Allahu Ekber” demek, mertebeleri aşmaya, manevi yükselişlere ve cüz’î dairelerden küllî (evrensel) dairelere çıkmaya bir işarettir ve bizim bilgimizin dışındaki O’nun büyüklüğünün ve mükemmelliğinin özet bir ifadesidir. Sanki her bir “Allahu Ekber”, mi’rac basamaklarından birini çıktığına işarettir.
İşte bu namaz hakikatinin manen veya niyetle veya tasavvurla veya hayalen bir gölgesine, bir ışığına erişmek dahi büyük bir saadettir.
İşte hacda çok sık “Allahu Ekber” denilmesi bu sırdandır. Çünkü şerefli hac, temel olarak herkes için evrensel bir mertebede bir kulluktur. Nasıl ki bir asker, bayram gibi özel bir günde, bir korgeneral dairesinde bir korgeneral gibi padişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Aynen öyle de bir hacı, ne kadar avamdan (sıradan) da olsa, mertebeleri aşmış bir veli gibi, bütün yeryüzü kıtalarının Yüce Rabbi unvanıyla Rabbine yönelmiştir. Evrensel bir kullukla şereflenmiştir.
Elbette, haccın anahtarıyla açılan Rabliğin evrensel mertebeleri ve dürbünüyle bakışına görünen ululuğunun azamet ufukları; sembolleriyle kalbine ve hayaline gittikçe genişleyen kulluk daireleri ve büyüklük mertebeleri ile tecelli ufkunun verdiği hararet, hayret, dehşet ve Rabliğin heybeti, ancak “Allahu Ekber, Allahu Ekber” ile teskin edilebilir ve bu sözle o açığa çıkan, görülen veya tasavvur edilen mertebeler ilan edilebilir.
Hacdan sonra bu ulvi ve küllî mana, farklı derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, ay ve güneş tutulması namazlarında ve cemaatle kılınan namazda bulunur. İşte İslam’ın sembollerinin, sünnet kabilinden dahi olsa, önemi bu sırdandır.
*Subhane men ceale hazainuhu beynel kâfi ven-nûn* (Hazineleri ‘Kâf’ ve ‘Nûn’ harfleri arasında (yani ‘Kün / Ol’ emrinde) olan Allah, her türlü eksiklikten uzaktır.)
*Fesubhanellezi bi yedihi melekutu kulli şey’in ve ileyhi turceun* (Her şeyin mülkü ve yönetimi elinde olan Allah, bütün eksikliklerden uzaktır. Ve siz, yalnız O’na döndürüleceksiniz.)
*Subhaneke la ilme lena illa ma allemtena inneke entel alimul hakim* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen, her hükmü hikmetli olan ancak sensin.)
*Rabbena la tuahizna in nesina ev ahta’na* (Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma.)
*Rabbena la tuziğ kulubena ba’de iz hedeytena veheb lena min ledunke rahmeh inneke entel vehhab* (Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan sensin.)
*Ve salli ve sellim ala resulikel ekrem, mazhari ismikel a’zam ve ala alihi ve ashabihi ve ihvanihi ve etbaihi, amin, ya erhamerrahimin.* (Ve en şerefli elçin, en büyük isminin tecelli ettiği zât olan Resulüne, onun ailesine, ashabına, kardeşlerine ve ona uyanlara salat ve selam eyle. Amin, ey merhametlilerin en merhametlisi!)
*
Küçük Bir Zeyl
Her Şeyi Bilen Kadîr ve Hikmet Sahibi Sanatkâr, kanun şeklinde görünen adetlerinin gösterdiği nizam ve intizamla kudretini, hikmetini ve hiçbir tesadüfün işine karışmadığını gösterdiği gibi; kanunlardaki istisnalarla, adetlerinin harikalarıyla, dış görünüşlerdeki değişimlerle, varlıkların farklılaşmasıyla, ortaya çıkış ve iniş zamanlarının değişmesiyle de kendi iradesini, dilediğini yaptığını, seçme özgürlüğünü ve hiçbir kayıt altında olmadığını gösterir. Böylece monotonluk perdesini yırtarak, her şeyin, her an, her durumda ve her ihtiyacında O’na muhtaç olduğunu ve Rabliğine boyun eğdiğini bildirerek gafleti dağıtır; insanların ve cinlerin dikkatini sebeplerden, o sebeplerin gerçek Yaratıcısı’na çevirir. Kur’an’ın açıklamaları bu esasa dayanır.
Mesela, çoğu yerde meyve veren bazı ağaçlar bir sene meyve verir, yani rahmet hazinesinden onlara verilir, o da verir. Ertesi sene, bütün görünür sebepler hazır olduğu halde meyveyi alıp vermez.
Hem mesela, diğer zorunlu işlerin aksine, yağmurun yağma vakitleri o kadar değişkendir ki, gaybın beş anahtarından (bilinmeyen beş şeyden) biri sayılmıştır. Çünkü varlık âleminde en önemli konum, hayat ve rahmete aittir. Yağmur ise hayatın kaynağı ve rahmetin ta kendisi olduğu için, elbette o hayat suyu ve rahmet suyu, gaflet veren ve perde olan tekdüze bir kurala girmeyecektir. Aksine, Nimet Veren, Hayat Veren, Rahman ve Rahim olan o Yüce Zât, onu perdesiz olarak elinde tutacaktır ki, her zaman dua ve şükür kapılarını açık bıraksın.
Hem mesela, rızık vermek ve her varlığa özel bir sima vermek gibi işlerin, özel bir ihsanın eseri olarak umulmadık bir tarzda olması, Rabbani irade ve seçimi ne kadar güzel bir şekilde göstermektedir.
Havanın yönetilmesi ve bulutların emre amade kılınması gibi ilahi işleri de bunlarla kıyas et.
*
Lügatçeli Metin
On Altıncı Söz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
*Okunuşu:* *Bismillâhirrahmânirrahîm.*
*Meali:* *Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.*
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ۞ فَسُبْحَانَ الَّذٖى بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
*Okunuşu:* *İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehû kun feyekûn. Fesubhânellezî biyedihî melekûtü külli şey’in ve ileyhi turceûn. (Yâsin Suresi, 82-83)*
*Meali:* *Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca ‘Ol!’ demektir; o da hemen oluverir. Her şeyin melekûtu (hükümranlığı ve yönetimi) elinde olan ve sonunda kendisine döndürüleceğiniz Allah, ne kadar yücedir!*
İtminan-ı nefsime (nefsimin tatmin olmasına) medar (sebep) olacak, zulmeti (karanlığı) dağıtacak şu âyetin nurundan dört şuâyı (ışını, parıltıyı) göstermekle kör nefsime bir basîret (kalp gözü, feraset) vermek için yazılmıştır.
Birinci Şuâ
Ey nefs-i nâdan (cahil nefsim)! Diyorsun ki: Ehadiyet-i Zat-ı İlahiye (Allah’ın zatının her bir varlıkta özel olarak tecelli eden birliği) ile külliyet-i ef’ali (fiillerinin, işlerinin her şeyi kapsaması) ve vahdet-i şahsiyesiyle (şahsının tek olmasıyla) muînsiz (yardımcısız) umumiyet-i rububiyeti (terbiye ediciliğinin genelliği) ve ferdaniyeti (tek ve benzersiz olması) ile şeriksiz (ortaksız) şümul-ü tasarrufatı (idaresinin her şeyi kuşatması) ve mekândan münezzehiyetiyle (uzak ve yüce olmasıyla) her yerde hazır bulunması ve nihayetsiz ulviyetiyle (yüceliğiyle) her şeye yakın olması ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması hakaik-i Kur’aniyedendir (Kur’an’ın hakikatlerindendir). Kur’an ise hakîmdir. Hakîm ise akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez (yüklemez). Akıl ise zahirî (görünüşte) bir münafatı (zıtlığı) görüyor. Aklı teslime sevk edecek (ikna edecek) bir izah isterim.
Elcevap: Madem öyledir, itminan (kalp huzuru) için istersen biz de Kur’an’ın feyzine istinaden (manevi bereketine dayanarak) diyoruz: İsm-i Nur, çok müşkülatımızı (zorluklarımızı) halletmiş, inşâallah bunu da halleder. Akla vâzıh (açık), kalbe nurani (nurlu) olacak temsil yolunu ihtiyar ile (seçerek) İmam-ı Rabbanî (radıyallahu anh) gibi deriz:
نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ مَنْ § غُلَامِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْسْ مٖى گُويَمْ خَبَرْ
*Okunuşu:* *“Ne şebem, ne şeb-perestem men / Gulâm-ı şemsem, ez şems mî-gûyem haber.”*
*Meali:* *“Ben ne geceyim ne de geceye tapanım. Ben güneşin hizmetkârıyım, güneşten haber veririm.” (Yani, doğrudan hakikati anlatamam ama hakikatin bir yansıması olan temsillerle onu anlatırım.)*
Temsil, i’caz-ı Kur’an’ın (Kur’an’ın mu’cizeliğinin) en parlak bir âyinesi (aynası) olduğundan biz dahi bir temsil ile şu sırra bakacağız. Şöyle ki:
Bir tek zat, muhtelif meraya (çeşitli aynalar) vasıtasıyla külliyet kesbeder (kapsamlılık kazanır). Cüz’î-yi hakiki (gerçekte tekil ve sınırlı bir parça) iken umumî şuunata mâlik (genel işlere sahip) bir küllî (tümel, genel) hükmüne geçer. Mesela, şems (güneş) bir cüz’î-yi müşahhas (gözle görülen tek bir varlık) iken eşya-yı şeffafe (saydam şeyler) vasıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki rûy-i zemini (yeryüzünü) timsalleriyle, akisleriyle (yansımalarıyla) dolduruyor. Hattâ katarat (damlalar) ve parlak zerrat (zerreler) adedince cilveleri (yansımaları) bulunuyor. Güneşin harareti (ısısı) ve ziyası (ışığı) ve ziyanın içinde olan yedi renkli elvan-ı seb’ası (yedi rengi), her birisi mukabilindeki (karşısındaki) eşyaya muhit (kuşatıcı), âmm (genel) ve şâmil (kapsayıcı) oldukları halde; her bir şeffaf şey dahi güneşin timsaliyle beraber harareti hem ziyayı hem elvan-ı seb’ayı göz bebeğinde saklıyor. Ve safi kalbini ona bir taht yapıyor.
Demek şems (güneş), vâhidiyet haysiyetiyle (birliğinin bütün varlıkları kuşatan yönüyle) ona mukabil (karşılık) umum (bütün) eşyaya muhit olduğu gibi ehadiyet cihetiyle (birliğinin her bir varlıkta özel olarak görünen yönüyle) her bir şeyde güneş çok vasıflarıyla beraber bir nevi cilve-i zatıyla (zatının bir yansımasıyla) bulunur.
Madem temsilden temessül (yansıma, bir surette görünme) bahsine geçtik. Temessülün çok envaından (çeşitlerinden) şu meseleye medar (dayanak) olacak üç nevine işaret ederiz:
Birincisi: Kesif (yoğun), maddî şeylerin akisleridir. O akisler hem gayrdır (başkasıdır), ayn (kendisi) değil. Hem mevattır (cansızdır), ölüdür. Hüviyet-i suriyesinden (dış görünüşünden) başka hiçbir hâsiyete (özelliğe) mâlik değil. Mesela, sen âyineler mahzenine (aynalarla dolu odaya) girsen bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat (hayat sahibi) yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat hâssaları (kendine has özellikleri) onlarda yoktur.
İkincisi: Maddî nuraninin (nurlu, ışıklı olanın) akisleridir. Şu akis ayn değil fakat gayr da değil. Mahiyeti (asıl yapısını) tutmuyor fakat o nuraninin ekser (çoğu) hâsiyetlerine mâliktir. Onun gibi hay (diri) sayılıyor. Mesela, şems (güneş) dünyaya girdi. Her bir âyinede aksini gösterdi. O akislerin her birinde, güneşin hâssaları hükmünde olan ziya (ışık) ve ziyadaki elvan-ı seb’a (yedi renk) bulunuyor. Eğer faraza (varsayalım ki) güneş zîşuur (şuur sahibi) olsa idi, harareti ayn-ı kudreti, ziyası ayn-ı ilmi, elvan-ı seb’ası sıfât-ı seb’ası (yedi sıfatı) olsa idi; o vakit o tek ve yekta bir güneş, bir anda her bir âyinede bulunur, her birisini kendine bir arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mani olmazdı. Her birimizle âyinemiz vasıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken o bize bizden daha yakın olurdu.
Üçüncüsü: Nurani ruhların aksidir. Şu akis hem haydır (diridir) hem ayndır (kendisidir). Fakat âyinelerin kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden (göründüğünden) o ruhun mahiyet-i nefsü’l-emriyesini (asıl gerçekliğini) tamamen tutmuyor. Mesela, Hazret-i Cebrail aleyhisselâm, Dıhye suretinde huzur-u Nebevîde bulunduğu bir anda, huzur-u İlahîde haşmetli kanatlarıyla arş-ı a’zamın (en büyük arşın) önünde secdeye gider. Hem o anda hesapsız yerlerde bulunur, evamir-i İlahiyeyi (İlahi emirleri) tebliğ ederdi. Bir iş bir işe mani olmazdı.
İşte şu sırdandır ki mahiyeti nur ve hüviyeti (kimliği) nuraniye olan Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya (saf ve temiz veliler) ile bir anda görüşür. Birbirisine mani olmaz. Hattâ evliyadan, ziyade nuraniyet kesbeden (kazanan) ve ebdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş (görülüyormuş). Aynı zat, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.
Evet, nasıl cismaniyata (maddi varlıklara) cam ve su gibi şeyler âyine olur. Öyle de ruhaniyata dahi hava ve esir ve âlem-i misalin bazı mevcudatı âyine hükmünde ve berk (şimşek) ve hayal süratinde bir vasıta-i seyr ü seyahat (gezip dolaşma vasıtası) suretine geçerler ve o ruhanîler hayal süratiyle o meraya-yı nazifede (temiz aynalarda), o menazil-i latîfede (hoş, güzel menzillerde) gezerler. Bir anda binler yerlere girerler.
Madem güneş gibi âciz ve musahhar (emre amade) mahluklar ve ruhanî gibi madde ile mukayyed (sınırlı) nim-nurani (yarı nurlu) masnûlar (sanatla yapılmış varlıklar), nuraniyet sırrıyla bir yerde iken pek çok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz’î iken mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir anda cüz’î bir ihtiyar (irade) ile pek çok işleri yapabilirler.
Acaba, maddeden mücerred (soyut) ve muallâ (yüce) ve tahdid-i kayıt (sınırlama kaydından) ve zulmet-i kesafetten (yoğunluk karanlığından) münezzeh (uzak) ve müberra (arınmış) ve şu umum envar (bütün nurlar) ve bütün nuraniyat onun envar-ı kudsiye-i esmasının (kutsal isimlerinin nurlarının) bir kesif zılali (yoğun gölgesi) ve umum vücud (bütün varlık) ve bütün hayat ve âlem-i ervah (ruhlar alemi) ve âlem-i misal, nim-şeffaf (yarı şeffaf) bir âyine-i cemali (güzelliğinin aynası) ve sıfâtı muhita (her şeyi kuşatan sıfatları) ve şuunatı külliye (her şeyi kapsayan işleri) olan bir Zat-ı Akdes’in (en kutsal Zat’ın) irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle (her şeyi kuşatan ilimle) tecelli-i sıfâtı (sıfatlarının görünmesi) ve cilve-i ef’ali (fiillerinin yansıması) içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden (her şeye birliğiyle özel olarak yönelmesinden) hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi fert uzak kalabilir, hangi şahsiyet külliyet kesbetmeden (kapsamlılık kazanmadan) ona yanaşabilir?
Evet, nasıl güneş kayıtsız nuru, maddesiz aksi vasıtasıyla sana, senin göz bebeğinden daha yakın olduğu halde sen mukayyed (sınırlı) olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıtlardan tecerrüd etmek (sıyrılmak), çok meratib-i külliyeden (genel mertebelerden) geçmek lâzım gelir. Âdeta manen yer kadar büyüyüp, kamer (ay) kadar yükselip sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine (asıl mertebesine) bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de Celil-i Zülcemal (güzellik sahibi yüce Allah), Cemil-i Zülkemal (mükemmellik sahibi güzel Allah) sana gayet yakındır, sen ondan gayet uzaksın.
Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti (yüceliği) varsa temsildeki noktaları, hakikate tatbike çalış.
İkinci Şuâ
Ey nefs-i bîhuş (akılsız nefsim)! Diyorsun ki:
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
*Okunuşu:* *İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehû kun feyekûn. (Yâsin Suresi, 82)*
*Meali:* *Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca ‘Ol!’ demektir; o da hemen oluverir.*
hem
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمٖيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ
*Okunuşu:* *İn kânet illâ sayhaten vâhideten fe-izâhum cemî’un ledeynâ muhdarûn. (Yâsin Suresi, 53)*
*Meali:* *Olan, müthiş bir sesten ibarettir; bunun üzerine hepsi hemen huzurumuza getirilirler.*
gibi âyetler; vücud-u eşya (varlıkların yaratılışı), sırf bir emir ile ve def’î (aniden) olduğunu ve
اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ
*Okunuşu:* *Ahsene kulle şey’in halekahû. (Secde Suresi, 7)*
*Meali:* *O, yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaptı.*
hem
صُنْعَ اللّٰهِ الَّذٖٓى اَتْقَنَ كُلَّ شَىْءٍ
*Okunuşu:* *Sun’allâhillezî etkane kulle şey’. (Neml Suresi, 88)*
*Meali:* *O, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır.*
gibi âyetler; vücud-u eşya (varlıkların yaratılışı), ilim içinde azîm (büyük) bir kudretle, hikmet içinde dakik (ince) bir sanatla tedricî (aşamalı) olduğunu gösteriyorlar. Vech-i tevfiki (bu iki durumun uzlaştırılması) nedir?
Elcevap: Kur’an’ın feyzine istinaden deriz:
Evvela, münafat (zıtlık) yoktur. Bir kısım öyledir: İptidadaki icad (ilk yaratılış) gibi. Bir kısmı böyledir: Mislini iade (benzerini yeniden yaratma) gibi.
Sâniyen (ikincisi): Mevcudatta meşhud olan (varlıklarda görünen) suhulet (kolaylık) ve sürat ve kesret (çokluk) ve vüs’at (genişlik) içinde nihayet intizam, gayet itkan (sağlamlık) ve hüsn-ü sanat (güzel sanat) ve kemal-i hilkat (yaratılış mükemmelliği), şu iki kısım âyetlerin vücud-u hakikatlerine (hakikatlerinin varlığına) kat’iyen şehadet eder. Öyle ise şunların hariçte tahakkukları (dış dünyada gerçekleşmeleri) medar-ı bahis (tartışma konusu) olması lüzumsuzdur. Belki yalnız “Sırr-ı hikmeti nedir?” denilebilir. Öyle ise biz dahi bir kıyas-ı temsilî (benzetmeye dayalı karşılaştırma) ile şu hikmete işaret ederiz.
Mesela, nasıl ki terzi gibi bir sanatçı; birçok külfetler, maharetlerle musanna (sanatlı) bir şeyi icad eder ve ona bir model yapar. Sonra onun emsalini (benzerlerini) külfetsiz çabuk yapabilir. Hattâ bazen öyle bir derece suhulet peyda eder (kolaylık ortaya çıkar) ki güya emreder, yapılır ve öyle kuvvetli bir intizam kesbeder (kazanır), saat gibi güya bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler.
Öyle de Sâni’-i Hakîm (her şeyi hikmetle yapan sanatkâr Allah) ve Nakkaş-ı Alîm (her şeyi ilimle nakşeden Allah), şu âlem sarayını müştemilatıyla (içindekilerle) beraber bedî’ (eşsiz güzellikte) bir surette yaptıktan sonra cüz’î ve küllî (tekil ve genel), cüz ve küll (parça ve bütün) her şeye bir model hükmünde bir nizam-ı kaderî (kaderin belirlediği düzen) ile bir miktar-ı muayyen (belirli bir ölçü) vermiştir.
İşte bak o Nakkaş-ı Ezelî (eşi benzeri olmayan, ezelî Sanatkâr), her bir asrı bir model yaparak mu’cizat-ı kudreti ile murassa (süslenmiş), taze bir âlemi ona giydiriyor. Her bir seneyi bir mikyas (ölçü) ederek havârık-ı rahmetiyle (rahmetinin harikalarıyla) musanna (sanatlı), taze bir kâinatı o kamete (boya) göre dikiyor. Her bir günü bir satır yaparak dekaik-i hikmetiyle (hikmetinin incelikleriyle) müzeyyen (süslenmiş), mücedded (yenilenmiş) mevcudatı onda yazıyor.
Hem o Kadîr-i Mutlak (kudreti sonsuz olan Allah), her bir asrı her bir seneyi her bir günü bir model yaptığı gibi rûy-i zemini (yeryüzünü), her bir dağ ve sahrayı, bağ ve bostanı, her bir ağacı birer model yapmıştır. Vakit be-vakit (zaman zaman), taze taze birer kâinatı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icad ediyor. Birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor. Mevsim be-mevsim (mevsimden mevsime) her bağ ve bostanda taze taze mu’cizat-ı kudretini (kudretinin mu’cizelerini) ve hedâyâ-yı rahmetini (rahmetinin hediyelerini) gösterir. Yeni birer kitab-ı hikmet-nüma (hikmet gösteren kitap) yazıyor. Taze taze birer matbaha-i rahmetini (rahmet mutfağını) kuruyor. Mücedded (yenilenmiş) bir hulle-i sanat-nüma (sanat gösteren elbise) giydiriyor. Her baharda, her bir ağaca sündüs-misal (ipek gibi) taze bir çarşaf giydiriyor. Lü’lü-misal (inci gibi) yeni bir murassaatla (süslü taşlarla) süslendiriyor. Yıldız-misal rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor.
İşte şu işleri nihayet hüsn-ü sanat (en güzel sanat) ve kemal-i intizam (mükemmel düzen) ile yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyar âlemleri, nihayet hikmet ve inayet (yardım) ve kemal-i kudret ve sanat ile değiştiren zat, elbette gayet Kadîr ve Hakîm’dir. Nihayet derecede Basîr ve Alîm’dir. Tesadüf onun işine karışamaz. İşte o Zat-ı Zülcelal’dir ki (celal ve yücelik sahibi Zat’tır ki) şöyle ferman ediyor:
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ۞ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ
*Okunuşu:* *İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehû kun feyekûn. Ve mâ emru’s-sâati illâ kelemhi’l-basari ev huve akreb. (Yâsin, 82 ve Nahl, 77’den birleştirme)*
*Meali:* *Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca ‘Ol!’ demektir; o da hemen oluverir. Kıyametin kopuşu ise, ancak bir göz kırpması gibi veya daha da yakındır.*
deyip hem kemal-i kudretini (kudretinin mükemmelliğini) ilan hem kudretine nisbeten (göre) haşir ve kıyamet gayet sehil (kolay) ve külfetsiz olduğunu beyan ediyor. Emr-i tekvinîsi (yaratma emri), kudret ve iradeyi tazammun ettiğini (içerdiğini) ve bütün eşya, evamirine (emirlerine) gayet musahhar (boyun eğmiş) ve münkad (itaatkâr) olduklarını ve mübaşeretsiz (doğrudan dokunmadan), mualecesiz (uğraşmadan) halk ettiği (yarattığı) için icadındaki suhulet-i mutlakayı (mutlak kolaylığı) ifade için sırf bir emirle işler yaptığını Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan (beyanı mu’cizeli Kur’an) ile ferman ediyor.
Hasıl-ı kelâm (sözün özü): Bir kısım âyetler, eşyada hususan bidayet-i icadında (ilk yaratılış başlangıcında) gayet derecede hüsn-ü sanatı ve nihayet derecede kemal-i hikmeti ilan ediyor. Diğer kısmı, eşyada hususan tekrar icadında ve iadesinde (yeniden yaratılışında) gayet derecede suhulet ve süratini, nihayet derecede inkıyad (itaat) ve külfetsizliğini beyan eder.
Üçüncü Şuâ
Ey haddinden tecavüz etmiş nefs-i pür-vesvas (vesveselerle dolu nefsim)! Diyorsun ki:
بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ ۞ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ۞ وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ
*Okunuşu:* *Biyedihî melekûtü külli şey’. Mâ min dâbbetin illâ huve âhizun binâsiyetihâ. Ve nahnu akrabu ileyhi min habli’l-verîd. (Yâsin, 83; Hûd, 56; Kāf, 16)*
*Meali:* *Her şeyin melekûtu (hükümranlığı) O’nun elindedir. Hiçbir canlı yoktur ki, O perçeminden tutmuş olmasın. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.*
gibi âyetler, nihayet derecede kurbiyet-i İlahiyeyi (Allah’ın yakınlığını) gösteriyor.
وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ۞ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فٖى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖينَ اَلْفَ سَنَةٍ
*Okunuşu:* *Ve ileyhi turceûn. Ta’rucu’l-melâiketu ve’r-rûhu ileyhi fî yevmin kâne mikdâruhû hamsîne elfe seneh. (Yâsin, 83; Meâric, 4)*
*Meali:* *Ve O’na döndürüleceksiniz. Melekler ve Ruh (Cebrail), miktarı elli bin yıl olan bir günde O’na yükselirler.*
ve hadîste vârid olan (gelen) “Cenab-ı Hak, yetmiş bin hicab (perde) arkasındadır.” ve mi’rac gibi hakikatler, nihayet derecede bu’diyetimizi (uzaklığımızı) gösteriyor. Şu sırr-ı gamızı (anlaşılması zor sırrı) fehme takrib edecek (anlamaya yaklaştıracak) bir izah isterim.
Elcevap: Öyle ise dinle:
Evvela, Birinci Şuâ’nın âhirinde (sonunda) demiştik: Nasıl ki güneş, kayıtsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle sana, senin ruhun penceresi ve onun âyinesi olan göz bebeğinden daha yakın olduğu halde; sen, mukayyed (sınırlı) ve maddede mahpus (hapsolmuş) olduğun için ondan gayet uzaksın. Onun yalnız bir kısım akisleriyle, gölgeleriyle temas edebilirsin ve bir nevi cilveleriyle (yansımalarıyla) ve cüz’î tecellileriyle (görünümleriyle) görüşebilirsin ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvanlarına (renklerine) ve bir taife (grup) isimleri hükmünde olan şuâlarına (ışınlarına) ve mazharlarına (görünüm yerlerine) yanaşabilirsin.
Eğer, güneşin mertebe-i aslîsine (asıl derecesine) yanaşmak ve bizzat doğrudan doğruya güneşin zatı ile görüşmek istersen o vakit pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin (sıyrılman) ve pek çok meratib-i külliyetten (genel mertebelerden) geçmekliğin lâzım gelir. Âdeta sen, manen tecerrüd cihetiyle (soyutlanma yönüyle) küre-i arz (yeryüzü) kadar büyüyüp, hava gibi ruhen inbisat edip (genişleyip) ve kamer (ay) kadar yükselip, bedir (dolunay) gibi mukabil (karşı) geldikten sonra bizzat perdesiz onunla görüşüp bir derece yanaşmak dava edebilirsin.
Öyle de o Celil-i pür-kemal (mükemmellik dolu yüce Allah), o Cemil-i bîmisal (eşi benzeri olmayan güzel Allah), o Vâcibü’l-vücud (varlığı zorunlu olan), o Mûcid-i külli mevcud (bütün varlıkların yaratıcısı), o Şems-i sermed (ebedi güneş), o Sultan-ı ezel ve ebed, sana senden yakındır. Sen, ondan nihayetsiz uzaksın. Kuvvetin varsa temsildeki dekaikı (incelikleri) tatbik et.
Sâniyen (ikincisi): Mesela وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى (*Okunuşu: Ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ.* Meali: En yüce misaller Allah’a aittir.) bir padişahın çok isimleri içinde “kumandan” ismi çok mütedâhil (iç içe) dairelerde tezahür eder (görünür). Serasker (genelkurmay başkanı) daire-i külliyesinden (en genel dairesinden) tut, müşiriyet (mareşallik) ve ferikiyet (tümgenerallik), tâ yüzbaşı tâ onbaşıya kadar geniş ve dar, küllî ve cüz’î dairelerde de zuhur ve tecellisi vardır. Şimdi bir nefer, hizmet-i askeriyesinde onbaşı makamında tezahür eden cüz’î kumandanlık noktasını merci (başvuru yeri) tutar, kumandan-ı a’zamına (en büyük kumandanına) şu cüz’î cilve-i ismiyle (isminin küçük bir yansımasıyla) temas eder ve münasebettar (ilişkili) olur. Eğer asıl ismiyle temas etmek, ona o unvan ile görüşmek istese onbaşılıktan tâ serasker mertebe-i külliyesine (en genel mertebesine) çıkmak lâzım gelir.
Demek padişah, o nefere ismiyle, hükmüyle, kanunuyla ve ilmiyle, telefonuyla ve tedbiriyle ve eğer o padişah, evliya-i ebdaliyeden (ebdal velilerinden) nurani olsa bizzat huzuruyla gayet yakındır. Hiçbir şey mani olup hâil (engel) olamaz. Halbuki o nefer gayet uzaktır. Binler mertebeler hâil, binler hicablar fâsıldır (perde ve engeldir). Fakat bazen merhamet eder, hilaf-ı âdet (alışılmışın dışında) bir neferi huzuruna alır, lütfuna mazhar eder.
Öyle de “Emr-i kün feyekûn”e (“Ol der, oluverir” emrine) mâlik, güneşler ve yıldızlar emirber (emir eri) neferi hükmünde olan Zat-ı Zülcelal, her şeye her şeyden daha ziyade yakın olduğu halde, her şey ondan nihayetsiz uzaktır. Onun huzur-u kibriyasına (azametli huzuruna) perdesiz girmek istenilse zulmanî ve nurani, yani maddî ve ekvanî (kainata ait) ve esmaî (isimlere ait) ve sıfâtî (sıfatlara ait) yetmiş binler hicabdan (perdeden) geçmek, her ismin binler hususi ve küllî derecat-ı tecellisinden (görünme derecelerinden) çıkmak, gayet yüksek tabakat-ı sıfâtında (sıfatların tabakalarında) mürur edip (geçip) tâ ism-i a’zamına (en büyük ismine) mazhar olan arş-ı a’zamına urûc etmek (yükselmek); eğer cezb ve lütuf olmazsa binler seneler çalışmak ve sülûk etmek (manevi yolda ilerlemek) lâzım gelir.
Mesela sen, ona Hâlık (Yaratıcı) ismiyle yanaşmak istersen; senin hâlıkın hususiyetiyle, sonra bütün insanların hâlıkı cihetiyle, sonra bütün zîhayatların (canlıların) hâlıkı unvanıyla, sonra bütün mevcudatın (varlıkların) hâlıkı ismiyle münasebettarlık (ilişki kurmak) lâzım gelir. Yoksa zıllde (gölgede) kalırsın, yalnız cüz’î bir cilveyi bulursun.
Bir ihtar: Temsildeki padişah, aczi için kumandanlık isminin meratibinde (mertebelerinde) müşir ve ferik gibi vasıtalar koymuştur. Fakat بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ (*Okunuşu: Biyedihî melekûtü külli şey’.* Meali: Her şeyin hükümranlığı O’nun elindedir.) olan Kadîr-i Mutlak, vasıtalardan müstağnidir (ihtiyacı yoktur). Vasıtalar, sırf zahirîdirler (görünüştedirler); perde-i izzet ve azamettirler (izzet ve azamet perdesidirler). Ubudiyet (kulluk) ve hayret ve acz ve iftikar (fakirliğini anlama) içinde saltanat-ı rububiyetine (Rabliğinin saltanatına) dellâldırlar (ilan edicidirler), temaşagerdirler (seyircidirler). Muîni (yardımcısı) değiller, şerik-i saltanat-ı rububiyet (Rabliğinin saltanatına ortak) olamazlar.
Dördüncü Şuâ
İşte ey tembel nefsim! Bir nevi mi’rac hükmünde olan namazın hakikati; sâbık (önceki) temsilde bir nefer, mahz-ı lütuf (sırf lütuf) olarak huzur-u şahaneye (padişahın huzuruna) kabulü gibi; mahz-ı rahmet (sırf rahmet) olarak Zat-ı Celil-i Zülcemal ve Mabud-u Cemil-i Zülcelal’in huzuruna kabulündür. “Allahu ekber” deyip, manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan tecerrüd edip (maddi kayıtlardan sıyrılıp) bir mertebe-i külliye-i ubudiyete (külli bir kulluk mertebesine) veya küllînin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup (şereflenip) اِيَّاكَ نَعْبُدُ (*Okunuşu: İyyâke na’budu.* Meali: Yalnız Sana ibadet ederiz.) hitabına, herkesin kabiliyeti nisbetinde bir mazhariyet-i azîmedir (büyük bir şerefe ermektir).
Âdeta, harekât-ı salâtiyede (namaz hareketlerinde) tekrarla “Allahu ekber, Allahu ekber” demekle kat’-ı meratibe (mertebeleri aşmaya) ve terakkiyat-ı maneviyeye (manevi yükselişlere) ve cüz’iyattan (küçük şeylerden) devair-i külliyeye (büyük dairelere) çıkmasına bir işarettir ve marifetimiz haricindeki kemalât-ı kibriyasının (azametinin mükemmelliklerinin) mücmel (özet) bir unvanıdır. Güya her bir “Allahu ekber” bir basamak-ı mi’raciyeyi (mi’rac basamağını) kat’ına (aşmasına) işarettir.
İşte şu hakikat-i salâttan (namazın hakikatinden) manen veya niyeten veya tasavvuren (düşünerek) veya hayalen bir gölgesine, bir şuâına (ışınına) mazhariyet (nail olmak) dahi büyük bir saadettir.
İşte hacda pek kesretli (çokça) “Allahu ekber” denilmesi, şu sırdandır. Çünkü hacc-ı şerif bi’l-asale (aslında) herkes için bir mertebe-i külliyede (genel bir mertebede) bir ubudiyettir (kulluktur). Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta (özel günde) ferik (tümgeneral) dairesinde bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de bir hacı, ne kadar âmî (avamdan) de olsa kat’-ı meratib etmiş (mertebeleri aşmış) bir veli gibi umum aktar-ı arzın (bütün yeryüzünün) Rabb-i Azîm’i (Büyük Rabbi) unvanıyla Rabb’ine müteveccihtir (yönelmiştir). Bir ubudiyet-i külliye (kapsamlı bir kulluk) ile müşerreftir (şereflenmiştir).
Elbette hac miftahıyla (anahtarıyla) açılan meratib-i külliye-i rububiyet (Rabliğin genel mertebeleri) ve dürbünüyle nazarına (bakışına) görünen âfak-ı azamet-i uluhiyet (ilahlığın azamet ufukları) ve şeairiyle (sembolleriyle) kalbine ve hayaline gittikçe genişlenen devair-i ubudiyet (kulluk daireleri) ve meratib-i kibriya (büyüklük mertebeleri) ve ufk-u tecelliyatın (tecelliler ufkunun) verdiği hararet, hayret ve dehşet ve heybet-i rububiyet (Rabliğin heybeti) “Allahu ekber, Allahu ekber” ile teskin edilebilir (yatıştırılabilir) ve onunla o meratib-i münkeşife-i meşhude (görünür şekilde açılan mertebeler) veya mutasavvire (düşünülen mertebeler) ilan edilebilir.
Hacdan sonra şu manayı, ulvi ve küllî muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf küsuf (ay ve güneş tutulması) namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. İşte şeair-i İslâmiyenin (İslam’ın sembollerinin) velev sünnet kabîlinden (türünden) dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır.
سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ خَزَائِنُهُ بَيْنَ الْكَافِ وَ النُّونِ
*Okunuşu:* *Sübhâne men ceale hazâinuhû beyne’l-kâfi ve’n-nûn.*
*Meali:* *Hazinelerini Kaf ve Nun (yani ‘Kün / Ol’ emri) arasına koyan Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir.*
فَسُبْحَانَ الَّذٖى بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
*Okunuşu:* *Fesubhânellezî biyedihî melekûtü külli şey’in ve ileyhi turceûn.*
*Meali:* *Her şeyin melekûtu (hükümranlığı) elinde olan ve sonunda kendisine döndürüleceğiniz Allah, ne kadar yücedir!*
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
*Okunuşu:* *Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm.*
*Meali:* *Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.*
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
*Okunuşu:* *Rabbenâ lâ tuâhiznâ in nesînâ ev ahta’nâ.*
*Meali:* *Ey Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma.*
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
*Okunuşu:* *Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahmeh, inneke ente’l-vehhâb.*
*Meali:* *Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.*
وَصَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الْاَكْرَمِ مَظْهَرِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ وَ اِخْوَانِهٖ وَ اَتْبَاعِهٖ اٰمٖينَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ
*Meali:* *Ve en şerefli elçin ve en büyük isminin tecelli yeri olan Resûlüne, onun ailesine, ashabına, kardeşlerine ve ona uyanlara salât ve selâm eyle. Âmin, ey merhametlilerin en merhametlisi!*
*
Küçük Bir Zeyl (Ek)
Kadîr-i Alîm (her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten) ve Sâni’-i Hakîm (her şeyi hikmetle yapan sanatkâr), kanuniyet şeklindeki âdâtının (adetlerinin, sünnetullahın) gösterdiği nizam ve intizamla, kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesadüf işine karışmadığını izhar ettiği (gösterdiği) gibi; şüzuzat-ı kanuniye (kanunların dışına çıkan istisnai durumlar) ile âdetinin hârikalarıyla (olağanüstülükleriyle), tagayyürat-ı suriye (dış görünüşteki değişimler) ile teşahhusatın ihtilafatıyla (varlıkların şahıslarının farklılıklarıyla), zuhur ve nüzul zamanının tebeddülüyle (görünme ve inme vaktinin değişmesiyle) meşietini (dilemesini), iradetini, fâil-i muhtar olduğunu (dilediğini yapmakta serbest olduğunu) ve ihtiyarını (iradesini) ve hiçbir kayıt altında olmadığını izhar edip (gösterip) yeknesak (tekdüzelik) perdesini yırtarak ve her şey, her anda her şe’nde (her işte) her şeyinde ona muhtaç ve rububiyetine (Rabliğine) münkad (itaatkâr) olduğunu i’lam etmekle (bildirmekle) gafleti dağıtıp, ins ve cinnin nazarlarını (bakışlarını) esbabdan (sebeplerden) Müsebbibü’l-esbab’a (sebepleri yaratana) çevirir. Kur’an’ın beyanatı (açıklamaları) şu esasa bakıyor.
Mesela, ekser (çoğu) yerlerde bir kısım meyvedar ağaçlar bir sene meyve verir, yani rahmet hazinesinden ellerine verilir, o da verir. Öbür sene, bütün esbab-ı zahiriye (görünürdeki sebepler) hazırken meyveyi alıp vermiyor.
Hem mesela, sair umûr-u lâzımeye (diğer gerekli işlere) muhalif (zıt) olarak yağmurun evkat-ı nüzulü (iniş vakitleri) o kadar mütehavvildir ki (değişkendir ki) mugayyebat-ı hamsede (beş bilinmeyen gaybî şey arasında) dâhil olmuştur. Çünkü vücudda (varlık aleminde) en mühim mevki, hayat ve rahmetindir. Yağmur ise menşe-i hayat (hayatın kaynağı) ve mahz-ı rahmet (sırf rahmet) olduğu için elbette o âb-ı hayat (hayat suyu), o mâ-i rahmet (rahmet suyu), gaflet veren ve hicab (perde) olan yeknesak (tekdüze) kaidesine girmeyecek. Belki doğrudan doğruya Cenab-ı Mün’im-i Muhyî (nimet veren ve hayat bahşeden Allah) ve Rahman ve Rahîm olan Zat-ı Zülcelal perdesiz, elinde tutacak; tâ her vakit dua ve şükür kapılarını açık bırakacak.
Hem mesela, rızık vermek ve muayyen bir sima (belirli bir yüz) vermek, birer ihsan-ı mahsus (özel bir ihsan, lütuf) eseri gibi ummadığı tarzda olması; ne kadar güzel bir surette meşiet ve ihtiyar-ı Rabbaniyeyi (Allah’ın dileme ve irade sahibi olduğunu) gösteriyor.
Daha tasrif-i hava (havanın hallerini değiştirme) ve teshir-i sehab (bulutları emrine amade kılma) gibi şuunat-ı İlahiyeyi (İlahi işleri ve faaliyetleri) bunlara kıyas et.
Risale-i Nur Külliyatından
On Altıncı Söz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ۞ فَسُبْحَانَ الَّذٖى بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
İtminan-ı nefsime medar olacak, zulmeti dağıtacak şu âyetin nurundan dört şuâyı göstermekle kör nefsime bir basîret vermek için yazılmıştır.
Birinci Şuâ
Ey nefs-i nâdan! Diyorsun ki: Ehadiyet-i Zat-ı İlahiye ile külliyet-i ef’ali ve vahdet-i şahsiyesiyle muînsiz umumiyet-i rububiyeti ve ferdaniyeti ile şeriksiz şümul-ü tasarrufatı ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması ve nihayetsiz ulviyetiyle her şeye yakın olması ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması hakaik-i Kur’aniyedendir. Kur’an ise hakîmdir. Hakîm ise akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise zahirî bir münafatı görüyor. Aklı teslime sevk edecek bir izah isterim.
Elcevap: Madem öyledir, itminan için istersen biz de Kur’an’ın feyzine istinaden diyoruz: İsm-i Nur, çok müşkülatımızı halletmiş, inşâallah bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nurani olacak temsil yolunu ihtiyar ile İmam-ı Rabbanî (ra) gibi deriz:
نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ مَنْ § غُلَامِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْسْ مٖى گُويَمْ خَبَرْ
Temsil, i’caz-ı Kur’an’ın en parlak bir âyinesi olduğundan biz dahi bir temsil ile şu sırra bakacağız. Şöyle ki:
Bir tek zat, muhtelif meraya vasıtasıyla külliyet kesbeder. Cüz’î-yi hakiki iken umumî şuunata mâlik bir küllî hükmüne geçer. Mesela, şems bir cüz’î-yi müşahhas iken eşya-yı şeffafe vasıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki rûy-i zemini timsalleriyle, akisleriyle dolduruyor. Hattâ katarat ve parlak zerrat adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harareti ve ziyası ve ziyanın içinde olan yedi renkli elvan-ı seb’ası, her birisi mukabilindeki eşyaya muhit, âmm ve şâmil oldukları halde; her bir şeffaf şey dahi güneşin timsaliyle beraber harareti hem ziyayı hem elvan-ı seb’ayı göz bebeğinde saklıyor. Ve safi kalbini ona bir taht yapıyor.
Demek şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukabil umum eşyaya muhit olduğu gibi ehadiyet cihetiyle her bir şeyde güneş çok vasıflarıyla beraber bir nevi cilve-i zatıyla bulunur.
Madem temsilden temessül bahsine geçtik. Temessülün çok envaından şu meseleye medar olacak üç nevine işaret ederiz:
Birincisi: Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler hem gayrdır, ayn değil. Hem mevattır, ölüdür. Hüviyet-i suriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Mesela, sen âyineler mahzenine girsen bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat hâssaları onlarda yoktur.
İkincisi: Maddî nuraninin akisleridir. Şu akis ayn değil fakat gayr da değil. Mahiyeti tutmuyor fakat o nuraninin ekser hâsiyetlerine mâliktir. Onun gibi hay sayılıyor. Mesela, şems dünyaya girdi. Her bir âyinede aksini gösterdi. O akislerin her birinde, güneşin hâssaları hükmünde olan ziya ve ziyadaki elvan-ı seb’a bulunuyor. Eğer faraza güneş zîşuur olsa idi, harareti ayn-ı kudreti, ziyası ayn-ı ilmi, elvan-ı seb’ası sıfât-ı seb’ası olsa idi; o vakit o tek ve yekta bir güneş, bir anda her bir âyinede bulunur, her birisini kendine bir arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mani olmazdı. Her birimizle âyinemiz vasıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken o bize bizden daha yakın olurdu.
Üçüncüsü: Nurani ruhların aksidir. Şu akis hem haydır hem ayndır. Fakat âyinelerin kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden o ruhun mahiyet-i nefsü’l-emriyesini tamamen tutmuyor. Mesela, Hazret-i Cebrail aleyhisselâm, Dıhye suretinde huzur-u Nebevîde bulunduğu bir anda, huzur-u İlahîde haşmetli kanatlarıyla arş-ı a’zamın önünde secdeye gider. Hem o anda hesapsız yerlerde bulunur, evamir-i İlahiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş bir işe mani olmazdı.
İşte şu sırdandır ki mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirisine mani olmaz. Hattâ evliyadan, ziyade nuraniyet kesbeden ve ebdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Aynı zat, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.
Evet, nasıl cismaniyata cam ve su gibi şeyler âyine olur. Öyle de ruhaniyata dahi hava ve esir ve âlem-i misalin bazı mevcudatı âyine hükmünde ve berk ve hayal süratinde bir vasıta-i seyr ü seyahat suretine geçerler ve o ruhanîler hayal süratiyle o meraya-yı nazifede, o menazil-i latîfede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler.
Madem güneş gibi âciz ve musahhar mahluklar ve ruhanî gibi madde ile mukayyed nim-nurani masnûlar, nuraniyet sırrıyla bir yerde iken pek çok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz’î iken mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir anda cüz’î bir ihtiyar ile pek çok işleri yapabilirler.
Acaba, maddeden mücerred ve muallâ ve tahdid-i kayıt ve zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberra ve şu umum envar ve bütün nuraniyat onun envar-ı kudsiye-i esmasının bir kesif zılali ve umum vücud ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i misal, nim-şeffaf bir âyine-i cemali ve sıfâtı muhita ve şuunatı külliye olan bir Zat-ı Akdes’in irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef’ali içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi fert uzak kalabilir, hangi şahsiyet külliyet kesbetmeden ona yanaşabilir?
Evet, nasıl güneş kayıtsız nuru, maddesiz aksi vasıtasıyla sana, senin göz bebeğinden daha yakın olduğu halde sen mukayyed olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıtlardan tecerrüd etmek, çok meratib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdeta manen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de Celil-i Zülcemal, Cemil-i Zülkemal sana gayet yakındır, sen ondan gayet uzaksın.
Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa temsildeki noktaları, hakikate tatbike çalış.
İkinci Şuâ
Ey nefs-i bîhuş! Diyorsun ki: اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ hem اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمٖيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ gibi âyetler; vücud-u eşya, sırf bir emir ile ve def’î olduğunu ve اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ hem صُنْعَ اللّٰهِ الَّذٖٓى اَتْقَنَ كُلَّ شَىْءٍ gibi âyetler; vücud-u eşya, ilim içinde azîm bir kudretle, hikmet içinde dakik bir sanatla tedricî olduğunu gösteriyorlar. Vech-i tevfiki nedir?
Elcevap: Kur’an’ın feyzine istinaden deriz:
Evvela, münafat yoktur. Bir kısım öyledir: İptidadaki icad gibi. Bir kısmı böyledir: Mislini iade gibi.
Sâniyen: Mevcudatta meşhud olan suhulet ve sürat ve kesret ve vüs’at içinde nihayet intizam, gayet itkan ve hüsn-ü sanat ve kemal-i hilkat, şu iki kısım âyetlerin vücud-u hakikatlerine kat’iyen şehadet eder. Öyle ise şunların hariçte tahakkukları medar-ı bahis olması lüzumsuzdur. Belki yalnız “Sırr-ı hikmeti nedir?” denilebilir. Öyle ise biz dahi bir kıyas-ı temsilî ile şu hikmete işaret ederiz.
Mesela, nasıl ki terzi gibi bir sanatçı; birçok külfetler, maharetlerle musanna bir şeyi icad eder ve ona bir model yapar. Sonra onun emsalini külfetsiz çabuk yapabilir. Hattâ bazen öyle bir derece suhulet peyda eder ki güya emreder, yapılır ve öyle kuvvetli bir intizam kesbeder, saat gibi güya bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler.
Öyle de Sâni’-i Hakîm ve Nakkaş-ı Alîm, şu âlem sarayını müştemilatıyla beraber bedî’ bir surette yaptıktan sonra cüz’î ve küllî, cüz ve küll her şeye bir model hükmünde bir nizam-ı kaderî ile bir miktar-ı muayyen vermiştir.
İşte bak o Nakkaş-ı Ezelî, her bir asrı bir model yaparak mu’cizat-ı kudreti ile murassa, taze bir âlemi ona giydiriyor. Her bir seneyi bir mikyas ederek havârık-ı rahmetiyle musanna, taze bir kâinatı o kamete göre dikiyor. Her bir günü bir satır yaparak dekaik-i hikmetiyle müzeyyen, mücedded mevcudatı onda yazıyor.
Hem o Kadîr-i Mutlak, her bir asrı her bir seneyi her bir günü bir model yaptığı gibi rûy-i zemini, her bir dağ ve sahrayı, bağ ve bostanı, her bir ağacı birer model yapmıştır. Vakit be-vakit, taze taze birer kâinatı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icad ediyor. Birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor. Mevsim be-mevsim her bağ ve bostanda taze taze mu’cizat-ı kudretini ve hedâyâ-yı rahmetini gösterir. Yeni birer kitab-ı hikmet-nüma yazıyor. Taze taze birer matbaha-i rahmetini kuruyor. Mücedded bir hulle-i sanat-nüma giydiriyor. Her baharda, her bir ağaca sündüs-misal taze bir çarşaf giydiriyor. Lü’lü-misal yeni bir murassaatla süslendiriyor. Yıldız-misal rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor.
İşte şu işleri nihayet hüsn-ü sanat ve kemal-i intizam ile yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyar âlemleri, nihayet hikmet ve inayet ve kemal-i kudret ve sanat ile değiştiren zat, elbette gayet Kadîr ve Hakîm’dir. Nihayet derecede Basîr ve Alîm’dir. Tesadüf onun işine karışamaz. İşte o Zat-ı Zülcelal’dir ki şöyle ferman ediyor:
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ۞ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ
deyip hem kemal-i kudretini ilan hem kudretine nisbeten haşir ve kıyamet gayet sehil ve külfetsiz olduğunu beyan ediyor. Emr-i tekvinîsi, kudret ve iradeyi tazammun ettiğini ve bütün eşya, evamirine gayet musahhar ve münkad olduklarını ve mübaşeretsiz, mualecesiz halk ettiği için icadındaki suhulet-i mutlakayı ifade için sırf bir emirle işler yaptığını Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan ile ferman ediyor.
Hasıl-ı kelâm: Bir kısım âyetler, eşyada hususan bidayet-i icadında gayet derecede hüsn-ü sanatı ve nihayet derecede kemal-i hikmeti ilan ediyor. Diğer kısmı, eşyada hususan tekrar icadında ve iadesinde gayet derecede suhulet ve süratini, nihayet derecede inkıyad ve külfetsizliğini beyan eder.
Üçüncü Şuâ
Ey haddinden tecavüz etmiş nefs-i pür-vesvas! Diyorsun ki:
بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ ۞ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ۞وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ
gibi âyetler, nihayet derecede kurbiyet-i İlahiyeyi gösteriyor.
وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ۞ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فٖى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖينَ اَلْفَ سَنَةٍ
ve hadîste vârid olan “Cenab-ı Hak, yetmiş bin hicab arkasındadır.” ve mi’rac gibi hakikatler, nihayet derecede bu’diyetimizi gösteriyor. Şu sırr-ı gamızı fehme takrib edecek bir izah isterim.
Elcevap: Öyle ise dinle:
Evvela, Birinci Şuâ’nın âhirinde demiştik: Nasıl ki güneş, kayıtsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle sana, senin ruhun penceresi ve onun âyinesi olan göz bebeğinden daha yakın olduğu halde; sen, mukayyed ve maddede mahpus olduğun için ondan gayet uzaksın. Onun yalnız bir kısım akisleriyle, gölgeleriyle temas edebilirsin ve bir nevi cilveleriyle ve cüz’î tecellileriyle görüşebilirsin ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvanlarına ve bir taife isimleri hükmünde olan şuâlarına ve mazharlarına yanaşabilirsin.
Eğer, güneşin mertebe-i aslîsine yanaşmak ve bizzat doğrudan doğruya güneşin zatı ile görüşmek istersen o vakit pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve pek çok meratib-i külliyetten geçmekliğin lâzım gelir. Âdeta sen, manen tecerrüd cihetiyle küre-i arz kadar büyüyüp, hava gibi ruhen inbisat edip ve kamer kadar yükselip, bedir gibi mukabil geldikten sonra bizzat perdesiz onunla görüşüp bir derece yanaşmak dava edebilirsin.
Öyle de o Celil-i pür-kemal, o Cemil-i bîmisal, o Vâcibü’l-vücud, o Mûcid-i külli mevcud, o Şems-i sermed, o Sultan-ı ezel ve ebed, sana senden yakındır. Sen, ondan nihayetsiz uzaksın. Kuvvetin varsa temsildeki dekaikı tatbik et.
Sâniyen: Mesela وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى bir padişahın çok isimleri içinde “kumandan” ismi çok mütedâhil dairelerde tezahür eder. Serasker daire-i külliyesinden tut, müşiriyet ve ferikiyet, tâ yüzbaşı tâ onbaşıya kadar geniş ve dar, küllî ve cüz’î dairelerde de zuhur ve tecellisi vardır. Şimdi bir nefer, hizmet-i askeriyesinde onbaşı makamında tezahür eden cüz’î kumandanlık noktasını merci tutar, kumandan-ı a’zamına şu cüz’î cilve-i ismiyle temas eder ve münasebettar olur. Eğer asıl ismiyle temas etmek, ona o unvan ile görüşmek istese onbaşılıktan tâ serasker mertebe-i külliyesine çıkmak lâzım gelir.
Demek padişah, o nefere ismiyle, hükmüyle, kanunuyla ve ilmiyle, telefonuyla ve tedbiriyle ve eğer o padişah, evliya-i ebdaliyeden nurani olsa bizzat huzuruyla gayet yakındır. Hiçbir şey mani olup hâil olamaz. Halbuki o nefer gayet uzaktır. Binler mertebeler hâil, binler hicablar fâsıldır. Fakat bazen merhamet eder, hilaf-ı âdet bir neferi huzuruna alır, lütfuna mazhar eder.
Öyle de “Emr-i kün feyekûn”e mâlik, güneşler ve yıldızlar emirber neferi hükmünde olan Zat-ı Zülcelal, her şeye her şeyden daha ziyade yakın olduğu halde, her şey ondan nihayetsiz uzaktır. Onun huzur-u kibriyasına perdesiz girmek istenilse zulmanî ve nurani, yani maddî ve ekvanî ve esmaî ve sıfâtî yetmiş binler hicabdan geçmek, her ismin binler hususi ve küllî derecat-ı tecellisinden çıkmak, gayet yüksek tabakat-ı sıfâtında mürur edip tâ ism-i a’zamına mazhar olan arş-ı a’zamına urûc etmek; eğer cezb ve lütuf olmazsa binler seneler çalışmak ve sülûk etmek lâzım gelir.
Mesela sen, ona Hâlık ismiyle yanaşmak istersen; senin hâlıkın hususiyetiyle, sonra bütün insanların hâlıkı cihetiyle, sonra bütün zîhayatların hâlıkı unvanıyla, sonra bütün mevcudatın hâlıkı ismiyle münasebettarlık lâzım gelir. Yoksa zıllde kalırsın, yalnız cüz’î bir cilveyi bulursun.
Bir ihtar: Temsildeki padişah, aczi için kumandanlık isminin meratibinde müşir ve ferik gibi vasıtalar koymuştur. Fakat بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ olan Kadîr-i Mutlak, vasıtalardan müstağnidir. Vasıtalar, sırf zahirîdirler; perde-i izzet ve azamettirler. Ubudiyet ve hayret ve acz ve iftikar içinde saltanat-ı rububiyetine dellâldırlar, temaşagerdirler. Muîni değiller, şerik-i saltanat-ı rububiyet olamazlar.
Dördüncü Şuâ
İşte ey tembel nefsim! Bir nevi mi’rac hükmünde olan namazın hakikati; sâbık temsilde bir nefer, mahz-ı lütuf olarak huzur-u şahaneye kabulü gibi; mahz-ı rahmet olarak Zat-ı Celil-i Zülcemal ve Mabud-u Cemil-i Zülcelal’in huzuruna kabulündür. “Allahu ekber” deyip, manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubudiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup اِيَّاكَ نَعْبُدُ hitabına, herkesin kabiliyeti nisbetinde bir mazhariyet-i azîmedir.
Âdeta, harekât-ı salâtiyede tekrarla “Allahu ekber, Allahu ekber” demekle kat’-ı meratibe ve terakkiyat-ı maneviyeye ve cüz’iyattan devair-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve marifetimiz haricindeki kemalât-ı kibriyasının mücmel bir unvanıdır. Güya her bir “Allahu ekber” bir basamak-ı mi’raciyeyi kat’ına işarettir.
İşte şu hakikat-i salâttan manen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saadettir.
İşte hacda pek kesretli “Allahu ekber” denilmesi, şu sırdandır. Çünkü hacc-ı şerif bi’l-asale herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubudiyettir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta ferik dairesinde bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de bir hacı, ne kadar âmî de olsa kat’-ı meratib etmiş bir veli gibi umum aktar-ı arzın Rabb-i Azîm’i unvanıyla Rabb’ine müteveccihtir. Bir ubudiyet-i külliye ile müşerreftir.
Elbette hac miftahıyla açılan meratib-i külliye-i rububiyet ve dürbünüyle nazarına görünen âfak-ı azamet-i uluhiyet ve şeairiyle kalbine ve hayaline gittikçe genişlenen devair-i ubudiyet ve meratib-i kibriya ve ufk-u tecelliyatın verdiği hararet, hayret ve dehşet ve heybet-i rububiyet “Allahu ekber, Allahu ekber” ile teskin edilebilir ve onunla o meratib-i münkeşife-i meşhude veya mutasavvire ilan edilebilir.
Hacdan sonra şu manayı, ulvi ve küllî muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf küsuf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. İşte şeair-i İslâmiyenin velev sünnet kabîlinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır.
سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ خَزَائِنُهُ بَيْنَ الْكَافِ وَ النُّونِ
فَسُبْحَانَ الَّذٖى بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
وَصَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الْاَكْرَمِ مَظْهَرِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ وَ اِخْوَانِهٖ وَ اَتْبَاعِهٖ اٰمٖينَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ
*
Küçük Bir Zeyl
Kadîr-i Alîm ve Sâni’-i Hakîm, kanuniyet şeklindeki âdâtının gösterdiği nizam ve intizamla, kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesadüf işine karışmadığını izhar ettiği gibi; şüzuzat-ı kanuniye ile âdetinin hârikalarıyla, tagayyürat-ı suriye ile teşahhusatın ihtilafatıyla, zuhur ve nüzul zamanının tebeddülüyle meşietini, iradetini, fâil-i muhtar olduğunu ve ihtiyarını ve hiçbir kayıt altında olmadığını izhar edip yeknesak perdesini yırtarak ve her şey, her anda her şe’nde her şeyinde ona muhtaç ve rububiyetine münkad olduğunu i’lam etmekle gafleti dağıtıp, ins ve cinnin nazarlarını esbabdan Müsebbibü’l-esbab’a çevirir. Kur’an’ın beyanatı şu esasa bakıyor.
Mesela, ekser yerlerde bir kısım meyvedar ağaçlar bir sene meyve verir, yani rahmet hazinesinden ellerine verilir, o da verir. Öbür sene, bütün esbab-ı zahiriye hazırken meyveyi alıp vermiyor.
Hem mesela, sair umûr-u lâzımeye muhalif olarak yağmurun evkat-ı nüzulü o kadar mütehavvildir ki mugayyebat-ı hamsede dâhil olmuştur. Çünkü vücudda en mühim mevki, hayat ve rahmetindir. Yağmur ise menşe-i hayat ve mahz-ı rahmet olduğu için elbette o âb-ı hayat, o mâ-i rahmet, gaflet veren ve hicab olan yeknesak kaidesine girmeyecek. Belki doğrudan doğruya Cenab-ı Mün’im-i Muhyî ve Rahman ve Rahîm olan Zat-ı Zülcelal perdesiz, elinde tutacak; tâ her vakit dua ve şükür kapılarını açık bırakacak.
Hem mesela, rızık vermek ve muayyen bir sima vermek, birer ihsan-ı mahsus eseri gibi ummadığı tarzda olması; ne kadar güzel bir surette meşiet ve ihtiyar-ı Rabbaniyeyi gösteriyor.
Daha tasrif-i hava ve teshir-i sehab gibi şuunat-ı İlahiyeyi bunlara kıyas et.
*
