On Sekizinci Söz



İzahlı Metin

On Sekizinci Söz

Bu sözün iki makamı vardır. İkinci Makamı henüz yazılmamıştır.

Birinci Makam

Üç noktadan oluşur.

Birinci Nokta

*Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Lâ tahsebennellezîne yefrahûne bi mâ etev ve yuhibbûne en yuhmedû bi mâ lem yef’alû felâ tahsebennehum bi mefâzetin minel azâbi ve lehum azâbun elîm* (Yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmekten hoşlananların azaptan kurtulacaklarını sanma! Onlar için elem dolu bir azap vardır.)

Kötülüğü Emreden Nefsime Terbiye Edici Bir Tokat

Ey övünmeye tutkun, şöhrete bağımlı, övülmeye düşkün, bencillikte eşsiz, sersem nefsim! Eğer binlerce meyve veren incirin kaynağı olan küçücük bir çekirdeğin ve yüzlerce salkım takılan üzümün siyah, kuru çubuğunun; bütün o meyveleri ve salkımları kendi hünerleri saymaları ve onlardan faydalananların o çubuğa ve çekirdeğe övgü ve saygı göstermelerinin haklı bir dava olduğunu düşünüyorsan, senin de sana yüklenen nimetler için övünmeye ve gururlanmaya belki bir hakkın olabilir.

Oysa sen, daima kınanmayı hak edersin. Çünkü o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin küçük bir iraden olduğu için, o nimetlerin değerini övünmenle düşürüyor, gururunla yok ediyor, nankörlüğünle geçersiz kılıyor ve sahiplenerek gasp ediyorsun. Senin görevin övünmek değil, şükretmektir. Sana yakışan şöhret değil, alçakgönüllülük ve utanmadır. Senin hakkın övgü değil, bağışlanma dilemek ve pişmanlıktır. Senin olgunluğun bencillikte değil, her şeyi Allah’tan bilmektedir.

Evet, sen benim bedenimde, evrendeki tabiata benzersin. İkiniz de iyiliği kabul etmek ve kötülüğe kaynak olmak için yaratılmışsınız. Yani yapan ve kaynak olan değilsiniz; aksine etkilenen ve birer mekânsınız. Yalnızca bir etkiniz var: O da mutlak iyilikten gelen iyiliği güzel bir şekilde kabul etmemenizden dolayı kötülüğe sebep olmanızdır.

Ayrıca siz birer perde olarak yaratılmışsınız. Öyle ki, güzelliği görünmeyen dıştaki çirkinlikler size yüklensin ve böylece Yüce ve Kutsal olan İlahi Zat’ın her türlü kusurdan uzak olduğuna vesile olasınız. Oysa siz, yaratılış görevinize tamamen zıt bir görünüme bürünmüşsünüz. Kabiliyetsizliğinizden dolayı iyiliği kötülüğe çevirdiğiniz halde, sanki Yaratıcınızla ortaklık kurmaya kalkışıyorsunuz. Demek ki nefsine ve tabiata tapan kişi, son derece ahmak ve son derece zalimdir.

Ayrıca, “Ben bir yansıma yeriyim. Güzele yansıma yeri olan da güzelleşir,” deme. Çünkü tam olarak yansıtmadığın için bir yansıma yeri değil, sadece bir geçit olursun.

Yine deme ki: “Halk içinde ben seçildim. Bu meyveler benim aracılığımla gösteriliyor. Demek ki bir üstünlüğüm var.” Hayır, asla! Aksine, herkesten önce sana verildi; çünkü herkesten daha iflas etmiş, muhtaç ve acı çeker durumda olduğundan, en önce senin eline verildi. (Haşiye[1])

İkinci Nokta

*Ahsene kulle şey’in halaqahû* (O, yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaptı.)

Ayetinin bir sırrını açıklar. Şöyle ki:

Her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde bile, gerçek bir güzellik yönü vardır. Evet, evrendeki her şey, her olay ya doğrudan kendisi güzeldir, buna `hüsn-ü bizzat` denir ya da sonuçları itibarıyla güzeldir, buna da `hüsn-ü bilgayr` denir. Bazı olaylar vardır ki dış görünüşü çirkin ve karmaşıktır. Fakat o dış görünüşteki perdenin altında son derece parlak güzellikler ve düzenlilikler vardır. Örneğin:

Bahar mevsiminde fırtınalı yağmurun ve çamurlu toprağın perdesi altında, sonsuz güzellikteki çiçeklerin ve düzenli bitkilerin tebessümleri saklanmıştır. Güz mevsiminin sert yıkıcılığı ve hüzünlü ayrılık perdelerinin arkasında ise, Yüce Allah’ın celalinin bir yansıması olan kış olaylarının baskısından ve eziyetinden korumak için, nazlı çiçeklerin dostları olan narin canlıları hayat görevinden terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında taze, narin ve güzel bir bahara yer hazırlamak vardır. Fırtına, deprem, veba gibi olayların perdeleri altında gizlenmiş pek çok manevi çiçeğin açılması söz konusudur. Tohumlar gibi gelişip büyüyemeden kalan birçok kabiliyet çekirdeği, dıştan çirkin görünen olaylar sayesinde filizlenip güzelleşir. Sanki bütün devrimler ve büyük değişimler, birer manevi yağmur gibidir.

Fakat insan, hem dış görünüşe takıldığı hem de bencil olduğu için, görünüşe bakarak çirkin olduğuna karar verir. Bencilliği yüzünden sadece kendine bakan sonuçla değerlendirerek kötü olduğuna hükmeder. Oysa varlıkların insana yönelik amacı bir ise, Sanatkârının isimlerine bakan binlerce amacı vardır.

Mesela, her şeyi yoktan var eden kudretin büyük mucizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları zararlı ve anlamsız sayar. Hâlbuki onlar, otların ve ağaçların donanımlı kahramanlarıdır. Mesela, atmacanın serçelere musallat olması, dıştan bakınca merhamete uygun görünmez. Hâlbuki serçe kuşunun kabiliyeti, bu saldırı sayesinde gelişir. Mesela, karı çok soğuk ve tatsız olarak görürler. Hâlbuki o soğuk ve tatsız perdenin altında o kadar sıcak hedefler ve öyle şeker gibi tatlı sonuçlar vardır ki tarif edilemez.

Ayrıca insan, bencilliği ve dış görünüşe aldanmasıyla birlikte, her şeyi kendine bakan yönüyle değerlendirdiğinden, aslında son derece edebe uygun olan pek çok şeyi edebe aykırı zanneder. Mesela, insanın üreme organından bahsetmek, insanın nazarında utanç vericidir. Fakat bu utanç perdesi, insana bakan yöndedir. Yoksa yaratılışa, sanata ve yaratılış amaçlarına bakan yönleri öyle perdelerdir ki, hikmet gözüyle bakılsa tamamen edebe uygundur; utanç ona hiç dokunmaz.

İşte edebin kaynağı olan Hikmetli Kur’an’ın bazı ifadeleri, bu yönlere ve perdelere göredir. Tıpkı bize çirkin görünen varlıkların ve olayların dış yüzlerinin altında, Yaratıcısına bakan ve son derece güzel ve hikmetli olan sanat ve yaratılış yönlerinin bulunması gibi. Ve hikmetleri saklayan çok güzel perdeler vardır. Yine pek çok dıştan düzensiz ve karışık gibi görünen şeyler vardır ki, aslında son derece düzenli kutsal bir yazıdır.

Üçüncü Nokta

*İn kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh* (Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.)

Mademki evrendeki sanatsal güzellik gözle görülür bir şekilde vardır ve kesindir, öyleyse Ahmediye risaleti (Aleyhissalatu Vesselam) gözle görülür derecede bir kesinlikle ispatlanmalıdır. Zira bu güzel sanat eserlerindeki sanatsal güzellik ve görünüşteki süsleme gösteriyor ki, onların sanatkârında güzelleştirmeye yönelik önemli bir irade ve süslemeye yönelik güçlü bir arzu vardır. Bu irade ve arzu ise, o Sanatkârda yüce bir sevginin ve eserlerinde sergilediği sanatının mükemmelliklerine karşı kutsal bir ilginin olduğunu gösterir. Bu sevgi ve ilgi ise, varlıklar içinde en aydınlık ve en mükemmel fert olan insana daha fazla yönelip onda odaklanmak ister.

İnsan ise yaratılış ağacının bilinçli meyvesidir. Meyve, en kapsamlı, en uzak ve görüşü en genel, bilinci en bütüncül olan parçasıdır. Görüşü genel ve bilinci bütüncül olan zat ise, o Cemal Sahibi Sanatkâr’a muhatap olup görüşen ve bütüncül bilincini ve genel bakışını tamamen Sanatkâr’a ibadete, sanatını beğenmeye ve nimetine şükretmeye harcayan en yüksek, en parlak bir fert olabilir.

Şimdi iki tablo, iki daire görünüyor:

Birincisi: Son derece muhteşem, düzenli bir rububiyet dairesi ve son derece sanatlı, süslü bir sanat tablosu.

Diğeri: Son derece aydınlık, süslü bir kulluk dairesi ve son derece geniş, kapsamlı bir tefekkür, beğenme, şükretme ve iman tablosu ki, ikinci daire bütün gücüyle birinci dairenin adına hareket eder.

İşte o Sanatkâr’ın bütün sanatsever amaçlarına hizmet eden o dairenin başkanının, o Sanatkâr ile ne derece ilişkili olduğu ve O’nun katında ne kadar sevilen ve kabul gören biri olduğu apaçık anlaşılır.

Hiç akıl kabul eder mi ki, bu güzel sanat eserlerinin bu derece sanatsever, hatta ağzın her çeşit tadını dikkate alan ikram sahibi Sanatkârı; arşı ve yeryüzünü çınlatacak bir beğeni ve takdir coşkusu içinde, karayı ve denizi cezbeye getirecek bir şükür ve tekbir mırıltısıyla O’na ibadet aşkıyla yönelen en güzel eserine karşı ilgisiz kalsın, onunla konuşmasın ve onu sevgiyle elçi yapıp, o güzel halinin başkalarına da yayılmasını istemesin? Asla! Onunla konuşmaması ve onu elçi yapmaması mümkün değildir.

*İnneddîne indallâhil islâm* (Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.) *Muhammedun resûlullâhi vellezîne meahû* (Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla beraber olanlar…)

*

Ayrılık ve gurbet dolu bir esaret altında, şafak vaktinde ağlayan bir kalbin hıçkırıklarıdır

Seher vakitlerinde tecelli rüzgârı eser

Uyan ey gözlerim, seher vaktidir

Allah’ın dergâhından yardım ve lütuf iste

Seher, günahkârların tövbe ettiği yerdir

Uyan ey kalbim, tan ağarma vaktidir

Tövbe et, Allah’ın dergâhından bağışlanma ara.

*Seher haşrîst der û huşyâr der tesbîh heme şey.. Be hâb-ı gaflet sersem nefsem hattâ key.. Umr asrîst sefer bâ kabr mî bâyed zi her hay.. Bi berhîz nemâzî çü niyâzî gû bikun âvâzî çûn ney.. Be gû yâ Rab peşîmânem hacîlem şermsârem ez gunâh bî şumârem perîşânem zelîlem eşkbârem ez hayât bî karârem.. Garîbem bî kesem zaîfem nâ-tuvânem alîlem âcizem ihtiyârem bî ihtiyârem el-emân gûyem afv cûyem meded hâhem zi dergâhet İlâhî.*

(Seher vakti bir haşirdir; o vakitte her şey uyanık halde tesbih eder. Ey sersem nefsim, gaflet uykusunda daha ne zamana kadar kalacaksın? Ömür ikindi vakti gibidir, her canlı kabre doğru yolculuk yapmak zorundadır. Kalk, bir ney gibi inleyerek dua et, namaz kıl. De ki: “Ya Rabbi! Pişmanım, utanıyorum, sayısız günahımdan dolayı mahcubum. Perişanım, değersizim, durmak bilmeyen hayatımdan dolayı gözyaşı döküyorum. Garibim, kimsesizim, zayıfım, güçsüzüm. Hastayım, âcizim, iradem elimde değil. ‘El-amân’ diyor, af diliyor ve senin dergâhından yardım istiyorum, ey Allah’ım!”)

*

[1] Haşiye: Gerçekten ben de bu tartışmada Yeni Said’in, nefsini bu derecede susturup cevap veremez hale getirmesini çok beğendim ve “Binlerce maşallah!” dedim.

Lügatçeli Metin

On Sekizinci Söz

Bu sözün iki makamı (bölümü) var. İkinci Makamı daha yazılmamıştır.

Birinci Makamı

Üç noktadır.

Birinci Nokta

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Okunuşu: Bismillahirrahmanirrahim

Meali: Rahmân ve Rahîm (Esirgeyen ve Bağışlayan) Allah’ın adıyla.

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذٖينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ

Okunuşu: Lâ tahsebennellezîne yefrahûne bimâ etev ve yuhıbbûne en yuhmedû bimâ lem yef’alû felâ tahsebennahum bimafâzetin mine’l-azâb(i), ve lehum azâbun elîm(un).

Meali: Yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmek isteyen kimseleri, sakın azaptan kurtulmuş sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır. (Âl-i İmrân Sûresi, 188)

Nefs-i emmareme (kötülüğü emreden nefsime) bir sille-i te’dib (terbiye tokadı).

Ey fahre (övünmeye) meftun (düşkün), şöhrete müptela (bağımlı), medhe (övülmeye) düşkün, hodbinlikte (bencillikte, kendini beğenmekte) bîhemta (eşsiz), sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşei (kaynağı) olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah, kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri (marifetleri) olduğu ve onlardan istifade (fayda) edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih (övme) ve hürmet (saygı) etmek lâzım (gerekli) olduğu hak bir dava (gerçek bir iddia) ise senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre (övünmeye), gurura belki bir hakkın var.

Halbuki sen, daim (sürekli) zemme (kınamaya, kötülemeye) müstahaksın (layıksın). Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyarın (kısmi iraden, seçme özgürlüğün) bulunmakla o nimetlerin kıymetlerini fahrin (övünmen) ile tenkis (eksiltiyorsun) ediyorsun, gururunla tahrip (yok ediyorsun) ediyorsun ve küfranınla (nankörlüğünle) iptal (geçersiz kılıyorsun) ediyorsun ve temellükle (sahiplenmekle) gasbediyorsun (haksızca alıyorsun). Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur (alçakgönüllülüktür), hacalettir (utanmadır). Senin hakkın medih (övülmek) değil, istiğfardır (günahların bağışlanmasını dilemektir), nedamettir (pişmanlıktır). Senin kemalin (olgunluğun) hodbinlik (bencillik) değil, hudâbinliktedir (Allah’ı görmekte, O’na yönelmektedir).

Evet, sen benim cismimde (vücudumda), âlemdeki (evrendeki) tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci (kaynak, başvuru yeri) olmak için yaratılmışsınız. Yani fâil (yapan, eden) ve masdar (kaynak) değilsiniz belki münfail (edilgen) ve mahalsiniz (yer, mekânsınız). Yalnız bir tesiriniz (etkiniz) var: O da hayr-ı mutlaktan (mutlak hayır sahibinden, Allah’tan) gelen hayrı, güzel bir surette (şekilde) kabul etmemenizden şerre sebep olmanızdır.

Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ güzelliği görülmeyen zahirî (dış görünüşteki) çirkinlikler size isnad (dayandırılıp atfedilsin) edilip Zat-ı Mukaddese-i İlahiye’nin (Allah’ın kutsal zatının) tenzihine (kusurlardan arındırılmasına) vesile (aracı) olasınız. Halbuki bütün bütün vazife-i fıtratınıza (yaratılış görevinize) zıt (karşıt) bir suret (şekil) giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalbettiğiniz (çevirdiğiniz) halde, Hâlık’ınızla (Yaratıcınızla) güya iştirak (ortaklık) edersiniz. Demek nefis-perest (nefsine tapan), tabiat-perest (tabiata tapan); gayet (çok) ahmak, gayet zalimdir.

Hem deme ki: “Ben mazharım (nail olanım, tecelli mahalliyim). Güzele mazhar ise güzelleşir.” Zira, temessül (benzerini kendine geçirme, yansıtma) etmediğinden mazhar (tecelli mahalli) değil, memer (geçip giden yer) olursun.

Hem deme ki: “Halk içinde ben intihab (seçilmiş) edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek, bir meziyetim (üstünlüğüm) var.” Hayır, hâşâ (Allah korusun)! Belki herkesten evvel sana verildi, çünkü herkesten ziyade (fazla) sen müflis (iflas etmiş) ve muhtaç ve müteellim (elemler içinde) olduğundan en evvel senin eline verildi. (Hâşiye[1])

İkinci Nokta

اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ

Okunuşu: Ahsene kulle şey’in halakahu.

Meali: Yarattığı her şeyi en güzel yapmıştır. (Secde Sûresi, 7)

Âyetinin bir sırrını izah (açıklar) eder. Şöyle ki:

Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakiki bir hüsün (güzellik) ciheti (yönü) vardır. Evet, kâinattaki (evrendeki) her şey her hâdise (olay) ya bizzat (doğrudan) güzeldir, ona hüsn-ü bizzat (doğrudan güzellik) denilir. Veya neticeleri cihetiyle (yönüyle) güzeldir ki ona hüsn-ü bilgayr (başkası vasıtasıyla güzellik) denilir. Bir kısım hâdiseler (olaylar) var ki zahirî (dış görünüşte) çirkin, müşevveştir (karışık, düzensizdir). Fakat o zahirî perde altında gayet (çok) parlak güzellikler ve intizamlar (düzenler) var. Ezcümle (mesela):

Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihayetsiz (sonsuz) güzel çiçek ve muntazam (düzenli) nebatatın (bitkilerin) tebessümleri (gülümsemeleri) saklanmış. Ve güz mevsiminin haşin (sert) tahribatı (yıkımları), hazîn (üzücü) firak (ayrılık) perdeleri arkasında tecelliyat-ı celaliye-i Sübhaniyenin (Allah’ın celal sıfatının tecellilerinin) mazharı (görüntüsü) olan kış hâdiselerinin (olaylarının) tazyikinden (baskısından) ve tazibinden (eziyetinden) muhafaza (korumak) etmek için nazdar (nazlı) çiçeklerin dostları olan nâzenin (nazik, nazlı) hayvancıkları vazife-i hayattan (hayat görevinden) terhis (izin vermek) etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenin (nazlı), taze, güzel bir bahara yer ihzar (hazırlamaktır) etmektir. Fırtına, zelzele (deprem), veba gibi hâdiselerin (olayların) perdeleri altında gizlenen pek çok manevî çiçeklerin inkişafı (gelişmesi) vardır. Tohumlar gibi neşv ü nemasız (büyüyüp gelişmeden) kalan birçok istidat (yetenek) çekirdekleri, zahirî (dış görünüşte) çirkin görünen hâdiseler (olaylar) yüzünden sümbüllenip (filizlenip) güzelleşir. Güya umum (bütün) inkılablar (değişimler) ve küllî (evrensel) tahavvüller (başkalaşmalar), birer manevî yağmurdur.

Fakat insan hem zahir-perest (görüneni seven, dış görünüşe aldanan) hem hodgâm (bencil) olduğundan zahire (dışa) bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık (bencillik) cihetiyle (yönüyle) yalnız kendine bakan netice ile muhakeme (yargılamak) ederek şer (kötülük) olduğuna hükmeder. Halbuki eşyanın (her şeyin) insana ait gayesi (amacı) bir ise Sâni’inin (Sanatkarının, Allah’ın) esmasına (isimlerine) ait binlerdir.

Mesela, kudret-i Fâtıranın (Yaratıcı kudretin) büyük mu’cizelerinden (mucizelerinden) olan dikenli otları ve ağaçları muzır (zararlı), manasız telakki (kabul) eder. Halbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez (donanımlı) kahramanlarıdırlar. Mesela, atmaca kuşu serçelere tasliti (saldırması), zahiren (dış görünüşte) rahmete uygun gelmez. Halbuki serçe kuşunun istidadı (yetenekleri), o taslit (saldırı) ile inkişaf (gelişir) eder. Mesela karı, pek bâridane (soğukça) ve tatsız telakki (kabul) ederler. Halbuki o bârid (soğuk), tatsız perdesi altında o kadar hararetli (sıcak, coşkulu) gayeler (amaçlar) ve öyle şeker gibi tatlı neticeler (sonuçlar) vardır ki tarif edilmez.

Hem insan hodgâmlık (bencillik) ve zahir-perestliğiyle (dış görünüşe aldanmasıyla) beraber, her şeyi kendine bakan yüzüyle muhakeme (yargıladığından) ettiğinden pek çok mahz-ı edebî (tamamen edep olan) şeyleri, hilaf-ı edep (edep dışı) zanneder. Mesela, âlet-i tenasül-i insan (insanın üreme organı), insan nazarında (gözünde) bahsi hacalet-âverdir (utanılacak bir konudur). Fakat şu perde-i hacalet (utanma perdesi), insana bakan yüzdedir. Yoksa hilkate (yaratılışa), sanata ve gayat-ı fıtrata (yaratılış amaçlarına) bakan yüzler öyle perdelerdir ki hikmet nazarıyla (hikmet gözüyle) bakılsa ayn-ı edeptir (edebin ta kendisidir), hacalet (utanma) ona hiç temas (dokunmaz) etmez.

İşte menba-ı edep (edeplik kaynağı) olan Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) bazı tabiratı (ifadeleri) bu yüzler ve perdelere göredir. Nasıl ki bize görünen çirkin mahlukların (yaratıkların) ve hâdiselerin (olayların) zahirî (dış) yüzleri altında gayet (çok) güzel ve hikmetli sanat ve hilkatine (yaratılışına) bakan güzel yüzler var ki Sâni’ine (Sanatkârına, Allah’a) bakar ve çok güzel perdeler var ki hikmetleri saklar ve pek çok zahirî (dış görünüşteki) intizamsızlıklar (düzensizlikler) ve karışıklıklar var ki pek muntazam (düzenli) bir kitabet-i kudsiyedir (kutsal yazı, kutsal kitaptır).

Üçüncü Nokta

اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

Okunuşu: İn kuntum tuhıbbûnallâhe fettebi‘ûnî yuhbibkumullâhu.

Meali: De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin. (Âl-i İmrân Sûresi, 31)

Madem kâinatta (evrende) hüsn-ü sanat (sanat güzelliği), bilmüşahede (gözlemle) vardır ve kat’îdir (kesindir). Elbette risalet-i Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) şuhud (görme, şahit olma) derecesinde bir kat’iyetle (kesinlikle) sübutu (varlığı, sabit olması) lâzım (gereklidir) gelir. Zira şu güzel masnuattaki (sanat eserlerindeki) hüsn-ü sanat (sanat güzelliği) ve ziynet-i suret (şekil güzelliği) gösteriyor ki onların sanatkârında ehemmiyetli (önemli) bir irade-i tahsin (güzelleştirme iradesi) ve kuvvetli bir taleb-i tezyin (süslenme, güzelleşme talebi) vardır. Ve şu irade ve talep ise o Sâni’de (Sanatkârda, Allah’ta), ulvi (yüce) bir muhabbet (sevgi) ve masnûlarında (sanat eserlerinde) izhar ettiği (ortaya koyduğu) kemalât-ı sanatına (sanatının olgunluklarına) karşı kudsî (kutsal) bir rağbet (istek, arzu) var olduğunu gösteriyor. Ve şu muhabbet ve rağbet ise masnuat (sanat eserleri) içinde en münevver (nurlu, aydınlık) ve mükemmel fert (birey) olan insana daha ziyade (fazla) müteveccih (yönelmek) olup temerküz (yoğunlaşmak) etmek ister.

İnsan ise şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) zîşuur (şuur sahibi, bilinçli) meyvesidir. Meyve ise en cem’iyetli (kapsamlı, toplayıcı) ve en uzak ve en ziyade (çok) nazarı âmm (genel bakışı) ve şuuru küllî (evrensel şuuru) bir cüzüdür (parçasıdır). Nazarı âmm (genel bakışı) ve şuuru küllî (evrensel şuuru) zat ise o Sanatkâr-ı Zülcemal’e (cemal ve güzellik sahibi Sanatkâr olan Allah’a) muhatap (hitap eden) olup görüşen ve küllî şuurunu (evrensel şuurunu) ve âmm nazarını (genel bakışını) tamamen Sâni’in (Sanatkârın) perestişliğine (tapmasına, ibadetine) ve sanatının istihsanına (beğenmesine) ve nimetinin şükrüne sarf (harcayan) eden en yüksek en parlak bir fert olabilir.

Şimdi iki levha, iki daire görünüyor:

Biri: Gayet (çok) muhteşem (görkemli), muntazam (düzenli) bir daire-i rububiyet (Rablık dairesi) ve gayet musanna (sanatlı), murassa (cevherlerle süslenmiş) bir levha-i sanat (sanat tablosu).

Diğeri: Gayet münevver (nurlu, aydınlık), müzehher (çiçekli, süslü) bir daire-i ubudiyet (kulluk dairesi) ve gayet vâsi (geniş), câmi’ (toplayıcı) bir levha-i tefekkür (düşünme tablosu) ve istihsan (beğenme) ve teşekkür ve iman vardır ki ikinci daire bütün kuvvetiyle birinci dairenin namına (adına) hareket eder.

İşte o Sâni’in (Sanatkârın) bütün makasıd-ı sanatperveranesine (sanat düşkünü amaçlarına) hizmet eden o daire reisinin ne derece o Sâni’ ile münasebettar (ilişkili) ve onun nazarında (gözünde) ne kadar mahbub (sevgili) ve makbul (kabul görmüş) olduğu bilbedahe (açıkça, kendiliğinden) anlaşılır.

Acaba hiç akıl kabul eder mi ki şu güzel masnuatın (sanat eserlerinin) bu derece sanat-perver (sanatsever), hattâ ağzın her çeşit tadını nazara (dikkate) alan in’am-perver (nimet verici, nimet düşkünü) sanatkârı, arş ve ferşi (gökleri ve yeri) çınlattıracak bir velvele-i istihsan (beğenme gürültüsü) ve takdir içinde, berr ve bahri (karayı ve denizi) cezbeye (vecde, kendinden geçmeye) getirecek bir zemzeme-i şükran (şükür nameleri) ve tekbir (Allah’ı yüceltme) ile perestişkârane (ibadet edercesine) ona müteveccih (yönelen) olan en güzel masnuuna (sanat eserine) karşı lâkayt (kayıtsız) kalsın ve onunla konuşmasın ve alâkadarane (ilgiyle) onu resul (elçi) yapıp, güzel vaziyetinin başkalara da sirayet (yayılmasını) etmesini istemesin? Kellâ (asla)! Konuşmamak ve onu resul yapmamak mümkün değil.

اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ ۞ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖينَ مَعَهُ

Okunuşu: İnne’d-dîne indallâhi’l-İslâm(u). Muhammedun Resûlullâh(i) vellezîne mea hu.

Meali: Şüphesiz Allah katında din İslam’dır. (Âl-i İmrân Sûresi, 19) Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) Allah’ın Elçisi’dir; onunla birlikte olanlar (Fetih Sûresi, 29).

*

Firkatli (ayrılıklı) ve gurbetli (gurbette geçen) bir esarette (tutsaklıkta), fecir (tan vakti) vaktinde ağlayan bir kalbin ağlayan ağlamalarıdır

Seherlerde (tan vakitlerinde) eser bâd-i tecelli (tecelli rüzgarı eser)

Uyan ey gözlerim vakt-i seherde (tan vaktinde)

İnayet hâh (yardım isteyen) zidergâh-ı İlahî (Allah’ın dergahından)

Seherdir ehl-i zenbin (günah sahiplerinin) tövbegâhı (tövbe yeri)

Uyan ey kalbim vakt-i fecirde (tan vaktinde)

Bikün tövbe (tövbe et), bicû gufran (bağışlanma iste) zidergâh-ı İlahî (Allah’ın dergahından).

سَحَرْ حَشْرٖيسْتْ دَرُو هُشْيَارْ دَرْ تَسْبٖيحْ هَمَه شَىْ..

Okunuşu: Seher haşrist der-û huşyar der tesbih hemeh şey…

Meali: Seher, bir haşirdir (diriliş yeridir); onda her şey tesbih içinde uyanıktır.

بَخٰوابِ غَفْلَتْ سَرْسَمْ نَفْسَمْ حَتّٰى كَىْ..

Okunuşu: Be-hâb-ı gaflet sersem nefsem hattâ key…

Meali: Ey sersem nefsim, gaflet uykusu içinde daha ne zamana kadar?..

عُمْرْ عَصْرٖيسْتْ سَفَرْ بَاقَبْرْ مٖى بَايَدْ زِهَرْ حَىْ..

Okunuşu: Ömr asrîst sefer be-kabr mî bayed zi her hay…

Meali: Ömür bir asırdır (ikindi vaktidir); her canlıdan kabre sefer gereklidir…

بِبَرْخٖيزْ نَمَازٖى چُو نِيَازٖى گُو بِكُنْ اٰوَازٖى چُونْ نَىْ..

Okunuşu: Bibarhîz namazî çû niyâzî gû bikün âvâzî çûn ney…

Meali: Kalk, namaz kıl! Niyaz sahibi gibi ol, ney gibi feryat et (seslen)…

بَگُو يَا رَبْ پَشٖيمَانَمْ خَجٖيلَمْ شَرْمْسَارَمْ اَزْ گُنَاهْ بٖى شُمَارَمْ پَرٖيشَانَمْ ذَلٖيلَمْ اَشْكْ بَارَمْ اَزْ حَيَاتْ بٖى قَرَارَمْ

Okunuşu: Begû Yâ Rab, peşîmânem, hacîlem, şermsârem ez günâh-ı bî-şümârem, perîşânem, zelîlem, eşkbârem ez hayât-ı bî-karârem.

Meali: De ki: Ey Rabbim! Pişmanım, utanıyorum, sayısız günahlarımdan dolayı mahcubum. Perişanım, zelil (hor ve hakir) durumdayım, kararsız hayatımdan dolayı gözyaşı döküyorum.

غَرٖيبَمْ بٖى كَسَمْ ضَعٖيفَمْ نَاتُوَانَمْ عَلٖيلَمْ عَاجِزَمْ اِخْتِيَارَمْ بٖى اِخْتِيَارَمْ اَلْاَمَانْ گُويَمْ عَفُوْ جُويَمْ مَدَدْ خٰواهَمْ زِدَرْگَاهَتْ اِلٰهٖى

Okunuşu: Garîbem, bî-kesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyârem bî-ihtiyârem. El-amân gûyem, afv cûyem, meded hâhem zidergâhet İlâhî.

Meali: Garibim (kimsesizim), kimsesizim, zayıfım, güçsüzüm, hastayım, âcizim (güçsüzüm), iradem iradesiz (elimde değil). Aman diliyorum, affını istiyorum, Senin dergahından yardım diliyorum, ey Allah’ım!

*

[1] Hâşiye (Dipnot): Hakikaten ben de bu münazarada (tartışmada) Yeni Said, nefsini bu derece ilzam (susturmasını, ikna etmesini) ve iskât (susturmasını) etmesini çok beğendim ve “Bin bârekellah (Bin kere Allah mübarek etsin)!” dedim.

Risale-i Nur Külliyatından

On Sekizinci Söz

Bu sözün iki makamı var. İkinci Makamı daha yazılmamıştır.

Birinci Makamı

Üç noktadır.

Birinci Nokta

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذٖينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ

Nefs-i emmareme bir sille-i te’dib

Ey fahre meftun, şöhrete müptela, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta, sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah, kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu hak bir dava ise senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.

Halbuki sen, daim zemme müstahaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyarın bulunmakla o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis ediyorsun, gururunla tahrip ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun. Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacalettir. Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedamettir. Senin kemalin hodbinlik değil, hudâbinliktedir.

Evet, sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yani fâil ve masdar değilsiniz belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir tesiriniz var: O da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir surette kabul etmemenizden şerre sebep olmanızdır.

Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ güzelliği görülmeyen zahirî çirkinlikler size isnad edilip Zat-ı Mukaddese-i İlahiye’nin tenzihine vesile olasınız. Halbuki bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıt bir suret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalbettiğiniz halde, Hâlık’ınızla güya iştirak edersiniz. Demek nefis-perest, tabiat-perest; gayet ahmak, gayet zalimdir.

Hem deme ki: “Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.” Zira, temessül etmediğinden mazhar değil, memer olursun.

Hem deme ki: “Halk içinde ben intihab edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek, bir meziyetim var.” Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi, çünkü herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi. (Hâşiye[1])

İkinci Nokta

اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ

Âyetinin bir sırrını izah eder. Şöyle ki:

Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakiki bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey her hâdise ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki zahirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle:

Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebatatın tebessümleri saklanmış. Ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazîn firak perdeleri arkasında tecelliyat-ı celaliye-i Sübhaniyenin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyikinden ve tazibinden muhafaza etmek için nazdar çiçeklerin dostları olan nâzenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenin, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir. Fırtına, zelzele, veba gibi hâdiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok manevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşv ü nemasız kalan birçok istidat çekirdekleri, zahirî çirkin görünen hâdiseler yüzünden sümbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılablar ve küllî tahavvüller, birer manevî yağmurdur.

Fakat insan hem zahir-perest hem hodgâm olduğundan zahire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhakeme ederek şer olduğuna hükmeder. Halbuki eşyanın insana ait gayesi bir ise Sâni’inin esmasına ait binlerdir.

Mesela, kudret-i Fâtıranın büyük mu’cizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, manasız telakki eder. Halbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar. Mesela, atmaca kuşu serçelere tasliti, zahiren rahmete uygun gelmez. Halbuki serçe kuşunun istidadı, o taslit ile inkişaf eder. Mesela karı, pek bâridane ve tatsız telakki ederler. Halbuki o bârid, tatsız perdesi altında o kadar hararetli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki tarif edilmez.

Hem insan hodgâmlık ve zahir-perestliğiyle beraber, her şeyi kendine bakan yüzüyle muhakeme ettiğinden pek çok mahz-ı edebî olan şeyleri, hilaf-ı edep zanneder. Mesela, âlet-i tenasül-i insan, insan nazarında bahsi hacalet-âverdir. Fakat şu perde-i hacalet, insana bakan yüzdedir. Yoksa hilkate, sanata ve gayat-ı fıtrata bakan yüzler öyle perdelerdir ki hikmet nazarıyla bakılsa ayn-ı edeptir, hacalet ona hiç temas etmez.

İşte menba-ı edep olan Kur’an-ı Hakîm’in bazı tabiratı bu yüzler ve perdelere göredir. Nasıl ki bize görünen çirkin mahlukların ve hâdiselerin zahirî yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli sanat ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki Sâni’ine bakar ve çok güzel perdeler var ki hikmetleri saklar ve pek çok zahirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki pek muntazam bir kitabet-i kudsiyedir.

Üçüncü Nokta

اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

Madem kâinatta hüsn-ü sanat, bilmüşahede vardır ve kat’îdir. Elbette risalet-i Ahmediye (asm) şuhud derecesinde bir kat’iyetle sübutu lâzım gelir. Zira şu güzel masnuattaki hüsn-ü sanat ve ziynet-i suret gösteriyor ki onların sanatkârında ehemmiyetli bir irade-i tahsin ve kuvvetli bir taleb-i tezyin vardır. Ve şu irade ve talep ise o Sâni’de, ulvi bir muhabbet ve masnûlarında izhar ettiği kemalât-ı sanatına karşı kudsî bir rağbet var olduğunu gösteriyor. Ve şu muhabbet ve rağbet ise masnuat içinde en münevver ve mükemmel fert olan insana daha ziyade müteveccih olup temerküz etmek ister.

İnsan ise şecere-i hilkatin zîşuur meyvesidir. Meyve ise en cem’iyetli ve en uzak ve en ziyade nazarı âmm ve şuuru küllî bir cüzüdür. Nazarı âmm ve şuuru küllî zat ise o Sanatkâr-ı Zülcemal’e muhatap olup görüşen ve küllî şuurunu ve âmm nazarını tamamen Sâni’in perestişliğine ve sanatının istihsanına ve nimetinin şükrüne sarf eden en yüksek en parlak bir fert olabilir.

Şimdi iki levha, iki daire görünüyor:

Biri: Gayet muhteşem, muntazam bir daire-i rububiyet ve gayet musanna, murassa bir levha-i sanat.

Diğeri: Gayet münevver, müzehher bir daire-i ubudiyet ve gayet vâsi, câmi’ bir levha-i tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve iman vardır ki ikinci daire bütün kuvvetiyle birinci dairenin namına hareket eder.

İşte o Sâni’in bütün makasıd-ı sanatperveranesine hizmet eden o daire reisinin ne derece o Sâni’ ile münasebettar ve onun nazarında ne kadar mahbub ve makbul olduğu bilbedahe anlaşılır.

Acaba hiç akıl kabul eder mi ki şu güzel masnuatın bu derece sanat-perver, hattâ ağzın her çeşit tadını nazara alan in’am-perver sanatkârı, arş ve ferşi çınlattıracak bir velvele-i istihsan ve takdir içinde, berr ve bahri cezbeye getirecek bir zemzeme-i şükran ve tekbir ile perestişkârane ona müteveccih olan en güzel masnuuna karşı lâkayt kalsın ve onunla konuşmasın ve alâkadarane onu resul yapıp, güzel vaziyetinin başkalara da sirayet etmesini istemesin? Kellâ! Konuşmamak ve onu resul yapmamak mümkün değil.

اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ ۞ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖينَ مَعَهُ

*

 

Firkatli ve gurbetli bir esarette, fecir vaktinde ağlayan bir kalbin ağlayan ağlamalarıdır

Seherlerde eser bâd-i tecelli

Uyan ey gözlerim vakt-i seherde

İnayet hâh zidergâh-ı İlahî

Seherdir ehl-i zenbin tövbegâhı

Uyan ey kalbim vakt-i fecirde

Bikün tövbe, bicû gufran zidergâh-ı İlahî.

سَحَرْ حَشْرٖيسْتْ دَرُو هُشْيَارْ دَرْ تَسْبٖيحْ هَمَه شَىْ..

بَخٰوابِ غَفْلَتْ سَرْسَمْ نَفْسَمْ حَتّٰى كَىْ..

عُمْرْ عَصْرٖيسْتْ سَفَرْ بَاقَبْرْ مٖى بَايَدْ زِهَرْ حَىْ..

بِبَرْخٖيزْ نَمَازٖى چُو نِيَازٖى گُو بِكُنْ اٰوَازٖى چُونْ نَىْ..

بَگُو يَا رَبْ پَشٖيمَانَمْ خَجٖيلَمْ شَرْمْسَارَمْ اَزْ گُنَاهْ بٖى شُمَارَمْ پَرٖيشَانَمْ ذَلٖيلَمْ اَشْكْ بَارَمْ اَزْ حَيَاتْ بٖى قَرَارَمْ

غَرٖيبَمْ بٖى كَسَمْ ضَعٖيفَمْ نَاتُوَانَمْ عَلٖيلَمْ عَاجِزَمْ اِخْتِيَارَمْ بٖى اِخْتِيَارَمْ اَلْاَمَانْ گُويَمْ عَفُوْ جُويَمْ مَدَدْ خٰواهَمْ زِدَرْگَاهَتْ اِلٰهٖى

*

[1] Hâşiye: Hakikaten ben de bu münazarada Yeni Said, nefsini bu derece ilzam ve iskât etmesini çok beğendim ve “Bin bârekellah!” dedim.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir