On Dördüncü Söz



İzahlı Metin

On Dördüncü Söz

*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

*Elif, Lâm, Râ. Kitâbun uhkimet âyâtuhu summe fussilet min ledun Hakîmin Habîr* (Elif, Lâm, Râ. Bu, ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da her şeyi bilen ve her işi hikmetle yapan Allah tarafından ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.)

Hikmetli Kur’an’ın ve onun gerçek yorumcusu olan hadislerin bazı yüce ve derin gerçeklerine ulaşmak için, teslimiyeti ve itaati eksik olan kalplere yardım edecek basamaklar olarak bu hakikatlerin bazı benzerlerine işaret edeceğiz. Sonunda ise ibret verici bir ders ve bir ilahi yardım sırrı açıklanacaktır. Bu gerçeklerden olan haşir ve kıyametin benzerleri, Onuncu Söz’de, özellikle de Dokuzuncu Hakikat’inde anlatıldığı için tekrar etmeye gerek yoktur. Sadece diğer hakikatlerden örnek olarak beş meseleyi ele alacağız.

Birincisi: Örneğin, *khalakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin* (“Gökleri ve yeri altı günde yarattık.”) ayetinin ifade ettiği ve Kur’an’ın günlerinin belki de bin veya elli bin sene gibi uzun zaman dilimlerinden oluştuğunu ve insan dünyası ile hayvanlar âleminin de altı günde var olacağına işaret eden o yüce gerçeğe kanaat getirmek için; her şeyi sonsuz bir kudretle yaratan Yüce Allah’ın birer gün sayılan her bir asırda, her bir senede ve her bir günde yarattığı akıp giden âlemleri, sürekli hareket halindeki kâinatları ve geçici dünyaları gözler önüne seriyoruz. Evet, sanki dünyalar da insanlar gibi birer misafirdir. Her mevsimde Yüce Allah’ın emriyle âlem dolar ve boşalır.

İkincisi: Örneğin,

*ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mubîn* (Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitapta yazılıdır.), *ve kulle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mubîn* (Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazmışızdır.), *lâ ya’zubu anhu miskâlu zerratin fis semâvâti ve lâ fil ardı ve lâ asgara min zâlike ve lâ ekbera illâ fî kitâbin mubîn* (Ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şey O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük veya daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır.)

gibi ayetlerin ifade ettiği “Bütün varlıklar, bütün halleriyle, var olmadan önce de, var olduktan sonra da, yok olup gittikten sonra da yazılıdır, yazılır ve yazılmaktadır.” şeklindeki yüce gerçeğe kanaat getirmek için şunu gösteriyoruz: O sonsuz kudret sahibi Sanatkâr, yeryüzü sayfasında her mevsimde, özellikle de baharda değiştirdiği sayısız ve düzenli varlığın varoluş özetlerini, hayat hikâyelerini ve hareket kanunlarını; çekirdeklerinde, tohumlarında ve köklerinde manevi bir şekilde kaydedip saklamaktadır. Varlıklar yok olduktan sonra ise kader kalemiyle, onların aynısını basit tohumcuklarına manevi bir tarzda yazdığını, hatta her geçici baharda, yaş kuru ne varsa hepsini sınırlı sayıdaki tanecikler ve kemikler gibi olan tohumlarda, ölmüş odunlarda mükemmel bir düzenle koruduğunu gözler önüne seriyoruz. Sanki her bir bahar, tek bir çiçek gibi son derece düzenli ve ölçülü bir şekilde, sonsuz güzellik ve haşmet sahibi bir zatın eliyle yeryüzüne takılıp koparılıyor, konulup kaldırılıyor.

Gerçek böyleyken, insanın en tuhaf sapkınlıklarından biri şudur: Aslında kader kaleminin yazdığı Levh-i Mahfuz’un sadece bir yansıması ve Allah’ın sanatının bir özeti olan ve gafillerin dilinde “tabiat” olarak adlandırılan bu fıtri yazıyı, bu sanatlı nakşı, üzerinde işlem yapılan bu hikmet cetvelini; her şeyin kaynağı ve gerçek faili olan “etkin bir tabiat” olarak kabul etmesidir. *Eynes serâ mines süreyyâ* (Yer nerede, Süreyya yıldızı nerede?) Hakikat nerede, gafillerin düşünceleri nerede?

Üçüncüsü: Örneğin, Arş’ı taşıyan melekler, yer ve göklerin görevli melekleri ve diğer bazı melekler hakkında, doğru haber veren Peygamber Aleyhissalatu Vesselam’ın tasvir ettiği; mesela kırk bin başı, her başında kırk bin dili ve her dilinde kırk bin farklı şekilde Allah’ı tesbih ettiklerini anlatan ve onların ibadetlerindeki düzeni, kuşatıcılığı ve genişliği ifade eden gerçeğe ulaşmak için şuna dikkat et: Yüce Allah;

*Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinne* (Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu tesbih eder.), *innâ sahharnel cibâle meahû yusebbihne* (Biz dağları onunla beraber tesbih etmeleri için emrine verdik.), *innâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâl* (Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk.)

gibi ayetlerle açıkça belirtiyor ki: Varlıkların en büyükleri ve en kuşatıcı olanları bile kendi büyüklüklerine ve azametlerine uygun bir tarzda Allah’ı tesbih ettiğini gösteriyor ve durum gerçekten de böyle görünüyor.

Evet, Allah’ı tesbih eden bir deniz olan şu göklerin tesbih kelimeleri güneşler, aylar ve yıldızlar olduğu gibi; Allah’ı tesbih eden ve O’na şükreden bir kuş olan şu yeryüzünün şükür ifadeleri de hayvanlar, bitkiler ve ağaçlardır. Demek ki her bir ağacın ve her bir yıldızın kendine özel tesbihleri olduğu gibi, yeryüzünün de, yeryüzünün her bir kıtasının da, her bir dağ ve derenin de, karaların ve denizlerin de, göklerin her bir katının ve her bir burcunun da kendine ait kuşatıcı bir tesbihi vardır. Binlerce başı olan şu yeryüzünün her başında yüz binlerce dil bulunur ve her dilde yüz binlerce farklı şekilde açan tesbih çiçeklerini ve şükür meyvelerini, misal âleminde tercümanlık edip gösterecek ve ruhlar âleminde temsil edip ilan edecek, elbette ki ona görevli bir melek vardır.

Evet, birden fazla varlık bir topluluk haline gelirse, onların bir manevi şahsiyeti oluşur. Eğer o topluluk kaynaşıp bir bütün haline gelirse, onu temsil edecek bir manevi şahsiyet, bir tür manevi ruh ve onun tesbih görevini yerine getirecek görevli bir melek olacaktır.

İşte bak, örnek olarak bu Barla bölgesinin, şu dağın dilinin muazzam bir kelimesi olan, odamızın önündeki şu çınar ağacına bak ve gör: Ağacın şu üç başının her birinde kaç yüz dal dili var ve her dilde, kaç yüz ölçülü ve düzenli meyve kelimeleri var ve her meyvede dikkat et, kaç yüz kanatlı ve ölçülü tohumcuk harfleri, “Ol!” emriyle her şeyi yaratan Yüce Sanatkâr’ına ne kadar etkili bir övgü ve ne kadar açık bir tesbih ettiğini işitip gördüğün gibi; ona görevli olan melek de buna göre mana âleminde sayısız dillerle onun tesbihini temsil etmektedir. Hikmet de zaten böyle olmasını gerektirir.

Dördüncüsü: Örneğin,

*innemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehû kun fe yekûn* (O, bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri sadece “Ol!” demektir, o da hemen oluverir.), *ve mâ emrus sâati illâ ke lemhil basar* (Kıyametin kopuşu, ancak bir göz açıp kapama gibidir.), *ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd* (Biz ona şah damarından daha yakınız.), *ta’rucul melâiketu ver rûhu ileyhi fî yevmin kâne mikdâruhû hamsîne elfe seneh* (Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde O’na yükselirler.)

gibi ayetlerin ifade ettiği şu yüce gerçeğe göre: Mutlak güç sahibi Allah, varlıkları o kadar kolaylıkla, hızla, hiçbir müdahaleye ve temasa gerek duymadan yaratır ki, sanki sadece bir emirle yarattığı görülür ve anlaşılır. Hem o sonsuz kudret sahibi Sanatkâr, yarattıklarına son derece yakın olduğu halde, yarattıkları O’ndan son derece uzaktır. Hem O, sonsuz büyüklüğüyle birlikte, en küçük ve önemsiz işleri bile büyük bir önemle düzenler ve onları kusursuz sanatının dışında bırakmaz.

İşte bu Kur’an gerçeğinin varlığına, yaratılıştaki mutlak kolaylık içindeki mükemmel düzen tanıklık ettiği gibi, gelecek temsil de onun hikmetinin sırrını gösterir. Örneğin, *ve lillâhil meselul a’lâ* (En yüce sıfatlar Allah’a aittir), Yüce Sanatkâr’ın güzel isimlerinden olan Nur isminin yoğun bir aynası konumundaki güneşin, Allah’ın emri ve kontrolüyle kendisine verilen görevler, bu gerçeği anlamaya yaklaştırır. Şöyle ki:

Güneş, yüceliğiyle birlikte bütün şeffaf ve parlak şeylere son derece yakındır, hatta onların kendilerinden bile onlara daha yakındır. Yansıması, görüntüsü ve tasarrufa benzer birçok yönüyle onları etkilediği halde; o şeffaf şeyler ise ondan binlerce yıl uzaktır. Onu hiçbir şekilde etkileyemezler ve ona yakınlık iddia edemezler.

Ayrıca güneş, her şeffaf zerreye, hatta ışığının girdiği her yere hazır ve nazır gibidir. Bu durum, o zerrenin kabiliyetine ve rengine göre güneşin bir yansımasının ve bir tür görüntüsünün belirmesiyle anlaşılır.

Güneşin nuraniyetinin büyüklüğü ölçüsünde, kuşatıcılığı ve nüfuz etme gücü de artar. Bu nurani büyüklüğündendir ki en küçük ve en ufak şeyler bile ondan gizlenip kaçamazlar. Demek ki büyüklüğü ve azameti, küçük ve önemsiz şeyleri nuraniyet sırrıyla dışarıda bırakmak yerine, tam aksine onları kendi kuşatma alanına alır.

Ayrıca, güneşi kendisine verilen yansımalarda ve görevlerde, imkânsız bir varsayımla, dilediğini yapan bir fail olarak düşünsek; Allah’ın izniyle o derece kolaylık, hız ve genişlik içinde, zerreden damlaya, deniz yüzeyinden gezegenlere kadar öyle işler yapar ki, bu muazzam tasarrufları sanki sadece saf bir emirle yaptığı hayal edilebilir. Zerre ile gezegen, onun emri karşısında eşittir. Deniz yüzeyine verdiği feyzi, zerreye de kabiliyetine göre tam bir düzen içinde verir.

İşte, gökyüzü denizinin yüzeyinde parlak bir kabarcık ve Mutlak Kudret Sahibi’nin Nur isminin yansımasına yoğun bir ayna olan şu güneşin, gözle görülür bir şekilde bu gerçeğin üç temel örneğini sergilediğini görüyoruz. Elbette, güneşin ışığı ve ısısı, O’nun ilim ve kudretine kıyasla toprak gibi yoğun kalır. “Nur’un Nuru, Nuru aydınlatan, Nura ölçü koyan” Yüce Allah’ın, ilim ve kudretiyle her şeye sonsuz derecede yakın, her an hazır ve her şeyi gören olduğuna; varlıkların ise O’ndan son derece uzak olduğuna; işlerini o kadar zahmetsiz, müdahalesiz ve kolaylıkla yaptığına ki sanki sadece saf bir emrin hızı ve kolaylığıyla yarattığı anlaşıldığına; hiçbir şeyin –küçük ya da büyük, tekil ya da genel– O’nun kudret dairesinin dışına çıkamadığına ve O’nun azametinin her şeyi kuşattığına, şüpheye yer bırakmayacak bir iman kesinliğiyle inanırız ve inanmamız gerekir.

Beşincisi: “*ve mâ kaderûllâhe hakka kadrihî vel ardu cemîan kabdatuhû yevmel kıyâmeti ves semâvâtu matviyyâtun bi yemînih* (Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun avucundadır, gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür.) ayetinden tutun, *va’lemû ennallâhe yehûlu beynel mer’i ve kalbih* (Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer.) ayetine kadar… Ve *Allâhu hâliku kulli şey’in ve huve alâ kulli şey’in vekîl* (Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şeyin üzerinde vekildir.) ayetinden tutun, *ya’lemu mâ yusirrûne ve mâ yu’linûn* (Onların gizlediklerini de açıkladıklarını da bilir.) ayetine kadar… Ve *khalakas semâvâti vel ard* (Gökleri ve yeri yarattı.) ayetinden tutun, *khalakakum ve mâ ta’melûn* (Sizi ve yaptıklarınızı O yarattı.) ayetine kadar… Ve *mâ şâallâhu lâ kuvvete illâ billâh* (Allah ne dilerse o olur, Allah’tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur.) ayetinden tutun, *ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh* (Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.) ayetine kadar uzanan, Rabliğinin azametinin ve ilahlığının büyüklüğünün sınırlarını belirleyen Ezel ve Ebed Sultanı’nın; şu aciz, sonsuz derecede zayıf, sonsuz derecede fakir, sonsuz derecede muhtaç ve yalnızca sınırlı bir irade ile donatılmış, yaratma kabiliyeti olmayan zayıf bir kazanma gücüne sahip insanoğluna karşı Kur’an’daki şiddetli şikayetleri, büyük tehditleri ve korkutucu uyarıları hangi hikmete dayanmaktadır, nasıl bağdaştırılır ve ne şekilde uygun düşer?” şeklindeki derin ve yüce gerçeğe kanaat getirmek için şu gelecek iki temsile bak:

Birinci Temsil: Örneğin, içinde sayısız meyveli ve çiçekli sanat eseri bulunan şahane bir bağ vardır. Oraya göz kulak olmak için pek çok hizmetçi görevlendirilmiştir. Bir hizmetkârın görevi de sadece o bağa yayılacak ve içilecek suyun kanalındaki deliğin kapağını açmaktır. Fakat bu hizmetkâr tembellik edip deliğin kapağını açmadı. O bağın gelişimi zarar gördü veya kurudu. O zaman Yaratıcı’nın ilahi sanatından, Sultan’ın şahane denetiminden ve güneş, hava ve toprağın sadık hizmetinden başka, bütün hizmetçilerin o sersemden şikâyet etmeye hakları vardır. Çünkü o, onların hizmetlerini sonuçsuz bıraktı veya zarar verdi.

İkinci Temsil: Örneğin, padişaha ait devasa bir gemide, sıradan bir adamın küçücük bir görevini ihmal etmesiyle, gemideki bütün görevlilerin hizmetlerinin sonuçları zarar gördüğünden ve hatta bazıları yok olduğundan, geminin sahibi bütün o görevliler adına ondan şiddetle şikâyet eder. Kusurlu kişi ise, “Ben sıradan biriyim, önemsiz bir ihmalim yüzünden bu şiddeti hak etmiyorum.” diyemez. Çünkü tek bir yokluk, sayısız yokluğa sebep olur. Fakat varlık, kendine göre bir sonuç verir. Zira bir şeyin var olması, bütün şartların ve sebeplerin var olmasına bağlıyken; o şeyin yok olması, tek bir şartın ortadan kalkmasıyla veya tek bir parçanın yokluğuyla sonuç olarak yok olur. İşte bu yüzdendir ki, “Yıkmak, yapmaktan çok daha kolaydır.” sözü, genel kabul görmüş bir kural haline gelmiştir.

Madem inkâr, sapkınlık, isyan ve günahın temelleri; inkâr etmek, reddetmek, terk etmek ve kabul etmemektir. Dış görünüşte ne kadar olumlu ve varlıklı görünse de aslında bir yokluk ve hiçliktir. Öyleyse bu, bulaşıcı bir suçtur. Diğer varlıkların amellerinin sonuçlarına zarar verdiği gibi, Allah’ın güzel isimlerinin güzelliklerinin yansımasına da perde çeker.

İşte, şikâyet etmeye hakları olan bu sayısız varlık adına, o varlıkların Sultanı, şu isyankâr insandan büyük bir şekilde şikâyet eder ve bu, hikmetin ta kendisidir. Ve o isyankâr, şiddetli tehditleri elbette hak eder ve korkutucu uyarılara şüphesiz layıktır.

*

Sonuç

(Gafil kafaya bir tokmak ve bir ibret dersidir.)

*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

*ve mel hayâtud dunyâ illâ metâul gurûr* (Dünya hayatı, aldatıcı bir faydadan başka bir şey değildir.)

Ey gaflete dalan, bu hayatı tatlı gören, ahireti unutup dünyaya yönelen bahtsız nefsim! Neye benzediğini bilir misin? Deve kuşuna… Avcıyı görür, uçamaz; başını kuma sokar ki avcı onu görmesin. Kocaman gövdesi dışarıdadır. Avcı onu görür. Yalnızca o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.

Ey nefis! Şu temsile bak ve gör; bakış açısını sadece dünyaya odaklamak, değerli bir lezzeti nasıl da acı bir eleme dönüştürür.

Mesela, şu köyde, yani Barla’da iki adam bulunsun. Birisinin dostlarının yüzde doksan dokuzu İstanbul’a gitmişler, orada güzelce yaşıyorlar. Sadece bir tek dostu burada kalmış, o da oraya gidecek. Bu yüzden bu adam İstanbul’a özlem duyar, orayı düşünür. Dostlarına kavuşmak ister. Ne zaman ona “Oraya git!” dense, sevinip gülerek gider. İkinci adamın ise dostlarının yüzde doksan dokuzu buradan gitmişler. Bir kısmı yok olmuş, bir kısmı ise ne görülen ne de görünür yerlere girmişler. Perişan olup gittiklerini zanneder. Bu zavallı adam ise, bütün o dostlarının yerine sadece bir misafirle yakınlık kurup teselli bulmak ister. Onunla o acı verici ayrılık acılarını kapatmak ister.

Ey nefis! Başta Allah’ın Sevgilisi Peygamberimiz olmak üzere bütün dostların kabrin öbür tarafındadır. Burada kalan bir iki kişi de zaten gidiyor. Ölümden ürküp kabirden korkarak başını çevirme. Mertçe kabre bak; dinle, senden ne istiyor. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak, ne talep ediyor. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme.

Ey nefsim! Şöyle deme: “Zaman değişti, çağ başkalaştı, herkes dünyaya daldı, hayata tapıyor. Geçim derdiyle sarhoş olmuş durumda.” Çünkü ölüm değişmiyor. Ayrılık, sonsuzluğa dönüşüp başkalaşmıyor. İnsanın acizliği ve fakirliği değişmiyor, aksine artıyor. İnsanın yolculuğu bitmiyor, daha da hızlanıyor.

Hem “Ben de herkes gibiyim.” deme. Çünkü herkes sana ancak kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak anlamına gelen teselli ise kabrin öbür tarafında tamamen geçersizdir. Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu dünya misafirhanesine hikmet gözüyle baksan, hiçbir şeyi düzensiz ve amaçsız göremezsin. Nasıl olur da sen düzensiz ve amaçsız kalabilirsin?

Deprem gibi olaylar olan şu kâinat hadiseleri, tesadüf oyuncağı değildir. Örneğin, yeryüzüne bitki ve hayvan türlerinden giydirilen, birbiri üstünde, birbiri içinde, son derece düzenli ve işlemeli gömleklerin; baştan aşağıya amaçlarla ve hikmetlerle süslenmiş, donatılmış olduğunu gördüğün ve yeryüzünün son derece yüce amaçlar içinde, tam bir düzenle cezbedilmiş bir mevlevi gibi dönüp döndürüldüğünü bildiğin halde, nasıl oluyor da yeryüzünün insanoğlundan, özellikle de müminlerden beğenmediği bazı gaflet tavırlarının manevi ağırlığından omuz silkmeye benzeyen deprem gibi (Haşiye[1]) ölüm dolu hayati olaylarını; bir dinsizin yaydığı gibi amaçsız, tesadüfi zannederek bütün musibetzedelerin acı kayıplarını karşılıksız ve boşa gitmiş gösterip onları müthiş bir ümitsizliğe atıyorlar? Hem büyük bir hata hem de büyük bir zulüm ediyorlar.

Aksine, bu tür olaylar, hikmetli ve merhametli bir Allah’ın emriyle, müminlerin fani mallarını sadaka hükmüne çevirip kalıcı kılmaktır ve nimetlere karşı nankörlükten kaynaklanan günahlara bir kefarettir. Nitekim bir gün gelecek, emrimize verilmiş olan şu yeryüzü, yüzünün süsü olan insan eserlerini şirke bulaşmış ve şükürsüz görüp çirkin bulacak. Yaratıcısının emriyle büyük bir depremle bütün yüzünü silip temizleyecek. Allah’ın emriyle şirk koşanları cehenneme dökecek, şükredenlere ise “Haydi, cennete buyurun!” diyecektir.

*

 

On Dördüncü Söz’ün Eki

*Bismillahirrahmanirrahim* (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

*izâ zulziletil ardu zilzâlehâ ۞ ve ahracetil ardu eskâlehâ ۞ ve kâlel insânu mâ lehâ ۞ yevmeizin tuhaddisu ahbârehâ ۞ bi enne rabbeke evhâ lehâ …* (Yer o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı, içindeki ağırlıkları dışarı çıkardığı ve insan ‘Buna ne oluyor?’ dediği zaman, işte o gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle bütün haberlerini anlatır…)

Bu sure kesin olarak ifade ediyor ki: Yeryüzü, hareketinde ve sarsıntısında vahiy ve ilhama mazhar olarak, bir emir altında hareket ediyor. Bazen de titriyor.

Manevi ve önemli bir yönden, şimdiki deprem münasebetiyle altı yedi küçük soruya karşı, yine manevi bir ihtar yardımıyla cevaplar kalbe geldi. Ayrıntılı yazmaya kaç defa niyet ettiysem de izin verilmedi. Sadece özet olarak kısaca yazılacak.

Birinci Sual: Bu büyük depremin maddi musibetinden daha acı olan manevi musibeti olarak, depremin devam etmesinden kaynaklanan korku ve ümitsizliğin, halkın çoğunluğunun birçok yerde gece rahatını kaçırarak dehşetli bir azap vermesi nedendir?

Yine manevi cevap: Şöyle denildi ki, mübarek Ramazan ayının teravih vaktinde, tam bir neşe ve sevinçle, sarhoşçasına ve son derece hevesli şarkıların, bazen kızların sesleriyle radyo aracılığıyla bu mübarek İslam merkezinin her köşesinde çekici bir şekilde dinletilmesi, bu korku azabına sebep oldu.

İkinci Sual: Niçin kâfirlerin memleketlerinde bu ilahi tokat başlarına gelmiyor da bu zavallı Müslümanlara iniyor?

Cevap: Büyük hatalar ve suçlar ertelenerek büyük merkezlerde, küçücük suçlar ise hemen küçük merkezlerde cezalandırıldığı gibi; önemli bir hikmete dayanarak, kâfirlerin suçlarının büyük bir kısmı Mahkeme-i Kübra olan haşre ertelenirken, müminlerin hatalarının cezası kısmen bu dünyada verilir. (Haşiye[2])

Üçüncü Sual: Bazı kişilerin hatasından kaynaklanan bu musibetin, ülkede bir dereceye kadar genel bir hal almasının sebebi nedir?

Cevap: Genel musibet, çoğunluğun hatasından ileri geldiği için, insanların büyük bir kısmının o zalim kişilerin davranışlarına fiilen veya onaylayarak veya katılarak taraftar olmasıyla manen ortak olur ve genel bir musibete sebebiyet verir.

Dördüncü Sual: Madem bu deprem musibeti, hataların bir sonucu ve günahlara kefarettir. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Allah’ın adaleti buna nasıl müsaade eder?

Yine manevi yönden cevap: Bu mesele kader sırrıyla ilgili olduğu için Kader Risalesi’ne havale edip, burada sadece şu kadar denildi:

*Vettekû fitneten lâ tusîbennellezîne zalemû minkum hâssah* (Öyle bir fitneden sakının ki, geldiği zaman içinizden sadece zulmedenlere isabet etmekle kalmaz, masumları da yakar.)

Bu ayetin sırrı şudur: Bu dünya bir deneme ve imtihan meydanıdır; bir sorumluluk ve mücadele yeridir. İmtihan ve sorumluluk gerektirir ki, gerçekler perdeli kalsın da yarışma ve mücadele ile Ebubekirler en yüce makamlara çıksın, Ebucehiller ise en aşağı derecelere insinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsalardı, Ebucehiller de tıpkı Ebubekirler gibi teslim olur, mücadele ile manevi gelişim kapısı kapanır ve sorumluluk sırrı bozulurdu.

Madem mazlumun, zalimle beraber musibete uğraması ilahi hikmet gereği lazımdır. Acaba o zavallı mazlumların rahmet ve adaletten payları nedir?

Bu soruya cevaben denildi ki: O musibetteki gazap ve öfke içinde, onlara bir rahmet tecellisi vardır. Çünkü o masumların fani malları, onlar için bir sadaka olup kalıcı bir mal hükmüne geçtiği gibi, fani hayatları da onlara kalıcı bir hayat kazandıracak derecede bir tür şehitlik hükmünde olarak, nispeten az ve geçici bir sıkıntı ve azapla büyük ve daimi bir kazanç sağlayan bu deprem, onlar hakkında gazabın tam içinde bir rahmettir.

Beşinci Sual: Adil ve Rahim, Kadir ve Hakîm olan Allah, neden özel hatalara özel ceza vermeyip de koskoca bir unsuru musallat eder? Bu durum, O’nun rahmetinin güzelliğine ve kudretinin kuşatıcılığına nasıl uygun düşer?

Cevap: Sonsuz kudret sahibi Yüce Allah, her bir unsura çok sayıda görev vermiş ve her bir görevde pek çok sonuç yaratmaktadır. Bir unsurun tek bir görevinde, tek bir sonucu çirkin, kötü ve musibet olsa da, diğer güzel sonuçlar bu sonucu da güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin sonucun meydana gelmemesi için, insana karşı öfkelenmiş olan o unsur bu görevden men edilseydi, o zaman o güzel sonuçlar sayısınca iyilik terk edilmiş olurdu. Gerekli bir iyiliği yapmamanın da kötülük olması sebebiyle, o iyilikler sayısınca kötülük yapılmış olurdu. Bu durum, tek bir kötülük gelmesin diye, son derece çirkin, hikmete ve gerçeğe aykırı bir kusur olurdu. Kudret, hikmet ve hakikat ise kusurdan uzaktır.

Madem bazı hatalar, unsurları ve yeryüzünü öfkelendirecek derecede yaygın bir isyandır ve pek çok canlının hakkına yönelik aşağılayıcı bir tecavüzdür. Elbette o suçun olağanüstü çirkinliğini göstermek için, koskoca bir unsura, genel görevi içinde “Onları terbiye et!” diye emir verilmesi hikmetin, adaletin ve mazlumlara da rahmetin ta kendisidir.

Altıncı Sual: Depremin, yeryüzünün içindeki madensel değişimlerin bir sonucu olduğunu gafiller yayarak, adeta olaya tesadüfi, doğal ve amaçsız bir hadise gözüyle bakıyorlar. Bu olayın manevi sebeplerini ve sonuçlarını görmüyorlar ki akılları başlarına gelsin. Bunların dayandığı bu maddi sebebin bir gerçekliği var mıdır?

Cevap: Sapkınlıktan başka hiçbir gerçekliği yoktur. Çünkü her sene elli milyondan fazla desenli ve düzenli gömlek giyip değiştiren yeryüzünün üstündeki binlerce türden sadece bir tür olan, mesela, sinek topluluğunun sayısız bireyinden tek bir ferdinin yüzlerce organından sadece bir organı olan kanadının bile, bir kasıt, irade, dileme ve hikmet tecellisine mazhar olması, ona karşı kayıtsız kalınmaması ve başıboş bırakılmaması gösteriyor ki; değil sayısız şuurlu varlığın beşiği, anası, sığınağı ve koruyucusu olan koskoca yeryüzünün önemli fiil ve halleri, belki de hiçbir şey –ister küçük ister büyük olsun– ilahi irade, tercih ve kasıt dışında olamaz.

Fakat Mutlak Kudret Sahibi, hikmeti gereği dış sebepleri kendi tasarruflarına bir perde yapmaktadır. Depremi dilediği zaman, bazen bir madene hareket etmesini emredip onu ateşler. Haydi madensel değişimler olsa bile, bu yine Allah’ın emri ve hikmetiyle olur, başka türlü olamaz.

Mesela, bir adam bir tüfekle birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmayıp, sadece fişekteki barutun ateş alması noktasına odaklanarak zavallı maktulün bütün haklarını yok saymak, ne derece akılsızlık ve divaneliktir.

Aynen bunun gibi, Yüce Kudret Sahibinin emri altındaki bir memuru, belki bir gemisi, bir uçağı olan yeryüzünün içinde bulunan ve hikmet ve irade ile depolanmış bir bombayı, gaflet ve isyan ehlini uyandırmak için “Ateşle!” şeklindeki ilahi emri unutmak ve bunu tabiata bağlamak, ahmaklığın en çirkinidir.

Altıncı Sualin Tamamlayıcısı ve Haşiyesi: Sapkınlık ve dinsizlik ehli, kendi yollarını korumak ve müminlerin uyanışına karşı çıkıp engel olmak için o derece garip bir inatçılık ve tuhaf bir ahmaklık gösteriyorlar ki, insanı insanlığından pişman ederler.

Mesela, bu son zamanlarda insanın bir dereceye kadar genel bir hal alan zulümlü ve karanlık isyanından dolayı kâinat ve temel unsurlar öfkelenmişken; yerin ve göklerin Yaratıcısı da sadece özel bir Rablik sıfatıyla değil, bütün kâinatın ve bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi olması sıfatıyla, genel ve geniş bir tecelli ile kâinatın bütününde ve Rabliğinin genel dairesinde insanoğlunu uyandırmak, dehşetli isyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinat Sultanı’nı onlara tanıtmak için; eşi görülmemiş, ardı arkası kesilmeyen su, hava ve elektrikten; depremi, fırtınayı ve Dünya Savaşı gibi genel ve dehşetli felaketleri insanoğlunun yüzüne çarparak, bununla hikmetini, kudretini, adaletini, her şeyi ayakta tuttuğunu, iradesini ve hâkimiyetini apaçık bir şekilde gösterdiği halde; insan suretindeki bir kısım ahmak şeytanlar ise, bu genel ilahi işaretlere ve ilahi terbiye metoduna karşı, aptalca bir inatla karşılık verip şöyle diyorlar: “Bu doğa olayıdır, bir madenin patlamasıdır, tesadüfidir. Güneşin ısısının elektrikle çarpışmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilayetinin atmosferinde ve havasında göğü kızartmış, yangın görüntüsü vermiştir.” diye anlamsız hezeyanlarda bulunuyorlar.

Sapkınlıktan kaynaklanan sınırsız bir cehalet ve dinsizlikten doğan çirkin bir inat sebebiyle bilmiyorlar ki, sebepler sadece birer bahanedir, birer perdedir. Dağ gibi bir çam ağacının donanımlarını dokumak ve yetiştirmek için bir köy büyüklüğünde yüz fabrika ve tezgâh yerine küçücük bir çekirdeği gösterip, “İşte bu ağaç bundan çıkmış.” diyerek Sanatkâr’ın o çam ağacında gösterdiği binlerce mucizeyi inkâr etmeye benzer şekilde, bazı dış sebepleri göstererek, Yaratıcı’nın irade ve hikmetle işlediği çok büyük bir Rablik fiilini hiçe indirirler. Bazen son derece derin, bilinmez ve binlerce yönden hikmeti olan bir gerçeğe bilimsel bir isim takarlar. Sanki o isimle mahiyeti anlaşıldı, sıradanlaştı, hikmetsiz ve anlamsız kaldı.

İşte gel! Akılsızlığın ve ahmaklığın sonsuz derecelerine bak ki, yüz sayfayla tarif edilse ve hikmetleri açıklansa ancak tam olarak bilinebilecek derin ve geniş, bilinmeyen bir gerçeğe bir isim takar ve bilinen bir şeymiş gibi, “Bu, budur.” der. Mesela “Güneşin bir maddesinin elektrikle çarpışmasıdır.”

Ayrıca, her biri genel bir iradenin, kapsamlı bir tercihin ve türe özgü bir hâkimiyetin unvanı olan ve “âdetullah” (Allah’ın âdeti) adıyla anılan fıtri kanunlardan birine, özel ve kasıtlı bir Rablik olayını dayandırır. Bu dayandırma ile onun bilinçli iradeyle olan bağını koparır; sonra da onu tesadüfe ve tabiata havale eder. Ebucehil’den kat kat daha cahil olduğunu gösterir. Tıpkı bir askerin veya bir taburun zaferle sonuçlanan savaşını, sadece askeri bir kural ve kanuna bağlayıp kumandanından, padişahından, hükümetinden ve kasıtlı hareketlerden alakasını kesen isyankâr bir divane gibi olur.

Yine, meyveli bir ağacın bir çekirdekten yaratılması gibi, bir tırnak kadar bir odun parçasından çok mucizeli bir usta, yüz okka çeşitli yemek, yüz arşın çeşitli kumaş yapsa; bir adam o odun parçasını gösterip, “Bu işler, doğal ve tesadüfi olarak bundan olmuş.” diyerek o ustanın harika sanatlarını ve hünerlerini hiçe indirirse, bu ne derece bir ahmaklıktır. Aynen bunun gibi…

Yedinci Sual: Bu yeryüzü olayının, bu memleketin Müslüman halkına yönelik olması ve onları hedef alması ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha çok dokunuyor?

Cevap: Bu olayın hem şiddetli kışta, hem karanlık gecede, hem dehşetli soğukta, hem de Ramazan’ın hürmetini gözetmeyen bu ülkeye özgü olması; hem de yıkımından ders alınmadığı için gafilleri hafifçe uyandırmak amacıyla depremin devam etmesi gibi pek çok işaretin delaletiyle bu olay, iman ehlini hedef alıp onlara yönelerek, onları namaza ve duaya uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Zavallı Erzincan gibi yerlerde daha fazla sarsmasının iki yönü vardır:

Birincisi: Hataları az olduğu için temizlemek amacıyla ceza aceleye getirildi.

İkincisi: O gibi yerlerde güçlü ve hakikatli iman koruyucularının ve İslam savunucularının az veya tamamen mağlup olması fırsatıyla, dinsizlerin orada etkili bir faaliyet merkezi kurmaları sebebiyle en önce oraları tokatladı ihtimali var. *Lâ ya’lemul gaybe illallâh* (Gaybı Allah’tan başkası bilemez.)

*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm* (Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen ve her işi hikmetle yapan sensin.)

*

[1] Haşiye: İzmir’in depremi münasebetiyle yazılmıştır.

[2] Haşiye: Hem Rusya gibi olanlar, hükmü kaldırılmış ve tahrif edilmiş bir dini terk etmekle, hak, ebedî ve yürürlükten kalkması mümkün olmayan bir dine ihanet etmek derecesinde Allah’ın gayretine dokunmadığından, yeryüzü şimdilik onları bırakıp bunlara öfkeleniyor.

Lügatçeli Metin

On Dördüncü Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.

Meali: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

الٓرٰ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكٖيمٍ خَبٖيرٍ

Okunuşu: Elif-Lâm-Râ, kitâbun uhkimet âyâtuhu summe fussilet min ledun hakîmin habîr.

Meali: Elif, Lâm, Râ. Bu, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından, âyetleri önce sağlamlaştırılmış, sonra da ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.

Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) ve Kur’an’ın müfessir-i hakikisi (gerçek tefsircisi, açıklayıcısı) olan hadîsin bir kısım yüksek ve ulvi (yüce) hakaikine (hakikatlerine) çıkmak için teslim ve inkıyadı (teslim olma ve boyun eğmesi) noksan (eksik) olan kalplere yardım edecek basamaklar hükmünde, o hakikatlerin bir kısım nazirelerine (benzerlerine, örneklerine) işaret edeceğiz ve hâtimesinde (sonunda) bir ders-i ibret (ibret dersi) ve bir sırr-ı inayet (Allah’ın lütuf ve yardım sırrı) beyan edilecek. O hakikatlerden haşir (öldükten sonra dirilme) ve kıyametin nazireleri, Onuncu Söz’de, bilhassa Dokuzuncu Hakikat’inde zikredildiği için tekrara lüzum yoktur. Yalnız sair (diğer) hakikatlerden numune olarak beş mesele zikrederiz.

Birincisi: Mesela خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ

Okunuşu: Halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâm.

Meali: Gökleri ve yeri altı günde yarattı.

“Altı günde gökleri ve yerleri yarattık.” demek olan hem belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyam-ı Kur’aniye (Kur’an’a ait günler, Kur’an’daki gün kavramı) ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işaret eden hakikat-i ulviyesine (yüce hakikatine) kanaat getirmek için birer gün hükmünde olan her bir asırda, her bir senede, her bir günde Fâtır-ı Zülcelal’in (Celal sahibi, her şeyi yoktan var eden Allah’ın) halk ettiği (yarattığı) seyyal âlemleri (akıp giden, sürekli değişen alemleri), seyyar kâinatları (gezici, sürekli hareket halinde olan kainatları), geçici dünyaları nazar-ı şuhuda (görüş alanına, göz önüne) gösteriyoruz. Evet, güya insanlar gibi dünyalar dahi birer misafirdir. Her mevsimde Zat-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Zat’ın, Allah’ın) emriyle âlem dolar, boşanır.

İkincisi: Mesela

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ ۞ وَكُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فٖٓى اِمَامٍ مُبٖينٍ ۞ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ

Okunuşu: Ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mubîn. ۞ Ve kulle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mubîn. ۞ Lâ ya’zubu anhu miskâlu zerratin fîs semâvâti ve lâ fîl ardı ve lâ asgara min zâlike ve lâ ekbera illâ fî kitâbin mubîn.

Meali: Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) dır. ۞ Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (İmam-ı Mübin’de) sayıp yazmışızdır. ۞ Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şey, hatta ondan daha küçük veya daha büyük olsun, O’ndan gizli kalmaz; hepsi apaçık bir kitaptadır.

gibi âyetlerin ifade ettikleri ki: “Bütün eşya, bütün ahvaliyle (halleriyle) vücuda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor.” demek olan hakikat-i âliyesine (yüce hakikatine) kanaat getirmek için Nakkaş-ı Zülcelal (Celal sahibi olan ve her şeyi sanatlı bir şekilde nakşeden Allah), rûy-i zeminin (yeryüzünün) sahifesinde, her mevsimde, bâhusus (özellikle) baharda değiştirdiği nihayetsiz muntazam mahlukatın fihriste-i vücudlarını (varlıklarının fihristini, özetini), tarihçe-i hayatlarını (hayatlarının tarihçesini), desatir-i hareketlerini (hareketlerinin düsturlarını, kurallarını); çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde manevî bir surette derc (yerleştirme, içine koyma) ve muhafaza ettiğini ve zevalden (yok oluştan) sonra semerelerinde (meyvelerinde) aynen kalem-i kaderiyle, manevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını, hattâ her geçici baharda, yaş kuru ne varsa mahdud (sınırlı) zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda, kemal-i intizam (mükemmel bir düzen) ile muhafaza ettiğini nazar-ı şuhuda (görüş alanına) gösteriyoruz. Güya her bir bahar, bir tek çiçek gibi gayet muntazam ve mevzun (ölçülü, vezinli) olarak zeminin yüzüne bir Cemil ve Celil’in (hem güzellik hem de haşmet sahibi olan Allah’ın) eliyle takılıp koparılıyor, konup kaldırılıyor.

Hakikat böyle iken beşerin en acib bir dalaleti (insanın en acayip bir sapkınlığı) budur ki kader kaleminin sahifesi olan Levh-i Mahfuz’un yalnız bir cilve-i aksi (yansımasının bir cilvesi) olarak fihriste-i sanat-ı Rabbaniye (Allah’ın sanatının fihristi, özeti) olup ehl-i gafletin (gaflette olanların) lisanında tabiat denilen bu kitabet-i fıtriyeyi (yaratılıştaki yazıyı), bu nakş-ı sanatı (sanatlı nakışı), bu münfail mistar-ı hikmeti (edilgen, üzerine yazı yazılan hikmet cetveli) tabiat-ı müessire (etki eden, yaratıcı tabiat) diyerek masdar ve fâil telakki etmesidir (kaynak ve yapan kabul etmesidir). اَيْنَ الثَّرَا مِنَ الثُّرَيَّا (Okunuşu: Eynes serâ mines süreyyâ. Meali: Yer nerede, Süreyya yıldızı nerede?) Hakikat nerede? Ehl-i gafletin telakkileri (anlayışları, kabulleri) nerede?

Üçüncüsü: Mesela, hamele-i arş (Arş’ı taşıyan melekler) ve yer ve göklerin melaike-i müekkelleri (görevli melekleri) ve sair (diğer) bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sadık’ın (doğru haber veren Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın) tasvir ettiği mesela, kırk binler başlı, her bir başta kırk binler lisan ve her lisanda kırk binler tarzda tesbihat ettiklerini ve intizam ve külliyet (kapsamlılık) ve vüs’at-i ubudiyetlerini (ibadetlerinin genişliğini) ifade eden hakikate çıkmak için şuna dikkat et ki Zat-ı Zülcelal (Celal sahibi Zat, Allah)

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ ۞ اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ ۞ اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ

Okunuşu: Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinn. ۞ İnnâ sahharnel cibâle meahû yusebbihne. ۞ İnnâ aradnel emânete alâs semâvâti vel ardı vel cibâl.

Meali: Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar O’nu tesbih ederler. ۞ Doğrusu biz dağları, onunla beraber tesbih etsinler diye, emrine verdik. ۞ Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik.

gibi âyetlerle tasrih ediyor (açıkça belirtiyor) ki: Mevcudatın (varlıkların) en büyüğü ve küllîsi (bütünü) dahi kendi külliyetine göre ve azametine münasip bir tarzda tesbihat ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor.

Evet, bir bahr-i müsebbih (tesbih eden deniz) olan şu semavatın kelimat-ı tesbihiyesi (tesbih kelimeleri); güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi bir tayr-ı müsebbih ve hâmid (tesbih ve hamd eden kuş) olan şu zeminin dahi elfaz-ı tahmidiyesi (hamd sözleri); hayvanlar, nebatlar ve ağaçlardır. Demek, her bir ağacın her bir yıldızın cüz’î (küçük, tekil) birer tesbihatı olduğu gibi zeminin de ve zeminin her bir kıtasının da ve her bir dağ ve derenin de ve berr (kara) ve bahrinin (denizinin) de ve göklerin her bir feleğinin de ve her bir burcunun da birer tesbih-i küllîsi (külli, bütünsel tesbihi) vardır. Şu binler başları olan zeminin her başında yüz binler lisanlar bulunan ve her lisanda yüz bin tarzda tesbihat çiçeklerini, tahmidat meyvelerini, âlem-i misalde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervahta (ruhlar aleminde) temsil edip ilan edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli (görevli meleği) vardır.

Evet, müteaddid (birçok) eşya bir cemaat şekline girse bir şahs-ı manevîsi (manevi kişiliği) olacaktır. Eğer o cemiyet, imtizaç edip (kaynaşıp) ittihat (birlik) şeklini alsa onu temsil edecek bir şahs-ı manevîsi, bir nevi ruh-u manevîsi ve vazife-i tesbihiyesini (tesbih görevini) görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.

İşte bak, misal olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisanının bir muazzam kelimesi olan, bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör: Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var ve her dilde bak, kaç yüz mevzun (ölçülü) ve muntazam meyve kelimeleri var ve her meyvede dikkat et, kaç yüz kanatlı mevzun tohumcuk harfleri, “Emr-i kün feyekûn”e (Ol emriyle hemen oluvermeye) mâlik Sâni’-i Zülcelal’ine (Celal sahibi Sanatkâr Allah’a) ne kadar beliğ (düzgün ve etkili) bir medih ve fasih (açık ve akıcı) bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi ona müekkel (görevli) melek dahi ona göre âlem-i manada müteaddid (birçok) diller ile tesbihatını temsil ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir.

Dördüncüsü: Mesela

اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ۞ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ ۞ وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ ۞ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فٖى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖينَ اَلْفَ سَنَةٍ

Okunuşu: İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehû kun fe yekûn. ۞ Ve mâ emrus sâati illâ ke lemhil basar. ۞ Ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd. ۞ Ta’rucul melâiketu ver rûhu ileyhi fî yevmin kâne mikdâruhû hamsîne elfe seneh.

Meali: Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca “Ol!” demektir, o da hemen oluverir. ۞ Kıyametin kopması ise, ancak bir göz açıp kapama gibidir. ۞ Ve biz ona şah damarından daha yakınız. ۞ Melekler ve Ruh (Cebrail), miktarı elli bin yıl olan bir günde O’na yükselirler.

gibi âyetlerin ifade ettikleri hakikat-i ulviyesine (yüce hakikatine) ki Kādir-i Mutlak (sonsuz güç sahibi Allah) o derece suhulet (kolaylık) ve süratle ve mualecesiz (uğraşmadan) ve mübaşeretsiz (doğrudan dokunmadan), eşyayı halk eder (yaratır) ki yalnız sırf bir emir ile icad eder gibi görünüyor, fehmediliyor (anlaşılıyor). Hem o Sâni’-i Kadîr (kudretli Sanatkâr) nihayet derecede masnuata (sanat eserlerine, yarattıklarına) karib (yakın) olduğu halde masnuat nihayet derecede ondan baîddir (uzaktır). Hem nihayetsiz kibriyasıyla (büyüklüğüyle) beraber, gayet cüz’î (küçük) ve hakir (değersiz) umûru (işleri) dahi ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü sanattan (güzel sanattan) hariç bırakmıyor.

İşte bu hakikat-i Kur’aniyenin vücuduna (varlığına), mevcudatta (varlıklarda) meşhud (görülen) suhulet-i mutlak (mutlak kolaylık) içinde intizam-ı ekmel (en mükemmel düzen) şehadet ettiği gibi gelecek temsil dahi onun sırr-ı hikmetini gösterir. Mesela وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى (Okunuşu: Ve lillâhil meselul a’lâ. Meali: En yüce sıfatlar Allah’ındır.) Sâni’-i Zülcelal’in (Celal sahibi Sanatkârın) esma-i hüsnasından (güzel isimlerinden) Nur isminin bir kesif (yoğun) âyinesi hükmünde olan güneşin emr-i Rabbanî (Rabbinin emri) ve teshir-i İlahî (Allah’ın boyun eğdirmesi) ile mazhar olduğu vazifeler, şu hakikati fehme takrib eder (anlamaya yaklaştırır). Şöyle ki:

Güneş, ulviyetiyle (yüceliğiyle) beraber bütün şeffaf ve parlak şeylere nihayet derecede yakın, belki onların zatlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle (yansımasıyla) ve timsaliyle (sembolüyle) ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği (etkilediği) halde; o şeffaf şeyler ise binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vecihle (şekilde) müteessir edemezler, kurbiyet (yakınlık) dava edemezler.

Hem o güneş, her şeffaf zerreye, hattâ ziyası (ışığı) nereye girmiş ise orada hazır ve nâzır (gözetleyici) gibi olduğu, o zerrenin kabiliyet ve rengine göre güneşin aksi (yansıması) ve bir nevi timsali görünmesiyle anlaşılır.

Hem güneşin azamet-i nuraniyeti (nurlu büyüklüğü) derecesinde ihatası (kuşatması), nüfuzu (içine işlemesi) ziyadeleşir. Nuraniyet azametindendir ki en küçük ufak şeyler, ondan gizlenip kaçamazlar. Demek azamet-i kibriyası (büyüklüğünün azameti), cüz’î ve ufak şeyleri, nuraniyet sırrıyla harice atmak değil; bilakis daire-i ihatasına (kuşatma dairesine) alıyor.

Hem güneşi, mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde farz-ı muhal (imkansızı varsayarak) olarak fâil-i muhtar (dilediğini yapan) farz etsek o derece suhulet (kolaylık) ve sürat ve vüs’at (genişlik) içinde, zerreden katreden (damladan) deniz yüzünden seyyarata (gezegenlere) kadar izn-i İlahî ile öyle işliyor ki şu tasarrufat-ı azîmeyi (büyük tasarrufları) yalnız bir mahz-ı emir (sadece bir emir) ile yapar, tahayyül edilebilir (düşünülebilir). Zerre ile seyyare, emrine karşı müsavidirler (eşittirler). Deniz yüzüne verdiği feyzi (bereketi, bolluğu), zerreye de kabiliyetine göre kemal-i intizam ile verir.

İşte, sema denizinin yüzünde ziyadar (ışıklı) bir kabarcık ve Kadîr-i Mutlak’ın (sonsuz kudret sahibinin) Nur isminin cilvesine kesif bir âyinecik olan şu güneşin, bilmüşahede (görerek, gözlemleyerek) şu hakikatin üç esasının numunelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, “Nuru’n-Nur (Nur’un Nuru), Münevviru’n-Nur (Nuru aydınlatan), Mukaddiru’n-Nur (Nura ölçü ve şekil veren)” olan Zat-ı Zülcelal her şeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nâzır ve eşya ondan gayet uzak olduğuna hem o derece külfetsiz, mualecesiz, suhuletle işleri yapar ki yalnız mahz-ı emrin sürat ve suhuletiyle icad eder gibi anlaşıldığına hem hiçbir şey; cüz’î küllî, küçük büyük, daire-i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyası ihata ettiğine şuhud (görme) derecesinde bir yakîn-i imanî (kesin iman bilgisi) ile iman ederiz ve iman etmek gerektir.

Beşincisi: “وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهٖ وَالْاَرْضُ جَمٖيعًا قَبْضَتُهُ يَوْم الْقِيَامَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمٖينِهٖ (Okunuşu: Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrihî vel ardu cemîan kabdatuhû yevmel kıyâmeti ves semâvâtu matviyyâtun bi yemînih. Meali: Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır, gökler de O’nun kudret eliyle dürülmüştür.) den tut, tâ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهٖ (Okunuşu: Va’lemû ennallâhe yehûlu beynel mer’i ve kalbih. Meali: Bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer.) ye kadar… Hem اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكٖيلٌ (Okunuşu: Allâhu hâliku kulli şey’in ve huve alâ kulli şey’in vekîl. Meali: Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şeye vekildir.) den tut, tâ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ (Okunuşu: Ya’lemu mâ yusirrûne ve mâ yu’linûn. Meali: O, onların gizlediklerini de açıkladıklarını da bilir.) e kadar… Hem خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ (Okunuşu: Halakas semâvâti vel arda. Meali: Gökleri ve yeri yarattı.) dan tut, tâ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (Okunuşu: Halakakum ve mâ ta’melûn. Meali: Sizi de, yaptıklarınızı da (Allah) yarattı.) e kadar… Hem مَا شَٓاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ (Okunuşu: Mâşâallâh, lâ kuvvete illâ billâh. Meali: Allah’ın dilediği olur, bütün güç ve kuvvet yalnızca Allah’tandır.) den tut, tâ وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ (Okunuşu: Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh. Meali: Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz.) ya kadar hudud-u azamet-i rububiyeti (Rabliğinin azamet sınırlarını) ve kibriya-i uluhiyeti (ilahlığının büyüklüğünü) tutmuş olan ezel ve ebed Sultanı, şu âciz ve nihayetsiz zayıf ve nihayetsiz fakir ve nihayetsiz muhtaç ve yalnız cüz’î bir ihtiyar ile icada kabiliyeti olmayan zayıf bir kesb (kazanma) ile mücehhez (donatılmış) benî-Âdem’e (insanoğluna) karşı şedit (şiddetli) şikayat-ı Kur’aniyesi (Kur’an’daki şikayetleri) ve azîm (büyük) tehdidatı ve müthiş vaîdleri (azap vaatleri) ne hikmete binaendir (dayanır) ve ne vecihle (şekilde) tevfik edilir (uygun düşürülür)? Ne suretle münasip düşer?” demek olan derin ve yüksek hakikate kanaat getirmek için şu gelecek iki temsile bak:

Birinci Temsil: Mesela, şahane bir bağ var ki nihayetsiz meyvedar ve çiçektar masnûlar (sanatlı eserler), içinde bulunuyorlar. Ona nezaret etmek (gözetmek) için pek çok hademeler (hizmetçiler) tayin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrasındaki (su yolundaki) deliğin kapağını açmaktır. Ve şu hizmetkâr ise tembellik etti, deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne (olgunlaşmasına) halel geldi (zarar geldi) veyahut kurudu. O vakit Hâlık’ın (Yaratıcının) sanat-ı Rabbaniyesinden (Rabbinin sanatından) ve Sultan’ın nezaret-i şahanesinden (padişaha yakışır gözetiminden) ve ziya (ışık) ve hava ve toprağın hizmet-i bendegânesinden (kulluk hizmetinden) başka, bütün hademelerin o sersemden şekvaya (şikayete) hakları vardır. Zira hizmetlerini akîm (sonuçsuz) bıraktı veya zarar verdi.

İkinci Temsil: Mesela, cesîm (büyük) bir sefine-i sultaniyede (padişah gemisinde), âdi bir adam cüz’î (küçük) vazifesini terk etmesiyle, bütün gemideki vazifedarların netaic-i hidematına (hizmetlerinin neticelerine) halel getirdiğinden ve bazı da mahvettiğinden bütün o vazifedarlar namına gemi sahibi ondan şedit (şiddetli) şikayet eder. Kusur sahibi ise diyemez ki: “Ben bir âdi adamım, ehemmiyetsiz ihmalimden şu şiddete müstahak değilim.” Çünkü tek bir adem (yokluk), hadsiz (sınırsız) ademleri intac eder (netice verir). Fakat vücud (varlık) kendine göre semere (meyve) verir. Çünkü bir şeyin vücudu, bütün şerait (şartlar) ve esbabın (sebeplerin) vücuduna mütevakkıf olduğu (bağlı olduğu) halde; o şeyin ademi (yokluğu), intifası (sönmesi), tek bir şartın intifasıyla ve tek bir cüzün (parçanın) ademiyle netice itibarıyla mün’adim olur (yok olur). Bundandır ki “Tahrip, tamirden pek çok defa eshel (kolay) olduğu” bir düstur-u mütearife (herkesçe bilinen kural) hükmüne geçmiştir.

Madem küfür ve dalalet (sapkınlık), tuğyan (azgınlık) ve masiyet (isyan) esasları; inkârdır ve reddir, terktir ve adem-i kabuldür (kabul etmemektir). Suret-i zahiriyede (dış görünüşte) ne kadar müsbet (olumlu) ve vücudlu (varlıklı) görünse de hakikatte intifadır (sönüştür), ademdir (yokluktur). Öyle ise cinayet-i sâriyedir (bulaşıcı bir cinayettir). Sair (diğer) mevcudatın netaic-i amellerine (amellerinin sonuçlarına) halel verdiği gibi esma-i İlahiyenin (Allah’ın isimlerinin) cilve-i cemallerine (güzelliklerinin yansımasına) perde çeker.

İşte bu hadsiz şikayete hakları olan mevcudat namına o mevcudatın sultanı, şu âsi beşerden azîm (büyük) şikayet eder ve etmesi ayn-ı hikmettir (hikmetin ta kendisidir). Ve o âsi, şiddetli tehdidata elbette müstahaktır ve dehşetli vaîdlere (azap vaatlerine) bilâ-şüphe (şüphesiz) sezadır (layıktır).

*

Hâtime

(Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.

Meali: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ

Okunuşu: Ve mel hayâtud dunyâ illâ metâul gurûr.

Meali: Dünya hayatı, aldatıcı bir metadan (geçimlikten) başka bir şey değildir.

Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup dünyaya talip (istekli) bedbaht nefsim! Bilir misin neye benzersin? Deve kuşuna… Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.

Ey nefis! Şu temsile bak, gör; nasıl dünyaya hasr-ı nazar (bakışı sadece dünyaya çevirmek), aziz (değerli) bir lezzeti, elîm (acıklı) bir eleme kalbeder (dönüştürür).

Mesela, şu karyede (köyde) yani Barla’da iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksan dokuz ahbabı (dostları) İstanbul’a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız bir tek burada kalmış, o dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul’a müştaktır (özlem duyar), orayı düşünür. Ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse “Oraya git!”, sevinip gülerek gider. İkinci adam ise yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler, zanneder. Şu bîçare (çaresiz) adam ise bütün onlara bedel yalnız bir misafire ünsiyet edip (yakınlık kurup) teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firakı (acı ayrılık acılarını) kapamak ister.

Ey nefis! Başta Habibullah (Allah’ın Sevgilisi, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm), bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp kabirden korkup başını çevirme. Merdane (yiğitçe) kabre bak; dinle, ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak, ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme.

Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder (taparcasına sever). Derd-i maişetle (geçim derdiyle) sarhoştur.” Çünkü ölüm değişmiyor. Firak (ayrılık), bekaya (sonsuzluğa) kalbolup (dönüşüp) başkalaşmıyor. Acz-i beşerî (insanın acizliği), fakr-ı insanî (insanın fakirliği) değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peyda ediyor (hızlanıyor).

Hem deme: “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle (hikmet gözüyle) baksan hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin?

Zelzele gibi vakıalar olan şu hâdisat-ı kevniye (kainattaki olaylar), tesadüf oyuncağı değiller. Mesela, zemine nebatat (bitkiler) ve hayvanat envaından (türlerinden) giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde, gayet muntazam ve gayet münakkaş (nakışlı) gömlekler; baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen (süslenmiş), mücehhez (donatılmış) olduklarını gördüğün ve gayet âlî (yüce) gayeler içinde kemal-i intizam (mükemmel düzen) ile meczup (cezbeye kapılmış) mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin halde, nasıl oluyor ki küre-i arzın (yeryuvarlağının) benî-Âdem’den (insanoğlundan), bâhusus (özellikle) ehl-i imandan beğenmediği bir kısım etvar-ı gafletin (gaflet tavırlarının) sıklet-i maneviyesinden (manevi ağırlığından) omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi (Hâşiye[1]) mevt-âlûd (ölüm dolu) hâdisat-ı hayatiyesini (hayati olaylarını); bir mülhidin (dinsizin) neşrettiği (yaydığı) gibi gayesiz, tesadüfî zannederek bütün musibetzedelerin elîm (acıklı) zayiatını (kayıplarını) bedelsiz, hebaen mensur (saçılıp ziyan olmuş) gösterip müthiş bir yeise (ümitsizliğe) atarlar. Hem büyük bir hata hem büyük bir zulüm ederler.

Belki öyle hâdiseler, bir Hakîm-i Rahîm’in (rahmet sahibi ve her işi hikmetli olan Allah’ın) emriyle ehl-i imanın fâni (geçici) malını, sadaka hükmüne çevirip ibka etmektir (baki kılmaktır) ve küfran-ı nimetten (nimete nankörlükten) gelen günahlara keffarettir (bedeldir). Nasıl ki bir gün gelecek, şu musahhar (emre amade) zemin, yüzünün ziyneti (süsü) olan âsâr-ı beşeriyeyi (insan eserlerini) şirk-âlûd (şirk karışmış), şükürsüz görüp çirkin bulur. Hâlık’ın (Yaratıcının) emriyle büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah’ın emriyle ehl-i şirki (Allah’a ortak koşanları) cehenneme döker. Ehl-i şükre (şükredenlere) “Haydi, cennete buyurun!” der.

*

 

On Dördüncü Söz’ün Zeyli (Eki)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Okunuşu: Bismillâhirrahmânirrahîm.

Meali: Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ۞ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ۞ وَ قَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا ۞ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ۞ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا … الخ

Okunuşu: İzâ zulziletil ardu zilzâlehâ. ۞ Ve ahracetil ardu eskâlehâ. ۞ Ve kâlel insânu mâ lehâ. ۞ Yevmeizin tuhaddisu ahbârehâ. ۞ Bi enne rabbeke evhâ lehâ… ilh. (sonuna kadar)

Meali: Yeryüzü o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı, ۞ yeryüzü ağırlıklarını dışarı çıkardığı, ۞ ve insan, “Ona ne oluyor?” dediği zaman, ۞ işte o gün, (yer) bütün haberlerini anlatır. ۞ Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir.

Şu sure kat’iyen ifade ediyor ki: Küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında (emri altında) depreniyor. Bazen de titriyor.

Manevî ve ehemmiyetli bir canibden (yönden) şimdiki zelzele münasebetiyle altı yedi cüz’î (küçük) suale karşı, yine manevî ihtar yardımıyla cevapları kalbe geldi. Tafsilen (ayrıntılı olarak) yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen (özetle) kısacık yazılacak.

Birinci Sual: Bu büyük zelzelenin maddî musibetinden daha elîm (acıklı) manevî bir musibeti olarak şu zelzelenin devamından gelen korku ve meyusiyet (ümitsizlik), ekser halkın (halkın çoğunluğunun) ekser memlekette gece istirahatini selbederek (elinden alarak) dehşetli bir azap vermesi nedendir?

Yine manevî cevap: Şöyle denildi ki ramazan-ı şerifin teravih vaktinde kemal-i neşe (tam bir neşe) ve sürur ile (sevinçle) sarhoşçasına gayet heveskârane şarkıları ve bazen kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübarek merkez-i İslâmiyet’in her köşesinde cazibedarane (çekici bir şekilde) işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.

İkinci Sual: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semavî tokat başlarına gelmiyor, bu bîçare (çaresiz) Müslümanlara iniyor?

Elcevap: Büyük hatalar ve cinayetler tehir ile (ertelenerek) büyük merkezlerde ve küçücük cinayetler tacil ile (aceleyle) küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binaen ehl-i küfrün cinayetlerinin kısm-ı a’zamı (en büyük kısmı), mahkeme-i kübra-yı haşre (haşirdeki büyük mahkemeye) tehir edilerek ehl-i imanın hataları, kısmen bu dünyada cezası verilir. (Hâşiye[2])

Üçüncü Sual: Bazı eşhasın (şahısların) hatasından gelen bu musibet, bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?

Elcevap: Umumî musibet, ekseriyetin (çoğunluğun) hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın (insanların çoğunun) o zalim eşhasın harekâtına (hareketlerine) fiilen veya iltizamen (gerekli görerek) veya iltihaken (katılarak) taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye (genel musibete) sebebiyet verir.

Dördüncü Sual: Madem bu zelzele musibeti, hataların neticesi ve keffaretü’z-zünubdur (günahlara keffarettir). Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Adaletullah (Allah’ın adaleti) nasıl müsaade eder?

Yine manevî canibden elcevap: Bu mesele sırr-ı kadere (kader sırrına) taalluk ettiği (ilgili olduğu) için Risale-i Kader’e havale edip yalnız burada bu kadar denildi:

وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصٖيبَنَّ الَّذٖينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً

Okunuşu: Vettekû fitneten lâ tusîbennellezîne zalemû minkum hâssah.

Meali: Öyle bir fitneden (bela ve musibetten) sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (hepinizi kuşatır).

Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe (deneme alanı) ve imtihandır ve dâr-ı teklif (yükümlülük yurdu) ve mücahededir (cihad etme yeridir). İmtihan ve teklif iktiza ederler ki (gerektirirler ki) hakikatler perdeli kalıp tâ müsabaka (yarışma) ve mücahede ile Ebubekirler a’lâ-yı illiyyîne (en yüksek mertebelere) çıksınlar ve Ebucehiller esfel-i safilîne (en aşağı mertebelere) girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslim olup mücahede ile manevî terakki (yükselme) kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif (yükümlülük sırrı) bozulacaktı.

Madem mazlum, zalim ile beraber musibete düşmek, hikmet-i İlahîce (Allah’ın hikmeti gereği) lâzım geliyor. Acaba o bîçare mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir?

Bu suale karşı cevaben denildi ki: O musibetteki gazap ve hiddet içinde onlara bir rahmet cilvesi (yansıması) var. Çünkü o masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat (geçici) bir meşakkat ve azaptan büyük ve daimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazap (gazabın ta kendisi) içinde bir rahmettir.

Beşinci Sual: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususi hatalara hususi ceza vermeyip koca bir unsuru (elementi) musallat eder. Bu hal cemal-i rahmetine (rahmetinin güzelliğine) ve şümul-ü kudretine (kudretinin kapsamlılığına) nasıl muvafık (uygun) düşer?

Elcevap: Kadîr-i Zülcelal (Celal sahibi, sonsuz kudretli Allah), her bir unsura çok vazifeler vermiş ve her bir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun bir tek vazifesinde, bir tek neticesi çirkin ve şer ve musibet olsa da sair (diğer) güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men’edilse o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terk edilir. Ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle (yönüyle); o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ bir tek şer gelmesin gibi gayet çirkin ve hilaf-ı hikmet (hikmete aykırı) ve hilaf-ı hakikat (hakikate aykırı) bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat kusurdan münezzehtirler (uzaktırlar).

Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı (yeri) hiddete getirecek derecede bir şümullü (kapsamlı) isyandır ve çok mahlukatın hukukuna bir tahkirli (aşağılayıcı) tecavüzdür. Elbette o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için koca bir unsura, küllî vazifesi içinde “Onları terbiye et!” diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir (hikmetin ta kendisidir) ve adalettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir (rahmetin ta kendisidir).

Altıncı Sual: Zelzele, küre-i arzın (yeryuvarlağının) içinde inkılabat-ı madeniyenin (madenî değişimlerin) neticesi olduğunu ehl-i gaflet (gaflettekiler) işaa edip (yayıp) âdeta tesadüfî ve tabiî ve maksatsız bir hâdise nazarıyla (gözüyle) bakarlar. Bu hâdisenin manevî esbabını (sebeplerini) ve neticelerini görmüyorlar tâ ki intibaha gelsinler (uyansınlar). Bunların istinad ettiği (dayandığı) maddenin bir hakikati var mıdır?

Elcevap: Dalaletten (sapkınlıktan) başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü her sene elli milyondan ziyade münakkaş (nakışlı), muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envaın (türün) bir tek nev’i olan, mesela, sinek taifesinden hadsiz (sınırsız) efradından (fertlerinden) bir tek ferdin yüzer azasından bir tek uzvu olan kanadının kasd ve irade ve meşiet (dileme) ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayt (kayıtsız) kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki değil hadsiz zîşuurun (şuur sahibinin) beşiği ve anası ve mercii (başvuru yeri) ve hâmisi (koruyucusu) olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef’al (fiiller) ve ahvali (halleri) belki hiçbir şeyi –cüz’î olsun küllî olsun– irade ve ihtiyar ve kasd-ı İlahî haricinde olmaz.

Fakat Kadîr-i Mutlak (sonsuz kudret sahibi Allah) hikmetinin muktezasıyla (gereğince) zahir esbabı (görünürdeki sebepleri) tasarrufatına (icraatına) perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bazen de bir madeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi madenî inkılabat (değişimler) dahi olsa yine emir ve hikmet-i İlahî ile olur, başka olamaz.

Mesela, bir adam bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip (bakışı odaklayıp) bîçare maktûlün (öldürülenin) büsbütün hukukunu zayi etmek, ne derece belâhet (ahmaklık) ve divaneliktir.

Aynen öyle de Kadîr-i Zülcelal’in musahhar (emre amade) bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irade ile iddihar edilen (biriktirilen) bir bombayı, ehl-i gaflet ve tuğyanı (azgınlığı) uyandırmak için “Ateşlendir!” diye olan emr-i Rabbanîyi (Rabbinin emrini) unutmak ve tabiata sapmak, hamakatin en eşneidir (ahmaklığın en çirkinidir).

Altıncı Sualin Tetimmesi (Eki) ve Hâşiyesi: Ehl-i dalalet ve ilhad (sapkınlık ve dinsizlik ehli), mesleklerini muhafaza ve ehl-i imanın intibahlarına (uyanmalarına) mukabele (karşılık verme) ve mümanaat etmek (engellemek) için o derece garib bir temerrüd (inatçılık) ve acib bir hamakat (ahmaklık) gösteriyorlar ki insanı insaniyetten pişman eder.

Mesela, bu âhirde (son zamanda) beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümatlı (karanlıklı) isyanından, kâinat ve anâsır-ı külliye (büyük unsurlar) kızdıklarından ve Hâlık-ı arz ve semavat (yerin ve göklerin Yaratıcısı) dahi değil hususi bir rububiyet (Rablik) belki bütün kâinatın, bütün âlemlerin Rabb’i ve Hâkim’i haysiyetiyle (yönüyle), küllî ve geniş bir tecelli ile kâinatın heyet-i mecmuasında (bütününde) ve rububiyetin daire-i külliyesinde nev-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinat Sultanı’nı tanıttırmak için emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve Harb-i Umumî (Dünya Savaşı) gibi umumî ve dehşetli âfatı nev-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adaletini, kayyumiyetini (her şeyi ayakta tuttuğunu), iradesini ve hâkimiyetini pek zahir (açık) bir surette gösterdiği halde; insan suretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise o küllî işarat-ı Rabbaniyeye (Allah’ın bütünsel işaretlerine) ve terbiye-i İlahiyeye karşı eblehane (aptalca) bir temerrüd (inat) ile mukabele edip diyorlar ki: “Tabiattır, bir madenin patlamasıdır, tesadüfîdir. Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilayeti cevvinde (atmosferinde) ve havasında semayı kızartmış, yangın suretini vermiş.” diye manasız hezeyanlar ediyorlar.

Dalaletten gelen hadsiz bir cehalet ve zındıkadan (dinsizlikten) neş’et eden (kaynaklanan) çirkin bir temerrüd sebebiyle bilmiyorlar ki esbab (sebepler) yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihazatını (donanımlarını) dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir: “İşte bu ağaç bundan çıkmış.” diye Sâni’inin (Sanatkârın) o çamdaki gösterdiği bin mu’cizatı inkâr eder misillü (gibi) bazı zahirî (görünüşteki) sebepleri irae eder (gösterir). Hâlık’ın (Yaratıcının) ihtiyar ve hikmet ile işlenen pek büyük bir fiil-i rububiyetini (Rablik fiilini) hiçe indirir. Bazen gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikate fennî bir nam takar. Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, manasız kaldı.

İşte gel! Belâhet (ahmaklık) ve hamakatin nihayetsiz derecelerine bak ki yüz sahife ile tarif edilse ve hikmetleri beyan edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat-i meçhuleye (bilinmeyen bir hakikate) bir nam takar, malûm (bilinen) bir şey gibi: “Bu budur.” der. Mesela “Güneşin bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır.”

Hem birer irade-i külliye (külli irade) ve birer ihtiyar-ı âmm (genel irade) ve birer hâkimiyet-i neviyenin (türe özgü hakimiyetin) unvanları bulunan ve “âdetullah” namıyla yâd edilen (anılan) fıtrî kanunların birisine, hususi ve kasdî bir hâdise-i rububiyeti (Rabbin bir olayını) ircâ eder (dayandırır). O ircâ ile onun nisbetini (bağlantısını) irade-i ihtiyariyeden (seçme iradesinden) keser; sonra tutar tesadüfe, tabiata havale eder. Ebucehil’den ziyade muzaaf (iki kat) bir echeliyet (cahillik) gösterir. Bir neferin veya bir taburun zaferli harbini bir nizam ve kanun-u askeriyeye isnad edip (dayandırıp) kumandanından, padişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillü âsi bir divane olur.

Hem meyvedar bir ağacın bir çekirdekten icadı gibi bir tırnak kadar bir odun parçasından çok mu’cizatlı bir usta, yüz okka muhtelif (çeşitli) taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa bir adam o odun parçasını gösterip dese: “Bu işler, tabiî ve tesadüfî olarak bundan olmuş.” o ustanın hârika sanatlarını, hünerlerini hiçe indirse ne derece bir hamakattir. Aynen öyle de…

Yedinci Sual: Bu hâdise-i arziye (yer olayı, deprem), bu memleketin ahali-i İslâmiyesine (Müslüman halkına) bakması ve onları hedef etmesi ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyade ilişiyor?

Elcevap: Bu hâdise hem şiddetli kışta hem karanlıklı gecede hem dehşetli soğukta hem ramazanın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması hem tahribatından intibaha gelmediklerinden (uyanamadıklarından), hafifçe gafilleri uyandırmak için o zelzelenin devam etmesi gibi çok emarelerin (işaretlerin) delâletiyle bu hâdise ehl-i imanı hedef edip, onlara bakıp namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Bîçare Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sarsmasının iki vechi (yönü) var:

Biri: Hataları az olmak cihetiyle temizlemek için tacil edildi (acele edildi).

İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatli iman muhafızları ve İslâmiyet hâmileri (koruyucuları) az veya tam mağlup olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın (dinsizlerin) orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı ihtimali var. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ (Okunuşu: Lâ ya’lemul gaybe illallâh. Meali: Gaybı Allah’tan başkası bilemez.)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

Okunuşu: Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel alîmul hakîm.

Meali: Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapan sensin.

*

[1] Hâşiye: İzmir’in zelzelesi münasebetiyle yazılmıştır.

[2] Hâşiye: Hem Rus gibi olanlar, mensuh (hükmü kaldırılmış) ve tahrif edilmiş (bozulmuş) bir dini terk etmekle, hak ve ebedî ve kabil-i nesh (hükmü kaldırılabilir) olmayan bir dine ihanet etmek derecesinde gayretullaha (Allah’ın gayretine) dokunmadığından, zemin şimdilik onları bırakıp bunlara hiddet ediyor.

Risale-i Nur Külliyatından

On Dördüncü Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الٓرٰ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكٖيمٍ خَبٖيرٍ

Kur’an-ı Hakîm’in ve Kur’an’ın müfessir-i hakikisi olan hadîsin bir kısım yüksek ve ulvi hakaikine çıkmak için teslim ve inkıyadı noksan olan kalplere yardım edecek basamaklar hükmünde, o hakikatlerin bir kısım nazirelerine işaret edeceğiz ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inayet beyan edilecek. O hakikatlerden haşir ve kıyametin nazireleri, Onuncu Söz’de, bilhassa Dokuzuncu Hakikat’inde zikredildiği için tekrara lüzum yoktur. Yalnız sair hakikatlerden numune olarak beş mesele zikrederiz.

Birincisi: Mesela خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ

“Altı günde gökleri ve yerleri yarattık.” demek olan hem belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyam-ı Kur’aniye ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işaret eden hakikat-i ulviyesine kanaat getirmek için birer gün hükmünde olan her bir asırda, her bir senede, her bir günde Fâtır-ı Zülcelal’in halk ettiği seyyal âlemleri, seyyar kâinatları, geçici dünyaları nazar-ı şuhuda gösteriyoruz. Evet, güya insanlar gibi dünyalar dahi birer misafirdir. Her mevsimde Zat-ı Zülcelal’in emriyle âlem dolar, boşanır.

İkincisi: Mesela

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ ۞ وَكُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فٖٓى اِمَامٍ مُبٖينٍ ۞ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ

gibi âyetlerin ifade ettikleri ki: “Bütün eşya, bütün ahvaliyle vücuda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor.” demek olan hakikat-i âliyesine kanaat getirmek için Nakkaş-ı Zülcelal, rûy-i zeminin sahifesinde, her mevsimde, bâhusus baharda değiştirdiği nihayetsiz muntazam mahlukatın fihriste-i vücudlarını, tarihçe-i hayatlarını, desatir-i hareketlerini; çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde manevî bir surette derc ve muhafaza ettiğini ve zevalden sonra semerelerinde aynen kalem-i kaderiyle, manevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını, hattâ her geçici baharda, yaş kuru ne varsa mahdud zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda, kemal-i intizam ile muhafaza ettiğini nazar-ı şuhuda gösteriyoruz. Güya her bir bahar, bir tek çiçek gibi gayet muntazam ve mevzun olarak zeminin yüzüne bir Cemil ve Celil’in eliyle takılıp koparılıyor, konup kaldırılıyor.

Hakikat böyle iken beşerin en acib bir dalaleti budur ki kader kaleminin sahifesi olan Levh-i Mahfuz’un yalnız bir cilve-i aksi olarak fihriste-i sanat-ı Rabbaniye olup ehl-i gafletin lisanında tabiat denilen bu kitabet-i fıtriyeyi, bu nakş-ı sanatı, bu münfail mistar-ı hikmeti tabiat-ı müessire diyerek masdar ve fâil telakki etmesidir. اَيْنَ الثَّرَا مِنَ الثُّرَيَّا Hakikat nerede? Ehl-i gafletin telakkileri nerede?

Üçüncüsü: Mesela, hamele-i arş ve yer ve göklerin melaike-i müekkelleri ve sair bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sadık’ın tasvir ettiği mesela, kırk binler başlı, her bir başta kırk binler lisan ve her lisanda kırk binler tarzda tesbihat ettiklerini ve intizam ve külliyet ve vüs’at-i ubudiyetlerini ifade eden hakikate çıkmak için şuna dikkat et ki Zat-ı Zülcelal

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ ۞ اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ ۞ اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ

gibi âyetlerle tasrih ediyor ki: Mevcudatın en büyüğü ve küllîsi dahi kendi külliyetine göre ve azametine münasip bir tarzda tesbihat ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor.

Evet, bir bahr-i müsebbih olan şu semavatın kelimat-ı tesbihiyesi; güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfaz-ı tahmidiyesi; hayvanlar, nebatlar ve ağaçlardır. Demek, her bir ağacın her bir yıldızın cüz’î birer tesbihatı olduğu gibi zeminin de ve zeminin her bir kıtasının da ve her bir dağ ve derenin de ve berr ve bahrinin de ve göklerin her bir feleğinin de ve her bir burcunun da birer tesbih-i küllîsi vardır. Şu binler başları olan zeminin her başında yüz binler lisanlar bulunan ve her lisanda yüz bin tarzda tesbihat çiçeklerini, tahmidat meyvelerini, âlem-i misalde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervahta temsil edip ilan edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır.

Evet, müteaddid eşya bir cemaat şekline girse bir şahs-ı manevîsi olacaktır. Eğer o cemiyet, imtizaç edip ittihat şeklini alsa onu temsil edecek bir şahs-ı manevîsi, bir nevi ruh-u manevîsi ve vazife-i tesbihiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.

İşte bak, misal olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisanının bir muazzam kelimesi olan, bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör: Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var ve her dilde bak, kaç yüz mevzun ve muntazam meyve kelimeleri var ve her meyvede dikkat et, kaç yüz kanatlı mevzun tohumcuk harfleri, “Emr-i kün feyekûn”e mâlik Sâni’-i Zülcelal’ine ne kadar beliğ bir medih ve fasih bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi ona müekkel melek dahi ona göre âlem-i manada müteaddid diller ile tesbihatını temsil ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir.

Dördüncüsü: Mesela

اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ۞ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ ۞ وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ ۞ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فٖى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖينَ اَلْفَ سَنَةٍ

gibi âyetlerin ifade ettikleri hakikat-i ulviyesine ki Kādir-i Mutlak o derece suhulet ve süratle ve mualecesiz ve mübaşeretsiz, eşyayı halk eder ki yalnız sırf bir emir ile icad eder gibi görünüyor, fehmediliyor. Hem o Sâni’-i Kadîr nihayet derecede masnuata karib olduğu halde masnuat nihayet derecede ondan baîddir. Hem nihayetsiz kibriyasıyla beraber, gayet cüz’î ve hakir umûru dahi ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü sanattan hariç bırakmıyor.

İşte bu hakikat-i Kur’aniyenin vücuduna, mevcudatta meşhud suhulet-i mutlak içinde intizam-ı ekmel şehadet ettiği gibi gelecek temsil dahi onun sırr-ı hikmetini gösterir. Mesela وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Sâni’-i Zülcelal’in esma-i hüsnasından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneşin emr-i Rabbanî ve teshir-i İlahî ile mazhar olduğu vazifeler, şu hakikati fehme takrib eder. Şöyle ki:

Güneş, ulviyetiyle beraber bütün şeffaf ve parlak şeylere nihayet derecede yakın, belki onların zatlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsaliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği halde; o şeffaf şeyler ise binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vecihle müteessir edemezler, kurbiyet dava edemezler.

Hem o güneş, her şeffaf zerreye, hattâ ziyası nereye girmiş ise orada hazır ve nâzır gibi olduğu, o zerrenin kabiliyet ve rengine göre güneşin aksi ve bir nevi timsali görünmesiyle anlaşılır.

Hem güneşin azamet-i nuraniyeti derecesinde ihatası, nüfuzu ziyadeleşir. Nuraniyet azametindendir ki en küçük ufak şeyler, ondan gizlenip kaçamazlar. Demek azamet-i kibriyası, cüz’î ve ufak şeyleri, nuraniyet sırrıyla harice atmak değil; bilakis daire-i ihatasına alıyor.

Hem güneşi, mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde farz-ı muhal olarak fâil-i muhtar farz etsek o derece suhulet ve sürat ve vüs’at içinde, zerreden katreden deniz yüzünden seyyarata kadar izn-i İlahî ile öyle işliyor ki şu tasarrufat-ı azîmeyi yalnız bir mahz-ı emir ile yapar, tahayyül edilebilir. Zerre ile seyyare, emrine karşı müsavidirler. Deniz yüzüne verdiği feyzi, zerreye de kabiliyetine göre kemal-i intizam ile verir.

İşte, sema denizinin yüzünde ziyadar bir kabarcık ve Kadîr-i Mutlak’ın Nur isminin cilvesine kesif bir âyinecik olan şu güneşin, bilmüşahede şu hakikatin üç esasının numunelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, “Nuru’n-Nur, Münevviru’n-Nur, Mukaddiru’n-Nur” olan Zat-ı Zülcelal her şeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nâzır ve eşya ondan gayet uzak olduğuna hem o derece külfetsiz, mualecesiz, suhuletle işleri yapar ki yalnız mahz-ı emrin sürat ve suhuletiyle icad eder gibi anlaşıldığına hem hiçbir şey; cüz’î küllî, küçük büyük, daire-i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyası ihata ettiğine şuhud derecesinde bir yakîn-i imanî ile iman ederiz ve iman etmek gerektir.

Beşincisi: “وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهٖ وَالْاَرْضُ جَمٖيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمٖينِهٖ den tut, tâ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهٖ ye kadar… Hem اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكٖيلٌ den tut, tâ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ e kadar… Hem خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ dan tut, tâ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ e kadar… Hem مَا شَٓاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ den tut, tâ وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ ya kadar hudud-u azamet-i rububiyeti ve kibriya-i uluhiyeti tutmuş olan ezel ve ebed Sultanı, şu âciz ve nihayetsiz zayıf ve nihayetsiz fakir ve nihayetsiz muhtaç ve yalnız cüz’î bir ihtiyar ile icada kabiliyeti olmayan zayıf bir kesb ile mücehhez benî-Âdem’e karşı şedit şikayat-ı Kur’aniyesi ve azîm tehdidatı ve müthiş vaîdleri ne hikmete binaendir ve ne vecihle tevfik edilir? Ne suretle münasip düşer?” demek olan derin ve yüksek hakikate kanaat getirmek için şu gelecek iki temsile bak:

Birinci Temsil: Mesela, şahane bir bağ var ki nihayetsiz meyvedar ve çiçektar masnûlar, içinde bulunuyorlar. Ona nezaret etmek için pek çok hademeler tayin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrasındaki deliğin kapağını açmaktır. Ve şu hizmetkâr ise tembellik etti, deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne halel geldi veyahut kurudu. O vakit Hâlık’ın sanat-ı Rabbaniyesinden ve Sultan’ın nezaret-i şahanesinden ve ziya ve hava ve toprağın hizmet-i bendegânesinden başka, bütün hademelerin o sersemden şekvaya hakları vardır. Zira hizmetlerini akîm bıraktı veya zarar verdi.

İkinci Temsil: Mesela, cesîm bir sefine-i sultaniyede, âdi bir adam cüz’î vazifesini terk etmesiyle, bütün gemideki vazifedarların netaic-i hidematına halel getirdiğinden ve bazı da mahvettiğinden bütün o vazifedarlar namına gemi sahibi ondan şedit şikayet eder. Kusur sahibi ise diyemez ki: “Ben bir âdi adamım, ehemmiyetsiz ihmalimden şu şiddete müstahak değilim.” Çünkü tek bir adem, hadsiz ademleri intac eder. Fakat vücud kendine göre semere verir. Çünkü bir şeyin vücudu, bütün şerait ve esbabın vücuduna mütevakkıf olduğu halde; o şeyin ademi, intifası, tek bir şartın intifasıyla ve tek bir cüzün ademiyle netice itibarıyla mün’adim olur. Bundandır ki “Tahrip, tamirden pek çok defa eshel olduğu” bir düstur-u mütearife hükmüne geçmiştir.

Madem küfür ve dalalet, tuğyan ve masiyet esasları; inkârdır ve reddir, terktir ve adem-i kabuldür. Suret-i zahiriyede ne kadar müsbet ve vücudlu görünse de hakikatte intifadır, ademdir. Öyle ise cinayet-i sâriyedir. Sair mevcudatın netaic-i amellerine halel verdiği gibi esma-i İlahiyenin cilve-i cemallerine perde çeker.

İşte bu hadsiz şikayete hakları olan mevcudat namına o mevcudatın sultanı, şu âsi beşerden azîm şikayet eder ve etmesi ayn-ı hikmettir. Ve o âsi, şiddetli tehdidata elbette müstahaktır ve dehşetli vaîdlere bilâ-şüphe sezadır.

*

Hâtime

(Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ

Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup dünyaya talip bedbaht nefsim! Bilir misin neye benzersin? Deve kuşuna… Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.

Ey nefis! Şu temsile bak, gör; nasıl dünyaya hasr-ı nazar, aziz bir lezzeti, elîm bir eleme kalbeder.

Mesela, şu karyede yani Barla’da iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksan dokuz ahbabı İstanbul’a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız bir tek burada kalmış, o dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul’a müştaktır, orayı düşünür. Ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse “Oraya git!”, sevinip gülerek gider. İkinci adam ise yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler, zanneder. Şu bîçare adam ise bütün onlara bedel yalnız bir misafire ünsiyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firakı kapamak ister.

Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp kabirden korkup başını çevirme. Merdane kabre bak; dinle, ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak, ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme.

Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur.” Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peyda ediyor.

Hem deme: “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin?

Zelzele gibi vakıalar olan şu hâdisat-ı kevniye, tesadüf oyuncağı değiller. Mesela, zemine nebatat ve hayvanat envaından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde, gayet muntazam ve gayet münakkaş gömlekler; baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet âlî gayeler içinde kemal-i intizam ile meczup mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin halde, nasıl oluyor ki küre-i arzın benî-Âdem’den, bâhusus ehl-i imandan beğenmediği bir kısım etvar-ı gafletin sıklet-i maneviyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi (Hâşiye[1]) mevt-âlûd hâdisat-ı hayatiyesini; bir mülhidin neşrettiği gibi gayesiz, tesadüfî zannederek bütün musibetzedelerin elîm zayiatını bedelsiz, hebaen mensur gösterip müthiş bir yeise atarlar. Hem büyük bir hata hem büyük bir zulüm ederler.

Belki öyle hâdiseler, bir Hakîm-i Rahîm’in emriyle ehl-i imanın fâni malını, sadaka hükmüne çevirip ibka etmektir ve küfran-ı nimetten gelen günahlara keffarettir. Nasıl ki bir gün gelecek, şu musahhar zemin, yüzünün ziyneti olan âsâr-ı beşeriyeyi şirk-âlûd, şükürsüz görüp çirkin bulur. Hâlık’ın emriyle büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah’ın emriyle ehl-i şirki cehenneme döker. Ehl-i şükre “Haydi, cennete buyurun!” der.

*

 

On Dördüncü Söz’ün Zeyli

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ۞ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ۞ وَ قَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا ۞ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ۞ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا … الخ

Şu sure kat’iyen ifade ediyor ki: Küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazen de titriyor.

Manevî ve ehemmiyetli bir canibden şimdiki zelzele münasebetiyle altı yedi cüz’î suale karşı, yine manevî ihtar yardımıyla cevapları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen kısacık yazılacak.

Birinci Sual: Bu büyük zelzelenin maddî musibetinden daha elîm manevî bir musibeti olarak şu zelzelenin devamından gelen korku ve meyusiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatini selbederek dehşetli bir azap vermesi nedendir?

Yine manevî cevap: Şöyle denildi ki ramazan-ı şerifin teravih vaktinde kemal-i neşe ve sürur ile sarhoşçasına gayet heveskârane şarkıları ve bazen kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübarek merkez-i İslâmiyet’in her köşesinde cazibedarane işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.

İkinci Sual: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semavî tokat başlarına gelmiyor, bu bîçare Müslümanlara iniyor?

Elcevap: Büyük hatalar ve cinayetler tehir ile büyük merkezlerde ve küçücük cinayetler tacil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binaen ehl-i küfrün cinayetlerinin kısm-ı a’zamı, mahkeme-i kübra-yı haşre tehir edilerek ehl-i imanın hataları, kısmen bu dünyada cezası verilir. (Hâşiye[2])

Üçüncü Sual: Bazı eşhasın hatasından gelen bu musibet, bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?

Elcevap: Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.

Dördüncü Sual: Madem bu zelzele musibeti, hataların neticesi ve keffaretü’z-zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Adaletullah nasıl müsaade eder?

Yine manevî canibden elcevap: Bu mesele sırr-ı kadere taalluk ettiği için Risale-i Kader’e havale edip yalnız burada bu kadar denildi:

وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصٖيبَنَّ الَّذٖينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً

Yani “Bir bela, bir musibetten çekininiz ki geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.”

Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif iktiza ederler ki hakikatler perdeli kalıp tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler a’lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebucehiller esfel-i safilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslim olup mücahede ile manevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.

Madem mazlum, zalim ile beraber musibete düşmek, hikmet-i İlahîce lâzım geliyor. Acaba o bîçare mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir?

Bu suale karşı cevaben denildi ki: O musibetteki gazap ve hiddet içinde onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü o masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azaptan büyük ve daimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazap içinde bir rahmettir.

Beşinci Sual: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususi hatalara hususi ceza vermeyip koca bir unsuru musallat eder. Bu hal cemal-i rahmetine ve şümul-ü kudretine nasıl muvafık düşer?

Elcevap: Kadîr-i Zülcelal, her bir unsura çok vazifeler vermiş ve her bir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun bir tek vazifesinde, bir tek neticesi çirkin ve şer ve musibet olsa da sair güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men’edilse o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terk edilir. Ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle; o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ bir tek şer gelmesin gibi gayet çirkin ve hilaf-ı hikmet ve hilaf-ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat kusurdan münezzehtirler.

Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümullü isyandır ve çok mahlukatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için koca bir unsura, küllî vazifesi içinde “Onları terbiye et!” diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adalettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.

Altıncı Sual: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılabat-ı madeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işaa edip âdeta tesadüfî ve tabiî ve maksatsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin manevî esbabını ve neticelerini görmüyorlar tâ ki intibaha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?

Elcevap: Dalaletten başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü her sene elli milyondan ziyade münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envaın bir tek nev’i olan, mesela, sinek taifesinden hadsiz efradından bir tek ferdin yüzer azasından bir tek uzvu olan kanadının kasd ve irade ve meşiet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayt kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercii ve hâmisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef’al ve ahvali belki hiçbir şeyi –cüz’î olsun küllî olsun– irade ve ihtiyar ve kasd-ı İlahî haricinde olmaz.

Fakat Kadîr-i Mutlak hikmetinin muktezasıyla zahir esbabı tasarrufatına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bazen de bir madeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi madenî inkılabat dahi olsa yine emir ve hikmet-i İlahî ile olur, başka olamaz.

Mesela, bir adam bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip bîçare maktûlün büsbütün hukukunu zayi etmek, ne derece belâhet ve divaneliktir.

Aynen öyle de Kadîr-i Zülcelal’in musahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irade ile iddihar edilen bir bombayı, ehl-i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için “Ateşlendir!” diye olan emr-i Rabbanîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamakatin en eşneidir.

Altıncı Sualin Tetimmesi ve Hâşiyesi: Ehl-i dalalet ve ilhad, mesleklerini muhafaza ve ehl-i imanın intibahlarına mukabele ve mümanaat etmek için o derece garib bir temerrüd ve acib bir hamakat gösteriyorlar ki insanı insaniyetten pişman eder.

Mesela, bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümatlı isyanından, kâinat ve anâsır-ı külliye kızdıklarından ve Hâlık-ı arz ve semavat dahi değil hususi bir rububiyet belki bütün kâinatın, bütün âlemlerin Rabb’i ve Hâkim’i haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecelli ile kâinatın heyet-i mecmuasında ve rububiyetin daire-i külliyesinde nev-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinat Sultanı’nı tanıttırmak için emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve Harb-i Umumî gibi umumî ve dehşetli âfatı nev-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adaletini, kayyumiyetini, iradesini ve hâkimiyetini pek zahir bir surette gösterdiği halde; insan suretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise o küllî işarat-ı Rabbaniyeye ve terbiye-i İlahiyeye karşı eblehane bir temerrüd ile mukabele edip diyorlar ki: “Tabiattır, bir madenin patlamasıdır, tesadüfîdir. Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilayeti cevvinde ve havasında semayı kızartmış, yangın suretini vermiş.” diye manasız hezeyanlar ediyorlar.

Dalaletten gelen hadsiz bir cehalet ve zındıkadan neş’et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle bilmiyorlar ki esbab yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihazatını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir: “İşte bu ağaç bundan çıkmış.” diye Sâni’inin o çamdaki gösterdiği bin mu’cizatı inkâr eder misillü bazı zahirî sebepleri irae eder. Hâlık’ın ihtiyar ve hikmet ile işlenen pek büyük bir fiil-i rububiyetini hiçe indirir. Bazen gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikate fennî bir nam takar. Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, manasız kaldı.

İşte gel! Belâhet ve hamakatin nihayetsiz derecelerine bak ki yüz sahife ile tarif edilse ve hikmetleri beyan edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat-i meçhuleye bir nam takar, malûm bir şey gibi: “Bu budur.” der. Mesela “Güneşin bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır.”

Hem birer irade-i külliye ve birer ihtiyar-ı âmm ve birer hâkimiyet-i neviyenin unvanları bulunan ve “âdetullah” namıyla yâd edilen fıtrî kanunların birisine, hususi ve kasdî bir hâdise-i rububiyeti ircâ eder. O ircâ ile onun nisbetini irade-i ihtiyariyeden keser; sonra tutar tesadüfe, tabiata havale eder. Ebucehil’den ziyade muzaaf bir echeliyet gösterir. Bir neferin veya bir taburun zaferli harbini bir nizam ve kanun-u askeriyeye isnad edip kumandanından, padişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillü âsi bir divane olur.

Hem meyvedar bir ağacın bir çekirdekten icadı gibi bir tırnak kadar bir odun parçasından çok mu’cizatlı bir usta, yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa bir adam o odun parçasını gösterip dese: “Bu işler, tabiî ve tesadüfî olarak bundan olmuş.” o ustanın hârika sanatlarını, hünerlerini hiçe indirse ne derece bir hamakattir. Aynen öyle de…

Yedinci Sual: Bu hâdise-i arziye, bu memleketin ahali-i İslâmiyesine bakması ve onları hedef etmesi ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyade ilişiyor?

Elcevap: Bu hâdise hem şiddetli kışta hem karanlıklı gecede hem dehşetli soğukta hem ramazanın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması hem tahribatından intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için o zelzelenin devam etmesi gibi çok emarelerin delâletiyle bu hâdise ehl-i imanı hedef edip, onlara bakıp namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Bîçare Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sarsmasının iki vechi var:

Biri: Hataları az olmak cihetiyle temizlemek için tacil edildi.

İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatli iman muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mağlup olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı ihtimali var. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

*

[1] Hâşiye: İzmir’in zelzelesi münasebetiyle yazılmıştır.

[2] Hâşiye: Hem Rus gibi olanlar, mensuh ve tahrif edilmiş bir dini terk etmekle, hak ve ebedî ve kabil-i nesh olmayan bir dine ihanet etmek derecesinde gayretullaha dokunmadığından, zemin şimdilik onları bırakıp bunlara hiddet ediyor.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir