İzahlı Metin
On Birinci Lem’a
Sünnet’e Yükselten Merdiven ve Bid’at Hastalığının Panzehiri
*Bismillahirrahmanirrahim* *(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*
*Lekad câekum resûlun min enfusikum azîzun aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bi’l-mu’minîne raûfun rahîm* *(Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.)*
Bu ayetin Birinci Makamı, Sünnet’in Yolu (Minhacü’s-Sünnet); İkinci Makamı ise Sünnet’e Yükselten Merdiven’dir (Mirkatü’s-Sünnet).
*Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ huve aleyhi tevekkeltu ve huve rabbul arşil azîm* *(Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O’na güvendim. O, büyük Arş’ın Rabbidir.)*
*Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh* *(De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.)*
Bu iki büyük ayetin yüzlerce ince manasından on bir tanesi özet olarak açıklanacaktır.
Birinci Nükte
Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam şöyle buyurmuştur: `Men temesseke bi sunnetî inde fesâdi ümmetî felehû ecru mieti şehîd.` Yani, “Ümmetimin bozulduğu bir zamanda kim benim sünnetime sımsıkı sarılırsa, yüz şehidin mükafatını ve sevabını kazanabilir.”
Evet, Peygamberimizin sünnetine uymak, şüphesiz çok değerlidir. Özellikle bid’atlerin her yanı sardığı bir dönemde Peygamberimizin sünnetine uymak ise çok daha değerlidir. Özellikle ümmetin bozulduğu bir zamanda, Peygamberimizin sünnetinin küçük bir adabına dahi uymak, ciddi bir takvayı ve güçlü bir imanı hissettirir. Doğrudan doğruya sünnete uymak, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ı akla getirir. Bu hatırlatma, zamanla Allah’ın huzurunda olma şuuruna dönüşür.
Hatta en sıradan bir davranışta, yeme, içme ve yatma adabında bile Peygamberimizin sünnetine uyulduğu anda, o sıradan davranış ve o doğal eylem, sevaplı bir ibadete ve şeriata uygun bir harekete dönüşür. Çünkü kişi, o sıradan hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’a uyduğunu düşünür, bunun şeriatın bir adabı olduğunu zihninde canlandırır ve şeriatın sahibinin o olduğunu hatırlar. Bu düşünceden hareketle kalbi, hakiki şeriat koyucu olan Cenab-ı Hakk’a yönelir ve bir tür manevi huzur ve ibadet hali kazanır.
İşte bu sırdan dolayı, Peygamberimizin sünnetine uymayı kendine alışkanlık edinen kişi, alışkanlıklarını ibadete çevirir ve bütün ömrünü verimli ve sevap dolu hale getirebilir.
İkinci Nükte
İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir: “Ben manevi yolculuğumda mertebeleri aşarken, evliya tabakaları içinde en parlak, en görkemli, en latif ve en güvenli olanların; Peygamberimizin sünnetine uymayı, tarikatlarının esası olarak kabul edenler olduğunu gördüm. Hatta o tabakanın sıradan evliyaları, diğer tabakaların özel velilerinden daha ihtişamlı görünüyordu.” Evet, ikinci bin yılın müceddidi olan İmam-ı Rabbani (Radıyallahu Anh) doğru söylüyor.
Peygamberimizin sünnetini esas alan kişi, Allah’ın Sevgilisi’nin (Habibullah) manevi gölgesi altında, O’nun tarafından sevilme makamına ulaşır.
Üçüncü Nükte
Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığım bir dönemde, rehbersizliğimden ve sürekli kötülüğü emreden nefsimin gururundan dolayı çok dehşetli manevi bir fırtına içinde, akıl ve kalbim hakikatler arasında yuvarlanıyordu. Kâh zirveden en aşağıya, kâh en aşağıdan zirveye doğru bir düşüş ve yükseliş içinde çalkalanıyorlardı.
İşte o zaman fark ettim ki, Peygamberimizin sünnetinin meseleleri, hatta en küçük adabı bile, gemilerde rotayı gösteren pusulalar gibi, sayısız zararlı ve karanlık yollar içinde birer rehber görevi görüyordu.
Yine o ruhi yolculuğumda, kendimi büyük baskılar altında ve çok ağır yükler yüklenmiş bir halde gördüğüm zaman, o durumla ilgili olan sünnet meselelerine uydukça, sanki bütün ağırlıklarım alınıyormuş gibi bir hafiflik buluyordum. Bir teslimiyetle şüphelerden ve vesveselerden, yani “Acaba böyle davranmak doğru mudur, faydalı mıdır?” gibi endişelerden kurtuluyordum.
Ne zaman sünnetten elimi çeksem, bakıyordum ki baskılar çok fazla. Nereye gittikleri belli olmayan pek çok yol var. Yüküm ağır, ben ise son derece acizim. Görüşüm kısa, yol da karanlık. Ne zaman sünnete yapışsam, yol aydınlanıyor, güvenli bir rota görünüyor, yük hafifliyor ve baskılar kalkıyor gibi bir hal hissediyordum. İşte o zamanlarımda, İmam-ı Rabbani’nin hükmünü bizzat yaşayarak tasdik ettim.
Dördüncü Nükte
Bir zamanlar, ölümle kurulan bağdan, `El-mevtu hakkun` (Ölüm haktır) gerçeğini tasdik etmekten ve dünyanın geçiciliği ile faniliğinden kaynaklanan bir ruh haliyle kendimi tuhaf bir alemde gördüm. Baktım ki ben, üç büyük ve önemli cenazenin başında duran bir cenazeyim.
Birincisi: Benim hayatımla ilgili olan ve geçmiş mezarlığına gömülmüş tüm canlı varlıklar topluluğunun manevi cenazesi başında bir mezar taşı gibiyim.
İkincisi: Yeryüzü mezarlığında, insan neslinin hayatıyla ilgili olan canlı türlerinin tamamının geçmiş mezarına defnedilen o muazzam cenazenin başında bulunan ve bu asrın yüzündeki bir mezar taşı olan, çabucak silinecek bir nokta ve birazdan ölecek bir karıncayım.
Üçüncüsü: Şu kâinatın kıyamet vaktinde ölmesi kesin olduğu için, bu durum benim gözümde gerçekleşmiş gibi bir hüküm aldı. O devasa cenazenin can çekişmesinden duyduğum dehşet ve ölümünden kaynaklanan şaşkınlık ve hayret içinde kendimi görmekle birlikte, gelecekte kesin olarak gerçekleşecek olan kendi ölümüm de sanki o an gerçekleşiyor gibi göründü. *Fe in tevellev… ilâ âhirih* ayetinin sırrıyla, bütün varlıklar ve bütün sevdiklerim, benim ölümümle bana sırtlarını dönüp beni terk ettiler, yalnız bıraktılar. Ruhum, sonsuz bir deniz şeklini alan ebediyet tarafındaki geleceğe doğru sürükleniyordu. O denize ister istemez atılmak gerekiyordu.
İşte o çok tuhaf ve hüzünlü haldeyken, iman ve Kur’an’dan gelen bir yardımla *Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ huve aleyhi tevekkeltu ve huve rabbul arşil azîm* ayeti imdadıma yetişti ve son derece güvenli ve sağlam bir gemi haline geldi. Ruhum, tam bir emniyet ve sevinçle o ayetin içine girdi. Evet, anladım ki ayetin açık anlamından başka, bir de işaret ettiği bir mana beni teselli etti, böylece sükûnet buldum ve iç huzuruna kavuştum.
Evet, ayetin açık anlamı Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’a şöyle der: “Eğer sapkınlık içindekiler sana sırtlarını döner, şeriatından ve sünnetinden yüz çevirir ve Kur’an’ı dinlemezlerse merak etme! Ve de ki: Cenab-ı Hak bana yeter. Ben O’na tevekkül ediyorum. O, sizin yerinize O’na tabi olacakları yetiştirir. O’nun saltanat tahtı her şeyi kuşatmıştır. Ne isyankârlar O’nun sınırlarından kaçabilir ne de O’ndan yardım isteyenler yardımsız kalır!”
Aynı şekilde, işaret ettiği mana ile de şöyle der: “Ey insan ve ey insanın reisi ve yol göstericisi! Eğer bütün varlıklar seni bırakıp fena yolunda yokluğa giderse; eğer canlılar senden ayrılıp ölüm yolunda koşarsa; eğer insanlar seni terk edip mezarlığa girerse; eğer gaflet ve sapkınlık içindekiler seni dinlemeyip karanlıklara düşerse, merak etme! De ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Madem O var, her şey var. O halde, o gidenler yokluğa gitmediler; O’nun başka bir memleketine gidiyorlar. Ve onların yerine, o büyük Arş’ın sahibi, sonsuz ordularından başkalarını gönderir. Mezarlığa girenler yok olmadılar, başka bir aleme gidiyorlar. Onların yerine başka görevlileri gönderir. Sapıklığa düşenlerin yerine de hak yolunu izleyecek itaatkâr kullarını gönderebilir. Madem öyledir, O, her şeye bedeldir. Bütün eşya, O’nun tek bir teveccühüne bedel olamaz!” der.
İşte bu işari mana sayesinde, bana dehşet veren o üç korkunç cenaze başka bir şekil aldı. Yani hem sonsuz hikmet, merhamet, adalet ve kudret sahibi olan Yüce Zat’ın idaresi ve Rabliği altında; hikmet ve rahmeti içinde, hikmet dolu bir gezinti, ibret verici bir dolaşma, görevli bir seyahat şeklinde bir gidiş geliş, bir terhis ve görevlendirmedir ki kâinat böylece çalkalanıyor, gidiyor ve geliyor!
Beşinci Nükte
*Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh* *(De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.)*
Bu büyük ayet, sünnete uymanın ne kadar önemli ve gerekli olduğunu çok kesin bir şekilde ilan etmektedir. Evet, bu ayet-i kerime, mantık kıyasları içinde, istisnai kıyas türünün en güçlü ve en kesin olanıdır. Şöyle ki:
Nasıl ki mantıkta istisnai kıyas örneği olarak, “Eğer güneş çıksa, gündüz olacak” denilir. Olumlu sonuç için, “Güneş çıktı, öyleyse sonuç olarak şimdi gündüzdür” denir. Olumsuz sonuç için ise, “Gündüz yok, öyleyse sonuç olarak güneş çıkmamıştır” denir. Mantığa göre, bu olumlu ve olumsuz iki sonuç da kesindir.
Aynı şekilde bu ayet-i kerime de der ki: “Eğer Allah’a sevginiz varsa, Allah’ın Sevgilisi’ne (Habibullah) uyulacaktır. Eğer uyulmazsa, şu sonuç çıkar: Allah’a sevginiz yoktur.” Eğer Allah sevgisi varsa, bu da şu sonucu doğurur: Allah’ın Sevgilisi’nin sünnetine uymak gerekir.
Evet, Cenab-ı Hakk’a iman eden, elbette O’na itaat edecektir. İtaat yolları içinde en makbul, en doğru ve en kısa olanı ise, şüphesiz, Allah’ın Sevgilisi’nin gösterdiği ve takip ettiği yoldur.
Evet, bu kâinatı bu derecede nimetlerle dolduran cömert ve güzellik sahibi Zat’ın, şuur sahibi varlıklardan bu nimetlere karşı şükür istemesi, zorunlu ve apaçıktır.
Ayrıca, bu kâinatı bu kadar sanat mucizeleriyle süsleyen hikmet ve yücelik sahibi o Zat, elbette ki şuur sahibi varlıklar içinde en seçkin birini kendisine muhatap, tercüman, kullarına tebliğci ve imam yapacaktır.
Ayrıca, bu kâinatı sayısız güzellik ve mükemmellik tecellilerine mazhar kılan güzellik ve kemal sahibi o Zat, elbette sevdiği ve ortaya çıkmasını istediği güzellik, kemal, isimler ve sanatının en kapsamlı ve en mükemmel ölçüsü ve merkezi olan bir zata, herhalde en mükemmel kulluk pozisyonunu verecek ve onun bu durumunu diğerlerine örnek gösterip herkesi ona uymaya sevk edecektir ki o güzel durum başkalarında da görünsün.
Kısacası: Allah sevgisi, Peygamberimizin sünnetine uymayı gerektirir ve bunu sonuç verir. Ne mutlu o kimseye ki, Peygamberimizin sünnetine uymaktan aldığı pay fazladır. Yazıklar olsun o kimseye ki, Peygamberimizin sünnetini takdir etmeyip bid’atlere girer.
Altıncı Nükte
Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam şöyle buyurmuştur:
*Kullu bid’atin dalâletun ve kullu dalâletin fi’n-nâr* *(Her bid’at sapkınlıktır ve her sapkınlık ateştedir.)*
Yani, `El-yevme ekmeltu lekum dîne kum` (Bugün sizin için dininizi tamamladım) sırrıyla, parlak şeriatın kuralları ve Peygamberimizin sünnetinin prensipleri tamamlanıp kemale erdikten sonra, yeni icatlarla o prensipleri beğenmemek veya —haşa— eksik görmek hissini veren bid’atleri icat etmek sapkınlıktır, ateştir.
Peygamberimizin sünnetinin dereceleri vardır. Bir kısmı vaciptir, terk edilemez. O kısım, parlak şeriatta detaylarıyla açıklanmıştır. Onlar dinin temel hükümleridir, hiçbir şekilde değişmez. Bir kısmı da nafile türündendir. Nafile olanlar da iki kısımdır. Bir kısmı, ibadete bağlı sünnetlerdir. Onlar da şeriat kitaplarında açıklanmıştır. Onları değiştirmek bid’attır. Diğer kısmı ise “adap” olarak adlandırılır ki, Peygamberimizin hayatını anlatan (siyer) kitaplarında zikredilmiştir. Onlara uymamaya bid’at denilmez; fakat Peygamber adabına bir tür aykırı davranmak ve onların nurundan ve o hakiki edepten faydalanamamaktır. Bu kısım, günlük alışkanlıklarda, adetlerde ve doğal davranışlarda Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın tevatürle bilinen hareketlerine uymaktır.
Mesela konuşma adabını gösteren, yeme, içme, yatma gibi durumların adabının kurallarını açıklayan ve sosyal ilişkilere dair pek çok sünnet vardır. Bu tür sünnetlere “adap” denir. Fakat o adaba uyan kişi, alışkanlıklarını ibadete çevirir ve o adabdan önemli bir feyiz alır. En küçük bir adaba uymak bile Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ı hatırlatır ve kalbe bir nur verir.
Peygamberimizin sünneti içinde en önemlisi, İslamiyet’in alametleri olan ve İslam’ın sembollerine (şeair) ilişkin olan sünnetlerdir. Şeair, adeta kamu hukuku gibi topluma ait bir kulluk görevidir. Bir kişinin bunu yapmasıyla bütün toplum faydalandığı gibi, terk edilmesiyle de bütün cemaat sorumlu olur. Bu tür sembollere riya giremez ve bunlar açıkça yapılır. Nafile türünden bile olsa, kişisel farzlardan daha önemlidir.
Yedinci Nükte
Peygamberimizin sünneti, edeptir. Öyle bir meselesi yoktur ki altında bir nur, bir edep bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam şöyle buyurmuştur: `Eddebenî rabbî fe ahsene te’dîbî` Yani, “Rabbim beni en güzel şekilde edeplendirdi.” Evet, Peygamberimizin hayatına dikkat eden ve sünnetini bilen kişi kesin olarak anlar ki, Cenab-ı Hak, edebin bütün çeşitlerini Sevgili Elçisi’nde toplamıştır. Onun sünnetini terk eden, edebi terk eder. `Bî-edeb mahrûm bâşed ez lutf-i Rab` (Edebi olmayan, Rabbinin lütfundan mahrum kalır) kaidesinin bir örneği olur ve zararlı bir edepsizliğe düşer.
Soru: Her şeyi bilen, gören ve hiçbir şeyin kendisinden gizlenemediği, gaybları en iyi bilen Allah’a karşı edep nasıl olur? Utanma sebebi olan durumlar O’ndan gizlenemez. Edebin bir türü örtünmektir, tiksinti veren durumları gizlemektir. Gaybları en iyi bilen Allah’a karşı örtünme olamaz?
Cevap:
Birincisi: Yüce Sanatkâr, nasıl ki sanatını büyük bir önemle güzel göstermek istiyor, çirkin ve tiksindirici şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerini süsleyerek dikkatleri üzerine çekiyorsa, aynı şekilde yarattıklarını ve kullarını diğer şuur sahibi varlıklara güzel göstermek istiyor. Onların çirkin durumlarda görünmeleri, Cemil (Güzel), Müzeyyin (Süsleyen), Latîf (Lütufkar) ve Hakîm (Hikmet Sahibi) gibi isimlerine karşı bir tür isyan ve edebe aykırı bir durum olur.
İşte Peygamberimizin sünnetindeki edep, o Yüce Sanatkâr’ın isimlerinin sınırları içinde, tam bir edep tavrı takınmaktır.
İkincisi: Nasıl ki bir tabip, doktorluk vasfıyla, bir namahremin en mahrem uzvuna bakar ve zorunluluk anında o uzuv ona gösterilir. Buna edebe aykırı denilmez. Aksine, tıp adabı bunu gerektirir denir. Fakat o tabip, erkeklik kimliğiyle veya bir vaiz ismiyle ya da hoca sıfatıyla o namahremlere bakamaz; ona gösterilmesine edep fetva veremez. O açıdan ona göstermek hayâsızlıktır.
Aynen öyle de, Yüce Sanatkâr’ın pek çok ismi vardır. Her bir ismin ayrı bir tecellisi bulunur. Mesela, “Gaffar” (Çok affeden) ismi günahların varlığını, “Settar” (Çok örten) ismi kusurların bulunmasını gerektirdiği gibi, “Cemil” (Güzel olan) ismi de çirkinliği görmek istemez. “Latîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm” gibi güzellik ve mükemmellik ifade eden isimleri, varlıkların güzel bir surette ve mümkün olan en iyi durumda bulunmalarını gerektirir. Ve bu güzellik ve mükemmellik ifade eden isimler ise, meleklerin, ruhanilerin, cinlerin ve insanların nazarında kendi güzelliklerini, varlıkların güzel halleri ve iyi edepleriyle göstermek isterler.
İşte Peygamberimizin sünnetindeki adap, bu yüce adabın işaretleri, kuralları ve örnekleridir.
Sekizinci Nükte
*Fe in tevellev fe kul hasbiyallâh* ayetinden önceki *Lekad câekum resûlun… ilâ âhirih* ayeti, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın ümmetine karşı sonsuz şefkatini ve nihayetsiz merhametini gösterdikten sonra, şu *Fe in tevellev* ayetiyle der ki: “Ey insanlar! Ey Müslümanlar! Sizi böylesine sınırsız bir şefkatle doğru yola yönlendiren, sizin menfaatiniz için bütün gücünü harcayan ve manevi yaralarınızı tam bir şefkatle getirdiği hükümler ve sünnetiyle tedavi edip merhem süren bu şefkatli zatın apaçık şefkatini inkâr etmek ve gözle görünen merhametini itham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği hükümlerden yüz çevirmenizin ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz!”
“Ve ey şefkatli Resul ve ey merhametli Nebi! Eğer senin bu büyük şefkatini ve yüce merhametini tanımayıp akılsızlıklarından sana sırt çevirir ve seni dinlemezlerse merak etme! Göklerin ve yerin orduları emrinde olan, her şeyi kuşatan büyük Arş’ın altında Rabliğinin saltanatı hükmeden Yüce Zat sana yeter. Gerçekten itaat eden toplulukları senin etrafına toplar, seni onlara dinletir, senin hükümlerini onlara kabul ettirir!”
Evet, Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ın şeriatında ve Ahmed Aleyhissalatu Vesselam’ın sünnetinde hiçbir mesele yoktur ki, pek çok hikmeti bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve acizliğime rağmen bunu iddia ediyorum ve bu davanın ispatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş-seksen Risale-i Nur, Ahmed Aleyhissalatu Vesselam’ın sünnetinin ve Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ın şeriatının meselelerinin ne kadar hikmetli ve hakikatli olduğuna yetmiş-seksen sadık şahit hükmüne geçmiştir. Eğer bu konuyla ilgili yazmaya güç yetseydi, yetmiş değil, belki yedi bin risale bile o hikmetleri bitiremezdi.
Ayrıca, şahsen bizzat yaşayarak ve hissederek, belki binlerce tecrübemle biliyorum ki; şeriat meseleleri ve sünnetin prensipleri, ruhi, akli ve kalbi hastalıklarda, özellikle de toplumsal hastalıklarda son derece faydalı birer devadır. Onların yerini başka hiçbir felsefi ve hikmetli meselenin tutamadığını bizzat müşahede ederek hissettiğimi ve bunu risalelerde başkalarına da bir derece hissettirdiğimi ilan ediyorum. Bu davamda tereddüt edenler, Risale-i Nur eczalarına müracaat edip baksınlar.
İşte böyle bir zatın sünnetine elden geldiğince uymaya çalışmanın ne kadar kârlı, ebedi hayat için ne kadar saadetli ve dünya hayatı için ne kadar menfaatli olduğu anlaşılsın.
Dokuzuncu Nükte
Peygamberimizin sünnetinin her bir türüne fiilen tamamen uymak, ancak en seçkin kişilere nasip olur. Fiilen uymak mümkün olmasa da niyetle, kasıtla, taraftar olarak ve benimseyerek talip olmak herkesin elinden gelir. Farz ve vacip olan kısımlara uymak zaten bir mecburiyettir. Kulluktaki müstehap olan sünnetlerin terkinde günah olmasa da büyük bir sevap kaybı vardır. Değiştirilmesinde ise büyük bir hata vardır. Günlük alışkanlıklar ve davranışlardaki sünnetlere ise uyuldukça o alışkanlıklar ibadet olur. Uyulmazsa bir ceza yoktur; fakat Allah’ın Sevgilisi’nin hayat adabının nurundan istifadesi azalır.
Kullukla ilgili hükümlerde yeni icatlar bid’attır. Bid’atlar ise `El-yevme ekmeltu lekum dîne kum` (Bugün sizin için dininizi tamamladım) sırrına aykırı olduğu için reddedilmiştir. Fakat, tarikatta okunan dualar (evrad), zikirler ve manevi yollar (meşrepler) türünden olup, asılları Kitap ve Sünnet’ten alınmak şartıyla; farklı tarzlarda ve şekillerde olmakla beraber, Peygamberimizin sünnetinin yerleşik usul ve esaslarına aykırı olmamak ve onları değiştirmemek şartıyla, bid’at değildirler. Lakin bazı âlimler, bunların bir kısmını bid’at kapsamına dahil etmiş, fakat onlara “bid’a-i hasene” (güzel bid’at) adını vermişlerdir.
İkinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbani (Radıyallahu Anh) diyor ki: “Ben manevi yolculuğumda görüyordum ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’dan rivayet edilen kelimeler nurludur, Peygamberimizin sünnetinin ışığıyla parlıyor. Ondan rivayet edilmeyen parlak ve kuvvetli virdleri ve manevi halleri gördüğümde ise, üzerlerinde o nur yoktu. Bu ikinci kısmın en parlağı, birinci kısmın en azına dahi denk gelmiyordu. Bundan anladım ki, Peygamberimizin sünnetinin ışığı bir iksirdir. Hem o sünnet, nur isteyenlere yeterlidir; dışarıda nur aramaya ihtiyaç yoktur.”
İşte böyle, hakikat ve şeriat kahramanı bir zatın bu hükmü gösteriyor ki: Peygamberimizin sünneti, iki cihan saadetinin temel taşıdır ve bütün mükemmelliklerin madeni ve kaynağıdır.
*Allahumme’rzuknâ ittibâa’s-sünneti’s-seniyyeh* *(Allah’ım, bizlere Peygamberimizin o şerefli sünnetine uymayı nasip et.)*
*Rabbenâ âmennâ bi mâ enzelte vetteba’na’r-resûle fektubnâ mea’ş-şâhidîn* *(Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve Peygamber’e uyduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz.)*
Onuncu Nükte
*Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh* *(De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.)*
Ayetinde, mucizevi bir özetleme sanatı vardır. Çünkü pek çok cümle, bu üç cümlenin içine yerleştirilmiştir. Şöyle ki, bu ayet diyor ki: “Allah’a (Celle Celaluhu) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seviyorsunuz, Allah’ın sevdiği tarzda davranacaksınız. O’nun sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği zata benzemenizdir. Ona benzemek ise, ona uymaktır. Ne zaman ona uyarsanız, Allah da sizi sevecektir. Zaten siz Allah’ı seviyorsunuz ki, Allah da sizi sevsin.”
İşte bütün bu cümleler, bu ayetin sadece özet ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki, insan için en önemli ve en yüce hedef, Cenab-ı Hakk’ın sevgisine mazhar olmaktır. Bu ayetin açık ifadesiyle gösteriyor ki, o en yüce hedefe giden yol, Allah’ın Sevgilisi’ne (Habibullah) uymak ve onun sünnetini takip etmektir. Bu makamda üç nokta ispat edilirse, söz konusu hakikat tamamıyla ortaya çıkar.
Birinci Nokta: İnsan, yaratılışı gereği bu kâinatın Yaratıcısı’na karşı sınırsız bir sevgi üzerine yaratılmıştır. Çünkü insan fıtratında güzele karşı bir sevgi, mükemmele karşı bir hayranlık ve iyiliğe karşı bir sevgi vardır. Güzellik, mükemmellik ve iyiliğin derecelerine göre bu sevgi artar, aşkın en ileri derecesine kadar gider. Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde, kâinat kadar bir aşk yerleşebilir. Evet, kalbin mercimek tanesi kadar bir sandıkçığı olan hafıza kuvvetine, bir kütüphane gibi binlerce kitap kadar yazının yazılması gösteriyor ki, insanın kalbi kâinatı içine alabilir ve o kadar sevgiyi taşıyabilir.
Mademki insan fıtratında iyiliğe, güzelliğe ve mükemmelliğe karşı böyle sınırsız bir sevgi potansiyeli vardır. Ve mademki bu kâinatın Yaratıcısı’nın, kâinattaki eserleriyle açıkça varlığı sabit olan sınırsız kutsal bir güzelliği; bu varlıklarda görünen sanat nakışlarıyla zorunlu olarak varlığı kanıtlanan sınırsız kutsal bir mükemmelliği ve bütün canlılarda görünen sınırsız iyilik ve nimet çeşitleriyle kesin olarak, hatta gözle görülür bir şekilde varlığı sabit olan sınırsız iyilikleri vardır. Elbette şuur sahibi varlıkların en kapsamlısı, en muhtacı, en çok düşüneni ve en çok arzulayanı olan insandan sınırsız bir sevgi beklemektedir.
Evet, her bir insan o Yüce Yaratıcı’ya karşı sınırsız bir sevgiye yetenekli olduğu gibi, o Yaratıcı da herkesten daha fazla, kendi güzelliğine, mükemmelliğine ve iyiliğine karşı sınırsız bir şekilde sevilmeye layıktır. Hatta mümin bir insanda hayatına, varlığının devamına, vücuduna, dünyasına, nefsine ve diğer varlıklara karşı bulunan çeşitli sevgiler ve şiddetli bağlılıklar, o ilahi sevgi potansiyelinin sızıntılarıdır. Hatta insanın çeşitli şiddetli duyguları, o sevgi potansiyelinin başka hallere dönüşmüş ve farklı şekillere girmiş damlalarıdır.
Bilindiği gibi, insan kendi mutluluğuyla keyif aldığı gibi, sevdiği ve bağlı olduğu kişilerin mutluluklarıyla da keyif alır. Ve kendini felaketten kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı aynı şekilde sever.
İşte bu ruh haline dayanarak, insan, eğer her insana yönelik ilahi iyilik çeşitlerinden sadece şunu düşünse: Benim Yaratıcım, beni ebedi karanlıklar olan yokluktan kurtarıp bu dünyada güzel bir dünya verdiği gibi; ecelim geldiğinde beni ebedi idam olan yokluktan ve mahvolmaktan yine kurtarıp kalıcı bir alemde, ebedi ve çok görkemli bir dünyayı bana ihsan edecek. O dünyanın bütün lezzet ve güzelliklerinden faydalanacak, gezinecek ve zevk alacak zahiri ve batıni duyuları, hisleri bana lütfettiği gibi; çok sevdiğim ve bağlı olduğum bütün akrabalarımı, dostlarımı ve insan kardeşlerimi de aynı şekilde sınırsız iyiliklere mazhar ediyor. Bu iyilikler bir yönden bana da ait oluyor, zira onların mutluluklarıyla ben de mutlu ve keyifli oluyorum.
Madem *El-insânu abîdu’l-ihsân* (İnsan, iyiliğin kölesidir) sırrıyla herkeste iyiliğe karşı bir hayranlık vardır; elbette böyle sınırsız ve ebedi iyiliklere karşı, kâinat kadar bir kalbim olsaydı, o iyiliğe karşı sevgiyle dolması gerekirdi ve doldurmak isterdim. Ben fiilen o sevgiyi göstermesem de, potansiyel olarak, imanla, niyetle, kabulle, takdirle, arzuyla, benimsemeyle ve iradeyle gösteriyorum, diyecek ve böyle devam edecektir… Güzelliğe ve mükemmelliğe karşı insanın göstereceği sevgi ise, özetle işaret ettiğimiz iyiliğe karşı olan sevgiyle kıyas edilsin. Kâfir ise, küfrü sebebiyle sınırsız bir düşmanlık besler. Hatta kâinata ve varlıklara karşı zalimce ve aşağılayıcı bir düşmanlık taşır.
İkinci Nokta: Allah sevgisi, Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’ın sünnetine uymayı gerektirir. Çünkü Allah’ı sevmek, O’nun razı olduğu şeyleri yapmaktır. O’nun rızası ise en mükemmel şekilde Hz. Muhammed (Aleyhissalatu Vesselam)’in şahsında ortaya çıkmaktadır. Hz. Ahmed (Aleyhissalatu Vesselam)’e hareket ve fiillerde benzemek iki yöndendir:
Birincisi: Cenab-ı Hakk’ı sevmek yönüyle O’nun emrine itaat etmek ve rızası dairesinde hareket etmek, o uyumu gerektirir. Çünkü bu konuda en mükemmel önder, Hz. Muhammed (Aleyhissalatu Vesselam)’in şahsıdır.
İkincisi: Mademki Hz. Ahmed (Aleyhissalatu Vesselam), Allah’ın insanlara olan sınırsız iyiliklerinin en önemli bir vesilesidir; elbette Cenab-ı Hak adına sınırsız bir sevgiye layıktır. İnsan, sevdiği kişiye benzemek mümkünse, fıtraten benzemek ister. İşte Allah’ın Sevgilisi’ni sevenlerin, onun sünnetine uyarak ona benzemeye çalışmaları kesinlikle gereklidir.
Üçüncü Nokta: Cenab-ı Hakk’ın sınırsız bir merhameti olduğu gibi, sınırsız bir sevgisi de vardır. Bütün kâinattaki sanat eserlerinin güzellikleriyle ve süslemeleriyle kendini sınırsız bir şekilde sevdirdiği gibi, yarattıklarını, özellikle de O’nun sevdirmesine sevgiyle karşılık veren şuur sahibi mahlukatını sever. Cennetin bütün güzellikleri, incelikleri, lezzetleri ve nimetleri, rahmetinin sadece bir tecellisi olan bir Zat’ın sevgi dolu nazarını kendine çekmeye çalışmak, ne kadar önemli ve yüce bir hedef olduğu apaçık anlaşılır.
Mademki Kur’an’ın açık ifadesiyle, O’nun sevgisine ancak Ahmed Aleyhissalatu Vesselam’ın sünnetine uymakla ulaşılır; elbette Ahmed Aleyhissalatu Vesselam’ın sünnetine uymak, en büyük insani hedef ve en önemli beşeri görev olduğu kesinleşir.
On Birinci Nükte
Üç meseledir.
Birinci Mesele: Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın sünnetinin kaynağı üçtür: Sözleri, fiilleri ve halleridir. Bu üç kısım da kendi içinde üç kısımdır: Farzlar, nafileler ve güzel adetleridir.
Farz ve vacip kısmına uymak mecburidir; terkinde azap ve ceza vardır. Herkes ona uymakla yükümlüdür.
Nafile kısmında ise, müstehap (sevilen) bir emirle yine iman ehli sorumludur. Fakat terkinde azap ve ceza yoktur. Yapılmasında ve uyulmasında büyük sevaplar vardır; değiştirilmesi ise bid’at ve sapkınlıktır, büyük bir hatadır.
Onun güzel adetlerine ve beğenilen hareketlerine gelince, hikmet, maslahat, kişisel, toplumsal ve türsel hayat açısından onu taklit etmek ve ona uymak son derece güzeldir. Çünkü her bir sıradan hareketinde pek çok hayati fayda bulunduğu gibi, ona uymakla o adap ve adetler ibadet hükmüne geçer.
Evet, madem dost ve düşmanın ittifakıyla, Hz. Ahmed (Aleyhissalatu Vesselam) güzel ahlakın en yüksek mertebelerine ulaşmıştır. Ve madem oybirliğiyle insanlık içinde en meşhur ve seçkin şahsiyettir. Ve madem binlerce mucizenin delaletiyle, kurduğu İslam aleminin ve onun mükemmelliklerinin şahitliğiyle ve tebliğ edip tercümanı olduğu hikmetli Kur’an’ın hakikatlerinin tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve en üstün bir yol göstericidir. Ve madem ona uymanın bir sonucu olarak milyonlarca kâmil insan, kemalat mertebelerinde yükselip iki cihan saadetine ulaşmışlardır. Elbette o zatın sünneti ve hareketleri, örnek alınacak en güzel numunelerdir, takip edilecek en sağlam rehberlerdir ve prensip edinilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar o kimsedir ki, bu sünnete uymada payı fazla ola.
Sünnete uymayan, tembellik ederse büyük bir kayıptadır; önemsiz görürse büyük bir cinayet işlemiş olur; inkâr iması taşıyan bir eleştiri ise büyük bir sapkınlıktır.
İkinci Mesele: Cenab-ı Hak, hikmetli Kur’an’da şöyle buyurur: *Ve inneke le alâ hulukin azîm* *(Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.)* Sahih rivayetlerle, Hz. Aişe-i Sıddıka (Radıyallahu Anha) gibi seçkin sahabeler, Peygamber Aleyhissalatu Vesselam’ı tarif ettikleri zaman, “Hulukuhu’l-Kur’an” (Onun ahlakı Kur’an’dı) diye tarif ediyorlardı. Yani, Kur’an’ın beyan ettiği güzel ahlakın örneği, Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’dır. Ve o güzel ahlakı en fazla yaşayan ve fıtraten o ahlak üzere yaratılan odur.
İşte böyle bir zatın fiillerinin, hallerinin, sözlerinin ve hareketlerinin her biri insanlığa birer model olmaya layık iken, ona iman eden ve ümmetinden olan gafillerin (onun sünnetine önem vermeyen veya değiştirmek isteyenlerin) ne kadar bedbaht olduğunu divaneler bile anlar.
Üçüncü Mesele: Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam, yaratılış olarak en ölçülü bir halde ve en mükemmel bir surette yaratıldığından, hareketleri ve duruşları daima denge ve doğruluk üzerine olmuştur. Onun hayatı kesin olarak gösterir ki, her hareketinde doğruluk ve denge üzere gitmiş, aşırılık ve eksiklikten kaçınmıştır. Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam, *Festeqim kemâ umirte* *(Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!)* emrini tamamıyla yerine getirdiği için, bütün fiillerinde, sözlerinde ve hallerinde doğruluk kesin bir şekilde görülmektedir.
Mesela, akıl kuvvetinin bozulması ve karanlığı demek olan aşırılık ve eksikliği, yani kalın kafalılık ve demagojiden arınmış olarak, aklın orta yolu ve doğruluk merkezi olan hikmet noktasında aklı daima hareket ettiği gibi…
Öfke gücünün bozulması ve aşırılık ve eksikliği olan korkaklık ve saldırganlıktan uzak olarak, öfke gücünün doğruluk merkezi ve orta yolu olan kutsal bir cesaret ile öfke gücü hareket etmekle beraber…
Arzu ve istek gücünün bozulması ve aşırılık ve eksikliği olan duygusuzluk ve ahlaksızlıktan arınmış olarak, o gücün doğruluk merkezi olan iffette, arzu ve istek gücü daima iffeti, en yüksek masumiyet derecesinde rehber edinmiştir. Ve bu şekilde devam eder…
Bütün sünnetlerinde, fıtri hallerinde ve şer’i hükümlerinde doğruluk çizgisini seçmiş; zulüm ve karanlıklar olan aşırılık ve eksiklikten, israf ve savurganlıktan kaçınmıştır. Hatta konuşmasında, yeme ve içmesinde iktisadı rehber edinmiş ve israftan kesinlikle kaçınmıştır. Bu hakikatin detaylarına dair binlerce cilt kitap yazılmıştır. `El-ârifu tekfîhi’l-işâreh` (Arif olana işaret yeter) sırrınca, bu denizden bu damla ile yetinip sözü kısa kesiyoruz.
*Allâhumme salli alâ câmii mekârimi’l-ahlâkı ve mazhari sırrı (ve inneke le alâ hulukin azîm) ellezî kâle: men temesseke bi sunnetî inde fesâdi ummetî felehû ecru mieti şehîd.*
*(Allah’ım! Güzel ahlakı kendinde toplayan, Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin sırrının tecellisi olan ve Ümmetimin bozulduğu zamanda kim benim sünnetime sarılırsa, ona yüz şehit sevabı vardır diyen o zata salat ve selam eyle.)*
*Elhamdu lillâhillezî hedânâ li hâzâ ve mâ kunnâ li nehtediye lev lâ en hedânallâh, lekad câet rusulu rabbinâ bi’l-hakk.*
*(Bizi buna ulaştıran Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık. Andolsun ki, Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişlerdir.)*
*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm.*
*(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her hükmü ve işi hikmetli olan Sensin.)*
*
Lügatçeli Metin
On Birinci Lem’a
Mirkatü’s-Sünneti (Sünnetin Merdiveni/Yükseltilmesi) ve Tiryaku Marazı’l-Bid’a (Bid’a Hastalığının Panzehiri)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Okunuşu: Bismillahirrahmanirrahim.
Meal: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزٖيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرٖيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنٖينَ رَؤُفٌ رَحٖيمٌ
Okunuşu: Lekad câeküm rasûlün min enfüsiküm azîzün aleyhi mâ anittüm harîsun aleyküm bi’l-mü’minîne raûfün rahîm.
Meal: Andolsun ki size kendi içinizden öyle bir Resul geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. (Tevbe Suresi, 128. Ayet)
Şu âyetin Birinci Makamı, Minhacü’s-Sünnet (Sünnetin Yolu/Metodu); İkinci Makamı, Mirkatü’s-Sünnet’tir.
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ
Okunuşu: Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hûve aleyhi tevekkeltu ve huve rabbü’l-arşi’l-azîm.
Meal: Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim (güvendim). O, yüce Arş’ın Rabbidir. (Tevbe Suresi, 129. Ayet)
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
Okunuşu: Kul in küntüm tuhibbûnallâhe fettebi’ûnî yuhbibkümü’llâh.
Meal: De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân Suresi, 31. Ayet)
Bu iki âyet-i azîmenin (yüce ayetin) yüzer nüktesinden (ince manasından) on bir nüktesi icmalen (özetle) beyan edilecek.
Birinci Nükte
Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) ferman etmiş (buyurmuştur):
مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖى فَلَهُ اَجْرُ مِأَةِ شَهٖيدٍ
Okunuşu: Men temesseke bi sünnetî inde fesâdi ümmetî felehû ecru mie-ti şehîd.
Meal: “Ümmetimin fesadı (bozulması) zamanında kim benim sünnetime temessük (sarılsa, yapışsa) etse, yüz şehidin ecrini (sevabını), sevabını kazanabilir.”
Evet sünnet-i seniyeye (yüce sünnete) ittiba (uyma, tabi olma), mutlaka gayet kıymettardır. Hususan bid’aların (dine sonradan sokulmuş, dinde yeri olmayan yeniliklerin) istilası (ele geçirme, yayılma) zamanında sünnet-i seniyeye ittiba etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesad-ı ümmet zamanında sünnet-i seniyenin küçük bir âdabına (görgü kuralına) müraat (riayet) etmek, ehemmiyetli (önemli) bir takvayı (Allah’tan korkmayı, dindarlığı) ve kuvvetli bir imanı ihsas (hissettiriyor) ediyor. Doğrudan doğruya sünnete ittiba etmek, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’ı hatıra getiriyor (akla getiriyor). O ihtardan (hatırlatmadan) o hatıra, bir huzur-u İlahî (Allah’ın huzurunda bulunma) hatırasına inkılab (dönüşür) eder.
Hattâ en küçük bir muamelede (davranışta), hattâ yemek, içmek ve yatmak âdabında sünnet-i seniyeyi müraat ettiği dakikada, o âdi muamele (sıradan iş) ve o fıtrî amel (doğuştan gelen eylem), sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor. Çünkü o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’a ittibaını (tabi olduğunu) düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur (hayal eder, düşünür) eder ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan Şâri’-i Hakiki (Hakiki Şeriat Koyucu olan Allah) olan Cenab-ı Hakk’a kalbi müteveccih (yönelir) olur, bir nevi huzur (manevi rahatlık, dinginlik) ve ibadet kazanır.
İşte bu sırra binaen sünnet-i seniyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar (verimli) ve sevaptar (sevaplı) yapabilir.
İkinci Nükte
İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî (radıyallahu anh – Allah ondan razı olsun) demiş ki: “Ben seyr-i ruhanîde (manevi yolculukta) kat’-ı meratib (mertebeleri geçerken) ederken, tabakat-ı evliya (veliler zümreleri) içinde en parlak, en haşmetli (gösterişli), en letafetli (latif, hoş), en emniyetli (güvenli); sünnet-i seniyeye ittibaı, esas-ı tarîkat (tarikatın esası) ittihaz (kabul edenleri) edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmî (avamdan, sıradan) evliyaları, sair (diğer) tabakatın has (özel, seçkin) velilerinden daha muhteşem (görkemli) görünüyordu.” Evet, müceddid-i elf-i sânî (ikinci bin yılın yenileyicisi) İmam-ı Rabbanî (radıyallahu anh) hak söylüyor.
Sünnet-i seniyeyi esas tutan, Habibullah’ın (Allah’ın Sevgilisi Hz. Muhammed’in) zılli (gölgesi) altında makam-ı mahbubiyete (sevilme makamına, Allah tarafından sevilmeye) mazhardır (nail olmuştur).
Üçüncü Nükte
Bu fakir Said (aciz Said), Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin (kötülüğü emreden nefsin) gururundan gayet müthiş (korkunç) ve manevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik (hakikatler) içerisinde yuvarlandılar. Kâh süreyyadan (süreyya yıldızından, gökten) serâya (toprağa), kâh serâdan süreyyaya kadar bir sukut (düşüş) ve suud (yükseliş) içerisinde çalkanıyorlardı (sarsılıyorlardı).
İşte o zaman müşahede (gözlemledim) ettim ki sünnet-i seniyenin meseleleri, hattâ küçük âdabları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenameli birer pusula gibi hadsiz zararlı, zulümatlı (karanlık) yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum.
Hem o seyahat-i ruhiyede (ruhsal yolculukta) çok tazyikat (baskılar) altında gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, sünnet-i seniyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittiba (uyma) ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet (hafiflik) buluyordum. Bir teslimiyetle tereddütlerden (kararsızlıklardan) ve vesveselerden (kuruntulardan), yani “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat (fayda) mıdır?” diye endişelerden (kaygılardan) kurtuluyordum.
Ne vakit elimi çektiysem bakıyordum: Tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim (güçsüzüm). Nazarım (bakış açım) da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli (güvenli) yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir halet (durum) hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbanî’nin hükmünü bilmüşahede (gözlemlerimle) tasdik ettim.
Dördüncü Nükte
Bir zaman rabıta-i mevtten (ölüm düşüncesinden) ve اَلْمَوْتُ حَقٌّ (el-mevtü hakkun) (Meal: Ölüm haktır.) kaziyesindeki (hükmündeki) tasdikten ve âlemin zeval (yok oluş) ve fenasından (geçiciliğinden) gelen bir halet-i ruhiyeden (ruh halinden) kendimi acib (garip) bir âlemde gördüm. Baktım ki ben bir cenazeyim, üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum.
Birisi: Benim hayatımla alâkadar ve mazi kabrine giren zîhayat (canlı) mahlukatın heyet-i mecmuasının (bütününün) cenaze-i maneviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.
İkincisi: Küre-i arz (dünya küresi) mezaristanında, nev-i beşerin (insanlığın) hayatıyla alâkadar enva-ı zîhayatın heyet-i mecmuasının (canlı türlerinin bütününün) mazi mezarına defnedilen azîm (büyük) cenazenin başında bulunan, mezar taşı olan bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım.
Üçüncüsü: Şu kâinatın kıyamet vaktinde ölmesi muhakkaku’l-vuku (kesinlikle vuku bulacak) olduğu için nazarımda vaki (gerçekleşmiş) hükmüne geçti. O azîm cenazenin sekeratından (can çekişmesinden) dehşet ve vefatından beht ve hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbalde (gelecekte) de muhakkaku’l-vuku olan vefatım, o zaman vuku buluyor gibi göründü ve فَاِنْ تَوَلَّوْا … اِلٰى اٰخِرِ sırrıyla bütün mevcudat (varlıklar), bütün mahbubat (sevgililer), benim vefatımla bana arkalarını çevirip beni terk ettiler, yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz suretini alan ebed tarafındaki istikbale (ebediyet yönündeki geleceğe) ruhum sevk ediliyordu (yönlendiriliyordu). O denize ister istemez atılmak lâzım geliyordu.
İşte o pek acib (garip) ve çok hazîn (hüzünlü) halette iken, iman ve Kur’an’dan gelen bir mededle (yardımla) فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ (Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hûve aleyhi tevekkeltu ve huve rabbü’l-arşi’l-azîm.) (Meal: Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, yüce Arş’ın Rabbidir.) âyeti imdadıma yetişti ve gayet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Ruh, kemal-i emniyetle (tam bir güvenle) ve sürurla (sevinçle) o âyetin içine girdi. Evet, anladım ki âyetin mana-yı sarîhinden (açık anlamından) başka bir mana-yı işarîsi (işaret eden, gizli anlamı), beni teselli etti ki sükûnet (dinginlik) buldum ve sekinet (huzur) verdi.
Evet, nasıl ki mana-yı sarîhi, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’a der: “Eğer ehl-i dalalet (sapıklık ehli) arka verip senin şeriat ve sünnetinden i’raz (yüz çevirip) edip Kur’an’ı dinlemeseler merak etme! Ve de ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize ittiba edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı her şeyi muhittir (kuşatmıştır). Ne âsiler, hududundan kaçabilirler ve ne de istimdad (yardım) edenler mededsiz kalırlar!”
Öyle de mana-yı işarîsiyle der ki: “Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi (yol göstericisi)! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fena yolunda ademe (hiçliğe) giderse, eğer zîhayatlar (canlılar) senden müfarakat (ayrılıp) edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terk edip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalalet seni dinlemeyip zulümata (karanlığa) düşerse merak etme! De ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Madem o var, her şey var. Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline o arş-ı azîm sahibi, nihayetsiz (sınırsız) cünud (orduları) u askerinden başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar (yok olmadılar), başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedarları (görevlileri) gönderir. Ve dalalete düşenlere bedel, tarîk-ı hakkı (hak yolunu) takip edecek mutî (itaatli) kullarını gönderebilir. Madem öyledir, o her şeye bedeldir. Bütün eşya, bir tek teveccühüne (yönelişine) bedel olamaz!” der.
İşte şu mana-yı işarî vasıtasıyla; bana dehşet veren üç müthiş cenaze, başka şekil aldılar. Yani hem Hakîm (her şeyi hikmetle yapan) hem Rahîm (çok merhametli) hem Âdil (çok adaletli) hem Kadîr (her şeye gücü yeten) bir Zat-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Zat’ın – Allah’ın) taht-ı tedbir ve rububiyetinde (tedbir ve terbiye saltanatı altında) ve hikmet ve rahmeti içinde hikmet-nüma (hikmet gösteren) bir seyeran (gezinti), ibret-nüma (ibret gösteren) bir cevelan (dolaşma), vazifedarane (görevli) bir seyahat suretinde (şeklinde) bir seyr ü seferdir (gidiş geliş, yolculuktur), bir terhis ve tavziftir (görevden alma ve görevlendirmedir) ki böylece kâinat çalkalanıyor, gidiyor, geliyor!..
Beşinci Nükte
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
Okunuşu: Kul in küntüm tuhibbûnallâhe fettebi’ûnî yuhbibkümü’llâh.
Meal: De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân Suresi, 31. Ayet)
âyet-i azîmesi (yüce ayeti), ittiba-ı sünnet (sünnete uyma) ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î (kesin) bir surette ilan ediyor. Evet, şu âyet-i kerîme, kıyasat-ı mantıkıye (mantıksal kıyaslar) içinde, kıyas-ı istisnaî (istisnai kıyas – mantıkta bir çıkarım şekli) kısmının en kuvvetli ve kat’î bir kıyasıdır. Şöyle ki:
Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnaî misali olarak deniliyor: “Eğer güneş çıksa gündüz olacak.” Müsbet (olumlu) netice için denilir: “Güneş çıktı, öyle ise netice veriyor ki şimdi gündüzdür.” Menfî (olumsuz) netice için deniliyor: “Gündüz yok, öyle ise netice veriyor ki güneş çıkmamış.” Mantıkça, bu müsbet ve menfî iki netice kat’îdirler.
Aynen böyle de şu âyet-i kerîme der ki: “Eğer Allah’a muhabbetiniz (sevginiz) varsa Habibullah’a (Allah’ın Sevgilisi’ne) ittiba (tabi) edilecek. İttiba edilmezse netice veriyor ki: Allah’a muhabbetiniz yoktur.” Muhabbetullah (Allah sevgisi) varsa netice verir ki Habibullah’ın sünnet-i seniyesine ittibaı intac (gerektirir/sonuç verir) eder.
Evet, Cenab-ı Hakk’a iman eden, elbette ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâ-şüphe Habibullah’ın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.
Evet, bu kâinatı bu derece in’amat (nimetlerle) ile dolduran Zat-ı Kerîm-i Zülcemal (Kerem sahibi ve Celal sahibi Zat – Allah), zîşuurlardan (şuurlu varlıklardan) o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî (zorunlu) ve bedihîdir (apaçık bellidir).
Hem bu kâinatı bu kadar mu’cizat-ı sanatla (sanat mucizeleriyle) tezyin (süsleyen) eden o Zat-ı Hakîm-i Zülcelal (Hikmet sahibi ve Celal sahibi Zat – Allah), elbette bilbedahe (apaçık, ilk bakışta) zîşuurlar içinde en mümtaz (seçkin) birisini kendine muhatap ve tercüman ve ibadına (kullarına) mübelliğ (tebliğ eden) ve imam (önder) yapacaktır.
Hem bu kâinatı hadd ü hesaba gelmez tecelliyat-ı cemal (güzellik tecellilerine) ve kemalâtına (mükemmellik tecellilerine) mazhar eden o Zat-ı Cemil-i Zülkemal (Güzel ve Kemal sahibi Zat – Allah), elbette bilbedahe sevdiği ve izharını (görünmesini) istediği cemal ve kemal ve esma (isimler) ve sanatının en câmi’ (kapsamlı) ve en mükemmel mikyas (ölçü) ve medarı (merkezi) olan bir zata, her halde en ekmel (mükemmel) bir vaziyet-i ubudiyeti (kulluk hali) verecek ve onun vaziyetini sairlerine (diğerlerine) numune-i imtisal (örnek alınıp uyulacak bir numune) edip herkesi onun ittibaına sevk (yönlendirecek) edecek, tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.
Elhasıl (özetle): Muhabbetullah, sünnet-i seniyenin ittibaını istilzam (gerektirip) edip intac ediyor. Ne mutlu o kimseye ki sünnet-i seniyeye ittibaından hissesi ziyade ola. Veyl (yazıklar olsun) o kimseye ki sünnet-i seniyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor.
Altıncı Nükte
Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) ferman etmiş:
كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِى النَّارِ
Okunuşu: Küllü bid’atin dalâletün ve küllü dalâletin fi’n-nâr.
Meal: “Her bid’at dalalettir (sapıklıktır) ve her dalalet ateşte (cehennemde)dir.”
Yani اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ (el-yevme ekmeltü leküm dîneküm) (Meal: Bugün size dininizi kemale erdirdim. – Maide Suresi, 3. Ayet) sırrı ile kavaid-i şeriat-ı garra (parlak şeriatın kaideleri) ve desatir-i sünnet-i seniye (yüce sünnetin düsturları/anayasa kuralları), tamam ve kemalini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut hâşâ ve kellâ (Allah korusun), nâkıs (eksik) görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalalettir, ateştir.
Sünnet-i seniyenin meratibi (dereceleri) var. Bir kısmı vâcibdir (farz gibi gerekli), terk edilmez. O kısım, şeriat-ı garrada tafsilatıyla (detaylarıyla) beyan edilmiş. Onlar muhkemattır (muhkem, sağlamdır), hiçbir cihette tebeddül (değişmez) etmez. Bir kısmı da nevafil (nafileler) nevindendir (türündendir). Nevafil kısmı da iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tabi sünnet-i seniye kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitaplarında beyan edilmiş. Onların tağyiri (değiştirmesi) bid’attır. Diğer kısmı “âdab” (görgü kuralları) tabir ediliyor ki siyer-i seniye (Peygamberimizin hayatını anlatan) kitaplarında zikredilmiş (anılmıştır). Onlara muhalefete (karşı gelmeye), bid’a denilmez. Fakat âdab-ı Nebevîye (Peygamber adabı) bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edepten istifade etmemektir. Bu kısım ise örf ve âdât (adetler) ve muamelat-ı fıtriyede (fıtrata uygun davranışlarda) Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’ın tevatürle malûm (çok kişiden nakledilerek bilinen) olan harekâtına ittiba etmektir.
Mesela, söylemek âdabını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın (hallerin) âdabının düsturlarını beyan eden ve muaşerete (sosyal ilişkilere) taalluk (ait) eden çok sünnet-i seniyeler var. Bu nevi sünnetlere “âdab” tabir edilir. Fakat o âdaba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir, o âdabdan mühim bir feyz (manevi bir yarar) alır. En küçük bir âdabın müraatı (riayet edilmesi), Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’ı tahattur (hatırlatıyor) ettiriyor, kalbe bir nur veriyor.
Sünnet-i seniyenin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeaire (dinin sembollerine, alametlerine) de taalluk eden sünnetlerdir. Şeair, âdeta hukuk-u umumiye (kamu hakları) nevinden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi onun terkiyle de umum cemaat mes’ul (sorumlu) olur. Bu nevi şeaire riya (ikiyüzlülük) giremez ve ilan edilir. Nâfile nevinden de olsa şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.
Yedinci Nükte
Sünnet-i seniye, edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki altında bir nur, bir edep bulunmasın! Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) ferman etmiş:
اَدَّبَنٖى رَبّٖى فَاَحْسَنَ تَاْدٖيبٖى
Okunuşu: Eddebenî Rabbî fe ahsene te’dîbî.
Meal: “Rabb’im bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş.”
Evet, siyer-i Nebeviyeye (Peygamberin hayatına) dikkat eden ve sünnet-i seniyeyi bilen, kat’iyen (kesinlikle) anlar ki: Edebin envaını (çeşitlerini), Cenab-ı Hak habibinde cem’etmiştir (toplamıştır). Onun sünnet-i seniyesini terk eden, edebi terk eder. بٖى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ (bî-edeb mahrum bâşed ez lütf-ı Rab) (Meal: Edebsiz, Rabbin lütfundan mahrum kalır.) kaidesine mâsadak (uygun düşer, örnek) olur, hasaretli (zararlı) bir edepsizliğe düşer.
Sual: Her şeyi bilen ve gören ve hiçbir şey ondan gizlenemeyen Allâmü’l-guyub’a (gaybları – görünmeyenleri – en iyi bilen Allah’a) karşı edep nasıl olur? Sebeb-i hacalet (utanma sebebi) olan haletler (haller), ondan gizlenemez. Edebin bir nev’i tesettürdür (örtünmektir), mûcib-i istikrah (iğrenç halleri) hâlâtı setretmektir (örtmektir). Allâmü’l-guyub’a karşı tesettür olamaz?
Elcevap:
Evvela: Sâni’-i Zülcelal (Celal sahibi Sanatkar – Allah) nasıl ki kemal-i ehemmiyetle (tam bir önemle) sanatını güzel göstermek istiyor ve müstekreh (iğrenç) şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor (çekiyor). Öyle de mahlukatını (yaratıklarını) ve ibadını (kullarını) sair zîşuurlara (diğer şuurlu varlıklara) güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemil ve Müzeyyin ve Latîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilaf-ı edep (edep dışı) oluyor.
İşte sünnet-i seniyedeki edep, o Sâni’-i Zülcelal’in esmalarının (isimlerinin) hudutları içinde bir mahz-ı edep (tam bir edep) vaziyetini takınmaktır.
Sâniyen: Nasıl ki bir tabip (doktor), doktorluk noktasında bir nâmahremin (yabancı bir kadının) en nâmahrem uzvuna (organına) bakar ve zaruret olduğu vakit (zaman) ona gösterilir. Hilaf-ı edep (edep dışı) denilmez. Belki edeb-i tıp öyle iktiza (gerektirir) eder, denilir. Fakat o tabip, recüliyet (erkeklik) unvanıyla yahut vaiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz. Ona gösterilmesini edep fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek, hayâsızlıktır.
Öyle de Sâni’-i Zülcelal’in çok esması var. Her bir ismin ayrı bir cilvesi (tecellisi) var. Mesela “Gaffar” (çok bağışlayıcı) ismi, günahların vücudunu (varlığını) ve “Settar” (kusurları örtücü) ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi “Cemil” ismi de çirkinliği görmek istemez. “Latîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm” gibi esma-i cemaliye ve kemaliye (güzellik ve mükemmellik isimleri), mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esma-i cemaliye ve kemaliye ise melaike (melekler) ve ruhanî ve cin ve insin nazarında (gözünde) güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edepleriyle (güzel edepleriyle) göstermek isterler.
İşte sünnet-i seniyedeki âdab, bu ulvi (yüce) âdabın işaretidir ve düsturlarıdır (kurallarıdır) ve numuneleridir (örnekleridir).
Sekizinci Nükte
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ dan evvelki olan لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ … اِلٰى اٰخِرِ âyeti, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’ın ümmetine karşı kemal-i şefkat (tam bir şefkat) ve nihayet re’fetini (sonsuz merhametini) gösterdikten sonra, şu فَاِنْ تَوَلَّوْا âyetiyle der ki: “Ey insanlar! Ey Müslümanlar! Böyle hadsiz (sınırsız) bir şefkatiyle sizi irşad (doğru yola ulaştıran) eden ve sizin menfaatiniz (faydanız) için bütün kuvvetini sarf (harcayan) eden ve manevî yaralarınız için kemal-i şefkatle getirdiği ahkâm (hükümler) ve sünnet-i seniyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkat-perver bir zatın bedihî (apaçık) şefkatini inkâr etmek ve göz ile görünen re’fetini (merhametini) ittiham (suçlamak) etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek, ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz!”
“Ve ey şefkatli Resul ve ey re’fetli Nebi! Eğer senin bu azîm (büyük) şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler merak etme! Semavat (gökyüzü) ve arzın (yeryüzünün) cünudu (orduları) taht-ı emrinde (emri altında) olan, arş-ı azîm-i muhitin (kuşatıcı yüce arşın) tahtında saltanat-ı rububiyeti (Rablık saltanatını) hükmeden Zat-ı Zülcelal sana kâfidir. Hakiki mutî (itaatli) taifeleri (toplulukları), senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir!”
Evet, şeriat-ı Muhammediye ve sünnet-i Ahmediyede (aleyhissalâtü vesselâm) hiçbir mesele yoktur ki müteaddid (çeşitli) hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu davanın ispatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risale-i Nuriye, sünnet-i Ahmediyenin ve şeriat-ı Muhammediyenin (aleyhissalâtü vesselâm) meseleleri, ne kadar hikmetli ve hakikatli olduğuna yetmiş seksen şahid-i sadık (doğru şahit) hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzuya dair iktidar (imkan) olsa, yazılsa yetmiş değil belki yedi bin risale o hikmetleri bitiremeyecek.
Hem ben şahsımda bilmüşahede (gözlemle) ve zevken (tecrübeyle), belki bin tecrübatım (tecrübem) var ki mesail-i şeriatla (şeriat meseleleri) sünnet-i seniye düsturları, emraz-ı ruhaniyede (ruhsal hastalıklarda) ve akliyede ve kalbiyede, hususan (özellikle) emraz-ı içtimaiyede (toplumsal hastalıklarda) gayet nâfi’ (çok faydalı) birer devadır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli meseleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde ihsas (hissettirdiğimi) ettiğimi ilan ediyorum. Bu davamda tereddüt edenler (kararsız kalanlar), Risale-i Nur eczalarına (külliyatına) müracaat edip baksınlar.
İşte böyle bir zatın sünnet-i seniyesine elden geldiği kadar ittibaa çalışmak, ne kadar kârlı ve hayat-ı ebediye için ne kadar saadetli ve hayat-ı dünyeviye için ne kadar menfaatli olduğu kıyas edilsin.
Dokuzuncu Nükte
Sünnet-i seniyenin her bir nevine tamamen bilfiil (fiilen) ittiba etmek, ehass-ı havassa (en seçkin kişilere) dahi ancak müyesser (nasip olur) olur. Ona bilfiil olmasa da bi’n-niyet (niyetle), bi’l-kasd (kasıtla, isteyerek) taraftarane ve iltizamkârane (bağlılık göstererek) talip olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara zaten ittibaa mecburiyet var. Ve ubudiyetteki (kulluktaki) müstehab (sevilen, beğenilen) olan sünnet-i seniyenin terkinde günah olmasa dahi büyük sevabın zayiatı (kaybı) var. Tağyirinde (değiştirmesinde) ise büyük hata vardır. Âdât (adetler) ve muamelattaki (davranışlardaki) sünnet-i seniye ise ittiba ettikçe o âdât, ibadet olur. Etmese itab (azarlama) yok. Fakat Habibullah’ın âdab-ı hayatiyesinin (hayat adabının) nurundan istifadesi azalır.
Ahkâm-ı ubudiyette (ibadet hükümlerinde) yeni icadlar bid’attır. Bid’atlar ise اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ (el-yevme ekmeltü leküm dîneküm) (Meal: Bugün size dininizi kemale erdirdim. – Maide Suresi, 3. Ayet) sırrına münafî (aykırı) olduğu için merduddur (reddedilmiştir). Fakat, tarîkatta evrad (düzenli zikirler) ve ezkâr (zikirler) ve meşrepler (yollar) nevinden olsa ve asılları Kitap ve Sünnetten ahzedilmek (alınmak) şartıyla ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı surette olmakla beraber, mukarrer (belirlenmiş) olan usûl ve esasat-ı sünnet-i seniyeye muhalefet ve tağyir etmemek şartıyla, bid’a değillerdir. Lâkin bir kısım ehl-i ilim, bunlardan bir kısmını bid’aya dâhil edip fakat “bid’a-i hasene” (güzel bid’a) namını (ismini) vermiş.
İmam-ı Rabbanî Müceddid-i Elf-i Sânî (radıyallahu anh) diyor ki: “Ben seyr-ü sülûk-u ruhanîde (ruhsal yolculukta) görüyordum ki Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’dan mervî (rivayet edilen) olan kelimat (kelimeler) nurludur, sünnet-i seniye şuâı (ışığı) ile parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri (zikirleri) ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil (denk) gelmiyordu. Bundan anladım ki sünnet-i seniyenin şuâı, bir iksirdir. Hem o sünnet, nur isteyenlere kâfidir, hariçte nur aramaya ihtiyaç yoktur.”
İşte böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir zatın bu hükmü gösteriyor ki: Sünnet-i seniye, saadet-i dâreynin (iki dünya saadetinin) temel taşıdır ve kemalâtın (mükemmelliklerin) madeni ve menbaıdır (kaynağıdır).
اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ
Okunuşu: Allâhumme’r-zuknâ’t-tibâ’a’s-sünneti’s-seniyyeh.
Meal: Allah’ım, bize yüce sünnete uymayı nasip et.
رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدٖينَ
Okunuşu: Rabbena amennâ bimâ enzelte vetteba’ne’r-Rasûle fektübnâ mea’ş-şâhidîn.
Meal: Rabbimiz, indirdiğine iman ettik ve Peygambere uyduk. Artık bizi (hakka) şahitlik edenlerle beraber yaz. (Âl-i İmrân Suresi, 53. Ayet)
Onuncu Nükte
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
Okunuşu: Kul in küntüm tuhibbûnallâhe fettebi’ûnî yuhbibkümü’llâh.
Meal: De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân Suresi, 31. Ayet)
âyetinde i’cazlı (mucizevi) bir îcaz (vecizelik, az sözle çok mana ifade etme) vardır. Çünkü çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir (yerleştirilmiştir). Şöyle ki şu âyet diyor ki “Allah’a (Celle Celalühü – Celali yüce olsun) imanınız varsa elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise Allah’ın sevdiği zata benzemelisiniz. Ona benzemek ise ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz tâ ki Allah da sizi sevsin.”
İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel (özet) ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki insan için en mühim âlî (yüce) maksat, Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine (sevgisine) mazhar (nail) olmasıdır. Bu âyetin nassıyla (açık metniyle) gösteriyor ki o matlab-ı a’lânın (en yüce amaca ulaşmanın) yolu, Habibullah’a ittibadır (Allah’ın sevgilisine uymaktır) ve sünnet-i seniyesine iktidadır (uymaktır). Bu makamda üç nokta ispat edilse, mezkûr (bahsedilen) hakikat tamamıyla tezahür (ortaya çıkar) eder.
Birinci Nokta: Beşer (insan), fıtraten (fıtratı gereği) şu kâinatın Hâlık’ına (Yaratıcısına) karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünkü fıtrat-ı beşeriyede (insan fıtratında) cemale (güzelliğe) karşı bir muhabbet ve kemale (mükemmelliğe) karşı perestiş (taparcasına sevme, hayranlık) etmek ve ihsana (iyiliğe, bağışa) karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecatına (derecelerine) göre, o muhabbet tezayüd (artar) eder. Aşkın en münteha (son) derecesine kadar gider. Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde, kâinat kadar bir aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası (kutucuğu) olan kuvve-i hâfıza (hafıza gücü), bir kütüphane hükmünde binler kitap kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki kalb-i insan, kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir.
Madem fıtrat-ı beşeriyede ihsan ve cemal ve kemale karşı böyle hadsiz bir istidad-ı muhabbet (sevgi yeteneği) vardır. Ve madem bu kâinatın Hâlık’ı, kâinatta tezahür (görünen) eden âsârıyla (eserleriyle), bilbedahe (apaçık) tahakkuku sabit olan hadsiz cemal-i mukaddesi (kutsal güzelliği); bu mevcudatta tezahür eden nukuş-u sanatıyla (sanat nakışlarıyla) bizzarure (zorunlu olarak) sübutu (varlığı) tahakkuk eden hadsiz kemal-i kudsîsi (kutsal mükemmelliği) ve bütün zîhayatlarda tezahür eden hadsiz enva-ı ihsan ve in’amatıyla (ihsan ve nimet çeşitleriyle) bi’l-yakîn (kesin olarak) ve belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz ihsanatı vardır. Elbette zîşuurların en câmii (kapsamlısı) ve en muhtacı ve en mütefekkiri (çok düşüneni) ve en müştakı (çok özleyeni) olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor.
Evet her bir insan, o Hâlık-ı Zülcelal’e (Celal sahibi Yaratıcı’ya) karşı hadsiz bir muhabbete müstaid (yetenekli) olduğu gibi o Hâlık dahi herkesten ziyade cemal ve kemal ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbubiyete (sevilmeye) müstahaktır (layıktır). Hattâ insan-ı mü’minde (mümin insanda) hayatına ve bekasına (ebediliğine) ve vücuduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcudata karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedit (şiddetli) alâkaları, o istidad-ı muhabbet-i İlahiyenin tereşşuhatıdır (sızıntılarıdır). Hattâ insanın mütenevvi (çeşitli) hissiyat-ı şedidesi (şiddetli hisleri), o istidad-ı muhabbetin istihaleleridir (dönüşümleridir) ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır (sızıntılarıdır).
Malûmdur ki insan kendi saadetiyle mütelezziz (lezzet aldığı) olduğu gibi alâkadar olduğu zatların saadetleriyle dahi mütelezziz oluyor. Ve kendini beladan kurtaranı sevdiği gibi sevdiklerini de kurtaranı öyle sever.
İşte bu halet-i ruhiyeye (ruh haline) binaen (dayanarak) insan, eğer her insana ait enva-ı ihsanat-ı İlahiyeden (ilahi iyiliklerin çeşitlerinden) yalnız bunu düşünse ki benim Hâlık’ım, beni zulümat-ı ebediye (ebedi karanlık) olan ademden (hiçlikten) kurtarıp bu dünyada bir güzel dünyayı bana verdiği gibi; ecelim geldiği zaman beni idam-ı ebedî (ebedi idam) olan ademden ve mahvdan (yok olmaktan) yine kurtarıp bâki (kalıcı) bir âlemde ebedî ve çok şaşaalı bir âlemi bana ihsan ve o âlemin umum enva-ı lezaiz (lezzet çeşitleri) ve mehasininden (güzelliklerinden) istifade edecek ve cevelan edip tenezzüh (gezip dolaşıp zevk alacak) edecek zahirî ve bâtınî hâsseleri (duyuları), duyguları bana in’am (ihsan) ettiği gibi çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akarib (akrabalar) ve ahbap (dostlar) ve ebna-yı cinsimi (hemcinslerimi) dahi öyle hadsiz ihsanlara mazhar ediyor ve o ihsanlar bir cihette bana ait oluyor. Zira onların saadetleriyle mesud ve mütelezziz oluyorum.
Madem اَلْاِنْسَانُ عَبٖيدُ الْاِحْسَانِ (el-insanu abîdü’l-ihsan) (Meal: İnsan ihsanın kuludur.) sırrıyla, herkeste ihsana karşı perestiş (hayranlık) var. Elbette böyle hadsiz ebedî ihsanata karşı, kâinat kadar bir kalbim olsa o ihsana karşı muhabbetle dolmak iktiza eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti etmezsem de bi’l-istidat (yetenekle), bi’l-iman (imanla), bi’n-niyye (niyetle), bi’l-kabul (kabulle), bi’t-takdir (takdirle), bi’l-iştiyak (özlemle), bi’l-iltizam (bağlılıkla), bi’l-irade suretinde ediyorum, diyecek ve hâkeza (bunun gibi)… Cemal ve kemale karşı insanın göstereceği muhabbet ise icmalen (özetle) işaret ettiğimiz ihsana karşı muhabbete kıyas edilsin. Kâfir ise küfür cihetiyle hadsiz bir adâvet (düşmanlık) eder. Hattâ kâinata ve mevcudata karşı zalimane ve tahkirkârane (hor görücü) bir adâvet taşıyor.
İkinci Nokta: Muhabbetullah (Allah sevgisi), ittiba-ı sünnet-i Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm – Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun) istilzam (gerektirir) eder. Çünkü Allah’ı sevmek, onun marziyatını (rızasını) yapmaktır. Marziyatı ise en mükemmel bir surette Zat-ı Muhammediye’de (aleyhissalâtü vesselâm) tezahür (tecelli) ediyor. Zat-ı Ahmediye’ye (aleyhissalâtü vesselâm) harekât ve ef’alde (fiillerde) benzemek, iki cihetledir:
Birisi: Cenab-ı Hakk’ı sevmek cihetinde emrine itaat ve marziyatı dairesinde hareket etmek, o ittibaı iktiza ediyor. Çünkü bu işte en mükemmel imam (önder), Zat-ı Muhammediye’dir (aleyhissalâtü vesselâm).
İkincisi: Madem Zat-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm), insanlara olan hadsiz ihsanat-ı İlahiyenin (ilahi iyiliklerin) en mühim bir vesilesidir. Elbette Cenab-ı Hak hesabına, hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan, sevdiği zata eğer benzemek kabil ise fıtraten (fıtratı gereği) benzemek ister. İşte Habibullah’ı sevenlerin, sünnet-i seniyesine ittiba ile ona benzemeye çalışmaları, kat’iyen iktiza eder.
Üçüncü Nokta: Cenab-ı Hakk’ın hadsiz merhameti olduğu gibi hadsiz bir muhabbeti de vardır. Bütün kâinattaki masnuatın (sanat eserlerinin) mehasini (güzellikleri) ile ve süslendirmesiyle kendini hadsiz bir surette sevdirdiği gibi masnuatını, hususan sevdirmesine sevmek ile mukabele (karşılık) eden zîşuur (şuurlu) mahlukatı sever. Cennetin bütün letaif (güzellikler) ve mehasini ve lezaizi (lezzetleri) ve niamatı (nimetleri), bir cilve-i rahmeti (rahmetinin tecellisi) olan bir zatın nazar-ı muhabbetini (sevgi nazarlarını) kendine celbe (çekmeye) çalışmak, ne kadar mühim ve âlî bir maksat olduğu bilbedahe anlaşılır.
Madem nass-ı kelâmıyla (âyetin açık metniyle); onun muhabbetine, yalnız ittiba-ı sünnet-i Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) ile mazhar olunur. Elbette ittiba-ı sünnet-i Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm), en büyük bir maksad-ı insanî ve en mühim bir vazife-i beşeriye olduğu tahakkuk (gerçekleşir) eder.
On Birinci Nükte
Üç meseledir.
Birinci Mesele: Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm)’ın sünnet-i seniyesinin menbaı (kaynağı) üçtür: Akvali (sözleri), ef’ali (fiilleri), ahvalidir (halleridir). Bu üç kısım dahi üç kısımdır: Feraiz (farzlar), nevafil (nafileler), âdât-ı hasenesidir (güzel adetleridir).
Farz ve vâcib kısmında ittibaa (uymaya) mecburiyet var; terkinde, azap ve ikab (ceza) vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir (sorumludur).
Nevafil kısmında, emr-i istihbabî (müstehab olan emirle) ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat terkinde azap ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm (büyük) sevaplar var ve tağyir (değiştirme) ve tebdili (dönüştürmesi) bid’a ve dalalettir ve büyük hatadır.
Âdât-ı seniyesi (yüce adetleri) ve harekât-ı müstahsenesi (beğenilen hareketleri) ise hikmeten, maslahaten (fayda gereği), hayat-ı şahsiye ve neviye (türsel) ve içtimaiye (toplumsal) itibarıyla onu taklit ve ittiba etmek, gayet müstahsenedir (çok beğenilendir). Çünkü her bir hareket-i âdiyesinde (sıradan her hareketinde), çok menfaat-i hayatiye bulunduğu gibi mutabaat (uyum sağlamakla) etmekle o âdab ve âdetler, ibadet hükmüne geçer.
Evet, madem dost ve düşmanın ittifakıyla, Zat-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) mehasin-i ahlâkın (ahlaki güzelliklerin) en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bi’l-ittifak (ittifakla) nev-i beşer (insanlık) içinde en meşhur ve mümtaz (seçkin) bir şahsiyettir. Ve madem binler mu’cizatın (mucizelerin) delâletiyle ve teşkil ettiği (kurduğu) âlem-i İslâmiyet’in ve kemalâtının (kemallerinin) şehadetiyle ve mübelliğ (tebliğcisi) ve tercüman olduğu Kur’an-ı Hakîm’in hakaikinin (hakikatlerinin) tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir (en mükemmel yol göstericidir). Ve madem semere-i ittibaıyla (tabi olmasının meyvesiyle) milyonlar ehl-i kemal (kemal sahibi insan), meratib-i kemalâtta (kemal mertebelerinde) terakki edip saadet-i dâreyne (iki dünya saadetine) vâsıl (ulaşmışlardır). Elbette o zatın sünneti, harekâtı, iktida (örnek) edilecek en güzel numunelerdir ve takip edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz (edinilecek) edilecek en muhkem (sağlam) kanunlardır. Bahtiyar odur ki bu ittiba-ı sünnette hissesi ziyade ola.
Sünnete ittiba etmeyen, tembellik eder ise hasaret-i azîme (büyük bir zarar); ehemmiyetsiz görür ise cinayet-i azîme (büyük bir cinaet); tekzibini (yalanlamasını) işmam (hissettiren) eden tenkit ise dalalet-i azîmedir (büyük bir sapıklıktır).
İkinci Mesele: Cenab-ı Hak Kur’an-ı Hakîm’de: وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظٖيمٍ (Ve inneke le alâ hulukın azîm.) (Meal: Ve şüphesiz sen, pek yüce bir ahlak üzeresin. – Kalem Suresi, 4. Ayet) ferman eder. Rivayat-ı sahiha (sahih rivayetler) ile Hazret-i Âişe-i Sıddıka (radıyallahu anha – Allah ondan razı olsun) gibi sahabe-i güzin (seçkin sahabiler), Hazret-i Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm)’ı tarif ettikleri zaman “Hulukuhu’l-Kur’an” (Meal: Onun ahlakı Kur’an’dır.) diye tarif ediyorlardı. Yani Kur’an’ın beyan ettiği mehasin-i ahlâkın (ahlaki güzelliklerin) misali, Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)’dır. Ve o mehasini en ziyade imtisal (uygulayan) eden ve fıtraten (yaratılış itibarıyla) o mehasin üstünde yaratılan odur.
İşte böyle bir zatın ef’al, ahval, akval ve harekâtının her birisi, nev-i beşere (insanlığa) birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, ona iman eden ve ümmetinden olan gafillerin, (sünnetine ehemmiyet vermeyen veyahut tağyir etmek (değiştirmek) isteyen) ne kadar bedbaht olduğunu divaneler (deliler) de anlar.
Üçüncü Mesele: Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm), hilkaten (yaratılış itibarıyla) en mutedil (dengeli) bir vaziyette ve en mükemmel bir surette halk edildiğinden, harekât ve sekenatı (hareketleri ve sükuneti), itidal ve istikamet (denge ve doğruluk) üzerine gitmiştir. Siyer-i seniyesi (yüce hayatı), kat’î bir surette gösterir ki her hareketinde istikamet ve itidal üzere gitmiş, ifrat (aşırılık) ve tefritten (ihmalden) içtinab (kaçınmıştır) etmiştir. Evet, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ (Festaqim kemâ ümirt.) (Meal: Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. – Hûd Suresi, 112. Ayet) emrini tamamıyla imtisal (uyguladığı) ettiği için bütün ef’al ve akval ve ahvalinde istikamet, kat’î bir surette görünüyor.
Mesela, kuvve-i akliyenin (akıl gücünün) fesat ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabavet (aptallık) ve cerbezeden (kurnazlıktan) müberra (uzak) olarak, hadd-i vasat (orta yol) ve medar-ı istikamet (doğruluk merkezi) olan hikmet noktasında kuvve-i akliyesi daima hareket ettiği gibi…
Kuvve-i gazabiyenin (öfke gücünün) fesadı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden (delilikten) münezzeh (arınmış) olarak, kuvve-i gazabiyenin medar-ı istikameti ve hadd-i vasatı olan şecaat-i kudsiye (kutsal cesaret) ile kuvve-i gazabiyesi hareket etmekle beraber…
Kuvve-i şeheviyenin (şehvet gücünün) fesadı ve ifrat ve tefriti olan humud (donukluk) ve fücurdan (ahlaksızlıktan) musaffâ (arınmış) olarak, o kuvvenin medar-ı istikameti olan iffette, kuvve-i şeheviyesi daima iffeti, a’zamî (azami) masumiyet derecesinde rehber ittihaz (edinmiştir). Ve hâkeza (bunun gibi)…
Bütün sünen-i seniyesinde, ahval-i fıtriyesinde ve ahkâm-ı şer’iyesinde, hadd-i istikameti ihtiyar (seçip) edip zulüm ve zulümat olan ifrat ve tefritten, israf ve tebzirden (savurganlıktan) içtinab etmiştir. Hattâ tekellümünde (konuşmasında) ve ekl (yemesinde) ve şürbünde (içmesinde), iktisadı rehber ve israftan kat’iyen içtinab etmiştir. Bu hakikatin tafsilatına (detaylarına) dair binler cilt kitap telif (yazılmıştır). اَلْعَارِفُ تَكْفٖيهِ الْاِشَارَةُ (El-ârifu tekfîhi’l-işâreh.) (Meal: Arif olana işaret yeter.) sırrınca, bu denizden bu katre (damla) ile iktifa (yetinip) edip kıssayı kısa keseriz.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى جَامِعِ مَكَارِمِ الْاَخْلَاقِ وَ مَظْهَرِ سِرِّ (وَ اِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظٖيمٍ) اَلَّذٖى قَالَ : مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهٖيدٍ
Okunuşu: Allâhumme salli alâ câmii mekârimi’l-ahlâk ve mazhari sirri (ve inneke le alâ hulukın azîm) ellezî kâle: men temeseke bi sünnetî inde fesâdi ümmetî felehû ecru mie-ti şehîd.
Meal: Allah’ım! Ahlâkın tüm güzelliklerini kendinde toplayan ve (Ey Muhammed!) Şüphesiz sen, pek yüce bir ahlâk üzeresin. (Kalem Suresi, 4) sırrının mazharı olan o zata salât eyle ki o zat: Ümmetimin fesadı (bozulması) zamanında kim benim sünnetime sarılırsa, ona yüz şehid sevabı vardır. buyurmuştur.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى هَدٰينَا لِهٰذَا وَ مَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْ لَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓائَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
Okunuşu: Elhamdülillahi’llezî hedânâ li hâzâ ve mâ künnâ li nehtediye lev lâ en hedânallâhu le kad câet rusulü Rabbinâ bi’l-hakk.
Meal: Hamd olsun o Allah’a ki, bizi buna eriştirdi. Eğer Allah bizi eriştirmeseydi biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık. Rabbimizin elçileri gerçekten hakkı getirmişlerdir. (A’raf Suresi, 43. Ayet)
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
Okunuşu: Sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-Alîmü’l-Hakîm.
Meal: Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin. (Bakara Suresi, 32. Ayet)
Risale-i Nur Külliyatından
On Birinci Lem’a
Mirkatü’s-Sünneti ve Tiryaku Marazı’l-Bid’a
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزٖيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرٖيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنٖينَ رَؤُفٌ رَحٖيمٌ
Şu âyetin Birinci Makamı, Minhacü’s-Sünnet; İkinci Makamı, Mirkatü’s-Sünnettir.
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
Bu iki âyet-i azîmenin yüzer nüktesinden on bir nüktesi icmalen beyan edilecek.
Birinci Nükte
Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖى فَلَهُ اَجْرُ مِأَةِ شَهٖيدٍ Yani “Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.”
Evet sünnet-i seniyeye ittiba, mutlaka gayet kıymettardır. Hususan bid’aların istilası zamanında sünnet-i seniyeye ittiba etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesad-ı ümmet zamanında sünnet-i seniyenin küçük bir âdabına müraat etmek, ehemmiyetli bir takvayı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya sünnete ittiba etmek, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı hatıra getiriyor. O ihtardan o hatıra, bir huzur-u İlahî hatırasına inkılab eder.
Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak âdabında sünnet-i seniyeyi müraat ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor. Çünkü o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma ittibaını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan Şâri’-i Hakiki olan Cenab-ı Hakk’a kalbi müteveccih olur, bir nevi huzur ve ibadet kazanır.
İşte bu sırra binaen sünnet-i seniyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevaptar yapabilir.
İkinci Nükte
İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî (ra) demiş ki: “Ben seyr-i ruhanîde kat’-ı meratib ederken, tabakat-ı evliya içinde en parlak en haşmetli en letafetli en emniyetli; sünnet-i seniyeye ittibaı, esas-ı tarîkat ittihaz edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmî evliyaları, sair tabakatın has velilerinden daha muhteşem görünüyordu.” Evet, müceddid-i elf-i sânî İmam-ı Rabbanî (ra) hak söylüyor.
Sünnet-i seniyeyi esas tutan, Habibullah’ın zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır.
Üçüncü Nükte
Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gayet müthiş ve manevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh süreyyadan serâya, kâh serâdan süreyyaya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı.
İşte o zaman müşahede ettim ki sünnet-i seniyenin meseleleri, hattâ küçük âdabları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenameli birer pusula gibi hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum.
Hem o seyahat-i ruhiyede çok tazyikat altında gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, sünnet-i seniyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittiba ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle tereddütlerden ve vesveselerden, yani “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum.
Ne vakit elimi çektiysem bakıyordum: Tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir halet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbanî’nin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.
Dördüncü Nükte
Bir zaman rabıta-i mevtten ve اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesindeki tasdikten ve âlemin zeval ve fenasından gelen bir halet-i ruhiyeden kendimi acib bir âlemde gördüm. Baktım ki ben bir cenazeyim, üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum.
Birisi: Benim hayatımla alâkadar ve mazi kabrine giren zîhayat mahlukatın heyet-i mecmuasının cenaze-i maneviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.
İkincisi: Küre-i arz mezaristanında, nev-i beşerin hayatıyla alâkadar enva-ı zîhayatın heyet-i mecmuasının mazi mezarına defnedilen azîm cenazenin başında bulunan, mezar taşı olan bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım.
Üçüncüsü: Şu kâinatın kıyamet vaktinde ölmesi muhakkaku’l-vuku olduğu için nazarımda vaki hükmüne geçti. O azîm cenazenin sekeratından dehşet ve vefatından beht ve hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbalde de muhakkaku’l-vuku olan vefatım, o zaman vuku buluyor gibi göründü ve فَاِنْ تَوَلَّوْا … اِلٰى اٰخِرِ sırrıyla bütün mevcudat, bütün mahbubat, benim vefatımla bana arkalarını çevirip beni terk ettiler, yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz suretini alan ebed tarafındaki istikbale ruhum sevk ediliyordu. O denize ister istemez atılmak lâzım geliyordu.
İşte o pek acib ve çok hazîn halette iken, iman ve Kur’an’dan gelen bir mededle فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ âyeti imdadıma yetişti ve gayet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Ruh, kemal-i emniyetle ve sürurla o âyetin içine girdi. Evet, anladım ki âyetin mana-yı sarîhinden başka bir mana-yı işarîsi, beni teselli etti ki sükûnet buldum ve sekinet verdi.
Evet, nasıl ki mana-yı sarîhi, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma der: “Eğer ehl-i dalalet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i’raz edip Kur’an’ı dinlemeseler merak etme! Ve de ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize ittiba edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı her şeyi muhittir. Ne âsiler, hududundan kaçabilirler ve ne de istimdad edenler mededsiz kalırlar!”
Öyle de mana-yı işarîsiyle der ki: “Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fena yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden müfarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terk edip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalalet seni dinlemeyip zulümata düşerse merak etme! De ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Madem o var, her şey var. Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline o arş-ı azîm sahibi, nihayetsiz cünud u askerinden başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar, başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedarları gönderir. Ve dalalete düşenlere bedel, tarîk-ı hakkı takip edecek mutî kullarını gönderebilir. Madem öyledir, o her şeye bedeldir. Bütün eşya, bir tek teveccühüne bedel olamaz!” der.
İşte şu mana-yı işarî vasıtasıyla; bana dehşet veren üç müthiş cenaze, başka şekil aldılar. Yani hem Hakîm hem Rahîm hem Âdil hem Kadîr bir Zat-ı Zülcelal’in taht-ı tedbir ve rububiyetinde ve hikmet ve rahmeti içinde hikmet-nüma bir seyeran, ibret-nüma bir cevelan, vazifedarane bir seyahat suretinde bir seyr ü seferdir, bir terhis ve tavziftir ki böylece kâinat çalkalanıyor, gidiyor, geliyor!..
Beşinci Nükte
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
âyet-i azîmesi, ittiba-ı sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î bir surette ilan ediyor. Evet, şu âyet-i kerîme, kıyasat-ı mantıkıye içinde, kıyas-ı istisnaî kısmının en kuvvetli ve kat’î bir kıyasıdır. Şöyle ki:
Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnaî misali olarak deniliyor: “Eğer güneş çıksa gündüz olacak.” Müsbet netice için denilir: “Güneş çıktı, öyle ise netice veriyor ki şimdi gündüzdür.” Menfî netice için deniliyor: “Gündüz yok, öyle ise netice veriyor ki güneş çıkmamış.” Mantıkça, bu müsbet ve menfî iki netice kat’îdirler.
Aynen böyle de şu âyet-i kerîme der ki: “Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa Habibullah’a ittiba edilecek. İttiba edilmezse netice veriyor ki: Allah’a muhabbetiniz yoktur.” Muhabbetullah varsa netice verir ki Habibullah’ın sünnet-i seniyesine ittibaı intac eder.
Evet, Cenab-ı Hakk’a iman eden, elbette ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâ-şüphe Habibullah’ın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.
Evet, bu kâinatı bu derece in’amat ile dolduran Zat-ı Kerîm-i Zülcemal, zîşuurlardan o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir.
Hem bu kâinatı bu kadar mu’cizat-ı sanatla tezyin eden o Zat-ı Hakîm-i Zülcelal, elbette bilbedahe zîşuurlar içinde en mümtaz birisini kendine muhatap ve tercüman ve ibadına mübelliğ ve imam yapacaktır.
Hem bu kâinatı hadd ü hesaba gelmez tecelliyat-ı cemal ve kemalâtına mazhar eden o Zat-ı Cemil-i Zülkemal, elbette bilbedahe sevdiği ve izharını istediği cemal ve kemal ve esma ve sanatının en câmi’ ve en mükemmel mikyas ve medarı olan bir zata, her halde en ekmel bir vaziyet-i ubudiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine numune-i imtisal edip herkesi onun ittibaına sevk edecek, tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.
Elhasıl: Muhabbetullah, sünnet-i seniyenin ittibaını istilzam edip intac ediyor. Ne mutlu o kimseye ki sünnet-i seniyeye ittibaından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki sünnet-i seniyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor.
Altıncı Nükte
Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş:
كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِى النَّارِ
Yani اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ sırrı ile kavaid-i şeriat-ı garra ve desatir-i sünnet-i seniye, tamam ve kemalini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut hâşâ ve kellâ, nâkıs görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalalettir, ateştir.
Sünnet-i seniyenin meratibi var. Bir kısmı vâcibdir, terk edilmez. O kısım, şeriat-ı garrada tafsilatıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da nevafil nevindendir. Nevafil kısmı da iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tabi sünnet-i seniye kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitaplarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid’attır. Diğer kısmı “âdab” tabir ediliyor ki siyer-i seniye kitaplarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid’a denilmez. Fakat âdab-ı Nebevîye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edepten istifade etmemektir. Bu kısım ise örf ve âdât ve muamelat-ı fıtriyede Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın tevatürle malûm olan harekâtına ittiba etmektir.
Mesela, söylemek âdabını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdabının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok sünnet-i seniyeler var. Bu nevi sünnetlere “âdab” tabir edilir. Fakat o âdaba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir, o âdabdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdabın müraatı, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı tahattur ettiriyor, kalbe bir nur veriyor.
Sünnet-i seniyenin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeaire de taalluk eden sünnetlerdir. Şeair, âdeta hukuk-u umumiye nevinden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi onun terkiyle de umum cemaat mes’ul olur. Bu nevi şeaire riya giremez ve ilan edilir. Nâfile nevinden de olsa şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.
Yedinci Nükte
Sünnet-i seniye, edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki altında bir nur, bir edep bulunmasın! Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş: اَدَّبَنٖى رَبّٖى فَاَحْسَنَ تَاْدٖيبٖى Yani “Rabb’im bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş.” Evet, siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve sünnet-i seniyeyi bilen, kat’iyen anlar ki: Edebin envaını, Cenab-ı Hak habibinde cem’etmiştir. Onun sünnet-i seniyesini terk eden, edebi terk eder. بٖى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ kaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edepsizliğe düşer.
Sual: Her şeyi bilen ve gören ve hiçbir şey ondan gizlenemeyen Allâmü’l-guyub’a karşı edep nasıl olur? Sebeb-i hacalet olan haletler, ondan gizlenemez. Edebin bir nev’i tesettürdür, mûcib-i istikrah hâlâtı setretmektir. Allâmü’l-guyub’a karşı tesettür olamaz?
Elcevap:
Evvela: Sâni’-i Zülcelal nasıl ki kemal-i ehemmiyetle sanatını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de mahlukatını ve ibadını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemil ve Müzeyyin ve Latîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilaf-ı edep oluyor.
İşte sünnet-i seniyedeki edep, o Sâni’-i Zülcelal’in esmalarının hudutları içinde bir mahz-ı edep vaziyetini takınmaktır.
Sâniyen: Nasıl ki bir tabip, doktorluk noktasında bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir. Hilaf-ı edep denilmez. Belki edeb-i tıp öyle iktiza eder, denilir. Fakat o tabip, recüliyet unvanıyla yahut vaiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz. Ona gösterilmesini edep fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek, hayâsızlıktır.
Öyle de Sâni’-i Zülcelal’in çok esması var. Her bir ismin ayrı bir cilvesi var. Mesela “Gaffar” ismi, günahların vücudunu ve “Settar” ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi “Cemil” ismi de çirkinliği görmek istemez. “Latîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm” gibi esma-i cemaliye ve kemaliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esma-i cemaliye ve kemaliye ise melaike ve ruhanî ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edepleriyle göstermek isterler.
İşte sünnet-i seniyedeki âdab, bu ulvi âdabın işaretidir ve düsturlarıdır ve numuneleridir.
Sekizinci Nükte
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ dan evvelki olan لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ … اِلٰى اٰخِرِ âyeti, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın ümmetine karşı kemal-i şefkat ve nihayet re’fetini gösterdikten sonra, şu فَاِنْ تَوَلَّوْا âyetiyle der ki: “Ey insanlar! Ey Müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarf eden ve manevî yaralarınız için kemal-i şefkatle getirdiği ahkâm ve sünnet-i seniyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkat-perver bir zatın bedihî şefkatini inkâr etmek ve göz ile görünen re’fetini ittiham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek, ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz!”
“Ve ey şefkatli Resul ve ey re’fetli Nebi! Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler merak etme! Semavat ve arzın cünudu taht-ı emrinde olan, arş-ı azîm-i muhitin tahtında saltanat-ı rububiyeti hükmeden Zat-ı Zülcelal sana kâfidir. Hakiki mutî taifeleri, senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir!”
Evet, şeriat-ı Muhammediye ve sünnet-i Ahmediyede hiçbir mesele yoktur ki müteaddid hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu davanın ispatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risale-i Nuriye, sünnet-i Ahmediyenin ve şeriat-ı Muhammediyenin (asm) meseleleri, ne kadar hikmetli ve hakikatli olduğuna yetmiş seksen şahid-i sadık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzuya dair iktidar olsa, yazılsa yetmiş değil belki yedi bin risale o hikmetleri bitiremeyecek.
Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin tecrübatım var ki mesail-i şeriatla sünnet-i seniye düsturları, emraz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emraz-ı içtimaiyede gayet nâfi’ birer devadır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli meseleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde ihsas ettiğimi ilan ediyorum. Bu davamda tereddüt edenler, Risale-i Nur eczalarına müracaat edip baksınlar.
İşte böyle bir zatın sünnet-i seniyesine elden geldiği kadar ittibaa çalışmak, ne kadar kârlı ve hayat-ı ebediye için ne kadar saadetli ve hayat-ı dünyeviye için ne kadar menfaatli olduğu kıyas edilsin.
Dokuzuncu Nükte
Sünnet-i seniyenin her bir nevine tamamen bilfiil ittiba etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da bi’n-niyet, bi’l-kasd taraftarane ve iltizamkârane talip olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara zaten ittibaa mecburiyet var. Ve ubudiyetteki müstehab olan sünnet-i seniyenin terkinde günah olmasa dahi büyük sevabın zayiatı var. Tağyirinde ise büyük hata vardır. Âdât ve muamelattaki sünnet-i seniye ise ittiba ettikçe o âdât, ibadet olur. Etmese itab yok. Fakat Habibullah’ın âdab-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır.
Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır. Bid’atlar ise اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ sırrına münafî olduğu için merduddur. Fakat, tarîkatta evrad ve ezkâr ve meşrepler nevinden olsa ve asılları Kitap ve Sünnetten ahzedilmek şartıyla ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı surette olmakla beraber, mukarrer olan usûl ve esasat-ı sünnet-i seniyeye muhalefet ve tağyir etmemek şartıyla, bid’a değillerdir. Lâkin bir kısım ehl-i ilim, bunlardan bir kısmını bid’aya dâhil edip fakat “bid’a-i hasene” namını vermiş.
İmam-ı Rabbanî Müceddid-i Elf-i Sânî (ra) diyor ki: “Ben seyr-ü sülûk-u ruhanîde görüyordum ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmdan mervî olan kelimat nurludur, sünnet-i seniye şuâı ile parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki sünnet-i seniyenin şuâı, bir iksirdir. Hem o sünnet, nur isteyenlere kâfidir, hariçte nur aramaya ihtiyaç yoktur.”
İşte böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir zatın bu hükmü gösteriyor ki: Sünnet-i seniye, saadet-i dâreynin temel taşıdır ve kemalâtın madeni ve menbaıdır.
اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ
رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدٖينَ
Onuncu Nükte
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
âyetinde i’cazlı bir îcaz vardır. Çünkü çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki şu âyet diyor ki “Allah’a (Celle Celalühü) imanınız varsa elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise Allah’ın sevdiği zata benzemelisiniz. Ona benzemek ise ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz tâ ki Allah da sizi sevsin.”
İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki insan için en mühim âlî maksat, Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki o matlab-ı a’lânın yolu, Habibullah’a ittibadır ve sünnet-i seniyesine iktidadır. Bu makamda üç nokta ispat edilse, mezkûr hakikat tamamıyla tezahür eder.
Birinci Nokta: Beşer, fıtraten şu kâinatın Hâlık’ına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünkü fıtrat-ı beşeriyede cemale karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecatına göre, o muhabbet tezayüd eder. Aşkın en münteha derecesine kadar gider. Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde, kâinat kadar bir aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hâfıza, bir kütüphane hükmünde binler kitap kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki kalb-i insan, kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir.
Madem fıtrat-ı beşeriyede ihsan ve cemal ve kemale karşı böyle hadsiz bir istidad-ı muhabbet vardır. Ve madem bu kâinatın Hâlık’ı, kâinatta tezahür eden âsârıyla, bilbedahe tahakkuku sabit olan hadsiz cemal-i mukaddesi; bu mevcudatta tezahür eden nukuş-u sanatıyla bizzarure sübutu tahakkuk eden hadsiz kemal-i kudsîsi ve bütün zîhayatlarda tezahür eden hadsiz enva-ı ihsan ve in’amatıyla bi’l-yakîn ve belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz ihsanatı vardır. Elbette zîşuurların en câmii ve en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştakı olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor.
Evet her bir insan, o Hâlık-ı Zülcelal’e karşı hadsiz bir muhabbete müstaid olduğu gibi o Hâlık dahi herkesten ziyade cemal ve kemal ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbubiyete müstahaktır. Hattâ insan-ı mü’minde hayatına ve bekasına ve vücuduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcudata karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedit alâkaları, o istidad-ı muhabbet-i İlahiyenin tereşşuhatıdır. Hattâ insanın mütenevvi hissiyat-ı şedidesi, o istidad-ı muhabbetin istihaleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır.
Malûmdur ki insan kendi saadetiyle mütelezziz olduğu gibi alâkadar olduğu zatların saadetleriyle dahi mütelezziz oluyor. Ve kendini beladan kurtaranı sevdiği gibi sevdiklerini de kurtaranı öyle sever.
İşte bu halet-i ruhiyeye binaen insan, eğer her insana ait enva-ı ihsanat-ı İlahiyeden yalnız bunu düşünse ki benim Hâlık’ım, beni zulümat-ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada bir güzel dünyayı bana verdiği gibi; ecelim geldiği zaman beni idam-ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp bâki bir âlemde ebedî ve çok şaşaalı bir âlemi bana ihsan ve o âlemin umum enva-ı lezaiz ve mehasininden istifade edecek ve cevelan edip tenezzüh edecek zahirî ve bâtınî hâsseleri, duyguları bana in’am ettiği gibi çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akarib ve ahbap ve ebna-yı cinsimi dahi öyle hadsiz ihsanlara mazhar ediyor ve o ihsanlar bir cihette bana ait oluyor. Zira onların saadetleriyle mesud ve mütelezziz oluyorum.
Madem اَلْاِنْسَانُ عَبٖيدُ الْاِحْسَانِ sırrıyla, herkeste ihsana karşı perestiş var. Elbette böyle hadsiz ebedî ihsanata karşı, kâinat kadar bir kalbim olsa o ihsana karşı muhabbetle dolmak iktiza eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti etmezsem de bi’l-istidat, bi’l-iman, bi’n-niyye, bi’l-kabul, bi’t-takdir, bi’l-iştiyak, bi’l-iltizam, bi’l-irade suretinde ediyorum, diyecek ve hâkeza… Cemal ve kemale karşı insanın göstereceği muhabbet ise icmalen işaret ettiğimiz ihsana karşı muhabbete kıyas edilsin. Kâfir ise küfür cihetiyle hadsiz bir adâvet eder. Hattâ kâinata ve mevcudata karşı zalimane ve tahkirkârane bir adâvet taşıyor.
İkinci Nokta: Muhabbetullah, ittiba-ı sünnet-i Muhammediye aleyhissalâtü vesselâmı istilzam eder. Çünkü Allah’ı sevmek, onun marziyatını yapmaktır. Marziyatı ise en mükemmel bir surette Zat-ı Muhammediye’de (asm) tezahür ediyor. Zat-ı Ahmediye’ye (asm) harekât ve ef’alde benzemek, iki cihetledir:
Birisi: Cenab-ı Hakk’ı sevmek cihetinde emrine itaat ve marziyatı dairesinde hareket etmek, o ittibaı iktiza ediyor. Çünkü bu işte en mükemmel imam, Zat-ı Muhammediye’dir (asm).
İkincisi: Madem Zat-ı Ahmediye (asm), insanlara olan hadsiz ihsanat-ı İlahiyenin en mühim bir vesilesidir. Elbette Cenab-ı Hak hesabına, hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan, sevdiği zata eğer benzemek kabil ise fıtraten benzemek ister. İşte Habibullah’ı sevenlerin, sünnet-i seniyesine ittiba ile ona benzemeye çalışmaları, kat’iyen iktiza eder.
Üçüncü Nokta: Cenab-ı Hakk’ın hadsiz merhameti olduğu gibi hadsiz bir muhabbeti de vardır. Bütün kâinattaki masnuatın mehasini ile ve süslendirmesiyle kendini hadsiz bir surette sevdirdiği gibi masnuatını, hususan sevdirmesine sevmek ile mukabele eden zîşuur mahlukatı sever. Cennetin bütün letaif ve mehasini ve lezaizi ve niamatı, bir cilve-i rahmeti olan bir zatın nazar-ı muhabbetini kendine celbe çalışmak, ne kadar mühim ve âlî bir maksat olduğu bilbedahe anlaşılır.
Madem nass-ı kelâmıyla; onun muhabbetine, yalnız ittiba-ı sünnet-i Ahmediye (asm) ile mazhar olunur. Elbette ittiba-ı sünnet-i Ahmediye (asm), en büyük bir maksad-ı insanî ve en mühim bir vazife-i beşeriye olduğu tahakkuk eder.
On Birinci Nükte
Üç meseledir.
Birinci Mesele: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın sünnet-i seniyesinin menbaı üçtür: Akvali, ef’ali, ahvalidir. Bu üç kısım dahi üç kısımdır: Feraiz, nevafil, âdât-ı hasenesidir.
Farz ve vâcib kısmında ittibaa mecburiyet var; terkinde, azap ve ikab vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir.
Nevafil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat terkinde azap ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevaplar var ve tağyir ve tebdili bid’a ve dalalettir ve büyük hatadır.
Âdât-ı seniyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve neviye ve içtimaiye itibarıyla onu taklit ve ittiba etmek, gayet müstahsendir. Çünkü her bir hareket-i âdiyesinde, çok menfaat-i hayatiye bulunduğu gibi mutabaat etmekle o âdab ve âdetler, ibadet hükmüne geçer.
Evet, madem dost ve düşmanın ittifakıyla, Zat-ı Ahmediye (asm) mehasin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bi’l-ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem binler mu’cizatın delâletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyet’in ve kemalâtının şehadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur’an-ı Hakîm’in hakaikinin tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibaıyla milyonlar ehl-i kemal, meratib-i kemalâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette o zatın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel numunelerdir ve takip edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki bu ittiba-ı sünnette hissesi ziyade ola.
Sünnete ittiba etmeyen, tembellik eder ise hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkit ise dalalet-i azîmedir.
İkinci Mesele: Cenab-ı Hak Kur’an-ı Hakîm’de: وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظٖيمٍ ferman eder. Rivayat-ı sahiha ile Hazret-i Âişe-i Sıddıka (r.anha) gibi sahabe-i güzin, Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı tarif ettikleri zaman “Hulukuhu’l-Kur’an” diye tarif ediyorlardı. Yani Kur’an’ın beyan ettiği mehasin-i ahlâkın misali, Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. Ve o mehasini en ziyade imtisal eden ve fıtraten o mehasin üstünde yaratılan odur.
İşte böyle bir zatın ef’al, ahval, akval ve harekâtının her birisi, nev-i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, ona iman eden ve ümmetinden olan gafillerin, (sünnetine ehemmiyet vermeyen veyahut tağyir etmek isteyen) ne kadar bedbaht olduğunu divaneler de anlar.
Üçüncü Mesele: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, hilkaten en mutedil bir vaziyette ve en mükemmel bir surette halk edildiğinden, harekât ve sekenatı, itidal ve istikamet üzerine gitmiştir. Siyer-i seniyesi, kat’î bir surette gösterir ki her hareketinde istikamet ve itidal üzere gitmiş, ifrat ve tefritten içtinab etmiştir. Evet, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ emrini tamamıyla imtisal ettiği için bütün ef’al ve akval ve ahvalinde istikamet, kat’î bir surette görünüyor.
Mesela, kuvve-i akliyenin fesat ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabavet ve cerbezeden müberra olarak, hadd-i vasat ve medar-ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve-i akliyesi daima hareket ettiği gibi…
Kuvve-i gazabiyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve-i gazabiyenin medar-ı istikameti ve hadd-i vasatı olan şecaat-i kudsiye ile kuvve-i gazabiyesi hareket etmekle beraber…
Kuvve-i şeheviyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan humud ve fücurdan musaffâ olarak, o kuvvenin medar-ı istikameti olan iffette, kuvve-i şeheviyesi daima iffeti, a’zamî masumiyet derecesinde rehber ittihaz etmiştir. Ve hâkeza…
Bütün sünen-i seniyesinde, ahval-i fıtriyesinde ve ahkâm-ı şer’iyesinde, hadd-i istikameti ihtiyar edip zulüm ve zulümat olan ifrat ve tefritten, israf ve tebzirden içtinab etmiştir. Hattâ tekellümünde ve ekl ve şürbünde, iktisadı rehber ve israftan kat’iyen içtinab etmiştir. Bu hakikatin tafsilatına dair binler cilt kitap telif edilmiştir. اَلْعَارِفُ تَكْفٖيهِ الْاِشَارَةُ sırrınca, bu denizden bu katre ile iktifa edip kıssayı kısa keseriz.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى جَامِعِ مَكَارِمِ الْاَخْلَاقِ وَ مَظْهَرِ سِرِّ (وَ اِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظٖيمٍ) اَلَّذٖى قَالَ : مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهٖيدٍ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى هَدٰينَا لِهٰذَا وَ مَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْ لَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓائَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
*
