Onuncu Lem’a



İzahlı Metin

Onuncu Lem’a

Şefkat Tokatları Risalesi

*Bismillahirrahmanirrahim* *(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)*

*Yevme tecidu kullu nefsin mâ amilet min hayrin muhdaran ve mâ amilet min sûin teveddu lev enne beynehâ ve beynehû emeden baîdâ, ve yuhazzirukumullâhu nefseh, vallâhu raûfun bil ibâd.*

(O gün herkes, yaptığı her iyiliği karşısında hazırlanmış bulur. Yaptığı her kötülüğün ise kendisiyle arasında çok uzun bir mesafe olmasını ister. Allah, size kendisinden sakınmanızı emreder. Allah, kullarına karşı çok şefkatlidir.)

Bu ayetin bir sırrını, Kur’an hizmetindeki arkadaşlarımın insan olmalarının bir gereği olarak yaptıkları yanlışlık ve hatalar sonucunda yedikleri şefkat tokatlarını anlatarak tefsir ediyor. Bu vesileyle, Kur’an hizmetinin bir kerametler silsilesi olduğu ve bu kutsal hizmetin çevresinde Allah’ın izniyle gözcülük eden ve himmet ve duasıyla yardım eden Gavs-ı Azam’ın (Abdülkadir Geylani’nin) bir tür kerameti açıklanacaktır. Böylece bu kutsal hizmette bulunanlar, ciddiyetlerini koruyup hizmetlerinde sebat etsinler.

Bu kutsal hizmetin kerameti üç çeşittir:

Birinci çeşit: O hizmeti hazırlamak ve hizmetkârlarını o hizmete yönlendirmek yönüdür.

İkinci kısım: Engelleri ortadan kaldırmak ve zararlı kişilerin şerrini defedip onları tokatlamaktır.

Bu iki kısmın olayları hem çoktur hem de çok uzundur. (*[1]) Başka bir zamana erteleyerek, en hafif olan üçüncü bir kısımdan bahsedeceğiz.

Üçüncü kısım şudur ki: Hizmette samimiyetle çalışanlara bir gevşeklik geldiği zaman, şefkatli bir tokat yerler, kendilerine gelerek yine o hizmete girerler. Bu kısmın olayları yüzden fazladır. Yalnız yirmi olaydan on üç on dördünde şefkatli tokat yenilmiş, altı yedisinde ise caydırıcı tokat görülmüştür.

BİRİNCİSİ: Bu çaresiz Said’dir. Ne zaman hizmette bir gevşeklik gösterip “Bana ne?” diyerek şahsi işlerimle meşgul olduysam bir tokat yemişim. Hatta şu kanaate vardım ki, ihmalimden dolayı tokat yedim. Çünkü hangi amacım beni aldatıp hizmetten uzaklaştırmışsa, onun tam tersiyle tokat yedim. Diğer samimi arkadaşlarımın da yedikleri şefkat tokatlarına dikkat ettikçe, benim gibi hangi amaçla hizmeti ihmal etmişlerse onun tam tersiyle şefkat tokatları yediklerinden, bu olayların Kur’an hizmetinin bir kerameti olduğuna kanaatimiz gelmiştir.

Mesela bu çaresiz Said, Van’da Kur’an hakikatlerini ders vermekle meşgul olduğum sürece, Şeyh Said olayları zamanında vesveseli hükümet hiçbir şekilde bana ilişmedi ve ilişemedi. Ne zaman ki “Bana ne?” dedim, kendi nefsimi düşündüm ve ahiretimi kurtarmak için Erek Dağı’nda harabe bir mağara gibi bir yere çekildim, işte o zaman sebepsiz yere beni alıp sürgün ettiler. Burdur’a getirildim.

Orada yine Kur’an hizmetinde bulunduğum sürece –o vakit sürgündekilere çok dikkat ediliyordu, her akşam karakola gidip imza vermekle yükümlü oldukları halde– ben ve samimi talebelerim bu durumdan istisna tutulduk. Ben hiçbir zaman imza vermeye gitmedim, hükümeti tanımadım. Oranın valisi, oraya gelen Fevzi Paşa’ya beni şikâyet etmiş. Fevzi Paşa demiş ki: “Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz!” Bu sözü ona söylettiren, Kur’an hizmetinin kutsallığıdır. Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnızca ahiretimi düşünmek fikri bana üstün geldi ve Kur’an hizmetinde geçici bir gevşeklik olduysa, amacımın tersiyle tokat yedim. Yani bir sürgün yerinden diğerine (Isparta’ya) gönderildim.

Isparta’da yine hizmetin başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra bazı korkak insanlar uyararak, “Belki hükümet bu durumdan hoşlanmayacak, biraz yavaş hareket etsen daha iyi olur” dediler. Bende tekrar yalnız kendimi düşünme fikri kuvvet buldu. “Aman, insanlar gelmesin” dedim. Yine o sürgün yerinden de üçüncü sürgün olarak Barla’ya gönderildim.

Barla’da ne zaman bana bir gevşeklik gelmişse, ne zaman yalnızca kendimi düşünme fikri güçlenmişse, bu dünya ehlinden yılan gibi bazı münafıklar bana musallat olmuştur. Bu sekiz senede seksen olayı, kendi başımdan geçtiği için anlatabilirim. Usandırmamak için kısa kesiyorum.

Ey kardeşlerim! Başıma gelen şefkat tokatlarını söyledim. Sizlerin de başınıza gelen şefkat tokatlarını, izin verir ve hakkınızı helal ederseniz söyleyeceğim. Gücenmeyiniz. Gücenen olursa ismini belirtmeyeceğim.

İKİNCİSİ: Öz kardeşim ve en birinci, en yüksek ve en fedakâr talebem olan Abdülmecid’in Van’da güzel bir evi vardı. Geçimi yerindeydi ve aynı zamanda öğretmendi. Kur’an hizmetinin daha verimli olacağı bir yer olan sınıra gitmem için, benim isteğimin aksine olarak girişimde bulunanlara, kendi düşüncesine göre güya benim menfaatim için destek vermedi, oy kullanmadı. Güya ben sınıra gitseydim hem Kur’an hizmeti siyasete bulaşıp saflığını yitirecek hem de onu Van’dan çıkaracaklardı diye bu işe katılmadı. Maksadının tersiyle şefkatli bir tokat yedi. Hem Van’dan, hem o güzel evinden, hem de memleketinden ayrıldı ve Ergani’ye gitmek zorunda kaldı.

ÜÇÜNCÜSÜ: Kur’an hizmetinin çok önemli bir üyesi olan Hulusi Bey, Eğirdir’den memleketine gittiği zaman, dünya mutluluğunu tam anlamıyla yaşatacak ve sağlayacak sebepler bulunduğundan, tamamen ahirete yönelik olan Kur’an hizmetinde bir gevşeklik göstermesine yol açacak şartlar hazırlandı. Çünkü hem uzun zamandır görmediği anne ve babasına kavuştu, hem vatanını gördü, hem de şerefli ve rütbeli bir şekilde gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Hâlbuki Kur’an hizmetinde bulunan kişiye ya dünya küsmeli ya da o dünyaya küsmelidir ki, samimiyet ve ciddiyetle Kur’an hizmetinde bulunsun.

İşte Hulusi’nin kalbi gerçi sarsılmazdı, fakat bu durum onu bir gevşekliğe sevk ettiğinden şefkatli bir tokat yedi. Tam bir iki sene boyunca bazı münafıklar ona musallat oldular, dünyanın tadını da kaçırdılar. Hem dünyayı ondan hem de onu dünyadan küstürdüler. O zaman manevi görevindeki ciddiyete tam anlamıyla sarıldı.

DÖRDÜNCÜSÜ: Muhacir Hâfız Ahmed’dir. O kendisi söylüyor: Evet, itiraf ediyorum ki Kur’an hizmetinde ahiretim açısından yaptığım değerlendirmede hata ettim. Hizmete gevşeklik verecek bir arzuda bulundum. Şefkatli fakat şiddetli ve günahıma kefaret olacak bir tokat yedim. Şöyle ki:

Üstadım yeni uygulamalara (*[2]) taraftar olmadığı için –benim camim onun komşusudur; üç aylar geliyor, camimi terk etsem hem ben çok sevap kaybediyorum hem de mahalle namazsızlığa alışacak. Yeni usulü uygulamazsam görevden alınacağım. İşte bu düşünceye göre– ruhum kadar sevdiğim Üstadımın geçici olarak başka bir köye gitmesini arzu ettim. Bilemedim ki o yerini değiştirse, başka bir memlekete gitse Kur’an hizmetine geçici bir gevşeklik gelir. Tam o sıralarda ben tokat yedim. Şefkatli fakat öyle dehşetli bir tokat yedim ki üç aydır daha aklım başıma gelmedi. Fakat Allah’a hamdolsun, Üstadımın kesin haberiyle, ona bildirilmiş ki o musibetin her dakikasının bir gün ibadet hükmünde olduğunu Allah’ın rahmetinden ümit edebiliriz. Çünkü o hata, bir kötü niyete dayanmıyordu. Sadece ahiretimi düşünmek noktasında o arzu ortaya çıkmıştı.

BEŞİNCİSİ: Hakkı Efendi’dir. Şimdi burada olmadığı için Hulusi’ye vekâlet ettiğim gibi ona da vekâleten derim ki: Hakkı Efendi, talebelik görevini hakkıyla yerine getirirken, ahlaksız bir kaymakam geldi. Hem Üstadına hem de kendisine zarar gelmemesi için yazdıklarını sakladı. Geçici olarak Nur hizmetini terk etti. Birdenbire, şefkat tokadı anlamında, bin lira ödemekle yükümlü olacağı bir dava başına açıldı. Bir sene o tehdit altında kaldı. Nihayet geldi, burada görüştük, dönüşünde Kur’an hizmetine ve talebelik görevine yeniden başladı. Şefkat tokadının hükmü kalktı ve davadan beraat etti.

Sonra Kur’an’ı yeni bir tarzda (Haşiye[3]) yazma hususunda talebelere bir görev verildi. Hakkı Efendi’ye de pay verildi. Doğrusu o, payına sahip çıktı. Bir cüzü güzelce yazdı. Fakat geçim derdinin zorlamasıyla kendini mecbur bilip gizlice dava vekilliği yapmaya kalkıştı. Birden bir şefkat tokadı daha yedi. Kalemi tutan parmağı geçici olarak kırıldı. Bu parmakla hem dava vekilliği yapmanın hem de Kur’an yazmanın olmayacağı, mana diliyle kendisine ihtar edildi. Dava vekilliğine teşebbüs ettiğini bilmediğimiz için parmağının durumuna hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki: Kutsal ve saf olan Kur’an hizmeti, kendisine mahsus gayet temiz parmakların başka işe karışmasını istemiyor. Her ne ise… Hulusi Bey’i kendim gibi bildim, onun yerine konuştum. Hakkı Efendi de aynen onun gibidir. Eğer benim vekâletime razı olmazsa, kendi tokadını kendi yazsın.

ALTINCISI: Bekir Efendi’dir. Şimdi burada olmadığı için, kardeşim Abdülmecid’e vekâlet ettiğim gibi onun güvenilirliğine ve sadakatine olan itimadıma ve Şamlı Hâfız ile Süleyman Efendi gibi bütün has dostlarımın bildiklerine dayanarak diyorum ki: Bekir Efendi, Onuncu Söz’ü bastırmıştı. Kur’an’ın mucizeliğine dair Yirmi Beşinci Söz’ü yeni harfler çıkmadan bastırması için ona gönderdik. Onuncu Söz’ün matbaa masrafını gönderdiğimiz gibi onu da göndereceğimizi yazdık. Bekir Efendi, benim fakirliğimi düşünüp matbaa masrafının dört yüz banknot kadar olduğunu hesap ederek ve kendi kesesinden vermeye belki Hoca razı olmaz diye düşünerek nefsi onu aldattı. Eser basılmadı. Kur’an hizmetine önemli bir zarar verildi. İki ay sonra dokuz yüz lirası hırsızların eline geçti. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yedi. İnşallah, ziyan olan dokuz yüz lira, sadaka hükmüne geçmiştir.

YEDİNCİSİ: Şamlı Hâfız Tevfik’tir. O kendisi diyor: Evet, itiraf ediyorum ki ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek, Kur’an hizmetinde gevşekliğe sebep olacak hareketlerim yüzünden iki şefkatli tokat yedim. Bu tokatların o sebepten geldiğine dair hiçbir şüphem kalmadı.

Birincisi: *Lillahi’l-hamd* (Allah’a hamdolsun), benim Arapça yazım, Kur’an’a bir derece uygun bir tarzda bana lütfedilmişti. Üstadım en önce üç cüzü bana yazdırarak diğer arkadaşlarıma dağıttı. Kur’an yazma isteği, risalelerin müsveddelerini yazma ve temize çekme hizmetine olan arzumu kırdı. Hem Arapça yazısı olmayan diğer arkadaşlarıma üstünlük taslayacağım diye gururlu bir tavır takındım. Hatta Üstadım yazıyla ilgili bir tavsiyede bulunduğunda, “Bu iş bana aittir, ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyacım yok” gibi mağrurane sözler söyledim. İşte bu hatama karşılık, hiç akla gelmeyecek olağanüstü bir tokat yedim. Arapça yazısı en zayıf olan bir kardeşime (Hüsrev’e) bile yetişemedim. Hepimiz buna hayret ettik. Şimdi anladık ki o bir tokattı.

İkincisi: Ben itiraf ediyorum ki, Kur’an hizmetindeki tam samimiyeti ve sırf Allah rızası için hizmet etme ilkesini iki durumum zedeliyordu. Şiddetli bir tokat yedim. Çünkü ben bu memlekette garip gibiyim, garibim. Hem şikâyet olmasın, Üstadımın en önemli bir prensibi olan iktisat ve kanaate uymadığımdan yoksulluk çekiyorum. Kendini beğenen, gururlu insanlarla görüşmek zorunda olduğumdan –Cenab-ı Hak affetsin– cömertlik gösterisiyle riyakârlığa ve yaltaklanmaya mecbur kalıyordum. Üstadım çok defa beni uyarıyor, ihtar ediyor ve azarlıyordu. Maalesef kendimi kurtaramıyordum. Hâlbuki Kur’an-ı Hakîm’in hizmet ruhuna zıt olan bu durumumdan, cin ve insan şeytanları istifade etmekle beraber hizmetimize de bir soğukluk, bir gevşeklik veriyordu.

İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli, fakat inşallah şefkatli bir tokat yedim. Şüphemiz kalmadı ki bu tokat, o kusurdan dolayı gelmiş. O tokat da şudur: Sekiz senedir ben, Üstadımın hem muhatabı hem müsveddelerini yazanı hem de temize çekeni olduğum halde, sekiz ay kadar Nurlardan istifade edemedim. Bu duruma hayret ettik. Ben de Üstadım da “Bu neden böyle oluyor?” diye sebepler arıyorduk. Şimdi kesin kanaatimiz geldi ki: O Kur’an hakikatleri nurdur, ışıktır. Gösteriş, dalkavukluk ve alçalma karanlıklarıyla birleşemiyor. Onun için bu Nurların hakikatlerinin anlamı benden uzaklaşıyor gibi durarak bana yabancı görünüyor, yabancı kalıyordu. Cenab-ı Hak’tan diliyorum ki, bundan sonra bana o hizmete layık bir samimiyet lütfetsin, dünya ehline gösteriş yapmaktan ve riyakârlıktan kurtarsın. Başta Üstadım olmak üzere, kardeşlerimden dua rica ediyorum.

*Kusurlarla Dolu*

*Şamlı Hâfız Tevfik*

SEKİZİNCİSİ: Seyranî’dir. Bu zat, Hüsrev gibi Nur’a düşkün ve anlayışlı bir talebemdi. Kur’an sırlarının bir anahtarı ve cifir ilminin önemli bir şifresi olan tevafuklar (denk gelmeler) konusunda Isparta’daki talebelerin görüşlerini sordum. Ondan başkaları tam bir şevkle katıldılar. O zat, başka bir düşüncede ve başka bir merakta olduğu için katılmamakla beraber, beni de kesin olarak bildiğim hakikatten vazgeçirmek istedi. Bana cidden dokunan bir mektup yazdı. “Eyvah!” dedim, “Bu talebemi kaybettim!” Gerçi fikrini aydınlatmak istedim ama işe başka bir anlam daha karıştı. Bir şefkat tokadı yedi. Bir seneye yakın bir hücrede (yani hapiste) bekledi.

DOKUZUNCUSU: Büyük Hâfız Zühdü’dür. Bu zat, Ağrus’taki Nur talebelerinin başında bir yönetici durumundayken, Sünnet-i Seniyye’ye uymayı ve bid’atlardan (dinde sonradan ortaya çıkan şeyler) kaçınmayı ilke edinen talebelerin manevi şerefini yeterli görmeyerek ve dünya ehlinin gözünde bir makam kazanma arzusuyla önemli bir bid’atın öğretmenliğini üstlendi. Mesleğimize tamamen zıt bir hata işledi. Çok müthiş bir şefkat tokadı yedi. Ailesinin şerefini altüst edecek bir olaya maruz kaldı. Fakat maalesef Küçük Hâfız Zühdü, hiç tokadı hak etmediği halde, o acı olay ona da dokundu. Belki inşallah o olay, onun kalbini dünyadan kurtarıp tamamen Kur’an’a yöneltmek için faydalı bir cerrahi operasyon hükmüne geçer.

ONUNCUSU: Hâfız Ahmed (Rahimehullah) isminde bir adamdır. Bu zat, risalelerin yazılmasında iki üç sene boyunca teşvik edici bir tavırla bulundu ve istifade etti. Sonra dünya ehli, onun zayıf bir damarından faydalandı. O şevk zedelendi. Dünya ehline yanaştı. Belki bu yolla dünya ehlinin zararını görmez, onlara sözünü geçirir, bir tür mevki kazanır ve dar olan geçimine bir kolaylık sağlar diye düşündü. İşte Kur’an hizmetine bu şekilde, bu yüzden gelen gevşeklik ve zarara karşılık iki tokat yedi. Biri: Dar olan geçimine beş nüfus daha eklendi, perişanlığı ciddiyet kazandı. İkinci tokat: Şeref ve haysiyet konusunda hassas olan ve hatta tek bir kişinin eleştirisine bile dayanamayan o zat, bilmeyerek bazı hilekâr insanlar onu öyle bir şekilde kendilerine perde yaptılar ki şerefi altüst oldu, yüzde doksanını kaybetti ve insanların yüzde doksanını aleyhine çevirdi. Her ne ise… Allah affetsin, belki inşallah bundan sonra aklı başına gelir, yine kısmen görevine döner.

ON BİRİNCİSİ: Belki rızası yok diye yazılmadı.

ON İKİNCİSİ: Muallim Galib’dir (Rahimehullah). Evet bu zat, sadakatle ve takdir ederek risalelerin temize çekilmesinde çok hizmet etti ve hiçbir zorluk karşısında zayıflık göstermedi. Çoğu gün geliyor, tam bir şevkle dinliyor ve yazıyordu. Sonra kendisine, otuz lira ücret karşılığında bütün Sözler’i ve Mektubat’ı yazdırdı. Onun amacı, memleketinde yayınlamak ve hemşehrilerini aydınlatmaktı. Sonra bazı düşünceler sonucunda, risaleleri tasarladığı gibi yayınlamadı, sandığa bıraktı. Birden acı bir olay yüzünden bir sene gam ve keder çekti. Risaleleri yayınlasaydı kendisine düşmanlık edecek birkaç resmî düşmana bedel, zalim ve insafsız çok sayıda düşman buldu; bir kısım dostlarını da kaybetti.

ON ÜÇÜNCÜSÜ: Hâfız Hâlid’dir (Rahimehullah). Kendisi der: Evet itiraf ediyorum, Üstadımın Kur’an hizmetinde yayınladığı eserlerin müsveddelerini yazma işinde hararetli bir şekilde çalışırken mahallemizde bir cami imamlığı vardı. Eski ilim kisvemi giyip sarık bağlamak niyetiyle, geçici olarak o hizmete gevşeklik gösterip bilmeyerek çekildim. Maksadımın tersiyle şefkatli bir tokat yedim. Sekiz dokuz ay imamlık yaptığım halde, müftünün çok sayıda vaadine rağmen, olağanüstü bir şekilde sarığı saramadım. Şüphemiz kalmadı ki o kusurdan bu şefkatli tokat geldi. Ben Üstadımın hem bir muhatabı hem de bir müsvedde kâtibiydim. Benim çekilmemle, müsvedde yazma konusunda sıkıntı çekmişti. Her ne ise… Yine de şükür ki kusurumuzu anladık ve bu hizmetin ne kadar kutsal olduğunu bildik ve Şah-ı Geylani (Abdülkadir Geylani) gibi arkamızda koruyucu bir melek misali bir Üstad bulunduğuna güvendik.

*Kulların En Zayıfı*

*Hâfız Hâlid*

ON DÖRDÜNCÜSÜ: Üç Mustafa’nın küçücük “üç tokat” yemeleridir.

Birincisi: Mustafa Çavuş (Rahimehullah), sekiz senedir bizim özel küçük mescidimize, sobasına, gaz yağına ve hatta kibritine kadar hizmet ediyordu. Hatta gaz yağını ve kibritini sekiz senedir kendi kesesinden harcadığını sonradan öğrendik. Cemaate, özellikle cuma geceleri çok zorunlu bir işi olmadıkça hiç devamsızlık yapmazdı.

Sonra dünya ehli, onun kalp temizliğinden faydalanarak dediler ki: “Sözler’in kâtiplerinden olan Hâfız’ın sarığına karışacaklar. Ayrıca gizli ezan da geçici olarak terk edilsin. Sen kâtibe söyle, zorla müdahale görmeden sarığını çıkarsın.” O bilmiyordu ki Kur’an hizmetinde bulunan birisinin sarığını çıkarmasına dair bir sözü iletmek, Mustafa Çavuş gibi yüksek ruhlu insanlara pek ağır gelir. Onların sözlerini iletmiş.

O gece rüyamda Mustafa Çavuş’un ellerinin kirli olduğunu ve kaymakam arkasında olduğu halde odama geldiğini gördüm. İkinci gün ona dedim: “Mustafa Çavuş, sen bugün kiminle görüştün? Seni, elin kirli bir şekilde kaymakamın arkasında gördüm.” Dedi ki: “Eyvah! Bana böyle bir sözü muhtar söyledi, kâtibe söyle diye. Ben arkasında ne olduğunu bilmedim.”

Hem aynı gün bir okkaya yakın gaz yağını camiye getirmiş. Hiç olmayan bir şey olmuş, o gün kapı açık kalmış, bir keçi yavrusu içeri girmiş. Büyük bir adam gelmiş, keçi yavrusunun seccademe yakın bir yere bıraktığı pisliği yıkamak için ibrikteki gaz yağını su zannedip bütün o gaz yağını temizlik yapıyorum diye caminin her tarafına serpmiş. Tuhaftır ki kokusunu duymamış. Demek ki, o mescid hal diliyle Mustafa Çavuş’a diyor: “Senin gaz yağın bize lazım değil. Yaptığın hata için gaz yağını kabul etmedim” diye işaret vermek için o adama koku duyurulmadı.

Hatta o hafta içinde cuma gecesinde ve birkaç önemli namazda, o kadar çabaladığı halde cemaate yetişemiyordu. Sonra ciddi bir pişmanlık ve istiğfar ettikten sonra eski kalp temizliğine kavuştu.

İkinci Mustafalar: Kuleönü’ndeki değerli, çalışkan ve önemli bir talebem olan Mustafa ile onun çok sadık ve fedakâr arkadaşı Hâfız Mustafa’dır (Rahimehullah). Ben bayramdan sonra, dünya ehli bize sıkıntı verip Kur’an hizmetine gevşeklik vermemek için “şimdilik gelmesinler” diye haber göndermiştim. Eğer gelecek olurlarsa birer birer gelsinler. Hâlbuki bunlar üç kişi birden, bir gece geldiler. Şafaktan önce hava uygun olursa gitmeye niyet edildi. Hiç görülmemiş bir şekilde hem Mustafa Çavuş hem Süleyman Efendi hem ben hem de onlar, basit bir tedbiri düşünemedik; bize unutturuldu. Her birimiz diğerine bırakıp tedbirsizlik ettik. Onlar şafaktan önce gittiler. Öyle bir fırtına onları iki saat boyunca aralıksız tokatladı ki, bu fırtınadan kurtulamayacaklar diye telaşlandım. Şimdiye kadar bu kışta ne öyle bir fırtına olmuş ne de bu kadar kimseye acımıştım. Sonra Süleyman’ı, tedbirsizliğinin cezası olarak arkalarından gönderip sağlık ve selametlerini öğrenmek için gönderecektim. Mustafa Çavuş dedi ki: “O gitse o da orada kalacak. Ben de onun arkasından gidip aramak zorunda kalırım. Benim arkamdan da Abdullah Çavuş’un gelmesi lazım.” Bu hususta *“Tevekkelnâ alallah”* (Allah’a tevekkül ettik) dedik, bekledik.

Sual: Has dostlarınıza gelen musibetleri bir tokat eseri sayıp, Kur’an hizmetindeki gevşeklikleri sebebiyle bir azarlama olarak kabul ediyorsunuz. Hâlbuki size ve Kur’an hizmetine gerçek anlamda düşmanlık edenler, güvende kalıyorlar. Neden dosta tokat vuruluyor da düşmana dokunulmuyor?

Elcevap: *Ezzulmu lâ yedûm vel kufru yedûm* *(Zulüm devam etmez, fakat küfür devam eder)* sırrınca, dostların hataları hizmetimizde bir nevi zulüm hükmüne geçtiği için çabuk cezalandırılıyorlar. Şefkatli bir tokat yer, aklı varsa kendine gelir. Düşman ise Kur’an hizmetine karşı çıkması ve engellemesi, sapkınlık hesabına geçer. Bilerek veya bilmeyerek hizmetimize saldırması, dinsizlik hesabına geçer. Küfür devam ettiği için onlar genellikle çabuk tokat yemiyorlar.

Nasıl ki küçük suçları işleyenlerin cezaları nahiye müdürlüklerinde verilir, büyük suçlar ise büyük mahkemelere gönderilir.

Aynen öyle de, iman ehlinin ve has dostların hükmen küçük sayılan hataları, onları çabucak temizlemek için kısmen dünyada ve süratle verilir.

Sapkınlık ehlinin cinayetleri ise o kadar büyüktür ki, kısacık dünya hayatına cezaları sığışmadığından, adaletin bir gereği olarak ebedi âlemdeki Büyük Mahkeme’ye havale edildiği için genellikle burada cezalandırılmazlar.

İşte hadis-i şerifteki *“Eddunyâ sicnul mumin ve cennetul kâfir”* *(Dünya, müminin zindanı ve kâfirin cennetidir)* ifadesi bu hakikate de işaret ediyor. Yani dünyada mümin, kusurlarının cezasını kısmen gördüğü için dünya onun hakkında bir ceza yeridir. Dünya, onların mutlu ahiretlerine kıyasla bir zindan ve cehennem gibidir.

Kâfirler ise madem cehennemden çıkmayacaklar, iyiliklerinin karşılığını kısmen dünyada gördükleri ve büyük günahları ertelendiği için, onların ahiretine kıyasla dünya, cennetleridir.

Yoksa mümin, bu dünyada bile kâfirden manen ve hakikat açısından çok daha fazla mutludur. Adeta müminin imanı, ruhunda manevi bir cennet hükmüne geçerken; kâfirin küfrü, kâfirin özünde manevi bir cehennemi ateşlemektedir.

*Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel alîmul hakîm.*

(Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi bilen ve her şeyi hikmetle yapan Sensin.)

*

[1] * Mesela Halk Partisi, Nur talebelerine verdikleri azap, sıkıntı ve ihanetlerin cezasını, kendileri dünyada daha fazlasıyla çektiler, aynısını gördüler.

[2] * Yani Türkçe ezan gibi İslam’ın sembollerine aykırı olan bid’atlardır.

[3] Haşiye: Tevafuk mucizesini gösterir bir şekilde demektir.

Lügatçeli Metin

Onuncu Lem’a

Şefkat Tokatları Risalesi

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

*(Bismillahirrahmanirrahim – Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.)*

يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَعٖيدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ

*(Yevme tecidu kullu nefsin mâ amilet min hayrin muhdaran ve mâ amilet min sûin teveddu lev enne beynehâ ve beynehû emeden baîden ve yuhazzirukumullâhu nefsehû vallâhu raûfun bil ibâd. – O gün her nefis, yaptığı hayrı hazır bulacak; işlediği kötülüğü ise, keşke kendisiyle kötülüğü arasında uzun bir mesafe olsaydı diye temenni eder. Allah sizi kendi nefsiyle (zatıyla) korkutur. Allah kullarına karşı çok şefkatlidir.)*

âyetinin bir sırrını, hizmet-i Kur’aniyede (Kur’an hizmetinde) arkadaşlarımın beşeriyet muktezası olarak (insanlık icabı olarak) sehiv ve hatalarının (yanlış ve hatalarının) neticesinde (sonucunda) yedikleri şefkat tokatlarını beyan etmekle (açıklamakla) tefsir ediyor (yorumlamaktadır). Hizmet-i Kur’aniyenin (Kur’an hizmetinin) bir silsile-i kerameti (kerametler zinciri) ve o hizmet-i kudsiyenin (kutsal hizmetin) etrafında izn-i İlahî (Allah’ın izni) ile nezaret eden (denetleyen) ve himmet (gayret) ve duasıyla yardım eden Gavs-ı A’zam’ın (En Büyük Gavs olan Abdülkadir Geylani’nin) bir nevi (çeşit) kerameti beyan edilecek (açıklanacak). Tâ ki bu hizmet-i kudsiyede bulunanlar; ciddiyetlerinde, hizmetlerinde sebat etsinler (kararlı olsunlar).

Bu hizmet-i kudsiyenin kerameti üç nevidir (çeşittir):

Birinci nev’i (çeşit): O hizmeti ihzar etmek (hazırlamak) ve hâdimlerini (hizmet edenlerini) o hizmete sevk etmek (yönlendirmek) cihetidir (yönüdür).

İkinci kısım: Manileri (engelleri) bertaraf etmek (ortadan kaldırmak) ve muzırların (zararlıların) şerrini def’edip (savuşturup) onları tokatlamaktır.

Bu iki kısmın hâdiseleri (olayları) çoktur hem çok uzundur. (*[1]) Başka vakte ta’likan (erteleyerek), en hafif olan üçüncü bir kısımdan bahsedeceğiz.

Üçüncü kısım şudur ki: Hizmette hâlisen (ihlâsla) çalışanlara fütur geldiği vakit (gevşeklik/isteği kırılma geldiği zaman), şefkatli bir tokat yerler, intibaha gelerek (uyanarak/kendine gelerek) yine o hizmete girerler. Bu kısmın hâdisatı (olayları), yüzden fazladır. Yalnız yirmi hâdiseden on üç on dördü şefkatli tokat yemişler, altı yedisi zecir tokadı (ceza/zorlama tokadı) görmüşler.

BİRİNCİSİ: Bu bîçare (zavallı) Said’dir. Her ne vakit hizmete fütur verir “Neme lâzım.” deyip hususi nefsime ait işlerle meşgul olduğum zaman tokat yemişim. Hem de kanaatim geliyor ki ihmalimden tokat yedim. Çünkü hangi maksadım beni iğfale sevk etmiş ise (aldanmaya/gaflete düşmeye sevk etmiş ise) onun aksi ile tokat yerdim. Sair (diğer) hâlis arkadaşlarımın da yedikleri şefkat tokatları, dikkat ede ede, benim gibi hangi maksat için ihmal etmişse onun aksiyle şefkat tokatlarını yediklerinden kanaatimiz gelmiş ki o hâdiseler (olaylar), hizmet-i Kur’aniyenin kerametindendir.

Mesela bu bîçare Said, Van’da ders-i hakaik-i Kur’aniye (Kur’an hakikatleri dersi) ile meşgul olduğum miktarca Şeyh Said hâdisatı (olayı) zamanında vesveseli (evhamlı/kuruntulu) hükûmet, hiçbir cihette (yönden) bana ilişmedi ve ilişemedi. Vaktâ ki (ne zaman ki) “Neme lâzım.” dedim, kendi nefsimi düşündüm. Âhiretimi kurtarmak için Erek Dağı’nda harabe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebepsiz beni aldılar nefyettiler (sürgün ettiler). Burdur’a getirildim.

Orada yine hizmet-i Kur’aniyede bulunduğum miktarca –o vakit menfîlere (sürgün edilmişlere) çok dikkat ediliyordu, her akşam ispat-ı vücud etmekle (varlıklarını kanıtlamakla/kendilerini göstermekle) mükellef (yükümlü) oldukları halde– ben ve hâlis talebelerim müstesna (istisna) kaldık. Ben hiçbir vakit ispat-ı vücuda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın valisi, oraya gelen Fevzi Paşa’ya şikayet etmiş. Fevzi Paşa demiş: “Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz!” Bu sözü ona söylettiren, hizmet-i Kur’aniyenin kudsiyetidir (kutsallığıdır). Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnız âhiretimi düşünmek fikri bana galebe etti (üstün geldi), hizmet-i Kur’aniyede muvakkat (geçici) fütur geldi, aks-i maksadımla (maksadımın tersiyle) tokat yedim. Yani bir menfadan (sürgün yerinden) diğerine (Isparta’ya) gönderildim.

Isparta’da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra bazı korkak insanların ihtarlarıyla (uyarılarıyla): “Belki bu vaziyeti hükûmet hoş görmeyecek, bir parça teenni (ağırbaşlı/ihtiyatlı davranma) etsen daha iyi olur.” dediler. Bende tekrar yalnız kendimi düşünmek hatırası kuvvet buldu (güçlendi). “Aman halklar gelmesin.” dedim. Yine o menfadan (sürgün yerinden) dahi üçüncü nefiy (sürgün) olarak Barla’ya verildim.

Barla’da ne vakit bana fütur gelmiş ise yalnız kendimi düşünmek hatırası kuvvet bulmuş ise bu ehl-i dünyanın (dünya ehlinin) yılanlarından, münafıklarından birisi bana musallat olmuş (bela olmuş). Bu sekiz senede seksen hâdiseyi (olayı), kendi başımdan geçtiği için hikâye edebilirim (anlatabilirim). Usandırmamak için kısa kesiyorum.

Ey kardeşlerim! Başıma gelen şefkat tokatlarını söyledim. Sizlerin de başınıza gelen şefkat tokatlarını, izin verseniz ve helâl etseniz (razı olsanız) söyleyeceğim. Gücenmeyiniz. Gücenen olursa ismini tasrih etmeyeceğim (açıkça belirtmeyeceğim).

İKİNCİSİ: Öz kardeşim ve en birinci ve yüksek ve fedakâr bir talebem olan Abdülmecid’in Van’da güzel bir evi vardı. İdaresi yerinde hem muallim idi. Hizmet-i Kur’aniyenin daha revaçlı (yaygın/talep gören) bir yeri olan hududa gitmekliğim için arzumun hilafına (isteğimin aksine) olarak teşebbüs edenlere (girişenlere), içtihadınca (kendi görüşüne göre) güya menfaatim için iştirak etmedi (katılmadı), rey (oy) vermedi. Güya ben hududa gitseydim hem hizmet-i Kur’aniye siyasetsiz, safi (temiz) olmayacak hem onu Van’dan çıkaracak idiler diye iştirak etmedi. Maksadının aksiyle şefkatli bir tokat yedi. Hem Van’dan hem o güzel evinden hem memleketinden ayrıldı, Ergani’ye gitmeye mecbur kaldı.

ÜÇÜNCÜSÜ: Hizmet-i Kur’aniyenin pek mühim bir azası olan Hulusi Bey, Eğirdir’den memlekete gittiği vakit, saadet-i dünyeviyeyi (dünya saadetini) tam zevk ettirecek ve temin edecek esbab (sebepler) bulunduğundan, bir derece sırf uhrevî (tamamen ahirete yönelik) olan hizmet-i Kur’aniyede fütura yüz göstermeye (gevşekliğe meyledilmesine) dair esbab hazırlandı. Çünkü hem çoktan görmediği peder (baba) ve validesine (annesine) kavuştu hem vatanını gördü hem şerefli, rütbeli bir surette gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Halbuki hizmet-i Kur’aniyede bulunana ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Tâ ihlas ile ciddiyet ile hizmet-i Kur’aniyede bulunsun.

İşte Hulusi’nin kalbi çendan (her ne kadar) lâyetezelzel (sarsılmaz) idi. Fakat bu vaziyet onu fütura sevk ettiğinden şefkatli tokat yedi. Tam bir iki sene bazı münafıklar ona musallat oldular (bela oldular). Dünyanın lezzetini de kaçırdılar. Hem dünyayı ondan hem onu dünyadan küstürdüler. O vakit vazife-i maneviyesindeki (manevi görevindeki) ciddiyete tam manasıyla sarıldı.

DÖRDÜNCÜSÜ: Muhacir (göçmen) Hâfız Ahmed’dir. O kendisi söylüyor: Evet, ben itiraf ediyorum ki hizmet-i Kur’aniyede âhiretim nokta-i nazarında (ahiretim açısından) içtihadımda (görüş bildirmemde) hata ettim. Hizmete fütur verecek (gevşeklik verecek) bir arzuda bulundum. Şefkatli fakat şiddetli ve keffaretli (günahları temizleyen) bir tokat yedim. Şöyle ki:

Üstadım yeni icadlara (*[2] Yani Türkçe ezan gibi İslâmiyet’in sembollerine aykırı bid’atlardır (dinde sonradan ortaya çıkan şeyler). ) taraftar olmadığı için –benim camiim onun komşusudur; şuhur-u selâse (üç aylar – Recep, Şaban, Ramazan) geliyor, camiimi terk etsem hem ben çok sevap kaybediyorum hem mahalle namazsızlığa alışacak. Yeni usûl yapmazsam men’edileceğim (yasaklanacağım). İşte bu içtihada (görüşe) göre– ruhum kadar sevdiğim Üstadımın muvakkaten (geçici olarak) başka bir köye gitmesini arzu ettim. Bilmedim ki o yerini değiştirse, başka bir memlekete gitse hizmet-i Kur’aniyeye muvakkaten (geçici olarak) fütur gelir. Tam o sıralarda ben tokat yedim. Şefkatli fakat öyle dehşetli bir tokat yedim ki üç aydır daha aklım başıma gelmedi. Fakat lillahi’l-hamd (Hamd Allah’a mahsustur), Üstadımın kat’î ihbarıyla (kesin haber vermesiyle), ona ihtar edilmiş (ikaz edilmiş) ki o musibetin (felaketin) her dakikası, bir gün ibadet hükmünde olduğunu rahmet-i İlahiyeden (Allah’ın rahmetinden) ümitvar (ümitli) olabiliriz. Çünkü o hata, bir garaza (art niyete) binaen (dayanarak) değildi. Sırf âhiretimi düşünmek noktasında o arzu geldi.

BEŞİNCİSİ: Hakkı Efendi’dir. Şimdi burada olmadığı için Hulusi’ye vekalet ettiğim (temsil ettiğim) gibi ona da vekaleten derim ki: Hakkı Efendi talebelik vazifesini hakkıyla îfa ederken (yerine getirirken), ahlâksız bir kaymakam geldi. Hem Üstadına hem de kendine zarar gelmemek için yazdıklarını sakladı. Muvakkaten (geçici olarak) hizmet-i Nuriyeyi terk etti. Birden bir şefkat tokadı manasında bin lirayı vermeye mükellef (yükümlü) olacak bir dava başına açıldı. Bir sene o tehdit altında kaldı. Tâ geldi, burada görüştük, avdetinde (dönüşünde) hizmet-i Kur’aniyeye talebelik vazifesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı, tebrie etti (aklandı).

Sonra Kur’an’ı yeni bir tarzda (Hâşiye[3] Tevafuk (uygunluk/denk gelme) mu’cizesini gösterir bir surette demektir. ) yazmak hususunda (konusunda) talebelere bir vazife açıldı. Hakkı Efendi’ye de hisse verildi. Elhak (gerçekten) o, hissesine sahip çıktı. Bir cüzü güzel yazdı. Fakat derd-i maişet (geçim derdi) zaruretiyle (mecburiyetiyle) kendini mecbur bilip gizli dava vekaletine (temsilciliğine) teşebbüs etti (girişti). Birden bir şefkat tokadı daha yedi. Kalemi tutan parmağı, muvakkaten (geçici olarak) kırıldı. Bu parmakla hem dava vekaleti yapmak hem Kur’an’ı yazmak olmayacak diye lisan-ı mana (manevi dil) ile ihtar edildi (ikaz edildi). Dava vekaletine teşebbüsünü (girişimini) bilmediğimiz için parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki: Kudsî, safi (temiz) hizmet-i Kur’aniye, gayet temiz kendine mahsus parmakları başka işe karıştırmak istemiyor. Her ne ise… Hulusi Bey’i kendim gibi bildim, ona bedel konuştum. Hakkı Efendi de aynen onun gibidir. Eğer benim vekaletime razı olmazsa kendi tokadını kendi yazsın.

ALTINCISI: Bekir Efendi’dir. Şimdi hazır olmadığı için ben, kardeşim Abdülmecid’e vekalet ettiğim gibi onun itimat (güven) ve sadakatine (bağlılığına) itimadım ve Şamlı Hâfız ve Süleyman Efendi gibi bütün has (özel) dostlarımın hükümlerine (bildiklerine) istinaden (dayanarak) diyorum ki: Bekir Efendi, Onuncu Söz’ü tabetti (yayınladı/bastı). İ’caz-ı Kur’an’a (Kur’an’ın mucize oluşuna) dair Yirmi Beşinci Söz’ü yeni huruf (yeni harfler – Latin harfleri) çıkmadan tabetmek (basmak) için ona gönderdik. Onuncu Söz’ün matbaa fiyatını gönderdiğimiz gibi onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr-ı halimi (yoksul halimi) düşünüp matbaa fiyatı dört yüz banknot kadar olduğunu mülahaza ederek (dikkate alarak/hesaba katarak) ve kendi kesesinden vermek, belki Hoca razı olmaz diye onun nefsi onu aldattı. Tabedilmedi (Basılmadı/Yayınlanmadı). Hizmet-i Kur’aniyeye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra dokuz yüz lira hırsızların eline geçti. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yedi. İnşâallah (Allah dilerse) ziyaa giden (kaybolan) dokuz yüz lira, sadaka hükmüne geçti.

YEDİNCİSİ: Şamlı Hâfız Tevfik’tir. O kendisi diyor: Evet, itiraf ediyorum ki ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek, hizmet-i Kur’aniyede fütur verecek (gevşeklik verecek) harekâtım (davranışım) sebebiyle iki şefkatli tokat yedim. Şüphem kalmadı ki bu tokat o cihetten (yönden) geldi.

Birincisi: Lillahi’l-hamd (Hamd Allah’a mahsustur), benim hatt-ı Arabiyem (Arap yazım/hattım) Kur’an’a bir derece uygun bir tarzda ihsan edilmişti (bağışlanmıştı). Üstadım en evvel üç cüz bana yazdırmakla sair (diğer) arkadaşlarıma taksim etti (paylaştırdı). Kur’an yazmak iştiyakı (isteği/şevki), risalelerin tebyiz (temize çekilmesi) ve tesvidindeki (müsveddelerinin hazırlanmasındaki) hizmetime arzumu kırdı. Hem Arabî hattı bulunmayan sair (diğer) arkadaşlara tefevvuk edeceğim (üstün geleceğim) diye gururkârane (gururlu bir şekilde) bir tavırda bulundum. Hattâ Üstadım yazıya ait bir tedbir bana söylediği vakit “Bu iş bana aittir.” o vakit dedim “Ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyacım yoktur.” gibi mağrurane (gururlu bir şekilde) söyledim. İşte bu hatama göre fevkalâde (olağanüstü) hiç hatıra gelmeyen bir tokat yedim. En az Arabî hattı olan bir kardeşime (Hüsrev’e) yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik. Şimdi anladık ki o bir tokattır.

İkincisi: Ben itiraf ediyorum ki hizmet-i Kur’aniyedeki kemal-i ihlas (tam bir ihlas) ve sırf livechillah (sadece Allah rızası için) için hizmeti, iki vaziyetim ihlâl ediyordu (bozuyordu). Şiddetli bir tokat yedim. Çünkü ben bu memlekette garib hükmündeyim (yabancı/kimsesiz hükmündeyim), garibim (yabancıyım). Hem şekva (şikayet) olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu (prensibi) olan iktisada (tutumluluğa) ve kanaate (yetinmeye) riayet (uyma) etmediğimden fakr-ı hale (yoksul duruma) maruzum (uğramışım). Hodbin (bencil), mağrur (gururlu) insanlarla ihtilata (ilişkiye/karışmaya) mecbur olduğumdan –Cenab-ı Hak (Yüce Allah) affetsin– mürüvvetkârane (insanlık icabı) bir surette riyaya (gösterişe) ve tabasbusa (yaltaklanmaya) da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni ikaz ve ihtar (uyarıyor ve hatırlatıyor) ve tekdir ediyordu (azarlıyordu). Maatteessüf (Maalesef) kendimi kurtaramıyordum. Halbuki Kur’an-ı Hakîm’in (hikmetli Kur’an’ın) ruh-u hizmetine zıt olan bu vaziyetimden şeytan-ı cinnî ve insî (cin ve insan şeytanları) istifade etmekle beraber hizmetimize de bir soğukluk, bir fütur veriyordu.

İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli fakat inşâallah (Allah dilerse) şefkatli bir tokat yedim. Şüphemiz kalmadı ki bu tokat, o kusura binaen (dayanarak) gelmiş. O tokat da şudur: Sekiz senedir ben, Üstadımın hem muhatabı hem müsevvidi (müsvedde yazanı) hem mübeyyizi (temize çekeni) olduğum halde, sekiz ay kadar Nurlardan istifade edemedim. Bu hale hayret ettik. Ben de ve Üstadım da “Bu neden böyle oluyor?” diye esbab (sebepler) arıyorduk. Şimdi kat’î (kesin) kanaatimiz geldi ki: O hakaik-i Kur’aniye (Kur’an hakikatleri) nurdur, ziyadır (ışıktır). Tasannu (yapmacıklık), temelluk (yaltaklanma), tezellül (alçalma) zulmetleriyle (karanlıklarıyla) birleşemiyor. Onun için bu Nurların hakikatlerinin meali (anlamı), benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak, bana yabani görünüyor, yabani kalıyordu. Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum ki bundan sonra Cenab-ı Hak, bana o hizmete lâyık ihlas ihsan etsin (bağışlasın), ehl-i dünyaya (dünya ehline) tasannu (yapmacıklık) ve riyadan (gösterişten) kurtarsın. Başta Üstadım olarak, kardeşlerimden dua rica ediyorum.

Pür-kusur (Kusurlarla dolu)

Şamlı Hâfız Tevfik

SEKİZİNCİSİ: Seyranî’dir. Bu zat, Hüsrev gibi Nur’a müştak (istekli) ve dirayetli (anlayışlı/becerikli) bir talebemdi. Esrar-ı Kur’aniyenin (Kur’an sırlarının) bir anahtarı ve ilm-i cifrin (harflere sayısal değerler vererek gelecekten haber çıkarma ilminin) mühim bir miftahı (önemli bir anahtarı) olan tevafukata (uygunluklara/denk gelmelere) dair Isparta’daki talebelerin fikirlerini istimzaç ettim (sordum/danıştım). Ondan başkaları, kemal-i şevk (tam bir şevk) ile iştirak ettiler (katıldılar). O zat başka bir fikirde ve başka bir merakta (endişede) bulunduğu için iştirak etmemekle beraber, beni de kat’î (kesin) bildiğim hakikatten vazgeçirmek istedi. Cidden bana dokunmuş bir mektup yazdı. Eyvah dedim, bu talebemi kaybettim! Çendan (her ne kadar) fikrini tenvir etmek (aydınlatmak) istedim. Başka bir mana daha karıştı. Bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karib (yakın) bir halvethanede (yani hapiste) bekledi.

DOKUZUNCUSU: Büyük Hâfız Zühdü’dür. Bu zat, Ağrus’taki Nur talebelerinin başında nâzırları (denetçileri/sorumluları) hükmünde olduğu bir zaman, sünnet-i seniyeye (yüce sünnete) ittiba (uyma) ve bid’alardan (dinde sonradan ortaya çıkan şeylerden) içtinabı (sakınmayı) meslek ittihaz eden (edinen) talebelerin manevî şerefini kâfi (yeterli) görmeyerek ve ehl-i dünyanın (dünya ehlinin) nazarında (gözünde) bir mevki kazanmak emeliyle (arzusuyla) mühim bir bid’anın muallimliğini deruhte etti (üstlendi). Tamamıyla mesleğimize zıt bir hata işledi. Pek müthiş (çok korkunç) bir şefkat tokadını yedi. Hanedanının (ailesinin) şerefini zîr ü zeber edecek (altüst edecek) bir hâdiseye (olaya) maruz kaldı. Fakat maatteessüf (maalesef) Küçük Hâfız Zühdü, hiç tokada istihkakı (hak etmesi) yokken, o elîm (acı veren) hâdise ona da temas etti. Belki inşâallah (Allah dilerse) o hâdise, onun kalbini dünyadan kurtarıp tamamıyla Kur’an’a vermek için bir ameliyat-ı cerrahiye-i nâfia (faydalı bir cerrahi ameliyat) hükmüne geçer.

ONUNCUSU: Hâfız Ahmed (rahmetullahi aleyh – Allah ona rahmet etsin) namında bir adamdır. Bu zat, risalelerin yazmasında iki üç sene teşvikkârane (teşvik edici bir şekilde) bir surette bulunuyordu ve istifade ediyordu. Sonra ehl-i dünya (dünya ehli), zayıf bir damarından (yönünden) istifade etti. O şevk zedelendi (incelendi). Ehl-i dünyaya temas etti (ilişkiye geçti). Belki o cihetle (yönden) ehl-i dünyanın zararını görmesin hem onlara sözünü geçirsin ve bir nevi mevki kazansın ve dar olan maişetine (geçimine) bir suhulet (kolaylık) olsun. İşte hizmet-i Kur’aniyeye o suretle, o yüzden gelen fütur (gevşeklik) ve zarara mukabil (karşılık) iki tokat yedi. Biri: Dar maişetiyle beraber beş nüfus (kişi) daha ilâve edildi, perişaniyeti ehemmiyet kesbetti (önem kazandı). İkinci tokat: Şeref ve haysiyet (onur) noktasında hassas (duyarlı) ve hattâ bir tek adamın tenkit (eleştiri) ve itirazını çekemeyen o zat, bilmeyerek bazı dessas (hilekar/düzenbaz) insanlar onu öyle bir surette kendilerine perde ettiler ki şerefi zîr ü zeber oldu (altüst oldu), yüzde doksanını kaybetti ve yüzde doksan adamı aleyhine çevirdi. Her ne ise… Allah affetsin, belki inşâallah (Allah dilerse) bundan intibaha gelir (uyanır/kendine gelir), yine kısmen vazifesine döner.

ON BİRİNCİSİ: Belki rızası yok diye yazılmadı.

ON İKİNCİSİ: Muallim Galib’dir (rahmetullahi aleyh – Allah ona rahmet etsin). Evet bu zat, sadıkane (sadıkça) ve takdirkârane (takdir edilesi bir şekilde), risalelerin tebyizinde (temize çekilmesinde) çok hizmet etti ve hiçbir müşkülat (zorluk) karşısında zaaf (zayıflık) göstermedi. Ekser (çoğu) günlerde geliyordu, kemal-i şevk (tam bir şevk) ile dinliyordu ve istinsah ediyordu (kopyalıyordu). Sonra kendine, otuz lira ücret mukabilinde (karşılığında) umum (bütün) Sözler’i ve Mektubat’ı yazdırdı. Onun maksadı, memleketinde neşretmek (yayınlamak) ve hem hemşehrilerini tenvir etmek (aydınlatmak) idi. Sonra bazı düşünceler neticesinde risaleleri tasavvur ettiği (düşündüğü) gibi neşretmedi (yayınlamadı), sandığa bıraktı. Birden elîm (acı veren) bir hâdise (olay) yüzünden bir sene gam ve gussa (üzüntü ve keder) çekti. Risalelerin neşri (yayınlanması) ile ona adâvet edecek (düşmanlık edecek) resmî birkaç düşmanlara bedel (karşılık), zalim insafsız çok düşmanları buldu; bir kısım dostlarını kaybetti.

ON ÜÇÜNCÜSÜ: Hâfız Hâlid’dir (rahmetullahi aleyh – Allah ona rahmet etsin). Kendisi der: Evet itiraf ediyorum, Üstadımın hizmet-i Kur’aniyede neşrettiği (yayınladığı) âsârın (eserlerin) tesvidinde (müsveddelerini yazmada) hararetli bir surette bulunduğum zaman mahallemizde bir cami imamlığı vardı. Eski kisve-i ilmiyemi (ilmi kıyafetimi), sarığı bağlamak niyetiyle muvakkaten (geçici olarak) o hizmete fütur verip (gevşeklik gösterip), bilmeyerek çekildim. Maksadımın aksiyle (tersiyle) şefkatli bir tokat yedim. Sekiz dokuz ay imamlık ettiğim halde, müftünün çok vaadlerine rağmen, fevkalâde (olağanüstü) bir surette sarığı saramadım. Şüphemiz kalmadı ki o kusurdan bu şefkatli tokat geldi. Ben Üstadımın hem bir muhatabı hem bir müsevvidi (müsvedde yazanı) idim. Benim çekilmem ile tesvid (müsvedde yazma) hususunda (konusunda) sıkıntı çekmişti. Her ne ise… Yine şükür ki kusurumuzu anladık ve bu hizmetin de ne kadar kudsî (kutsal) olduğunu bildik ve Şah-ı Geylanî (Abdülkadir Geylani) gibi arkamızda melek-i sıyanet (koruyucu melek) gibi bir Üstad bulunduğuna itimat ettik (güvendik).

Ez’afü’l-ibad (Kulların en zayıfı)

Hâfız Hâlid

ON DÖRDÜNCÜSÜ: Üç Mustafa’nın küçücük “üç tokat” yemeleridir.

Birincisi: Mustafa Çavuş (rahmetullahi aleyh – Allah ona rahmet etsin) sekiz senedir bizim hususi (özel) küçük camiye hem sobasına hem gaz yağına hem kibritine kadar hizmet ediyordu. Hattâ gaz yağını ve kibritini sekiz senedir kendi kesesinden sarf ettiğini (harcadığını) sonra öğrendik. Cemaate, hususan (özellikle) cuma gecelerinde gayet zarurî (çok zorunlu) bir iş olmayınca geri kalmıyordu.

Sonra ehl-i dünya (dünya ehli) onun safvet-i kalbinden (kalbinin temizliğinden) istifade ederek dediler ki: “Sözler’in bir kâtibi olan Hâfız’ın sarığına ilişecekler. Hem gizli ezan, muvakkaten (geçici olarak) terk edilsin. Sen kâtibe söyle, cebir (zorlama) görmeden evvel sarığı çıkarsın.” O bilmiyordu ki hizmet-i Kur’aniyede bulunan birisinin sarığını çıkarmaya dair sözü tebliğ etmek (iletmek), Mustafa Çavuş gibi yüksek ruhlulara pek ağırdır. Onların sözlerini tebliğ etmiş.

O gece rüyada ben görüyordum ki Mustafa Çavuş’un elleri kirli, kaymakam arkasında olarak odama geldi. İkinci gün ona dedim: Mustafa Çavuş, sen bugün kim ile görüştün? Seni elin mülevves (kirli/pis) bir surette kaymakamın arkasında gördüm. Dedi: “Eyvah! Bana böyle bir söz, muhtar söyledi, kâtibe söyle. Ben arkasında ne olduğunu bilmedim.”

Hem aynı günde bir okkaya (yaklaşık 1282 gr) yakın gaz yağını camiye getirmiş. Hiç vuku bulmayan (meydana gelmeyen), o gün kapı açık kalmış, bir keçi yavrusu içeriye girmiş, büyük bir adam gelmiş, keçi yavrusunun seccademe yakın bıraktığı muzahrefatı (pislikleri) yıkamak için ibrikteki (su kabındaki) gaz yağını su zannedip bütün o gaz yağını temizlik yapıyorum diye caminin her tarafına serpmiş. Acayiptir (Şaşırtıcıdır) ki kokusunu duymamış. Demek, o mescid lisan-ı hal (hal dili) ile Mustafa Çavuş’a diyor: “Senin gaz yağın bize lâzım değil. Ettiğin hata için gaz yağını kabul etmedim.” diye işaret vermek için o adama koku işittirilmedi.

Hattâ o hafta içinde cuma gecesinde ve birkaç mühim namazda, o kadar çalıştığı halde cemaate yetişemiyordu. Sonra ciddi bir nedamet (pişmanlık), bir istiğfar (af dileme) ettikten sonra safvet-i asliyesini (asli temizliğini) buldu.

İkinci Mustafalar: Kuleönü’ndeki kıymettar (kıymetli), çalışkan mühim bir talebem olan Mustafa ile onun çok sadık ve fedakâr arkadaşı Hâfız Mustafa’dır (rahmetullahi aleyh – Allah ona rahmet etsin). Ben bayramdan sonra, ehl-i dünya (dünya ehli) bize sıkıntı verip hizmet-i Kur’aniyeye fütur (gevşeklik) vermemek için şimdilik gelmesinler diye haber göndermiştim. Şayet gelecek olurlarsa birer birer gelsinler. Halbuki bunlar üç adam birden, bir gece geldiler. Fecirden (tan yerinin ağarmasından) evvel hava müsait ise gitmek niyet edildi. Hiç vuku bulmadığı bir tarzda hem Mustafa Çavuş hem Süleyman Efendi hem ben hem onlar, zahir (açık/görünür) bir tedbiri düşünemedik, bize unutturuldu. Her birimiz ötekine bırakıp ihtiyatsızlık (tedbirsizlik) etti. Onlar fecirden evvel gittiler. Öyle bir fırtına onları iki saat mütemadiyen (aralıksız) tokatladı ki bu fırtınadan kurtulmayacaklar diye telaş ettim. Şimdiye kadar bu kışta ne öyle bir fırtına olmuş ve ne de bu kadar kimseye acımıştım. Sonra Süleyman’ı, ihtiyatsızlığının cezası olarak arkalarından gönderip sıhhat ve selâmetlerini (sağlık ve güvenliklerini) anlamak için gönderecektim. Mustafa Çavuş dedi: “O gitse o da kalacak. Ben de onun arkasından gidip aramak lâzım. Benim arkamdan da Abdullah Çavuş gelmek lâzım.” Bu hususta (konusunda) “Tevekkelnâ alallah (Allah’a tevekkül ettik)” dedik, intizar ettik (bekledik).

Sual: Has (özel) dostlarınıza gelen musibetleri (belaları), tokat eseri deyip hizmet-i Kur’aniyede füturları (gevşeklikleri) cihetinde (yönünde) bir itab (azarlama) telakki ediyorsun (kabul ediyorsun). Halbuki size ve hizmet-i Kur’aniyeye hakiki düşmanlık edenler, selâmette kalıyorlar. Neden dosta tokat vuruluyor, düşmana ilişilmiyor?

Elcevap (Cevap): اَلظُّلْمُ لَا يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ *(Ez-zulmu lâ yedûm, vel kufru yedûm. – Zulüm devam etmez, küfür devam eder.)* sırrınca dostların hataları, hizmetimizde bir nevi (çeşit) zulüm hükmüne geçtiği için çabuk çarpılıyor. Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibaha gelir (uyanır/kendine gelir). Düşman ise hizmet-i Kur’aniyeye zıddiyeti, mümanaatı (karşı gelmesi), dalalet (sapıklık) hesabına geçer. Bilerek veya bilmeyerek hizmetimize tecavüzü, zındıka (dinsizlik) hesabına geçer. Küfür devam ettiği için onlar ekseriyetle (çoğunlukla) çabuk tokat yemiyorlar.

Nasıl ki küçük kabahatleri işleyenlerin, nahiyelerde (bucaklarda) cezaları verilir. Büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir.

Öyle de ehl-i imanın (iman ehlinin) ve has (özel) dostların hükmen (dini açıdan) küçük hataları, çabuk onları temizlemek için kısmen dünyada ve süraten (hızla) verilir.

Ehl-i dalaletin (sapıkların) cinayetleri, o kadar büyüktür ki kısacık hayat-ı dünyeviyeye (dünya hayatına) cezaları sığışmadığından, mukteza-yı adalet (adaletin gereği) olarak âlem-i bekadaki (ebediyet alemindeki) mahkeme-i kübraya (en büyük mahkemeye) havale edildiği için ekseriyetle (çoğunlukla) burada cezaya çarpılmıyorlar.

İşte hadîs-i şerifte اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ *(Ed-dünyâ sicnül mü’mini ve cennetül kâfir. – Dünya mümin için zindan, kafir için cennettir.)* mezkûr (zikredilen/anılan) hakikate dahi işaret ediyor. Yani dünyada şu mü’min, kısmen kusuratından (kusurlarından) cezasını gördüğü için dünya onun hakkında bir dâr-ı cezadır (ceza yurdudur). Dünya, onların saadetli (mutlu) âhiretlerine nisbeten (göre) bir zindan ve cehennemdir.

Ve kâfirler madem cehennemden çıkmayacaklar. Hasenatlarının (iyiliklerinin) mükâfatlarını (karşılıklarını) kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiatları (kötülükleri) tehir edildiği (ertelendiği) cihetle (yönüyle), onların âhiretine nisbeten (göre) dünya, cennetleridir.

Yoksa mü’min bu dünyada dahi kâfirden manen ve hakikat nokta-i nazarında (açısından) çok ziyade mesuddur (mutludur). Âdeta mü’minin imanı, mü’minin ruhunda bir cennet-i maneviye (manevi cennet) hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde (özünde) manevî bir cehennemi ateşlendiriyor.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

*(Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ, inneke entel alîmül hakîm. – Seni tenzih ederiz (bütün noksanlıklardan arındırırız), Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen) ve Hakîm (her şeyi hikmetle yapan) olansın.)*

*

*[1] Mesela Halk Partisi, Nur talebelerine verdikleri azap ve sıkıntı ve ihanetlerden, kendileri dünyada daha ziyade cezasını çektiler, aynını gördüler.

Risale-i Nur Külliyatından

Onuncu Lem’a

Şefkat Tokatları Risalesi

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَعٖيدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ

âyetinin bir sırrını, hizmet-i Kur’aniyede arkadaşlarımın beşeriyet muktezası olarak sehiv ve hatalarının neticesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyan etmekle tefsir ediyor. Hizmet-i Kur’aniyenin bir silsile-i kerameti ve o hizmet-i kudsiyenin etrafında izn-i İlahî ile nezaret eden ve himmet ve duasıyla yardım eden Gavs-ı A’zam’ın bir nevi kerameti beyan edilecek. Tâ ki bu hizmet-i kudsiyede bulunanlar; ciddiyetlerinde, hizmetlerinde sebat etsinler.

Bu hizmet-i kudsiyenin kerameti üç nevidir:

Birinci nev’i: O hizmeti ihzar etmek ve hâdimlerini o hizmete sevk etmek cihetidir.

İkinci kısım: Manileri bertaraf etmek ve muzırların şerrini def’edip onları tokatlamaktır.

Bu iki kısmın hâdiseleri çoktur hem çok uzundur. (*[1]) Başka vakte ta’likan, en hafif olan üçüncü bir kısımdan bahsedeceğiz.

Üçüncü kısım şudur ki: Hizmette hâlisen çalışanlara fütur geldiği vakit, şefkatli bir tokat yerler, intibaha gelerek yine o hizmete girerler. Bu kısmın hâdisatı, yüzden fazladır. Yalnız yirmi hâdiseden on üç on dördü şefkatli tokat yemişler, altı yedisi zecir tokadı görmüşler.

BİRİNCİSİ: Bu bîçare Said’dir. Her ne vakit hizmete fütur verir “Neme lâzım.” deyip hususi nefsime ait işlerle meşgul olduğum zaman tokat yemişim. Hem de kanaatim geliyor ki ihmalimden tokat yedim. Çünkü hangi maksadım beni iğfale sevk etmiş ise onun aksi ile tokat yerdim. Sair hâlis arkadaşlarımın da yedikleri şefkat tokatları, dikkat ede ede, benim gibi hangi maksat için ihmal etmişse onun aksiyle şefkat tokatlarını yediklerinden kanaatimiz gelmiş ki o hâdiseler, hizmet-i Kur’aniyenin kerametindendir.

Mesela bu bîçare Said, Van’da ders-i hakaik-i Kur’aniye ile meşgul olduğum miktarca Şeyh Said hâdisatı zamanında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vaktâ ki “Neme lâzım.” dedim, kendi nefsimi düşündüm. Âhiretimi kurtarmak için Erek Dağı’nda harabe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebepsiz beni aldılar nefyettiler. Burdur’a getirildim.

Orada yine hizmet-i Kur’aniyede bulunduğum miktarca –o vakit menfîlere çok dikkat ediliyordu, her akşam ispat-ı vücud etmekle mükellef oldukları halde– ben ve hâlis talebelerim müstesna kaldık. Ben hiçbir vakit ispat-ı vücuda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın valisi, oraya gelen Fevzi Paşa’ya şikayet etmiş. Fevzi Paşa demiş: “Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz!” Bu sözü ona söylettiren, hizmet-i Kur’aniyenin kudsiyetidir. Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnız âhiretimi düşünmek fikri bana galebe etti, hizmet-i Kur’aniyede muvakkat fütur geldi, aks-i maksadımla tokat yedim. Yani bir menfadan diğerine (Isparta’ya) gönderildim.

Isparta’da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra bazı korkak insanların ihtarlarıyla: “Belki bu vaziyeti hükûmet hoş görmeyecek, bir parça teenni etsen daha iyi olur.” dediler. Bende tekrar yalnız kendimi düşünmek hatırası kuvvet buldu. “Aman halklar gelmesin.” dedim. Yine o menfadan dahi üçüncü nefiy olarak Barla’ya verildim.

Barla’da ne vakit bana fütur gelmiş ise yalnız kendimi düşünmek hatırası kuvvet bulmuş ise bu ehl-i dünyanın yılanlarından, münafıklarından birisi bana musallat olmuş. Bu sekiz senede seksen hâdiseyi, kendi başımdan geçtiği için hikâye edebilirim. Usandırmamak için kısa kesiyorum.

Ey kardeşlerim! Başıma gelen şefkat tokatlarını söyledim. Sizlerin de başınıza gelen şefkat tokatlarını, izin verseniz ve helâl etseniz söyleyeceğim. Gücenmeyiniz. Gücenen olursa ismini tasrih etmeyeceğim.

İKİNCİSİ: Öz kardeşim ve en birinci ve yüksek ve fedakâr bir talebem olan Abdülmecid’in Van’da güzel bir evi vardı. İdaresi yerinde hem muallim idi. Hizmet-i Kur’aniyenin daha revaçlı bir yeri olan hududa gitmekliğim için arzumun hilafına olarak teşebbüs edenlere, içtihadınca güya menfaatim için iştirak etmedi, rey vermedi. Güya ben hududa gitseydim hem hizmet-i Kur’aniye siyasetsiz, safi olmayacak hem onu Van’dan çıkaracak idiler diye iştirak etmedi. Maksadının aksiyle şefkatli bir tokat yedi. Hem Van’dan hem o güzel evinden hem memleketinden ayrıldı, Ergani’ye gitmeye mecbur kaldı.

ÜÇÜNCÜSÜ: Hizmet-i Kur’aniyenin pek mühim bir azası olan Hulusi Bey, Eğirdir’den memlekete gittiği vakit, saadet-i dünyeviyeyi tam zevk ettirecek ve temin edecek esbab bulunduğundan, bir derece sırf uhrevî olan hizmet-i Kur’aniyede fütura yüz göstermeye dair esbab hazırlandı. Çünkü hem çoktan görmediği peder ve validesine kavuştu hem vatanını gördü hem şerefli, rütbeli bir surette gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Halbuki hizmet-i Kur’aniyede bulunana ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Tâ ihlas ile ciddiyet ile hizmet-i Kur’aniyede bulunsun.

İşte Hulusi’nin kalbi çendan lâyetezelzel idi. Fakat bu vaziyet onu fütura sevk ettiğinden şefkatli tokat yedi. Tam bir iki sene bazı münafıklar ona musallat oldular. Dünyanın lezzetini de kaçırdılar. Hem dünyayı ondan hem onu dünyadan küstürdüler. O vakit vazife-i maneviyesindeki ciddiyete tam manasıyla sarıldı.

DÖRDÜNCÜSÜ: Muhacir Hâfız Ahmed’dir. O kendisi söylüyor: Evet, ben itiraf ediyorum ki hizmet-i Kur’aniyede âhiretim nokta-i nazarında içtihadımda hata ettim. Hizmete fütur verecek bir arzuda bulundum. Şefkatli fakat şiddetli ve keffaretli bir tokat yedim. Şöyle ki:

Üstadım yeni icadlara (*[2]) taraftar olmadığı için –benim camiim onun komşusudur; şuhur-u selâse geliyor, camiimi terk etsem hem ben çok sevap kaybediyorum hem mahalle namazsızlığa alışacak. Yeni usûl yapmazsam men’edileceğim. İşte bu içtihada göre– ruhum kadar sevdiğim Üstadımın muvakkaten başka bir köye gitmesini arzu ettim. Bilmedim ki o yerini değiştirse, başka bir memlekete gitse hizmet-i Kur’aniyeye muvakkaten fütur gelir. Tam o sıralarda ben tokat yedim. Şefkatli fakat öyle dehşetli bir tokat yedim ki üç aydır daha aklım başıma gelmedi. Fakat lillahi’l-hamd, Üstadımın kat’î ihbarıyla, ona ihtar edilmiş ki o musibetin her dakikası, bir gün ibadet hükmünde olduğunu rahmet-i İlahiyeden ümitvar olabiliriz. Çünkü o hata, bir garaza binaen değildi. Sırf âhiretimi düşünmek noktasında o arzu geldi.

BEŞİNCİSİ: Hakkı Efendi’dir. Şimdi burada olmadığı için Hulusi’ye vekalet ettiğim gibi ona da vekaleten derim ki: Hakkı Efendi talebelik vazifesini hakkıyla îfa ederken, ahlâksız bir kaymakam geldi. Hem Üstadına hem de kendine zarar gelmemek için yazdıklarını sakladı. Muvakkaten hizmet-i Nuriyeyi terk etti. Birden bir şefkat tokadı manasında bin lirayı vermeye mükellef olacak bir dava başına açıldı. Bir sene o tehdit altında kaldı. Tâ geldi, burada görüştük, avdetinde hizmet-i Kur’aniyeye talebelik vazifesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı, tebrie etti.

Sonra Kur’an’ı yeni bir tarzda (Hâşiye[3]) yazmak hususunda talebelere bir vazife açıldı. Hakkı Efendi’ye de hisse verildi. Elhak o, hissesine sahip çıktı. Bir cüzü güzel yazdı. Fakat derd-i maişet zaruretiyle kendini mecbur bilip gizli dava vekaletine teşebbüs etti. Birden bir şefkat tokadı daha yedi. Kalemi tutan parmağı, muvakkaten kırıldı. Bu parmakla hem dava vekaleti yapmak hem Kur’an’ı yazmak olmayacak diye lisan-ı mana ile ihtar edildi. Dava vekaletine teşebbüsünü bilmediğimiz için parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki: Kudsî, safi hizmet-i Kur’aniye, gayet temiz kendine mahsus parmakları başka işe karıştırmak istemiyor. Her ne ise… Hulusi Bey’i kendim gibi bildim, ona bedel konuştum. Hakkı Efendi de aynen onun gibidir. Eğer benim vekaletime razı olmazsa kendi tokadını kendi yazsın.

ALTINCISI: Bekir Efendi’dir. Şimdi hazır olmadığı için ben, kardeşim Abdülmecid’e vekalet ettiğim gibi onun itimat ve sadakatine itimadım ve Şamlı Hâfız ve Süleyman Efendi gibi bütün has dostlarımın hükümlerine (bildiklerine) istinaden diyorum ki: Bekir Efendi, Onuncu Söz’ü tabetti. İ’caz-ı Kur’an’a dair Yirmi Beşinci Söz’ü yeni huruf çıkmadan tabetmek için ona gönderdik. Onuncu Söz’ün matbaa fiyatını gönderdiğimiz gibi onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr-ı halimi düşünüp matbaa fiyatı dört yüz banknot kadar olduğunu mülahaza ederek ve kendi kesesinden vermek, belki Hoca razı olmaz diye onun nefsi onu aldattı. Tabedilmedi. Hizmet-i Kur’aniyeye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra dokuz yüz lira hırsızların eline geçti. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yedi. İnşâallah ziyaa giden dokuz yüz lira, sadaka hükmüne geçti.

YEDİNCİSİ: Şamlı Hâfız Tevfik’tir. O kendisi diyor: Evet, itiraf ediyorum ki ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek, hizmet-i Kur’aniyede fütur verecek harekâtım sebebiyle iki şefkatli tokat yedim. Şüphem kalmadı ki bu tokat o cihetten geldi.

Birincisi: Lillahi’l-hamd, benim hatt-ı Arabiyem Kur’an’a bir derece uygun bir tarzda ihsan edilmişti. Üstadım en evvel üç cüz bana yazdırmakla sair arkadaşlarıma taksim etti. Kur’an yazmak iştiyakı, risalelerin tebyiz ve tesvidindeki hizmetime arzumu kırdı. Hem Arabî hattı bulunmayan sair arkadaşlara tefevvuk edeceğim diye gururkârane bir tavırda bulundum. Hattâ Üstadım yazıya ait bir tedbir bana söylediği vakit “Bu iş bana aittir.” o vakit dedim “Ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyacım yoktur.” gibi mağrurane söyledim. İşte bu hatama göre fevkalâde hiç hatıra gelmeyen bir tokat yedim. En az Arabî hattı olan bir kardeşime (Hüsrev’e) yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik. Şimdi anladık ki o bir tokattır.

İkincisi: Ben itiraf ediyorum ki hizmet-i Kur’aniyedeki kemal-i ihlas ve sırf livechillah için hizmeti, iki vaziyetim ihlâl ediyordu. Şiddetli bir tokat yedim. Çünkü ben bu memlekette garib hükmündeyim, garibim. Hem şekva olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanaate riayet etmediğimden fakr-ı hale maruzum. Hodbin, mağrur insanlarla ihtilata mecbur olduğumdan –Cenab-ı Hak affetsin– mürüvvetkârane bir surette riyaya ve tabasbusa da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni ikaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Halbuki Kur’an-ı Hakîm’in ruh-u hizmetine zıt olan bu vaziyetimden şeytan-ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber hizmetimize de bir soğukluk, bir fütur veriyordu.

İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli fakat inşâallah şefkatli bir tokat yedim. Şüphemiz kalmadı ki bu tokat, o kusura binaen gelmiş. O tokat da şudur: Sekiz senedir ben, Üstadımın hem muhatabı hem müsevvidi hem mübeyyizi olduğum halde, sekiz ay kadar Nurlardan istifade edemedim. Bu hale hayret ettik. Ben de ve Üstadım da “Bu neden böyle oluyor?” diye esbab arıyorduk. Şimdi kat’î kanaatimiz geldi ki: O hakaik-i Kur’aniye nurdur, ziyadır. Tasannu, temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için bu Nurların hakikatlerinin meali, benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak, bana yabani görünüyor, yabani kalıyordu. Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum ki bundan sonra Cenab-ı Hak, bana o hizmete lâyık ihlas ihsan etsin, ehl-i dünyaya tasannu ve riyadan kurtarsın. Başta Üstadım olarak, kardeşlerimden dua rica ediyorum.

Pür-kusur

Şamlı Hâfız Tevfik

SEKİZİNCİSİ: Seyranî’dir. Bu zat, Hüsrev gibi Nur’a müştak ve dirayetli bir talebemdi. Esrar-ı Kur’aniyenin bir anahtarı ve ilm-i cifrin mühim bir miftahı olan tevafukata dair Isparta’daki talebelerin fikirlerini istimzaç ettim. Ondan başkaları, kemal-i şevk ile iştirak ettiler. O zat başka bir fikirde ve başka bir merakta bulunduğu için iştirak etmemekle beraber, beni de kat’î bildiğim hakikatten vazgeçirmek istedi. Cidden bana dokunmuş bir mektup yazdı. Eyvah dedim, bu talebemi kaybettim! Çendan fikrini tenvir etmek istedim. Başka bir mana daha karıştı. Bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karib bir halvethanede (yani hapiste) bekledi.

DOKUZUNCUSU: Büyük Hâfız Zühdü’dür. Bu zat, Ağrus’taki Nur talebelerinin başında nâzırları hükmünde olduğu bir zaman, sünnet-i seniyeye ittiba ve bid’alardan içtinabı meslek ittihaz eden talebelerin manevî şerefini kâfi görmeyerek ve ehl-i dünyanın nazarında bir mevki kazanmak emeliyle mühim bir bid’anın muallimliğini deruhte etti. Tamamıyla mesleğimize zıt bir hata işledi. Pek müthiş bir şefkat tokadını yedi. Hanedanının şerefini zîr ü zeber edecek bir hâdiseye maruz kaldı. Fakat maatteessüf Küçük Hâfız Zühdü, hiç tokada istihkakı yokken, o elîm hâdise ona da temas etti. Belki inşâallah o hâdise, onun kalbini dünyadan kurtarıp tamamıyla Kur’an’a vermek için bir ameliyat-ı cerrahiye-i nâfia hükmüne geçer.

ONUNCUSU: Hâfız Ahmed (rh) namında bir adamdır. Bu zat, risalelerin yazmasında iki üç sene teşvikkârane bir surette bulunuyordu ve istifade ediyordu. Sonra ehl-i dünya, zayıf bir damarından istifade etti. O şevk zedelendi. Ehl-i dünyaya temas etti. Belki o cihetle ehl-i dünyanın zararını görmesin hem onlara sözünü geçirsin ve bir nevi mevki kazansın ve dar olan maişetine bir suhulet olsun. İşte hizmet-i Kur’aniyeye o suretle, o yüzden gelen fütur ve zarara mukabil iki tokat yedi. Biri: Dar maişetiyle beraber beş nüfus daha ilâve edildi, perişaniyeti ehemmiyet kesbetti. İkinci tokat: Şeref ve haysiyet noktasında hassas ve hattâ bir tek adamın tenkit ve itirazını çekemeyen o zat, bilmeyerek bazı dessas insanlar onu öyle bir surette kendilerine perde ettiler ki şerefi zîr ü zeber oldu, yüzde doksanını kaybetti ve yüzde doksan adamı aleyhine çevirdi. Her ne ise… Allah affetsin, belki inşâallah bundan intibaha gelir, yine kısmen vazifesine döner.

ON BİRİNCİSİ: Belki rızası yok diye yazılmadı.

ON İKİNCİSİ: Muallim Galib’dir (rh). Evet bu zat, sadıkane ve takdirkârane, risalelerin tebyizinde çok hizmet etti ve hiçbir müşkülat karşısında zaaf göstermedi. Ekser günlerde geliyordu, kemal-i şevk ile dinliyordu ve istinsah ediyordu. Sonra kendine, otuz lira ücret mukabilinde umum Sözler’i ve Mektubat’ı yazdırdı. Onun maksadı, memleketinde neşretmek ve hem hemşehrilerini tenvir etmek idi. Sonra bazı düşünceler neticesinde risaleleri tasavvur ettiği gibi neşretmedi, sandığa bıraktı. Birden elîm bir hâdise yüzünden bir sene gam ve gussa çekti. Risalelerin neşri ile ona adâvet edecek resmî birkaç düşmanlara bedel, zalim insafsız çok düşmanları buldu; bir kısım dostlarını kaybetti.

ON ÜÇÜNCÜSÜ: Hâfız Hâlid’dir (rh). Kendisi der: Evet itiraf ediyorum, Üstadımın hizmet-i Kur’aniyede neşrettiği âsârın tesvidinde hararetli bir surette bulunduğum zaman mahallemizde bir cami imamlığı vardı. Eski kisve-i ilmiyemi, sarığı bağlamak niyetiyle muvakkaten o hizmete fütur verip, bilmeyerek çekildim. Maksadımın aksiyle şefkatli bir tokat yedim. Sekiz dokuz ay imamlık ettiğim halde, müftünün çok vaadlerine rağmen, fevkalâde bir surette sarığı saramadım. Şüphemiz kalmadı ki o kusurdan bu şefkatli tokat geldi. Ben Üstadımın hem bir muhatabı hem bir müsevvidi idim. Benim çekilmem ile tesvid hususunda sıkıntı çekmişti. Her ne ise… Yine şükür ki kusurumuzu anladık ve bu hizmetin de ne kadar kudsî olduğunu bildik ve Şah-ı Geylanî gibi arkamızda melek-i sıyanet gibi bir Üstad bulunduğuna itimat ettik.

Ez’afü’l-ibad

Hâfız Hâlid

ON DÖRDÜNCÜSÜ: Üç Mustafa’nın küçücük “üç tokat” yemeleridir.

Birincisi: Mustafa Çavuş (rh) sekiz senedir bizim hususi küçük camiye hem sobasına hem gaz yağına hem kibritine kadar hizmet ediyordu. Hattâ gaz yağını ve kibritini sekiz senedir kendi kesesinden sarf ettiğini sonra öğrendik. Cemaate, hususan cuma gecelerinde gayet zarurî bir iş olmayınca geri kalmıyordu.

Sonra ehl-i dünya onun safvet-i kalbinden istifade ederek dediler ki: “Sözler’in bir kâtibi olan Hâfız’ın sarığına ilişecekler. Hem gizli ezan, muvakkaten terk edilsin. Sen kâtibe söyle, cebir görmeden evvel sarığı çıkarsın.” O bilmiyordu ki hizmet-i Kur’aniyede bulunan birisinin sarığını çıkarmaya dair sözü tebliğ etmek, Mustafa Çavuş gibi yüksek ruhlulara pek ağırdır. Onların sözlerini tebliğ etmiş.

O gece rüyada ben görüyordum ki Mustafa Çavuş’un elleri kirli, kaymakam arkasında olarak odama geldi. İkinci gün ona dedim: Mustafa Çavuş, sen bugün kim ile görüştün? Seni elin mülevves bir surette kaymakamın arkasında gördüm. Dedi: “Eyvah! Bana böyle bir söz, muhtar söyledi, kâtibe söyle. Ben arkasında ne olduğunu bilmedim.”

Hem aynı günde bir okkaya yakın gaz yağını camiye getirmiş. Hiç vuku bulmayan, o gün kapı açık kalmış, bir keçi yavrusu içeriye girmiş, büyük bir adam gelmiş, keçi yavrusunun seccademe yakın bıraktığı muzahrefatı yıkamak için ibrikteki gaz yağını su zannedip bütün o gaz yağını temizlik yapıyorum diye caminin her tarafına serpmiş. Acayiptir ki kokusunu duymamış. Demek, o mescid lisan-ı hal ile Mustafa Çavuş’a diyor: “Senin gaz yağın bize lâzım değil. Ettiğin hata için gaz yağını kabul etmedim.” diye işaret vermek için o adama koku işittirilmedi.

Hattâ o hafta içinde cuma gecesinde ve birkaç mühim namazda, o kadar çalıştığı halde cemaate yetişemiyordu. Sonra ciddi bir nedamet, bir istiğfar ettikten sonra safvet-i asliyesini buldu.

İkinci Mustafalar: Kuleönü’ndeki kıymettar, çalışkan mühim bir talebem olan Mustafa ile onun çok sadık ve fedakâr arkadaşı Hâfız Mustafa’dır (rh). Ben bayramdan sonra, ehl-i dünya bize sıkıntı verip hizmet-i Kur’aniyeye fütur vermemek için şimdilik gelmesinler diye haber göndermiştim. Şayet gelecek olurlarsa birer birer gelsinler. Halbuki bunlar üç adam birden, bir gece geldiler. Fecirden evvel hava müsait ise gitmek niyet edildi. Hiç vuku bulmadığı bir tarzda hem Mustafa Çavuş hem Süleyman Efendi hem ben hem onlar, zahir bir tedbiri düşünemedik, bize unutturuldu. Her birimiz ötekine bırakıp ihtiyatsızlık etti. Onlar fecirden evvel gittiler. Öyle bir fırtına onları iki saat mütemadiyen tokatladı ki bu fırtınadan kurtulmayacaklar diye telaş ettim. Şimdiye kadar bu kışta ne öyle bir fırtına olmuş ve ne de bu kadar kimseye acımıştım. Sonra Süleyman’ı, ihtiyatsızlığının cezası olarak arkalarından gönderip sıhhat ve selâmetlerini anlamak için gönderecektim. Mustafa Çavuş dedi: “O gitse o da kalacak. Ben de onun arkasından gidip aramak lâzım. Benim arkamdan da Abdullah Çavuş gelmek lâzım.” Bu hususta “Tevekkelnâ alallah” dedik, intizar ettik.

Sual: Has dostlarınıza gelen musibetleri, tokat eseri deyip hizmet-i Kur’aniyede füturları cihetinde bir itab telakki ediyorsun. Halbuki size ve hizmet-i Kur’aniyeye hakiki düşmanlık edenler, selâmette kalıyorlar. Neden dosta tokat vuruluyor, düşmana ilişilmiyor?

Elcevap: اَلظُّلْمُ لَا يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ sırrınca dostların hataları, hizmetimizde bir nevi zulüm hükmüne geçtiği için çabuk çarpılıyor. Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibaha gelir. Düşman ise hizmet-i Kur’aniyeye zıddiyeti, mümanaatı, dalalet hesabına geçer. Bilerek veya bilmeyerek hizmetimize tecavüzü, zındıka hesabına geçer. Küfür devam ettiği için onlar ekseriyetle çabuk tokat yemiyorlar.

Nasıl ki küçük kabahatleri işleyenlerin, nahiyelerde cezaları verilir. Büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir.

Öyle de ehl-i imanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk onları temizlemek için kısmen dünyada ve süraten verilir.

Ehl-i dalaletin cinayetleri, o kadar büyüktür ki kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, mukteza-yı adalet olarak âlem-i bekadaki mahkeme-i kübraya havale edildiği için ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.

İşte hadîs-i şerifte اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ mezkûr hakikate dahi işaret ediyor. Yani dünyada şu mü’min, kısmen kusuratından cezasını gördüğü için dünya onun hakkında bir dâr-ı cezadır. Dünya, onların saadetli âhiretlerine nisbeten bir zindan ve cehennemdir.

Ve kâfirler madem cehennemden çıkmayacaklar. Hasenatlarının mükâfatlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiatları tehir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya, cennetleridir.

Yoksa mü’min bu dünyada dahi kâfirden manen ve hakikat nokta-i nazarında çok ziyade mesuddur. Âdeta mü’minin imanı, mü’minin ruhunda bir cennet-i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde manevî bir cehennemi ateşlendiriyor.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

*

[1] * Mesela Halk Partisi, Nur talebelerine verdikleri azap ve sıkıntı ve ihanetlerden, kendileri dünyada daha ziyade cezasını çektiler, aynını gördüler.

[2] * Yani Türkçe ezan gibi şeair-i İslâmiyeye muhalif bid’atlardır.

[3] Hâşiye: Tevafuk mu’cizesini gösterir bir surette demektir.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir