İzahlı Metin
On Beşinci Mektup
*Bismihî Sübhânehu ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî* (O, her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir ve O’nun adıyla başlarım. Hiçbir şey yoktur ki O’nu övgüyle anıp yüceltmesin.)
Aziz kardeşim!
Senin birinci sualin ki:
Sahabeler, manevi sezgileriyle bozguncuları neden fark edemediler? Bu durum, Raşid Halifelerden üçünün şehit edilmesiyle sonuçlandı. Hâlbuki küçük sahabelerin bile büyük velilerden daha üstün olduğu söylenir.
Elcevap: Bu konuda iki makam vardır.
Birinci Makam: Bu soru, velayetin (Allah dostluğunun) derin bir sırrının açıklanmasıyla çözülür. Şöyle ki:
Sahabelerin velayeti, “velayet-i kübra” (en büyük velayet) denilen, peygamberlik mirasına dayanan, manevi ara aşamalardan geçmeye gerek kalmadan doğrudan dış görünüşten gerçeğin özüne ulaşan ve Allah’a en yakın olma sırrının açılmasına yönelik bir velayettir. Bu velayet yolu, son derece kısa olmasına rağmen çok yücedir. Olağanüstü halleri az, fakat üstünlükleri çoktur. Bu yolda manevi keşifler ve kerametler az görülür.
Ayrıca evliyanın kerametleri çoğunlukla kendi istekleriyle olmaz. Ummadıkları bir anda, Allah’ın bir ikramı olarak onlardan olağanüstü bir hal ortaya çıkar. Bu keşif ve kerametlerin çoğu da manevi yolculukları sırasında, tarikat yolunun ara aşamalarından geçerken, sıradan insanlık hallerinden bir derece soyutlandıkları için alışılmışın dışında durumlara şahit olurlar.
Sahabeler ise peygamber sohbetinin yansıması, çekim gücü ve dönüştürücü etkisiyle, tarikat yolculuğundaki o büyük mesafeyi katetmek zorunda değillerdir. Tek bir adımda ve tek bir sohbette dış görünüşten gerçeğin özüne geçebilirler.
Mesela, dün geceki Kadir Gecesi’ne ulaşmak için iki yol vardır:
Birincisi: Bir sene boyunca gezip dolaşarak o geceye ulaşmaktır. Bu yakınlığı kazanmak için bir senelik bir mesafeyi katetmek gerekir. Bu, manevi yolculuk yapanların mesleğidir ki tarikat ehlinin çoğu bu yoldan gider.
İkincisi: Zamanla sınırlı olan maddi beden kılıfından sıyrılarak ve soyutlanarak ruhen yükselip dün geceki Kadir Gecesi’ni, ertesi günkü bayram gecesiyle birlikte bugünkü gibi hazırda görmektir. Çünkü ruh, zamanla sınırlı değildir. İnsan duyguları ruh derecesine çıktığı zaman, içinde bulunulan o an genişler. Başkaları için geçmiş ve gelecek olan zamanlar, o kişi için şimdiki zaman hükmündedir.
İşte bu temsile göre, dün geceki Kadir Gecesi’ne geçmek, ruh mertebesine çıkarak geçmişi şimdiki zaman gibi görmektir. Bu derin sırrın temeli, Allah’a en yakın olma sırrının açılmasıdır.
Mesela güneş bize yakındır; çünkü ışığı, sıcaklığı ve görüntüsü aynamızda ve elimizdedir. Fakat biz ondan uzağız. Eğer biz, nurlu bir varlık olma noktasında onun bu yakınlığını hissetsek, aynamızdaki yansımasıyla olan ilişkimizi anlasak ve o yolla onu tanısak; ışığının, sıcaklığının ve yapısının ne olduğunu bilsek, onun yakınlığı bize açılır ve yanı başımızda onu tanıyıp onunla ilişki kurmuş oluruz.
Eğer biz, kendi uzaklığımız açısından ona yakınlaşmak ve onu tanımak istesek, pek çok fikrî yolculuğa ve akli seyahate mecbur kalırız. Bilimsel kanunlarla düşünce yoluyla göklere çıkıp gökyüzündeki güneşi hayal ederek, sonra da yapısındaki ışığı, sıcaklığı ve ışığındaki yedi rengi uzun bilimsel incelemelerle anladıktan sonra, ancak birinci kişinin kendi aynasında kısa bir tefekkürle elde ettiği manevi yakınlığı elde edebiliriz.
İşte bu temsil gibi, peygamberlik ve peygamberlik mirasına dayanan velayet, Allah’a en yakın olma sırrının açılmasına bakar. Diğer velayet türleri ise çoğunlukla Allah’a yakınlaşma esası üzerine yol alır ve birçok mertebede manevi yolculuk yapmayı gerektirir.
İkinci Makam: O olaylara sebep olan ve bozgunculuğu yönetenler, yalnızca birkaç Yahudi’den ibaret değildi ki, onlar keşfedilince bozgunculuğun önü alınsın. Çünkü çok farklı milletlerden pek çok insanın İslamiyet’e girmesiyle, birbirine zıt ve aykırı birçok akım ve düşünce birbirine karışmıştı. Özellikle bazı milletlerin milli gururları, Hazret-i Ömer’in (Radıyallahu Anh) darbeleriyle dehşetli bir şekilde yaralandığından, karakterleri gereği intikam almak için fırsat kolluyorlardı. Çünkü hem eski dinleri ortadan kaldırılmış hem de şeref kaynağı olan eski yönetimleri ve saltanatları yıkılmıştı. Bilerek veya bilmeyerek intikamlarını İslam hâkimiyetinden alma yönünde bir tavır takınmışlardı. İşte bu yüzden, Yahudiler gibi zeki ve hilekâr bir kısım münafığın, o toplumsal durumdan faydalandığı söylenmiştir.
Demek ki o olayların önünü almak, ancak o zamanki sosyal hayatı ve farklı düşünceleri ıslah etmekle mümkün olabilirdi. Yoksa bir iki bozguncunun ortaya çıkarılmasıyla olmazdı.
Eğer denilse: Hazret-i Ömer’in (Radıyallahu Anh) minberdeyken, bir aylık mesafedeki Sâriye ismindeki bir komutanına “Yâ Sâriye, el-cebel el-cebel!” (Ey Sâriye, dağa dikkat et, dağa!) diyerek sesini duyurması ve bu kerametli komutasıyla ordunun sevk ve idaresi noktasından zafere ulaşmasına sebep olması, onun ne kadar keskin bir görüşe sahip olduğunu gösterdiği halde, neden yanı başındaki katili Firuz’u o keskin velayet nazarıyla göremedi?
Elcevap: Hazret-i Yakub Aleyhisselamın verdiği cevap ile cevap veririz. (Haşiye[1]) Yani Hazret-i Yakub’a sorulmuş: “Neden Mısır’dan gelen gömleğin kokusunu aldın da, yanı başındaki Kenan Kuyusu’nda bulunan Yusuf’u görmedin?” Cevaben şöyle demiş: “Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazen görünür, bazen kaybolur. Bazen öyle bir an olur ki en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyor gibi oluruz. Bazen de ayağımızın ucunu bile göremeyiz.”
Özetle: İnsan her ne kadar irade sahibi ise de, *ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh* (Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz) sırrınca, asıl olan Allah’ın dilemesidir ve kader hâkimdir. Allah’ın dilemesi, insanın dilemesini geçersiz kılar. *İzâ câe’l kaderu umîye’l basar* (Kader geldiği zaman göz kör olur) hükmünü icra eder. Kader konuştuğunda insanın gücü konuşamaz, cüz’i iradesi susar.
*
İkinci sualinizin meali:
Hazret-i Ali (Radıyallahu Anh) zamanında başlayan savaşların mahiyeti nedir? Savaşanlara ve o savaşta ölen ve öldürenlere ne isim verebiliriz?
Elcevap: Cemel Vakası denilen, Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha, Hazret-i Zübeyr ve Hazret-i Aişe-i Sıddıka (Allah hepsinden razı olsun) arasında meydana gelen savaş, mutlak adalet ile göreceli adaletin mücadelesidir. Şöyle ki:
Hazret-i Ali, mutlak adaleti esas alarak, Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer zamanındaki gibi bu ilke üzerine hareket etmek için içtihat etmiştir. Ona karşı olanlar ise, o iki halife dönemindeki İslam toplumunun saflığının mutlak adalete uygun olduğunu, fakat zamanla İslamiyet’i zayıf olan çeşitli toplulukların sosyal hayata girmesiyle mutlak adaletin uygulanmasının çok zorlaştığını düşünmüşlerdir. Bu yüzden “ehvenü’ş-şerri ihtiyar” (kötünün iyisini tercih etme) denilen göreceli adalet esası üzerine içtihat etmişlerdir. İçtihat farklılığından doğan bu tartışma siyasete girince savaşla sonuçlanmıştır.
Mademki bu mücadele sırf Allah için ve İslamiyet’in menfaatleri için yapılan bir içtihadın sonucunda ortaya çıkmış ve bu içtihattan savaş doğmuştur; elbette hem öldürenin hem de ölenin her ikisinin de cennetlik olduğunu, her ikisinin de sevap kazandığını söyleyebiliriz. Her ne kadar Hazret-i Ali’nin içtihadı isabetli ve karşı tarafınki hatalı olsa da, yine de azabı hak etmezler. Çünkü içtihat eden kişi doğruyu bulursa iki sevap kazanır. Bulamazsa, bir çeşit ibadet olan içtihat sevabı olarak bir sevap alır ve hatasından dolayı mazur görülür.
Bizde çok meşhur ve sözü delil kabul edilen muhakkik bir zat Kürtçe şöyle demiştir:
*Jı şerri sahaban meke qalu qîl, lewra cennetîne qatıl u hem qetîl.*
Yani, sahabelerin savaşları hakkında dedikodu yapma. Çünkü hem öldüren hem de ölen, ikisi de cennet ehlidir.
Mutlak adalet ile göreceli adaletin açıklaması şudur ki:
*Men katele nefsen bi-gayri nefsin ev fesâdin fi’l-ardı fe-keennemâ katele’n-nâse cemîâ* (Kim, bir cana karşılık olmaksızın veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmaksızın bir kişiyi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur) ayetinin işaret ettiği bir anlamla: Bir masumun hakkı, bütün insanlar için bile olsa ortadan kaldırılamaz. Tek bir fert bile, toplumun selameti için feda edilemez. Cenab-ı Hakk’ın merhamet nazarında hak haktır; küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük olan büyük için iptal edilemez. Bir topluluğun selameti için, bir ferdin rızası olmadan hayatı ve hakkı feda edilemez. Vatan sevgisi adına kendi rızasıyla olursa, o başka bir meseledir.
Göreceli adalet ise, bütünün selameti için parçayı feda eder. Toplum için ferdin hakkını dikkate almaz. “Kötünün iyisi” diyerek bir çeşit göreceli adaleti uygulamaya çalışır. Fakat mutlak adalet uygulanabilir durumdaysa göreceli adalete başvurulmaz; başvurulursa bu bir zulüm olur.
İşte İmam-ı Ali (Radıyallahu Anh), mutlak adaletin Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer zamanındaki gibi uygulanabilir olduğunu söyleyerek İslam hilafetini bu temel üzerine kurmak istiyordu. Karşısındakiler ve muhalifleri ise “Uygulanabilir değil, çok zorlukları var” diyerek göreceli adalet üzerine içtihat etmişlerdir. Tarihin gösterdiği diğer sebepler ise gerçek sebep değil, bahanelerdir.
Eğer desen: İslam hilafeti noktasında, İmam-ı Ali’nin olağanüstü gücü, harikulade zekâsı ve yüksek liyakatiyle birlikte kendisinden önceki halifelere göre başarısızlığının sebebi nedir?
Elcevap: O mübarek zat, siyaset ve saltanattan çok daha önemli başka vazifelere layıktı. Eğer tam bir siyasi başarıya ve eksiksiz bir saltanata sahip olsaydı, “Şah-ı Velayet” (Velilerin Şahı) unvanını hakkıyla kazanamayacaktı. Hâlbuki o, dış görünüşteki siyasi hilafetin çok üstünde manevi bir saltanat kazandı ve herkesin manevi üstadı konumuna geçti; öyle ki manevi saltanatı kıyamete kadar devam edecektir.
Hazret-i İmam-ı Ali’nin Sıffin Vakası’nda Hazret-i Muaviye’nin taraftarlarıyla olan savaşı ise hilafet ve saltanatın savaşıdır. Yani Hazret-i İmam-ı Ali, dinin hükümlerini, İslam’ın hakikatlerini ve ahireti esas alarak saltanatın bazı kanunlarını ve siyasetin merhametsiz gereklerini onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise, İslam toplum hayatını saltanat siyasetleriyle güçlendirmek için ideal ve zor olanı (azimet) bırakıp daha kolay ve izin verilen (ruhsat) yolunu tuttular. Siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ederek hataya düştüler.
Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in Emevîlere karşı mücadeleleri ise din ile milliyetçiliğin savaşıydı. Yani Emevîler, İslam devletini Arap milliyetçiliği üzerine dayandırıp İslamiyet bağını milliyetçilik bağından daha geri planda tuttukları için iki yönden zarar verdiler:
Birincisi: Diğer milletleri rencide ederek ürküttüler.
İkincisi: Irkçılık ve milliyetçilik esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adaletle hareket etmez. Çünkü ırkçılık güden bir yönetici, kendi milletinden olanı kayırır, adaletli davranamaz.
*El-İslâmiyyetü cebbeti’l-asabiyyete’l-câhiliyyeh. Lâ farka beyne abdin Habeşiyyin ve seyyidin Kureyşiyyin izâ eslemâ* (İslamiyet, cahiliye döneminin kabilecilik davasını ortadan kaldırmıştır. Müslüman olduktan sonra Habeşli bir köle ile Kureyşli bir efendi arasında fark yoktur) kesin fermanıyla: Dini bağın yerine milli bağ konulamaz; konulursa adalet olmaz, hakkaniyet kaybolur.
İşte Hazret-i Hüseyin, dini bağı esas alarak haklı bir şekilde onlara karşı mücadele etmiş ve şehitlik makamına ulaşmıştır.
Eğer denilse: Bu kadar haklı ve doğru bir yolda olduğu halde neden başarılı olamadı? Hem neden ilahi kader ve ilahi rahmet, onların böyle feci bir akıbete uğramasına izin verdi?
Elcevap: Hazret-i Hüseyin’in yakın taraftarları değil, fakat onun topluluğuna katılan diğer milletlerde, yaralanmış milli gururları sebebiyle Arap milletine karşı bir intikam fikrinin bulunması, Hazret-i Hüseyin ve taraftarlarının saf ve parlak davalarına zarar verip mağlup olmalarına sebep olmuştur.
Kader açısından bakıldığında ise, bu feci akıbetin hikmeti şudur: Hasan ve Hüseyin ile onların ailesi ve nesilleri, manevi bir saltanata aday idiler. Dünya saltanatı ile manevi saltanatın bir arada bulunması ise son derece zordur. Bu yüzden Allah onları dünyadan soğuttu, dünyanın çirkin yüzünü onlara gösterdi ki kalben dünyaya karşı bir bağları kalmasın. Onların elleri geçici ve görünüşteki bir saltanattan çekildi, fakat parlak ve ebedi bir manevi saltanata tayin edildiler; sıradan valiler yerine, evliyanın kutuplarına bir başvuru merkezi oldular.
*
Üçüncü sualiniz:
“O mübarek zatların başına gelen o feci ve gaddarca muamelenin hikmeti nedir?” diyorsunuz.
Elcevap: Daha önce belirttiğimiz gibi, Hazret-i Hüseyin’in hasımları olan Emevîlerin saltanatında, merhametsiz zulme sebep olacak üç temel unsur vardı:
Birincisi: Merhametsiz siyasetin bir ilkesi olan: “Hükümetin selameti ve asayişin devamı için kişiler feda edilir.”
İkincisi: Onların saltanatının ırkçılığa ve milliyetçiliğe dayanması sebebiyle, milliyetçiliğin gaddar bir ilkesi olan: “Milletin selameti için her şey feda edilir.”
Üçüncüsü: Emevîlerin Haşimîlere karşı geleneklerinden gelen rekabet damarının, Yezid gibi bazılarında bulunması, onları şefkatsiz bir zulme yatkın hale getirmişti.
Dördüncü bir sebep de Hazret-i Hüseyin’in taraftarlarında bulunuyordu. Emevîlerin Arap milliyetçiliğini esas tutup diğer milletlerin fertlerine “memalik” (köleler, yönetilenler) diyerek köle gözüyle bakmaları ve milli gururlarını kırmaları yüzünden, diğer milletler, Hazret-i Hüseyin’in cemaatine intikamcı ve karışık bir niyetle katılmışlardı. Bu durum, Emevîlerin milli asabiyetlerine (kabilecilik duygularına) fazla dokunmuş ve son derece gaddarca ve merhametsizce o meşhur facianın yaşanmasına sebep olmuştur.
Bu sayılan dört sebep, görünürdeki sebeplerdir. Kader açısından bakıldığı zaman, Hazret-i Hüseyin ve yakınlarının o facia sebebiyle elde ettikleri ahirete yönelik sonuçlar, manevi saltanat ve manevi ilerlemeler o kadar kıymetlidir ki, o facia ile çektikleri zahmet, buna karşılık gayet kolay ve ucuz kalır. Tıpkı bir askerin bir saatlik işkence altında şehit edilerek öyle bir mertebe bulması gibi ki, başkası on sene çalışsa ancak o mertebeye ulaşabilir. Eğer o askere şehit olduktan sonra sorulabilse, “Az bir şey ile pek çok şey kazandım” diyecektir.
*
Dördüncü sualinizin meali:
Ahir zamanda Hazret-i İsa Aleyhisselam Deccal’ı öldürdükten sonra, insanların çoğunluğu hak dine girecekler. Hâlbuki hadislerde “Yeryüzünde Allah Allah diyenler oldukça kıyamet kopmaz” denilmiştir. Böyle genel bir imandan sonra nasıl olur da insanlar yeniden topluca inkâra yönelirler?
Elcevap: Sahih hadislerde rivayet edilen “Hazret-i İsa Aleyhisselamın geleceği, İslam şeriatı ile amel edeceği ve Deccal’ı öldüreceği” haberini, imanı zayıf olanlar akıldan uzak görmektedirler. Bunun hakikati açıklanırsa, akla uzak görülecek hiçbir yönü kalmaz. Şöyle ki:
O hadisin ve Süfyan ile Mehdi hakkındaki hadislerin ifade ettiği mana şudur: Ahir zamanda dinsizliğin iki akımı güç bulacaktır:
Birincisi: Münafıklık perdesi altında, Ahmed Aleyhissalatu Vesselamın peygamberliğini inkâr edecek olan Süfyan isminde müthiş bir şahıs, münafıkların başına geçerek İslam şeriatını yıkmaya çalışacaktır. Ona karşı, Peygamberimizin soyunun nurani zincirine bağlı olan, velayet ve kemal ehlinin başına geçecek, yine Peygamber soyundan Muhammed Mehdi isminde nurlu bir zat, o Süfyan’ın manevi şahsiyeti olan münafıklık akımını öldürüp dağıtacaktır.
İkincisi: Natüralist ve materyalist felsefeden doğan Nemrutça bir akım, ahir zamanda materyalist felsefe aracılığıyla yayılarak güç bulup Allah’ı inkâr edecek bir dereceye gelir. Tıpkı bir padişahı tanımayan ve ordudaki subay ve erlerin onun askeri olduğunu kabul etmeyen vahşi bir adamın, her bir askere bir çeşit padişahlık ve bir tür hâkimiyet vermesi gibi.
İşte Allah’ı inkâr eden o akımın fertleri de, birer küçük Nemrut hükmünde kendi nefislerine birer ilahlık verirler. Onların başına geçen en büyükleri olan, spiritizma ve manyetizma olayları gibi müthiş harikalara mazhar olan Deccal ise daha da ileri giderek, zorbalığa dayalı görünüşteki hükümetini bir nevi ilahlık sanıp kendi tanrılığını ilan eder. Bir sineğe yenilen ve bir sineğin kanadını bile yaratamayan aciz bir insanın tanrılık dava etmesinin ne derece ahmakça bir maskaralık olduğu ise açıktır.
İşte böyle bir sırada, o akımın çok güçlü göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsa Aleyhisselamın manevi şahsiyetinden ibaret olan hakiki Hristiyanlık dini ortaya çıkacak, yani ilahi rahmetin göğünden inecektir. Mevcut Hristiyanlık dini bu hakikat karşısında arınacak, hurafelerden ve tahrifattan temizlenecek, İslam hakikatleriyle birleşecektir. Hristiyanlık manen bir nevi İslamiyet’e dönüşecektir. Kur’an’a uyarak o Hristiyanlık manevi şahsiyeti tabi olan (uyan), İslamiyet ise tabi olunan (uyulan) konumda kalacak ve bu birleşme sonucunda hak din muazzam bir güç kazanacaktır.
Dinsizlik akımına karşı ayrı ayrı iken mağlup olan Hristiyanlık ve İslamiyet, birleşmeleri sonucunda dinsizlik akımına galip gelip onu dağıtma potansiyeline sahip iken; gökyüzünde bedeniyle bulunan Hazret-i İsa Aleyhisselamın o hak din akımının başına geçeceğini, doğru sözlü bir haber verici (Peygamberimiz Aleyhissalatu Vesselam), her şeye gücü yeten bir Zat’ın (Allah’ın) vaadine dayanarak haber vermiştir. Madem haber vermiştir, haktır; madem her şeye gücü yeten Allah vaat etmiştir, elbette yapacaktır.
Evet, her zaman gökyüzünden yeryüzüne melekleri gönderen ve bazen onları insan suretine sokan (Hazret-i Cebrail’in “Dıhye” suretine girmesi gibi) ve ruhani varlıkları ruhlar âleminden gönderip insan suretinde gösteren, hatta ölmüş pek çok evliyanın ruhlarını misali bedenleriyle dünyaya gönderen O Yüce ve Hikmet Sahibi Allah, Hazret-i İsa Aleyhisselamı, Hristiyanlık dinine ait en önemli ve güzel bir son için; değil dünya semasında bedeniyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa’yı, belki ahiret âleminin en uzak köşesine gitmiş ve gerçekten ölmüş olsaydı bile, yine böyle büyük bir sonuç için ona yeniden beden giydirip dünyaya göndermek, O Hikmet Sahibi’nin hikmetinden uzak değildir. Aksine, hikmeti bunu gerektirdiği için vaat etmiş ve vaat ettiği için de elbette gönderecektir.
Hazret-i İsa Aleyhisselam geldiği vakit, herkesin onun gerçek İsa olduğunu bilmesi gerekmez. Onun yakınları ve seçkin takipçileri, iman nuruyla onu tanır. Yoksa apaçık bir şekilde herkes onu tanımayacaktır.
Sual: Rivayetlerde gelmiştir ki: “Deccal’ın bir yalancı cenneti vardır, kendisine uyanları oraya atar. Bir de yalancı cehennemi vardır, uymayanları oraya atar. Hatta o, kendi bineğinin bir kulağını cennet gibi, diğer kulağını da cehennem gibi yapmıştır. Vücudunun büyüklüğü şu kadardır, bu kadardır…” diye tarifler var.
Elcevap: Deccal’ın görünen şahsı insan gibidir. Mağrur, firavunlaşmış, Allah’ı unutmuş olduğundan, görünüşteki zorba hâkimiyetine ilahlık adını vermiş ahmak bir şeytan ve hilekâr bir insandır. Fakat onun manevi şahsiyeti olan büyük dinsizlik akımı ise pek heybetlidir. Rivayetlerde Deccal’a ait o dehşetli tasvirler, işte bu manevi şahsiyete işaret eder. Bir zamanlar Japonya’nın başkomutanının resmi, bir ayağı Büyük Okyanus’ta, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Artur Kalesi’nde olacak şekilde çizilmişti. O küçük Japon komutanının bu şekilde tasvir edilmesiyle, ordusunun manevi şahsiyeti gösterilmişti.
Deccal’ın yalancı cenneti ise, medeniyetin çekici eğlenceleri ve fantezileridir. Bineği ise tren gibi bir araçtır ki bir başında ateş ocağı bulunur, kendisine uymayanları bazen ateşe atar. O bineğin diğer başı olan öbür ucu ise cennet gibi döşenmiştir, kendisine uyanları oraya oturtur. Zaten sefih ve gaddar medeniyetin önemli bir bineği olan tren, zevk ve dünya ehli için yalancı bir cennet getirir. Zavallı dindar ve Müslümanlar için ise, medeniyetin elinde bir cehennem zebanisi gibi tehlike getirir, onları esaret ve sefalet altına atar.
İşte hakiki Hristiyanlığın ortaya çıkması ve İslamiyet’e dönüşmesiyle, her ne kadar âlemin mutlak çoğunluğuna nurunu yayacak olsa da, yine de kıyametin kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik akımı baş gösterecek ve galip gelecektir. “Hüküm çoğunluğundur” kaidesince, yeryüzünde “Allah Allah” denilmeyecek, yani dünya üzerinde önemli bir konuma sahip, kayda değer bir topluluk tarafından “Allah Allah” denilmeyecek demektir.
Yoksa azınlıkta kalan yahut mağlup düşen hak ehli kıyamete kadar varlığını sürdürecektir. Yalnız, kıyametin kopacağı anda, bir rahmet eseri olarak, kıyametin dehşetlerini görmemeleri için iman ehlinin ruhları daha önce alınacak, kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır.
*
Beşinci sualinizin meali:
Kıyamet olaylarından, baki kalacak olan ruhlar etkilenecekler mi?
Elcevap: Derecelerine göre etkileneceklerdir. Meleklerin, Allah’ın kahredici tecellileri karşısında kendilerine göre etkilendikleri gibi, onlar da etkilenirler. Tıpkı bir insanın, sıcak bir yerde iken dışarıda kar ve tipi içinde titreyenleri görünce akıl ve vicdanen etkilenmesi gibi. Aynı şekilde, şuur sahibi olan baki ruhlar da kâinatla ilişkili oldukları için, kâinatın büyük olaylarından derecelerine göre etkilenirler. Kur’an’ın işaretleri, azap ehlinin elem duyarak, saadet ehlinin ise hayretle, şaşkınlıkla, belki bir yönden de müjdeli bir beklentiyle bir etkilenme yaşayacaklarını göstermektedir. Zira Kur’an-ı Hakîm, her zaman kıyametin dehşet verici olaylarını bir tehdit şeklinde zikrediyor ve “Göreceksiniz!” diyor. Hâlbuki bedeniyle onu görenler, kıyamete yetişenlerdir. Demek ki kabirde cesetleri çürüyen ruhların da o Kur’an tehdidinden bir hissesi vardır.
*
Altıncı sualinizin meali:
*Küllü şey’in hâlikun illâ vecheh* (O’nun Zâtı dışında her şey yok olucudur) ayeti, ahireti, cenneti, cehennemi ve onların ehlini de kapsar mı, kapsamaz mı?
Elcevap: Bu mesele, pek çok hakikat âlimi, keşif ve velayet ehli tarafından tartışılmıştır. Bu konuda söz onlarındır. Ayrıca bu ayetin çok geniş bir anlamı ve birçok mertebesi vardır. Hakikat âlimlerinin büyük bir kısmı, ayetin baki olan ahiret âlemini kapsamadığını söylemişlerdir. Diğer bir kısmı ise, onların da çok kısa bir an için bir tür yok oluşa maruz kalacaklarını belirtmişlerdir. Bu o kadar kısa bir zamanda olur ki, yok olup geri geldiklerini hissetmeyeceklerdir.
Ancak bazı aşırı fikirli keşif ehlinin hükmettiği mutlak yok oluş ise hakikat değildir. Çünkü Allah’ın Kutsal Zat’ı madem ebedi ve daimidir, elbette sıfatları ve isimleri de ebedi ve daimidir. Madem sıfatları ve isimleri daimi ve ebedidir, elbette onların aynaları, yansımaları, nakışları ve tecelli yerleri olan ahiret âlemindeki varlıklar ve o âlemin sakinleri zorunlu olarak mutlak bir yok oluşa gidemezler.
Kur’an-ı Hakîm’in feyzinden şimdilik iki nokta hatıra gelmiştir, özetle yazacağız:
Birincisi: Cenab-ı Hak öyle Mutlak Güç Sahibi’dir ki, yokluk ve varlık, O’nun kudretine ve iradesine göre iki menzil gibidir; son derece kolay bir şekilde oraya gönderir ve oradan getirir. İsterse bir günde, isterse bir anda oradan çevirir. Zaten mutlak yokluk diye bir şey yoktur, çünkü her şeyi kuşatan bir ilim vardır. Allah’ın ilim dairesinin dışında bir yer de yoktur ki bir şey oraya atılsın. İlim dairesi içinde bulunan yokluk ise, dış dünyadaki yokluktur ve ilimdeki varlığa perde olmuş bir kavramdır. Hatta bazı hakikat âlimleri bu ilimdeki varlıklara “a’yân-ı sabite” (varlıkların Allah’ın ilminde değişmeden duran hakikatleri) adını vermişlerdir.
Öyleyse yok olmak, geçici olarak dışsal varlık elbisesini çıkarıp manevi ve ilmi bir varlığa bürünmektir. Yani yok olan ve fani olan şeyler, dışsal varlıklarını bırakıp mahiyetleri itibarıyla manevi bir varlık giyerler; kudret dairesinden çıkıp ilim dairesine girerler.
İkincisi: Pek çok Söz’de açıkladığımız gibi: Her şey, kendi başına ele alındığında ve kendine bakan yönüyle hiçtir. Kendi zatında bağımsız ve kendiliğinden sabit bir varlığı yoktur. Ve sadece kendi başına ayakta duran bir hakikati de yoktur. Fakat Cenab-ı Hakk’a bakan yönüyle, yani başkasına işaret etmesi anlamıyla ele alındığında ise hiç değildir. Çünkü onda, baki olan ilahi isimlerin yansıması görünür. Yok değildir, çünkü ebedi bir varlığın gölgesini taşır. Hakikati vardır, sabittir ve aynı zamanda yücedir. Çünkü tecelli ettiği baki bir ismin sabit bir tür gölgesidir.
Ayrıca *Küllü şey’in hâlikun illâ vecheh* ayeti, insanın elini Allah’tan başka her şeyden (masivadan) kesmek için bir kılıçtır. Bu hüküm, Cenab-ı Hakk’ın hesabı dışında kalan fani dünyadaki fani şeylere karşı olan bağları kesmeye yöneliktir. Demek ki bir şey Allah hesabına olursa, Allah’a işaret eden bir anlam taşısa, Allah rızası için olsa, “masiva”ya dâhil olmaz ki *Küllü şey’in hâlikun illâ vecheh* kılıcıyla başı kesilsin.
Özetle: Eğer bir şey Allah içinse ve kişi Allah’ı bulmuşsa, ortada “başkası” kalmaz ki başı kesilsin. Eğer Allah’ı bulmaz ve O’nun hesabıyla bakmazsa, her şey “başkasıdır”. O zaman *Küllü şey’in hâlikun illâ vecheh* kılıcını kullanmalı, perdeyi yırtmalı ki O’nu bulsun!
*El-Bâkî Huve’l-Bâkî* (Baki olan, sadece O’dur.)
Said Nursî
*
[1] Haşiye:
*Zi Mısreş bûy-i pîrâhen şinîdî*
*Çırâ der çâh-ı Ken’âneş nedîdî*
*Be-guft ahvâl-i mâ berk-i cihânest*
*Demî peydâ vu dîger dem nihânest*
*Gehî ber târum-i a’lâ nişînem*
*Gehî ber puşt-i pây-i hod nebînem*
(Mısır’dan onun gömleğinin kokusunu duydun da, neden onu Kenan Kuyusu’nda görmedin? Dedi ki: “Bizim halimiz, dünyanın şimşeği gibidir; bir an görünür, bir an kaybolur. Bazen en yüksek tahtta otururum, bazen de ayağımın üstünü bile göremem.”)
Lügatçeli Metin
On Beşinci Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
(Bismihî Sübhânehû ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî: O’nun adıyla. O ne yücedir ki, hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
Aziz kardeşim!
Senin birinci sualin ki:
Sahabeler nazar-ı velayetle (velilik nazarıyla, manevi görüşle) müfsidleri (bozguncuları, fesatçıları) neden keşfedemediler (bulamadılar, ortaya çıkaramadılar)? Tâ Hulefa-yı Raşidîn’in (Doğru Yolda Olan Halifelerin) üçünün şehadetini netice verdi. Halbuki küçük sahabelere, büyük velilerden daha büyük deniliyor.
Elcevap: Bunda iki makam (bölüm) var.
Birinci Makam: Dakik (ince, hassas) bir sırr-ı velayetin (veliliğin sırrının) beyanıyla (açıklamasıyla) sual halledilir (çözülür). Şöyle ki:
Sahabelerin velayeti, velayet-i kübra (büyük velilik) denilen, veraset-i nübüvvetten (peygamberlik mirasından) gelen, berzah tarîkına (ara âlem yoluna) uğramayarak doğrudan doğruya zahirden (görünenden) hakikate (gerçeğe) geçip akrebiyet-i İlahiyenin (Allah’a yakınlığın) inkişafına (açılmasına, görünür hale gelmesine) bakan bir velayettir ki o velayet yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Hârikaları (olağanüstü olayları) az fakat meziyatı (üstün yönleri) çoktur. Keşif (gayb âleminden haber alma) ve keramet (olağanüstü işler yapma) orada az görünür.
Hem evliyanın kerametleri ise ekserisi (çoğu) ihtiyarî (isteğe bağlı) değil. Ummadığı yerden, ikram-ı İlahî (Allah’ın bir ikramı) olarak bir hârika (olağanüstü olay) ondan zuhur (ortaya) eder. Bu keşif ve kerametlerin ekserisi de seyr ü sülûk (manevi yolculuk) zamanında, tarîkat berzahından (tarikat yolunun ara âleminden) geçtikleri vakit, âdi (sıradan) beşeriyetten (insanlık hallerinden) bir derece tecerrüd (soyutlandıkları) ettiklerinden hilaf-ı âdet (adet dışı) hâlâta (hallere) mazhar (nail) olurlar.
Sahabeler ise sohbet-i nübüvvetin (peygamberlik sohbetinin) in’ikasıyla (yansımasıyla) ve incizabıyla (cezbetmesiyle, çekmesiyle) ve iksiriyle, tarîkattaki seyr ü sülûk daire-i azîminin (büyük dairesini) tayyına (katetmeye, geçmeye) mecbur değildirler. Bir kademde (adımda) ve bir sohbette zahirden (görünenden) hakikate (gerçeğe) geçebilirler.
Mesela, nasıl ki dün geceki Leyle-i Kadre (Kadir Gecesi’ne) ulaşmak için iki yol var:
Biri: Bir sene gezip dolaşıp tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti (yakınlığı) kazanmak için bir sene mesafeyi tayyetmek (katetmek, aşmak) lâzım gelir. Şu ise ehl-i sülûkun (manevi yolculuğa çıkanların) mesleğidir ki ehl-i tarîkatın (tarikat ehlinin) çoğu bununla gider.
İkincisi: Zamanla mukayyed (kayıtlı, sınırlı) olan cism-i maddî gılafından (maddi cisim kılıfından) sıyrılıp tecerrüdle (soyutlanma ile) ruhen yükselip dün geceki Leyle-i Kadri öbür gün Leyle-i İyd (Bayram Gecesi) ile beraber bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü ruh zamanla mukayyed (sınırlı) değil. Hissiyat-ı insaniye (insani duygular) ruh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten (göre) mazi (geçmiş) ve müstakbel (gelecek) olan vakitler, ona nisbeten (göre) hazır hükmündedir (gibidir).
İşte bu temsile (örneğe) göre, dün geceki Leyle-i Kadre geçmek için mertebe-i ruha (ruh mertebesine) çıkıp maziyi (geçmişi) hazır derecesinde görmektir. Şu sırr-ı gamızın (derin, gizli sırrın) esası (temeli) akrebiyet-i İlahiyenin (Allah’a yakınlığın) inkişafıdır (açığa çıkmasıdır).
Mesela, güneş bize yakındır çünkü ziyası (ışığı), harareti (sıcaklığı) ve misali (yansıması) âyinemizde (aynamızda) ve elimizdedir. Fakat biz ondan uzağız. Eğer biz nuraniyet (ışık) noktasında onun akrebiyetini (yakınlığını) hissetsek, âyinemizdeki misalî olan timsaline (suretine) münasebetimizi (ilişkimizi) anlasak, o vasıta (aracılık) ile onu tanısak; ziyası, harareti, heyeti (şekli) ne olduğunu bilsek onun akrebiyeti (yakınlığı) bize inkişaf (açığa çıkar) eder ve yakınımızda onu tanıyıp münasebettar (ilişki kuran) oluruz.
Eğer biz bu’diyetimiz (uzaklığımız) nokta-i nazarından (açısından) ona yakınlaşmak ve tanımak istesek, pek çok seyr-i fikrîye (fikrî yolculuğa) ve sülûk-u aklîye (akli yolculuğa) mecbur (zorunlu) oluruz ki kavanin-i fenniye (ilmî kanunlarla) ile fikren semavata (göklere) çıkıp semadaki güneşi tasavvur (hayal) ederek, sonra mahiyetindeki (özündeki) ziya ve harareti ve ziyasındaki elvan-ı seb’ayı (yedi rengi) uzun uzadıya tetkikat-ı fenniye (ilmî araştırmalarla) ile anladıktan sonra, birinci adamın kendi âyinesinde az bir tefekkürle (derin düşünmeyle) elde ettiği kurbiyet-i maneviyeyi (manevi yakınlığı) ancak elde edebiliriz.
İşte şu temsil (örnek) gibi nübüvvet (peygamberlik) ve veraset-i nübüvvetteki (peygamberlik mirasındaki) velayet, sırr-ı akrebiyetin (yakınlık sırrının) inkişafına (açığa çıkmasına) bakar. Velayet-i saire (diğer velilikler) ise ekseri (çoğu) kurbiyet (yakınlık) esası üzerine gider. Birçok meratibde (mertebelerde) seyr ü sülûka (manevi yolculuğa) mecbur olur.
İkinci Makam: O hâdisata (olaylara) sebebiyet veren ve fesadı (bozgunculuğu) çeviren birkaç Yahudi’den ibaret değildir ki onları keşfetmekle (ortaya çıkarmakla) fesadın önü alınsın. Çünkü pek çok muhtelif (çeşitli, farklı) milletlerin İslâmiyet’e girmeleriyle birbirine zıt (karşıt) ve muhalif (aykırı) çok cereyanlar (akımlar) ve efkâr (fikirler) karıştı. Bâhusus (özellikle) bazıların gurur-u millîleri (millî gururları), Hazret-i Ömer’in (radiyallahu anh: Allah ondan razı olsun) darbeleriyle dehşetli yaralandığından seciyeten (karakterleri itibarıyla) intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dini iptal (ortadan kaldırılmış) edilmiş hem medar-ı şerefi (şeref kaynağı) olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrip (yıkılmış) edilmiş. İntikamını, bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslâmiyeden (İslam hâkimiyetinden) almaya hissen (duygusal olarak) taraftar bir suret (şekil) almış. Onun için Yahudi gibi zeki ve dessas (hilekar, entrikacı) bir kısım münafıklar (iki yüzlüler), o halet-i içtimaiyeden (toplumsal durumdan) istifade (faydalandılar) ettiler denilmiş.
Demek o hâdisatın (olayların) önünü almak, o vakitteki hayat-ı içtimaiyeyi (toplumsal hayatı) ve muhtelif efkârı (çeşitli fikirleri) ıslahla (düzeltmekle) olurdu. Yoksa bir iki müfsidin (bozguncunun) keşfedilmesiyle (ortaya çıkarılmasıyla) olmazdı.
Eğer denilse: Hazret-i Ömer’in (radiyallahu anh) minber (cami kürsüsü) üstünde, bir aylık mesafede bulunan Sâriye namındaki (isimli) bir kumandanına يَا سَارِيَةُ اَلْجَبَلَ اَلْجَبَلَ (Yâ Sâriyetü el-cebele el-cebele!: Ey Sâriye, dağa! Dağa!) deyip Sâriye’ye işittirip sevkü’l-ceyş (orduyu sevk etme) noktasından zaferine sebebiyet veren kerametkârane (kerametle dolu) kumandası ne derece keskin nazarlı (bakışlı) olduğunu gösterdiği halde, neden yanındaki kātili (katili) Firuz’u o keskin nazar-ı velayetiyle (velilik bakışıyla) görmedi?
Elcevap: Hazret-i Yakub (aleyhisselâm: Allah’ın selamı üzerine olsun)ın verdiği cevap ile cevap veririz. (Hâşiye[1]) Yani Hazret-i Yakub’dan sorulmuş ki: “Ne için Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de yakınında bulunan Ken’an Kuyusu’ndaki Yusuf’u görmedin?” Cevaben demiş ki: “Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazen görünür, bazen saklanır. Bazı vakit olur ki en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.”
Elhasıl (Özetle): İnsan her ne kadar fâil-i muhtar (iradesiyle iş yapan, özgür iradeli) ise de fakat وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ (Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâhu: Siz ancak Allah dilediği zaman dilersiniz. – Tekvir Suresi, 29) sırrınca, meşiet-i İlahiye (Allah’ın iradesi) asıldır (esastır) ve kader hâkimdir. Meşiet-i İlahiye (Allah’ın iradesi), meşiet-i insaniyeyi (insan iradesini) geri verir. اِذَا جَاءَ الْقَدَرُ عُمِىَ الْبَصَرُ (İzâ câel kaderu umiyel basaru: Kader geldiği zaman gözler körleşir.) hükmünü icra (uygular) eder. Kader söylese iktidar-ı beşer (insan gücü) konuşmaz, ihtiyar-ı cüz’î (cüz’î irade) susar.
İkinci sualinizin meali:
Hazret-i Ali (radiyallahu anh: Allah ondan razı olsun) zamanında başlayan muharebelerin (savaşların) mahiyeti (özelliği) nedir? Muhariplere (savaşanlara) ve o harpte ölen ve öldürenlere ne nam (ad) verebiliriz?
Elcevap: Cemel Vak’ası denilen Hazret-i Ali (radiyallahu anh) ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddıka (radiyallahu teâlâ anhüm ecmaîn: Allah Teâlâ hepsinden razı olsun) arasında olan muharebe, adalet-i mahza (mutlak adalet, katıksız adalet) ile adalet-i izafiyenin (nispi adaletin, göreceli adaletin) mücadelesidir. Şöyle ki:
Hazret-i Ali, adalet-i mahzayı esas edip Şeyheyn (Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (radiyallahu anhüma)) zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihad (dinî bir meselede hüküm çıkarmak için çaba) etmiş. Muarızları (karşıtları) ise Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslâmiye (İslam’ın saflığı) adalet-i mahzaya müsait (uygun) idi fakat mürur-u zamanla (zamanın geçmesiyle) İslâmiyetleri zayıf muhtelif akvam (çeşitli kavimler) hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye (İslam toplum hayatına) girdikleri için adalet-i mahzanın tatbikatı (uygulaması) çok müşkül (zor) olduğundan “ehvenü’ş-şerri ihtiyar” (şerlerin en hafifini tercih etmek) denilen adalet-i nisbiye (nispi adalet) esası üzerine içtihad etmişler. Münakaşa-i içtihadiye (içtihad tartışması) siyasete girdiği için muharebeyi intac (netice vermiştir, doğurmuştur) etmiştir.
Madem sırf lillah (sadece Allah rızası) için ve İslâmiyet’in menafii (faydaları) için içtihad edilmiş ve içtihaddan muharebe tevellüd (doğmuş, meydana gelmiş) etmiş; elbette hem kātil (öldüren) hem maktûl (öldürülen) ikisi de ehl-i cennettir (cennet ehlindendir), ikisi de ehl-i sevaptır (sevap sahibidir) diyebiliriz. Her ne kadar Hazret-i Ali’nin içtihadı musîb (isabetli, doğru) ve mukabilindekilerin (karşısındakilerin) hata ise de yine azaba müstahak (hak etmezler) değiller. Çünkü içtihad eden hakkı bulsa iki sevap var. Bulmazsa bir nevi ibadet olan içtihad sevabı olarak bir sevap alır. Hatasından mazurdur (özürlüdür).
Bizde gayet meşhur ve sözü hüccet (delil, kanıt) bir zat-ı muhakkik (hakikatleri araştıran bir zat) Kürtçe demiş ki:
ژٖى شَرِّ صَحَابَانْ مَكَه قَالُ و قٖيلْ لَوْرَا جَنَّتٖينَه قَاتِلُ و هَمْ قَتٖيلْ
(Jî şerr-i sahâbân meke kâl u qîl / Lewra cennetîne qatil u hem qetîl: Sahabelerin savaşında kıyl ü kāl (laf kalabalığı, dedikodu) etme. Çünkü hem öldüren hem de öldürülen ikisi de cennettedir.)
Yani sahabelerin muharebesinde kıyl ü kāl (laf kalabalığı, dedikodu) etme. Çünkü hem kātil (öldüren) ve hem maktûl (öldürülen) ikisi de ehl-i cennettirler.
Adalet-i mahza (mutlak adalet) ile adalet-i izafiyenin (nispi adaletin) izahı şudur ki:
مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمٖيعًا (Men katelen nefsen bi gayri nefsin ev fesâdin fil ardı fe keennemâ katelen nâse cemîâ: Kim bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak dışında bir kimseyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. – Maide Suresi, 32) âyetin mana-yı işarîsiyle (işaret ettiği manasıyla): Bir masumun (suçsuzun) hakkı, bütün halk için dahi iptal (geçersiz) edilmez. Bir fert dahi umumun (toplumun, herkesin) selâmeti için feda (kurban) edilmez. Cenab-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde (merhamet nazarıyla) hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal (geçersiz) edilmez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet (vatan sevgisi, millet gayreti) namına rızasıyla olsa o başka meseledir.
Adalet-i izafiye (nispi adalet) ise: Küllün (bütünün) selâmeti için cüzü (parçayı, bireyi) feda eder. Cemaat için ferdin hakkını nazara (dikkate) almaz. Ehvenü’ş-şer (şerlerin en hafifi) diye bir nevi adalet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adalet-i mahza (mutlak adalet) kabil-i tatbik (uygulanabilir) ise adalet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zulümdür.
İşte İmam-ı Ali (radiyallahu anh), adalet-i mahzayı Şeyheyn (Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (radiyallahu anhüma)) zamanındaki gibi kabil-i tatbiktir (uygulanabilir) deyip hilafet-i İslâmiyeyi (İslam halifeliğini) o esas üzerine bina (kuruyordu) ediyordu. Mukabilleri (karşısındakiler) ve muarızları (karşıtları) ise “Kabil-i tatbik (uygulanabilir) değil, çok müşkülatı (zorlukları) var.” diye adalet-i izafiye (nispi adalet) üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği sair (diğer) esbab (sebepler) ise hakiki sebep değiller, bahanelerdir.
Eğer desen: Hilafet-i İslâmiye noktasında İmam-ı Ali’nin fevkalâde (olağanüstü) iktidarı, hârikulâde (harikulade) zekâsı ve yüksek liyakatiyle (layık olmasıyla) beraber seleflerine (kendinden öncekilere) nisbeten (göre) muvaffakıyetsizliği (başarısızlığı) nedendir?
Elcevap: O mübarek zat, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere lâyık idi. Eğer tam muvaffakıyet-i siyasiye (siyasi başarı) ve tamam saltanat olsaydı “Şah-ı Velayet” unvan-ı manidarını (anlamlı unvanını) bihakkın (hakkıyla) kazanamayacaktı. Halbuki zahirî (görünürdeki) ve siyasî hilafetin pek çok fevkinde (üstünde) manevî bir saltanat kazandı ve üstad-ı küll (evrensel öğretmen) hükmüne geçti, hattâ kıyamete kadar saltanat-ı manevîsi (manevi saltanatı) bâki (kalıcı) kaldı.
Amma Hazret-i İmam-ı Ali’nin Vak’a-i Sıffîn’de (Sıffin Olayı/Savaşı), Hazret-i Muaviye’nin taraftarlarıyla muharebesi ise hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini (dinî hükümler) ve hakaik-i İslâmiyeyi (İslam hakikatlerini) ve âhireti esas tutup saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını (gereklerini) onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi (İslam toplum hayatını), saltanat siyasetleriyle takviye (güçlendirmek) etmek için azîmeti (dinin en güçlü, en kesin hükmünü) bırakıp ruhsatı (daha esnek, kolaylaştırıcı hükmü) iltizam (benimsediler) ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.
Amma Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in Emevîlere karşı mücadeleleri ise din ile milliyet muharebesi idi. Yani Emevîler, devlet-i İslâmiyeyi, Arap milliyeti üzerine istinad (dayandırıp) ettirip rabıta-i İslâmiyet’i (İslam bağını), rabıta-i milliyetten (milliyet bağından) geri bıraktıklarından (geri planda tuttuklarından) iki cihetle (yönden) zarar verdiler:
Birisi: Milel-i saireyi (diğer milletleri) rencide (gücendirerek) ederek tevhiş (ürküttüler, vahşileştirdiler) ettiler.
Diğeri: Unsuriyet (ırkçılık, milliyetçilik) ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünkü unsuriyet-perver (ırkçılık yanlısı) bir hâkim, millettaşını tercih eder, adalet edemez.
اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ لَا فَرْقَ بَيْنَ عَبْدٍ حَبَشِىٍّ وَسَيِّدٍ قُرَيْشِىٍّ اِذَا اَسْلَمَا (El-İslâmiyyetu cebbetic’l-asabiyyetel câhiliyyete. Lâ farka beyne abdin Habeşiyyin ve seyyidin Kureyşiyyin izâ eslemâ: İslamiyet, cahiliyet asabiyetini (ırkçılık ve kabileciliğini) ortadan kaldırmıştır. Bir Habeşli köle ile Kureyşli bir efendi arasında İslam’a girdikleri zaman hiçbir fark yoktur. – Hadis-i şerif) ferman-ı kat’îsiyle (kesin hükmüyle): Rabıta-i diniye (din bağı) yerine rabıta-i milliye (milliyet bağı) ikame (konulmaz) edilmez; edilse adalet edilmez, hakkaniyet (adalet) gider.
İşte Hazret-i Hüseyin rabıta-i diniyeyi (din bağını) esas tutup muhik (haklı) olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti (şehitlik mertebesine) ihraz (ulaşmış) etmiş.
Eğer denilse: Bu kadar haklı ve hakikatli olduğu halde, neden muvaffak (başarılı) olmadı? Hem neden kader-i İlahî (Allah’ın kaderi) ve rahmet-i İlahiye (Allah’ın rahmeti) onların feci bir âkıbete (sonla karşılaşmasına) uğramasına müsaade (izin) etmiş?
Elcevap: Hazret-i Hüseyin’in yakın taraftarları değil fakat cemaatine iltihak (katılan) eden sair (diğer) milletlerde, yaralanmış gurur-u milliyeleri (millî gururları) cihetiyle (açısından), Arap milletine karşı bir fikr-i intikam (intikam düşüncesi) bulunması Hazret-i Hüseyin ve taraftarlarının safi (saf) ve parlak mesleklerine (yollarına) halel (zarar) verip mağlubiyetlerine (yenilgilerine) sebep olmuş.
Amma kader nokta-i nazarında (açısından) feci âkıbetin (sonun) hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevî bir saltanata namzet (aday) idiler. Dünya saltanatı ile manevî saltanatın cem’i (birleşmesi) gayet müşküldür (zordur). Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi. Tâ kalben dünyaya karşı alâkaları (bağlılıkları) kalmasın. Onların elleri muvakkat (geçici) ve surî (zahiri) bir saltanattan çekildi fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı maneviyeye (manevi saltanata) tayin (atandılar) edildiler; âdi (sıradan) valiler yerine, evliya aktablarına (kutuplarına) merci (başvuru makamı) oldular.
Üçüncü sualiniz:
“O mübarek zatların başına gelen o feci, gaddarane (zalimce) muamelenin (muamelenin) hikmeti nedir?” diyorsunuz.
Elcevap: Sâbıkan (daha önce) beyan (açıkladığımız) ettiğimiz gibi Hazret-i Hüseyin’in muarızları (karşıtları) olan Emevîler saltanatında, merhametsiz gadre (zulme, haksızlığa) sebebiyet verecek üç esas vardı:
Birisi: Merhametsiz siyasetin bir düsturu (ilkesi) olan: “Hükûmetin selâmeti ve asayişin (güvenliğin, düzenin) devamı için eşhas (şahıslar) feda edilir.”
İkincisi: Onların saltanatı, unsuriyet (ırkçılık) ve milliyete istinad (dayandığı) ettiği için milliyetin gaddarane (zalimce) bir düsturu (ilkesi) olan: “Milletin selâmeti için her şey feda edilir.”
Üçüncüsü: Emevîlerin Hâşimîlere karşı an’anesindeki (geleneğindeki) rekabet damarı (duygusu), Yezid gibi bazılarda bulunduğu için şefkatsiz bir gadre (zulme) kabiliyet (yatkınlık) göstermişti.
Dördüncü bir sebep de Hazret-i Hüseyin’in taraftarlarında bulunuyordu ki Emevîlerin Arap milliyetini esas tutup sair (diğer) milletlerin efradına (fertlerine) “memalik” (köleler, mülkler) tabir ederek köle nazarıyla (gözüyle) bakmaları ve gurur-u milliyelerini (millî gururlarını) kırmaları yüzünden, milel-i saire (diğer milletler) Hazret-i Hüseyin’in cemaatine intikamkârane (intikamcı) ve müşevveş (karışık) bir niyetle iltihak (katıldıklarından) ettiklerinden Emevîlerin asabiyet-i milliyelerine (milliyetçi damarlarına) fazla dokunmuş, gayet gaddarane (zalimce) ve merhametsizcesine meşhur faciaya sebebiyet vermişlerdir.
Mezkûr (adı geçen) dört esbab (sebep), zahirîdir (görünürdeki). Kader noktasından bakıldığı vakit, Hazret-i Hüseyin ve akrabasına o facia sebebiyle hasıl (meydana gelen) olan netaic-i uhreviye (ahiretteki sonuçlar) ve saltanat-ı ruhaniye (ruhani saltanat) ve terakkiyat-ı maneviye (manevi yükselişler) o kadar kıymettardır ki o facia ile çektikleri zahmet (zorluk), gayet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir nefer (asker), bir saat işkence altında şehit edilse öyle bir mertebeyi bulur ki on sene başkası çalışsa ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehit olduktan sonra ona sorulabilse “Az bir şey ile pek çok şeyler kazandım.” diyecektir.
Dördüncü sualinizin meali:
Âhir zamanda Hazret-i İsa (aleyhisselâm: Allah’ın selamı üzerine olsun) Deccal’ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle (çoğunlukla) din-i hakka (hak dine) girerler. Halbuki rivayetlerde gelmiştir ki: “Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kıyamet kopmaz.” Böyle umumiyetle (genel olarak) imana geldikten sonra nasıl umumiyetle (genel olarak) küfre giderler?
Elcevap: Hadîs-i sahihte (sahih hadiste, sağlam hadiste) rivayet (nakledilen) edilen “Hazret-i İsa (aleyhisselâm)ın geleceğini ve şeriat-ı İslâmiye ile amel (amel edeceğini, uygulayacağını), Deccal’ı öldüreceğini” imanı zayıf olanlar istib’ad (uzak görüyorlar, akıldan uzak buluyorlar) ediyorlar. Onun hakikati izah (açıklansa) edilse hiç istib’ad (uzak görme) yeri kalmaz. Şöyle ki:
O hadîsin ve Süfyan ve Mehdi hakkındaki hadîslerin ifade ettikleri mana budur ki: Âhir zamanda dinsizliğin iki cereyanı (akımı) kuvvet bulacak:
Birisi: Nifak (iki yüzlülük, münafıklık) perdesi altında, risalet-i Ahmediyeyi (aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun) inkâr (inkâr edecek) edecek Süfyan namında (isimli) müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın (münafıkların) başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine (yıkımına) çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin (Peygamber ailesinin) silsile-i nuranisine (nurlu soyuna) bağlanan, ehl-i velayet ve ehl-i kemalin (olgun kişilerin) başına geçecek Âl-i Beyt’ten Muhammed Mehdi isminde bir zat-ı nurani (nurlu zat), o Süfyan’ın şahs-ı manevîsi (manevi kişiliği) olan cereyan-ı münafıkaneyi (münafıkça akımı) öldürüp dağıtacaktır.
İkinci cereyan ise: Tabiiyyun (natüralist), maddiyyun (materyalist) felsefesinden tevellüd (doğan) eden bir cereyan-ı Nemrudane (Nemrutvari akım), gittikçe âhir zamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar (yayılarak) ederek kuvvet bulup uluhiyeti (ilahlığı) inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir padişahı tanımayan ve ordudaki zabitan (subaylar) ve efrad (erler) onun askerleri olduğunu kabul etmeyen vahşi bir adam, herkese her askere bir nevi padişahlık ve bir gûna (tür) hâkimiyet verir.
Öyle de Allah’ı inkâr eden o cereyan efradları (fertleri), birer küçük Nemrut hükmünde nefislerine birer rububiyet (rablık, ilahlık) verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma (ruh çağırma) ve manyetizmanın hâdisatı (olayları) nevinden (türünden) müthiş hârikalara (olağanüstü hallere) mazhar (nail) olan Deccal ise daha ileri gidip cebbarane (zorba) surî (zahiri) hükûmetini bir nevi rububiyet (ilahlık) tasavvur (düşünerek) edip uluhiyetini (ilahlığını) ilan eder. Bir sineğe mağlup olan ve bir sineğin kanadını bile icad (yaratamayan) edemeyen âciz bir insanın uluhiyet (ilahlık) dava etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu malûmdur.
İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)ın şahsiyet-i maneviyesinden (manevi kişiliği) ibaret olan hakiki İsevîlik (gerçek Hristiyanlık) dini zuhur (ortaya) edecek, yani rahmet-i İlahiyenin (Allah’ın rahmetinin) semasından nüzul (inecek) edecek; hal-i hazır (şu anki) Hristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi (saflaşacak, arınacak) edecek, hurafattan ve tahrifattan (bozulmalardan) sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye (İslam hakikatleriyle) ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyet’e inkılab (dönüşecektir) edecektir. Ve Kur’an’a iktida (uyarak) ederek o İsevîlik şahs-ı manevîsi (manevi şahsiyeti) tabi (uyan, takip eden) ve İslâmiyet metbu (uyulan, takip edilen) makamında kalacak; din-i hak (hak din) bu iltihak (birleşme) neticesinde azîm (büyük) bir kuvvet bulacaktır.
Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlup (yenilen) olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihat (birleşme) neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe (üstün gelip) edip dağıtacak istidadında (potansiyelinde) iken; âlem-i semavatta (gökler âleminde) cism-i beşerîsiyle (insan bedeniyle) bulunan şahs-ı İsa (aleyhisselâm), o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık (doğru haber veren Peygamberimiz Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)), bir Kadîr-i külli şey’in (her şeye gücü yeten Allah’ın) vaadine istinad (dayanarak) ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kādir-i külli şey’ (her şeye gücü yeten) vaad etmiş, elbette yapacaktır.
Evet, her vakit semavattan (göklerden) melaikeleri (melekleri) yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz’eden (koyan, sokan) (Hazret-i Cibril’in (Cebrail Aleyhisselam)’in “Dıhye” (Sahabeden Dıhye el-Kelbî (radiyallahu anh)) suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan (ruhlar âleminden) gönderip beşer suretine temessül (büründüren) ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını (ruhlarını) cesed-i misalîyle (misalî bedenleriyle, maddi olmayan bedenleriyle) dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal (Celal ve hikmet sahibi Allah), Hazret-i İsa (aleyhisselâm)ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi (güzel sonu) için; değil sema-i dünyada (dünya semasında) cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa belki âlem-i âhiretin (ahiret âleminin) en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme (büyük sonuç) için ona yeniden ceset giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm’in hikmetinden uzak değil belki onun hikmeti öyle iktiza (gerektirdiği) ettiği için vaad etmiş ve vaad ettiği için elbette gönderecek.
Hazret-i İsa (aleyhisselâm) geldiği vakit, herkes onun hakiki İsa olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb (yakınları) ve havassı (seçkinleri), nur-u iman (iman nuru) ile onu tanır. Yoksa bedahet (apaçık, kendiliğinden anlaşılan) derecesinde herkes onu tanımayacaktır.
Sual: Rivayetlerde gelmiş ki: “Deccal’ın bir yalancı cenneti var, kendine tabi (uyan) olanları ona atar. Hem yalancı bir cehennemi var, tabi (uyan) olmayanları ona atar. Hattâ o, kendi merkebinin (binek hayvanının) de bir kulağını cennet gibi bir kulağını da cehennem gibi yapmış. Azamet-i bedeniyesi (bedeninin büyüklüğü) bu kadardır, şu kadardır…” diye tarifat (tarifler, tanımlamalar) var?
Elcevap: Deccal’ın şahs-ı surîsi (zahiri şahsiyeti) insan gibidir. Mağrur (gururlu), firavunlaşmış, Allah’ı unutmuş olduğundan surî (zahiri), cebbarane (zorba) olan hâkimiyetine, uluhiyet (ilahlık) namını (adını) vermiş bir şeytan-ı ahmaktır (aptal bir şeytandır) ve bir insan-ı dessastır (hilekar bir insandır). Fakat şahs-ı manevîsi (manevi kişiliği) olan dinsizlik cereyan-ı azîmi (büyük akımı), pek cesîmdir (çok büyüktür). Rivayetlerde Deccal’a ait tavsifat-ı müthişe (korkunç tarifler) ona işaret eder. Bir vakit Japonya’nın Başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr-i Muhit’te (Büyük Okyanus’ta), diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Artur Kalesinde tasvir edilmiş. O küçük Japon Kumandanının bu surette tasviriyle, ordusunun şahs-ı manevîsi (manevi kişiliği) gösterilmiş.
Amma Deccal’ın yalancı cenneti ise medeniyetin cazibedar (çekici) lehviyatı (eğlenceleri) ve fanteziyeleridir. Merkebi (bineği) ise şimendifer (tren) gibi bir vasıtadır (araçtır) ki bir başında ateş ocağı bulunur, kendine tabi (uyan) olmayanları bazen ateşe atar. O merkebin bir kulağı yani diğer başı cennet gibi tefriş (döşenmiş) edilmiş, tabi (uyan) olanları oraya oturtur. Zaten sefih (haram ve boş şeylere düşkün) ve gaddar (zalim) medeniyetin mühim bir merkebi olan şimendifer, ehl-i sefahet (sefahat düşkünleri) ve dünya için yalancı bir cennet getirir. Bîçare (çaresiz) ehl-i diyanet (din ehli) ve ehl-i İslâm için medeniyet elinde cehennem zebanisi (cehennem bekçisi) gibi tehlike getirir, esaret (kölelik) ve sefalet (yoksulluk) altına atar.
İşte İsevîliğin din-i hakikisi (gerçek Hristiyanlık dini) zuhur (ortaya çıkması) ile ve İslâmiyet’e inkılab (dönüşmesi) etmesiyle, çendan (her ne kadar) âlemde ekseriyet-i mutlakaya (mutlak çoğunluğa) nurunu neşreder (yayar). Fakat yine kıyamet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galebe (üstün) eder ve “El-hükmü li’l-ekser” (Çoğunluğun hükmü geçerlidir.) kaidesince (kuralınca), yeryüzünde “Allah Allah” diyecek kalmayacak, yani ehemmiyetli (önemli) bir cemaat, küre-i arzda (yeryüzünde) mühim bir mevkiye (konuma) sahip olacak bir surette “Allah Allah” denilmeyecek demektir.
Yoksa ekalliyette (azınlıkta) kalan veyahut mağlup (yenilmiş) düşen ehl-i hak (hak ehli), kıyamete kadar bâki (kalıcı) kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı anında, kıyametin dehşetlerini görmemek için bir eser-i rahmet (rahmet eseri) olarak ehl-i imanın ruhları daha evvel kabzedilecek (alınacak), kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır.
Beşinci sualinizin meali:
Kıyametin hâdisatından (olaylarından) ervah-ı bâkiye (kalıcı ruhlar) müteessir (etkilenecekler) olacaklar mı?
Elcevap: Derecatlarına (derecelerine) göre müteessir (etkilenecekler) olacaklar. Melaikelerin (meleklerin) tecelliyat-ı kahriyede (kahredici tecellilerde) kendilerine göre müteessir oldukları gibi müteessir olurlar. Nasıl ki bir insan, sıcak bir yerde iken, hariçte kar ve tipi içinde titreyenleri görse akıl ve vicdan itibarıyla müteessir (etkilenir) olur. Öyle de zîşuur (şuurlu, bilinçli) olan ervah-ı bâkiye (kalıcı ruhlar), kâinatla alâkadar (ilişkili) oldukları için kâinatın hâdisat-ı azîmesinden (büyük olaylarından) derecelerine göre müteessir (etkilenmeleri) olmalarını; ehl-i azap (azap ehli) ise elemkârane (elemli bir tarzda), ehl-i saadet (saadet ehli) ise hayretkârane (hayret verici bir şekilde), istiğrabkârane (garipseyici bir şekilde), belki bir cihette (yönde) istibşarkârane (müjdeleyici bir şekilde) teessüratları (etkilenmeleri) bulunmasını, işarat-ı Kur’aniye (Kur’an işaretleri) gösteriyor. Zira Kur’an-ı Hakîm (hikmetli Kur’an), her zaman kıyametin acayibini (şaşırtıcı olaylarını) tehdit suretinde (şeklinde) zikrediyor (anlatıyor). “Göreceksiniz!” diyor. Halbuki cism-i insanî (insan bedeni) ile onu görenler, kıyamete yetişenlerdir. Demek, kabirde cesetleri çürüyen ervahların (ruhların) da o tehdid-i Kur’aniyeden (Kur’an’ın tehdidinden) hisseleri var.
Altıncı sualinizin meali:
كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ (Küllü şey’in hâlikun illâ vechehu: O’nun Zâtı (veya O’nun vechi) hariç her şey helak olacaktır (fânidir). – Kasas Suresi, 88) Bu âyetin âhirete, cennete, cehenneme ve ehillerine (sahiplerine) şümulü (kapsamı) var mı, yok mu?
Elcevap: Şu mesele, pek çok ehl-i tahkik (gerçeği araştıran âlimler) ve ehl-i keşif (sezgi sahibi kişiler) ve ehl-i velayetin (velilerin) medar-ı bahsi (tartışma konusu) olmuş. Şu meselede söz onlarındır. Hem de şu âyetin çok genişliği ve çok meratibi (dereceleri) var. Ehl-i tahkikin (gerçeği araştıran âlimlerin) bir kısm-ı ekseri (çoğunluk kısmı) demişler ki: Âlem-i bekaya (ebediyet âlemine) şümulü (kapsamı) yok. Diğer kısmı ise: Âni (ani) olarak onlar da az bir zamanda, bir nevi helâkete mazhar (nail) olurlar. O kadar az bir zamanda oluyor ki fenaya (yokluğa) gidip gelmiş, hissetmeyecekler.
Amma bazı müfrit (aşırı) fikirli ehl-i keşfin (sezgi sahiplerinin) hükmettikleri fena-yı mutlak (mutlak yokluk) ise hakikat değildir. Çünkü Zat-ı Akdes-i İlahî (Allah’ın çok yüce, noksanlardan münezzeh zatı) madem sermedî (ezelî ve ebedî) ve daimîdir (sonsuzdur), elbette sıfâtı (sıfatları) ve esması (isimleri) dahi sermedî (sonsuz) ve daimîdirler. Madem sıfâtı (sıfatları) ve esması (isimleri) daimî (sonsuz) ve sermedîdirler (ezelîdirler), elbette onların âyineleri (aynaları) ve cilveleri (tecellileri) ve nakışları (işlemeleri) ve mazharları (ortaya çıktıkları yerler) olan âlem-i bekadaki (ebediyet âlemindeki) bâkiyat (kalıcı şeyler) ve ehl-i beka (ebediyet ehli), fena-yı mutlaka (mutlak yokluğa) bizzarure (zorunlu olarak) gidemez.
Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) feyzinden (bereketinden) şimdilik iki nokta hatıra gelmiş, icmalen (özetle) yazacağız:
Birincisi: Cenab-ı Hak öyle bir Kadîr-i Mutlak’tır (mutlak kudret sahibidir) ki adem (yokluk) ve vücud (varlık), kudretine ve iradesine nisbeten (göre) iki menzil (durak) gibi gayet kolay bir surette oraya gönderir ve getirir. İsterse bir günde, isterse bir anda oradan çevirir. Hem adem-i mutlak (mutlak yokluk) zaten yoktur, çünkü bir ilm-i muhit (her şeyi kuşatan bir ilim) var. Hem daire-i ilm-i İlahînin (Allah’ın ilim dairesinin) harici (dışı) yok ki bir şey ona atılsın. Daire-i ilim içinde bulunan adem (yokluk) ise adem-i haricîdir (dış yokluktur) ve vücud-u ilmîye (ilmî varlığa) perde olmuş bir unvandır (kavramdır). Hattâ bu mevcudat-ı ilmiyeye (ilmî varlıklara) bazı ehl-i tahkik (gerçeği araştıran âlimler) “a’yân-ı sabite” (sabit hakikatler) tabir (isim vermişler) etmişler.
Öyle ise fenaya (yokluğa) gitmek, muvakkaten (geçici olarak) haricî libasını (dış elbisesini) çıkarıp vücud-u manevîye (manevi varlığa) ve ilmîye (ilmî varlığa) girmektir. Yani hēlik (helak olacak) ve fâni (geçici) olanlar vücud-u haricîyi (dış varlığı) bırakıp mahiyetleri (özleri) bir vücud-u manevî (manevi varlık) giyer, daire-i kudretten (kudret dairesinden) çıkıp daire-i ilme (ilim dairesine) girer.
İkincisi: Çok Sözlerde izah ettiğimiz gibi: Her şey, mana-yı ismiyle (isim manasıyla, kendi başına bir varlık olarak) ve kendine bakan vecihte (yönde) hiçtir. Kendi zatında müstakil (bağımsız) ve bizatihî sabit (kendi zatıyla sabit) bir vücudu (varlığı) yok. Ve yalnız kendi başıyla kaim (kendi başına var olan) bir hakikati yok. Fakat Cenab-ı Hakk’a bakan vecihte ise yani mana-yı harfiyle (harf manasıyla, Allah’a ait bir işaret olarak) olsa hiç değil. Çünkü onda cilvesi (tecellisi) görünen esma-i bâkiye (kalıcı isimler) var. Ma’dum (yok) değil, çünkü sermedî (sonsuz) bir vücudun (varlığın) gölgesini taşıyor. Hakikati vardır, sabittir hem yüksektir. Çünkü mazhar olduğu bâki (kalıcı) bir ismin sabit bir nevi gölgesidir.
Hem كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ (O’nun Zâtı (veya O’nun vechi) hariç her şey helak olacaktır (fânidir).) insanın elini mâsivadan (Allah’tan başkasından) kesmek için bir kılınçtır ki o da Cenab-ı Hakk’ın hesabına olmayan fâni (geçici) dünyada, fâni (geçici) şeylere karşı alâkaları (bağlılıkları) kesmek için hükmü dünyadaki fâniyata (geçici şeylere) bakar. Demek, Allah hesabına olsa, mana-yı harfiyle (harf manasıyla) olsa, livechillah (Allah rızası için) olsa mâsivaya (Allah’tan başkasına) girmez ki كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ (Küllü şey’in hâlikun illâ vechehu: O’nun Zâtı (veya O’nun vechi) hariç her şey helak olacaktır (fânidir).) kılıncıyla başı kesilsin.
Elhasıl (Özetle): Eğer Allah için olsa, Allah’ı bulsa gayr (başka) kalmaz ki başı kesilsin. Eğer Allah’ı bulmazsa ve hesabıyla bakmazsa her şey gayrdır. كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ (O’nun Zâtı (veya O’nun vechi) hariç her şey helak olacaktır (fânidir).) kılıncını istimal (kullanmalı) etmeli, perdeyi yırtmalı tâ onu bulmalı!..
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
(El-Bâkî Huve’l-Bâkî: Bâki (varlığı sürekli olan) ancak O’dur.)
Said Nursî
*
[1] Hâşiye (Dipnot):
زِ مِصْرَشْ بُوىِ پٖيرَاهَنْ شِنٖيدٖى
چِرَا دَرْ چَاهِ كَنْعَانَشْ نَدٖيدٖى
بَگُفْتْ اَحْوَالِ مَا بَرْقِ جِهَانَسْتْ
دَمٖى پَيْدَا وُ دٖيگَرْ دَمْ نِهَانَسْتْ
گَهٖى بَرْ طَارُمِ اَعْلٰى نِشٖينَمْ
گَهٖى بَرْ پُشْتِ پَاىِ خُودْ نَبٖينَمْ
(Zı Mısr-eş bûy-i pîrâhen şenîdî / Çirâ der çâh-ı Ken’an-eş nedîdî? / Begüft ahvâl-i mâ bark-ı cihânest / Demî peydâ vü dîger dem nihânest / Gehî ber târûm-i a’lâ nişînêm / Gehî ber puşt-i pâ-yı hod nebînêm: Mısır’dan gömleğinin kokusunu işittin de / Ken’an kuyusundaki onu neden görmedin? / Dedi ki: Bizim hallerimiz dünya şimşeği gibidir / Bir an görünür, bir an saklanır / Bazen en yüce makamda otururum / Bazen de ayaklarımın üstünü bile göremem.)
Risale-i Nur Külliyatından
On Beşinci Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Aziz kardeşim!
Senin birinci sualin ki:
Sahabeler nazar-ı velayetle müfsidleri neden keşfedemediler? Tâ Hulefa-yı Raşidîn’in üçünün şehadetini netice verdi. Halbuki küçük sahabelere, büyük velilerden daha büyük deniliyor.
Elcevap: Bunda iki makam var.
Birinci Makam: Dakik bir sırr-ı velayetin beyanıyla sual halledilir. Şöyle ki:
Sahabelerin velayeti, velayet-i kübra denilen, veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarîkına uğramayarak doğrudan doğruya zahirden hakikate geçip akrebiyet-i İlahiyenin inkişafına bakan bir velayettir ki o velayet yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Hârikaları az fakat meziyatı çoktur. Keşif ve keramet orada az görünür.
Hem evliyanın kerametleri ise ekserisi ihtiyarî değil. Ummadığı yerden, ikram-ı İlahî olarak bir hârika ondan zuhur eder. Bu keşif ve kerametlerin ekserisi de seyr ü sülûk zamanında, tarîkat berzahından geçtikleri vakit, âdi beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden hilaf-ı âdet hâlâta mazhar olurlar.
Sahabeler ise sohbet-i nübüvvetin in’ikasıyla ve incizabıyla ve iksiriyle, tarîkattaki seyr ü sülûk daire-i azîminin tayyına mecbur değildirler. Bir kademde ve bir sohbette zahirden hakikate geçebilirler.
Mesela, nasıl ki dün geceki Leyle-i Kadre ulaşmak için iki yol var:
Biri: Bir sene gezip dolaşıp tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesafeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise ehl-i sülûkun mesleğidir ki ehl-i tarîkatın çoğu bununla gider.
İkincisi: Zamanla mukayyed olan cism-i maddî gılafından sıyrılıp tecerrüdle ruhen yükselip dün geceki Leyle-i Kadri öbür gün Leyle-i İyd ile beraber bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü ruh zamanla mukayyed değil. Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten mazi ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir.
İşte bu temsile göre, dün geceki Leyle-i Kadre geçmek için mertebe-i ruha çıkıp maziyi hazır derecesinde görmektir. Şu sırr-ı gamızın esası akrebiyet-i İlahiyenin inkişafıdır.
Mesela, güneş bize yakındır çünkü ziyası, harareti ve misali âyinemizde ve elimizdedir. Fakat biz ondan uzağız. Eğer biz nuraniyet noktasında onun akrebiyetini hissetsek, âyinemizdeki misalî olan timsaline münasebetimizi anlasak, o vasıta ile onu tanısak; ziyası, harareti, heyeti ne olduğunu bilsek onun akrebiyeti bize inkişaf eder ve yakınımızda onu tanıyıp münasebettar oluruz.
Eğer biz bu’diyetimiz nokta-i nazarından ona yakınlaşmak ve tanımak istesek, pek çok seyr-i fikrîye ve sülûk-u aklîye mecbur oluruz ki kavanin-i fenniye ile fikren semavata çıkıp semadaki güneşi tasavvur ederek, sonra mahiyetindeki ziya ve harareti ve ziyasındaki elvan-ı seb’ayı uzun uzadıya tetkikat-ı fenniye ile anladıktan sonra, birinci adamın kendi âyinesinde az bir tefekkürle elde ettiği kurbiyet-i maneviyeyi ancak elde edebiliriz.
İşte şu temsil gibi nübüvvet ve veraset-i nübüvvetteki velayet, sırr-ı akrebiyetin inkişafına bakar. Velayet-i saire ise ekseri kurbiyet esası üzerine gider. Birçok meratibde seyr ü sülûka mecbur olur.
İkinci Makam: O hâdisata sebebiyet veren ve fesadı çeviren birkaç Yahudi’den ibaret değildir ki onları keşfetmekle fesadın önü alınsın. Çünkü pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyet’e girmeleriyle birbirine zıt ve muhalif çok cereyanlar ve efkâr karıştı. Bâhusus bazıların gurur-u millîleri, Hazret-i Ömer’in (ra) darbeleriyle dehşetli yaralandığından seciyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dini iptal edilmiş hem medar-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrip edilmiş. İntikamını, bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslâmiyeden almaya hissen taraftar bir suret almış. Onun için Yahudi gibi zeki ve dessas bir kısım münafıklar, o halet-i içtimaiyeden istifade ettiler denilmiş.
Demek o hâdisatın önünü almak, o vakitteki hayat-ı içtimaiyeyi ve muhtelif efkârı ıslahla olurdu. Yoksa bir iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.
Eğer denilse: Hazret-i Ömer’in (ra) minber üstünde, bir aylık mesafede bulunan Sâriye namındaki bir kumandanına يَا سَارِيَةُ اَلْجَبَلَ اَلْجَبَلَ deyip Sâriye’ye işittirip sevkü’l-ceyş noktasından zaferine sebebiyet veren kerametkârane kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği halde, neden yanındaki kātili Firuz’u o keskin nazar-ı velayetiyle görmedi?
Elcevap: Hazret-i Yakub aleyhisselâmın verdiği cevap ile cevap veririz. (Hâşiye[1]) Yani Hazret-i Yakub’dan sorulmuş ki: “Ne için Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de yakınında bulunan Ken’an Kuyusu’ndaki Yusuf’u görmedin?” Cevaben demiş ki: “Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazen görünür, bazen saklanır. Bazı vakit olur ki en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.”
Elhasıl: İnsan her ne kadar fâil-i muhtar ise de fakat وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ sırrınca, meşiet-i İlahiye asıldır ve kader hâkimdir. Meşiet-i İlahiye, meşiet-i insaniyeyi geri verir.اِذَا جَاءَ الْقَدَرُ عُمِىَ الْبَصَرُ hükmünü icra eder. Kader söylese iktidar-ı beşer konuşmaz, ihtiyar-ı cüz’î susar.
İkinci sualinizin meali:
Hazret-i Ali (ra) zamanında başlayan muharebelerin mahiyeti nedir? Muhariplere ve o harpte ölen ve öldürenlere ne nam verebiliriz?
Elcevap: Cemel Vak’ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddıka radıyallahu teâlâ anhüm ecmaîn arasında olan muharebe, adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir. Şöyle ki:
Hazret-i Ali, adalet-i mahzayı esas edip Şeyheyn zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihad etmiş. Muarızları ise Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslâmiye adalet-i mahzaya müsait idi fakat mürur-u zamanla İslâmiyetleri zayıf muhtelif akvam hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye girdikleri için adalet-i mahzanın tatbikatı çok müşkül olduğundan “ehvenü’ş-şerri ihtiyar” denilen adalet-i nisbiye esası üzerine içtihad ettiler. Münakaşa-i içtihadiye siyasete girdiği için muharebeyi intac etmiştir.
Madem sırf lillah için ve İslâmiyet’in menafii için içtihad edilmiş ve içtihaddan muharebe tevellüd etmiş; elbette hem kātil hem maktûl ikisi de ehl-i cennettir, ikisi de ehl-i sevaptır diyebiliriz. Her ne kadar Hazret-i Ali’nin içtihadı musîb ve mukabilindekilerin hata ise de yine azaba müstahak değiller. Çünkü içtihad eden hakkı bulsa iki sevap var. Bulmazsa bir nevi ibadet olan içtihad sevabı olarak bir sevap alır. Hatasından mazurdur.
Bizde gayet meşhur ve sözü hüccet bir zat-ı muhakkik Kürtçe demiş ki:
ژٖى شَرِّ صَحَابَانْ مَكَه قَالُ و قٖيلْ لَوْرَا جَنَّتٖينَه قَاتِلُ و هَمْ قَتٖيلْ
Yani sahabelerin muharebesinde kıyl ü kāl etme. Çünkü hem kātil ve hem maktûl ikisi de ehl-i cennettirler.
Adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki:
مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمٖيعًا
âyetin mana-yı işarîsiyle: Bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi umumun selâmeti için feda edilmez. Cenab-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına rızasıyla olsa o başka meseledir.
Adalet-i izafiye ise: Küllün selâmeti için cüzü feda eder. Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenü’ş-şer diye bir nevi adalet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise adalet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zulümdür.
İşte İmam-ı Ali radıyallahu anh, adalet-i mahzayı Şeyheyn zamanındaki gibi kabil-i tatbiktir deyip hilafet-i İslâmiyeyi o esas üzerine bina ediyordu. Mukabilleri ve muarızları ise “Kabil-i tatbik değil, çok müşkülatı var.” diye adalet-i izafiye üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği sair esbab ise hakiki sebep değiller, bahanelerdir.
Eğer desen: Hilafet-i İslâmiye noktasında İmam-ı Ali’nin fevkalâde iktidarı, hârikulâde zekâsı ve yüksek liyakatiyle beraber seleflerine nisbeten muvaffakıyetsizliği nedendir?
Elcevap: O mübarek zat, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere lâyık idi. Eğer tam muvaffakıyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydı “Şah-ı Velayet” unvan-ı manidarını bihakkın kazanamayacaktı. Halbuki zahirî ve siyasî hilafetin pek çok fevkinde manevî bir saltanat kazandı ve üstad-ı küll hükmüne geçti, hattâ kıyamete kadar saltanat-ı manevîsi bâki kaldı.
Amma Hazret-i İmam-ı Ali’nin Vak’a-i Sıffîn’de, Hazret-i Muaviye’nin taraftarlarıyla muharebesi ise hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azîmeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.
Amma Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in Emevîlere karşı mücadeleleri ise din ile milliyet muharebesi idi. Yani Emevîler, devlet-i İslâmiyeyi, Arap milliyeti üzerine istinad ettirip rabıta-i İslâmiyet’i, rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından iki cihetle zarar verdiler:
Birisi: Milel-i saireyi rencide ederek tevhiş ettiler.
Diğeri: Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünkü unsuriyet-perver bir hâkim, millettaşını tercih eder, adalet edemez.
اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ لَا فَرْقَ بَيْنَ عَبْدٍ حَبَشِىٍّ وَسَيِّدٍ قُرَيْشِىٍّ اِذَا اَسْلَمَا
ferman-ı kat’îsiyle: Rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez; edilse adalet edilmez, hakkaniyet gider.
İşte Hazret-i Hüseyin rabıta-i diniyeyi esas tutup muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş.
Eğer denilse: Bu kadar haklı ve hakikatli olduğu halde, neden muvaffak olmadı? Hem neden kader-i İlahî ve rahmet-i İlahiye onların feci bir âkıbete uğramasına müsaade etmiş?
Elcevap: Hazret-i Hüseyin’in yakın taraftarları değil fakat cemaatine iltihak eden sair milletlerde, yaralanmış gurur-u milliyeleri cihetiyle, Arap milletine karşı bir fikr-i intikam bulunması Hazret-i Hüseyin ve taraftarlarının safi ve parlak mesleklerine halel verip mağlubiyetlerine sebep olmuş.
Amma kader nokta-i nazarında feci âkıbetin hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevî saltanatın cem’i gayet müşküldür. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi. Tâ kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve surî bir saltanattan çekildi fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı maneviyeye tayin edildiler; âdi valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular.
Üçüncü sualiniz:
“O mübarek zatların başına gelen o feci, gaddarane muamelenin hikmeti nedir?” diyorsunuz.
Elcevap: Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi Hazret-i Hüseyin’in muarızları olan Emevîler saltanatında, merhametsiz gadre sebebiyet verecek üç esas vardı:
Birisi: Merhametsiz siyasetin bir düsturu olan: “Hükûmetin selâmeti ve asayişin devamı için eşhas feda edilir.”
İkincisi: Onların saltanatı, unsuriyet ve milliyete istinad ettiği için milliyetin gaddarane bir düsturu olan: “Milletin selâmeti için her şey feda edilir.”
Üçüncüsü: Emevîlerin Hâşimîlere karşı an’anesindeki rekabet damarı, Yezid gibi bazılarda bulunduğu için şefkatsiz bir gadre kabiliyet göstermişti.
Dördüncü bir sebep de Hazret-i Hüseyin’in taraftarlarında bulunuyordu ki Emevîlerin Arap milliyetini esas tutup sair milletlerin efradına “memalik” tabir ederek köle nazarıyla bakmaları ve gurur-u milliyelerini kırmaları yüzünden, milel-i saire Hazret-i Hüseyin’in cemaatine intikamkârane ve müşevveş bir niyetle iltihak ettiklerinden Emevîlerin asabiyet-i milliyelerine fazla dokunmuş, gayet gaddarane ve merhametsizcesine meşhur faciaya sebebiyet vermişlerdir.
Mezkûr dört esbab, zahirîdir. Kader noktasından bakıldığı vakit, Hazret-i Hüseyin ve akrabasına o facia sebebiyle hasıl olan netaic-i uhreviye ve saltanat-ı ruhaniye ve terakkiyat-ı maneviye o kadar kıymettardır ki o facia ile çektikleri zahmet, gayet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir nefer, bir saat işkence altında şehit edilse öyle bir mertebeyi bulur ki on sene başkası çalışsa ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehit olduktan sonra ona sorulabilse “Az bir şey ile pek çok şeyler kazandım.” diyecektir.
Dördüncü sualinizin meali:
Âhir zamanda Hazret-i İsa aleyhisselâm Deccal’ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Halbuki rivayetlerde gelmiştir ki: “Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kıyamet kopmaz.” Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?
Elcevap: Hadîs-i sahihte rivayet edilen “Hazret-i İsa aleyhisselâmın geleceğini ve şeriat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccal’ı öldüreceğini” imanı zayıf olanlar istib’ad ediyorlar. Onun hakikati izah edilse hiç istib’ad yeri kalmaz. Şöyle ki:
O hadîsin ve Süfyan ve Mehdi hakkındaki hadîslerin ifade ettikleri mana budur ki: Âhir zamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:
Birisi: Nifak perdesi altında, risalet-i Ahmediyeyi (asm) inkâr edecek Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranisine bağlanan, ehl-i velayet ve ehl-i kemalin başına geçecek Âl-i Beyt’ten Muhammed Mehdi isminde bir zat-ı nurani, o Süfyan’ın şahs-ı manevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.
İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe âhir zamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup uluhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir padişahı tanımayan ve ordudaki zabitan ve efrad onun askerleri olduğunu kabul etmeyen vahşi bir adam, herkese her askere bir nevi padişahlık ve bir gûna hâkimiyet verir.
Öyle de Allah’ı inkâr eden o cereyan efradları, birer küçük Nemrut hükmünde nefislerine birer rububiyet verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisatı nevinden müthiş hârikalara mazhar olan Deccal ise daha ileri gidip cebbarane surî hükûmetini bir nevi rububiyet tasavvur edip uluhiyetini ilan eder. Bir sineğe mağlup olan ve bir sineğin kanadını bile icad edemeyen âciz bir insanın uluhiyet dava etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu malûmdur.
İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsa aleyhisselâmın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakiki İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul edecek; hal-i hazır Hristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyet’e inkılab edecektir. Ve Kur’an’a iktida ederek o İsevîlik şahs-ı manevîsi tabi ve İslâmiyet metbu makamında kalacak; din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.
Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlup olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihat neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken; âlem-i semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i külli şey’in vaadine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kādir-i külli şey’ vaad etmiş, elbette yapacaktır.
Evet, her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz’eden (Hazret-i Cibril’in “Dıhye” suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misalîyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa aleyhisselâmı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için; değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden ceset giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm’in hikmetinden uzak değil belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için vaad etmiş ve vaad ettiği için elbette gönderecek.
Hazret-i İsa aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakiki İsa olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.
Sual: Rivayetlerde gelmiş ki: “Deccal’ın bir yalancı cenneti var, kendine tabi olanları ona atar. Hem yalancı bir cehennemi var, tabi olmayanları ona atar. Hattâ o, kendi merkebinin de bir kulağını cennet gibi bir kulağını da cehennem gibi yapmış. Azamet-i bedeniyesi bu kadardır, şu kadardır…” diye tarifat var?
Elcevap: Deccal’ın şahs-ı surîsi insan gibidir. Mağrur, firavunlaşmış, Allah’ı unutmuş olduğundan surî, cebbarane olan hâkimiyetine, uluhiyet namını vermiş bir şeytan-ı ahmaktır ve bir insan-ı dessastır. Fakat şahs-ı manevîsi olan dinsizlik cereyan-ı azîmi, pek cesîmdir. Rivayetlerde Deccal’a ait tavsifat-ı müthişe ona işaret eder. Bir vakit Japonya’nın Başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr-i Muhit’te, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Artur Kalesinde tasvir edilmiş. O küçük Japon Kumandanının bu surette tasviriyle, ordusunun şahs-ı manevîsi gösterilmiş.
Amma Deccal’ın yalancı cenneti ise medeniyetin cazibedar lehviyatı ve fanteziyeleridir. Merkebi ise şimendifer gibi bir vasıtadır ki bir başında ateş ocağı bulunur, kendine tabi olmayanları bazen ateşe atar. O merkebin bir kulağı yani diğer başı cennet gibi tefriş edilmiş, tabi olanları oraya oturtur. Zaten sefih ve gaddar medeniyetin mühim bir merkebi olan şimendifer, ehl-i sefahet ve dünya için yalancı bir cennet getirir. Bîçare ehl-i diyanet ve ehl-i İslâm için medeniyet elinde cehennem zebanisi gibi tehlike getirir, esaret ve sefalet altına atar.
İşte İsevîliğin din-i hakikisi zuhur ile ve İslâmiyet’e inkılab etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet-i mutlakaya nurunu neşreder. Fakat yine kıyamet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galebe eder ve “El-hükmü li’l-ekser” kaidesince, yeryüzünde “Allah Allah” diyecek kalmayacak, yani ehemmiyetli bir cemaat, küre-i arzda mühim bir mevkiye sahip olacak bir surette “Allah Allah” denilmeyecek demektir.
Yoksa ekalliyette kalan veyahut mağlup düşen ehl-i hak, kıyamete kadar bâki kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı anında, kıyametin dehşetlerini görmemek için bir eser-i rahmet olarak ehl-i imanın ruhları daha evvel kabzedilecek, kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır.
Beşinci sualinizin meali:
Kıyametin hâdisatından ervah-ı bâkiye müteessir olacaklar mı?
Elcevap: Derecatlarına göre müteessir olacaklar. Melaikelerin tecelliyat-ı kahriyede kendilerine göre müteessir oldukları gibi müteessir olurlar. Nasıl ki bir insan, sıcak bir yerde iken, hariçte kar ve tipi içinde titreyenleri görse akıl ve vicdan itibarıyla müteessir olur. Öyle de zîşuur olan ervah-ı bâkiye, kâinatla alâkadar oldukları için kâinatın hâdisat-ı azîmesinden derecelerine göre müteessir olmalarını; ehl-i azap ise elemkârane, ehl-i saadet ise hayretkârane, istiğrabkârane, belki bir cihette istibşarkârane teessüratları bulunmasını, işarat-ı Kur’aniye gösteriyor. Zira Kur’an-ı Hakîm, her zaman kıyametin acayibini tehdit suretinde zikrediyor. “Göreceksiniz!” diyor. Halbuki cism-i insanî ile onu görenler, kıyamete yetişenlerdir. Demek, kabirde cesetleri çürüyen ervahların da o tehdid-i Kur’aniyeden hisseleri var.
Altıncı sualinizin meali:
كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ Bu âyetin âhirete, cennete, cehenneme ve ehillerine şümulü var mı, yok mu?
Elcevap: Şu mesele, pek çok ehl-i tahkik ve ehl-i keşif ve ehl-i velayetin medar-ı bahsi olmuş. Şu meselede söz onlarındır. Hem de şu âyetin çok genişliği ve çok meratibi var. Ehl-i tahkikin bir kısm-ı ekseri demişler ki: Âlem-i bekaya şümulü yok. Diğer kısmı ise: Âni olarak onlar da az bir zamanda, bir nevi helâkete mazhar olurlar. O kadar az bir zamanda oluyor ki fenaya gidip gelmiş, hissetmeyecekler.
Amma bazı müfrit fikirli ehl-i keşfin hükmettikleri fena-yı mutlak ise hakikat değildir. Çünkü Zat-ı Akdes-i İlahî madem sermedî ve daimîdir, elbette sıfâtı ve esması dahi sermedî ve daimîdirler. Madem sıfâtı ve esması daimî ve sermedîdirler, elbette onların âyineleri ve cilveleri ve nakışları ve mazharları olan âlem-i bekadaki bâkiyat ve ehl-i beka, fena-yı mutlaka bizzarure gidemez.
Kur’an-ı Hakîm’in feyzinden şimdilik iki nokta hatıra gelmiş, icmalen yazacağız:
Birincisi: Cenab-ı Hak öyle bir Kadîr-i Mutlak’tır ki adem ve vücud, kudretine ve iradesine nisbeten iki menzil gibi gayet kolay bir surette oraya gönderir ve getirir. İsterse bir günde, isterse bir anda oradan çevirir. Hem adem-i mutlak zaten yoktur, çünkü bir ilm-i muhit var. Hem daire-i ilm-i İlahînin harici yok ki bir şey ona atılsın. Daire-i ilim içinde bulunan adem ise adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir unvandır. Hattâ bu mevcudat-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkik “a’yân-ı sabite” tabir etmişler.
Öyle ise fenaya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp vücud-u manevîye ve ilmîye girmektir. Yani hēlik ve fâni olanlar vücud-u haricîyi bırakıp mahiyetleri bir vücud-u manevî giyer, daire-i kudretten çıkıp daire-i ilme girer.
İkincisi: Çok Sözlerde izah ettiğimiz gibi: Her şey, mana-yı ismiyle ve kendine bakan vecihte hiçtir. Kendi zatında müstakil ve bizatihî sabit bir vücudu yok. Ve yalnız kendi başıyla kaim bir hakikati yok. Fakat Cenab-ı Hakk’a bakan vecihte ise yani mana-yı harfiyle olsa hiç değil. Çünkü onda cilvesi görünen esma-i bâkiye var. Ma’dum değil, çünkü sermedî bir vücudun gölgesini taşıyor. Hakikati vardır, sabittir hem yüksektir. Çünkü mazhar olduğu bâki bir ismin sabit bir nevi gölgesidir.
Hem كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ insanın elini mâsivadan kesmek için bir kılınçtır ki o da Cenab-ı Hakk’ın hesabına olmayan fâni dünyada, fâni şeylere karşı alâkaları kesmek için hükmü dünyadaki fâniyata bakar. Demek, Allah hesabına olsa, mana-yı harfiyle olsa, livechillah olsa mâsivaya girmez ki كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ kılıncıyla başı kesilsin.
Elhasıl: Eğer Allah için olsa, Allah’ı bulsa gayr kalmaz ki başı kesilsin. Eğer Allah’ı bulmazsa ve hesabıyla bakmazsa her şey gayrdır. كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ kılıncını istimal etmeli, perdeyi yırtmalı tâ onu bulmalı!..
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
Said Nursî
*
[1] Hâşiye:
زِ مِصْرَشْ بُوىِ پٖيرَاهَنْ شِنٖيدٖى
چِرَا دَرْ چَاهِ كَنْعَانَشْ نَدٖيدٖى
بَگُفْتْ اَحْوَالِ مَا بَرْقِ جِهَانَسْتْ
دَمٖى پَيْدَا وُ دٖيگَرْ دَمْ نِهَانَسْتْ
گَهٖى بَرْ طَارُمِ اَعْلٰى نِشٖينَمْ
گَهٖى بَرْ پُشْتِ پَاىِ خُودْ نَبٖينَمْ
