İzahlı Metin
On Yedinci Söz
Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
İnnâ cealnâ mâ alel ardi zîneten lehâ li nebluvehum eyyuhum ahsenu amelâ. Ve innâ le câilûne mâ aleyhâ saîden curuzâ. Ve mel hayâtud dunyâ illâ leibun ve lehvun. (Biz, kimin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için yeryüzündeki her şeyi ona bir süs yaptık. Ve biz, elbette yeryüzünü kupkuru bir toprak haline getireceğiz. Dünya hayatı ise bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir.)
Bu söz, iki yüce makam ve parlak bir ek bölümden oluşur.
Merhametli Yaratıcı, Cömert Rızık Verici ve Hikmetli Sanatkâr; bu dünyayı, ruhlar âlemi ve ruhaniler için bir bayram, bir şenlik şeklinde yaratıp bütün isimlerinin hayret verici nakışlarıyla süslemiştir. Büyük küçük, yüce alçak her bir ruha, ona uygun ve o bayramdaki sayısız güzellik ve nimetlerden faydalanmaya elverişli ve duygularla donatılmış bir beden giydirir, cismani bir vücut verir ve bir defalığına o seyir alanına gönderir.
Ayrıca zaman ve mekân bakımından çok geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere, hatta günlere ve kıtalara ayırarak her bir asrı, her bir seneyi, her bir mevsimi, hatta bir yönden her bir günü ve her bir kıtayı, ruh sahibi varlıklarından ve bitkisel sanat eserlerinden birer taife için resmigeçit tarzında yüce bir bayram yapmıştır.
Özellikle yeryüzü, bilhassa bahar ve yaz mevsimlerinde, küçük sanatlı varlıkların taifeleri için o kadar gösterişli ve art arda gelen bayramlar halini alır ki, yüksek tabakalarda bulunan ruhanileri, melekleri ve göklerin sakinlerini seyre çekecek bir cazibe sergiler. Tefekkür ehli için ise o kadar tatlı bir inceleme ve okuma yeri olur ki, akıl onu tarif etmekten aciz kalır.
Fakat bu ilahi ziyafet ve Rabbani bayramdaki Rahman ve Muhyî (Hayat Veren) isimlerinin tecellilerine karşılık, Kahhar ve Mümît (Öldüren) isimleri, ayrılık ve ölüm ile karşılarına çıkarlar. Bu durum, *“Rahmetim her şeyi kuşatmıştır”* ayetinin ifade ettiği rahmetin kapsamlı genişliğine görünüşte uygun düşmüyor. Ancak hakikatte, birkaç yönden uygunluğu vardır. Bir yönü şudur ki:
Cömert Sanatkâr, Merhametli Yaratıcı, her bir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten beklenen sonuçlar alındıktan sonra, çoğunlukla onları merhametli bir şekilde dünyadan soğutur ve usandırır. Onlara, istirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk verir. Hayat görevinden terhis edildikleri zaman, ruhlarında asıl vatanlarına karşı şevk verici bir arzu uyandırır.
Yine o Rahman’ın sonsuz rahmetinden uzak değildir ki, nasıl görev uğrunda, cihat esnasında canını veren bir askere şehitlik rütbesi veriyorsa ve kurban olarak kesilen bir koyuna, ahirette kalıcı bir cismani beden vererek Sırat köprüsü üzerinde sahibine Burak gibi bir binek olma mertebesiyle ödüllendiriyorsa;
Aynı şekilde, diğer ruh sahibi varlıkların ve hayvanların da kendilerine özgü Rabbani ve fıtri görevlerinde ve ilahi emirlere itaat ederken ölen ve şiddetli zorluklar çeken ruh sahiplerine göre bir çeşit ruhani mükâfatın ve onların kabiliyetlerine uygun bir tür manevi ücretin, O’nun tükenmez rahmet hazinesinde bulunması hiç de uzak bir ihtimal değildir. Böylece dünyadan ayrılmalarından çok incinmesinler, belki de memnun olsunlar.
Lâ ya’lemul gaybe illallâh (Gaybı Allah’tan başkası bilmez.)
Ancak ruh sahibi varlıkların en şereflisi ve bu bayramlardan nicelik ve nitelik yönünden en fazla faydalanan insan, dünyaya çok düşkün ve bağımlı olduğu halde, rahmetinin bir eseri olarak ona dünyadan nefret ettiren ve ebedî âleme geçmek için şevk dolu bir hal verilir. İnsaniyeti sapkınlıkta boğulmamış bir insan, bu halden faydalanır ve kalp huzuruyla gider. Şimdi, bu hali ortaya çıkaran sebeplerden örnek olarak beş tanesini açıklayacağız.
Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle dünyadaki güzel ve çekici şeylerin üzerinde faniliğin ve yok oluşun damgasını ve acı anlamını göstererek o insanı dünyadan ürkütüp, o fani olana karşılık kalıcı bir sevgili aratır.
İkincisi: İnsanın bağ kurduğu bütün dostlarının yüzde doksan dokuzu dünyadan ayrılıp başka bir âleme yerleştiği için, o ciddi sevginin etkisiyle dostlarının gittiği yere karşı bir özlem verir ve ölümü ve eceli sevinçle karşılatır.
Üçüncüsü: İnsandaki sonsuz zayıflığı ve acizliği bazı olaylarla hissettirip, hayat yükünün ve yaşama sorumluluklarının ne kadar ağır olduğunu anlatarak, istirahat için ciddi bir arzu ve başka bir diyara gitmek için samimi bir şevk verir.
Dördüncüsü: İman nuru ile mümin insana gösterir ki, ölüm yok oluş değil, mekân değişikliğidir. Kabir ise karanlık bir kuyu ağzı değil, nurlu âlemlerin kapısıdır. Dünya ise bütün görkemiyle ahirete kıyasla bir zindan gibidir. Elbette dünya zindanından cennet bahçelerine çıkmak, cismani hayatın rahatsız edici karmaşasından huzur âlemine ve ruhların uçuş meydanına geçmek, yaratılmışların sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp Rahman’ın huzuruna gitmek, bin can ile arzu edilecek bir seyahat, hatta bir mutluluktur.
Beşincisi: Kur’an’ı dinleyen insana, Kur’an’daki hakikat ilmi ve nuruyla dünyanın gerçek mahiyetini bildirerek, dünyaya duyulan aşk ve bağlılığın ne kadar anlamsız olduğunu anlatır. Yani insana der ve ispat eder ki:
“Dünya, Samed olan Allah’ın bir kitabıdır. Harfleri ve kelimeleri kendilerini değil, başka bir Zat’ın varlığına, sıfatlarına ve isimlerine işaret eder. Öyleyse manasını anla ve al, nakışlarını bırak ve git.
Hem bir tarladır; ek ve ürününü alıp koru, değersiz artıklarını at, önemseme.
Hem birbiri ardınca sürekli gelip geçen aynalar topluluğudur. Öyleyse onlarda tecelli edeni bil, nurlarını gör, onlarda görünen isimlerin tecellilerini anla ve o isimlerin sahibini sev. Kırılmaya ve yok olmaya mahkûm olan o cam parçalarından ilgini kes.
Hem geçici bir ticaret yeridir. Öyleyse alışverişini yap, gel. Senden kaçan ve sana ilgi göstermeyen kafilelerin ardından boşuna koşup yorulma.
Hem geçici bir gezinti yeridir. Öyleyse ibret nazarıyla bak. Onun dıştaki çirkin yüzüne değil, Kalıcı ve Güzel olan Allah’a bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et. Hoş ve faydalı bir gezinti yap, sonra dön. O güzel manzaraları gösteren ve güzellikleri sergileyen perdeler kapandığında, akılsız bir çocuk gibi ağlama, merak etme.
Hem bir misafirhanedir. Öyleyse onu yapan Cömert Misafir Sahibi’nin izni dairesinde ye, iç ve şükret. O’nun kanunları çerçevesinde çalış, hareket et. Sonra arkana bakmadan çık git. Boşboğazlık edip gereksiz yere işlere karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle anlamsızca uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma.” gibi açık hakikatlerle dünyanın iç yüzündeki sırları gösterip dünyadan ayrılmayı oldukça hafifletir, hatta aklı başında olanlara sevdirir ve rahmetinin her şeyde ve her durumda bir izinin bulunduğunu gösterir.
İşte Kur’an, bu beş yöne işaret ettiği gibi, Kur’an ayetleri başka özel yönlere de işaret etmektedir.
Yazıklar olsun o kimseye ki, bu beş yönden bir hissesi olmasın…
*
On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı
(Haşiye[1])
Çaresiz feryadı bırak, belaya karşı gel tevekkül et!
Zira feryat etmek, bela içinde bela, hata içinde hatadır, bil!
Eğer bela vereni bulduysan, bil ki o bela, bir ihsan içinde ihsan, bir safa içinde safadır!
Feryadı bırak, bülbüller gibi şükret. O zaman bütün gül ve mülk keyfinden güler.
Eğer O’nu bulamazsan, bil ki bütün dünya cefa içinde cefa, fani içinde fanidir ve boşa gider!
Başında cihan dolusu bela varken, neden küçük bir beladan bağırırsın? Gel, tevekkül et!
Tevekkül ile belanın yüzüne gül, ta ki o da gülsün.
O güldükçe küçülür, değişir.
Bil ey benmerkezci! Bu dünyada mutluluk, dünyayı terk etmektedir.
Eğer Allah’ı görüyorsan, bütün eşyayı bıraksan da O sana yeter.
Eğer kendini görüyorsan, ne yaparsan yap bütün eşya aleyhinedir, bu bir helaktir.
Demek ki, her iki halde de bu dünyayı terk etmek gerekir.
Terk etmek demek: Her şeye Allah’ın mülkü olarak, O’nun izniyle ve O’nun adıyla bakmaktır.
Eğer ticaret istiyorsan, şu fani ömrünü ebedîliğe çevir.
Eğer nefsini istiyorsan, o hem çürüktür hem de temelsizdir.
Eğer dış dünyayı (ufukları) istiyorsan, onun üzerinde fanilik damgası vardır.
Demek, bu çarşıdaki her şey çürük maldır, alınmaya değmez.
Öyleyse geç, iyi mallar bunun arkasında dizilmiştir.
*
Siyah Dutun Bir Meyvesi
(O mübarek dut ağacının başında Eski Said, Yeni Said diliyle söylemiştir.)
Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa hayranlarıdır.
Konuşan nefsim değil, Kur’an talebesi adına kalbimdir.
Geçen sözler hakikattir, sakın şaşırma, sınırlarını sakın aşma.
Yabancıların fikrine sapma, o sapkınlıktır, kulak asma, elbet seni pişman eder.
Görürsün, en aydın geçinenin, zekâda en önde olanın,
Hayretinden sürekli şöyle dediğini: “Eyvah, kimden kime şikâyet edeyim, ben de şaşırdım!”
Kur’an dedirtir, ben de derim, hiç de çekinmem.
O’ndan O’na şikâyet ederim, senin gibi şaşırmam.
Hak’tan Hakk’a feryat ederim, senin gibi haddimi aşmam.
Yerden göğe dava ederim, senin gibi kaçmam.
Kur’an’da bütün davalar nurdan nuradır, senin gibi sözümden dönmem.
Hakiki hikmet Kur’an’dadır, ispat ederim, karşıt felsefeyi beş para saymam.
Elmas gibi hakikat Furkan’dadır, içime yerleştiririm, senin gibi satmam.
Halktan Hakk’a seyahat ederim, senin gibi yolumdan sapmam.
Dikenli yolda uçar gibi giderim, senin gibi (korkarak) basmam.
Yeryüzünden arşa şükrederim, senin gibi (yüz) asmam.
Ölüme, ecele dost gözüyle bakarım, senin gibi korkmam.
Kabre gülerek girerim, senin gibi ürkmem.
Onu ejderha ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı gibi görmem.
Beni dostlarıma kavuşturur, kabirden darılmam, senin gibi kızmam.
O rahmet kapısı, nur kapısı, hak kapısıdır; ondan sıkılmam, geri çekilmem.
Bismillah diyerek çalıyorum, (Haşiye[2]) arkama bakmam, dehşete de kapılmam.
Elhamdülillah diyerek rahat bulup yatacağım, zahmet çekmem, vahşette kalmam.
Allahu ekber diyerek haşir ezanını işitip kalkacağım, (Haşiye[3]) büyük mahşerden çekinmem, en büyük mescitten çekilmem.
Allah’ın lütfu, Kur’an’ın nuru, imanın feyzi sayesinde hiç üzülmem.
Durmayıp koşacağım, Rahman’ın arşının gölgesine uçacağım, senin gibi şaşırmam inşallah.
*
Kalbe Farsça Olarak Gelen Bir Münacat
*Hâzihil munâcâtu tahattarat fil kalbi hâkezâ bil beyânil fârisî*
(Yani bu münacat, kalbe Farsça olarak geldiğinden Farsça yazılmıştır. Daha önce basılmış olan Hubab Risalesi’ne eklenmişti.)
*Yâ Rab be şeş cihet nazar mîkerdem derd-i hodrâ dermân nemîdîdem*
Ya Rabbi! Tevekkül etmeden, gaflet içinde, kendi gücüme ve irademe dayanarak derdime derman aramak için altı yön denilen her tarafa baktım. Maalesef derdime derman bulamadım. Manen bana denildi ki: “Dert sana derman olarak yetmez mi?”
*Der râst mîdîdem ki dîrûz mezâr-ı peder-i menest*
Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan teselli almak için baktım. Fakat gördüm ki dünkü gün, babamın kabri ve geçmiş zaman, atalarımın büyük bir mezarlığı şeklinde göründü. Teselli yerine dehşet verdi.
*Haşiye: İman, o dehşet verici büyük mezarlığı, dostlarla dolu, nurlu ve samimi bir meclis olarak gösterir.*
*Ve der çep dîdem ki ferdâ kabr-i menest*
Sonra soldaki geleceğe baktım. Derman bulamadım. Aksine yarınki gün, benim kabrim ve gelecek ise emsallerimin ve gelecek nesillerin büyük bir mezarlığı şeklinde görünüp, samimiyet değil, aksine dehşet verdi.
*Haşiye: İman ve imanın verdiği huzur, o dehşet verici büyük mezarlığı, sevimli saadet saraylarında bir Rahmanî davet olarak gösterir.*
*Ve imrûz tâbût-i cism-i pur iztırâb-i menest*
Soldan da bir hayır görünmeyince bugüne baktım. Gördüm ki bu gün, sanki bir tabuttur ve can çekişen cismimin cenazesini taşıyor.
*Haşiye: İman, o tabutu bir ticaret yeri ve görkemli bir misafirhane olarak gösterir.*
*Ber ser-i umr cenâze-i men îstâde est*
Bu yönden de deva bulamadım. Sonra başımı kaldırıp ömür ağacımın başına baktım. Gördüm ki o ağacın tek meyvesi, benim cenazemdir; ağacın üzerinde durmuş, bana bakıyor.
*Haşiye: İman, o ağacın meyvesini cenaze değil, aksine ebedî hayata kavuşmuş ve ebedî saadete aday olan ruhumun, eskimiş yuvasından yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.*
*Der kadem âb-i hâk-i hilkat-i men ve hâkister-i izâm-i menest*
O yönden de ümitsizliğe kapılıp başımı aşağı eğdim. Baktım ki aşağıda, ayaklarımın altında kemiklerimin toprağı ile yaratılışımın başlangıcı olan toprağın birbirine karışmış olduğunu gördüm. Derman değil, derdime dert kattı.
*Haşiye: İman, o toprağı rahmet kapısı ve cennet salonunun perdesi olarak gösterir.*
*Çûn der pes mînîgerem bînem în dunyâ-yı bî bunyâd hîç der hîçest*
Ondan da bakışımı çevirip arkama baktım. Gördüm ki temelsiz, fani bir dünya, hiçlik derelerinde ve yokluk karanlıklarında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil, aksine dehşet ve korku zehrini ekledi.
*Haşiye: İman, o karanlıklarda yuvarlanan dünyayı, görevi bitmiş, anlamını ifade etmiş, sonuçlarını kendisinin yerine varlıkta bırakmış Samedanî mektuplar ve Sübhanî nakışların sayfaları olarak gösterir.*
*Ve der pîş endâze-i nazar mîkunem der-i kabir guşâde est ve râh-ı ebed be dûr-u dırâz bedîdârest*
Orada da hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye baktım. Gördüm ki kabir kapısı, yolumun başında açık görünüyor ve onun arkasında sonsuzluğa giden cadde, uzaktan uzağa göze çarpıyor.
*Haşiye: İman, o kabir kapısını nur âleminin kapısı ve o yolu da ebedî saadet yolu olarak gösterdiğinden, dertlerime hem derman hem merhem olur.*
*Merâ cuz cuz-i ihtiyârî çîzî nîst der dest*
İşte bu altı yönden samimiyet ve teselli değil, aksine dehşet ve korku aldım. Bunlara karşı benim elimde, cüz’i iradeden başka hiçbir şey yoktur ki ona dayanıp karşı koyayım.
*Haşiye: İman, o zerre kadar hükmü olan cüz’i iradenin yerine, sonsuz bir kudrete dayanmak için bir senet verir; belki de imanın kendisi bir senettir.*
*Ki û cuz hem âciz hem kûtâh u hem kem ayârest*
Halbuki cüz’i irade denilen bu insani silah, hem acizdir hem kısadır, hem de ayarı düşüktür. Yaratamaz, kazanmaktan başka elinden bir şey gelmez.
*Haşiye: İman, o cüz’i iradeyi Allah adına kullandırıp her şeye karşı yeterli hale getirir. Tıpkı bir askerin cüzi kuvvetini devlet adına kullandığında, binlerce kat daha fazla iş görmesi gibi.*
*Ne der mâzî mecâl-i hulûl ne der mustakbel medâr-ı nufûz est*
Ne geçmiş zamana girebilir ne de gelecek zamana etki edebilir. Geçmiş ve geleceğe ait emellerime ve elemlerime bir faydası yoktur.
*Haşiye: İman, iradenin dizginini hayvani cismin elinden alıp kalbe ve ruha teslim ettiği için, geçmişe nüfuz edebilir ve geleceğe girebilir. Çünkü kalp ve ruhun hayat dairesi geniştir.*
*Meydân-ı û în zemân-ı hâl ve yek ân-ı seyyâlest*
O cüz’i iradenin hareket alanı, kısacık şu an ve akıp giden bir andan ibarettir.
*Bâ în heme fakrhâ ve za’fhâ kalem-i kudret-i tû âşikâre nuvişte est der fıtrat-ı mâ meyl-i ebed ve emel-i sermed*
İşte bütün bu ihtiyaçlarım, zayıflığım, yoksulluğum ve acizliğimle birlikte, altı yönden gelen dehşet ve korkularla perişan bir haldeyken; kudret kalemiyle yaratılışımın sayfasına sonsuzluğa uzanan arzular ve ebediyete yayılan emeller açıkça yazılmıştır, mahiyetime yerleştirilmiştir.
*Belki her çi hest, hest*
Hatta dünyada ne varsa, örnekleri benim yaratılışımda vardır. Bütün onlarla ilgiliyim. Onlar için çalıştırılıyorum, çalışıyorum.
*Dâire-i ihtiyâc mânend-i dâire-i medd-i nazar buzurkî dârest*
İhtiyaç dairesi, bakış dairesi kadar büyük ve geniştir.
*Hayâl kudâm resed ihtiyâc nîz resed der dest her çi nîst der ihtiyâc hest*
Hatta hayal nereye ulaşırsa, ihtiyaç dairesi de oraya gider. Orada da bir ihtiyaç vardır. Belki de elde olmayan her ne varsa, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan ise sınırsızdır.
*Dâire-i iktidâr hemçû dâire-i dest-i kûtâh kûtâhest*
Halbuki güç dairesi, kısa elimin dairesi kadar kısa ve dardır.
*Pes fakr u hâcât-ı mâ be-kadr-i cihânest*
Demek ki yoksulluğum ve ihtiyaçlarım dünya kadardır.
*Ve sermâye-i mâ hemçû cuz-i lâyetecezzâ est*
Sermayem ise, bölünemeyen en küçük parça gibi cüzi bir şeydir.
*În cuz kudâm ve în kâinât-ı hâcât kudâmest*
İşte şu cihan kadar olan ve ancak milyarlarla elde edilebilen ihtiyaçlar nerede, bu beş paralık cüz’i irade nerede? Bununla onlar satın alınamaz, bununla onlar kazanılamaz. Öyleyse başka bir çare aramak gerekir.
*Pes der râh-ı tû ez în cuz nîz bâz mîguzeşten çâre-i men est*
O çare ise şudur ki, o cüz’i iradeden de vazgeçip işini ilahi iradeye bırakmak, kendi güç ve kuvvetinden uzaklaşıp Cenab-ı Hakk’ın güç ve kuvvetine sığınarak tevekkül hakikatine yapışmaktır. Ya Rabbi! Madem kurtuluş çaresi budur, senin yolunda o cüz’i iradeden vazgeçiyorum ve benliğimden uzaklaşıyorum.
*Tâ inâyet-i tû destgîr-i men şeved rahmet-i bî nihâyet-i tû penâh-ı men est*
Ta ki senin yardımın, acizliğime ve zayıflığıma merhamet ederek elimden tutsun. Ve sonsuz rahmetin, yoksulluk ve ihtiyacıma şefkat edip bana bir dayanak olabilsin, kendi kapısını bana açsın.
*Ân kes ki bahr-i bî nihâyet-i rahmet yâftest tekye ne kuned ber în cuz-i ihtiyârî ki yek katre-i serâbest*
Evet, her kim ki rahmetin sonsuz denizini bulsa, elbette bir serap damlası hükmündeki cüz’i iradesine güvenmez; rahmeti bırakıp ona başvurmaz.
*Eyvâh în zindegânî hemçû hâbest v’în umr-i bî bunyâd hemçû bâdest*
Eyvah! Aldandık. Şu dünya hayatını kalıcı zannettik. Bu zan yüzünden onu tamamen ziyan ettik. Evet, şu akıp giden hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür de bir rüzgâr gibi uçar gider.
*İnsân be-zevâl dunyâ be-fenâ est âmâl bî bekâ âlâm be-bekâ est*
Kendine güvenen ve kendini ebedî sanan mağrur insan, yok olmaya mahkûmdur, hızla gidiyor. İnsanın evi olan dünya ise yokluk karanlıklarına düşer. Emeller geçici, elemler ise ruhta kalıcıdır.
*Biyâ ey nefs-i nâfercâm vucûd-ı fânî-i hodrâ fedâ kun Hâlik-i hodrâ ki în hestî vedîa hest*
Madem hakikat böyledir, gel ey hayata çok düşkün, ömre çok istekli, dünyaya çok âşık ve sayısız emeller ve elemlerle dolu bedbaht nefsim! Uyan, aklını başına al! Nasıl ki ateş böceği kendi ışıkçığına güvenir ve gecenin sonsuz karanlıklarında kalır; bal arısı ise kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur ve bütün dostları olan çiçekleri güneşin ışığıyla yaldızlanmış halde görür. Öyle de, sen de kendine, vücuduna ve benliğine dayanırsan ateş böceği gibi olursun. Eğer fani vücudunu, o vücudu sana veren Yaratıcının yolunda feda edersen bal arısı gibi olursun, sonsuz bir varlık nuru bulursun. Hem feda et, çünkü bu vücut sana emanettir.
*Ve mulk-i û ve û dâde fenâ kun tâ bekâ yâbed ez ân sırrî ki nefy-i nefy isbât est*
Hem O’nun mülküdür, hem de O vermiştir. Öyleyse minnet etmeden ve çekinmeden onu yok et, feda et ki kalıcılık bulsun. Çünkü yokluğun yokluğu, varlıktır. Yani, yok yoksa o vardır; yokluk ortadan kalkarsa varlık ortaya çıkar.
*Hudâ-yı pur kerem hod mulk-i hodrâ mîhared ez tû behâ-yı bî girân dâde berây-ı tû nigâh dârest*
Cömert Yaratıcı, kendi mülkünü senden satın alıyor, cennet gibi paha biçilmez bir fiyat veriyor. Hem o mülkü senin için güzelce koruyor, kıymetini yükseltiyor. Yine sana hem kalıcı hem de mükemmel bir şekilde verecektir. Öyleyse ey nefsim, hiç durma! Birbiri içinde beş kâr barındıran bu ticareti yap, ta ki beş zarardan kurtulup beş kârı birden kazanasın.
*
Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
Fe lemmâ efele kâle lâ uhibbul âfilîn (Yıldız batınca dedi ki: Ben batanları sevmem.)
*Lekad ebkânî na’yu (lâ uhibbul âfilîn) min halîlillâh*
İbrahim Aleyhisselam’dan sadır olan ve kâinatın yok oluşunu ve ölümünü ilan eden “Lâ uhibbul âfilîn” (Ben batanları sevmem) feryadı beni ağlattı.
*Fe sabbet aynu kalbî katarâtin bâkiyâtin min şuûnillâh*
Onun için kalp gözü ağladı ve ağlayan damlalar döktü. Kalp gözü ağladığı gibi, döktüğü her bir damla da o kadar hüzünlüdür ki ağlatır; sanki kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek Farsça fıkralardır.
*Li tefsîri kelâmin min hakîmin ey nebiyyin fî kelâmillâh*
İşte o damlalar, Peygamber olan ilahi bir hikmet sahibinin, Allah’ın kelamı içinde bulunan bir sözünün bir çeşit tefsiridir.
*Nemî zîbâst ufûlde gum şuden mahbûb*
Güzel değildir batmakla kaybolan bir sevgili. Çünkü yok olmaya mahkûm olan, hakiki güzel olamaz. Sonsuz aşk için yaratılan ve Samed olan Allah’ın aynası olan kalp ile sevilmez ve sevilmemelidir.
*Nemî erzed gurûbda gayb şuden matlûb*
Batışta kaybolmaya mahkûm bir arzu nesnesi, kalbin bağlanmasına, fikrin merak etmesine değmiyor. Emellere bir dayanak olamıyor. Arkasından gam ve kederle üzülmeye layık değildir. Nerede kaldı ki kalp ona taparcasına sevsin ve ona bağlı kalsın.
*Nemî hâhem fenâda mahv şuden maksûd*
Yoklukta mahvolan bir maksadı istemem. Çünkü ben de faniyim, fani olanı istemem; ne yapayım?
*Nemî hânem zevâlde defn şuden ma’bûd*
Yok oluşta defnedilen bir mabudu çağırmam, ona sığınmam. Çünkü ben sonsuz muhtaç ve acizim. Aciz olan, benim çok büyük dertlerime deva bulamaz, ebedî yaralarıma merhem süremez. Yok olmaktan kendini kurtaramayan nasıl mabud olabilir?
*Akl feryâd mîdâred nidâ-i (lâ uhibbul âfilîn) mîzened rûhem*
Evet, dış görünüşe aldanan akıl, bu karmaşık kâinatta taparcasına sevdiği şeylerin yok oluşunu görmekle ümitsizce feryat eder ve kalıcı bir sevgili arayan ruh da “Lâ uhibbul âfilîn” feryadını ilan eder.
*Nemî hâhem nemî hânem nemî tâbem firâkî*
İstemem, arzu etmem, ayrılığa dayanamam.
*Nemî erzed merâka în zevâl der pes telâkî*
Hemen ardından yok oluşla acılaşan buluşmalar, kedere ve meraka değmez. Özleme hiç layık değildir. Çünkü lezzetin yok olması bir elem olduğu gibi, lezzetin yok olacağını düşünmek dahi bir elemdir. Bütün mecazi âşıkların divanları, yani aşk dolu şiir kitapları, bu yok oluş düşüncesinden gelen elemden birer feryattır. Her birinin bütün şiir divanının ruhunu eğer sıksan, elem dolu birer feryat damlar.
*Ez ân derdî girîn-i (lâ uhibbul âfilîn) mîzened kalbem*
İşte o yok oluşla karışık buluşmalar, o elemli mecazi sevgilerin derdinden ve belasındandır ki, kalbim İbrahim gibi “Lâ uhibbul âfilîn” diyerek ağlıyor ve bağırıyor.
*Der în fânî bekâ hâzî bekâ hîzed fenâdan*
Eğer şu fani dünyada kalıcılık istiyorsan, kalıcılık yok oluştan doğar. Nefs-i emmare yönüyle yok ol ki, kalıcı olasın.
*Fenâ şud hem fedâ kun hem adem bîn ki ez dunyâ be-kâya râh fenâdan*
Dünya sevgisinin temeli olan kötü ahlaktan sıyrıl, fani ol. Mülkün ve malın dairesindeki şeyleri Hakiki Sevgili yolunda feda et. Varlıkların yokluğa giden sonlarını gör. Çünkü bu dünyadan sonsuzluğa giden yol, fanilikten geçer.
*Fikr fîzâr mîdâred enîn-i (lâ uhibbul âfilîn) mîzened vicdân*
Sebeplerin içine dalan insan düşüncesi, dünyanın bu yok oluş sarsıntısından hayrete düşüp ümitsizce sızlanıyor. Hakiki varlığı arayan vicdan ise, İbrahim gibi “Lâ uhibbul âfilîn” iniltisiyle mecazi sevgililerden ve yok olucu varlıklardan ilgisini kesip Hakiki Varlığa ve Ebedî Sevgiliye bağlanıyor.
*Bidân ey nefs-i nâdânem ki der her ferd ez fânî dû râh hest bâ bâkî dû sırr-ı cân-ı cânânî*
Ey cahil nefsim! Bil ki, dünya ve varlıklar fani olsa da, her fani şeyde, kalıcı olana ulaştıran iki yol bulabilirsin. Ve canların canı olan Ebedî Sevgili’nin güzelliğinin tecellisinden iki parıltıyı, iki sırrı görebilirsin. Şu şartla ki, fani suretten ve kendinden geçebilirsen…
*Ki der ni’methâ in’âm hest ve pes âsârhâ esmâ bigîr magzî ve mîzen der fenâ ân kışr-ı bî ma’nâ*
Evet, nimetin içinde ikram görünür; Rahman’ın iltifatı hissedilir. Nimetten ikrama geçersen, Nimet Veren’i bulursun. Hem her bir Samedanî eser, bir mektup gibi, Celal Sahibi Sanatkâr’ın isimlerini bildirir. Nakıştan manaya geçersen, isimler yoluyla ismin sahibini bulursun. Mademki bu fani sanat eserlerinin özünü, içini bulabiliyorsun; onu elde et, anlamsız kabuğunu acımadan yok oluş seline atabilirsin.
*Belî âsârhâ gûyend zi esmâ lafz-ı pur ma’nâ bihân ma’nâ ve mîzen der hevâ ân lafz-ı bî sevdâ*
Evet, sanatlarda hiçbir eser yoktur ki çok manalı, cisimleşmiş bir kelime olmasın ve Celal Sahibi Sanatkâr’ın birçok ismini okutmasın. Mademki bu sanat eserleri kelimelerdir, kudretin sözleridir; manalarını oku, kalbine koy. Manasız kalan lafızları ise pervasızca yok oluşun havasına at. Arkalarından ilgiyle bakıp meşgul olma.
*Akl feryâd mîdâred giyâs-ı (lâ uhibbul âfilîn) mîzen ey nefsem*
İşte dış görünüşe tapan ve sermayesi dış dünyadan topladığı bilgilerden ibaret olan dünyevi akıl, bu düşünce silsilesini hiçliğe ve yokluğa sürüklediğinden, hayretinden ve hayal kırıklığından ümitsizce feryat ediyor, hakikate giden doğru bir yol arıyor. Mademki ruh, batanlardan ve yok olanlardan elini çekti, kalp de mecazi sevgililerden vazgeçti, vicdan da fanilerden yüzünü çevirdi; sen de ey çaresiz nefsim, İbrahim gibi “Lâ uhibbul âfilîn” imdadını çek, kurtul!
*Çi hoş gûyed û şeydâ Câmî aşk hûy*
Yaratılışı aşkla yoğrulmuş gibi aşk kadehinden sarhoş olan Mevlana Câmî, çokluktan birliğe yüzleri çevirmek için bak ne güzel söylemiş:
Yekî hâh, yekî hân, yekî cûy, yekî bîn, yekî dân, yekî gûy demiştir. (Haşiye[4])
1 – Yani, yalnız bir olanı iste, başkaları istenmeye değmiyor.
2 – Bir olanı çağır, başkaları imdada gelmiyor.
3 – Bir olanı talep et, başkaları layık değil.
4 – Bir olanı gör, başkaları her zaman görünmüyor, yokluk perdesinde saklanıyorlar.
5 – Bir olanı bil, O’nu bilmeye yardım etmeyen başka bilgiler faydasızdır.
6 – Bir olanı söyle, O’na ait olmayan sözler boş sayılabilir.
*Neam sadakte ey Câmî*
*Huve’l-Matlûb § Huve’l-Mahbûb § Huve’l-Maksûd § Huve’l-Ma’bûd*
Evet Câmî, pek doğru söyledin. Hakiki sevgili, hakiki istenen, hakiki maksat, hakiki mabud; yalnız O’dur.
*Ki lâ ilâhe illâ hû berâber mîzened âlem*
Çünkü bu âlem, bütün varlıklarıyla, farklı dilleriyle, ayrı ayrı nağmeleriyle ilahi zikrin büyük halkasında hep birlikte “Lâ ilâhe illâ Hû” der, birliğe şahitlik eder. “Lâ uhibbul âfilîn”in açtığı yaraya merhem sürer ve ilgiyi kestiği mecazi sevgililer yerine, Ebedî bir Sevgili’yi gösterir.
*
Bundan yirmi beş sene kadar önce İstanbul Boğazı’ndaki Yuşa Tepesi’nde, dünyayı terk etmeye karar verdiğim bir zamanda, bazı önemli dostlarım beni dünyaya, eski halime döndürmek için yanıma geldiler. Dedim: “Yarına kadar beni bırakınız, istihare edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki levha geldi. Şiire benziyorlar fakat şiir değiller. O mübarek hatıranın hatırı için dokunmadım. Geldiği gibi korundu.
Yirmi Üçüncü Söz’ün sonuna eklenmişti. Konuyla ilgili olduğu için buraya alındı.
Birinci Levha
Gaflet ehlinin dünyasının hakikatini tasvir eden levhadır.
Beni dünyaya çağırma, ona geldim, fena gördüm.
Sürekli gaflet perde oldu ve Hakk’ın nurunu gizli gördüm.
Bütün var olan eşyayı, birer fani ve zararlı gördüm.
Vücut desen onu giydim, ah, yokluktu, çok bela gördüm.
Hayat desen onu tattım, azap içinde azap gördüm.
Akıl, azabın ta kendisi oldu, kalıcılığı bir bela gördüm.
Ömür, hevesin ta kendisi oldu, kemali boşa gitmiş gördüm.
Amel, riyanın ta kendisi oldu, emeli elemin ta kendisi gördüm.
Kavuşma, ayrılığın başlangıcı oldu, devayı derdin ta kendisi gördüm.
Bu nurlar, karanlıklar oldu, bu dostları yetim gördüm.
Bu sesler, ölüm feryadı oldu, bu dirileri ölüler gördüm.
İlimler, vehimlere dönüştü, hikmette bin hastalık gördüm.
Lezzet, elemin ta kendisi oldu, varlıkta bin yokluk gördüm.
Sevgili desen onu buldum, ah, ayrılıkta çok elem gördüm.
İkinci Levha
Hidayet ve huzur ehlinin dünyalarının hakikatine işaret eden levhadır.
Sürekli gaflet yok oldu ve Hakk’ın nurunu apaçık gördüm.
Vücut, Zat’ın delili oldu, hayat Hakk’ın aynasıdır, gör.
Akıl, hazinenin anahtarı oldu, fanilik, kalıcılığın kapısıdır, gör.
Kemalin parıltısı söndü, fakat Cemal güneşi var, gör.
Ayrılık, kavuşmanın ta kendisi oldu, elem, lezzetin ta kendisidir, gör.
Ömür, amelin ta kendisi oldu, sonsuzluk, ömrün ta kendisidir, gör.
Karanlık, ışığın zarfı oldu, bu ölümde hakiki hayat var, gör.
Bütün eşya dost oldu, bütün sesler zikirdir, gör.
Mevcudatın bütün zerrelerini, birer zikreden, tesbih eden olarak gör.
Fakirliği, zenginlik hazinesi buldum, acizlikte tam kuvvet var, gör.
Eğer Allah’ı bulduysan, bütün eşya senindir, gör.
Eğer Mülkün Sahibi’ne ait bir köle isen, O’nun mülkü senindir, gör.
Eğer benmerkezci ve kendi nefsine sahipsen, sayısız bela var, gör,
Sınırsız azap var, tat; sonsuz ağırlık var, gör.
Eğer Allah’ı gören hakiki bir kul isen, sınırsız bir safa var, gör,
Hesapsız bir sevap var, tat; nihayetsiz saadet gör.
*
Yirmi beş sene evvel Ramazan’da, ikindiden sonra Şeyh-i Geylanî’nin (Kuddise Sirruhu) Esma-i Hüsna manzumesini okudum. Bana, Esma-i Hüsna ile bir münacat yazma arzusu geldi. Fakat o vakit bu kadar yazılabildi. O kutsal üstadımın mübarek Esma münacatına bir nazire yapmak istedim. Heyhat! Şiire yeteneğim yok. Yapamadım, eksik kaldı.
Bu münacat, Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üçüncü Mektup’u olan Pencereler Risalesi’ne eklenmişti. Konuyla ilgili olduğu için buraya alındı.
Huve’l-Bâkî (Baki olan O’dur.)
*Hakîmu’l-kadâyâ nahnu fî kabdi hukmihî § Huve’l-hakemu’l-adlu lehu’l-ardu ve’s-semâu*
(O, bütün olaylara hükmeden hikmet sahibidir; biz O’nun hükmünün elindeyiz. O, adil hükmedicidir; yer ve gök O’nundur.)
*Alîmu’l-hafâyâ ve’l-guyûbi fî mulkihî § Huve’l-kâdiru’l-kayyûmu lehu’l-arşu ve’s-serâu*
(O, mülkündeki bütün gizlilikleri ve gaybı bilendir. O, Kadir ve Kayyum’dur; arş ve en zengin mülk O’nundur.)
*Latîfu’l-mezâyâ ve’n-nukûşi fî sun’ihî § Huve’l-fâtıru’l-vedûdu lehu’l-husnu ve’l-behâu*
(O, sanatındaki özelliklerin ve nakışların en incesini bilendir. O, Fâtır ve Vedûd’dur; güzellik ve parlaklık O’nundur.)
*Celîlu’l-merâyâ ve’ş-şuûni fî halkıhî § Huve’l-meliku’l-kuddûsu lehu’l-izzu ve’l-kibriyâu*
(O, yaratılışındaki aynaların ve tecellilerin en büyüğüdür. O, Melik ve Kuddûs’dur; izzet ve büyüklük O’nundur.)
*Bedîu’l-berâyâ nahnu min nakşi sun’ihî § Huve’d-dâimu’l-bâkî lehu’l-mulku ve’l-bekâu*
(O, varlıkları eşsiz yaratandır; biz O’nun sanatının bir nakışıyız. O, Daim ve Baki’dir; mülk ve kalıcılık O’nundur.)
*Kerîmu’l-atâyâ nahnu min rakbi dayfihî § Huve’r-rezzâku’l-kâfî lehu’l-hamdu ve’s-senâu*
(O, ihsanları en cömert olandır; biz O’nun misafir kafilesindeniz. O, Rezzak ve Kâfi’dir; hamd ve övgü O’nadır.)
*Cemîlu’l-hedâyâ nahnu min nesci ilmihî § Huve’l-hâliku’l-vâfî lehu’l-cûdu ve’l-atâu*
(O, hediyeleri en güzel olandır; biz O’nun ilminin bir dokumasıyız. O, Hâlık ve Vâfi’dir; cömertlik ve ihsan O’nundur.)
*Semîu’ş-şekâyâ ve’d-duâi li-halkıhî § Huve’r-râhimu’ş-şâfî lehu’ş-şukru ve’s-senâu*
(O, yarattıklarının şikâyetlerini ve dualarını işitendir. O, Rahim ve Şâfi’dir; şükür ve övgü O’nadır.)
*Gafûru’l-hatâyâ ve’z-zunûbi li-abdihî § Huve’l-gaffâru’r-rahîmu lehu’l-afvu ve’r-ridâu*
(O, kulunun hatalarını ve günahlarını bağışlayandır. O, Gaffar ve Rahim’dir; af ve rıza O’nundur.)
Ey nefsim! Kalbim gibi ağla, bağır ve de ki:
“Faniyim, fani olanı istemem. Acizim, aciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim ettim, başkasını istemem. İsterim, fakat kalıcı bir dost isterim. Zerreyim, fakat ebedî bir güneş isterim. Hiçten de hiçim, fakat bu varlıkların tümünü isterim.”
*
Barla Yaylası; Çam, Katran, Ardıç, Karakavak Ağaçlarının Bir Meyvesidir
(Konuyla ilgili olduğu için buraya alınmış, On Birinci Mektup’un bir parçasıdır.)
Bir vakit esaretimde, bir dağ başında heybetli çam, katran ve ardıç ağaçlarının görkemli suretlerini ve hayret verici durumlarını seyrederken, çok latif bir rüzgâr esti. O durumu çok muhteşem ve tatlı, velveleli ve dans eder gibi bir sarsıntıya, cezbe dolu bir tesbihat haline çevirdiğinden, eğlence amaçlı seyir, ibret nazarına ve hikmet dinlemeye dönüştü. Birden Ahmed-i Cezerî’nin Kürtçe şu fıkrası hatırıma geldi:
*Herkes bitemâşâgeh-i husnâte zihercây teşbîh-i nigârân bicemâlâte dinâzin*
(Hatırıma geldi. Kalbim, ibret manalarını ifade için şöyle ağladı:)
*Yâ Rab her hay bitemâşâgeh-i sun’i tû zihercây betâzî*
*Zinişîb u ez firâzî mânend-i dellâlân binidâi biâvâzî*
*Dem dem zi cemâl-i nakş-ı tû der raks bâzî*
*Zi kemâl-i sun’i tû hoş hoş bigâzî*
*Zi şîrînî-i âvâz-ı hod hey hey dinâzî*
*Ez vey raksa âmed cezbe hâzî*
*Ezîn âsâr-ı rahmet yâft her hay ders-i tesbîhu nemâzî*
*Îstâdest her yekî ber seng-i bâlâ serfirâzî*
*Dirâz kerdest desthârâ bedergâh-i ilâhî hemçû şehbâzî*
*Bicunbîdest zulfhârâ beşevk engîz-i şehnâzî*
*Be-bâlâ mîzenend ez perdehâ-yı hây hûy-i aşk bâzî*
*Mîdehed hûşe girînhâ-yı derînhâ-yı zevâlî ez hubb-i mecâzî*
*Ber ser-i mahmûdhâ nagmehâ-yı huzn engîz-i eyâzî*
*Murdehârâ nagmehâ-yı ezelî ez huzn engîz-i nevâzî*
*Rûha mîâyed ez û zemzeme-i nâz u niyâzî*
*Kalb mîhâned ezîn âyâthâ sırr-ı tevhîd zi uluvv-i nazm-ı i’câzî*
*Nefs mîhâhed der în velvelehâ zelzelehâ zevk-ı bâkî der fenâ-yı dunyâ bâzî*
*Akl mîbîned ezîn zemzemehâ demdemehâ nazm-ı hilkat nakş-ı hikmet kenz-i râzî*
*Ârzû mîdâred hevâ ezîn hemhemehâ hevhevehâ merg-i hod der terk-i ezvâk-ı mecâzî*
*Hayâl bîned ezîn eşcâr melâik râ cesed âmed semâvî bâhezârân ney*
*Ezîn neyhâ şunîdet hûş sitâyişhâ-yı zât-ı hay*
*Verakhârâ zebân dârend heme hû hû zikr ârend beder ma’nâ-yı hayyu hay*
*Çû lâ ilâhe illâ hû berâber mîzened her şey*
*Demâdem cûyedend yâ hak serâser gûyedend yâ hay berâber mîzenend allâh*
*Fe yâ hayyu yâ kayyûmu bihakki ism-i hayyi kayyûmi*
*Hayâtî deh bâîn kalb-i perîşân râ istikâmet deh bâîn akl-ı muşevveş râ âmîn*
Barla yaylası Tepelice’de çam, katran, ardıç, karakavak meyvesi hakkında yazılan Farsça beyitlerin manası:
*Herkes bitemâşâgeh-i husnâte zihercây teşbîh-i nigârân bicemâlâte dinâzin*
(Hatırıma geldi. Kalbim de ibret manalarını ifade için şöyle ağladı: Yani, senin güzelliklerinin seyir yerine, herkes her yerden koşup gelmiş. Senin cemalinle naz ediyorlar.)
*Yâ Rab her hay bitemâşâgeh-i sun’i tû zihercây betâzî*
Her canlı, senin sanatının sergi alanı olan yeryüzüne her yerden çıkıp bakıyor.
*Zinişîb u ez firâzî mânend-i dellâlân binidâi biâvâzî*
Aşağıdan, yukarıdan tellallar gibi çıkıp bağırıyorlar.
*Dem dem zi cemâl-i nakş-ı tû (nüsha: zihevâ-yı şevk-i tû) der raks bâzî*
Senin nakşının güzelliğinden keyiflenip o tellal misali ağaçlar oynuyorlar.
*Zi kemâl-i sun’i tû hoş hoş bigâzî*
Senin sanatının mükemmelliğinden neşelenip güzel güzel sesler çıkarıyorlar.
*Zi şîrînî-i âvâz-ı hod hey hey dinâzî*
Sanki seslerinin tatlılığı onları da neşelendirip nazlı bir eda takındırıyor.
*Ez vey raksa âmed cezbe hâzî*
İşte bundandır ki şu ağaçlar raksa gelmiş, cezbe istiyorlar.
*Ezîn âsâr-ı rahmet yâft her hay ders-i tesbîhu nemâzî*
İlahi rahmetin bu eserleriyle her canlı, kendine özgü tesbih ve namazın dersini alıyor.
*Îstâdest her yekî ber seng-i bâlâ serfirâzî*
Ders aldıktan sonra her bir ağaç, yüksek bir taşın üzerinde, başını arşa kaldırmış duruyor.
*Dirâz kerdest desthârâ bedergâh-i ilâhî hemçû şehbâzî*
Her biri, yüzlerce elini Şehbaz-ı Kalender (Haşiye[5]) gibi ilahi dergâha uzatıp muhteşem bir ibadet pozisyonu almış.
*Bicunbîdest zulfhârâ beşevk engîz-i şehnâzî*
(Haşiye[6]) Zülüf gibi küçük dallarını oynatıyor ve bununla, seyredenlere de latif şevklerini ve yüce zevklerini hatırlatıyorlar.
*Be-bâlâ mîzenend ez perdehâ-yı hây hûy-i aşk bâzî*
Aşkın “Hay-Huy” perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunur gibi sesler çıkarıyorlar. (Nüsha[7])
*Mîdehed hûşe girînhâ-yı derînhâ-yı zevâlî ez hubb-i mecâzî*
Fikre bu durumdan şöyle bir mana geliyor: Mecazi sevgilerin yok oluş eleminden kaynaklanan ağlayışları ve derinden derine hüzünlü bir iniltiyi hatırlatıyorlar.
*Ber ser-i mahmûdhâ nagmehâ-yı huzn engîz-i eyâzî*
Mahmudların, yani Sultan Mahmud gibi sevgilisinden ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüzün dolu sevgililerinin nağmelerinin tarzını işittiriyorlar.
*Murdehârâ nagmehâ-yı ezelî ez huzn engîz-i nevâzî*
Dünyevi sesleri ve sözleri dinlemekten kesilmiş olan ölülere, ezelî nağmeleri, hüzün veren sesleri işittiriyor gibi bir görevleri var görünüyor.
*Rûha mîâyed ez û zemzeme-i nâz u niyâzî*
Ruh ise bu durumdan şunu anladı ki, varlıklar tesbihleriyle Yüce Sanatkâr’ın isimlerinin tecellilerine karşılık verip bir naz ve niyaz mırıltısı olarak geliyor.
*Kalb mîhâned ezîn âyâthâ sırr-ı tevhîd zi uluvv-i nazm-ı i’câzî*
Kalp ise, her biri cisimleşmiş birer ayet hükmünde olan bu ağaçlardan, tevhid sırrını bu mucizevi düzenin yüceliğinden okuyor. Yani, yaratılışlarında o kadar harika bir düzen, bir sanat, bir hikmet vardır ki, bütün kâinat sebepleri birer irade sahibi fail farz edilip toplansalar bile taklit edemezler.
*Nefs mîhâhed der în velvelehâ zelzelehâ zevk-ı bâkî der fenâ-yı dunyâ bâzî*
Nefis ise bu durumu görünce, bütün yeryüzünün velveleli bir ayrılık sarsıntısında yuvarlandığını görüp kalıcı bir zevk aradı. “Onu, dünyaya tapmaktan vazgeçmekte bulacaksın.” manasını anladı.
*Akl mîbîned ezîn zemzemehâ demdemehâ nazm-ı hilkat nakş-ı hikmet kenz-i râzî*
Akıl ise, hayvanların ve ağaçların bu mırıltılarından, bitkilerin ve havanın bu seslerinden son derece manalı bir yaratılış düzeni, bir hikmet nakşı, bir sırlar hazinesi buluyor. Her şeyin, birçok yönden Yüce Sanatkâr’ı tesbih ettiğini anlıyor.
*Ârzû mîdâred hevâ ezîn hemhemehâ hevhevehâ merg-i hod der terk-i ezvâk-ı mecâzî*
Nefsin hevesi ise, havanın bu uğultularından ve yaprakların hışırtılarından öyle bir lezzet alıyor ki, bütün mecazi zevkleri ona unutturup, o nefsin hevesinin hayatı olan mecazi zevki terk ederek bu hakiki zevk içinde ölmek istiyor.
*Hayâl bîned ezîn eşcâr melâik râ cesed âmed semâvî bâhezârân ney*
Hayal ise görüyor ki, sanki bu ağaçların görevli melekleri içlerine girip, her bir dalına çok sayıda ney takılmış olan ağaçları kendilerine ceset olarak giymişler. Sanki Ebedî Sultan, binlerce ney sesiyle muhteşem bir açılış töreninde onlara bu cesetleri giydirmiş ki, o ağaçlar cansız, şuursuz cisimler gibi değil, aksine son derece şuurlu ve anlamlı tavırlar sergiliyorlar.
*Ezîn neyhâ şunîdet hûş sitâyişhâ-yı zât-ı hay*
İşte o neyler, semavi, yüce bir müzikten geliyor gibi saf ve etkilidirler. Akıl, o neylerden, başta Mevlana Celaleddin-i Rumî olmak üzere bütün âşıkların işittiği ayrılık şikayetlerini değil, aksine Hayy ve Kayyum olan Zat’a sunulan Rahmanî şükürleri ve Rabbani övgüleri işitiyor.
*Verakhârâ zebân dârend heme hû hû zikr ârend beder ma’nâ-yı hayyu hay*
Madem ağaçlar birer ceset oldu, bütün yapraklar da dil oldu. Demek ki her biri, binlerce diliyle havanın dokunmasıyla “Hû, Hû” zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının armağanlarıyla, Sanatkâr’larının Hayy ve Kayyum olduğunu ilan ediyorlar.
*Çû lâ ilâhe illâ hû berâber mîzened her şey*
Çünkü bütün varlıklar “Lâ ilâhe illâ Hû” deyip kâinatın büyük zikir halkasında birlikte zikrederek çalışıyorlar.
*Demâdem cûyedend yâ hak serâser gûyedend yâ hay berâber mîzenend allâh*
Zaman zaman kabiliyet dilleriyle Cenab-ı Hak’tan hayat haklarını “Ya Hak” diyerek rahmet hazinesinden istiyorlar. Baştan başa da hayata kavuşmaları diliyle “Ya Hay” ismini zikrediyorlar.
*Fe yâ hayyu yâ kayyûmu bihakki ism-i hayyi kayyûmi hayâtî deh bâîn kalb-i perîşân râ istikâmet deh bâîn akl-ı muşevveş râ âmîn*
(Ey Hayy ve Kayyum olan! Hayy ve Kayyum ismin hakkı için, bu perişan kalbe bir hayat ver, bu karışık akla istikamet ver. Âmin.)
*
Bir vakit Barla’da Çam Dağı’nda yüksek bir mevkide, geceleyin gökyüzüne baktım. Gelecek fıkralar, birden aklıma geldi. Yıldızların hal diliyle konuşmalarını hayalen işitmiş gibi bu yazıldı. Nazım ve şiir bilmediğim için şiir kaidelerine uymadı. Akla geldiği gibi yazılmıştır.
Dördüncü Mektup ile Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nın sonundan alınmıştır.
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldızname
Dinle de yıldızları, şu tatlı hutbesinde,
Hikmetin nurlu mektubu, bak ne anlatmış.
Hepsi birden dile gelmiş, hak diliyle derler ki:
“Celal sahibi, Kadir bir Zat’ın saltanatının haşmetine,
Bizler, Sanatkâr’ın varlığına nur saçan birer deliliz;
Hem birliğine hem kudretine şahidiz biz.
Şu yeryüzünü yaldızlayan,
Nazlı mucizeleri, meleklerin seyranı için
Bu gökyüzünün yeryüzüne bakan, cennete dikkat eden,
Binlerce dikkatli gözleriyiz biz. (Haşiye[8])
Yaratılışın Tuba ağacından, gökler dalına, tüm Samanyolu salkımına,
Celal sahibi, Cemil bir Zat’ın, hikmet eliyle takılmış pek güzel meyveleriyiz biz.
Şu gökler ehline birer gezgin mescit, birer dönen ev, birer yüce yuva,
Birer parlak lamba, birer heybetli gemi, birer uçan tayyareyiz biz.
Kemal sahibi bir Kadir’in, Celal sahibi bir Hakîm’in birer kudret mucizesi, birer harika yaratılış sanatı,
Birer nadide hikmet, birer dâhiyane yaratılış, birer nur âlemiyiz biz.
Böyle yüz bin dil ile yüz bin delil gösteririz, işittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü; hak söyleyen ayetleriz biz.
Sikkemiz bir, tuğramız bir, Rabb’imize boyun eğmişiz. Tesbih ederiz, zikrederiz kul gibi.
Samanyolu’nun büyük halkasına mensup birer meczubuz biz.” dediklerini hayalen dinledim.
*
[1] Haşiye: Bu İkinci Makam’daki parçalar şiire benzer fakat şiir değillerdir. Kasıtlı olarak şiir şeklinde yazılmamışlardır. Belki hakikatlerin mükemmel düzeninden dolayı, bir derece manzum bir suret almışlardır.
[2] Haşiye: “Eyvah” diyerek kaçmıyorum.
[3] Haşiye: İsrafil’in ezanını haşir sabahında işitip “Allahu ekber” diyerek kalkacağım. En büyük namazdan çekinmem, en büyük toplanma yerinden çekinmem.
[4] Haşiye: Yalnızca bu satır Mevlana Câmî’nin sözüdür.
[5] Haşiye: Şehbaz-ı Kalender, Şeyh-i Geylanî’nin irşadıyla ilahi dergâha sığınıp velayet mertebesine çıkan meşhur bir kahramandır.
[6] Haşiye: Şehnaz-ı Çerkezî, kırk örme saçı ile meşhur bir dünya güzelidir.
[7] Nüsha: Şu nüsha, mezarlıktaki ardıç ağacına bakar: *Be-bâlâ mîzenend ez perdehâ-yı hây hûy-i çerh-i bâzî § Murdehârâ nagmehâ-yı ezelî ez huzn engîz-i nevâzî*
[8] Haşiye: Yani, cennet çiçeklerinin fidanlığı ve tarlası olan yeryüzünde sayısız kudret mucizesi sergilendiğinden, gökler âlemindeki melekler o mucizeleri, o harikaları seyrettikleri gibi, gök cisimlerinin gözleri hükmündeki yıldızlar da sanki melekler gibi yeryüzündeki nazlı sanat eserlerini gördükçe cennet âlemine bakıyorlar. O geçici harikaları, kalıcı bir surette cennette de seyrediyor gibi bir yeryüzüne, bir de cennete bakıyorlar. Yani, o iki âlemi de gözettikleri anlamına gelir.
Lügatçeli Metin
On Yedinci Söz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Okunuşu: Bismillahirrahmanirrahim
Meali: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ زٖينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ۞ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعٖيدًا جُرُزًا ۞ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ ۞
Okunuşu: İnnâ cealnâ mâ alel ardı zîneten lehâ linblüvehüm eyyühüm ahsenü amelâ. Ve innâ le câilûne mâ aleyhâ saîden curuzâ. Ve mâl hayâtud dünyâ illâ leibun ve lehvun.
Meali: Şüphesiz biz, yeryüzündeki her şeyi insanlar için bir zinet (süs) kıldık ki, onların hangisinin daha güzel amel (iş) yaptığını deneyelim. Ve şüphesiz biz, yeryüzündeki her şeyi (vakti gelince) kupkuru bir toprak yaparız. Dünya hayatı ise sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. (Kehf Suresi, 18:7-8 ve En’am Suresi, 6:32’den iktibaslarla)
Bu söz, iki âlî (yüce) makam (mertebe, mevki) ve bir parlak zeylden (ek, ilave) ibarettir.
Hâlık-ı Rahîm (rahmet eden yaratıcı) ve Rezzak-ı Kerîm (cömertçe rızık veren) ve Sâni’-i Hakîm (hikmetle sanat yapan); şu dünyayı, âlem-i ervah (ruhlar âlemi) ve ruhaniyat (ruhânî varlıklar) için bir bayram, bir şehrâyin (şenlik, büyük bayram) suretinde yapıp bütün esmasının (Allah’ın isimlerinin) garaib-i nukuşuyla (garip ve hayret verici nakışlarıyla) süslendirip küçük büyük, ulvi (yüce) süflî (aşağı, alçak) her bir ruha, ona münasip (uygun) ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin (güzellikler) ve in’amattan (nimetlerden) istifade etmeye muvafık (uygun) ve havas (duyular, hisler) ile mücehhez (donatılmış) bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî (bedenî varlık) verir, bir defa o temaşagâha (seyirlik yere) gönderir.
Hem zaman ve mekân cihetiyle (yönüyle) pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ (hatta) günlere, kıtalara taksim (bölme) ederek her bir asrı, her bir seneyi, her bir mevsimi, hattâ bir cihette (yönden) her bir günü, her bir kıtayı, birer taife (grup, sınıf) ruhlu mahlukatına (yaratıklarına) ve nebatî masnuatına (bitkisel sanat eserlerine) birer resmigeçit tarzında (geçit töreni şeklinde) bir ulvi (yüce) bayram yapmıştır.
Ve bilhassa (özellikle) rûy-i zemin (yeryüzü), hususan (özellikle) bahar ve yaz zamanında masnuat-ı sağirenin (küçük sanat eserlerinin) taifelerine (gruplarına) öyle şaşaalı (görkemli) ve birbiri arkasında bayramlardır ki tabakat-ı âliyede (yüksek tabakalarda) olan ruhaniyatı (ruhânî varlıkları) ve melaikeleri (melekleri) ve sekene-i semavatı (gök sakinlerini) seyre celbedecek (çekecek) bir cazibedarlık (çekicilik) görünüyor. Ve ehl-i tefekkür (düşünenler) için öyle şirin bir mütalaagâh (düşünme ve ibret alma yeri) oluyor ki akıl tarifinden (anlatmaktan) âcizdir (güçsüzdür).
Fakat bu ziyafet-i İlahiye (Allah’ın ziyafeti) ve bayram-ı Rabbaniyedeki (Rabbin bayramındaki) ism-i Rahman (Rahman ismi) ve Muhyî’nin (Hayat veren isminin) tecellilerine (yansımalarına) mukabil (karşılık) ism-i Kahhar (Kahredici isim) ve Mümît (Öldürücü isim), firak (ayrılık) ve mevt (ölüm) ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise وَسِعَتْ رَحْمَتٖى كُلَّ شَىْءٍ rahmetinin vüs’at-i şümulüne (kapsamının genişliğine) zahiren (görünüşte) muvafık (uygun) düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet-i muvafakatı (uygunluk yönü) vardır. Bir ciheti şudur ki:
Okunuşu: Vesiat rahmetî külle şey’in.
Meali: Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. (A’raf Suresi, 7:156)
Sâni’-i Kerîm (Keremli Sanatkar), Fâtır-ı Rahîm (rahmet eden yaratıcı), her bir taifenin (grubun) resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksud (kastedilen) olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet (çoğunluk) itibarıyla dünyadan merhametkârane (merhametli bir şekilde) bir tarz ile tenfir (nefret ettirme) edip usandırıyor. İstirahate bir meyil (eğilim) ve başka bir âleme göçmeye bir şevk (arzu, istek) ihsan (bağışlama) ediyor. Ve vazife-i hayattan (hayat vazifesinden) terhis (askerden terhis etme gibi görevden salıverme) edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine (asıl vatanlarına) bir meyelan-ı şevk-engiz (şevk uyandıran bir eğilim), ruhlarında uyandırıyor.
Hem o Rahman’ın nihayetsiz (sonsuz) rahmetinden uzak değil ki nasıl vazife uğrunda, mücahede (cihat, mücadele) işinde telef (helak olma, yok olma) olan bir nefere (askere) şehadet rütbesini veriyor. Ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî (bedenî) bir vücud-u bâki (kalıcı varlık) vererek sırat üstünde, sahibine burak (Peygamber’in (aleyhisselâm) göğe yükseldiği binek) gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor (ödüllendiriyor).
Öyle de sair (diğer) zîruh (canlı) ve hayvanatın (hayvanların) dahi kendilerine mahsus (özgü) vazife-i fıtriye-i Rabbaniyelerinde (Rabbânî fıtrî görevlerinde) ve evamir-i Sübhaniyenin (Allah’ın emirlerinin) itaatlerinde (itaat etmelerinde) telef olan ve şiddetli meşakkat (zorluk, sıkıntı) çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye (ruhânî ödül) ve onların istidatlarına (yeteneklerine) göre bir nevi (çeşit) ücret-i maneviye (manevi ücret), o tükenmez hazine-i rahmetinde baîd (uzak) değil ki bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler belki memnun olsunlar.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Okunuşu: Lâ ya’lemu’l-ğaybe illallâh.
Meali: Gaybı (gizli olanı) ancak Allah bilir. (Hud Suresi, 11:123’den iktibas)
Lâkin zîruhların (canlıların) en eşrefi (en şereflisi) ve şu bayramlarda kemiyet (nicelik) ve keyfiyet (nitelik) cihetiyle (yönüyle) en ziyade (en çok) istifade eden insan, dünyaya pek çok meftun (düşkün, tutkun) ve müptela (bağımlı) olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekaya (sonsuzluk alemine) geçmek için eser-i rahmet (rahmetin eseri) olarak iştiyak-engiz (şevk uyandıran) bir halet (hal) verir. Kendi insaniyeti dalalette (sapıklıkta) boğulmayan insan, o haletten istifade (yararlanma) eder. Rahat-ı kalp (kalp rahatlığı) ile gider. Şimdi, o haleti intac (meydana getiren) eden vecihlerden (yönlerden) numune (örnek) olarak beşini beyan (açıklama) edeceğiz.
Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle dünyevî, güzel ve cazibedar (çekici) şeyler üstünde fena (yokluk) ve zevalin (son bulmanın) damgasını ve acı manasını göstererek o insanı dünyadan ürkütüp o fâniye (geçici olana) bedel (karşılık), bir bâki (kalıcı) matlubu (istenen şeyi) arattırıyor.
İkincisi: İnsanın alâka (ilgi) peyda ettiği (oluşturduğu) bütün ahbaplardan (dostlardan) yüzde doksan dokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için o ciddi muhabbet (sevgi) sâikasıyla (sebebiyle, dürtüsüyle) o ahbabın gittiği yere bir iştiyak (özlem) ihsan (bağışlama) edip mevt (ölüm) ve eceli mesrurane (sevinçle) karşılattırıyor.
Üçüncüsü: İnsandaki nihayetsiz (sonsuz) zayıflık ve âcizliği (güçsüzlüğü), bazı şeylerle ihsas (hissettirme) ettirip hayat yükü ve yaşamak tekâlifi (yükümlülükleri) ne kadar ağır olduğunu anlattırıp istirahate ciddi bir arzu ve bir diyar-ı âhere (başka bir diyara) gitmeye samimi bir şevk (arzu) veriyor.
Dördüncüsü: İnsan-ı mü’mine (mümin insana) nur-u iman (iman nuru) ile gösterir ki mevt (ölüm), idam (yok etme, ortadan kaldırma) değil; tebdil-i mekândır (mekan değişimidir). Kabir ise zulümatlı (karanlık) bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli (nurlu) âlemlerin kapısıdır. Dünya ise bütün şaşaasıyla (görkemleriyle) âhirete nisbeten (kıyasla) bir zindan hükmündedir (statüsündedir). Elbette zindan-ı dünyadan (dünya zindanından) bostan-ı cinana (cennet bahçelerine) çıkmak ve müz’iç (rahatsız edici) dağdağa-i hayat-ı cismaniyeden (bedensel hayatın karmaşasından) âlem-i rahata (rahatlık alemine) ve meydan-ı tayeran-ı ervaha (ruhların uçuş meydanına) geçmek ve mahlukatın (yaratıkların) sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur-u Rahman’a (Rahman’ın huzuruna) gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.
Beşincisi: Kur’an’ı dinleyen insana, Kur’an’daki ilm-i hakikati (hakikat ilmini) ve nur-u hakikatle (hakikat nuruyla) dünyanın mahiyetini (gerçek yüzünü) bildirmekliğiyle, dünyaya aşk ve alâka (ilgi) pek manasız olduğunu anlatmaktır. Yani, insana der ve ispat eder ki:
“Dünya, bir kitab-ı Samedanîdir (Samed olan Allah’ın kitabıdır). Huruf (harfler) ve kelimatı (kelimeleri) nefislerine (kendilerine) değil belki başkasının zat (varlık) ve sıfât (sıfatlar) ve esmasına (isimlerine) delâlet (işaret) ediyorlar. Öyle ise manasını bil, al; nukuşunu (nakışlarını) bırak git.
Hem bir mezraadır (ekin tarlası), ek ve mahsulünü (ürününü) al, muhafaza et; muzahrefatını (çerçevini) at, ehemmiyet (önem) verme.
Hem birbiri arkasında daim (sürekli) gelen geçen âyineler (aynalar) mecmuasıdır (topluluğudur). Öyle ise onlarda tecelli edeni (görüneni) bil, envarını (nurlarını) gör ve onlarda tezahür eden (beliren) esmanın (isimlerin) tecelliyatını (yansımalarını) anla ve müsemmalarını (o isimlerin işaret ettiği varlıkları) sev ve zevale (yok olmaya) ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı (ilgini) kes.
Hem seyyar (seyahat eden) bir ticaretgâhtır (ticaret yeridir). Öyle ise alışverişini yap, gel ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen (yüz vermeyen) kafilelerin arkalarından beyhude (boşuna) koşma, yorulma.
Hem muvakkat (geçici) bir seyrangâhtır (gezinti yeridir). Öyle ise nazar-ı ibretle (ibret nazarıyla) bak ve zahirî (dış, görünen) çirkin yüzüne değil; belki Cemil-i Bâki’ye (Sonsuz Güzel’e) bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faydalı bir tenezzüh (gezinti) yap, dön ve o güzel manzaraları irae eden (gösteren) ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.
Hem bir misafirhanedir (konuk evidir). Öyle ise onu yapan Mihmandar-ı Kerîm’in (Cömert Ev sahibi’nin) izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma; çık, git. Herzekârane (boş sözler söyleyerek) fuzulî (gereksiz) bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle manasız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma.” gibi zahir (açık) hakikatlerle dünyanın içyüzündeki esrarı (sırları) gösterip dünyadan müfarakatı (ayrılığı) gayet (çok) hafifleştirir belki hüşyar (uyanık) olanlara sevdirir ve rahmetinin her şeyde ve her şe’ninde (halinde) bir izi bulunduğunu gösterir.
İşte Kur’an, şu beş veche (yöne) işaret ettiği gibi başka hususi (özel) vecihlere (yönlere) dahi âyât-ı Kur’aniye (Kur’an ayetleri) işaret ediyor.
Veyl (Yazıklar olsun) o kimseye ki şu beş vecihten bir hissesi olmaya…
*
On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı
(Hâşiye[1]) Hâşiye (Dipnot): Bu İkinci Makam’daki parçalar şiire benzer fakat şiir değiller. Kasdî (kasten) nazmedilmemişler (şiirleştirilmemişler). Belki hakikatlerin kemal-i intizamı (tam intizamı) cihetinde (yönünde), bir derece manzum (şiirsel) suretini almışlar.
Bırak bîçare (çaresiz) feryadı, beladan gel tevekkül (Allah’a güvenip dayanma) kıl!
Zira feryat, bela-ender (içinde bela olan), hata-ender (içinde hata olan) beladır bil!
Bela vereni buldunsa atâ-ender (içinde ihsan olan), safa-ender (içinde huzur olan) beladır bil!
Bırak feryadı, şükür kıl manend-i belâbil (bülbüller gibi), demâ (her an) keyfinden güler hep gül mül (gül bahçesi).
Ger (eğer) bulmazsan bütün dünya cefa-ender (içinde cefa olan), fena-ender (içinde yokluk olan) hebadır (boşluktur) bil!
Cihan (dünya) dolu bela başında varken ne bağırırsın küçük bir beladan, gel tevekkül kıl!
Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ (ki) o da gülsün.
O güldükçe küçülür, eder tebeddül (değişir).
Bil ey hodgâm (bencil)! Bu dünyada saadet (mutluluk), terk-i dünyada (dünyayı terk etmede).
Hudâbin (Allah’ı bilen) isen o kâfidir (yeterlidir), bıraksan da bütün eşya lehinde (senin lehine)
Ger hodbin (bencil) isen helâkettir (felakettir), ne yaparsan bütün eşya aleyhinde (senin aleyhine).
Demek, terki gerektir her iki halde bu dünyada.
Terki demek: Hudâ mülkü (Allah’ın mülkü), onun izni, onun namıyla bakmakta.
Ticaret istiyorsan ger, şu fâni (geçici) ömrünü bâkiye (kalıcı olana) tebdilde (değiştirmede).
Eğer nefsine talip (istekli) isen çürüktür hem temelsiz de.
Eğer âfakı (dış dünyayı, ufukları) ister isen fena (yokluk) damgası üstünde.
Demek, değmez ki alınsa çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında.
*
Siyah Dutun Bir Meyvesi
(O mübarek (kutlu) dut başında Eski Said, Yeni Said lisanıyla (diliyle) söylemiştir.)
Muhatabım (hitap ettiğim kişi) Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır (Avrupa’ya tutkun olanlardır).
Mütekellim (konuşan) nefsim değil, tilmiz-i Kur’an (Kur’an öğrencisi) namına (adına) kalbimdir.
Geçen sözler hakikattir, sakın şaşma, hududundan (sınırından) hazer (sakınma) aşma,
Ecanib (yabancılar) fikrine sapma, dalalettir (sapıklıktır) kulak asma, eder elbet seni nâdim (pişman).
Görürsün en ziyadarın (en nurlunun), zekâvette (zekilikte) alemdarın (bayraktarın),
O hayretten der daim (sürekli): “Eyvah, kimden kime şekva (şikayet) edeyim, ben dahi şaştım!”
Kur’an dedirtir ben de derim, hiç de çekinmem.
Ondan ona şekva ederim, sen gibi şaşmam.
Hak’tan Hakk’a feryat ederim, sen gibi aşmam.
Yerden göğe dava ederim, sen gibi kaçmam.
Ki Kur’an’da hep dava nurdan nuradır, sen gibi caymam.
Kur’an’dadır hak hikmet, ispat ederim, muhalif (karşıt) felsefeyi beş para saymam.
Furkan’dadır elmas hakikat, dercan (içimde taşıma) ederim, sen gibi satmam.
Halktan Hakk’a seyran ederim, sen gibi sapmam.
Dikenli yolda tayran (uçma) ederim, sen gibi basmam.
Ferşten (yerden) arşa (göğe) şükran (şükür) ederim, sen gibi asmam.
Mevte (ölüme), ecele (ecel, ölüm vakti) dost bakarım, sen gibi korkmam.
Kabre gülerekten girerim, sen gibi ürkmem.
Ejder ağzı, vahşet (korkunçluk) yatağı, hiçlik boğazı; sen gibi görmem.
Ahbaba (dostlara) kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi kızmam.
Rahmet kapısı, nur kapısı, hak kapısı, ondan sıkılmam, geri çekilmem.
Bismillah diyerek çalıyorum (Hâşiye[2]) arkama bakmam, dehşet (korku) de almam.
Hâşiye (Dipnot): Eyvah diyerek kaçmıyorum.
Elhamdülillah diyerek rahat bulup yatacağım, zahmeti (sıkıntıyı) çekmem, vahşette (korkunçlukta) kalmam.
Allahu ekber diyerek ezan-ı haşri (haşir ezanını) işitip kalkacağım (Hâşiye[3]) mahşer-i ekberden (en büyük mahşerden) çekinmem, mescid-i a’zamdan (en büyük mescitten) çekilmem.
Hâşiye (Dipnot): İsrafil’in ezanını fecr-i haşirde (haşir sabahında) işitip Allahu ekber diyerek kalkacağım. Salât-ı kübradan (en büyük namazdan) çekinmem, mecma-ı ekberden (en büyük toplanma yerinden) çekinmem.
Lütf-u Yezdan (Allah’ın lütfu), nur-u Kur’an, feyz-i iman (iman feyzi) sayesinde hiç üzülmem.
Durmayıp koşacağım, arş-ı Rahman zılline (Rahman’ın arşının gölgesine) uçacağım, sen gibi şaşmam inşâallah (Allah dilerse).
*
Kalbe Farisî Olarak Tahattur Eden Bir Münâcat (İçten dua)
هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِى الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِسٖى
Okunuşu: Hâzihi’l-münâcâtu tehâtterat fi’l-kalbi hâkezâ bi’l-beyâni’l-Fârisî.
Meali: Bu münacat, kalbe Farsça olarak şöyle tahattur etti (hatıra geldi).
Yani bu münâcat (içten dua), kalbe Farisî (Farsça) olarak tahattur ettiğinden (hatıra geldiğinden) Farisî yazılmıştır. Evvelce (önceden) matbu (basılı) olan Hubab Risalesi’nde dercedilmişti (eklenmişti).
يَارَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مٖيكَرْدَمْ دَرْدِ خُودْرَا دَرْمَانْ نَمٖى دٖيدَمْ
Okunuşu: Yâ Rab beşeş cihet nazar mîkerdem derd-i hodrâ derman nemî dîdem.
Meali: Ey Rabbim! Altı cihete baktım, derdime derman göremedim.
Yâ Rab! Tevekkülsüz (Allah’a güvenmeden), gafletle (dalgınlıkla), iktidar (güç) ve ihtiyarıma (irademe) dayanıp derdime derman (çare) aramak için cihat-ı sitte (altı yön) denilen altı cihette nazar (bakış) gezdirdim. Maatteessüf (maalesef) derdime derman bulamadım. Manen (manevi olarak) bana denildi ki: “Yetmez mi dert, derman sana.”
دَرْرَاسْتْ مٖى دٖيدَمْ كِه دٖى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْتْ
Okunuşu: Derrâst mî dîdem ki dî rûz mezâr-i peder-i menest.
Meali: Sağıma baktım ki dünkü gün babamın mezarıdır.
Evet, gafletle (dalgınlıkla) sağımdaki geçmiş zamandan teselli (avunma) almak için baktım. Fakat gördüm ki dünkü gün, pederimin (babamın) kabri (mezarı) ve geçmiş zaman, ecdadımın (atalarımın) bir mezar-ı ekberi (en büyük mezarı) suretinde (şeklinde) göründü. Teselli yerine vahşet (korku) verdi.
Hâşiye (Dipnot): İman, o vahşetli (korkunç) mezar-ı ekberi (en büyük mezarı), ünsiyetli (cana yakın) bir meclis-i münevver (nurlu bir meclis) ve bir mecma-ı ahbap (dostlar toplantısı) gösterir.
وَ دَرْ چَپْ دٖيدَمْ كِه فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْتْ
Okunuşu: Ve der çep dîdem ki ferdâ kabr-i menest.
Meali: Ve soluma baktım ki yarın benim kabrimdir.
Sonra soldaki istikbale (geleceğe) baktım. Derman bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim ve istikbal (gelecek) ise emsalimin (benzerlerimin) ve nesl-i âtinin (gelecek neslin) bir kabr-i ekberi (en büyük mezarı) suretinde görünüp ünsiyet (alışkanlık, dostluk) değil belki vahşet (korku) verdi.
Hâşiye (Dipnot): İman ve huzur-u iman (imanın huzuru), o dehşetli (korkunç) kabr-i ekberi (en büyük mezarı) sevimli saadet (mutluluk) saraylarında bir davet-i Rahmaniye (Rahman’ın daveti) gösterir.
وَ اٖيمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْتْ
Okunuşu: Ve imrûz tâbût-i cism-i pür-ıztırâb-i menest.
Meali: Ve bugün benim ıstırap dolu cesedimin tabutudur.
Soldan dahi (de) hayır görünmediği için hazır güne baktım. Gördüm ki şu gün, güya (sanki) bir tabuttur. Hareket-i mezbuhanede (can çekişme halindeki hareket) olan cismimin (bedenimin) cenazesini taşıyor.
Hâşiye (Dipnot): İman, o tabutu, bir ticaretgâh (ticaret yeri) ve şaşaalı (görkemli) bir misafirhane (konuk evi) gösterir.
بَرْ سَرِ عُمْرْ جَنَازَۀِ مَنْ اٖيسْتَادَه اَسْتْ
Okunuşu: Ber ser-i ömr cenâze-i men îstâde est.
Meali: Ömrümün başında benim cenazem durmaktadır.
İşbu cihetten (yönden) dahi deva (çare) bulamadım. Sonra başımı kaldırıp şecere-i ömrümün (ömür ağacımın) başına baktım. Gördüm ki o ağacın tek meyvesi, benim cenazemdir ki o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor.
Hâşiye (Dipnot): İman, o ağacın meyvesini cenaze değil belki ebedî (sonsuz) hayata mazhar (erişmiş) ve ebedî saadete (sonsuz mutluluğa) namzet (aday) olan ruhumun eskimiş yuvasından yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.
دَرْ قَدَمْ اٰبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَ خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْتْ
Okunuşu: Der kadem âb-i hâk-i hilkat-i men ve hâkister-i ızâm-i menest.
Meali: Ayak altında yaratılışımın toprak suyu ve kemiklerimin külleridir.
O cihetten (yönden) dahi meyus (ümitsiz) olup başımı aşağıya eğdim. Baktım ki aşağıda ayak altında kemiklerimin toprağı ile mebde-i hilkatimin (yaratılışımın başlangıcının) toprağı birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime dert kattı.
Hâşiye (Dipnot): İman, o toprağı rahmet kapısı ve cennet salonunun perdesi olduğunu gösterir.
چُونْ دَرْ پَسْ مٖينِگَرَمْ بٖينَمْ اٖينْ دُنْيَاءِ بٖى بُنْيَادْ هٖيچْ دَرْ هٖيچَسْتْ
Okunuşu: Çün der pes mînigerem bînem în dünyâ-i bî bünyâd hîç der hîçest.
Meali: Çünkü arkama baktığımda, bu temelsiz dünyanın hiç içinde hiç olduğunu görürüm.
Ondan dahi nazarı (bakışı) çevirip arkama baktım. Gördüm ki esassız, fâni (geçici) bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem (yokluk) zulümatında (karanlıklarında) yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil belki vahşet (korku) ve dehşet (korkunçluk) zehirini ilâve etti.
Hâşiye (Dipnot): İman, o zulümatta (karanlıkta) yuvarlanan dünyayı, vazifesi bitmiş, manasını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel (yerine) vücudda (varlıkta) bırakmış mektubat-ı Samedaniye (Samed olan Allah’ın mektupları) ve sahaif-i nukuş-u Sübhaniye (Allah’ın nakışlarının sayfaları) olduğunu gösterir.
وَ دَرْ پٖيشْ اَنْدَازَۀِ نَظَرْ مٖيكُنَمْ دَرِ قَبِرْ كُشَادَه اَسْتْ
Okunuşu: Ve der pîş endâze-i nazar mîkünem der-i kabir küşâde est.
Meali: Ve önüme, bakış mesafeme baktığımda kabir kapısı açıktır.
وَ رَاهِ اَبَدْ بَدُورِ دِرَازْ بَدٖيدَارَسْتْ
Okunuşu: Ve râh-ı ebed bedûr-i dirâz bedîdârest.
Meali: Ve ebed yolu uzaktan görünmektedir.
Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye nazarımı (bakışımı) gönderdim. Gördüm ki kabir kapısı, yolumun başında açık görünüp onun arkasında ebede (sonsuzluğa) giden cadde, uzaktan uzağa nazara (bakışa) çarpıyor.
Hâşiye (Dipnot): İman, o kabir kapısını, âlem-i nur (nur alemi) kapısı ve o yol dahi saadet-i ebediye (sonsuz mutluluk) yolu olduğunu gösterdiğinden dertlerime hem derman (çare) hem merhem olur.
مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارٖى چٖيزٖى نٖيسْتْ دَرْ دَسْتْ
Okunuşu: Merâ cüz’i ihtiyârî çîzî nîst der dest.
Meali: Benim elimde cüz’î iradeden başka bir şey yoktur.
İşte şu altı cihette (yönde) ünsiyet (alışkanlık, dostluk) ve teselli (avunma) değil belki dehşet (korkunçluk) ve vahşet (korku) aldığım onlara mukabil (karşılık) benim elimde bir cüz-i ihtiyarîden (küçük bir irade parçasından) başka hiçbir şey yoktur ki ona dayanıp onunla mukabele (karşılık verme) edeyim.
Hâşiye (Dipnot): İman, o cüz-i lâyetecezza (bölünmez parça) hükmündeki cüz-i ihtiyarî (küçük irade) yerine, gayr-ı mütenahî (sonsuz) bir kudrete (güce) istinad (dayanma) etmek için bir vesika (belge) verir ve belki iman bir vesikadır.
كِه اُو جُزْءْ هَمْ عَاجِزْ هَمْ كُوتَاهُ و هَمْ كَمْ عَيَارَسْتْ
Okunuşu: Ki û cüz hem âciz hem kûtâhu hem kem ayârest.
Meali: Ki o cüz (parça) hem aciz, hem kısadır ve hem ayarı düşüktür.
Halbuki o cüz-i ihtiyarî (küçük irade) denilen silah-ı insanî (insanın silahı) hem âciz (güçsüz) hem kısadır. Hem ayarı noksandır (eksiktir). İcad (yaratma) edemez, kesbden (kazanmaktan) başka hiçbir şey elinden gelmez.
Hâşiye (Dipnot): İman, o cüz-i ihtiyarîyi (küçük iradeyi), Allah namına istimal (kullanma) ettirip her şeye karşı kâfi (yeterli) getirir. Bir askerin cüz’î (küçük) kuvvetini devlet hesabına istimal (kullanma) ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi.
نَه دَرْ مَاضٖى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذْ اَسْتْ
Okunuşu: Ne der mâzî mecâl-i hulûl ne der müstakbel medâr-ı nüfûz est.
Meali: Ne geçmişe girme imkânı ne de geleceğe nüfuz etme yetisi vardır.
Ne geçmiş zamana hulûl (içine girme) edebilir ne de gelecek zamana nüfuz (içine işleme) edebilir. Mazi (geçmiş) ve müstakbele (geleceğe) ait emellerime (arzularıma) ve elemlerime (sıkıntılarıma) faydası yoktur.
Hâşiye (Dipnot): İman, dizginini cism-i hayvanînin (hayvanî bedenin) elinden alıp kalbe, ruha teslim ettiği için maziye nüfuz (geçmişe işleme) ve müstakbele (geleceğe) hulûl (içine girme) edebilir. Çünkü kalp ve ruhun daire-i hayatı (hayat dairesi) geniştir.
مَيْدَانِ اُو اٖينْ زَمَانِ حَالْ و يَكْ اٰنِ سَيَّالَسْتْ
Okunuşu: Meydân-ı û în zamân-ı hâl ü yek ân-ı seyyâlest.
Meali: Onun alanı bu şimdiki zaman ve akan bir andır.
O cüz-i ihtiyarînin (küçük iradenin) meydan-ı cevelanı (at oynattığı alan), kısacık şu zaman-ı hazır (şimdiki zaman) ve bir ân-ı seyyaldir (akan bir an).
بَا اٖينْ هَمَه فَقْرْهَا وَ ضَعْفْهَا قَلَمِ قُدْرَتِ تُو اٰشِكَارَه نُوِشْتَه اَسْتْ
Okunuşu: Bâ în heme fakrhâ ve za’fhâ kalem-i kudret-i tu âşikâre nüvişte est.
Meali: Bu kadar fakirlik ve zayıflığımla beraber, senin kudret kalemin açıkça yazmıştır.
دَرْ فِطْرَتِ مَا مَيْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ سَرْمَدْ
Okunuşu: Der fıtrat-ı mâ meyl-i ebed ve emel-i sermed.
Meali: Fıtratımızda ebede meyil ve sonsuz arzu vardır.
İşte şu bütün ihtiyaçlarımla ve zayıflığımla ve fakr (yoksulluk) ve aczimle (güçsüzlüğümle) beraber altı cihetten (yönden) gelen dehşetler (korkunçluklar) ve vahşetlerle (korkularla) perişan bir halde iken; kalem-i kudretle (kudret kalemiyle) sahife-i fıtratımda (fıtratımın sayfasında) ebede (sonsuzluğa) uzanan arzular ve sermede (sonsuzluğa) yayılan emeller (arzular) aşikâre (açıkça) bir surette (şekilde) yazılmıştır, mahiyetimde (özümde) dercedilmiştir (eklenmiştir).
بَلْكِه هَرْ چِه هَسْتْ ، هَسْتْ
Okunuşu: Belki her çi hest, hest.
Meali: Belki her ne varsa, vardır.
Belki dünyada ne varsa numuneleri (örnekleri) fıtratımda (yaratılışımda) vardır. Umum (hepsi) onlara karşı alâkadarım (ilgi duyarım). Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.
دَائِرَۀِ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَائِرَۀِ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْگٖى دَارَسْتْ
Okunuşu: Dâire-i ihtiyâc mânend-i dâire-i medd-i nazar büzürgî dârest.
Meali: İhtiyaç dairesi, bakış dairesi kadar büyüktür.
İhtiyaç dairesi, nazar dairesi (bakış dairesi) kadar büyüktür, geniştir.
خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ نٖيزْ رَسَدْ
Okunuşu: Hayâl küdâm resed ihtiyâc nîz resed.
Meali: Hayal nereye ulaşırsa, ihtiyaç da oraya ulaşır.
دَرْ دَسْتْ هَرْچِه نٖيسْتْ دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْتْ
Okunuşu: Der dest her çi nîst der ihtiyâc hest.
Meali: Elde ne yoksa, ihtiyaçta vardır.
Hattâ hayal nereye gitse ihtiyaç dairesi dahi oraya gider. Orada da hâcet (ihtiyaç) vardır. Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise hadsizdir (sınırsızdır).
دَائِرَۀِ اِقْتِدَارْ هَمْچُو دَائِرَۀِ دَسْتِ كُوتَاهْ كُوتَاهَسْتْ
Okunuşu: Dâire-i iktidâr hemçü dâire-i dest-i kûtâh kûtâhest.
Meali: İktidar dairesi ise kısa elin dairesi gibi kısadır.
Halbuki daire-i iktidar (güç dairesi), kısa elimin dairesi kadar kısa ve dardır.
پَسْ فَقْرُ و حَاجَاتِ مَا بَقَدْرِ جِهَانَسْتْ
Okunuşu: Pes fakr u hâcât-ı mâ be-kadr-i cihânest.
Meali: O halde fakirliğimiz ve ihtiyaçlarımız cihan kadardır.
Demek fakr (yoksulluk) u ihtiyaçlarım, dünya kadardır.
وَ سَرْمَايَۀِ مَا هَمْ چُو جُزْءِ لَايَتَجَزَّا اَسْتْ
Okunuşu: Ve sermâye-i mâ hemçü cüz’i lâyetecezzâ est.
Meali: Ve sermayemiz ise bölünmez bir cüz (parça) gibidir.
Sermayem ise cüz-i lâyetecezza (bölünmez parça) gibi cüz’î (küçük) bir şeydir.
اٖينْ جُزْءْ كُدَامْ وَ اٖينْ كَائِنَاتِ حَاجَاتْ كُدَامَسْتْ
Okunuşu: În cüz küdâm ve în kâinât-ı hâcât küdâmest.
Meali: Bu cüz (parça) nerede, bu ihtiyaçlar kainatı nerede?
İşte şu cihan (dünya) kadar ve milyarlar ile ancak istihsal (elde edilen) edilen hâcet (ihtiyaç) nerede? Ve bu beş paralık cüz-i ihtiyarî (küçük irade) nerede? Bununla onların mübayaasına (satın alınmasına) gidilmez. Bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise başka bir çare aramak gerektir.
پَسْ دَرْ رَاهِ تُو اَزْ اٖينْ جُزْءْ نٖيزْ بَازْ مٖى گُذَشْتَنْ چَارَۀِ مَنْ اَسْتْ
Okunuşu: Pes der râh-ı tu ez în cüz nîz bâz mî güzeşten çâre-i men est.
Meali: O halde senin yolunda bu cüzden de vazgeçmek benim çarem (kurtuluşumdur).
O çare ise şudur ki o cüz-i ihtiyarîden (küçük iradeden) dahi vazgeçip, irade-i İlahiyeye (Allah’ın iradesine) işini bırakıp, kendi havl (güç) ve kuvvetinden teberri (uzaklaşma, yüz çevirme) edip, Cenab-ı Hakk’ın havl (güç) ve kuvvetine iltica (sığınma) ederek hakikat-i tevekküle (gerçek tevekküle) yapışmaktır. Yâ Rab! Madem çare-i necat (kurtuluş çaresi) budur. Senin yolunda o cüz-i ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enaniyetimden (benliğimden) teberri (uzaklaşıyorum) ediyorum.
تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتْگٖيرِ مَنْ شَوَدْ رَحْمَتِ بٖى نِهَايَتِ تُو پَنَاهِ مَنْ اَسْتْ
Okunuşu: Tâ inâyet-i tu destgîr-i men şeved rahmet-i bî nihâyet-i tu penâh-i men est.
Meali: Tâ ki senin inayetin benim destekçim olsun, senin nihayetsiz rahmetin benim sığınağımdır.
Tâ (ki) senin inayetin (yardımın), acz (güçsüzlük) ve zaafıma (zayıflığıma) merhameten (merhamet ederek) elimi tutsun. Hem tâ senin rahmetin, fakr (yoksulluk) u ihtiyacıma şefkat (merhamet) edip bana istinadgâh (dayanma yeri) olabilsin, kendi kapısını bana açsın.
اٰنْ كَسْ كِه بَحْرِ بٖى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْتْ اَسْتْ
Okunuşu: Ân kes ki bahr-i bî nihâyet-i rahmet yâft est.
Meali: O kişi ki rahmetin nihayetsiz denizini bulmuştur.
تَكْيَه نَه كُنَدْ بَرْ اٖينْ جُزْءِ اِخْتِيَارٖى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْتْ
Okunuşu: Tekye ne küned ber în cüz’i ihtiyârî ki yek katre serâbest.
Meali: Bu cüz’î iradeye (ki bir damla seraptır) dayanmaz.
Evet, her kim ki rahmetin nihayetsiz (sonsuz) denizini bulsa elbette bir katre (damla) serap (serap, hayal) hükmünde (statüsünde) olan cüz-i ihtiyarına (küçük iradesine) itimat (güven) etmez, rahmeti bırakıp ona müracaat (başvurma) etmez.
اَيْوَاهْ اٖينْ زِنْدِگَانٖى هَمْ چُو خَابَسْتْ
Okunuşu: Eyvâh în zindegânî hemçü hâbest.
Meali: Eyvah, bu hayat uyku gibidir.
وٖينْ عُمْرِ بٖى بُنْيَادْ هَمْ چُو بَادَسْتْ
Okunuşu: Vîn ömr-i bî bünyâd hemçü bâdest.
Meali: Ve bu temelsiz ömür rüzgar gibidir.
Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi (dünya hayatını) sabit (kalıcı) zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi (kayıp) ettik. Evet, şu güzeran-ı hayat (hayatın geçişi) bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi (de) bir rüzgâr gibi uçar gider.
اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا اَسْتْ اٰمَالْ بٖى بَقَا اٰلَامْ بَبَقَا اَسْتْ
Okunuşu: İnsân bezavâl dünyâ befenâ est âmâl bî bekâ âlâm bebekâ est.
Meali: İnsan zevale (yok olmaya), dünya fenaya (yokluğa) mahkûmdur; arzular fani, elemler (sıkıntılar) kalıcıdır.
Kendine güvenen ve ebedî (sonsuz) zanneden mağrur (gururlu) insan, zevale (yok olmaya) mahkûmdur. Süratle gidiyor. Hane-i insan (insan evi) olan dünya ise zulümat-ı ademe (yokluk karanlıklarına) sukut (düşme) eder. Emeller (arzular) bekasız (kalıcı olmayan), elemler (sıkıntılar) ruhta bâki (kalıcı) kalır.
بِيَا اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ وُجُودِ فَانٖى خُودْرَا فَدَا كُنْ
Okunuşu: Biyâ ey nefs-i nâfercâm vücûd-i fânî hodrâ fedâ kün.
Meali: Gel ey sonu gelmez (arzulu) nefsim, fani varlığını feda et.
خَالِقِ خُودْرَا كِه اٖينْ هَسْتٖى وَدٖيعَه هَسْتْ
Okunuşu: Hâlık-ı hodrâ ki în hestî vedîa hest.
Meali: Kendi Yaratıcına ki bu varlık emanettir.
Madem hakikat böyledir, gel ey hayata çok müştak (arzulu) ve ömre çok talip (istekli) ve dünyaya çok âşık ve hadsiz (sınırsız) emeller (arzular) ile ve elemler (sıkıntılar) ile müptela (bağımlı) bedbaht (talihsiz) nefsim! Uyan, aklını başına al! Nasıl ki yıldız böceği kendi ışıkçığına itimat (güven) eder, gecenin hadsiz (sınırsız) zulümatında (karanlığında) kalır. Bal arısı, kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyasıyla (ışığıyla) yaldızlanmış müşahede (gözlem) eder. Öyle de kendine, vücuduna ve enaniyetine (benliğine) dayansan yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen, fâni (geçici) vücudunu, o vücudu sana veren Hâlık’ın (Yaratıcı’nın) yolunda feda etsen bal arısı gibi olursun. Hadsiz (sınırsız) bir nur-u vücud (varlık nuru) bulursun. Hem feda et. Çünkü şu vücud, sende vedia (emanet) ve emanettir.
وَ مُلْكِ اُو وَ اُو دَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ
Okunuşu: Ve mülk-i û ve û dâde fenâ kün tâ bekâ yâbed.
Meali: Ve O’nun mülküdür ve O vermiştir, feda et ki beka bulsun.
اَزْ اٰنْ سِرّٖى كِه ، نَفْىِ نَفْىْ اِثْبَاتْ اَسْتْ
Okunuşu: Ez ân sırrî ki, nefy-i nefy isbât est.
Meali: O sırrdan ki yokluğun yokluğu ispattır.
Hem onun mülküdür (mülkü, sahibi olduğu şey) hem o vermiştir. Öyle ise minnet (teşekkür etme, zorunlu hissetme) etmeyerek ve çekinmeyerek fena (yok et, tüket) et, feda et tâ beka (kalıcılık) bulsun. Çünkü nefy-i nefiy (yokluğun yokluğu), ispattır. Yani yok, yok ise o vardır. Yok, yok olsa var olur.
خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْرَا مٖى خَرَدْ اَزْ تُو
Okunuşu: Hüdâ-i pürkerem hod mülk-i hodrâ mî hared ez tu.
Meali: Kerem sahibi Allah kendi mülkünü senden satın alıyor.
بَهَاىِ بٖى گِرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَسْتْ
Okunuşu: Behâ-i bî gırân dâde berây-ı tu nigâh dârest.
Meali: Paha biçilmez bir fiyat vermiştir, senin için korumaktadır.
Hâlık-ı Kerîm (Cömert Yaratıcı), kendi mülkünü senden satın alıyor. Cennet gibi büyük bir fiyatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza (koruma) ediyor. Kıymetini yükselttiriyor. Yine sana hem bâki (kalıcı) hem mükemmel bir surette verecektir. Öyle ise ey nefsim! Hiç durma. Birbiri içinde beş kârlı bu ticareti yap. Tâ beş hasaretten (zarardan) kurtulup beş rıbhi (kârı) birden kazanasın.
*
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Okunuşu: Bismillahirrahmanirrahim
Meali: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ
Okunuşu: Felemmâ efele kâle lâ uhıbbü’l-âfilîn.
Meali: Batmaya başlayınca dedi ki: Ben batanları sevmem. (En’am Suresi, 6:76)
لَقَدْ اَبْكَانٖى نَعْىُ ( لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ ) مِنْ خَلٖيلِ اللّٰهِ
Okunuşu: Lekad ebkânî na’yü (Lâ uhıbbü’l-âfilîn) min Halîlillâh.
Meali: Halilullah’tan (Allah’ın dostu İbrahim’den (aleyhisselâm)) gelen (Ben) batanları sevmem ağıtı beni ağlattı.
İbrahim aleyhisselâmdan (Allah’ın selamı üzerine olsun) sudûr (ortaya çıkma) ile kâinatın (evrenin) zeval (yok oluş) ve ölümünü ilan eden na’y-ı (ölüm haberi, ağıt) لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ (Lâ uhıbbü’l-âfilîn: Ben batanları sevmem) beni ağlattırdı.
فَصَبَّتْ عَيْنُ قَلْبٖى قَطَرَاتٍ بَاكِيَاتٍ مِنْ شُئُونِ اللّٰهِ
Okunuşu: Fe sabbet aynü kalbî katârâtin bâkiyâtin min şüûnillâh.
Meali: Kalp gözüm de Allah’ın işlerinden ağlayıcı damlalar döktü.
Onun için kalp gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri (damlaları) döktü. Kalp gözü ağladığı gibi döktüğü her bir damlası da o kadar hazîndir (hüzünlüdür), ağlattırıyor. Güya kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek Farisî fıkralardır.
لِتَفْسٖيرِ كَلَامٍ مِنْ حَكٖيمٍ اَىْ نَبِىٍّ فٖى كَلَامِ اللّٰهِ
Okunuşu: Li tefsîri kelâmin min Hakîmin ey Nebiyyin fî kelâmillâh.
Meali: Bu, Kelamullah’taki (Allah’ın sözündeki) hikmet sahibi bir Nebi’den (İbrahim’den) gelen bir kelamın tefsiri içindir.
İşte o damlalar ise Nebiyy-i Peygamber olan bir Hakîm-i İlahî’nin (İlahi Hikmet Sahibi’nin) kelâmullah (Allah’ın kelamı) içinde bulunan bir kelâmının bir nevi (çeşit) tefsiridir (yorumudur).
نَمٖى زٖيبَاسْتْ اُفُولْدَه گُمْ شُدَنْ مَحْبُوبْ
Okunuşu: Nemî zîbâst üfûlde güm şüden mahbûb.
Meali: Güzel değildir batmakla kaybolan bir sevgili.
Güzel değil batmakla gaib (kaybolan) olan bir mahbub (sevgili). Çünkü zevale (yok olmaya) mahkûm (hükümlü), hakiki güzel olamaz. Aşk-ı ebedî (sonsuz aşk) için yaratılan ve âyine-i Samed (Samed’in aynası) olan kalp ile sevilmez ve sevilmemeli.
نَمٖى اَرْزَدْ غُرُوبْدَه غَيْبْ شُدَنْ مَطْلُوبْ
Okunuşu: Nemî erzed gurûbde gayb şüden matlûb.
Meali: Değmez batmada kaybolan bir matlub (istenen).
Bir matlub (istenen şey) ki gurûbda (batmada) gaybubet (kaybolma) etmeye mahkûmdur (hükümlüdür); kalbin alâkasına (ilgisine), fikrin merakına değmiyor. Âmâle (arzulara) merci (başvurulacak yer) olamıyor. Arkasında gam (üzüntü) ve kederle (tasayla) teessüf (üzüntü duyma) etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki kalp ona perestiş (taparcasına sevgi) etsin ve ona bağlansın kalsın.
نَمٖى خٰواهَمْ فَنَادَه مَحْوْ شُدَنْ مَقْصُودْ
Okunuşu: Nemî hâhem fenâde mahv şüden maksûd.
Meali: İstemem fânîlikte yok olan bir maksudu.
Bir maksud (kastedilen şey) ki fenada (yoklukta) mahvoluyor (yok oluyor), o maksudu istemem. Çünkü fâniyim (geçiciyim), fâni olanı istemem; neyleyeyim?
نَمٖى خٰوانَمْ زَوَالْدَه دَفْنْ شُدَنْ مَعْبُودْ
Okunuşu: Nemî hâvem zevâlde defn şüden ma’bûd.
Meali: Çağırmam zevalde defnolunan bir mabudu.
Bir mabud (ibadet edilen) ki zevalde (yoklukta) defnoluyor (gömülüyor); onu çağırmam, ona iltica (sığınma) etmem. Çünkü nihayetsiz (sonsuz) muhtacım (ihtiyaç sahibiyim) ve âcizim (güçsüzüm). Âciz olan, benim pek büyük dertlerime deva (çare) bulamaz. Ebedî (sonsuz) yaralarıma merhem süremez. Zevalden (yok olmaktan) kendini kurtaramayan nasıl mabud olur?
عَقْلْ فَرْيَادْ مٖى دَارَدْ نِدَاءِ ( لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ )مٖى زَنَدْ رُوحَمْ
Okunuşu: Akıl feryâd mî dâred nidâ-i (Lâ uhıbbü’l-âfilîn) mî zened rûham.
Meali: Akıl feryat ediyor, ruhum Batanları sevmem nidasını vuruyor.
Evet, zahire (görünüşe) müptela (bağımlı) olan akıl, şu keşmekeş (karışıklık) kâinatta (evrende) perestiş (taparcasına sevgi) ettiği şeylerin zevalini (yok oluşunu) görmek ile meyusane (ümitsizce) feryat eder ve bâki (kalıcı) bir mahbubu (sevgiliyi) arayan ruh dahi لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ (Lâ uhıbbü’l-âfilîn: Ben batanları sevmem) feryadını ilan ediyor.
نَمٖى خٰواهَمْ نَمٖى خٰوانَمْ نَمٖى تَابَمْ فِرَاقٖى
Okunuşu: Nemî hâhem nemî hâvem nemî tâbem firâkî.
Meali: İstemem, çağırmam, takat getirmem ayrılığa.
İstemem, arzu etmem, tâkat (güç) getirmem müfarakatı (ayrılığı).
نَمٖى اَرْزَدْ مَرَاقَه اٖينْ زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلَاقٖى
Okunuşu: Nemî erzed merâke în zevâl der pes talâkî.
Meali: Değmez meraka bu zevalle ardından gelen karşılaşma.
Der-akab (hemen ardından) zeval (yok oluş) ile acılanan mülakatlar (buluşmalar), keder (üzüntü) ve meraka değmez. İştiyaka (özleme) hiç lâyık değildir. Çünkü zeval-i lezzet (lezzetin yok oluşu), elem (acı) olduğu gibi zeval-i lezzetin tasavvuru (hayal edilmesi) dahi bir elemdir. Bütün mecazî (gerçek olmayan) âşıkların divanları (şiir kitapları), yani aşknameleri olan manzum (şiirsel) kitapları, şu tasavvur-u zevalden (yok oluşun hayalinden) gelen elemden birer feryattır. Her birinin bütün divan-ı eş’arının (şiir divanlarının) ruhunu eğer sıksan elemkârane (acı dolu) birer feryat damlar.
اَزْ اٰنْ دَرْدٖى گِرٖينِ ( لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ ) مٖى زَنَدْ قَلْبَمْ
Okunuşu: Ez ân derdî girîn-i (Lâ uhıbbü’l-âfilîn) mî zened kalbem.
Meali: O dertten dolayı kalbim (Ben) batanları sevmem diye ağlıyor.
İşte o zeval-âlûd (yoklukla karışık) mülakatlar (buluşmalar), o elemli (acı veren) mecazî (gerçek olmayan) muhabbetler (sevgiler) derdinden ve belasındandır ki kalbim İbrahimvari (İbrahim gibi) لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ (Lâ uhıbbü’l-âfilîn: Ben batanları sevmem) ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor.
دَرْ اٖينْ فَانٖى بَقَا خَازٖى بَقَا خٖيزَدْ فَنَادَنْ
Okunuşu: Der în fânî bekâ hâzî bekâ hîzed fenâden.
Meali: Bu fânide beka arıyorsan, beka fenadan (yokluktan) doğar.
Eğer şu fâni (geçici) dünyada beka (kalıcılık) istiyorsan beka, fenadan (yokluktan) çıkıyor. Nefs-i emmare (kötülüğü emreden nefis) cihetiyle fena (yokluk) bul ki bâki (kalıcı) olasın.
فَنَا شُدْ هَمْ فَدَا كُنْ هَمْ عَدَمْ بٖينْ كِه اَزْ دُنْيَا بَقَايَه رَاهْ فَنَادَنْ
Okunuşu: Fenâ şüd hem fedâ kün hem adem bîn ki ez dünyâ bekâye râh fenâden.
Meali: Fani ol, feda et ve yokluğu gör ki dünyadan bekaya yol fenadan geçer.
Dünya-perestlik (dünya düşkünlüğü) esasatı (esasları) olan ahlâk-ı seyyieden (kötü ahlaklardan) tecerrüd (sıyrılma) et, fâni (geçici) ol. Daire-i mülkünde (mülk dairesinde) ve malındaki eşyayı, Mahbub-u Hakiki (gerçek sevgili) yolunda feda et. Mevcudatın (varlıkların) adem-nüma (yokluk gibi görünen) âkıbetlerini (sonlarını) gör. Çünkü şu dünyadan bekaya (sonsuzluğa) giden yol, fenadan (yokluktan) gidiyor.
فِكِرْ فٖيزَارْ مٖى دَارَدْ اَنٖينِ ( لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ ) مٖى زَنَدْ وِجْدَانْ
Okunuşu: Fikr fîzâr mî dâred enîn-i (Lâ uhıbbü’l-âfilîn) mî zened vicdân.
Meali: Fikir sızlanıyor, vicdan Batanları sevmem inlemesini vuruyor.
Esbab (sebepler) içine dalan fikr-i insanî (insan düşüncesi), şu zelzele-i zeval-i dünyadan (dünyanın yok oluş zelzelesinden) hayrette (şaşkınlıkta) kalıp meyusane (ümitsizce) fîzar (sızlanma) ediyor. Vücud-u hakiki (gerçek varlık) isteyen vicdan, İbrahimvari لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ (Lâ uhıbbü’l-âfilîn: Ben batanları sevmem) enîniyle (inlemesiyle) mahbubat-ı mecaziyeden (mecazi sevgililerden) ve mevcudat-ı zâileden (geçici varlıklardan) kat-ı alâka (ilişiği kesme) edip Mevcud-u Hakiki’ye (gerçek varlığa) ve Mahbub-u Sermedî’ye (sonsuz sevgiliye) bağlanıyor.
بِدَانْ اَىْ نَفْسِ نَادَانَمْ كِه دَرْ هَرْ فَرْدْ اَزْ فَانٖى دُو رَاهْ هَسْتْ
Okunuşu: Bidân ey nefs-i nâdânem ki der her ferd ez fânî dü râh hest.
Meali: Bil ey cahil nefsim ki her fani fertte iki yol vardır.
بَا بَاقٖى دُو سِرِّ جَانِ جَانَانٖى
Okunuşu: Bâ bâkî dü sırr-ı cân-ı cânânî.
Meali: Bâki olanla cananın iki sırrı.
Ey nâdan (cahil) nefsim! Bil ki çendan (gerçi) dünya ve mevcudat (varlıklar) fânidir (geçicidir). Fakat her fâni şeyde, bâkiye (kalıcı olana) îsal (ulaştırma) eden iki yol bulabilirsin ve can-ı canan (canların canı) olan Mahbub-u Lâyezal’in (Ezeli Sevgili’nin) tecelli-i cemalinden (cemalinin yansımasından) iki lem’ayı (parıltıyı), iki sırrı görebilirsin. Ân şart ki suret-i fâniyeden (geçici suretten) ve kendinden geçebilirsen…
كِه دَرْ نِعْمَتْهَا اِنْعَامْ هَسْتْ وَ پَسْ اٰثَارْهَا اَسْمَا بِگٖيرْ مَغْزٖى وَ مٖيزَنْ دَرْ فَنَا اٰنْ قِشْرِ بٖى مَعْنَا
Okunuşu: Ki der ni’methâ in’âm hest ve pes âsârhâ esmâ bigîr mağzî ve mîzen der fenâ ân kışr-i bî ma’nâ.
Meali: Nimetlerde in’am (nimetlendirme) vardır ve eserlerin arkasında isimler; özünü al ve manasız kabuğu fenaya (yokluğa) at.
Evet, nimet içinde in’am (nimetlendirme) görünür; Rahman’ın iltifatı (yüz vermesi, lütfu) hissedilir. Nimetten in’ama geçsen Mün’im’i (nimet vereni) bulursun. Hem her eser-i Samedanî (Samed olan Allah’ın eseri), bir mektup gibi bir Sâni’-i Zülcelal’in (Celal sahibi sanatkarın) esmasını (isimlerini) bildirir. Nakıştan manaya geçsen esma (isimler) yoluyla müsemmayı (ismiyle anılanı) bulursun. Madem şu masnuat-ı fâniyenin (geçici sanat eserlerinin) mağzını (özünü), içini bulabilirsin; onu elde et. Manasız kabuğunu, kışrını (kabuğunu) acımadan fena (yokluk) seyline atabilirsin.
بَلٖى اٰثَارْهَا گُويَنْدْ زِاَسْمَا لَفْظِ پُرْ مَعْنَا بِخَانْ مَعْنَا وَ مٖيزَنْ دَرْ هَوَا اٰنْ لَفْظِ بٖى سَوْدَا
Okunuşu: Belî âsârhâ gûyend zi esmâ lafz-ı pür ma’nâ bihân ma’nâ ve mîzen der hevâ ân lafz-ı bî sevdâ.
Meali: Evet, eserler isimlerden dolayı manalı bir lafız söyler; manayı oku ve o boş lafzı havaya at.
Evet, masnuatta (sanat eserlerinde) hiçbir eser yok ki çok manalı bir lafz-ı mücessem (cisimleşmiş lafız) olmasın, Sâni’-i Zülcelal’in (Celal sahibi sanatkarın) çok esmasını (isimlerini) okutturmasın. Madem şu masnuat elfazdır (lafızlardır), kelimat-ı kudrettir (kudret kelimeleridir); manalarını oku, kalbine koy. Manasız kalan elfazı (lafızları), bilâ-perva (pervasızca) zevalin (yok oluşun) havasına at. Arkalarından alâkadarane (ilgiyle) bakıp meşgul olma.
عَقْلْ فَرْيَادْ مٖى دَارَدْ غِيَاثِ ( لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ ) مٖيزَنْ اَىْ نَفْسَمْ
Okunuşu: Akıl feryâd mî dâred gıyâs-ı (Lâ uhıbbü’l-âfilîn) mî zened ey nefsem.
Meali: Akıl feryat ediyor, Batanları sevmem yardım çağrısını vuruyor ey nefsim!
İşte zahir-perest (görünüşe tapan) ve sermayesi âfakî malûmattan (dış dünyadan edinilen bilgilerden) ibaret olan akl-ı dünyevî (dünyevi akıl), böyle silsile-i efkârı (düşünce zincirini) hiçe ve ademe (yokluğa) incirar (sonuçlanma) ettiğinden, hayretinden (şaşkınlığından) ve haybetinden (ümitsizliğinden) meyusane (ümitsizce) fîzar (sızlanma) ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Madem ufûl (batma) edenlerden ve zeval (yok oluş) bulanlardan ruh elini çekti. Kalp dahi mecazî mahbublardan (gerçek olmayan sevgililerden) vazgeçti. Vicdan dahi fânilerden (geçici olanlardan) yüzünü çevirdi. Sen dahi bîçare (çaresiz) nefsim, İbrahimvari لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ (Lâ uhıbbü’l-âfilîn: Ben batanları sevmem) gıyasını (yardım çağrısını) çek, kurtul.
چِه خُوشْ گُويَدْ اُو شَيْدَا جَامٖى عِشْقْ خُوىْ
Okunuşu: Çi hoş gûyed û şeydâ Câmî aşk-hûy.
Meali: Ne güzel söylemiş o aşk huylu, şehmest (delice aşık) Câmî.
Fıtratı (yaratılışı) aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk (aşk kadehinden sarhoş) olan Mevlana Câmî, kesretten (çokluktan) vahdete (birliğe) yüzleri çevirmek için bak ne güzel söylemiş:
يَكٖى خٰواهْ يَكٖى خٰوانْ يَكٖى جُوىْ يَكٖى بٖينْ يَكٖى دَانْ يَكٖى گُوىْ
Okunuşu: Yekî hâh yekî hân yekî cûy yekî bîn yekî dân yekî gûy.
Meali: Biri iste, biri çağır, biri ara, biri gör, biri bil, biri söyle.
demiştir. (Hâşiye[4])
Hâşiye (Dipnot): Yalnız bu satır Mevlana Câmî’nin kelâmıdır (sözüdür).
1 – Yani yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor.
2 – Biri çağır, başkaları imdada (yardıma) gelmiyor.
3 – Biri talep (istek) et, başkalar lâyık değiller.
4 – Biri gör, başkalar her vakit (zaman) görünmüyorlar, zeval (yok oluş) perdesinde saklanıyorlar.
5 – Biri bil, marifetine (bilgisine) yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır.
6 – Biri söyle, ona ait olmayan sözler malayani (boş, faydasız) sayılabilir.
نَعَمْ صَدَقْتَ اَىْ جَامٖى
Okunuşu: Na’am sadakte ey Câmî.
Meali: Evet, doğru söyledin ey Câmî.
Evet Câmî, pek doğru söyledin. Hakiki mahbub (gerçek sevgili), hakiki matlub (gerçek istenen), hakiki maksud (gerçek kastedilen), hakiki mabud (gerçek ibadet edilen); yalnız odur.
هُوَ الْمَطْلُوبُ § هُوَ الْمَحْبُوبُ § هُوَ الْمَقْصُودُ § هُوَ الْمَعْبُودُ
Okunuşu: Hüve’l-matlûbü hüve’l-mahbûbü hüve’l-maksûdü hüve’l-ma’bûd.
Meali: O’dur istenen, O’dur sevilen, O’dur kastedilen, O’dur ibadet edilen.
كِه لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو بَرَابَرْ مٖيزَنَدْ عَالَمْ
Okunuşu: Ki Lâ ilâhe illâ Hû beraber mî zened âlem.
Meali: Ki Allah’tan başka ilah yoktur diye alem hep beraber zikreder.
Çünkü bu âlem (evren) bütün mevcudatıyla (varlıklarıyla) muhtelif (çeşitli) dilleriyle, ayrı ayrı nağamatıyla (ezgileriyle) zikr-i İlahînin (Allah’ın zikrinin) halka-i kübrasında (en büyük halkasında) beraber لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو (Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilah yoktur) der, vahdaniyete (Allah’ın birliğine) şehadet (şahitlik) eder. لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ (Lâ uhıbbü’l-âfilîn: Ben batanları sevmem) in açtığı yaraya merhem sürüyor ve alâkayı (ilişkiyi) kestiği mecazî mahbublara (mecazi sevgililere) bedel (yerine), bir Mahbub-u Lâyezalî’yi (Ezeli Sevgili’yi) gösteriyor.
*
Bundan yirmi beş sene kadar evvel İstanbul Boğazı’ndaki Yuşa Tepesi’nde, dünyanın terkine (bırakılmasına) karar verdiğim bir zamanda, bir kısım mühim (önemli) dostlarım beni dünyaya, eski vaziyetime döndürmek için yanıma geldiler. Dedim: “Yarına kadar beni bırakınız, istihare (hayırlı olanı dileme namazı) edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki levha (tablo) hutur (hatıra gelme) etti. Şiire benzer fakat şiir değiller. O mübarek (kutlu) hatıranın hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi muhafaza (koruma) edildi.
Yirmi Üçüncü Söz’ün âhirine (sonuna) ilhak (ekleme) edilmişti. Makam münasebetiyle (yerine uygun olarak) buraya alındı.
Birinci Levha
Ehl-i gaflet (gaflette olanlar) dünyasının hakikatini (gerçekliğini) tasvir (betimleme) eder levhadır.
Beni dünyaya çağırma Ona geldim fena (yokluk) gördüm.
Demâ (her an) gaflet (dalgınlık) hicab (örtü) oldu Ve nur-u Hak (Allah’ın nuru) nihan (gizli) gördüm.
Bütün eşya-yı mevcudat (var olan her şey) Birer fâni (geçici), muzır (zararlı) gördüm.
Vücud (varlık) desen onu giydim Âh ademdi (yokluktu) çok bela gördüm.
Hayat desen onu tattım Azap-ender (içinde azap olan) azap gördüm.
Akıl ayn-ı ikab (azabın ta kendisi) oldu Bekayı (kalıcılığı) bir bela gördüm.
Ömür ayn-ı heva (boş arzu) oldu Kemal (mükemmellik) ayn-ı heba (boşluğun ta kendisi) gördüm.
Amel (iş) ayn-ı riya (gösterişin ta kendisi) oldu Emel (arzu) ayn-ı elem (acının ta kendisi) gördüm.
Visal (kavuşma) nefs-i zeval (yok oluşun kendisi) oldu Devayı (çareyi) ayn-ı dâ’ (derdin ta kendisi) gördüm.
Bu envar (nurlar) zulümat (karanlıklar) oldu Bu ahbabı (dostları) yetim gördüm.
Bu savtlar (sesler) na’y-ı mevt (ölüm ağıtı) oldu Bu ahyayı (dirileri) mevat (ölüler) gördüm.
Ulûm (ilimler) evhama (kuruntulara) kalboldu (dönüştü) Hikemde (hikmetimde) bin sekam (hastalık) gördüm.
Lezzet ayn-ı elem (acının ta kendisi) oldu Vücudda (varlıkta) bin adem (yokluk) gördüm.
Habib (sevgili) desen onu buldum Âh firakta (ayrılıkta) çok elem (acı) gördüm.
İkinci Levha
Ehl-i hidayet (doğru yolda olanlar) ve huzurun hakikat-i dünyalarına (dünyanın gerçeklerine) işaret eder levhadır.
Demâ (her an) gaflet (dalgınlık) zeval (yokluk) buldu Ve nur-u Hak (Allah’ın nuru) ayân (açık) gördüm.
Vücud (varlık) bürhan-ı Zat (Allah’ın Zatı’nın delili) oldu Hayat mir’at-ı Hak’tır (Allah’ın aynasıdır) gör.
Akıl miftah-ı kenz (hazine anahtarı) oldu Fena (yokluk) bab-ı bekadır (sonsuzluğun kapısıdır) gör.
Kemalin (mükemmelliğin) lem’ası (parıltısı) söndü Fakat şems-i Cemal (Cemal güneşi) var gör.
Zeval (yokluk) ayn-ı visal (kavuşmanın ta kendisi) oldu Elem (acı) ayn-ı lezzettir (lezzetin ta kendisi) gör.
Ömür nefs-i amel (amelin kendisi) oldu Ebed (sonsuzluk) ayn-ı ömürdür (ömrün ta kendisi) gör.
Zalâm (karanlık) zarf-ı ziya (ışığın zarfı, kabı) oldu Bu mevtte (ölümde) hak hayat var gör.
Bütün eşya (varlıklar) enis (dost) oldu Bütün asvat (sesler) zikirdir gör.
Bütün zerrat-ı mevcudat (mevcut zerreler) Birer zâkir (zikreden), müsebbih (tesbih eden) gör.
Fakrı (fakirliği) kenz-i gına (zenginlik hazinesi) buldum Aczde (güçsüzlükte) tam kuvvet var gör.
Eğer Allah’ı buldunsa Bütün eşya senindir gör.
Eğer Mâlik-i Mülk’e (Mülk’ün Sahibi’ne) memlûk (köle, sahip olunan) isen Onun mülkü senindir gör.
Eğer hodbin (bencil) ve kendi nefsine mâlik (sahip) isen Bilâ-addin (sınırsız) beladır gör,
Bilâ-haddin (sınırsız) azaptır tat Bilâ-gayet (sonsuz) ağırdır gör.
Eğer hakiki abd-i hudâbin (gerçek Allah’ı bilen kul) isen Hudutsuz bir safadır (huzurdur) gör,
Hesapsız bir sevap var tat Nihayetsiz (sonsuz) saadet (mutluluk) gör.
*
Yirmi beş sene evvel ramazanda ikindiden sonra Şeyh-i Geylanî’nin (kuddise sırruhu – sırrı mukaddes olsun) Esma-i Hüsna manzumesini (şiirini) okudum. Bana bir arzu geldi ki esma-i hüsna (Allah’ın güzel isimleri) ile bir münâcat (içten dua) yazayım. Fakat o vakit bu kadar yazıldı. O kudsî (kutsal) üstadımın mübarek (kutlu) münâcat-ı esmaiyesine (Allah’ın isimleriyle yapılan duasına) bir nazire (benzer bir eser) yapmak istedim. Heyhat (ne yazık ki)! Nazma (şiire) istidadım (yetenek) yok. Yapamadım, noksan (eksik) kaldı.
Bu münâcat (içten dua), Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üçüncü Mektup’u olan Pencereler Risalesi’ne ilhak (ekleme) edilmişti. Makam münasebetiyle (yerine uygun olarak) buraya alındı.
هُوَ الْبَاقٖى
Okunuşu: Hüve’l-Bâkî
Meali: O (Allah) bâkî (kalıcı) olandır.
حَكٖيمُ الْقَضَايَا نَحْنُ فٖى قَبْضِ حُكْمِهٖ § هُوَ الْحَكَمُ الْعَدْلُ لَهُ الْاَرْضُ وَ السَّمَاءُ
Okunuşu: Hakîmü’l-kadâyâ nahnu fî kabdi hukmihî § Hüve’l-Hakemü’l-Adlü lehü’l-ardu ve’s-semâü.
Meali: Kararları hikmetli olan (O’dur), biz O’nun hükmünün kabzasındayız. § O, Hakemdir, Adldir, yer ve gök O’nundur.
عَلٖيمُ الْخَفَايَا وَ الْغُيُوبِ فٖى مُلْكِهٖ § هُوَ الْقَادِرُ الْقَيُّومُ لَهُ الْعَرْشُ وَ الثَّرَاءُ
Okunuşu: Alîmü’l-hafâyâ ve’l-ğuyûbi fî mülkihî § Hüve’l-Kâdirü’l-Kayyûmu lehü’l-Arşu ve’s-Serâü.
Meali: Mülkünde gizli ve gayb olanları en iyi bilen (O’dur). § O, Kadîrdir, Kayyûmdur, Arş ve toprağın altı O’nundur.
لَطٖيفُ الْمَزَايَا وَ النُّقُوشِ فٖى صُنْعِهٖ § هُوَ الْفَاطِرُ الْوَدُودُ لَهُ الْحُسْنُ وَ الْبَهَاءُ
Okunuşu: Latîfü’l-mezâyâ ve’n-nukûşi fî sun’ihî § Hüve’l-Fâtıru’l-Vedûdü lehü’l-Hüsnü ve’l-Behâü.
Meali: Sanatında özelliklerin ve nakışların latîf sahibi (O’dur). § O, Fâtırdır, Vedûddur, güzellik ve parıltı O’nundur.
جَلٖيلُ الْمَرَايَا وَ الشُّؤُنِ فٖى خَلْقِهٖ § هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ لَهُ الْعِزُّ وَ الْكِبْرِيَاءُ
Okunuşu: Celîlü’l-merâyâ ve’ş-şüûni fî halkıhî § Hüve’l-Melikü’l-Kuddûsü lehü’l-İzzü ve’l-Kibriyâü.
Meali: Yaratılışında tecellilerin ve şe’nlerin (hallerin) celil (ulu) sahibi (O’dur). § O, Melikdir, Kuddûstur, izzet ve kibriya (ululuk) O’nundur.
بَدٖيعُ الْبَرَايَا نَحْنُ مِنْ نَقْشِ صُنْعِهٖ § هُوَ الدَّائِمُ الْبَاقٖى لَهُ الْمُلْكُ وَ الْبَقَاءُ
Okunuşu: Bedîü’l-berâyâ nahnu min nakşi sun’ihî § Hüve’d-Dâimü’l-Bâkî lehü’l-Mülkü ve’l-Bekâü.
Meali: Yaratılmışları eşsiz yaratan (O’dur), biz O’nun sanatının nakşındanız. § O, Dâimdir, Bâkîdir, mülk ve beka (kalıcılık) O’nundur.
كَرٖيمُ الْعَطَايَا نَحْنُ مِنْ رَكْبِ ضَيْفِهٖ § هُوَ الرَّزَّاقُ الْكَافٖى لَهُ الْحَمْدُ وَ الثَّنَاءُ
Okunuşu: Kerîmü’l-Atâyâ nahnu min rekbi dayfihî § Hüve’r-Rezzâku’l-Kâfî lehü’l-Hamdü ve’s-Senâü.
Meali: İhsanları keremli olan (O’dur), biz O’nun misafir kafilesindeniz. § O, Rezzak (rızık veren)tır, Kâfîdir (yeterli olan), hamd ve sena (övgü) O’nundur.
جَمٖيلُ الْهَدَايَا نَحْنُ مِنْ نَسْجِ عِلْمِهٖ § هُوَ الْخَالِقُ الْوَافٖى لَهُ الْجُودُ وَ الْعَطَاءُ
Okunuşu: Cemîlü’l-hedâyâ nahnu min nesci ilmihî § Hüve’l-Hâliku’l-Vâfî lehü’l-Cûdü ve’l-Atâü.
Meali: Hediyeleri güzel olan (O’dur), biz O’nun ilminin dokusundanız. § O, Hâlıktır, Vâfîdir (sözünü yerine getiren), cömertlik ve ihsan (bağış) O’nundur.
سَمٖيعُ الشَّكَايَا وَ الدُّعَاءِ لِخَلْقِهٖ § هُوَ الرَّاحِمُ الشَّافٖى لَهُ الشُّكْرُ وَ الثَّنَاءُ
Okunuşu: Semîü’ş-şekâyâ ve’d-duâi li halkıhî § Hüve’r-Râhimü’ş-Şâfî lehü’ş-Şükrü ve’s-Senâü.
Meali: Yaratılmışlarının şikayet ve dualarını işiten (O’dur). § O, Rahimdir, Şâfîdir, şükür ve sena (övgü) O’nundur.
غَفُورُ الْخَطَايَا وَ الذُّنُوبِ لِعَبْدِهٖ § هُوَ الْغَفَّارُ الرَّحٖيمُ لَهُ الْعَفْوُ وَ الرِّضَاءُ
Okunuşu: Ğafûrü’l-hatâyâ ve’z-zünûbi li abdihi § Hüve’l-Ğaffâru’r-Rahîmü lehü’l-Afvü ve’r-Rıdâü.
Meali: Kulunun hata ve günahlarını affeden (O’dur). § O, Gaffâr (çok affeden)dır, Rahîmdir, af ve rıza (hoşnutluk) O’nundur.
Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
“Fâniyim (geçiciyim), fâni olanı istemem. Âcizim (güçsüzüm), âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr (başka) istemem. İsterim fakat bir yâr-ı bâki (kalıcı sevgili) isterim. Zerreyim fakat bir şems-i sermed (sonsuz güneş) isterim. Hiç-ender hiçim (hiç içinde hiçim) fakat bu mevcudatı (varlıkları) umumen (tamamen) isterim.”
*
Barla Yaylası Çam, Katran, Ardıç, Karakavağın Bir Meyvesidir
(Makam münasebetiyle (yerine uygun olarak) buraya alınmış, On Birinci Mektup’un bir parçasıdır.)
Bir vakit esaretimde (esaret halimde) dağ başında azametli (heybetli) çam ve katran ve ardıç ağaçlarının heybet-nüma (heybet gösteren) suretlerini, hayret-feza (hayranlık veren) vaziyetlerini temaşa (seyretme) ederken pek latîf (yumuşak, hoş) bir rüzgâr esti. O vaziyeti pek muhteşem (görkemli) ve şirin, velvele-âlûd (gürültülü) bir zelzele-i raks-nüma (raks eden bir deprem), bir tesbihat-ı cezbe-eda (cezbe veren tesbihat) suretine (şekline) çevirdiğinden eğlence temaşası (seyri), nazar-ı ibrete (ibret nazarına) ve sem’-i hikmete (hikmet işitmeye) döndü. Birden Ahmed-i Cezerî’nin Kürtçe şu fıkrası (parçası):
هَرْكَسْ بِتَمَاشَاگَهِ حُسْنَاتَه زِهَرْ جَاىْ تَشْبٖيهِ نِگَارَانْ بِجَمَالَاتَه دِنَازِنْ
Okunuşu: Her kes bi temâşâgeh-i husnâte zi her cây teşbîh-i nigârân bi cemâlâte dinâzın.
Meali: Herkes senin güzelliklerinin seyir yerine her yandan koşup gelmiş; sevgilileri senin cemallerine benzeterek nazlanırlar.
hatırıma geldi. Kalbim, ibret manalarını ifade için şöyle ağladı:
يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَاگَهِ صُنْعِ تُو زِهَرْجَاىْ بَتَازٖى
Okunuşu: Yâ Rab her hayy bi temâşâgeh-i sun’-i tu zi her cây betâzî.
Meali: Ey Rabbim, her canlı senin sanatının seyir yerine her yandan koşarak geliyor.
Her zîhayat (canlı), senin temaşageh-i sanatın (sanatının seyredildiği yer) olan zemin yüzüne her yerden çıkıp bakıyorlar.
زِنِشٖيبُ اَزْ فِرَازٖى مَانَنْدِ دَلَّالَانْ بِنِدَاءِ بِاٰوَازٖى
Okunuşu: Zi nişîb û ez firâzî mânend-i dellâlân bi nidâ-i bâ âvâzî.
Meali: Aşağıdan ve yukarıdan dellallar gibi yüksek sesle nidâ ederek.
Aşağıdan, yukarıdan dellâllar (tellallar) gibi çıkıp bağırıyorlar.
دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو (نُسْخَه: زِهَوَاىِ شَوْقِ تُو) دَرْ رَقْصْ بَازٖى
Okunuşu: Dem dem zi cemâl-i nakş-i tu (nüsha: zi hevâ-yi şevk-i tu) der raks bâzî.
Meali: Senin nakşının cemalinden (nüsha: senin şevkinin havasından) her an raks ederek oynar.
Senin cemal-i nakşından (nakış güzelliğinden) keyiflenip o dellâl-misal (tellal gibi) ağaçlar oynuyorlar.
زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بِگَازٖى
Okunuşu: Zi kemâl-i sun’-i tu hoş hoş bigâzî.
Meali: Senin sanatının kemalinden hoş hoş (güzel güzel) ses çıkarır.
Senin kemal-i sanatından (sanatının mükemmelliğinden) neşelenip güzel güzel sadâ (ses) veriyorlar.
زِشٖيرٖينٖى اٰوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازٖى
Okunuşu: Zi şîrînî-i âvâz-ı hod hey hey dinâzî.
Meali: Kendi sesinin tatlılığından hey hey diye nazlanır.
Güya sadâlarının (seslerinin) tatlılığı, onları da neşelendirip nâzeninane (nazikçe) bir naz ettiriyor.
اَزْوَىْ رَقْصَ اٰمَدْ جَذْبَه خَازٖى
Okunuşu: Ez vey raksa âmed cezbe hâzî.
Meali: Ondan dolayı raksa gelmiş, cezbe istiyor.
İşte ondandır ki şu ağaçlar raksa gelmiş, cezbe (kendinden geçme) istiyorlar.
اَزٖينْ اٰثَارِ رَحْمَتْ يَافْتْ هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبٖيحُ نَمَازٖى
Okunuşu: Ez în âsâr-ı rahmet yâft her hayy ders-i tesbîh u nemâzî.
Meali: Bu rahmet eserlerinden her canlı tesbih ve namaz dersini almıştır.
Şu rahmet-i İlahiyenin (Allah’ın rahmetinin) âsârıyladır (eserleriyle) ki her zîhayat (canlı), kendine mahsus (özgü) tesbih ve namazın dersini alıyorlar.
اٖيسْتَادَسْتْ هَرْ يَكٖى بَرْ سَنْگِ بَالَا سَرْفِرَازٖى
Okunuşu: Îstâdest her yekî ber seng-i bâlâ serfirâzî.
Meali: Her biri yüksek bir taş üzerinde başı yüce durmaktadır.
Ders aldıktan sonra her bir ağaç, yüksek bir taş üstünde arşa (göğe) başını kaldırıp durmuşlar.
دِرَازْ كَرْدَسْتْ دَسْتْهَارَا بَدَرْگَاهِ اِلٰهٖى هَمْ چُو شَهْبَازٖى
Okunuşu: Dirâz kerde est desthârâ bedergâh-ı İlâhî hemçü Şehbâzî.
Meali: Şahbaz gibi ellerini Allah’ın dergahına uzatmıştır.
Her birisi, yüzler ellerini Şehbaz-ı Kalender (Hâşiye[5]) gibi dergâh-ı İlahîye (Allah’ın dergahına) uzatıp muhteşem (görkemli) bir ibadet vaziyetini almışlar.
Hâşiye (Dipnot): Şehbaz-ı Kalender, meşhur bir kahramandır ki Şeyh-i Geylanî’nin (kuddise sırruhu – sırrı mukaddes olsun) irşadıyla (doğru yolu göstermesiyle) dergâh-ı İlahîye (Allah’ın dergahına) iltica (sığınma) edip mertebe-i velayete (velilik mertebesine) çıkmıştır.
بِجُنْبٖيدَسْتْ زُلْفْهَارَا بَشَوْقْ اَنْگٖيزِ شَهْنَازٖى
Okunuşu: Bicünbîde est zülfhârâ beşevk engîz-i Şehnâzî.
Meali: Zülüflerini Şehnaz’ı (Şehnaz-ı Çelkezi) şevk uyandıran bir şekilde oynatıyor.
(Hâşiye[6]) Hâşiye (Dipnot): Şehnaz-ı Çelkezî, kırk örme saç ile meşhur bir dünya güzelidir.
Oynattırıyorlar, zülüfvari (zülüf gibi) küçük dallarını ve onunla, temaşa edenlere (seyredenlere) de latîf (hoş) şevklerini (arzularını) ve ulvi (yüce) zevklerini ihtar (hatırlatma) ediyorlar.
بَبَالَا مٖيزَنَنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ عِشْقْ بَازٖى
Okunuşu: Bebâlâ mî zenend ez perde-hâ-yi hây hûy-i aşk bâzî.
Meali: Yukarıya doğru aşkın hay huy perdelerinden çalarlar (ses verirler).
Aşkın “Hây Hûy” perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi sadâ (ses) veriyorlar. (Nüsha[7])
Nüsha (Metin farklılığı): Şu nüsha, mezaristandaki ardıç ağacına bakar:
بَبَالَا مٖيزَنَنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ چَرْخِ بَازٖى
Okunuşu: Bebâlâ mî zenend ez perde-hâ-yi hây hûy-i çerh-i bâzî.
Meali: Yukarıya doğru feleğin oyun perdelerinden hay huy diye ses verirler.
مُرْدَهَارَا نَغْمَهَاىِ اَزَلٖى اَزْ حُزْنْ اَنْگٖيزِ نَوَازٖى
Okunuşu: Mürdehârâ nağmehâ-yi ezelî ez hüzn engîz-i nevâzî.
Meali: Ölüleri hüzün veren bir şekilde, ezelî nağmelerle okşar (teselli eder).
مٖيدِهَدْ هُوشَه گِرٖينْهَاىِ دَرٖينْهَاىِ زَوَالٖى اَزْ حُبِّ مَجَازٖى
Okunuşu: Mî dehed hûşe girînhâ-yi derînhâ-yi zevâlî ez hubb-i mecâzî.
Meali: Akla, mecazi aşktan gelen zeval ağlayışlarının derinliğini verir.
Fikre şu vaziyetten şöyle bir mana geliyor: Mecazî muhabbetlerin (gerçek olmayan sevgilerin) zeval (yok oluş) elemiyle (acısıyla) gelen ağlayış hem derinden derine hazîn (hüzünlü) bir enîni (inlemeyi) ihtar (hatırlatma) ediyorlar.
بَرْ سَرِ مَحْمُودْهَا نَغْمَهَاىِ حُزْنْ اَنْگٖيزِ اَيَازٖى
Okunuşu: Ber ser-i Mahmûdhâ nağmehâ-yi hüzn engîz-i Ayâzî.
Meali: Mahmudların (sultanların) başlarına, Ayaz’ın hüzünlü nağmelerini çalar.
Mahmudların, yani Sultan Mahmud gibi mahbubundan (sevgilisinden) ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüzün-âlûd (hüzünle karışık) mahbublarının nağmesinin (ezgisinin) tarzını işittiriyorlar.
مُرْدَهَارَا نَغْمَهَاىِ اَزَلٖى اَزْ حُزْنْ اَنْگٖيزِ نَوَازٖى
Okunuşu: Mürdehârâ nağmehâ-yi ezelî ez hüzn engîz-i nevâzî.
Meali: Ölüleri ezelî nağmelerle, hüzün veren bir şekilde okşar (teselli eder).
Dünyevî sadâların (seslerin) ve sözlerin dinlemesinden kesilmiş olan ölmüşlere; ezelî (başlangıcı olmayan) nağmeleri (ezgileri), hüzün-engiz (hüzün veren) sadâları (sesleri) işittiriyor gibi bir vazifesi var görünüyorlar.
رُوحَه مٖى اٰيَدْ اَزُو زَمْزَمَۀِ نَازُ نِيَازٖى
Okunuşu: Rûhe mî âyed ez û zemzeme-i nâz u niyâzî.
Meali: Ruha ondan naz ve niyaz (yalvarma) fısıltısı gelir.
Ruh ise şu vaziyetten şöyle anladı ki eşya (varlıklar), tesbihat (Allah’ı anma) ile Sâni’-i Zülcelal’in (Celal sahibi sanatkarın) tecelliyat-ı esmasına (isimlerinin yansımalarına) mukabele (karşılık) edip bir naz niyaz zemzemesidir (nazenince yakarış fısıltısı), geliyor.
قَلْبْ مٖيخٰوانَدْ اَزٖينْ اٰيَاتْهَا سِرِّ تَوْحٖيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازٖى
Okunuşu: Kalb mîhâved ez în âyâthâ sırr-ı tevhîd zi ulüvv-i nazm-ı i’câzî.
Meali: Kalp ise bu ayetlerden (delillerden) tevhid sırrını, i’cazın yüce nazmından (düzeninden) okur.
Kalp ise şu her biri birer âyet-i mücesseme (cisimleşmiş ayet) hükmünde olan şu ağaçlardan sırr-ı tevhidi (Allah’ın birliği sırrını), bu i’cazın (mu’cizeliğin) ulüvv-ü nazmından (nazmının yüceliğinden) okuyor. Yani, hilkatlerinde (yaratılışlarında) o derece hârika (harika) bir intizam (düzen), bir sanat, bir hikmet vardır ki bütün esbab-ı kâinat (kainatın sebepleri) birer fâil-i muhtar (istekli fail) farz (varsayım) edilse ve toplansalar taklit edemezler.
نَفْسْ مٖيخٰواهَدْ دَرْ اٖينْ وَلْوَلَهَا زَلْزَلَهَا ذَوْقِ بَاقٖى دَرْ فَنَاىِ دُنْيَا بَازٖى
Okunuşu: Nefs mîhâhed der în velvelehâ zelzelehâ zevk-i bâkî der fenâ-yi dünyâ bâzî.
Meali: Nefis ise bu velvele ve zelzelelerde, dünya fâniliğinde baki (kalıcı) zevk ister (oynar).
Nefis ise şu vaziyeti gördükçe, bütün rûy-i zemin (yeryüzü), velvele-âlûd (gürültülü) bir zelzele-i firakta (ayrılık zelzelesinde) yuvarlanıyor gibi gördü, bir zevk-i bâki (kalıcı zevk) aradı. “Dünya-perestliğin (dünya düşkünlüğünün) terkinde (bırakılmasında) bulacaksın.” manasını aldı.
عَقْلْ مٖيبٖينَدْ اَزٖينْ زَمْزَمَهَا دَمْدَمَهَا نَظْمِ خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازٖى
Okunuşu: Akıl mîbîned ez în zemzemehâ demdemehâ nazm-ı hilkat nakş-ı hikmet kenz-i râzî.
Meali: Akıl ise bu zemzeme ve demdemelerden yaratılış düzenini, hikmet nakşını, sırlar hazinesini görür.
Akıl ise şu zemzeme-i hayvan (hayvanların fısıltısı) ve eşcardan (ağaçlardan) ve demdeme-i nebat (bitkilerin uğultusu) ve havadan gayet manidar (anlamlı) bir intizam-ı hilkat (yaratılış düzeni), bir nakş-ı hikmet (hikmet nakışı), bir hazine-i esrar (sırlar hazinesi) buluyor. Her şey, çok cihetlerle (yönlerle) Sâni’-i Zülcelal’i (Celal sahibi sanatkarı) tesbih (Allah’ı anma) ettiğini anlıyor.
اٰرْزُو مٖيدَارَدْ هَوَا اَزٖينْ هَمْهَمَهَا هَوْهَوَهَا مَرْگِ خُودْ دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازٖى
Okunuşu: Ârzû mî dâred hevâ ez în hemhemehâ hevhevehâ merg-i hod der terk-i ezvâk-ı mecâzî.
Meali: Heva ise bu hemheme ve hevhevhalardan, kendi ölümünü mecazi zevkleri terk etmekle arzu eder.
Heva-yı nefis (nefsin hevesi) ise şu hemheme-i hava (havanın fısıltısı) ve hevheve-i yapraktan (yaprağın hışırtısından) öyle bir lezzet alıyor ki bütün ezvak-ı mecazîyi (mecazi zevkleri) ona unutturup o heva-yı nefsin (nefsin hevesinin) hayatı olan zevk-i mecazîyi terk (bırakma) etmekle bu zevk-i hakikatte (gerçek zevkte) ölmek istiyor.
خَيَالْ بٖينَدْ اَزٖينْ اَشْجَارْ مَلَائِكْ رَا جَسَدْ اٰمَدْ سَمَاوٖى بَاهَزَارَانْ نَىْ
Okunuşu: Hayâl bîned ez în eşcâr melâik râ cesed âmed semâvî bâ hezârân ney.
Meali: Hayal, bu ağaçlardan meleklerin semavi bir ceset olarak binlerce neyle geldiğini görür.
Hayal ise görüyor, güya şu ağaçların müekkel (görevli kılınmış) melaikeleri (melekleri) içlerine girip her bir dalında çok neyler takılan ağaçları ceset olarak giymişler. Güya Sultan-ı Sermedî (Sonsuz Sultan), binler ney sadâsıyla (sesiyle) muhteşem (görkemli) bir resm-i küşadda (açılış töreninde) onlara onları giydirmiş ki o ağaçlar camid (cansız), şuursuz cisim gibi değil belki gayet şuurkârane (şuurlu bir şekilde) manidar (anlamlı) vaziyetleri gösteriyorlar.
اَزٖينْ نَيْهَا شُنٖيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْهَاىِ ذَاتِ حَىْ
Okunuşu: Ez în neyhâ şünîdet hûş sitâyişhâ-yi Zât-ı Hayy.
Meali: Bu neylerden akıl, Hayy olan Zât’ın övgülerini işitti.
İşte o neyler; semavî (göksel), ulvi (yüce) bir musikîden (müzikten) geliyor gibi safi (saf) ve müessirdirler (etkilidirler). Fikir, o neylerden başta Mevlana Celaleddin-i Rumî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârane (acı dolu) teşekkiyat-ı firakı (ayrılık şikayetlerini) işitmiyor. Belki Zat-ı Hayy-ı Kayyum’a (Hayy ve Kayyum olan Allah’ın Zatı’na) karşı takdim edilen teşekkürat-ı Rahmaniyeyi (Rahman’ın şükranlarını) ve tahmidat-ı Rabbaniyeyi (Rabbin hamdlerini) işitiyor.
وَرَقْهَارَا زَبَانْ دَارَنْدْ هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اٰرَنْدْ بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ
Okunuşu: Verak-hârâ zebân dârend heme Hû Hû zikr ârend beder ma’nâ-yi Hayyü Hayy.
Meali: Yaprakların dili vardır, hepsi Hû Hû zikrini Hayy ve Hayy manasında getirirler.
Madem ağaçlar, birer ceset oldu. Bütün yapraklar dahi (de) diller oldu. Demek her biri, binler dilleriyle havanın dokunmasıyla “Hû Hû” zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyatıyla (selamlarıyla) Sâni’inin (Sanatkarının) Hayy-ı Kayyum (Diri ve Her Şeyi Ayakta Tutan) olduğunu ilan ediyorlar.
چُو لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو بَرَابَرْ مٖيزَنَدْ هَرْ شَىْ
Okunuşu: Çü Lâ ilâhe illâ Hû beraber mî zened her şey.
Meali: Her şey Allah’tan başka ilah yoktur diye beraber zikreder.
Çünkü bütün eşya (varlıklar) لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو (Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilah yoktur) deyip kâinatın (evrenin) azîm (büyük) halka-i zikrinde (zikir halkasında) beraber zikrederek çalışıyorlar.
دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مٖيزَنَنْدْ اَللّٰهْ
Okunuşu: Demâdem cûyedend Yâ Hak serâser gûyedend Yâ Hayy beraber mî zenend Allâh.
Meali: Her an Ya Hak diye ararlar, baştan başa Ya Hayy derler, beraber Allah diye vururlar (zikrederler).
Vakit be-vakit lisan-ı istidat (yetenek dili) ile Cenab-ı Hak’tan hukuk-u hayatını (hayat haklarını) “Yâ Hak” deyip hazine-i rahmetten (rahmet hazinesinden) istiyorlar. Baştan başa da hayata mazhariyetleri (erişmeleri) lisanıyla (diliyle) “Yâ Hay” ismini zikrediyorlar.
فَيَا حَىُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ حَىِّ قَيُّومِ حَيَاتٖى دِهْ بَاٖينْ قَلْبِ پَرٖيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَاٖينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا اٰمٖينْ
Okunuşu: Feyâ Hayyü yâ Kayyûmu bi hakkı’smil Hayyil Kayyûmi hayâtî dih bâ în kalb-i perîşân râ istikâmet dih bâ în akl-ı müşevveş râ âmîn.
Meali: Ey Hayy (Diri) ve Kayyum (Her şeyi ayakta tutan)! Hayy ve Kayyum isminin hakkı için bu perişan kalbe hayat ver, bu karışık akla istikamet (doğruluk) ver. Amin.
*
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldızname
Bir vakit Barla’da Çam Dağı’nda yüksek bir mevkide (mevki, yer), gecede semanın (gökyüzünün) yüzüne baktım. Gelecek fıkralar (parçalar), birden hutur (hatıra gelme) etti. Yıldızların lisan-ı hal (hal dili) ile konuşmalarını hayalen (hayal ederek) işittim gibi bu yazıldı. Nazım (şiir) ve şiir bilmediğim için şiir kaidesine (kuralına) girmedi. Tahattur (hatıra gelme) olduğu gibi yazılmış.
Dördüncü Mektup ile Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nın (durağının) âhirinden (sonundan) alınmıştır.
Dinle de yıldızları şu hutbe-i şirinine (şirin hutbesine)
Name-i nurîn-i hikmet (hikmetin nurlu mektubu), bak ne takrir (açıklama) eylemiş.
Hep beraber nutka (konuşmaya) gelmiş, hak lisanıyla (gerçek dilleriyle) derler:
“Bir Kadîr-i Zülcelal’in (Celal sahibi Kadir’in) haşmet-i sultanına (saltanatının haşmetine)
Birer bürhan-ı nur-efşanız (nur saçan deliliz) vücud-u Sâni’a (Sanatkar’ın varlığına)
Hem vahdete (birliğe) hem kudrete (güce) şahitleriz biz.
Şu zeminin (yeryüzünün) yüzünü yaldızlayan
Nâzenin (nazik) mu’cizatı (mucizeleri) çün (için) melek seyranına (meleklerin seyrine).
Bu semanın (gökyüzünün) arza (yere) bakan, cennete dikkat eden
Binler müdakkik (inceleyen) gözleriz biz. (Hâşiye[8])
Hâşiye (Dipnot): Yani cennet çiçeklerinin fidanlık ve mezraacığı (ekim yeri) olan zeminin yüzünde hadsiz (sınırsız) mu’cizat-ı kudret (kudret mucizeleri) teşhir (sergileme) edildiğinden semavat (gökler) âlemindeki melaikeler (melekler) o mu’cizatı (mucizeleri), o hârikaları (harikaları) temaşa (seyretme) ettikleri gibi ecram-ı semaviyenin (gök cisimlerinin) gözleri hükmünde (statüsünde) olan yıldızlar dahi güya melaikeler gibi zemin yüzündeki nâzenin (nazik) masnuatı (sanat eserlerini) gördükçe cennet âlemine bakıyorlar. O muvakkat (geçici) hârikaları (harikaları), bâki (kalıcı) bir surette (şekilde) cennette dahi müşahede (gözlem) ediyorlar gibi bir zemine, bir cennete bakıyorlar. Yani o iki âleme nezaretleri (gözetimleri) var demektir.
Tûba-i hilkatten (yaratılışın Tuba ağacından) semavat (gökler) şıkkına (dalına), hep Kehkeşan (Samanyolu) ağsanına (dallarına)
Bir Cemil-i Zülcelal’in (Celal sahibi Güzel’in), dest-i hikmetle (hikmet eliyle) takılmış pek güzel meyveleriyiz biz.
Şu semavat (gökler) ehline birer mescid-i seyyar (seyyar mescit), birer hane-i devvar (dönen ev), birer ulvi (yüce) âşiyane (yuva)
Birer misbah-ı nevvar (nurlu lamba), birer gemi-i cebbar (güçlü gemi), birer tayyareleriz biz.
Bir Kadîr-i Zülkemal’in (Kemal sahibi Kadir’in), bir Hakîm-i Zülcelal’in (Celal sahibi Hakim’in) birer mu’cize-i kudret (kudret mucizesi), birer hârika-i sanat-ı Hâlıkane (Yaratıcı’nın sanat harikası),
Birer nadire-i hikmet (hikmet nadirliği), birer dâhiye-i hilkat (yaratılış dehâsı), birer nur âlemiyiz biz.
Böyle yüz bin dil ile yüz bin bürhan (delil) gösteririz, işittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz.
Sikkemiz (mühürümüz) bir, turramız (tuğramız) bir, Rabb’imize musahharız (boyun eğmişiz). Müsebbihiz (tesbih edenleriz), zikrederiz abîdane (kulca).
Kehkeşan’ın (Samanyolu’nun) halka-i kübrasına (en büyük halkasına) mensup (ait) birer meczuplarız (cezbe sahibi dervişleriz) biz.” dediklerini hayalen (hayal ederek) dinledim.
Risale-i Nur Külliyatından
On Yedinci Söz
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ زٖينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ۞ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعٖيدًا جُرُزًا ۞ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ ۞
Bu söz, iki âlî makam ve bir parlak zeylden ibarettir.
Hâlık-ı Rahîm ve Rezzak-ı Kerîm ve Sâni’-i Hakîm; şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrâyin suretinde yapıp bütün esmasının garaib-i nukuşuyla süslendirip küçük büyük, ulvi süflî her bir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin ve in’amattan istifade etmeye muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temaşagâha gönderir.
Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıtalara taksim ederek her bir asrı, her bir seneyi, her bir mevsimi, hattâ bir cihette her bir günü, her bir kıtayı, birer taife ruhlu mahlukatına ve nebatî masnuatına birer resmigeçit tarzında bir ulvi bayram yapmıştır.
Ve bilhassa rûy-i zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnuat-ı sağirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melaikeleri ve sekene-i semavatı seyre celbedecek bir cazibedarlık görünüyor. Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalaagâh oluyor ki akıl tarifinden âcizdir.
Fakat bu ziyafet-i İlahiye ve bayram-ı Rabbaniyedeki ism-i Rahman ve Muhyî’nin tecellilerine mukabil ism-i Kahhar ve Mümît, firak ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise وَسِعَتْ رَحْمَتٖى كُلَّ شَىْءٍ rahmetinin vüs’at-i şümulüne zahiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet-i muvafakatı vardır. Bir ciheti şudur ki:
Sâni’-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, her bir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksud olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibarıyla dünyadan merhametkârane bir tarz ile tenfir edip usandırıyor. İstirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor. Ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelan-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor.
Hem o Rahman’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor. Ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek sırat üstünde, sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.
Öyle de sair zîruh ve hayvanatın dahi kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbaniyelerinde ve evamir-i Sübhaniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i maneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinde baîd değil ki bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler belki memnun olsunlar.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Lâkin zîruhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyade istifade eden insan, dünyaya pek çok meftun ve müptela olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekaya geçmek için eser-i rahmet olarak iştiyak-engiz bir halet verir. Kendi insaniyeti dalalette boğulmayan insan, o haletten istifade eder. Rahat-ı kalp ile gider. Şimdi, o haleti intac eden vecihlerden numune olarak beşini beyan edeceğiz.
Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle dünyevî, güzel ve cazibedar şeyler üstünde fena ve zevalin damgasını ve acı manasını göstererek o insanı dünyadan ürkütüp o fâniye bedel, bir bâki matlubu arattırıyor.
İkincisi: İnsanın alâka peyda ettiği bütün ahbaplardan yüzde doksan dokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için o ciddi muhabbet sâikasıyla o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsan edip mevt ve eceli mesrurane karşılattırıyor.
Üçüncüsü: İnsandaki nihayetsiz zayıflık ve âcizliği, bazı şeylerle ihsas ettirip hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp istirahate ciddi bir arzu ve bir diyar-ı âhere gitmeye samimi bir şevk veriyor.
Dördüncüsü: İnsan-ı mü’mine nur-u iman ile gösterir ki mevt, idam değil; tebdil-i mekândır. Kabir ise zulümatlı bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise bütün şaşaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana çıkmak ve müz’iç dağdağa-i hayat-ı cismaniyeden âlem-i rahata ve meydan-ı tayeran-ı ervaha geçmek ve mahlukatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur-u Rahman’a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.
Beşincisi: Kur’an’ı dinleyen insana, Kur’an’daki ilm-i hakikati ve nur-u hakikatle dünyanın mahiyetini bildirmekliğiyle, dünyaya aşk ve alâka pek manasız olduğunu anlatmaktır. Yani, insana der ve ispat eder ki:
“Dünya, bir kitab-ı Samedanîdir. Huruf ve kelimatı nefislerine değil belki başkasının zat ve sıfât ve esmasına delâlet ediyorlar. Öyle ise manasını bil, al; nukuşunu bırak git.
Hem bir mezraadır, ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrefatını at, ehemmiyet verme.
Hem birbiri arkasında daim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmanın tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevale ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.
Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.
Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî çirkin yüzüne değil; belki Cemil-i Bâki’ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faydalı bir tenezzüh yap, dön ve o güzel manzaraları irae eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.
Hem bir misafirhanedir. Öyle ise onu yapan Mihmandar-ı Kerîm’in izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma; çık, git. Herzekârane fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle manasız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma.” gibi zahir hakikatlerle dünyanın içyüzündeki esrarı gösterip dünyadan müfarakatı gayet hafifleştirir belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin her şeyde ve her şe’ninde bir izi bulunduğunu gösterir.
İşte Kur’an, şu beş veche işaret ettiği gibi başka hususi vecihlere dahi âyât-ı Kur’aniye işaret ediyor.
Veyl o kimseye ki şu beş vecihten bir hissesi olmaya…
*
On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı
(Hâşiye[1])
Bırak bîçare feryadı, beladan gel tevekkül kıl!
Zira feryat, bela-ender, hata-ender beladır bil!
Bela vereni buldunsa atâ-ender, safa-ender beladır bil!
Bırak feryadı, şükür kıl manend-i belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan bütün dünya cefa-ender, fena-ender hebadır bil!
Cihan dolu bela başında varken ne bağırırsın küçük bir beladan, gel tevekkül kıl!
Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün.
O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Bil ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.
Hudâbin isen o kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde
Ger hodbin isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.
Demek, terki gerektir her iki halde bu dünyada.
Terki demek: Hudâ mülkü, onun izni, onun namıyla bakmakta.
Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.
Eğer nefsine talip isen çürüktür hem temelsiz de.
Eğer âfakı ister isen fena damgası üstünde.
Demek, değmez ki alınsa çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında.
*
Siyah Dutun Bir Meyvesi
(O mübarek dut başında Eski Said, Yeni Said lisanıyla söylemiştir.)
Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır.
Mütekellim nefsim değil, tilmiz-i Kur’an namına kalbimdir.
Geçen sözler hakikattir, sakın şaşma, hududundan hazer aşma,
Ecanib fikrine sapma, dalalettir kulak asma, eder elbet seni nâdim.
Görürsün en ziyadarın, zekâvette alemdarın,
O hayretten der daim: “Eyvah, kimden kime şekva edeyim, ben dahi şaştım!”
Kur’an dedirtir ben de derim, hiç de çekinmem.
Ondan ona şekva ederim, sen gibi şaşmam.
Hak’tan Hakk’a feryat ederim, sen gibi aşmam.
Yerden göğe dava ederim, sen gibi kaçmam.
Ki Kur’an’da hep dava nurdan nuradır, sen gibi caymam.
Kur’an’dadır hak hikmet, ispat ederim, muhalif felsefeyi beş para saymam.
Furkan’dadır elmas hakikat, dercan ederim, sen gibi satmam.
Halktan Hakk’a seyran ederim, sen gibi sapmam.
Dikenli yolda tayran ederim, sen gibi basmam.
Ferşten arşa şükran ederim, sen gibi asmam.
Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam.
Kabre gülerekten girerim, sen gibi ürkmem.
Ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı; sen gibi görmem.
Ahbaba kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi kızmam.
Rahmet kapısı, nur kapısı, hak kapısı, ondan sıkılmam, geri çekilmem.
Bismillah diyerek çalıyorum (Hâşiye[2]) arkama bakmam, dehşet de almam.
Elhamdülillah diyerek rahat bulup yatacağım, zahmeti çekmem, vahşette kalmam.
Allahu ekber diyerek ezan-ı haşri işitip kalkacağım (Hâşiye[3]) mahşer-i ekberden çekinmem, mescid-i a’zamdan çekilmem.
Lütf-u Yezdan, nur-u Kur’an, feyz-i iman sayesinde hiç üzülmem.
Durmayıp koşacağım, arş-ı Rahman zılline uçacağım, sen gibi şaşmam inşâallah.
*
Kalbe Farisî Olarak Tahattur Eden Bir Münâcat
هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِى الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِسٖى
Yani bu münâcat, kalbe Farisî olarak tahattur ettiğinden Farisî yazılmıştır. Evvelce matbu olan Hubab Risalesi’nde dercedilmişti.
يَارَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مٖيكَرْدَمْ دَرْدِ خُودْرَا دَرْمَانْ نَمٖى دٖيدَمْ
Yâ Rab! Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman aramak için cihat-ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Manen bana denildi ki: “Yetmez mi dert, derman sana.”
دَرْرَاسْتْ مٖى دٖيدَمْ كِه دٖى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْتْ
Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan teselli almak için baktım. Fakat gördüm ki dünkü gün, pederimin kabri ve geçmiş zaman, ecdadımın bir mezar-ı ekberi suretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi.
Hâşiye: İman, o vahşetli mezar-ı ekberi, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-ı ahbap gösterir.
وَ دَرْ چَپْ دٖيدَمْ كِه فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْتْ
Sonra soldaki istikbale baktım. Derman bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim ve istikbal ise emsalimin ve nesl-i âtinin bir kabr-i ekberi suretinde görünüp ünsiyet değil belki vahşet verdi.
Hâşiye: İman ve huzur-u iman, o dehşetli kabr-i ekberi sevimli saadet saraylarında bir davet-i Rahmaniye gösterir.
وَ اٖيمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْتْ
Soldan dahi hayır görünmediği için hazır güne baktım. Gördüm ki şu gün, güya bir tabuttur. Hareket-i mezbuhanede olan cismimin cenazesini taşıyor.
Hâşiye: İman, o tabutu, bir ticaretgâh ve şaşaalı bir misafirhane gösterir.
بَرْ سَرِ عُمْرْ جَنَازَۀِ مَنْ اٖيسْتَادَه اَسْتْ
İşbu cihetten dahi deva bulamadım. Sonra başımı kaldırıp şecere-i ömrümün başına baktım. Gördüm ki o ağacın tek meyvesi, benim cenazemdir ki o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor.
Hâşiye: İman, o ağacın meyvesini cenaze değil belki ebedî hayata mazhar ve ebedî saadete namzet olan ruhumun eskimiş yuvasından yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.
دَرْ قَدَمْ اٰبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَ خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْتْ
O cihetten dahi meyus olup başımı aşağıya eğdim. Baktım ki aşağıda ayak altında kemiklerimin toprağı ile mebde-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime dert kattı.
Hâşiye: İman, o toprağı rahmet kapısı ve cennet salonunun perdesi olduğunu gösterir.
چُونْ دَرْ پَسْ مٖينِگَرَمْ بٖينَمْ اٖينْ دُنْيَاءِ بٖى بُنْيَادْ هٖيچْ دَرْ هٖيچَسْتْ
Ondan dahi nazarı çevirip arkama baktım. Gördüm ki esassız, fâni bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil belki vahşet ve dehşet zehirini ilâve etti.
Hâşiye: İman, o zulümatta yuvarlanan dünyayı, vazifesi bitmiş, manasını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücudda bırakmış mektubat-ı Samedaniye ve sahaif-i nukuş-u Sübhaniye olduğunu gösterir.
وَ دَرْ پٖيشْ اَنْدَازَۀِ نَظَرْ مٖيكُنَمْ دَرِ قَبِرْ كُشَادَه اَسْتْ
وَ رَاهِ اَبَدْ بَدُورِ دِرَازْ بَدٖيدَارَسْتْ
Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki kabir kapısı, yolumun başında açık görünüp onun arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara çarpıyor.
Hâşiye: İman, o kabir kapısını, âlem-i nur kapısı ve o yol dahi saadet-i ebediye yolu olduğunu gösterdiğinden dertlerime hem derman hem merhem olur.
مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارٖى چٖيزٖى نٖيسْتْ دَرْ دَسْتْ
İşte şu altı cihette ünsiyet ve teselli değil belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukabil benim elimde bir cüz-i ihtiyarîden başka hiçbir şey yoktur ki ona dayanıp onunla mukabele edeyim.
Hâşiye: İman, o cüz-i lâyetecezza hükmündeki cüz-i ihtiyarî yerine, gayr-ı mütenahî bir kudrete istinad etmek için bir vesika verir ve belki iman bir vesikadır.
كِه اُو جُزْءْ هَمْ عَاجِزْ هَمْ كُوتَاهُ و هَمْ كَمْ عَيَارَسْتْ
Halbuki o cüz-i ihtiyarî denilen silah-ı insanî hem âciz hem kısadır. Hem ayarı noksandır. İcad edemez, kesbden başka hiçbir şey elinden gelmez.
Hâşiye: İman, o cüz-i ihtiyarîyi, Allah namına istimal ettirip her şeye karşı kâfi getirir. Bir askerin cüz’î kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi.
نَه دَرْ مَاضٖى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذْ اَسْتْ
Ne geçmiş zamana hulûl edebilir ne de gelecek zamana nüfuz edebilir. Mazi ve müstakbele ait emellerime ve elemlerime faydası yoktur.
Hâşiye: İman, dizginini cism-i hayvanînin elinden alıp kalbe, ruha teslim ettiği için maziye nüfuz ve müstakbele hulûl edebilir. Çünkü kalp ve ruhun daire-i hayatı geniştir.
مَيْدَانِ اُو اٖينْ زَمَانِ حَالْ و يَكْ اٰنِ سَيَّالَسْتْ
O cüz-i ihtiyarînin meydan-ı cevelanı, kısacık şu zaman-ı hazır ve bir ân-ı seyyaldir.
بَا اٖينْ هَمَه فَقْرْهَا وَ ضَعْفْهَا قَلَمِ قُدْرَتِ تُو اٰشِكَارَه نُوِشْتَه اَسْتْ
دَرْ فِطْرَتِ مَا مَيْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ سَرْمَدْ
İşte şu bütün ihtiyaçlarımla ve zayıflığımla ve fakr ve aczimle beraber altı cihetten gelen dehşetler ve vahşetlerle perişan bir halde iken; kalem-i kudretle sahife-i fıtratımda ebede uzanan arzular ve sermede yayılan emeller aşikâre bir surette yazılmıştır, mahiyetimde dercedilmiştir.
بَلْكِه هَرْ چِه هَسْتْ ، هَسْتْ
Belki dünyada ne varsa numuneleri fıtratımda vardır. Umum onlara karşı alâkadarım. Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.
دَائِرَۀِ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَائِرَۀِ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْگٖى دَارَسْتْ
İhtiyaç dairesi, nazar dairesi kadar büyüktür, geniştir.
خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ نٖيزْ رَسَدْ
دَرْ دَسْتْ هَرْچِه نٖيسْتْ دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْتْ
Hattâ hayal nereye gitse ihtiyaç dairesi dahi oraya gider. Orada da hâcet vardır. Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise hadsizdir.
دَائِرَۀِ اِقْتِدَارْ هَمْچُو دَائِرَۀِ دَسْتِ كُوتَاهْ كُوتَاهَسْتْ
Halbuki daire-i iktidar, kısa elimin dairesi kadar kısa ve dardır.
پَسْ فَقْرُ و حَاجَاتِ مَا بَقَدْرِ جِهَانَسْتْ
Demek fakr u ihtiyaçlarım, dünya kadardır.
وَ سَرْمَايَۀِ مَا هَمْ چُو جُزْءِ لَايَتَجَزَّا اَسْتْ
Sermayem ise cüz-i lâyetecezza gibi cüz’î bir şeydir.
اٖينْ جُزْءْ كُدَامْ وَ اٖينْ كَائِنَاتِ حَاجَاتْ كُدَامَسْتْ
İşte şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsal edilen hâcet nerede? Ve bu beş paralık cüz-i ihtiyarî nerede? Bununla onların mübayaasına gidilmez. Bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise başka bir çare aramak gerektir.
پَسْ دَرْ رَاهِ تُو اَزْ اٖينْ جُزْءْ نٖيزْ بَازْ مٖى گُذَشْتَنْ چَارَۀِ مَنْ اَسْتْ
O çare ise şudur ki o cüz-i ihtiyarîden dahi vazgeçip, irade-i İlahiyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Cenab-ı Hakk’ın havl ve kuvvetine iltica ederek hakikat-i tevekküle yapışmaktır. Yâ Rab! Madem çare-i necat budur. Senin yolunda o cüz-i ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum.
تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتْگٖيرِ مَنْ شَوَدْ رَحْمَتِ بٖى نِهَايَتِ تُو پَنَاهِ مَنْ اَسْتْ
Tâ senin inayetin, acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem tâ senin rahmetin, fakr u ihtiyacıma şefkat edip bana istinadgâh olabilsin, kendi kapısını bana açsın.
اٰنْ كَسْ كِه بَحْرِ بٖى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْتْ اَسْتْ
تَكْيَه نَه كُنَدْ بَرْ اٖينْ جُزْءِ اِخْتِيَارٖى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْتْ
Evet, her kim ki rahmetin nihayetsiz denizini bulsa elbette bir katre serap hükmünde olan cüz-i ihtiyarına itimat etmez, rahmeti bırakıp ona müracaat etmez.
اَيْوَاهْ اٖينْ زِنْدِگَانٖى هَمْ چُو خَابَسْتْ
وٖينْ عُمْرِ بٖى بُنْيَادْ هَمْ چُو بَادَسْتْ
Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar gider.
اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا اَسْتْ اٰمَالْ بٖى بَقَا اٰلَامْ بَبَقَا اَسْتْ
Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrur insan, zevale mahkûmdur. Süratle gidiyor. Hane-i insan olan dünya ise zulümat-ı ademe sukut eder. Emeller bekasız, elemler ruhta bâki kalır.
بِيَا اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ وُجُودِ فَانٖى خُودْرَا فَدَا كُنْ
خَالِقِ خُودْرَا كِه اٖينْ هَسْتٖى وَدٖيعَه هَسْتْ
Madem hakikat böyledir, gel ey hayata çok müştak ve ömre çok talip ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emeller ile ve elemler ile müptela bedbaht nefsim! Uyan, aklını başına al! Nasıl ki yıldız böceği kendi ışıkçığına itimat eder, gecenin hadsiz zulümatında kalır. Bal arısı, kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyasıyla yaldızlanmış müşahede eder. Öyle de kendine, vücuduna ve enaniyetine dayansan yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen, fâni vücudunu, o vücudu sana veren Hâlık’ın yolunda feda etsen bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nur-u vücud bulursun. Hem feda et. Çünkü şu vücud, sende vedia ve emanettir.
وَ مُلْكِ اُو وَ اُو دَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ
اَزْ اٰنْ سِرّٖى كِه ، نَفْىِ نَفْىْ اِثْبَاتْ اَسْتْ
Hem onun mülküdür hem o vermiştir. Öyle ise minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fena et, feda et tâ beka bulsun. Çünkü nefy-i nefiy, ispattır. Yani yok, yok ise o vardır. Yok, yok olsa var olur.
خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْرَا مٖى خَرَدْ اَزْ تُو
بَهَاىِ بٖى گِرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَسْتْ
Hâlık-ı Kerîm, kendi mülkünü senden satın alıyor. Cennet gibi büyük bir fiyatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor. Kıymetini yükselttiriyor. Yine sana hem bâki hem mükemmel bir surette verecektir. Öyle ise ey nefsim! Hiç durma. Birbiri içinde beş kârlı bu ticareti yap. Tâ beş hasaretten kurtulup beş rıbhi birden kazanasın.
*
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ
لَقَدْ اَبْكَانٖى نَعْىُ ( لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ ) مِنْ خَلٖيلِ اللّٰهِ
İbrahim aleyhisselâmdan sudûr ile kâinatın zeval ve ölümünü ilan eden na’y-ı لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ beni ağlattırdı.
فَصَبَّتْ عَيْنُ قَلْبٖى قَطَرَاتٍ بَاكِيَاتٍ مِنْ شُئُونِ اللّٰهِ
Onun için kalp gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalp gözü ağladığı gibi döktüğü her bir damlası da o kadar hazîndir, ağlattırıyor. Güya kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek Farisî fıkralardır.
لِتَفْسٖيرِ كَلَامٍ مِنْ حَكٖيمٍ اَىْ نَبِىٍّ فٖى كَلَامِ اللّٰهِ
İşte o damlalar ise Nebiyy-i Peygamber olan bir Hakîm-i İlahî’nin kelâmullah içinde bulunan bir kelâmının bir nevi tefsiridir.
نَمٖى زٖيبَاسْتْ اُفُولْدَه گُمْ شُدَنْ مَحْبُوبْ
Güzel değil batmakla gaib olan bir mahbub. Çünkü zevale mahkûm, hakiki güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalp ile sevilmez ve sevilmemeli.
نَمٖى اَرْزَدْ غُرُوبْدَه غَيْبْ شُدَنْ مَطْلُوبْ
Bir matlub ki gurûbda gaybubet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki kalp ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın.
نَمٖى خٰواهَمْ فَنَادَه مَحْوْ شُدَنْ مَقْصُودْ
Bir maksud ki fenada mahvoluyor, o maksudu istemem. Çünkü fâniyim, fâni olanı istemem; neyleyeyim?
نَمٖى خٰوانَمْ زَوَالْدَه دَفْنْ شُدَنْ مَعْبُودْ
Bir mabud ki zevalde defnoluyor; onu çağırmam, ona iltica etmem. Çünkü nihayetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük dertlerime deva bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevalden kendini kurtaramayan nasıl mabud olur?
عَقْلْ فَرْيَادْ مٖى دَارَدْ نِدَاءِ ( لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ )مٖى زَنَدْ رُوحَمْ
Evet, zahire müptela olan akıl, şu keşmekeş kâinatta perestiş ettiği şeylerin zevalini görmek ile meyusane feryat eder ve bâki bir mahbubu arayan ruh dahi لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ feryadını ilan ediyor.
نَمٖى خٰواهَمْ نَمٖى خٰوانَمْ نَمٖى تَابَمْ فِرَاقٖى
İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem müfarakatı.
نَمٖى اَرْزَدْ مَرَاقَه اٖينْ زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلَاقٖى
Der-akab zeval ile acılanan mülakatlar, keder ve meraka değmez. İştiyaka hiç lâyık değildir. Çünkü zeval-i lezzet, elem olduğu gibi zeval-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecazî âşıkların divanları, yani aşknameleri olan manzum kitapları, şu tasavvur-u zevalden gelen elemden birer feryattır. Her birinin bütün divan-ı eş’arının ruhunu eğer sıksan elemkârane birer feryat damlar.
اَزْ اٰنْ دَرْدٖى گِرٖينِ ( لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ ) مٖى زَنَدْ قَلْبَمْ
İşte o zeval-âlûd mülakatlar, o elemli mecazî muhabbetler derdinden ve belasındandır ki kalbim İbrahimvari لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor.
دَرْ اٖينْ فَانٖى بَقَا خَازٖى بَقَا خٖيزَدْ فَنَادَنْ
Eğer şu fâni dünyada beka istiyorsan beka, fenadan çıkıyor. Nefs-i emmare cihetiyle fena bul ki bâki olasın.
فَنَا شُدْ هَمْ فَدَا كُنْ هَمْ عَدَمْ بٖينْ كِه اَزْ دُنْيَا بَقَايَه رَاهْ فَنَادَنْ
Dünya-perestlik esasatı olan ahlâk-ı seyyieden tecerrüd et, fâni ol. Daire-i mülkünde ve malındaki eşyayı, Mahbub-u Hakiki yolunda feda et. Mevcudatın adem-nüma âkıbetlerini gör. Çünkü şu dünyadan bekaya giden yol, fenadan gidiyor.
فِكِرْ فٖيزَارْ مٖى دَارَدْ اَنٖينِ ( لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ ) مٖى زَنَدْ وِجْدَانْ
Esbab içine dalan fikr-i insanî, şu zelzele-i zeval-i dünyadan hayrette kalıp meyusane fîzar ediyor. Vücud-u hakiki isteyen vicdan, İbrahimvari لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ enîniyle mahbubat-ı mecaziyeden ve mevcudat-ı zâileden kat-ı alâka edip Mevcud-u Hakiki’ye ve Mahbub-u Sermedî’ye bağlanıyor.
بِدَانْ اَىْ نَفْسِ نَادَانَمْ كِه دَرْ هَرْ فَرْدْ اَزْ فَانٖى دُو رَاهْ هَسْتْ
بَا بَاقٖى دُو سِرِّ جَانِ جَانَانٖى
Ey nâdan nefsim! Bil ki çendan dünya ve mevcudat fânidir. Fakat her fâni şeyde, bâkiye îsal eden iki yol bulabilirsin ve can-ı canan olan Mahbub-u Lâyezal’in tecelli-i cemalinden iki lem’ayı, iki sırrı görebilirsin. Ân şart ki suret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen…
كِه دَرْ نِعْمَتْهَا اِنْعَامْ هَسْتْ وَ پَسْ اٰثَارْهَا اَسْمَا بِگٖيرْ مَغْزٖى وَ مٖيزَنْ دَرْ فَنَا اٰنْ قِشْرِ بٖى مَعْنَا
Evet, nimet içinde in’am görünür; Rahman’ın iltifatı hissedilir. Nimetten in’ama geçsen Mün’im’i bulursun. Hem her eser-i Samedanî, bir mektup gibi bir Sâni’-i Zülcelal’in esmasını bildirir. Nakıştan manaya geçsen esma yoluyla müsemmayı bulursun. Madem şu masnuat-ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et. Manasız kabuğunu, kışrını acımadan fena seyline atabilirsin.
بَلٖى اٰثَارْهَا گُويَنْدْ زِاَسْمَا لَفْظِ پُرْ مَعْنَا بِخَانْ مَعْنَا وَ مٖيزَنْ دَرْ هَوَا اٰنْ لَفْظِ بٖى سَوْدَا
Evet, masnuatta hiçbir eser yok ki çok manalı bir lafz-ı mücessem olmasın, Sâni’-i Zülcelal’in çok esmasını okutturmasın. Madem şu masnuat elfazdır, kelimat-ı kudrettir; manalarını oku, kalbine koy. Manasız kalan elfazı, bilâ-perva zevalin havasına at. Arkalarından alâkadarane bakıp meşgul olma.
عَقْلْ فَرْيَادْ مٖى دَارَدْ غِيَاثِ ( لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ ) مٖيزَنْ اَىْ نَفْسَمْ
İşte zahir-perest ve sermayesi âfakî malûmattan ibaret olan akl-ı dünyevî, böyle silsile-i efkârı hiçe ve ademe incirar ettiğinden, hayretinden ve haybetinden meyusane feryat ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Madem ufûl edenlerden ve zeval bulanlardan ruh elini çekti. Kalp dahi mecazî mahbublardan vazgeçti. Vicdan dahi fânilerden yüzünü çevirdi. Sen dahi bîçare nefsim, İbrahimvari لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ gıyasını çek, kurtul.
چِه خُوشْ گُويَدْ اُو شَيْدَا جَامٖى عِشْقْ خُوىْ
Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan Mevlana Câmî, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için bak ne güzel söylemiş:
يَكٖى خٰواهْ يَكٖى خٰوانْ يَكٖى جُوىْ يَكٖى بٖينْ يَكٖى دَانْ يَكٖى گُوىْ demiştir. (Hâşiye[4])
1 – Yani yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor.
2 – Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor.
3 – Biri talep et, başkalar lâyık değiller.
4 – Biri gör, başkalar her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar.
5 – Biri bil, marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır.
6 – Biri söyle, ona ait olmayan sözler malayani sayılabilir.
نَعَمْ صَدَقْتَ اَىْ جَامٖى
هُوَ الْمَطْلُوبُ § هُوَ الْمَحْبُوبُ § هُوَ الْمَقْصُودُ § هُوَ الْمَعْبُودُ
Evet Câmî, pek doğru söyledin. Hakiki mahbub, hakiki matlub, hakiki maksud, hakiki mabud; yalnız odur.
كِه لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو بَرَابَرْ مٖيزَنَدْ عَالَمْ
Çünkü bu âlem bütün mevcudatıyla muhtelif dilleriyle, ayrı ayrı nağamatıyla zikr-i İlahînin halka-i kübrasında beraber لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو der, vahdaniyete şehadet eder. لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ in açtığı yaraya merhem sürüyor ve alâkayı kestiği mecazî mahbublara bedel, bir Mahbub-u Lâyezalî’yi gösteriyor.
*
Bundan yirmi beş sene kadar evvel İstanbul Boğazı’ndaki Yuşa Tepesi’nde, dünyanın terkine karar verdiğim bir zamanda, bir kısım mühim dostlarım beni dünyaya, eski vaziyetime döndürmek için yanıma geldiler. Dedim: “Yarına kadar beni bırakınız, istihare edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki levha hutur etti. Şiire benzer fakat şiir değiller. O mübarek hatıranın hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi muhafaza edildi.
Yirmi Üçüncü Söz’ün âhirine ilhak edilmişti. Makam münasebetiyle buraya alındı.
Birinci Levha
Ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder levhadır.
Beni dünyaya çağırma Ona geldim fena gördüm.
Demâ gaflet hicab oldu Ve nur-u Hak nihan gördüm.
Bütün eşya-yı mevcudat Birer fâni muzır gördüm.
Vücud desen onu giydim Âh ademdi çok bela gördüm.
Hayat desen onu tattım Azap-ender azap gördüm.
Akıl ayn-ı ikab oldu Bekayı bir bela gördüm.
Ömür ayn-ı heva oldu Kemal ayn-ı heba gördüm.
Amel ayn-ı riya oldu Emel ayn-ı elem gördüm.
Visal nefs-i zeval oldu Devayı ayn-ı dâ’ gördüm.
Bu envar zulümat oldu Bu ahbabı yetim gördüm.
Bu savtlar na’y-ı mevt oldu Bu ahyayı mevat gördüm.
Ulûm evhama kalboldu Hikemde bin sekam gördüm.
Lezzet ayn-ı elem oldu Vücudda bin adem gördüm.
Habib desen onu buldum Âh firakta çok elem gördüm.
İkinci Levha
Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder levhadır.
Demâ gaflet zeval buldu Ve nur-u Hak ayân gördüm.
Vücud bürhan-ı Zat oldu Hayat mir’at-ı Hak’tır gör.
Akıl miftah-ı kenz oldu Fena bab-ı bekadır gör.
Kemalin lem’ası söndü Fakat şems-i Cemal var gör.
Zeval ayn-ı visal oldu Elem ayn-ı lezzettir gör.
Ömür nefs-i amel oldu Ebed ayn-ı ömürdür gör.
Zalâm zarf-ı ziya oldu Bu mevtte hak hayat var gör.
Bütün eşya enis oldu Bütün asvat zikirdir gör.
Bütün zerrat-ı mevcudat Birer zâkir, müsebbih gör.
Fakrı kenz-i gına buldum Aczde tam kuvvet var gör.
Eğer Allah’ı buldunsa Bütün eşya senindir gör.
Eğer Mâlik-i Mülk’e memlûk isen Onun mülkü senindir gör.
Eğer hodbin ve kendi nefsine mâlik isen Bilâ-addin beladır gör,
Bilâ-haddin azaptır tat Bilâ-gayet ağırdır gör.
Eğer hakiki abd-i hudâbin isen Hudutsuz bir safadır gör,
Hesapsız bir sevap var tat Nihayetsiz saadet gör.
*
Yirmi beş sene evvel ramazanda ikindiden sonra Şeyh-i Geylanî’nin (ks) Esma-i Hüsna manzumesini okudum. Bana bir arzu geldi ki esma-i hüsna ile bir münâcat yazayım. Fakat o vakit bu kadar yazıldı. O kudsî üstadımın mübarek münâcat-ı esmaiyesine bir nazire yapmak istedim. Heyhat! Nazma istidadım yok. Yapamadım, noksan kaldı.
Bu münâcat, Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üçüncü Mektup’u olan Pencereler Risalesi’ne ilhak edilmişti. Makam münasebetiyle buraya alındı.
هُوَ الْبَاقٖى
حَكٖيمُ الْقَضَايَا نَحْنُ فٖى قَبْضِ حُكْمِهٖ § هُوَ الْحَكَمُ الْعَدْلُ لَهُ الْاَرْضُ وَ السَّمَاءُ
عَلٖيمُ الْخَفَايَا وَ الْغُيُوبِ فٖى مُلْكِهٖ § هُوَ الْقَادِرُ الْقَيُّومُ لَهُ الْعَرْشُ وَ الثَّرَاءُ
لَطٖيفُ الْمَزَايَا وَ النُّقُوشِ فٖى صُنْعِهٖ § هُوَ الْفَاطِرُ الْوَدُودُ لَهُ الْحُسْنُ وَ الْبَهَاءُ
جَلٖيلُ الْمَرَايَا وَ الشُّؤُنِ فٖى خَلْقِهٖ § هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ لَهُ الْعِزُّ وَ الْكِبْرِيَاءُ
بَدٖيعُ الْبَرَايَا نَحْنُ مِنْ نَقْشِ صُنْعِهٖ § هُوَ الدَّائِمُ الْبَاقٖى لَهُ الْمُلْكُ وَ الْبَقَاءُ
كَرٖيمُ الْعَطَايَا نَحْنُ مِنْ رَكْبِ ضَيْفِهٖ § هُوَ الرَّزَّاقُ الْكَافٖى لَهُ الْحَمْدُ وَ الثَّنَاءُ
جَمٖيلُ الْهَدَايَا نَحْنُ مِنْ نَسْجِ عِلْمِهٖ § هُوَ الْخَالِقُ الْوَافٖى لَهُ الْجُودُ وَ الْعَطَاءُ
سَمٖيعُ الشَّكَايَا وَ الدُّعَاءِ لِخَلْقِهٖ § هُوَ الرَّاحِمُ الشَّافٖى لَهُ الشُّكْرُ وَ الثَّنَاءُ
غَفُورُ الْخَطَايَا وَ الذُّنُوبِ لِعَبْدِهٖ § هُوَ الْغَفَّارُ الرَّحٖيمُ لَهُ الْعَفْوُ وَ الرِّضَاءُ
Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
“Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç-ender hiçim fakat bu mevcudatı umumen isterim.”
*
Barla Yaylası Çam, Katran, Ardıç, Karakavağın Bir Meyvesidir
(Makam münasebetiyle buraya alınmış, On Birinci Mektup’un bir parçasıdır.)
Bir vakit esaretimde dağ başında azametli çam ve katran ve ardıç ağaçlarının heybet-nüma suretlerini, hayret-feza vaziyetlerini temaşa ederken pek latîf bir rüzgâr esti. O vaziyeti pek muhteşem ve şirin, velvele-âlûd bir zelzele-i raks-nüma, bir tesbihat-ı cezbe-eda suretine çevirdiğinden eğlence temaşası, nazar-ı ibrete ve sem’-i hikmete döndü. Birden Ahmed-i Cezerî’nin Kürtçe şu fıkrası:
هَرْكَسْ بِتَمَاشَاگَهِ حُسْنَاتَه زِهَرْ جَاىْ تَشْبٖيهِ نِگَارَانْ بِجَمَالَاتَه دِنَازِنْ
hatırıma geldi. Kalbim, ibret manalarını ifade için şöyle ağladı:
يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَاگَهِ صُنْعِ تُو زِهَرْجَاىْ بَتَازٖى
زِنِشٖيبُ اَزْ فِرَازٖى مَانَنْدِ دَلَّالَانْ بِنِدَاءِ بِاٰوَازٖى
دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو دَرْ رَقْصْ بَازٖى
زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بِگَازٖى
زِشٖيرٖينٖى اٰوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازٖى
اَزْوَىْ رَقْصَ اٰمَدْ جَذْبَه خَازٖى
اَزٖينْ اٰثَارِ رَحْمَتْ يَافْتْ هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبٖيحُ نَمَازٖى
اٖيسْتَادَسْتْ هَرْ يَكٖى بَرْ سَنْگِ بَالَا سَرْفِرَازٖى
دِرَازْ كَرْدَسْتْ دَسْتْهَارَا بَدَرْگَاهِ اِلٰهٖى هَمْ چُو شَهْبَازٖى
بِجُنْبٖيدَسْتْ زُلْفْهَارَا بَشَوْقْ اَنْگٖيزِ شَهْنَازٖى
بَبَالَا مٖيزَنَنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ عِشْقْ بَازٖى
مٖيدِهَدْ هُوشَه گِرٖينْهَاىِ دَرٖينْهَاىِ زَوَالٖى اَزْ حُبِّ مَجَازٖى
بَرْ سَرِ مَحْمُودْهَا نَغْمَهَاىِ حُزْنْ اَنْگٖيزِ اَيَازٖى
مُرْدَهَارَا نَغْمَهَاىِ اَزَلٖى اَزْ حُزْنْ اَنْگٖيزِ نَوَازٖى
رُوحَه مٖى اٰيَدْ اَزُو زَمْزَمَۀِ نَازُ نِيَازٖى
قَلْبْ مٖيخٰوانَدْ اَزٖينْ اٰيَاتْهَا سِرِّ تَوْحٖيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازٖى
نَفْسْ مٖيخٰواهَدْ دَرْ اٖينْ وَلْوَلَهَا زَلْزَلَهَا ذَوْقِ بَاقٖى دَرْ فَنَاىِ دُنْيَا بَازٖى
عَقْلْ مٖيبٖينَدْ اَزٖينْ زَمْزَمَهَا دَمْدَمَهَا نَظْمِ خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازٖى
اٰرْزُو مٖيدَارَدْ هَوَا اَزٖينْ هَمْهَمَهَا هَوْهَوَهَا مَرْگِ خُودْ دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازٖى
خَيَالْ بٖينَدْ اَزٖينْ اَشْجَارْ مَلَائِكْ رَا جَسَدْ اٰمَدْ سَمَاوٖى بَاهَزَارَانْ نَىْ
اَزٖينْ نَيْهَا شُنٖيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْهَاىِ ذَاتِ حَىْ
وَرَقْهَارَا زَبَانْ دَارَنْدْ هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اٰرَنْدْ بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ
چُو لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو بَرَابَرْ مٖيزَنَدْ هَرْ شَىْ
دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مٖيزَنَنْدْ اَللّٰهْ
فَيَا حَىُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ حَىِّ قَيُّومِ
حَيَاتٖى دِهْ بَاٖينْ قَلْبِ پَرٖيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَاٖينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا اٰمٖينْ
Barla yaylası Tepelice’de çam, katran, ardıç, karakavak meyvesi hakkında yazılan Farisî beyitlerin manası:
هَرْكَسْ بِتَمَاشَاگَهِ حُسْنَاتَه زِهَرْ جَاىْ تَشْبٖيهِ نِگَارَانْ بِجَمَالَاتَه دِنَازِنْ
Hatırıma geldi. Kalbim dahi ibret manalarını ifade için şöyle ağladı:
Yani senin temaşageh-i hüsnüne, herkes her yerden koşup gelmiş. Senin cemalinle nazdarlık ediyorlar.
يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَاگَهِ صُنْعِ تُو زِهَرْجَاىْ بَتَازٖى
Her zîhayat, senin temaşageh-i sanatın olan zemin yüzüne her yerden çıkıp bakıyorlar.
زِنِشٖيبُ اَزْ فِرَازٖى مَانَنْدِ دَلَّالَانْ بِنِدَاءِ بِاٰوَازٖى
Aşağıdan, yukarıdan dellâllar gibi çıkıp bağırıyorlar.
دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو (نُسْخَه: زِهَوَاىِ شَوْقِ تُو) دَرْ رَقْص بَازٖى
Senin cemal-i nakşından keyiflenip o dellâl-misal ağaçlar oynuyorlar.
زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بِگَازٖى
Senin kemal-i sanatından neşelenip güzel güzel sadâ veriyorlar.
زِشٖيرٖينٖى اٰوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازٖى
Güya sadâlarının tatlılığı, onları da neşelendirip nâzeninane bir naz ettiriyor.
اَزْوَىْ رَقْصَه اٰمَدْ جَذْبَه خَازٖى
İşte ondandır ki şu ağaçlar raksa gelmiş, cezbe istiyorlar.
اَزٖينْ اٰثَارِ رَحْمَتْ يَافْتْ هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبٖيحُ نَمَازٖى
Şu rahmet-i İlahiyenin âsârıyladır ki her zîhayat, kendine mahsus tesbih ve namazın dersini alıyorlar.
اٖيسْتَادَسْتْ هَرْ يَكٖى بَرْ سَنْگِ بَالَا سَرْفِرَازٖى
Ders aldıktan sonra her bir ağaç, yüksek bir taş üstünde arşa başını kaldırıp durmuşlar.
دِرَازْ كَرْدَسْتْ دَسْتْهَارَا بَدَرْگَاهِ اِلٰهٖى هَمْ چُو شَهْبَازٖى
Her birisi, yüzler ellerini Şehbaz-ı Kalender (Hâşiye[5]) gibi dergâh-ı İlahîye uzatıp muhteşem bir ibadet vaziyetini almışlar.
بِجُنْبٖيدَسْتْ زُلْفْهَارَا بَشَوْقْ اَنْگٖيزِ شَهْنَازٖى
(Hâşiye[6])
Oynattırıyorlar, zülüfvari küçük dallarını ve onunla, temaşa edenlere de latîf şevklerini ve ulvi zevklerini ihtar ediyorlar.
بَبَالَا مٖيزَنَنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ عِشْقْ بَازٖى
Aşkın “Hây Hûy” perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi sadâ veriyorlar. (Nüsha[7])
مٖيدِهَدْ هُوشَه گِرٖينْهَاىِ دَرٖينْهَاىِ زَوَالٖى اَزْ حُبِّ مَجَازٖى
Fikre şu vaziyetten şöyle bir mana geliyor: Mecazî muhabbetlerin zeval elemiyle gelen ağlayış hem derinden derine hazîn bir enîni ihtar ediyorlar.
بَرْ سَرِ مَحْمُودْهَا نَغْمَهَاىِ حُزْنْ اَنْگٖيزِ اَيَازٖى
Mahmudların, yani Sultan Mahmud gibi mahbubundan ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüzün-âlûd mahbublarının nağmesinin tarzını işittiriyorlar.
مُرْدَهَارَا نَغْمَهَاىِ اَزَلٖى اَزْ حُزْنْ اَنْگٖيزِ نَوَازٖى
Dünyevî sadâların ve sözlerin dinlemesinden kesilmiş olan ölmüşlere; ezelî nağmeleri, hüzün-engiz sadâları işittiriyor gibi bir vazifesi var görünüyorlar.
رُوحَه مٖى اٰيَدْ اَزُو زَمْزَمَۀِ نَازُ نِيَازٖى
Ruh ise şu vaziyetten şöyle anladı ki eşya, tesbihat ile Sâni’-i Zülcelal’in tecelliyat-ı esmasına mukabele edip bir naz niyaz zemzemesidir, geliyor.
قَلْبْ مٖيخٰوانَدْ اَزٖينْ اٰيَاتْهَا سِرِّ تَوْحٖيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازٖى
Kalp ise şu her biri birer âyet-i mücesseme hükmünde olan şu ağaçlardan sırr-ı tevhidi, bu i’cazın ulüvv-ü nazmından okuyor. Yani, hilkatlerinde o derece hârika bir intizam, bir sanat, bir hikmet vardır ki bütün esbab-ı kâinat birer fâil-i muhtar farz edilse ve toplansalar taklit edemezler.
نَفْسْ مٖيخٰواهَدْ دَرْ اٖينْ وَلْوَلَهَا زَلْزَلَهَا ذَوْقِ بَاقٖى دَرْ فَنَاىِ دُنْيَا بَازٖى
Nefis ise şu vaziyeti gördükçe, bütün rûy-i zemin, velvele-âlûd bir zelzele-i firakta yuvarlanıyor gibi gördü, bir zevk-i bâki aradı. “Dünya-perestliğin terkinde bulacaksın.” manasını aldı.
عَقْلْ مٖيبٖينَدْ اَزٖينْ زَمْزَمَهَا دَمْدَمَهَا نَظْمِ خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازٖى
Akıl ise şu zemzeme-i hayvan ve eşcardan ve demdeme-i nebat ve havadan gayet manidar bir intizam-ı hilkat, bir nakş-ı hikmet, bir hazine-i esrar buluyor. Her şey, çok cihetlerle Sâni’-i Zülcelal’i tesbih ettiğini anlıyor.
اٰرْزُو مٖيدَارَدْ هَوَا اَزٖينْ هَمْهَمَهَا هَوْهَوَهَا مَرْگِ خُودْ دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازٖى
Heva-yı nefis ise şu hemheme-i hava ve hevheve-i yapraktan öyle bir lezzet alıyor ki bütün ezvak-ı mecazîyi ona unutturup o heva-yı nefsin hayatı olan zevk-i mecazîyi terk etmekle bu zevk-i hakikatte ölmek istiyor.
خَيَالْ بٖينَدْ اَزٖينْ اَشْجَارْ مَلَائِكْ رَا جَسَدْ اٰمَدْ سَمَاوٖى بَاهَزَارَانْ نَىْ
Hayal ise görüyor, güya şu ağaçların müekkel melaikeleri içlerine girip her bir dalında çok neyler takılan ağaçları ceset olarak giymişler. Güya Sultan-ı Sermedî, binler ney sadâsıyla muhteşem bir resm-i küşadda onlara onları giydirmiş ki o ağaçlar camid, şuursuz cisim gibi değil belki gayet şuurkârane manidar vaziyetleri gösteriyorlar.
اَزٖينْ نَيْهَا شُنٖيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْهَاىِ ذَاتِ حَىْ
İşte o neyler; semavî, ulvi bir musikîden geliyor gibi safi ve müessirdirler. Fikir, o neylerden başta Mevlana Celaleddin-i Rumî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârane teşekkiyat-ı firakı işitmiyor. Belki Zat-ı Hayy-ı Kayyum’a karşı takdim edilen teşekkürat-ı Rahmaniyeyi ve tahmidat-ı Rabbaniyeyi işitiyor.
وَرَقْهَارَا زَبَانْ دَارَنْدْ هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اٰرَنْدْ بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ
Madem ağaçlar, birer ceset oldu. Bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek her biri, binler dilleriyle havanın dokunmasıyla “Hû Hû” zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyatıyla Sâni’inin Hayy-ı Kayyum olduğunu ilan ediyorlar.
چُو لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو بَرَابَرْ مٖيزَنَدْ هَرْ شَىْ
Çünkü bütün eşya لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو deyip kâinatın azîm halka-i zikrinde beraber zikrederek çalışıyorlar.
دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مٖيزَنَنْدْ اَللّٰهْ
Vakit be-vakit lisan-ı istidat ile Cenab-ı Hak’tan hukuk-u hayatını “Yâ Hak” deyip hazine-i rahmetten istiyorlar. Baştan başa da hayata mazhariyetleri lisanıyla “Yâ Hay” ismini zikrediyorlar.
فَيَا حَىُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ حَىِّ قَيُّومِ
حَيَاتٖى دِهْ بَاٖينْ قَلْبِ پَرٖيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَاٖينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا اٰمٖينْ
*
Bir vakit Barla’da Çam Dağı’nda yüksek bir mevkide, gecede semanın yüzüne baktım. Gelecek fıkralar, birden hutur etti. Yıldızların lisan-ı hal ile konuşmalarını hayalen işittim gibi bu yazıldı. Nazım ve şiir bilmediğim için şiir kaidesine girmedi. Tahattur olduğu gibi yazılmış.
Dördüncü Mektup ile Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nın âhirinden alınmıştır.
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldızname
Dinle de yıldızları şu hutbe-i şirinine
Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:
“Bir Kadîr-i Zülcelal’in haşmet-i sultanına
Birer bürhan-ı nur-efşanız vücud-u Sâni’a
Hem vahdete hem kudrete şahitleriz biz.
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nâzenin mu’cizatı çün melek seyranına.
Bu semanın arza bakan, cennete dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz. (Hâşiye[8])
Tûba-i hilkatten semavat şıkkına, hep Kehkeşan ağsanına
Bir Cemil-i Zülcelal’in, dest-i hikmetle takılmış pek güzel meyveleriyiz biz.
Şu semavat ehline birer mescid-i seyyar, birer hane-i devvar, birer ulvi âşiyane
Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar, birer tayyareleriz biz.
Bir Kadîr-i Zülkemal’in, bir Hakîm-i Zülcelal’in birer mu’cize-i kudret, birer hârika-i sanat-ı Hâlıkane,
Birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz.
Böyle yüz bin dil ile yüz bin bürhan gösteririz, işittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz.
Sikkemiz bir, turramız bir, Rabb’imize musahharız. Müsebbihiz, zikrederiz abîdane.
Kehkeşan’ın halka-i kübrasına mensup birer meczuplarız biz.” dediklerini hayalen dinledim.
*
[1] Hâşiye: Bu İkinci Makam’daki parçalar şiire benzer fakat şiir değiller. Kasdî nazmedilmemişler. Belki hakikatlerin kemal-i intizamı cihetinde, bir derece manzum suretini almışlar.
[2] Hâşiye: Eyvah diyerek kaçmıyorum.
[3] Hâşiye: İsrafil’in ezanını fecr-i haşirde işitip Allahu ekber diyerek kalkacağım. Salât-ı kübradan çekilmem, mecma-ı ekberden çekinmem.
[4] Hâşiye: Yalnız bu satır Mevlana Câmî’nin kelâmıdır.
[5] Hâşiye: Şehbaz-ı Kalender, meşhur bir kahramandır ki Şeyh-i Geylanî’nin irşadıyla dergâh-ı İlahîye iltica edip mertebe-i velayete çıkmıştır.
[6] Hâşiye: Şehnaz-ı Çelkezî, kırk örme saç ile meşhur bir dünya güzelidir.
[7] Nüsha: Şu nüsha, mezaristandaki ardıç ağacına bakar:
بَبَالَا مٖيزَنَنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ چَرْخِ بَازٖى § مُرْدَهَارَا نَغْمَهَاىِ اَزَلٖى اَزْ حُزْنْ اَنْگٖيزِ نَوَازٖى
[8] Hâşiye: Yani cennet çiçeklerinin fidanlık ve mezraacığı olan zeminin yüzünde hadsiz mu’cizat-ı kudret teşhir edildiğinden semavat âlemindeki melaikeler o mu’cizatı, o hârikaları temaşa ettikleri gibi ecram-ı semaviyenin gözleri hükmünde olan yıldızlar dahi güya melaikeler gibi zemin yüzündeki nâzenin masnuatı gördükçe cennet âlemine bakıyorlar. O muvakkat hârikaları, bâki bir surette cennette dahi müşahede ediyorlar gibi bir zemine, bir cennete bakıyorlar. Yani o iki âleme nezaretleri var demektir.
