İzahlı Metin
On İkinci Mektup
*Bismillahi Sübhanehu ve in min şey’in illa yüsebbihu bihamdihi* (Her türlü noksanlıktan sonsuz derecede uzak olan Allah’ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu överek tesbih etmesin.)
*Esselamu aleyküm ve alâ rufekâiküm* (Selam, sizin ve arkadaşlarınızın üzerine olsun.)
Aziz kardeşlerim!
O gece bana bir soru sordunuz, ben de cevap vermedim. Çünkü imanla ilgili konuların tartışma şeklinde ele alınması uygun değildir. Siz ise tartışma şeklinde bahsetmiştiniz. Şimdilik, tartışmanızın temelini oluşturan üç sorunuza oldukça kısa bir cevap yazıyorum. Detayını, Eczacı Efendi’nin isimlerini yazmış olduğu Sözler’de bulursunuz. Yalnız, kader ve insanın iradesine dair olan Yirmi Altıncı Söz aklıma gelmemişti, size söylememiştim; ona da bakınız fakat gazete okur gibi üstünkörü okumayınız. Eczacı Efendi’ye o Sözler’i dikkatle incelemesini tavsiye etmemin sırrı şudur:
Bu tür meselelerdeki şüpheler, imanın esaslarındaki zayıflıktan ileri gelir. O Sözler ise imanın esaslarını tam olarak ispat ederler.
Birinci Sorunuz: Hazreti Âdem’in (Aleyhisselam) cennetten çıkarılması ve bir kısım Âdemoğlunun cehenneme sokulması hangi hikmete dayanmaktadır?
Cevap: Bunun hikmeti, görevlendirmedir. Öyle bir vazife ile görevlendirilerek gönderilmiştir ki, insanlığın bütün manevi gelişimleri, tüm insani yeteneklerin açığa çıkıp gelişmesi ve insan mahiyetinin, Allah’ın bütün isimlerine kapsamlı bir ayna olması, bu görevin sonuçlarındandır.
Eğer Hazreti Âdem cennette kalsaydı, melek gibi makamı sabit kalırdı ve insani yetenekleri gelişmezdi. Hâlbuki tekdüze ve sabit makam sahibi olan melekler çoktur; o tür bir kulluk için insana ihtiyaç yoktur. Aksine, Allah’ın hikmeti, sonsuz makamları aşacak olan insanın yeteneğine uygun bir imtihan ve sorumluluk yurdunu gerektirdiği için, meleklerin aksine olarak, yaratılışlarının bir gereği olan o bilinen günahla cennetten çıkarıldı.
Demek ki, Hazreti Âdem’in cennetten çıkarılması, hikmetin ta kendisi ve katıksız bir rahmet olduğu gibi, inkârcıların cehenneme sokulmaları da haktır ve adalettir.
Onuncu Söz’ün Üçüncü İşaret’inde denildiği gibi, gerçi kâfir, kısa bir ömürde bir günah işlemiştir fakat o günah içinde sonsuz bir cinayet vardır. Çünkü küfür (inkâr), bütün kâinatı aşağılamak, değerlerini düşürmek, bütün varlıkların Allah’ın birliğine olan şahitliğini yalanlamak ve varlık aynalarında yansımaları görünen ilahî isimleri küçümsemektir.
Bu sebeple, varlıkların hakkını kâfirden almak üzere, varlıkların sultanı olan Kahhar-ı Zülcelal’in (Sonsuz güç ve azamet sahibi, her şeye kahredici üstünlükte olan Allah’ın) kâfirleri ebedî cehenneme atması, hakkın ve adaletin ta kendisidir. Çünkü sonsuz bir cinayet, sonsuz bir cezayı gerektirir.
İkinci Sorunuz: Şeytanların yaratılması ve var edilmesi ne içindir? Cenab-ı Hak, şeytanı ve kötülükleri yaratmıştır; bunun hikmeti nedir? Kötülüğün yaratılması kötüdür, çirkinin yaratılması çirkindir?
Cevap: Asla! Kötülüğü yaratmak kötü değildir, asıl kötü olan kötülüğü işlemektir (seçmektir). Çünkü yaratma ve var etme, bütün sonuçlara bakar; (insanın iradesiyle) işlemek ise özel bir eylem olduğu için sadece o eylemin özel sonuçlarına bakar.
Mesela, yağmurun yağmasının binlerce sonucu vardır ve hepsi de güzeldir. Kendi yanlış tercihiyle bazıları yağmurdan zarar görse, “Yağmurun yaratılması rahmet değildir,” diyemez; “Yağmurun yaratılması kötüdür,” diye hükmedemez. Ancak kendi kötü tercihi ve eylemiyle, o kişinin kendisi hakkında kötü olmuştur. Aynı şekilde, ateşin yaratılmasında pek çok fayda vardır ve hepsi de iyidir. Fakat bazıları kötü seçimiyle ve yanlış kullanımıyla ateşten zarar görse, “Ateşin yaratılması kötüdür,” diyemez. Çünkü ateş yalnızca onu yakmak için yaratılmamıştır; bilakis o, kendi kötü iradesiyle, yemeğini pişiren ateşe elini sokmuş ve o hizmetkârını kendine düşman etmiştir.
Özetle: Çok büyük bir iyilik için az bir kötülük kabul edilir. Eğer az bir kötülük olmasın diye, çok büyük iyilikleri sonuç veren bir durum terk edilirse, o zaman çok daha büyük bir kötülük işlenmiş olur. Mesela, cihada asker göndermekte elbette bazı küçük, maddi ve bedensel zararlar ve kötülükler olabilir. Fakat o cihatta öyle büyük bir hayır vardır ki, İslam, inkârcıların istilasından kurtulur. Eğer o az kötülük için cihat terk edilirse, o zaman o büyük hayır gittikten sonra çok daha büyük bir kötülük gelir. Bu ise zulmün ta kendisidir. Yine mesela, kangren olmuş ve kesilmesi gereken bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir; hâlbuki görünüşte bir kötülüktür. Eğer parmak kesilmezse el kesilir, bu da çok daha büyük bir kötülük olur.
İşte kâinattaki kötülüklerin, zararların, belaların, şeytanların ve zararlı varlıkların yaratılması, kötü ve çirkin değildir; çünkü çok önemli sonuçlar için yaratılmışlardır. Mesela, meleklere şeytanlar musallat olmadıkları için manevi ilerlemeleri yoktur; makamları sabittir, değişmez. Aynı şekilde, hayvanlara da şeytanlar musallat olmadıkları için mertebeleri sabittir ve eksiktir. İnsanlık âleminde ise ilerleme ve alçalma mertebeleri sonsuzdur. Nemrutlardan, firavunlardan tutun da en doğru sözlü velilere ve peygamberlere kadar son derece uzun bir manevi gelişim mesafesi vardır.
İşte, kömür gibi olan aşağı derecedeki ruhları, elmas gibi olan yüce ruhlardan ayırt etmek için şeytanların yaratılmasıyla, imtihan sırrıyla ve peygamberlerin gönderilmesiyle bir imtihan, tecrübe, cihat ve yarışma meydanı açılmıştır. Eğer bu mücadele ve yarışma olmasaydı, insanlık madenindeki elmas ve kömür değerindeki yetenekler bir arada kalacaktı. En yüce makamlardaki Ebubekir-i Sıddık’ın (Radıyallahu Anh) ruhu, en aşağı mertebedeki Ebu Cehil’in ruhuyla aynı seviyede kalacaktı.
Demek ki şeytanların ve kötülüklerin yaratılması, büyük ve genel sonuca baktığı için onların var edilmesi kötü ve çirkin değildir. Aksine, yanlış kullanımlardan ve insanın kendi özel eylemi olan kesbden (iradesiyle işlemesinden) kaynaklanan kötülükler ve çirkinlikler, insanın kendi eylemine aittir; Allah’ın yaratmasına ait değildir.
Eğer sorarsanız: Peygamberlerin gönderilmesiyle beraber şeytanların var olmasından dolayı insanların çoğu kâfir oluyor, inkâra gidiyor, zarar görüyor. “Hüküm çoğunluğa göredir” kuralınca, eğer çoğunluk ondan zarar görüyorsa, o zaman kötülüğün yaratılması kötüdür; hatta peygamberlerin gönderilmesi bile rahmet değildir denilebilir mi?
Cevap: Niceliğin (sayısal çokluğun), niteliğe (kaliteye) göre bir önemi yoktur. Asıl çoğunluk, niteliğe bakar.
Mesela, yüz hurma çekirdeği olsa, toprağın altına konulup sulanmazsa, kimyasal bir işleme tabi tutulmazsa ve bir hayat mücadelesiyle karşılaşmazsa, yüz para değerinde yüz çekirdek olarak kalır. Fakat sulandığı ve hayat mücadelesine maruz kaldığı zaman, yapısının zayıflığından sekseni bozulsa da yirmisi meyve veren yirmi hurma ağacı olsa, diyebilir misin ki, “Su vermek kötü oldu, çoğunu bozdu?” Elbette diyemezsin. Çünkü o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybedip yirmi bini kazanan, zarar etmez; bu kötü bir sonuç olmaz.
Yine mesela, tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa, yumurta olarak değeri beş yüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurtanın üzerine tavus kuluçkaya yatsa, sekseni bozulsa da yirmisi, yirmi tavus kuşu olsa, denilebilir mi ki “Çok zarar oldu, bu işlem kötü oldu, bu kuluçkaya yatmak çirkin oldu?” Hayır, öyle değildir, aksine hayırdır. Çünkü o tavus milleti ve o yumurta topluluğu, dört yüz kuruş fiyatındaki seksen yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı.
İşte insanlık da, peygamberlerin gönderilmesiyle, imtihan sırrıyla, mücadeleyle ve şeytanlarla savaşarak kazandıkları yüz binlerce peygamber, milyonlarca evliya ve milyarlarca seçkin insan gibi insanlık âleminin güneşleri, ayları ve yıldızları karşılığında; sayıca çok, nitelik olarak ise önemsiz ve zararlı hayvanlar türünden olan kâfirleri ve münafıkları kaybetmiştir.
Üçüncü Sorunuz: Cenab-ı Hak musibetleri veriyor, belaları gönderiyor. Özellikle masumlara, hatta hayvanlara… Bu bir zulüm değil mi?
Cevap: Asla! Mülk O’nundur. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba sanatkâr bir zat, bir ücret karşılığında seni model yapsa ve gayet sanatkârane işlediği, değerli taşlarla süslenmiş bir elbiseyi sana giydirse, hünerini ve ustalığını göstermek için elbiseyi kısaltıyor, uzatıyor, biçiyor, kesiyor; seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki: “Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; beni oturtup kaldırmakla bana zahmet verdin?” Elbette diyemezsin. Dersen, delilik etmiş olursun.
Aynen bunun gibi, Celal sahibi Sanatkâr (Allah), göz, kulak, dil gibi duygularla süslenmiş, son derece sanatkârane bir vücudu sana giydirmiştir. Çeşitli isimlerinin yansımalarını (nakışlarını) göstermek için seni hasta eder, sıkıntılara sokar, aç bırakır, tok tutar, susuz bırakır; bu gibi hâller içinde seni döndürür. Hayatın özünü güçlendirmek ve isimlerinin tecellilerini göstermek için seni böyle birçok durumda gezdiriyor. Eğer sen, “Beni niçin bu musibetlere uğratıyorsun?” dersen, temsilde işaret edildiği gibi, yüzlerce hikmet seni susturacaktır.
Zaten durağanlık, hareketsizlik, tekdüzelik, durmak; bir nevi yokluktur, zarardır. Hareket ve değişim ise varlıktır, hayırdır. Hayat, hareketlerle olgunluğunu bulur; belalar vasıtasıyla ilerler. Hayat, Allah’ın isimlerinin tecellileriyle çeşitli hareketlere maruz kalır, arınır, kuvvet bulur, gelişir, genişler, kendi kaderini yazmak için hareketli bir kalem olur, görevini yerine getirir ve ahiret mükâfatını kazanmaya hak kazanır.
İşte, tartışmanızın içindeki üç sorunuzun kısa cevapları bu kadardır. Açıklamaları, otuz üç adet olan “Sözler”dedir.
Aziz kardeşim, sen bu mektubu Eczacı’ya ve tartışmayı işitenlerden uygun gördüklerine oku. Benim tarafımdan da yeni bir talebem olan Eczacı’ya selam et ve de ki:
Bahsi geçen meseleler gibi derin iman konularını, ölçüsüz bir mücadele şeklinde topluluk içinde konuşmak uygun değildir. Ölçüsüz bir mücadele olduğundan, ilaç iken zehir olur. Söyleyenlere de, dinleyenlere de zarardır. Ancak bu tür iman meselelerinin, soğukkanlılıkla, insafla, bir fikir alışverişi şeklinde konuşulması caizdir.
Ve de ki: Eğer senin kalbine bu tür meselelerde şüpheler gelirse ve Sözler’den de cevabını bulamazsan, özel olarak bana yazarsınız.
Ayrıca Eczacı’ya de ki: Merhum babası hakkında gördüğü rüya için aklıma şöyle bir mana geldi: Merhum babası doktor olması vesilesiyle, çok salih, mübarek, belki de veli olan insanlara faydası dokunmuş ve ondan memnun olan, menfaat gören o mübarek zatların ruhları, onun vefatı anında kuşlar suretinde en yakın akrabası olan oğluna görünmüş; onun ruhuna şefaat edercesine bir hoş geldin nevinden bir karşılama yaptıkları aklıma geldi.
O gece burada beraber bulunan bütün dostlara selam ve dua ederim.
*El-Bâkî Huve’l-Bâkî* (Bâkî olan, sadece O’dur.)
Said Nursî
*
Lügatçeli Metin
On İkinci Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
(Arapça Okunuşu: Bismillâhi Sübhânehû ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdih.)
(Anlamı: O’nun adıyla! O münezzehtir (kusurlardan uzak)! Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin (övmesin ve eksiklerden tenzih etmesin).)
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ عَلٰى رُفَقَائِكُمْ
(Arapça Okunuşu: Esselâmü aleyküm ve alâ rufekâiküm.)
(Anlamı: Selâm üzerinize olsun ve arkadaşlarınıza da.)
Aziz kardeşlerim!
O gece benden sual ettiniz (sordunuz), ben cevabını vermedim. Çünkü mesail-i imaniyenin (iman meselelerinin) münakaşa (tartışma) suretinde bahsi caiz (uygun) değildir. Siz münakaşa suretinde bahsetmiştiniz. Şimdilik münakaşanızın esası (temeli) olan üç sualinize gayet muhtasar (çok kısa) bir cevap yazıyorum. Tafsilini (ayrıntısını), Eczacı Efendinin isimlerini yazmış olduğu Sözler’de bulursunuz. Yalnız, kader ve cüz-ü ihtiyarîye (insanın sınırlı iradesi) ait Yirmi Altıncı Söz hatırıma gelmemişti, size söylememiştim, ona da bakınız fakat gazete gibi okumayınız. Eczacı Efendinin o Sözler’i mütalaa etmesini (derinlemesine okumasını, incelemesini) havale ettiğimin (yönlendirdiğimin) sırrı şudur ki:
O çeşit meselelerdeki şüpheler, erkân-ı imaniyenin (imanın şartlarının, esaslarının) zaafından (zayıflığından) ileri geliyor. O Sözler ise erkân-ı imaniyeyi tamamıyla ispat ederler.
Birinci Sualiniz: Hazret-i Âdem’in (aleyhisselam) cennetten ihracı (çıkarılması) ve bir kısım benî-Âdem’in (Âdem oğullarının) cehenneme idhali (sokulması) ne hikmete mebnidir (hangi hikmete dayanır)?
Elcevap (Cevap): Hikmeti (gerçek sebebi), tavziftir (görevlendirmedir, vazife yüklemedir). Öyle bir vazife ile memur (görevli) edilerek gönderilmiştir ki bütün terakkiyat-ı maneviye-i beşeriyenin (insanlığın bütün manevi ilerlemelerinin) ve bütün istidadat-ı beşeriyenin (insanlığın bütün yeteneklerinin, kabiliyetlerinin) inkişaf (gelişme) ve inbisatları (genişlemeleri) ve mahiyet-i insaniyenin (insan mahiyetinin, özünün) bütün esma-i İlahiyeye (Allah’ın isimlerine) bir âyine-i câmia (her şeyi yansıtan kapsamlı bir ayna) olması, o vazifenin netaicindendir (sonuçlarındandır).
Eğer Hazret-i Âdem cennette kalsaydı melek gibi makamı sabit kalırdı, istidadat-ı beşeriye (insanlığın yetenekleri) inkişaf etmezdi. Halbuki yeknesak (tek düze, aynı) makam sahibi olan melaikeler (melekler) çoktur, o tarz ubudiyet (kulluk) için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlahiye (Allah’ın hikmeti), nihayetsiz (sonsuz) makamatı (makamları, dereceleri) katedecek (aşacak) olan insanın istidadına (yeteneklerine) muvafık (uygun) bir dâr-ı teklifi (imtihan yurdu, sorumluluk yeri) iktiza (gerektirdiği) ettiği için melaikelerin (meleklerin) aksine olarak mukteza-yı fıtratları (fıtratlarının gereği) olan malûm günahla cennetten ihraç edildi.
Demek, Hazret-i Âdem’in cennetten ihracı (çıkarılması), ayn-ı hikmet (hikmetin ta kendisi) ve mahz-ı rahmet (rahmetin özü) olduğu gibi; küffarın (kafirlerin) da cehenneme idhalleri (sokulmaları), haktır ve adalettir.
Onuncu Söz’ün Üçüncü İşaret’inde denildiği gibi çendan (gerçi) kâfir, az bir ömürde bir günah işlemiş fakat o günah içinde nihayetsiz (sonsuz) bir cinayet var. Çünkü küfür, bütün kâinatı tahkirdir (aşağılamaktır), kıymetlerini tenzil (değerlerini düşürmek) etmektir ve bütün masnuatın (sanat eserlerinin, yaratılmışların) vahdaniyete (Allah’ın birliğine) şehadetlerini (şahitliklerini) tekziptir (yalanlamaktır) ve mevcudat âyinelerinde (varlıkların aynalarında) cilveleri (tecellileri, yansımaları) görünen esma-i İlahiyeyi (Allah’ın isimlerini) tezyiftir (küçümsemektir, alaya almaktır).
Onun için mevcudatın (varlıkların) hakkını kâfirden almak üzere, mevcudatın sultanı olan Kahhar-ı Zülcelal’in (celal ve kahır sahibi Allah’ın) kâfirleri ebedî (sonsuz) cehenneme atması, ayn-ı hak (hakkın ta kendisi) ve adalettir. Çünkü nihayetsiz (sonsuz) cinayet, nihayetsiz (sonsuz) azabı ister.
İkinci Sualiniz: Şeytanların halkı (yaratılması) ve icadı (var edilmesi) ne içindir? Cenab-ı Hak (Yüce Allah), şeytanı ve şerleri (kötülükleri) halk etmiş (yaratmış), hikmeti (gerçek sebebi) nedir? Şerrin halkı (kötülüğün yaratılması) şerdir (kötüdür), kabihin (çirkinin) halkı kabîhtir (çirkindir)?
Elcevap (Cevap): Hâşâ (Allah korusun)! Halk-ı şer (kötülüğün yaratılması), şer değil belki kesb-i şer (kötülüğü kazanmak, işlemek) şerdir. Çünkü halk ve icad (yaratma ve var etme), bütün netaice (sonuçlara) bakar; kesb (kazanma, işleme), hususi (özel) bir mübaşeret (doğrudan girişme, yapma) olduğu için hususi netaice (özel sonuçlara) bakar.
Mesela, yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri (sonuçları) var, bütünü de güzeldir. Sû-i ihtiyarıyla (kendi kötü tercihiyle) bazıları yağmurdan zarar görse “Yağmurun icadı (yaratılması) rahmet değildir.” diyemez, “Yağmurun halkı (yaratılması) şerdir.” diye hükmedemez. Belki sû-i ihtiyarıyla (kendi kötü tercihiyle) ve kesbiyle (kazanmasıyla, işlemesiyle) onun hakkında şer (kötülük) oldu. Hem ateşin halkında (yaratılmasında) çok faydalar var, bütünü de hayırdır. Fakat bazılar sû-i kesbiyle (kendi kötü işleyişiyle), sû-i istimaliyle (kötü kullanmasıyla) ateşten zarar görse “Ateşin halkı (yaratılması) şerdir.” diyemez. Çünkü ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış; belki o, kendi sû-i ihtiyarıyla (kendi kötü tercihiyle), yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti.
Elhasıl (Kısacası): Hayr-ı kesîr (çok hayır) için şerr-i kalil (az şer) kabul edilir. Eğer şerr-i kalil (az şer) olmamak için hayr-ı kesîri (çok hayrı) intac (netice veren) eden bir şer terk edilse (bırakılsa) o vakit şerr-i kesîr (çok şer) irtikâb (işlenmiş) edilmiş olur. Mesela, cihada asker sevk (göndermek) etmekte elbette bazı cüz’î (küçük) ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesîr (çok hayır) var ki İslâm küffarın (kafirlerin) istilasından (işgalinden) kurtulur. Eğer o şerr-i kalil (az şer) için cihad terk edilse (bırakılsa) o vakit hayr-ı kesîr (çok hayır) gittikten sonra şerr-i kesîr (çok şer) gelir. O ayn-ı zulümdür (zulmün ta kendisidir). Hem mesela, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir; halbuki zahiren (dış görünüşte) bir şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir, şerr-i kesîr (çok şer) olur.
İşte kâinattaki şerlerin (kötülüklerin), zararların, beliyyelerin (musibetlerin) ve şeytanların ve muzırların (zararlıların) halk ve icadları (yaratılışları ve var edilişleri), şer ve çirkin değildir; çünkü çok netaic-i mühimme (önemli sonuçlar) için halk olunmuşlardır. Mesela, melaikelere (meleklere) şeytanlar musallat (musallat, rahatsız edici) olmadıkları için terakkiyatları (ilerlemeleri) yoktur; makamları sabittir, tebeddül (değişme) etmez. Keza (aynı şekilde) hayvanatın dahi şeytanlar musallat olmadıkları için mertebeleri sabittir, nâkıstır (eksiktir). Âlem-i insaniyette (insanlık aleminde) ise meratib-i terakkiyat (ilerleme dereceleri) ve tedenniyat (gerileme dereceleri) nihayetsizdir (sonsuzdur). Nemrutlardan, firavunlardan tut tâ sıddıkîn-i evliya (doğrular, evliyanın doğru olanları) ve enbiyaya (peygamberlere) kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki (ilerleme mesafesi) var.
İşte kömür gibi olan ervah-ı safileyi (aşağı ruhları), elmas gibi olan ervah-ı âliyeden (yüce ruhlardan) temyiz (ayırt etmek) ve tefrik (ayırmak) için şeytanların hilkatiyle (yaratılmasıyla) ve sırr-ı teklif (sorumluluk yükleme sırrı) ve ba’s-i enbiya (peygamberlerin gönderilmesi) ile bir meydan-ı imtihan (imtihan meydanı) ve tecrübe ve cihad (mücadele) ve müsabaka (yarışma) açılmış. Eğer mücahede (mücadele) ve müsabaka (yarışma) olmasaydı, maden-i insaniyetteki (insanlık madenindeki) elmas ve kömür hükmünde olan istidatlar (yetenekler), beraber kalacaktı. A’lâ-yı illiyyîndeki (yüceler yücesindeki) Ebubekir-i Sıddık’ın (Radıyallahu Anh) ruhu, esfel-i safilîndeki (aşağıların aşağısındaki) Ebucehil’in ruhuyla bir seviyede kalacaktı.
Demek şayatîn (şeytanlar) ve şerlerin (kötülüklerin) yaratılması, büyük ve küllî (genel, kapsamlı) neticeye baktığı için icadları (yaratılışları) şer değil, çirkin değil; belki sû-i istimalattan (kötüye kullanımlardan) ve kesb (kazanmak, işlemek) denilen mübaşeret-i hususiyeden (özel müdahaleden, doğrudan yapmadan) gelen şerler, çirkinlikler, kesb-i insana (insanın kazanmasına, işleyişine) aittir; icad-ı İlahîye (Allah’ın yaratmasına) ait değildir.
Eğer sual etseniz (sorsanız) ki: Bi’set-i enbiya (peygamberlerin gönderilmesi) ile beraber şeytanların vücudundan (varlığından) ekser (çoğu) insanlar kâfir oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor. “El-hükmü li’l-ekser (Hüküm çoğunluğa göredir)” kaidesince (kuralınca), ekser (çoğu) ondan şer görse o vakit halk-ı şer (kötülüğün yaratılması) şerdir (kötüdür), hattâ bi’set-i enbiya (peygamberlerin gönderilmesi) dahi rahmet değil denilebilir?
Elcevap (Cevap): Kemiyetin (niceliğin), keyfiyete (niteliğe) nisbeten (göre) ehemmiyeti (önemi) yok. Asıl ekseriyet (çoğunluk), keyfiyete (niteliğe) bakar.
Mesela, yüz hurma çekirdeği bulunsa toprak altına konup su verilmezse ve muamele-i kimyeviye (kimyasal işlem) görmezse ve bir mücahede-i hayatiyeye (hayat mücadelesine) mazhar olmazsa (nail olmazsa) yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücahede-i hayatiyeye (hayat mücadelesine) maruz kaldığı (uğradığı) vakit, sû-i mizacından (kötü tabiatından, uygunsuzluğundan) sekseni bozulsa yirmisi meyvedar yirmi hurma ağacı olsa diyebilir misin ki suyu vermek şer oldu, ekserisini (çoğunu) bozdu? Elbette diyemezsin. Çünkü o yirmi, yirmi bin hükmüne (değerine) geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan, zarar etmez; şer olmaz.
Hem mesela, tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa yumurta itibarıyla (bakımından) beş yüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa sekseni bozulsa yirmisi, yirmi tavus kuşu olsa denilebilir mi ki çok zarar oldu, bu muamele (işlem) şer oldu, bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu, şer oldu? Hayır öyle değil belki hayırdır. Çünkü o tavus milleti ve o yumurta taifesi (sınıfı), dört yüz kuruş fiyatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı.
İşte nev-i beşer (insanlık türü) bi’set-i enbiya (peygamberlerin gönderilmesi) ile sırr-ı teklif (sorumluluk sırrı) ile mücahede (mücadele) ile şeytanlarla muharebe (savaşma) ile kazandıkları yüz binlerle enbiya (peygamberler) ve milyonlarla evliya ve milyarlarla asfiya (saf ve seçkin insanlar, Allah dostları) gibi âlem-i insaniyetin (insanlık aleminin) güneşleri, ayları ve yıldızları mukabilinde (karşılığında); kemiyetçe (nicelikçe) kesretli (çok), keyfiyetçe (nitelikçe) ehemmiyetsiz (önemsiz) hayvanat-ı muzırra (zararlı hayvanlar) nevinden (türünden) olan küffarı (kafirleri) ve münafıkları kaybetti.
Üçüncü Sualiniz: Cenab-ı Hak (Yüce Allah) musibetleri veriyor, belaları musallat (musallat ediyor) ediyor. Hususan (özellikle) masumlara (suçsuzlara) hattâ hayvanlara bu zulüm değil mi?
Elcevap (Cevap): Hâşâ (Allah korusun)! Mülk onundur. Mülkünde istediği gibi tasarruf (dilediği gibi kullanır, idare eder) eder. Hem acaba sanatkâr bir zat (kişi), bir ücret mukabilinde (karşılığında) seni bir model yapıp gayet sanatkârane (çok sanatkarane) yaptığı murassa (süslü, değerli taşlarla işlenmiş) bir libası (elbiseyi) sana giydiriyor, hünerini (sanatını), maharetini (becerisini) göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor, biçiyor, kesiyor; seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; bana, oturtup kaldırmakla zahmet (eziyet) verdin? Elbette diyemezsin. Dersen divanelik (delilik) edersin.
Aynen öyle de Sâni’-i Zülcelal (celal sahibi sanatkar Allah) göz, kulak, lisan (dil) gibi duygularla murassa (süslü, değerli taşlarla işlenmiş) gayet sanatkârane (çok sanatkarane) bir vücudu sana giydirmiş. Mütenevvi (çeşitli) esmasının (isimlerinin) nakışlarını (işlemelerini) göstermek için seni hasta eder, müptela (musibetlere maruz) eder, aç eder, tok eder, susuz eder; bu gibi ahvalde (durumlarda) yuvarlatır. Mahiyet-i hayatiyeyi (hayatın mahiyetini, özünü) kuvvetleştirmek ve cilve-i esmasını (isimlerinin tecellisini, yansımasını) göstermek için seni böyle çok tavırlarda (hallerde, durumlarda) gezdiriyor. Sen eğer desen: “Beni ne için bu mesaibe (musibetlere) müptela (maruz) ediyorsun?” Temsilde işaret edildiği gibi yüz hikmet seni susturacak.
Zaten sükûn (durgunluk) ve sükûnet (dinginlik), atalet (işsizlik, tembellik), yeknesaklık (tekdüzelik), tevakkuf (durma); bir nevi ademdir (yokluktur), zarardır. Hareket ve tebeddül (değişim); vücuddur (varlıktır), hayırdır. Hayat, harekâtla (hareketlerle) kemalâtını (olgunluğunu) bulur; beliyyat (musibetler) vasıtasıyla (aracılığıyla) terakki (ilerleme) eder. Hayat cilve-i esma (isimlerin tecellisi, yansıması) ile muhtelif (çeşitli) harekâta (hareketlere) mazhar (erişir, nail olur) olur, tasaffi (arındırılır) eder, kuvvet bulur, inkişaf (gelişme) eder, inbisat (genişleme) eder, kendi mukadderatını (kaderini) yazmasına müteharrik (hareketli) bir kalem olur, vazifesini îfa (yerine getirir) eder, ücret-i uhreviyeye (ahiret ücretine) kesb-i istihkak (hak kazanır) eder.
İşte, münakaşanızın (tartışmanızın) içindeki üç sualinizin muhtasar (kısa) cevapları bu kadardır. İzahları (açıklamaları) otuz üç adet “Sözler”dedir.
Aziz kardeşim, sen bu mektubu Eczacıya ve münakaşayı (tartışmayı) işitenlerden münasip (uygun) gördüklerine oku. Benim tarafımdan da yeni bir talebem (öğrencim) olan Eczacıya selâm et, de ki:
Mezkûr (sözü geçen) mesail (meseleler) gibi dakik (ince) mesail-i imaniyeyi (iman meselelerini), mizansız (ölçüsüz) mücadele suretinde (şeklinde) cemaat içinde bahsetmek caiz (uygun) değildir. Mizansız mücadele olduğundan tiryak (panzehir) iken zehir olur. Diyenlere, dinleyenlere zarardır. Belki böyle mesail-i imaniyenin (iman meselelerinin) itidal-i demle (soğukkanlılıkla, dengeli bir şekilde), insafla, bir müdavele-i efkâr (fikir alışverişi) suretinde (şeklinde) bahsi caizdir (uygundur).
Ve de ki: Eğer senin kalbine bu nevi (tür) mesailde (meselelerde) şüpheler gelirse ve Sözler’den de cevabını bulmazsan hususi (özel olarak) bana yazarsınız.
Hem Eczacıya de ki: Merhum (rahmetli) pederi (babası) hakkında gördüğü rüya için hatırıma şöyle bir mana geldi ki: Merhum pederi doktor olmak münasebetiyle (dolayısıyla), çok salih (iyi) ve mübarek, belki veli (Allah dostu) insanlara faydası dokunmuş ve ondan memnun olan ve menfaat (fayda) gören o mübareklerin ervahları (ruhları), onun vefatı hengâmında (zamanında) kuşlar suretinde (şeklinde) en yakın akrabası olan oğluna görünmüş, onun ruhuna şefaatkârane (şefaat edercesine) bir hoşâmedî (hoş geldin) nevinden (türünden) bir istikbal (karşılama) ettikleri hatırıma geldi.
O gece burada beraber bulunan bütün dostlara selâm ve dua ederim.
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
(Arapça Okunuşu: El-Bâkî Hüve’l-Bâkî)
(Anlamı: Sonsuz ve kalıcı olan yalnızca O’dur.)
Said Nursî
Risale-i Nur Külliyatından
On İkinci Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ عَلٰى رُفَقَائِكُمْ
Aziz kardeşlerim!
O gece benden sual ettiniz, ben cevabını vermedim. Çünkü mesail-i imaniyenin münakaşa suretinde bahsi caiz değildir. Siz münakaşa suretinde bahsetmiştiniz. Şimdilik münakaşanızın esası olan üç sualinize gayet muhtasar bir cevap yazıyorum. Tafsilini, Eczacı Efendinin isimlerini yazmış olduğu Sözler’de bulursunuz. Yalnız, kader ve cüz-ü ihtiyarîye ait Yirmi Altıncı Söz hatırıma gelmemişti, size söylememiştim, ona da bakınız fakat gazete gibi okumayınız. Eczacı Efendinin o Sözler’i mütalaa etmesini havale ettiğimin sırrı şudur ki:
O çeşit meselelerdeki şüpheler, erkân-ı imaniyenin zaafından ileri geliyor. O Sözler ise erkân-ı imaniyeyi tamamıyla ispat ederler.
Birinci Sualiniz: Hazret-i Âdem’in (as) cennetten ihracı ve bir kısım benî-Âdem’in cehenneme idhali ne hikmete mebnidir?
Elcevap: Hikmeti, tavziftir. Öyle bir vazife ile memur edilerek gönderilmiştir ki bütün terakkiyat-ı maneviye-i beşeriyenin ve bütün istidadat-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mahiyet-i insaniyenin bütün esma-i İlahiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netaicindendir.
Eğer Hazret-i Âdem cennette kalsaydı melek gibi makamı sabit kalırdı, istidadat-ı beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki yeknesak makam sahibi olan melaikeler çoktur, o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlahiye, nihayetsiz makamatı katedecek olan insanın istidadına muvafık bir dâr-ı teklifi iktiza ettiği için melaikelerin aksine olarak mukteza-yı fıtratları olan malûm günahla cennetten ihraç edildi.
Demek, Hazret-i Âdem’in cennetten ihracı, ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi; küffarın da cehenneme idhalleri, haktır ve adalettir.
Onuncu Söz’ün Üçüncü İşaret’inde denildiği gibi çendan kâfir, az bir ömürde bir günah işlemiş fakat o günah içinde nihayetsiz bir cinayet var. Çünkü küfür, bütün kâinatı tahkirdir, kıymetlerini tenzil etmektir ve bütün masnuatın vahdaniyete şehadetlerini tekziptir ve mevcudat âyinelerinde cilveleri görünen esma-i İlahiyeyi tezyiftir.
Onun için mevcudatın hakkını kâfirden almak üzere, mevcudatın sultanı olan Kahhar-ı Zülcelal’in kâfirleri ebedî cehenneme atması, ayn-ı hak ve adalettir. Çünkü nihayetsiz cinayet, nihayetsiz azabı ister.
İkinci Sualiniz: Şeytanların halkı ve icadı ne içindir? Cenab-ı Hak, şeytanı ve şerleri halk etmiş, hikmeti nedir? Şerrin halkı şerdir, kabihin halkı kabihtir?
Elcevap: Hâşâ! Halk-ı şer, şer değil belki kesb-i şer şerdir. Çünkü halk ve icad, bütün netaice bakar; kesb, hususi bir mübaşeret olduğu için hususi netaice bakar.
Mesela, yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var, bütünü de güzeldir. Sû-i ihtiyarıyla bazıları yağmurdan zarar görse “Yağmurun icadı rahmet değildir.” diyemez, “Yağmurun halkı şerdir.” diye hükmedemez. Belki sû-i ihtiyarıyla ve kesbiyle onun hakkında şer oldu. Hem ateşin halkında çok faydalar var, bütünü de hayırdır. Fakat bazılar sû-i kesbiyle, sû-i istimaliyle ateşten zarar görse “Ateşin halkı şerdir.” diyemez. Çünkü ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış; belki o, kendi sû-i ihtiyarıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti.
Elhasıl: Hayr-ı kesîr için şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için hayr-ı kesîri intac eden bir şer terk edilse o vakit şerr-i kesîr irtikâb edilmiş olur. Mesela, cihada asker sevk etmekte elbette bazı cüz’î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesîr var ki İslâm küffarın istilasından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terk edilse o vakit hayr-ı kesîr gittikten sonra şerr-i kesîr gelir. O ayn-ı zulümdür. Hem mesela, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir; halbuki zahiren bir şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir, şerr-i kesîr olur.
İşte kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icadları, şer ve çirkin değildir; çünkü çok netaic-i mühimme için halk olunmuşlardır. Mesela, melaikelere şeytanlar musallat olmadıkları için terakkiyatları yoktur; makamları sabittir, tebeddül etmez. Keza hayvanatın dahi şeytanlar musallat olmadıkları için mertebeleri sabittir, nâkıstır. Âlem-i insaniyette ise meratib-i terakkiyat ve tedenniyat nihayetsizdir. Nemrutlardan, firavunlardan tut tâ sıddıkîn-i evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki var.
İşte kömür gibi olan ervah-ı safileyi, elmas gibi olan ervah-ı âliyeden temyiz ve tefrik için şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklif ve ba’s-i enbiya ile bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidatlar, beraber kalacaktı. A’lâ-yı illiyyîndeki Ebubekir-i Sıddık’ın ruhu, esfel-i safilîndeki Ebucehil’in ruhuyla bir seviyede kalacaktı.
Demek şeyatîn ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için icadları şer değil, çirkin değil; belki sû-i istimalattan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler, kesb-i insana aittir; icad-ı İlahîye ait değildir.
Eğer sual etseniz ki: Bi’set-i enbiya ile beraber şeytanların vücudundan ekser insanlar kâfir oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor. “El-hükmü li’l-ekser” kaidesince, ekser ondan şer görse o vakit halk-ı şer şerdir, hattâ bi’set-i enbiya dahi rahmet değil denilebilir?
Elcevap: Kemiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar.
Mesela, yüz hurma çekirdeği bulunsa toprak altına konup su verilmezse ve muamele-i kimyeviye görmezse ve bir mücahede-i hayatiyeye mazhar olmazsa yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücahede-i hayatiyeye maruz kaldığı vakit, sû-i mizacından sekseni bozulsa yirmisi meyvedar yirmi hurma ağacı olsa diyebilir misin ki suyu vermek şer oldu, ekserisini bozdu? Elbette diyemezsin. Çünkü o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan, zarar etmez; şer olmaz.
Hem mesela, tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa yumurta itibarıyla beş yüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa sekseni bozulsa yirmisi, yirmi tavus kuşu olsa denilebilir mi ki çok zarar oldu, bu muamele şer oldu, bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu, şer oldu? Hayır öyle değil belki hayırdır. Çünkü o tavus milleti ve o yumurta taifesi, dört yüz kuruş fiyatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı.
İşte nev-i beşer bi’set-i enbiya ile sırr-ı teklif ile mücahede ile şeytanlarla muharebe ile kazandıkları yüz binlerle enbiya ve milyonlarla evliya ve milyarlarla asfiya gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukabilinde; kemiyetçe kesretli, keyfiyetçe ehemmiyetsiz hayvanat-ı muzırra nevinden olan küffarı ve münafıkları kaybetti.
Üçüncü Sualiniz: Cenab-ı Hak musibetleri veriyor, belaları musallat ediyor. Hususan masumlara hattâ hayvanlara bu zulüm değil mi?
Elcevap: Hâşâ! Mülk onundur. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba sanatkâr bir zat, bir ücret mukabilinde seni bir model yapıp gayet sanatkârane yaptığı murassa bir libası sana giydiriyor, hünerini, maharetini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor, biçiyor, kesiyor; seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; bana, oturtup kaldırmakla zahmet verdin? Elbette diyemezsin. Dersen divanelik edersin.
Aynen öyle de Sâni’-i Zülcelal göz, kulak, lisan gibi duygularla murassa gayet sanatkârane bir vücudu sana giydirmiş. Mütenevvi esmasının nakışlarını göstermek için seni hasta eder, müptela eder, aç eder, tok eder, susuz eder; bu gibi ahvalde yuvarlatır. Mahiyet-i hayatiyeyi kuvvetleştirmek ve cilve-i esmasını göstermek için seni böyle çok tavırlarda gezdiriyor. Sen eğer desen: “Beni ne için bu mesaibe müptela ediyorsun?” Temsilde işaret edildiği gibi yüz hikmet seni susturacak.
Zaten sükûn ve sükûnet, atalet, yeknesaklık, tevakkuf; bir nevi ademdir, zarardır. Hareket ve tebeddül; vücuddur, hayırdır. Hayat, harekâtla kemalâtını bulur; beliyyat vasıtasıyla terakki eder. Hayat cilve-i esma ile muhtelif harekâta mazhar olur, tasaffi eder, kuvvet bulur, inkişaf eder, inbisat eder, kendi mukadderatını yazmasına müteharrik bir kalem olur, vazifesini îfa eder, ücret-i uhreviyeye kesb-i istihkak eder.
İşte, münakaşanızın içindeki üç sualinizin muhtasar cevapları bu kadardır. İzahları otuz üç adet “Sözler”dedir.
Aziz kardeşim, sen bu mektubu Eczacıya ve münakaşayı işitenlerden münasip gördüklerine oku. Benim tarafımdan da yeni bir talebem olan Eczacıya selâm et, de ki:
Mezkûr mesail gibi dakik mesail-i imaniyeyi, mizansız mücadele suretinde cemaat içinde bahsetmek caiz değildir. Mizansız mücadele olduğundan tiryak iken zehir olur. Diyenlere, dinleyenlere zarardır. Belki böyle mesail-i imaniyenin itidal-i demle, insafla, bir müdavele-i efkâr suretinde bahsi caizdir.
Ve de ki: Eğer senin kalbine bu nevi mesailde şüpheler gelirse ve Sözler’den de cevabını bulmazsan hususi bana yazarsınız.
Hem Eczacıya de ki: Merhum pederi hakkında gördüğü rüya için hatırıma şöyle bir mana geldi ki: Merhum pederi doktor olmak münasebetiyle, çok salih ve mübarek, belki veli insanlara faydası dokunmuş ve ondan memnun olan ve menfaat gören o mübareklerin ervahları, onun vefatı hengâmında kuşlar suretinde en yakın akrabası olan oğluna görünmüş, onun ruhuna şefaatkârane bir hoşâmedî nevinden bir istikbal ettikleri hatırıma geldi.
O gece burada beraber bulunan bütün dostlara selâm ve dua ederim.
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
Said Nursî
*
