İzahlı Metin
On Sekizinci Mektup
*Bismihî Sübhânehu ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî*
(Her türlü kusurdan sonsuz derecede uzak olan Allah’ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.)
Bu mektup, üç önemli meseleyi ele almaktadır.
Birinci Önemli Mesele
“Fütuhat-ı Mekkiye” adlı eserin sahibi Muhyiddin-i Arabî (Kuddise Sirruhu) ve “İnsan-ı Kâmil” isimli meşhur kitabın yazarı Seyyid Abdülkerim (Kuddise Sirruhu) gibi tanınmış evliyalar; yerkürenin yedi tabakasından, Kaf Dağı’nın arkasındaki Beyaz Toprak’tan (Arz-ı Beyza) ve Fütuhat’ta “Meşmeşiye” adını verdikleri olağanüstü şeylerden bahsediyor ve “Bunları gördük.” diyorlar. Acaba söyledikleri doğru mudur? Eğer doğruysa, bu yerlerin dünyada bir karşılığı yoktur. Ayrıca coğrafya ve fen bilimleri onların bu söylediklerini kabul etmiyor. Eğer doğru değilse, bu kişiler nasıl veli olabilirler? Gerçeğe ve hakikate aykırı böyle şeyler söyleyenler nasıl hakikat ehli olabilir?
Cevap: Onlar hem hak ve hakikat ehlidir hem de velayet ve şuhud (manevi âlemleri görme) ehlidirler. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat kuşatıcı olmayan bu manevi görüş halinde, tıpkı bir rüya gibi olan gördüklerini yorumlamaya ve hüküm vermeye yetkileri olmadığı için yorumları kısmen yanlıştır. Tıpkı rüya gören bir kişinin kendi rüyasını doğru yorumlayamadığı gibi, o türden keşif ve şuhud ehli de gördüklerini o haldeyken kendileri yorumlayamazlar. Onları yorumlayacak olanlar, peygamberlik mirasına sahip olan ve “asfiya” olarak adlandırılan büyük âlimlerdir. Elbette, o keşif ehli de asfiya makamına çıktıklarında, Kur’an ve Sünnet’in rehberliğiyle yanlışlarını anlarlar, düzeltirler ve zaten düzeltmişlerdir.
Bu gerçeği açıklamak için şu temsili hikâyeyi dinle:
Bir zamanlar kalp ehli iki çoban varmış. Ağaçtan yapılmış kaplarına süt sağıp yanlarına koymuşlar. “Kaval” dedikleri düdüklerini de o süt kabının üzerine uzatmışlar. Biri, “Uykum geldi.” deyip yatmış. Bir süre uykuda kalmış. Diğeri ise yatan arkadaşını dikkatle izlemiş. Bir de bakmış ki, sinek gibi bir şey yatanın burnundan çıkıp süt kabına bakıyor, sonra kavalın içine girip öbür ucundan çıkıyor ve bir geven çalısının altındaki deliğe girip kayboluyor. Bir zaman sonra o şey geri dönüyor, yine kavaldan geçerek yatanın burnuna giriyor ve o da uyanıyor. Uyanan çoban diyor ki: “Arkadaş! Çok tuhaf bir rüya gördüm.” Diğeri, “Allah hayra çıkarsın, ne gördün?” diye soruyor. Şöyle cevap veriyor: “Sütten bir deniz gördüm. Üzerinde de ilginç bir köprü uzanıyordu. O köprünün üstü kapalı ve pencereliydi. Ben o köprüden geçtim. Sonra başları sivri bir meşelik gördüm. Onun altında bir mağara vardı, içine girdim ve altın dolu bir hazine buldum. Acaba bunun yorumu nedir?”
Uyanık arkadaşı dedi ki: “Gördüğün süt denizi, şu bizim ağaç çanağımızdır. O köprü de şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik bu gevendir. O mağara da şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirdi. Gevenin altını kazdılar ve ikisini de dünyada mutlu edecek altınları buldular.
İşte, yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüştür. Fakat rüyada iken durumu tam kavrayamadığı için yorumlama yetkisine sahip değildir. Maddi âlem ile manevi âlemi birbirinden ayırt edemediğinden, “Ben gerçek, maddi bir deniz gördüm.” şeklindeki hükmü kısmen yanlıştır. Ancak uyanık olan arkadaşı, misal âlemi ile maddi âlemi ayırt ettiği için yorum yapma hakkına sahiptir ve demiştir ki: “Gördüğün doğrudur, fakat o gerçek bir deniz değil; bizim şu süt kabımız senin hayalinde deniz gibi, kaval da köprü gibi görünmüş ve böyle devam etmiş…”
Demek ki, maddi âlem ile ruhani âlemi birbirinden ayırt etmek gerekir. Birbirine karıştırılırsa verilen hükümler yanlış görünür. Örneğin, dar bir odan var ama dört duvarını kaplayacak şekilde dört büyük ayna konulmuş. İçeri girdiğinde o dar odayı bir meydan kadar geniş görürsün. Eğer, “Odamı bir meydan kadar geniş görüyorum.” dersen, doğru söylersin. Fakat, “Odam bir meydan kadar geniştir.” diye hükmedersen, yanlış yaparsın. Çünkü misal âlemini (görüntü dünyasını), hakiki âlemle (gerçek dünyayla) karıştırmış olursun.
İşte, yerkürenin yedi tabakasına dair bazı keşif ehlinin, Kur’an ve Sünnet ölçüsüyle tartmadan aktardığı tasvirler, sadece coğrafya açısından maddi bir durumu ifade etmez. Mesela demişler ki: “Yeryüzünün bir tabakası cinlerin ve ifritlerindir ve binlerce yıl genişliğindedir.” Hâlbuki bir iki senede etrafı dolaşılabilen dünyamıza bu kadar büyük tabakalar sığamaz. Fakat mana âlemi, misal âlemi, berzah ve ruhlar âleminde dünyamızı bir çam çekirdeği gibi kabul edersek, ondan yansıyan ve şekillenen misali ağaç, o çekirdeğe kıyasla devasa bir çam ağacı kadar olur. Bu yüzden bazı şuhud ehli, ruhani seyahatlerinde yeryüzü tabakalarından bazılarını misal âleminde çok geniş görürler; binlerce yıllık bir mesafeye sahip olduklarını müşahede ederler.
Gördükleri doğrudur; fakat misal âlemi, görünüşte maddi âleme benzediği için bu iki âlemi iç içe görür ve o şekilde yorumlarlar. Uyanıklık âlemine döndüklerinde, ellerinde bir ölçü olmadığı için gördüklerini aynen yazdıklarından, bu ifadeler hakikate aykırı olarak algılanır. Tıpkı küçük bir aynaya, büyük bir sarayın ve bahçenin misali varlığının sığması gibi, maddi âlemin bir senelik mesafesine, binlerce yıl genişliğinde misali varlıklar ve manevi hakikatler sığabilir.
Sonuç: Bu meseleden anlaşılıyor ki, şuhud (manevi gözlem) derecesi, gayba iman derecesinden çok daha aşağıdadır. Yani, sadece kendi manevi gözlemine dayanan bazı velilerin kuşatıcı olmayan keşifleri, peygamberlik mirasına sahip olan asfiya ve muhakkik âlimlerin şuhuda değil, Kur’an’a ve vahye dayanan; gaybî fakat saf, kuşatıcı ve dosdoğru iman hakikatlerine dair hükümlerinin seviyesine ulaşamaz.
Demek ki, bütün manevi hallerin, keşiflerin, zevklerin ve müşahedelerin ölçüsü Kitap ve Sünnet’tir. Onların mihenk taşı (test aracı) ise Kitap ve Sünnet’in kutsal prensipleri ve derin hakikatleri anlayan büyük âlimlerin sezgisel kanunlarıdır.
İkinci Önemli Mesele
Soru: Vahdetü’l-vücud (varlığın birliği) meselesi, pek çok kişi tarafından en yüksek makam olarak kabul ediliyor. Hâlbuki en büyük velayet makamında bulunan başta Dört Halife olmak üzere Sahabeler, yine başta Âl-i Abâ’nın beş büyüğü olarak Ehl-i Beyt imamları ve başta Dört Mezhep İmamı olmak üzere müçtehitler ve tabiîn neslinde bu tür bir vahdetü’l-vücud anlayışı açıkça görülmemiştir. Acaba onlardan sonra gelenler daha mı ileri gitmişler, daha mı mükemmel bir ana yol bulmuşlar?
Cevap: Hâşâ! Peygamberlik güneşinin en yakın yıldızları ve en yakın mirasçıları olan o seçkin zatlardan hiç kimsenin daha ileri gitmeye haddi yoktur. En büyük ve doğru ana yol (cadde-i kübra) onlarındır.
Vahdetü’l-vücud ise bir meşrep (manevi bir yol), bir hal ve eksik bir mertebedir. Fakat zevkli ve coşkulu olduğu için manevi yolculukta bu mertebeye girenlerin çoğu çıkmak istemez, orada kalırlar ve onu en son mertebe zannederler.
İşte bu yolda olan kişi, eğer maddiyattan ve aracılardan tamamen sıyrılmış, sebepler perdesini yırtmış bir ruha sahipse ve her şeyi unutturan bir manevi müşahedeye mazhar olmuşsa, vahdetü’l-vücud’dan değil, vahdetü’ş-şuhud’dan (görülenin birliği) kaynaklanan, ilmi değil, hâle dayalı bir varlık birliği anlayışı, onun için bir olgunluk ve bir makam sağlayabilir. Hatta Allah adına kâinatı inkâr etme derecesine bile gidebilir. Yoksa sebepler içinde boğulmuş, maddiyata dalmış ise, onun vahdetü’l-vücud demesi, kâinat adına Allah’ı inkâr etmeye kadar varır.
Evet, en büyük ve doğru yol, Sahabe, Tabiîn ve Asfiyanın yoludur. *Hakâiku’l-eşyâi sâbitetun* (Eşyanın hakikatleri sabittir, gerçektir) cümlesi, onların temel kaidesidir. Cenab-ı Hak, *Leyse kemislihî şey’un* (O’nun benzeri hiçbir şey yoktur) ayetinin ifade ettiği gibi, hiçbir şeye benzemez. Mekân tutmaktan ve parçalara ayrılmaktan uzaktır. Varlıklarla ilişkisi, yaratıcılıktır. Ehl-i vahdetü’l-vücudun dediği gibi, varlıklar vehim ve hayalden ibaret değildir. Görünen her şey, Cenab-ı Hakk’ın eserleridir. “Heme ost” (Her şey O’dur) değil, “Heme ezost”tur (Her şey O’ndandır). Çünkü sonradan yaratılan, ezelî olanın aynısı olamaz. Bu meseleyi iki temsille akla yaklaştıracağız:
Birincisi: Mesela bir padişah var. Bu padişahın, adaletli yönetici (hâkim-i âdil) ismiyle, bu isminin tecellisini gösteren bir adliye dairesi var. Bir ismi de halifedir. Şeyhülislamlık ve ilim dairesi bu ismin tecelligâhıdır. Bir de başkomutan (kumandan-ı a’zam) ismi var. Bu isimle de askeri dairelerde faaliyet gösterir. Ordu, bu ismin tecelligâhıdır.
Şimdi biri çıkıp dese ki: “O padişah sadece adaletli yöneticidir; adliye dairelerinden başka dairesi yoktur.” Bu durumda mecburen, adliye memurları içinde, gerçekte olmayan ama varsayımsal bir şekilde, ilim dairesindeki âlimlerin özelliklerini ve hallerini onlara uyarlayıp, adliye dairesi içinde gölge ve hayali bir ilim dairesi tasavvur edilir. Aynı şekilde askeri daireye ait durum ve işleri de yine hayali bir tarzda o adliye memurlarında varsayarak gerçek olmayan bir askeri daire düşünülür ve bu böyle devam eder. İşte bu durumda, padişahın gerçek ismi ve gerçek hâkimiyeti, adaletli yönetici ismidir ve adliyedeki hâkimiyetidir. Halife, başkomutan, sultan gibi isimleri ise gerçek değil, varsayımsaldır. Hâlbuki padişahlığın mahiyeti ve saltanatın hakikati, bütün isimlerin gerçek olmasını gerektirir. Gerçek isimler ise gerçek daireler ister ve gerektirir.
İşte, Allah’ın ilahi saltanatı da Rahman, Rezzak, Vehhab, Hallak, Faal, Kerîm, Rahîm gibi pek çok kutsal ismin gerçek olmasını gerektirir. O gerçek isimler de gerçek aynalar (tecelligâhlar) gerektirir. Şimdi, vahdetü’l-vücud ehli, *Lâ mevcûde illâ Hû* (O’ndan başka varlık yoktur) dediği için, eşyanın hakikatlerini hayal derecesine indirir. Onlara göre Cenab-ı Hakk’ın Vâcibü’l-vücud (varlığı zorunlu olan), Mevcud (var olan), Vâhid (bir olan) ve Ehad (tek olan) isimlerinin gerçek tecellileri ve daireleri vardır. Belki de onlara göre aynaları ve daireleri gerçek olmasa, hatta hayali veya yok hükmünde olsa bile bu isimlere zarar vermez. Hatta gerçek varlığın aynasında varlık rengi olmazsa daha saf ve parlak olur. Fakat Rahman, Rezzak, Kahhar, Cebbar, Hallak gibi isimlerin tecellileri ise gerçek olmaz, varsayımsal olur. Hâlbuki bu isimler de, Mevcud ismi gibi hakikattirler, gölge olamazlar; asıldırlar, tâbi olamazlar.
İşte Sahabe, asfiya olan müçtehitler ve Ehl-i Beyt imamları, *Hakâiku’l-eşyâi sâbitetun* (Eşyanın hakikatleri sabittir) derler. Bu şu demektir: Cenab-ı Hakk’ın bütün isimleriyle gerçek bir şekilde tecellileri vardır. Bütün varlıkların O’nun yaratmasıyla geçici bir varlığı vardır. Bu varlık, her ne kadar Vâcibü’l-vücud’un varlığına kıyasla son derece zayıf ve kararsız bir gölge olsa da, hayal değildir, vehim değildir. Cenab-ı Hak, Hallak (yaratan) ismiyle varlık verir ve o varlığı devam ettirir.
İkinci Temsil: Mesela şu evin dört duvarında dört tane boy aynası bulunsun. Her bir aynanın içinde, o ev diğer üç aynayla birlikte yansısa da, her ayna kendi yapısına ve rengine göre eşyayı kendi içinde barındırır; kendisine özgü misali bir ev hükmündedir.
İşte şimdi o eve iki adam girse; birisi sadece tek bir aynaya bakar ve der ki: “Her şey bunun içindedir.” Diğer aynaları ve içlerindeki görüntüleri duyduğunda, duyduklarını o tek aynadaki iki kat gölge olmuş, hakikati küçülmüş ve değişmiş olan o aynanın küçük bir köşesine uyarlar. Ve der ki: “Ben böyle görüyorum, o halde hakikat böyledir.”
Diğer adam ona der ki: “Evet, sen görüyorsun, gördüğün doğrudur fakat gerçekte ve işin aslında hakikatin asıl sureti öyle değil. Senin dikkat ettiğin ayna gibi başka aynalar da var; gördüğün kadar küçücük ve gölgenin gölgesi değiller.”
İşte, Allah’ın isimlerinin her biri, ayrı ayrı birer ayna ister. Mesela, Rahman ve Rezzak isimleri hakikatli ve asıl oldukları için, kendilerine lâyık, rızka ve merhamete muhtaç varlıkları isterler. Rahman ismi nasıl ki gerçek bir dünyada rızka muhtaç gerçek canlılar istiyorsa, Rahîm ismi de öylece gerçek bir cenneti ister. Eğer sadece Mevcud, Vâcibü’l-vücud ve Vâhid-i Ehad isimleri asıl kabul edilip diğer isimler onların içinde birer gölge olarak düşünülürse, bu o isimlere karşı bir haksızlık olur.
İşte bu sırdandır ki en büyük ve doğru yol (cadde-i kübra), şüphesiz en büyük velayet sahipleri olan Sahabe, Asfiya, Tabiîn, Ehl-i Beyt İmamları ve müçtehit imamların yoludur. Onlar, doğrudan doğruya Kur’an’ın birinci halka öğrencileridir.
*Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmu’l-hakîm*
(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen ve her hükmü doğru olan yalnız Sensin.)
*Rabbenâ lâ tüziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledünke rahmeten inneke ente’l-vehhâb*
(Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en bol olan Sensin.)
*Allâhümme salli ve sellim alâ men erseltehu rahmeten li’l-âlemîne ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn*
(Allah’ım! Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zata, onun bütün ailesine ve ashabına salât ve selam eyle.)
Üçüncü Mesele
Hikmet ve akılla çözülemeyen önemli bir mesele.
*Külle yevmin hüve fî şe’n* (O, her gün yeni bir iştedir, yeni bir tecellidedir) ۞ *Fe’aalun limâ yürîd* (O, dilediğini mutlaka yapandır)
Soru: Kâinatta sürekli devam eden bu hayret verici faaliyetin sırrı ve hikmeti nedir? Neden durmadan hareket eden bu varlıklar durmuyor, daima dönüp yenileniyorlar?
Cevap: Bu hikmetin açıklaması bin sayfa tutar. Öyleyse açıklamayı bırakıp, çok kısa bir özetini iki sayfaya sığdıracağız.
İşte nasıl ki bir kişi, yaratılıştan gelen bir görevini veya toplumsal bir görevini yapsa ve o görev için şevkle çalışsa, elbette onu dikkatle izleyen anlar ki, ona o görevi yaptıran iki şey vardır:
Birincisi: Görevin sonucunda ortaya çıkan faydalar, meyveler ve yararlardır ki, buna “gaye illet” (varış sebebi, amaç) denir.
İkincisi: O görevi şevkle yaptıran bir sevgi, bir arzu, bir lezzettir ki, buna da “dâî ve muktezî” (itici sebep ve gerektirici) denir.
Mesela yemek yemek, iştahadan kaynaklanan bir lezzet ve arzudur ki, insanı yemeye sevk eder. Yemeğin neticesi ise vücudu beslemek ve hayatı devam ettirmektir.
Aynen bunun gibi, *Ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ* (En yüce misaller Allah’a aittir), şu kâinattaki dehşet verici ve hayranlık uyandıran sınırsız faaliyet, Allah’ın iki kısım ismine dayanarak iki geniş hikmet için gerçekleşir ki, bu hikmetlerin her biri sonsuzdur:
Birincisi: Cenab-ı Hakk’ın güzel isimlerinin (Esma-i Hüsna) sayısız tecelli çeşitleri vardır. Yaratılmışların çeşitliliği, bu tecellilerin çeşitliliğinden kaynaklanır. O isimler ise sürekli olarak ortaya çıkmak, yani sanatlarını göstermek isterler. Yani, sanatlarının aynalarında cemallerinin yansımasını görmek ve göstermek isterler. Yani, kâinat kitabını ve varlık mektuplarını her an yenilemek isterler. Yani, sürekli yeni ve anlamlı yazılar yazmak ve her bir mektubu, isimlerin sahibi olan Mukaddes Zat ile birlikte, bütün bilinç sahibi varlıkların incelemesine sunmak ve okutmak isterler.
İkinci sebep ve hikmet: Nasıl ki yaratılmışlardaki faaliyet bir arzudan, bir istekten, bir lezzetten kaynaklanıyorsa –hatta her faaliyette kesinlikle bir lezzet vardır; belki de her faaliyet bir tür lezzettir– aynen bunun gibi, Varlığı Zorunlu Olan Allah’a lâyık bir tarzda, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmayan Zatı’na ve mutlak zenginliğine uygun bir surette ve O’nun mutlak kemaline münasip bir şekilde, sınırsız bir kutsal şefkat ve sınırsız bir kutsal sevgi vardır.
Ve o kutsal şefkat ile kutsal sevgiden kaynaklanan sınırsız bir kutsal şevk (arzu) vardır.
Ve o kutsal şevkten kaynaklanan sınırsız bir kutsal sevinç vardır.
Ve o kutsal sevinçten kaynaklanan –tabiri caizse– sınırsız bir kutsal lezzet vardır.
Ayrıca o kutsal lezzetten gelen sınırsız merhametten, yaratılmışların ilahi kudretin faaliyeti içinde yeteneklerinin potansiyelden fiile çıkmasından ve olgunlaşmasından doğan memnuniyetlerinden ve ulaştıkları mükemmelliklerden gelen ve Rahman ve Rahim olan Zat’a ait –tabiri caizse– sınırsız bir kutsal memnuniyet ve sınırsız bir kutsal iftihar vardır ki, bu durum sonsuz bir şekilde, sonsuz bir faaliyeti gerektirir.
İşte bu derin hikmeti, felsefe, fen ve hikmet bilmediği içindir ki, bilinçsiz tabiatı, kör tesadüfü ve cansız sebepleri; bu son derece bilgece, hikmetlice ve her şeyi görerek yapılan faaliyete karıştırmışlar, sapkınlık karanlıklarına düşüp hakikat nurunu bulamamışlardır.
*Kulillâhu sümme zerhum fî havdihim yel’abûn*
(De ki: “Allah!” Sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar.)
*Rabbenâ lâ tüziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledünke rahmeten inneke ente’l-vehhâb*
(Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en bol olan Sensin.)
*Allâhümme salli ve sellim alâ kâşifi tılsım-ı kâinâtike biadedi zerrât-il mevcûdâti ve alâ âlihî ve sahbihî mâ dâme’l-ardu ve’s-semâvât*
(Allah’ım! Varlıkların zerreleri sayısınca kâinatının tılsımını açan o zata, onun ailesine ve arkadaşlarına, yerler ve gökler durdukça salât ve selam eyle.)
*El-Bâkî Hüve’l-Bâkî*
(Baki olan, yalnızca O’dur)
Said Nursî
*
Lügatçeli Metin
On Sekizinci Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
(Bismühî Sübhânehû ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî.
Anlamı: Her şeyiyle yüce olan Allah’ın adıyla. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin (O’nu övgüyle anıp noksan sıfatlardan tenzih etmesin).)
Bu mektup üç mesele-i mühimmedir (üç önemli konudur).
Birinci Mesele-i Mühimme (Birinci Önemli Konu)
“Fütuhat-ı Mekkiye” sahibi Muhyiddin-i Arab (kuddise sırruhu) (sırrı kutsansın) ve “İnsan-ı Kâmil” denilen meşhur bir kitabın sahibi Seyyid Abdülkerim (kuddise sırruhu) (sırrı kutsansın) gibi evliya-i meşhure (meşhur veliler); küre-i arzın (yeryüzü küresinin) tabakat-ı seb’asından (yedi tabakasından) ve Kaf Dağı arkasındaki Arz-ı Beyza’dan (Beyaz Yer’den) ve Fütuhat’ta Meşmeşiye dedikleri acayipten (şaşırtıcı şeylerden) bahsediyorlar “Gördük.” diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise halbuki bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen (bilim) onların bu dediklerini kabul edemiyor. Eğer doğru olmazsa bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilaf-ı vaki (gerçeğe aykırı) ve hilaf-ı hak (hakikate aykırı) söyleyen nasıl ehl-i hakikat (hakikat ehli) olabilir?
Elcevap (Cevap olarak): Onlar ehl-i hak (hakikat ehli) ve hakikattirler hem ehl-i velayet (velilik ehli) ve şuhuddurlar (manevi gözlem ve keşif ehli). Gördüklerini doğru görmüşler fakat ihatasız (kapsayıcı olmayan) olan halet-i şuhudda (manevi gözlem ve keşif halinde) ve rüya gibi rü’yetlerini (görüşlerini) tabirde (yorumlamada) verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rüyasını tabir edemediği (yorumlayamadığı) gibi o kısım ehl-i keşif ve şuhud (keşif ve gözlem ehli) dahi rü’yetlerini (görüşlerini) o halde iken kendileri tabir edemezler. Onları tabir edecek “asfiya” (seçkin, saf kişiler; nebi varisi muhakkikler) denilen veraset-i nübüvvet (peygamberlik mirasına sahip) muhakkikleridir (hakikatleri araştıranlarıdır). Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi asfiya makamına çıktıkları zaman, Kitap ve Sünnetin irşadıyla (doğru yol göstermesiyle) yanlışlarını anlarlar, tashih ederler (düzeltirler) hem etmişler.
Şu hakikati izah edecek (açıklayacak) şu hikâye-i temsiliyeyi (temsilî hikâyeyi) dinle. Şöyle ki:
Bir zaman ehl-i kalp (kalp ehli, maneviyatçı) iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval tabir ettikleri (dedikleri) düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi “Uykum geldi.” deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder, bakar ki sinek gibi bir şey, yatanın burnundan çıkıp süt kâsesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: “Ey arkadaş! Acib (şaşırtıcı) bir rüya gördüm.” O da der: “Allah hayır etsin, nedir?” Der ki: “Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acib bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altın dolu bir hazine gördüm. Acaba tabiri (yorumlaması) nedir?”
Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada mesud (mutlu) edecek altınları buldular.
İşte yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş fakat rüyada iken ihatasız (kapsayıcı olmayan) olduğu için tabirde (yorumlamakta) hakkı olmadığından, âlem-i maddî (maddî âlem) ile âlem-i manevîyi (manevî âlemi) birbirinden fark etmediğinden hükmü kısmen yanlıştır ki “Ben hakiki, maddî bir deniz gördüm.” der. Fakat uyanık adam, âlem-i misal (misal âlemi, imgeler âlemi) ile âlem-i maddîyi (maddî âlemi) fark ettiği için tabirde (yorumlamakta) hakkı vardır ki dedi: “Gördüğün doğrudur fakat hakiki deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayaline deniz gibi olmuş, kaval da köprü gibi olmuş ve hâkeza (ve bunun gibi)…”
Demek oluyor ki âlem-i maddî (maddî âlem) ile âlem-i ruhanîyi (ruhanî âlemi) birbirinden fark etmek lâzım gelir (gereklidir). Birbirine mezcedilse (karıştırılsa) hükümleri yanlış görünür. Mesela, senin dar bir odan var fakat dört duvarını kapayacak dört büyük âyine (ayna) konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydan kadar geniş görürsün. Eğer desen “Odamı geniş bir meydan kadar görüyorum.” doğru dersin. Eğer “Odam bir meydan kadar geniştir.” diye hükmetsen yanlış edersin. Çünkü âlem-i misali (misal âlemini), âlem-i hakikiye (hakiki âleme) karıştırırsın.
İşte küre-i arzın (yeryüzü küresinin) tabakat-ı seb’asına (yedi tabakasına) dair bazı ehl-i keşfin (keşif ehlinin), Kitap ve Sünnetin mizanıyla (ölçüsüyle) tartmadan beyan ettiği tasvirat (anlatımlar), yalnız coğrafya nokta-i nazarındaki (bakış açısındaki) maddî vaziyetten (durumdan) ibaret değildir. Mesela demişler: “Bir tabaka-i arz (yeryüzü tabakası), cin ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var.” Halbuki bir iki senede devredilen (dolaşılan) küremizde, o acib (şaşırtıcı) tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i mana (mana âlemi) ve âlem-i misalde (misal âleminde) ve âlem-i berzah (geçiş âlemi, ara âlem) ve ervahta (ruhlar âleminde), küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde (gibi) farz etsek, ondan temessül (şekil alma, görünme) ve teşekkül (oluşma) eden misalî şeceresi (misalî ağacı), o çekirdeğe nisbeten (oranla) koca bir çam ağacı kadar olduğundan bir kısım ehl-i şuhud (gözlem ehli), seyr-i ruhanîlerinde (ruhanî yolculuklarında), arzın tabakalarından bazılarını âlem-i misalde pek çok geniş görüyorlar; binler sene bir mesafe tuttuklarını görüyorlar.
Gördükleri doğrudur fakat âlem-i misal (misal âlemi), sureten (görünüşte) âlem-i maddîye (maddî âleme) benzediği için iki âlemi memzuç (karışık) görüyorlar; öyle tabir ediyorlar (yorumlamaya çalışıyorlar). Âlem-i sahveye (uyanıklık âlemine) döndükleri vakit, mizansız (ölçüsüz) olduğu için meşhudatlarını (gördüklerini) aynen yazdıklarından hilaf-ı hakikat (hakikate aykırı) telakki ediliyor (kabul ediliyor). Nasıl küçük bir âyinede (aynada) büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücud-u misaliyeleri (misalî varlıkları) onda yerleşir. Öyle de âlem-i maddînin (maddî âlemin) bir senelik mesafesinde, binler sene vüs’atinde (genişliğinde) vücud-u misalî (misalî varlık) ve hakaik-i maneviye (manevî hakikatler) yerleşir.
Hâtime (Sonuç): Şu meseleden anlaşılıyor ki derece-i şuhud (manevi gözlem derecesi), derece-i iman-ı bilgaybdan (gayba iman derecesinden) çok aşağıdır. Yani yalnız şuhuduna (gördüklerine) istinad eden (dayanan) bir kısım ehl-i velayetin (velilik ehlinin) ihatasız (kapsayıcı olmayan) keşfiyatı (keşifleri), veraset-i nübüvvet (peygamberlik mirası) ehli olan asfiya (seçkin, saf kişiler) ve muhakkikînin (hakikatleri araştıranların) şuhuda (gözleme) değil, Kur’an’a ve vahye (ilahi mesaja), gaybî (gizli) fakat safi (arı, duru), ihatalı (kapsayıcı), doğru hakaik-i imaniyelerine (imanî hakikatlerine) dair ahkâmlarına (hükümlerine) yetişmez.
Demek, bütün ahval (haller) ve keşfiyatın (keşiflerin) ve ezvak (manevi zevkler) ve müşahedatın (gözlemlerin) mizanı (ölçüsü), Kitap ve Sünnettir. Ve mihenkleri (doğruluğunu ölçen taşları), Kitap ve Sünnetin desatir-i kudsiyeleri (kutsal kanunları) ve asfiya-i muhakkikînin (hakikatleri araştıran seçkinlerin) kavanin-i hadsiyeleridir (sezgisel kanunlarıdır).
İkinci Mesele-i Mühimme (İkinci Önemli Konu)
Sual: Vahdetü’l-vücud (varlığın birliği) meselesi, çoklar tarafından en yüksek makam telakki ediliyor (kabul ediliyor). Halbuki velayet-i kübrada (büyük velilikte) bulunan başta Hulefa-yı Erbaa (Dört Halife: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali -radiyallahu anhüm) (Allah onlardan razı olsun) olmak üzere sahabeler (peygamber yoldaşları) ve hem başta Hamse-i Âl-i Abâ (Abâ Ehli Beşler: Hz. Peygamber, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin -radiyallahu anhüm) (Allah onlardan razı olsun) olarak Eimme-i Ehl-i Beyt (Ehl-i Beyt İmamları) ve hem başta Eimme-i Erbaa (Dört Mezhep İmamı) olarak müçtehidîn (içtihat edenler, fıkıh alimleri) ve tabiînden (sahabelerden sonra gelen nesilden) bu çeşit vahdetü’l-vücud meşrebi (mezhebi, anlayışı) sarîhan (açıkça) görülmemiş. Acaba onlardan sonra çıkanlar daha ileri mi gitmişler, daha mükemmel bir cadde-i kübra (büyük bir yol) mı bulmuşlar?
Elcevap (Cevap olarak): Hâşâ! (Asla, tenzih ederiz!) Şems-i Risalet’in (Peygamberlik Güneşi’nin) en yakın yıldızları ve en karib (yakın) vereseleri (varisleri) bulunan o asfiyadan (seçkin, saf kişiler) hiç kimsenin haddi değil, daha ileri gidebilsin. Belki cadde-i kübra (büyük yol) onlarındır.
Vahdetü’l-vücud ise bir meşrep (yol, anlayış) ve bir hal (manevi durum) ve bir nâkıs (eksik) mertebedir. Fakat zevkli, neşeli olduğundan seyr ü sülûkta (manevi yolculukta) o mertebeye girdikleri vakit çoğu çıkmak istemiyorlar, orada kalıyorlar; en münteha (nihai, son) mertebe zannediyorlar (sanıyorlar).
İşte şu meşrep (anlayış) sahibi, eğer maddiyattan (maddî şeylerden) ve vesaitten (vasıtalardan, sebeplerden) tecerrüd etmiş (soyutlanmış) ve esbab (sebepler) perdesini yırtmış bir ruh ise istiğrakkârane (kendinden geçmişçesine) bir şuhuda (manevi gözleme) mazhar (erişmiş) ise vahdetü’l-vücuddan (varlığın birliğinden) değil belki vahdetü’ş-şuhuddan (görünenin birliğinden) neş’et eden (doğan), ilmî değil, hâlî (durumsal) bir vahdet-i vücud onun için bir kemal (olgunluk), bir makam temin edebilir. Hattâ Allah hesabına kâinatı inkâr etmek derecesine gidebilir. Yoksa esbab (sebepler) içinde dalmış ise, maddiyata mütevaggil (derinden düşkün) ise vahdetü’l-vücud demesi, kâinat hesabına Allah’ı inkâr etmeye kadar çıkar.
Evet cadde-i kübra (büyük yol), sahabe (peygamber yoldaşları) ve tabiîn (sahabelerden sonra gelen nesil) ve asfiyanın (seçkin, saf kişilerin) caddesidir. حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ (Hakaiku’l-eşyâi sâbitetün. Anlamı: Eşyanın hakikatleri sabittir (gerçeklikleri vardır, değişmezdir).) cümlesi, onların kaide-i külliyeleridir (genel kaideleridir). Ve Cenab-ı Hakk’ın لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَىْءٌ (Leyse kemislihî şey’un. Anlamı: Hiçbir şey O’na benzemez.) mazmunu (anlamı) üzere, hiçbir şey ile müşabeheti (benzerliği) yok. Tahayyüz (yer kaplamaktan) ve tecezziden (parçalara ayrılmaktan) münezzehtir (uzaktır, yücedir). Mevcudatla (varlıklarla) alâkası, hâlıkıyettir (yaratıcılıktır). Ehl-i vahdetü’l-vücudun dedikleri gibi mevcudat, evham (kuruntular) ve hayalat (hayaller) değil. Görünen eşya dahi Cenab-ı Hakk’ın âsârıdır (eserleridir). “Heme ost” (Her şey O’dur) değil “Heme ezost”tur (Her şey O’ndandır). Yani her şey o değil belki her şey ondandır. Çünkü hâdisat (sonradan olan şeyler), ayn-ı Kadîm (Ezeli olanın aynısı) olamaz. Şu meseleyi iki temsil (örnek) ile fehme (anlamaya) takrib edeceğiz (yaklaştıracağız):
Birincisi: Mesela, bir padişah var. O padişahın hâkim-i âdil (adil yönetici) ismiyle bir adliye dairesi (adalet dairesi) var ki o ismin cilvesini (tecellisini, parıltısını) gösteriyor. Bir ismi de halifedir. Bir meşihat (şeyhlik, ilim/din makamı) ve bir ilmiye dairesi, o ismin mazharıdır (tecelli yeridir). Bir de kumandan-ı a’zam (başkomutan) ismi var. O isim ile devair-i askeriyede (askeri dairelerde) faaliyet gösterir. Ordu, o ismin mazharıdır.
Şimdi biri çıksa dese ki: “O padişah, yalnız hâkim-i âdildir; devair-i adliyeden (adalet dairelerinden) başka daire yok.” O vakit bilmecburiye (mecburen), adliye memurları içinde, hakiki değil itibarî (varsayımsal, temsili) bir surette, meşihat dairesindeki ulemanın (din alimlerinin) evsafını (vasıflarını) ve ahvalini (hallerini) onlara tatbik edip zıllî (gölge gibi) ve hayalî bir tarzda, hakiki adliye içinde tebeî (bağımlı) ve zıllî bir meşihat dairesi tasavvur edilir (düşünülür). Hem daire-i askeriyeye ait ahval (haller) ve muamelatını (işlerini) yine farazî (varsayımsal) bir tarzda, o memurîn-i adliye (adliye memurları) içinde itibar edip gayr-ı hakiki (gerçek olmayan) bir daire-i askeriye itibar edilir ve hâkeza (ve bunun gibi)… İşte şu halde, padişahın hakiki ismi ve hakiki hâkimiyeti, hâkim-i âdil ismidir ve adliyedeki hâkimiyettir. Halife, kumandan-ı a’zam, sultan gibi isimleri hakiki değiller, itibarîdirler (varsayımsaldırlar). Halbuki padişahlık mahiyeti (özü) ve saltanat hakikati, bütün isimleri hakiki olarak iktiza eder (gerektirir). Hakiki isimler ise hakiki daireleri istiyor ve iktiza ediyorlar.
İşte saltanat-ı uluhiyet (ilahî saltanat) Rahman, Rezzak (rızık veren), Vehhab (karşılıksız veren), Hallak (çokça yaratan), Faal (çokça iş yapan), Kerîm (cömert), Rahîm (merhamet eden) gibi pek çok esma-i mukaddeseyi (kutsal isimleri) hakiki olarak iktiza ediyor (gerektiriyor). O hakiki esma (isimler) dahi hakiki âyineleri (aynıları, tecelligahları) iktiza ediyorlar (gerektiriyorlar). Şimdi ehl-i vahdetü’l-vücud madem لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ (Lâ mevcûde illâ Hû. Anlamı: O’ndan başka gerçek varlık yoktur.) der, hakaik-i eşyayı (eşyanın hakikatlerini) hayal derecesine indirir.
Cenab-ı Hakk’ın Vâcibü’l-vücud (varlığı zorunlu olan), Mevcud (var olan) ve Vâhid (bir olan) ve Ehad (tek olan) isimlerinin hakiki cilveleri (tecellileri) ve daireleri var. Belki âyineleri (aynıları), daireleri hakiki olmazsa; hayalî, ademî (yokluk gibi) dahi olsa onlara zarar etmez. Belki vücud-u hakikinin (gerçek varlığın) âyinesinde (aynasında) vücud rengi olmazsa daha ziyade safi (arı, duru) ve parlak olur. Fakat Rahman, Rezzak, Kahhar (çokça kahreden), Cebbar (zorlayıcı, kudretli), Hallak gibi isimleri ise tecellileri (yansımaları) hakiki olmuyor, itibarî (varsayımsal) oluyor. Halbuki o esmalar (isimler), Mevcud ismi gibi hakikattirler, gölge olamazlar; aslîdirler, tebeî (bağımlı) olamazlar.
İşte sahabe (peygamber yoldaşları) ve asfiya-i müçtehidîn (içtihat eden seçkin alimler) ve Eimme-i Ehl-i Beyt (Ehl-i Beyt imamları) حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ (Hakaiku’l-eşyâi sâbitetün. Anlamı: Eşyanın hakikatleri sabittir (gerçeklikleri vardır, değişmezdir).) derler ki Cenab-ı Hakk’ın bütün esmasıyla (isimleriyle) hakiki bir surette tecelliyatı (yansımaları) var. Bütün eşyanın onun icadıyla (yaratmasıyla) bir vücud-u ârızîsi (geçici, sonradan olma varlığı) vardır. Ve o vücud çendan (her ne kadar) Vâcibü’l-vücud’un (varlığı zorunlu olanın) vücuduna nisbeten (oranla) gayet zayıf ve kararsız bir zıll (gölge), bir gölgedir fakat hayal değil, vehim değildir. Cenab-ı Hak, Hallak ismiyle vücud veriyor ve o vücudu idame ediyor (devam ettiriyor).
İkinci Temsil (İkinci Örnek): Mesela, şu menzilin (evin) dört duvarında dört tane endam âyinesi (boy aynası) bulunsa her bir âyine içinde her ne kadar o menzil öteki üç âyine ile beraber irtisam ediyor (yansıyor). Fakat her bir âyine, kendinin heyetine (şekline) ve rengine göre eşyayı kendi içinde ihtiva eyler (barındırır); kendine mahsus misalî bir menzil hükmündedir (gibi).
İşte şimdi iki adam o menzile girse; birisi bir tek âyineye (aynaya) bakar, der ki: “Her şey bunun içindedir.” Başka âyineleri ve âyinelerin içlerindeki suretleri işittiği vakit, mesmuatını (işittiklerini) o tek âyinedeki iki derece gölge olmuş, hakikati küçülmüş, tagayyür etmiş (değişmiş) o âyinenin küçük bir köşesinde tatbik edip (uygulayıp) der: “Ben öyle görüyorum, öyle ise hakikat böyledir.”
Diğer adam ona der ki: “Evet, sen görüyorsun, gördüğün haktır fakat vakide (gerçekte) ve nefsü’l-emirde (işin aslın-da, hakikatte) hakikatin hakiki sureti öyle değil. Senin dikkat ettiğin âyine gibi daha başka âyineler var; gördüğün kadar küçücük, gölgenin gölgesi değiller.”
İşte esma-i İlahiyenin (İlahî isimlerin) her biri, ayrı ayrı birer âyine (ayna) ister. Hem mesela Rahman, Rezzak hakikatli, asıl oldukları için kendilerine lâyık, rızka ve merhamete muhtaç mevcudatı (varlıkları) ister. Rahman nasıl hakiki bir dünyada rızka muhtaç hakikatli zîruhları (canlıları) ister; Rahîm de öyle hakiki bir cenneti ister. Eğer yalnız Mevcud ve Vâcibü’l-vücud ve Vâhid-i Ehad isimleri hakiki tutulup öteki isimler onların içine gölge olmak haysiyetiyle (itibarıyla) alınsa o esmaya karşı bir haksızlık hükmüne geçer.
İşte şu sırdandır ki cadde-i kübra (büyük yol), elbette velayet-i kübra (büyük velilik) sahipleri olan sahabe (peygamber yoldaşları) ve asfiya (seçkin, saf kişiler) ve tabiîn (sahabelerden sonra gelen nesil) ve Eimme-i Ehl-i Beyt (Ehl-i Beyt imamları) ve eimme-i müçtehidînin (içtihat eden imamların) caddesidir ki doğrudan doğruya Kur’an’ın birinci tabaka şakirdleridir (öğrencileridir).
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
(Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-Alîmü’l-Hakîm.
Anlamı: Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapan sensin.)
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
(Rabbenâ lâ tüzığ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmeten inneke ente’l-Vehhâb.
Anlamı: Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi (hakikatten) saptırma. Bize kendi katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz sen çok bağışlayıcısın (Vehhab’sın).)
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ
(Allâhümme salli ve sellim alâ men erseltehû rahmeten li’l-âlemîne ve alâ âlihî ve sahbihî ecmeîn.
Anlamı: Allah’ım! Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta (Hz. Muhammed’e -aleyhissalatu vesselam) (salat ve selam onun üzerine olsun) ve bütün âline ve ashâbına salât ve selâm eyle.)
Üçüncü Mesele (Üçüncü Konu)
Hikmet (derin bilgi) ve akıl ile halledilmeyen (çözülemeyen) bir mesele-i mühimme (önemli bir konu).
كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فٖى شَاْنٍ ۞ فَعَّالٌ لِمَا يُرٖيدُ
(Külle yevmin hüve fî şe’nin. Fa‘‘âlün limâ yürîdü.
Anlamı: O, her an (her gün) yeni bir iştedir. Ne dilerse onu hakkıyla yapandır.)
Sual: Kâinattaki (evrendeki) mütemadiyen (devamlı) şu hayret-engiz (şaşırtıcı) faaliyetin sırrı ve hikmeti (derin anlamı) nedir? Neden şu durmayanlar durmuyorlar, daima (sürekli) dönüp tazeleniyorlar?
Elcevap (Cevap olarak): Şu hikmetin (derin anlamın) izahı (açıklaması) bin sahife ister. Öyle ise izahını bırakıp gayet muhtasar (çok kısa) bir icmalini (özetini) iki sahifeye sığıştıracağız.
İşte nasıl ki bir şahıs, bir vazife-i fıtriyeyi (fıtrî görevi) veyahut bir vazife-i içtimaiyeyi (sosyal görevi) yapsa ve o vazife için hararetli (coşkulu) bir surette (şekilde) çalışsa; elbette ona dikkat eden anlar ki o vazifeyi ona gördüren iki şeydir:
Birisi: Vazifeye terettüp eden (doğrudan bağlı olan) maslahatlar (faydalar), semereler (sonuçlar), faydalardır ki ona “ille-i gaiye” (nihai sebep, amaçsal neden) denilir.
İkincisi: Bir muhabbet (sevgi), bir iştiyak (özlem), bir lezzet vardır ki hararetle (coşkuyla) o vazifeyi yaptırıyor ki ona “dâî (sebep olan) ve muktezî (gerektiren)” tabir edilir.
Mesela yemek yemek, iştihadan (yemek yeme arzusundan) gelen bir lezzet, bir iştiyaktır (arzudur) ki onu yemeye sevk eder (yönlendirir). Sonra da yemeğin neticesi vücudu beslemektir, hayatı idame etmektir (sürdürmektir).
Öyle de وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى (Ve lillâhi’l-meselü’l-a‘lâ. Anlamı: En yüce örnek Allah’a aittir.) şu kâinattaki (evrendeki) dehşet-engiz (dehşet verici) ve hayret-nüma (hayranlık uyandıran) hadsiz (sınırsız) faaliyet, iki kısım esma-i İlahiyeye (İlahî isimlere) istinad ederek (dayanarak) iki hikmet-i vâsia (geniş hikmet) içindir ki her bir hikmeti de nihayetsizdir (sınırsızdır):
Birincisi: Cenab-ı Hakk’ın esma-i hüsnasının (en güzel isimlerinin) hadd ü hesaba gelmez enva-ı tecelliyatı (türlü türlü yansımaları) var. Mahlukatın (yaratılanların) tenevvüleri (çeşitlilikleri), o tecelliyatın (yansımaların) tenevvüünden (çeşitliliğinden) geliyor. O esma (isimler) ise daimî (sürekli) bir surette tezahür (görünme) isterler. Yani nakışlarını (işlemelerini) göstermek isterler. Yani nakışlarının âyinelerinde (aynılarında) cilve-i cemallerini (güzelliklerinin parıltılarını) görmek ve göstermek isterler. Yani kâinat kitabını ve mevcudat mektubatını (varlık mektuplarını) ânen fe-ânen (an be an) tazelendirmek isterler. Yani yeniden yeniye manidar (anlamlı) yazmak ve her bir mektubu, Zat-ı Mukaddes (Kutsal Zât) ve Müsemma-yı Akdes (en kutsal isim sahibi) ile beraber, bütün zîşuurların (şuurlu varlıkların) nazar-ı mütalaasına (bakışına, incelemesine) göstermek ve okutturmak iktiza ederler (gerektirirler).
İkinci sebep ve hikmet (derin anlam): Nasıl ki mahlukattaki (yaratılanlardaki) faaliyet bir iştiha (arzu), bir iştiyak (özlem), bir lezzetten geliyor. Ve hattâ (hatta) her bir faaliyette kat’iyen (kesinlikle) lezzet vardır; belki her bir faaliyet, bir nevi (tür) lezzettir.
Öyle de Vâcibü’l-vücud’a (varlığı zorunlu olana) lâyık bir tarzda ve istiğna-i zatîsine (zatının hiçbir şeye muhtaç olmamasına) ve gına-i mutlakına (mutlak zenginliğine) muvafık (uygun) bir surette ve kemal-i mutlakına (mutlak mükemmelliğine) münasip (uygun) bir şekilde hadsiz (sınırsız) bir şefkat-i mukaddese (kutsal şefkat) ve hadsiz bir muhabbet-i mukaddese (kutsal muhabbet) var.
Ve o şefkat-i mukaddese (kutsal şefkat) ve o muhabbet-i mukaddeseden (kutsal muhabbetten) gelen hadsiz (sınırsız) bir şevk-i mukaddes (kutsal şevk) var.
Ve o şevk-i mukaddesten (kutsal şevkten) gelen hadsiz (sınırsız) bir sürur-u mukaddes (kutsal sevinç) var.
Ve o sürur-u mukaddesten (kutsal sevinçten) gelen –tabir caiz ise (tabir yerindeyse)– hadsiz bir lezzet-i mukaddese (kutsal lezzet) var.
Hem o lezzet-i mukaddeseden (kutsal lezzetinden) gelen hadsiz terahhumdan (sonsuz merhametten), mahlukatın (yaratılanların) faaliyet-i kudret içinde (kudretin faaliyetleri içinde) ve istidatları (yetenekleri) kuvveden fiile (potansiyelden eyleme) çıkmasından ve tekemmül etmesinden (olgunlaşmasından) neş’et eden (doğan) memnuniyetlerinden ve kemallerinden (olgunlaşmalarından) gelen ve Zat-ı Rahman-ı Rahîm’e (çok merhametli ve lütufkâr olan Allah’ın Zatına) ait –tabir caiz ise (tabir yerindeyse)– hadsiz memnuniyet-i mukaddese (kutsal memnuniyet) ve hadsiz iftihar-ı mukaddes (kutsal övünç) vardır ki hadsiz bir surette (şekilde), hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor (gerektiriyor).
İşte şu hikmet-i dakikayı (ince hikmeti), felsefe ve fen (bilim) ve hikmet (ilim) bilmediği içindir ki şuursuz tabiatı (bilinçsiz doğayı) ve kör tesadüfü ve camid (cansız) esbabı (sebepleri); şu gayet derecede alîmane (çok ilimle), hakîmane (çok hikmetle), basîrane (çok basiretle) faaliyete karıştırmışlar, dalalet (sapıklık) zulümatına (karanlıklarına) düşüp nur-u hakikati (hakikat nurunu) bulamamışlar.
قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فٖى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ
(Kuli’llâhü sümme zerhüm fî havzıhim yel‘abûn.
Anlamı: De ki: Allah! Sonra bırak onları, daldıkları boş şeylerle oyalanıp dursunlar.)
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
(Rabbenâ lâ tüzığ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmeten inneke ente’l-Vehhâb.
Anlamı: Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi (hakikatten) saptırma. Bize kendi katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz sen çok bağışlayıcısın (Vehhab’sın).)
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى كَاشِفِ طِلْسِمِ كَائِنَاتِكَ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْمَوْجُودَاتِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ مَا دَامَ الْاَرْضُ وَ السَّمٰوَاتُ
(Allâhümme salli ve sellim alâ kâşifi tılsımı kâinâtike biadedi zerrâti’l-mevcûdâti ve alâ âlihî ve sahbihî mâ dâme’l-ardu ve’s-semâvât.
Anlamı: Allah’ım! Senin kâinatının tılsımını (sırrını) keşfeden zâta (Hz. Muhammed’e -aleyhissalatu vesselam) (salat ve selam onun üzerine olsun), mevcudatın (varlıkların) zerresi adedince ve yerler ve gökler durdukça âline ve ashâbına salât ve selâm eyle.)
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
(El-Bâkî Hüve’l-Bâkî.
Anlamı: Bâki olan (sonsuz var olan) yalnızca O’dur.)
Said Nursî
Risale-i Nur Külliyatından
On Sekizinci Mektup
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Bu mektup üç mesele-i mühimmedir.
Birinci Mesele-i Mühimme
“Fütuhat-ı Mekkiye” sahibi Muhyiddin-i Arap (ks) ve “İnsan-ı Kâmil” denilen meşhur bir kitabın sahibi Seyyid Abdülkerim (ks) gibi evliya-i meşhure; küre-i arzın tabakat-ı seb’asından ve Kaf Dağı arkasındaki Arz-ı Beyza’dan ve Fütuhat’ta Meşmeşiye dedikleri acayipten bahsediyorlar “Gördük.” diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise halbuki bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabul edemiyor. Eğer doğru olmazsa bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilaf-ı vaki ve hilaf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir?
Elcevap: Onlar ehl-i hak ve hakikattirler hem ehl-i velayet ve şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler fakat ihatasız olan halet-i şuhudda ve rüya gibi rü’yetlerini tabirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rüyasını tabir edemediği gibi o kısım ehl-i keşif ve şuhud dahi rü’yetlerini o halde iken kendileri tabir edemezler. Onları tabir edecek “asfiya” denilen veraset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi asfiya makamına çıktıkları zaman, Kitap ve Sünnetin irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler hem etmişler.
Şu hakikati izah edecek şu hikâye-i temsiliyeyi dinle. Şöyle ki:
Bir zaman ehl-i kalp iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval tabir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi “Uykum geldi.” deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder, bakar ki sinek gibi bir şey, yatanın burnundan çıkıp süt kâsesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: “Ey arkadaş! Acib bir rüya gördüm.” O da der: “Allah hayır etsin, nedir?” Der ki: “Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acib bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altın dolu bir hazine gördüm. Acaba tabiri nedir?”
Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada mesud edecek altınları buldular.
İşte yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş fakat rüyada iken ihatasız olduğu için tabirde hakkı olmadığından, âlem-i maddî ile âlem-i manevîyi birbirinden fark etmediğinden hükmü kısmen yanlıştır ki “Ben hakiki, maddî bir deniz gördüm.” der. Fakat uyanık adam, âlem-i misal ile âlem-i maddîyi fark ettiği için tabirde hakkı vardır ki dedi: “Gördüğün doğrudur fakat hakiki deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayaline deniz gibi olmuş, kaval da köprü gibi olmuş ve hâkeza…”
Demek oluyor ki âlem-i maddî ile âlem-i ruhanîyi birbirinden fark etmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse hükümleri yanlış görünür. Mesela, senin dar bir odan var fakat dört duvarını kapayacak dört büyük âyine konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydan kadar geniş görürsün. Eğer desen “Odamı geniş bir meydan kadar görüyorum.” doğru dersin. Eğer “Odam bir meydan kadar geniştir.” diye hükmetsen yanlış edersin. Çünkü âlem-i misali, âlem-i hakikiye karıştırırsın.
İşte küre-i arzın tabakat-ı seb’asına dair bazı ehl-i keşfin, Kitap ve Sünnetin mizanıyla tartmadan beyan ettiği tasvirat, yalnız coğrafya nokta-i nazarındaki maddî vaziyetten ibaret değildir. Mesela demişler: “Bir tabaka-i arz, cin ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var.” Halbuki bir iki senede devredilen küremizde, o acib tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i mana ve âlem-i misalde ve âlem-i berzah ve ervahta, küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farz etsek, ondan temessül ve teşekkül eden misalî şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan bir kısım ehl-i şuhud, seyr-i ruhanîlerinde, arzın tabakalarından bazılarını âlem-i misalde pek çok geniş görüyorlar; binler sene bir mesafe tuttuklarını görüyorlar.
Gördükleri doğrudur fakat âlem-i misal, sureten âlem-i maddîye benzediği için iki âlemi memzuç görüyorlar; öyle tabir ediyorlar. Âlem-i sahveye döndükleri vakit, mizansız olduğu için meşhudatlarını aynen yazdıklarından hilaf-ı hakikat telakki ediliyor. Nasıl küçük bir âyinede büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücud-u misaliyeleri onda yerleşir. Öyle de âlem-i maddînin bir senelik mesafesinde, binler sene vüs’atinde vücud-u misalî ve hakaik-i maneviye yerleşir.
Hâtime: Şu meseleden anlaşılıyor ki derece-i şuhud, derece-i iman-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani yalnız şuhuduna istinad eden bir kısım ehl-i velayetin ihatasız keşfiyatı, veraset-i nübüvvet ehli olan asfiya ve muhakkikînin şuhuda değil, Kur’an’a ve vahye, gaybî fakat safi, ihatalı, doğru hakaik-i imaniyelerine dair ahkâmlarına yetişmez.
Demek, bütün ahval ve keşfiyatın ve ezvak ve müşahedatın mizanı, Kitap ve Sünnettir. Ve mihenkleri, Kitap ve Sünnetin desatir-i kudsiyeleri ve asfiya-i muhakkikînin kavanin-i hadsiyeleridir.
İkinci Mesele-i Mühimme
Sual: Vahdetü’l-vücud meselesi, çoklar tarafından en yüksek makam telakki ediliyor. Halbuki velayet-i kübrada bulunan başta Hulefa-yı Erbaa olmak üzere sahabeler ve hem başta Hamse-i Âl-i Abâ olarak Eimme-i Ehl-i Beyt ve hem başta Eimme-i Erbaa olarak müçtehidîn ve tabiînden bu çeşit vahdetü’l-vücud meşrebi sarîhan görülmemiş. Acaba onlardan sonra çıkanlar daha ileri mi gitmişler, daha mükemmel bir cadde-i kübra mı bulmuşlar?
Elcevap: Hâşâ! Şems-i Risalet’in en yakın yıldızları ve en karib vereseleri bulunan o asfiyadan hiç kimsenin haddi değil, daha ileri gidebilsin. Belki cadde-i kübra onlarındır.
Vahdetü’l-vücud ise bir meşrep ve bir hal ve bir nâkıs mertebedir. Fakat zevkli, neşeli olduğundan seyr ü sülûkta o mertebeye girdikleri vakit çoğu çıkmak istemiyorlar, orada kalıyorlar; en münteha mertebe zannediyorlar.
İşte şu meşrep sahibi, eğer maddiyattan ve vesaitten tecerrüd etmiş ve esbab perdesini yırtmış bir ruh ise istiğrakkârane bir şuhuda mazhar ise vahdetü’l-vücuddan değil belki vahdetü’ş-şuhuddan neş’et eden, ilmî değil, hâlî bir vahdet-i vücud onun için bir kemal, bir makam temin edebilir. Hattâ Allah hesabına kâinatı inkâr etmek derecesine gidebilir. Yoksa esbab içinde dalmış ise, maddiyata mütevaggil ise vahdetü’l-vücud demesi, kâinat hesabına Allah’ı inkâr etmeye kadar çıkar.
Evet cadde-i kübra, sahabe ve tabiîn ve asfiyanın caddesidir. حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ cümlesi, onların kaide-i külliyeleridir. Ve Cenab-ı Hakk’ın لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَىْءٌ mazmunu üzere, hiçbir şey ile müşabeheti yok. Tahayyüz ve tecezziden münezzehtir. Mevcudatla alâkası, hâlıkıyettir. Ehl-i vahdetü’l-vücudun dedikleri gibi mevcudat, evham ve hayalat değil. Görünen eşya dahi Cenab-ı Hakk’ın âsârıdır. “Heme ost” değil “Heme ezost”tur. Yani her şey o değil belki her şey ondandır. Çünkü hâdisat, ayn-ı Kadîm olamaz. Şu meseleyi iki temsil ile fehme takrib edeceğiz:
Birincisi: Mesela, bir padişah var. O padişahın hâkim-i âdil ismiyle bir adliye dairesi var ki o ismin cilvesini gösteriyor. Bir ismi de halifedir. Bir meşihat ve bir ilmiye dairesi, o ismin mazharıdır. Bir de kumandan-ı a’zam ismi var. O isim ile devair-i askeriyede faaliyet gösterir. Ordu, o ismin mazharıdır.
Şimdi biri çıksa dese ki: “O padişah, yalnız hâkim-i âdildir; devair-i adliyeden başka daire yok.” O vakit bilmecburiye, adliye memurları içinde, hakiki değil itibarî bir surette, meşihat dairesindeki ulemanın evsafını ve ahvalini onlara tatbik edip zıllî ve hayalî bir tarzda, hakiki adliye içinde tebeî ve zıllî bir meşihat dairesi tasavvur edilir. Hem daire-i askeriyeye ait ahval ve muamelatını yine farazî bir tarzda, o memurîn-i adliye içinde itibar edip gayr-ı hakiki bir daire-i askeriye itibar edilir ve hâkeza… İşte şu halde, padişahın hakiki ismi ve hakiki hâkimiyeti, hâkim-i âdil ismidir ve adliyedeki hâkimiyettir. Halife, kumandan-ı a’zam, sultan gibi isimleri hakiki değiller, itibarîdirler. Halbuki padişahlık mahiyeti ve saltanat hakikati, bütün isimleri hakiki olarak iktiza eder. Hakiki isimler ise hakiki daireleri istiyor ve iktiza ediyorlar.
İşte saltanat-ı uluhiyet Rahman, Rezzak, Vehhab, Hallak, Faal, Kerîm, Rahîm gibi pek çok esma-i mukaddeseyi hakiki olarak iktiza ediyor. O hakiki esma dahi hakiki âyineleri iktiza ediyorlar. Şimdi ehl-i vahdetü’l-vücud madem لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ der, hakaik-i eşyayı hayal derecesine indirir. Cenab-ı Hakk’ın Vâcibü’l-vücud ve Mevcud ve Vâhid ve Ehad isimlerinin hakiki cilveleri ve daireleri var. Belki âyineleri, daireleri hakiki olmazsa; hayalî, ademî dahi olsa onlara zarar etmez. Belki vücud-u hakikinin âyinesinde vücud rengi olmazsa daha ziyade safi ve parlak olur. Fakat Rahman, Rezzak, Kahhar, Cebbar, Hallak gibi isimleri ise tecellileri hakiki olmuyor, itibarî oluyor. Halbuki o esmalar, Mevcud ismi gibi hakikattirler, gölge olamazlar; aslîdirler, tebeî olamazlar.
İşte sahabe ve asfiya-i müçtehidîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ derler ki Cenab-ı Hakk’ın bütün esmasıyla hakiki bir surette tecelliyatı var. Bütün eşyanın onun icadıyla bir vücud-u ârızîsi vardır. Ve o vücud çendan Vâcibü’l-vücud’un vücuduna nisbeten gayet zayıf ve kararsız bir zıll, bir gölgedir fakat hayal değil, vehim değildir. Cenab-ı Hak, Hallak ismiyle vücud veriyor ve o vücudu idame ediyor.
İkinci Temsil: Mesela, şu menzilin dört duvarında dört tane endam âyinesi bulunsa her bir âyine içinde her ne kadar o menzil öteki üç âyine ile beraber irtisam ediyor. Fakat her bir âyine, kendinin heyetine ve rengine göre eşyayı kendi içinde ihtiva eyler; kendine mahsus misalî bir menzil hükmündedir.
İşte şimdi iki adam o menzile girse; birisi bir tek âyineye bakar, der ki: “Her şey bunun içindedir.” Başka âyineleri ve âyinelerin içlerindeki suretleri işittiği vakit, mesmuatını o tek âyinedeki iki derece gölge olmuş, hakikati küçülmüş, tagayyür etmiş o âyinenin küçük bir köşesinde tatbik eder. Hem der: “Ben öyle görüyorum, öyle ise hakikat böyledir.”
Diğer adam ona der ki: “Evet, sen görüyorsun, gördüğün haktır fakat vakide ve nefsü’l-emirde hakikatin hakiki sureti öyle değil. Senin dikkat ettiğin âyine gibi daha başka âyineler var; gördüğün kadar küçücük, gölgenin gölgesi değiller.”
İşte esma-i İlahiyenin her biri, ayrı ayrı birer âyine ister. Hem mesela Rahman, Rezzak hakikatli, asıl oldukları için kendilerine lâyık, rızka ve merhamete muhtaç mevcudatı ister. Rahman nasıl hakiki bir dünyada rızka muhtaç hakikatli zîruhları ister; Rahîm de öyle hakiki bir cenneti ister. Eğer yalnız Mevcud ve Vâcibü’l-vücud ve Vâhid-i Ehad isimleri hakiki tutulup öteki isimler onların içine gölge olmak haysiyetiyle alınsa o esmaya karşı bir haksızlık hükmüne geçer.
İşte şu sırdandır ki cadde-i kübra, elbette velayet-i kübra sahipleri olan sahabe ve asfiya ve tabiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve eimme-i müçtehidînin caddesidir ki doğrudan doğruya Kur’an’ın birinci tabaka şakirdleridir.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ
Üçüncü Mesele
Hikmet ve akıl ile halledilmeyen bir mesele-i mühimme.
كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فٖى شَاْنٍ ۞ فَعَّالٌ لِمَا يُرٖيدُ
Sual: Kâinattaki mütemadiyen şu hayret-engiz faaliyetin sırrı ve hikmeti nedir? Neden şu durmayanlar durmuyorlar, daima dönüp tazeleniyorlar?
Elcevap: Şu hikmetin izahı bin sahife ister. Öyle ise izahını bırakıp gayet muhtasar bir icmalini iki sahifeye sığıştıracağız.
İşte nasıl ki bir şahıs, bir vazife-i fıtriyeyi veyahut bir vazife-i içtimaiyeyi yapsa ve o vazife için hararetli bir surette çalışsa; elbette ona dikkat eden anlar ki o vazifeyi ona gördüren iki şeydir:
Birisi: Vazifeye terettüp eden maslahatlar, semereler, faydalardır ki ona “ille-i gaiye” denilir.
İkincisi: Bir muhabbet, bir iştiyak, bir lezzet vardır ki hararetle o vazifeyi yaptırıyor ki ona “dâî ve muktezî” tabir edilir.
Mesela yemek yemek, iştihadan gelen bir lezzet, bir iştiyaktır ki onu yemeye sevk eder. Sonra da yemeğin neticesi vücudu beslemektir, hayatı idame etmektir.
Öyle de وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى şu kâinattaki dehşet-engiz ve hayret-nüma hadsiz faaliyet, iki kısım esma-i İlahiyeye istinad ederek iki hikmet-i vâsia içindir ki her bir hikmeti de nihayetsizdir:
Birincisi: Cenab-ı Hakk’ın esma-i hüsnasının hadd ü hesaba gelmez enva-ı tecelliyatı var. Mahlukatın tenevvüleri, o tecelliyatın tenevvüünden geliyor. O esma ise daimî bir surette tezahür isterler. Yani nakışlarını göstermek isterler. Yani nakışlarının âyinelerinde cilve-i cemallerini görmek ve göstermek isterler. Yani kâinat kitabını ve mevcudat mektubatını ânen fe-ânen tazelendirmek isterler. Yani yeniden yeniye manidar yazmak ve her bir mektubu, Zat-ı Mukaddes ve Müsemma-yı Akdes ile beraber, bütün zîşuurların nazar-ı mütalaasına göstermek ve okutturmak iktiza ederler.
İkinci sebep ve hikmet: Nasıl ki mahlukattaki faaliyet bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten geliyor. Ve hattâ her bir faaliyette kat’iyen lezzet vardır; belki her bir faaliyet, bir nevi lezzettir.
Öyle de Vâcibü’l-vücud’a lâyık bir tarzda ve istiğna-i zatîsine ve gına-i mutlakına muvafık bir surette ve kemal-i mutlakına münasip bir şekilde hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve hadsiz bir muhabbet-i mukaddese var.
Ve o şefkat-i mukaddese ve o muhabbet-i mukaddeseden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes var.
Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes var.
Ve o sürur-u mukaddesten gelen –tabir caiz ise– hadsiz bir lezzet-i mukaddese var.
Hem o lezzet-i mukaddeseden gelen hadsiz terahhumdan, mahlukatın faaliyet-i kudret içinde ve istidatları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş’et eden memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen ve Zat-ı Rahman-ı Rahîm’e ait –tabir caiz ise– hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki hadsiz bir surette, hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor.
İşte şu hikmet-i dakikayı, felsefe ve fen ve hikmet bilmediği içindir ki şuursuz tabiatı ve kör tesadüfü ve camid esbabı; şu gayet derecede alîmane, hakîmane, basîrane faaliyete karıştırmışlar, dalalet zulümatına düşüp nur-u hakikati bulamamışlar.
قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فٖى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى كَاشِفِ طِلْسِمِ كَائِنَاتِكَ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْمَوْجُودَاتِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ مَا دَامَ الْاَرْضُ وَ السَّمٰوَاتُ
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
Said Nursî
*
